15 Temmuz işgali ve sonrasında yaşananların kısa bir tahlili (analizi)

15 Temmuz işgali ve sonrasında yaşananların kısa bir tahlili (analizi)

*

15-temmuz-olaylari-15-temmuz-isgali-15-temmuzda-yasananlar-15-temmuz-darbe-girisimi-ya-allah-bismillah-allahu-ekber-15-temmuz-analizi

Millet idareye el koydu…

***

Kemalistler tarafından dinsizlik ve gayri millilik üzerine kurulan devlet sistemi 15 Temmuz işgalinde kilitlenmiş ve bu işgale karşı harekete geçip müdahale edememiştir. Bu andan itibaren Millet duruma-idareye el koydu ve işgalcileri tepeledi. Ardından Yenikapı mitingindeki ruhla yeni bir devlet kurdu. Bu hakikati bilen Kemal Kılıçdaroğlu ilk önce mitinge katılmak istemedi. Israrlar neticesinde bazı şartlar ileri sürdü ve büyük bir “Atatürk posteri” ve bu posterden daha büyüğünün olmamasını talep etti. Anlaşılan Kılıçdaroğlu babasını kaybetmiş bir çocuk halet-i ruhiyesiyle babasının ölümüne inanamıyor ve aklınca “ölüyü diriltmek” istiyordu. Halbuki öldüren ve dirilten yalnızca Allah’tır celle celaluhu. Nitekim yeni devletin ruhu çoktan üflenmişti.

Ama yine de Kılıçdaroğlu’na bir kıyak yapıldı. Kemalizmi leş gibi gömmek yerine, tıpkı Teşvikiye Camii’nden kalkan bazı din düşmanı laik kemalist “sanatçılar”da olduğu gibi bir cenaze merasimi uygun görüldü. Ne de olsa gavurun cenazesine bile saygı gösteren bir medeniyetin varisleriyiz. Hani cenazelerde ölünün bir yakını, elinde bir resimle tabutun önünde yürür ya, işte “kemalizm tabutunun” önündeki resimli yani “Atatürk posterli” kişi de Kemal Kılıçdaroğlu idi. Ne garip bir tesadüf… Kemalist zulüm devrini bir Kemal açtı, bir diğer Kemal de mecburen cenaze namazını kılıp kapattı.

*

yenikapi-mitingi-yenikapi-ruhu-15-temmuz-olaylari-15-temmuz-isgali-15-temmuzda-yasananlar-15-temmuz-darbe-girisimi-ya-allah-bismillah-allahu-ekber-15-temmuz-analizi-feto-15-temmuz

Yenikapı Mitingi…

***

Neticede Yenikapı’da kemalist rejim gömüldü ve yeni bir Devlet kuruldu. Tıpkı müşrik sisteme son veren Mekke fethinde bazı müşriklerin affedildiği gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan da (beğenirsiniz beğenmezsiniz orası ayrı) hakaretten haklarında dava açtığı kişileri affetti. Yeni bir devlet kuranlara “Gazi” denir. Işte bu sebeple sık sık “Gazi Meclis” vurgusu yapıldı. Şu anda yeni devlette Başkanlık sistemi “fiilen” mevcut, geriye yalnızca bunun adını koymak ve yeni Anayasa kaldı. Bir de şu laiklik belası ve batının bize biçtiği rolden kurtulmak.

Bu hususlarda da bazı adımların atıldığına şahit olduk, oluyoruz. Kemalist Türkiye’nin “tapusu” olduğu söylenen ve batının bize dayattığı Lozan Antlaşması’nın bir “Zafer” olmadığı dile getirilerek tartışmaya açıldı. Böylece Yenikapı’da kurulan yeni devletin, “yurtta sulh cihanda sulh” felsefesini reddettiği bütün dünyaya ilan edilmiş oldu. Bu da tabii olarak artık kabuğuna çekilmiş minimalist sünepe bir Türkiye yerine, tekrar Osmanlı gibi i’la-yı kelimetullah’ın (yani Allah’ın adını her yere yaymak, her yerde yüceltmek ve dünyaya adaletle hükmetmek) yani maksimalist bir dâvânın şiâr edinildiğini gösterir. Nitekim Fırat Kalkanı Harekâtı ve bilhassa Musul operasyonu da bu iradenin sahaya bir yansımasıydı.

*

15-temmuz-olaylari-15-temmuz-isgali-15-temmuzda-yasananlar-15-temmuz-darbe-girisimi-ya-allah-bismillah-allahu-ekber-15-temmuz-analizi-feto-15-temmuz

***

Bilindiği gibi M. Kemal, Osmanlı Devleti’ni yıkarken şöyle demişti:

“Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları “zorla” Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu “tasallutlarını” (saldırılarını!) altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu “mütecavizlerin” (tecavüzcülerin!) hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete (aslında kendine, zira Tek Adam olmak istiyordu ve oldu: Kadir Çandarlıoğlu) saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Şimdi biz de şöyle diyoruz (Yapılan değişiklikler parantez içine alındı) :

“Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. (Kemalistler) zorla (Milletin-Ümmetin) hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını (1 asırdan) beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, (Millet-Ümmet) bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, (Millete-Ümmete) saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. (Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.)

***

NOT:

Kendilerini Atatürkçü zanneden bazıları, “biz de Ya Allah Bismillah Allahu Ekber diyerek meydanlara indik, dolayısıyla Atatürk’ün kurduğu sisteme sahip çıktık” diyerek yazdıklarımıza itiraz edebilirler. Lakin bu arkadaşlar Atatürkçülüğü bilerek kabul etmiş değiller… 90 senedir sistemli bir şekilde pompalanan propagandanın tesiriyle fikirlerini dahi bilmedikleri, kendilerine kahraman olarak takdim edilen kurgulanmış-yapay-hayali-suni bir karaktere bağlanmışlar ve bu yüzden kendilerini Atatürkçü zannediyorlar ama gerçekte değiller. Şayet M. Kemal’i gerçekten tanımış olsalardı, O’nun yasaklamasına rağmen “Allahu Ekber” diye tekbir getirmezlerdi. Sadece bu delil bile, onların aslında Atatürkçü olmadıklarını ispata kâfidir.

Fatih Sultan Mehmed’den sonra Istanbul’un bir kez daha fethedileceği malum. Ancak bu fethin, birincisinden farklı olarak “kılıçla” değil, “tekbir”lerle gerçekleşeceği hadis kaynaklarımızda geçer. 15 Temmuz’da Batının darbeciler eliyle işgal ettiği Istanbul’un milletimiz tarafından “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” sadaları ile tekrar ele geçirilmesinin “sözü edilen fetih” olduğunu belki söyleyemeyiz, ama en azından bir provası olduğu kesin.

En azından provasını bize gösterdiği için Allah Teala’ya sonsuz hamdü senalar olsun. Ileride bu fethi gerçekleştirecek olan kardeşlerimi şimdiden tebrik ediyorum. Eğer o büyük güne erişemezsek bizi hayırla yad etsinler.

Allah, milletimizi tekrar asıl hüviyetine, eski izzetli ve şerefli günlerine döndürsün. Âmin.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar
Video

DÂVÂMIZIN ÖZETİ

DÂVÂMIZIN ÖZETİ

*

.

Dâvâmız i’la-yı kelimetullah yani Allah’ın adını her yere yaymak, her yerde yüceltmek ve dünyaya adaletle hükmetmektir. Bu hedefe “kemalizm” ile varamayız. Zira kemalizm ulusal bir din veya ideolojidir. Adı üstünde “ulusal”, “yöresel” din…

Belli bir yörenin/ulusun dini, yani “sınırları” olan bir bölge ve “sınırlı” bir kitle sözkonusu. Sınırlı bölgeye hitap eden bir din veya ideoloji, kendini sınırlamakla kalmayacak, aynı zamanda mensuplarının ufkunu da sınırlayacaktır.

Bu hedefe yalnızca beynelmilel, yani evrensel (uluslararası) bir din ile, yani Islamiyet ile varılabilir. Insanlığın çektiği acılara bigâne kalmak ve görmezden gelmek bize yakışmaz. Dünyaya adaleti hâkim kılmak için kemalizmi terk etmek ve Türkiye liderliğinde bir Islam Birliği kurmak zaruridir. Dünyanın dört bir yanındaki mazlum ve mağdurlar bizden bunu bekliyor.

Aksi halde hepimizi ezerler.

***

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, islamda yönetim sekli, islamda laiklik var mi, islamda idare sekli, atatürk laiklik, ekrem bugra ekinci laiklik,

***

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, “Hukukun Serüveni” isimli kıymetli eserinde Islam’da Devlet ve Hükumet şeklini yazdı. Tıpkı Prof. Dr. Ilber Ortaylı gibi[1] Islam devletiyle laikliğin bağdaşmayacağını ifade eden Ekinci, Islam devletinin meşruti monarşiyi andırdığını belirtti:

“Devletin idaresinde tek kişi hayat boyu söz sahibidir. Bu bakımdan mutlakiyete benzer. Bu tek kişi, iradesi dışında konulmuş hukukî esaslarla bağlıdır. Bu bakımdan da meşrutiyete benzer. Ancak hükümdarın uyması gereken prensipleri koyanlar halk ve aristokratlar değildir. Şûrâ prensibine verilen ehemmiyet bakımından da cumhuriyete benzer. Ancak halkın tamamının idareye iştiraki mevzubahis değildir. Hz. Peygamber ve halifeleri icraatlarında halkın tamamının reylerini (oylarını) almış ve çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş değildir. Islam hukukunda, başta kimin olduğu ve devletin nasıl idare edildiği değil; adaletin tatbiki mühimdir. Ekseriyetin görüşüne değil, hukukun ne dediğine bakılır. Devletin monarşi veya cumhuriyet olmasının bir önemi yoktur. Bununla beraber, Islam devletinin meşrutî monarşiyi andırdığı söylenebilir.

