Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşının perde arkasını anlatıyor

Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşının perde arkasını anlatıyor (Altta Kadir Mısıroğlu‘nun iddialarını delillendireceğiz)

Bölüm 1

https://www.facebook.com/photo.php?v=448646961842753

***

Bölüm 2

https://www.facebook.com/photo.php?v=448648271842622

***

Bölüm 3

https://www.facebook.com/photo.php?v=448650018509114

***

Kadir Mısıroğlu’nun videodaki, “M. Kemal Rus Albay Budiyenny ve Ingilizler ile görüştü” şeklindeki iddialarını kemalist kaynaklarla ispatlayacağız…

M. Kemal Atatürk’ün Rus Budiyenny ile görüştüğüne dair bazı kaynaklar:

- Albay Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, Hilmi Kitabevi, Istanbul 1957, sayfa 339. (Ertürk, Kurtuluş Savaşı’nı Istanbul’dan Anadolu’ya silah ve adam kaçırmak gibi faaliyetlerle destekleyen meşhur “Mim Mim” adlı gizli kuruluşun başkanıdır.

- Dr. Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, Ankara 1967, sayfa 124.

- Dr. Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri, Sovyet Arşiv Belgeleriyle, Kaynak Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 28 – 38.

***

Ingilizler ile görüşme yapıldığını ise Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Ingiliz Arşivi, çeşitli yerli kaynaklar ve M. Kemal Atatürk’ün “Nutuk”unu delil göstererek ispatlayacağız. Fakat evvela şunu belirtelim ki, Inebolu’ya gelen Ingiliz heyeti, General Harington’un emriyle “cephane” bile getirmişlerdi !!

Ingilizlerin, M. Kemal Atatürk’e “cephane” getirdiklerine dair bilgi için bakınız;

- Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

- Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

- Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

***

Bu görüşmenin yapıldığına dair kaynaklardan bazıları şunlardır:

- Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

- Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

- Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgeleriyle Sakarya’dan Izmir’e 1921 – 1922, Bilgi Yayınları, 2. Baskı (1. Baskı 1972), Istanbul 1989, sayfa 56.

- Bu görüşme hakkında General Harington tarafından War Office’e (Ingiltere Savunma Bakanlığına) çekilen 7 Temmuz 1921 tarihli ve 543 numaralı şifreli telgraf için bakınız; Foreign Office, 371/6471. (Ingiliz Arşivi)

- M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 643.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk’ün kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yaptığı izahat

***

M. Kemal Atatürk, Ingilizlerin Yunanlılara verdikleri desteği çekip kendisine yardım edecekleri hakkındaki vaatlerini “Nutuk”ta şöyle anlatıyor:

“13 Haziran 1921 de Kuvayi Itilâfiye Başkumandanı General Harrington’un mukarribininden olduğunu ifade eden Binbaşı Henry ve Sturton namında iki zâbit motörle Ineboluya geldiler. Bu zâbitler; General Harrington tarafından şu tebligatta bulundular: Ben, bir torpito ile Ineboludan Istanbulda Boğaziçinde Harrington’un yalısına gideyim. Orada General ile sulh esasatı üzerinde anlaşayım. Ingilterenin istiklâli tanımımızı kabul ettiğini ve Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve mesaili saire üzerinde münakaşanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu zâbitlere verilen cevapta, benim Istanbula gitmiyeceğim (Çünkü, kendi hesabına çalıştığı için Ankara’dan ayrılmaya korkuyor. Cepheye bile Başkumandanlık kanunuyla Meclis yetkilerini üzerine alarak gitmişti.) ve General Harrington’un Ineboluya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin münasip olacağı bildirilmişti.”

***

M. Kemal Atatürk’ün bu görüşmeyle ilgili Nutuk’ta bahsetmesinin sebebi, kesinlikle kendi ihsanı değildir, bilakis, bu hadisenin başkalarınca duyulması üzerine kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yer vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Zira Nutuk’ta bu meseleye; “suitefehhümü mucibolmuş bulunan bir meseleyi zikredeceğim”, yani “yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir meseleyi zikredeceğim” diyerek girmiştir. Binaenaleyh, bu görüşmenin Nutuk’ta yer almasının sebebi, kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş olmasından kaynaklanmıştır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sultan Vahidüddin’in Mekke Beyannamesi

Sultan Vahidüddin’in Mekke Beyannamesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Sultan Vahidüddin’in (rahmetullahi aleyh) 1923 yılında Hicaz’da yayınladığı Mekke Beyannamesi’nden bir cümle:

“Şimdi bana bigayri hakkın (haksız olarak) ihanet-i vataniyye isnad edenler, Hilafet’i hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tadil ederek bu “Saltanat-ı Muhammediye”yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün Alem-i Islam’a ihanet etmişlerdir.”

Mehmed Vahidüddin bin Sultan Abdülmecid Han

 

**********

 

KAYNAK:

Public Record Office, Foreign Office Archives; no 686/123.

Ayrıca bakınız; Morning Post, 17 Nisan 1923.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal Atatürk’ün foyasını ortaya çıkardı

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal Atatürk’ün foyasını ortaya çıkardı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum (Allahu Teala rahmet eylesin)

***

İşte Mustafa Kemal!…

İlk başta, İstanbul’daki tâbi olduğu hükümetten aldığı resmî memuriyetten başka, Padişah’ın verdiği hususî fermanla Anadolu’da kuvvet ve nüfuz kazandıktan sonra emanete hiyanet etti ve kendi namına harekete başladı. Yani Padişah’ı aldattı. Tâbi olduğu hükümeti aldattı. Onları da ayağının altına aldı. Şimdi hiç sıkılmadan o Padişah’tan kaptığı hükümet ve devletin başına geçmiş oturuyor. Ve hiyaneti, Padişah’a ve sâir, aldattığı adamlara atfediyor…

…İşte memleketin dinini, hilâfetini, hanedanını, tarihini ve hatta aile hayat ve âdabını çiğnerken, bu adamın memleketten ve ahaliden aldığı bu en büyük şeyler mukabilinde onlara gösterdiği tavizler nedir diye araştıracak olursanız, darağaçlarından başka mühim ve müsbet bir şey bulabilir misiniz? ….

…Onun için diyoruz ki Mustafa Kemal sayesinde memleketin bütün varlıkları yıkılmış, dümdüz olmuş ve orada yükselmiş görünen ne varsa darağacından ibaret bulunmuştur. Estağfirullah, evet, darağaçları ile beraber eller yukarı kalkmış, hatta ayaklarda!…

…Müslümanlık iddia eden adamlardan şimdi belki öyleleri vardır ki Mustafa Kemal’in böyle ölçüsüz sözlerle Allah’ı beğenmediğini çok görmez de bizim Mustafa Kemal’in sözlerini beğenmeyerek tenkit edişimizi çok görür. Yani Allah’tan korkmaz da Mustafa Kemal’den korkar. Biz de öyle müslümanların hem aklına hem de müslümanlığına şaşarız…

…Tıpkı hilâfet meselesinde olduğu gibi başta din kuvvetinden de istifade ve yardım sağlamaya sıcak bakılmış ve ardından bir sağdan geri hareketle Türk’ün dini, şeriatı, uleması kılıçtan geçirilmeye başlanmıştır. Türk milleti bu kahpelikleri unutursa dünyanın en aşağı milletidir….

….Herif yaptığı işleri İslam âlemine ve İslam ulemâsına hiç sormuyor, lakin onlar İslam dininden ziyade bir türedinin hareketlerine tâbi imişler gibi arkasından te’vil yetiştirmeye çalışmaktan, bir defa da “Dur bakalım, ne yapıyorsun?” demeye vakit bulamıyordu.

İslâm’ın hükümet ve hilâfetini herifin istediği şekle sokmak için böyle çapraşık te’viller bulmaya hacet ve zaruret nereden hasıl olmuştu?

Yoksa İslam dini ile oynanabilir de Mustafa Kemal ile oynanamaz mı?

Yani İslam dininin semadan nazil olmasından daha önemli olmak üzere bu adam da gökten zenbil ile mi inmişti?

İzmir’i fethetmiş imiş, fethetmeye yetişmeyeydi! Çünkü onu bir İslam fatihinin takip ettiği fikir ve gaye ile fethetmedi. Şark’ta Müslümanlığı yıkmak ve Avrupalılık mefkuresini muzaffer kılmak için fethetti….

….Eğer İslam âlemi ve İslam uleması, ta iptidasından yanlışlıkla İslam kahramanı sandıkları Mustafa Kemal’den, İslam’ın şearine ve hilâfetinin hukukuna taarruz tarzında aykırı hareketler ve fena alâmetler görülmeye başladığı dakikadan itibaren bu herife karşı İslam dininin icap ettiği vaziyeti takınsaydı şimdiki gibi iş işten geçmeden, Türkiye’nin dini ve İslam âleminin hilâfeti hâk ile yeksan edilmeden vazifelerini idrak ve ifa etmiş olurlardı….

….Din düşmanlarına karşı elimizi kolumuzu harekete geçirmeden evvel zihnimizi harekete geçirmekte bu kadar zahmet çeker ve bu kadar geç kalırsak, onlarla bizim başa çıkabilmemiz mümkün ve mutasavver değildir.

İşte içimizdeki İslam dini düşmanlarının bütün maskeleri yüzlerinden düştüğü ve şapkalarına varıncaya kadar açıklık kazandığı bir zamanda yazdığım eserlerimin birçok sayfalarını hâlâ Kemalistlerin dinsizliğinde şüphe eden Müslümanların!!! şüphelerinin izalesine ait delil ve vesikalarla doldurmak mecburiyetinde kalmalı mı idim?

Böyle adamların ahiretteki vaziyetini Cenabı Hakk şu âyeti kerîme ile beyan buyuruyor:

“Ve “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık.” diye ilâve ederler.” (Mülk/10)

Kemalistlerin, hükümeti hilâfetten ayırırken dinden de ayırmış oldukları gerek mantıkî gereklerde ve gerek din ile dünyayı veyahut din ile siyaseti ayırmak gibi yarı açık, yarı kapalı tabirler altında kendi itirafları ile tamamen sübût bulduktan (sabit olduktan) sonra bunun mahzurlarının da o kadar büyütülecek bir şey değilmiş gibi sayıldığını görüyor ve Kemalcilerin İslam dinine yönelik suikastına karşı bu derece mütegafil davranan İslam âleminin dalgınlığından me’yus (ümidsiz, kederli, ye’se düşmüş) oluyordum.

“Begâfiller, dünyadan ve siyasetten ayırdığınız dini ahirete mi gönderiyorsunuz?” diye bağıran bir müslüman sesi duyulmaması ne kadar gücüme gidiyordu.

Dünyayı ve siyaseti, yani hükümeti dinin müdahalesinden kurtaracak, dini, hukuk-u medeniye ve siyasiyesinden iskat etmiş (düşmüş, hükümsüz kalmış) olan bir memlekete, Dâr-ı İslam denebilir miydi?

Başı şeriata bağlı olmamak üzere müteşekkil bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise öyle bir milletin de kişilerce isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi.

Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.

Fakat bunlara bedel Türkiye dışında, Ankara hükümetinin din ve dünyayı birbirinden ayırmaya ve bu suretle dini ahirete bırakarak dünyadan vücudunun izalesine matuf icraat ve kararlarındaki cinayeti Mustafa Kemal’in hatırı için kapatmaya veya hafif göstermeye çalışan müslümanların!!! ve bilhassa akıllılarının vaziyetleri, İslâmî kaideler nokta-i nazarından pek tehlikeli bir halde bulunuyordu.

Demek ki herif, Anadolu’nun ortasında kurduğu dinsiz hükümetle, bir taraftan 600 seneden beri ve belki daha fazla bir müddetle İslam dinine göğsünü kale yapan bir milleti toptan ilhada sevk ederek din ve dünyalarını tahrip ettiği gibi, bu icraatı kendilerine tasdik ettirdiği uzaktaki müslümanların dinî vaziyetlerini de tehlikeye sokarak onlara da az zararı dokunmuş olmuyordu…

…İşte ey okuyucu!

Mustafa Kemal’in inkılâplarının geçirdiği bu devirleri ve, merhaleleri sakın unutma ki bu oyunların ne acaip yollardan geçerek şimdiki uğursuz ve çelişik neticelere vasıl olduğunu (ulaştığını) anlayabilesin…

….Koca kahramanlar!, bir taraftan hilâfet hükümetini ve bizzat halifeyi İngilizlere satılmış göstermekle lekelemeye çalışırken asıl kendileri devletin hilâfetini, İslam kanunlarını, milletin dinini ve tarihini İngilizlere, Fransızlara ve İtalyanlara satmışlar.

Memleket satmak iftirasıyla kıyas kabul etmeyen bir hakikat olmak üzere kendileri memleketin ruhunu ve namusunu satmışlar.

Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?

Özellikle halife ve hükümet hakkında, memalikini (memleketlerini) İngilizlere sattılar diyerek Mustafa Kemal şirketinin yaptığı hokkabaz yaygaraları akıl ve mantığın kabul edemeyeceği ve hilâfetin sübûtuna şahit olduğu bir müfteri efsanesi mahiyetinde bulunduğuna nazaran bu müfteriler; memleketin namusu ile beraber milletin akıl ve mantığını da yok pahasına satmışlardır. Öyle olmasa para ile satın aldıkları Türkiye’den İngilizleri hangi kuvvet çıkarabilirdi?….

İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların ve sâir devletlerin İstanbul’dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir.

Kemalistlerden biraz para ile, daha ziyade zorla aldıkları Musul’da bakınız İngilizler nasıl yerleşmiş oturuyorlar!

Denizlerin hakimi olan İngiliz’in elinden iç karadaki Musul’u kurtarmaya kadir olamayan Kemalist kuvveti, açık boğazların bitişiğinde bulunan İstanbul’u nasıl kurtarabilirdi?

Acaba İngilizler İstanbul’u bırakıp giderken onu kendilerine satan adamlardan paralarını geri almaya da vakit bulamamışlar mıdır?

Bu sıralarda başbâyi’ Halife Vahidüddin de hazır Türkiye dışında bulunduğuna nazaran İngilizler, paralarının karşılığında rehine olarak kendisini niçin zabt ve tevkîf etmediler?

Diğer İ’tilâfcı bâyi’ler de İstanbul ve Türkiye kıymetindeki İngiliz liraları ceplerinde bulunduğu halde İttihat ve Terakki firarileri gibi Avrupa’nın lüks şehirlerinde ve mükellef otellerinde safa sürmeyi bırakıp da Arabistan çöllerinde ve Balkan kayalıklarında oturmak istemeyi neden tercih ettiler?

…Hangi tarafa bakılsa sokak politikacılarının süprüntü propagandalarından ibaret olduğu görülen iftira tozu dumanı arasında dinini, namusunu pazara çıkardıkları Türk milletinin “memleketini satmak efsaneleri” ile de akılları üzerlerine heva oyunu oynayan hokkabazların oyunlarının mahiyeti Türkiye’de ve İslam âleminde tamamen anlaşıldıktan sonra; hâlâ bu oyunu ara sıra tekrar etmekten utanmayan kalemi ve vicdanı nasırlaşmış yazarlar Türkiye’de bulunduğu gibi Türk milletinin aklı üzerinde oynanan bu hava oyunlarının Türkiye dışındaki komisyoncu şubeleri de gazete adı verdikleri kepazelik yaftaları ile daima bu hava ve iftira oyununu tekrar ederek mültecilerin arkasından “Vatanlarını satanlar” diyerek ürerler…

…Türk milliyetinin miyarını, Müslüman Osmanlı ve Selçuklu Türklerinden alarak onlardan evvelki putperest ve yahut en sonraki hevâperest ve zenperest Türk’ü kaale almayışım, Türk’ün tarihindeki şan ve şerefinden bugün elde mevcut lisanına kadar nesi varsa hepsinin Müslüman Türk devirlerine ait olduğundandır.

En eski Türk’ün, Bozkurt Masalı’ndan başka bir şeyi olmadığı gibi yeni Türk’ün millî övgü ve eserleri adına bir Frenk şapkası ile bir Latin hurûfu ve bir de İsviçre Kanunu vardır…

…Kanun-u Esasî’nin başına, devletin dinini yazmaktan maksat da devleti teşkil eden milletin, kendisinin kıymet ve muhafazasına, memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önem verdiği mukaddesatının başında dininin bulunduğunu hükümete anlatmak ve ona göre hareket etmesi için hükümeti taahhüt altına almaktır.

Şimdi milletle hükümet arasındaki esas mukavelenameden din maddesinin kaldırılmasına razı olan Türk milleti, millî maksatları arasından dini çıkararak, nazarında kıymet ve ehemmiyeti kalmadığını kabul etmiş ve hükümeti de artık dinine hürmet ve riayet mecburiyetinden âzâde bırakmış oluyor.

Demek ki Kanun-u Esasî’de mevzubahis olan devletin dini, hakikatte milletin dinidir. Ve onu yürürlükten kaldırmak, milletin dinini yürürlükten kaldırmaktır.

Dini hakkında bu düşüşü kabul eden millet nasıl dinli kalabilir? …

…Meselâ hükümet, dünkü gün camilerin bir kısmını fazladır diyerek yıktığı gibi yarın da bir bahane ile kalan camilerde cemaatla namaz kılmayı yasaklasa din kaydı ile mukayyet olmadığını kabul ettiği hükümetine karşı milletin bir şey demeye hakkı olamaz. Çünkü hükümetin mukayyet olmadığı hususlarda istediğini yapmaya mezun olması lâzım gelir…

…Dinin dünyadan, bir başka tabirle, hükümet ve siyasetten ayrılmak meselesini çıkaranlar İslam dinine en kestirme yoldan suikast etmek istemişlerdir.

Müslümanlığın kuyusunu kazmak için düzenlenen Kemalist kaziyyesinin en müthiş kısmını bu nokta teşkil ettiği halde bunu haddizatında Müslümanlığa sığar bir şey gibi göstererek Müslümanların gözüne perde çeken gizli din düşmanları bizim aramıza girmiş, teker teker millet fertlerini dinsiz yapmak müşkil olacak ve uzun sürecek, belki de dinsizler üzerine tehlike davet edecek olduğundan böyle yapmaktan ise hükümeti dinsizleştirip bundan halkın dinine zarar gelmez dersek, sonra dinsiz hükümet de, milletin dininin icabına bakar demişlerdi.

Bu açık dönme dolabın anlaşılmayacak neresi var?

Dindar ahalinin başına dinsiz hükümeti niye dikiyorlar?

Böyle bir hükümeti hâlâ müslümanlık davasında bulunan millet kabul etse bile Müslümanlık kabul eder mi?

Yok, yok!…

İslam dini kendisini tanımayan hükümeti tanımak gaflet ve zilletinde bulunamaz…

…Türkiye’de devletle dini ayıranlar, dine inanmadıklarından, düşmanlıklarından ayırdılar. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat İslam dinine inanmakla beraber din ve devlet ayırımına İslam’ın müsaade edebileceğini sananların da, müslümanlığı hiç bilmediklerine hükmetmek lâzım gelir…

…Bir kere “devlet” ve “hükümet” tabirleri birbirinden farklı olarak “devlet”e halk dâhil olduğundan başka, farz ve takdir olarak mezkûr Anayasa maddesindeki “devlet” ten “hükümet”, mânâsı kastedilmiş olsa bile “millî hükümet”, “halk hükümeti”, “cumhuriyet hükümeti” adları bile, özellikle böyle millete izafe edilen bir hükmetin açıktan dinsizliğini ve müslüman hükümeti olmadığını îlân etmesi üzerine de onu hâlâ kendisine hükümet ve metbu’ tanıyan ve onun din kanunları yerine kasten ikâme ettiği dinsiz kanunlara rızası ile itaat eden millet, teker teker kişiler itibariyle değil de toptan irtidat etmiş olacağı gibi dindar millete dinsiz millî hükümet teşkil etmelerini tecvîz ve tavsiye eden dışardaki tevilci Müslümanların kendileri bile içerdeki milletle beraber dinden çıkmış olurlar ki bunu kabul etmemek küfür inadı değilse, budalalığın en son derecesidir.

Milletin dini varmış da kendisi muzâf olmak üzere niye dinsiz hükümet teşkil etmiş?

Millî hükümet, milletin mümessili olduğuna nazaran dindar millet nasıl olur da kendisine dinsiz mümessil tayin ederek kendi namına ve kendi üzerine dinsizce icrâ-i ahkâm olunmasını kabul eder?

Bu açıktan açığa küfre rızâ değil midir?

Hükümetim benim üzerimde ahkâm-ı diniye ile hükmetmesin de başka ahkâm ve kanunlarla hükmetsin; ben üzerimde şeriatın, yani Allah ve Rasûlü’nün hâkim olmasını istemem demek, ne demektir?

Mesele bu kadar açık olduğu halde her havaya uyan ve dinlerini kendilerine oyuncak yapan yalancı müslümanlar, zırva tevili tarzındaki sözlerle Kemalistlerin savunuculuğunu ve yalancı şahitliğini yapmakta devam ediyorlar.

Siirt Mebusu’nun teessüfle hikâyesine nazaran baksanıza Avrupa’da Kemalistler’in dinsizliğine inanmayanlar varmış ki Kemalistler “hâlâ yaranamadık” diyerek en ziyade buna kızıyorlar. Acaba onlar da beriki müslüman avukatlar gibi ahmak oldukları için mi inanmıyorlar? Yoksa bu da Kemalist küfrünün dünyada bile hüsranını gösteren ilâhî bir hüküm mü?…

…İslam dinini ayaklar altına aldığı gibi İslam ulemâsını da tekmelerle susturarak pabuç hırsızına çeviren bugünkü Türkiye’yi hem de dinî ve şer-i bir dille savunmaya ağzı varan ulemanın hâlâ bu fena dünyada bulunduğunu ve insan sıfatıyla insanlar arasında gezdiğini gördükçe ruhsal alçaklığın bu derecesine karşı hayretten nefrete, nefretten hayrete düşmekle yüreğimin hızını alamıyorum…

 

**********

 

KAYNAK:

“es-seyfü’l-meslûl fevka rikâb-ı a’dâyi’l-İslâm fi Ankara” (Ankara’daki İslam düşmanlarının ense kökündeki, kınından sıyrılmış kılıç) Şeyhülislam Mustafa Sabri, Hilafet ve Kemalizm.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Lozan’da Ruhumuzu Sattılar

Lozan’da Ruhumuzu Sattılar (Başlık yazara ait değil)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Lozan Antlaşması hakkında şunları yazıyor:

“Lozan’da bedeninizi geri vereceğiz, buna karşılık ruhunuzu bize teslim edeceksiniz denilmiştir.

Ruhun teslim edilmesi teklifinin gerektirdiği bütün öldürücü hamleler (ameliyeler) eksiksizce yerine getirildi: Halifeliğin ilgası, yazı ile dil devrimi ve nihayet köklü bir Islamsızlaştırma hareketi gibi.

