Sultan II. Abdülhamid Han’ın hanımlarından Behice Sultanla Altı Ay

Behice Sultanla Altı Ay

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Cennetmekân Sultan II. Abdülhamid Han (rahmetullahi aleyh)

***

Takdim

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci:

“Birgün babamın evrakı arasında küçük bir defter buldum. Defter, babamın Nurullah Yıldız adındaki bir öğretmen arkadaşına aitti. Muhterem Nurullah bey,  Napoli’ye kaldığı 1967 yılında, burada sürgünde bulunan Sultan II. Abdülhamid’in hanımlarından Behice Sultan ile sık sık görüştüğünü; ondan dinlediklerini bir gün unutulup zâyi olacaklarından korktuğu için kaleme aldığını yazmaktadır. Bahis mevzuu hâtıralar arasında çok enteresan ve şimdiye kadar bilinmeyen  pek çok husus yer almaktadır. Bunları okuyunca, kendi kendime, mâdem hâtıra sahibi zâyi olmasından korkmuş; o halde arzusuna uyup bazılarını neşredelim dedim.”

***

Nasıl tanıştım? (Nurullah bey anlatıyor)

İstanbul’da üniversitede okurken, birkaç aylık bir araştırma bursu ile Napoli’ye gelmiştim. Bir akşam yemeğinde, Arjantin Üniversitesi’nden bir profesör, beni  Napoli’de ikâmet etmekte olan bir Türk doktoruyla tanıştırmak istediğini söyledi. Yabancı bir ülkede kendi lisanımı konuşabilmek fırsatına kavuşacağımdan içimde bir sevinç belirdi. 21 Eylül 1967 Perşembe akşamı doktor beyin evine gittik. Doktor bey, Trablusgarb’dan 30 sene önce buraya gelip yerleşmiş , son derece kibar, Osmanlı terbiyesine sahip bir zat idi. Türkçeyi konuşmakta bir hayli güçlük çekmesine rağmen kendisiyle çok iyi anlaştık. Pederleri Trablusgarb’da Evkaf Müdürü imiş. Sultan Reşad tarafından, muhterem babalarına gönderilen tuğralı nâmeler, eve başka bir hoş manzara veriyordu. Konuşmalarımız arasında Napoli’de başka Türklerin olup olmadığını sordum. “Evet, Sultan Hamid’in zevcelerinden Behice Sultan burada oturur” deyince, çok heyecanlandım, gözlerim doldu, sevincimden yerimde duramaz oldum. Hemen adresini sordum. “Bende yok, ama konsolosluktan bulabilirsiniz” dediler. Hayatımda unutamayacağım heyecanlı bir gece geçirdim. Ertesi günü, 22 Eylül 1967 Cuma günü konsoloshâneden adresi aldım. Fakat gerek doktor bey, gerekse konsoloshâneden, ziyaretçi kabul etmediklerini söyledikleri zaman çok üzülmüştüm. İçimden “Ne olursa olsun yalvarır yakarır, yine görüşürüm” dedim. Akşam namazını kıldıktan sonra ellerimi açarak: “Ya rabbi! Niyetim sence ma’lum. Senin rızâ-i şerifin için bir müslümanı ziyaret etmek istiyorum. Her  şeyi yaratan, yoktan var eden, kalpleri çeviren sensin. Bana bu fırsatı nasib et!” diye dua da ettim ve yola çıktım.

Saat akşam sekiz sularıydı. Evin bulunduğu sokağa geldim. İçimde anlatamayacağım bir heyecan başladı. Evin kapısına geldim. Kalbimin atışları hızlandı. Merdivenleri çıkarken âdetâ nefesim tıkanacaktı . Hep içimden, “Allahım beni boş çevirme!” diye dua da ediyordum. Zile besmeleyi okuyarak bastım. Beş-on saniye sonra ihtiyar bir kadın sesi;  İtalyanca, “Kimsiniz?” diye sordu. Ben de  İtalyanca “Efendim İtalyanca bilmiyorum, İstanbul’dan geliyorum” dedim. Kapı açıldı. Önde, nurânî yüzü ve başında örtüsü ile Behice Sultan ve arkada, hayatını hizmet uğruna buraya vakfetmiş, iri boylu, bıyıklı, gözleri hayli içeri çökmüş ihtiyar muhterem bir zât duruyordu. Bu zât, önceden ismini öğrendiğim, Sultan Hamid Han hazretlerinin miraylarından Celâl Akıncıgil Bey olmalıydı. Selâm verdim. “Allah rızâsı için sizi ziyârete geldim. Lütfen kabul buyurun” dedim. “Aleykümselâm, içeriye buyurun efendim” sesi bütün heyecanımı dindirdi ve sevinçle içimden çok şükrederek besmeleyle içeriye girdim. Yaşadıkları yer, gayet mütevazi bir apartman dairesi idi. İçim burkuldu. Kendi kendime “Heyhat! Saray’dan, Napoli’nin ara sokaklarındaki bir apartman dairesine!” diyordum. Bir masanın etrafına üçümüz oturduk. Evde başka kimseler yoktu. Önce mübârek ellerini öptüm ve söze şöyle başladım.

