Matbaa Osmanlı’ya Ne Zaman Geldi?

Matbaa Osmanlı’ya Ne Zaman Geldi?

Sitemizi yakından takip edenler hatırlayacaklardır, daha evvel paylaştığımız “Osmanlı Devleti’nde Fabrikalar, Matbaa – Osmanlı geri kaldı yalanı: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/20/osmanli-devletinde-fabrikalar-matbaa-osmanli-geri-kaldi-yalani/” isimli konumuzda, “Matbaa” ile ilgili müstakil bir yazı yazacağımızı vaadetmiştik. Allahu Teala’nın izniyle bu yazıyla vaadimizi yerine getiriyoruz, elhamdulillah.

Yazımız iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Islam dünyasındaki hoca merkezli eğitim metodunun, batıdaki kitap merkezli eğitim metoduna olan üstünlüğü anlatılıyor, böylece niçin Osmanlı Devleti’nde matbaaya ihtiyaç duyulmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Ikinci bölümde ise birkaç alt bölüme yer verdik. Bu bölümde matbaanın ulema, yani alimlerden ötürü geciktiğine yönelik iddiaya günümüz kitaplarından, hatta 18. ve 17. yüzyıllarda yayınlanmış kitaplardan cevap veriliyor. Osmanlı aydınlarının bile matbaayı tavsiye etmediğini ve zaten halkın da basma kitaplara rağbet göstermediğini yine bu ikinci bölümde okuyacaksınız. Ayrıca kemalistlerin neden Osmanlı’yı kötüledikleri hakkında kısaca bilgi vermeyi de lüzumlu gördük.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ibrahim Müteferrika’nın terekesi. (KAYNAK: Istanbul Müftülüğü Şer’iyye Sicilleri Arşivi, Kısmet-i Askeri Mahkemesi, nr. 98, vr. 39a.)

***

Evvela “ilk Türk matbaası” tabirini açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Ibrahim Müteferrika matbaası, genelde ilk Türk matbaası ifadesiyle tarif edilir. Muhtemelen bu ifadenin en ayrıntılı ve doğru izahatı Hidayet Nuhoğlu tarafından verilir ki, burada onu aynen aktarıyoruz:

“Neyin ilki olduğunu doğru olarak ortaya koyarsak, ‘Türk-Osmanlı coğrafyasında, bir Müslüman devletin (Osmanlı Devleti), kendi kültürüne ait ve kendi kültürü için ihtiyaç duyulan eserleri basmak üzere, **devletin himayesinde** kurulan ilk matbaa’ tarifi daha doğru bir tarif olacaktır.”[1]

***

Islam Dünyasında Eğitim Metodu

Müslümanlar, insandan insana, ya da öğretmenden öğrenciye veya bilenden bilmeyene aktarılan sözlü bilgiye daha çok güvenirler. Bu bakımdan Müslüman topluluklarında bilgi ağız-kulak yoluyla dolaştığı için kitapların basma teknolojisi yoluyla çoğaltılmasına uzun zaman ihtiyaç duyulmamıştır. Bilgisayar kullanmayı bir kitaptan mı öğrenmek isterdiniz, yoksa birebir uzmandan mı? Elbette çoğunluk ikinci şıkkı tercih edecektir. Bir insanın bilgiyi doğrudan bilenden alması; bilenin kitabından almasından çok daha faidelidir. Insan varlığının düşüncelerinden oluşan bir metin, o varlıktan açığa çıkabilecek manaların üstünde olamaz. Kitapta yer alan bilgileri “ölü bilgiler” olarak niteleyebiliriz, zira sizinle konuşmaz, suallerinize cevap vermez, oradaki bilgiyi alsanız dahi nerede ve nasıl kullanacağınızı size göstermez. Ağız – kulak yoluyla hocadan talebeye aktarılan bilgi otokontrol sağlıyor. Ehil olmayan bir kimsenın araya sızmasını imkansız kılıyor, böylece ilmin kalitesi ilk günkü gibi berrak kalıyor. Fakat matbaalarda ehil olmayanlar tarafından basılan ve çarşı – pazarda çorap misali satılan kitaplar ile ilim ayağa düşüyor. Özellikle 99 doğrunun yanına -kasten veya suhulen- bir yanlışın ilave edildiği kitaplar, okuyanı yanlış bilgilendirmekle kalmıyor, ilmin yok olmasına da sebep oluyor. Takdir edersiniz ki, en öldürücü yalan, doğruya en yakın olanıdır.

Dinsiz olan Karl Marx bile, Paris Komünü’ne ilişkin bir yazısında; “Şimdiye kadar, Roma Imparatorluğu zamanında Hıristiyanlığın bu kadar çok efsane yaratması matbaanın henüz keşfedilmemiş olmasına yorulurdu. Oysa, bunun tam tersi doğrudur. Bugün günlük basın ve telgrafın bir günde yarattığı efsane, eskiden bir yüzyılda yaratılandan daha fazladır”[2] diyor.

Dolayısıyla ilmi birebir alimlerden almak, kafa karışıklığını da önlüyor. Her insanın seviyesi bir değildir… Alimin himayesinde ağız – kulak yöntemiyle alınan ilimde hoca talebesinin meşrebine, ruh haline, kıvamına, anlayışına, seviyesine göre bir yol haritası çizer ve ondan sonra bilgiyi aktarır. Belirli bir süreç içerisinde evvela bilinmesi gereken temel konuları, ardından derece derece mühim zevaidi aşama aşama öğretir. Ancak kitap merkezli bilgi edinme yönteminde herkes tarafından ulaşılabilen tam veya eksik bilgi ihtiva eden kitaplar faydadan çok zarar getirmektedir. Daha baştan sona Kur’ân-ı Kerim’in tefsirini veya bir Ilmihal okumamış, alt yapısı zayıf kimseler kolayca ulaşabildikleri felsefi kitapları okuyorlar. Hatta birçok insanın ilk okuma tecrübesi bu kitaplarla başlıyor ama sonra başları da dönmeye başlıyor. Neticede depresyona giriyorlar, hayattan kopuyorlar vs. Bu tür felsefi kitaplardaki yanlış bilgiler konumuzun dışındadır. Ayrıca Avrupa’daki bilgiler yaz boz tahtası gibidir. Bir kitap yazılır, okuyan buna endekslenir ve tasavvuru bu kitaptakine göre olur, diğer bilim adamı ise bunu yalanlar. Dolayısıyla ilim metin bolluğu içinde kaybolmuştur veya kasten kaybettirilmiştir.

Kitap merkezli ile Hoca merkezli bilgi aktarımındaki en önemli farklardan bir tanesine daha temas etmek istiyorum. Kitaplardaki bilgi çoğu zaman ayıklanmış bilgi değildir ve takdir edersiniz ki, bilgiyi ayıklamada 30 veya 40 yılını ilme adamış alimler, 5-10 yıl araştırma yapmış olan insanlara nazaran doğal olarak daha başarılıdırlar.

Kitaplardaki bilgi nazari bilgidir, bu yüzden kitap okurken bazen yazarın kastetmediği şeyleri anlayabiliyoruz, bazı cümleler bizde farklı çağrışımlar yapabiliyor ve bu durumda satır arası boşluklar oluşabiliyor, ki satır arası boşluklar okur için aynı zamanda bir tuzaktır ve hedefe ulaşmayı engellemektedir. Alim ise pratiğini yapar, yanlış anlaşılmaları giderir.

