M. Kemal Atatürk’ün Fransız Ajanlarıyla ilişkisi Deşifre oldu!

M. Kemal Atatürk’ün Fransız Ajanlarıyla ilişkisi Deşifre oldu!

Madam Berthe Georges-Gaulis (1870-1950), Fransız dışişleri bakanlığının emrinde çalışan bir ajandır. Bu vazifesini “gazeteci” sıfatı altında gizleyerek çalışmıştır. Milli mücadele yıllarında, “Türk dostu bir Fransız gazetecisi” olarak, defalarca Paris, Istanbul, Ankara arasında gidip gelmiş; bu arada vazifesi icabı bağlı bulunduğu, Fas Genel Valisi Mareşal Lyautey’e de uğrayarak raporlar vermiş ve talimat almıştır. Mareşal Lyautey, o sırada Fransa’nın Islam alemi ile münasebetlerini idare etmekle vazifeli bulunuyordu. Gaulis, 1919-1927 yıllarında, Ankara-Istanbul-Fas-Paris-Lozan arasında 7 kere gidip gelmişti. Gidip gelmişti de, acaba ne yapmıştı?

Araştırmamızda, Madam Gaulis’in sonradan yayınladığı hatıralarından da istifade ederek, yakın tarihimizde oynadığı rolü, M. Kemal, Ismet Inönü ve diğer idarecilerle olan temaslarını, M. Kemal ile Mareşal Lyautey arasındaki haberleşmelerde gördüğü vazifeyi, Lozan’daki faaliyetlerini meydana koymaya çalışacağız.

Madam Berthe Gaulis, Fransız gazeteci Georges Gaulis’in (ölümü 1912) karısıdır. Georges Gaulis 1895’te Fransa’da çıkan “Le Temps” gazetesinin muhabiri olarak Istanbul’a gelmiştir. Ermeni meselesi, Girit, Osmanlı-Yunan savaşı, Mısır ve Cezayir hadiseleri hakkında yazdığı makaleleri ile tanınmıştır. 1912’de Istanbul’da ölen Georges Gaulis’in “La Ruine D’un Empire” (Bir Imparatorluğun Çöküşü) adında bir kitabı vardır.

Georges Gaulis, Fransız Dışişleri ve Genelkurmay’ı için çalışmıştır. 1912’deki vefatından sonra aynı vazife dul Madam Gaulis’e intikal etmiştir.

*

Türk Dostu (!)

*

Kocasının ölümünden sonra ondan kalan ajanlık işine devam eden Berthe, 1914’te Birinci Dünya Harbi çıkınca -karşı cephelerde bulunduğumuz için- Fransa’ya dönmüştür.

Madam Berthe Georges-Gaulis beş yıl sonra 1919’da Anadolu’ya gelerek, Fransızlar adına M. Kemal Paşa ile temaslara başladı. Bu sırada sıfatı “Türk dostu Fransız gazeteci” idi.

*

Mareşal Lyautey

*

Madam Gaulis’le ilgili yazılarda veya çıkardığı kitaplarda sık sık adı geçen bir asker vardır: Mareşal Lyautey.

Gaulis’in hayatı ve faaliyetleri bu şahıstan ayrı olarak teşkil edilemez. Bilhassa bizi alakadar eden 1919 sonrası Türkiye seyahatleri ve bu sırada yaptığı siyasi temaslar, tamamen bu mareşalin emri ve bilgisi altında yapılmış bulunmaktadır. Lyautey’in hayatı hakkında yeğeni Pierre’in yazıları ve Berthe Georges-Gaulis’in “Lyautey Intime” (1937) adlı bir kitabı vardır. (Yazının sonunda Mareşal Lyautey hakkında kısa bir değerlendirme yapılacaktır.)

Gelelim Fransız ajanı Madam Gaulis’e…

Madam Gaulis’in Türkiye’deki seyahat ve faaliyetlerini iki ayrı kronolojiden ayrı ayrı ve tarih sırası ile takip etmek isteyenler, Gotthard Jaeschke’nin Türk Tarih Kurumu tarafından 1970’de Türkçesi yayınlanan “Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi” adlı kitabına ve Prof. Utkan Kocatürk’ün 1973’te “Atatürk ve Türk Devrimi Tarihi Kronolojisi” adıyla Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü, 1983’te ise adının ikinci bölümü “…Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi” yapılarak Türk Tarih Kurumu yayınları arasında -genişletilmiş ikinci baskısı- çıkan kitabına bakabilirler.

Madam Berthe Georges-Gaulis’den ve onun yakın tarihimizde oynadığı rolden bahseden kitaplar çok değildir. Hatta muhakkak bahsetmesi icap edenler ve bahsetmeden geçmesi imkansız gibi görünenlerde bile bu kadın, sessizce geçiştirilmektedir. Halbuki, kendi eserlerinden nakiller yaptığımız zaman da görüleceği gibi, bu Madam, hiç de geçiştirilecek bir madam değildir.

*

Akyüz’e Göre Gaulis

*

Yakın tarihimizle ilgili kitap yazarları içinde çalıştığı mevzu dolayısı ile Madam Gaulis’e en fazla yer ayıran Doc. Dr. Yahya Akyüz olmuştur.

Türk Tarih Kurumu tarafından 1975’te yayınlanan “Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu” adlı kitabında, Gaulis’in Fransa’da çıkan yazıları ele alınmıştır.

Şimdi Akyüz’ün eserinden Gaulis’in yazılarını ve bunların tesirlerini takip etmeye çalışacağız:

“Fransız yazarları arasında Türk propagandasını büyük bir maharetle, aktif ve etkili şekilde yürüten üç isim vardır ki onlar üzerinde biraz durmak gerekir: Pierre Loti, Claude de Farrere, Madam Gaulis.” (sayfa 24)

Akyüz, ilk ikisi hakkında bilgi verdikten sonra şöyle devam etmektedir:

“Madam Berthe-Georges Gaulis’e gelince, uzun yıllar Türkiye’de kalan bu “Türk dostu” (!) yazar, Kurtuluş Savaşı sırasında birkaç kez Anadolu’ya gelmiş, Paris’te Türk tezini savunan makale ve eserler yayınlamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında basılan eserleri şunlardır: Le Nationalisme Turc (1921), Angora et le Nationalisme Turc (tarihsiz, muhtemelen 1922 başları), Angora Constantinople, Londres, (1922).

Türk tezini ülkesinin kamuoyuna duyurmaktaki çabaları nedeniyle Türkler, “Size daha iyi bir isim bulamıyoruz” diyerek ona “Dördüncü kuvvetin, yani Fransız kamuoyunun elçisi” adını vermişlerdir.” (sayfa 31)

*
Naşit Uluğ’un Makalesi

*

Hayat Tarih Mecmuası’nın Ekim 1972 tarihli sayısında “Milli Mücadelede Türk-Fransız Münasebetleri” adıyla çıkan yazıda Madam Gaulis ile Mareşal Lyautey’den uzunca bahsedilmektedir. Makalenin yazarı, eski gazetecilerden ve 1934-1939 devresi milletvekillerinden Naşit Uluğ’dur.

Yazarın Madam Gaulis hakkındaki satırlarından:

“Genç M. Kemal’i tanıdıktan sonra ona hayranlıkla bağlanan, olgun bir Fransız gazetecisi ve yazarı kadın da, birçok nazik ilişkilerde rol almıştı: Mme Georges B. Gaulis.”

Ajan’ın “Hayran” Olanı

Naşit Uluğ, Madam Gaulis’i genç kumandan M. Kemal’e “hayranlıkla” bağlıyor ise de, romanlara yakışan bu hissi ve hayali sözlerden sonra, aşağıya aldığımız şu satırlarla, Gaulis’in asıl vazifesini yazmakta bir çelişki de bulmuyor:

“Mme Gaulis, sadece bir gazeteci de sayılmazdı. O, gazetecilik hürriyeti (hüviyeti?) altında, Fransa’nın Islam alemi ile ilişkilerini yürüten, Fas’taki sömürge valisi Mareşal Lyautey ile temas halinde idi; onunla mektuplaşıyorlardı. Bu teması, mareşalin aydın kişiliğinden fazla, o zaman, onun, Fransa’nın Fas, Cezayir, Tunus ve genellikle Afrika’daki Islam kitlelerinin tatmini ve avuç içinde tutulması politikasını yürüten görevi ile ilgili idi.”

Naşit Uluğ’un yazısından, Madam Gaulis’in Çankaya’da M. Kemal ile olan görüşmeleri, Mareşal Lyautey ile olan alakası ve haberleşmesi hakkında daha geniş bilgi de verilmektedir. Ayrıca yine “Türk dostları”ndan meşhur Claude Farrere’in Mareşal ile mektuplaştığını da o yazıdan öğreniyor ve bir mektubunu da okuyoruz. Yine aynı yazıda, Mareşal’in “Şark meselesi, hilafet ve Istiklal harbi” ile ilgili bir raporundan parçalar da buluyoruz. Bütün bu delillerden sonra Naşit Uluğ’un apaçık bir casusluk faaliyetini “hayranlık” efsanesine bağlayışına tekrar şaşmaktan da kendimizi alamıyoruz.

*

Fuat Pekin’in Yazıları

*

Buraya kadar Berthe Georges Gaulis’in -yakın tarihimizin “meçhul kahraman”larından olan bu Madam’ın hayatına ve esrarengiz şahsiyetine ışık tutmaya çalıştık. Bunun için, adının geçtiği, pek sınırlı sayıdaki kitap ve yazılardan istifade ettik.

Mareşal Lyautey ve Madam Gaulis hakkında kaleme alınmış olan yazıların en uzunu ve en mühimmini yazan fakat sanki derlediği ve yazdığı bilgileri kendisi de anlamamış gibi veya maksad-ı mahsus ile en fazla yanlış neticeler çıkaran ve Naşit Uluğ’dan daha da garip izahlar bulmayı başaran Fuat Pekin olmuştur.

Fuat Pekin’in ilk yazısı, Türk Tarih Kurumu’nun çıkardığı “Belleten”in Ekim 1956 tarihli sayısında “Atatürk ve Lyautey” başlığı altında çıkmıştı. (sayfa 633-657)

Bu yazıda, Mareşal Lyautey ve Berthe Gaulis haklarında, etraflıca bilgi verilmektedir.

Aynı yazarın Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı “Türk Dili” dergisinin Kasım 1956 tarihli sayısında yayınlanan ve “Atatürk’ün Bilinmeyen Mektupları” adlı yazısında Fuat Pekin, Mareşal’in yeğeni Pierre Lyautey ile görüştüğünü ve Thorey şatosuna giderek Lyautey’in evrakı arasında Gaulis’in Türkiye ile ilgili mektuplarını ve M. Kemal’in mektubunu buluşunu anlatıyor.

Elinde bu kadar bol ve güzel malzeme bulunan makale yazarı, maalesef hakikati aramak yerine, gözlerini yumarak, tarihi şahsiyetlere ve vak’alara Türk Tarih Kurumu’nun “devrimler uğrunda, tarih de olsa, her şeyi değiştirmeyi mübah sayan” zihniyeti ile bakmış ve yazısını hayali “Türk dostları” üzerine kurmuştur.

Halbuki Fuat Pekin’in yazısına alabildiği parçalarda bile, Fransa hariciyesi adına Islam aleminin siyasi işlerini idare eden Mareşal’in ve onun ajanı Berthe Gaulis’in durumları apaçık meydana çıkmaktadır.

Aşağıya, Fuat Pekin’in yazısına aldığı, vesika hüviyeti taşıyan bazı yerleri naklederek bunu göstermeye çalışacağız:

Fas Müslümanları Ne Diyor?

Madam Berthe Gaulis, Mareşal’e gönderdiği mektuplarında (raporlar) ve hatıra şeklinde yayınladığı kitaplarında şunları yazıyordu:

(1920 yılının Aralık ayında, ilk Anadolu seyahatinden bir yıl sonra Fas şehrinin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadan bahsederek:)

“Diğer din kardeşleri gibi, bütün Islam dünyasının mücadelelerine büyük ilgi gösterirler. Şam’da, Kahire’de, Istanbul’da, Hindistan’da her ne geçerse bilirler. Beni dinleyenler, Anadolu’nun her tarafında, bilhassa Eskişehir ve Konya dolaylarındaki savaşları, hakikati öğrenmek için sabırsızlık gösteriyorlardı… Türklerin zaferinden de emin olarak, hep bir ağızdan şöyle diyorlardı: “Istanbul’la birlikte, halifelik ve sultanlık Istanbul’da kalmak üzere, tam bir Türkiye isteriz. Yoksa, devamlı bir barış sağlanamaz ve barut tütmekte devam eder…”

Türk milliyetçilerinin askerlik ve siyaset bakımından teşkilatına burada vakıf olmayan yoktu. Hatta M. Kemal ile, biraz Bolşevikliğe yönelir gibi davrananlar arasındaki ayrılığı bile öğrenmişlerdi. Herkes “nizam ve itidal partisinin şefi” M. Kemal’in tarafını tutuyordu. Bununla beraber Faslılar, saltanat ve hilafetin olduğu gibi muhafazasını istediklerini, Ankara’da bir cumhuriyet kurulmasını geleneklere karşı bir saygısızlık telakki edeceklerini ve iyi karşılamıyacaklarını belirtiyorlardı… Faslılar da Hind müslümanları gibi Arap ve Türk milliyetçilik hareketlerine sempati duyuyorlardı.”