Bununla beraber ideal halifelik seçimle olduğuna göre, Islam devleti, demokrasiye çok da yabancı bir sistem değildir. Halifenin, bazı hak ve salahiyetlerini, seçilmiş vekiller vasıtasıyla yerine getirmesi (en son kendi tasdikine tâbi olmak şartıyla) mümkündür. Nitekim Osmanlı devleti, 1840’tan itibaren mahallî, 1876’dan itibaren de kesintilerle de olsa merkezî idarede böyle bir tecrübe yaşamıştır.

Islam devletiyle laikliğin bağdaşmaması gayet tabiîdir. Islam devletinde hükumetler ve hukuk sistemi, meşruluğunu dinî esaslardan alır. Islam dini, insanların inanç ve ibadetlerinden başka, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunlara imkan tanımamak, dinî vecibelerin ifasına engel teşkil eder. Mamafih laiklik, demokrasi ile din ve vicdan hürriyetinin ön şartı değildir. Nitekim günümüzde laik olmadığı halde demokratik ve insan haklarına saygılı devletler bulunduğu gibi, laik, ama otoriter ve insan haklarının askıya alındığı devletler de çoktur. Şer’i hukuk, Müslümanlığı üstün tutan dini karakterine rağmen, Müslüman olmayanların din ve vicdan hürriyetlerini tam olarak teminat altına almış; hatta onlara kısmî bir hukukî ve adlî muhtariyet tanımıştır.

Bununla beraber Islam devletini, teokrasi olarak vasıflandırmak da doğru değildir. Çünkü Islam devletinin başındaki kimse, her ne kadar ruhanî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları affetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salahiyetine de sahip değildir. Avrupa’daki ruhban sınıfı mefhumu, Islamiyete yabancıdır. Dini ayinlerin mutlaka hükümdar veya muayyen bir kimse tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur.”[2]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

[2] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, Arı Sanat Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 319, 320.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

 

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli eseri mutlaka okunmalıdır…

***

Monarşileri cumhuriyete çeviren darbelerde, hânedanlar hep sıkıntı çekmiştir. Ancak hiçbiri, Osmanlı hânedanı kadar çekmemiştir. Dehşetli bir ihtilâlin yaşandığı Fransa’da bile, kraliyet ailesine bu kadar ağır bir muamele yapılmamış; Kral XVI. Louis ve zevcesi Marie Antoinette, Avusturya’dan yardım isteyip kaçmaya teşebbüs ettikleri için idam edilmişlerdir. Rusya’da Bolşevik Ihtilâli üzerine, antikomünistler mukavemet etmiş; kurdukları Beyaz Ordu, Çar’ın hapis tutulduğu Urallara yaklaşınca, paniğe kapılan Bolşevikler, Çar II. Nikola ve 6 kişilik ailesini hunharca katletmişlerdir. Bununla beraber Romanovların diğer ferdleri, katliama uğramamıştır. Üstelik Rusya’da kurulan yeni rejim, demokratik insan haklarını tanımayan ve aristokratlara tolerans göstermesi beklenmeyen komünist bir rejimdir. Üstelik bir de Osmanlı hânedanından, Çar ailesi gibi katliâma tâbi tutulmadıkları için âdeta yeni rejime minnettar olmaları beklenmiştir. Halbuki Osmanlılar, fethettikleri beldelerin hânedanlarını ya yerinde idareci olarak bırakmış; ya da müslüman olmuşlarsa yüksek devlet hizmetlerinde istihdam etmiştir.

Yılmaz Öztuna diyor ki: “Iki büyük dünya savaşı sonunda Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedanı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler, Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı. Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof’lar hariç, hiçbir hânedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı. Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hânedanlarından bile büyük… Ertuğrul Gazi’den (1191-1281), Ikinci Abdülhamid’e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halifelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı.” (Türkiye Gazetesi, 19 Temmuz 2010)

Yakın dünya tarihinde monarşilere karşı tertiplenen ve muvaffak olan darbelerde, hükümran ailenin bir veya birkaç ferdi, ya memleketi terk etmiş ya da varlığı yeni rejimi tehdit edeceğinden sınır dışı olunmuştur. Ancak bunlardan hiçbirinde, hânedanın Osmanlılar gibi topyekûn sürüldüğü ve mallarına el konulduğu vâki değildir. Portekiz, Ispanya, Italya, Bulgaristan, Romanya, Sırbıstan ve Yunanistan’da monarşi darbe ile yıkıldığı zaman, yalnızca hükümdar ailesi yurt dışına çıkmış; mallarına dokunulmamıştır. Üzerlerinden geçen komünizm silindiri kalktıktan sonra, Rusya ve eski Demirperde memleketleri, monarşiyi geri getirmemiş, ama kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etmişlerdir. Ispanya’da monarşi tekrar kurulmuştur. Yeltsin, itibarını iade ettiği çar ailesine tantanalı bir de cenaze merasimi tertiplemiştir.

I. Cihan Harbi’nden sonra tahtını kaybeden Almanya Kayzeri Wilhelm ve Avusturya Imparatoru Karl, yalnızca aileleri ile beraber kendi istekleriyle memleketi terk ettiler. Tahttan resmen feragat etmedikleri için de dönmediler. Taht iddiası bulunmayan hânedan mensupları, her ikisinde de memleketlerine dönebildi ve mallarına oturabildi. Geride kalan hânedan mensuplarına ilişilmediği gibi, mallarına da tasarrufta devam ettiler. Almanya ve Avusturya, çok az bir zaman sonra kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etti. Kayzer, mallarına daha 1920’lerde kavuştu. Iran’da Pehlevî darbesi, Kaçar hânedanından, şahın da bulunduğu dört kişiyi sürgüne yolladı. Nâsır bile, zenginlikleri dillere destan Kavalalı hânedanın mallarını kısmen müsâdere etmiş; ama hiçbirini vatanından sürmemiştir. Osmanlı hânedanının sürgünü, Bolşevik tarzından da ağır bir muamele olmuştur. Halife Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hânedanı, Yunan ordusuyla mücadeleyi topyekûn desteklemenin cezasını böyle görmüştür. Halbuki vatandaşlık, mukavele neticesi doğan bir alacak değil; şahsa sıkı sıkıya bağlı bir insan hakkıdır. Dolayısıyla isyan gibi muhik [haklı] bir sebep olmaksızın tek taraflı kaldırılması mümkün değildir. XVI. asırda Floransa’da yaşamış siyaset adamı ve filozof Machiavelli, bir memlekette hâkimiyet kurmak isteyen kimseye, önceki hânedanı tümüyle ortadan kaldırmayı tavsiye eder. Ankara, postmodern bir şekilde, hânedanı ortadan kaldırmamış; ama kaldırmaktan beter etmiştir.

.

**********

.

KAYNAK:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 81-83.

.

Saltanat muhafaza edilebilir miydi?

Saltanat muhafaza edilebilir miydi? – Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ekrem bugra ekinci

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci…

***

1922’de Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman parlamenter bir monarşi idi. Bir başka deyişle bir taçlı demokrasi idi. Bu demokrasi de 4 Mart 1925’teki ‘takrir-i sükûn kanunu’ ile kaldırılmıştır. Yani cumhuriyet idaresi, demokrasi getirmek şöyle dursun, olanı da götürmüştür. Avrupa’daki Ingiltere, Danimarka gibi taçlı demokrasilerin varlığı ve memlekete kazandırdığı istikrar nazara alınırsa, saltanat pekâlâ muhafaza edilebilir ve demokrasi geleneği de böylece devam edebilirdi. Anadolu’da yaşayan farklı din ve ırklara mensup imparatorluk bakiyesi halkların idaresi de daha kolaylaşırdı. Saltanat kaldırıldıktan sonra, hânedan reisi olan şehzâdelerin hemen hepsi bu makamı hakkıyla doldurabilecek şahsiyette idiler. (..) Bugün dünyanın en istikrarlı memleketleri, monarşi ile idare olunmaktadır. Ayrıca cumhuriyetle idare olunan memleketlerde, ezcümle Fransa’da kralcılar, bilhassa yaşattıkları an’aneleri ile güçlü bir gruptur ve siyasî bir parti etrafında teşkilatlanmıştır.[1] Türkiye’de ise saltanat ve hilâfet taraftarı olmak, anayasal bir suçtur.

Hilâfet ve hânedan için çanlar, 1340/1924 Şubat ayındaki bütçe müzâkereleri sırasında çalmaya başladı. (..) Halbuki hilâfet ve halife, Ankara için potansiyel bir tehlike olmaktan çok uzaktı. (..) Halifelik, yeni rejim için değil, başta Ingiltere olmak üzere, Avrupa devletlerinin ve ekonomik güç mihraklarının kurduğu ‘yeni dünya düzeni’ için tehlike teşkil ediyordu. Ancak dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip Ingiltere, XIX. asırdaki politikasını, halifeliğin nüfuzunun azaltılması ve kaldırılması üzerine kurmuştu. Ekim 1923’e kadar Istanbul’u boşaltmayan Ingiltere, halifeliğin kaldırılması hususunda da Ankara’ya baskı yapmayı ihmal etmedi.

Nihayet beklenen oldu. Öteden beri halifeliğin kaldırılmasını isteyen ve bunun için Lozan’da Ankara heyetini sıkıştıran Ingiltere, yeni bir teşebbüste bulundu. Hilâfet Komitesi adı altında Londra’nın kontrolünde çalışan bir heyetin lideri Seyyid Ali adında bir Şiî ile Sünnî halifeliği zaten kabul etmeyen Ismailiye mezhebinin lideri Ingiliz diplomat Ağa Han, Ankara’ya bir mektup yazarak, halifenin siyasî gücünün arttırılmasını istedi. Istanbul gazetelerinde neşredilen mektup, Ankara’nın istediği bahaneyi verdi. Halifeliğin, yabancıların Ankara’nın içişlerine karışma vesilesi hâsıl ettiği kanaatine varıldı. Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi 53 arkadaşının teklif ettiği 3 Mart 1340/1924 tarih ve 431 sayılı “Hilâfetin ilgâsına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti memâliki hâricine çıkarılmasına dair kanun” ile halifelik kaldırıldı. Halkın reaksiyonundan çekinen Ankara, bu kanuna dâhil ederek, hânedanı topyekûn sürgüne yolladı. Ingiliz parlamentosu, ancak bu kanunun kabulünden sonra Mayıs 1924’te Lozan Antlaşması’nı tasdik etti. Türkiye’de cumhuriyetin gerçek kuruluşu böylece mümkün olabildi.