Elbette Müslüman toplumlarda da kitaba değer verilir, fakat Islam aleminde ilmi yazmak; öğrenmek için değil, muhafaza etmek içindir. Zaten Kur’ân “ezberden okumak” anlamına geliyor, Müslümanların, Kur’ân’ı, içerdiği manayı ve kutsallığı hissetmeleri için bu metni ezberlemeleri, içselleştirmeleri ve bu şekilde okumaları gerekir. Kur’ân’ın yazılmasının tek amacı da hafızaya ve Kur’ân’ın “olması gerektiği gibi” sözlü aktarımına yardımcı olmaktır zaten.[3]

Her Ramazan’da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin o seneye kadar inen ayetleri Cebrail (aleyhisselam) ile okuyup karşılaştırdığı biliniyor. “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz halkın huzurunda baştan sonra kadar tilavet etmek itiyadındaydı. Etrafında toplanan Ashab, beraberinde Kur’ân nüshalarını getirirler ve bunlarla O’nun okuduklarını mukabele ederler ve icabında ellerindekileri düzeltirlerdi. Hayatının son Ramazan ayı esnasında[4] bunu iki defa tekrarladı. Bu tarz “mukabeleler” ve halk huzurunda tilavet etmeler Arza (takdim) adını alır ve bunların işaret ettiğimiz en sonuncusu Arza Ahira, Kur’ân tarihinde unutulmaz olarak kalmıştır.”[5]

Bilindiği gibi, Akabe biatlarında Müslüman olan Medinelilerin Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden Kur’ân öğreticisi istemeleri üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) oraya Mus’ab b. Umeyr’i (radıyallahu anh) öğretmen olarak göndermiştir.[6] Medine’ye gelindiğinde de bir çok çevreye Kur’ân öğretmeni gönderilmişti.[7]

Alın size Kur’ân’dan metin, okuyun ve öğrenin denmemiş, aksine, bir öğretici gönderilmiştir.

Kur’ân’ın sözlü aktarımı Islamî eğitim sisteminin belkemiğidir diyebiliriz. Bu yüzden küçük yaştaki çocukların Kur’ân’ı ezberleyip hafız olmalarına çok önem verilir ve bu coşkuyla kutlanır. Kur’ân’ı, ilmi, bilgiyi korumanın yolu, ezberlemek, yani hafızaya almaktan geçer, zira Arapça’da hafız, hafıza, muhafız, muhafaza kelimelerinin hepsi aynı kökten, yani “korumak” mastarından türerler.[8]

Mesela Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Medine’ye hicretinden sonra inşa edilen Mescid-i Nebevî’nin yanına yapılan Suffa, Islâm tarihinin ilk kudsî medresesidir. Suffa’da kalanlar özel bir eğitim ve öğretime tâbi tutuluyorlardı ve burası Kur’ân’ın ezberletilip, ahkâmının öğrenildiği bir medrese idi.[9] Burada Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bizzat kendisi ders veriyor, Kur’ân ayetlerini ve Islâmî hükümleri insanlara öğretiyordu.[10]

Hicri 4. yılda meydana gelen Bi’r-i Meûne vak’asında 70 kadar hafız sahabinin[11]; hicri 11. yılda gerçekleşen Yemame Savaşı’nda şehit edilen beş yüz kişi içinde pek çok hafız sahabinin bulunması hafız sahabilerin ne kadar çok olduğu ve dolayısıyla ezberlemenin önemi hakkında bize bir fikir vermektedir.[12]

Nakledildiğine göre Hz. Ömer (radıyallahu anh), hafızlığı özendirmiş ve teşvik etmiş ve çeşitli şehirlere maaşlı Kur’ân öğretmenleri tayin etmiştir. Hz. Ömer’in (radıyallahu anh), hafızlara bir süre maaş bağladığı bilinmektedir. Ebu Musa el-Eş’ari (radıyallahu anh), Halife Hz. Ömer’e (rh.a.) bir mektup yazarak Basra’da birçok kimsenin Kur’ân’ı ezberlediğini bildirince, O da cevaben, onlara maaş bağlamasını emretmişti.[13]

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Batı’da matbaada hatalarla dolu Kur’ân-ı kerimler basılmıştı.[14] Hiç kuşkusuz bu hataları farkedenler hafızlarımızdı.

Hal böyle olunca batıdaki bilgi aktarımının aksine matbaa; Islami bilgi aktarım sisteminin özüne yönelik bir saldırı oluşturuyor. Çünkü bilgiyi güvenilir ve değerli kılan unsurları tahrip edici niteliktedir.[15] Avrupa’nın bilgi aktarımı, bilgilendirmekten ziyade bilgi kirliliğine sebep oluyor.

Müslüman toplumlarda ise kitap üretimini sözlü aktarıma uyduran bir yöntem olarak “icazet” kullanılmaktadır. Islam’ın ilk zamanlarında kitap üretiminin nasıl geliştiğini izah etmeye çalışalım. Yazar, evvela ezberinden veya kendi kopyasından eseri yazıcıya dikte ettiriyor, yazıcı ise dikte ettirilen metni yüksek sesle kamuya açık bir yerde yazara geri okuyordu. Böylece yazar bu aşamada ekleme/düzelteme yapabilme imkanına da sahip oluyordu ve bu işlem bir – iki defa tekrarlanabilirdi. En nihayetinde yazar kitabın tam olduğuna kanaat getirdiğinde yazıcıya icazet verirdi. Bu aynı zamanda bilginin onun aracılığıyla başkasına aktarılabileceğine dair bir izindir. Böylece çıkartılan diğer nüshaların geçerlilik kazanması yine aynı şekilde yazara veya yazardan icazet alana okunmasıyla mümkün olabiliyordu.[16]

Daha sonraki yüzyıllarda bir kitap medrese müfredatına girdiğinde de aynı yol takip ediliyordu; hocalar kitapları öğrencilere yazdırıyor ya da ezberlermelerine yardımcı oluyordu ve sonradan onlardan kitabı ve eğer varsa bu kitaba ait şerhlerle birlikte geri anlatmalarını bekliyorlardı. Ezbere ve hatırlamaya yardımcı olacak şekilde kafiyeli cümleler şeklinde de yazılabilen kitabı içselleştirdiğine, buradaki bilgiyi kendinin bir parçası haline getirdiğine inanılan öğrenciye icazet verilirdi.[17]

Örneğin Islam eğitim tarihinde medrese, yani şimdiki manasıyla Üniveriste denilince ilk akla gelen müessese 1067 yılında Bağdat’ta kurulan Imam Gazzali’nin de (rahmetullahi aleyh) hocalık yaptığı Nizamiyye Medresesidir.

Bu medresedeki eğitim metodu hakkında şu malumat veriliyor:

“…öğrenciler kaynak teşkil eden metinlerden oluşan birçok nüshalarının kopyalarını azar azar istinsah ediyorlardı. Metin yüksek sesle okunuyor, hoca met­nin izahlarını yapıyor ve metnin düzeltmelerini veriyordu.[18] Öğretim metodunda, hoca ve talebe işbirliği, karşılıklı olarak sorulan sorular daima mühim bir rol oynuyordu.”[19]

Görüldüğü üzere müslüman toplumlarda kitap, yalnızca sözlü birikime yardımcı bir araçtır ve bu kitaplar da yine sözlü süreçlerden geçerek yazılmıştır. Islam aleminde alimlere gösterilen saygının gerisinde de bu yatar. Alim; ilmi, bilgiyi bizzat kendinde taşıyandır, başka bir ifadeyle Alim; vücut bulmuş bilgidir.[20]

1332-1406 (Hicrî 732 / 808) yılları arasında yaşamış astronom, iktisatçı, tarihçi, matematikçi, sosyal bilimci ve Islam bilgini Ibni Haldun da yazılı metinlerin fikirlere ulaşma gayretindeki talebelerin önüne fazladan engeller çıkardığını belirtmektedir. Ibni Haldun bu konuda mealen şöyle diyor:

“Dil dimağdaki fikirlerin yorumudur. (…) Kelimeler ve anlatım ise fikirler arasındaki araç ve perdedir. Fikir talebeleri bu fikirleri anlatılan kelimelerden bulup çıkarmalıdır. (…) Ancak bir talebe kitaplar ve yazılı metinler üzerinden hareket ediyor ve bilimsel soruları kitaplardaki yazılı kelimelerden anlamaya çalışıyorsa; yazıdaki kelimeleri hayalindeki sözlü kelimeden ayıran bir başka perdeyle karşılaşır.”[21]

O halde bilgiyi Alimin gözetiminde almak daha müspet bir netice verecektir.

Demek ki en iyi yöntem budur, zira yazılı metinlerin fikirleri yansıtması yetersizdir. Bilgiye ulaşmaktaki en iyi seçenek bileni bizzat dinlemektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin; “Ilim Çin’de de olsa, gidip alın”[22] Hadis-i şerifi de bunu teyid etmektedir.