”Efendim, bendeniz namazını kılan, İslâm terbiyesi ve ahlâkı ile yetişen, Sultan Hamid Han Hazretlerini çok seven bir Türküm. İstanbul’dan geldim. Burada olduğunuzu haber alınca içime sizinle tanışmak, dualarınıza kavuşmak ateşi düştü.  Şu anda bu arzuma kavuşmanın sevinci içindeyim” dedim. Behice Sultan’dan, duvarları çınlatan, yürekten gelen bir “Elhamdülillah!” sözü geldi. Behice Sultan devam etti: “Demek namazını kılıyor, Allahını ve Peygamberini tanıyorsun. Allahıma sonsuz hamdü senâlar olsun, ölmeden önce bana bunu da işitmek, genç bir Türk Müslüman evlâdını görmek nasib etti” dedi.  Saate baktım tam sekiz buçuktu. Gece onikiye kadar fâsılasız devam eden ilk sohbette konuşulanları sırayla anlatamayacağım için, ayrı ayrı bahisler halinde bu dinlediklerimi arzetmeyi uygun buldum. Bu arada, Celâl Bey vakûr, son derece asil ve kibar, sessiz, ara sıra başını önüne eğerek, yaşla dolu gözleri ile hâtıralardan silinmeyecek ayrı bir manzara arzediyordu. Ara sıra söze karışacağı zeman “Efendim” ile başlıyor ve Behice Sultan’a “Kadınefendi” diye hitâb ediyordu. Bu ciddiyet ve kibarlık havası arasında, sanki kendimi sarayda hissediyordum. Aynı havaya kendimi alıştırmağa, onlar gibi davranmaya son derece dikkat ediyordum.

Benim anlatacaklarım bu kadar. Artık hep Behice Sultanı dinleyeceğiz.

***

Babam

Biz aslen Kafkasyalıyız. Ben 8 yaşımda saraya geldim.  İlk öğrendiğim Kur’ân-ı kerîm oldu. Biraz da arapça tahsil ettim. Bize sarayda tefsir de okuttular. Babam Elbuz efendi lakabıyle meşhur olmuştur. Çok iri yapılı, gösterişli idi. Herkesin dikkatini çekecek derecede bir güzelliğe de sahipti. Bir gece Fahr-i kâinat aleyhisselâm efendimizi rüyâsında görmüş. “Gel, seni bekliyoruz” buyurmuşlar. O sene hacca gitti.  Hac farîzelerini yerine getirdikten sonra orada vefat etti. Hadîcetü’l Kübrâ vâlidemizin yanına Cennetü’l mualla denilen yere defnedildi. Taşları İstanbul’dan gitti. Sonra Vehhabîler oralarını harab etmiş. Allah rahmet eylesin. Babamın bu ayrılığı hepimizi çok üzdü. Hele amcam, “O gitti, ben de gideceğim” dedi. Ertesi sene o da hac farîzelerini îfâ ettikten sonra orada kaldı. Babamın yanına defnedildi. Babamın büyük babası her zaman dermiş ki: “Bir gün gelecek, ayakları baş, başlar ayak olacak. Uzun bir müddet sonra yine eski hâline dönse gerektir”. Hürriyet hareketleri başlayınca babam, bu sözü çok tekrar eder ve “bu ayaklar gün gelecek baş olacak” derdi. Nitekim öyle oldu. İttihatçılar az sonra idareyi ellerine aldılar.

***

Sultan Hamid çok dindardı  

Sultan Abdülhamîd Han, haramlardan son derece sakınırdı. İki eli kanda olsa, namaz vaktini geçirmez, evvel vaktinde namazlarını kılar, günlük vazifesi olan Delâil-i Hayrat’ı okur, tesbihlerini çekerdi. [Delâil-i Hayrat, Şâzilî meşâyihından (şeyhlerinden)1465 senesinde Fas’da vefat eden Muhammed bin Süleyman Cezûlî hazretlerinin yazdığı emsalsiz bir salavat kitabıdır.]

Küçük yaşta arapça tahsiline başlamışlar, ilk öğrendikleri arapça olmuştur. Birçok Kur’ân-ı kerîm ilimlerini, en fazla tefsir ilmini okumuşlardır. Âyet-i kerîmeleri bazen okur ve îzâh ederlerdi. Babaları Abdülmecîd Han “Bu benim oğlum derviştir” buyururlarmış ve ekseriya bu lakapla hitâb ederlermiş. Çok fasîh ve güzel konuştuğu için de amcaları Sultan Aziz han kendilerine “Bülbül” lakabını vermişti. Sarayda namaz kılmıyan kimse yoktu. İstisnâsız herkes namaz kılardı. Dili bükülmeyen bazı yabancılar hizmete gelince, hiç olmazsa namaz kılacak kadar sûreleri, İslâm dininin esaslarını ezberlemek mecburiyyetindeydiler.

