Cumhuriyet Aleviliği Yasakladı

Cumhuriyet Aleviliği Yasakladı

Bir yazımızda Alevilerin M. Kemal’i tasvip etmediğini, bunun üzerine M. Kemal’in istihbarat teşkilatını kullanarak Alevileri kendisine bağladığını belirtmiş ve normal şartlarda Alevilerin, Tekkelerini kapatan M. Kemal ve rejimini desteklemelerinin kesinlikle mümkün olmayacağına dikkat çekmiştik.[1]

“Alevilerin Kemalizm’le Imtihanı” isimli kitabında, kemalist rejim için “tek parti diktatörlüğü” tabirini kullanan Alevi düşünür Cafer Solgun da “Aleviliğin M. Kemal tarafından yasaklandığını” delilleriyle ortaya koyar ve “Cumhuriyet’in Alevileri özgürleştirdiği” şayiasının bir “hurafe”den ibaret olduğunu savunur. Cafer Solgun’un kitabından bazı kısımları -kısaltarak- istifadenize arz ediyoruz:

Aleviler konusunda toplumda hakim bir yanılgı var ve bu yanılgının, özellikle de Alevi toplumu içerisinde hayli “yerleşik” bir nitelik kazandığını biliyoruz. Denir ki Atatürk ve Cumhuriyet, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde bir cumhuriyet kurdu, laikliği getirdi, Alevileri özgürleştirdi. Yıllardır bu “yanlış” ve “yanılgılı” duruma ayna tutmaya çalışıyorum.(…)

Hemen belirtmeliyim, bu gerçeği sadece ben görüyor, biliyor değilim. Bence konuyla ilgili olan herkes biliyor. Ama şu ya da bu nedenle böylesi “netameli” bir konu üzerinde durmak, gerçeği yüksek sesle dillendirmek işlerine gelmiyor. Siyasetçi, siyasi hesaplar yaptığı için; yazar-çizer erbabı başını ağrıtmamak için; üniversiteler resmi ideoloji mantığı ile sakatlandıkları için, velhasıl nedenler, gerekçeler muhtelif, ama hepsi de özünde, resmi ideoloji yalanlarından en belli başlı olanlarından birini oluşturan bu konuyla ilgili gerçeği görmekten ya da gördüğünü, bildiğini yüksek sesle dillendirmekten imtina ediyor. (…)

Osmanlı’nın “resmen” yapmaktan uzak durduğunu Cumhuriyet yapmış ve “devrim”, “reform” adı altında “gericilik”, “feodalite”, “irtica” ve “mürtecilik” saydığı Aleviliği “resmen” yasaklamıştır. Evet; “irtica” deyince daha çok Alevilerin “hassas” oldukları bir damara basılmış olduğu düşünülüyor. Ama cumhuriyeti kuranların gözünde Aleviler (de) yıllardır son derece keyfi ve sübjektif anlamlar yüklenerek kullanılan bu kavram ve kategori içerisinde görülüyor, değerlendiriliyorlar. Çok açık belgeleri, kanıtları var.(…)

30 Kasım 1925’te “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve ılgasına Dair Kanun” kabul edildi ve Aleviliğin yasaklanmasıyla ilgili süreç, bu kanunla beraber tamamlanmış oldu.[2]

Bu kanunla yüzlerce yıllık evveliyatı bulunan Alevi tekke ve dergahları kapatıldı, buralardaki maddi ve manevi değerlere el konuldu. “Şeyh, seyit, dede, pir, derviş, mürid, mürşit, çelebi, baba” gibi Alevi inancında hayati bir önemi bulunan dinsel unvanlar yasaklandı. Bilindiği üzere bu unvanların sahipleri, daha çok sözlü kültürle kendisini gelecek kuşaklara taşıyan Aleviliğin yaşamasında birinci derecede önem ve sorumluluk taşımaktadırlar. Aleviliğin “dede-talip” ekseninde yaşanan bir inanç ve ibadet biçimi olduğu dikkate alınacak olursa, “dede” veya “pir” olmanın yasaklanmasının, doğrudan Aleviliğin yasaklanması demek olduğu açıklıkla anlaşılacaktır. Alevi inanç rehberleri, bu yasa ile birlikte “falcı, üfürükçü, büyücü” türü sahtekarlıklarla aynı kefe içerisinde değerlendirildi. Aleviliğe özgü giyim-kuşam şekilleri de yasaklandı. Kanunun getirdiği yasaklara uymayanlar, hapis ve para cezalarına çarptırılacaktı.

Kanun gereği hemen yerine getirildi. Sadece yasak getirmekle “gericiliğin, cehaletin” ortadan kaldırılmasının mümkün olmayacağı düşüncesinden hareketle, ilgili devlet kurumlarının yanı sıra, basın ve diğer ideolojik eğitim ve manipülasyon aygıtları da derhal harekete geçirildi. Devlet, Aleviliği yasaklamakla kalmadı, toplumda Alevilerin aşağılanmasına, izole edilmesine, hakarete uğramasına, “yeraltına” inmesine öncülük etti. Aslında bir bütün olarak toplumun inançlarına karşı taarruza geçilmişti ama bu saldırıdan en çok etkilenen ve zarar görenler Aleviler oldu. Rejimin efendileri insanların dini inançlarının yürürlüğe koydukları “medeniyet” projesinin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorlardı; ama dini tamamen yasaklamaya cüret edememişler, onu Diyanet aracılığıyla kontrol altına almayı hesaplamışlardı. Aleviler ise zaten “mağdur” bir kesimdi, kendini savunacak gücü, mecali yoktu ve kendi içinde parçalıydı. Bu nedenle onların gözlerinin yaşına bakan, aldırış eden olmadı…

Aleviliğin yasaklanmasına paralel olarak düğmesine basılan dönemin gazetelerinde Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik üzerine çok sayıda karalayıcı mahiyette yazılar, yazı dizileri yayımlandı. Örneğin “Büyük Gazete” isimli gazetenin 1926 yılında konuyla ilgili yayınladığı yazılar okurlarına şu şekilde duyurulmaktaydı:

“Aziz kariler (okurlar)… Bu yazıları nefretle, istikrahla (iğrenerek) satır satır okuyunuz ve bizi yıllarca, asırlarca medeniyetten geri bırakan bu yuvaları lanetle yad ediniz ve Büyük Gazi’nin (M. Kemal) işaret ettiği büyük medeniyet hedefine süratle ilerleyiniz.”[3]

Bütün zamanların resmi ideoloji sözcüsü “Cumhuriyet” gazetesi de boş duruyor değildi elbette. Bu gazetenin haftalık eki “Haftada Bir Gün” adlı yayında, muhtemelen takma isimli birinin imzasıyla (Zafer Sihmu), 1927 yılında “Dersim Kızılbaşları” başlığıyla 8 bölüm halinde yayınlanan yazı dizisi, örneklerden sadece biridir. Bu yazı dizisinin tamamında Alevi-Kızılbaşlar, Dersimliler aşağılanmakta, “mahluk” olarak adlandırılmakta, inanç rehberleri için ise adeta hakarette sınır ve ölçü tanınmamaktadır.