Ibni Haldun, bu konuya muhtasar ve hususi bir fasılda yer vermiştir ki, biz onun metnini aynen nakletmeyi uygun bulduk: “Ilimleri öğrenmek için seyahat ve ileri gelen üstadlarla buluşma, öğretimde kemali artırıcı bir unsurdur.”[23]

Bilgi amaçlı olarak uzun seyahatler yapmayan hemen hiçbir büyük müslüman alim yok denebilir. Bazıları onlarca bilim merkezini dolaşmış; buralarda çok sayıda alimle tanıştıktan, mümkün olduğu kadar bilgi topladıktan, öğrenim gördükten sonra başka merkezlere gitmişler; ömürlerini bu şekilde öğrenim ve öğretim seyahatleriyle geçirmişlerdir. Ana yurdundan binlerce kilometre uzaklara giderek oralara yerleşenler olmuştur. Mesela filozof Ebû Nasr el-Fârâbî aslen Türkistanlı olup muhtemelen kırklı yaşlarında ilim seyahatine çıkmış; Irak ve Suriye bölgelerinde dolaşmıştır. 1041 (1632) yılında Mağrib’deki Tilimsân’da doğan Ahmed b. Muhammed el-Makkarî Fas, Merakeş, Tunus, Iskenderiye, Kahire, Hicaz, Kudüs, Şam ve Gazze gibi merkezlere ilmî seyahatler yapmış; bu sayede Nefhu’t-tîb isimli ansiklopedik eserinde 280’den fazla alimi tanıtmıştır.

Pek çok alimin en önemli eserleri bu tür seyahatlerin ürünüdür. Mesela Imam Gazzâlî Ihyâu ulûmi’d’dîn adlı ölümsüz eserini yaklaşık on yıllık seyahati sırasında hazırlamıştır.[24] Hakikaten, eskiden, “hangi kitapları okudun?” diye değil de, “kimden okudun?” diye sorarlarmış.

Bu yüzden geçmişte olduğu gibi bugün de zengin ve asil aileler çocukları için özel ve meşhur hocalar tutarlar. Adetullah da böyle değil midir? Allahu Teala gökten herkesin evine Kur’ân-ı Kerim yağdırmaya kadir değil midir de Peygamber göndermiştir? Oysa, “Alın size Kitap, okuyun ve uygulayın” denebilirdi. Nahl Suresi’ndeki şu ayet meali de adeta bu konuyu özetlemektedir:

“Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur’ân’ı indirdik *ki, insanlara vahyedileni açıklayasın.* Belki onlar da düşünürler.”[25]

Allahu Teala bir Melek değil de, bizim gibi etten – kemikten bir insanı Peygamber göndererek bizden, Ona bakarak, Onu dinleyerek, meselelerin nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini öğrenmemizi istemiştir. Nitekim Ahzap Suresi’nin 21’inci ayetinde mealen şöyle buyuruluyor: “Şanım hakkı için muhakkak ki *size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır.* Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”[26]

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz; “Yüce Allah ilmi insanların arasından bir çırpıda çekip çıkararak almaz. Ancak onu ulemâyı (alimleri) almak suretiyle kabzeder.”[27] buyurarak, ilmin en önemli vasıtasının Alimler olduğuna işaret etmiştir.

Avrupa’nın göbeğinde büyük bir Medeniyet kurmuş Endülüs Islam Devleti’nin büyük alimlerinden Imam Şâtıbî, bir fıkıh usulü şaheseri olan Muvâfakât isimli eserinin “On Ikinci Mukaddimesi”nde şu sözü naklediyor;

“Ilim, insanların göğüslerinde idi. Sonra kitaplara intikal etti, fakat ilmin anahtarları hep alimlerin ellerinde kaldı.”

Ve aynı eserinin “Ilim tahsilinin iki yolu vardır” faslında ise şu yorumu yapıyor: “Kitaplar yalnız başlarına öğrenciye hiçbir şey vermezler; mutlaka hocaların onları açmaları, talebeyi elin­den tutarak onların içine sokmaları gerekmektedir. Bu husus müşâhade ile sabit bulunmaktadır.”[28]

Kemalistlerin sürekli öne sürdükleri Kur’ân-ı Kerim’deki “OKU” ayetine gelecek olursak, bu ayetten sadece yazı okumak anlaşılmamalıdır, ve zaten bu ayetle “Ümmî”[29] yani okuma – yazma bilmeyen Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize hitap edilmiştir. Allahu Teala, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in okur – yazar olmadığını pekâlâ biliyordu, bu durumda okuma bilmeyen birisine “OKU” demek muhaldir, Allahu Teala da muhal olan bir şey yapmaktan münezzehtir. Demek ki burdaki “OKU” ; alemi, kainatı, evreni veya kendini “OKU” olarak da anlaşılabilir. Esasen bu ayetin tamamı şöyledir: “Ikra’bismi rabbikellezî halak”, yani Türkçe mealen şöyledir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Nasıl okuyacak mışız? Yaratan Rabbimizin adıyla…

M. Kemal Atatürk’ün bu ayet hakkında haşa “safsata” dediğini; “Müslümanım ama atatürkçüyüm” diyen gaflet uykusundaki kardeşlerimiz bilmiyorlar sanırım. Bizzat M. Kemal Atatürk’ün el yazısından görmek isteyenler şu bağlantıya tıklayabilirler:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/

Neyse, konumuza dönelim…

Yabancı dil öğreniminde de bu böyle değil midir? Ingilizceyi kitaptan öğrenen birisi ile, çok iyi bilenlerin arasında bulunarak onlardan öğrenen birisinin ingilizcesi aynı kalitede olmadığı gibi; ilmi, kitaptan öğrenmeye çalışanlarla, ilim erbabının meclisinde bulunarak edinmek aynı kalitede olamaz.

Insanların dosdoğru yolda olmasını öğütleyen Allahu Teala’nın, “Ey iman edenler! Allah’dan korkun ve *doğrularla beraber olun*.”[30] buyruğu üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekir.

1950’li yıllardan sonra Stanford Üniversitesi’nde çalışan, 20. ve 21. Yüzyılın önde gelen psikologlarından olan ve Amerikan Psikoloji Derneği (American Psychological Association) başkanlığına atanan birçok ödül sahibi Kanadalı Profesör Albert Bandura, çocukların, ahlakı başkalarının davranışını taklit ederek ve gözlemleyerek öğrendikleri teorisini ortaya koymuştur.[31]

Doğrularla olursanız, doğruların ahlakı ile ahlaklanırsınız, Alimlerin yanında bulunursanız, ilim sahibi olursunuz…

Sakın bu yazdıklarımızdan matbaaya karşı olduğumuz sanılmasın, matbaadan da istifade edilir, ancak ağız-kulak yoluyla bilgi aktarımın daha istifade edilebilir bir yöntem olması hasebiyle ve daha başka faktörlerden dolayı, -ülkeye girmiş olmasına rağmen- matbaanın kullanılmaması; asla gericilik değildir.

Kitaplar ne kadar çoğalırsa çoğalsın, ilim öğrenmede hocanın fonksiyonu azalmayacaktır. Onlar bazen bir cümleyle koca bir kitabın ifade ettiği manayı ifade edebilecekler ve kitaptan anlaşılmayan pek çok mesele de onların izahı sayesinde anlaşılır hale gelecektir. Yani Imam Şâtıbî’nin de ifade ettiği gibi, “Yazı hiçbir zaman hocanın yerini tutmayacaktır.”[32] Böylece bilginin saflığı muhafaza edilmiş ve ömür israfı olan zaman kaybı da önlenmiş olacaktır.

Son olarak Tevbe Suresi’ndeki bir ayet mealine daha yer veriyor ve bu bahsi kapatıyoruz:

“Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah’ın azabından sakınırlar.”[33]

***

Matbaa Osmanlıya Geç mi Geldi?

osmanliya matbaa gecikmis midir ibrahim müteferrikanin dilekcesi

Ibrahim Müteferrika’nın Dilekçesi

***

Matbaa’nın Osmanlı’ya girişinin gecikmesi kemalistlerin iddia ettikleri gibi 300 yıl da değildir. Matbaa, Gutenberg’in icadından 33 yıl sonra Osmanlı’ya girmiştir ve bu da o dönemin şartları göz önüne alındığında gayet normal sayılabilir. O dönemin şartlarını gözetmeden, üstelik abartılı rakamlarla Osmanlı’ya yüklenen kemalistlerin, “ilerici, yenilikçi” olarak niteledikleri Türkiye Cumhuriyeti’ne Televizyon ve Internet’in 20 yıl gecikmeyle girmiş olmasına hiç değinmemeleri oldukça dikkat çekicidir.