***

Kur’ân-ı kerime hürmetleri

Cennetmekân yattığı odada Kur’ân-ı kerim bulundurmazdı. Onun olduğu yerde ayaklarını uzatıp yatamazdı. Hemen bitişik odada, büyüklerin isimleri yazılı levhalar ve bir dolap içinde Kur’ân-ı kerimler bulunurdu. Tam o odanın üzerinde de kadın efendilerden birinin odası vardı. Sultan Hamid o odada yatılmasına gönlü elvermezdi. Câiz olduğunu bildiği halde men ederdi. İyi bilirim, yerler halı döşeli olduğu halde, yatacak yeri orası olduğu için kadın efendi sessizce odaya gelir ve uyurdu.

***

Abdeste riâyetleri

Cennetmekânın başı ucunda bir tuğlası bulunurdu. Onu hiç yanından eksik etmezdi. Uykudan uyanınca, hemen teyemmüm eder, ondan sonra musluğa kadar gider, abdestini alırdı. Abdestsiz yere basmazdı.

***

Sultan Hamid  Şâzilî idi

Sultan Hamid’in âdeti o idi ki; her gün muhakkak yedi defa Yâsin-i şerif okurdu. Zaten ezberindeydi. Kendisine bir şey
söylendiğinde eğer cevap veremiyorsa muhakkak okumakla meşguldü. Durak başında durur ve cevap verirdi. Esas itibariyle Şâzilî tarikatine mensuptu. Şeyhi Bağdad’da olup arada bir gelirdi. Onu çok uzaklardan arabalarla karşılar, son derece izzet ve ikramda bulunur, sohbetler ederdi. İki-üç gün sonra şeyh efendi ayrılırdı. Sonra şeyhi vefat etti. Kâdirî tarikatına girdi. Günlük evrâd-ı şerifeleri muhakkak okur, bir gün te’hir etmezdi. Devrinin kutbu olduğunu söylerlerdi. Bazen öyle olurdu ki, sarayda olduğu muhakkak olmasına rağmen, her yerde aransa bulunmazdı. Hamidiye câmiinin kürsü şeyhi Şerif efendiyi çok severdi. Şerif efendi bize çocukken ders verir, nasihat eder, dualar ve salevat-ı şerifeler
öğretirdi. [Sultan Hamid’in mensub olduğu zât Trablusgarblı Şeyh Zâfir efendidir. Babası Hasan Zâfir el-Medenî’nin halîfesidir. Sultan Hamid daha şehzâdeliğinde kendisine intisab etmişti. Padişah olunca da kendisini İstanbul’a davet ederek Yıldız yolundaki tekkeyi inşa ve kendisine tahsis eyledi. Zâfir efendi 1903 senesinde burada vefat etti; dergahı yanındaki türbeye defnolundu. Sultan Hamid bilahare Kâdirî meşâyihından Ebü’l Hüdâ efendinin sohbetine devam etmeye başlamıştır.]

***

Cenab-ı Hakkın yardımı!

Hayatımda her şeyden ümidimi kesip yalnız ve yalnız Cenab-ı Hakla baş başa kaldığım zamanlarda istediklerim anında oldu. Meselâ bir gün burada evi temizlerken çok ağır olan dolabın yerini değiştirmek istedim. İhtiyarım, gücüm kuvvetim az. Dolaba hâkim olamadım ve dolap devrildi. O anda gözlerimi kapadım ve “Allah!” dedim. Dolap yavaşça yere düştü, ne içindekilere bir şey oldu ve düştüğü yere ve ne dolaba… Hayretten dondum kaldım. Bir gün farkına varamadım, elim bileğime kadar çok haşlar kaynar sütün içine girdi. Elimin yanmasını, acısını bıraktım;  şişer kabarırsa, doktor icab ederse hâlim ne olacak dedim. Elime bakamadım. “Ya rabbi, sana sığındım. Hâlis niyyetime beni bağışla, elime  şifa ver” dedim. Başımı çevirip baktım ki, pek az hafif bir kızarıklıktan başka tek birşey yok. Ne acı ve ne sızı… Bir defasında da elim çıktı. Doktor istemedim. Kendi kendime uğraştım. Biraz sakat kaldım, fakat halimden memnunum.  [Bu derece hayâ ve iffet sâhibi yüksek insanın karşısında erimemek mümkün değildi. Tam on sene sokağa hiç çıkmamışlardı. On sene önce de evi değiştirirken sokağı görmüşlerdi. Evleri de çok içerde olup, bir insan görmek mümkün değildi. Bu derece şikeste, bu derece insanlardan kaçan bir hanımefendi idi Behice Sultan!] O sefer, huzurlarından ayrılırken bir sandık açtılar ve “Oğlum Kur’ân-ı kerîmler toplatılacak dendi. Onun için yanıma çokça Kur’ân-ı kerîm aldım. Bu misvak da sana ilk hediyem olsun” buyurdular. Gözlerimden öptüler. Kapıdan çıkarken, “Cenab-ı Hak seni aziz etsin. İki cihanda rahat ve mesud ol. Hiçbir gün üzüntü ve sıkıntı görme. 40 senedir kilitli ağzımı açmama, içimi dökmeme sebep oldun. Her zaman sık sık gel. Bu bana Cenabı Hakkın bir lutfu oldu” buyurdular.