Gazetenin, “Senelerce Dersim Havalisinde Tedkikat Yapan Bir Muharrir Kızılbaşlar’ın Bütün Esrarını Anlatıyor” sözcükleriyle duyurduğu yazı dizisinde, gazetecilikten çok istihbaratçı olduğu anlaşılan kişinin “beyaz adam” dili dikkat çekicidir. Dersimlilere ve Alevilere yönelik taşıdığı kin ve nefret duygularını hiçbir şekilde kontrol etme gereği dahi duymamıştır. Mesela Dersim seyidlerini şöyle tasvir ediyor:

“Bir seyidin manzarası kadar korkunç, iğrenç bir şey tasavvur eylemek için bizzat seyidi görmelidir. Babalarını istihlaf eden bu gulyabaniler ahaliye karşı mafevkelbeşer bir kuvveti haiz görünmek için kılık ve kıyafetlerini, şekil ve hallerini öyle bozmuşlardır ki… (…) Seyidi bu galebelik libası altında tetkik eyleyebilirsiniz. Çünkü yanına yaklaşmaya imkan yoktur… O kadar pis kokar ve kokusu o kadar boğucudur ki yaklaşanlar adeta tesemmüm etmiş (zehirlenmiş) gibi mide bulantısına uğrarlar.”[4]

Alevilerle ilgili birbirinden alçakça, rezil ve iğrenç “cinsel sapkınlık” hurafelerinin yer aldığı “edebiyat” eserleri içerisinde Yakup Kadri’nin “Nur Baba”, Refik Halid Karay’ın “Kadınlar Tekkesi”, Reşad Nuri Güntekin’in “Tanrı Dağı Ziyafeti” adlı romanları da vardır. Bu romanlar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “tavsiye ettiği” kitaplar olmuş, bazıları tiyatrolarda da sahnelenmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nur Baba”sında sözde bir Bektaşi tekkesindeki olaylar anlatılmakta, bu tekkenin “şeyhinden” hareketle Aleviler karalanmaktadır. Roman, kitap olarak basılmadan önce 1922 yılında “Akşam” gazetesinde tefrika edilmiş. Bu roman ve anlattıklarıyla, M. Kemal’in hayli ilgili olduğunu ortaya koyan anlatımlar var. Sadi Borak, “Atatürk ve Din” adlı kitabında şöyle yazmış:

“M. Kemal, tekkeler kapatıldıktan sonra Bektaşi Babası Ali Nutki (Halk içinde ‘Nuri Baba’ olarak bilinirmiş) ile Haydar Naki Beyleri davet etmişti. Atatürk sohbet esnasında Ali Nutki Baba’ya ‘Bana Bektaşi tarikatının hususiyetlerini anlatır mısınız? Bu arada bir saki meselesi varmış, bu nedir?’ der. Buna Babalar cevap verir. Sohbetin ilerleyen zamanında Atatürk ‘Nur Baba kitabıyla sizin hususi hayatınız yazılmış diyorlar, doğru mudur?’ der. Ali Nutki Baba ‘Efendim Yakup Kadri Bey’in bir şakası olacak. Fakirin hayatı dost ve müritleri arasında geçerdi, hele dergahlar kapandıktan sonra daha da tenhalaştı,’ der. Atatürk bunun üzerine Yakup Kadri’yi davet ettirir. Yakup Kadri, Ali Nutki Baba’yı görünce şaşırır. Daha sonra Yakup Kadri’ye dönerek, ‘Yazdığınız Nur Baba romanı Ali Nutki Baba’yı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdır,’ der.”[5]

*

atatürk aleviler, m. kemal aleviler yakup kadri karaosmanoglu nur baba kemalizm aleviler sivas madimak cumhuriyet aleviler, alevilik yasaklandi

M. Kemal’in kalemşörlerinden Yakup Kadri’nin, Alevileri “cinsel sapık” olarak lanse ettiği “Nur Baba” adlı kitabının kapağı…

***

atatürk aleviler, m. kemal aleviler refik hald karay kadinlar tekkesi kemalizm aleviler sivas madimak cumhuriyet aleviler, alevilik yasaklandi

Refik Halid Karay’ın “Kadınlar Tekkesi” adlı kitabının kapağı…

***

Yakup Kadri’nin Alevileri alçakça ve ahlaksızca “cinsel sapık” olarak lanse ettiği Nur Baba adlı romanı, yakın zamanda Yalçın Küçük’ün “Aydınlık” gazetesindeki köşesine konu oldu.[6]

Yalçın Küçük “Nur Baba” başlıklı yazısında şunları yazmış:

“Bu yepyeni mükemmel romanı okurken ‘Eyes Wide Shut’ filmini şart görüyorum. (Çirkinliğinden dolayı sansürlüyoruz)… Yalnız bu mum söndü ve daha ilerisi, çırılçıplak muaneka ve kucaklaşma, ‘Nur Baba’ vesilesiyle ve ayrıca hep söz konusu edilmişti, ben icat emiyorum.”

Yalçın Küçük’ün bu rezil yazısını “Aydınlık” gazetesi, muhtemelen olası tepkilerden çekindiği için hemen web sitesinden kaldırdı. Yalçın Küçük’ün bu gazetenin web sitesinden bütün yazılarına ulaşma imkanınız var ama 4 Ekim 2011 tarihli bu yazısı yok.