Anadolu hakkında düşünceleri, şöylece hülasa edilebilirdi:

“Şimdilik Türk milliyetçiliğinin tuttuğu yol meşrudur. Bu hareket belirli sınırları geçmemeli, ne Volter’ce (dinsizce) olmalı, ne de Turancılık peşinde koşmalıdır. Fetvalardan yüz çevirmemelidir. Yoksa başına felaket gelebilir.”

“Anadolu’daki şefler bu tehdidi anlamışlardı. Ve eski kafalı din adamları ile olan kavgalarını, din meselelerindeki tereddütlerini gizlemek için bin bir sıkıntıya katlanıyorlardı.”

M. Kemal’e Hediye Kitaplar

Fuat Pekin, Gaulis’in faaliyetleriyle ilgili olarak şöyle yazıyor:

“Öyle tahmin ediyoruz ki, Madam Gaulis, 1919-1927 yıllarında 7 kere Türkiye’ye gelmiş, 5 kere de Lozan’a gitmiştir.”

Gaulis’in 26 Eylül 1922’de Paris’ten Mareşal’e yazdığı bir mektuptan:

“Sayın Mareşal, yakında Ankara’ya dönüş hediyesi olmak üzere yanımda küçük bir bavul kitap götüreceğim. Paşa’yi en çok memnun edecek, ithaf edilmiş mektuplarınız olacaktır. Ne dersiniz?”

Ankara’nın Lyautey’e Mesajı

Lozan müzakereleri sırasında, Ankara hükumeti Gaulis’e baş vurarak, Mareşal’e iletmesi için bir mesaj veriyor. Bu mesaj Gaulis’in bizzat Fas’a giderek görüşmesini gerektirmiştir. 1923 Ocak’ında Fas’a giden Gaulis, oradan dönerken Paris’e uğruyor. Fransız hükumetine Mareşal’in mesajını getirmiştir.

Ankara hükumeti, batılıların, istiklalini elde ettikten sonra, tekrar Osmanlı devletinin nüfuz ve kudretine sahip çıkacak olan bir Türkiye’den duydukları endişeyi gidermek üzere, onlara karşı bir vaadde bulunmaktadır. Mareşal’in ikna edilerek aracı yapıldığı bu meselenin “hilafetin lağvı ve cumhuriyetin ilanı” hususu olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi, saltanat 4 Kasım 1922’de kaldırılmıştı. Ancak memleket “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” ile idare ediliyordu. Cumhuriyet, yabancılar arasında geleceğimize dair yapılan bu müzakerelerden dokuz ay sonra 29 Ekim 1923’te ilan edilecek; Hilafet ise ondan da dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılacaktır.

Faslı müslümanların, daha 1920’de bu mesele dolayısıyla endişe belirtmelerini, Mareşal ile ajanının ve gelecekte müslüman dünyasını yönlendirerek sömürecek olan Batılı devletlerin çok yakın ilgilerini düşünebilirsek, cereyan eden pazarlıkların sebebini daha iyi anlamış oluruz.

Tarihi hakikatler ufak bir gayret ile meydana çıkabilecek kadar yakınımızda durmaktadır. Öyle ki, Lyautey şatosundaki mektup ve raporlar ile Gaulis’in hatıralarının birlikte incelenmesi bile pek çok tarihi gerçeği meydana koyacaktır.

Paris, Lozan, Rabat, Ankara

Şimdi Gaulis’in hatıralarından, bu bahisle ilgili birkaç satırı Fuat Pekin’den naklen alalım:

“…Iki Lozan seyahatim arasında M. Kemal’in şifahi mesajlarını, itimat ettiği bir kimse, bana Paris’te bildirmişti. Bu şahısla uzun uzun münakaşa ettik.”

Gaulis, durumu 21 Aralık 1922 tarihli bir mektup ile Mareşal Lyautey’e bildiriyor:

“Sayın Mareşal, şimdi Ankara’dan bazı mesajlar aldım. Bunları ancak yüz yüze gelince söyleyebilirim: 2 veya 3 Ocak tarihine doğru Rabat yolculuğuna çıkmayı düşünüyorum. Bundan önce Lozan’da Ismet Paşa ile görüşmüş bulunacağım. Bütün bunlar büyük bir sır perdesi içinde geçecek ve burada, kimse niçin Lozan’a gittiğimi ve neden Fas’a gideceğimi bilmeyecektir. (…) Her şeyi inceden inceye konuşmamız zaruridir. Doğrudan doğruya yapılan bu müracaattan memnunum. Beni, çeşitli meseleler arasında, belki de en nazik olanı için aracı seçtiler. Her hususta kendilerinden açık bilgi istedim. Ne yazık ki, Rabat’ta pek az kalacağım ve Paris’e döner dönmez tekrar Ankara yolculuğuna koyulacağım.” (sayfa 650)

*

Işte o mektup:

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

madam berthe gaulis m. kemal atatürk gaulis maresal lyautey mektup gaulis ajan 1

***

madam berthe gaulis m. kemal atatürk gaulis maresal lyautey mektup gaulis ajan 2

M. Kemal’in, Hilafet’in kaldırılacağını Mareşal Lyautey’e iletmesi için aracı olmasını istediği Madam Gaulis’in, Lyautey’e yazdığı 21 Aralık 1922 tarihli mektup…

***

 

*

Beş Yüz Yıllık Tarihi Silmek: Hilafetin Kaldırılması

Gaulis’ten bahseden yazarlarımızın “Türk dostu Fransız kadın gazeteci” masalını tebessümle hatırladıktan, Naşit Uluğ’un “Genç M. Kemal’i tanıdıktan sonra ona hayranlıkla bağlanan, olgun bir Fransız gazetecisi…” efsanesine -çapkınca- gülümsedikten ve Fuat Pekin’in kendi yayınladığı vesikaları anlamakta düştüğü “zaruri acze” -her nekadar sebebini anlasak da- şaştıktan sonra devam edelim…

Gaulis, mektuptan sonra Fas’a giderek, amiri olan Mareşal ile görüşüyor. Işte anlattıkları:

“Mareşal’in gözü önüne sereceğim, anlamasını ve desteklemesini isteyeceğim şey, onun doktrinine aykırı idi. Doğrudan doğruya maziye bağlanmayan şeylerden nefret ederdi. Geçmiş zamanla şimdiki zaman arasında meydana gelen her inkıta, her boşluk, onda önleyemeyeceği bir tepki yaratırdı. Ve ben ona henüz oluş halinde, ilerisi meçhullerle dolu, beş yüz yıllık tarihi (Hilafeti) silen formülünü getiriyordum.”

*

Gaulis’in Kitapları

*

Gaulis’in pek çok makalesi vardır. Buraya, tamamen bizimle ilgili yazılarını topladığı iki kitabından, dikkate değer bazı yerlerin alınması ile iktifa edeceğiz. Gerçeklerin bütünü ile ortaya konulması, gayretli genç araştırmacıları beklemektedir.

*

Birinci Kitap:

*

“La Nouvelle Turquie”

-Yeni Türkiye- Paris, Librairie Armand Colin, 1924, 282+1 sayfa.

Alınan parçaların tercümesi bazan aynen bazan da hülaseten yapılmıştır. Parantez içindeki kısımlar tarafımızdan konulmuş izahlardır:

Bursa’da

“M. Kemal, Bursa’daki Fransız Konağında bana ayrılan salona girdi. Sofrada sağımda Ismet Paşa, solumda Kazım Karabekir oturuyordu. Yahya Kemal de vardı. Yahya Kemal son şiirini okuyor, Ruşen Eşref de bana tercüme ediyordu.

(Madam Gaulis, M. Kemal ile senli benli konuşuyor, Kendisini Fransız Konağında ağırlıyorlar. Resmi bir şahsiyet olarak önem veriyorlar) (sayfa 92-100).

M. Kemal’in Ingilizlerin Lozan davetini kabul etmesi hakkında Madam Gaulis şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Ingiliz himayesini kabul eden bir millet, şahsi fikirlerinden vaz geçmelidir. Onlar bu memleketlerin dış dünya ile alaka kurmasını katiyen istemezler.” (sayfa 121-125)

Ankara’da

1921’den beri M. Kemal ile görüşüyoruz. Latife hanım fransızcayı bir Fransız gibi, Paris’in en saf Fransızcası ile konuşuyor. (sayfa 213)

Biz konuşurken M. Kemal geldi. Onunla bir kenara çekildik. Paşa bana Mösyö Lyautey’den bahsediyordu: “Neden daha önce gelmediniz?” diye sordu. O akşam Adana’ya gidecekmiş. (sayfa 221)

Türk-Suriye bölgesinin halkı, Ankara Antlaşması ile, Ankara’nın kendilerini bir bakıma Fransa’ya sattığı kanaati ile kızgınlar. (sayfa 222)

Reformlar

Ismet Paşa, Rabat’ta işittiklerimin taban tabana zıddını söylüyordu:

“Maziyi unutmakla mükellefiz. Bir an bile maziye bakarsak mahv oluruz. Bakışlarımız sadece istikbale yönelmiş olmalıdır.” (sayfa 225)

Ahmet Agayef ile beraber yemek yedik ve konuştuk.

Ağaoğlu şöyle diyordu:

“Sulha kavuştuktan sonra, içte reformlar yapacağız. Kadına hürriyet vereceğiz. Ulema sınıfının baskısından kurtulacağız.” (sayfa 231)

Ikinci Lozan Konferansında

Ikinci Lozan, bir Fransız-Türk düellosu şeklinde göründü. Türk delegelerinin masrafları Türk bütçesine ağır geliyordu.

5 Haziran’da (1923) beşinci defa Lozan’a gittim. Büyük Otel’de Türkler vardı.

Rıza Nur Bey gece on birde bana geldi. Hararetli bir günün çırpınışlarından sonra fikirlerini, şiddetli bir tonla bana anlatıyordu.” (sayfa 252)

Rıza Nur’a Göre Gaulis

Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım adıyla dört cilt halinde yayınlanan hatıralarında, Madam Gaulis’ten, kendisinin söylediğinden biraz farklı olarak bahsedilmektedir. Rıza Nur şöyle diyor:

“Beş altı gündür Lozan havasında yine siyasi boralar, şimşekler, yıldırımlar başlamıştır. Her ağızda: Türkler sulhü imzalamazlarsa harb olacak, devletler ordular gönderecekler… Ismet bu sefer her defakinden daha ziyade telaşta. Yine yemeden içmeden kesildi.

Yine bir takım türediler Lozan’a doldu. Bunlar güya Türk dostlarıdır. Bize behemehal sulh yapmamızı, muahedeyi imzalamamızı, Türklere olan muhabbetleri namına tavsiye ve rica ediyorlar.

Bunlardan biri Madam Gaulis’dir. Yine bu da Nihad Reşad vasıtasıyla geldi. Karı, Ismet’i aldatmaya çalışıyor. Bu Fransız karı benimle de görüştü. Ben de herkesin içinde: “Bize dost iseniz, Fransızların bizim lehimize muahede maddelerini tebdil ettirmeye çalışınız. Başka laf dost ağzına yakışmaz” dedim. Fena bozuldu. Lakırdıyı ibramı bitirdi.

Bu kadın bir iki defa Türkiye’ye geldi idi. Hamdullah Suphi’nin delaleti ile gezmiş, dolaşmıştı. M. Kemal ile de görüşmüştü. Bunları dolaba koyup istediği malumat ve tedkikatı, keza bir çok paralar da almıştı. Bir de güya lehimize bir kitap yazdı. Halbuki gayet iyi zan ve tahmin ediyorum ki, Fransa Hariciye Nezaretinin casuslarındandır.”
(Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, cild 3, sayfa 1146, Istanbul 1968. 2. baskı, cild 2, sayfa 1004, Frankfurt 1982.)