***

Eyyüb Sultan’daki su

Behice Sultan bana birgün “Akraban olarak kimin var, kimin yok?” diye sordu. Ben de annem ve kızkardeşimden bahsettim. Kızkardeşimin üç yaşında bir oğlu vardı. Çocuk felci geçirmişti. Oturamıyordu. Bu sebeple kardeşim ve doktor olan kocası çok üzüntü ve sıkıntı çekiyorlardı. Behice Sultan “Eyübsultan’a gitsinler, oradaki sudan çocuğa içirsinler. Sinir hastalıklarına iyi gelir” dedi. Hemen kardeşime mektup yazarak bildirdim. Onlar da kış olmasına rağmen İstanbul’a gelerek türbeyi ziyaret etmiş ve câmi bahçesindeki şadırvandan su alıp çocuğa içirmişler. Daha eve dönmeden çocukcağız oturmaya başlamış. Meğerse Behice Sultan hanımefendinin bahsettiği su, kabrin hemen yanındaki kuyunun suyu imiş. Kardeşim bunu bilmediği için, bahsi mevzuu suyu, şadırvanın suyu zannetmişler. Ama niyet hâlis olunca Kadınefendinin bereketiyle şadırvanın suyu da  şifâ hâsıl etmeye yetmişti. Sultan hanımefendi anlattı: Saraydayken saraylılardan birisi rüyasında kafasına büyük bir kayanın düştüğünü görmüş. Mübarek bir zâta ta’bir ettirmiş. Hergün 101 defa “Yâ Latîf” oku demiş. Meğerse hergün gelip geçtiği yerde bir kaya varmış. Ufalana ufalana hergün minik bir parçası tepesine düşermiş. Böylece kurtulmuş.

***

Sultan Hamid’in milletine düşkünlüğü

Sultan Hamid, 1897 Yunan harbi olduğu zaman hiç uyumazdı. Sabaha kadar, elinde haritalar, “Askerim, şu saatte burada, bu saatte burada olması lâzım” derdi. Her saat başı haber alır ve devamlı dua ile, niyaz ile meşgul olurdu. Son derece merhametliydi. Hayatına kast edenleri, en büyük ceza olarak sürgün eder, lâkin maaşlarını da beraber gönderirdi. O kadar çok milletine düşkün idi ki, milletim derdi, başka bir şey demezdi. Hepimizi bir tarafa bırakır, evvela millet işleri için, milleti için uğraşırdı. İçinde bu kadar milletine hizmet aşkı vardı. Ne zaman Enver Paşalar Süveyş Kanalı’nı askerlerle geçmek istediler, aynen şöyle söylemişti: “Çok yazık ediyorlar. Bizim askerin ta’lîm ve terbiyesi oraya, o sisteme alışık değildir. İngilizlerin elinde askerlerim telef olacaklar. Eğer onlar muvaffak olursa, ben de ceddim Yavuz Sultan Selim gibi sakalımı keser, onlara veririm. Çok yanlış iş yapıyorlar” der ve üzülürdü. Dediği de çıktı. Hicaz ve Bağdad demiryolu yapılırken herkes elinde olan zâtî malını verirdi. Bunların arasında ben de ne varsa elimde vermiştim. Bir madalya vermişlerdi. Sonradan saray basıldığı zaman onu da çaldılar. Birşey bırakmadılar.

***

Sultan Hamid’in hayvan sevgisi

[Bir defasında yanıma İstanbul’dan gelen peynirle biraz da pasta alarak ziyaretlerine gittim. İlk tenbih ettikleri husus, bundan sonra suret-i kat’iyyede hediye götürmemem oldu. Ben de “peki, baş üstüne” dedim. Hanımefendi koltuğuna oturdu ve sohbete başladı. Bu akşam ki mevzuya Celâl Bey sebep oldu ve dedi ki: Kadınefendinin 60 kadar güvercini vardır. Her gün onları besler, 3-5 tane kadar da kedisi var”. Bunun üzerine Sultan hanımefendi şunları anlattı:]