Bu rezil yazı yayımlandığı gün üyesi olduğum Alevilerin bir mail grubunda bu alçakça yazıyı eleştirmeye yeltenen birkaç kişi hemen başka kişilerin mail bombardımanlarıyla bastırıldı. Alevi kurumlarından hiç ses çıkmadı. Daha önce benzer durumlarda, Aleviler hakarete uğradığında hemen harekete geçen bu kurumlar, bu sefer, herhalde söz konusu olan “Aydınlık” ve “Yalçın Küçük” olunca, sessiz kalmayı yeğlediler. Bu satırların yazıldığı esnada, sadece Yüzleşme Derneği tarafından benim imzamla bir protesto ve aleni suç duyurusu açıklaması yapılmıştı.[7]

Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki bu saldırı, aşağılama, hakaret kampanyası ile, Alevilerin toplumdan iyiden iyiye tecrit olması ve elbette ki asimile olmaları hedefleniyordu. Bu, yeterince açık olmalı. Alevi şair ve yazar Hüseyin Şimşek, bu tablodan hareketle haklı olarak “Alevileri taşralı Sünniler değil, asıl muktedirler aşağıladı,” sonucuna varıyor.

Dahası da var… Alevilik bir inanç olarak yasaklanacak da, Alevilerin inanç ve ibadet biçimleri açısından nasıl bir önem atfettikleri bilinen “tanbur”, yani bildiğimiz “bağlama” serbest mi olacaktı? Resmi ideoloji zihniyeti ve tek parti diktatörlüğünün iyiden iyiye kurumlaştırıldığı bir dönemde, 1930 yılında, Içişleri Bakanı Şükrü Kaya valiliklere gayet mühim bir genelge gönderir. Bu genelge ile Alevilerin ibadet enstrümanlarından tanbur yasaklanır!

Bilindiği üzere, Şarkışlalı Aşık Veysel ünlü ve aynı zamanda yaşamı boyunca sistemle ters düşmemeye büyük özen göstermiş bir ozandır. Yaşar Kemal’in 1960’lı yılların başlarında “Ant” dergisinde yayımlanan anlatımı, saz yasağının sistemle barışık olmaya özen gösteren ozanlar için de kati bir şekilde uygulandığını ortaya koyuyor. Yaşar Kemal’in Aşık Veysel’in ağzından konuyla ilgili anlatımı şöyle: “Bir zamanlar sazımla Sivas’a inemez olmuştum. Bir polis, bir jandarma sazımı görmesin; hemen elimden alıyor, doğru fırına atıyorlardı.”[8]

1931 yılında Jandarma Umum Komutanlığı’nın “zata mahsus” olarak hazırladığı ve 100 adet basılan “Dersim” adlı rapor-kitapta da Alevi-Kızılbaş gelenekleri, aynı iğrenç dille aşağılanmıştır. Dersim’in niçin ve ne şekilde yok edilmesi gerektiğine ilişkin görüş ve önermelerin derlendiği rapor-kitapta, Kürt, Zaza, Türkmen Alevi kadınlara yönelik çok sayıda alçakça iftiraya yer verilmektedir. “Zaza kadını Türkmen kadınlar gibi cinsi temaslara pek düşkündür,” denilen rapor-kitapta yer alan aşağılayıcı ifade ve iftiraların özellikle kadınlarla ilgili olması dikkat çekicidir: “Haftanın bir gündüzünü sevdiği bir erkekle geçirmek Kızılbaş kadının hakkıdır, işte buna oynaş tutmak derler. Kadın ancak gündüz oynaşmaya mezundur. Gece oynaş tutamaz. Kadının bu hareketi kocasına ve Kızılbaşlarca günah sayılmaz.”[9]

Bu gelişmelerin, Cumhuriyet’in Alevileri “özgürleştirdiği” şayiasının bir “hurafe”den ibaret olduğunu açıklıkla ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu şayia, sonradan, siyasi gelişmelere paralel olarak ortaya atılmış ve yayılmıştır. “Siyasi gelişmelere paralel olarak” diye belirtmemin nedeni, ilk dönemlerde durumun çok açık ve net olması nedeniyledir. Alevilik resmen yasaklanmıştır. Osmanlı döneminde dahi yapılamayan Cumhuriyet döneminde yapılmıştır. Sistem, daha sonra Alevileri başka şekillerde kullanabileceğini düşünerek farklı arayışlar içerisine girmiş, başka senaryolar üretmiştir. Ama bunu yaparken de Alevileri, Aleviliği tanımama tutumunu sürdürmekten de geri durmamıştır.

Ilk olarak 1949 yılında (yani tek parti diktatörlüğünden demokrasiye geçildiği sırada: Kadir Çandarlıoğlu) Hasan Reşit Tankut’un CHP için hazırladığı raporda, Alevilerin CHP’ye yakınlaştırılması gereğinden bahsedilmiştir. Fakat bunun 1970’li yıllara değin başarılamadığını biliyoruz. Yasaklı Aleviler, inanç ve ibadetlerini yıllarca “gizlice” yerine getirerek yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Memleketlerini gizlemişler, Alevi kimliklerini saklamışlar, çaresiz ve savunmasız oldukları için yıllarca Alevi kimlikleri ile hayatın hiçbir alanında görünür olmamaya gayret etmişlerdir.

1960’lı yıllarda dünyada olduğu gibi Türkiye de sol bir rüzgarın etkisi altına girdi. Sosyalist düşüncelerle tanışan üniversiteli gençliğin asıl dinamik gücünü oluşturduğu bu sol dalga, en çok Alevileri etkiledi. Varlıkları tanınmayan, yasaklı ve “öteki” görülen bir iklim içerisinde şekillenmiş Alevi gençleri, “eşitlik, özgürlük” vaat eden devrimci görüşleri benimsemeye çoktan hazırdı. Ne var ki içerisine girdikleri sol yapılarda da “Alevi” olamadılar. Çünkü Türkiye’de sol-sosyalist düşünce ve akımlar, istisnalar bir yana, Kemalist fikriyat ve hassasiyetler içerisinde şekillenmişti. Temel refleksleri ve hatta “devrim” yapma tarzları Kemalist zihniyetin izlerini taşıyordu. Bülent Ecevit’in “ortanın solu” adını verdiği yeni bir politik konsept ile ortaya çıkıp “Milli Şef” Ismet Inönü’yü CHP Genel Başkanı koltuğundan etmesinin ardındandır ki Aleviler kitlesel olarak CHP’ye destek vermeye başlamışlardır. Alevilerin desteklediği CHP, “Halkçı Ecevit,” “Hakça Düzen” gibi en genel manasında “sol” sloganlarla kamuoyu önüne çıkan CHP’dir. 90’lı yıllarda olduğu gibi statükonun yılmaz savunucusu rolüyle aslına rücu eden CHP değil. Bu durum, Alevilerin CHP ve Kemalizm’le sorunlu ilişkilerini doğru anlamak bakımından üzerinden kolayca atlanamayacak bir önem taşımaktadır.