Işte uğramış olduğumuz ruhi manevi soykırımın serencamı. Peki, bedenimizi kurtarabildik mi? Ruhu uçup gitmiş vücuda ceset diyoruz. O halde kurtarabildiğimiz, cesedimizmiş.”

 

**********

 

KAYNAK:

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınevi, Istanbul 2010, sayfa 133.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar (13 Bölüm) Uydurma Hadis diyenlere cevap

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar (13 Bölüm)  Uydurma Hadis diyenlere cevap

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yaşar Nuri Öztürk

***

(Yazının sonuna istifade edebileceğiniz iki kitabın ismini yazdık, inşaallah istifade edilir.)

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 1

Bu yazıda kemalizm ideolojisinin dinimizi nasıl tahrif etmeye çalıştığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sereceğiz inşaallah.

***

Kemalizm’in din sahasında oynadığı bir oyun var ve hala az da olsa, etkisini büyük ölçüde kaybetmiş de olsa, devam etmektedir. Örneğin Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz gibi kemalistler bu oyunun bayraktarlığını yapmaktadırlar.

Her akl-ı selimin kabul ettiği gibi Kur’an Ayetleri, Hadis-i Şerifler olmadan kolayca farklı yorumlanmaya müsaittir… Bundan dolayı kemalistler Hadis-i Şeriflerin devre dışı bırakılmasına karar verdiler ve böylece Kur’an’ı kendi ideolojilerine uydurabilmeyi hedeflediler. Dolayısıyla birtakım “sözde” Islam alimleri harekete geçti veya büyük olasılıkla harekete geçirildi.

Bunlardan biri de Yaşar Nuri Öztürk‘tür.

Yaşar Nuri Öztürk, Hadis-i Şerifleri devre dışı bırakmak için işe öncelikle (haşa) Kur’an’ı kullanmakla başladı… Halbuki delil getirdiği Ayetler, M. Kemal’in Islam kanunları yerine kul yapımı olan Isviçre’nin medeni, Almanya’nın borçlar ve Italya’nın ceza kanununu tercih etmesini tenkid eden nitelikteki Ayetlerdir ve Kur’an bizlere bu tür kul yapımı kanunlardan sakınmamızı öğütlemektedir.

Hadis-i Şerifler ise bizzat Kur’an’ın bizi yönlendirdiği kaynaktır.

Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an Ayetlerini kullanarak Hadis-i Şerifleri tenkid etmekle bu işe başlamıştı ve kemalist ideolojinin sözcüleri olan medya patronları da televizyonlarında, gazetelerinde Yaşar Nuri Öztürk’e fevkalade müthiş ve görülmemiş oranda büyük bir destek verdiler.

Ancak ilmi altyapısı olmayan bir zümreyi peşinden sürüklemiş olmakla birlikte, bu konuda pek başarılı olamadı, zira Türkiye’deki müslümanların çoğunluğu Imam-ı Azam Ebu Hanife’nin (rahmetullahi aleyh) mezhebine bağlıdırlar ve Hadis-i Şerifleri yok sayarak doğru yoldan şaşmadılar.

Yaşar Nuri Öztürk, hesap tutmayınca bu sefer Hadis-i Şerif denince akla gelen ilk isim olan Imam Buhari’yi (rahmetullahi aleyh) ve dolayısıyla Hadis-i Şerifleri; yazdığı “Imam-ı Azam” kitabıyla yani Imam-ı Azam Ebu Hanife’yle vurmaya kalktı. Üstelik aynı kitapta M. Kemal Atatürk’ü savunmaktan da geri kalmadı.

Fakat elhamdulillah bunda da başarı sağlayamadı. Ehl-i Sünnet alimlerimizin gayretleri ve kendisine yazdıkları reddiyeler ile bu plan da tutmadı.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 2

***

Az evvel Yaşar Nuri Öztürk’ün Hadis-i şerifleri devre dışı bırakarak Kur’an’ın kolayca “farklı” yorumlanmasının önünü açmaya çalıştığından bahsetmiştik… Tabi bunlar bizim tespitlerimizdir.

Zekeriya Beyaz’ı ise sanırım ayrıca tanıtmamıza ve hangi gayeye hizmet ettiğini yazmamıza gerek yok. “Tavuktan da Kurban olur” diyerek bizi Islam alemine rezil eden adam.

Işte Hadis-i şerifleri devre dışı bıraktığı zaman, Kur’an’da nelerin kurbanlık olduğu hususunda açıkça malumat bulamıyor ve bu yüzden “mecburen” tavuk da olur demek zorunda kalıyor. Neyse… Yaşar Nuri ile aynı kafada diyebiliriz.

Hadis-i şeriflerin devre dışı bırakılması; Kuran’ı kendilerine uydurmak isteyen kemalistler için bulunmaz bir nimettir.

Bu bölümde, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) için “ayet açıklama yetkisi yoktur” diyerek – hâşâ – “postacı” muamelesi yapan bu zihniyete Kur’an’dan Ayetlerle cevaplar verilecektir.

***

Sünnet’in ve Peygambere İtaatin Önemi

Kur’ân-ı Kerim pek çok Ayetleri ile “Peygambere itaat edin” ferman eder. Dolayısıyla Peygambere itaat Allah’ın ümmete emri ve farzıdır. Şayet bu emir Peygamberin şahsına olsa vefatından sonra bu Ayetlerin hükümsüz kalması gerekir ve sonraki asırlarda Peygamberi görmeyenleri hiç ilgilendirmemesi gerekirdi. Bu durumda da yüce Allah – hâşâ – gereksiz pek çok Ayeti inzal etmiş olurdu.

Hâlbuki buradaki emir Peygamberin şahsına değil, yoluna ve sünnetine, ahkâm-ı ilâhiyi uygulamasına olmak hem nassen (açık ayet-i kerime) hem aklen gereklidir.

Bu hususta yüce Allah;

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” (Nisa, 4:59) buyurur.

Allah’a itaat elbette kitabda geçen emir ve nehiylerine uymaktır. Resule itaat ne anlama gelmektedir? Elbette sünnetine itaattir. Sonra yüce Allah;

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa, 4:80) buyurarak bu konuda çok açık konuşmuştur.

“Peygamber size ne vermişse alın ve size neyi yasaklamışsa ondan sakının” (Haşr, 59:7) ayeti peygambere emretme ve yasaklama yetkisi vermiş ve ümmetinin de buna uymasını ve itaat etmesini emretmiştir.

“Peygamberin verdiği hükme gönül rızası ile kabullenmedikçe iman etmiş olmazsınız” (Nisa, 4:65)

ve “Allah ve rasülü bir şeye hükmettikleri zaman inanan erkek ve kadınlara kendi arzularına uyma hakkı yoktur, Allah ve resulüne itaat mecburiyeti vardır” (Ahzap, 33:36) ayetleri de peygamberin verdiği hükme inananların itaat mecburiyetini anlatmaktadır.

Allah’ı (celle celaluhu) sevdiklerini iddia edenlere de yüce Allah’ın koyduğu bir ölçü vardır. Herkes Allah’ı sevdiğini ve Allah’ın da kendisini sevdiğini, bunun için azap etmeyeceğini iddia etmektedir. Bu iddia daha çok Allah’ı bilmeyen ve imanda eksiği olan Yahudi ve Hıristiyanlarda ve mü’minlerin de “Fırak-ı Dalle” olarak nitelenen yoldan çıkmışlarında vardır.

Yüce Allah bunlara şöyle hitap eder: “Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız Allah’ın elçisi olan peygambere itaat edin ki Allah da sizi sevsin. Peygambere itaat etmiyorsanız biliniz ki Allah’ı sevme iddianız yalandan ibarettir.” (Âl-i İmran, 3:31)

“Öyle ise peygamberin emrine aykırı davrananlar ve itaatte kusur edenler başlarına bela gelmesinden ve kendilerine ahirette elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” (Nur, 24:63) buyurarak ikaz eder.

Bu konuda yüzlerce ayet vardır. Bu ve benzeri ayetler sünnete uymanın farz olduğunu ispata kâfidir. Gerçek mü’minler peygambere itaat etmede birbirleri ile yarışırlar ve peygamberin önüne asla geçmezler. Hatta peygamberin huzurunda bulunuyor gibi “seslerini yükselterek itiraz etmezler.” (Hucurat, 49:2)

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 3


Zekeriya Beyaz

***

Sünnet inkarcıları bir önceki bölümde zikrettiğimiz 2 Ayet-i Kerime’nin manasının farklı olduğunu iddia ediyorlar. Buna bir cevap verelim…

1. IDDIA: Alttaki Sure’nin 7. ayetini verdin, ancak; “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının” ifadesi sadece söz konusu ganimetler içindir.

Haşr Suresi
7 – Allah’ın o kent halkından, Resulüne verdiği ganimetler, Allah’a, Resul’e, ona akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya aittir. Ta ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.

CEVABIMIZ:

“Resul size neyi verirse alın, size neyi yasaklarsa ondan kaçının” (Haşr 7) bu ayetlerde geçen وما آتاكم “neyi verirse” ve وما نهاكم “neyi yasaklarsa” ibarelerindeki ما umum (genel) belirtir. Yani Resulullahın (sallallahu aleyhi vesellem) verdiği her şeyi alın ve nehyettiği her şeyden kaçının.

Bunu Allah’ın (celle celaluhu) emredici olan فخذوه, فانتهوا ibareleri de delalet ediyor. Konuyu Bedir ganimetlerine hasrettirmek isteyenlerin hakikat namına ifade edecekleri bir delilleri yoktur. Zira ayetteki umumilik, Arapça grameri açısından açık ve seçiktir. Bilinen bir fıkhî kaidedir ki;

“Muteber olan, itibara şayan olan; lafzın umumi oluşudur. Sebebin hususiliği değil.”

Demek ki bu umumidir. Fakat bu ayete umumilik veren ما nın cinsini belirleyen bir husus vardır. O da “sebebi nuzulüdür”. Bu ayet Bedir savaşı sonucu elde edilen ganimetlerin taksimi, kimlere ne kadar verileceği hususunda idi. Yani “ahkama” dair bir hükmü belirlemektedir. Demek ki umumi olan ما nın cinsi, nevi ahkamî olmasıdır. O halde mâna, Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ahkama dair ne verirse alınacak ve neyden nehyederse ondan kaçınılacaktır.

**********

2. IDDIA: Resule itaat Allah’a itaattir, bu yüzden Kur’an’a itaat, aynı zamanda Resule itaattir. Onun içindir ki; “Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa Suresi, 4:80)

CEVABIMIZ:

Verilen ayet aslında bizim lehimizedir. Ayet’te; “Kim Allah’a itaat ederse resule itaat etmiş olur” diye yazmıyor.

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” deniyor. Arada dünyalar kadar fark var.

Bunun aynı şeyler olmadığını gösterelim…

Nur Suresi’nin 56. Ayetinde şöyle buyuruluyor:

56 – Namazı kılın, zekâtı verin “ve” Resul’e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.

Burada önce namaz ve zekatın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, Ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’an’a itaat emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatıyor. Bu ibadetleri yerine getirenler “zaten” Kur’an’a itaat etmiş oluyorlar. Bu durumda Peygambere (sallallahu aleyhi vesellem) itaatin “ayrıca” vurgulanması ne anlama geliyor?

Dolayısıyla eğer Peygambere (sallallahu aleyhi vesellem) itaat, sadece Kur’an’da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekat emirleri “yanında” Peygambere (sallallahu aleyhi vesellem) itaatin de “ayrıca” vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı. Cenab-ı Hakk da manasız birşey yapmaz. “O” bütün noksanlıklardan münezzehtir.

Binaenaleyh, bu iddialar ilme vakıf olmayanların iddialarıdır ve zaten şimdi olduğu gibi her daim çürütülmeye mahkumdur.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 4

Mezhep konusu ile devam ediyoruz…

***

Hak birden fazla olur mu?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: “Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazan birbirine zıt hükümleri hak olabilir?”

Bu soruya özetle şu cevap verilir:

“Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin…

İşte burada hak taadüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.” denilebilir mi?

İşte bunun gibi İlahi hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur… Mesela, bugün bile Şafii mezhebine mensup olanların genel karakteri köylülüğe ve bedeviliğe daha yakındır. Cemaatı bir vücut haline getiren hayat-ı içtimaiye de (sosyal hayat ta) eksik olduğundan her biri namazda imam arkasında fatihayı ayrı ayrı okuyarak, Cenab-ı Allah’a kendi dertlerini bizzat söylerler ve O’ndan ne istediklerini ifade ederler.

İmam-ı Azam’a tabi olanlar ise genellikle medeniyete ve şehirliliğe daha yakın ve içtimai yaşayış da müsait olduğundan bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam herkes namına söyler, ona uyanlar kalben onu tasdik ettiklerinden ve onun sözü herkesin sözü hükmüne geçtiğinden Hanefi mezhebi mensupları imam arkasında fatiha okumazlar…

Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şarani hazretleri “Mizan” isimli bir eser yazmış, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 5

Kur’an ayetinin birden fazla yoruma müsait olması, mezhepleri gerekli kılıyor…

Bir misal:

Mezhep imamları İslami meseleler de değil uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, “başınıza meshediniz” emri “bi ruusikum” ibaresiyle gelmiştir.

Dillerin en zengini olan Arapça’da çeşitli kelimelerin başına gelen ‘b’ harfi, bazan “güzelleştirmek”, bazan “bazı” manasını vermek, bazan da “bitiştirmek” manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm” kelimesinin başına gelen ‘b’ harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır. Buradaki ‘b’ harfi her üç manaya da gelir.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik hazretleri:

“Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki ‘b’ harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur” der.

***

İmam-ı Ebu Hanife hazretleri ise: “Bu ‘b’ bazı manasına gelen ‘b’dir. Başın bazısına meshedilse kafi gelir” der.

***

İmam-ı Şafii hazretleri ise: “Bu ‘b’ bitişmek manasına gelen ‘b’ dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur” der. Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır…

***

Bu arada kanun maddesi bir olduğu halde anlayış farklarından aynı meselede çeşitli mahkemelerden birbirine yüzde yüz zıt ve farklı hükümler ortaya çıkmaktadır. Birisi ortaya çıkıp da “bu neden böyle oluyor?” diyemezken mezhep meselesinin dile dolanması iyi niyetle ve gerçekçilikle uyuşmaz.

Sonuç olarak diyoruz ki:

İnkıraz bulan hak mezhepler dahil yaşamakta olan dört mezhebe ve imamlarına ayni sevgi ve saygıyı beslemek Müslümanlığımızın gereğidir.

Bidat meselesine gelince:

Müctehid imamların anlayış ve fikirleri, Dinimizin iki esası olan Kuran ve Sünnetten alınmıştır ve o ikisinin yorumlanmasından ibarettir.

Nitekim şu Kur’an ayeti bunu açıkça göstermektedir:

“…Eğer onlar (ihtilafa düştükleri konularda) peygambere ve aralarında dini yönden görüşlerine itimat edilen kimselere sormuş olsaydılar, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa, 83)

Dikkat edilirse ayette Hz. Peygamberden sonra, görüş sahibi ve sahasında uzman kimselere de problemlerimizi iletmemiz isteniyor. İşte hak mezheplerin olması bu ayetin bir açıklamasıdır.

Ayrıca meşhur bir rivayete göre Peygamberimiz Hz. Muaz’ı Yemene gönderirken nasıl ve neye göre hüküm vereceğini sorduğunda onun sırayla Allah’ın Kitabına, Rasülünün Sünnetine ve onlarda bulamaz isem kendi görüşüme göre hüküm veririm demiştir. Peygamberimiz bu cevaba çok sevinmiştir. ( Ebu Davut, Akziye, 11; Tirmizi, Ahkam,3)

Bu da konumuz açısından önemli bir kaynaktır.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 6

Hadis ve Mehzep inkarcıları haykırarak şu soruyu soruyorlar:

3. IDDIA: Fıkıhta 4 mezhebin varlığı, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ihtilafa düşmeyin; bölünüp parçalanmayın.” (Ali İmran 3/103) ayetine muhalif değil midir?

CEVABIMIZ:

Malum Efendimiz öncesi Arap toplumu, kabile yapılanmasının hakim olduğu bölük pörçük bir manzara arz ediyordu. Çağdaşları olan Roma, Fars imparatorluklarına benzer bir devlet yapılanmaları yoktu. Güçlünün hakim olduğu, hak ve adaletin gözetilmediği, menfaatlerin her şey kabul edildiği, sıradan sebeplerde asırlar süren iç savaşların yapıldığı hayat tarzları vardı.

Farklılıklar “zenginlik” değil, “çatışma sebebi” olarak görülüyordu. Fakat İslam geldikten sonra bu menfi unsurların hepsi zamanla ve teker teker toplum hayatından izale oldu. Önce zihinlerde herkesin Allah’ın kulu olması hasebiyle yaratılışta birbirine eşit varlıklar olduğu fikri anlatıldı. İnsanları birbirinden ayıran özelliklerin çatışma değil, toplumsal hayatı zenginleştiren, birlikte yaşamayı kolaylaştıran unsurlar haline getirilmesi sağlandı.

Zengin-fakir, efendi-köle ve kabileler arasındaki korkunç uçurumlar tevhid akidesi ve peşi sıra gelen hukuki öğretilerle kapanmaya yüz tuttu. Asırlar süren kabile savaşlarına son verildi. İnsanlar din, dil, cins, ırk vb. bütün farklılıklarına rağmen bir üst devlet çatısı halinde birlikte yaşamaya başladı. Bütün bunlarda hiç şüphesiz Kur’an’ın mezkur ayetinde ifade buyurduğu “Allah’ın ipi” yani müfessirlerin beyanına göre Kur’an ve sünnetiyle İslam dini merkezi rolü oynadı. İşte bahse medar olan ayet, önce kesin ve kat’i bir emirle bahsettiğimiz cahiliyenin bölük-pörçük günlerine dönüşü yasaklıyor, ardından bu hallerini hatırlatma babında şöyle diyor:

“Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman kimseler idiniz de Allah gönüllerinizi te’lif etti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da Allah sizi kurtarmıştı. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Al-i İmran 3/103)

Bu bütünlük içinde ayete baktığımızda verilen mesaj gayet açık ve net; Müslümanların kendi aralarında birlikteliklerini sağlamaları, sonra onu ölesiye muhafaza etmeleri ve dağınıklığa düşmemeleridir.

Fakat bu demek değildir ki Müslümanlar arasında düşünce ayrılıkları olmasın? Hayır, bu ayetten “düşünce ayrılıklarınız olmasın” gibi bir hüküm çıkmaz. Hele soruda bahsedildiği gibi fıkhi görüş ayrılıklarına muhalif bir delil hiç çıkmaz. Zira farklı düşünce olmasın demek her şeyden önce eşyanın tabiatına terstir. İlahi iradeye aykırıdır. Fıtrata muhalefettir. Görüş ayrılıkları elbette olacak ama bu ayrılıklar insanlar arasında “düşmanlığa sebebiyet vermeyecek.” Kamplaşmaların nedeni olmayacak. İkincisi fıkhın yapısına terstir. Fıkıh eğer hayatla evrensel ve tarih üstü değerlere sahip olan İslam dinini birbirine bağlayan bir bağ ise -ki öyle olduğuna hiç şüphe yok-, o bağın fonksiyonunu eda etmesi, ana esaslar istikametinde üretilecek yeni düşüncelerle olur.

İşte fıkhi alandaki görüş farklılıklarının eda ettiği misyon budur. Aksi halde düşüncenin donuklaşması devreye girer. Bu ise kendi yatağında akıp giden bir nehir olan hayatın, fıkıhla bağının kopmasını netice verir. Fıkıh hayattan, hayat da fıkıhtan koparsa doldurulması zor boşluklar meydana gelir.

Bu ayet aslında kemalistlerin aleyhinedir. Ayet; ayrılmayın, parçalanmayın derken, daha çok M. Kemal ve zihniyetinin Türk, Kürt, Arap, Acem ayrımcılığı yapmasını tenkid eder.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 7

4. IDDIA: Hadis-i şerif inkarcıları şöyle diyor: “Milyonlarca Hadis-i şerifi Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) 23 yıllık Peygamberliği döneminde “söylemiş” olması imkansızdır.”

CEVABIMIZ:

Bu soruyu soran birisinin kesinlikle dini ilimlere vakıf olmadığına hükmedilir. Evet, bilmemek ayıp değil, fakat araştırma yapmadan bu iddiaya dayanarak Hadis-i şerifleri reddetmek cahilliktir.

Bu konuya bir açıklık gertirelim:

Bir Hadis kitabında örneğin Sahih-i Buhari’de veya Sahih-i Müslim’de bulunan Hadis-i şeriflerin her biri “ayrı ayrı” Hadisler değildir… Bazı Hadis-i şerifler tekrardan (mükerrer) aynı kitapta yer alır. Mesela Imam Buhari’nin (rahmetullahi aleyh) Sahih-i Buharisi’nde 1 Hadis-i şerif durumuna göre 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve daha fazla bölümde “tekrar tekrar” kaydedilmiştir. Zira bir Hadis, 2, 3, 4, 5 veya daha fazla “ayrı” meseleler ile alakalıdır.

Yani 1 Hadis-i şerif, “Namaz” ile ilgili babta yer alırken, aynı zamanda “Temizlik” babında da yer alabilir, bu durumda 1 Hadis-i şerif Sahih-i Buhari’de 2 kere yer almış olur. Böylece Hadis-i şerif sayısı doğal olarak artar. Nitekim Sahih-i Buhari’de sadece “2761″ Hadis olmasına rağmen tekrarlarla sayı “9082″ye ulaşıyor.

Bununla birlikte, bir de Sahih-i Buhari’de yer alan 1 Hadis-i şerif, aynı zamanda Sahih-i Müslim’de de geçebilir… Hatta diğer Hadis kitaplarında da yer alabilir. Bu durumda 1 Hadis-i şerifin kaç kez tekrarlanabildiğini tahmin edebilirsiniz. Birçok Hadis inkarcısının bilmediği bir şey daha var, o da; 6 Hadis kitabından oluşan “Kütüb-i Sitte” Hadis Külliyatı’nda sadece ve sadece “7300″ Hadis-i şerifin bulunmasıdır.

Daha da önemlisi, Hadis kitaplarında yer alan her Hadis, gerçekte Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “sözü” değildir. Bazen “fiili” olabilir…

Örnek olarak, bir rivayette; “Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle yaparken gördüm” ifadesi yer alır. Bu durumda bu Hadis-i şerifin Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “sözü” olmadığı ortaya çıkar, ancak fiilidir ve bu da bağlayıcıdır.