Cennetmekân Sultan Hamid, hayvanlara karşı son derece müşfik idi. Bilhassa güvercinleri çok severdi. Sarayda bahçenin her tarafı kafeslerle doluydu. Her çeşit güvercinimiz vardı. Hangi kafeste, hangi cinslerin olduğunu bilirdi. Birisi ölünce, onu sepete koyarlar, Cennetmekân bakar, daha itinalı bakmaları için tenbih eder, sonra giderdi. Son derece üzülürdü. Onlarla pek yakından ilgilenirdi. Bir de pek çok sevdiği papağanı vardı. Papağana çok meraklıydı. O papağanın da öyle bir huyu vardı ki, hiç konuşmaz, sadece Cennetmekânı ayak sesinden tanır ve o geçeceği zaman, önceden: “Padişahım çok yaşa!” demeğe başlardı. Onlar da, yanına gider, “Âferin benim papağanım, âferin sana!” der, okşar ve yollarına devam ederdi. Ma’lûm, papağanlar çok bakım ister. Bir gün çok garip bir hâdise olmuştu. Onu imkân yok unutamam. Papağana bakanlar, kendi aralarında: “Şu papağana bir gün maydanozlu börek verelim de ölsün, biz de ondan kurtulalım. Baş edemeyeceğiz” demişler. O gün Cennetmekân hazretleri geçerken, papağan acı acı bağırmağa başlamış ve “Beni öldürecekler! Maydonozlu börekle öldürecekler!” demiş. Hemen Cennetmekân, papağanın yanına gitmiş, “Kim seni öldürecek? Olmaz öyle şey!” demiş. Demiş ama papağan susar mı? Avazı çıktığı kadar, “Beni öldürecekler!” diye bağırıyormuş. Orada bulunan bakıcılarda renk kalmamış. “Hayır efendimiz, aramızda şaka yapıyorduk. Öyle şey yapmayız” demişler. Papağan susmuş. Biraz da okşandıktan sonra, bu sefer “Padişahım çok yaşa!” diye bağırmaya başlamış. Cennetmekân Selânik’e gittiği zaman, papağanını da istetmişti ama, herşey gibi kayboldu, ne oldu, anlamadık.

Cennetmekânın şehzâdeliği zamanında evlendiği ilk hanımından Lûtfiye diye bir kızı varmış. O zaman ekseriya Dolmabahçe sarayında bulunurlarmış. Pek de meşhur, gayet iyi konuşan bir papağan varmış sarayda. Bu kız henüz 9 yaşındayken, mübarek gecelerden birinin gününde gayet şık giyinmiş. Annesi aşağı daki bir odaya inmiş. Kalfalar da aşağı da öğle yemeğine hazırlanıyorlarmış. Bu kızcağız kibritle oynarken etekleri tutuşmuş. Söndürmeğe uğraşırken, tesadüf, annesi yukarıya çıkmış. Kızı böyle görünce hemen üstüne atılıyor. Her ikisi yanmağa başlıyor. Onlar böyle uğraşırken, papağan, avazı çıktığı kadar bağırmağa başlıyor: “Yetişin kalfalar, sultanlar yanıyor!” diye. Herkes işitiyor, fakat numara yapıyor diyorlar. Hep böyle bağırınca, hele bir bakalım diyorlar. Ne görsünler, her ikisi de alevler içinde! Güç belâ kurtarıyorlar. Fakat kız ölüyor. Allah rahmet eylesin. O gün, bugündür, Cennetmekân o kızını unutamaz. Bunun için papağanlara da düşkündür. Hayatının son günlerinde bile Beylerbeyi sarayına bir papağan getirtmişti. Lâkin çok berbat bir şeydi. Ne konuşur, ne bir şey ederdi. Vefatlarından sonra orada bulunan kadın efendilerden birisi sırf hâtıra diye onu aldı, ölünceye kadar baktı.

***

Ayranlarımı kabartmasınlar!

Sultan Hamid, son derece kibar ve o derecede sessiz idiler. Hiç kimseye yüksek sesle bağırdığı, azarladığı işitilmemiştir. Bazı siyasî işlerden dolayı, pek çok canı sıkılırsa, iki kaşı arasındaki damarı ileri fırlar ve “Türk ayranlarımı kabartmasınlar!” derdi.

***

Bronşit idiler

Bir tütüncübaşıları vardı. Ekseriya yanlarında bulunurdu. Çok sigara içerlerdi. Sapsarı tütünden sarılırdı. “Tütüncü başı!” dediler mi, sigarası hazırdı. Tamamını bitirmezdi. Fakat o sigarayı en tiryakiler içse başları döner. Çok sert sigara içerlerdi. Bir gün kendisi yokken, bir tane ben de sardım. “Bir iki defa çekeyim, bu nasıl şey acaba?” dedim. Dünya başımda dönmeye başladı. Hemen bıraktım. İşte bundan dolayı olsa gerek, şiddetli bronşitleri vardı. Fakat kendi kendilerini tedâvi ederlerdi. Bunu kimse bilmez. Çünki herkesten gizli olarak bu tedâvi usulünü tatbik ederdi. Demirden
bir çubukları vardı. Onu ateşte iyice kızdırırlardı. Sonra tam boğazlarının altını onunla dağlarlardı. Diğer ellerinde de, ne olduğunu bilmediğim bir yaprak bulundururdu, hemen onu da o yarasının üzerine bastırır ve rahat ederlerdi. Bronşit, uzun müddet geçerdi. Gene oldu mu, aynı şeyi tatbik ederlerdi. Doktorluktan çok anlarlardı. Pek fazla doktorlarla işleri yoktu.

***

Sultan Vahideddin için ne dedi?

