M. Kemal Atatürk Tapınakçı mıydı? Kemalist Türkiye’yi Tapınakçılar mı kurdu?

M. Kemal Atatürk Tapınakçı mıydı? Kemalist Türkiye’yi Tapınakçılar mı kurdu?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi

***

Bu yazı, Mehmet Hasan Bulut tarafından kaleme alınan “Ingiliz Derviş – Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adlı hakikaten çok kıymetli eserin bir özetidir ve az da olsa biz de katkıda bulunmaya çalıştık. Yazıyı, daha çok kitap okumayı sevmeyenler veya buna vakit bulamayanlar için paylaşıyoruz. Ancak bu kitap mutlaka okunmalıdır. Hiç şüphesiz kitapta, burada paylaştıklarımızdan çok daha fazlasını bulacaksınız. Kitap iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısımda, Tapınak Şövalyeleri’nin ortaya çıkışı ve Haşhaşilerle olan münasebetleri akıcı bir üslupla anlatılıyor. Haşhaşilerin ortaya çıkışı hakkında ise şu malumat veriliyor:

“Şiilerden, Hz. Ali’nin torunlarından Ismail’i imam kabul edenler, Ismailî adını aldı. (..) Ismailîler, merkezi Kahire olmak üzere Fatımi Devleti’ni kurdular. Devletleri Kuzey Afrika, Sicilya, Arabistan’a yayıldı. Fatımilerin sekizinci halifesinden sonra Ismailîler iki kola ayrıldı. Bir kısmı, halifenin büyük oğlu Nizar’ı destekledi. Bunlara Nizârî dendi. Nizar’ı destekleyenlerden biri de Hasan Sabbah’dı. (..) Kendi inançlarını yayanlara, Ismailîler gibi ‘dâî’ dedi. Terörist olarak kullanacağı adamlarını ise ‘fedâî’ olarak adlandırdı. Haşhaşa alıştırdığı fedailerine yalancı cenneti vaad ederek kendi maksadları için kullandı.”

Kitapta, Kudüs’ü işgal eden Haçlıların burada yaklaşık iki yüz yıl sürecek Kudüs Krallığı’nı kurdukları, Haşhaşilerle yakınlaştıkları ve Haşhaşilere benzer bir teşkilat kurdukları anlatılıyor. Devamında Tapınak Şövalyeleri ile Şii Nizârî Ismailîlerin yani Haşhaşilerin ortak noktaları bir bir sıralanıyor.

*

Aubrey Herbert m. kemal atatürk tapinak sövalyeleri ingiliz casusu ingiliz ajani

Tapınakçı Aubrey Herbert yirmili yaşlarında…

***

Esasen bizi alakadar eden Tapınakçı Aubrey Herbert‘in hayatının anlatıldığı kitabın ikinci kısmıdır. Yazımıza evvela M. Kemal’in ön plana çıkmasında büyük rolü olan Ingiliz casusu Aubrey Herbert‘in ölümü üzerine arkadaşlarının onun hakkında yazdıklarıyla başlayalım…

Adını gizleyen bir şahıs “The Spectator” mecmuasında şöyle yazıyordu:

“O hakiki bir şövalyeydi, cesur ve asil, şefkatli ve nüktedan. Insan, onun yeni zaferlerin peşinden gittiğini düşünmeli ve böyle aziz bir hatıra bırakan birinin tamamen ölü olmadığı inancıyla kendini avutmalı.”[1]

Eton ve Balliol Koleji’nden arkadaşı Edward Cadogan da Aubrey’i anarken, onu tarihin tozlu sayfalarından fırlamış bir şövalyeye benzetiyordu:

“Aubrey normal bir insandan farklı bir tipti. Şövalyeliğin vücut bulmuş haliydi, sanırım bu yüzden yaşadığı zamanın ve mekanın dışında doğmuştu. Yine de tüm dünya tarihinde onun ruhunu hangi çağa ait olduğunu tespit etmek zor.”[2]

Istihbaratçı yazar John Buchan, Aubrey’in öldüğü hafta bir arkadaşına yazdığı mektupta onun Tapınakçı yönünden bahsediyordu; “Bu hafta Aubrey Herbert’in ölümü hasebiyle çok üzgünüm. Şövalyelik zamanlarından kalan en zevkli ve parlak kişiydi… Bir nevi Haçlı seferlerinden kalma – şimdiye kadar gördüğüm en çılgın cesaretle kibarlığın ve nezaketin en sıradışı kombinasyonuydu. ‘Yeşil Abalı’da Sandy’i ondan ilham aldım.”[3]

John Buchan’ın 1916’da yazdığı “Yeşil Abalı”, Richard Hannay adlı hayali bir Iskoç casusun maceralarını anlatan beş romanından ikincisiydi. Romanda paranormal, harikulade ve mistik hadiseler emperyalist bir havada işleniyordu.

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi aubrey herbertin mezari

Aubrey Herbert’in Ingiltere Somerset’te St. Nicholas Kilisesi’nde muhafaza edilen mezarı…

***

Idarecilere nasihatler veren kitabında, Machiavelli’ye göre tarihte iki çeşit idare şekli vardı; cumhuriyet ve monarşi. Her ikisinde de, cumhuriyette her ne kadar halk kendisinin idare ettiğini sansa da, idare halka dayalı değildi. Ipler yine hükümdarın ve “akıllı” kimselerin elindeydi.[4] Mühim olan işin neticesiydi, o neticeye varırken takip edilen yol değil. Kurnazlık yaparak insanları aldatan liderler, samimi liderlerden daha muvaffak olurlardı. Machiavelli şöyle tembihliyordu: “Aldatarak elde edebileceğin bir şeyi, asla güç kullanarak kazanmaya çalışma.”[5]

Machiavelli’nin bu kitabı yazarken örnek aldığı kişi, Cesare de Borgia’ydı. Cizvitlerin kurucularından Francisco de Borja ise onun torunuydu. Francisco sayesinde Cizvitler, Machilavelli’nin kitabına yazdığı bu siyaseti kendilerine rehber edindi. Asla açıktan güç kullanmayacaklar, hile ile düşmanlarını alt edeceklerdi. Hakiki hüviyetlerini ve maksadlarını saklayacak, yaptıkları yardımlar ve iyiliklerle halkın gözünü boyayacaklardı.

Machiavelli’ye göre, yeni işgal edilen toprakları kontrol altında tutmak için orada silahlı güçler bulundurmak çok masraflı bir işti; “Silahlı güçleri tutmaya kalkarsan, daha masraflı olduğu için devletin tüm gelirini bu yolda harcarsın. Öyle meblağlara varır ki, bu harcamada beş koyar bir alırsın. Asker göndermekle çok daha fazla zarar vermiş olursun, çünkü askerin yer değiştirmekten kaynaklanan ev meselesi herkesi huzursuz eder ve herkes sana düşman kesilir. Kendi evlerinde yenik düşenler zararlı düşmanlardır.”[6]

Machiavelli haklıydı, mesela 19. yüzyılın ilk yarısında, bir Ingiliz askerini alıp Hindistan’da tutmanın maliyeti 100 sterlini buluyordu. Bu yüzden Britanya yılda 1 milyon sterlinden daha fazla zarar ediyordu.[7] Öyleyse Tapınakçılar öyle bir yol bulmalılardı ki hem müstemlekelerin idari ve askeri masraflarından kurtulmalı, hem de oranın ticaretini ve kaynaklarını kontrol etmeliydiler.

Tapınakçılar, dahiyane ve tam Machiavelli’ye göre bir strateji geliştirdiler. Hitler’in tabiriyle, “efendilik ederken yerlilerin takılan gemin farkına varmayacağı bir ustalıkla dizgini hafif tutma sanatını”[8] keşfettiler; dünyaya milliyetçiliği yayacaklardı. Alman’dan daha Alman, Rus’dan daha Rus, Türk’ten daha Türk olacaklardı. Böylece bünyelerinde farklı milletleri yaşatan, dünya üzerindeki tüm mevcut imparatorluklar dağılacaktı. Sonra milliyetçi mason liderler çıkartacak, onları kendilerine karşı bir “Istiklal savaşı” veriyormuş gibi gösterecek ve böylece mason kardeşlerini o memlekette lider ve kahraman yaparak çekileceklerdi. Halk istiklalini kazandığı için sevinirken, bu kardeşleri, yaptığı ticari ve siyasi anlaşmalarla onlara o memleketin zenginliklerini sunacaktı.

Tapınakçıların kuracakları yeni devletin rejimi mümkünse meşruti ve ardından cumhuriyet olmalıydı. Çünkü monarşide monark, yani kral veya sultan, zenginlik bir güç olduğu için, memlekette kendisinden daha zengin bir kimse olsun istemiyordu. Aksi takdirde, yeterince parası olan bir kimsenin kendi ordusunu kurması ve sultanı tehdit etmesi mümkündü. (Bu da devletin bekasına ciddi bir tehdit oluşturur.) Ayrıca kral, bankerlerden borç bile alsa, makamını onlara borçlu olmadığı için zenginlerin taleplerini çoğu zaman yerine getirmiyordu. Hatta canını fazla sıkarlarsa, zamanında Tapınak Şövalyelerinin başına geldiği gibi onları ortadan kaldırıveriyordu. Halbuki cumhuriyette, ikdidara gelmek isteyen kimse, finansmana ihtiyaç duyduğundan onlara yanaşacak ve seçildiği takdirde onların taleplerini yerine getirmek mecburiyetinde kalacaktı. Getirmezse ortadan kaldırılan bu sefer zenginler değil, iktidardaki kimse olacaktı. Machiavelli’nin dediği gibi asıl güç “akıllı” kimseleirn elinde olacak, fakat halk devleti kendilerinin idare ettiğini düşünecekti. Bu yüzden cumhuriyet, büyük sermaye sahipleri için en ideal rejimdi.

Tapınakçılar bu stratejiyi ilk olarak kendi müstemlekeleri olan Yeni Dünya üzerinde, yani Amerika’da tatbik etmeye karar verdiler. Ingiliz masonluğu 1720’lerde Amerika’ya geçti. 1733’te Boston’da St. John’s Locası kuruldu. Loca, Ingiltere’nin Amerika’daki masonik ayağı oldu.[9] Bunu diğer kolonilerde farklı localar takip etti. 1773’te masonların organize ettiği ve “Boston Çay Partisi” olarak tarihe geçen hadise yaşandı. Yani, Britanya’dan gönderilen bir gemide bulunan 10.000 sterlin değerindeki çay, Amerika’da, bir grup adam tarafından Britanya’nın koyduğu vergileri protesto etmek için Boston limanına boşaltıldı. Bu hadise, bugün Amerikalıların çoğunun düşündüğü gibi, Britanya’nın koyduğu yüksek vergiden dolayı kızan yerli tüketiciler tarafından gerçekleştirilmemişti. Britanya vergide indirim yaptığından çay aslında çok ucuzdu ve hadiseyi gerçekleştirenler de bu işten zararlı çıkan zengin kaçakçılardı.

Izmir’in Yunanlılar tarafından işgali gibi, Amerika’da milliyetçi duyguları ateşleyen bu çay partisinin ardından Yeni Dünya’daki koloniler birleşti ve Ingiltere’ye karşı Amerikan “Istiklal Savaşı” başladı. Tarih profesörü Niall Ferguson savaştaki tezattan şöyle bahsediyordu;

“Bu savaş, Amerikalıların benlik anlayışının özünü oluşturur: Kötü bir imparatorluğa karşı hürriyet uğruna mücadele fikri ülkenin meydana geliş efsanesidir. Ama Ingiliz hakimiyetine başkaldıranların aslında Britanya’nın bütün koloni uyrukları içinde en hali vakti yerinde sınıf olması, Amerikan Ihtilali’nin büyük tezadıdır.”[10]

Atılan onca “hürriyet” ve “istiklal” naralarına rağmen, milliyetçilik numarasına aldanmayan kolonici çoktu. Ingiliz Kuzey Amerikası’ndaki beyazların takriben beşte biri, amiyane tabirle, gaza gelmemiş ve harp esnasında Britanya’ya sadık kalmıştı.[11] Yine de Tapınakçıların taktiği işe yaramıştı. “Istiklal Harbi”nin neticesinde ortaya “Amerikalı” diye bir millet çıkmıştı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Benjamin Franklin ve George Wasington gibi kurucu babalarının hepsi Londra’ya bağlı masondu.[12]

Hem M. Kemal, “Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln’ün hayat ve eserlerinden ilham aldım” dememiş miydi?[13]

Istiklal Harbi ve bunu desteklemek için ardısıra yapılan birkaç ufak savaş, Ingiltere ve Amerika arasındaki ilk ve son savaşlar oldu. Amerika’da tatbik edilen bu formül tutmuş, Fransız Ihtilalinden on üç sene evvel, ortaya masonik ve ticari bağlarla “Ingiltere’ye bağlı” ama “Istiklalini” kazanmış yeni bir devlet çıkmıştı.

Yeni Türkiye’nin kuruluşunda en büyük pay sahibi olan Tapınakçı Aubrey Herbert’in büyük büyük dedesi William Herbert, Gallerli şövalye William ap Thomas’ın torunuydu. William, 1551’de Ingiltere Kralı VI. Edward tarafından I. Pembroke Kontu ilan edildi. Tapınakçı’ydı ve Gül-Haç mezhebinin ileri gelenlerindendi.[14]

Sekizinci Pembroke Kontu’nun torununa, Kral VI. Edward tarafından “Carnavon Kontu” ünvanı verildi. Onun torunu olan Üçüncü Carnavon Kontu Henry Herbert, Aubrey Herbert’in dedesi ve ona en çok benzeyen kişiydi. Ihtilalci, romantik ve eksantrik bir karakterdi. Fransa’da, Italya’da, Ispanya’da, kısaca Avrupa’da nerede bir ihtilal varsa Carnarvon Kontu oradaydı.

M. Kemal gibi büyük bir ihtilalci ve cumhuriyetçi bir mason olan, Genç Italya hareketinin kurucusu Mazzini ve General Garibaldi, onun adamlarıydı.

Tapınakçı Aubrey Herbert’in karakterini aldığı dedesi, Italya’da Genç Italyanların dostuydu. Torunu da aynı modele göre kurulan Genç Türklerin dostu olmalıydı. Neticede o da ataları gibi bir masondu.[15] Bu yüzden Aubrey, Selanik’teki Genç Türklerle tanıştı.

Dünya Siyonist Organizasyonu’nun gayriresmi Türkiye temsilcisi olan Victor Jacobson (1869-1935) da  1906’da Anglo-Palestine Company (Ingiliz-Filistin Bankası) Beyrut ofisinin müdürü oldu ve 1908’de bu bankanın Istanbul’da açılan ve Anglo-Levantine Banking Company adını kullanan şubesinin başına geçti. Fransız Courrier d’Orient gazetesini alıp adını değiştirerek ‘Jeune Turc’ (Genç Türk) yaptı. Gazetenin editörü Vladimir Jabotinsky oldu. Bu gazete vasıtasıyla Genç Türkler arasında Türkçülük ve milliyetçilik fikirleri yaydı.[16]

Aubrey Herbert Arnavutluğun kuruluşunda da aktif rol aldı. Nitekim Arnavutlukta uğradığı bir kasabada halk tarafından, “Çok yaşa Arnavutluk! Çok yaşa Herbert! Çok yaşa Ingiltere!” tezahüratlarıyla karşılandı.[17]

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi

Aubrey Herbert Portofino’da…

***

Meşhur Ingiliz casusu Lawrence, Kahire’den ailesine yazdığı 12 Şubat 1915 tarihli mektupta Aubrey’i şöyle tarif ediyordu:

“Sonra Aubrey Herbert var, şaka gibi; fakat çok iyi biri. Okuyamayacak ve birini fark edemeyecek kadar miyop. Türkçe’yi iyi konuşuyor, ayrıca Arnavutça, Fransızca, Italyanca, Arapça ve Almanca biliyor… Bir zamanlar Balkan Birliği’nin, Ittihad ve Terakki Komitesi’nin ve Arnavut Ihtilal Komitesi’nin reisiydi.”[18]

*

Peki ne işi vardı Tapınakçı Aubrey’in Arnavutluk’ta ve Türkiye’de?