Bazen de, Hz. Peygamberimizin ne sözüdür, ne de fiilidir… Bu durumda “takriri” olabilir. Bu kategorideki rivayetler ise, Hz. Peygamber Efendimizin bir Sahabi’nin (radıyallahu anhüm ecmain) fiilini gördüğü ancak yanlış olduğu yönünde uyarmadığı, yapmasına mani olmadığı, yani kısaca onayladığı şeylerdir. Yanlışlarda uyarı yapardı.

Bütün bunlarla birlikte bu saydıklarımızın “dışında” olan Hadisler de, Hadis kitaplarında yer alır… Bu meyandaki Hadisler ise, ne Peygamber Efendimizin sözüdür, ne fiilidir, ne de takriridir; bunlar Ashab-ı Kiram’ın (radıyallahu anhüm ecmain) yani Efendimizi görüp iman etmiş olanların sözleri ve fiilleridir.

Hepsi Hadis kitaplarında “Hadis” adı altında yer almasına rağmen, “Lügat manası” Hadis’dir ancak çoğunlukla tarihi hadiselerin nakline “Haber”, “Eser” denir.

Örneğin bazı Hadisler şöyle başlar:

- “Hz. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:…”

Bu durumda bu Hadisin asıl tanımı “Haberdir” Zira burada Hz. Ömer (radıyallahu anh) Efendimizin söyledikleri kayıt edilmiştir.

Dolayısıyla Hadis inkarcılarının; “Milyonlarca Hadis-i şerifi Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) 23 yıllık Peygamberliği döneminde “söylemiş” olması imkansızdır” şeklindeki iddialarının kesinlikle “ilmi” değeri yoktur.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 8

5. IDDIA: Hadis inkarcıları, iki Hadisin aynı konu ile alakalı olduğu halde birisinin başka bir hadis kitabında “farklı” lafızla (sözle) kayıt edildiğini, bu durumda birisinin tahrife uğradığını dolayısıyla hangisinin tahrif edilmiş olduğu bilinmediği için ikisini de kabul etmememiz gerektiğini iddia ediyorlar.

CEVABIMIZ:

Misal olarak, bir Hadis-i şerifin lafzı şöyle:

1 – Bir mümin, bir kardeşine tebessüm etse, 100 sevap kazanır… Bir ihtiyacını giderse 200 sevap kazanır.

- Diğer hadisin lafzı da örneğin şöyle:

2 – Bir mümin, bir kardeşine tebessüm etse, sevap kazanmış olur… Bir ihtiyacını giderse, tebessüm etmesinden daha fazla sevap kazanır.

Şimdi burada kafamdan verdiğim örnekde aynı konu hakkında iki “Hadis” var (aslında hadis değil, kafamdan yazdım)

Birincisi “lafzen” rivayet edilmiştir. Ikincisi ise “manen” rivayet edilmiştir. Burada lafızlar “aynı” değil ancak 2. sözü söyleyenin maksadı “hangi davranışın daha efdal olduğunu” bildirmektir, bu yüzden sevabın miktarını yazmamış. 1. Sözü söyleyen ise, lafzına tamamen sadık kalmış ve aynen söylendiği şekilde “100 sevap, 200 sevap” diye rivayet etmiştir. Böylece iki ayrı lafız ile bize ulaşan rivayetlerin her ikisi de aynı manayı ortaya koyuyor… Bundan dolayı iki hadise de uydurma denilemez.

***

Şimdi başka tür bir Hadis-i şerif versiyonu ile örnekleyeyim…

Meşhur bir hadis vardır; “Sen olmasaydın, ey Habîbim (Muhammed), felekleri [kâinatı] yaratmazdım”

Hadis Alimleri (Muhaddisler) bu hadis için “uydurma” derler, ancak bununla “manasının” uydurma ve gerçeği yansıtmadığını söylemek istemezler. Sadece bu “lafız” ile Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ağzından çıkmamıştır anlamında söylerler. Ilim sahibi olmayan hadis inkarcıları da bu hadisi; “uydurma” ve aslı astarı olmayan bir söz sanırlar. Halbuki bu “uydurma” tabiri muhaddisler arasında “ilmî” bir terimdir.

Nitekim bu hadisin “manası” uydurma değildir, şöyle ki; Allahu Teala Eşref-i Mahluk olan insan için kainatı yaratmıştır… Ve ilk insan Hz. Adem (aleyhisselam) dünyaya gelmiştir. Bununla birlikte başka bir hadiste Allahu Teala’nın Hz. Adem’e (aleyhisselam) şöyle dediği rivayet edilir;

“Ya Adem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O (Muhammed) olmasaydı, seni yaratmazdım.”

Rabbimiz bu hadiste; “O olmasaydı seni yaratmazdım” diyor.

Bütün kainat insanlık için yaratıldığına göre… Ilk insan olarak Hz. Adem’in (aleyhisselam) dünyaya geldiği dikkate alınırsa ve Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) olmasaydı, Hz. Adem’i (aleyhisselam) de yaratmayacağını Cenab-ı Hakk bildirdiğine göre, yukarıda verdiğim hadisin “manen” uydurma olmadığı anlaşılır…

Yani sonuç; “Sen olmasaydın, ey Habîbim (Muhammed*), felekleri [kâinatı] yaratmazdım”.

Nitekim Hasan el-Basrî’ye; “Dün rivâyet ettiğin hadisin lafızlarını bu gün değiştiriyorsun.” diye itiraz edilince, “Manada isabet etmişsem bunda bir beis yoktur.” cevabını vermiştir. (Hatib el-Bağdadî, el-Kifaye fi İlmi’r-Rivâye, Medine t.y., sayfa 207).

*(Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve ala ali seyyidina Muhammed.)

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 9

6. IDDIA: Hadis inkarcılarının başka bir iddiası da şöyle: “Bazı Hadis-i şeriflerde Hz. Peygamberin hadislerin ‘yazımını’ yasakladığı görülüyor.”

CEVABIMIZ:

Aslında bu bir çelişkidir, zira hem hadisleri delil olarak kabul etmezler, hem de hadislerin delil olmadığını ispatlamak (!) için bizzat hadislerden delil getirirler. Fakat biz yine de cevabımızı verelim…

Evet, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) hadis “yazımını” yasaklamıştır. Ancak herkese yasak değildi ve daha sonra yazımına da izin verilmiştir. Tıpkı, Kabir ziyaretini bir ara yasaklayıp, daha sonra ziyarete izin vermesi gibi. Ayrıca dikkatinizi çekerim; “yazımı” yasaklanmıştır, “sözlü rivayetin” yasaklanmış olduğu bildirilmiyor. Yazımın yasaklanmasının bir kaç nedeni olabilir.

Şöyle ki;

1 – Hadisler ile Kur’an Ayetlerinin birbirleri ile karışmasını önlemek.

2 – Bilindiği üzere arapların edebiyata meyilli olmalarından dolayı o dönem hafızaları çok güçlü idi. Hadislerin “yazıya” dökülmesi hafızalarda gevşekliğe sebep olurdu. Yani amaç, aynı zamanda hafızayı korumaktır.

3 – O dönem araplar içinde okur – yazar çok nadirdi… Okuma – yazma bilenlerin bir çoğunun da yazıları iyi değildi, dolayısıyla yazıda hata yapma oranı oldukça yüksekti… Hele arapça gibi bir dilde bir harfin yanlış yazılmasının dahi manayı değiştirebileceği göz önüne alınırsa, doğabilecek karmaşayı tahmin edebilirsiniz.

4 – Bir an için hadislerin hatasız yazıldığını düşünsek bile, bu sefer de “okuma”da hatalar ortaya çıkardı. Bundan dolayı “yazım” yerine “sözlü rivayet” doğal olarak daha uygundur. Nasıl ki, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “özel” katiplerinin oluşu ve herkese bu görevi vermeyişi, ayet yazımının genel manada yasak olduğu anlamına gelmiyorsa; aynı şekilde bazılarına hadis yazımının yasaklanması da genel manada hadis yazımının yasaklandığı anlamına gelmez.

Ayrıca ayetlerin belirli Sahabilerce ezberlenmesi; hadislerde neden “yazı” yerine “sözlü” rivayetin teşvik edildiği hakkında bize bir fikir verir.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi, hadislerin yazımı herkes için yasak değildi… Abdullah b. Amr b. el-As’ın (rh.a) “es-Sahifetü’s-Sadıka” isimli hadis kitabı vardı ve Hz. Peygamber Efendimiz kendisini bizzat teşvik etmiştir. Bundan başka bir de Ebu Hureyre’nin (rh.a) “Sahife-i Sahîha” adındaki hadis kitabı mevcuttu. Hz. Ali (rh.a) Efendimiz ilmin kapısı olmasına rağmen bir hadis sahifesini yanında bulunduruyordu.

Daha sonra Kur’an herkesce iyice anlaşıldıktan sonra ve hadisler ile karışma tehlikesi de ortadan kalkınca “yazıma” genel olarak izin verilmiştir.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 10

7. IDDIA: Hadis inkarcılarının başka bir iddiası da şöyle: “Halifeler bile hadis rivayetini yasaklamışlar ve kendileri de hadis rivayet etmemişlerdir.”

CEVABIMIZ:

Gerek 1. Halife Hz. Ebu Bekir (rh.a) olsun, gerekse 2. Halife Hz. Ömer (rh.a) veya diğerleri olsun, bu mübarekler sadece işin ehli olanların hadis rivayet etmelerini istemişlerdir… Çok rivayet edenleri de dikkatli olmaları hususunda uyarmışlardır. Mesela bir Sahabi iyi derecede fıkıh bilmiyorsa, bu Sahabinin fıkıh ile ilgili hadis rivayet etmesi ne kadar doğru olabilir? Işte bu noktada doğal olarak halifeler devreye girer ve işin ehli olmayanların hadis rivayet etmelerine mani olurlar. Fakat bu, herkesi hadis rivayetinden men ettikleri anlamına da gelmez. Aslında bu bile Halifelerin hadis konusunda ne kadar titiz davrandıklarını ve hadislere ne kadar değer verdiklerini gösterir.

Hadis-i Şeriflerin dinde yeri olmayacak ve Halifeler hadis rivayetini yasaklayacaklar; bütün bunlara rağmen Sahabilerde rivayet edecekler, ancak koca Ömer (rh.a) onların boyunlarını vurmayacak !?! Olacak iş mi?

Diğer meseleye gelecek olursak…

Halifelerin hadis rivayet etmedikleri yönündeki iddia kesinlikle doğru değildir… Kaynaklara bakanlar bunu kolaylıkla görebilirler. Halifeler de hadis rivayet etmişlerdir ancak onların rivayetleri elbette Halife olmayan Sahabilere nazaran daha azdır, çünkü Halifeler Devletin başında olduklarından dolayı, daha çok devlet işleri ve bürokrasi ile ilgilenmişlerdir… Cihad, dolayısıyla feth edilecek yerler ile ilgilenmişlerdir… Ümmetin düzeni, Islam hukukunun tatbiki vs. ile meşgul olmuşlardır. Bir nevi iş bölümü yapılmıştır diyebiliriz buna.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 11

Şimdi Hadis-i Şerif inkarcılarının, birçok hadisin “çelişkili” veya “Kur’an-ı Kerim’e aykırı” olduğu yönündeki iddialarına cevap vereceğiz… Fakat buna geçmeden önce bir hususun altını çizelim… Inkarcıların önümüze koydukları bazı hadislerin kaynakları doğru değildir ve bazıları da hadis kitaplarında olduğu gibi değildir. Olayı vahim göstermek için büyük bir ihtimalle bizzat kendileri hadislerin metninde ve/veya kaynağında tahrifat yaptılar.

Ayrıca bir önemli nokta daha var, hadis inkarcıları bir hadis gördüklerinde hemen üstüne atlar ve akıllarına uymadığı zaman hemen “uydurma” damgasını basarlar. Oysa nasıl ki, bir ayeti tefsir etmek istediğimiz zaman ayetin “sebeb-i nüzulünü” yani ayetin inmesine sebep olan olayı veya suali bilmek gerekiyorsa, aynı şekilde hadislerin açıklanması için de “sebebi vüruduna” yani buyrulma/söylenme sebebine bakmak gerekmektedir.

Özellikle aşağıdaki “10. iddia”da sebeb-i vürudun önemi daha iyi anlaşılacaktır.

***

8. IDDIA: Peygamber kabın içine solumaktan nehiy buyurmuştur. (Müslim)

Enes’ten Rasûlullah, kabın içine üç defa solurmuş. (Müslim).

Enes şöyle demiş: Resûlullah içtiği şeyin içine üç defa solar ve: Bu daha kandırıcı, daha sâlim ve afiyetlidir. buyururdu. Enes: İşte bende içilen şeyin içine üç defa soluyorum. demiş. (Müslim)

Bu hadislerden birinde Peygamber, kabın içine solumaktan sakındırmış, diğer ikisinde de içilen şeyin içine üç defa bizzat kendisi solumuş. Burda çelişki var.

CEVABIMIZ:

Gördüğünüz gibi, 3 hadis var ve üçünün de “Sahih-i Müslim”de geçtiğini iddia ediyorlar, ancak hangi bab ve numarada geçtiği hakkında bilgi yok.

Neyse…

Gelelim hadislerin metnine…

Kabın içine nefes vermek yasaklanmıştır, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) içecekleri üç “nefeste” içtiği bildirilmiştir.

Hadislerin “asıl metni” şöyledir:

1 – “Biriniz bir şey içtiğinde kabın içine solumasın.”

2 – “Enes bir kaptan içerken iki veya üç defa “nefes alır” ve Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin “üç nefeste” içtiğini söylerdi.”

Şimdi… Kabın içine nefes vermek/solumak başka bir şey, içeceği üç nefeste/solukta içmek başka bir şeydir. Burada bir çelişki yok.

Meseleyi daha iyi anlamanız açısından Ebu Hureyre’nin (radıyallahu anh) bir rivayetini buraya alıyoruz:

3 – “Biriniz bir kaptan içeceği zaman nefes vermesin. Lakin nefes almak istediğinde kabı ağzından uzaklaştırıp öyle nefes versin” (Hakim Müstedrek 4/155).

Umarım mesele anlaşılmıştır.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 12

9. IDDIA: Rasûlullah şöyle buyurdu: Gümüş kaptan bir şey içen kişi var ya, muhakkak o kişi karnına ancak cehennem ateşini göndermektedir. (Buhâri)

Enes ibn Mâlik(r.a.)’ten: Peygamber’in su bardağı kırıldı, akabinde kırık yerine gümüşten bir bardak edindi dediğini tahdis etti. Râvi Asım el-Ahvel: Ben bu kadehi gördüm ve ondan su içtim, demiştir. (Buhâri)

1. Hadiste Peygamberin gümüş kaptan bir şey içmeyi yasakladığını… 2. hadiste ise bizzat Peygamberin kendinin içtiği bildiriliyor. Bu hadisler çelişkili.

CEVABIMIZ:

Altın ve gümüş kaplardan yeme ve içme yasaklanmıştır. Enes b. Malik (rh.a.) hadisi, hadis-i şerif inkarcısının yazdığı şekilde değildir. Rivayetin gerçek metni şöyledir:

“Asım el-Ahvel’den: Enes b. Malik’te Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in bardağını gördüm. Bardak çatlamıştı ve gümüşten bir telle bağlanmıştı. Bu, güzel, geniş ve Nudar ağacından yapılmış bir bardaktı. Enes dedi ki:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bu bardaktan şu kadar çok su verdim. İbni Sirin dedi ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Enes’de bulunan bardağında demir bir halka vardı. Enes r.a. onu altın veya gümüş bir halka ile değiştirmek istedi. Ebu Talha radıyallahu anh dedi ki; “Sakın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı nesneyi değiştirme!” bunun üzerine Enes radıyallahu anh bundan vazgeçti.” (Buhari – Eşribe 30, Humus 5.)

Burada hadis inkarcısının birkaç yanlışı ortaya çıkmıştır:

1 – Çatlayan bardağı değiştirme fiilini “Peygamberimize (S.a.v)” nispet etmiştir.

2 – Bunun gerçekleştiğini ve Peygamberimizin (S.a.v) gümüş kap kullandığını söylemiştir.

Halbuki Buhari’nin rivayetinde bu fiil Hz. Enes’e (r.ha.) aittir ancak olay hadis inkarcısının iddia ettiği şekilde gerçekleşmemiştir. Çatlayan bardakta “demirden” bir halka vardı ve Enes (rh.a.) bunu altın veya gümüş bir halka ile değiştirmek istemiş ancak Ebu Talha (rh.a.) uyarınca bundan vazgeçmiş ve Asım el-Ahvel’in (rh.a.)
bildirdiğine göre (bardağın dış kısmına giydirilen) gümüş halka yerine gümüşten bir tel ile onu bağlamıştır.

Bu hadislerde kesinlikle bir çelişkinin olmadığı, aksine hadis inkarcısının tahrifi görülmektedir.

***

10. IDDIA: Namaz kılan bir adamın önünden eşek, kara köpek ve kadın geçerse namaz bozulur” (Buhari 8/102; Hanbel 4/86).

CEVABIMIZ:

Tabi bozulur, çünkü Namaz kılanın dikkati dağılmış olur. Ama bozulmaktan kasıt; noksanlıktır.

Doğal olarak hadis inkarcları; “Neden kadın”? diye soracaklardır.

Şimdi bu noktada “sebeb-i vürud”un bilinmesi gerekiyor. Hadisin söylenmesine sebep olan soru bir “adamdan” geliyor da ondan. Hadis de zaten “Namaz kılan bir adamın önünden” diye başlıyor… Bayanlar için de herhalde “Eşek, kara köpek ve adam” olurdu… Allahualem.

***

11. IDDIA: “Peygamber, savaşta kadınların va çocukların öldürülmesinin bir sakıncası olmadığını söyledi” (Buhari, Cihad/146; Ebu Davud 113).

Peygamber, kadın ve çocukları öldürtmez, bu Peygambere atılan bir iftiradır.

CEVABIMIZ:

Bu hadiste kadın ve çocukların “kasten” öldürülmesinden değil, müşrik erkeklere atılan ok ve mızrakların yanlışlıkla kadın ve çocuklara isabet etmesinden bahsediliyor.

Misal olarak bir kaleyi muhasara ettiniz ve kaleye ok/mızrak atıyorsunuz, ancak savaş sonunda görüyorsunuz ki ok/mızrak yanlışlıkla kadınlara ve çocuklara isabet etmiş… Bu durumda sakınca olmadığı, yani ceza gerekmediği bildiriliyor.

***

12. IDDIA: Bir hadiste, “Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. ikinci vuruşta öldürürse daha az kazanır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır.” deniyor. Böyle saçmalık olur mu?

CEVABIMIZ:

Zararlı olan keler / kertenkele’yi uzaklaştırmak için bir çare bulunamıyorsa, çocuklarımıza, ailemize ve bedenimize sorumluluk gereği keler / kertenkele öldürülebilir.

Ancak öldürürken hayvanın eziyet çekmemesi, işkence yapılmaması yani eziyet vermeden zararından kurtulmak için bir darbede öldürülmelidir, çünkü birinci darbede ölmediği takdirde hayvan yaralı olarak kaçabilir ve kendisi eziyet ve acılara maruz kalabilir. Bu yüzden -eğer öldürülecekse- birinci vuruşta öldürmeye teşvik için fazla sevap verileceği bildirilmiştir.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 13

Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar edenlerin delillerine cevaplar:

13. IDDIA: Allah sadece Kur’an’a uymamızı emretti ve şöyle buyurdu:

Ankebut Suresi
51- “Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.”

CEVABIMIZ:

Hadis inkarcıları sürekli kendi tezlerine uygun olan malzemeyi seçerler. Halbuki Kur’an’ı bir bütün olarak incelemek gerekir.

Delil olarak ileri sürdükleri bu ayette de bunu görmek mümkün, cımbızlıyorlar. Oysa bir önceki Ayete, yani Ankebut 50′ye bakıldığında mesele anlaşılır.

Ankebut Suresi
50 – “Ona Rabbinden (başkaca) mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Cevaben de ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

Yani, 50′inci ayette müşriklerin mucize görmek istedikleri bildiriliyor, 51′inci ayette ise; “Kur’an onlara yetmedi mi ?” diye soruluyor. Ancak onlar ayeti cımbızlayıp, “Hadis-i Şeriflere ne gerek var, Kur’an size yetmedi mi?” manası çıkarıyorlar. Pes yani… Oysa ayetin öncesine bakıldığında burada, müşriklere, “Mucize olarak size Kur’an yetmedi mi?” denildiği açıkça görülüyor.

***

14. IDDIA: Enam 38: Yeryüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap’ta hiç bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.

CEVABIMIZ:

En’am 38′de, ayetin sıyak ve sibakına bakıldığı zaman, o ayetteki kitaptan kastın “Levh-i Mahfuz” olduğu görülür. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde şöyle yazmaktadır:

“Biz kitapta hiçbir şeyi geride bırakmadık ve kusur işlemedik, hiçbir şeyi eksik bırakmayıp, hepsini nizamına bağladık, kitaba yazdık. Bütün hilkat bir kitap ve bütün varlıklar o kitalp muhtevasının kelimelerini ve delalet ettikleri şeyleri ifade eden nakışlar (süsler) ve yazılardır. Âlemde cereyan edecek olan bütün yaratıkların, iri ufak, yüksek ve alçak her şeyin durumları levh-i mahfûzda tamamen ve açık bir biçimde yazılmış, hiçbiri ihmal edilmemiştir. “Allah’ın ilk yarattığı kalem” ve “Olacak şeyleri kalem” yazmış bitirmiştir”.

***

15. IDDIA: Kur’an’da herşeyin ayrıntılı olarak açıklandığı bildiriliyor:

Araf 174: İşte ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz, olur ki dönerler.

Nur 34: Yemin olsun ki, size, gerçeği açık-seçik anlatan ayetler, sizden önce gelip geçmiş olanlardan örnekler, korunanlar için de bir öğüt indirdik.

” Allah size kitabı ayrıntılı kılınmış bir halde indirilmişken Allah dışında bir hakemmi arayayım ? ” ( Enam,114 )

CEVABIMIZ:

Araf 174′de, “ayetin öncesinde anlatılan hadiseleri açıkça anlatıyoruz” şeklinde anlamak lazım. Şayet Kur’an’ın tamamı apaçık denmiş olsa bile, bu, Hadis-i şeriflerin/Sünnetin olmadığı anlamına gelmez… Bu, Peygambere (aleyhisselatu vesselam) Alimlere ve idarecilere yönlendirmesi konusunu da içinde barındırmasıyla Kur’an herşeyi anlatıyor anlamı taşır. Yani Kur’an apaçık diyorki, Namazı kıl, zekatı ver ve Rasule itaat et. Dolayısıyla Rasule havale ettiğini de açıkça ayetlerde bildiriyor. Zikir ehline sorun ayetinde de zikr ehline sorulması gerektiğini açıkça yazıyor.