***

[1] Fransa nüfusunun %10’u kararlı monarşist, %15’i monarşist sempatizanı, %50’si cumhuriyetçi ve %25’i ise ortada kabul edilir. Kralcıların ‘L’Aurore’ adlı bir gazeteleri vardır. ‘Le Figaro’ da kralcılara hitap eder. François Partuier, 1963’te Le Figaro’da çıkan bir yazısında, banknotların üzerine ve turistik tesislere verilmiş adlara bakarak, Fansızların zevkleri ve siyasî temâyülleri hakkında bir teşhis ortaya koymaya çalışmıştır. Fransa’nın çeşitli köşelerindeki tanınmış lokantaların tabelalarına ve buralarda satılan şarapların etiketlerine bakınız. Çoğunda kralların, eski rejim idarecilerinin veya şatoların adlarını göreceksiniz. Cumhuriyet uğruna mücadele etmiş kahramanlardan bir tekinin hatırasını canlandıran bir ticaret unvanı ile belki karşılaşmayacaksınız. Hürriyetçilerin ve devrimcilerin adları, yalnız okul ve sokak levhalarında yer almaktadır. Dünyaca meşhur ‘Bordeaux’ şaraplarında bile, bölgenin coğrafî ve tarihî hususiyetleriyle alâkalı olduğu halde, ‘Girondins’ diye bir markaya rastlamazsınız. (Girondins, Fransız Ihtilâli’nde ismini Bordeaux şehrinin ‘Gironde’ bölgesinden almış bir siyasî gruptur.) Fransızlar, zevkle karınlarını doyurmak istedikleri vakit, monarşi devrinin hatıralarını yaşatırmış gibi görünen yerleri tercih etmektedirler. Ya buralardaki masraflarını hangi paralarla ödemektedirler? Üzerinde Henri IV, Richelieu ve Bonaparte gibi müstebit iktidar sahiplerinin yahut Molière ve Racine gibi krallık devri edebiyatçılarının yahut Victor Hugo gibi bir Napoléon hayranının resimleri bulunan franklarla… Niçin paraların üzerinde Danton, Clémenceau veya Foch gibi Fransa’yı kurtarmış bir cumhuriyetçinin resmi yoktur ve neden Fransa’da buna itiraz eden tek kişi çıkmamıştır? Sebebini açıklayayım: Ihtilâllerin hatırası, devrim heyecanlarının tazelenmesi ve cumhuriyetin sembolü, Fransızlara rahatlık ve emniyet hissi telkin etmemektedir.

.

**********

.

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 70-73.

***

TAVSIYE EDILEN KITAP:

Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli kitabı mutlaka okunmalıdır…

***

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

***

Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı 2

***

Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan Osmanlı Ailesinin Cileli Asrı

.

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

BT osmanli islam devleti osmanli devleti seriatla mi yönetiliyordu, osmanli seriat ile mi yönetiliyordu, osmanli seriat, osmanli devleti diktatörlük müydü, padisah diktatör müydü, osmanli laik miydi

***

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmişti. Bugün de klasik fıkıh terminolojisine sahip bulunmayan bazılarının Osmanlı Devletindeki tatbikatı sathî değerlendirerek benzeri neticelere vardığı müşahede edilmektedir. Şu halde şer’î bir devletten söz edebilmek için hangi kriterler lâzım geldiği ve Osmanlı Devleti’nin bunlara ne denli sahip olduğunun ortaya konulması icap etmektedir.

Devlet demek, hukuk demektir. Zira devlet, haklı ile haksızın arasını ayırmak, mazlumun hakkını zâlimden almak üzere vardır. ‘Hakk’ın çokluk hâlinin ‘hukuk’ olması boşuna değildir. Hemen her semâvî din, inanç ve ibâdetler yanında, hukuk kaideleri de getirmiştir. İslâmiyet, daha başından itibaren bir devlete sahip oldu. İslâm hukuku, bu devletin himayesinde doğdu ve inkişaf etti. Klasik İslâm kaynaklarında, bu hukukun hâkim olduğu beldelere dârülislâm veya şimdiki tabirle ‘İslâm devleti’ veya -aman yanlış anlaşılmasın- ‘şer’î devlet’ deniyor.

Demek ki bir beldede İslâm hukuku hâkim ise, müslüman ve gayrımüslimler vatandaşlık şemsiyesi altında barış içinde yaşayabiliyorlar ise, orası İslâm devletidir. Şer’î devlet, müslüman ve gayrımüslimlerin, can, mal ve din hürriyetine sahip bulunduğu, hukuk sisteminin şer’î prensiplere dayandığı bir sistemdir. İsterse müslümanlar ekseriyette olmasın. Hatta emperyalistlerin işgal ettiği ve başına da gayrımüslim idareciler tayin ettiği müslüman beldeleri, şer’î hukukun tatbikatı devam ediyorsa, dârülislâm olarak kalır. Kur’an-ı kerim, aşağıda zikredileceği üzere, indirdiği hukuk kaideleriyle inanarak amel etmeyi iman ile bir tutar.

Türkler, Müslümanlığa girdiklerinden itibaren, kendilerini İslâm cemiyetinin içinde buldular ve burada câri hukuk sistemine tâbî oldular. İslâm dini, inanç ve ibâdet esasları yanında, önceki semâvî dinler gibi, hukukî hükümler de ihtivâ ediyordu. Türklerin Müslümanlığa girdikleri zamanlarda İslâm hukuku tekemmül etmiş ve tedvin olunmuştu (yazılı hâle getirilmişti). Müslüman Türk devletleri de, Abbasî Devleti modelini kabul ederek, burada hâkim hukukî, siyasî ve idarî gelenekleri benimseyip sürdürdüler. İslâm hukukunun boşluk bıraktığı hususlarda, bu hukuka aykırı olmayacak şekilde, kendi siyasî ve hukukî geleneklerini de tatbik ettiler. İslâmiyet’e uymayan âdetlerini de bıraktılar. Osmanlı Devleti de bu yoldan yürüyerek, dünya üzerinde hüküm sürdüğü altı asır boyunca, İslâm hukukunu bütünüyle tatbik etme iddiasında oldu.

Bazı yazarlar ve tarihçiler, Osmanlı hukuku denildiğinde, İslâm hukukunun bir versiyonunun anlaşılmasını yanlış bir ön kabul olarak değerlendirmişler; Osmanlı Devletinde İslâm hukukunun ancak sınırlı ve kısmî bir yürürlüğünün olduğunu, geniş bir sahada örf kuralları ile padişah emirnâmelerinin tatbik edildiğini; hatta şer’î hukukun en çok şeklî hukuku ifade ettiğini, bir başka deyişle şeklen yürürlükte olduğunu; Osmanlıların pek çok hususta şer’î hukuka aykırı hükümler kabul etmek zorunda kaldığını söylemişlerdir. Bunun neticesi olarak da Osmanlı Devleti’nin aslında bir İslâm devleti olmaktan çok, kısmen de olsa laik esaslara dayandığını iddia etmişlerdir. Bu yazarlar ekseriya arazi rejimi, devşirme sistemi, şehzâde idamları, muamele satışı, irsadî vakıf sistemi gibi spesifik tatbikatları bu iddialarına misal göstermişlerdir. Böylece Osmanlı Devleti’nin klasik mânâda bir şer’î devlet sayılamayacağı hususunda bir paradigma meydana getirmişlerdir.

İslâm hukukunun aslî kaynaklarına ulaşamayan bu müelliflerin kanaatlerine iştirak etmek mümkün değildir. Şer’î hukuk, bazı sahalarda boşluk bırakmış ve bu sahalarda teşri (hüküm koyma) salâhiyetini hükümdara vermiştir. Hükümdar, İslâm hukukuna aykırı olmamak şartıyla, gerekirse mahallî örf ve âdetlerden de istifade ederek bir takım hukuk kâideleri koyabilir. Bunun misallerine de rastlanmaktadır. Nitekim İslâm hukuku, kim olursa olsun idarecilerin (emîrin) hukuka uygun emirlerine itaat edilmesi esasını koymuştur.

İslâm tarihi boyunca şer’î hukuk Müslüman devletlerde hep aslî sistem olarak tatbik edilmiştir. Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, İslâm hukuku referansları araştırılmış ve mesele fetvâya bağlanmadıkça icraata geçilmemiştir. Osmanlı Devleti de esas itibariyle İslâm hukukunun Hanefî tefsirini tatbik etmiş; ihtiyaç oldukça diğer sünnî mezheplerden, hatta bu mezheplerin zayıf kavillerinden istifade etmekte beis görmemiştir. Böylece her meselede İslâm hukukunun sınırları içinde hareket etmeye itina gösterilmiştir. Tanzimat’tan sonra, Avrupa kanunlarının iktibasında bile, bu metinler şerî hukukla mutâbık hâle getirilmeden ilan olunmamıştır.