Aleviler varlıklarını yasaklayan, tartışmalı hale getiren, inançlarına en ufak şekilde bırakalım saygıyı tahammül dahi göstermeyen, kendilerini yok etmeye, asimile etmeye çalışan inkarcı resmi ideolojinin, aynı anlama gelmek üzere Kemalizm’in nasıl savunucusu haline geldiler? Varlıklarını yasaklayan bir zihniyet ve onun uygulamaları gözler önündeyken nasıl kendilerini “bizi Cumhuriyet özgürleştirdi,” görüşüne teslim ettiler? Yaşayabilmek kaygısı ile başvurulmuş bir “takiyye” durumu nasıl zamanla “sahici” hale geldi ve kendilerini “Alevi önderi” olarak lanse edenler “Sağcısı da, solcusu da bütün Aleviler Atatürkçü’dür,” şeklinde açıklamalar yapar hale geldiler? Alevilerin bilincinin çarpıklaştırılmasının misyonerleri oldular?

Aleviler neden “Kemalist” ve “Atatürkçü” olmaya mecbur ve mahkum olsunlar? Sadece genel bir özetini ortaya koymaya çalıştığım bütün bu gerçeklere rağmen hem de?

Korkularını, tedirginliklerini, önyargılarını yüzleşerek aşmış bir toplum olmayı başarmak zorundayız. Çünkü o korku, tedirginlik ve önyargılar “bize” ait değildir, empoze edilmiştir. Herkesin “öteki” değil, “kendi” olabildiği bir Türkiye, Alevi sorunu da dahil, yaşadığımız sıcak sorunların tamamı açısından çözümün anahtarıdır. Bu da devlet ve toplum olarak resmi ideolojiden, resmi ideoloji mantığından kurtulmayı, arınmayı kaçınılmaz kılmaktadır.[10]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] M. Kemal’in Alevileri kendine bağlamak için Istihbarat Teşkilatı’nı kullandığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/11/ataturk-ve-aleviler/

[2] 30 Kasım 1925 tarih ve 677 numaralı kanun. 13 Aralık 1925 tarih ve 243 sayılı Resmi Gazete.

[3] Ibrahim Bahadır, Alevi-Bektaşi Kadın Dervişler, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yayınları, Köln (Almanya) 2004, sayfa 199.

[4] Cumhuriyet Gazetesi eki: Haftada Bir Gün, sayı 25, 1927. Aktaran: Mehmet Bayrak, Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik, Özge Yayınları, Ankara 2004, sayfa 404, 405.

[5] Sadi Borak, Atatürk ve Din, sayfa 56, 57. Aktaran: Ibrahim Bahadır, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Alevi Tarih ve Kültürü, Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yayınları, Mart 2002, sayfa 209, 210.

[6] Aydınlık Gazetesi, 4 Ekim 2011.

[7] Yalçın Küçük’ün 4 Ekim 2011 tarihli Aydınlık gazetesinde yayımlanan ve aynı gün adı geçen gazetenin web sitesine konulduktan çok kısa bir süre sonra yayından kaldırılan “Nur Baba” başlıklı köşe yazısının tamamını Cafer Solgun’un kitabından okuyabilirsiniz.

[8] Aktaran: Ahmet Güven: Türkülerimiz, Kıskısrak dergisi, Sayı 2, 2008.

[9] Aktaran: Ali Murat Irat, Devletin Bektaşi Hırkası-Devlet, Aleviler ve Ötekiler, Chiviyazıları Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 62.

[10] Tafsilat için bakınız; Cafer Solgun, Alevilerin Kemalizm’le Imtihanı, Timaş Yayınları 2011.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

11 comments on “Cumhuriyet Aleviliği Yasakladı

  1. Vermiş olduğunuz bilgilerden dolayı çok teşekkür ediyorum bizi her zaman olduğu gibi yine aydınlattınız ALLAH RAZI OLSUN

    iPhone’umdan gönderildi

  2. @belgelerlegercektarih adamın teki fatih sultan mehmetin annesi hüma hatun müslüman olmadıgı icin sürgün edildi diyor bunu söyleyen eminimki osmanlıyı kötülemek icin söylüyor bunu söyleyen bayagı sacmalamıs osmanlıda ınsanlar kardesce yasıyordu farklı dınde olan ınsanlarda vardı sız yınede cevaplarmısınız kafamda şüphe kalmasın

  3. adamın birisi fatih sultan mehmedin annesi hüma hatun müslüman olmadıgı icin sürgün edildi diyor bunu söyleyen bayagı celıskıye gırmıs osmanlıda tum ınsanlar kardesce yasıyordu müslüman olmadıgı icin sürgün edilmismidir cevaplarmısınız kafamda şüphe kalmasın

  4. Kadir Bey; makale için teşekkür ederim .

    Dersim de yapılan ve 13 bin sivilin ölmesine yol açan hava harekatı hangi sebep ve gerekçe ile yapıldı? Sabiha Gökçenin -acımadan bombaladım- dediği Alevî Kürtler nasıl olur da şuan da oranın bombalanması emrini veren kişilerin destekleyebilir? Aklım mantığım almıyor gerçekten

    • “Çarpışma meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor.” (Sabiha Gökçen, Tan, 15 Haziran 1937)

      evet @Taner, bunlar gerçekten insanın kafasını karıştırıyor hayret içinde bırakıyor ”tecavüzcüsüne aşık olmak” deyimini akla getiriyor ilk başta.Ancak araştırınca bu biraz aydınlanıyor sis perdesi kalkıyor tabii yine saklanan örtbas edilen bilmediğimiz çok şeyler var bu da olayların tamamen aydınlanmasına engel olmaktadır.Ancak evrensel bir gerçek vardır ”güneşi balçıkla sıvayamazsınız” gerçekler doğrular ne kadar karartsanız da üstünü örtseniz de gün gelecek tüm varlığıyla kendisini gösterecektir.Aynen ahirette olacağı gibi.