Evet Kur’an o kadar ayrıntılı ki, Peygambere, ilim ehline ve emir sahibine uyulması gerektiğini bile yazıyor. Kur’an’ın, “emir sahibine itaat edin” buyruğuna uymayan birisi Kur’an’a uymuş olur mu?

***

16. IDDIA: ” Bir şeyde tartışma ve çekişmeye düştüğünüzde hükmü Allaha bırakın ” (Şura,10)

CEVABIMIZ:

Bu ayetin öncesine bakılırsa; “iman etmemişlere” yönelik olduğu yani genel bir ayet olduğu görülür. Kainatın yaratıcısı olan Allahu Teala’nın kanunları varken, örneğin M. Kemal gibi bayrağı haç olan Isviçre’nin medeni kanununu, Italyan’ın ceza kanununu, Almanya’nın borçlar kanununu alanlara, yani kul yapımı Anayasalar ile insanları yönetenlere yönelik olduğunu görebiliriz. Yaşar Nuri gibiler bu ayetlere rağmen hala neden Atatürkçüler?

Şura Suresi
9 – Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost Allah’tır. Ölüleri diriltecek olan da O’dur. O’nun her şeye gücü yeter.

10 – Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben yalnız O’na güvendim ve yalnız O’na yöneliyorum.

11 – O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzen içerisinde üretip çoğaltıyor. O’nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve görür.

12 – Göklerin ve yerin kilitleri O’na aittir. O dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla bilir.

Iman edenler için elbette hükmü Allah celle celaluhu koyar, Alemlerin Rabbinin izniyle Rasulü de koyar. Iman edenlerin ihtilafa düştükleri şeylerde kime müracaat etmeleri gerekiyor, okuyalım:

Nisa Suresi

65 – Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.

Nisa Suresi

59 – Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

Kur’an’dan kafanıza göre takılın denmiyor.

***

17. IDDIA: ” Senden fetva istiyorlar. Onlara de ki : ” Fetvayı size Allah verir.” ( Nisa,176)

CEVABIMIZ:

Bu Ayet eksik şekilde servis ediliyor.

Ayetin tamamı şöyle:

Nisa Suresi
176 – Senden fetva istiyorlar. Deki: “Allah size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse) nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o (kız kardeşi)nundur. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona varis olur. Eğer (ölenin) iki kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size (hükümlerini) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Görüldüğü gibi, Ayet miras taksimatı hakkında… Miras taksimatı “paraya” yani maddiyata taalluk ettiğinden olsa gerek, Allah azze ve celle bunun bütün hükümlerini kimseye bırakmamış ve kendisi Kur’an’da açıklamıştır.

Rasulallah aleyhisselatu vesselam da hükmediyor:

Ahzap Suresi
36 – Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âşi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.

Fetva yetkisi elbette var:

Nisa Suresi
83 – Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.

Nisa Suresi
59 – Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

***

18. IDDIA: Zühruf 44: Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.

CEVABIMIZ:

Kur’an’dan sorulacaksınız buyuruluyor ama bizzat Kur’an Peygamberimize (aleyhisselatu vesselam) ve emir sahiplerine yönlendiriyor. Dolayısıyla Peygamberimizin (aleyhisselatu vesselam) hadislerine ve emir sahiplerinin sözlerine uymak, “Kur’an’dan sorulacaksınız”ın kapsamına girmiş oluyor.

***

19. IDDIA: Allah Kur’an’ı koruyacağını bildirmiştir, Hadislerin korunmadığına göre onlara uymak lazım gelmez.

CEVABIMIZ:

Kur’an korunuyorsa Sünnet/ Hadis-i Şerif de korunuyor.

Bakın, Kur’an’ın korunmasını dolayısıyla açıklaması olan Hadislerin de korunmasını size izah etmeye çalışayım.

Ayet’e bakalım:

Hicr Suresi

9 – Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı (zikri) biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

Arapça: İnnâ nahnu nezzelnez “zikre” ve innâ lehu le hâfizûn.

Ayet’te “Kitap” yazmıyor. “Zikr” kelimesi var. “Zikr” ise Vahyin “tamamını” kapsar. Vahyi metluv ve Vahyi gayri metluv… Yani Kur’an’da yazan vahy ve Kur’an’da yazmayan vahy.

Allah’ın: “Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz” Ayetinin metnindeki “lehu” zamiri hakkında, iki görüş ileri sürülebilir:

1. Bu zamir, “Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’e” işaret etmektedir. Eğer böyle anlaşılacak olursa, hadis inkarcılarının iddiası çürümüş olur, çünkü bu durumda korunması üstlenilen Kur’an değil, Peygamber olmuş oluyor.

2. Bu zamir, daha önce geçen “ez-Zikr” kelimesine işaret etmektedir. Eğer “ez-Zikri” Kitap ve sünnet ile beraber Şeriat’ın “tamamı” olarak yorumlarsak, Sünnet/ Hadis inkarcılarının iddiaları yine çürümüş oluyor.

Şayet “ez-Zikri”yi

SADECE “Kur’an-ı Kerim” olarak tefsir etmek durumunda kalırsak, o zaman Ayet’te, Kur’an-ı Kerim “dışındakilerin” tümünü devre dışı bırakmış oluruz, ki bu durumda Kur’an’da çelişki meydana gelmiş olurdu…

Çünkü Allahu Teala, Kur’an’dan başka daha pek çok şeyi korumuştur. Örneğin Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi düşmanların öldürmesinden ve hilesinden, kıyamete kadar arş, yer ve göklerin dağılıp parçalanmasından korumuştur.

Neticede Hadisler, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin sünneti olduğuna ve bunların da vahy kaynaklı olduğuna göre, Sünnet ve Hadisler de korunmuştur.

Sünnet/ Hadis inkarcılarının iddia ettikleri gibi uydurma veya zayıf Hadislerin bulunması, sahih Hadislerin korunmuşluğuna gölge düşüremez.

Zira Kur’an’ın korunmuşluğuna rağmen, “sahte sözde” Kur’an’ların varlığı biliniyor, örneğin Hindistan’da bir kütüphanede bir tane mevcut veya “The True Furqan” isminde “sözde” Kur’an piyasalara sürülüyor, fakat bunlar da Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşüremez.

***

20. IDDIA: Bu ayette hadise inanmamamız öğütleniyor:

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana gerçek olarak okuyoruz. Hal böyleyken Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi “””HADISE””” inanıyorlar? / Casiye-6

CEVABIMIZ:

Affedersiniz ama bu kadar akıl fukarası olunamaz. “Hadis” kelimesi Arapça “söz” demektir zaten. Bütün kelimeleri türkçeye tercüme ettikleri halde Arapça olan “hadis” kelimesini “söz” olarak tercüme etmemeleri çok manidar. Milleti aldatmaktan başka bir anlamı var mı? Her “söz” sahibinin sözü “Hadis-i şerif” midir? Yani burada nerde Hadis-i şerifler tenkid ediliyor? Resmen akıl tutulması.

Ayetin öncesini yazalım:

Casiye Suresi

4 – “Sizin yaratılışınızda ve çeşitli canlıları yeryüzüne yaymasında kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır.”

5 – “Gece ile gündüzün değişmesinde ve Allah’ın gökten bir rızık sebebi olan yağmuru indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârları yönlendirmesinde aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.”

Yani, gece ve gündüzün değişmesinde veya birbiri arkasından gelmesinde, ki zamanın gidişini, ömürlerin geçişini gösterir. Ve Allah’ın gökten indirdiği rızıkta yani rızka sebep olmak itibariyle hem kudret ve hem rahmet yönünden âyet (delil) olan yağmur ve karda indirip de onunla yeryüzüne hayat vermesinde, hayatın ilk alâmeti olan bir haz duyma neşesiyle toprağı deprendirip türlü türlü bitkiler, ekinler, meyveler yetiştirmesinde hem de o yeryüzünün ölümünden sonra, hayattan bir iz kalmayıp gelişme kuvveti tükendikten, otlar kuruyup ağaçlar meyvelerini döktükten sonra ve rüzgarları çevirmesinde akıl edecek bir toplum için ibretler vardır. Zamanın akışını ve ömrün geçişini, o zaman ve yer üzerinde Allah Teâlâ’nın doğrudan doğruya tasarruflarını gösteren bu değişimler, her değişimde bir âhirete doğru gidildiğini ve temsil tarzında yapılan karşılaştırma yoluyla ölümden sonra tekrar dirilmeyi ifâde ettiğinden dolayı bu âyetlerde bilhassa aklın, aklı güzel kullanmanın önemi açıkça ifâde edilmiştir. Yani Allah’a ve âyetlerine inanmadıktan sonra o imansızlar hangi söze inanırlar, hiç? Yani hiçbir şeye inanmazlar anlamında. Yoksa, Hadislere inanmayın ayetlere inanın diye bir mana yok burada.

Kaldı ki, eğer Arapça’daki bütün “söz” yani “hadis” kelimelerini “Hadis-i şerif” anlamında kullanırsak, bu durumda bizim daha çok delilimiz olur.

Bu yönde birkaç Ayet verelim:

Kehf Suresi
6 – ‘‘Şimdi sen, bu “””hadise””” inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.’’

Arapça:
Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem yu’minû bi hâzel “””hadîsi””” esefâ.

***

Necm Suresi
59-61 – ‘‘Şimdi siz bu “””hadisten””” mi hayrete düşüyorsunuz? Gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz? Ve siz, kibirlenip kafa tutarak sersemce somurtuyorsunuz.’

Arapça: E fe min hâzel “””hadîsi””” ta’cebûn. Ve tedhakûne ve lâ tebkûn. Ve entum sâmidûn.

***

Kalem Suresi
44 – ‘‘Bu “””hadisi””” yalanlayanla beni baş başa Bırak; Onları bilmedikleri yerden yakalıyacağız.’’

Arapça: Fe zernî ve men yukezzibu bi hâzel “””hadîs”””, se nestedricuhum min haysu lâ ya’lemûn.

Bu hadis inkarcılarının ne kadar gülünç olduğunu gördünüz. Hiç kusura bakmasınlar, Yaşar Nuri Öztürk’ün yolundan gitmek insanı gülünç duruma düşürür.

***

Bu konu üzerinde daha fazla durmak istemiyorum, ancak ayrıntılı bilgi almak isteyenler konunun altına yorum yapabilirler…

Bu konuda iki eser tavsiye ediyoruz:

1 – “Prof. Dr. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları.”

2 – “Dr. Abdulgani Abdulhâlık, Hücciyetü’s Sünne (Sünnetin Delil Oluşu), tercüme eden; Dilaver Selvi, Şule Yayınları.”

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır (13 Bölüm)

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek

***

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 1

Kemalistler genelde Osmanlı’nın düşmanlarımızın yıktığını ve bunun üzerine M. Kemal Atatürk’ün yeni bir Devlet kurduğunu söyler… Bazıları da M. Kemal Atatürk’ün “Ihtilal” yaptığını söyleyerek hakikati az da olsa, kekeme bir üslupla dile getirirler.

M. Kemal Atatürk, Osmanlı’yı yıkmak maksadıyla giriştiği eylemin “darbe” olarak görülmesini önlemek için, sürekli “Millet yapmıştır”, “Millet isyan etmiştir” diyerek, asker gücüyle yaptıklarını bu söylem ile maskelemek yolunu tutmuştur. Çünkü o dönemde ipler tam manasıyla elinde olmadığından dolayı halkı uyandırmak istemiyordu.

Bu kısa girişten sonra sözü büyük ölçüde; Kara Harp Okulu’ndan mezun olan, daha sonra 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekilliği yapan ve yakın Tarih ile ilgili çeşitli eserler kaleme alan, yazar Subay Sabahattin Selek’e bırakıyoruz… Atatürkçülüğünden şüphe edilmeyen birisidir kendileri.

Anadolu Ihtilâli, “dış görünüşüyle” yabancı işgallere karşı vatanı kurtarmak gerekçesine dayanmaktadır. Halbuki bu görüşün gerisinde uzun yılların hazırladığı, “devletin bünyesini değiştir” fikri yatar. Hareketin önünde ve başında bulunanların çoğunluğu ihtilâlci bir cemiyetin, Ittihat ve Terakkinin, fikir ve heyecan potasında yoğrulmuş kimselerdi. Eğer Türkiye kurtulacaksa, Osmanlı devlet düzenininde yapılacak şekli değişikliklerle değil, yeni bir devlet düzeni getirerek kurtulacaktı. M. Kemal Atatürk tarafından daha başka biçimde ifade edilmiş olan bu fikir Anadolu ihtilâlinin ilk olarak devletin politik strüktürünü değiştirmeyi hedef güttüğünü göstermektedir. Bunun yanı sıra başlangıçtan itibaren sosyal strüktürün de değişmesi gereğinin düşünüldüğünü ortaya koyan sözlere ve fikirlere rastlamaktayız.

Izmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgali, Anadolu ihtilâlinin doğmasında “olumlu bir etki yapmış” ve Ihtilâli çabuklaştırmıştır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 2

Sözü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz demiştik… Selek, M. Kemal’in Anadolu’ya gelişinin Izmir işgaline denk gelmesine; “iyi bir tesadüf” (!) demekte ve ayrıca M. Kemal hareketinin aslında düşmana değil, Osmanlı devlet düzenine karşı olduğunu itiraf etmektedir:

“Izmir’in işgali ve hükümetin işgal karşısındaki tutumu, ihtilâl liderinin işine çok yaramıştır. Halka, ‘dış düşmanı göstererek’ devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak, sonra bu organizasyonu memleket haklarını korumayan (!) hükümete karşı işletmek, Anadolu Ihtilâlinin stratejisine temel teşkil eder. Izmir’in işgali, M. Kemal Paşaya bu fırsatı vermese idi, ihtilâlin en büyük dayanağı olan orduyu bile Istanbul’dan ayırmak güç olurdu. O takdirde, mevcut kuvvetleri bir ihtilâl davranışı içine sokabilmek için, bu derece net olmayan başka gerekçeler göstermek gerekecekti. Iyi bir tesadüf (!), M. Kemal Paşanın Anadolu’ya gelişi ile Izmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir. Fırsatlardan faydalanmayı bilen ihtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız ‘dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş’ ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, Izmir’in işgalini hükümete karşı alabildiğine istismar etmiştir.”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 3

Ihtilâl Plânı ve Metod

M. Kemal Paşanın ihtilâl plânını dört noktada özetlemek mümkündür.

Şöyle ki:

1 – Anadolu’nun Istanbul ile olan fikrî ve idarî bağını kopararak Anadolu’yu Istanbul’dan ayırmak.

2 – “Milli Istiklâli kurtarmak” parolasiyle Anadolu halkını bir teşkilât etrafında birleştirerek ihtilâl atmosferine sokmak.

3 – Ihtilal için ordunun desteğini sağlamak.

4 – Anadolu’daki mülki idareyi, valiler ve mutasarrıflar eliyle ihtilâl idaresine bağlamak.

Türkiye’nin o günkü şartları içinde ne bu plân açıkça ortaya konulabilir ve ne de gelişi güzel ihtilâlden söz edilebilirdi. Işin başında olanlar bile, M. Kemal Paşa’nın memleketi ihtilâle sürüklediğini kesinlikle bilmemeli idiler. Bunun içindir ki, M. Kemal Paşa daima millî istikâli, vatanı ve Padişahı kurtarmaktan sözetmiş; Padişaha karşı yapılan herhangi bir hareketi, Padişahı kurtarmak gerekçesine dayamıştır. Ihtilâl kelimesini telâffuz etmekten dikkatle kaçınması zamanın gerçeklerinin gereği olduğu kadar, Onun ihtilâl kavramına verdiği önemden de gelir.

Nitekim, zaferden sonra bile yaptığı işi ihtilâl olarak adlandırmaktan kaçındığını ve “Isyan” deyimini tercih ettiğini görmekteyiz. 1919-1926 yıllarındaki icraatının muhasebesini yaptığı nutukta, Osmanlı Devletinin, onun istiklâlinin, padişahın, halifenin, hükümetin hiç bir anlamı kalmadığı inancına vardığını belirttikten sonra şöyle demektedir:

“Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”[1]

***

KAYNAK:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ihaneti herkes görsün… Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 14′üncü sayfası. Osmanlı ve Hilafet makamı Türklerin istiklaline tecavüz mü etmiştir ey Kemal?? Türkler Osmanlı ve Hilafet ile şeref kazanmıştır şeref!!

***

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 4

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

Halkı ve orduyu ihtilâle sürükleyebilmek için M. Kemal Paşa’nın elinde üç önemli koz vardı:

a) Izmir’in Işgali,

b) Hükümetin zaafı,

c) Taşıdığı sıfat ve selâhiyetler (yetkiler).

Itilâf devletlerinin Türkiye üzerindeki emelleri ve Mondros mütarekesi gereğince bâzı yerlerin işgali, Anadolu’nun bir çok bölgelerinde halkı endişeye sevketmişti. Fakat Izmir’in işgali o güne kadar sezilmemiş olan büyük tehlikeyi meydana çıkarmıştır. O halde Izmir’in başına gelen felâket her yerde beklenebilirdi. Izmir’in işgali ile yaratılan heyecanı besliyerek bütün yurda yaymak ve devamlı kılmak gerekiyordu. M. Kemal Paşa bunu büyük bir koz olarak kullanacaktı. (…)

Easasen 6 aydan beri Itilâf devletlerinin işgali ve kontrolü altında bulunan Istanbul’da hükümet edilemezdi. Padişah da aynı sebeple hür ve serbest değildi. Bu görüşü ileri sürerek milletin Istanbul’a karşı ümidini ve güvenini kırmak, Ihtilâl için M. Kemal Paşanın elinde kuvvetli bir kozdu. Bu kozu devamlı olarak kullanabilirdi. M. Kemal Paşa “Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri) idi. Bu saygı değer sıfata ilâveten, ordu müfettişi unvanını taşıyordu.

Samsun’dan itibaren Anadolu’daki mülki ve askeri makamlara yazdığı telgraflarda, tamimlerde, imzasının üstüne her iki sıfatını da kaydetmeyi ihmal etmiyecekti. Ordu Müfettişi ve Padişahın yaveri olarak tanınmak ve güven kazanmak zorunda idi. Ilk etkiyi yaptıktan sonra bu sıfatları kaybetse bile gerisi nasıl olsa gelirdi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 5

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

M. Kemal Paşa, mücadelenin iç ve dış cephesinde asıl dayanağın ordu olduğu prensibini kabul etmekle beraber, Anadolu ihtilâlini bir askerî ayaklanma şeklinde göstermekten dikkatle kaçınmıştır. Gerek Padişaha ve hükümete, gerekse dış âleme, Anadolu’da bir halk hareketi ile karşılaşıldığı kanısını vermek gerekiyordu. Ordu, ancak bu hareketi destekleyen bir kurum olarak geri plânda görünmeliydi.

22 Ocak 1920 tarihinde, şifreli bir telgrafla, Konya’daki XII., Sivas’taki III. ve Erzurum’daki XV. Kolordu Kumandanlarına, Ingilizlerin Istanbul’a tecavüzlerini arttırarak bâzı nazırları ve meb’usları bilhassa Rauf Beyi tevkif etmeleri ihtimâlinden bahsetmiş …[1]

(Selek, M. Kemal’in, bâzı nazırların ve meb’usların bilhassa Rauf Beyin Ingilizler tarafından tevkif edileceklerini aylar öncesinden bildigini söylüyor… HAYRET!!! NERDEN BILIYORDU ACABA? Oysa Ateşkes anlaşması imzalanmıştı.)

VE İSTANBUL’UN İŞGALİ

Itilâf Devletleri, 16 Mart 1920 günü Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu ihtilâlinin başarısına “büyük ölçüde yardım etmişlerdir.” 2,5 aydanberi Ankara’da bulunan Heyeti Temsiliye Reisi M. Kemal Paşa, Istanbul’un işgalini kaçırılmayacak bir fırsat bilerek, kesin teşebbüslere girişmek imkânını bulmuş oluyordu.

(Ingilizler’de nedense hep M. Kemal’in işini kolaylaştıracak hamleler yapıyorlar!!!)

M. Kemal Paşa Istanbul’un işgali ile doğan durum karşısında, Istanbul idaresini tamamen bertaraf etmek ve Heyeti Temsiliyeyi geçici bir hükümet gibi çalıştırmak ve ihtilâlin meşruluğunu sağlıyacak bütün teşebbüslere girişmek ve özellikle Ankara’da bir meclis toplamak kararında idi. Bu kararın uygulanmasına, Heyeti Temsiliyenin bütün memlekette idarî bir merci olduğunu duyurmakla başladı.

M. Kemal Paşa, Kurucu Meclis toplamayı düşünürken “rejimi değiştirmek” amacını güdüyordu.[2]

“Milli Mücadele”, bir bakıma, Türklüğün “Osmanlılığa karşı” yaptığı bir kurtuluş savaşı da sayılmak gerekir. Osmanlı Devleti topluluğundan koparak bağımsız olmak için Bulgarların, Yunanlıların yaptıkları istiklâl mücadeleleri ile 1919 yılında başlayan Türk mücadelesi, önemli bir farklılık göstermemektedir.

***

KAYNAKLAR:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Vesikalar No: 226/a.b.)

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 421.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 421′inci sayfası. Ihaneti herkes görsün…

***

Ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi? Inşaallah, “müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyenlerde anlıyordur.

Bulgarlar ile Yunanlıların Osmanlı’dan ayrılmak istemeleri normaldir. Hıristiyanların kendi yönetimlerini kurmak istemeleri doğal karşılanabilir… Ancak M. Kemal neden ayrılmak istiyordu?

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 6

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek tabuları yıkıyor…

Yunanistan’a Anadolu’dan vaadedilen pay, Izmir ve hinterlandından* ibaretti. Bu sebeple Yunan Ordusu, Izmir’e çıktıktan 1919 Haziran sonuna kadar geçen bir buçuk ay içinde payına düşen bölgeyi işgal etmiş ve durmuştu. Yunanlılar isteseler de, Türkiye’den daha büyük faydalar sağlamak için diledikleri gibi hareket edemezlerdi. Bu, ancak Ingiltere’nin izni ile olabilirdi. Türkiye hakkındaki Ingiliz politikası ve Ingiltere’nin zafer ortaklariyle olan anlaşmaları, Yunanistan’a bu tarz bir şans tanıyacak gibi görünmüyordu.

(…)

Yunanistan taarruza hazırlanırken müttefik devletler 1921 Haziran ayında Paris’te bir konferans yaparak, Trakya’yı Yunanistan’a bırakan, fakat Izmir’i bir muhtar yönetime bağlıyan esaslarda anlaştılar. Yunanistan ve Türkiye’ye bu esasları daha sonra bildirmek üzere, harbi durdurmak için tavasutta bulundular. Yunanistan, gizlilik kararına rağmen Paris Konferansı’nda varılan anlaşmayı öğrenmişti.