Insani yardımlar vasıtasıyla asıl faaliyetlerini gizlemek, Tapınakçıların takip ettiği siyasetlerden sadece biriydi. Bir diğeri de, farklı grupları veya milletleri temsil eden partiler, komiteler, cemiyetler kurarak onlar adına hareket etmekti. Bunun için o grup veya millete yakın olan kendilerinden birine ya da o grubun veya milletin içinden itimad edebilecekleri insanlara partiler, cemiyetler vs. kurduruyorlardı. Bu seçilen insanlar, ilk başta o cemaatin/milletin itimadını kazanarak onları temsil etmeye başlıyor, fakat daha sonra Tapınakçılarla masaya oturduklarında onların şartlarını kabul ediyorlardı. O cemaat/millet de bu insanları haikaten kendileri için mücadele ettiklerini sandığı için bu anlaşmaya ses çıkaramıyor ve sineye çekiyordu. Hatta çoğu zaman bu bile olmuyordu. Bu kişiler, halktan çok farklı düşündükleri ve halk onları desteklemediği halde, sırf Tapınakçılar onları muhatap aldığı ve medya gücüyle ve mali olarak desteklediği için halka rağmen onların adına hareket edebiliyorlardı. Bu siyaseti takip eden Aubrey, 17 Aralık 1912’de Londra’da Arnavut komitesini kurdu. Komite, tarafsız kaldığı savaşta diğer ülkeler tarafından parça parça edilen Arnavutluk’un haklarını müdafaa ve müstakil bir devlet olmasını temin edecekti. Daha doğrusu Arnavutlar adına, Arnavutluk’un geleceğine karar verecekti. Arnavutluk’taki Arnavutlar aslında Türklerle olan izdivaçlarından memnundu, fakat Londra’da onlar adına konuşan Arnavut Komitesi onları boşamaya kesin kararlıydı. Ilk toplantısını 17 Aralık’ta yapan Komitenin mensupları arasında Britanya Sefarad Yahudileri Başhahamı Moses Caster ve Iran mütehassısı Profesör Edward G. Browne de vardı.[19]

Tapınakçılar bu siyaseti sadece Arnavutlar için değil, Balkanlardaki ve Türkiye’deki diğer milletler için de kullanıyordu. Aubrey’in yazar bir dostu bunu şöyle anlatıyordu:

“Balkan ırkları hakkında herhangi bir şey bilen her Ingiliz’in, çok sevdikleri evcil bir hayvan gibi onlardan birini veya diğerini seçmesi, Balkanların talihsizliği oldu.”[20]

Aubrey ise bunu yıllar sonra şöyle tarif edecekti;

“Türkiye’deki tüm insanlar, Türkler de dahil, kronik bir kaza yapmış gemi halindeydiler; Ingilizler cankurtaran botunun daimi sahibiydi, gerçi çoğu zaman bu bot denize indirilemiyordu. David Urquhart Çerkezlerin sevgisini kazandı ve bir sonraki nesilde halefi olmadı; Profesör E.G. Browne Iran’da tek başına duruyor. Lawrence Arapların tartışmasız şampiyonu; Bourchier ve Buxtonlar Bulgaristan’ın kahramanlarıydı; Miss Durham Arnavutluk’u Avrupa’nın hafızasına tekrar kazandırdı; Steed, Seton-Watson ve Edward Boyle zihinlerde var olan bir Sırbistan’ın avukatlarıydı; Yunanlıların çok sayıda arkeoloğu, klasik alimleri ve rönesanslarına adanmış az sayıda kalan romantikleri vardı. Türkiye çok sayıda Britanyalı memurun dostluğunu kazandı… Görünen o ki Ingiliz insanının, kendileriyle Şark’ın insanları arasında benzersiz münasebetler kuran ve diğer milletlerde nadiren bulunan bir hususiyeti var.”[21]

***

Tapınakçıların takip ettiği bu siyasete dair bir misal verelim…

Ocak 1920’de Ingiltere ve Fransa’nın Arnavutluk’un paylaşılması için anlaştığı haberleri gazetelere bomba gibi düştü. Ingiltere Başvekili Lloyd George, Arnavutluk’un Yugoslavlar, Italyanlar ve Yunanlılar arasında paylaşılacağını söylüyordu. Yani, bir nevi Arnavutluk’un “Sevr Anlaşması” imzalanmıştı. Daha düne kadar müstakil bir Arnavutluk kurulması için çaba sarfeden Ingiltere’nin birdenbire bu devleti parçalamaya kalkışmasının bir sebebi vardı elbette. Anadolu’nun ve Izmir’in işgalinde veya daha evvel Boston Çay Partisi’nde olduğu gibi bu tip blöfler, insanlar arasında infiale yol açıyor ve halkın milliyetçilerin emri altında tek bir yumruk olmasını sağlıyordu. Arnavutluk’ta da aynı neticeyi hasıl etti; Arnavutluk’un ileri gelenleri Milliyetçi Kongreyi toplayarak Delvina Süleyman Beyi yeni geçici hükümetin lideri seçtiler ve Tiran’ı merkez seçerek “Istiklal hareketlerini” başlattılar. Küçük milletlerin süper kahramanı Aubrey de Parlamentoda Lloyd George’a karşı Arnavutluk istiklalini müdafaa etmeye başladı. Tiran’daki milliyetçi hükumetin hariciye nazırı olan Mehmed Konitza ve arkadaşları, Italyanları “Adriyatik’e dökeceklerini” söylüyorlardı.[22]

Aubrey, 1914 yılı Nisan ve Mayıs aylarında hem Parlamentoda hem de medyada Yunan ordusunun Arnavutlara karşı yaptığı katilamları dile getirdi. Yıllar önce Girit’te tanıyıp hoşlandığı Venizelos’a karşı cephe alarak insanların dikkatini Arnavutluk istiklali üzerine çekmeye çalıştı. Aynı taktiği ileride M. Kemal’in başrol oynayacağı Türk-Yunan Harbi’nde de yapacaktı.

Mart ayında Aubrey, Londra’ya gelen Arnavutları, Cemiyet-i Akvam’ı desteklemek için kurulan Milletler Cemiyeti Birliği’ne götürüp, Birliğin reisi Robert Cecil ile tanıştırdı.[23] Arnavutlar Robert’e, Sultan’ın Istanbul’dan kovulmasını istediklerini söyleyince Aubrey, eğer böyle söylerlerse, insanların onların Müslümanlara düşman olduğunu ve Müslüman Arnavutlarla birlikte hareket etmediğini düşüneceklerini söyleyip ikaz etti. Bu ikaz, M. Kemal’in Milli Mücadele sırasında neden Sultan Vahideddin’e açıkça cephe almaması hakkında bize bir fikir veriyor.

***

M. Kemal Ingiltere’de…

Aubrey, 1913 yılı sonuna doğru Ittihad ve Terakki Komitesi’nin ileri gelenlerinden bir dostunu, Ingiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırladı. Misafirinin adı Selanikli M. Kemal’di, yani geleceğin Atatürk’ü. Hırslı ve zeki birisiydi M. Kemal. Daha gençliğinde ihtilalci faaliyetlerinden dolayı Şam’a sürgüne gönderilmiş, 1907’de dönünce arkadaşı Ali Fethi’nin tavsiyesi üzerine hem Carasso’nun başında bulunduğu mason locasına hem de Ittihad ve Terakki Komitesi’ne girmişti.[24]

Darbe ile iktidara oturan Enver’den hiç hoşlanmıyordu. Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbi’nde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti. Bu yüzden araları iyice açılmıştı. Enver’in Ali Fethi ve ona zarar vereceğinden korkan Talat ve Cemal, bu iki dostu Sofya’ya elçi ve askeri ataşe olarak göndermişti. Alman disiplini ile yetişmesine rağmen, Ingiltere’nin dünyanın süper gücü olduğunu biliyordu. Ayrıca ağzı sıkı biriydi. 1908’de Ittihad ve Terakki propagandası için gittiği Traplusgarp’ta görüştüğü Ingiliz konsolos Justin Alvarez onun bu hususiyetini şöyle anlatıyordu:

“O, beliğ ve akıcı konuşan bir hatip. Yaklaşık beş gün önce, gayet açık bir şekilde partisinin takip ettiği prensipleri ve hedefleri halka anlatırken şahit olmuştum. Sonraki gün beni çağırdı ve onun sessiz ve ağzı sıkı karakterini müşahede etme şansını yakaladım. Bana enerjik bir karakter ve azimli bir ruh hali intiba verdi. Neticede ikisi de lazım olan bu kesin anarşik temayüllerin devam edeceğini yerinde müşahede etmiştim. Bu güvenimde sonradan haklı çıkacaktım.”[25]

Aubrey Herbert, M. Kemal ile yiyeceği yemeğe Albay Ronald F. Forbes’in güzel karısı Rosita’yı da çağırmıştı. 22 yaşında genç bir hanım olan Rosita, yemekte M. Kemal ile Lord Allenby’in arasına oturdu. Lord Allenby… Bu yemekten yaklaşık 4 sene sonra M. Kemal ile Lord Allenby Filistin cephesinde karşı karşıya gelecek, M. Kemal bu cepheden kaçacak ve Filistin Ingilizlerin eline geçecektir!

*

aubrey herbert, lord allenby, atatürk filistin cephesi, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi

Lord Allenby (solda), Aubrey’in ağabeyi Lord Carnarvon ve kızı ile…

***

Rosita, Aubrey’in tertip ettiği bu yemekten şöyle bahsediyordu:

“O gün Aubrey Herbert’ten gelen çılgınca bir mektubu bana hatırlattılar… ‘Sita!’ (Rosita’nın kısaltılmışı) diyordu mektup, ‘yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ (mistake: ingilizce “yanlış” demek) var ve onu sadece sen konuşturabilirsin.’ Yazı her zaman olduğu gibi okunaksızdı; fakat davet karşı konulmazdı. O zamanlar 22’den fazla olduğumu düşünmüyorum. Yemek çok lezzetliydi. Mary Herbert mükemmel bir ev sahibesiydi. Lord Allenby ile yeni tayin edilen ataşe M. Kemal’in arasına oturdum; fakat yemeğin doğru düzgün tadını çıkartamıyordum, çünkü hep ‘mistake’i arıyordum. Ev sahibimizin Küçük Asya’da bir sınır ve bir yığın toplantı ile mikado çöpleri oynamasına yardım eden Fransız olabilir miydi? Veya Filistin’den henüz dönen yakışıklı idareci miydi? Komplocu bir şekilde Aubrey’e müracaat ettim. ‘Hangisi yanlış (mistake)’ diye sordum, ‘ve benden ne yapmamı istiyorsun?’. Saşırmış duruyordu. Izah ettim. ‘Oh tatlım!’ diye güldü. ‘Sana nice Turk’ geliyor diye yazdım!”[26]

Nice Turk: “Hoş Türk” demek. Rosita, gözleri az gören Aubrey’in yazısı berbat olduğundan ‘Nice Turk’ü, ‘mistake’ olarak okumuştu.”

***

M. Kemal Sofya’da…

M. Kemal Ingiltere’den döndüğünde artık, Sofya’ya tayin edilerek Istanbul’dan uzaklaştırıldığı için üzgün değildi. Kendisini eğlencelere verdi, bir Bulgar Generalin kızına aşık bile oldu. Dostu Ali Fethi de Balkan Harbi’nde karşı cephede bulunan Bulgar General Ratcho Petrov’un kızına abayı yakmıştı. Hep beraber bir akşam General Petrov’un evinde otururlarken M. Kemal içkiyi fazla kaçırdı ve General’in karısına Türkiye için Anadolu’da bir hükumet merkezi gerektiğini söyledi.[27] Fethi hemen işi şakaya vurarak mevzuyu değiştirdi.

***

M. Kemal ve Aubrey Herbert Çanakkale’de…

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi canakkale gelibolu

Aubrey Herbert Gelibolu cephesinde iken, 1915…

***

Aubrey Herbert ile M. Kemal Çanakkale Savaşı’nda tekrar karşılaştılar. Aubrey, Yeni Zelanda (Anzak) Tümeni’nde tercüman ve istihbarat subayı olarak orduya katıldı. Müttefiklerin çıkarmasını ilk fark eden kumandan, Aubrey’in bir buçuk sene evvel Pixton Park’ta ağırladığı Selanikli M. Kemal olmuştu. Yolda karşılaştığı, cephaneleri bittiği için Anzak Koyundan geri çekilen askerleri durdurup tekrar düşman ateşinin altına göndererek Ingilizleri şaşırtmış, fakat askerlerin süngülerinden başka bir şeyleri olmadığı için hepsi ölmüştü. M. Kemal, çıkarmanın olduğu koya gelen 57. Alayı da ileri sürdü ve alayın hemen hemen bütün erleri öldü. Harbin henüz başında oldukları için Kumandan Esad Paşa askerleri bu şekilde harcamaması için M. Kemal’i ikaz etmek mecburiyetinde kaldı. Ölüme gönderdiği müslüman askerlerin şehit olmak için gözünü kırpmadan can verişini gören M. Kemal, onların bu inançlarını arkadaşı Madam Corinne’ye yazdığı mektubunda alay konusu yaptı.[28]

Iki siper arasındaki cesetlerin hastalık yayacağını düşünen Aubrey, ölülerin gömülmesi için bir ateşkes ayarlamayı düşündü. Bu gerekçeyle karşı taraftan M. Kemal ile gizlice buluştu ve bir günlük mütareke ilan etmeye karar verdiler.[29] Fakat Müttefik Ordusunun Ingiliz Kumandanı Ian Hamilton bunu kabul etmedi. Bir dizi temaslardan sonra Hamilton, Aubrey’e, gidip Türklerle konuşmasını söyledi. Aubrey yanına istihbarattan bir adam alıp sahil boyunca ilerledi. Kızgın bir Arap subay ve Türk bir teğmen ile buluştular. Gelinciklerle bezenmiş bir tarlada oturup sigara içerek, M. Kemal’in Harbiyeden sınıf arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in gelmesini beklediler. Kemal Bey gelince gözlerini bağlayıp, Aubrey’in yanındaki istihbaratçı ile beraber ateşkes şartlarını görüşmesi için karargaha gönderdiler. Aubrey de Türklerin tarafında “rehin” olarak kaldı. Ateşkes 24 Mayıs Pazartesi günü yapılacak ve 8 saat sürecekti.

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi ohrili kemal canakkale savasi gelibolu

M. Kemal’in arkadaşı Ohrili Kemal, gözleri kapalı bir halde Ingiliz karargahına götürülürken (Australian War Memorial)

***

Aubrey Herbert, 19 Ocak 1917’de Harp Kabinesi’ne yazdığı raporda söyle diyordu:

“Eğer kalıcı bir sulh istiyorsak, bu, değişikliklere çok açık olan tek bir prensip ile elde edilebilir: Milliyetçilik.”[30]

Aubrey, 29 Temmuz 1917’de Ingiltere Dışişleri Bakanlığı için kaleme aldığı bir raporda, Tapınakçıların ve Türklerin farklı dünya görüşünü anlatan ve tarihe geçecek şu sözleri yazdı:

“Bu tip herhangi bir planda, hatırlanmasi en çok lazım olan şey şudur ki; Türk ve Ingiliz değerleri çok farklı. Türkler her zaman kelime ve gölgelere, aşırı ve bize absürt gelen bir kıymet veriyorlar. Bir bayrak, hiçbir gücü bulunmayan bir valinin tayini, askerleri olmayan bir subayın namzet gösterilmesi bize abes gelebilir ama onlar için hayati bir ehemmiyet taşıyabilir… Müttefikler kendi şartlarını dikta ettirebildiler ve Osmanlı Imparatorluğu’nun büyük bir kısmını bölebildiler diyelim, netice ne olacak? Bana öyle geliyor ki Balkan kavgalarını daha Doğuya taşıyacağız, müdafaa etmemiz gereken devasa toprak hududumuz olacak ve muazzam bir militarizm sistemine kendimizi feda edeceğiz… Bavulu biz aldıktan sonra Türklerin etiketi alması çok da mühim değil. Mısır’da tüm güç Lord Kitchener’in elinde iken sekreteri fes giyiyordu. Mezopotamya ve Filistin bir fese değer.”[31]

***

M. Kemal Avusturya’da…

M. Kemal tedavi olmak için Mayıs ayında Avusturya’ya gitti ve Viyana’da üroloji doktoru Otto Zuckerkandl’a muayene oldu.[32] Fransa Başvekili Clemenceau’nun uzaktan akrabası olan Yahudi Zuckerkandl, Rothschild Hastanesi’nin başhekimiydi.[33] Harp başladığında Kudüs’teydi ve iyi bir doktordu.[34]

M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak için ileride müracaatta bulunacağı The Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price, 23 Temmuz 1918’de Aubrey Herbert’i Arnavutlukta ziyaret etti.[35]

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi m. kemal avusturya almanya tedavi otto zuckerkandl

M. Kemal’in muayene olduğu Rothschild Hastanesi’nin başhekimi yahudi Otto Zuckerkandl…

***

M. Kemal Filistin Cephesi’nde…

Bu arada Türkiye’de Sultan Reşad vefat etmiş ve yerine kardeşi Vahideddin Efendi geçmişti. M. Kemal de yurtdışındaki tedavisinden dönmüş, tebriklerini sunmak için Sultan’ın huzuruna çıkmış ve bu görüşme neticesinde tekrar 7. Ordu kumandanlığına tayin edilmişti. M. Kemal, Ağustos ayı sonunda Halep’e giderek ordusunun başına geçti, fakat harbi bitirmeye artık kesin kararlıydı. Bu kararını tatbikata koymak için Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’la birlikte Ittihatçılara karşı savaşan casus Lawrence ile görüştü. Lawrence ile 1918 yılı başında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler Almanya ve Türkiye ile sulh görüşmeleri yaparken de görüşmüştü.[36] Ona, Pan-Türkizm peşinde koşan Ittihatçı partinin içinde güçlü bir pozisyon elde ettigini ve onları istediği gibi yönlendirebildiğini, Doğu’daki Türkçü arzulara en kısa zamanda mani olunması gerektiğini, Almanların bu savaşı kesinlikle kaybedeceğini söylemişti.[37]