Cennetmekân, biraderi Şehzâde Vahîdeddin efendiyi pek çok severdi. En küçük kardeşleri idi. Tahttan indirilince bir gün: “Vahîdeddin efendi, bu işi yapar. Devleti iyi idâre eder. Yaparsa o yapar. Şayet ona da mâni’ olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur”. Nitekim öyle oldu.

***

Perestû Vâlide Sultan

Sultan Hamid’i ve kendisinden bir yaş küçük kızkardeşi Cemile Sultan’ı Sultan Mecid’in hanımlarından Perestû kadınefendi büyütmüştü. Çünki her ikisinin de annesi vefat etmişti. Fakat bu kadın çok çok iyi bir insandı. Sultan Hamid kendisini pek severdi. Nakşî idi. Çok yaşadı. Fakat hal sâhibi, tam derviş bir kadın idi. Son derece zayıf, kuş gibi bir hal almıştı. Koltuklarından tutar, öyle hizmet ederlerdi. Bahar gelince, Saraydan ayrılır kendi konağına giderdi. Cennetmekân buna çok sıkılır, hiç ondan ayrılmak istemezdi. Annesi üşümesin diye ona eliyle hırkasını giydirirdi.
Fakat kadıncağızın da bir huyu vardı. Yünlü şeyleri giymekten hiç hoşlanmazdı. Cennetmekân gittikten sonra onu tekrar çıkarır, tesbihini alır, meşgul olurdu. Biraz sonra gene Cennetmekân gelir, bakar ki hırka çıkmış. Onu çok sevdiği, hasta olmasından çok korktuğu için tekrar giydirir ve etraftaki kadınlara gûyâ çıkışarak, “Siz annemin sırtından bunu çıkarıyorsunuz. O kendisi çıkarmaz” derdi. Annesini kırmaktan o derece korkardı. Vâlide Sultan ile arada bir Yıldız sarayı bahçesindeki havuzlardan birinin başında beraberce oturur ve sohbet ederlerdi. Çok defa kahvelerini ben bizzat ellerimle götürüp takdim ederdim.

***

Cemile Sultan  

Cennetmekânın iki kızkardeşinden biri Seniha Sultan; diğeri Cemile Sultan idi. Cemile Sultan çok zayıf, nahif, hastalıklı idi. 7 yaşından itibaren Cennetmekânla berâber hiç çocuğu olmayan Sultan Mecid’in hanımı Perestû kadınefendi taraf ından büyütülmüştü. Cemile Sultan’ın kocası Mahmud Paşa idi. Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan, bir gün Cennetmekâna, “Eğer oğlumun kâtillerini bulmazsan, âhirette senden davacıyım!” demişti. İşte o zaman Midhat Paşa ile Mahmud Paşa mahkûm olup beraberce sürülmüşlerdi. Çünki bunlar Sultan Abdülaziz’in kâtillerindendi. O bakımdan Cemile Sultan kardeşine biraz kırıktı, ama yüzüne karşı hiç bir şey söylemezdi. Hatta bir şeye ihtiyacı olsa bile, Nine Sultana, yani analıkları Perestû kadınefendiye söyler; o da Sultan Hamid’e söylerdi. Çünkü bilirdi ki Cennetmekân asla analığının kalbini kırmazdı.

***

Müezzin Abdullah

Sarayımızın bir müezzini vardı. Esmer idi. İsmi Abdullah idi. Aman ya rabbi, o ne tiz ses ve ne tatlı ses idi. Ekseriya yolu Sultan Hamid’in marangozhânesinin önünden geçerdi. Eğer Cennetmekân orada ise muhakkak onun yolu üzerine, çimenlere bir kağıda sarılı altın para hediye bırakırdı. Cennetmekân, ezân başlayınca her işi bırakır, huşu ile dinler ve namaza giderdi. O sesi asla unutamam. Bir de Hamidiye Câmiinde Cuma günleri bir Habeşli müezzin, önce selâ verirdi. O esnâde mızıka durur ve sonra müezzin ezân okurdu. İnsan kendinden geçerdi. O derece pürüzsüz ve gür idi.

***

Sultan Hamid’i sürgüne gönderiyorlar

[Bir Pazar ak şamı saat 19.30 da yine aynı merdivenlerden çıkıyorum. Bugün işiteceklerimin heyecanı içindeyim. Yanımda bir de kitap götürdüm. Bu kitap, lisede dersimize gelen Hüseyn Hilmi Işık efendinin yazdığı ve bana hediyesi olan Seadet-i Ebediye adındaki kitap idi. Eve girdim. İhtiyar sultan efendinin elini öptüm. “Oğlum, bugünlerde pek iyi değilim” diyordu. “ Şimdi senden bahsediyorduk, sen geldin” dedi. Biraz elimdeki kitaptan bahsettim ve kitabın sonunda bulunan Sultan Abdülhamîd Han’ın hayatını okumağa başladım. Hayretten dona kaldılar. Ve her satırı için “Doğru, aynen böyledir!” diyorlardı. Hele Hareket ordusunun İstanbul’a gelişi bahsinde şunları anlattılar:]