*

Ismet Paşa Ile Ingilizlerin Pazarlığı

Yine Gaulis’in kitabına dönelim:

“Ingiliz tekliflerini kabul ettirmek için Lord Curzon ve Sir Horace Rumbolt, Ismet Paşa ile pazarlığa oturmuşlar. Pazarlık birkaç gün sürmüş… Ismet Paşa’nın kurmay heyeti ile Ingiliz kurmay heyeti ve bir de Rıza Nur’dan başka bu pazarlığın içyüzünü bilen yok.”

“Ismet Paşa çok sinirli ve heyecanlıydı. Muhakkak Ingilizler büyük şeyler va’d ettiler. Sir William Tyrell: “Biz onlara vazgeçemeyecekleri iki şey vereceğiz. Para ve sulh” diyordu.” (sayfa 260)

“Türklerin verdiği bu tavizler, zaruri ve sıralı mı idi? Bunu tarih söyleyecek… Ismet Paşa’nın o günlerdeki yüz ifadesini hiç unutmayacağım.” (sayfa 261)

Gizli Anlaşma Ve Ingiliz Siyaseti

“Türkler Ingilizlerle anlaştıktan sonra Konferans’ı oluruna bıraktılar. Içerde seçimlerle uğraştılar. Ruslardan da korkuları kalmadığı için komünistleri ezdiler.

Ingilizler, Türklerle Rusları birbirine düşürdüler ve Fransa’nın hakimiyetine son verdiler. Türklerle Mısırlılar ve Hind müslümanları arasına yeni ihtilaf tohumları ektiler. Böylece, eninde sonunda başlarına gelecek olanı elli sene geciktirmiş oldular. Türkler tuzağa düşmüşlerdi.” (sayfa 262)

“Gizli anlaşmanın maddelerini bilmiyorduk. Fakat bazı alametlere göre, Bağdat demiryolu ve Musul meseleleri ele alınmıştı.” (sayfa 263)

Lozan’dan Kimse Memnun Değildi

“Hayır, Mısırlılar bundan tatmin olmamışlardı. Lozan Konferansı’ndan zaten kim memnun kalmıştı ki… Mısırlılar da birçok Hind müslümanları gibi Ankara hükümetini desteklemişlerdi. Onlar ise, her çeşit ihtilal hareketine has, olanca nankörlükle, bu ilk yardımcılarını ekarte ettiler. Ingiliz-Türk zahiri uzlaşmasının faturasını Hind ve Mısır müslümanları ödedi.” (sayfa 264)

Mısırlı Milliyetçiler Ve Netice

“Cenevre civarında bir restoranda toplanan milliyetçiler, şiddetle münakaşa ettiler. Herkes Ankara’yı tenkid ediyordu.

Ben sessizce dinledim. Herkes susunca şöyle dedim:

“Hükmünüzü vuzuh ile veriniz. Ankara’yı, Milli Mücadele’yi inkar mı edeceksiniz?”

Şöyle haykırdılar:

“Bu mümkün mü! Hataları ne olursa olsun, biz onlarsız ne yapabiliriz. Onlar serttir, bazan delidir. Fakat her şeye rağmen onlar bizimdir. Onlarla bizi hiçbir şey ayıramaz.”

Bunlar Lozan’da müşahid olarak bulunuyorlardı ve Mısır’ın en kaliteli münevverleri (aydınları) idiler. Lozan’a katılan delegelerden daha ileri ve sağlam görüşlüydüler. Bunların Ankara’yı kötü niyetle tenkide bile tahammülleri yoktu.” (sayfa 265)

“Konferans sona erdiğinde kimse memnun değildi. Türkler de acayip durumda kaldıklarını anladılar.” (sayfa 267-268)

*

Ikinci Kitap:

*

“La Question Turque”

-Türk Meselesi- Türk tarihinden ve Avrupalıların hatalarından bir sayfa: 1919-1931, ed. Berger-Levrault, 1931, 373 sayfa.

Ismet Paşa Ile

“5 Eylül 1921’de Ismet Paşa’dan uzun ve samimi bir mektup aldım.” (sayfa 165-166)

“Ismet Paşa ile beraber cephede ateş hattını 150 kilometre dolaştım.” (sayfa 237)

“Ismet Paşa: “Mareşal Lyautey neden gelmedi” diye soruyordu.” (sayfa 251)

Mustafa Kemal’e Muhalefet

“Türk muhalefeti, M. Kemal’in şahsına ve doktrinine karşı duyduğu nefrete rağmen, M. Kemal’le birleşmiş, ama daima şöyle demişti: “Zafere kadar! Ondan sonra görürüz!”

Muhalifler onun bir halk hükümeti telakkisini hiç beğenmiyorlardı. Hilafetin ilgasını, kadınların açılıp saçılmasını, yeni kanunları kötü görüyorlardı.” (sayfa 293)

Lozan’daki Acemiler Ve Gizli Anlaşmalar

Kitabın çeşitli yerlerinde ve 294. sayfada:

“Lozan’daki genç Türk diplomatlarının, tecrübesiz oldukları için hemen heyecanlandıkları ve halbuki yaşlı Osmanlı diplomatları olsaydı, büyük Avrupa devletlerinin arasındaki anlaşmazlıklardan istifade ederek, onları birbirlerine düşürecekleri” kayd ediliyor.

295. sayfada ise;

“Lozan konferansı sırasında hususi konuşmalar yapılarak, Türk hükumetinin Ingilizlere gizli bir takım taahhüdlerde bulunduğu” yazılmıştır.

***

Mareşal Lyautey

*

maresal lyautey m. kemal atatürk maresal lyautey berthe gaulis lyautey hilafet lyautey lozan

Mareşal Lyautey

***

Madam Gaulis’in hayatı ve faaliyetleri Mareşal Lyautey’den ayrı olarak teşkil edilemez. Yukarıdan beri eserinden nakiller yaptığımız M. Ertuğrul Düzdağ (Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler), Lyautey hakkında şunları yazmaktadır:

“Mareşal Lyautey, bütün ömrünü müslüman ülkelerde işgal ordusunun bir kumandanı olarak geçirmiştir. Islam topraklarını zaptetmiş; müslümanları öldürmüş; onları kendi düşmanlarıyla savaştırmak için, kurbanlık koyunlar gibi Almanların önüne sürmüştür…

Fakat bu adam, kendi milleti için değerli bir devlet adamı, bir kahraman olduğu gibi bizim için de dikkate değer bir düşmandır. Onun hayatı, eserleri ve bilhassa mektupları, dini ve din kardeşleri için, ciddi olarak çalışacak akıllı bir müslüman tarafından muhakkak bilinmeli ve dikkatle okunmalıdır.

Işte yakın tarihimizde müslümanlara faydalı olmak niyeti ile yapılan; fakat bilgisizlik ve seviyesizlik yüzünden daima müslümanların aleyhine sonuç veren faaaliyetlerin sırrı buradadır: Dostu da düşmanı da tanımamak; bunun lüzumunu anlamamak; kısacası tenbellik ve dini de dünyayı da bilmeden kalkıştığı için, dünyevi şartlara riayet etmeden, cahilane işler yapmak!…”

Işte bu adama M. Kemal, 23 Aralık 1921’de aşağıya aldığımız şu mektubu yazmıştır:

m. kemal atatürk fransiz ajani, atatürk fransiz casus atatürk ajan lyautey atatürkün mektubu atatürk general lyautey

M. Kemal Atatürk’ün, Mareşal Lyautey’e yazdığı 23 Aralık 1921 tarihli mektup…

***

“Sayın Mareşal,

Madame Berthe Geroges-Gaulis, ricam üzerine, bu birkaç satır yazının size ulaştırılmasını kabul etmekle, şimdiye kadar gösterdiği sayısız dostluk delillerine yeni bir tanesini ilave etmek nezaketinde bulundu.

Istiklalimiz için giriştiğimiz savaşta bize karşı göstermek lutfunda bulunduğunuz sempatiden dolayı en derin minnet hislerimi ifade etmek için işte bu fırsattan faydalanıyorum.

Fransa, kendisinden umduklarımızda bizi hayal kırıklığına uğratmadı ve en yetkili şeflerinin muhabbet sözleriyle yaşadığımız o müşkül anlarda bizi teselli etmeyi, maneviyatımızı yükseltmeyi bildi. Fransa’nın yüksek menfaatlerini ve Akdeniz’de işgal ettiği hususi mevkii idrak etmek basiretini gösteren ve Fransa’nın Yakın Şark’ta, ananelere dayanan politikasını devam ettirmeye taraftar olan kimseler arasında Ekselansınız birinci planda yer almış ve hiç şüphesiz ki, yüksek müdahaleniz, terazinin bizden yana meyletmesine amil olmuştur.

Her iki tarafın karşılıklı olarak sarfettiği gayretlerin Ankara Andlaşmasının akdi suretiyle meyvelerini vermiş olduğunu görmekle bahtiyarız. Ve iki millet arasında en geniş anlayış ve samimiyetle yeniden kurulan yüzlerce yıllık maziye sahip dostluk münasebetleri üzerine, en mutlu tesirleri yaratmaktan geri kalmıyacak olan bu vesikaya büyük ümitler bağlamaktayız.

Yüksek değerini takdir ettiğimiz bu kıymetli sempatiyi, Sayın Mareşal, bizden esirgememekte devam edeceğinizi ümit ederim. En derin hürmetlerimin kabulünü rica ederim, Sayın Mareşal.

M. Kemal” (sayfa 654, 655)

***

Bu arada, hani biz Kurtuluş Savaşı’nda “7 düvele” karşı savaşmıştık? Işte M. Kemal’in mektubunda da görüldüğü gibi, Fransızlar bize yardım etmişler. Bu konuda geniş malumat edinmek isteyenlere şu konumuzu tavsiye ederiz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

***

Daha önce M. Kemal’in Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisini deşifre etmiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Fransız Gazetesi’nde Lozan Antlaşması

Fransız Gazetesi’nde Lozan Antlaşması

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

lozan anlasmasi lozan zafer mi hezimet mi, lozanda kaybettiklerimiz, lozanin gizli maddeleri, lozan misak-i milli,

***

Her ne kadar resmi tarihe göre Lozan bir “zafer” olarak takdim edilse de, gerçek tarihe göre “hezimet” olduğu gayet açık ve nettir. Sitemizi yakından takip edenlerin de bildiği gibi, bu konuda birçok yazı paylaştık.[1]

Şimdi ise bir Fransız gazetesinin Lozan Antlaşmasıyla ilgili çarpıcı bir değerlendirmesine yer veriyoruz:

“Türk beylerin zafer kazandıkları belirtiliyor. Eğer bu doğruysa, onların, evlerinin kalıntıları üzerinde şarkı söyleyerek dans eden körler olduklarını söyleyebilirim. Türkler daha düne kadar Osmanlı Imparatorluğu’na sahiptiler. Egemenlikleri Balkanlar’dan Hint Okyanusu’na, Kafkasya’dan Mısır’a kadar uzanıyordu ve Lozan’ı imzaladıktan sonra işte sancakları Arabistan’da, Filistin’de ve Mezopotamya’da ve Suriye’de yere düştü. Tabii, Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) büyük ailesinin (Islam alemi) başına böyle bir felaket hiç gelmemişti.

Türkiye Lozan’da fedakarlıklarının en büyüğünün altına imza koydu. Bundan böyle Osmanlıların bakışları, eski imparatorluğun en güzel, en güçlü ve en zengin bölümü olan doğudaki bölüme çevrilemez. Mekke kervanlarının yolu artık onların topraklarından geçmeyecek. Kutsal kentlerin kendileri de yabancıların egemenliğine konacak. Ankara Meclisi kendini canlı törenlerin neşesine teslim edebilir. Türklerin sapkınlıkları ve ateşleri artık beni şaşırtmaz. Hiçbir şey anlamak istemiyorlar; tükenen halklar böyle olur.”[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

[2] L’Eclair (Paris) Gazetesi, 23 Ağustos 1923.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

İmam Ahmed, Zalim Sultan Hadisleri ve İSLAMOĞLU’nun Son Numarası – Ebubekir Sifil

İmam Ahmed, Zalim Sultan Hadisleri ve İSLAMOĞLU’nun Son Numarası – Ebubekir Sifil

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ahmed bin Hanbel zalim sultanla ilgili hadisleri cikartti mi, Ahmed b. Hanbel zalim sultan, Ahmed b. Hanbel Mustafa Islamoglu, b. Hanbel Ihsan, Ahmed b. Hanbel Ebubekir, Mustafa Islamoglu zalim sultan, Mustafa Islamoglu yalanlari
***

Acemi bir yazar, ilk kitabını tecrübeli bir yazara götürüp incelemesini istemiş. Bir süre sonra heyecanla kanaatini öğrenmek için gittiğinde usta yazar şöyle demiş: “Kitabını okudum. İçinde birçok yeni şey ve birçok hakikat var.” Acemi yazarın heyecanı tam sevince dönüşecekken üstat devam etmiş: “Fakat kitabındaki hakikatlerin hiçbirisi yeni değil, yeni olanların da hiç birisi hakikat değil.”