Görüşmelerden sonra M. Kemal, Aubrey’in evinde tanışıp beraber yemek yediği, Ingiliz ordularının başındaki Allenby’nin saldırısı üzerine ordusunu geri çekti. Ingiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer Türk ordularını arkadan sardı. M. Kemal, Lawrence ile 27 Eylül gecesi tekrar görüştü. Ona Genç Araplarla, yani Emir Faysal’ın adamlarıyla anlaştığını, Türklerin başka milletlere ait “toprakları terk etmesi” ve Anadolu’ya odaklanması gerektiğini söyledi. Orduyu bu yüzden geri çekiyordu.[38]

Daha doğrusu kaçıyordu… Bu arada Halep’te Baron Otel’in süitine yerleşen M. Kemal, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep’in 40 mil dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. M. Kemal gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi, fakat birkaç gün sonra gelip, General Macandrew’a kendisi teslim oldu.[39] Bunun ardından, Aubrey’in Kut’ta Türklere emanet ettiği General Townshend, Aubrey’in arzusu üzerine Istanbul’da mütareke görüşmelerine başladı ve Türkiye, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten çekildi.[40]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi halep baron otel filistin cephesi filistin hezimeti chauvel macandrew

M. Kemal’in Halep’te kaldığı Baron Otel…

***

M. Kemal Pera Palas’ta…

Işgalin ardından gelen emir üzerine General Macandrew, M. Kemal’i serbest bıraktı ve onu lüks bir arabaya bindirip tren istasyonuna uğurladı. Trenle Anadolu’ya geçen M. Kemal, Adana’da kısa bir mola verdikten sonra 13 Kasım’da işgal altındaki Istanbul’a döndü. Mütarekenin imzalanmasından iki hafta sonra Istanbul’a doğru ilerleyen Ingiliz filosu, 12 Kasım 1918’de, yani Çanakkale Harbi’nden sadece 3 sene sonra Çanakkale Boğazı’na girmiş ve Istanbul’u işgal etmişti. M. Kemal, annesinin Akaretler’de evi olmasına rağmen, Ingilizlerin kontrolü altındaki mıntıkada kalan ve casusların cirit attığı Pera Palas’a yerleşti. Ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve Aubrey’in arkadaşı George Ward Price ile buluştu. George’a, “Eğer Ingilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” dedi ve kendisini Karadeniz Ordusu’nun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.[41]

M. Kemal, otelde kalırken birkaç defa da, Aubrey’in mensubu olduğu Ingiliz Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin Istanbul Komitesinin reisi Rahip Robert Frew ile görüştü. Ingilizler, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesini istiyordu.[42]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi atatürk ward price ingiliz valisi

George Ward Price (oturan) ve Henry Nevinson, Gelibolu Cephesinin tahliyesi esnasında, Ocak 1916… (Imperial Museums)

***

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi ingiliz entelijansi rahip frew robert

M. Kemal ile görüşen Ingiliz entelijans servis elemanı Rahip Robert Frew Istanbul’da, 1912…

***

Sultan Vahideddin, Anadolu’da silahları teslim alınmamış orduları ve Istanbul’un işgaline karşı gösterilen reaksiyonu organize ederek anlaşma esnasında işgal güçlerine karşı koz olarak kullanabileceğini düşündü. Istanbul’u işgal kuvvetlerine bırakarak kendisi Anadolu’ya geçemezdi, istese bile Ingilizler buna müsaade etmeyecekti. 22 Kasım’da M. Kemal ile görüşürken endişeli olduğu her halinden belliydi. Ona, “Ordunun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler, Onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?” diye sordu.[43]

Ertesi hafta Yıldız Sarayı’nda tekrar görüştüler ve Sultan taşıdığı tüm şüphelere rağmen M. Kemal’i Anadolu’ya göndermeye karar verdi.[44]

Harbin bitişinden hemen sonra, Seton-Watson’un liderliğindeki Balkan mütehassısları tarafından “New Europe” (Yeni Avrupa) adlı bir grup kurulmuştu. Bugünkü Avrupa Birliği’nin, Commonwealth of Nations’ın (Ingiliz Milletler Topluluğu ve Chatham House’un temellerini atan bu grup, Boer Harbi’nin mimarı Alfred Milner’in, Cecil Rhodes’un vasiyeti üzerine kurduğu “Round Table” (Yuvarlak Masa) adlı grup ile beraber çalışıyordu.[45] Içlerinde Wickham-Steed, Bourchier, Leo Amery gibi kişilerin yanı sıra, Ingiltere Başvekili Lloyd George’un hususi sekreteri Philip Kerr ve Balkan Komitesi’nden ayrılan Aubrey de vardı.[46] Ekim 1916’dan beri aynı isimle haftalık bir mecmua bile çıkartıyorlardı. Yeni kurulan Çekoslovakya devletinin filozof reisi Tomas G. Masaryk’ın felsefesinden yola çıkarak, Cihan Harbi’nin ardından dağılan Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan Imparatorluğu’nun topraklarında yeni devletler, yani “Yeni Avrupa”yı kuruyorlardı. “Yeni Dünya Nizamı” hedefi için büyük bir adım olan bu projede, siyasi ve kültürel kapasitesi olan her milletin kendi müstakil devletini kurmasını istiyorlardı: Lehler için Polonya; Çek ve Slovaklar için Çekoslovakya; Sırp, Hırvat ve Slovenler için Yugoslavya ve Türkler için Yeni Türkiye gibi. Fakat bu milletler, Cemiyet-i Akvam çatısı altında Batılı devletlerin medeniyetini taklit ederek gelişmelilerdi. Imparatorluk halklarının geleceğinin konuşulduğu Paris’te, Lloyd George başta olmak üzere Müttefiklerin danıştığı ve itimad ettiği yegane mütehassıslar, New Europe mensuplarıydı.[47] Bu grubun çok yakın olduğu devlet adamlarından ikisi, Fransız Franklin-Bouillon (ki M. Kemal’le görüsmüştür) ve Yunanistan Başvekili Venizelos’tu.[48]

*

m. kemal atatürk franklin bouillon buyyon

M. Kemal ve Franklin Bouillon…

***

Machiavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşamaya alışkın devletler ele geçirildiklerinde elde tutmanın üç yolu vardır: Ilki onları ortadan kaldırmak; ikincisi gidip orada yerleşip oturmak; üçüncüsü vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükumet, o hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyaç duyduğundan o devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti başka yollara müracaat etmek yerine kendi halkıyla idare ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.[49] Bu “yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişi”nin halkın gözünde nasıl büyütüleceğini ise şu şekilde izah ediyordu;

“Çoğu kişi, akıllı bir hükümdarın, fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibarını kendiliğinden artırması icap ettiğini düşünür.”[50] O zaman, kendi kendilerini idare edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı.

New Europe grubu harekete geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, Ingiltere Başvekili Lloyd George ve Yunanistan Başvekili Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu’ya asker çıkarma meselesini konuştu.[51] Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti. Bunun üzerine, Ingiltere Başvekili Lloyd George, M. Kemal’in muayene olduğu Rothschild Hastanesi’nin başhekimi Otto Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa Başvekili Clemenceau, Italya Başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi Wilson, Paris’te Yunanlıların Anadolu’ya çıkışı üzerinde anlaştılar.

Yunan ordusunun çıkışından evvel, Ingilizler, Italyan ve Fransızlar Anadolu’da işgallere giriştiler. Anadolu’nun her yerinde Ittihatçılar tarafından peşpeşe müdafaa-i hukuk cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük Mecmua gibi Ittihatçıların çıkarttıkları gazete ve mecmualarda M. Kemal’in reklamı yapılmaya başlanmıştı. Anadolu artık halaskar (kurtarıcı) M. Kemal’in gelişini bekliyordu. O ise yola çıkmadan önce son hazırlıkları yapıyordu. Istanbul Harbiye Nezareti’nde Ingiliz Irtibat Subayı olan Yüzbaşı John G. Bennett ile görüşmüş ve ona Ingilizlerin kontrolü altında büyük bir Türk ordusu teşkil etmeyi teklif etmişti.[52]

Başka bir gün de Italyan bir işadamının bürosunda Italyan Yüksek Komiseri ve mason Kont Sforza ile buluşmuş ve Italyanlardan Anadolu Hareketine destek sözü almayı başarmıştı.[53]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi mason kont sforza

M. Kemal’in mason dostu… Italya Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Kont Carlo Sforza…

***

Bu arada hayatını ebediyen değiştirecek hadise nihayet gerçekleşti; Yunanistan Kralı Alexandros’a her istediğini yaptıran Başvekil Venizelos, Zaharoff’a ait Vickers marka silahlarla teçhiz ettiği Yunan ordusunu 15 Mayıs’ta Izmir’e çıkardı. Yunanlıların Izmir’i işgal ettiği gün M. Kemal, tekrar Sultan Vahideddin ile görüştü. Kur’an-ı Kerim’e el basarak vazifesine ve padişaha bağlı kalacağına dair yemin etti. Sultan’dan yüklü bir miktarda tahsisat aldı. Ertesi gün, kendisine ordu kurmayı teklif ettiği Yüzbaşı Bennett’ten Anadolu’ya geçiş vizesi aldı; kendisi ve maiyeti için tahsis edilen Bandırma Vapuruna binerek Istanbul’dan ayrıldı.

Amerikalı Işadamı Charles R. Crane, Arnavutluk ve Rusya’da ihtilalleri organize etmek ve ihtilalcilere yardım etmek için insani yardım cemiyetlerini kullanmıştı. Ittihatçıların Ermenileri Suriye’ye sürmesi, ona Türkiye’de de insani yardım faaliyetleri yürütme fırsatı vermişti. Crane, 1915’te kurulan Ermeni ve Suriye Yardımı için Amerikan Komitesi’nin, yani sonraki yıllarda Yakın Doğu Yardım Cemiyeti’nin mali idarecisiydi ve bu komiteye en büyük yardımı Rockefeller Vakfı yapmıştı.[54] Bu komitenin mensuplarından ve Crane’in yakın dostlarından gazeteci William T. Ellis, M. Kemal Samsun’a çıkmadan bir ay önce New York Herald gazetesinde çıkan makalesinin sonunda Türkiye’nin son yıllarını şöyle anlatmıştı:

“Miminim’in, veya kendi tabirleriyle ‘hakiki inananlar’ın, veya Türklerin onları çağırdığı şekliyle ‘Dönme’lerin gerçek inancını dışarıdan kimse bilmez. Zahiren Muhammedi ritüellere uyarlar. Gizlice Yahudi inançlarını muhafaza ederler ve kabalistik ritüeller ve Sabetay riyazetini icra ederler. Iki yüz elli yıl dünyanın geri kalanından uzak durdular ve kendilerine hıyanet eden ‘Mesih’e sadık kaldılar.

Bu Müslüman (görünen) Yahudilerin saflarından ticaret ve siyaset dünyasında çok güçlü insanlar çıktı. Zengin ve terakkici insanlar. Bu adamlar farmasonluğa girdiler ve localarından ve gizli toplantılarından 1908’de Sultan Abdülhamid’i indiren Türk ihtilali meydana geldi. Umumiyetle anlaşıldığı haliyele Ittihad ve Terakki Komitesi gizli bir cemiyetti. Asıl liderleri hep arka planda, gizli ve meçhul kaldılar. Bu esrarlı cemaatin mensupları olan Ittihat ve Terakki liderlerine, bu, doğrudan Dönmelerin gizli tarikatından miras kaldı. Türk ihtilaline Selanikli Yahudiler rehberlik etti. Şimdi Enver, Talat ve Cemal ve diğer Türk liderler sürgünde, arkalarındaki asıl güç ise, halk bilmediği için, emniyette ve cezalandırılmadı.

Dünyanın bu köşesi yine karışıklık içerisinde ve yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor; Selanik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı?”[55]

Bu makalenin yazarı Crane, 1919 yılının ortalarında Filistin Sefarat Yahudilerinin lideri Avraham Elmaleh ile görüştü.[56] Bu zat, çıkardığı hahamlar ve liderlerle meşhur olan Ispanya kökenli Elmaleh ailesine mensuptu. Siyonist mektebi Alyans mezunu ve muallimiydi. Akrabası Amram Elmaleh, Fas’ın Fes şehrinin Alyans temsilcisiydi. Amram, Cihan Harbi esnasında Kudüs’te M. Kemal ile görüşmüştü.[57]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi m. kemal atatürk ve yahudiler siyonistler

General Allenby (platformda koltukta), solunda Filistin Siyonist Komisyonu Reisi Chaim Weizmann, sağ tarafında ayakta Binbaşı de Rothschild (Ailenin Fransa ayağının kurucusu James’in torunu), Rişon Le-Zion kasabasında bir merasimde, 24 Mayıs 1918, (Imperial War Museums)

***

M. Kemal, 1911’de Kudüs Kamenitz Oteli’nde yahudi Elizer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbet etti ve kendisine Sabetayist olduğunu söyledi.

M. Kemal, “Evimde Venedik’te basılmış eski bir Tevrat var. Babam onu okumam için bana Karaim Yahudisi bir muallim tutmuştu. Öğrendiğim ayetlerden bazılarını hala hatırlayabiliyorum” dedikten sonra biraz düşünüp; “Shema Yisrael, Adonai Elohenu, Adonai Ehad!” Yani “Dinle ey Israil, Rabbin olan Tanrı tektir” dedi. Bu dua yahudilerin ünlü Shema duasıdır. Daha sonra yahudi Itamar Ben Avi’nin “Efendim, bu Yahudilerin en mühim duasıdır!” demesi üzerine M. Kemal, “Benim de gizli duamdır bayım, benim de..” şeklinde cevap verdi.[58]

***

M. Kemal Anadolu’da…

Ingiliz Albay Alfred Rawlinson, Erzurum’a M. Kemal’den önce gelmişti. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında casusluk yapan Sir Henry Rawlinson’un oğluydu. Babası, aynı zamanda Lawrence’i arkeolog olarak Türkiye’ye gönderen Filistin Keşif Fonu’nun bir mensubuydu. Albayın görünüşteki vazifesi, mütareke şartlarının tatbikine nezaret etmek ve Doğu’daki Türk Ordusuna ait silahların envanterini çıkarmaktı. Hakikatte ise Tiflis’teki Ingiliz ordusunun gönderdiği silahların Kars üzerinden Türklere verilmesini sağlıyordu. Albay Rawlinson bu silahların Türklere verildiğini söyle(ye)miyor, nakliye esnasında kaybolduğunu iddia ediyordu.[59] Fakat Arnold J. Toynbee, 1921’de Yunanlıların ele geçirdiği Türk siperlerini gezerken, bu silahların Kemalist ordu tarafından kullanıldığını görmüştü.[60]

Erzurum Kongresi başlamadan önce M. Kemal ile uzun uzun konuştular. Kongrenin son günü, yani 7 Ağustos’ta şehirden ayrılmadan evvel M. Kemal ile üç buçuk saatlik bir görüşme yaptı. Geleceğe dair ihtimallerden ve Milliyetçi Hareketten bahsettiler. M. Kemal ona kongrenin Istanbul idaresini tanımadığını ve Milli Hareketin aslında ihtilalci olduğunu söyledi.[61] Görüşmenin ardından Rawlinson, rapor vermek üzere önce Istanbul’a, oradan da Londra’ya gitti. Harbiye Nezareti’ne raporunu sunup, M. Kemal’in yükseleceğini daha 1913’te tahmin eden Erkan-ı Haribye Reisi Sir Henry Wilson ile görüştü. Mevzu daha çok M. Kemal’in şahsiyeti ve Sultan’ın hükumetine karşı yapacağı ihtilal ve kurulacak bir cumhuriyet hakkındaydı.[62] Görüşmelerin ardından Rawlinson, gayriresmi bir vazifeyle M. Kemal ile görüşmek üzere tekrar Türkiye’ye gönderildi.

Ingiliz casusu Lawrence, Ingiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 15 Eylül 1919 tarihli raporunun sonunda M. Kemal ile Enver Paşa’yı kıyaslıyordu:

“M. Kemal, oradaki (Çukurova-Kilikya) Fransız faaliyetlerinden kaygılanıyor. Kendisi şimdi Ingiliz yanlısıdır. Çünkü (Montagu, C. Amery ve Aubrey Herbert’ten oluşan) Türk yandaşlarımıza güveniyor. Fakat bununla alakalı olarak, Türkistan’daki Bolşevik ilerlemesinin dikkate alındığını ümit ediyorum… Enver’e zarar vermek için Talat’ı kullanmayı hiç düşünüp düşünmediğimizi öğrenmek isterim. Onun hatıraları bize faydalı olacaktır. M. Kemal, kendi hareketinde Enver’i bir bayrak gibi dalgalandırıyor. Tabii ki M. Kemal, Enver’den daha kabiliyetlidir, ama Enver’in şahsi cazibesine sahip değildir.”[63]

Erzurum Kongresinden sonra Londra’ya gidip, yeni vazifelerle tekrar Türkiye’ye dönen Albay Rawlinson, 6 Aralık’ta Trabzon’a geldi ve Kazım Karabekir’e telgraf çekerek geldiğini haber verdi. Ardından Gümüşhane ve Bayburt’a geçti. 26 Aralık gecesi Erzurum’a vardı ve Karabekir’in misafiri oldu. Rawlinson ona yeni vazifesini anlattı ve kendisini M. Kemal ile görüştürmesini istedi. Karabekir, M. Kemal’in Ankara’ya doğru yola çıktığını ve Milli Hareketin merkezinin bu şehir olacağını söyledi.