Hükümet icraatında şer’î hukuka aykırılık bahis mevzuu olsa bile, bu istisnâî bir vaziyeti ifade eder. ‘İstisnalar kâideyi bozmaz’. Osmanlı otoritelerinin ‘Biz gerekirse şer’î hukuku bertaraf ederek hüküm koyarız’ şeklinde bir iddiası hiç olmamıştır. Siyasî pragmatizm başka şeydir, laiklik başka şeydir. Kanunnâmelere şer’î prensiplere aykırı hususların girmesine göz yumulmuş olabilir; hatta şer’î hukuk hükümlerinin tatbikinde ihmal gösterilmiş olabilir. Ancak İslâm inancına göre, “Ameller, imandan bir cüz değildir”. Yani günah işlemek, insanı dinden çıkarmaz. Nitekim son şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi diyor ki: Müslüman milletin hükûmeti, dinden infisâlini [ayrıldığını] ilân etmeksizin ahkâm-ı İslâmiyye hâricinde hareket ederse, günahkâr bir Müslüman gibi fısk irtikab etmiş [günah işlemiş] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar fâsıklardır” meâlindeki âyetin (Mâide: 47) şümulüne girer. Böyle olmayıp, dinin emir ve yasaklarına uymanın halka ait bir keyfiyet olduğu gerekçesiyle Ahkâm-ı İslâmiyyeyi ilgâya [kaldırmaya] kalkışırsa bu irtidad [dinden çıkma] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerdir” meâlindeki âyetin (Mâide: 44) şümulüne girer.

Evet, Osmanlı Devleti, Avrupa siyaset tarihi terminolojisi çerçevesinde bir teokrasi değildir. Çünki halîfe/padişah, her ne kadar ruhânî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; Papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları afvetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salâhiyetine de sahip değildir. İslâm-Osmanlı cemiyetinde ruhban [râhipler] sınıfı bulunmaz. Dinî âyinlerin mutlaka hükümdar veya din adamı tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur. Din adamlarını, aynı zamanda ilmiye sınıfı diye bilinen, kadılar [hâkimler], müftüler (hukuk müşavirleri) ve müderrisler (akademisyenler) teşkil eder. Osmanlı Devleti’ndeki bütün hukukî ihtilaflar, medrese mezunu din âlimi kâdılar önüne çıkarılır; İslâm bilginlerinin dinî kâideleri sistematize ettiği hukuk kitaplarına göre çözülür.

Osmanlılarda örfî hukuk hükümlerinin tedvin edildiği fermân ve kanunnâmeleri hazırlayan Divan-ı Hümâyun mensubu yüksek rütbeli nişancı, medrese mezunudur ve ilmiye sınıfındandır. Kendisine bu sebeple müfti-i kanun da denir. Ayrıca hazırlanan kanunnâmenin şer’î hukuka mutâbık (uygun) olup olmadığı hususunda da şeyhülislâmın fetvâsına müracaat edilir. Osmanlı arşivlerinde, padişah ve sadrâzam tarafından şeyhülislâmlıktan istenen çok sayıda fetvâ bulunmaktadır. Hukukî meselelerde fetvâ almanın mecburi olduğunu bildiren fermânlar da vardır. Zaman zaman şeyhülislâmlıkta kanunnâme metinlerinin tashih edildiği vâkidir. Böyle bir hataya şeyhülislâm Ebussuud Efendi ‘bu kaydı câhil kâtipler yazmış olsa gerek’ demiş ve “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Dine aykırı bir hüküm, padişah bile emretse, meşru olmaz] diyerek itiraz etmiştir. Fetvânın müeyyide gücü ve bağlayıcılığı yoktur. Uyulmadığı zaman kişiyi buna zorlayacak bir makam bulunmamaktadır. Ancak Osmanlı idarecileri, amme efkârı önünde meşruluk temelini muhafaza etmeye her zaman itina etmiştir. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, ‘Sul­tan Türk­le­re; Kur’an da sul­ta­na hükme­der’ demekten kendilerini alamamışlardır.

Yahudi asıllı Alman müsteşrik Joseph Schacht, devletin fiilî tatbikatını şer’î hukukun hükümlerine uygun tutma gayretinin en dikkate değer ve başarılı örneğinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya konduğunu söyler ve der ki: “Osmanlılar, adaletin tevziini tamamen şeriate dayandırmıştır. Hatta sivil idarenin en küçük birimini, kâdının salâhiyeti altındaki kazâ [ilçe] olarak kabul edip, mahallî polis şefi olan subaşıyı kâdının emrine vermişlerdir. Şeyhülislâm, devletin en yüksek memuriyetlerinden birisi hâline gelerek, devlet içersinde şer’î hukuka riayet edilmesini sağlamak ve kâdıların faaliyetlerini kontrol etmekle vazifelendirilmiştir. Her vesilede hükûmetçe yapılması düşünülen işlerin şeriata uygun olup olmadığı hususunda kendisine danışılmıştır”. Schacht son olarak, Osmanlı sultanlarının şer’î hukuka bağlılıkları ile temâyüz ettiklerini [öne çıktıklarını]; imparatorluktaki hukuk nizamının, çağdaş Avrupa’da hâkim olan hukuk düzeninden çok üstün olduğunu söyler.

Bir yandan padişah, diğer yandan ulemâ ve tüccar, her zaman şeriatın yanında yer almıştır. Bunun akılcı bir sebebi de vardır. Şeriat, idarecilerin güçlerini kötüye kullanmalarının önüne geçmek üzere yaratılmıştır. Şer’î hukukta, hak ve hürriyetler, bizzat teminat altına alınmış; ferdî münasebetler de net bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm ulemâsı, siyasî otoriteye karşı, kendine has bir sınıf şuuru içinde, şer’î prensiplerin taviz vermez muhafızı rolü oynamıştır. Osmanlılarda Batılılaşma devresi olarak adlandırılan Tanzimat devrindeki ıslahat dahi, şer’î hukuk prensiplerine riayet edilerek yapılmıştır. Bu ıslahatın başında Ahmed Cevdet Paşa gibi şer’î hukuka vukufu ve muhafazakâr tavırları ile tanınmış bir simânın bulunması dikkate değerdir. Hatta dinî hususlardaki lâkaytlıkları ile tanınan İttihatçıların bile, hükûmet icraatlarında şer’î hukuka uygun davranma endişesi taşıdıkları görülür.

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, bir yandan Osmanlı ailesinin Kureyşî olmadığı, dolayısıyla meşru halife sayılmayacağı propagandasını yaparken; öte yandan da Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmiştir. Arap memleketlerinde ilmî maksatlarda bulunduğum zamanlarda, bu telakkinin bazı kesimlerde az da olsa hâlâ yaşadığını müşahade etmiştim. Ancak buna da cevabı yine Arap uleması vermiş; Osmanlı Devleti’nin gerçek bir İslâm devleti olduğunu ispata dair kitaplar kaleme almışlardır. Mısırlı Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî (973/1565), Osmanlıların dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyet’in yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablüsî (1143/1731), “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (1304/1886), Osmanlıların İslâmiyet’e hizmetlerini anlatmak üzere müstakil bir eser kaleme almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden ve manevî keşifleriyle tanınan Muhyiddin Arabî’nin, “İnne aslaha’d-düveli ba‘de’s-sahâbeti ed-Devletü’l-Osmaniyye, Ve lâ inkırâza ilâ yevmi’l-hatmi ve’l-kıyâme” (Sahabeden sonra en sâlih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

İslâm dininin herkes tarafından duyulması demek olan i’lâ-i kelimetullah [Allah’ın adının yüceltilmesi] prensibi, Osmanlı Devleti’nin birinci misyonu olmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler Osmanlı Devleti’nin kısa bir zamanda büyüyüp dünyanın en güçlü devleti oluşunun arkasında, gazâ ruhunun yattığını söyler. Osmanlılar, nice Haçlı taarruzunu durdurarak müslüman âlemini büyük bâdirelerden korumuş; kurdukları güçlü maarif müesseseleriyle sayısız âlim yetiştirerek İslâmî ilimlerin inkişafını ve İslâm inancının saf bir şekilde günümüze intikalini temin etmişlerdir. “Sizden biriniz kötü bir şey gördüğünde eliyle, buna gücü yetmezse diliyle önlesin. Bu da mümkün olmazsa kalbiyle buğzetsin!” hadîs-i şerifini tefsir eden ulema, el ile emr-i maruf ve nehyi münker mükellefiyetinin hükümete ait olduğunu bildirmiş; Osmanlı idarecileri de, Müslümanların günlük hayatta dinî prensiplere uyup uymadığını kontrol ederek bu vazifeyi devletin sonuna kadar yerine getirmiştir. Meselâ alenen nakz-ı sıyam (açıkta oruç bozmak) Osmanlı ceza kanunlarında hep yer almış bir suçtur. Kadınların tesettüründen, mektep talebelerinin cemaatle namaza devamına kadar, müslümana alkollü içki satışından, kibrit kutuları üzerindeki mübarek resimlerin yerlere atılmasının men’ine kadar günlük hayatın her safhasında, müslümanların dinlerinin prensiplerine uymaları kolaylaştırılmış ve kontrol edilmiştir. Dinî kitaplar, zamanın muteber ilim adamlarından teşekkül eden maarif encümeninde tasdik edilmedikçe basılamamıştır.

Netice itibariyle Osmanlı Devleti, klasik ilmî terminolojiye göre tipik bir şer’î devlettir. Hatta bu kategoriye giren devletlerinin de sonuncusudur. Asr-ı Saadet ve hulefa-i râşidîn devrinden sonra, İslâm dininin olabildiğince kemal mertebede hüküm sürdüğü bir numunedir. Müslümanların siyasî hâkimiyetlerini kaybettiği XX. asır başlarından itibaren, dünyada hakiki mânâda bir şer’î devlet görülmemektedir. Ancak bazı müslüman devletler şer’î hukuku kısmen de olsa tatbik iddiasındadır.

.

KAYNAKÇA

.

Abdülvehhâb Şa’rânî, el-Uhûdü’l-Kübrâ, Kâhire 1308.

Adnan Koşum, Osmanlı Örfi Hukukunun İslam Hukukundaki Temelleri, Selçuk İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 17, Konya 2004, s. 145-160.

Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, İstanbul 1990.

Coşkun Üçok, Osmanlı Kanunnâmelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, C. III-1, III-2, IV-1, Y. 1946-1947.