(…)

Yunanistan, Anadolu’da ne yapabilirdi? En ölçülü hedef, Sevres Andlaşmasiyle Batı Anadolu’da kendisine verilen küçük, fakat zengin toprak parçasını elde tutmaya ve Yunanlılaştırmaya çalışmak değil mi? Bu bile bir hayaldi. Yunanistan’a katılacak arazideki Türk çoğunluğunun, şu veya bu suretle Yunan yönetimine boyun eğeceği kabul edilse bile, yine de Yunanistan burada barınamazdı. Çünkü Sevres Andlaşması, ancak haritada bir sınır çiziyordu. Batı Anadolu’da, tabiat ve coğrafya böyle bölücü bir sınır tanımıyordu.

Aksine, doğudan batıya doğru uzanan dağlar, nehirler, vadiler ve yollar, Izmir bölgesini Anadolu içlerinden gelecek her türlü saldırıya karşı açık tutuyordu. Bu bölge, olsa olsa, daha doğuda Bursa – Uşak veya Eskişehir – Afyon hattında savunulabilirdi. Nitekim, Sakarya’dan çekildikten sonra Yunanlılar bu yolda bir savunmayı seçtiler. Fakat, bu sefer de cephe çok genişliyor ve 100-150 bin kişilik bir ordu ile tutulamıyacak ölçüde büyüyerek 500-600 kilometreyi buluyordu. Yunanlılar, şüphesiz bu güçlükleri az veya çok sezmişlerdir.

***

*Hinterland: Coğrafyada, bir kıyı veya akarsunun gerisindeki bölge… Bir liman veya başka bir merkezin geçiş (ulaşım, ticaret vs.) sağladığı bölge.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 7

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek, Yunanlıların Anadolu’ya yerleşmesinin imkansız olduğunu yazıyor…

Anadolu toprakları çok genişti. Yunan Ordusu Ankara’yı alsa bile, Kayseri’ye, Sivas’a kadar uzanıp, üssünden bu kadar uzaklaşamazdı. Bu problemlerin Yunan kumandanları arasında zaman zaman tartışıldığını da bazı belgelerden anlıyoruz. Prens Andrea, bu tartışmalardan şöyle söz eder:

“Biz düşmanı Küçük Asya’nın sonsuz genişlikleri içinde Iran sınırlarına kadar kovalıyabilir miydik? Bu gibi sorulara hiçbir kestirme cevap verilemiyor, yalnız genel olarak belirsiz bir surette deniyordu ki, bu takdirde biz öyle bir arazi işgal etmiş oluruz ki, bunun ektirilip biçtirilmesi masraflarıımızı ödeyebilir”.[1]
Bütün bu düşüncelerin hayal olduğunu idrâk edebilmek için, Anadolu imkânlarının bir işgal ordusuna pek az şey bahşedeceğini bilmeye lüzum yoktu. Evvelâ, uzun sürecek bir harbe, Anadolu’ya yerleşmeye, Yunanistan’ın iç durumu da, malî imkânları da, elverişli değildi. Kralcı -Venizelist bölünmesi, ordu da dahil, Yunan hayatının bütün safhalarına yayılmıştı.

***

KAYNAK:

[1] Prens Andrea, Felâkete Doğru – Çeviri: Emekli Albay Hüseyin Rahmi, 1932, sayfa 7, 8.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 8

(Her cümle dikkatle okunmalıdır)

6 ve 7′inci bölümde Yunanlıların memleketimizi işgal etmelerinin mümkün olmadığına değindikten sonra, yarım bıraktığımız meseleye, yani Istanbul’un Ingilizler tarafından işgaline geri dönüyoruz.

“Istanbul, M. Kemal’in Anadolu’daki hareketini yıldırmak için işgal edilmiştir” diyenlerin kulakları çınlasın.

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Istanbul ellerinin altında bulunuyordu. Kan dökmeden, Türkleri tahkir etmeden ve Istanbul’un işgal edildiğini ilân etmeden, yine de diledikleri tedbirleri alabilirlerdi.

(…)

Osmanlı Meclisi “Misâk-ı Millî”yi kabul ve ilân etmekten başka bir şey yapmamıştı. Meclisten beş on milliyetçi lideri alıp Malta’ya götürmekle Anadolu’daki milliyetçilerin yılacağını ummak “çocukça bir düşünce” idi. “Misâk-ı Millî” serinkanlılıkla incelenebilseydi, Ingiliz menfaatleri ile hemen hemen hiç çatışmadığı görülecekti. Ingilizler, M. Kemal Paşa’nın Millî Meclisi Anadolu’da toplamak istediğini pek âlâ biliyorlardı. Nitekim Amiral Robeck, henüz seçim yapıldığı sıralarda meclisi toplamamanın mümkün olmadığını, bu sağlansa bile Anadolu’da bir meclis ve bir hükümet kurulacağını sezmemiş miydi?

Sonra Ingilizler, hilâfetten kurtulmak istiyorlardı. M. Kemal Paşa ile bu konuda anlaşabilirlerdi. Fakat, bütün bunları gözden kaçıran Ingilizler, Istanbul’u işgal edip Osmanlı Meclisini dağıtmakla, M. Kemal Paşa’ya ikinci büyük bir koz vermiş oluyorlardı. M. Kemal Paşa, asıl yapmak istediğini, Ingilizlerin sayesinde artık bundan sonra yapmak imkânını bulacaktı.

Burada, Türk kurtuluş hareketine yardım etmek istiyen meçhul bir kuvvetin Istanbul’daki Ingiliz sorumlu kişilerini ve bunlar kanalı ile Ingiliz hükümetini yanıltmış ve teşvik etmiş olmak ihtimali bile akla geliyor. Herhalde bu noktanın aydınlanmaya muhtaç tarafları olsa gerek.

***

(Kim bu meçhul kuvvet? Sakın M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak için görüşmek istediği ve Pera Palas’ta Osmanlı’ya darbe yapmak için anlaştığı üst düzey Ingiliz ajanı “Rahip Frew” olmasın??)

HAINLER…

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 9

(3′üncü noktaya dikkat)

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Ortadoğuda bir Türk devletinin yaşamasını Ingiliz menfaatlerine daha uygun bulan görüşü şu gerekçe doğrulamaktadır:

1 — Emperyalist bir devlet olarak, Osmanlı Imparatorluğunun elinde bulunan Arap ülkelerine hâkim olmak istiyen Ingiltere’nin Türk istiklâl Harbinin hedeflerini gösteren «Misâk-ı Millî»den memnun olması gerekir. Misâk-ı Millî’nin tesbit ettiği sınırlar Ingiltere’nin tecavüz etmek istediği sınırlar değildi, Istanbul’a hâkim olmak iddiasından vazgeçtikten sonra, Ingiltere, Musul üzerinde Türkiye ile anlaşabilirdi.

2 — Kilikya bölgesini elde tutabilmek için Türkler ile savaştığı halde, Fransa’nın Türkiye’ye karşı genel politikasından, Ingiltere haklı olarak kuşkulanmaktaydı. Fransa kamu oyunda açık bir şekilde beliren Türk dostluğu Ingilizlerin dikkatinden kaçamazdı. Fransa Hükümeti her ân Türkiye ile anlaşmaya yatkın görünmekteydi. Nitekim, bu anlaşma 1921 yılında gerçekleşecekti. Fransa’nın bu tutumuna karşılık Ingiltere’nin Türklerin düşmanlığını kazanmakta ve Ortadoğu’daki durumlarını tehlikeye düşürmekte bir menfaati olamazdı.

3 — Birçok müslüman memleketlere hâkim emperyalist bir devlet olarak, Ingiltere, hilâfet müessesesini her devletten fazla düşünmek zorundaydı. Bu müessesenin devamı, halife Ingilizlerin elinde bulunsa bile, Ingiltere’nin işine elvermezdi. Devamlı olarak halifeyi elde bulundurmak çabası yerine halifeyi tasfiye edeceği muhakkak olan M. Kemal Paşa’yı desteklemek Ingiliz politikası bakımından uygun düşüyordu.

4 — Rusya’daki yeni rejimin mahiyeti henüz gereği kadar anlaşılamamış olmakla beraber, hele 1920 yılından itibaren bu rejimin Rusya’da yerleştiği kanaati uyanmıştı. Itilâf Devletlerinin Bolşeviklere karşı tuttukları ve destekledikleri Çarlık kuvvetleri (Varengel, Denikin, Kolçak) başarı sağlıyamamışlardı. Yeni Rus idaresi, Türk Millî Mücadelesine yardımcı idi. Rusya’dakî rejim değişikliğinden, genel Rus politikasının değişeceği sonucunu çıkarmak mümkün değildi. Bu sebeple, Ingiltere’nin Türkiye, özellikle Boğazlar ve Istanbul’dan dolayı ileride Ruslarla ihtilâfa düşmesinde bir fayda yoktu.

5 — Batı tarafından daha fazla sıkıştırılacak bir Türkiye’nin Bolşevik olması ihtimali de göz önünde tutulmalıydı. Batıya karşı bir Rus-Bolşevik cephesinin kurulması Ingiltere’nin menfaatlerine açıkça aykırı idi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 10

(Yabancı devletler Osmanlı Devletini de Londra Konferansına davet ettikleri halde, M. Kemal neden Ankara hükümetinin tanınmasını istiyordu? Diyoruz ya, M. Kemal Osmanlı’ya darbe yapmıştır. Ayrıca Ingilizlerin denetiminde olan Istanbul’dan nasıl Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılması mümkün oluyordu? Acaba Ingilizler M. Kemal’i Istanbul hükümetine karşı kuvvetlendirmek mi istiyordu?)

Sözü Atatürkçü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz:

Millî Mücadele boyunca Istanbul’da büyük ölçüde bir yeraltı faaliyeti devam etmiştir. Anadolu’ya sayısız silâh ve cephane kaçırılmış, yüzlerce sivil ve askerî şahıs hemen hemen “büyük güçlüğe uğramadan” Anadolu’ya geçebilmiştir.

M. Kemal Paşa, liderliğini yaptığı ihtilâli ölçülü adımlarla başarıya götürürken, asıl olan amacı hiçbir zaman gözden uzak tutmıyarak bir taraftan kendisini Türk toplumuna ustalıkla kabul ettirmeye çalışırken, diğer taraftan saltanatın tasfiyesi şartlarını hazırlıyordu.

Londra Konferansı (21 Şubat 1921), yeni Anayasa ile Türkiye’de beliren yeni devlet düzenini kuvvetlendirici bir gelişmeye yol açmıştır, itilâf Devletleri, “Doğu Meselesi”ni çözmek üzere Londra’da toplanmasına karar verdikleri konferans için yeni Türkiye’yi (Ankara Hükümeti’ni) Istanbul Hükümeti kanalı ile davet etmişlerdi.

(…)

Istanbul – Ankara arasındaki yazışmalar dış görünüşü ile Londra Konferansını ilgilendiriyordu. Gerçekte ise, M. Kemal Paşa, bunu vesile ittihaz ederek yeni Türk Devletini Istanbul’a empoze etmek ve Istanbul’u Ankara’ya bağlamak tasavvurunda idi. Bu sebeple önce bu yazışmaları özetliyeceğiz. Sadrıâzam Tevfik Paşanın Türkiye’nin Londra Konferansına davet edildiğini bildiren ilk telgrafı 21.1.1921 tarihlidir. Telgrafın esasa ait cümlesi şöyle idi:

“Osmanlı Hükümetine, gönderilecek davet, M. Kemal Paşanın veyahut Ankaraca gerekli izne sahip delegelerin Osmanlı delegeler kurulu arasında bulunmalarını da içerir.”

M. Kemal Paşa, biri özel, öteki resmî olmak üzere, Tevfik Paşaya iki telgrafla cevap verdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yazdığı resmî telgrafta[1]; Istanbul’da meşru ve hukukî herhangi bir heyet bulunmadığını, Türkiye’nin kaderi üzerinde söz söyliyebilecek tek meşru ve müstakil kuvvetin T.B.M. Meclisi olduğunu, dolayısiyle itilâf Devletlerine ancak Ankara Hükümetinin muhatap olabileceğini belirtiyor ve şöyle diyordu:

“Heyetinize”[2] düşen vatanî ve vicdanî vazife, millet ve memleket namına meşru muhatap hükümetin Ankara’da olduğunu kabul ve ilân etmektedir.”

***

DIPNOTLAR:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 411.

[2] “Hükümet” dememek için “heyet” kelimesini kullanmaktadır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 11

(Kongrelerde ve Meclis açılışında Padişah’a sadık kalacağına dair “namusu” üzerine yemin eden M. Kemal, Ingilizlerden aldığı desteklerle kuvvetlenmiş ve nihayet gerçek yüzünü göstermiştir… Artık Padişah’ı tehdit edecek cüreti bile kendinde bulabilmiştir. Üstelik, Meclis adına çektiği telgraflardan Milletvekillerinin haberi dahi yoktur. Kendi kafasına göre takılıyor. Kimden emir alıyor, kimlerle müzakere ediyordu acaba?)

Söz, yine Atatürkçü Sabahattin Selek’te:

Özel telgraf, son derece önemli olan aşağıdaki hususlar çerçevesinde yazılmıştı:

“…saltanat ve hilâfet merkezinden başlayarak maddî ve manevî bütün memleket kuvvetlerinin birlik olarak hareket etmesi gereklidir. Bunun için Padişahın millî iradenin tek temsilcisi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını resmen ilân etmesi artık icâp etmiştir.”

“…bize katılmak suretiyle vaziyetinizi belirtmenizi ve tesbit buyurmanızı, tarih ve millet önünde yüklenmiş olduğumuz görev ve yetkiye dayanarak teklif ederiz.”

“…Samimî tekliflerimiz kabul edilip yerine getirilmediği takdirde, saltanat ve hilâfet makamını işgal eden Padişahın durumunun sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur ve bunun bütün sorumluluğu, tahmin edilemiyecek sonuçlariyle birlikte, doğrudan doğruya Padişaha aittir.”

M. Kemal Paşa’nın deyimiyle, bundan sonra her iki telgrafı özetleyen ve yapılması gerekli şeyleri basit bir şekilde belirten şu telgraf çekildi:[1]

“1 — Padişah, Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını kısa bir hatt-ı hümâyûn ile ilân buyuracaklardır.

2 — Birinci madde hükmü yerine getirildikten sonra ailevi olan iç işlerimizi şöyle ayarlayabiliriz: Padişah ötedenberi olduğu gibi Dersaadet’te (Istanbul’da) ikamet buyururlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet şimdilik Ankara’da bulunur. Istanbul’da artık kabine adı altında bir heyet kalmaz. Istanbul’un özel durumu dolayısiyle Padişahın yanında Büyük Millet Meclisinden görev ve yetki almış bir heyet bulundurulur.

3 — Istanbul ve yöresinin idaresine ait işler sonra düşünülür ve düzenlenir.

4 — Bu şartların kabulü üzerine, zaten Büyük Millet Meclisince tasdikli bütçemizde mevcut olan Padişaha ve saltanat hanedanına ait tahsisatı ve lüzumlu olan bütün memurlara diğer maaş sahiplerinin tahsisatını hükümetimiz ödeyecektir.”

M. Kemal Paşa, Meclisin toplanmadığı üç gün içinde yapılan bu yazışmaları ve Londra Konferansı için davet alındığını B. M. Meclisinin 29 Ocak 1921 günlü toplantısında, telgrafları da aynen okuyarak açıkladı. Paşa, konuşması sırasında, Anayasaya girmiş olan “Türkiye Devleti” deyimini ilk defa kullanıyordu. Bu tarihe kadar hep “T.B.M. Meclisi Hükümeti”nden söz ettiği halde, bugün sık sık “Türkiye Devleti” demesi, yeni devlet kuruluşu olayı bakımından özellikle üzerinde durulacak bir noktadır.

***

KAYNAK:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 412.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 12

Bir evvelki bölümde M. Kemal’in, Padişah’a, Ankara hükümetini tanıması yönünde tehdit telgrafı çektiğini ve bu telgrafı mecliste okuduğunu yazmıştık. M. Kemal’in mecliste okuduğu bu telgraftan sonra söz alan Mersin Milletvekili Ismail Safa Bey, baklayı ağzından çıkardı ve görüşmeler şöyle devam etti:

Ismail Safa Bey (Mersin) — “Arkadaşlar! Istanbul ile Milli Hükümet arasında birtakım yazışma yapılmış olduğunu muhterem başkanımız Paşa hazretleri burada izah buyurdular. Millî hükümetin teklifleri arasında gayet önemli bir madde var: Padişahın Meclisimizin meşruluğunu ve milletin mukadderatına bizzat hâkim olduğunu ilân etmesi isteniyor. Padişah, Milli Hükümet tarafından haklı olarak istenilen bu ilânı yapmadığı takdirde, ona karşı durumumuz ne olacaktır? Şimdiye kadar durumumuz, arkadaşlar biliyorsunuz, **gayet kapalı idi** ve hiç kimse bu noktaya dokunmaya cesaret edemiyordu. Hepimiz diyorduk ki; padişahımız ecnebilerin elinde esirdir. O halde, yapılan şeylerin hiçbirisinden razı değildir. Onun için daima padişahımızın bizimle beraber olduğunu ve fakat ecnebilerin elinde esir bulunduğu için padişah olarak emirlerini açıklamaya gücünün yetmediğini söylüyordu. Nasıl düşünürsek düşünelim, bu mesele genel kurulumuzca ve hepimizce böyle görülmek isteniyordu. Fakat bugün Padişahın bize karşı olan durumunu açık olarak, yani bizim meşruluğumuzu, milletin mukadderatına hâkim olduğumuzu tasdik edecek kadar durumunu açık söylemediği takdirde ne durum alacağız? Ona karşı ne düşünüyorsunuz? Bu nokta hakkında açıklama yapılmasını istiyorum.”

Erzincan milletvekili Osman Fevzi de söz alarak mücadelenin başlangıcından beri padişahın düşman elinde esir bulunduğunu, maksadın memleketi ve padişahı kurtarmak olduğunu, Anadolu uleması (alimleri) tarafından çıkarılan fetvaların da bu fikre dayandığını belirterek, şimdi durumun değişip değişmediğini sormuştur:

“Bundan dolayı şimdi acaba durum tamamen değişti mi? Kabul etmiyorum. Yani Padişah tarafından verilecek cevap kabul olunmaz tarzında anladığım bazı ifadelere karşı müdafaa ediyorum bendeniz. Yani şüphemi yok etsinler. Bu hâl sona erdi mi?”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 13 ve SON

(Atatürkçü Sabahattin Selek, konuyu gayet güzel bir şekilde özetlemiş. Bazı yerleri fazla açmamış, dokunmakla yetinmiş ancak bundan iyisi Şam’da kayısı.)

“Anadolu Ihtilâli bir halk hareketi değildir. (…) Anadolu ihtilâli, aslî unsuru ittihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın (Selek’e göre: “aydın”) ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. (…)

Anadolu Ihtilâlinin, harple beraber, iç içe gelişmesi de ayrıca üzerinde durulacak bir husustur. Ihtilâlin ideolojik bir hareket olarak başlamamış olması ve böyle bir hazırlığa sahip bulunmaması, **dayanağını ve gerekçesini harpte bulmasına** yol açmıştır. Böylece, **harp, ihtilâle başarı şansı sağlamış oluyordu.**

Fakat, bu durum. Yeni Devletin kuruluşunda birtakım olumsuz etkiler yapmaktan da geri kalmamıştır. Dış düşmanlara karşı “vatan”ın savunulması ve milletin kurtuluşu için savaşanların **pek azı ihtilâlci idi.** Savaşçılara göre, kurtarılacak kutsal varlıklar arasında **saltanat ve hilâfet** makamları da vardı. Ileride bu iki müesseseyi de tasfiye edecek olan ihtilâlciler (darbeciler), bir süre, savaş arkadaşlarından **farklı görünememişlerdi.**

Anadolu millî hareketi içinde bütün siyasî görüşler bir koalisyon teşkil etmişti. Bu koalisyon, ihtilâlin uzak hedefleri bakımından büyük bir zaaftı. Çünkü, Ihtilâle karşı olan kuvvetler, zaferden sonra, **vatanın kurtuluşu için** girdikleri bu koalisyondan, alacaklı olarak çıkacaklardı. Bu sebepten tasfiyeleri güçleşiyordu. Ne kadar radikal davranılsa, bunlara taviz verilmek gerekecekti. Esasen, ilk günden beri, ihtilâl, taviz vere vere yürütülmekte idi.

“Yeni rejime yeni kadro”, gereği, şüphesiz, Atatürk’ün dikkatinden kaçmış değildir. Nitekim, zaferden sonra, geniş çapta bir tasfiyeye giriştiğini görmekteyiz. Birinci Büyük Millet Meclisindeki gruplaşma (1. ve 2. Gruplar), Millî Mücadele kadrosunun bölüneceğini ve gelecekteki sert çatışmayı belli etmiş görünüyordu. Bu durum, tasfiye hareketinin, zaferin hemen arkasından başlamasını zorunlu kıldı. Önce, Birinci Meclisin kendisini feshetmesi (Selek, “darbe” diyemedigi için “fesh” diyor. ) ve seçimlerin yenilenmesi (1 Nisan 1923) sağlandı. M. Kemal Paşa, “halkçılık esasına dayanan ve Halk Partisi adiyle siyasî bir parti kurmak” niyetinde olduğunu daha önce (6 Aralık 1922) açıklamıştı. Müdafaai Hukuk Grubunu (1. Grup) parti haline sokacak ve 2. Grubu seçimlerde tasfiye edecektir. M. Kemal Paşanın, 9 maddelik bir seçim beyannamesiyle 8 Nisan’da açtığı seçim kampanyası, bir hayli sert geçti. 11 Ağustos 1923 günü toplanan Ikinci Büyük Millet Meclisine, Ikinci Grubtan hemen hiç kimse girememişti. Bu sonuç, tasfiyenin ilk adımı idi.” (Ikinci Meclis vekillerini M. Kemal kendisi belirlemişti.)

***

Sabahattin Selek, ikinci adımın daha sert atılacağını ve bunun Izmir suikastinde yaşandığını belirttikten sonra şöyle devam ediyor:

“Tasfiyenin şiddetini canlandırabilmek için, idam mahkûmlarından bazılarını hatırlamakta fayda vardır:

Izmit Milletvekili Şükrü Bey, Saruhan Milletvekili Abidin Bey, Eskişehir Milletvekili M. Arif Bey, Sivas Milletvekili Halis Turgut Bey, Istanbul Milletvekili Ismail Canbolat Bey, Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa, Eski Lâzistan Milletvekili Ziya Hurşit Bey, Eski Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet Bey, Eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey, ünlü Karakemal Bey, eski Maliye Nazırı Cavit Bey, Dr. Nazım Bey, Ittihat ve Terakki Kâtibi Mesullerinden Nail Bey, eski Ardahan Milletvekili Hilmi Bey.”