Kemalistlerin iddialarının aksine, Osmanlı’da, Padişah’tan alınan müsaade fermanı ile kitaplar 1488’de basılmaya başlanmıştır. Hatta bu basılmış eserlerin kapağında “Sultan II. Bayezid Han’ın gölgesinde basılmıştır” ibaresinin olması, bazı kaynaklardaki, matbaaya Osmanlı padişahlarının cephe aldıklarına dair ileri sürülen fikirlerini çürütmektedir.[34] Özellikle II. Bayezid’in “Kim matbaa ile uğraşırsa idam ederim” şeklindeki bir buyruğu olduğu ifade edilmektedir. Halbuki II. Bayezid zamanında 19, I. Selim zamanında ise 33 kitap basılmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in de matbaacılıkla ilgilendiği belirtilmektedir. Tarihçi Mustafa Nuri Paşa’nın (Netayicü’lvuku’at’ta) ifadelerinde de IV. Murad zamanında bir matbaa için izin istenir ve izin alınır. Bundan da anlaşılacağı üzere kitap basma işine ve matbaanın kurulmasına ve gelişmesine Osmanlı Padişahlarının karşı değil bilakis yardımcı oldukları anlaşılmaktadır.[35]

Görüldüğü gibi, 1488’de Osmanlı Devleti’nde kitaplar basılmıştır. Istanbul’da ilk matbaanın açılış tarihi hakkında Adıvar 1493, Ersoy 1494, Berkes 1495 tarihlerini vermektedirler. Lewis[36] ise, “Ilk Yahudi matbaası 1493 veya 1494 sıralarında Istanbul’da açıldı” demektedir. Ardından Edirne ve Izmir gibi bazı şehirlerde birçok matbaa kurulmuş ve çeşitli kitaplar basılmıştır.[37] Matbaa’yı kuranın yahudi olması bir şey ifade etmez, önemli olan Osmanlı sınırları dahilinde matbaanın açılmış olmasıdır.

***

Halbuki o dönem Osmanlı’nın matbaaya ihtiyacı bile yoktu…

Müteferrika matbaası hakkında 2002 yılında çıkan monografinin müellifi Hüseyin Gazi Topdemir, tarih yazıcılığında kabul edilen bazı tezleri reddedip, matbaanın geç girişinin sebepleri üzerinde teferruatlı bir şekilde durur. Topdemir, dinsel tutuculuğun matbaanın gecikmesine neden olduğunu reddeder. Yazar, matbaanın Osmanlı’ya girişini bir gereksinim olarak görmez, dolayısıyla matbaanın geç mi yoksa erken mi geldiği yönündeki bir sorunun anlamsız kalacağını belirtir.[38] Kemal Beydilli’nin, “Bekleyen yolcusu olmayan durağa, otobüsün geç veya erken gelmesi ne ifade eder ki?” retorik sorusu bu görüşü güzel bir şekilde destekler.[39]

Hele kemalist kalemşörlerin matbaa konusunda hocaların bir alakası olduğu yönündeki asılsız iddialarına ne demeli?

Avrupalı tüccarların matbaada basılan kitaplarının Osmanlı Devleti sınırları dahilinde satışına izin verildiğine dair 1588 yılında Istanbul’da yazılan Sultan Üçüncü Murad’ın fermanı. Bu ferman, Osmanlı’nın matbaaya karşı olmadığını açık bir surette göstermektedir. Bu ferman Islam bilgini Nasiruddin Tusi’nin (1201–1273–74) Tahrîru Usûlü’l-Hendese isimli geometriye dair eserinin baş tarafına basılmıştır.

***

Oysa bu yeniliğe tepki haklı olarak meslek ve geçimlerini kaybetmek korkusuyla sadece hattalardan gelmiştir.[40] Araştırmacılar[41] bu tepkinin, dini taassuptan ziyade hattatların matbaa ile rekabet edemeyerek işlerini kaybetme endişesinden kaynaklandığı konusunda hemfikirdirler.

Eserinden iktibaslar yaptığımız Orlin Sabev, Osmanlı ulemasının (alimlerinin) düşünüldüğünden farklı olarak matbaa düşmanı olmadığını yazar ve nedenini de şöyle açıklar:

“Çünkü birçok ulema mensubu gerek Batıda basılan Arapça kitapları, gerek Müteferrika baskılarını evlerinde bulundurur, başta Şeyhülislam olmak üzere önde gelen alimler de gerek neşriyat projelerinde, gerek tashihlerde Müteferrika’ya yardımcı olurlardı.”[42]

Ismet Binark da birkaç makalesinde matbaanın uzun zaman kullanılmamasında dini toplumun taasubu söz konusu olamaz demektedir.[43]

Yediyıldız ise dini taassubun matbaanın geç gelişine sebep olduğuna dair hiçbir belgesel delil olmadığını vurgular.[44]

Atatürkçü Orhan Koloğlu, matbaanın Osmanlı’ya gecikme sebepleri üzerine özel bir monografi yazmıştır. Yazısında dindarlığın bu sebeplerden biri olduğunu redderken, bizim de yazımızın başında belirttiğimiz gibi Islam dünyasında yüksek seviyede gelişmiş sözlü geleneğe dikkat çeker. Koloğlu, hattatların direnişine de değinir.[45]

Orhan Koloğlu’nun bu görüşlerini kısmen Francis Robinson da paylaşır. Ona göre, Islam dünyasında sözlü gelenek yazı geleneğinden daha gelişmiştir. Müslümanlar arasında bilgi genelde yazı-göz değil, ağız-kulak yoluyla aktanlır. Kur’ân-ı Kerim okutulurken esas amaç metin olarak okunması değil, ezberden söylenmesidir. Yazılı metinler ise sırf okunmak için değil, ezberlemeyi kolaylaştırmak için kullanılır. Robinson’a göre Batı Hırıstiyanları arasında yazı, duyulan sözden daha güvenilirken, Müslümanlar yazıların yeterince doğru yazıldığından şüphe duyarak insandan insana, ya da öğretmenden öğrenciye veya bilenden bilmeyene aktarılan sözlü bilgiye daha çok güvenirler. Bu bakımdan Müslüman topluluklarında bilgi ağız-kulak yoluyla dolaştığı için kitapların basma teknolojisi yoluyla çoğaltılmasına uzun zaman ihtiyaç duyulmaz ve ancak dinini muhafaza etmek zorunda kaldıklan dönemde matbaanın gerçek gücünü keşfederler.[46]

17. ve 18. yüzyılda Istanbul’u ziyaret eden birçok Batılı gözlemci de, matbaanın kullanılmamasının esas nedeni olarak, hattat ve yazıcıların direnişiyle izah ederler. Ingiliz büyükelçisinin sekreteri olarak 1661’de Istanbul’u ziyaret eden Paul Ricaut, Osmanlı Devleti’nde matbaanın kullanılmamasının nedeni hakkında 1668 yılında basılan kitabında hattatların çıkarlarını korumak olduğunu yazar.[47]

1679-1680 yıllarında ve ikinci defa 1692’de Istanbul’da bulunan Italyan asıllı Comte de Marsigli, 1732’de basılan kitabında yasaklandığından ya da baskıya değer olmadığından değil, ancak doksan bin (abartılmış rakam) sayıda olan hattatlar geçiminden mahrum kalmamaları için Osmanlıların kitap basmadıklarını kaydeder.[48]

Mouradgea d’Ohsson da 1780’li yıllarda basılan kitabında Osmanlı matbaacılığının gecikmesini hattatlara bağlı olduğunu dile getirir.[49]

Hidayet Nuhoğlu ise Osmanlı Imparatorluğu’nda kitap ihtiyacının yeterli derecede hattat ve sahaflar tarafından karşılandığı ve bu spesifik durumdan dolayı basılı kitaplara fazla ihtiyaç duyulmadığını belirtir.[50]