Bu arada M. Kemal Ankara’ya gelmiş ve ilk gecesini Vehbi Koç’un ortağı Yahudi Yasef Ruso’nun evinde geçirmişti.[64]

Ankara Anlaşmasıyla beraber Fransa’nın Ankara’daki Milliyetçilere desteği had safhaya çıktı. Anadolu’da işgal ettikleri yerlerden çekilen Fransızlar, ellerindeki topları ve silahları Ankara’ya teslim ettiler. Fransız subaylar bizzat Kemalist orduda vazife aldılar. Ayrıca 100 bin Alman tüfeğini ve yanında süngülerini ve silah başına bin mermiyi üç parti halinde Antalya ve Inebolu’ya indirerek Kemalistlere destek verdiler. Milliyetçilerin Paris temsilcisi ve Prens Sabahattin’in adamı Nihad Reşad da Paris’ten Ankara’ya Fransızların çeşitli silah tekliflerini gönderiyordu. [65]

Yeni bir devlet kurmak, en az yeni bir şirket kurmak kadar zordu. Bu yüzden Fransa’nın yardımı sadece silah ve personelle mahdut değildi. Osmanlı Bankası müdürlerinden Hamid Hasancan Bey, Fransız Yüksek Komiserliğinin hizmetinde Milliyetçilerin gizli siyasi temsilcisi oldu. Hamid, hem Fransa’nın Ankara’yla temasını sağlıyor hem de Büyük Millet Meclisi’nin ticari işlerini hallediyordu. Ayrıca Ankara kabinesindeki vekillerin hususi mali işlerine de bakıyordu. Bu yüzden Hamid Bey’in sözü Ankara’da senetti. Bir Ingiliz raporunda ondan şöyle bahsediliyordu;

“Hamid, müstakil bir salahiyete sahiptir ama M. Kemal Paşa ve Hükumetinin ona göstermiş olduğu güven yüzünden, onun söylediklerine ve yaptıklarına kesinlikle hürmet gösterilir ve umumiyetle kabul edilir.” Hamid, 1922 Eylül ayında gizlice hareket etmeyi bırakarak Avrupalı diplomatlarca Ankara’nın resmi sözcüsü kabul edilecekti.[66]

Osmanlı Bankası’nın Istiklal Harbi’ndeki yardımları bu kadarla kalmamıştı. Bankanın rehberliğinde kurulan Düyun-u Umumiye’nin reisi Sir Adam Block, Ankara Hükumetinin ve Büyük Millet Meclisi idaresinin yıllık bütçeleri ve mali durumu hakkında rapor hazırlayarak 12 Nisan’da Istanbul’da Ingiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’a sunmuştu. Raporda Ankara’nın mali açığının hangi kalemlerle kapatılacağı ve bir sonraki senenin yıllık bütçeleri hakkında detaylı bilgi veriliyordu.[67]

Ayrıca Büyük Millet Meclisi, Osmanlı Bankası’ndan avanslar ve silah alımları için teminat mektupları alıyordu. Banka’nın Temmuz 1921 ve Temmuz 1922 arası avans desteği 2.177.000 lira olacak ve Milliyetçiler bu iyilikleri karşılıksız bırakmayacaktı. Osmanlı Bankası’nın Galata şubesinin müdürü ve Robert Koleji mezunu Berc Keresteciyan, Cumhuriyet kurulduktan sonra M. Kemal’in kendisine verdiği “Türker” soyadını alarak Afyon’dan mebus seçilecekti.[68]

Ayrıca Osmanlı Bankası, hizmetlerine cumhuriyetten sonra da devam edecek ve merkez bankası rolünü, 1930’da Düyun-u Umumiye’nin Italyan temsilcisi Kont Volpi gibi yabancı mütehassısların danışmanlığında yeni bir merkez bankası şirketi kurulana dek sürdürecekti.[69]

M. Kemal’in Ağustos ayında memleketin işgal altında olmasını sebep göstererek meclisten aldığı Başkumandanlık ünvanı, 31 Ekim’de tekrar uzatıldı. Anadolu’da tüm güç artık M. Kemal’in elindeydi. Aubrey’e göre M. Kemal bu ünvanı, “parti fonlarına bağışta bulunan herhangi bir Ingiliz milyoneri gibi doğrudan doğruya Lloyd George Beye” borçluydu.[70]

Başvekil Lloyd George’un Yunanlıları Izmir’e sokmasıyla, Anadolu’da 1908’de çiçek açmış olan milliyetçilik meyve vermiş ve Asya, M. Kemal’in arkasında toplanmıştı.

Chatham Dining Kulübü’nde “Türkiye’deki mevcut pozisyonumuz ve siyasetimiz” başlıklı bir konuşma yapan, küçük halkların büyük dostu Aubrey, Yunan işgalinin yol açtığı neticeden memnundu. 1922 yılı Ocak ayında London Sunday Times gazetesine verdiği beyanatta, bu işgalin, 1913’de Pixton Park’ta misafiri olan Ittihatçı dostu M. Kemal’e yaradığını söylüyordu;

“Türkiye’deki esas mesele Yunanlılar Mayıs 1919’da Izmir’e gittiği zaman başladı. O zamana kadar M. Kemal Paşa’nın adı Şark’ta biliniyordu; fakat Batıda bilinmiyordu ve aşılması zor bir gücü (ordusu) de yoktu. Onun ordusunu, meclisini ve prestijini oluşturan Yunan işgalidir.”[71]

.

KAYNAKLAR:

.

[1] St. J.L. (Yazarın adı kısaltılmış), Aubrey Herbert, “The Spectator” mecmuası, 6 Ekim 1923.

[2] Margaret Fitzherbert, The man who was greenmantle: A biography of Aubrey Herbert, Oxford University Press, 1985, sayfa 2.

[3] Margaret Fitzherbert, The man who was greenmantle: A biography of Aubrey Herbert, Oxford University Press, 1985, sayfa 1.

[4] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa XVii.

[5] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 64-69.

[6] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 8, 9.

[7] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 173.

[8] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 313.

[9] Thomas Smith Webb, The FreeMason’s Monitor: Or, Illustrations of Masonry: in Two Parts, Cushing and Appleton, Salem 1818, sayfa 285.

[10] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 98.

[11] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 108.

[12] Walter Isaacson, Benjamin Franklin: An American Life, Simon&Schuster, New York 2003, sayfa 106.

[13] http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/03/ataturk-89-yil-once-bugunu-gordu-ataturkun-ortadogu-halklari-kehaneti-yalani-ataturkun-amerikali-gazeteci-marcossona-verdigi-roportajin-tam-metni/

[14] Kristin Rygg, Masqued Mysteries Unmasked: Early Modern Music Theater and Its Pythagorean Subtext, Interplay No. 1, Pendragon Press, New York 2000, sayfa 180-182.

[15] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 30.

[16] Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 169.

[17] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 127.

[18] Jeremy Wilson, T. E. Lawrence Studies, No: HL 301-2.

[19] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 168, 269, 270.

[20] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa xx.

[21] Joseph Brewda, British Experts in manipulation, Executive Intelligence Review, 24 Mart 1995, Sayı: 22, No: 13, sayfa 60.

[22] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 284.

[23] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 287.

[24] Alttaki bağlantının [8] no’lu dipnotuna bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/13/m-kemal-ataturk-mason-mu-ataturk-mason-localarini-kapatti-mi/

[25] Jacob M. Landau, Atatürk and the Modernization of Turkey, Westview Press, Colorado 1984, sayfa 22, 23.

[26] Rosita Forbes, Appointment with destiny, E.P. Dutton & Co., New York 1946, sayfa 192, 193.

[27] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 118.

[28] M. Kemal’in Madam Corinne’e yazdığı mektuplar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/07/m-kemal-ataturk-ayetle-alay-mi-ediyor-ataturkun-madam-corinnee-yazdigi-mektup/

[29] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 135.

Ayrıca bakınız; The Countess of Carnarvon, Lady Almina and the Real Downton Abbey: The Lost Legacy of Highclere Castle, Hodder&Stoughton, Londra 2011, sayfa 23.

[30] Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 327.

[31] Aubrey Herbert, The Possibility of A Separate Peace With Turkey, 29.07.1917, The National Archives, Kew, Ingiltere, Katalog Referans: CAB/24/21, Imaj Referans: 75.

[32] Klaus Kreiser, Atatürk: Eine Biographie, C.H. Beck, Münih 2008, sayfa 122.

[33] Tim Bonyhady, Good Living Street: Portrait of a patron family, Vienna 1900, Random House, Toronto 2011, sayfa 159.

Ayrıca Bakınız; Richard T. Gray & Ruth V. Gross & Rolf J. Goebel & Clayton Koelb, A Franz Kafka Encyclopedia, Greenwood Press, Connecticut 2005, sayfa 304.

[34] M. Talha Çiçek, War and State Formation in Syria: Cemal Pasha’s governorate during World War I, 1914-17, Routledge, Oxon 2014, sayfa 145, 160.

[35] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 240.

[36] Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, 1919-1938, cild 6, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005, sayfa Iviii.

[37] Frederick James Moberly, The Campaign in Mesopotamia 1914-1918, cild 4, Londra 1927, sayfa iii, iv.

[38] Alan Warwick Palmer, Victory 1918, Weidenfel & Nicolson, New York 1998, sayfa 241.

M. Kemal’in Filistin cephesinden kaçışıyla alakalı kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/30/filistin-cephesindeki-hain-m-kemal-ataturk-mu/

[39] Sir Henry Somer Gullet, Kemal Pasha – The man and his army, Western Argus, 3 Ekim 1922, sayfa 2.

[40] Marquise de Fontenoy, Tales of the Old World, The Sun and The Globe, 3 Ekim 1923.

[41] M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak istediğini Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan bir eserden öğreniyoruz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/22/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ingiliz-valisi-olmak-istedi/

[42] Halide Edib, Conflict of East and West in Turkey, Maktaba Jamia Millia Islamia, Delhi 1935, sayfa 107.

[43] Orhan Koloğlu, Sorularla Vahidettin, Pozitif Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 46.

[44] M. Kemal’in Sultan Vahideddin tarafından Anadolu’ya gönderildiğine dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/24/ataturku-samsuna-vahdettin-gonderdi-belgelerle/

[45] Luisa Passerini, Europe in Love, Love in Europe: Imagination and Politics in Britain Between the Wars, I. B. Tauris, Londra 1999, sayfa 54.

[46] Andrea Bosco ve Alex Charles May, The “Round Table” : The Empire – Commonwealth and British Foreign Policy, Lothian Foundation Press, 1997, sayfa 440

[47] Eugene Michail, The British and the Balkans: Forming Images of Foreign Lands 1900-1950, Continuum Books, Londra 2011, sayfa 29, 30, 45.

[48] Eugene Michail, The British and the Balkans: Forming Images of Foreign Lands 1900-1950, Continuum Books, Londra 2011, sayfa 111, 112.

[49] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 18.

[50] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 82.

[51] John T. Flynn, Men of Wealth, Simon and Schuster, New York 1941, sayfa 362.

[52] M. Kemal’in Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisine dair daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

[53] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 232.

[54] Norman E. Saul, The Life and Times of Charles R. Crane, 1858-1939, Lexington Books, Birleşik Krallık 2013, sayfa 135.

[55] William T. Ellis, Salonica, nominally a Turkish city, has been prodominated by the Jews for centuries, New York Herald, 22 Nisan 1919, sayfa 7.

[56] List of members of the Sphardic delegation form Jerusalem, Albert H. Lybyer Papers, 1876-1949, Illinois Üniversitesi, Oberlin Koleji Arşivleri, No: 15/13/22 Kutu: 16.

[57] Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Gözlem Yayınevi, Istanbul 1995, sayfa 216.

[58] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-sabetayist-miydi/

[59] Alfred Rawlinson, Adventures in the Near East, Jonathan Gape, Londra 1934, sayfa 152-154.

[60] Arnold Toynbee, The Western question in Greece and Turkey, Constable and Company, Londra 1922, sayfa 257.

[61] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 30.

[62] Alfred Rawlinson, Adventures in the Near East, Jonathan Gape, Londra 1934, sayfa 199, 200.

[63] Jeremy Wilson, T. E. Lawrence Studies, No: DG 288-91.

[64] Beki L. Bahar, Efsaneden tarihe Ankara Yahudileri, Pan Yayınları, Ankara 2003, sayfa 86.

[65] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 226, 227.

Ingiltere, Italya, Fransa ve Rusya’nın M. Kemal’e yaptıkları yardımlar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

[66] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 237.

[67] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 169.

[68] Mustafa Hergüner, Izmir Iktisat Kongresi için Istanbul’da yapılan çalışmalar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2006, sayfa 23.

[69] Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), cild 7, 1930-1933, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2006, sayfa xiii, 20.

[70] Aubrey Herbert, Ben Kendim: A Record of Eastern Travel, Hutchinson&Co, Londra 1925, sayfa 331.

[71] Indian Demonstrations, New Zealand Herald, cild LIX, sayı: 18000, 27 Ocak 1922, sayfa 5.

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015.

http://www.marcel.com.tr/index.php?route=product/product&product_id=59

*

 

M. Kemal Atatürk Dilimizi Türkçeleştirmedi, Gavurcalaştırdı

M. Kemal Atatürk Dilimizi Türkçeleştirmedi, Gavurcalaştırdı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk dil inkilabi, atatürk harf inkilabi m. kemal dil devrimi m. kemal dil inkilabi ismet inönü dil inkilabi inönü harf inkilabi inönü dil devrimi

***

Insanlığı sömürerek servetlerine servet katmak isteyen emperyalistler işlerini kolaylaştırmak için her türlü hileye başvuruyorlar… Bu fesatçılar emellerine ulaşmak için bazı kavram ve sloganlar kullanır. Hakikaten insanları bazı kavram ve sloganlarla aldatmak çok kolaydır. Nitekim ABD, Irak topraklarını işgal etmeden evvel Irak’lıların zihinlerini işgal etmiş ve kendine birçok Irak’lı yardımcı da bulmuştu. Buradaki sihirli kavram “Demokrasi” idi. Irak’a “demokrasi götürmek” sloganını iyi kullanan ABD, barbarlara mahsus bir surette 1,5 milyon insanın canına kıymıştı.

Bazı düzenbazlar da, işte tam da bunun gibi, Müslüman Türk ve Kürtleri gavurlaştırıp bölmenin kolay, hızlı ve sağlam olması için Türkleri “Türklük”, Kürtleri de “Kürtlük” sloganlarıyla aldatma yolunu takip etmişlerdir. Bu faaliyetler maalesef hala devam etmektedir.

Bilindiği gibi M. Kemal sadece “harf” inkılabı yapmakla kalmamış, bir de “dil” inkılabı yapmıştır ve bu inkılaplar “Türkçeleştirme” ambalajıyla sunulmuştur. Latin alfabesine “Türk alfabesi”, gavurca kelimelere de “öztürkçe” kelimeler denmiştir. Halbuki aşağıda da görüleceği gibi bunlar “Türkçeleştirme” değil, kelimenin tam manasıyla “gavurlaştırma”ydı.

Dikkat edilirse, Şapka Inkılabı’nda “millileşme” teması işlenmemiş, bu inkılap doğrudan batılılaşma veya tam olarak ifade etmek gerekirse “Uygar ve milletlerarası kıyafet” şeklinde takdim edilmiş ve bunun neticesinde halk bu inkılaba sert tepki göstermişti. Ancak aynı halk -şapkadan daha tahrip edici tesiri olmasına rağmen- harf ve dil inkılaplarına karşı çıkmamıştı. Her iki inkılap da esasen “gavurlaştırma” olmasına rağmen birinde sert tepki gösterilip diğerinde gösterilmemesinin sırrı, işte bu kavram ve sloganlarda yatmaktadır. Kemalist rejim bunun bilinciyle hareket etmiş ve kabullenmesini sağlamak maksadıyla Harf ve Dil inkılaplarını Türklere “Türklük” ambalajıyla sunmuştu.

Aşağıdaki kelimeler, “öztürkçeleştirme” faaliyetlerinin en yoğun olduğu 1935 yılında yayımlanan “Osmanlıca’dan Türkçeye karşılıklar kılavuzu” Ulus gazetesi (M. Kemal’in gazetesi) 26.3.1935-4.5.1935, sayfa 1, 2; “Osmanlıcadan türkçeye karşılıklar kılavuzuna katmalar” Ulus, 9.5.1935, sayfa 3’den, ve aynı gazetenin diğer bazı yazılarından derlenmiştir.