 

**********

 

KAYNAK:

Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1 ve 2.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Kâzım Karabekir Anlatıyor adlı kitabın kapağı

***

Bu konumuzda Uğur Mumcu’nun “Kâzım Karabekir Anlatıyor” adıyla hazırlayıp yayınladığı Kâzım Karabekir’in anılarının önemli gördüğümüz kısımlarına 23 bölüm halinde yer vereceğiz. Bu konu şüphesiz Atatürkçüleri kızdıracaktır, fakat bunlar dahi bütün engelleme çabalarına rağmen ortaya çıkarılanlardır, henüz ortaya çıkmayan acı gerçeklere hazırlıklı olmakta fayda var.

***

Başlıyoruz…

*

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 1

14 Ocak 1923 günü M. Kemal, Karabekir ve Fevzi Paşa ile trenle İzmir’e gider. Gazi M. Kemal o gün çok öfkelidir. Öfkesinin nedeni de Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in çıkaracağı gazete için Ankara’ya matbaa makinası getirmesidir.

“Gazi M. Kemal pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, (Ankara’ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz) diye yaveri Cevat Abbas Bey’e verdi; veriştirdi. Ve (yakın, yıkın) diye çıkıştı. Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.

 

**********
Sayfa 68
**********

NOT: M. Kemal; “yakın, yıkın” diye çıkışıyor… Demokratlık ve fikir özgürlüğüne saygı bu olsa gerek…

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 2

(M. Kemal Hilafet ve Saltanat’ı kendine almak istiyor)

Kâzım Karabekir, M. Kemal hakkında:

“Gerek mutaassıp bir dil ve eda ile islamcılığı ele alması ve gerekse siyasî bir fırka (Parti) teşkiline ve onun başına geçmeye karar verdiğini ilân etmesi bende şu kanaati tamamladı:

Napolyon, vaktiyle başkomutanlıktan (muhalif fırka yapan bir diktatör başına neler geldiğini görür) fikrine dayanarak nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıkmışsa şimdi de, M. Kemal Paşa’da aynı surette başkomutanlıktan tek fırka ile -önlemekliğime rağmen- hilâfet ve saltanatı almak mefkuresine (idealine) yürüyecektir. Bu yolda benim vatan ve millete karşı vazifem de şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da bu tehlikeli yolu önlemek olacaktır. Şüphesiz ki, samimiyet ve ikna ve sonuna kadar uğraşmak ve mümkün olmazsa cephe almakla…”

 

**********
Sayfa 75
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 3

O gün Ankara’da tatsız bir gün yaşanmaktadır. Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ortadan kaybolmuştur. Mecliste, ikinci grup milletvekilleri kürsüden hükümete sert eleştiriler yöneltmektedirler.

Sonrasını Karabekir’den öğrenelim:

“Ne kötü tesadüftür ki, bugün Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in ortadan kaybolması ve bunun da M. Kemal Paşa’nın muhafız taburu komutanı Topal Osman Ağa’nın bir cinayeti olarak ortaya yayılması, Ankara havasında bir samimiyetsizlik ve itimatsızlık uyandırmaya sebep oldu. Yeni intihaba karar verildiği bir günde, Ankara’da matbaa açmış ve gündelik bir siyasî gazete çıkarmaya başlamış bulunan bir muhalif mebusun ortadan yok edilmesi çirkin olduğu kadar tehlikeli bir işti. Bunu muhalif mebuslar, doğrudan doğruya Gazi M. Kemal’den biliyorlar ve tevkif müzekkeresi çıkarmaya kadar da ileri gidiyorlardı.

2 Nisan sabahleyin ikamet ettiği daireden Başvekil Rauf Bey, Müdafaa-i Milliye Vekili Kâzım Paşa (Karabekir değil, başka Kâzım) telefonla yaverime şunu yazdırmış:

(Bugün saat 6′dan beri Çankaya’da Gazi’nin köşkü civarında Muhafız taburuyla Osman Ağa taburu arasında müsademe (çatışma) başladı. Osman Ağa ve en kıymetli heyeti maktul düşmüş (öldürülmüş). Gazi M. Kemal Lâtife Hanım ile birlikte istasyonda Rauf Bey’in yanında. İsmet ve Kâzım Karabekir Paşaların da gelmelerini istiyorlar.) Derhal gittim. Gazi’yi çok müteessir (üzüntülü) buldum. Muhafız Nizamiye taburunun kendi dairesini delik deşik ettiklerini anlattı. ‘Neticede Osman Ağa taburuyla anlaşır mı?’ diye endişe ediyorlardı. Kars’tan gönderdiğim bu bin kişilik Giresun taburunun talihinin sonunu böyle görmek beni çok müteessir etti. 14 Ocak günü trenle Bursa’ya ayrıldığımız gün Gazi M. Kemal’in Cevat Abbas Bey’e, Ali Şükrü Bey ve matbaası hakkında Söylediği şiddetli sözler ve benim kendilerini teskinim gözlerimde canlandı. Bu aralık Muhafız tabur komutanı İsmail Hakkı Bey geldi. Gazi M. Kemal, endişesini ona da söyledi ve
‘taburundan emin misin?’ diye sordu. O da emin olduğunu söyledi. Nihayet mesele birçok masumun ölümü ile neticelendi. Ali Şükrü Bey’in cesedi de ertesi gün ortaya çıktı. Ali Şükrü Bey de telefon telleriyle boğulmuş ve ‘Çankaya’ gerilerinde bir yere gömülmüş. 4 Nisan’da Ali Şükrü Bey’in cenazesi İkinci Grup’un elleri üstünde Meclis kapısına getirildi ve ‘ikinci kurban gidiyor’ diye haykırışmalar oldu”

 

**********
Sayfa 78, 79
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 4

“Diğer taraftan da Ankara’da yeni bir hava esmeye başladı: İslâmlık terakkiye(ilerlemeye) mani imiş! Halk Fırkası lâ dini (din dışı) ve lâ ahlâki (ahlâk dışı) olmalı İmiş!.. Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi Almanya tarafında bulunarak mağlûp oldukları halde istiklâllerini muhafaza ediyorlarmış.. Medeniyete girmişlermiş.. Türkiye islâm kaldıkça Avrupa ve İngiltere müstemlekelerinin çoğunun halkı Islâm olduğundan, bize düşman kalacakmış. Sulh yapmayacaklarmış. 10 Temmuz 1923′de Ankara İstasyon’undaki Kalem-i mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden sonra Gazi ile yalnız kalarak hasbıhallere başlamıştık.

— ‘Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar..’ dediler.
Kendisini hilâfet ve saltanat makamına lâyık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan din ve namus
lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla lâtife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi:

— Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”

 

**********
Sayfa 83, 84
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 5

Bu akşam (14 Ağustos) heyet-i ilmiye şerefine Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Şöyle ki:

Ziyafete M. Kemal Paşa da, ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa Heyet-i İlmiye’nin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görünmeyeni “Kur’ân’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı. Bu arzusunu ve hatta mücbir (zorlayıcı) olan sebebini başka muhitlerde (çevrelerde) de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Şeriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malûmatı vermişlerdi:

(Gazi M. Kemal, Kur’an-ı Kerim’i bazı islâmlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın arapça okunmasını namazda dahi men ederek bu tercümeyi okutacak. O züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kur’ân’ı da islâmlığı da kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.) Bazı yeni simalardan da bahş ettikleri gibi bu akşam da bu fikre mumaşaat eden (beraber olan) bazı kimseler görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:

– Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınız içerde ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alâkadar makamlara bırakmalı. Fakat, rastgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi kötü politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde arapçaya ve dinî bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi? Tercüme mi yapmak muvafıktır? Ona göre bunları harekete geçirmelidir.

– M. Kemal: Din adamlarına ne lüzum var? Dinlerin tarihi malûmdur. Doğrudan doğruya tercüme ettirmeli… gibi bazı hoşa giden bir fikir ortaya atılınca buna karşı şöyle konuştum:

– Müstemlekeleri (sömürgeleri) islâm halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasî çıkarlarına göre Kur’ân’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve arap diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, meselâ Fransızcadan da yapabilir. Fakat bence burada Maarif (Öğretim ve eğitim) programımızı tesbit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdanî olan din bahsinden değil ilim
cephesinden istifade hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa millî kalkınmaya hasr etmek daha hayırlı olur.
M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya attı:

– M. Kemal: Evet Karabekir, arap oğlunun (haşa Peygamberimizin) yavelerini (saçmalıklarını / yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler…

İşin bir Heyet-i İlmiye huzurunda berbat bir şekle döndüğünü gören Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref:

– Paşam, çay hazır, herkes sofrada sizi bekliyor.. diyerek bahsi kapattılar.

Bizler de hususi masadan kalkarak sofraya oturduk ve yedik içtik. Fakat Heyet-i İlmiye’nin bütün azaları müteessir (üzüntülü) görünüyordu. Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur’ân’ı ve Peygamber’i her yerde medh-ü sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza (incinme duygusu)
veriyordu.

 

**********
Sayfa 93, 94
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 6

Karabekir, din ve devrim konularındaki endişelerini her yerde anlatır.. “Uzmanlar” der “fikirleri işlesinler”. Yoksa din ve ahlâk konularında atılacak yanlış adımlar “gençliği züppeleştirir”. Paşa endişelidir. Şöyle düşünür:

Dinî ve ahlâkî devrim, bilim adamlarına dayanmadığına göre “nereden geldiği belli olmayan bu fikir” toplumda hem de “her şeye müsait bir muhitte yaman hadiselere” yol açabilir.

Karabekir, konuyu yakın arkadaşı İsmet Paşa ile de görüşür.

“16 Ağustos’ta İsmet Paşa ile görüştüm. 18 Temmuz’da Teşkilât-ı Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız (islâmlık terakkiye -ilerlemeye- manidir) münakaşasını ve Gazi M. Kemal’in yakın zamanlara kadar her yerde islâm dinini, Kur’ân’ı ve hilâfeti medh-ü sena ettiği ve pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu halde dün gece Heyet-i ilmiye muvacehesinde Peygamberimiz ve Kur’an hakkında hatır ve hayale gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan’dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim. İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda itilâf Devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlûp oldukları
halde istiklâllerini muhafaza etmiş olmaları hristıyan olduklarından, bize istiklâl verilmemesi de islâm olduğumuzdan ileri geldiğini bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da islâm kaldıkça müstemlekeci (sömürgeci) devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklâlimizin de dalma tehlikede kalacağını, bana anlattı. Ben de bu fikre iştirak etmediğimi şu mütalâalarıma dayanarak söyledim:

“Böyle bir fikrin doğuracağı hareket milletin başına yeniden daha korkunç ve daha meşum (uğursuz) bir istibdat (despotluk) idaresi getirecektir. Daha kazanamadığımız milli neşe kaçacak, birçok emekle kurulan “milli birliğimiz de bozulacaktır. Biz içerde birbirimizi boğarken bize bu kurtuluş yolunu gösteren politikacılar da (Türkler hıristiyan oldular) diye bütün islâm âlemini bizden nefret ettireceklerdir. Bu surette bizi tedip etmek için islâm âlemi ruhlarında isyan duyacaklardır. Artık İtilâf Devletleri Yunan ve Ermeni kuvvetleriyle başaramadıkları emellerini, islâm ordularını ve hele arapları, (salli âlâ Muhammed) diye üzerimize saldırmakla istihsale (elde etme) kalkışacaklardır. Sultan Mahmut devrinde (Türkler hıristiyan oluyor) diye arap ordularını Anadolu içlerine sevk eden ve orduları idare eden Fransızlar değil miydi? Türk donanmasını ifsat eden ve Mısır’a teslimine sebep olan politika aynı oyun değil miydi? Öteden beri bir taraftan hükümete (Avrupalı olun, garp hayatını aynen alın, başka kurtuluşunuz yoktur) derler. Diğer taraftan da attığımız adımlara teşvik ederler ve islâm âlemine de (Türkler hristiyan oluyor) diye aleyhimizde nefret uyandırırlar. Esasen imkânsız olan birşeyi yapıyor görünmek bile maddi ve manevî bütün kudret kaynaklarımızı mahv ve harap eder, Neticesi bu işi benimseyeceklerin hayatları ve prestijleri de kâfi gelmeyeceğinden kendi elimizle milleti anarşiye sürükleriz. Neticede bolşeviklik cereyanları arasında mahv olmak veya müstemleke olarak istiklâlimizi kaybetmek de çok uzun sürmez. M. Kemal Paşa’nın son beyanatı bütün ilim adamlarımızı hayret ve korku içinde bırakmıştır. Çok vahim neticeler doğurabilecek bu fikir hep birarada müzakere ve münakaşa etsek millet ve memleketin hayrına olur. Lozan bize istibdat ve tehlike getirmesin!”

 

**********
Sayfa 95, 96
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 7

Karabekir, o günlerde, Ankara’nın Keçiören semtinde “Kubbeli Köşk” diye bilinen bir küçük köşkte kira ile oturmaktadır. 19 Ağustos 1923 günü M. Kemal, Lâtife Hanım ve İsmet Paşa bu köşke yemeğe gelirler. Yemekte tartışma çıkar. Tartışma Karabekir ve İsmet Paşa arasındadır. M. Kemal, tartışmayı sessizce izler. …İsmet Paşa müthiş bir inkılâp hamlesi teklif etti:

– Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılâbı yapmazsak hiçbir zaman yapamayız.. ilk Fethi Bey grubundan işittiğim bu yeni inkılâp zihniyetini İsmet Paşa da bir çırpıda tamamlıyordu. Aradaki
zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak bu üç şahsiyetin üç maddelik programı kulaklarımda tekrarlandı:

1 — İslâmlık terakkiye manidir.
2 — Arap oğlunun yavelerini Türklere öğretmeli.
3 — Hocaları toptan kaldırmalı.

 

**********
Sayfa 97, 98
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 8

Kâzım Karabekir: “Erzurum mebusları aramızı açacak… Erzurum’da beni vuracaklar.”

Karabekir, kendi kendine bu soruları sorar. Erzurum milletvekillerinden yakınan M. Kemal Paşa’dır; Erzurum’da Karabekir’in vurulacağını söyleyen de İsmet Paşa. Kafasında kendi kendine bu sorulan soran Karabekir “beynimde bir şimşek çaktı; fakat kendimi bu şimşeğin tesirinde bırakamadım” diye yazar. Sonrasını kendisinden dinleyelim:

“Çabuk toparlandım ve kendi kendime : (Hisle değil hesapla hal olunmalıdır) dedim. İkametgâhıma gelince güvendiğim Erzurum mebuslarından ve silâh arkadaşlarımdan bir kaçını çağırttım. Ve onlara geçen bu hadiselerin bilmediklerisafhalarını anlattım:

Şark harekâtı hakkındaki muhaberemizi okudum. Celâlettin Arif meselesinde o zamanki Erkân-ı Harbiye Reisi olan İsmet Bey’e bu zatla M. Kemal Paşa’nın arası nasıldır? diye sorduğum şifreye aldığım cevapta (iyi olmadığını, önce bana hücumla beni düşürdükten sonra Erzurumlular vasıtasıyla M. Kemal Paşa’yı da düşürmek istediklerini) bildirdiğimi söyledim. Hasbıhallerimizde (sohbetlerimizde) M. Kemal Paşa’nın fırka komutanlarımdan Halit Bey’e şifre ile Celâlettin Arif ile Karabekir’in arasını aç dediğini ve Erzurum’a ilk geldiği zaman Halit Bey’le görüşmelerine O’na (seni de beni de İstanbul hükümeti istiyor. Bir gün Kâzım bizi tevkif ederek gönderebilir. Birbirimizi tutalım ve daima muhabere edelim., icap ederse (..) yerine sen geçersin) tavsiyesini tesbit ettik.

***

NOT: Uğur Mumcu “icap ederse (…)” şeklinde sansür uygulamış. Orda muhtemelen “icap ederse Karabekir’i öldürelim” yazıyordu.

 

**********
Sayfa 103, 104
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 9

Bu bölümde Uğur Mumcu’nun iki yerde sansür uyguladığını görüyoruz. Şu şekilde olan yerler sansürlenmiş: (..)

Bugünkü konumuzda gerek halkın, gerekse Istiklal harbinin yönetici kadrosunun M. Kemal’e karşı tepkili olduğunu okuyacaksınız.

Karabekir, Erzurum ve Kars’da halka konuşur; onların dertlerini dinler. Halka İstiklal Savaşı’nı anlatır. Halktan da büyük ilgi görür.

“Bana her yerde büyük sevgi ve saygı gösteriyorlardı. (..) Sahillerde apaçık Gazi M. Kemal’e aleyhtarlık da görülüyordu, Erzurum’da ise kongre sıralarından başlayarak vaziyeti bilenler ve zaferden sonra kongre azasının bile meclise alınmadığını görenler (..) çok kötü surette aleyhtarlığını yapıyorlardı. Ben, Gazi M. Kemal’in hilâfet ve saltanatı almak meselesinin henüz Anadolu’ya yayıldığını sanıyor ve heyet-i ilmiye huzurundaki ağır tecavüzüne bakarak eski mefkuresine (idealine) döneceğini hiç sanmıyordum. Bunun için de bu endişeyi gösterenleri teskin ve aleyhtarlığı gidermeye çalışıyordum.” Tam bu sırada Selahattin Adil Paşa’dan Karabekir’e bir telgraf gelir. Selâhattin Adil Paşa, M. Kemal Paşa’nın “Hilâfet ve saltanatı almak için” girişimlerde bulunduğunu bildirmektedir: Karabekir, 16 Ekim 1923 günü Fevzi Paşa’ya bir telgraf çekerek hükümet karşıtı dedikodulardan söz eder. Fevzi Paşa, bu dedikoduların kimler tarafından çıkarıldığını sorar.

Karabekir, 21 Ekim 1923 günü Fevzi Paşa’ya şu yanıtı gönderir:

“Seyahat ettiğim Orta Anadolu ve bilhassa sahillerde yapılmakta olan propagandalar doğrudan doğruya Gazi M. Kemal Hazretlerinin şahıslarına müteveccihtir (yöneliktir). Dedikodunun esasını Gazi M. Kemal Paşa’nın Mecliste her emrine amade muayyen (belirli) bir zümreye istinaden milli iradeyi bazice ederek mütehakimane idaresi (millî iradeye karşı baskıcı yönetim kurarak) rivayetleri teşkil ediyor. Trabzon’a geldiğim vakit Cumhuriyet şeklinin kabul edilmek üzere olduğunu gazeteler yazdı. Bu havadis dedikoduların artmasına mucip oldu.

Büyük Millet Meclisi şekli hükümetinin Türklüğün ibda ettiği (yarattığı) en güzel tarzı idare olduğu müşarünaleyh (anılan, yani M. Kemal) tarafından beyan edilirken… idare şeklimiz gitgide Avrupa cumhuriyetlerinden farksız bir şekil alacağını söylemeleri garip bir tezat teşkil ettiği söylenmeye başlandı. Ve bir hükümdar lazımsa bunun hanedan-ı saltanat olması gibi münakaşalar oluyor. Bu kabil dedikodular Kars’da dahi şayidir (yaygındır). Trabzon’da çıkan mizahî Kahkaha Gazetesi’nin 4 Ekim 1923 tarihli nüshası bu noktadan pek manidar görülmeye lâyıktır. Gazetelerin son günlerdeki tenkidadı bu bütün dedikoduları artırmaktadır, arz ederim. Kahkaha Gazetesi’ndeki resim, millet de, Millet Meclisi de, hükümet de hep Gazi M. Kemal şeklinde gösterilerek artık o ne isterse yapacak, üst tarafı kukla gibi oynatılacak fikrini tasvir ediyordu.”

 

**********
Sayfa 107, 108
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 10

(Cumhuriyet ittifak ile mi kurulmuş yoksa diktatörvari mi kurulmuştur okuyalım)

30 Ekim sabahı, Bahriye müfrezesi komutanı Kâzım Karabekir’e Ankara’dan açık bir telgrafın geldiğini, bu telgrafta Cumhuriyet’in ilan olunduğunu, bu nedenle yüz pare top atılmasının istendiğini bildirir. Karabekir “Vali ile görüşüp emir verir.” Vali Hazım Bey haberi şaşkınlıkla karşılar. Valinin Cumhuriyet’in ilânından haberi yoktur. Karabekir, hem şaşırmış hem kırılmıştır. Bu duygularını şöyle dile getirir:

“Ben hem mebus (milletvekili) ve hem de bir ordu kumandanı olduğum halde bana da kimse birşey bildirmemişti. Bu vaziyet haklı olarak halkı da orduyu da telâş ve endişeye düşürdü. Daha dün yüreklerine ferahlık verdiğim zatlar benden bu şeklin mânâsını soruyorlardı. Bu vaziyette tabii Cumhuriyet’in ilânını ertesi günü dahi kutlayamadık.

 

**********
Sayfa 108, 109
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 11

(Kâzım Karabekir; M. Kemal Cumhuriyeti dikte ettirdi ve eski arkadaşlarını kötüledi.) Ve Başkomutan M. Kemal Paşa’yı şöyle eleştirir:

“İstiklâl Harbi’nin tehlikeli günlerinde sonuna kadar feragat, fedakâr arkadaşlarının rey ve irşadına ihtiyaç gösteren M. Kemal Paşa artık muzaffer bir başkomutan sıfatıyla maiyet komutanlarına Cumhuriyeti dikte ettirmiştir. Eski arkadaşlarının rakip olabileceği endişesi ile sui şahsiyetler icadı da lâzım gelmişti; bunun için
eski arkadaşlarını kötülemek lâzımdı. Bunu da hakkıyla yapmıştır.”
(…)

Atatürk, Karabekir’e Söylev’de şu yanıtı verir:

“Baylar, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet’in ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmayı ve onlarla görüşüp tartışmayı hiç de gerekli görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara’da bulunmayan kimi kişiler (muhtemelen Karabekir’i ve diğerlerini kastediyor) hiçbir yetkileri yokken (hiçbir yetkisi yokmuş, yuhh olsun bunu söyleyene), kendilerine bilgi verilmeden, düşünceleri ve uygun görüp görmedikleri sorulmadan Cumhuriyet’in ilân edilmiş olmasını gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.”

Karabekir, Atatürk’ün bu sözlerini anılarında şöyle yanıtlar:

“Halbuki selahiyeti (yetkileri) olmadığını söyledikleri arasında hem mebus (milletvekili) hem de kolordu komutanları vardır.”

Yol ayrımı Cumhuriyetin ilânı ile artık iyice belli olmuştur.