Evet, İslamoğlu çok konuşuyor, çok yazıyor, çok şey söylüyor; ama dile getirdiği hakikatlerin hiç birisi yeni değil, yenilerinin de hiç birisi hakikat değil. Bu, en fazla da “hadis” meselesinde yazıp söylediklerinde böyle…

Geçtiğimiz ayın sonlarına doğru başrolde Mustafa İslamoğlu‘nun bulunduğu yeni bir komediye şahit olduk.

Senai Demirci ile yaptığı bir programda İslamoğlu, İmam Ahmed b. Hanbel‘in, devletle barıştıktan sonra, Müsned’inde zalim sultanla ilgili rivayetleri attığını iddia etti. Ardından İhsan Şenocak hocanın bunun yalan olduğunu ortaya koyan bir videosunu izledik. Sonra İslamoğlu’nun facebook sayfasında “sayfa idaresi” imzasıyla Müsned‘den bir rivayet zikredildi ve “işte ispatı” dendi. Bir süre sonra İslamoğlu hep yaptığı şeyi bir kere daha tekrarladı ve şaheser bir “demagoji” örneği sergiledi.[1] Hatta “Onun inandığı dinle benim inandığım din aynı değildir” diyerek açık bir şekilde “tekfir” terminolojisini de devreye sokmuş oldu.

Ve her zaman olduğu gibi “nedir bu işin aslı?” soruları birbiri ardına sökün etti. Bu durumda ihkak-ı hak adına ve de haysiyetini, vicdanını, imanını ve ahiret inancını kaybetmemişler için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Bu yazı Mustafa İslamoğlu’nun müptela olduğu hastalığa şifa olur mu? Elbette olmaz. Samimi inancım odur ki İslamoğlu, saplandığı o bataklıkta battıkça debelenecek, debelendikçe batacak. Onun zehirlediği kitle arasında bu vesileyle gerçeği görenler olursa bu yazının maksadı fazlasıyla hâsıl olmuş olacak.

İslamoğlu ne yapmak istiyor, kim adına konuşuyor ve etki alanındaki insanları nereye sürüklüyor; işin bu yanıyla ilgilenmeyeceğim. Diyelim ki İslamoğlu sütten çıkmış ak kaşıktır ve “hakikat”i ortaya koymaktan başka hiçbir emeli yoktur!.. Böyle düşünelim ve olan bitene yakından bakalım:
Ne demiş?

İlgili videosunu izledim; şöyle diyor İslamoğlu: “Hadisin vahiy ilan edildiği bir dönemdir Ahmed b. Hanbel dönemi. (…) Ahmed b. Hanbel, devletle barıştıktan sonra Müsned’inden, devletle ilgili, hilafetle ilgili, zalim sultanla ilgili daha doğrusu, hadislerin tamamını kaldırdı. Zühlî için söylediğimi aynen İbn Hanbel için de söyleyeceğim: Şimdi sen hem “vahiy” diyeceksin, hem de bir konudaki hadislerin tamamını kitabından çıkaracaksın. Önce koymuşken sonra çıkaracaksın…”[2]

Birkaç cümleden oluşan bir paragraf içine bu kadar arızayı sığdırmak İslamoğlu’nu tanıyanlar için garipsenecek bir durum değil. Ağzını açtığında çam devirmeden kapatamayan, daha doğrusu ağzını sürekli çam devirmek için açan birisi için bu artık “meslek” kabul edilmeli. Her neyse… Aşağıda bu noktayla ilgili izahat gelecek.

Şenocak hocaya yazdığı cevabi yazıda da döktürmüş mübarek:

“1. Eğer sorun Ahmed b. Hanbel’in hadis atması ise, bu durum hilafetle ilgili hadislerden ibaret değildir. O Müsned’deki hadisleri 750.000 hadis içinden seçtiğini söyler (Tedribu’r-Ravi) Yani o 720.000 hadisi atmıştır. Kettani bu rakamın 100.000 olduğunu söyler. Yani Ahmed b. Hanbel Müsned’i yazarken 70.000 hadisi atmıştır. Hadis atma işini Buhari de Müslim de yapmış ve yüzbinlerce hadisi attıklarını itiraf etmişlerdir. Bu da hadislerin vahiy olmadığı tezimizi destekler.

“2. Ebu Zür’a er-Razi Ahmed b. Hanbel’in ezberinde 1.000.000 hadis olduğunu söyler. (Tedribu’r-Ravi) Yani o Müsned’ini yazarken 30.000 almış, gerisini atmıştır. Ana tezimiz “HADİSLER VAHİY DEĞİLDİR”. Bizi iftira etmekle suçlayan malum kişinin tezi ise “HADİSLER VAHİYDİR” Şimdi sormalı, Ahmed b. Hanbel 970 bin vahyi mi attı?

“3. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i yaklaşık 30.000 hadisten oluşur. Ahmed b. Hanbel’in oğlu babasının ölümünden sonra Müsned’e 10.000 hadis daha eklemiş sayı yaklaşık 40.000 olmuştur. Yani o söz konusu hadisler, babasının atıp oğlunun sonradan eklediği hadislerden ibarettir. Bu basit gerçeği ilim sahibi herkes bilir. Bilmiyorsa da öğrenebilir. Hadislerin vahiy olduğunu iddia eden malum şahıs ise, eğer bunu bilip de konuşuyorsa yalancıdır. Bilmeden konuşuyorsa cahildir. Bu durumda ise, bilginin doğruluğu-yanlışlığı sorunu teferruat halini alır. Zira asıl sorun dürüstlük sorunudur. Günümüzden 1150 yıl önce ölmüş birinin arkasına saklanıp yaşayan birine saldırmak nasıl bir psikolojinin eseridir?

“4. Ahmet bin Hanbel’in Müsned’inin 1995 Müessesetu’r-Risale baskısı Şuayb El-Arvavut’un tahkik ve ihtisarı ile yayınlanmıştır. El-Arnavud bu neşrinde İbn Hanbel’in şazlarını ayıklamış ve sonuçta Risale baskısında 28.000 rivayet kalmıştır. Bunu niçin zikrettim. Biri çıkıp der ki “Bak bu baskıda 40.000 değil, 28.000 rivayet var. Buradan, muhakkik Arnavud’un, İbn Hanbel’in oğlunun zevaidini tamamen çıkardığı sonucu çıkmaz. Risale neşrinde geriye 28.000 kaldığına göre, muhakkik Arnavud’un amacı İbn Hanbel’in oğlunun zevadini çıkarmak değil, şazları çıkarmaktır zaten geriye kalanın sayısı asıldan da 2.000 eksiktir…”

Bütün bu hususlar üzerinde teker teker duracağım:
Hadisin vahiy ilan edilmesi

1. İslamoğlu’nun, “Hadisin vahiy ilan edildiği dönem” olarak İmam Ahmed b. Hanbel dönemini göstermesi, Hadis Tarihi konusundaki katmerli cehaletini gösteriyor. “Dakka 1 gol 1″ muhabbeti yani!..

Hayır, burada Hadis-Vahiy ilişkisini tartışmayacağım. Diyelim ki Efendimiz (s.a.v)’in ağzından Kur’an ayetleri dışında vahiy kaynaklı tek söz çıkmamıştır ve daha sonraki dönemler itibariyle “hadisin vahiy ilan edilmesi” diye bir hadise gerçekten vuku bulmuştur. Bu hadisenin hangi zaman dilimine tekabül ettiğini tesbit etmek için birkaç farklı yol takip edilebilir: Hadis Tarihi’ne bakılabilir, Fırkalar Tarihi (Fırak/Milel-Nihal) üzerinden gidilebilir, Fıkıh Tarihi denenebilir, ya da nihayet yine rivayete dayalı Tefsir ya da kronolojik Tarih kaynaklarından iz sürülebilir.

Ehl-i Sünnet’i bir kenara bırakalım; Mu’tezile, İmâmiyye, Zeydiyye, İbâdiyye, hatta İsmailiyye’ye ait kaynaklara şöyle bir göz gezdiren kimse bile orada Sünnet’in bir kaynak olarak benimsendiğini, bunun tabii bir neticesi olarak da hadisle ihticac edildiğini görür.[3]

Bu hakikat sebebiyle tarih içinde hadise bigâne kalan bir fırkaya rastlamak neredeyse mümkün değildir. Evet, kategorik olarak Efendimiz (s.a.v)’in ağzından çıkan her sözün “vahiy” olduğunu söylemek doğru değil. Biraz hadis, biraz Usul bilen hiç kimseden böyle bir söz sadır olmaz. Ancak bu Ümmet’in hemen bütün fırkaları Sünnet/hadis meselesine ahir zamanda ortaya çıkmış bir şirzimeden farklı bakıyorsa, evet burada bir anormallikten söz etmek durumundayız.

Nereden giderseniz gidin kaynaklar Hadis-Vahiy ilişkisi konusunda size “ilk nesli” işaret edecektir. Hadislerin uydurma olduğu temcidine sarılsanız, karşınıza Sahabe çıkacaktır. Sahabe tasarruflarıyla ilgili rivayetlerin uydurma olduğunu iddia etseniz, Tabiun neslinin tutumu yolunuzu kesecek. Yani züccaciye dükkânına giren filin, vefat tarihi 241/855 olan İmam Ahmed’e ulaşabilmesi için hayli yol kat etmesi gerekir ki, aslına bakarsanız “hadisin vahiy ilan edilmesi” o tarihsel dönemlerin her birinde bahse konu edilebilir. “Allah’a ve Resulü’ne iftirada vahiy olmayan bir şeyi vahiy ilan edecek kadar mesafe kat etmiş bir ümmetin bu marifeti” Ahmed b. Hanbel dönemine kadar ertelemesinin ne anlamı olabilir ki?

Devam edelim:

2. “Ahmed b. Hanbel, devletle takıştıktan sonra Müsned’inden, devletle ilgili, hilafetle ilgili, zalim sultanla ilgili daha doğrusu, hadislerin tamamını kaldırdı.”

Meselenin püf noktası burası. İmam Ahmed, devletle takıştıktan sonra Müsned’inde devletle, zalim sultanla… ilgili hadislerin “tamamını” kaldırmış! Mesela?

Facebook sayfasında İslamoğlu adına konuşanlar aşağıda değineceğim rivayeti örnek gösterip sormuşlar:

” 1. Ahmed b. Hanbel yöneticilere itaat etmemeyi emreden yukarıdaki hadisi kitabına önce niye almış? İtaati emreden diğer hadisleri ölüm döşeğinde mi keşfetmiş?

“2. Yönetimin baskısına maruz kalmasa, yine de hadisi atar mıydı?

“3. Peki, Ahmed b. Hanbel’in ölüm döşeğinde oğluna kitabından sildirip attırdığı bu hadisin senedi zayıf veya uydurma mı?..”

Bunlardan İslamoğlu’nun haberi olmuş mudur, bilemiyorum, ama onu müdafaada işe yarayacağı başkaları tarafından da düşünülebileceği için bunlara da birer-ikişer cümleyle değinmeden geçmek olmaz.