M. Kemal dilimizi “türkçeleştirmiş” mi yoksa “fransızcalaştırmış” (gavurcalaştırmış) mı, görelim!

Osmanlıca                        Türkçe(!)                    Fransızca

A-
Ahenk                                 harmoni                      harmonie
Amil                                    faktör                          facteur
Aksi müddea                      yantitöz                       antithese
Alelade (tabi anlamına)      normal                         normal
Alemşümul (kainat)            evrensel                      üniversel
Ameli                                  pratik                           pratique
Asri                                    modern                        modern
Atikiyat                               arkeoloji                      archeolojie
Aynı                                    identik                         identique

B-
Belde                                 site                                cite
Birinci ferik                        orgeneral                      general
Bitaraf/tarafsız                   nötür                             nötr

C-
Ceddani                             atayık                           atavique
Cemiyet                              sosyete                        societe

D-
Destan                                 epope                          epope
Düstur                                  formül                          formule

E-
Eda                                        ton                               ton
Encümen                               komisyon                     commission
Encümeni daniş                     akademi                       academie

F-
Felsefe                                  filozofi                           philosophie
Fırka                                      parti                              parti

G-
Günlük                                  kronik                            cronik

H-
Had                                       terim                             terme
Hayatiyat                               biyoloji                          biologie
Hendese                                geometri                       geometrie
Heyet                                     delege                           delegate

I-
Içtimai                                    sosyal                             social
Ilahiyat                                   teoloji                             theologie
Ilmüarz                                   jeoloji                             geologie
Ilmi nücum                             astroloji                          astrologie
Iktisad                                    ekonomi                         economie
Iktisadi                                   ekonomik                       economique
Ilmi hesap                              aritmetik                         aritmetique
Irade (kudret anlamına)         enerji                              energie
Iradeli                                    enerjik                            energique
Izzeti nefis (haysiyet)             onur                                honneur (fransızcada okunuş: “onur”dur)

K-
Kaabiliyet                               kapasite                          capacite
Kısım, bap                              parti                                partie

L-
Lehçe                                      diyelek                             dialecte

M-
Maarif                                     kültür                               culture
Mabud/put                              idol                                   idole
Mali                                         finansal                           financiel
Mantık                                     lojik                                  logique
Mektep                                    okula                               ecole
Mesele                                     problem                          probleme
Müdür                                      direktör                           directeur
Müsbet                                     pozitif                              positif
Müfettiş                                    ispektör                          ispekteur

N-
Nahiye                                      kamun                             commune
Nazari                                       teorik                                theorique
Nazariye                                   teori                                  theori
Nihayet vermek                        terminlemek                    terminer

S-
Sanayi                                       endüstri                           indüstrie
Sermaye                                    kapital                             capital
Silsile                                         seri                                  serie
Sigorta akçası                            prim                                 prime
Sınai                                          endüstriyel                      indüstriel

Ş-
Şehadetname                          diploma                             diplome

T-
Takvim                                      almanak                            almanack
Tekamül                                    evrim                                 evolution
Terazi                                        balans                               balance
Teşkilat                                     örgüt                                  organisation
Teşrifat                                      protokol                             protokol
Timsal                                       sembol                               symbol

U-
Umumi                                      genel                                   general
Usul                                          metod                                  methode

***

D. Mehmet Doğan, Dil devriminin çok yönlü tesir ve niteliklerini şu 4 maddede özetlemiştir:

1 – Dil devrimi, toplum fertlerinin kendi aralarında ve yönetici kadroyla haberleşmesini güçleştirmiştir. Toplum katları ve nesilleri arasındaki bağların kopmasına, en azından gevşemesine sebep olmuştur.

2 – Dil devrimi bürokrat-aydın kadronun toplumdan kopuşunu belgeleyen bir yabancılaşma hareketidir. Dil, halk-aydın farklılaşmasını belirleyen ana göstergelerden biri haline gelmiştir.

3 – Dil devrimi halkçı bir hareket olarak kabul edilemez. Halka rağmen yürütülmesi bir yana, halkın dilinden ayrı suni bir dil yaratılmaya çalışılmıştır. Bu dil halk tarafından (zorla benimsetilen bazı kelimeler dışında) benimsenmemiştir. Bu konuda en iyi delil, halkın dili ve düşüncesini yansıtan halk şairlerinden hiç birinin arı dille şiir söylememesidir.

4 – Dil devrimi bir millileşme hareketi olmamıştır. Batılılaşmaya yönelik bir harekettir. Dil devrimi konusunda millilikle ilgili sloganlar kullanılması, geniş kesimin desteğini sağlama çabası olarak belirmektedir. Yani, batıcı aydınlar bu konuda da samimi davranmamışlardır. Dil Kurumu’nun son zamanlarda batı kaynaklı ve dilimize yerleşmiş kelimelere karşılık bulma çabaları, “Bayram geçtikten sonra zurnayı duvara as” atasözünü doğrulamakta ve kurumcuların yargılanma telaşını aksettirmektedir.[1]

.

**********

.

KAYNAK:

Tafsilat için bakınız;

[1] D. Mehmet Doğan, Batılılaşma Ihaneti, Dergah Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 1977, sayfa 105, 106, 113 ve devamı.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

PKK’lı Terörist Ermeni Olduğunu İtiraf Ediyor!

PKK’lı Terörist Ermeni Olduğunu İtiraf Ediyor!

Bir yabancı kanala konuşan kadın terörist Diyarbakır doğumlu olduğunu, kendisinin aslen de Ermeni olduğunu söylüyor. Terör örgütüne 1999’da katıldığını söyleyen kadın terörist halen Tunceli bölgesinde teröristlik yapıyor…

.

Atatürk olmasaydı halimiz ne olurdu?

Atatürk olmasaydı halimiz ne olurdu?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ataturk olmasaydi halimiz ne olurdu, yavuz bahadiroglu atatürk, yavuz bahadiroglu m. kemal, atatürk olmasaydi ne olurdu atatürk olmasaydi adin yorgo olurdu, m. kemal olmasaydi ne olurdu,***

19 Mayıs münasebetiyle yine esip savurdular. Ciddi görünümlü adamlar, yine “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık!” türünden “komik” nutuklar attı!

İçimden sormak geldi: “Şimdi Atatürk yok diye biz de mi yokuz?” 

Bu nasıl bir yaklaşımdır, büyük bir milletimize ne korkunç iftiradır? Hem “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” (Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafız Çamlıbel’in ortaklaşarak yazdıkları meşhur “Onuncu Yıl Marşı”nın bir mısrası) diye şiirler yazıp ders kitaplarına geçireceksiniz, milli bayramlarda ilkokul çocuklarına bas bas okutacaksınız; hem de “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık” deyip kendi varlığınıza “iftira” atacaksınız!

Bir milletin varlığını tek kişiye endekslemek, ancak hastalıklı akılların ürünü olabilir: Saçma sapanlığın endazesiz biçimidir! Yağcılığın en damıtılmış şeklidir!

Hiçbir millet, birini övmek için kendini böylesine yerle bir etmez!

Atatürk olmasaydı, biz millet olarak yine var olurduk, ama meselâ bugün giydiğimizi giymezdik belki…

Yabancı kıyafetlere bürünmez, “moda”nın arkasına takılmaz, “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi kapitalist mantığın ürettiği “tüketim” sarmalına düşmezdik…

Alfabemiz değişmez, kültür kaynaklarımız diken tarlasına, kütüphanelerimiz türbeye dönmez, böyle kültürsüzlüğe mahkum olmazdık…

Onca cami satılmaz, kiralanmaz, yıkıma bırakılmaz, “devrim” uğruna onca insan sehpalara sürülmez, Dersim acımasızca bombalanmaz, İskilipli Atıf Hoca gibi nice hocalar çeşitli bahanelere kurban edilmez, Ayasofya Müze yapılmazdı…

Yok şapka giymedi, yok ezanı Türkçe okumadı diye insanlara zulmedilmezdi…

Hac ve umrenin yanı sıra, Türk müziğinin radyolarda çalınması yasaklanmazdı…

Başta Milli Mücadele kahramanları olmak üzere, sayısız insan “hain” ilân edilmez, sürgünlerde hayat sürmek zorunda kalmazdı…

Tekkeler, zaviyeler, dergâhlar, medreseler kapanmaz, şimdiki gibi yürek bağlarımız kopmazdı…

Kimsenin soyuna-sopuna, dinine-imanına, diline-ırkına, vicdanına-namusuna, dinine, tekkesine- medresesine, dergâhına-divanına karışılmayacağından, muhtemelen Şeyh Said, Dersim, Koçgiri, Düzce, Yozgat, Menemen olayları gibi karışıklıklar çıkmaz, kardeş kardeşe kurşun sıkmaz, kin tortusu birikmez, bugün PKK’yı besleyen Türk-Kürt ayırımı yaşanmazdı… 

Batı’nın tüm kirli suları üzerimize boşalmaz, böylesine ruhsal ve yüreksel kirlenme olmazdı…

Bediüzzaman’ın ve diğer âlimlerin kadr-u kıymeti bilinir, değerli vakitleri zindanlarda, hicranlarda tüketilmezdi…

Laiklik uğruna ocaklar sönmez, mazlum insanlar hapishanelere sürülmez, başörtüsü zulmü yaşanmazdı…

İnancımıza ve geleneklerimize aykırı olarak, Türkiye’nin heryerine heykeller dikilmez, onca masraf yapılmaz, çocuklarımızın beynine ecdad düşmanlığının yanısıra, din düşmanlığı tohumları da ekilmezdi…

Çerkez Edhem, Rauf Orbay, Kâzım Karabekir gibi, şahsa biat etmeyen vatanseverlere “hain” yaftası yapıştırılmaz, yanlış tarih yazılmaz, beynimiz keşmekeşe dönmez, Selçuklu-Osmanlı eserleri yağmalanmaz, belgeler satılmaz yahut yakılmaz, nesiller kendi ninelerine ve dedelerine böylesine yabancılaşmazdı…

Hars ve irfanımızda kesiklik yaşanmayacağından, kitleler cehalete mahküm bir duruma düşmez, kitap okuma oranı böylesine düşük olmaz, saçma sapan şiirler yazılmaz, bunlar milletin çocuklarına cebren ezberletilmez, öğrencilere “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” öğretilmez, “sevdiği yemekler”den söz edilmezdi…

Bir hayat hikâyesi (Nutuk) tarihi kaynak sayılmaz, nesiller yanlış tarih bilgisi almak gibi tüm hayatlarını etkileyecek böylesine büyük bir hataya sürüklenmez, CHP’nin bugün de amblemini teşkil eden altı ok, devletin temeline saplanmaz, devlet bir partinin eksenine girmez, “tornadan çıkma insan” yetiştirme uğruna yıllar ve nesiller heba edilmezdi…

Hilafet kalkmaz, İslâm dünyası bugünkü perişanlıkta savrulmazdı…

“Atatürk ilkelerine sadakat” diye bir şey olmaz, kişiye özel kanun çıkarılmaz, tüm partiler “Atatürkçü” görünmek zorunda kalmaz, tarihi belgeler yıllar boyu saklanmaz, milletin gerçeği öğrenme hakkı gasp edilmez, millet, “demokrasi” yerine, 27 sene “Şefokrasi”ye talim etmez, sosyal, siyasi ve ekonomik anlamda hiçbir iyileşme sağlayamayan tek partiyi kesintisiz 27 yıl sırtında taşımazdı…

Tercüme kanunlar yerine kendi kanunlarımız yürürlükte olur, adli mekanizma güven kaybetmez, bir sürü “vasat zekâ”, “üstün zekâ” gibi yutturulamaz, Osmanlı’yı aşağılayan diziler yapılamaz, şanlı geçmişimize dil uzatılamazdı…

Çeşitli ülkelerde Efendimizle dalga geçen karikatürler çizilemez, kitaplar yayınlanamaz, dergiler çıkarılamaz, filmler yapılamazdı (ki, Sultan II. Abdülhamid’in bu tür yayınlara anında müdahale ederek tepki gösterdiğini, başta Amerika olmak üzere İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkelere sahnelenecek oyunları kaldırttığını, bunun için de hilâfet gücünü kullandığını biliyoruz)…

Lozan da olmayacağından, Ege Adaları, Musul, Kerkük, Batı Trakya, Batum belki kaybedilmez, Ortadoğu belki elimizden çıkmaz, tabiatıyla baş belâsı İsrail kurulamazdı…

Bizden bu kadar: Artık gerisini siz getirin!

.

**********

.

KAYNAK:

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit gazetesi, 20 Mayıs 2015.

.

Kürt Milliyetçiliğinin İslâm’la İmtihanı

Kürt Milliyetçiliğinin İslâm’la İmtihanı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kürt milliyetciliginin Islam ile imtihani, kürt milliyetciligi, türk milliyetciligi türkcülük kürtcülük pkk ve kemalizm, öcalan ve atatürk öcalan ve m. kemal

***

DİN VE MİLLİYETÇİLİK arasındaki ilişki bağlamsal bir ilişkidir. Kimi örneklerde milliyetçilik dinî bir nitelik kazanırken, kimi bağlamlarda, din millîleştirilerek ‘ulusal din’ler oluşturulur. Leh milliyetçiliğinde Meryem figürü ulusallaştırılarak Polak bir simge haline getirilmiştir. Leh milliyetçiliği, Katoliklikten bağımsız düşünülemez. Kuzey İrlanda’da etnik çatışma Katoliklik-Protestanlık makasına oturur. Keza, Ermenilik ile Gregoryenlik arasında güçlü bir bağ vardır. Süryanilere mümeyyiz bir etnik vasıf kazandıran şey, konuştukları dil kadar mensup oldukları Hıristiyan ekolüdür.

Kürtlerin de, yaşadıkları beşerî coğrafyada kendilerini temyiz eden özelliklerinden birisi, Şafiilikleridir. Beraber yaşadıkları Türklerin ve Arapların genellikle Hanefi, İranlıların Şii olması, Şafii olmayı Kürtlükle ilişkili bir gösteren haline getirmiştir. Bu keyfiyet bütünüyle bağlamsaldır; çünkü Mısır ve Güneydoğu Asya Müslümanları da Şafii ekolüne mensuptur. Türkiye’de ise Şafii ekolüne göre namaz kılan birisini gördüğünüzde, onun Kürt olma ihtimali son derece yüksektir. Etnik kimlik ve dinî mezhep iltizamı arasındaki bu ilişki, bağlamsal olarak etnikliğin dinî bir gösteren üzerinden kendisini ifade etme sonucunu doğurmuştur.

Yahudilikle milliyetçilik arasındaki ilişki ise bir birebirlik/ayniyet ilişkisidir. Modern bir olgu olan milleti tarihte aradığımızda karşımıza çıkan en karakteristik örnek, ‘belden inen,’ bu yüzden de etnik ve dinî aidiyetin özdeşleştiği İsrail’in çocuklarıdır. Bu nitelik Yahudiliği İsrail’in çocuklarıyla sınırlı bir hale getirmiş ve Yahudi misyonerliğini neredeyse sıfırlamıştır. Yahudiler yaşadıkları toplumların dilini konuşsalar da, Yahudilikleri her zaman onların grup aidiyetlerini teşkil etmiştir. Bu yüzden istisnai olarak rastlanan İsrail’in çocuklarından olmayan Yahudiler, Etiyopya’dan İsrail’e ‘getirilen’ siyahî Falaşalar gibi, ait olduklarını ileri sürdükleri Yahudi toplumunda ‘ikinci sınıf’ Yahudi muamelesine maruz kalmışlardır.

Müslüman coğrafyada milliyetçilik ile din arasındaki ilişki, Yahudiliğin aksine, çoğu defa bir çatışma ilişkisi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu ilişkinin ‘beraberlik’ şeklinde biçimlendiği örnekleri şimdilik bu yazının çerçevesi dışına alarak, çatışma ilişkisi örneklerine bakalım. Hem Arap hem de Türk milliyetçilikleri, İslâm’ı kendi ulusal formasyonlarının bir türevi olarak değerlendirmişlerdir. Michael Eflak’in İslâm’ı Arapların tarihteki en büyük başarısı olarak nitelemesi bunu gösterir. Tunus ve Cezayir’deki laik milliyetçi elit, İslâm’ı ‘yabancı’ bir kültür olarak kodlamış ve modernleşme adına İslâm’la savaşmışlardır. Modernist misyonerlik adına İslâm’a savaş açılan porototip örnek ise, Kemalist milliyetçiliktir. Etnik teheyyücü İslâm imanının yerine ikame etmeyi hedefleyen Kemalizm, bunu halk İslâm’ını doğrudan ortadan kaldırarak (tarikatların yasaklanması, sayısız tekke ve türbenin imhası), İslâm’ın süreklilik unsurlarını zayıflatarak (harf ve soyadı devrimleri, şehir mezarlıklarının yok edilmesi, dinî nikah ve yeminin reddedilmesi vs.), kitabî İslâm’ı ise Protestanlaştırarak (ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi, camilerin Kiliseye benzetilmeye çalışılması, çalışmanın ibadet olduğunun ileri sürülerek namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin yerine ikame edilmesi) ve son tahlilde dinî görünürlüğü yok ederek (sadece İstanbul’da yüzlerce caminin yıkılması, satılması, ahır veya depo yapılması, haccın yasaklanması, kurumsal din eğitiminin yasaklanması vb.) yapmaya çalışmıştır. Kemalistler bunu yaparken, ‘Ortodoks’ İslâm’ı ‘Arap’laştırmış, kendi ürettikleri Protestan İslâm’ı gerçek İslâm olarak sunarken, bilinen İslâm’ın Arap İslâm’ı olduğunu ileri sürerek onu ötekileştirmişlerdir. Bir taraftan Araplar aşağılanır ve ‘Türk’lere ihanet ettikleri ileri sürülürken, İslâm da Araplıkla ilişkilendirilip itibarsızlaştırmaya tabi tutulmuştur.