      Ben bu konuda kendi bilgi ve bakış açımla yazacağım.Başkaları da kendi bilgi ve bakış açılarıyla yazarsa hepimiz daha fazla aydınlanmış ve evrensel düsturu uygulamış oluruz;

      dersim ve sabiha gökçen olayı akabinde bununla bağlantılı rize ve hamidiye olayı bizim bir araştırmacı olarak detaylı olarak olmasa da çok önceden bildiğimiz farkında olduğumuz ancak inkılap tarihi sistemi ile tamamen örtbas edilmiş üstü kapatılmış asla bahsedilmeyen saklanan hatta yasaklanan gerçeklerdir.Bu olaylar şu anda uzun süredir iktidar olan hükümetin tarihsel dökümanların arşivlerin açılıp araştırılması çalışması akabinde iyice su yüzüne çıkmıştır çoğu insan şaşırmış ilk kez duymuş inkılap tarihi ile beyni yıkanmış yığınlar şaşkınlığa uğramıştır.Bu tip olayların gün yüzüne çıkması ve akabinde bir çok yerde yazılı ve görsel medya organlarında çokça tartışılıp yazılması ile şaşkınlık kat be kat artmış bilinmeyen saklanan bir çok gerçekte su yüzüne çıkmıştır.Tarihimizde böyle çok olay ve saklanan gerçekler var.Özellikle cumhuriyet ve inkılap tarihinde bu çok var.Eminiz ki bunlarda bir gün su yüzüne çıkacak (çünkü bu evrensel bir düstur)herkes şaşkınlık içinde bu gerçekleri görecek.

      Osmanlının son dönemlerinde Anadolu nun belli yerlerinde asayiş boşluğu oluşmuştu.Farklı niyetteki ve kimlikteki gruplar bu asayiş boşluğundan faydalanarak resmen özerk hale gelmiş istediği gibi hareket eden küçük devletçikler gibi davranan yapılar kurdular.

      bunların başında dersim bölgesi ve seyit rıza gelir.

      tabii burada değinmeden geçemeyeceğiz.İnkılap tarihinde şeyh sait isyanı olayı vardır çoğu kişi bu 2 sini karıştırırlar.Şeyh said isyanının da ilginç tuhaf yönleri vardır ama burada buna değinmeyeceğiz konumuz olmadığı için bağlantılı olarak ilginç olan burada kemalist kafanın tuhaf bir biçimde şeyh sait ve seyit rıza olaylarının birbiriyle karışmasını istemeleri seyit rıza olayı ön plana çıkınca ayıplarını örtbas etmek adına şeyh sait i ön plana almaya çalışmaları ki şeyh sait olayında da ayıplarının çok olduğunu bilmelerine rağmen bunu yapmaları resmen komedidir.Neyse olaya gelirsek;

      çeşitli yönleri ve nedenleriyle buna girmeyeceğiz milli mücadele döneminde bu asayiş boşluğunun en büyük sonucu seyit rıza yı kemal çağırtmış ve milli mücadeleye desteğini istemiştir.Seyit rıza buna sıcak bakmamıştır.Önemli bir silah ve adam gücü olan, bulunduğu bölgenin dağlık gözelerle dolu zor bir coğrafya olması nedeniyle ve bağımsız özerk davranmaya alışmış bunu bir üstünlük ve güç gösterisi olarak gören ve kullanan seyit rıza nın birlik teklifine yaklaşmayacağını tahmin eden kemal,bu sefer mücadele döneminde bari köstek olmamasını rahat durmasını istemiştir.kemalin buradaki amacı gittikçe güçlenen ve büyüyen seyit rıza nın bu durumdan istifade etmeye çalışmasını ve içten yeni bir cephe açılmasını istememesiydi.Kemal bu düşüncesinde haklıydı.Kemali haklı çıkaran seyit rıza nın kemal in bu isteğine verdiği cevaptı;”tamam köstek olmayıp rahat duracağım ama biliniz ki dersim in özerkliği ve benim liderliğim aranızdaki savaşta hangi devlet kazanırsa kazansın ve akabinde kim,hangi sistem gelirse gelsin kesinlikle devam edecek”

      kemal seyit rıza nın bu cevabına karşılık önündeki bir engelden kurtulmak adına ”tamam öyle olacaktır” demiştir.

      Kemal, burada güçsüzken yada riskli durumdayken Allah din iman şehitlik deyip el açıp padişaha halifeliğe biat edip gücü elde edince çeşitli yollarla hepsini alaşağı etme taktiğini kullanmıştır.Seyit rıza içinde aynısı olacaktır.

      neyse milli mücadele son bulmuş lozan imzalanmış akabinde yeni ülkenin temelleri atılmaya başlanmıştır.Tabii bu yapılırken önemli olan diktanın bütünlüğünü sağlamaktı ve bunu seyit rıza bozuyordu.

      bu noktada nedenler konusunda iddialar vardır.En tutarlı olanı ise şudur;

      kemal milli mücadeleyi bitirmiş lozanı imzalamıştı.kendini lider konumuna alan kemal isteklerini hayata geçirmekte kararlıydı.Bunun için başka liderlerin ve yasa koyucuların ortadan kalkması gerekiyordu.bundan siyasi bir çıkar hedefi olmasa dahi sırf ”bir akımın lideri ” oldukları için bir çok dini lider de nasibini aldı.Seyit rıza da ortadan kaldırılmalıydı.Çünkü kemal ”çöplükteki tek horoz” olmak istiyordu.Her şeye hakim olan kontrol eden ve isteği ve düşüncesi dışında hiçbir şeye en ufak bir akıma düşünce kırıntısına dahi tahammülü olmayan kemal in,kendi başına siyasi bir lider olan ve hatta özerk bir bölgesi (ülkesi) olan seyit rıza ya asla tahammül etmeyeceğini ve onunla uğraşacağını bilmemiz yeterlidir.