Önce rivayeti görelim:
Müsned ve Zalim Sultan Rivayetleri

İmam Ahmed b. Hanbel (rh.a), vefat hastalığında, oğlu Abdullah’a, Müsned‘deki bir rivayetin üstünü çizmesini, yani o hadisi Müsned‘den çıkarmasını söylemiş. Konuyla ilgili olarak adı geçen eserde Efendimiz (s.a.v)’in, “Ümmetimi Kureyş’in şu batnı helak edecek” buyurduğu, Sahabe’nin “(Onlar konusunda) ne yapmamızı emir buyurursunuz ey Allah’ın Resulü?” diye sorması üzerine de, “Keşke insanlar onlardan uzak dursa!” dediği nakledilir. Rivayetin akabinde İmam Ahmed’in oğlu Abdullah şöyle der: “Vefat hastalığında babam şöyle dedi: “Bu hadisin üstünü çiz. Zira bu hadis, Hz. Peygamber (s.a.v)’den gelen (sahih) hadislere –yani “(zalim sultanın tasarrufları karşısında) dinleyin, itaat edin, sabredin” buyurulan hadislere– aykırıdır.”[4]

Biraz arkaplan çalışması yaptığımızda İslamoğlu’nu bu çukura kimin ittiğini, daha doğrusu İslamoğlu’nun kime yaslanarak bol keseden attığını tesbit edebiliyoruz: Mesele şu:

Mehmet S. Hatiboğlu hoca, İslamî Araştırmalar dergisinin Hadis-Sünnet Özel Sayısı’nda[5] Müslüman Alimlerin Buhârî ve Müslim’e Yönelik Eleştirileri başlıklı makalesinde bu rivayeti zikretmiş ve şunları söylemiş: “… Müsned’deki bu rivayetin akabinde İmam-ı Ahmed’in oğlu Abdullah bize hadis tenkidi tarihi bakımından son derece mühim olan şu açıklamada bulunmaktadır:…”

Hatiboğlu, Abdullah b. Ahmed’in yukarıda naklettiğim sözünü aktardıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ahmed b. Hanbel’in zalim Müslüman idarecilere karşı şiddetten uzak bir itaat ve sabır gösterilmesini tavsiye eden hadisleri benimsemiş olduğunu bilenler, Emevî idaresine karşı vaktiyle pek çok âlimin aldığı sert tutumu onun tasvib etmeyeceğini, kendisinin de Abbâsilerin zalimlerine karşı aynı davranışı göstermekten geri kalmayacağını kolayca tahmin edebilirler. Nitekim öyle de olmuştur. Konumuz bakımından bizi burada ilgilendiren husus, Buhârî ve Müslim’in aynı isnad ve metinle Sahîhlerine almış oldukları bir rivayeti, kendilerine hocalık da yapmış olan Ahmed ibn Hanbel gibi bir fıkıh mezhebi imamı büyük muuhaddisin kendi Müsned’inden attırıyor olmasıdır. Yani Buhârî ve Müslim’ce sahih sayılmış bir hadis İmam-ı Ahmedce şaz bir rivayetdir. Böylece III. asırda bu hadisin makbuliyeti üzerinde bir icmadan bahsetmek de mümkün olmamaktadır…”[6]

Hatiboğlu’nun –yorumunu bir kenara bırakacak olursak– burada “tek bir” hadis üzerinde durduğu açık bir şekilde görülüyor. Onun bu rivayeti burada zikretmekten maksadı, İmam el-Buhârî ve İmam Müslim’in sahih addedip Sahîh‘lerine aldıkları bir hadisin İmam Ahmed tarafından sahih kabul edilmediğini anlatmaktır.

“Ağızdan kulağa” sürecinin ilk safhası

Mehmet Emin Özafşar, İdeolojik Hadisçiliğin Tarihî Arka Planı isimli çalışmasında[7] meşhur “mihne” dönemi üzerinde dururken şunları söylemiş: “Mütevekkil dönemi, işbaşındaki siyasî otoriteye bağlılığı pekiştiren rivayetlerin mebzul miktarda nakledildiği bir dönem olmuştur. Hatta bir tertibe kurban edilmek istenen Ahmed b. Hanbel’in evi aranmış, kendisine biat etmek üzere evinde bir şiiyi sakladığı yolunda ihbar alındığı söylenmiştir. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel, kendisinin, hoşlansa da hoşlanmasa da her şart altında halifeye bağlı olduğunu belirtmiş ve bu tutumu yazılı bir tutanakla halifeye göndermiştir. Olayı nakleden Hanbel b. İshak’ın siyasi otoriteye bağlılığı dile getiren yirmibeş tane hadise yer vermesi, Mütevekkil’in yumuşama politikasına karşılık olarak hadisçilerin güvence vermeleri şeklinde yorumlanabilir. Buna Ahmed b. Hanbel’in siyasal otoriteye karşı tavır takınmayı teşvik eden hadislerin Müsned’inden çıkartılması emrini vermesi de eklenince hadisçilerin siyasal otoriteyle uzlaşma arzularının ne kadar had safhada olduğu ortaya çıkar…”[8]

Hatiboğlu hocanın tamamen “teknik” bir bağlamda bahse konu ettiği “tek bir hadis”, Özafşar’ın naklinde “hadisler”e dönüşüyor ve siyasî/ideolojik bir tavrın yansıması haline geliyor.

Ve konu İslamoğlu’nun diline düşünce, buradaki “hadisler”, “zalim sultanla ilgili bütün hadisler”e dönüşüyor! E, abartacaksınız ki ilgi çekesiniz değil mi? Yoksa İslamoğlu’nun bir tek rivayetle ne işi olur?!

Şimdi insanların şunu sorma hakları yok mudur: Ey utanmaz arlanmaz adam! İmam Ahmed’in Müsned‘inden attığını söylediğin “bütün hadisler” nerede? Hastalıklı yaklaşımını temellendirmek için tek hadis üzerinden konuşmanın tatmin edici olmadığını düşünerek abartma ihtiyacı hissediyor, sonra da “nerede bu bütün hadisler?” diye sorulunca konuyu değiştirip “hadis-vahiy” ilişkisi üzerinden demagoji yapıyorsun? Bir parça haysiyetin varsa ya bu “bütün hadisler”in nerede olduğunu gösterir, ya da kamuoyundan özür dilersin! Ben bunlardan hiç birini yapamayacağını biliyorum da, belki aldattığın kitleler şapkayı önlerine koyarak düşünürler bu vesileyle…

İmam Ahmed’in Müsned‘inde yönetimle ilgili 200 civarında hadis bulunmaktadır. Bunlar içinden doğrudan zalim sultan temalı olanları toplu halde görmek isteyenler, merhum şehid Hasan el-Bennâ’nın babası Abdurrahman el-Bennâ’nın el-Fethu’r-Rabbânî‘sinin XXIII. cildinin 18-33, 41-45 sayfalarına bakabilirler. Burada bunları uzun uzadıya zikretmeye niyetim de, yer de yok. Mesele gün gibi aşikârken bir tek hadis üzerinde avurtlarını doldura doldura bu kadar köşeli laflar eden adamın elde edebileceği “vebal”den başka nedir? ..

İmam Ahmed, erbabının malumu olduğu gibi Müsned‘ini yazdıktan sonra son şeklini veremeden vefat etmiştir. Onun, Müsned‘e aldığı bütün rivayetlerin sahih olduğu tarzında bir iddiası da yoktur.[9] Yine erbabının bildiği gibi Müsned‘de, bizzat İmam Ahmed’in başka nakillerle taz’if ettiğini bildiğimiz rivayetler mevcuttur.

Gelelim Facebook sayfasını idare edenlerin sorularına:

1 – Bu hadisin “yöneticilere itaat etmemeyi emrettiği” tesbiti doğru değil. Efendimiz (s.a.v)’in söylediği, “Keşke insanlar onlardan uzak dursa!”dan ibaret. Yöneticilerden uzak durmak (i’tizal) başka şeydir, onlara itaat etmemek başka. Efendimiz (s.a.v)’in burada tavsiye ettiği, söz konusu yöneticilerle haşır-neşir olmamak, onların suçlarına ortaklık etmemek tarzında “pasif” bir tavırdır. “İtaat etmemek”se aktif bir tavırdır ve dediğim gibi bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir. İmam Ahmed bu hadisi kitabına niye almış? Yukarıda da belirttiğim gibi İmam Ahmed, müsvedde olarak hazırladığı bu eserini baştan sona ayıklama ve temize çekme imkânı bulamamıştır ve Müsned‘de yer verdiği halde “gayr-i sahih” gördüğü pek çok rivayet vardır.[10] İtaati emreden hadisleri ölüm döşeğinde mi keşf etmiş? (üsluba bakın!) Tabii ki öyle değil. “Dinleyin, itaat edin, sabredin” muhtevalı hadisleri Müsned‘de nakleden de kendisidir.[11]

2 – Yönetimin baskısına maruz kalmasa yine de hadisi atar mıydı?

Meselenin püf noktası da işte burası. İslamoğlu ve çömezlerinin kurgusuna göre İmam Ahmed, “yönetimin baskısı üzerine” bu hadisi (afedersiniz, “bütün hadisleri” demeliydim değil mi!) Müsned‘inden çıkarmıştır. Şimdi soralım: İmam Ahmed bu hadisi Müsned‘den ne zaman çıkarmıştır? Vefat hastalığında! Peki devletten baskı gördüğü dönem ne zamandır: Me’mun-Mu’tasım-Vâsık dönemleri (813-847) Yani İslamoğlu’nun “bu ümmetin aklıdır” dediği Mu’tezile’nin, resmî devlet mezhebi haline gelip de Ehl-i Sünnet ulema hakkında cadı avı başlattığı süreç. (İslamoğlu da devlet gücüne kavuştuğu anda aynı şeyi yapacak ve hatta “Kur’an mahluktur” demeyenlere gayrimüslim muamelesi yapan ideoloji atalarını bu konuda da aratmayacak icraatların altına imza etmekten çekinmeyecektir![12]) Bu sancılı dönemde Müsned‘den ilgili hadisleri çıkarmamış olan İmam Ahmed, Mütevekkil’in hilafete gelip de bu paranoyaya son verdiği bir dönemde bunu niçin yapsın? Üstelik hadisin muhtevası, “onlardan uzak durun/onları kendi hallerine bırakın” diyorken? Sizin ya aklınız yok veya maksadınız başka!

1 – Bu hadisin senedi zayıf da değil, uydurma da. Ancak sizin hadis konusundaki malumatınız kıt. Bir hadisin gayri sahih sayılması için illa senedinin zayıf veya sened yahut metninin uydurma olması gerekmez. Metindeki şuzuz ve nekaret de hadisin sıhhatini olumsuz etkileyen faktörlerdir. Okuduğunuzu anlayacak kapasiteniz olmadığı için İmam Ahmed’in, bu hadisin Müsned‘den çıkarılmasını söylerken gösterdiği gerekçe sizin için bir anlam ifade etmiyor!

2 – Gelelim İslamoğlu’nun Şenocak hocaya hitaben yazdıklarına:

3 – “İmam Ahmed, Müsned‘e almayıp dışarıda bıraktığı 720 bin veya (bir diğer itibara göre) 70 bin hadisi atmıştır” diyor. Bu meseleyi daha önce de yazmıştım kendisine: Bir hadisin ikinci bir isnadda tek bir ravisi bile farklı olsa o farklı isnad Hadisçiler’ın terminolojisinde müstakil bir hadis olarak ifade edilir. Bu, metindeki tek bir kelime değişikliği için de böyledir. Buna ilaveten Sahabî ve Tabiî kavillerine de “hadis” dendiği yine ehlinin malumudur (mevkuf ve maktu hadis). Hal böyle olunca buradaki 700 küsür bin hadis veya 1 milyon hadis, sadece Efendimiz (s.a.v)’den nakledilmiş merfu rivayetleri değil, yukarıda özetle anlatmaya çalıştığım vakıayı anlatır.

4 – Bu hadisleri atanlar “vahyi” mi atmış olmaktadır? İslamoğlu Ahmed b. Hanbel Müsned‘den “zalim sultanla ilgili bütün hadisleri atmıştır” sözünün altında ezildiğini bildiği için bunu, sözü başka bir noktaya çekerek örtmeye çalışıyor. Ama saptığı bu yol da çıkmaz sokak. Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu söyleyenler (ki bunların sadece Ehl-i Sünnet’ten ibaret olmadığını, bid’at mezheplerin hemen tamamının da Sünnet’i ve hadisi dinî bir delil olarak gördüklerini yukarıda söylemiştim), bunu, Sünnet verilerinin kitaplarda tedvin/tasnif edilene kadar güvenilir yollarla gelmiş olmasına bağlamıştır ki bundan daha tabii bir şey olamaz. Eğer Ahmed b. Hanbel veya el-Buhârî yahut bir başka Hadis imamı, eserine bütün sahih hadisleri almak gibi bir amaçla yola çıkmış olsaydı, İslamoğlu’nun sorusu ve itirazı o zaman anlamlı olabilirdi. Ama o imamların hiç birisinin böyle bir niyetle hareket ettiğine dair elimizde bir delil yok. Hele İmam el-Buhârî ya da Müslim’i burada bahse konu etmek, kişiyi gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü o imamların bizzat kendileri, sahih buldukları bütün rivayetleri eserlerine almak gibi bir maksat taşımadıklarını, bir başka ifadeyle sahih hadislerin, eserlerine aldıklarından ibaret olmadığını açık bir şekilde belirtmişlerdir. Tedrîbu’r-Râvî’yi referans gösteren İslamoğlu elbette bu hakikatten de haberdar olmalıdır. Haberdarsa niçin mugalata yapıyor, değilse cahili olduğu konuda niçin konuşuyor?