Dahlân, ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye, Kâhire 1304.

Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku, İstanbul 2006

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 3.baskı, İstanbul 2013

Fadl Alevî Paşa, Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviye, 1313/1895; 1895.

Fuad Köprülü, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

Habib el-Ubeydî, Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm; İst. 1334/1915.

Häim Gerber, State, Society and Law in Islam-Ottoman Law in Comperative Perspective, New York 1994.

Halil Cin/Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, 2 C, 3.b, İstanbul 1996.

Halil İnalcık, “Şeriat ve Kanun, Din ve Devlet”, İslâmiyât I (1998), S. 4.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Türk Hukuk Hayatındaki Düalizm ve Şer’î Hukuktan Laik Hukuka Geçiş”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, İstanbul 1968.

Ignaz Goldziher, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, Kâhire 1317/1899.

James Lewis Farley, Turks and Christians: a solution of the Eastern question, London, 1876.

John Hobson: Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Trc. Esra Ermert, İstanbul 2007.

Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law, 2nd edition, Oxford 1966.

  1. Âkif Aydın, Osmanlı’da Hukuk, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Edt. Ekmeleddin İhsanoğlu, İstanbul 1994.

Mahmud Hamza Efendi, Bekâ-i Saltanat-ı Osmaniyye, Trc. Bereketzâde İsmail Hakkı, Derseadet 1332.

Mâverdî, Ebu’l-Hasen, el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 3.b, Kâhire 1393/1973.

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978.

Numan el-Âlûsî, Gâliyyetü’l-Mevâiz, Kâhire 1301-1329.

Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Muesseselerinin Şer’iliği Meselesi”, İÜHFM, c. XI, S. 3-4, İstanbul, 1945.

Ömer Lütfi Barkan, Kanunname, Maarif Vekâleti İslâm Ansiklopedisi

Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, İstanbul 1943.

Ömer Lütfi Barkan, Türkiyede Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi, Cumhuriyetin 50. Yılı Semineri, Ankara 1975.

Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Trc. Güzin Yalter, İstanbul 1971.

Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlmi ve’l-Âlem, Kâhire 1369.

Vasfi Raşid Seviğ, Fıkıh ve Medeni Kanun, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, Y.1951, S. 3-4.

***

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

http://www.beyaztarih.com/makale/osmanli-devleti-bir-islam-devleti-degil-miydi

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=623

.

Duyuru

Sosyal medyada, özellikle Facebook’ta “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla açılmış sayfalara rastlıyoruz. Halbuki Facebook’ta sadece

https://www.facebook.com/kadir.candarlioglu/

ve

https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu/?fref=ts

adlı sayfalar,

Twitter’da ise https://twitter.com/Tarih_ve_Din

adlı sayfa bize aiddir.

Diğerleriyle hiçbir alakamız yoktur. Bazı sayfalarda ise başka isim kullanılmakla beraber bizden izin alınmadan sitemizden yapılan “ç”alıntılar paylaşılmaktadır. Buna da rızamız yoktur.

.

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

*

özgecan aslan cinayeti özgecan cinayet özgecanin katilleri, özgecan aslanin katilleri Allahin hükmü, seriat nedir, kisas nedir kisasa kisas nedir

***

Türkiye birkaç gündür bu haberle çalkalanıyor:

“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde kayıp olarak aranan Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın öldürüldükten sonra yakılmış cesedi bulundu.”

Bu kabul edilemez cinayeti işleyen katile ne olacak? Nasıl bir ceza verilecek?

Islam hukukuna yani Islam Şeriatı’na göre Özgecan’ın ailesine sorulur; “Katilin cezası ne olsun? Kısasa kısas gereği ölüm cezası mı, yoksa diyet mi?” Katil, ailenin vereceği karara göre cezalandırılır.

Kemalist rejimin kafir batıdan devşirdiği kanunlarına göre ise, Özgecan’ın katilini hep birlikte cezaevinde besleyeceğiz.

Kul yapımı ceza yasalarımız, bu suçlulara “insan hakları adı altında” suçluya işlediği suçun dengi bir ceza vermemekle, suçlara teşvik etmektedir.

Şimdi soruyoruz; Hangi kanun adalete uygundur?

***

“Kısas” nedir?

Kısas, kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir.

Elmalılı Hamdi Yazır mealinde “Kısas” cezası:

Bakara Suresi:

178 – Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.

179 – Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.”

***

Alttakı bağlantılara tıklayarak konu hakkında geniş bilgi alabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

***

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/02/laiklik-nedir-cesur-bir-laikin-agzindan-laikligin-gercek-yuzu/

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal Atatürk’ün Fransız Ajanlarıyla ilişkisi Deşifre oldu!

M. Kemal Atatürk’ün Fransız Ajanlarıyla ilişkisi Deşifre oldu!

Madam Berthe Georges-Gaulis (1870-1950), Fransız dışişleri bakanlığının emrinde çalışan bir ajandır. Bu vazifesini “gazeteci” sıfatı altında gizleyerek çalışmıştır. Milli mücadele yıllarında, “Türk dostu bir Fransız gazetecisi” olarak, defalarca Paris, Istanbul, Ankara arasında gidip gelmiş; bu arada vazifesi icabı bağlı bulunduğu, Fas Genel Valisi Mareşal Lyautey’e de uğrayarak raporlar vermiş ve talimat almıştır. Mareşal Lyautey, o sırada Fransa’nın Islam alemi ile münasebetlerini idare etmekle vazifeli bulunuyordu. Gaulis, 1919-1927 yıllarında, Ankara-Istanbul-Fas-Paris-Lozan arasında 7 kere gidip gelmişti. Gidip gelmişti de, acaba ne yapmıştı?

Araştırmamızda, Madam Gaulis’in sonradan yayınladığı hatıralarından da istifade ederek, yakın tarihimizde oynadığı rolü, M. Kemal, Ismet Inönü ve diğer idarecilerle olan temaslarını, M. Kemal ile Mareşal Lyautey arasındaki haberleşmelerde gördüğü vazifeyi, Lozan’daki faaliyetlerini meydana koymaya çalışacağız.

Madam Berthe Gaulis, Fransız gazeteci Georges Gaulis’in (ölümü 1912) karısıdır. Georges Gaulis 1895’te Fransa’da çıkan “Le Temps” gazetesinin muhabiri olarak Istanbul’a gelmiştir. Ermeni meselesi, Girit, Osmanlı-Yunan savaşı, Mısır ve Cezayir hadiseleri hakkında yazdığı makaleleri ile tanınmıştır. 1912’de Istanbul’da ölen Georges Gaulis’in “La Ruine D’un Empire” (Bir Imparatorluğun Çöküşü) adında bir kitabı vardır.

Georges Gaulis, Fransız Dışişleri ve Genelkurmay’ı için çalışmıştır. 1912’deki vefatından sonra aynı vazife dul Madam Gaulis’e intikal etmiştir.

*

Türk Dostu (!)

*

Kocasının ölümünden sonra ondan kalan ajanlık işine devam eden Berthe, 1914’te Birinci Dünya Harbi çıkınca -karşı cephelerde bulunduğumuz için- Fransa’ya dönmüştür.

Madam Berthe Georges-Gaulis beş yıl sonra 1919’da Anadolu’ya gelerek, Fransızlar adına M. Kemal Paşa ile temaslara başladı. Bu sırada sıfatı “Türk dostu Fransız gazeteci” idi.

*

Mareşal Lyautey

*

Madam Gaulis’le ilgili yazılarda veya çıkardığı kitaplarda sık sık adı geçen bir asker vardır: Mareşal Lyautey.

Gaulis’in hayatı ve faaliyetleri bu şahıstan ayrı olarak teşkil edilemez. Bilhassa bizi alakadar eden 1919 sonrası Türkiye seyahatleri ve bu sırada yaptığı siyasi temaslar, tamamen bu mareşalin emri ve bilgisi altında yapılmış bulunmaktadır. Lyautey’in hayatı hakkında yeğeni Pierre’in yazıları ve Berthe Georges-Gaulis’in “Lyautey Intime” (1937) adlı bir kitabı vardır. (Yazının sonunda Mareşal Lyautey hakkında kısa bir değerlendirme yapılacaktır.)

Gelelim Fransız ajanı Madam Gaulis’e…

Madam Gaulis’in Türkiye’deki seyahat ve faaliyetlerini iki ayrı kronolojiden ayrı ayrı ve tarih sırası ile takip etmek isteyenler, Gotthard Jaeschke’nin Türk Tarih Kurumu tarafından 1970’de Türkçesi yayınlanan “Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi” adlı kitabına ve Prof. Utkan Kocatürk’ün 1973’te “Atatürk ve Türk Devrimi Tarihi Kronolojisi” adıyla Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü, 1983’te ise adının ikinci bölümü “…Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi” yapılarak Türk Tarih Kurumu yayınları arasında -genişletilmiş ikinci baskısı- çıkan kitabına bakabilirler.

Madam Berthe Georges-Gaulis’den ve onun yakın tarihimizde oynadığı rolden bahseden kitaplar çok değildir. Hatta muhakkak bahsetmesi icap edenler ve bahsetmeden geçmesi imkansız gibi görünenlerde bile bu kadın, sessizce geçiştirilmektedir. Halbuki, kendi eserlerinden nakiller yaptığımız zaman da görüleceği gibi, bu Madam, hiç de geçiştirilecek bir madam değildir.

*

Akyüz’e Göre Gaulis

*

Yakın tarihimizle ilgili kitap yazarları içinde çalıştığı mevzu dolayısı ile Madam Gaulis’e en fazla yer ayıran Doc. Dr. Yahya Akyüz olmuştur.

Türk Tarih Kurumu tarafından 1975’te yayınlanan “Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu” adlı kitabında, Gaulis’in Fransa’da çıkan yazıları ele alınmıştır.