Erzurum’dan Ayrılış…

Karabekir, 4 Kasım 1923 günü Trabzon’dan ayrılırken yayınladığı bildiride kırgınlığın ve küskünlüğün ip uçları görünüyor:

“Muhterem halkımıza veda ederken geçmiş günlerde el ve kalp birliğiyle mazhar olduğumuz muvaffakiyetleri anmakla beraber Cenâb-ı Hak’tan yalvarıyorum ki, bu masum halk bir daha felâket görmesin. Çektikleri azap ve Izdırap bitmiş olsun. Kahraman orduma berri ve bahri (Kara ve Deniz) silâh arkadaşlarıma vedâ ederken herbirini bağrıma basıp yüksek alınlarından ruhumla öpüyorum. Ve onların şerefle dolu menkıbelerini yad ederek mazide olduğu gibi istikbâl içinde bütün şark mıntıkasına yaslanmış olan pek heybetli bir arslan timsalinin dimağıma ebedî hatlarla nakş edildiğini görüyorum.”

 

**********
Sayfa 111, 112
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 12

(Gazeteciler ve Istiklâl Harbi’nde Birinci derecede vazife görmüş olanlar dahi sabahleyin top sesleriyle uyandıktan sonra Cumhuriyetin ilân olduğunu öğrenmişler, çünkü M. Kemal’in Saltanat ve Hilafeti kendine almak istemesini engelleyen bizzat Istiklâl Harbi’nin önde gelen Paşalarıdır. Bu sefer Cumhurbaşkanı olmayı kafasına koymuş, bu da engellenir şüphesiyle onlara haber vermeden, diktatörvari bir şekilde Cumhuriyet adı altında şahsî Saltanatını kurmuş.)

… Okuyalım …

Kâzım Karabekir, 5 Kasım günü vapurla Trabzon’dan ayrılır. Vapur 9 Kasım günü İstanbul’da olacaktır. Vapur kaptanı yolda emir almıştır. Vapur, bir gün sonra İstanbul’da demirleyecektir. Karabekir, bu gecikmenin nedenini halkın kendisini karşılamasına engel olunması biçiminde yorumlar.

“10 Kasım sabahı vapurumuz Boğaz’a girdi. Kavak’ta ayrı ayrı istikametlerde Rauf Bey ve Refet Paşa ve İstanbul gazete muhabirleri vapurumuza çıktılar. Her biri bir sual soruyor, beni arkadaşlarımla görüşmeye ve beş yıldan beri görmediğim şirin yerlerimizi seyr etmeye fırsat vermiyorlardı. Endişeleri Cumhuriyet’in ilân şeklinden doğuyordu. Bir sabah top sesleriyle endişe ile uyandık. Meğer Cumhuriyet ilân oluyormuş. Ankara’dan gelen haberler M. Kemal Paşa’nın yeni toplandığı bir muhit ile tam bir diktatörlüğe gittiğidir. Millî hâkimiyet yerine şahsî hükümranlık kurulmuştur, istiklâlimizi kurtaranlar hürriyetimizi boğacaklar mıydı? (…) Rauf Bey ile Refet Paşa’dan öğrendiğimde Cumhuriyet adı altında şahsî saltanat kurulmuş olduğu ve halk ve matbuanın da kurtuldukları bir istibdattan diğer bir yenisine düştüklerinden feryat ettikleridir. Istiklâl Harbi’nde Birinci derecede vazife görmüş bu arkadaşlar dahi sabahleyin top sesleriyle uyandıktan sonra Cumhuriyetin ilân olduğunu öğrenmişlerdir. M. Kemal Paşa, mefkuresi (ideali) olan hilâfet ve saltanat makamına geçmesini arkadaşlarının önlediğini görünce Cumhurreisliğine (Cumhurbaskanlığına) de mani olacakları endişesi ile işi sert bir kapatma suretiyle Millet Meclisi’nin daha vahim ciheti de kayd-ı hayat şartı ile mevkiinde kalabilmek için eski arkadaşlarını Cumhuriyet aleyhten ve padişah taraftarı göstermesidir.”

Öğle üzeri vapur Galata rıhtımına yanaşır. Rıhtımda kalabalık bir halk ve halkın önünde de resmî görevliler Karabekir’i karşılamaktadır. Halk, Karabekir’i coşkun gösterilerle kalacağı yer olan bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu Harbiye Nezareti’nin dış kapısındaki köşke kadar getirir.

 

***************
Sayfa 112, 113
***************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 13

(M. Kemal’in arkadaşları bunları anlatıyorlarsa, gerisini varın siz düşünün…)

Karabekir, Ali Fuat Paşa ve Adnan Bey’in de son gelişmeler konusunda kendisi ile aynı kaygıları taşıdıklarını öğrenir:

“Hepsi de M. Kemal Paşa’nın bu hareketinden teessür (üzüntü) duymuşlardı. Ve istikbalde (gelecekte) keyfî hareket edeceğinden endişeli idiler. Halka ve matbuata (basına) karşı zor durumda bulunduklarını ve sevinçli günlerin herkese zehir edildiğini anlatıyorlardı. Ankara’dan esen havanın kanlı bir istibdat (despotluk) hakareti ile meşbu (dolu) olduğunu intihaba esas olan umdelerin 2. maddesine rağmen Osmanlı hanedanı aleyhine de atıp tutmalar başladığını ve ilk günden beri kendisini tutan bizler aleyhine M. Kemal Paşa’nın fikrî ve fiilî aleyhtarlık uyandırmaya başladığını öğrendim. Koca İstiklâl Harbi, daha sevinçlerine doyamadık. Uğrunda fedakârlık edenleri ne çabuk elem ve ızdıraba
düşürdün!

M. Kemal Paşa, Fevzi ve İsmet Paşaların bir arada üçlü resimleri bastırılmıştı, istiklâl Harbi’ni bu üç başın idare ettiği propagandası yapılıyor ve Şark Cephesi adetâ küçültülüyor; adetâ istiklâl Harbi kadrosundan benimle birlikte çıkartılıyordu! Fedakâr ve vefakârlıklarıyla bu davaya hizmet edenler yerine yeni şahsiyetler beliriyordu. M. Kemal Paşa, Meclis Reisi olarak sağına Fethi Bey’i başvekil olarak da soluna İsmet Paşa’yı almış, her üçü de dillerine
doladıkları tehlikeli bir yolculuğa çıkmışlardı. Erkân-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa da ordu ile arkalarında sessiz sedasız yürüyecekti. Uzun harp yıllarının elem ve ızdıraplarını ve acı ve tatlı binbir hatıralarıyla vücut bulan millî birliğimiz ve millî salâbetimiz (sağlamlığımız), millî seciyemiz (karakterimiz) ve millî hürriyetimiz, şimdi son muvaffakiyetlerin sarhoşluğu ve ihtirasıyle gevşeyecek, çözülecek ve bozulacak mı idi? Bu hal silâhla emellerine kavuşamayan düşmanlarımızı er geç emellerine kavuşturacak bir tefrikaya (bölmeye), bir yıpranmaya, bir çöküntüye sebep olmayacak mı idi? Karabekir, bu kaygılarla kararını verir:

Ankara’ya gidecek uzlaştırıcı ve birleştirici rol oynamak ve böylece düşünce birliği sağlamaya çalışmak. Karabekir, kurulan yeni rejimin bir “başkomutanlık tahakkümü” (başkomutanlık zorbalığı) yaratacağından kuşku duyuyor, ittihat ve Terakki günlerinde ettiği yeminleri anımsıyordu.

İki arkadaş (M. Kemal ile), artık karşı karşıya geliyorlardı. Bir siyasal kavga başlamak üzereydi. O günlerde neler düşünüyordu Karabekir?

Şunları:

“İstiklâl Harbi’nin birinci derece mesul bir şahsiyeti ve milletin hürriyeti ve çocukluğundan beri ant içmiş bir vekili sıfatıyla karşıma dikilenlerin suallerine ve endişelerine haklı cevaplar vermek kolay birşey değildi. Hilâfet ve saltanatı almak için koyu bir mutaassıp çehre ile minberlere kadar çıkıp hutbeler okumak, muvaffak olamayınca da bizzat medh-ü sena edilen mukaddesata dil uzatmak ve bunları altüst etmek üzere bir diktatörlüğe çıkmak gibi iki tehlikeli ifradın birinden diğerine atlamak (M. Kemal’den bahsediyor) herkesin yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu felaha (kurtuluşa) doğru bir gidiş de değildi. Geldiğim günkü şikâyetler arasında (hükümetin İstanbul matbuatına (basınına) karşı şiddetle hareket edeceği) endişesi de vardı. Fakat kimsenin de bundan yıldığı yoktu.”

Gazeteler, o günlerde bir hükümet bildirisini yayımlar. Anadolu Ajansı’ndan gelen bildiri, hükümetin basın özgürlüğüne saygılı olduğu ve basın özgürlüğünü kısıtlayıcı hiçbir önlem düşünmediği yazılmaktadır. Karabekir, bu bildiriden söz ettikten sonra şunları yazar:

“Bu vait ve ilâna rağmen iki hafta sonra İstanbul’da bir İstiklâl Mahkemesi gelmiş ve matbuata (basına) karşı şiddetini göstermiştir.”

 

*************
Sayfa 114, 115
*************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 14

Evet, siyasal kavga başlamıştı. Bu kavga ne yolla ve nasıl yapılacaktı? Karabekir, Gazi M. Kemal’i uyarmaya karar vermişti. Uyarıların yararı olmazsa ne yapacaktı? Bütün sorun da buydu. Karabekir günlerdir hep aynı konuyu düşünmekteydi: (M. Kemal’in) “Millî hükümetin kuruluş günlerindeki dindarane sözleri ve hareketleri.. 2. TBMM Intihabındaki umdenin ikinci maddesindeki (hilâfetin âl-i Osman’da kalması değişmez düsturdur)..” kararını ve M. Kemal’in Balıkesir’de verdiği hutbeyi..

Karabekir bu kaygılarla ve bu düşüncelerle Gazi M. Kemal’i uyarmaya karar verdiğini yazıyor. Tahin Gazetesi’nde 11 Kasım günü şu satırlar yayınlanır:

“Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız. Millet Meclisi’nin bu kadar kayıt altında kaldığını, hariçten verilen kararları tescil mevkiine indirildiğini görmek cidden elîm oluyor. Hilâfet bizden giderse, beş-on milyonluk Türkiye Devleti’nin, âlem-i islâm için hiç ehemmiyeti kalmayacağını, Avrupa siyaseti nazarında da en küçük ve kıymetsiz bir hükümet mevkiine düşebileceğimizi anlayabilmek için büyük dirayete lüzum yoktur. Milliyetperverlik bu mudur?
Hakiki hilâfet hissini kalbinde duyan her Türk makam-ı hilâfete dört elle sarılmak mecburiyetindedir. Hanedan-ı Osmânî de kabul edilmese ve binaenaleyh ilelebet Türkiye’de kalması taht-ı temine girmiş hilâfeti elden kaçırmak tehlikesini icat etmek, akıl ve hamiyet (yurdunu koruma çabası) ile hissî milliyet ile zerre
kadar kabili telif (bağdaştırılabilir) değildir.”

Karabekir, bu satırları “bütün seyahat ettiğim yerlerdeki şikâyetlerin hülâsası (özeti) ” diye tanımlar.

 

*************
Sayfa 116, 117
*************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 15

24 Kasım günü İstanbul Fatih Belediyesi’nin verdiği yemekte TBMM Başkanı Fethi Bey ile karşılaşırlar. Yolların ayrıldığı o yemekte bir kez daha anlaşılır. Karabekir, Edirne’de Fethi Bey ile görüşmesini şöyle anlatır:

“O’ndan da Gazi M. Kemal Paşa nezdinde samimi birliğin hırpalanmamasına ifrat fikirlerin tepeden inme bir şeklin mucip olabileceği tehlikeleri önlemeye çalışmasını rica etmiştim. Fakat seyahatte gördüğüm hali ricalarımın aksi fikirde olduğunu bana anlattı. Gerçi kendileriyle Ankara’da fikir çarpışmamız olmuştu. Fakat kendi fikirlerinin yürümesi için İstiklâl Harbi’nde kendilerinden çok daha büyük fedakârlıklar yapan arkadaşların hakları olan mevkileri işgalden sonra onları küçük görmek ve göstermek ne arkadaşlığa ve ne de insanlığa yakışırdı!..”

 

**********
Sayfa 117
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 16

Askerlik mi? Siyaset mi? Karabekir, yeni bir yol ağzındadır. O günlerde halktan gördüğü sıcak ilgiden M. Kemal’in çekindiği kanısındadır. M. Kemal Paşa’nın Cumhuriyet”i kendilerine sormadan ilân etmesini buna bağlar. (…)

İstanbul’a İstiklâl Mahkemesi Gönderiliyor:

8 Ocak günü Karabekir bir haber alır: Ankara’dan İstanbul’a Topçu ihsan Bey başkanlığında bir İstiklâl Mahkemesi gönderilmiştir. Karabekir’in bundan haberi yoktur! Şükrü ‘Naili Paşa, Mahkemeyi Haydarpaşa garında karşılamış. Mahkeme üyeleri de Şükrü Naili Paşa’ya “iade-i ziyaret”de bulunuyorlardı. “Ne Ankara’daki üst makamlar ne de İstanbul’daki madun (Ast/Alt aşamada bulunan) bir kumandanım olan Paşa bu heyetin geleceğini bana bildirmemişlerdi” diye yazar Karabekir. Ipler, tam anlamıyla kopmuştur. Ankara Karabekir’i gözden çıkarmıştır.

“Ankara’daki şahsiyetler, Cumhuriyetin ilânında olduğu gibi bu sefer de bulunduğum bir yere İstiklâl Mahkemesi gönderdikleri halde bana haber vermemeleri çok ağır bir hava yaratıyordu. Bunun reisine de bu yolda emir verilmiş olacaktı ki, çok eskiden tanışdığımıza ve ne de madun (Ast/Alt aşamada bulunan) kumandanımı ziyarete giderken bir ordu müfettişi sıfatıma hürmeten beni ziyarete gelmediler. Bu çirkin vaziyeti Ankara makamlarına protesto ettiğim gibi Şükrü Naili Paşa’yı da çağırarak neden dolayı bana haber vermediğini sordum. Bu zat cevabında (Ankara’nın size haber vermemiş olacağı aklıma gelmemişti) diyerek işin içinden çıkmak istedi. Bunun askerce bir cevap olmadığını, Haydarpaşa’ya olsun giderken bana haber verebileceğini kendisine ihtar ettim. Benim kanaatim M. Kemal Paşa’nın Selanik’te çocukluğundan beri arkadaşı olduğundan hususi bir itimada mazhardı. Ondan, bu hususta diğer makamlar gibi bana haber vermemek suretiyle beni küçük düşürme emrini almıştı. Fakat benim, mevkiimin şeref ve selâhiyetimden en ufak birşeyi ihmal etmeyeceğimi arkadaşlarım şimdiye kadar çok görmüşlerdi. Şu halde maksadın beni tahrik ederek beraber çalışmaya imkan bırakmamaya çalışmak olduğu apaçık görünüyordu. Ben, tabii mümkün olduğu kadar sabır ederek ve samimi ve feragatli çalışmaya devam edecektim. Fakat, İstiklâl Harbi’ni zaferle kapattıktan sonra ise İstiklâl Mahkemeleri ile başlamayı hele Başvekil İsmet Paşa’ya hiç yakıştıramıyordum. Sonra bu benim en eski ve en samimi arkadaşımdı. Beni, Erkân-ı Harbiye Umumiye Reisliğine getirmeyi, güya, düşünüyordu. Vaktiyle şark hareketini muvaffakiyetle bitirdiğimi tebrik ederken bana en yüksek mevkilerin mevut (söz verilmiş) olduğunu yazıyordu.

Şimdi iki satır birşey yazmıyor; ağızdan birşey göndermiyordu. Hatta resmi sıfatım, resmi hakkıma riayetsizliği hoş görüyordu. Sulhten sonra onların ucan fikirlerini ben tehlikeli bir dış entrikası görüyordum. Demek, onlar da bu yolu İstiklâl Mahkemelerine dayanarak, durdurmakta ısrar ediyorlar ve başta benim gibi vefakâr ve feragatli bir arkadaşlarını açık ve mertçe olmayan sinsi bir usul ile ezmekten çekinmeyeceklerdi. Benim şimdilik yapacağım şey, Ankara’ya dönüşte bilhassa İsmet Paşa ile çok açık konuşmak olacaktı. Sonrasını da hadiseler tayin edecekti.

 

******************
Sayfa 118, 120, 121
******************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 17

O günlerde Fevzi Çakmak, İstanbul’dadır. Karabekir, Fevzi Paşa’ya Kurtuluş Savaşı ile kazanılan saygınlığın İstiklâl Mahkemeleriyle yitirileceğini anlatır. Fevzi Çakmak, Karabekir’e hak verir. 16 Aralık 1923 günü Karabekir, Ankara’ya gitmek üzere trene biner. Bu arada Karabekir, Doğu Cephesi’nden Batı Cephesi’ne gönderdiği fırka komutanlarından Osman Bey’in (Koptagel) yeniden Doğu’ya gönderildiğini öğrenir.

Olayı şöyle yorumlar:

“Bana haber verilmemiş olmasına da diğer hadiselerdekinden ziyade şaştım. Şifaen de Fevzi Paşa birşey söylememişti. Asıl tarihî rezaleti Kemalettin Sami Paşa ile yalnız kalınca öğrendim. Fevzi Paşa’nın imzasını taşıyan “zata mahsus” bir emirde; eğer İstanbul’da padişahlık lehine bir isyan çıkarsa kolordusu ile İstanbul üzerine harekete geçmesi emir olunuyordu! Onbirinci fırkanın alelacele Şark’a şevki de bu fırkanın Şark seferlerinde emrimde bulunması dolayısıyla herhangi bir hareketle benim emrime geçeceği endişesi imiş!

Ankara’daki Cumhurreisi, başvekil ve Erkân-ı Harbiye Reisi, yani M. Kemal, İsmet ve Fevzi Paşalar gibi her birine karşı ayrı hukukum, ayrı feragatim ve ayrı samimiyetim vardı… bir arada düşünüyorlar ve karar veriyorlar ki, İstanbul’da bir ihtilâl çıkacak ve bir padişah ordusu kurulacak ve ben bunu idare edeceğim!

Bu karara karşı şu tertibi kararlaştırıyorlar:

Maiyet komutanım olan merkezi Eskişehir’deki 4. Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa, komutasındaki bir ordu ile İstanbul’a yürüyecek.. Bu kolorduya mensup olan fakat Şark’tan geldiğinden bana iltihak-ı tehlikesi bulunan Osman Paşa fırkası derhal vapurlarla Şark’a iade olunacak.. Erkân-ı Harbiye Umumiye Reisi Fevzi Paşa da bizzat İstanbul’a gelerek ahvali gözleri ile görecek ve icabını yapacak.

Fevzi Paşa, gözleriyle görüp, kulaklarıyla ahvali anladıktan ve benim de orduyu siyasetten ayırmaya uğraştığıma da kani olduktan sonra atılan bu adımı haber alacağımı tahmin ederek hiç değilse Ankara’ya hareketim sırasında münasip bir şekilde bana haber vermemesi, çok defalarca gördüğüm askerî nüfuzumun
derecesini ölçemeyecek kadar duymaz mı sandığı, yoksa M. Kemal ve İsmet Paşaların teveccühlerini kayıp mı edeceğine inandığını kestiremedim. Her ne olursa olsun bu bir, skandaldı. Cumhuriyet idaremize ve bunu ellerine alanlara asla yakışmazdı. Kemalettin Sami Paşa’nın aldığı emri, âmir olan, bana bildireceğini hesaba katmayanlar bu zatın, daha Harb-ı Umumî’den önce maiyetimde istihbarat şubesinde çalıştığını ve benim pek eski bir arkadaşım olduğunu bilmeli idiler. İsmet Paşa bunu bilirdi. Bunu yakînen bildiğine göre işi başka bakımdan düşünmek zaruretinde kaldım:
Beni ordudan istifaya mecbur etmek için sebepler hazırlamak. Şimdiye kadar bu sebepler numara alacak kadar çoğalmıştı. Bunu ben apaçık birinci derecede İsmet Paşa’ya, ikinci derecede Fevzi Paşa’ya söylemeye karar verdim.”

 

******************
Sayfa 121, 122, 123
******************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 18

(Bu bölümde birçok hususa değinilmesinin yanısıra, M. Kemal’in Ismet Inönü’ye; “Benden sonra senin gelmen için lâzımını yapmalıyız” dediğini okuyacaksınız. Yani kimse M. Kemal başka, Ismet Inönü başka demesin… Aksine aynı zihniyet.)

Karabekir, bu kararla Ankara’ya gelir. Garda, İsmet Paşa, Rauf Bey, Millî Savunma Bakanı Kâzım Özalp ve bazı milletvekilleri ve paşalarca askerî törenle karşılanır. 17 Aralık akşamı Rauf Bey ile yemek yerler, konu siyasettir. Sofrada konuşulan konuları Karabekir, anılarında şöyle anlatır:

“Hasbıhallerimizin esasını yeni üçlü manzumenin, yani M. Kemal, İsmet ve Fevzi Paşaların bize karşı aldıkları tavır teşkil etti. Açık görülen manzara şu idi:

M. Kemal Paşa, ilk istiklâl Harbi arkadaşlarından kaçıyor.. İsmet Paşa da O’nu kaçırıyor. Fevzi Paşa da bu uysal ruhu ile bu yolculuğa katılıyor ve istiklâl Harbi’nin üç banisi gibi görünmesi de ayrıca O’na haz verdiğinden o da bizim uzaklaştırılmamıza ve küçültülmemize yalnız seyirci değil bizzat amil de oluyordu. İstiklâl Harbi’nin ilk kurtuluş yılındaki menfî hareketler, bu surette yalnız saklanmıyor, bizim fedakârlıklarımız da onların hesabına geçirilmiş gibi oluyordu. Bizim bu tahlilimize kuvvet veren çok deliller vardı. Hele M. Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya (Benden sonra senin gelmen için lâzımını yapmalıyız) dediğini arkadaşlar kulaklarıyla duymuşlardı. Bu vaziyet karşısında ne yapsak boştu. Fakat sonuna kadar samimi bağları kırmamaya ve dost düşmana karşı millî birliği korumaya çalışmak da vazifemizdi. (…)

Bu düşünce ile Rauf Bey ile İsmet Paşa’yı barıştırmayı ve M. Kemal Paşa ile de samimi görüşmeyi birinci plana aldım. Rauf Bey de fikrimi kabul etti. Ve İsmet Paşa’ya karşı gayet samimi davranacağını ve kusuru varsa söylendiği anda tarziye vereceğini (özür dileyeceğini) söyledi.