5 – “el-Arnavud bu neşrinde İbn Hanbel’in şazlarını ayıklamış ve sonuçta Risale baskısında 28.000 rivayet kalmıştır.” Bu, tam da “konuştukça batıyorsun” kabilinden bir inci! Şu’ayb el-Arnaût hoca duysa eminim saçını başını yolar! Efendimiz (s.a.v), “İnsanların ilk nübüvvet sözlerinden duyageldikleri bir sözdür: Utanmazsan dilediğini yap!” buyurmuş. Ne diyelim, Şu’ayb hocanın kısmetine de Müsned‘in şazzlarını ayıklamak ve Müsned‘i iihtisar etmek düşecekmiş!.. Ama İslamoğlu’nun atladığı küçük bir ayrıntı var: Şu’ayb el-Arnaût tahkikinden önce Müsned Ahmed Şâkir-Hamze Ahmed ez-Zeyn tahkiki olarak da basıldı; o baskıda da ihtisar yapılmış olmalı ki, hadislerin sayısı müteselsil numaralandırmaya göre 27.519. Hımmm! Demek ki onlar biraz daha “sıkı” bir eleme ve ihtisar çalışması yapmış! Durun durun! Acele etmeyin. Müsned‘in bir baskısı daha var; bir heyetin tahkikiyle Âlemu’l-Kütüb de basmış bu eseri. Orada daha “gevşek” davranmış olacaklar ki, hadislerin sayısını 28.199′dan aşağıya indirmeye muvaffak olamamışlar!! O da ne! Muhammed Abdülkadir Atâ da eleme yapmış. Ama o daha daha gevşek çıkmış, 28.414′te kalmış…

Bu Müsned‘in tam bir baskısı yok mu yahu?! Hiç mi Allah’tan korkan adam çıkmamış, her gelen kafasına göre ayıklama yapmış bu eserden?[13]

Bu perişanlığın üstüne bir de “Buradan, muhakkik Arnavud’un, İbn Hanbel’in oğlunun zevaidini tamamen çıkardığı sonucu çıkmaz. Risale neşrinde geriye 28.000 kaldığına göre, muhakkik Arnavud’un amacı İbn hanbel’in oğlunun zevadini çıkarmak değil, şazları çıkarmaktır zaten geriye kalanın sayısı asıldan da 2.000 eksiktir…” demez mi? Eminim ne söylediğinin kendisi de farkında değil. Laf olsun torba dolsun…

Sonuç yerine

Yazısını, “keşke düşmanlarım mert olsaydı” diyerek bitiren İslamoğlu’na bir çift sözüm var son olarak: Sen, mertlikten söz edebilecek en son adamsın bu memlekette. Sana bugüne kadar kaç kişi devirdiğin çamlar konusunda “görüşelim” haberi iletti… Bunların tekine bile cevap verecek cesareti gösteremedin. Bunların çoğunun da sana Allah için nasihat etmekten başka bir maksatları yoktu, biliyorum. Senden hem daha birikimli, hem daha yaşlı ve tecrübeli insanlar senin, kurduğun cümlelerin adamı olmadığını söyledi yüzüne karşı; “nisan yağmuru yağıyor” dedin. Biliyorum bu da duvara çarpıp geri gelecek, ama hiç olmazsa kamuoyu seni gerçek yüzünle tanısın diye sana açıkça çağrıda bulunuyorum: Bugüne kadar devirdiğin çamları kamuoyu önünde yiğitçe, mertçe konuşmaya davet ediyorum seni! Hodri meydan!

 

****

 

 

Kaynak: Ebubekir Sifil, Hüküm Dergisi, Sayı:23 (http://sahniseman.org/)

 

 

****

 

 

Dipnotlar:

[1] http://www.timeturk.com/tr/2014/10/29/islamoglu-ndan-senocak-a-cevap.html#.VFP7rzTkdDA

[2] http://www.youtube.com/watch?v=KywyX9EU7dM

[3] Yazıyı uzatmamak için burada sadece bir örnek zikredeyim: Meşhur Mu’tezilî Kadı Abdülcebbâr el-Hemedânî, kabir azabı, sırat, mizan… gibi hususların tamamının hak olduğunu söyler ki, İslamoğlu’nun Mu’tezile’yi ne kadar anladığını anlamak için sadece buraya bakmak dahi kâfidir. Bkz. Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, 92-97; a.mlf., el-Muhtasar, 277 vd.

[4] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 301; Ahmed Şâkir tahkiki, VIII, 118; Şu’ayb el-Arnaût tahkiki, XIII, 381-3.

[5] Cilt, X, Sayı, 1-3, Ankara-1997.

[6] A.G. Dergi, 9-10.

[7] Ankara Okulu yay., Ankara-1999.

[8] Özafşar, İdeolojik Hadisçiliğin Tarihî Arka Planı, 64. Özafşar bu ifadelerine düştüğü dipnotta referans olarak Hatiboğlu hocanın yukarıda naklettiğim tesbitini gösteriyor.

[9] Oğlu Abdullah’ın bir sorusu üzerine, Müsned’i İslam Dünyası’nda yaygın olarak bilinen/mütedavel rivayetlerden oluşturduğunu, yoksa kendi nazarında sahih olan rivayetlere tahsis edecek olsa, pek az rivayetin yer alacağını söylemiştir. Bkz. Ebû Mûsâ el-Medînî, Hasâisu’l-Müsned, 27.

[10] Örnek görmek isteyen, Şu’ayb el-Arnaût tahkikli baskıda, I, 68-70 arasına bakabilir.

[11] Örnek olarak Şu’ayb el-Arnaût baskısındaki 12.126, 18.582, 27.266… numaralı hadislere bakılabilir.

[12] Bu dönemde Abbasi devletiyle Bizans arasında imzalanan bir “esir mübadelesi” anlaşmasına göre Bizans’ın elindeki Müslüman esirlerle Abbasiler’in elindeki Hristiyan esirler mübadele edilecektir. Ancak sınırdaki kontrol noktasında “ümmetin aklı”ndan iki zorba, Bizans tarafından gelen Müslüman esirleri gerçekten Müslüman olup olmadıklarını anlamak maksadıyla sigaya çekmek için beklemektedir. İki basit soru sorarlar gelenlere: “Kur’an mahluk mudur?” ve”Rü’yetullaha (ahirette mü’minlerin Cenab-ı Hakk’ı göreceklerine) inanıyor musun?” bu soruların ilkine “Hayır”, ikincisine “Evet” diyen “Müslüman olmadığı” gerekçesiyle Bizans esaretine geri gönderilir, aksini söyleyenler Müslüman kabul edilerek özgürlüğüne kavuşturulur! (Mu’tezile’nin bu ve daha birçok ibretlik icraatı için tarih kitaplarının h.231 ve devamı olaylarının anlatıldığı bölümlerine bkz.) İslamoğlu projesinin mezarından hortlatmaya gayret ettiği Mu’tezile böyle bir şey!

[13] Müsned‘in ihtiva ettiği hadis sayısı noktasında bu farklı baskılar arasında görülen ihtilafı merak edenler bi zahmet İslamoğlu’na bunu bir soruversin. Belki buna da bir cevabı vardır!..

.

İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu

İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yavuz bahadiroglu cumhuriyet ingiliz oyunu yavuz bahadiroglu chp yavuz bahadiroglu kitap yavuz bahadiroglu atatürk yavuz bahadiroglu m. kemal
***

Meclisi dağıtmasına bakmayın, tarihsel olarak Batı tarzı (çünkü Osmanlı’nın kendine has danışma meclisleri hep vardır) demokrasi arayışları, Sultan II. Abdülhamid’den beri var…

Bu çerçevede dünya anayasaları incelenmiş, tercüme edilmiş, “bize has” olduğu düşünülen anayasalar hazırlanmış, seçimler yapılmış, parlamentolar kurulmuş, meşrutiyet denenmiş, yumuşak bir geçiş amaçlanmıştı.

O gidişin “demokratik cumhuriyet” çizgisine geleceği aşikârdı. Belki İngiltere tipi bir “demokratik monarşi” olurduk. Ancak hilâfet devam ederdi. Hilafetin devam etmesi, özellikle İslam ülkelerine (ve petrol yataklarına) hâkimiyet hesapları yapan İngiltere’nin işine gelmiyordu. Başkentimizi alelacele işgal etti. Ama bizimle savaşmadı, yayabilecek durumdayken, işgali Anadolu’ya yaymadı. Bunun yerine bir maşa kullandı ve Yunanistan’ın Batı Anadolu’yu işgal etmesini sağladı.

Yunanistan, tanımadığı denizaşırı topraklarda, yetersiz bir kuvvetle, yirmi yıl aralıksız savaşarak deneyim kazanmış Osmanlı ordusunu elbette ki yenemezdi. Zaten Yunanistan da İngiliz desteğine güvenip, onların daveti üzerine İzmir’i işgal etmiş, yine İngiltere’nin destek taahhüdüne güvenerek işgali Aydın ve Bursa havalisine kadar yaymıştı.

Fakat ne hikmetse, beklediği desteği İngiltere’den alamadı. Osmanlı ordusuyla baş başa bırakıldı. Milis alayları tarafından iyice yıpratıldıktan sonra, son darbeyi Sakarya’da yedi, perişan halde kaçtı.

Böylece kimsenin pek tanımadığı Ankara ekibi (bazı tarihçilere göre Kongre Hükümeti) önemli bir “zafer” kazanmış ve ülke çapında tanınmaya başlanmış oluyordu. Bu “zafer” sonucu Atatürk’le İsmet Paşa’nın yıldızı parlarken, rakip olabileceği düşünülen isimler (en başta da Çerkez Edhem Bey, sonra Karabekir Paşa) bir bir ayıklanacaktı.

Sonra Lozan Konferansı başladı. İngiltere “galip” tarafta, Yunanistan ise “mağlüp” tarafta oturuyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos bu işe çok şaşırmış, Türk Murahhas Heyeti Başkanı İsmet Paşa’ya, “İngiltere masanın galip tarafında otururken, ben İngiltere’nin müttefiki olarak neden mağlup taraftayım?..” diye yakınmaktan kendini alamamıştı.

Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de imzalandı. 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet ilân edildi. Mustafa Kemal Paşa ölene kadar Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ise Başbakan oldu.

Saltanat 16 Mart 1920 tarihinden geçerli olmak üzere zaten kaldırılmış, Sultan Vahideddin “sade vatandaş”a dönüşmüş, nihayet aldığı tehditlerin de etkisiyle ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı (17 Kasım 1920).

Saltanatın ve hilafetin devam etmesi demek, Mustafa Kemal Paşa’nın en fazla genelkurmay başkanlığına, İsmet Paşa’nın da kuvvet komutanlığına razı olması demekti. Ama sistem değişir, meşrutiyet yerine cumhuriyet ilân edilirse, Kemal Paşa padişah yetkilerini aşan yetkilerle donatılmış “Ebedi Şef”, İsmet Paşa ise zaman içinde “Milli Şef” olabilirdi.

Neyse, saltanattan sonra, “devletsiz hilafet” de 3 Mart 1924’de kaldırıldı (hilafet kaldırılmadan, İngiltere’nin Lozan Andlaşması’nı imzalamadığını hatırlayalım lütfen)…

Maksat hasıl olmuş, İngiltere’nin çıkarlarına engel teşkil eden hilafet kalkmış, Ortadoğu’da uyduruk devletler kurulmuş, petrol yatakları tümüyle İngiltere’nin kontrolüne girmişti…

Öyle bir şeytanî zekâ kullandı ki, bölge hâlâ toparlanamıyor…

***

Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit

.

Tavsiye Edilen Kitap: Ebubekir Sifil, İdrak ve Tasdik, Rıhle Kitap, 278 sayfa

Tavsiye Edilen Kitap: Ebubekir Sifil, İdrak ve Tasdik, Rıhle Kitap, 278 sayfa

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 1***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 2***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 3***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 4***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 5***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 6***

https://ebubekirsifil.com/

http://rihledergisi.com.tr/

https://twitter.com/EbubekirSifil

https://www.facebook.com/E.Sifil?ref=ts&fref=ts

http://sahniseman.org/

 

.