Şimdi Akyüz’ün eserinden Gaulis’in yazılarını ve bunların tesirlerini takip etmeye çalışacağız:

“Fransız yazarları arasında Türk propagandasını büyük bir maharetle, aktif ve etkili şekilde yürüten üç isim vardır ki onlar üzerinde biraz durmak gerekir: Pierre Loti, Claude de Farrere, Madam Gaulis.” (sayfa 24)

Akyüz, ilk ikisi hakkında bilgi verdikten sonra şöyle devam etmektedir:

“Madam Berthe-Georges Gaulis’e gelince, uzun yıllar Türkiye’de kalan bu “Türk dostu” (!) yazar, Kurtuluş Savaşı sırasında birkaç kez Anadolu’ya gelmiş, Paris’te Türk tezini savunan makale ve eserler yayınlamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında basılan eserleri şunlardır: Le Nationalisme Turc (1921), Angora et le Nationalisme Turc (tarihsiz, muhtemelen 1922 başları), Angora Constantinople, Londres, (1922).

Türk tezini ülkesinin kamuoyuna duyurmaktaki çabaları nedeniyle Türkler, “Size daha iyi bir isim bulamıyoruz” diyerek ona “Dördüncü kuvvetin, yani Fransız kamuoyunun elçisi” adını vermişlerdir.” (sayfa 31)

*
Naşit Uluğ’un Makalesi

*

Hayat Tarih Mecmuası’nın Ekim 1972 tarihli sayısında “Milli Mücadelede Türk-Fransız Münasebetleri” adıyla çıkan yazıda Madam Gaulis ile Mareşal Lyautey’den uzunca bahsedilmektedir. Makalenin yazarı, eski gazetecilerden ve 1934-1939 devresi milletvekillerinden Naşit Uluğ’dur.

Yazarın Madam Gaulis hakkındaki satırlarından:

“Genç M. Kemal’i tanıdıktan sonra ona hayranlıkla bağlanan, olgun bir Fransız gazetecisi ve yazarı kadın da, birçok nazik ilişkilerde rol almıştı: Mme Georges B. Gaulis.”

Ajan’ın “Hayran” Olanı

Naşit Uluğ, Madam Gaulis’i genç kumandan M. Kemal’e “hayranlıkla” bağlıyor ise de, romanlara yakışan bu hissi ve hayali sözlerden sonra, aşağıya aldığımız şu satırlarla, Gaulis’in asıl vazifesini yazmakta bir çelişki de bulmuyor:

“Mme Gaulis, sadece bir gazeteci de sayılmazdı. O, gazetecilik hürriyeti (hüviyeti?) altında, Fransa’nın Islam alemi ile ilişkilerini yürüten, Fas’taki sömürge valisi Mareşal Lyautey ile temas halinde idi; onunla mektuplaşıyorlardı. Bu teması, mareşalin aydın kişiliğinden fazla, o zaman, onun, Fransa’nın Fas, Cezayir, Tunus ve genellikle Afrika’daki Islam kitlelerinin tatmini ve avuç içinde tutulması politikasını yürüten görevi ile ilgili idi.”

Naşit Uluğ’un yazısından, Madam Gaulis’in Çankaya’da M. Kemal ile olan görüşmeleri, Mareşal Lyautey ile olan alakası ve haberleşmesi hakkında daha geniş bilgi de verilmektedir. Ayrıca yine “Türk dostları”ndan meşhur Claude Farrere’in Mareşal ile mektuplaştığını da o yazıdan öğreniyor ve bir mektubunu da okuyoruz. Yine aynı yazıda, Mareşal’in “Şark meselesi, hilafet ve Istiklal harbi” ile ilgili bir raporundan parçalar da buluyoruz. Bütün bu delillerden sonra Naşit Uluğ’un apaçık bir casusluk faaliyetini “hayranlık” efsanesine bağlayışına tekrar şaşmaktan da kendimizi alamıyoruz.

*

Fuat Pekin’in Yazıları

*

Buraya kadar Berthe Georges Gaulis’in -yakın tarihimizin “meçhul kahraman”larından olan bu Madam’ın hayatına ve esrarengiz şahsiyetine ışık tutmaya çalıştık. Bunun için, adının geçtiği, pek sınırlı sayıdaki kitap ve yazılardan istifade ettik.

Mareşal Lyautey ve Madam Gaulis hakkında kaleme alınmış olan yazıların en uzunu ve en mühimmini yazan fakat sanki derlediği ve yazdığı bilgileri kendisi de anlamamış gibi veya maksad-ı mahsus ile en fazla yanlış neticeler çıkaran ve Naşit Uluğ’dan daha da garip izahlar bulmayı başaran Fuat Pekin olmuştur.

Fuat Pekin’in ilk yazısı, Türk Tarih Kurumu’nun çıkardığı “Belleten”in Ekim 1956 tarihli sayısında “Atatürk ve Lyautey” başlığı altında çıkmıştı. (sayfa 633-657)

Bu yazıda, Mareşal Lyautey ve Berthe Gaulis haklarında, etraflıca bilgi verilmektedir.

Aynı yazarın Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı “Türk Dili” dergisinin Kasım 1956 tarihli sayısında yayınlanan ve “Atatürk’ün Bilinmeyen Mektupları” adlı yazısında Fuat Pekin, Mareşal’in yeğeni Pierre Lyautey ile görüştüğünü ve Thorey şatosuna giderek Lyautey’in evrakı arasında Gaulis’in Türkiye ile ilgili mektuplarını ve M. Kemal’in mektubunu buluşunu anlatıyor.

Elinde bu kadar bol ve güzel malzeme bulunan makale yazarı, maalesef hakikati aramak yerine, gözlerini yumarak, tarihi şahsiyetlere ve vak’alara Türk Tarih Kurumu’nun “devrimler uğrunda, tarih de olsa, her şeyi değiştirmeyi mübah sayan” zihniyeti ile bakmış ve yazısını hayali “Türk dostları” üzerine kurmuştur.

Halbuki Fuat Pekin’in yazısına alabildiği parçalarda bile, Fransa hariciyesi adına Islam aleminin siyasi işlerini idare eden Mareşal’in ve onun ajanı Berthe Gaulis’in durumları apaçık meydana çıkmaktadır.

Aşağıya, Fuat Pekin’in yazısına aldığı, vesika hüviyeti taşıyan bazı yerleri naklederek bunu göstermeye çalışacağız:

Fas Müslümanları Ne Diyor?

Madam Berthe Gaulis, Mareşal’e gönderdiği mektuplarında (raporlar) ve hatıra şeklinde yayınladığı kitaplarında şunları yazıyordu:

(1920 yılının Aralık ayında, ilk Anadolu seyahatinden bir yıl sonra Fas şehrinin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadan bahsederek:)

“Diğer din kardeşleri gibi, bütün Islam dünyasının mücadelelerine büyük ilgi gösterirler. Şam’da, Kahire’de, Istanbul’da, Hindistan’da her ne geçerse bilirler. Beni dinleyenler, Anadolu’nun her tarafında, bilhassa Eskişehir ve Konya dolaylarındaki savaşları, hakikati öğrenmek için sabırsızlık gösteriyorlardı… Türklerin zaferinden de emin olarak, hep bir ağızdan şöyle diyorlardı: “Istanbul’la birlikte, halifelik ve sultanlık Istanbul’da kalmak üzere, tam bir Türkiye isteriz. Yoksa, devamlı bir barış sağlanamaz ve barut tütmekte devam eder…”

Türk milliyetçilerinin askerlik ve siyaset bakımından teşkilatına burada vakıf olmayan yoktu. Hatta M. Kemal ile, biraz Bolşevikliğe yönelir gibi davrananlar arasındaki ayrılığı bile öğrenmişlerdi. Herkes “nizam ve itidal partisinin şefi” M. Kemal’in tarafını tutuyordu. Bununla beraber Faslılar, saltanat ve hilafetin olduğu gibi muhafazasını istediklerini, Ankara’da bir cumhuriyet kurulmasını geleneklere karşı bir saygısızlık telakki edeceklerini ve iyi karşılamıyacaklarını belirtiyorlardı… Faslılar da Hind müslümanları gibi Arap ve Türk milliyetçilik hareketlerine sempati duyuyorlardı.”

Anadolu hakkında düşünceleri, şöylece hülasa edilebilirdi:

“Şimdilik Türk milliyetçiliğinin tuttuğu yol meşrudur. Bu hareket belirli sınırları geçmemeli, ne Volter’ce (dinsizce) olmalı, ne de Turancılık peşinde koşmalıdır. Fetvalardan yüz çevirmemelidir. Yoksa başına felaket gelebilir.”

“Anadolu’daki şefler bu tehdidi anlamışlardı. Ve eski kafalı din adamları ile olan kavgalarını, din meselelerindeki tereddütlerini gizlemek için bin bir sıkıntıya katlanıyorlardı.”

M. Kemal’e Hediye Kitaplar

Fuat Pekin, Gaulis’in faaliyetleriyle ilgili olarak şöyle yazıyor:

“Öyle tahmin ediyoruz ki, Madam Gaulis, 1919-1927 yıllarında 7 kere Türkiye’ye gelmiş, 5 kere de Lozan’a gitmiştir.”

Gaulis’in 26 Eylül 1922’de Paris’ten Mareşal’e yazdığı bir mektuptan:

“Sayın Mareşal, yakında Ankara’ya dönüş hediyesi olmak üzere yanımda küçük bir bavul kitap götüreceğim. Paşa’yi en çok memnun edecek, ithaf edilmiş mektuplarınız olacaktır. Ne dersiniz?”

Ankara’nın Lyautey’e Mesajı

Lozan müzakereleri sırasında, Ankara hükumeti Gaulis’e baş vurarak, Mareşal’e iletmesi için bir mesaj veriyor. Bu mesaj Gaulis’in bizzat Fas’a giderek görüşmesini gerektirmiştir. 1923 Ocak’ında Fas’a giden Gaulis, oradan dönerken Paris’e uğruyor. Fransız hükumetine Mareşal’in mesajını getirmiştir.