Hepimiz Yıldız Sarayındaydık. Sağımıza solumuza kurşunlar yağıyordu. Haremağaları aman gürültü yapmayın, ortalarda dolaşmayın diyorlardı. Ne hikmetse hiç birimize bir şey isabet etmiyordu. İçerde muhafız askerlerin olduğunu zannediyorlardı. Cennetmekân çok üzülüyor ve sıkılıyordu. Kaç kerre kendisine teklif ettiler, “İzin verin, bunları def edelim” dediler. Fakat o, her zaman “Nefsim için tek bir vatandaşımın burnunun kanamasına râzı olmam, kaldı ki kan dökülmesi.. Bırakın, dokunmayın” diyorlardı. Ve bir taraftan da eşyalarını hazırlıyor, toplanıyordu. Çırağan sarayına taşınacağını ümit ediyordu. Kardeşi Sultan Beşinci Murad da aklını kaçırdıktan sonra orada kalmıştı. Hiç aklına gelmezdi ki onu Selânik’e çıkaracaklar… Bir gece yarısı âniden sarayın bütün kapıları kapandı. Sadece o anda ayakta olan hanımları üstlerindeki elbiseleriyle ve Cennetmekânı da orada üzerine aldığı bir elbisesiyle arabalara doldurdular. Her şey son derece sessiz idi ve ancak göz gözü görecek kadar ışık vardı. Çocuklarından da 3 yaşındaki Âbid efendi yanlarındaydı. “Öteki oğlumu da getirin” diyerek Ahmed Nureddin’i, oğlumu istiyorlardı. Lâkin kapılar kapanmıştı ve biz de diğer odalardan birinde idik. Selânik’e gittiklerinde, ancak oradan bir şeyler satın alıp, çamaşır değiştirme imkânını bulabilmişler. Çünkü âdetleri o idi ki, kat’iyyen aynı çamaşırı iki gün üst üste giymezlerdi. Her gün yıkanırlar ve yeni temiz çamaşır giyerlerdi. O zaman başlarında Fethi (Okyar) bey muhafız reisi idi. Birgün İstanbul’a geleceği tutmuş. Sırf takılmak için bahçede oynayan Şehzâde Âbid efendiye, “İstanbul’a gidiyorum, sana ne alayım?” diye sormuş. Arapdadılar da etrafta, renkten renge giriyorlarmış. Çocuğa bir şeyler yapmasın, yanlış bir şey söylerse, böyle öğretiyorlar demesin diye, siyah renkleri neredeyse beyaz olacakmış zavallıların. Çocuk, hiç düşünmeden; “Kılınç isterim” demiş. “Peki ne yapacaksın onu?” diye sormuş. Şehzâde Âbid efendi: “Babamın düşmanlarını keseceğim” deyince Fethi bey “Yılan ın oğlu yılan olur” demiş.

Sırtındaki elbisesiyle apar topar Selânik’e sürüldükleri zeman Alâtini köşkünde şöyle bir rüyâ görmüşler: Bütün gökyüzü kana boyanmış, ortasında küçük bir mavilik. Hemen uyanmışlar. Etrafında olanlara “Yakında dünya umumî bir harbe girecek. Gökyüzünü kıpkırmızı gördüm. Ortasındaki küçük mavilik benim memleketim olsa gerektir” demiş ve ellerini açarak “Ya Rabbi, vatanımı ve milletimi sen koru” diye dua etmiştir.

***

Selânik’den Beylerbeyi’ne

Sultan Hamid, Selânik’den Beylerbeyi sarayına geldiği zaman kimseyi yanına bırakmıyorlardı. Bir kerre giden, orada kalırdı, bir daha dışarı çıkamazdı. Çocukları olan kadın efendiler, sırf çocuklarının tahsili ile meşgul olabilmek için gidemezlerdi. Dâimî olarak yanlarında iki kadını vardı [Ayşe Müşfika ve Sâliha Nâciye kadınefendiler]. Sonraları kadın muhafızlar nezdinde ziyarete lütfen müsaade ettiler. Lâkin tepeden tırnağa kadar her tarafı ararlardı. Hele bir defasında kadın efendinin birisi iyice kızmış. “Saçımın başımın içinde ne arıyorsunuz? Dilimi ne yapacaksınız? Olanları anlatırım. Kesecekseniz, alın onu da kesin!” demiş. Allah rahmet eylesin. Cennetmekân vefatlarından iki üç gün önce bir ara Hamidiye câmiinin kürsü şeyhi için “Şerif Efendi nasıl?” diye sormuş. Sonra vefat edince, eskiden âdetti, sultanları Fâtih câmiinin kürsü şeyhi yıkardı. Fakat o da tesâdüfen o günlerde hastalanmış. Zaten çok sevdiği ve bir kaç gün önce ismini andığı Şerif efendiye haber vermişler. Ve Sultan Hamid’in cenâzesini yıkamak Şerif efendiye nasib olmuştu.

***

Darmadağın olduk!  