Son tahlilde Kemalistler, İslâm’ın aynı kıbleye yönelen, aynı ezana kulak kesilen, aynı bayramları paylaşan müminler topluluğunun hasılası olan ümmet bilincini, kendi ürettikleri ulusallığın karşısına koymuş, sistematik bir biçimde İslâm’la mücadele etmişlerdir. Mustafa Kemal’in ‘İslâm’ın Türklerin millî hislerini gevşettiği’ iddiası, bu durumu remzeder. Bu mücadele günümüzde de devam etmektedir.

PKK çizgisinde siyasallaşan militan laik Kürt milliyetçi seçkinleri de, Kemalizmin İslâm karşısında kendisini konumlandırma biçiminden önemli ölçüde etkilenmiş görünmektedir. Kurumsal komünizmin çöküşünden sonra, 1994’teki Kongresinde Marksizm-Leninizmi resmi olarak terk ettiğini açıklayan PKK’nın, İslâm’la ilişkisi esas itibarıyla ‘eyyamcı’ bir mahiyet arz etmektedir. Konjonktürel olarak değişiklikler gösteren bu çizginin Kemalizmi yeniden üreten yaklaşımını, Kürt laikçi milliyetçiliğinin önde gelen üç simasının yazdıkları üzerinden kısaca değerlendirmeye çalışacağım.

‘Melle’likten mürtedliğe’ uzanan hayat seyri içinde, Kürt ulusalcılığının en coşkun ve en laikçi tezahürlerini, Cigerxwin namıyla maruf Kürt şair ve aksiyoneri ‘Şeyhmus Hasan’ın şiirlerinde ve yazılarında görüyoruz. İslâm’ın halk katındaki tezahürlerini Kürt ulusal kimliğinin gelişmesini engelleyen bir faktör olarak gören Cigerxwin, Şiwanperver’in popülerleştirdiği “ Kime ez? ” (Kimim Ben?) isimli epik Divanında, etnik milliyetçi bağlanmanın tüm temalarına vurgu yaparken, ‘söz kılıcını’ Kürtlerin Müslümanlığına da uzatır:

Iro ji Lor û Kelhor û Kurmanc (Bugün Lorlar, Kelhorlar ve Kurmanclar)

Ji deste xwe berdan ew text û ew tac (O taht ve tacı ellerinden bıraktılar)

Bûne Olperest (Dinperest/yobaz oldular)

Bi tizbî û xişt (tesbih ve boncukla)

Ta dijmin şikand (Sonunda düşman kırdı)

Li me ser û pişt (başımızı, belimizi)

Me dan bin lingan dewlet û hebûn (Devlet ve varlığı/zenginliği ayaklar altına aldık)

Bûn dijminê hev perçe, perçe bûn (Birbirimizin düşmanı olduk, parça parça bölündük)

Ta ko Kurdistan (Öyle ki Kürdistan)

Ta ko Kurdistan (Öyle ki Kürdistan)

Jar û perîşan (Zavallı ve perişan)

Kete bin destan (Boyunduruk altına girdi)

Kîme ez? (Kimim ben?)

Kürtler tesbih ve boncukla oyalanırken düşmanın onları köleleştirmesi, Cigerxwin’in Tarixa Kurdistan (Kürdistan Tarihi) isimli çalışmasında da üzerinde yoğunlaştığı bir temadır. Kendilerini mellelere ve tarikat şeyhlerine isteyerek bende yapan, onların sömürüsüne çanak tutan(!), akıllarını ve varlıklarını onların cebine koyan(!) Kürtler’in bundan kurtulması, aşiret ve tarikat bağlanmasının ortadan kaldırılmasına ve Kürtlerin İslâm öncesi inançlarına dönmesine bağlıdır. Bunları sinik bir dille tasvir eden Cigerxwin’in söyledikleri, ‘Terzi Mehdi’ olarak bilinen, 1980 öncesinde Özgürlük Yolu fraksiyonunun desteğiyle Diyarbakır Belediye Başkanlığı yapan Mehdi Zana tarafından da dile getirilir.

Nasıl ki, Kemalistler, Türklerin Müslümanlaşmasından önceki inanç ve yaşayışlarını idealize edip gelecek tasavvurlarına temel yapmışlarsa, Kürt laikçi seçkinleri de aynı temayı Kürtler özelinde tekrarlamaktadır. Yarsanizm ve Yezidilikten çok, esas itibarıyla İranî karakter taşıyan Zerdüştlüğü ısrarla Kürdîleştiren Zana, bu inanışı Kürtlerin titreyerek dönecekleri ‘asıl’ları olarak tasvir etmekte, bununla yetinmeyerek Kürtlerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırıldığını ileri sürmektedir. Aksiyon dergisine verdiği röportajda, Kürtlerin ‘yanlışlıkla’ Müslüman olduğunu ileri sürecek kadar banal ve tarih-dışı bir “akıl tutulması“ sergilemektedir. “Benim babam da hacıydı” türünden Kemalist bir özdeyişi tekrarlayan Zana, dinin beşeri durumun asliyetine ait olmadığını, sonradan türediğini ve insanları bölerek çatıştırdığını iddia etmektedir. Herhangi bir rasyonel değerlendirmeye konu yapılamayacak kadar tarih ve gerçek dışı bir kaba materyalizmi dillendiren bu Kürt ulusalcı bakış açısı, son olarak PKK’nın yönetimini ‘önderlik’ adına vekaleten deruhte eden Murat Karayılan’ın, Almanya’da yayınlanan Bir Savaşın Anatomisi/Kürdistan’da Askeri Çizgi adını taşıyan çalışmasında da dile getirildi. Kürt kimliğinin Alevîlik üzerinden inşasına olan özlemini dile getiren Karayılan, bağlılarının sayısı itibarıyla artık marjinal bir inanç haline gelmiş bulunan Zerdüştlüğü, ‘Kürtlerin ideolojik kimlik ve aynı zamanda inanç dini olarak’ yüceltirken, Cigerxwin ve Zana gibi, İslâm’ın Kürtlerin parçalanmasına yol açan bir unsur olduğunu iddia etmektedir.

Bu ifadeler, Kürtlerin aynı beşeri coğrafyayı paylaştıkları Türkler ve Arapları, İslâm imanının getirdiği “Müminler ancak kardeştir” esprisi içinde algılamalarına dönük bir tepkiyi yansıtmaktadır. Milliyetçilerin amentüsü “Yalnızca aynı ulusa mensup olanlar kardeştir” şiarına dayandığı için, geleneksel dindarlık düzeyi, Türkiye ortalamasının üzerinde olan Türkiye Kürtlerinin Türkleri ‘iman kardeşliği’ algısı içinde düşünmeleri, Kürt ulusalcılığının laikçi tasavvurlarına ve pan-Kürdist tahayyüllerine sekte vurmaktadır. Nakşiliğin Türkler ve Kürtleri birleştiren bir nitelik taşıması, Karayılan’ın Nakşiliğe tarihi gerçekliğe uymayan karalamalarda bulunmasına yol açmaktadır. Kürt coğrafyasına ondokuzuncu yüzyılda Süleymaniyeli Mevlana Halid’le giren Nakşilik, kısa zamanda büyük yaygınlık kazanmıştır. Bugün, Talabani ailesi Kadiri iken, Barzani ailesi Nakşidir ve Kürtlerde Nakşilik halen de en yaygın tarikat ekolüdür. Şeyh Ubeydullah Nehri’den Şeyh Said’e uzanan çizgide, Kürtlük hamiyetini İslâmi salabet içinde kavrayan Nakşilerin önderliğindeki Kürt hareketlerine karşı ‘Alevî’ Kürtlerin lakayt kalmaları ya da Kemalist güçlerin safında yer alarak mukavemet etmeleri, Karayılan’ı tahrik eden husus olmalıdır. 1930’a kadar Kürt milliyetçi hareketinin kendisini İslâmi çizginin içinde tutan Nakşi önderliğiyle yürüdüğünü, Şeyh Said ayaklanmasının arkasındaki örgüt olan ve Cigerxwin’in da mensup olduğu Azadi oluşumunun bu ayaklanmaya damgasını vuramadığı hatırlanırsa, Nakşiliğe dönük saldırıların aslında bir iktidar ayağına dayandığı anlaşılır.

Bugün bulunduğu noktada, amaçlarına ulaşmak için İslâm’a ihtiyaç duyan, bunun için de, 1930’larda Hewar dergisinin, Kürtlere Aryan atalar devşirip Zerdüşlüğü de din olarak yakıştırırken, 1941’den sonra bundan vazgeçmiş görünüp sayfalarında ayet ve hadislere yer vermeye başlaması gibi, ilk defa ‘muhafazakâr’ Kürtlere listelerinde yer veren, taziyelere katılıp dini bir dil kullanan ve mevlid okutan Kürt laikçi ulusalcılığı, yeri geldiğinde de, Kemalistlere İslâm’a karşı ortak cephe oluşturma teklifinde bulunmaktan kaçınmamaktadır. Kürt ulusalcı hareketinin siyasî kanadı BDP/HDP’nin devletin imamlarını’ boykot çağrısında bulunması, Ali’ye muhabbetin değil, Ömer’e duyulan buğzun ürünüdür. Bu çağrıya katılanların cahiliye asabiyetiyle hareket ettikleri açıktır. ‘Devlet’e duydukları tepkiyi, İslâm’ı araçsallaştırarak ifade etmek, gökteki güneşi yerdeki cam parçacıklarına tabi kılmaktır.

Kürtlerin ‘Kürtleştirilmesi’ sürecinin laikçi refleksleri, İslâm’la samimi bir yüzleşmeden kaçamayacaktır. Osmanlı-İran çatışmalarında geçiş koridoru olan Kürdistan coğrafyasının bu haline Kürt etnik hamiyetiyle tepki gösteren Şerefhan ve Ahmed-i Hani, Kürtlerin yegane ittisal noktasının ‘Kelime-i Tevhid’ olduğunu biliyorlardı. İslâmsız ya da İslâm’a karşı konumlanmış ulusalcı Kürt milliyetçiliği, sonunda kendi toplumuyla savaşmak zorunda kalacaktır. Kemalistlerin yaptığı gibi…

.

**********

.

KAYNAK:

.

Doç. Dr. Ahmet Yıldız, Kemalizmin İki Yüzü, Etkileşim Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 209 ve devamı.

.

Doç. Dr. Ahmet Yıldız 1966’da Diyarbakır’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladı. 1990 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Milleti Nasıl Aldattılar? Memleketi Nasıl Yıktılar? Mukaddesatını Nasıl Çiğnediler?

Milleti Nasıl Aldattılar? Memleketi Nasıl Yıktılar? Milletin Mukaddesatını Nasıl Çiğnediler?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

esref edib kara kitap chp'nin zulmü, kemalist zulümler, yakin tarihimiz, milleti nasil aldattilar mukaddesatina nasil saldirdilar fahrettin günEşref Edib

***

Tanzimat dediler; memleketin temel bünyesini, temel nizamını tahrip ettiler.

Islahat dediler; baştan aşağı bütün milli düzeni ifsad ettiler.

Meşrutiyet dediler; istibdat (baskı) çetesi kurdular.

Laiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar.

Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler.

Medeniyet dediler; vahşet ve rezalet getirdiler.

Bütün bu bozguncu hareketin neticesi ne oldu?

O, meydanda:

Tanzimatçıların Frenkleştirme (Batılılaştırma) hareketi, Müslüman Türk milletinin hükümranlığını sarstı; içtimai (sosyal) hayatını bozdu; Müslüman Türk heyet-i içtimaiyesini (toplumunu) Hıristiyan heyet-i içtimaiyesinin tesir ve nüfuzu altına soktu, devleti iflasa sürükledi, zayıf düşürdü, nihayet Moskof orduları Istanbul kapılarına dayandı.

Ittihadçılar aynı zihniyeti takip ederek memleketi farmason localarından idareye kalkıştılar. 10 seneye varmadı; koskoca Imparatorluğu inkıraza (yıkılmaya) sürüklediler, devletin temellerini yıktılar. Kıt’alar elden gitti, memleket parçalandı, perişan oldu.

Kalan bir karış toprakta Halkçılar (CHP), Ittihadçılardan devraldıkları sapık, bozguncu zihniyeti bütün hızıyla yürüttüler. Bütün gayz (öfke, hınç) ve kinleriyle milletin maneviyatına saldırdılar. Mukaddesatına hücum ettiler. Din müesseselerini kapattılar, mekteplerden din derslerini kaldırdılar. Allah, Peygamber tanımayan derbeder (başıboş, serseri) bir nesil yetiştirdiler.

Bu batıl zihniyetin misyonerleri, Türk milletinin geri kalmasının sebebini Islam Dini’ne atfediyorlardı. “Dini, medeni hayata mani bir zehir” olarak telakki etmişlerdi. Türk milleti, dininden tecrit edilecek (uzaklaştırılacak) olursa yükseleceği iddiasında idiler. Bütün programlarını buna göre tanzim etmişlerdi. Icraat ve tatbikatları da bu yolda idi.

Hani, milleti yükseltme yolunda ne yaptılar?

Islam’a karşı bu hasmane tezleri üzerinden çok uzun zamanlar geçtiği halde ne hünerler gösterdiler?

Kalkınma şöyle dursun, cehalet ve sefaletin daha umumileşmesinden (yaygınlaşmasından) başka ne netice hasıl oldu?

Müterakki (ileri) milletlerin kalkınma hamleleri umumiyetle 25-30 sene arasında tamamlanmıştır. Bizde ise evvelce bir asır, sonra da yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde ilim sahasındaki geriliğimizde hiçbir ilerleme olmamıştır.

Türkiye’nin bundan yarım asır evvelki dünya ilim seviyesine nazaran durumu ile bugünkü dünya ilim seviyesine nazaran durumu karşılaştırılırsa, umumi dünya terakkisi (ilerlemesi) karşısında bizim ilerici misyonerlerin hiçbir terakki göstermedikleri apaçık anlaşılır:

Terakkiye mani diye Islamiyet’e arka çevirdiler de beynelmilel (uluslararası) sahada kaç tane alim yetiştirdiler?

Ne gibi bir keşifte bulundular?

Nobel mükafatını mı aldılar?

Bugün müterakki bir milletin seviyesi, yetiştirdiği alimlerin miktarına göre ölçülür.

Işte Islamiyet’i terakkiye mani addeden batıl zihniyet misyonerlerinin, cahil ve liyakatsiz Halkçıların (CHP) ve o yolda gidenlerin tezlerinin ne kadar boş olduğu, Islamiyet’e karşı yaptıkları iftiranın ne kadar hasmane olduğu bugün tamamıyla anlaşılmıştır. Çünkü bütün davaları iflas etmiştir. Artık bugün Islamiyet’e karşı yapacakları bir isnadları kalmamış, bütün batıl davaları akamete (kesintiye) uğramış, davaları gibi cemiyetleri de haybet (hayal kırıklığı) ve hüsrana mahkum olmuştur.

Demek istiyoruz ki, evvelce bir asır, sonra da yarım asra yakın bir zaman, tecrübesi yapılan ve sonunda iflas etmiş olan Halkçıların bu batıl zihniyetlerinin devamına ve bu tecrübenin tekrarına artık milletin tahammülü, güveni yoktur. Bu batıl zihniyetin kökü mutlaka kazınmalıdır. Bu yapılmadıkça Müslüman Türk milleti için halas (kurtuluş) imkanı yoktur.

.

**********

.

KAYNAK:

.

Eşref Edib, Kara Kitap, (Hazırlayan: Fahrettin Gün) Beyan Yayınları, Istanbul 2012 [Istanbul 1967], sayfa 42-46.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi

Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

sapkali köylüler, üstü yirtik köylüler kültür jenosidi, sapka inkilabi sapka devrimi***

Asırlardır, Avrupa, Türklüğü yok etmek, en azından Balkanlar’dan ve Anadolu’dan koparıp Asya içlerine sürmek emelindeydi. 19. asırda, onun düşmanlığına, – Kapitalizm, Komünizm, Farmasonluk gibi birçok alet- fikriyatı ve bunların teşkilatlarını yedeğine alarak- siyonizm ve dünya hakimiyeti emeli güden Gizli-Kuvvetin düşmanlığı zammoldu.