El yazmalarının yeterli olmasına karşın basılı kitaplara fazla ihtiyaç duyulmadığını Prof. Dr. Ilber Ortaylı da ifade etmiştir.[51]

[51] no’lu dipnota dair… Prof. Dr. Ilber Ortaylı’nın mütaalası Milliyet Gazetesi’nde böyle yayınlanmıştı

***

Ortaylı’nın şu sözleri, kemalistlere cevap mahiyetindedir:

“Yobazlar matbaaya karşıymış. Peki ama, yeterince okuyan olsa, kitaplar Venedik’te basılır gelir (Viyana ve Venedik’te o zaman Arap harfli matbaalar var ve Türkçe kitap bası­lıyor). Nitekim Ermeni Mehitaristleri Arapça İncil basıyorlar; Türkçe İncil basıyorlar eski harflerle, getirilip buraya dağıtılıyor. O gelir de başka kitap gelmez mi? Mesele o değil. Mesele, kitap okunmuyor zaten; el yazması yetiyor, bir eserden 50 kopya olsa -en yüksek talep de odur-oradan oraya dolaşıp bir kişi okuyup, 50 kişi dinliyor ve maksat hasıl oluyor. O toplumda her eve kütüphane kurup, kitap doldurmak diye bir hastalık yok bugünkü gibi. Yahudiler, Ermeniler matbaa kurmuş da bir şey mi olmuş; parlak bir netice mi hasıl olmuş? 200-300 senede birkaç dua kitabı ve edebi kitapla yetinmişler. Bastıkları kitabın kaç kalem ve kaç adet olduğuna bakmalı… Nitekim Rusya’ya matbaa 16. asırda girdi; ama ne basıldı? Asıl kitap basıp okuma 18. yüzyılın işidir. Demek ki kitaba karşı talep yoktu.”[52]

J. S. Szyliowicz de bir makalede hattatların matbaaya karşı direndiklerini yazar.[53]

Rifaat Ali Abou-el-Haj, Osmanlı’yla Avrupa arasında yeni fikir alışverişini önleyen bir “demir perdenin” hiçbir zaman olmadığını, ancak Osmanlı’nın Avrupa’da gözlenen yenilikleri kendi ihtiyaçlarına göre benimsediğini belirtir.[54] Ekmeleddin Ihsanoğlu da, Osmanlıların Avrupa’nın yeni teknolojilerinden haberdar oldukları, ancak bunların benimsenmesinde ihtiyaçlarına göre seçici bir tavır sergilediklerini kaydeder.[55]

Yine Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun belirttiği gibi, Osmanlı uleması (alimleri) genelde Batı Avrupa’dan gelen yeni bilgi ve fikirlere karşı olmayıp, yararlı görünenleri benimsemeye çalışır.[56]

Binaenaleyh, Orlin Sabev’in de dediği gibi: “Osmanlı uleması, (alimleri) matbaa düşmanı olarak değerlendirilemez.”[57]

Zaten Müteferrika’nın matbaası Şeyhülislam’dan alınan fetva ile kurulabilmiştir.[58]

Şeyhülislam’dan alınan fetva dışında yüksek seviyeli ulemadan 16 kişinin matbaanın kurulmasını ve topluma yararını tasdik eden takrizleri de alınır.[59]

Osmanlıca olarak yazılan Şeyhülislam’ın fetvası ve Arapça olarak yazılan bu takrizler ve Padişah fermanının metinleri Ibrahim Müteferrika’nın Vankulu Lügati’nin başında aynen yayımlanmıştır.[60]

[60] no’lu dipnotta sözü edilen Tercümetü’s-Sihâh-i Cevheri [Lugat-i Vânkûlu], vr. 1b.

***

Burada Adil Şen’in vurguladığı düşünceyi de ekleyebiliriz. Ona göre sonuçta matbaa girişimi Şeyhülislam, sabık ve dönemin Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, Istanbul ve diğer önemli semtlerin kadıları gibi üst seviyeli ulemanın da desteğini görür ve bütün bu gerçekler, matbaanın açılışı sırasında din adamları tarafından engelleme yaratıldığı doğrultusundaki bilgilerin asılsız olduğunu ortaya koyar.[61]

Şimdi bir parantez açıyoruz zira “neden Fetva?” diye soranlar olabilir… Fetva lazım, çünkü girişilen işlerin Islam’a uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Herşeyde ölçümüz Islam olmalıdır. Kur’ân (ve Sünnet), Onunla yönetilmemiz için indirilmedi mi? Avrupalılar ve maalesef yaklaşık bir asırdır bizim başımızdakiler bir işe girişirken kendi yaptıkları beşeri kanunlara uygun mu değil mi diye bakıyorlar da, biz Allahu Teala’nın bizim için öngördüğü ve uyulmasını emrettiği kanunlara uygun mu değil mi diye neden bakmayalım?

Nisa Suresi

59 – “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer *herhangi bir şeyde* anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu *Allah ve Resulüne arz edin*. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.”

Fetva ile ilgili yazacaklarımız bundan ibaret.

***

Osmanlı Aydınları bile gerek görmedi

Peçevi Ibrahim Efendi (1574-1649’dan önce) “Peçevi Tarihi” diye bilinen tarih eserinde Avrupa matbaacılığının doğuşu ve gelişmesi hakkında bilgi verdiği halde bu teknolojiyi Osmanlılar’a tavsiye etmez.[62]

Orhan Koloğlu’nun işaret ettiği gibi, Katip Çelebi (1607-1657) de matbaayı anlatırken, bunu Osmanlı’ya hiçbir yerde önermez.[63] Ancak aynı zamanda matbaayı da kınamazlar. Bundan da matbaanın Osmanlı ortamına tamamen faydasız olduğu ve bu yüzden kullanılmadığı anlaşılmaktadır. Üstelik bu, iki Osmanlı aydınının görüşüdür, yani bunlar hoca değil; aydındır.

***

Matbaa açıldı da ne oldu?

Ibrahim Müteferrika’nın matbaası, Padişah’tan ferman ve Şeyhülislam’dan fetva almasına rağmen daha sonra kapanmıştır. Yabancı gözlemciler bunu Osmanlı toplumunun matbaadan hoşnut olmadığına bağlar. Örneğin Ingiliz Elias Abesci, Osmanlı Imparatorluğu’nun durumu hakkında 1784’te baskıdan çıkan kitabında birkaç yıl önce kurulan matbaanın, kırk bin hattatın geçimi için endişeler yarattığından dolayı kapatıldığını yazar.[64]

Abbe Vincent Mignot, 1771’de basılan “Historie de l’Empire Ottoman” (Osmanlı Imparatorluğu Tarihi) başlıklı kitabında[65] ve Francois Baron de Tott[66], 1784’te basılan Türkler’e ve Tatarlara dair hatıralarında aynı şeyi öne sürerler.[67] Franz Babinger bu görüşün doğru olduğunu az çok kabul eder.[68]

Nitekim Müteferrika matbaasının kuruluşundan sonra 1729’dan 1875 yılına kadar, yani 146 yılda basılan kitap sayısı 2900’de kalmıştır.[69] Dolayısıyla talep olmayan bir yerde matbaanın kurulmaması veya -kemalistlere göre- “geç gelmesi” ne ifade eder ki?

[69] no’lu dipnot ile ilgili… Prof. Dr. Jale Baysal “Müteferrika’dan Birinci Meşrutiyete Kadar Osmanlı Türklerinin Bastıkları Kitaplar” isimli eserinde 1729-1875 tarihleri arası dönemi Osmanlı matbaacı­lığında konu ve yazı türü istatistikleri bakımından gelişmeleri hakkında bir değerlendirme yapıp, bu dönemi tabloda gösterilen sekiz zaman dilimine ya da safhaya ayırarak, her zaman diliminde toplam ve ortalama olarak basılan kitapların sayısını aktarıyor.