Kemalist Rejim’in Gerçekleri Anlatan Hocaları Susturma Teşebbüsleri

Kemalist Rejim’in Gerçekleri Anlatan Hocaları Susturma Teşebbüsleri

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar

[1] no’lu dipnotta bahsi geçen yazı…

***

Kemalist rejim, gerçekleştirdiği inkılapların Islam’a aykırı olduğunun halk tarafından anlaşılmasının önüne geçmek için çareyi din adamlarına müdahale etmekte ve CHP teşkilatıyla propaganda yapmakta bulmuştu. Özellikle Ramazan aylarında camilerde vaaz dinleyenlerin sayısının artması kemalistleri endişelendiriyordu. Bu sebeple hakikatleri halktan gizlemek maksadıyla Diyanet Işleri Başkanlığı’na dahi baskı yapıyorlar ve böylece Diyanet Işleri Başkanlığı eliyle Müslümanları aldatmak istiyorlardı… Başka bir ifadeyle, Diyanet Işleri Başkanlığı’nın, Hıyanet Işleri Başkanlığı vazifesi görmesini arzuluyorlardı. Zira Diyanet Işleri Başkanlığı’ndan beklentileri, kendi istekleri doğrultusunda, yani laikliğe uygun bir din anlatmaktı.

Nitekim Içişleri Bakanı Şükrü Kaya, 1930 yılının Ocak ayı başında Diyanet Işleri Başkanlığı’na yazdığı bir yazıda, daha önceki yıllarda görülen tecrübelerin ışığında, bu kez Ramazan ayındaki dini faaliyetler konusunda uyarıda bulunma ihtiyacını hissetmişti:

“Geçen sene Ramazanda camilerde ders veren vaiz efendilerden bazıları, dini ve ahlaki olması lazım gelen esaslardan inhiraf ederek, haklarında takibatı kanuniye icrasını mucib olacak derecede, TBMM’nin tesis ve vaz ettiği esaslar, müesseseler aleyhinde mubalatsızca (dikkatsizce) mütalaada bulundukları malumu riyasetpenahileridir. Milletimizin manevi ve maddi italarına hadim olacak mevzulara inhisarı lazım gelen bu mevizanın (öğütlerin) zati riyasetpenahilerince tecviz buyurulmayacak şeklü sureti cereyanına müsamaha olunmamasının icab edenlere emrü tebliğine müsaade buyurulmasını istirham ederim efendim.”[1]

Kaya, yazıdan Başbakanlığı da bilgilendirmişti.

Ancak gereken önlemlerin alınması CHP’den de talep ediliyordu. Içişleri Bakanı Şükrü Kaya, sadece bir ay sonra, 5 Şubat 1930 tarihli yazısı ile, CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan’dan da benzer bir talepte bulunmuştu:

“Kışın bilhassa Ramazan ayında bazı işsizlerin kahvelerde ve sair toplantı yerlerinde kötü ruhlu adamların propaganda ve dedikodularına alet oldukları ve bu propagandaların revacını (sürümünü) temin ettikleri emsaliyle sabittir. Geçen sene buna karşı gelmek için mukabil propagandalar yaptırılmış ve bu hususta fırkamız (partimiz) teşkilatından çok istifade edilmişti. Bu sene de aynı veçhile yaptırılmakta olan irşad ve mukabil propagandalara fırkamız teşkilatının azami müzaheret ve muavenetinin (destek ve yardımlarının) ibcal edileceğine eminim. Bu münasebetle keyfiyetin bir kere de tarafı alilerinden icab edenlere tebliğ buyurulmasını rica ve bilvesile teyidi hörmet eylerim efendim.”[2]

Gerçekten de CHP Genel Sekreterliği, parti müfettişliğine[3] ilettiği tamimde, Ramazan ayındaki dini faaliyetlerin sıkıca denetlenmesini ve Islam’a ters düşen kemalist inkılaplara aykırı görülen faaliyetlerin de önüne geçilmesini isteyecektir:

“Menfi ve muzır propagandaların en ziyade revaç bulduğu zamanın Ramazan ayı olduğu tecrübelerimizle sabittir. Vaizlerin ağızlarının açıldığı ve oruç keyfile (son kelime daha sonra karalanmış ve yerine elyazısı ile “halile” sözcüğü eklenmiştir) dini tahrikatın yapıldığı bu ay zarfında, teşkilatımızın müteyakkız (uyanık) olması lüzumu aşikardır. Bunun için hükumet teşkilatı ile elele vererek, bu gibi tahrikatın önüne geçilmesine bilumum teşkiatimızca himmet olunmasının icab edenlere tebliğini ve ancak oruç halile esasen asabileşenlerin nafile (son kelime daha sonra karalanmış ve yerine elyazısı ile “lüzumsuz” sözğücü eklenmiştir) yere tahrik edilmemelerine dikkat olunmasının da ilavesini rica ve bilvesile teyidi hürmet eylerim efendim.”[4]

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar 2

[2] no’lu dipnotla ilgili belge…

***

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar 3

[4] no’lu dipnotta sözü edilen belge…

***

Bu meselenin tüm döneme yayıldığını bize açıkça gösteren bir başka yazışmadan daha söz etmenin sırasıdır. CHP Genel Sekreteri ve Kütahya milletvekili Recep Peker, 1936 yılının hemen başlarında, CHP başkanlıklarına ilettiği bir tamimde, aynı konudan dolayı yine dert yanıyordu:

“Geçen Ramazan ve bayramda Arapça ezan okumak, sâlâ vermek, tekbir almak, bazı yolsuz telkinlerde bulunmak, gizli tarikat toplantıları yapmak gibi geri hareketlerin geçen senelere nispetle daha çok olduğu ve bu hareketlerde en çok Nakşi tariki (Nakşibendi tarikatı) menbuplarının ileri gittikleri anlaşılmıştır.

6 Haziran 935 tarihli ve 510 numaralı genelge ile de bildirdiğim gibi yurtta inkılabı ve ileri gidişi koruma ve yayma ödevini üstüne alan ve bu gibi devrim ve durumu müteessir edecek geri hareketlere karşı çok yakından ilgili ve duygulu olması icap eden partimizin bu hareketlere karşı duygulu bulunarak, hükümetle el ve işbirliği yapmalarını, alacakları haberleri vakit geçmeden hükümete bildirmelerini bu vesile ile bir kere daha tekrarlamayı değerli bulurum.”[5]

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar 4

[5] no’lu dipnotta bahsi geçen belge…

***

Görüldüğü gibi, M. Kemal Atatürk döneminde Arapça ezan okumak, sâlâ vermek yanında, “tekbir almak”, yani “Allahu Ekber” demek bile yasaklanmış ve “gericilik” olarak tanımlanmıştır.[6] Bugün Allahu Ekber diyenler, kemalistlerin nazarında “gerici” ve “yobaz”dırlar.

Yukarıdaki belgelerden açıkça anlaşıldığı üzere, Diyanet Işleri Başkanlığı’nın camide vaaz eden hocalara müdahalede bulunması istenmektedir. Diğer yandan, CHP teşkilatından da hocaların izlenmesi talep edilmektedir. Ayrıca, devlet içinde yer alan maaşlı din adamlarının karşısına CHP teşkilatından karşı propaganda çabası beklentisi de dikkat çekmektedir.

Bu resmi yazışmalar, bu türden dini faaliyetler ile bu türden faaliyetlerle mücadelenin daha en başından itibaren sürdüğü izlenimini vermektedir. Öyle görülüyor ki, cami imamları kemalist rejimi sorguluyordu. Din adamları her ne kadar devletin maaşlı memuru da olsalar, kendilerinden beklenen vaazları değil de, hakikati anlatıyorlardı.

Demek oluyor ki, Milletimiz öyle zannedildiği gibi kemalist rejimi desteklemiş değildir, tam aksine; susturulmuş ve sindirilmiştir.[7]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] “Dahiliye Vekaleti (Emniyet Umumiye Umum Müdürlüğü)’ünden Başvekalet’e”, (Ocak 1930), “Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet’e”, (6 Ocak 1930), Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/26 150 12.

[2] “Cumhuriyet Halk Fırkası Katibi Umumiliği’nin Parti Müfettişleri’ne 2 Şubat 1930 tarihli ve 2087 sayılı Tamimi”, “Dahiliye Vekaleti (Hususi Kalem)’den CHF Katibi Umumiliği’ne”, (5 Şubat 1930). CHP K, (Katalog Numarası) : 490 01/1 3 19.

[3] Cemil Koçak, “Tek Parti Döneminde CHP Parti Müfettişliğine Ilişkin Ek Bilgi(ler)”, Mete Tunçay’a Armağan, (Derleyenler: Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora ve Murat Koraltürk, Iletişim Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 675 – 681.

[4] “Cumhuriyet Halk Fırkası Katibi Umumiliği’nin Parti Müfettişleri’ne 2 Şubat 1930 tarihli ve 2087 sayılı Tamimi”, “Dahiliye Vekaleti (Hususi Kalem)’den CHF Katibi Umumiliği’ne”, (5 Şubat 1930). CHP K, (Katalog Numarası) : 490 01/1 3 19.

[5] Cumhuriyet Halk Fırkası Katibi Umumiliği’nin CHP Başkanlıkları’na 8 Şubat 1936 tarihli ve 3/672 sayılı Tamimi, CHP K, (Katalog Numarası): 490 01/3 12 9.

[6] Ezan, hatta Kur’an okumanın yasaklanması hakkında geniş malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/09/17/salatu-selamin-ve-tekbirin-turkcelestirilmesi/

[7] Milleti ve hocaları nasıl susturduklarını merak edenler buradan okuyabilirler:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/30/m-kemal-hoca-imza-et-dedim-keyfini-bozarim-sonra-hilafetin-kaldirilmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Ihsan Şenocak’tan Leman Sam’a Kurban Cevabı

Ihsan Şenocak Hoca’dan Leman Sam’a Kurban Cevabı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

leman sam kurban, leman sam isid, leman sam hakaret, leman sam Islam, leman sam din, leman sama tepki leman sam ihsan senocak,

***

Kurban’a Hakaret Eden Mübtezel Şarkıcı Kadına

İhsan Hocamızın bir gazetenin, şarkıcı bir kadının Kurban’a hakaretiyle alakalı yönelttiği soruya verdiği cevap:

Ben bu kadının adını ne ilim, ne fikir, ne de sanat meclislerinde, ne doğrudan ne de dolaylı duymadım. Bunlar, İslam hangi istikameti gösterdiyse zıddına gitmeyi çağdaşlık kabul eden, İslam gündüz dediyse gece, “nikah” dediyse “zina” demeyi maharet zanneden, sanatçı etiketiyle “ahlaksızlık komisyonculuğu” yapan mübtezel varlıklardır.

Bunlarda İslam düşmanlığı atalarından gelen irsi bir soysuzluk hastalığıdır. Bu hastalığa mübtela olan müseccel yobazlarından Tevfik Fikret bir Arefe günü kurbanlık hayvanları görür ve şöyle der; “Din şehid ister, asuman kurban, her zaman her tarafta kan, kan”.

Ne var ki, Bugün İslam’a saldıran Tevfik Fikret gibi asgari seviyede de olsa sanat cephesinde varlık gösteremeyen, bütün sermayesi Eski İstanbul sokaklarında müşteri arayan RUM AŞUFTELERİ gibi boyadığı yüzüyle ya da yaptığı küfürlerle itibar arayan zavallı bir kadın… Kadınlık onurunu çiğneyen bir kadın… Sizinle konuşurken internette SURATINA bir defa baktım: Saç şekli, giyim tarzı, bakışı, edası hasılı her şeyinde Batı Uygarlığı’nın mührü var. Batı’nın hayat tarzına mahkûm olduğundan İslam’dan mahrum kalan nasipsiz diye bakmalı ona. Acımalı…

İnsaniyet adına Kurban’ı eleştiren bu zavallının köleliğini yaptığı Batı’lı Efendileri, Afrika’daki çocukların sofrasından ekmeği aldı, onları sömürdü. Onun hayran olduğu Batı, Hindistan’da İngiliz kumaş piyasasını kaybetmemek için 40 bin kumaş ustasının elini kesti. Bir buçuk asırdır İslam coğrafyasını kan gölüne çevirdi. Batılı katillere kölelik yapan BİR KADININ hayvan haklarından bahsetmesi katillerin suçunu örtmeye yönelik bir hamledir. Bir casusluktur. Zavallı köle…

Batılı Efendileri insan öldürüyor, onları görmüyor. Çünkü öldürülen Müslüman ve onların nazarında Müslüman’ın hayvan kadar da değeri yok.