      seyit rıza ve dersim olayının fitili bölgeye yapılan bir köprü ve akabinde seyit rıza ve adamlarının o köprüye baskın yapması yakıp yıkıp 33 askeri şehit etmesi olarak gösterilir.T.C. hükümetinin o bölgeye yaptığı köprü yol..vb. aslında hizmet için değil dersime sızmak içindi ve seyit rıza ve halkını tahrik etmeye yönelik olduğu iddia edilmektedir.Öyle ki o sırada orada bulunan jandarmalar evlere zorla giriyor hatta kadınları taciz etmekteydiler amaçları rıza ya destek veren halkı zorlamak seyit rıza yı ele geçirmekti.Akabinde çatışmalar başlamış bölgenin coğrafi şartlarının zorluğu ve seyit rıza nın adamlarının da bölgelerini çok iyi bilen cesur ve eğitimli militanlar olması ile kemal in askerleri hiçbir üstünlük sağlayamamıştır.Kayıpların ciddi ölçüde artması ve seyit rıza ile kara savaşıyla başarılı olamayacağını anlayan kemal tamamen fransız yapımı olan satın aldığı breguet marka savaş uçaklarıyla önce “Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyet’in adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyet’in kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz” şeklinde tepeden halkın üzerine bildiriler atılmış bu kaale alınmayınca o uçaklardan birine manevi kızı sabiha yı yerleştirerek havadan saldırmış ve çoğu sivil binlerce kişiyi katletmiştir.Çoğu kişi ise bu müdahaleden sonra kaybolmuştur.Akibetleri belli değildir.Bununla ilgili bir çok araştırma kitabı-makalesi yayınlanmıştır.

      bunun katliam ve sürgün olduğu ise ilginç bir şekilde tepeden fransız yapımı uçaklarla halkın üzerine atılan Bildiriyle aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu’nun gizli kararında ise şöyle deniyordu: “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen (tamamen) tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

      kemalin menavi kızının öncülüğündeki bu bombalamadan sonra da dersim isyanı bastırılamamıştır.İlk bombalamanın başarısız olması militanları değil sivilleri vurmasıyla müdahaleyi çözen seyit rıza ve militanları ”göze” denilen o bölgede çokça bulunan daha sonra da bugünde terör örgütü militanları tarafından kullanılmaya devam eden mağaralara ve yerin dibine kazdıkları kanallara çukurlara saklanıp mevzilenmişler mücadeleye devam etmişlerdir.

      1924 te dersim-hozat bölgesini işgal eden seyit rıza (inkılap tarihi böyle diyor 1924 çünkü T.C. nin ilanından sonraki tarihini kaale alıyorlar aslında seyit rıza dediğimiz gibi 1924 ten çok önce Osmanlının son dönemlerinde asayiş bozukluğu neticesinde oraya hakim olmuştu ) çevredeki cumhuriyet yanlısı aşiretleri basmış; devlet içinde devlet gibi davranmış, kendisine yollanan onca nasihat heyetine silahla karşılık vermiştir. 1937 nevruzunda devlet güçlerine karşı ayaklanan da bölgedeki aşiret liderleri olmuştur.

      fransız yapımı uçaklarla da acımasızca katliam yaparak amacına ulaşamayan kemal,1937 nevruzunda isyanın aşiretler arasında hızla yayılmaya başlaması ve kemalin elebaşlarına ulaşamaması ve operasyonlarda yenilgiye uğraması ile barış görüşmesi yapmak ve şartları konuşmak amacıyla seyit rıza ve ekibini Erzurum a çağırttı.Seyit rıza eylül 1937 de etrafındakilerle birlikte yakalanıp tutuklandı.5-13 eylül 1937 de Elazığ da askeri mahkemede (!) yargılanmış ve 15 kasım 1937 de de Elazığ buğday pazarı meydanında asılarak idam edildi.Dersim in adı tarihten silindi ve Tunceli olarak değiştirildi.

      Seyit Rıza nın onca isyan bombalama zulüm ve çatışma sonrası nasıl barış görüşmesine gittiğini anlamak güç tabii kemal e nasıl bu kadar güvendiği de meçhul.Bir tuzağa düşebileceğini kestiremeyen seyit Rıza sadece yanına korumalarını alarak mı önlem almıştı kendine bu kadar güvenmesinin nedeni neydi?

      Öncelikle eski adı MAH-Milli Asayiş Hizmetleri (şimdiki adı MİT) bir mensubunca merkeze geçilen rapor, seyit rıza nın idamından önceki gece 15 Kasım gecesi kemalin ‘şakilerin lideri’ Seyit Rıza ile idam öncesi görüştüğünü şok bir biçimde belgeliyor.

      Çeşitli gazete ve medya kuruluşunda yayınlanan bu ‘’gizli MAH belgesi’’ne göre kısaca seyit Rıza;

      T.C. yönetimi tarafından sulh görüşülecek çağrısı ile aldatıldığını yanına 3 adamını (Kemalistlere göre yanında 72 koruması varmış) alıp barışı görüşmek için geldiğini ve tuzağa düşürüldüğünü anlatıyor.Kimseye isyan etmek ve zarar vermek niyetinde olmadığını hatta milli mücadeleye adam ve silah yardımı yaptığını iddia eden rıza,Tek isyanını yobaz ve zalim olarak gördüğü Osmanlı imparatoruna karşı yaptığını ve onlara asla asker silah ve vergi desteği vermediklerini anlatıyor.T.C. Jandarmasının ve hükümetinin sürekli kendilerini tahrik ve taciz ettikleri ve buna karşı durduklarını belirten seyit rıza pişman olmadığını asla af dilemeyeceğini (kemal in af dilemesi ve biat etmesini istemesine karşılık) söylemesiyle kemal sinirlenmiş ve ‘’götürün icabına bakın bunun’’ emrini vermiştir.(1 haftadan fazla süren askeri maskeri mahkeme tırt tabi bu arada son söz yine kanuni kemal paşanın oluyor).Bunun üzerine seyit Rıza kemal ve tayfasına;

      “Ben sizin hilelerinizi anlayamadım, onlarla baş edemedim, bu yüzden görüşmek için geldim. Ölüme gidiyorum. Bu bana dert olsun, ama ben de size boyun eğmedim bu da size dert olsun” demiş o zamanki emniyet müdürü İhsan Sabri (çağlayangil) bey in lüks jeepi ile Elazığ buğday meydanına götürülerek orada idam edilmiştir.Rıza,namaz kılma teklifini reddederek, sehpaya kendisi çıkmış, celladı kovmuş,ilmeği kendi boğazına geçirip ‘’Kerbela evladı (!) olduğunu iddia edip bunun cinayet zulüm ve zalimlik olduğunu söyleyerek sandalyesini kendisi tekmelediği iddia edilmiştir.