Ankara hükumeti, batılıların, istiklalini elde ettikten sonra, tekrar Osmanlı devletinin nüfuz ve kudretine sahip çıkacak olan bir Türkiye’den duydukları endişeyi gidermek üzere, onlara karşı bir vaadde bulunmaktadır. Mareşal’in ikna edilerek aracı yapıldığı bu meselenin “hilafetin lağvı ve cumhuriyetin ilanı” hususu olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi, saltanat 4 Kasım 1922’de kaldırılmıştı. Ancak memleket “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” ile idare ediliyordu. Cumhuriyet, yabancılar arasında geleceğimize dair yapılan bu müzakerelerden dokuz ay sonra 29 Ekim 1923’te ilan edilecek; Hilafet ise ondan da dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılacaktır.

Faslı müslümanların, daha 1920’de bu mesele dolayısıyla endişe belirtmelerini, Mareşal ile ajanının ve gelecekte müslüman dünyasını yönlendirerek sömürecek olan Batılı devletlerin çok yakın ilgilerini düşünebilirsek, cereyan eden pazarlıkların sebebini daha iyi anlamış oluruz.

Tarihi hakikatler ufak bir gayret ile meydana çıkabilecek kadar yakınımızda durmaktadır. Öyle ki, Lyautey şatosundaki mektup ve raporlar ile Gaulis’in hatıralarının birlikte incelenmesi bile pek çok tarihi gerçeği meydana koyacaktır.

Paris, Lozan, Rabat, Ankara

Şimdi Gaulis’in hatıralarından, bu bahisle ilgili birkaç satırı Fuat Pekin’den naklen alalım:

“…Iki Lozan seyahatim arasında M. Kemal’in şifahi mesajlarını, itimat ettiği bir kimse, bana Paris’te bildirmişti. Bu şahısla uzun uzun münakaşa ettik.”

Gaulis, durumu 21 Aralık 1922 tarihli bir mektup ile Mareşal Lyautey’e bildiriyor:

“Sayın Mareşal, şimdi Ankara’dan bazı mesajlar aldım. Bunları ancak yüz yüze gelince söyleyebilirim: 2 veya 3 Ocak tarihine doğru Rabat yolculuğuna çıkmayı düşünüyorum. Bundan önce Lozan’da Ismet Paşa ile görüşmüş bulunacağım. Bütün bunlar büyük bir sır perdesi içinde geçecek ve burada, kimse niçin Lozan’a gittiğimi ve neden Fas’a gideceğimi bilmeyecektir. (…) Her şeyi inceden inceye konuşmamız zaruridir. Doğrudan doğruya yapılan bu müracaattan memnunum. Beni, çeşitli meseleler arasında, belki de en nazik olanı için aracı seçtiler. Her hususta kendilerinden açık bilgi istedim. Ne yazık ki, Rabat’ta pek az kalacağım ve Paris’e döner dönmez tekrar Ankara yolculuğuna koyulacağım.” (sayfa 650)

*

Işte o mektup:

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

madam berthe gaulis m. kemal atatürk gaulis maresal lyautey mektup gaulis ajan 1

***

madam berthe gaulis m. kemal atatürk gaulis maresal lyautey mektup gaulis ajan 2

M. Kemal’in, Hilafet’in kaldırılacağını Mareşal Lyautey’e iletmesi için aracı olmasını istediği Madam Gaulis’in, Lyautey’e yazdığı 21 Aralık 1922 tarihli mektup…

***

 

*

Beş Yüz Yıllık Tarihi Silmek: Hilafetin Kaldırılması

Gaulis’ten bahseden yazarlarımızın “Türk dostu Fransız kadın gazeteci” masalını tebessümle hatırladıktan, Naşit Uluğ’un “Genç M. Kemal’i tanıdıktan sonra ona hayranlıkla bağlanan, olgun bir Fransız gazetecisi…” efsanesine -çapkınca- gülümsedikten ve Fuat Pekin’in kendi yayınladığı vesikaları anlamakta düştüğü “zaruri acze” -her nekadar sebebini anlasak da- şaştıktan sonra devam edelim…

Gaulis, mektuptan sonra Fas’a giderek, amiri olan Mareşal ile görüşüyor. Işte anlattıkları:

“Mareşal’in gözü önüne sereceğim, anlamasını ve desteklemesini isteyeceğim şey, onun doktrinine aykırı idi. Doğrudan doğruya maziye bağlanmayan şeylerden nefret ederdi. Geçmiş zamanla şimdiki zaman arasında meydana gelen her inkıta, her boşluk, onda önleyemeyeceği bir tepki yaratırdı. Ve ben ona henüz oluş halinde, ilerisi meçhullerle dolu, beş yüz yıllık tarihi (Hilafeti) silen formülünü getiriyordum.”

*

Gaulis’in Kitapları

*

Gaulis’in pek çok makalesi vardır. Buraya, tamamen bizimle ilgili yazılarını topladığı iki kitabından, dikkate değer bazı yerlerin alınması ile iktifa edeceğiz. Gerçeklerin bütünü ile ortaya konulması, gayretli genç araştırmacıları beklemektedir.

*

Birinci Kitap:

*

“La Nouvelle Turquie”

-Yeni Türkiye- Paris, Librairie Armand Colin, 1924, 282+1 sayfa.

Alınan parçaların tercümesi bazan aynen bazan da hülaseten yapılmıştır. Parantez içindeki kısımlar tarafımızdan konulmuş izahlardır:

Bursa’da

“M. Kemal, Bursa’daki Fransız Konağında bana ayrılan salona girdi. Sofrada sağımda Ismet Paşa, solumda Kazım Karabekir oturuyordu. Yahya Kemal de vardı. Yahya Kemal son şiirini okuyor, Ruşen Eşref de bana tercüme ediyordu.

(Madam Gaulis, M. Kemal ile senli benli konuşuyor, Kendisini Fransız Konağında ağırlıyorlar. Resmi bir şahsiyet olarak önem veriyorlar) (sayfa 92-100).

M. Kemal’in Ingilizlerin Lozan davetini kabul etmesi hakkında Madam Gaulis şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Ingiliz himayesini kabul eden bir millet, şahsi fikirlerinden vaz geçmelidir. Onlar bu memleketlerin dış dünya ile alaka kurmasını katiyen istemezler.” (sayfa 121-125)

Ankara’da

1921’den beri M. Kemal ile görüşüyoruz. Latife hanım fransızcayı bir Fransız gibi, Paris’in en saf Fransızcası ile konuşuyor. (sayfa 213)

Biz konuşurken M. Kemal geldi. Onunla bir kenara çekildik. Paşa bana Mösyö Lyautey’den bahsediyordu: “Neden daha önce gelmediniz?” diye sordu. O akşam Adana’ya gidecekmiş. (sayfa 221)

Türk-Suriye bölgesinin halkı, Ankara Antlaşması ile, Ankara’nın kendilerini bir bakıma Fransa’ya sattığı kanaati ile kızgınlar. (sayfa 222)

Reformlar

Ismet Paşa, Rabat’ta işittiklerimin taban tabana zıddını söylüyordu:

“Maziyi unutmakla mükellefiz. Bir an bile maziye bakarsak mahv oluruz. Bakışlarımız sadece istikbale yönelmiş olmalıdır.” (sayfa 225)

Ahmet Agayef ile beraber yemek yedik ve konuştuk.

Ağaoğlu şöyle diyordu:

“Sulha kavuştuktan sonra, içte reformlar yapacağız. Kadına hürriyet vereceğiz. Ulema sınıfının baskısından kurtulacağız.” (sayfa 231)

Ikinci Lozan Konferansında

Ikinci Lozan, bir Fransız-Türk düellosu şeklinde göründü. Türk delegelerinin masrafları Türk bütçesine ağır geliyordu.

5 Haziran’da (1923) beşinci defa Lozan’a gittim. Büyük Otel’de Türkler vardı.

Rıza Nur Bey gece on birde bana geldi. Hararetli bir günün çırpınışlarından sonra fikirlerini, şiddetli bir tonla bana anlatıyordu.” (sayfa 252)

Rıza Nur’a Göre Gaulis

Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım adıyla dört cilt halinde yayınlanan hatıralarında, Madam Gaulis’ten, kendisinin söylediğinden biraz farklı olarak bahsedilmektedir. Rıza Nur şöyle diyor:

“Beş altı gündür Lozan havasında yine siyasi boralar, şimşekler, yıldırımlar başlamıştır. Her ağızda: Türkler sulhü imzalamazlarsa harb olacak, devletler ordular gönderecekler… Ismet bu sefer her defakinden daha ziyade telaşta. Yine yemeden içmeden kesildi.

Yine bir takım türediler Lozan’a doldu. Bunlar güya Türk dostlarıdır. Bize behemehal sulh yapmamızı, muahedeyi imzalamamızı, Türklere olan muhabbetleri namına tavsiye ve rica ediyorlar.

Bunlardan biri Madam Gaulis’dir. Yine bu da Nihad Reşad vasıtasıyla geldi. Karı, Ismet’i aldatmaya çalışıyor. Bu Fransız karı benimle de görüştü. Ben de herkesin içinde: “Bize dost iseniz, Fransızların bizim lehimize muahede maddelerini tebdil ettirmeye çalışınız. Başka laf dost ağzına yakışmaz” dedim. Fena bozuldu. Lakırdıyı ibramı bitirdi.

Bu kadın bir iki defa Türkiye’ye geldi idi. Hamdullah Suphi’nin delaleti ile gezmiş, dolaşmıştı. M. Kemal ile de görüşmüştü. Bunları dolaba koyup istediği malumat ve tedkikatı, keza bir çok paralar da almıştı. Bir de güya lehimize bir kitap yazdı. Halbuki gayet iyi zan ve tahmin ediyorum ki, Fransa Hariciye Nezaretinin casuslarındandır.”
(Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, cild 3, sayfa 1146, Istanbul 1968. 2. baskı, cild 2, sayfa 1004, Frankfurt 1982.)