***

Talep olmamasının nedeni ise, Müslümanların daha pahalı da olsa el yazmaları tercih etmeleridir.[70]

Bu gerçeği 1787 tarihinde Imparatorluk Türkiyesi’nin Isveç Sefiri olan Mouradgea d’Ohsson da belirtmektedir. Mouradgea d’Ohsson, yazma kitapların alım satımının sayısız denecek kadar hattat ortaya çıkardığını, bunların devamlı surette kitap istinsahı ile meşgul olduklarını, bu arada pek çok kitapçı dükkanının doğduğunu, sahhaf denilen bu dükkanların Imparatorluğun bütün şehirlerinde ticaret yaptıklarını, sahhaflardan ayrı olarak müstakil gezici esnafın, hanları, konakları, şehrin çeşitli mahallelerini durup dinlenmeden gezerek kitap sattıklarını, yazma eserlerin çokluğu ve matbaa karşısında müstensihlerin birden bire dilenecek hale gelmeleri korkusunun, Osmanlılarda matbaacılığın gecikmesine en büyük sebep olduğunu yazar.[71]

***

Böyle muhteşem el yazmaları varken, basma kitapları kim alır? O dönemin basma kitapları, bugünün “Çin malı”ydı diyebiliriz…

***

Peki daha sonra neden ihtiyaç duyuldu?

Batı’da gerçekleştirilen, örneğin Kur’ân ve Ibn Sina’nın Kanun Fi’t-Tıb’ı baskılarının imla ve gramer hatalarıyla dolu olduğunun altını çizmemiz gerekir.[72]

Ibrahim Müteferrika’nın matbaa kurmak için Sadrazam’a sunduğu Vesiletü’t-Tıbaa[73] adlı layihada (tasarıda) da görüleceği üzere, Avrupa’da Türkçe, Arapça ve Farsça kitapların -muhtemelen kasten- hatalarla dolu basılmasının, Osmanlı’da “Devletin himayesinde bir matbaa” kurulmasında etkili olduğu söylenebilir.

***
Kim Yobaz?

Fransa’da matbaacıların sayısı hızla artınca, Paris Parlamentosuna şikayet edilen matbaacılar hapse atılmış ve basılan kitapları da müsadere edilmişti.[74]

Kemalistlerin aslında Fransızlara yobaz/gerici demeleri gerekmez mi? Aksine, bizim kemalistler, matbaacıların Parlamento kararı ile hapse atıldığı Fransa’dan “Laikliği” aldılar.

Batı’da matbaa fikrine başlangıçta karşı koyulduğuna dair Svend Dahl’in 1958 yılında New York’da yayınlanan “History of the book” isimli kitabında tafsilat bulmak mumkündür.

***

Kemalistler neden Osmanlı’yı kötülüyor?

Osmanlı’ya matbaanın ulema (alimler) yüzünden geç girdiği gibi absürd uydurmaların kökeninde “Türk Tarih Tezi”nin yattığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Tarih kaynaklarına değil de, tamamen mantık ile dokulu düşünceye dayanan Türk Tarih Tezi, Türkçülüğe önem verip, bilimsel yaklaşımdan ziyade siyasi ve ideolojik unsurlara dayanır.[75]

Türk Tarih Kurumu tarafından organize edilen Birinci Türk Tarih Kongresi’nin ilan ettiği Türk Tarih Tezi hakkında Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Şefik Taylan Akman, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan “Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmî Tarih Yazımının Ideolojik ve Politik Karakteri” adlı makalesinin önsözünde şunları yazıyor:

“…Cumhuriyetin yönetici kadroları tarafından doğrudan desteklenen bu tarih yazım projesi aynı zamanda yeni ulus devlet inşasının da temel bileşenlerinden birisi haline gelmiştir. Tez aracılığıyla, bir taraftan Osmanlı ve Islam kimliğine ilişkin hatıralar ortadan kaldırılmaya çalışılırken diğer taraftan kutsallaştırılmış bir Türklük kavramıyla beslenen itaatkâr ve milliyetçi bir yurttaşlık bilincinin oluşturulması hedefleniyordu.”[76]

Zafer Çetin ise bu konuda; “Devlet destekli tarihin yeniden yazımında Türklerin devlet olmaklığına ve Türk kültürel mirasının antikitesine (antik devir) özel bir vurgu söz konusuydu. Söz konusu tarih yazımının ve dönemin Türk milliyetçiliğinin temel tartışması Osmanlı öncesi geçmişi ululamaya ve Islâm’ı geri kalmışlığa sebep olarak göstermeye dayanıyordu”[77] diyerek, Türk Tarih Kurumu ve destekçilerinin Islam’a savaş açtıklarını açık bir surette ortaya koymaktadır.

Daha başka bir şey ilave etmeme lüzum var mı bilemiyorum.

Hakikaten artık kemalistlerin uydurmalarına şaşırmıyorum…

M. Kemal Atatürk’ün icadı “Güneş Dil Teorisi”nde Güney Amerika’da bulunan “Amazon” nehrinin, adını, Türklerin “Amma Uzun” sözünden ve Kuzey Amerika’nın doğusunda bulunan “Niagara” şelalesinin de adını, Türklerin “Ne Yaygara! Ne Yaygara!” sözünden aldığı belirtiliyor.

Bu tür safsata ve uydurmalar üreten bir rejimin, gittiği yere ilim, irfan ve medeniyet götüren Osmanlı Devleti’ni kötülemesinden daha doğal ne olabilir?

Bu yüzden artık şaşırmıyorum… Fakat son olarak kemalistlere bir sual sormak istiyorum:

Şimdi Matbaa var da ne oldu? Ay’a mı çıktınız?

***

NOT:

“Güneş Dil Teorisi” ile ilgili konumuza buradan bağlanabilirsiniz, ancak gülmekten kalp krizi geçirenler olursa sorumluluk kabul etmiyoruz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

**********

KAYNAKLAR:

[1] Hidayet Nuhoğlu,”Müteferrika Matbaası ve Bazı Mulahazalar”, Osmanlı (ed. G. Eren), Yeni Türkiye, Ankara 1999, cild 7, sayfa 223.

Ayrıca bakınız; Hidayet Nuhoğlu, “Müteferrika Matbaası ve Bazı Mulahazalar, Istanbul Armağanı, 4. Lale Devri (ed. Armağan), Istanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Işleri Daire Başkanlığı Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 215.

[2] L. Kugelman’a 27 Temmuz 1871 tarihli mektup. (Aktaran: Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 29.)

[3] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 234.

[4] Her Ramazan’da Hz. Rasulallah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) o seneye kadar inen ayetleri Cebrail (aleyhisselam) ile okuyup karşılaştırdıkları rivayetleri vardır. ( ez-Zerkani, I,234, Ebu Şehbe, s.236). M. Halil Çiçek, 20. Asırda Ku’ran Ilimleri Çalışmaları, Istanbul 1996, sayfa 179-189. (http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?tur=usr&oku=12721 son erişim tarihi 30 Ağustos 2012.)

[5] Dr. Muhammed Hamidullah, Resulullah Muhammed, Kur’an Tarihi, (tercüme eden: Salih Tuğ), Istanbul 1993 (66) sayfa 197.

[6] Ibn Hişam, Es-Siretü’n-Nebeviyye, Dâru Ibn Kesir, Tah., M. Es-Saka, İ. El-Ebyari, A. Şebli, ts., 1/434. (Bilal Ünsal, Dünden Bugüne Hâfızlık Ve Kur’an Eğitimi, Yeni Ümit Dergisi, Nisan – Mayıs – Haziran 2009, http://www.yeniumit.com.tr son erişim tarihi 30 Ağustos 2012.)

[7] Ebû Dâvud, Ekdiyye, 11; Tirmizî, Sünen, Ahkâm, 3; Müsned, 230-236; Ibn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-Ilm, II, 56; Zeylaî, Nasbu’r-Raye, I, 23; Ibn Sa’d, Tabâkât, III, 164.

[8] Nadia Al-Bagdadi, “From Heaven to Dust: Metamorphosis of the Book in Premodern Arap Culture”, The Medieval History Journal, 8, 1, 2005, sayfa 104.

[9] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul, 1935, 2/940 – 941.

[10] Idris Şengül, Hz. Osman Döneminde Kur’ân-ı Kerîm’in Istinsahı, Çoğaltılıp Neşredilmesi, Kur’ân’ın Mucizevi Korunması, Işık Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 129.

[11] Ibn Hişam, Es-Siretü’n-Nebeviyye, Dâru Ibn Kesir, Tah., M. Es-Saka, İ. El-Ebyari, A. Şebli, ts., sayfa 184.