İkiz oğullarımdan Bedreddin, Beşiktaş’da Abdülhay efendinin dergâhında yatar. Diğer oğlum Nureddin, Danimarka’da, Almanların yanında çalışıyor. Almanlar babasını bildikleri için ona burada hafif bir işle hizmet gördürüp maaş veriyorlar. Cennetmekânın bir oğlu da Abdürrahîm efendi idi. Bu biraz hassas tabiatlı bir çocuktu. Âbid efendi şimdi Nice’de. Fakat hiç kimse ile görüşmez. Sultan Hamid’in en büyük oğlu Selim efendiydi. O da  Şam taraflarında öldü. Hâsılı darmadağın olduk. Ne yapalım, mukadderat böyleymiş . [Halbuki Nureddin efendi, kafe ve lokantalarda piyano çalarak hayatını mahrumiyet içinde sürdürmüş ve 1944 yılında, yani takriben 25 sene evvel Fransa’da vefat etmişti. Hanımefendinin bundan haberi yoktu, veya yokmuş gibi davranıyordu. Şehzâde Mehmed Selim Efendi 1937 senesinde Beyrut’ta vefat edip Şam’a defnolundu. Şehzâde Abdürrahîm Hayri Efendi çok sıkıntılı bir hayat yaşadıktan sonra 1957 yılında bir sabah Paris’de kaldığı otel odasında ölü bulundu. Şehzâde Mehmed Âbid Efendi, 1973 senesinde Beyrut’ta vefat etti.]

***

Ayrılık

Napoli’de kaldığım müddet zarfında, her ay gelen bursumun çoğunu Behice sultana götürüp veriyor; geri kalan mikdarla iktifâ etmeye çalışıyordum. Daha önceki konsolos İrfan bey kendisi ile alâkadar olur, kapısına bazı zarurî ihtiyaç maddelerini alıp bırakırmış. Bundan dolayı kendisini buradan Finlandiya’ya tayin etmişlerdi.  Behice sultan hanımefendi beni çok sevmiş,  evlâdı yerine koymuştu. Ayrılmamız çok zor oldu. Veda etmek için yanına gittiğimde, “Bizi kendine alıştırdın, şimdi gidiyorsun. Hak revâ mı bu?” buyurdu. Göz yaşları içinde vedalaştık. Vedalaşırken bana bazı hediyeler verdi ve vasıyette bulundu. “Beni Yahya Efendi dergahına defnedin. Cenaze namazımı Hüseyn Hilmi Işık efendi kıldırsın. Tabutumu asla arabaya koymayın” dedi. Bunların üçü de çok zor idi.

Bir kere Yahya Efendi dergahı cenaze defnine kapalıydı. Hüseyn Hilmi Işık efendinin de cenâze namazı kıldırdığı işitilmiş şey değildi. Üstelik cenâzelerin arabaya konulması mecburî idi. Bu vasıyetlerini dinledikten sonra “Başüstüne efendim” diyerek huzurlarından ayrıldım. Bir müddet sonra da memlekete döndüm. Meğerse bu son görüşmemiz değilmiş. Behice Sultan iki sene kadar sonra, kızkardeşi Nimet hanım ve akrabaları vasıtasıyla Türkiye’ye döndü. Suadiye’de oturdu. Kendisini ziyarete gittim. Çok memnun oldu. Az bir zaman sonra da vefat etti. Doksan yaşında idi.

Behice Sultan hanımefendinin temiz ve yüce kalbinin tecellisi, vefatından sonra da devam etti. Bakanlar Kurulu, Yahya Efendi dergâhına defnedilmesine karar verdi. Hüseyn Hilmi Işık efendi cenâze namazını kıldırdı. Cenâzeye iştirak edenlerin çokluğundan, tabutları arabaya konulamadı, omuzlarda taşınarak kabristana götürüldü.

Celâl beyi yıllardır görmediği ve öldüğünü zannettiği kızkardeşi Andelib hanımın yanına götürdüm. Andelib hanım Beşiktaş’ta yalnız yaşıyordu. Kendisine bakması için Binnaz adında kocası yatalak bir hanımı tuttum. İki kardeşin kavuşması çok hazin oldu. Birbirlerine “Celaaal”, “Andeliib” diye feryad ederek sarıldılar ve uzun zaman ağlaştılar. Andelib hanım kardeşine “Seni öldü dediler” dedi. Celal bey “Ben de seni öldü biliyordum ” diye cevap verdi. Her ikisi de kendilerini yıllar sonra tekrar kavuşturan rablerine şükrettiler.

 

**********

 

KAYNAK:

Nurullah Yıldız’ın hâtıralarından naklen; Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Tarih ve Düşünce Dergisi, Ocak- Şubat 2005/1, sayfa 36 – 46.

Biz önemli gördüğümüz yerleri alıntıladık, dileyenler yazının tamamına şu bağlantıdan ulaşabilirler:

http://www.ekrembugraekinci.com/pdfs/behiceSultanla6ay.pdf

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

One comment on “Sultan II. Abdülhamid Han’ın hanımlarından Behice Sultanla Altı Ay

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s