Gizli-Kuvvet, Türklüğe cepheden hücum etmek yerine, onu yok etmek için, bir başka strateji geliştirdi. Tarihi tahrif ederek ve bir yığın fikri hokkabazlıkla, Türklerin Ârî ırktan geldiği, Türkçenin bir taraftan aslında dünyanın en eski dili ve bütün dillerin yahud en azından büyük kültür dillerinin anası olduğu, diğer taraftan da Hind-Avrupa dil ailesine dahil bulunduğu, Sümer’den Mısır’a, Akdeniz medeniyetlerine kadar bütün büyük medeniyetlerin temelinde Türk unsurunun yer aldığı, tarihlerinin Islam evveli devresi muhteşem iken, aksine Islam devresinin bir inhitat, bozulma ve düşüş devri olduğu gibi sakîm -hatta hâinâne olmasa ahmakça diyebileceğimiz- müddeâlar (iddialar) ortaya atarak ve bu hezeyanlara da “Güneş-Dil Teorisi” adını takarak, Leon Cahun’lerden Tekin Alp’lere ve Sabataî Reise kadar, ısrarla, Türklerin, Müslümanlıkla alakalarını kesip Avrupa milletleri arasındaki tabii yerlerini almaları lazım geldiği fikrini işledi.

Deli saçması olmakla beraber, bu müddealar sadece birer fikir olarak kalsaydılar, icab eden cevap verilir ve istihzayla ademe mahkum edilirlerdi. Lakin bunlar, gülünç birer iddia olarak kalmadılar; cebren (zorla) ve hileyle iktidarı zapteden mütegallibenin Türklüğe karşı amansız bir topyekun kültür jenosidi siyasetine müncer oldular.

Bu topyekun kültür jenosidi, Lozan’da, Gizli-Kuvvet ile onun Türkiye’deki uzantısı ve Avrupa arasında ortak bir proje haline geldi. Böylece, Milletin canını dişine takarak onca fedakarlıkla yürüttüğü ve sonunda askeri bir zafer elde ettiği Istiklal Harbinin, Lozan’da, bir kurtuluş fermanıyle neticelenmesi umulurken, tam aksine, Lozan, Türklüğün ve Müslümanlığın bir ölüm fermanı oldu. Nitekim, Türkiye’de Lozan sonrası yaşananların, hep Lozan’daki projenin tatbikatı olduğu anlaşılmakta ve bu bakımdan, onların, başlangıcından günümüze kadar, daima, Insan Haklarını kendine alem yapmak iddiasındaki ikiyüzlü Avrupa’nın alkışları altında cereyan ettiği gözlenmektedir. (…)

Milli kültürümüze, 1923 Lozan Muahedesi veya Projesi mucibince, topyekun harb ilan edilirken, hedef, Milletimizi toptan Avrupalılaştırmak, diğer tabirle Frenkleştirmek idi.(…)

Türkler, Avrupa Medeniyetinin alternatifi olan Islam Medeniyetinin ortak kurucusu olduklarına, şahsıyetleri tamamen bu medeniyet tarafından yoğrulduğuna ve hiçbir mugalata bu tarihi hakikati değiştiremeyeceğine göre, onların Avrupa Medeniyetine intisab etmeleri, kendilerine mahsus şahsıyetlerini kaybetmekten, bambaşka bir hüviyete bürünmekten, diğer tabirle temessül etmekten başka ne manaya gelebilir? (…)

Hiç şüphesiz, Türkiye’nin yeri elveliyetle Yakın-Doğu’da ve ikinci derecede de bütün Islam coğrafyasındadır. Bu cihetle, Türkiye, ilk merhalede, Avrupalıların Birlik stratejisine benzer şekilde, tedricen gerçekleştirilecek bir Yakın-Doğu Birliği’ne ve ikinci merhalede de bir Islam Birliği’ne önayak olabilir. Böyle bir birlik, Avrupa’ya düşmanlık manasına gelmez. Sadece, Türkiye, Yakın-Doğu ve bütün Islam Alemi, şahsıyetlerini muhafaza ederek ve imkanlarını birleştirerek sulh içinde kalkınma, gelişme imkanı elde etmiş olurlar. Avrupalılar da bizimle aynı Insanî Ahlak ve Hukuka sahip çıktıkları müddetçe, arada çatışma değil, ancak işbirliği ve meşru yarış olabilir ve bundan da bütün Insanlık kârlı çıkar.

Diğer taraftan, zannımızca, madde ile mananın en güzel bir terkibini ifade eden bizim Medeniyetimiz, Avrupa Medeniyetinden üstündür. Bu bakımdan, şahsıyetli bir Islam Birliği, daha insanî bir hayat yaşamak için, Avrupalılara da müsbet bir örnek teşkil edebilir.

Son bir-iki asır zarfında, Avrupa’nın Islam Aleminden üstünlüğünün müdafaa edilebileceği üç cihet mevcuddur:

Ilim ve fen,

Sanayi ve iktisad,

Insan Hak ve Hürriyetleri…

Halbuki, Avrupa Medeniyeti, müsbet ilim zihniyet ve usulunü tamamen Islam Medeniyetine medyundur. Insan Hakları için de bu tesbit büyük ölçüde cârîdir. Sanayileşme ve iktisadi gelişme ise bilhassa bu ilk iki değerin mahsulüdür. Üstelik, Avrupa, emperyalist / sömürgeci siyasetleriyle, bu son asırlar boyunca, Islam Aleminin sanayileşmesini ve iktisadi inkişafını hep baltalayagelmiştir; yani bu sahalardaki geriliğimizin birinci derecede bir sebebi, Avrupa emperyalizmidir. Öyleyse şimdi, daha fazla kalkınmak, iktisaden ve hukuken daha fazla ilerleyebilmek için Avrupa’nın kucağına atılmak, mâkul, haklı bir davranış olabilir mi? Onlara: “Gölge etmeyin, başka ihsan istemez!” demek daha doğru değil midir?

Hayır, ilerlemek için, bizim başlıca ihtiyacımız, şu saçma eziklik duygusundan kurtulup yine kendimiz olmak, aslımıza dönmek, tekrar Müslüman, tekrar Türk olmaktır; bütünüyle milli kültürümüzü canlandırıp, onu, bir taraftan, Insan Hakları ve ilim zihniyetiyle uyuşmayan bütün unsurlardan temizlemek, diğer taraftan da, günümüz hayat ve dünya şartlarında hayatiyetini muhafaza edecek şekilde zenginleştirmektir.

Kendimize dönmek, Milli Kültürümüzü ihya etmek ve onu daha da zenginleştirmek ise, kültür jenosidcilerini tarih önünde muhakeme ve mahkum etmemiz ve bu jenosidin bilumum kurbanlarına iade-i itibarda bulunmamız şartına tabidir. Açıktır ki Milletimiz, Türkiye’de putlar devrilmeden, hayatımız onların manevi tasallutundan kurtulmadan kendine gelemeyecektir.

Biz, Insanî Ahlaka da, Insanî Hukuka da tamamen hürmetkar ve sâdıkız! Bu ahlak ve hukukun bir icabı ve onunla kayıdlı olarak, sadece kendimiz olmak istiyoruz!

Bize düşmanlık yapan ve insanlık suçu işleyenleri tek tek teşhir ediyor ve onlara karşı kendimizi müdafaa ediyoruz. Onların kötülüklerini teşhir ederken, bundan zevk değil, derin bir teessür duyuyoruz. Mahatma Gandhi’den öğrendiğimiz gibi, günahkardan değil, onun günahlarından nefret ediyoruz. Asla onların bize reva gördüğünü biz de onlara yapmak emeli gütmüyoruz. Bize haklarımızı vermek, kendimiz olmamıza mani olmamak şartıyle kıllarına halel getirmek gibi bir niyet beslemiyoruz. Bize durmadan tuzak kurmaktan, ihanet etmekten, bizi sırtımızdan hançerlemekten, bize -aslında, çok kerre, bizim değil kendilerinin işlediği- cürümlerle iftira etmekten vazgeçip Temel Insan Hak ve Hürriyetlerimize riayet ederlerse, kendileriyle, daima sulh içinde yaşamak isteriz ve bu çerçevede kendilerinin bilumum meşru haklarına hürmet etmek azmindeyiz. Lakin karşılıklı olmıyan iyi niyetin bir kıymeti yoktur.

***

Mümtehine Suresi:

7 – Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

8 – Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.

9 – Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.

.

**********

.

KAYNAK:

.

Ş. Alparslan Yasa, Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi, Hitabevi Yayınları, Ankara 2014, sayfa 599-612.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yavuz bülent bakiler vahdeddin hain mi, padisah hain mi, sultan vahidettin hain mi vahdettin hain mi***

Sultan Vahdeddin, hem de bütün vatan hainlerinin toplamından kırk misli daha fazla vatan hainiydi. Bu konuda, elimde çok müthiş (!) belgeler var. Açıkladığımda siz de bana hak vereceksiniz…

1- Sivas’ta, Ziya Gökalp Ilkokulu’nda öğrenciydim. 1947 yılındaydık. Bir gün, dünyalar kadar sevdiğim sınıf öğretmenimiz, Atatürk’ü anlatırken elini göbek hizasına kadar kaldırarak şöyle demişti:

– Çocuklar, hain Vahdeddin vatanımızı Ingilizler’e böyle beş çuval altına satmak istiyordu. Padişahın gözleri çil çil Ingiliz altınlarını görünce kamaşmaya başladı. Ama hain Vahdeddin’in hevesi kursağında kaldı. Çünkü bu satışı haber alan Atatürk derhal Istanbul’dan Samsun’a çıkarak, oradan Erzurum’a, Sivas’a, Amasya’ya geçerek, Kongreler toplayarak vatanımızı hem hain padişahın, hem de Ingilizler’in elinden kurtardı…

Vay hain Vahdeddin vay! Inanıyorum ki bütün sınıf arkadaşlarım, o gün ona, içlerinden benim gibi sövüp saydılar.

2- Bu hadise üzerinden tam on yıl geçti. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyordum. Benden on yaş küçük bir erkek kardeşim var. O da, Sivas’ta Fevzi Paşa Ilkokul’nda öğrenciydi. Bir gün eve geldi, öfkeyle anlatmaya başladı:

– Ağabey, bugün padişahlara öyle sövdük, öyle sövdük ki sorma!

– Niye ulan?

– Ağabey bu hain Vahdeddin, vatanımızı Ingilizler’e on çuval altına satmak isterken, Atatürk bırakmamış. Ortaya atılarak bizi kurtarmış. Az kalsın gidiyormuşuz.

– On çuval değil, beş çuval Ingiliz altınına satmak istemişti Vahdeddin!

– Hayır on çuval altına ağabey!

– Oğlum bunu on sene önce, Ziya Gökalp’te okurken benim öğretmenim de sınıfta anlatmış, alışverişin beş çuval altın üzerine olduğunu söylemişti. Benim öğretmenim yalan söylemez ki!

– Benim öğretmenim de yalan söylemez ağabey!

Kendi kendime uzun uzun düşündüm. Bu fark acaba nereden geliyordu. Sonunda buldum:

– Tabii dedim, hain ve kurnaz padişah gerçi vatanı beş çuval altına satmaya razı oldu ama, Türk parasındaki kıymet kaybını dikkate alarak Ingilizler’e dedi ki, ‘Tamam! Bu koca Osmanlı mülkünü size beş çuval Ingiliz altınına satıyorum. Ama bakın, önümüzdeki yıllarda enflasyon olur da paramızın satın alma gücü düşerse, o zaman sizden beş çuval altın daha isterim. Beş beş daha on eder. Tamam mı’, Ingilizler de tamam dediler!

Dolayısıyla benim öğretmenim de, kardeşimin öğretmeni de doğru söylemişlerdi. Türk öğretmeni hiç yalan söyler mi?

3- Bu konuda üçüncü bir belgem daha var. Üniversitede okurken nasılsa, birden bire Falih Rıfkı Atay tiryakisi oldum. Bulduğum yirmi civarındaki kitabını su içer gibi okudum. Falih Rıfkı, Atatürk’ün sofrasında oturup kalkan, ona Babamız diyen, soyadını bile ondan alan bir Atatürkçü yazarımızdı. Bir gün onun ÇANKAYA isimli kitabının 174-175. sayfalarını okurken, dehşete düştüm. Çünkü o sayfalarda, bizzat Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a anlatıyordu ve Vahdeddin’in kendisini Milli Mücadele için Anadolu’ya göndermek istediğini açıklıyordu. Padişah’ın huzurundan ayrılırken, yaver Naci Paşa tarafından üzerinde Vahdeddin’in tuğrası bulunan bir altın saatin kendisine hediye edildiğini açıklıyordu.

Kim?
Mustafa Kemal!
Bunu kime anlatıyor?
En has adamlarından Falih Rıfkı Atay’a!

‘Olamaz! Bir hain padişah böyle davranamaz!’ diye bağırmaya, dövünmeye, tepinmeye başladım. Sonra güvendiğim dostlarımdan birinden öğrendim ki, Vahdeddin Türkiye’den kaçarken beraberine aldığı o beş çuval altından bir çuvalını, Falih Rıfkı Atay gibi gazetecilere dağıtmış ki aleyhinde yazmasınlar.

4- Çok sağlam ve müthiş bir dördüncü dayanağım daha var. Emin Çölaşan da Vahdeddin’in vatan haini olduğunu yazdı. Etraftaki umumi kanaati belki siz de duymuşsunuzdur:

– Emin Çölaşan derin devletin adamıdır. Belgeleri ordan alır ve allayıp pullayıp sütununa aktarır! Böyle diyorlar. Ben de Çölaşan’a derin bir saygı duyuyorum. Derin devlet, şimdiye kadar hangi tesbitinde yanıldı ki Vahdeddin konusunda yanlış bilgi vermiş olsun!

Bugün, öğretmenlerimizin dillerinde kaç çuval Ingiliz altını vardır bilmiyorum. Bu kadar safsata artık yeter. Bilmeliyiz ki:

Sultan Vahdeddin, yorgun ve fakir düşen milleti ve memleketi savaşa sokanlardan biri, değildir. Türkiye’nin Birinci Dünya Harbi’ne girmesinde Vahdeddin’in milyarda bir bile vebali yoktur. Çünkü Türkiye 1914 yılında savaşa sokulduğunda, Vahdeddin daha padişah değildi. Bizi savaşa bulaştıran, önce Alman Genel Kurmayıdır; sonra Ittihad Terakki Partisi’nin lider kadrosu. Vahdeddin, savaşa katılmamıza şiddetle muhalifti. Nitekim padişah olur olmaz ilk işi, bizi savaşa sokanlardan Enver Pasa’yı daha geri bir hizmete çekmek oldu. Ve Mondros Ateşkes Antlaşması’nı kat’iyyen imzalamadı. Sevr Antlaşması’na da imza atmadı. Vahdeddin kat’iyyen vatan haini değildi. Bunu, Atatürk’ün en büyük hayranlarından Falih Rıfkı Atay da “Niçin Kurtulmamak” isimli eserinde böyle yazıyor.

.

**********

.

KAYNAK:

.

Yavuz Bülent Bakiler, Tabuları Yıkmak, Yakın Plan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 25-27.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Tarih Şuuru Ve Ehemmiyeti

Tarih Şuuru Ve Ehemmiyeti

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

tarih suuru tarihsel hafiza tarihini bilmeyen milletler geleceklerini insa edemezler lütfü özsahin“Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri
avcıları yüceltmeye devam edecektir.”