[12] Halife b. Hayyat, Tarihu Halife bin Hayyat, (tercüme eden: Abdulhalik Bakır), Ankara 2001, sayfa 138.

[13] Dr. Muhammed Hamidullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, (tercüme eden: Salih Tuğ), İFAV Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 37 – 38.

[14] Muhsin Mahdi, From the Manuscript Age to the Age of Printed Books, The Book in the Islamic World: The Written Word and Communication in the Middle East (ed. George N. Atiyeh), Albany: State University of New York Press, 1995, sayfa 1 – 15.

[15] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 234.

[16] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 235.

[17] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 236.

[18] Yakut, Mu’cemu’l-Udebâ = Irşâd, Kahire 1323, cild 1, sayfa 255.

[19] Encyclopedie de l’Islam, Leyde-Paris 1908, cild 3, sayfa 413.

[20] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 238.

[21] Ibni Haldun’dan aktaran Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 237.

[22] Beyhaki, Şuabu’l Iman,II,254; Fethul-Kebir 1/193.

[23] Ibni Haldun, Mukaddime, Mısır, 1348,1930. 34 fasıl (Birinci kitaptan altıncı faslın kısımlarındandı.) sayfa 478. (http://www.sadabat.net/?title=makaleler&menuid=3&mk=20 Son erişim tarihi 28 Ağustos 2012.)

[24] Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Islam Kültüründe Seyahat, Din ve Hayat Dergisi: http://www.dinvehayatdergisi.com/eski/seyahatyazi1.html (son erişim tarihi 28 Ağustos 2012.)

[25] Kur’ân-ı Kerîm, Nahl Suresi 44.

[26] Kur’ân-ı Kerîm, Ahzap Suresi 21.

[27] Buhârî, Ilim 34; Müslim, Ilim 13.

[28] Tafsilat için bakınız; Ebû Ishak Eş-Şâtibî, el-Muvâfakât fî Usûl’uş-Şerîa, Türkçe’ye 4 cild halinde “Islâmî Ilimler Metodolojisi” adıyla tercüme eden Mehmet Erdoğan; esas: Abdullah Dıraz, Iz Yayıncılık, Istanbul 1990.

[29] Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin “Ümmi” olduğunu bildiren birkaç Ayet için bakınız; Ankebut Suresi 48, A’raf Suresi 157, Cum’a Suresi 2.

[30] Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe Suresi 119.

[31] Albert Bandura, Social Learning Theory, (New York: General Learning Press, 1971); ve A. Bandura, D. Ross ve S. Ross, Transmission of Aggression Through Imitation of Aggression Models, Journal of Abnormal and Social Psychology 63 (1961), sayfa 375 – 382.

[32] Ebû Ishak Eş-Şâtibî, el-Muvâfakât fî Usûl’uş-Şerîa, Türkçe’ye 4 cild halinde “Islâmî Ilimler Metodolojisi” adıyla tercüme eden Mehmet Erdoğan; esas: Abdullah Dıraz, Iz Yayıncılık, Istanbul 1990, sayfa 87.

[33] Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe Suresi 122.

[34] Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken Iflası, (tercüme eden: Ziyad Ebüzziya), Istanbul 1982, sayfa 119.

[35] Ali Berberoğlu – Ismail Kutlu, Kütüphane Bilgisi, Türk Kütüphaneciler Derneği Kütahya Şubesi, Kütahya 1977, sayfa 11 – 17.

[36] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (tercüme eden: Metin Kıratlı), Türk Tarih Kurumu, Ankara 1984, sayfa 51.

[37] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınevi, Ankara 1971, sayfa 55.

Ayrıca bakınız; Ercüment Kuran, Osmanlı Imparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1976, sayfa 1003.

Osman Ersoy, Türkiye’ye Matbaanın Girişi ve Ilk Basılan Eserler, Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi, Ankara 1959, sayfa 18, 19.

[38] Hüseyin Gazi Topdemir, Ibrahim Müteferrika ve Türk Matbaacılığı, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara 2002, sayfa 27 – 39.

[39] Kemal Beydilli, Müteferrika ve Osmanlı Matbaası, 18. Yüzyılda Istanbulda Kitabiyat, Toplumsal Tarih, sayı 128, Ağustos 2004, sayfa 51.

[40] Server Iskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, Devlet Basımevi, Istanbul 1939, sayfa 7.

Ayrıca bakınız; Jale Baysal, Müteferrika’dan 1. Meşrutiyete Kadar Osmanlı Türklerinin Bastıkları Kitaplar, Edebiyat Fakültesi Basımevi, Istanbul 1968, sayfa 13.

[41] Yaşar Tonta, “Ahmed Rasim’in Ibrahim Müteferrika ve Matbaacılık Üzerine Yazdıklarının Incelenmesi” Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, cild 3, sayı 1, 1985, sayfa 165.

[42] Orlin Sabev, Ibrahim Müteferrika ya da Ilk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726 – 1746), Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 343.

[43] Ismet Binark, Türkiye’ye Mabaanın Geç Girişinin Sebepleri, Türk Kütüphaneciler Derneği, Basım ve Yayıncılığımızın 250.Yılı Bilimsel Toplantısı, 10-11 Aralık 1979, Ankara 1980.

Ayrıca bakınız; Ismet Binark, Türkiyeye Matbaanın Geç Girişinin Sosyal-Psikolojik Sebepleri, Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, cild 26, sayı 1, 1977, sayfa 23 – 47.

[44] Mustafa Asım Yediyıldız, Ibrahim Müteferrika (1670-1674/1745), Vakıflar Dergisi, sayı 22, sayfa 441-447, Lale Ofset, Ankara 1991.

[45] Orhan Koloğlu, Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuçları, Istanbul Gazeteciler Cemiyeti, Istanbul 1987, sayfa 8 – 55.

[46] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 229 – 251.

[47] Paul Ricaut, Türklerin Siyasi Düsturları, (tercüme eden: Reşat Uzmen), Ad Yayıncılık, Istanbul 1996, sayfa 45.

[48] Signore conte di Marsigli, Stato militare dell’Impero Ottomanno incremento e decremento del medesimo/L’Etat militaire de l’Empire Ottoman, ses progres et sa decadence, Haga/Amsterdam, 1732, sayfa 40. Krş. Gyula Kaldy-Nagy, “Beginnings of the Arabic-Letter Printing”, sayfa 204, 205.

Ayrıca bakınız; Meral Alpay, Harf Devriminin Kütüphanelerde Yansıması, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Istanbul 1976, sayfa 31.

Ismet Binark, Türkiye’ye Matbaanın Geç Girişinin Sebepleri Üzerine, Türk Kültürü, sayı 65, 1968, sayfa 300.

Ismet Binark, Matbaanın Türkiye’ye Geç Girişinin Sebepleri, Yeni Türkiye, sayı 12, 1996, sayfa 1610.

Ekmeleddin Ihsanoğlu, “Ottoman Science in the Classical Period and Early Contacts with European Science and Technology”, Transfer of Modern Science & Technology to the Muslim World, Proceedings of the International Symposium on “Modern Sciences and the Muslim World” Science and Technology Transfer from the West to the Muslim World from the Renaissance to the Beginning of the XIXth Century (Istanbul 2-4 September 1987) (ed. E. Ihsanoğlu), Istanbul: İRCİCA, 1992, sayfa 8 – 10.

[49] Ignace Mouradgea d’Ohsson, Tableau general de l’Empire Othoman, cild 1, Paris 1787, sayfa 298.

[50] Hidayet Nuhoğlu, “Müteferrika Matbaası ve Bazı Mulahazalar”, Istanbul Armağanı, 4. Lale Devri (ed. Armağan), Istanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Işleri Daire Başkanlığı Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 211 – 225.

[51] Prof. Dr. Ilber Ortaylı’nın mütalaası için bakınız; Milliyet Gazetesi, sayı 20, 9 Ağustos 2001, sayfa 2. Ilber Ortaylı aynı görüşünü Mustafa Armağan’la bir sohbetinde de paylaşır. Bakınız; Mustafa Armağan, Prof. Dr. Ilber Ortaylı ile Konuşma: Bir Kabuk Değiştirme Dönemi, Istanbul Armağanı, 4. Lale Devri (ed. Armağan), Istanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Işleri Daire Başkanlığı Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 72.