      Sonuçta başbakanlıktan yayınlanan 8 Ağustos 1939 tarihli resmi belgeyle dersim de 13 bin 809 kişinin öldürüldüğü,110 asker şehit,12000 kişi sürgün,yine çoğu çocuk binlerce kişinin kayıp olduğu belgelerle ortaya konmuştur.Bunun sonucunda barış yapacağız diye kandırılıp yakalanan seyit rıza ile birlikte sadece ve sadece 7 kişi asılmıştır.sadece 7 kişi için binlerce kişinin heba edilmesi kemal ve avanesinin başlı başına acımasızlığıdır.

      Bundan sonra kısaca olayın baş rollerindekilere baktığımızda kemalist ideanın subjektifliği ve yanlışlığı ile buna kapılan Aleviliğin tavrı ve Aleviliğin kafa yapısı da ortaya çıkar.

      m.kemal ; tüm olayların tek sorumlusudur.Tüm olayları kendisi planlamış ve her türlü operasyon ve saldırıya bizzat onay vermiş,manevi kızını bizzat elini öptürerek oraya bombalamaya uğurlamıştır.Kendi yönetim sınırları içerisindeki sivil bir topluluğa yaptığı müdahale ile ‘’diktatör ve katliamcı’’ vasfını alır.Aynı şeyi daha az bir kıyımla ağır vergilere ve özel yaşamı hedef alan diktalara baş kaldıran Rize halkını hamidiye savaş gemisiyle bombalayarak ta yapan kemal,kendi halkına azılı diktalarını kabul ettirmek için her türlü baskı dayak ve idam yollarını kullanmıştır.Laiklik ilkesiyle özellikle dindar suni halkı sindirme ve baskılaması, Alevilere de zulüm etmesine rağmen Alevilerin onu desteklemesi resimlerini evlerine asmaları için yeterli olmuştur.Zulümünü gördüğü halde çıkarı hırsı ve nefreti uğruna karşı olduğu başka bir sivil topluluğa zulüme destek vermenin tanımı burada önemlidir.

      Seyit rıza; peygamber soyundan geldiği söylenmiş ancak bunun doğruluğu ise kesinlikle şüphelidir.Osmanlı döneminde çoğu ermeni ve gayri müslim Alevilik adı altında gruplaşmış ve kendini İslam içerisinde bir ‘’space’’ olarak ortaya koyan Alevilikte kendilerini tanımlamışlardır.Böylece Alevilik ne olduğu tam olarak kestirilemeyen bir çok farklı kültür doktrin ve inanç akaitlerinin yer aldığı geniş kapsamlı çok yönlü bir yapı haline gelmiştir.Bugün de Alevilik artık ateist doktrininde etkisi altına girmiş bir duruşu sergiler hale de gelmiştir.Seyit rızanın kürt olduğunu iddia etmesi ve peygamber soyu olduğunu iddia etmesine rağmen onun türk olduğu Alevilerin de ‘’gerçek Türkler’’ olduğu iddiası tamamen safsatadır.Kemalist propogandanın bir sonucudur bu.Ha bu Alevilerin içinde Türklerin olmadığı anlamına gelmez kesinlikle.Şunu da bilmek gerekir bugün alevi olupta namaz oruç gusül bilen yapan Türk kökenliler de vardır eski Şamanist türk inancını yaşatıp bunu Alevilik içerisinde (space durumu) devam ettiren de vardır.Fakat bunlar asla Alevileri türk yapacak çoğunlukta değildir.Kökeni bugün tartışmalı olan Kürtler ile devşirilmiş ermeni ve diğer gayri müslim ve islamı doktrin ve inanç ilkelerinden uzak topluluklar Aleviliğin çoğunluğunu oluştururlar.Dediğimiz gibi bunlar İslam ve çoğu Müslüman olan millet yapısı içinde bir ‘’space ‘’ olan Alevilik içerisinde varlıklarını sürdürürler.Devlet yönetimi ,İslami mezhepler,tarihi,coğrafi,sosyo-kültürel anlamda da muhalifliklerinin getirisi bunun sonucudur.Seyit rıza nın kimliği ve kişiliği de bunun göstergesidir.Onun baş kaldırısı mücadelesi ve sözde cesaretinin özü budur.

      Sabiha gökçen; kemalin manevi kızı Sabiha yetimhaneden alınıp kemalin manevi kızı olmuş soyadı bizzat kemal tarafından takılıp tamamen Kemalist ideaya göre yetiştirilmiş ilk kadın savaş pilotudur.Katliama severek ortak olması tamamen bunun sonucudur.ilginçtir T.C.tarihinin 2 . kadın savaş pilotu kerime kumaş ta 15 temmuz 2016 darbesinde halkı hedef almıştır.Sabiha gökçen in kökeni konusunda çarpıcı iddialar vardır bunun en önemlisi Hrant dink in bir yazısıdır.Buna göre Sabiha gökçen sebilciyan adlı bir ermeni ailesinin göç sırasında kilise yetimhanesine bıraktığı kızlardan biridir.Bu kız daha sonra kemal in evlatlığı olmuş ve Kemalist doktrinle yetiştirilmiştir.Tabii bu iddia öyle ki dink suikastinin nedenlerinden biridir ve gün yüzüne çıkarılmadan dink in ölümüyle sert bir biçimde kapatılmıştır.S.Gökçen konusunda Alevilerin tutumu ise yine kafa karıştırıcıdır.Bizzat Alevileri bombalayan s.gökçenin adı hava alanına verilirken sesi çıkmayan alevi toplulukları yavuz selim in yada Osman gazi nin isimi köprülere verilirken cıngar çıkarmışlardır.İşte bu aleviler in kemal ve avanesinin karşı durdukları tarihi dinsel sosyo kültürel olguları da baskılamasının Alevileri katletmiş olsalar da aleviler için bunun önemsiz olarak görülebileceğini gösterir.Bu aynı zamanda aleviler içerisinde baş gösteren çoğu bölünmeyi de gün yüzüne çıkarır.İşin ilginci bunun aleviler içinde de örtbas edilmeye çalışılmasıdır.Özellikle aleviler içinde terör örgütlerinin yer bulduğu sosyalist düşünce çatışmalarında kemalist doktrine karşı eleştiriler ve bu eleştirisel düşüncelerin ezilmesi buna örnektir.