*

Ismet Paşa Ile Ingilizlerin Pazarlığı

Yine Gaulis’in kitabına dönelim:

“Ingiliz tekliflerini kabul ettirmek için Lord Curzon ve Sir Horace Rumbolt, Ismet Paşa ile pazarlığa oturmuşlar. Pazarlık birkaç gün sürmüş… Ismet Paşa’nın kurmay heyeti ile Ingiliz kurmay heyeti ve bir de Rıza Nur’dan başka bu pazarlığın içyüzünü bilen yok.”

“Ismet Paşa çok sinirli ve heyecanlıydı. Muhakkak Ingilizler büyük şeyler va’d ettiler. Sir William Tyrell: “Biz onlara vazgeçemeyecekleri iki şey vereceğiz. Para ve sulh” diyordu.” (sayfa 260)

“Türklerin verdiği bu tavizler, zaruri ve sıralı mı idi? Bunu tarih söyleyecek… Ismet Paşa’nın o günlerdeki yüz ifadesini hiç unutmayacağım.” (sayfa 261)

Gizli Anlaşma Ve Ingiliz Siyaseti

“Türkler Ingilizlerle anlaştıktan sonra Konferans’ı oluruna bıraktılar. Içerde seçimlerle uğraştılar. Ruslardan da korkuları kalmadığı için komünistleri ezdiler.

Ingilizler, Türklerle Rusları birbirine düşürdüler ve Fransa’nın hakimiyetine son verdiler. Türklerle Mısırlılar ve Hind müslümanları arasına yeni ihtilaf tohumları ektiler. Böylece, eninde sonunda başlarına gelecek olanı elli sene geciktirmiş oldular. Türkler tuzağa düşmüşlerdi.” (sayfa 262)

“Gizli anlaşmanın maddelerini bilmiyorduk. Fakat bazı alametlere göre, Bağdat demiryolu ve Musul meseleleri ele alınmıştı.” (sayfa 263)

Lozan’dan Kimse Memnun Değildi

“Hayır, Mısırlılar bundan tatmin olmamışlardı. Lozan Konferansı’ndan zaten kim memnun kalmıştı ki… Mısırlılar da birçok Hind müslümanları gibi Ankara hükümetini desteklemişlerdi. Onlar ise, her çeşit ihtilal hareketine has, olanca nankörlükle, bu ilk yardımcılarını ekarte ettiler. Ingiliz-Türk zahiri uzlaşmasının faturasını Hind ve Mısır müslümanları ödedi.” (sayfa 264)

Mısırlı Milliyetçiler Ve Netice

“Cenevre civarında bir restoranda toplanan milliyetçiler, şiddetle münakaşa ettiler. Herkes Ankara’yı tenkid ediyordu.

Ben sessizce dinledim. Herkes susunca şöyle dedim:

“Hükmünüzü vuzuh ile veriniz. Ankara’yı, Milli Mücadele’yi inkar mı edeceksiniz?”

Şöyle haykırdılar:

“Bu mümkün mü! Hataları ne olursa olsun, biz onlarsız ne yapabiliriz. Onlar serttir, bazan delidir. Fakat her şeye rağmen onlar bizimdir. Onlarla bizi hiçbir şey ayıramaz.”

Bunlar Lozan’da müşahid olarak bulunuyorlardı ve Mısır’ın en kaliteli münevverleri (aydınları) idiler. Lozan’a katılan delegelerden daha ileri ve sağlam görüşlüydüler. Bunların Ankara’yı kötü niyetle tenkide bile tahammülleri yoktu.” (sayfa 265)

“Konferans sona erdiğinde kimse memnun değildi. Türkler de acayip durumda kaldıklarını anladılar.” (sayfa 267-268)

*

Ikinci Kitap:

*

“La Question Turque”

-Türk Meselesi- Türk tarihinden ve Avrupalıların hatalarından bir sayfa: 1919-1931, ed. Berger-Levrault, 1931, 373 sayfa.

Ismet Paşa Ile

“5 Eylül 1921’de Ismet Paşa’dan uzun ve samimi bir mektup aldım.” (sayfa 165-166)

“Ismet Paşa ile beraber cephede ateş hattını 150 kilometre dolaştım.” (sayfa 237)

“Ismet Paşa: “Mareşal Lyautey neden gelmedi” diye soruyordu.” (sayfa 251)

Mustafa Kemal’e Muhalefet

“Türk muhalefeti, M. Kemal’in şahsına ve doktrinine karşı duyduğu nefrete rağmen, M. Kemal’le birleşmiş, ama daima şöyle demişti: “Zafere kadar! Ondan sonra görürüz!”

Muhalifler onun bir halk hükümeti telakkisini hiç beğenmiyorlardı. Hilafetin ilgasını, kadınların açılıp saçılmasını, yeni kanunları kötü görüyorlardı.” (sayfa 293)

Lozan’daki Acemiler Ve Gizli Anlaşmalar

Kitabın çeşitli yerlerinde ve 294. sayfada:

“Lozan’daki genç Türk diplomatlarının, tecrübesiz oldukları için hemen heyecanlandıkları ve halbuki yaşlı Osmanlı diplomatları olsaydı, büyük Avrupa devletlerinin arasındaki anlaşmazlıklardan istifade ederek, onları birbirlerine düşürecekleri” kayd ediliyor.

295. sayfada ise;

“Lozan konferansı sırasında hususi konuşmalar yapılarak, Türk hükumetinin Ingilizlere gizli bir takım taahhüdlerde bulunduğu” yazılmıştır.

***

Mareşal Lyautey

*

maresal lyautey m. kemal atatürk maresal lyautey berthe gaulis lyautey hilafet lyautey lozan

Mareşal Lyautey

***

Madam Gaulis’in hayatı ve faaliyetleri Mareşal Lyautey’den ayrı olarak teşkil edilemez. Yukarıdan beri eserinden nakiller yaptığımız M. Ertuğrul Düzdağ (Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler), Lyautey hakkında şunları yazmaktadır:

“Mareşal Lyautey, bütün ömrünü müslüman ülkelerde işgal ordusunun bir kumandanı olarak geçirmiştir. Islam topraklarını zaptetmiş; müslümanları öldürmüş; onları kendi düşmanlarıyla savaştırmak için, kurbanlık koyunlar gibi Almanların önüne sürmüştür…

Fakat bu adam, kendi milleti için değerli bir devlet adamı, bir kahraman olduğu gibi bizim için de dikkate değer bir düşmandır. Onun hayatı, eserleri ve bilhassa mektupları, dini ve din kardeşleri için, ciddi olarak çalışacak akıllı bir müslüman tarafından muhakkak bilinmeli ve dikkatle okunmalıdır.

Işte yakın tarihimizde müslümanlara faydalı olmak niyeti ile yapılan; fakat bilgisizlik ve seviyesizlik yüzünden daima müslümanların aleyhine sonuç veren faaaliyetlerin sırrı buradadır: Dostu da düşmanı da tanımamak; bunun lüzumunu anlamamak; kısacası tenbellik ve dini de dünyayı da bilmeden kalkıştığı için, dünyevi şartlara riayet etmeden, cahilane işler yapmak!…”

Işte bu adama M. Kemal, 23 Aralık 1921’de aşağıya aldığımız şu mektubu yazmıştır:

m. kemal atatürk fransiz ajani, atatürk fransiz casus atatürk ajan lyautey atatürkün mektubu atatürk general lyautey

M. Kemal Atatürk’ün, Mareşal Lyautey’e yazdığı 23 Aralık 1921 tarihli mektup…

***

“Sayın Mareşal,

Madame Berthe Geroges-Gaulis, ricam üzerine, bu birkaç satır yazının size ulaştırılmasını kabul etmekle, şimdiye kadar gösterdiği sayısız dostluk delillerine yeni bir tanesini ilave etmek nezaketinde bulundu.

Istiklalimiz için giriştiğimiz savaşta bize karşı göstermek lutfunda bulunduğunuz sempatiden dolayı en derin minnet hislerimi ifade etmek için işte bu fırsattan faydalanıyorum.

Fransa, kendisinden umduklarımızda bizi hayal kırıklığına uğratmadı ve en yetkili şeflerinin muhabbet sözleriyle yaşadığımız o müşkül anlarda bizi teselli etmeyi, maneviyatımızı yükseltmeyi bildi. Fransa’nın yüksek menfaatlerini ve Akdeniz’de işgal ettiği hususi mevkii idrak etmek basiretini gösteren ve Fransa’nın Yakın Şark’ta, ananelere dayanan politikasını devam ettirmeye taraftar olan kimseler arasında Ekselansınız birinci planda yer almış ve hiç şüphesiz ki, yüksek müdahaleniz, terazinin bizden yana meyletmesine amil olmuştur.

Her iki tarafın karşılıklı olarak sarfettiği gayretlerin Ankara Andlaşmasının akdi suretiyle meyvelerini vermiş olduğunu görmekle bahtiyarız. Ve iki millet arasında en geniş anlayış ve samimiyetle yeniden kurulan yüzlerce yıllık maziye sahip dostluk münasebetleri üzerine, en mutlu tesirleri yaratmaktan geri kalmıyacak olan bu vesikaya büyük ümitler bağlamaktayız.

Yüksek değerini takdir ettiğimiz bu kıymetli sempatiyi, Sayın Mareşal, bizden esirgememekte devam edeceğinizi ümit ederim. En derin hürmetlerimin kabulünü rica ederim, Sayın Mareşal.

M. Kemal” (sayfa 654, 655)

***

Bu arada, hani biz Kurtuluş Savaşı’nda “7 düvele” karşı savaşmıştık? Işte M. Kemal’in mektubunda da görüldüğü gibi, Fransızlar bize yardım etmişler. Bu konuda geniş malumat edinmek isteyenlere şu konumuzu tavsiye ederiz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

***

Daha önce M. Kemal’in Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisini deşifre etmiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*