Afrika Atasözü

***

Insanlığın tarihsel serüvenini dikkatlice incelediğimizde, tarihi güçlü olanların, çağının bilim ve teknoloji tekelini uhdesinde barındıranların, kuvveti ve sultayı elinde tutanların yazdığını ve yine toplumsal olaylara ve insanlığın geçirdiği tarihsel dönüşümlere güçleri yettiğince onların şekil verdiğini görürüz. Özellikle tahakküm altına alınan ve sömürülen toplumların geçmişlerinde kendilerinin onur duyacağı, övünebileceği büyük başarıları, kurmuş oldukları parlak medeniyetler olsa bile, tarihsel hafızaları, düşünme ve muhayyile güçleri kültürel emperyalizm yolu ile dumura uğratıldığından kendi tarihlerini doğru dürüst yazamadıkları gibi, varlığa, insanın yapıp etmelerine ve evrene bakış açısı getirebilecek bir tarihsel felsefeyi ise, hiçbir şekilde üretme gücüne ve kapasitesine de ulaşamazlar.(…)

Geri kalmışlık sorununun reçetesi Batı medeniyetinin bizlere dayattığı çürütücü modernite ve Batı tipi üretim ve tüketim olgularına dayanan bir bilim anlayışı ve kalkınma modeli değildir. Çözüm topyekün olarak kadim medeniyetimizin hakkı ve adaleti ikame eden engin tecrübesine dönerek onu günümüzün koşullarında tüm insanlığa cevap verecek bir şekilde yeniden inşa etmek, yeniden üretebilmektir. Yoksa reçete yaklaşık 250 yıldır jakoben bir tarzda medeniyet şemsiyesi altında bize dayatılan modernleşme, çağdaşlaşma ve batılılaşma söylemleri değildir. (…) Batının cilalanarak sunulan kokuşmuş değerleri ve alem tasavvurunun insanlığa barış, adalet ve mutluluk yerine acı ve göz yaşı getirdiği yadsınamaz bir gerçektir. Aslında Batı medeniyeti Hz. Isa’nın Incil’de buyurduğu şekliyle “badanalı mezarlara” benzemektedir. Öyle ki, dışarıdan bakılınca badanalı mezarlar, şaşalı, temiz ve göz alıcı gözükür. Fakat hakikatte içerisinde çürümüş, kurtların yediği kokuşmuş iskeletten başka bir şey yoktur. (…)

Büyük devlet ve millet olmanın bir yolu da, bir toplumun kendi tarih ve medeniyetinden çıkardığı, kendi kültürel kodlarını ve genlerini taşıyan, epistemolojik ve entelektüel temelini kendi kurduğu bir ilim ve irfan anlayışına sahip, kendi sosyal ve siyasal muhayyilesini önceleyen bir tarih ve felsefe anlayışını üretebilmesidir. Bunu gerçekleştiremeyen toplumlar kendileri aslan olsalar bile, avcıların çarpıtarak yeniden inşa ettiği, yalanlarla dolu tarih anlayışına, başka toplumların ürettiği, bir zamanlar kullanıldıktan sonra tarihin devasa çöplüğüne atılan fikirleri tüketmeğe mahkum olacaklarından dolayı, benliklerini ve kendilerini ayakta tutan değer yargılarını ve sembolleri yitirmek suretiyle ya sömürgeleştirileceklerdir, ya da tarih sahnesinden yok olup gideceklerdir. (…) Tarihsel hafızalarını kaybeden, ilahi kaynaklı ezeli ve ebedi değer yargılarını ve onu içselleştiren hayat biçimini, kendi yaşayışlarından tard eden toplumlar, gerçekten hafızasını yitiren bireyler, ya da kendilerine hayat bahşeden öz suyunu kaybeden çınar ağaçları gibi solmaya, sararmaya başlarlar ve asla bir daha toparlanamazlar. (…)

Fransız yazar ve Romancı Roman Roland şöyle der:

“Tarih bir tarladır, tarihçinin de cebinde kendi dünya görüşü ve felsefesine uygun bir planı vardır. Tarih tarlasına gider kendi planına uygun olan materyalleri toplayarak kendi dünya görüşü ve varlık anlayışına göre bir tarih ve toplum felsefesi inşa eder.”

Evet dünyada gücü ve sultayı elinde bulunduran tüm toplum ve devletler kelimenin tam anlamı ile tarihi böyle yazarlar. Bu güçlü olmanın, tarih sahnesinde ebediyete kadar kalmanın, yeni nesillere sosyal-siyasal muhayyile oluşturmanın kaçınılmaz bir gereğidir. Bundan dolayıdır ki, Ispanyada 10. Alfonso’dan itibaren Aragon kralı Ferdinand ve Kastilya kraliçesi Izabella dönemine kadar Endülüs Emevi Devletinde yetişen, birkaç istisna dışında, tüm Islam düşünürlerinin ve bilim adamlarının eserleri Latince ve Ispanyolca’ya çevrildi. Müslüman müelliflerin isimleri yok edilerek bu kitaplara ve eserlere Ispanyol ve Latin isimleri verildi. Bu çıkarılan bir kanunla yürürlüğe konuldu. Amaç şüphesiz Ispanyol milletinin ne denli büyük bir medeniyetin temsilcisi olduğunu ispat ederek Ispanyol ve Latin gençlerine tarih şuuru ve medeniyet perspektifi kazandırmaktı. (…)

Ispanya’da Müslümanların ilerleyişi Kilise ve Batılı aydınları o kadar derinden sarsmış ve etkilemiştir ki, bu ilerleyişin muhtemel sonucunu ve hedefini ünlü Ispanyol oryantalist Fernando Dozy şöyle ifade eder:

“Eğer Chars Martel Müslümanları Poiters’de (Puatya) yenmeseydi, Müslümanlar Ispanyadan kovulmasaydı Sorbon ve Cambridge Üniversitelerinde bugün Kur’an okutulacaktı.”

Dozy aynı zamanda “Arap-Islam fethi Ispanya için hayırlı olmuştur, çünkü bu fetih, önemli bir devrim yaratmış ve ülkenin asırlardır altında inim inim inlediği kötülüklerin bir kısmını yok etmiştir” diyerek Islam fethini Batıya katkıları açısından olumsuzlamamıştır. (Ispanya Müslümanları Tarihi, cild 2, sayfa 43,44.) Fakat Dozy’nin “Müslümanlar kovulmasaydı Sorbon ve Cambridge Üniversitelerinde bugün Kur’an okutulacaktı” şeklindeki beyanı karşısında “işte tarihsel hafıza budur ve tarih şuuru ancak böyle çarpıcı bir şekilde ifade edilebilir” demekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur sanıyorum.(…)

Hıristiyan tarih felsefesini içerisinde barındıran Tarih şuuruna ve bilincine sahip olan Ispanyol yöneticiler Müslümanları Iber yarımadasından atmayı, Akdeniz yahut Atlas Okyanus’una dökme idealini hiçbir zaman kaybetmediler. Öyle ki, Müslüman fatihler yerli Vizigot halklarının nezdinde işgalci olmaktan çok adaleti ve medeni değerleri temsil etmelerine rağmen, Kilisenin onlara kazandırdığı inanış ve tarih şuurunu her zaman korumayı ve ona göre hareket etmeyi başardılar ve sonuçta yani Kilise ve Greko-Romen değerlerin onlara aşıladığı tarihsel şuur ve kine dayanan hırs sayesinde yorulma ve dinlenme nedir bilmeden, her türlü insanlık dışı yöntemi deneyerek 800 yıl Ispanyada yaşayan, Ispanyayı imar eden, Batı bilim literatürünün ve olumlu bir çok reformların temellerini atan Müslümanları, bir daha gelmemek kaydı ile büyük bir soykırımla en son olarak Grenada’dan çıkardılar.

Ancak yüzyıllar sonra iş işten geçtikten sonra Müslümanların kurduğu kültür ve medeniyetin hakkı teslim edilebildi. Ispanyol yazar ve Romancı Blasco Ibanez bir konuşmasında şöyle der: “Zannedildiği gibi medeniyet ve ilim Ispanya’ya kuzeyden değil, güneyden Müslümanlardan gelmiştir.” (Blasco Ibanez la Catedral, sayfa 54.) (…)

Evet Müslümanlar Ispanya’da medeniyetin, insanlığın, ilim ve irfanın temsilcisi olmalarına rağmen tutunamamışlarsa, günümüzde sahip oldukları inanç ve medeniyet perspektifi hariç, her şeyi ile batı karşısında acze düşmüş bir Islam dünyası kendini Batının amansız ve çirkin saldırıları karşısında nasıl koruyacaktır ki? Bu örneği neden verdik, ülkemizde bazı aklı evvel yazarlar efendim Anadolu 1000 yıldır bizim toprağımız, Istanbul asırlardır Müslüman Türk yurdu, onların elimizden çıkması olası değildir şeklindeki derinliksiz düşüncelerinden ve tarih şuurundan yoksun siyasal muhayyilelerinden dolayı verdik.(…)

Yeni yetişen nesillere kendilerini tarih sahnesinde var kılacak tarih şuuru ve felsefesi verilmediği sürece, Hıristiyanların sürekli kutsal topraklar, “Kilisenin Kutsal Toprakları” (Holly Lands of Church) Havarilerin cirit attığı kutsal mekanlar diye adlandırdıkları Anadolu ve Istanbul’un elimizden çıkmaması için geçerli, makul hiç bir neden yoktur. Düşünün ki, biz Istanbul’u feth edeli, henüz Ispanyanın fethi gibi 800 yıl dahi olmadı.(…)

Maalesef dünya Müslümanları, Islam’a bağlı toplumlar ve milletler çağımızda kendi tarihlerini ve Tarih Felsefelerini yazmaktan ve inşa etmekten aciz olduklarından neredeyse tutsak olmanın eşiğine gelmişlerdir. Bir örnek verecek olursak bugün Türkiye’de Osmanlı’yı yok saymaya çalışan, yahut Osmanlıyı bizim tarihimizin en önemli parçası olarak algılayan tarihçi zevatlar, bırakın Osmanlı tarihini tam olarak kuşatıcı bir şekilde yazmayı, henüz Osmanlı belgelerini bile tam olarak tasnif edememişlerdir. Eğer tarihçilerin, yeni yetişen nesillere tarihsel bir derinlik ve bakış açısı kazandırmakla mükellef devletin durumu buysa, düşünün sıradan halkın durumu nasıl olacaktır. Evet onlar da zaten fazla değil iki nesil önce dedelerinin mezar taşını bile okuyamazlar. Dedelerinin mezar taşını bile okumaktan aciz ve cahil bırakılan bir halk nasıl tarih şuuruna sahip, kendi tarih felsefelerini yazacak, oluşturacak ve aynı zamanda onun üzerine vizyonu olan bir gelecek ve medeniyet perspektifi inşa edecek tarihçiler ve filozoflar çıkarabilir ki?

Bu asla mümkün değildir. Yukarıda söylediğimiz gibi kendi dedelerinin mezar taşını okuyamayan toplumlar, kendilerine hayat bahşeden medeniyetlerinin tüm anlamlarını ve iddialarını kaybettiklerinden dolayı, yavaş yavaş tarih sahnesinden silinmeye doğru kanalize olurlar. Bunu durdurmanın tek yolu elbette bir toplumu ayakta tutan tüm değer ve yargıları yeniden keşfetmek ve çağın koşullarını dikkate alarak yeniden inşa etmektir. Bu nedenle tüm inananlar eğer şerefli ve başı dik, nesillerini, kültür ve medeniyetlerini devam ettireceklerse en azından Kur’an merkezli bir tarih felsefesini içselleştirmeleri kaçınılmazdır. (Lütfü Özşahin’in “Kur’an merkezli” ifadesinden Sünnet inkarcılığı anlamı çıkarılmamalıdır. Burada, Batı taklitçiliği yerine Islam geleneğine dönüş kastedilmektedir. Zira Özşahin aynı eserinde Islam geleneğinin ehemmiyetine vurgu yapmakta ve Muhammed Abduh, Reşit Rıza ve Fazlurrahman gibileri -ki bunlar Sünnet’e gereken ehemmiyeti vermiyorlardı- “modern bir paradigmadan beslendiklerinin farkında olmadan Batının dayattığı kültür ve gelenekleri yok edici modernite karşısında mücadele ettiklerini sanmakla” eleştirmektedir. Bakınız; aynı eser sayfa 26.: Kadir Çandarlıoğlu)

Batılı tarihçilerin yaptığı karanlık çağ, orta çağ, yeni çağ, Rönesans, reform, aydınlanma, Isa’dan önce yahut Isa’dan sonra gibi sınıflamalar, Çinli, Hintli, Endonezyalı, hatta biz Osmanlı bakiyesi olan Türkler, Müslümanlar için ne anlam ifade edecektir. Avrupalıların Orta Çağın karanlığı dedikleri dönem Emevi, Abbasi, Selçuklu hatta Osmanlılar için aydınlıktır. Şam’da, Bağdat’ta, Buhara’da, Cündişapur, Kahire, Kurtuba ve bilahare Istanbul’da olan ilim ve kültür hayatı mübalağasız dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Hatta Islam toplumları dönemlerinin en yüksek ilim, kültür, sanat ve teknik anlayışlarını üreten medeniyetlerini temsil etmektedirler ki; bu yüksek kültür ve uygarlığın Rönesans, Reform dönemlerinden itibaren astronomide Tico Brahe, Kpernikos, Galileou, felsefede, Aziz Anselm, Thomas Aquninas, R. Becon, Decartes, Spinoza, Kant ve nihayet W. F. Hegel’e, edebiyatta Dante ve Goethe’ye, tıpta Harvey’e, deneysel ilimler ve fizikte Roger Bacon ve Newton’a kadar Batı uygarlığını nasıl etkilediğini yazmak ciltlerce kitap yazmayı gerektirecek bir konudur. (Mehmet Niyazi, Medeniyetimizin Analizi, Ve Geleceği, sayfa 85-113.)

Ancak hemen belirtelim ki, Islam medeniyetinden etkilenen Batı Islam’ın hikmet boyunutu almamıştır. Ondan devşirdiği ilim, fikir ve felsefe birikimini tabiri caizse sekülerleştirerek profanlaştırmıştır. Yani din ile olan bağlantısını kesmiştir. Evet konuya devam edersek, Budist ve Konfüçyanist olan bir Çinli ve Hintli bir birey için hatta bir Yahudi için Isa’yı merkeze alan MÖ. veya MS.’nın ne anlamı olabilir ki? Zira her medeniyetin gelişimi, ilk, orta, yeni çağı, Rönesansı, reformu, aydınlanması, yükselişte veya çöküşte olması, ve nihayet ortadan kalkması tamamen kendine özgüdür. Yani belli bir medeniyet ve toplumun tarihsel gelişimi ve yazgısı, küresel ölçekte tüm dünya uygarlıkları ve kültürleri için genelleştirilemez. Bu, büyük düşünür Ibni Haldun’dan itibaren bilinen bir gerçektir. Fakat ne hazindir ki, Türkiye dahil kendi tarih felsefelerinden yoksun, kendi tarihsel kökenlerini ve gelişimlerini, kendi benliklerini ve tarihsel akıllarını yadsıyarak, takvime, milli ve dini bayramlara kadar her şeyi, tepeden inmeci bir yöntemle, ancak Batılı toplumlar için anlam ifade eden Gregoryan-Miladi zaman dönemlerine bağlanan üçüncü dünya ülkelerinin tarihsel hafızaları, işbirlikçi yanları ile tanıdığımız yerli tarihçi, siyasetçi ve yazarların da desteğiyle, Batılılaşma denilen alinasyon programı yoluyla dumura uğratılarak kaosun ve yok oluşun içine itildiler. Kendi tarihsel serüvenlerini kendi kültür ve medeniyetine göre milad-başlangıç sayılabilecek önemli toplumsal ve tarihsel hadiselere göre dönemlendirmekten, tasnif etmekten aciz olan ve bu yüzden kendi tarihini yazamayan başka medeniyet ve toplumların tarihsel yazgılarını kendi yazgıları zanneden veya zannettirilen toplumlar nasıl kişilik sahibi olabilirler? Nasıl küresel ölçekte belirleyici güç olabilirler ki? (…)

Tarihsel hafızalarını kaybeden toplumlar sosyal muhayyilelerini de yitireceklerinden dolayı soyutlama yetilerini yitirerek düşünemez bir hale düşüp, yönlendirilme ve yönetilmeyi bekleyen sürüler gibi sömürülmeye elverişli hale gelirler.

**********

KAYNAK:

Prof. Dr. Lütfü Özşahin, Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog, Rağbet Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 18 ve devamı. (Yazıyı kısalttık) Not: Bir yazardan yaptığımız alıntı, o yazarın tüm görüşlerine katıldığımız anlamına gelmez.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

*

özgecan aslan cinayeti özgecan cinayet özgecanin katilleri, özgecan aslanin katilleri Allahin hükmü, seriat nedir, kisas nedir kisasa kisas nedir

***

Türkiye birkaç gündür bu haberle çalkalanıyor:

“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde kayıp olarak aranan Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın öldürüldükten sonra yakılmış cesedi bulundu.”

Bu kabul edilemez cinayeti işleyen katile ne olacak? Nasıl bir ceza verilecek?

Islam hukukuna yani Islam Şeriatı’na göre Özgecan’ın ailesine sorulur; “Katilin cezası ne olsun? Kısasa kısas gereği ölüm cezası mı, yoksa diyet mi?” Katil, ailenin vereceği karara göre cezalandırılır.

Kemalist rejimin kafir batıdan devşirdiği kanunlarına göre ise, Özgecan’ın katilini hep birlikte cezaevinde besleyeceğiz.

Kul yapımı ceza yasalarımız, bu suçlulara “insan hakları adı altında” suçluya işlediği suçun dengi bir ceza vermemekle, suçlara teşvik etmektedir.

Şimdi soruyoruz; Hangi kanun adalete uygundur?

***

“Kısas” nedir?

Kısas, kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir.

Elmalılı Hamdi Yazır mealinde “Kısas” cezası:

Bakara Suresi:

178 – Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.

179 – Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.”

***

Alttakı bağlantılara tıklayarak konu hakkında geniş bilgi alabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

***

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/02/laiklik-nedir-cesur-bir-laikin-agzindan-laikligin-gercek-yuzu/

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*