      İhsan Sabri bey; seyit rıza yı lüks jeepi ile idam alanına götüren emniyet müdürü.Daha sonra bakanlık ta yapacak olan bu şahıs özellikle dersim katliamı başta olmak üzere dönemin önemli olayları ile ilgili anı ve görüşleriyle ünlü olmuştur.Bunları araştırıp okuyabilirsiniz.İşin ilginci Kemalistlerin kemal in bizzat başın çektiği dersim katliamının suçunu o zamanlar genç zavallı bir emir kulu olan ihsan Sabriye atmaya çalışmalarıdır.Muhteşem, geleceği gören, her şeye hakim büyük insan olarak gördükleri kemal in yediği haltlar ve yaptığı yanlışlarda ise hemen etrafındaki avanesinden günah keçisi ortaya koyarlar.Tabii bunlardan en mazlumu da ihsan Sabri bey olduğu için tüm suç sadece idam alanına götürdüğü için ona yüklenir yoksa katliam emrini bizzat veren kemale ve katliamı bizzat gerçekleştiren sabihaya laf edemezler suç bulamazlar aksine haklı gösterirler.Çünkü materyalist putperestliğin baş kuralı bu.her alanda mükemmel olan tam bir lider olarak gördükleri kemal in hataları ve günahları ortaya çıktıkça sunağa sundukları iftira attıkları bu günah keçileri, kemalin o kadar muhteşem olmadığını her şeye hakim güçlü bir lider olmadığının itirafı olan aslında Kemalistlerin binlerce çelişkisinden biridir.Çünkü Kemalistler,ihsan Sabri beye yaklaşımları ile kemalin kendi avanesinin etkisi altına girebilen,kolay kandırılabilen,güçsüz,iradesiz,yeteneksiz bir kukla durumuna getirdiklerinden bile haberleri yok.Bu tip yalanlara inananların başında da aleviler gelir.

      Kısaca dersim katliamı ve alevi düşünce yapısına değindik.Bu konuda araştırdıkça hem olayla ilgili hem de bu olaya benzeyen bununla paralel çok sayıda olay ve gerçeğe ulaşmak işten bile değil.Bu durum da özellikle inkılap tarihimizin ne kadar karanlık olduğu ve siyasi yanlı propogandaya yönelik olduğunu ortaya koyuyor.Dediğim gibi farklı açıdan sağlam olay ve düşüncelere dayanan bilgiler varsa bu konuda yazmak özellikle gerçeklerin ve gizli saklı tarihin aydınlanması için önemlidir.

      • Efendim ellerinizi sağlık mükemmel bir yazı olmuş. Sayenizde genel mana da olayları kafamda oturttum. Sabiha Gökçen ismini havalimanına kim verdi acaba. Maalesef inkılap tarihi en azından bize gösterilen kısmı çok karanlık. Umarım artık gerçekler gün yüzüne çıkar .

        İzninizle bu yazıyı tarih konusunda meraklı olan bir kaç arkadaşıma göndereceğim.

  5. Bundan 1400 sene evvelinde yemende Karenli bir veysel karani var idi. Çobanlik yapiyordu. Peygamberimiz hz. Muhammede hayrandi. Hasta annesinden izin istedi peygamber efendimizi gormek üzere. İzin verdi annesi ama evinde bulamazsan dön geri diye tembih ederek. Ta Karen diyarindan kalkti peygamberimizin yaşadiği şehre kadar yaya olarak geldi peygamberimizin evine onu gormek uzere. Kapiyi eşi hz. Ayşe açti. Ve peygamberin şehir dışında olduğunu söyledi. Annesinden ne kadar izin aldiysa o kadarini kullanabildi veysel bekleyemedi döndü yemene annesinin yanina.
    Aradan 1300 sene geçti, bir mustafa daha çikti ortaya. Mustafa kemal. Ama türkiyede. Hemde türkiyeyi kuran kimse. Oda büyük birisiydi ha. Oda sanki peygamber gibi yaşadiği şehir olan istanbulu işgal eden duşmanlari kovmak üzere istanbuldan anadoluya hicret etmiş sonra halki uyandirip silahlandirarak cumle duşmani atmişti ülkeden memleketi kurtarmişti. En azindan öyle anlatiliyor millete öyle belletiliyordu.
    Sivasta bir ozan yaşiyordu. Onunda adi Veyseldi. Oda aşikti. Kimemi çağin mustafasi kemal paşaya. Kendiside bu asrin mustafasinin veyseli olmak istiyor öyle anilmayi umuyordu.Alevilerdendi aşik veysel, gozleri görmediği halde aldi bir arkadaşini yanina. Yaya olarak sivastaki köyünden Ankaraya mustafa kemalin yürudüğu çankayaya doğru yurumeye başladi deynekli bir halde. Bir ay kadar yürüyerek geldi Ankaraya çankayanin kapisina kadar. Paşayla göruşecek ondan iltifatlar alacakti sözde. Hem paşa köylüleri çok seviyor köylü milletin efendisidir diyordu. Ama sozlerle gerçekler birbirini ne kadar tutuyordu. Mustafa kemal paşaya haber verildi veysel isimli bir köylü ozanin sivastan kendisini görmeye geldiği söylendi. Umru bile olmadi paşanin. Üstü başi palas pandaras bir köylüyu makamina kabul etmedi. Sükutu hayale uğrayan garip veysel döndü memleketine boynu bükük bir halde.
    Halbuki 1300 sene öncesinde peygamberimiz yemenli veyselin geldiğini duymuş hz. Ebubekir ile hz. Ömeri çobanlik yaptiği yemenin karen şehrine göndermiş kendisini onure etmiş ona birde hırka hediye etmişti. Karenliler garip bir çobana koskoca peygamberin yaptiği bu inceliğe şaşirip kalmişlardi.
    1300 sene sonra asrin mustafasinin sivasli aşikveyseli açikca küçük düşürülmüştür.
    Şu şiiri sanki oradaki küçük düşürülmesini anlatir.
    Beni hor görme gardeşim
    Sen altinsin ben tunçmuyum.
    Ayni vardan var olmuşuz
    Sen gümüşsün ben sacmiyim.

  6. Geri bildirim: 15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları | Belgelerle Gerçek Tarih

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s