[52] Ilber Ortaylı, Avrupa ve Biz, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 31, 32.

[53] J. S. Szyliowicz, “Functional Perspectives on Technolojy: The Case of the Printing Press in the Ottoman Empire”, Archivum Ottomanicum, XI, 1986 [1988], sayfa 249 – 259.

[54] Rifaat Ali Abou-el-Haj, Formation of the Modern State: The Ottoman Empire Sixteenth to Eighteenth Centuries, Albany: State University of New York Press, 1991, sayfa 68.

[55] Ekmeleddin Ihsanoğlu, “Ottoman Science in the Classical Period and Early Contacts with European Science and Technology”, Transfer of Modern Science & Technology to the Muslim World, Proceedings of the International Symposium on “Modern Sciences and the Muslim World” Science and Technology Transfer from the West to the Muslim World from the Renaissance to the Beginning of the XIXth Century (Istanbul 2-4 September 1987) (ed. E. Ihsanoğlu), Istanbul: İRCİCA, 1992, sayfa 25, 29.

[56] Ekmeleddin Ihsanoğlu, Some Critical Notes on the Introduction of Modern Sciences to the Ottoman State and the Relation between Science and Religion up to the End of the Nineteenth Century, Comité International d’Études pré-ottomanes et ottomans sixth Symposium, Cambridge, 1 – 4 July 1984, Proceedings (ed. J.-L. Bacqué-Grammont, E. van Donzel), Istanbul-Paris-Leiden: Institut Francais d’études anatoliennes; Éditions Divit, 1987, sayfa 251.

[57] Orlin Sabev, Ibrahim Müteferrika ya da Ilk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726 – 1746), Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 334.

[58] Fetvanın Latince transkripsiyonu için bakınız; Adil Şen, Ibrahim Müteferrika ve Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem, TDV, Ankara 1995, sayfa 56.

[59] Bu şahısların adları için bakınız; Adil Şen, Ibrahim Müteferrika ve Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem, TDV, Ankara 1995, sayfa 59.

[60] Tercümetü’s-Sihah-i Cevheri [Lugat-i Vankulu], Kostantiniye (Istanbul), 1141 [1729], sayfa 4-15.

[61] Adil Şen, Ibrahim Müteferrika ve Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem, TDV, Ankara 1995, sayfa 60, dipnot 101.

[62] Peçevi Ibrahim Efendi, Peçevi Tarihi, cild 1 (ed. B. S. Baykal), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981, sayfa 83.

[63] Orhan Koloğlu, Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuçları, Istanbul Gazeteciler Cemiyeti, Istanbul 1987, sayfa 30.

[64] Elias Abesci, État actuel de l’Empire Ottoman (tercüme eden: Fontanelle), cild 1, Paris 1792, sayfa 151, 152.

[65] Raia Zaimova, Pıtyat kım “drugata” Evropa: Iz frensko-osmanskite kulturni obştuvaniya, 16 – 18 vek (Öteki Avrupa’ya Yol. Fransız-Osmanlı Kültür Iletişiminden Kesitler, 16 – 18 yüzyıl), Sofya: Kralitsa Mab, 2004, sayfa 216’dan naklen: Abbé Vincent Mignot, Historie de l’Empire Ottoman depuis son origine jusqu’à la paix de Belgrade en 1740, cild 1-4, Paris: Le Clerc, 1771.

[66] Hakkında bakınız; Géza Dávid, Francois Baron de Tott, Islam Ansiklopedisi, cild 5, TDV, Istanbul 1992, sayfa 83, 84.

[67] Baron de Tott, Mémoires du Baron de Tott sur les Turcs et les Tartares, Nouvelle éditions revue, corrigée & augmentée, kısım 1, Maestricht 1786, sayfa 117, 118; Baron de Tott, Türkler ve Tatarlara dair Hatıralar (Mémoires sur les Turcs et les Tartares, Amsterdam 1784), s. 1. a., sayfa 76.

[68] Franz Babinger, 18. Yüzyılda Istanbul’da Kitabiyat, (çev., ed. N. Kuran-Burçoğlu), Müteferrika ve Osmanlı Matbaası, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 32.

[69] Jale Baysal, Müteferrika’dan Birinci Meşrutiyete Kadar Osmanlı Türklerinin Bastıkları Kitaplar, Edebiyat Fakültesi, Istanbul 1968, sayfa 29 – 45.

[70] Selim Nüzhet Gerçek, Türk Matbaacılığı, 1. Müteferrika Matbaası, MFV, Istanbul 1939, sayfa 18, 19.

Ayrıca bakınız; Alpay Kabacalı, Türk Kitap Tarihi, 1. Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar, Cem Yayınevi, Istanbul 1989, sayfa 13.

Ismet Binark, Türk Kitapçılık Tarihinde Hat Sanatı Ve Kütüphanecilik, Türk Kültürü, yıl 4, sayı 41, Ekim 1966, sayfa 470 – 485.

Bu konuda şu esere de müracaat edilebilir; Antoine Galland, Istanbul’a Ait Günlük Hatıralar (1672-1673) (ed. C. Schefer, terüme eden: N. S. Örik), Türk Tarih Kurumu, Ankara 1949.

[71] Mouradgea d’Ohsson, 1170 yıl önce Istanbul’da Umumi Kütüphaneleri), (terc. ed. Şahap Nazmi Coşkunlar), Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, cild 6, sayı 3, 1957, sayfa 54.

[72] Muhsin Mahdi, From the Manuscript Age to the Age of Printed Books, The Book in the Islamic World: The Written Word and Communication in the Middle East (ed. George N. Atiyeh), Albany: State University of New York Press, 1995, sayfa 1 – 15.

[73] Server Iskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, Maarif Vekilliği, Istanbul 1939, sayfa 5.

Ayrıca bakınız; Selim Nüzhet Gerçek, Türk Matbaacılığı, 1. Müteferrika Matbaası, MFV, Istanbul 1939, sayfa 51.

[74] Hasan Refik Ertuğ, Basın Ve Yayın Hareketleri Tarihi, cild 1, Istanbul 1970, sayfa 34.

Batı’da matbaa fikrine başlangıçta karşı koyulduğuna dair Svend Dahl’in 1958 yılında New York’da yayınlanan “History of the book” isimli kitabında tafsilat bulmak mumkündür.

[75] Tarih yazıcılığı ve okul tarih kitaplarında savunulan “Türk Tarih Tezi” hakkında geniş bilgi için bakınız; Büşra Ersanlı, Iktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu (1929-1939), AFA, Istanbul 1992.

Büşra Ersanlı, Turkish History Thesis and Its Aftermat A Story of Modus Operandi, Asien Afrika Latein Amerika, cild 29, 2001, sayfa 7 – 29.

Etienne Copeaux, Tarih Ders Kitaplarında (1931-1993) Türk Tarih Tezinden Türk-Islam Sentezine (tercüme eden A. Berktay), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998.

[76] Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Ögretim Üyesi Şefik Taylan Akman, “Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmî Tarih Yazımının Ideolojik ve Politik Karakteri”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, cild 1, sayı 1, 2011, sayfa 80 – 109.

[77] M. Zafer Çetin, “Tales of Past, Present, and Future: Mythma -king and Nationalist Discourse in Turkish Politics”, Journal of Muslim Minority Affairs, Vol. 24, No. 2, October 2004, sayfa 354.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

5 comments on “Matbaa Osmanlı’ya Ne Zaman Geldi?

  1. Geri bildirim: Osmanlı Devleti’nde Fabrikalar, Matbaa – Osmanlı geri kaldı yalanı « Belgelerle Gerçek Tarih

  2. Geri bildirim: Osmanlı Devleti değil, Kemalist rejim geri kaldı « Belgelerle Gerçek Tarih

  3. Hocam Allah razı olsun çok özel bir yazı olmuş, konuyla ilgili insanların kafasında şüpheye mahal bırakmayacak şekilde örnekleyerek, alıntılarla kanıtlamanız mükemmeldi.

  4. Hocam Allah c.c razı olsun, muhteşem bir yazı olmuş, okurken adeta fikirlerim derinleşti, kitap merkezli eğitim ile hoca merkezli eğitim hakkında binlerce düşünce belirdi aklımda, konuyla ilgili hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde hazırlanmış, tarihini anlatan bir yazı..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s