18 Aralık’ta resmî ziyaretlerimi yaptım. İsmet Paşa yerinde yokmuş; kartımı bıraktım.

 

**************
Sayfa 123, 124
**************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 19

(Karabekir Istiklal Mahkemelerine karşı)

Kemal Paşa’ya yazdığım veya söylediğim şu düsturu İsmet Paşa’ya da tekrar ettim:

“Sevgi ve saygı ikna ile kazanılır. Korkutmaktan, sindirmekten doğacak olan ancak nefrettir.. Bu esasta uzun uzadıya görüştük.

İstiklâl Mahkemeleriyle işe başlamalarından M. Kemal Paşa’ya ve kendisine karşı kalplerdeki büyük sevginin sarsıldığını ve hele mahkemeler keyfî kararlar verirlerse değil İstanbul’un, bütün vatandaşların endişeye düşerek aynı duygulara kapılacaklarını, bunun için bu mahkemenin hiçbir tesire kapılmadan asilâne iş görmesini ve işi çabuk bitirip geri gelmesini ve artık şu veya bu sebeplerle bu mahkemeleri bir vâsıta olarak kullanmamalarını ve meselenin Türk milletinin ve Türk vatanının şerefi olduğunu ve Cumhuriyet idaremizi zayıf gösterecek olan bu cebir ve şiddet vasıtası yerine halka Cumhuriyet’in feyz ve hürriyet getirdiğini fiilen göstermekliğimiz lüzumunu izah ettim.

 

**********
Sayfa 125
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 20

Kazım Karabekir:

Terfi müddetim geldiği halde aldırış etmeyen, aleyhimde bir düziye “İstiklâl Harbi’nde nasılsa Şark’ta bulundu. Bana müşkilât göstermekten başka birşey yapmadı” propagandası yapan ve etrafımdan hafiyelerini eksik etmeyen M. Kemal Paşa, bugün benim hatıratıma da el atmak kararında idi. Buna muvaffakat
edemezdim. (Hatıratımı elimden almak için üç kere evimi basıp arattı. 3 bin nüsha eserimi yaktırttı. Ve bir hayli evrakımı aldı, Fakat o ancak gölge yakalamıştı.)

Uğur Mumcu:

Karabekir’in üç kızı var. Emel ve Hayat adlı ikizler ile Timsal Karabekir. Emel Karabekir, ölmüş; Timsal Karabekir, babası öldüğünde yedi yaşındaymış. Hayat Karabekir Feyzioğlu ile konuşuyorum. Hayat Hanım, bugün 63 yaşında. Babasını, babasının arkadaşlarını, olayları, Erenköy’deki köşkteki yaşantılarını, 30′lu ve 40′lı yılları bugün gibi anımsıyor. 1933 yılında köşk nasıl aranmış; babasının belgeleri ve kitapları nasıl götürülmüştü?

Hayat Karabekir:

“Sabahleyin çok erken, gürültülerle uyandık, iki kardeş bir odada yatardık. Odadan çıkıp, ne oluyor diye üç katlı evden aşağı inmeye çalıştık. Her katın merdiveni başında iki tane polis var. inemezsiniz diyor. Peki, annem babam nerede, diye bir heyecanlandık. ‘Sonra annem, gelin çocuklar, dedi. Gelin, biz buradayız. Bugün aşağı kata inemezsiniz. Babanın evrakını almaya gelmişler. Evin içi polisle dolu. Bir çuvala babamın kitaplarının konulduğunu gördük… Bir dolap vardı. Gelenler dolap olduğunu anlamazlardı. Babam en son bu dolabı açtı. (Bak evlâdım, burada kitaplar var. Hani bunu
görememişsen, onun içine de bak) dedi. (Madem ki her tarafa bakıyordun, bunun içine de bak).

Galiba 40 çuval kadardı. 40 çuvalı gözümüzün önünde aldılar götürdüler. Annem, böbrek hastası. Yukarı katta. Aşağıda büfede ilâcı kalmış, kahvaltıdan sonra alacak. Hayır, aşağı kata inemezsiniz.. Peki neden korkuyorsunuz? Bir kâğıt, bir kitap saklarsınız.. Belgeleri götürmüşler, 5 tane kitabı kalmış babamın. O kitapları ararlarmış. Kitabın kaç tane basıldığını matbaadan öğrenmişler. 5 tanesi muhakkak ki bir yerlerde. Onu arıyorlar. Polis müdürü ısrarla anneme sormuş. Annem bu 5 kitabı kendisinin yaktığını söylemiş. Polis müdürü (bu devirde kitap yakılır mı?) deyince annem (nasıl böyle konuşuyorsunuz! Siz hepsini yaktıktan sonra, ben de yaktım.). Hiçbir zaman bulamamışlar bu 5 kitabı.”

Karabekir, sürekli polisçe izlenirmiş. Her gün. nereye gitse, köşke kim gelse, bunlar tek tek rapor edilirmiş.

 

******************
Sayfa 134, 152, 153
******************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 21

Karabekir Paşa’yı en çok üzen olay, Atatürk’e karşı düzenlenen İzmir suikastı nedeniyle tutuklanmasıymış.

Kızı, o günleri şöyle anlatıyor:

“İsmet Paşa’nın çayına çağırıyoruz diye Etlik’teki evinden almışlar İzmir’de Elhamra sinemasındaki mahkemeye çıkıncaya kadar tahtakuruları içinde Emniyet Müdürlüğünde yerde yatırmışlar. Yukarıda bir pencere varmış, o pencereyi de demirle kapatmışlar. Pencereyi de çivilemişler. Yer şiltesi vermişler. Mahkeme başlıyor, salon subayla dolu. Mahkeme başkanı Kel Ali subaylara oturun diyor, oturmuyorlar. Karabekir Paşa dönmüş, eliyle işaret, etmiş, oturmuşlar. Mahkeme olurken de uçaklar uçabilecekleri en alçak seviyeden uçmuşlar. (Karabekir suçsuz, Karabekir suçsuz) diye kâğıtlar atmışlar. Beraatından sonra çok tezahürat yapılmış. Beraat ettiği zaman halk galeyana gelmiş”

 

**************
Sayfa 154, 155
**************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 22

Kâzım Karabekir:

“Nutuk çok yanlış ve tarafgiranedir. Nutuk’ta daha ziyade teferruat üzerinde durulmuş ve esaslar kamilen ihmal edilmiştir. Benim yakılan kırk kitabım içinde biri de Nutuk’un hata ve sevap cetveli adını taşımaktaydı. Bununla Nutuk’un yanlışları bir bir gösterilmişti.”

Nutuk’a Yanıt 1945 yılından, dilerseniz, kısa bir süre için ayrılalım ve 1927 yılına dönelim:

Atatürk Nutuk’u, 1927 yılının 15-20 Ekim günleri arasında CHP Kurultayında okumuş; Nutuk, ilk kez 1927 yılında yayınlanmıştır. Kâzım Karabekir Paşa, Nutuk’un ilk baskısı üzerinde el yazıları ile notlar düşmüş ve “Hakikat mihveri yahut hata-sevap cetveli” başlığı ile Nutuk’a yanıtlar vermiştir.

***

Nutuk’a cevaplar…

1 – M. Kemal: “Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş.”

- Kâzım Karabekir: “Bu söz doğru değildir. Şarktaki ordu İran ve Kafkas Azerbeycan’ında birçok zaferler kazanarak oralara yerleşmiş bulunuyordu. Hatta Şimalî Kafkasya’ya bile hâkim olmaya başlamıştı. Mağlûp ve perişan olan Filistin’deki Yıldırım Ordusu (M. Kemal’in kumanda ettiği Ordu) idi. Az sonra Musul,
cenubundaki ordu perişan olmuştu.”

2 – M. Kemal: “Ordunun elinden silah ve cephanesi alınmış ve alınmakta.”

- Kâzım Karabekir: “Bu sözden, şarktaki, adına Onbeşinci Kolordu namı verilen Dokuzuncu Kolordu (4 fırkalı) müstesnadır. Ben silâh vermediğim gibi İstanbul dahilinde olduğu halde diğer kolorduların da elinden silâh ve cephaneleri alınmıyordu. (…)”

 

**********
Sayfa 163
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 23 ve SON

 

…VE SON BÖLÜM…

**********

Nutuk’a cevap…

1 – M. Kemal: “Beni İstanbul’dan neyf ve ted’ib maksadıyla Anadolu’ya gönderenler…”

– Kâzım Karabekir: “Bu kaydında, bana Anadolu’ya geleceğini vaad ettiği halde neden önce Konya’daki ordu müfettişliğine (kendi harp ettiği ordu bakiyesi) tayin olunduğu halde, hastayım, terfi isterim diyerek kabul etmediğinin hakiki sebebini yazmıyor. Sebep, hâlâ İstanbul’da Harbiye Nazırlığını (Milli Savunma Bakanlığı) alarak kalmaya çalışması ve Padişah Vahdettin’e damat olmaya uğraşmasıdır. (…) Nitekim Konya’ya gitmeyi kabul etmeyince oraya yine Filistin’de ordu komutanı bulunan Mersinli Cemal Paşa gönderildi. Bu vaziyette M. Kemal’in de benim mıntıkama gelmesini bazı arkadaşlarımız ısrarla kendilerinden rica ettiler. Hâlâ İstanbul’da Harbiye Nazırlığı ile uğraşmasını artık bütün muhiti (çevresi) ayıplıyordu. Gel dediği gibi şarka gelmek hususunda hâlâ ısrar ediyor idiyse zamanın rical ve Padişahı benim ikazıma uymayan M. Kemal’i zorla göndermiş oldukları anlaşılıyor ki, kendileri için elîm (acınacak) bir vaziyettir.”

(..). M. Kemal Paşa, itilâf Devletleriyle başa çıkamayacağımızdan millî mücadeleye taraftar değildi. Benim (tek dağ başı mezar oluncaya kadar ya İstiklal, ya ölüm) teklifime delilik diyordu.”

(…) 14. sayfada millî teşkilât ve mitinglerin kendi tamimi ile yapıldığını anlatmak istiyor. Halbuki, kendileri Samsun’a çıktıkları 19 Mayıs’da bu tamimi yapmaları icap ederdi. On gün sonra tamim etmesinin sebebi ne olabilir? “Verdiğim talimat üzerine her yerde mitingler yapılmaya başlandı” diyorlar. Halbuki, Erzurum’daki mitingi 18 Mayıs’ta yani M. Kemal Paşa daha Samsun’a çıkmadan önce yaptırmıştım. Trabzon’a gelince burası M. Kemal’in tamiminden sonra da yapmamıştır (..) asabî mizaçlı olan halkın miting neticesinde Rumlara saldırması tehlikesinden korkutmuştur”

Karabekir, Nutuk’a düştüğü notlarda Atatürk’ün Kurtuluş Savaşının başında “Amerikan mandası” ve “bolşeviklik ilânını” çözüm olarak düşündüğünü de yazmış!”

**************
Sayfa 163,164
**************

 

**********

 

KAYNAK:

Kâzım Karabekir Anlatıyor, Uğur Mumcu, 5. Basım, Tekin Yayınevi, İstanbul 1993.

[“Kâzım Karabekir Anlatıyor” başlıklı yazı dizisi 10-29 Haziran 1990 günleri arasında Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.]

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

“Atatürk olmasaydı” ile aldatanlar

“Atatürk olmasaydı” ile aldatanlar

“Atatürk olmasaydı” ile aldatanlar, “Atatürk olmasaydı” sloganıyla; cinayetlerini, denaetlerini, dinsizliklerini, zulümlerini, ahlaksızlıklarını meşru bir zemine oturtmayı hedeflemişlerdir.

Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı bizim halimiz nice olurdu diyen bir milleti; Atatürk olmasaydı… diye başlayan cümleler kuran bir millet haline getirmeye çalıştılar.

“Atatürk olmasaydı” ile aldatanlar, “Atatürk olmasaydı” sloganıyla:

“Amentü” okuyan bir millete; Islam’a aykırı olan “andımız”ı okumayı meşru göstermeye çalıştılar.

Namaz kılan bir milleti; bale yapan bir millet haline getirmeye çalıştılar.

Put yıkan bir milleti; put diken bir millet haline getirmeye çalıştılar.

Yeminlerini, en çok değer verdikleri Allah’ın adına eden bir milleti; namusları üzerine yemin eden namussuz bir millet haline getirmeye çalıştılar.

Başörtüsü Allah’ın emridir diyen bir milleti; başörtüsü ortaçağ karanlığının, bağnazlığın, köhneliğin sembolüdür diyen bir millet haline getirmeye çalıştılar.

Insanları aldatmayı günah bilen bir millete; aldatmanın uyanıklık olduğunu kabul ettirmeye çalıştılar.

Şeriat’a olan saygısını “Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” şeklinde ifade eden bir millete; kahrolsun Şeriat dedirtmeye çalıştılar.

Allah’ı arayan bir milleti; Sevgili arıyorum diyen bir millet haline getirmeye çalıştılar.

Bir vakit namaz kılmamayı günah bilen bir milleti; okulda namaz kılmayı suç kabul eden bir millet haline getirmeye çalıştılar.

Kabe’ye hacca giden bir milleti; Anıtkabir’e giden bir millet haline getirmeye çalıştılar.

“Allah”ın ismini cihana duyurmak için canını vermekten çekinmeyen bir milleti; Ezan’dan Allah isminin çıkarılmasını savunan bir millet haline getirmeye çalıştılar.

Kurtuluş Savaşı’nda yunanlılar için “şapkalı gavurlar geliyor” diye bağıran bir milletin başına şapka geçirdiler.

“Atatürk olmasaydı” ile aldatanlar, Müslümanları Kemalizm potasında eritmeye ve buna karşı çıkanları ise, “Atatürk olmasaydı” sloganıyla susturmaya çalıştılar.

***

Peki, bu “Atatürk olmasaydı” sloganını yaymak için gayret sarfedenler kimlerdir?

Bir örnek verelim…

1994 yılında “Atatürk olmasaydı” isimli bir kitap yayınlandı. Bu kitabı kim bastırdı dersiniz?

Masonluğun bir alt basamağı olduğu söylenen “Rotary Kulübü” bastırdı.

Peki, kitabı kim yazdı?

“Hala Arab’ın tarihine asr-ı saadet deniyor. Hangi asr-ı saadet?! Arab’ın dinini atalım!..”[1] ve “Ben Şaman’ım. Atatürk de Şaman’dı”[2] diyen Cemal Kutay yazdı.

Daha ne diyeyim?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Cemal Kutay’ın, “Atatürk şamandı dedim Kuleli beni ayakta alkışladı” başlığıyla Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan röportajı

***

“Atatürk olmasaydı” isimli kitabın kapağı

***

“Atatürk olmasaydı” isimli kitabın “Beşiktaş Rotary Kulübü” tarafından bastırıldığına dair kitapta verilen bilgi

***

“Atatürk olmasaydı” isimli kitabın “Beşiktaş Rotary Kulübü” tarafından bastırıldığına dair kitapta verilen bilgi

***

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Tarih ve Düşünce Dergisi, Mart 2000, sayı 5, sayfa 20.

[2] Tarih ve Düşünce Dergisi, Mart 2000, sayı 5, sayfa 17.

Ayrıca bakınız; Hürriyet Gazetesi, 12 Aralık 1999.

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

“Bilim Adamı” Prof. Dr. Ilber Ortaylı

***

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı’nın, “Tarihin Izinde” isimli kitabının “Yahudilikte ve Müslümanlıkta Laiklik Reçetesi Olmaz” bölümünde aynen şöyle yazıyor:

“Din ile devletin ayrılması Yahudilik ve Müslümanlıkta imkânsızdır. Çünkü her iki din, insanların yirmi dört saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkilerini değil özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, nasıl temizleneceklerini, karı-koca arasındaki ilişkiyi ve tabii ki devletle olan ilişkiyi belirler.”[1]

Ilber Ortaylı, Islam’ın özel hayatı düzenlediği gibi kamusal hayatı da düzenlediğini, aynı eserinde:

“Müslümanlık ve Yahudilikte vahiy kamusal ve özel hayatı düzenler; bu nedenle devletle dinin ayrılışının teorik reçeteleri yoktur.”[2] şeklinde belirtmektedir.

Böylece, Laikliğin Islam’a aykırı olduğu gerçeğini, kemalistlerin, “yobaz, kara cahil” gibi hakaretlerle kamuoyu gözünde itibarsızlaştırmaya çalıştıkları “Islam alimlerinden” sonra; Cambridge, Oxford, Princeton, Galatasaray, Bilkent ve daha başka birçok Üniversite’de öğretim üyeliği yapmış olan Türk Tarih Profesörü Prof. Dr. Ilber Ortaylı gibi bir “Bilim Adamı” da ifade etmiş oldu.

Acaba kemalistler, Prof. Dr. Ilber Ortaylı’ya da “yobaz, kara cahil” diyecekler mi?

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı bunları bir konferansta da dile getirmişti. Izlemek için tıklayın:

https://www.facebook.com/photo.php?v=324673504286538

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] İlber Ortaylı, Tarihin İzinde, Profil Yayıncılık, Istanbul 2008, sayfa 179.

[2] İlber Ortaylı, Tarihin İzinde, Profil Yayıncılık, Istanbul 2008, sayfa 183 – 197.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Ali Şükrü Cinayetinin Perde Arkası: Kemal Atatürk mü öldürttü?

Ali Şükrü Bey Cinayetinin Perde Arkası: Atatürk mü öldürttü?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Sağda, Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey merhum

***

Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur’un kaleminden Ali Şükrü cinayetinin perde arkası:

Osman Ağa Ankara’da imiş. Sokakta rastgeldim. Yüksekte Çiftegazi Mektebi yanında oturuyor. Karacaoğlan caddesinde rastgeldim. Nereye gittiğimi sordu. “Meclis’e” dedim. “Ben istasyona gidiyorum, beraber gidelim.” dedi. “Peki” dedim. Istasyona kadar beraber yürüdük ve konuştuk. Beni severdi, itimadı vardı. Ben de onu severdim. Meclis’in önünden geçerken dedi ki:

“Yahu, Meclis’de bir çok vatan haini meb’us varmış, bunlar memleketi satıyorlarmış. Niye bana haber vermiyorsun? Meclis’i basıp hepsini keseceğim. Başka çare yok. Bu kadar emek, bu kadar kan. Memleketi kurtardık. Derken şimdi bunlar çıktı.”

Baktım, kemali safiyetle, sükunetle ve ciddiyetle söylüyor. Ben ise işin dehşetinden tüylerim ürperdi. Düşün, Meclis basılmış, ikinci grup doğranmış, arada diğer meb’uslardan da gitmiş. Her yer kan ve cenaze içinde, inleyen, bağıran, imdat isteyen, can çekişme hırıltıları… Ne kanlı sahne, ne facia… Cihana, Avrupa’ya karşı da ne çirkin… Tarih her gün bunun dehşetinden titreyecek… Bu adam da bunu yapar mı yapar. Müthiş bir hunhardır. Yapar da gözünü bile kırpmaz. Nitekim bana da adi bir şey söylüyor, bir portakal keser gibi söylüyor.

Dedim ki: “Bu hainleri sana kim haber verdi?”

Dedi: “Orasını sorma!”

“Hayır, illa söyle!” dedim ve zorlandım.

Dedi: “Gazi söyledi.”

Iş anlaşıldı: Mustafa Kemal ikinci gruptan bîzâr, çaresi de kalmamış. Topal Osman’a bunları katliam ettirecek. O, mevkide kalması için, hatta bütün Milletin canına kıyar. Eşsiz bir canavardır. Merhamet, ve vicdan öyle şeyler bilmez. Demek bu işi kurmuş, işin de Osman’dan başka münasıb ehli yoktur. Osman da vatanperverdir, hem de cahil. Zavallının vatan hislerini ele almış, onu iyice doldurmuş, kandırmış.

Dedim ki: “Ağa, ben seni çok severim. Sen de bunu bilirsin. Bana itimadın var mı, beni sever misin?”

Dedi: “Vardır, seni çok severim. Sen tam vatanperversin. Venizelos’u bile döğdün.”

Dedim: “Peki! Beni dinle! Sana babaca nasihatim var. Sen cahilsin. Işlerin içyüzünü anlamazsın. Bu lakırdılar aramızda kalacak amma, yemin et!” Yemin etti. Devam ettim: “Meclis’te hain yoktur. Onlar hükumetin yolsuzluğu aleyhindeler. Biraz azgınlar, amma, iş böyledir. Sakın bu işi yapma! Bu çok fena, çok kanlı bir iştir. Sonra sana lanet okurlar. Yazık, bu Millete bu kadar hizmet ettin, bunları mahvetme. Bu işi sakın yapma! Millet Meclisini basmak pek ağır bir şeydir. Hem de sen bunu kanınla ödersin.”

Dedi: “Ne diyorsun?”

Dedim: “Böyledir. Bana söz ver! Yapmayacağına yemin et!”

“Yapmam. Iyi ki söyledin.” deyip yemin etti.

Bu adam cahildi, hunhardı, fakat iyi insandı, pek vatanperverdi. Anlatınca anladı. Ben de böyle dehşetli bir faciayı izale ettim diye sevindim. Artık bitti dedim. Hatta o esnada istasyonun rıhtımında beraber bir aşağı bir yukarı volta vuruyorduk. Şakalaştım. Gülüştük. O gün de istasyon pek kalabalıktı. Bir istikbal mı vardı, neydi bilmem… Bir tesadüf, bakın ne yapıyor. Çok iş tesadüfe bağlıdır. Bu tesadüfler milletin bile talihlerini değiştirirler.

Iki üç gün geçti, bir gün Ali Şükrü’nün meydanda olmadığını söylediler. Kardeşi iki gün beklemiş, bakmış yok, hükumete söylemiş, Rauf’a (Orbay) söylemiş. Hükumet arıyormuş. Bakıyoruz, Rauf’ta bir fevkaladelik var. Hey’et-i vekilede soruyorum, soruyorlar, kimseye hiçbir şey söylemiyor. Herkes merakta. Ali Şükrü ne oldu? Yine bunu Rauf’a Hey’eti Vekile resmen soruyor. Hiç bir şey demiyor. (…) Iki gün evvel Ali Şükrü akşam üzeri Karacaoğlan caddesinden hükumete giden yolda cami karşısındaki kahvede imiş. Topal’ın adamlarından ismini unuttuğum bilmem ne kaptan denilen adam gelmiş. Ali Şükrü’ye “Ağa seni istiyor.” demiş. Aynı memleketli olduklarından birbirilerini tanırlarmış. Kalkmış beraber gitmişler. Ağanın evine girmişler. Demek, iş geldi, Ağa’ya dayandı. Benim de derhal Ağa ile görüştüğümüz aklıma geldi. Kendi kendime dedim: “Mutlaka ağa Meclis’i basmayınca Mustafa Kemal onu Ali Şükrü’yü öldürmeğe ikna etti.”

 

**********

 

KAYNAK: Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 3, sayfa 1172 – 1175.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*