Oturdukları zaman şarabın yanında bir çeşit etle iktifa etmeyenler, Kurban’a saldırıyor. Bu kadın, madem samimidir, gitsin tavuk kümeslerinin, mezbahaların, kasapların önünde nöbet tutsun. Sosyeteye “et yemeyin” diye ricada bulunsun. Et onlara helal, Müslümana haram öyle mi?!

İlk defa sorunuz vesilesiyle adını duyduğum ve internetten suratına baktığım bu kadında tam bir cinnet hali var. Buna kızmak, tedavi esnasında elini ısıran hastayı darp eden ruh doktorunun hareketinden farksız olur. Doktor hastaya, ehl-i insaf da bunun gibi varlılara kızamaz. Bunlara lanet okumak, Allah’ın bize ihsan ettiği akıl ve haya nimetine nankörlük olur.

Muhataplarını cehaletle itham eden, Kurban’ın İslam’dan önceki pagan dinlerinde de olduğunu söyleyen zavallı kadın, İslam’ın Hz. Adem’den itibaren bütün İlahi dinlerin ortak adı olduğundan ve yine her dinde Kurban olduğundan habersiz cehalet kusuyor. Bilmediğini bilmeyen bu yüzden bilmekten de sürekli mahrum kalacak zavallı…

Baldırbacak komisyonculuğunu sanat zanneden o zavallıya ve onu konuşturan güruha söyleyin; Kasaptan eti alıp, tıksırıncaya kadar yiyenlerin, bütün hayatları mideyle tuvalet arasına mahkum olduğundan Kurban gibi ulvi meseleleri anlamaları zordur. Onlar hayvanı tıksırıncaya kadar yemek, Müslümansa Kurbanı aynı zamanda paylaşmak için keser. Nitekim “Kurban kes” emrine kadar, “Her şey benim olsun.” diye birbiriyle savaşanlar, Müslüman olup Kurbanla paylaşmayı öğrenince savaş alanlarında susuzluktan dudaklarının çatladığı son nefeslerinde mataralarındaki birkaç damla suyu kardeşleriyle paylaştılar.

Bunların sanatçı, sinemacı, gazeteci etiketiyle asıl yaptıkları “ahlaksızlık komisyonculuğu”dur. İslam’a nefret ve efendileri Batı’ya sadakat, idrak melekelerini öylesine iptal etmiştir ki, küçücük beyinlerini saran boyalı kafalarında fikir ve sanat istidadı kalmadığı gibi, ahlak ve haya haysiyeti de yok olmuştur. Bu yüzden patlayan öfkeleri fikir ve sanat mecrasından değil, şehvet, kin ve ihanet vadisinden akıyor.

Ne oluyor bu meseccel islam düşmanlarına ki bir bayram günü yine kin kusuyorlar? Neden, yedikleri eti görmeden, paylaşmayı öğreten Kurban’a saldırıyorlar? Yiyor, içiyor, istediği semtte ayyaş oluyor, Gezi’de nara atıyor, dans ediyor, zurna çalıyor, tencere-tava dövüyor, sanat diye şehveti tahrik ediyor genç kuşakları aptallaştırıyor, bütün bunlara rağmen Müslümanın kurbanından rahatsızlık duyuyorlar. Niçin? Ezanları susturamadıklarından, müslüman kadınların başlarından örtülerini alamadıklarından, camileri yıkıp, bütün Kur’an’ları yakamadıklarından, kurdukları darağaçlarına rağmen bu topraklardan İslâm’ın izini silemediklerinden ve Müslümanların kökünü kurutamadıklarından dolayı mı rahatsızlar?

Sen ey mübtezel kadın! Niçin Müslüman hemcinslerinden utanıyorsun? Onlar nikaha inanıyor, sense zinayı özgürlük olarak görüyor, ortalık malı olmayı kabul ediyorsun, onun için mi? Vah zavallı…

Bunlar İslam’ı en bayağı şeytandan daha bayağı görür. Bu yüzden içlerinde biriktirdikleri muzahrafatı İslam’a kusmak için fırsat ararlar. Fakat her defasında müslümanın istikamet rüzgarı, tükürüğü geri çevirip alınlarına yapıştırır. Menemen hadisesinden bu tarafa cereyan eden hadiseler, yüzlerini adeta muzahrafat lavabosuna çevirmiştir.
Suratında muzahrafatla dolaşmaktan zevk alan zavallı! Merhamet ne kadara müsaade ediyorsa o kadar acıyorum sana…

***

Dr. İhsan Şenocak, İlmi ve Fikri Araştırmalar Merkezi (İFAM) Kurucusu ve Hüküm Dergisi Yayın Danışmanı’dır.

http://www.hukumdergisi.com/

http://ifam.org.tr/

***

İhsan Şenocak Facebook:

https://www.facebook.com/ihsansenocakhoca?ref=profile

.

Hadis-i Şerifler’de Yaşama Güdüsü

Hadis-i Şerifler’de Yaşama Güdüsü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

hadisi serif ve bilim hadis ve saglik uydurma hadis var mi, kac tane hadis var,

***

Fizyolojik güdüler, vücutta kimyevi ve organik dengenin bozulması sonucunda harekete geçer. Bu hal, son psikofizyolojik araştırmalarda, homeostasis (hayati denge) olarak bilinmektedir. Insan veya hayvan bu dengesizlikten kurtulmak için güdülenir ve vücudu eski denge durumuna getirmek için harekete geçer. Güdü harekete geçince, insan veya hayvan vücudu bozulan dengeyi sağlamak, eski sağlıklı durumuna kavuşmak için uygun hareketi yapar. Bu yüzden, Amerikalı meşhur fizyolog Walter Cannon (1945), bedende hayati dengeyi sağlamak için, faydalı/uygun harekete yönlendiren bir hikmetin olduğu fikrine vardı. Son deneysel araştırmalara göre, vücutta önemli bazı besinlerin eksikliği, bu besinleri içeren yiyeceklere doğru bir eğilim oluşturuyor. Bu deneylerden birinde, vücutlarında büyük ölçüde tuz kaybına uğratılarak böbrek üstü salgı bezleri tahrip edilen fareler kullanıldı. Önlerine tatlı ve tuzlu su bulunan kaplar konuldu. Böbrek üstü salgı bezleri tahrip olan fareler, önceki hallerine oranla çok büyük miktarda, yaklaşık 20 kat daha fazla su içmeye başladılar. Bu deney, vücuttaki tuz eksikliğinin tuzlu su içmek için bir güdü oluşturduğunu gösterdi. Bu güdü, böbrek üstü salgı bezleri tahrip edilmeden önce bu farelerde olmayan bir güdüydü.

Daha başka deneyler, süt emme çağında olan çocuk grupları üzerinde yapıldı. Sağlık durumları özenle gözden geçirilip kiloları tartıldı. Önlerine konan, sevdikleri çeşitli yiyecekleri özgürce seçip yemeleri için serbest bırakıldılar. Bir müddet sonra, bu çocukların sağlık durumlarının daha iyi olduğu görüldü. Bu deneyler, bedendeki belirli besinlerin eksikliği sonucunda vücuttaki hayati dengenin (homeostasis) bozulması halinde, noksan besinleri içeren gıdalara karşı bir dürtü, bir iştah oluştuğunu ortaya koymuştur.[1] Açıkça anlaşılacağı gibi bu besinlerin alınması vücudun ihtiyaç duyduğu gıdaları sağlamakta, vücut bundan yararlanmakta ve sağlık düzelmektedir.

Bu gerçeğe Rasulallah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, işaret etmektedir:

“Nebi (sallallahu aleyhi vesellem) bir hastayı ziyaret etti. Ne yemek istediğini sorunca, buğday ekmeği başka bir rivayette kek cevabını verdi. Rasulallah (s.a.v): Kimde buğday çöreği varsa kardeşine göndersin buyurdu. Ardından: “Birinizin hastası, birşey arzuladığında onu yedirsin.” sözünü ekledi.”

Nebi (sallallahu aleyhi vesellem) bir hastayı yokladı. “Ne arzuluyorsun?” diye sorunca “kek” dedi. Nebi: “Tamam” deyince, istediğini getirdiler.[2] Rasulallah (s.a.v): “Birinizin hastası, birşey arzuladığında onu yedirsin.” buyurdu. Bu söz mutlaka, Yüce Allah’ın vücutta yarattığı bir özelliğe işaret ediyor. Insan ve hayvan, vücudun ihtiyaç duyduğu gıdaya iştahla yöneliyor. Bu özellik, Walter Cannon’un 20. yüzyıl başlarında, canlı varlıkların hayati dengeyi sağlamak (Homeostasis) için yaptıkları hareketleri araştırmalarında keşfettiği bir özelliktir. Bu hadisinde Rasulallah (s.a.v), “Birinizin hastası, birşey arzuladığında onu yedirsin.” sözüyle, hastanın arzu duyduğu yiyeceğin ona fayda vereceğine işaret etmiştir. Çünkü vücut ona ihtiyaç duymuştur; yediğinde gıda olacak ve sağlığı düzelecektir.[3]

 

**********

 

KAYNAKLAR

 

[1] Prof. Dr. Muhammed Osman Necati, el-Kur’anu ve İlmu’n Nefs, Daru’ş Şuruk, 3. Baskı, Beyrut 1987, sayfa 76-79.

[2] İbnu Mâce, 1/No: 1439, 1440, 3440, 3441.

[3] Prof. Dr. Muhammed Osman Necati, Hadis ve Psikoloji (el-Hadisu’n Nebeviyyetu ve İlmu’n Nefs), (tercüme eden: Dr. Mustafa Işık), Fecr Yayınları, Ankara 2008, sayfa 21, 22.

 

.

Mehmed Akif’ten “meal” Müslümanlarına Tenkid: Mızrak Kafalı Cüretkârlar

Mehmed Akif’ten “meal” Müslümanlarına Tenkid: Mızrak Kafalı Cüretkârlar

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

mehmet_akif türkce kuran, türkce meal, kuran meali, meal müslümanlarina cevap, sadece kuran diyenlere cevap,

Mehmed Akif Ersoy

***

Malumunuz olduğu üzere Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercüme edilmesine karar verilmişti.[1] Gerek Millet Meclisi, gerek bütün ehl-i irfan bu işi Mehmed Akif’in başarabileceğini düşünüyordu. Ancak Mehmed Akif, “Kur’an’ın Türkçe’ye tercümesi mümkün değildir” diyerek bu teklifi reddediyordu. Yakın dostlarından Ruhi Naci Sağdıç, Akif’e -Hasan Basri Çantay’ın da bulunduğu bir mecliste- kendisinin bu konudaki çekingenliğine pek bir mana veremediğini söyleyecek olur:

“Ben, bir ara, Akif Bey’in çekingenliğini yersiz buldum. Bu hali onun taassubuna hamleder gibi oldum. Yanımızda Basri Bey de vardı. O serinkanlı Akif Bey canlandı ve içini şu yolda boşalttı:

‘Oğlum, sen bu işi basit mi sanıyorsun? Tercümesi istenen eser roman değil, beşeriyetin içtimai mihverini değiştiren Kur’an’dır. Herhangibir ifade ve ibarenin bile her tabirinde, hatta her kelime ve harfinde -dilbilgisi bakımından- tasrih ve teşmil, ta’rif ve tenkir gibi incelikler vardır. Mesele Kelamullah’a gelince, ondaki eslaftan hikayeleri ve ahlaki ibret tavsiyeleri, emir ve nehiyleri, temsil ve tenzihleri, tebşir ve tenzirleri, vaad ve vaidleri, tergib ve terbihleri başka bir dil ile söylemek mümkün mü?”

Akif bey bu zemindeki sözüne devamla asıl korktuğu akıbeti de açıkladı:

“Dahası var: Tefsirsiz ve izahsız tercümeyi eline geçirenlerden bazı mızrak kafalı cüretkârlar türeyecek; “Kur’an’ın manasını -Arapça bilmediğimiz için- anlayamıyorduk amma işte tercümesi meydanda. Bizim de akıl ve idrakimiz, bizim de yeter derece kiyaset ve siyasete vukufiyetimiz var” diyerek pis papuçlarıyla mindere, minbere çıkacaklar ve oradan vaaz edecekler, hutbeler (nutuklar) iradına yeltenecekler, Islam’daki hakiki mana ve maksadı kavramadan irşad yerine ifsada kalkacaklar. Öyle küstahların önüne ne ile ve nasıl geçilir?”[2]

Mehmed Akif’in korktuğu ne yazık ki oldu… Bugün eline meal alan mızrak kafalı cüretkârlar, kendilerini müctehid zannedip halkı irşad yerine ifsad ediyorlar.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/18/ataturk-elmalili-hamdi-yazira-kuran-tefsir-ettirdi-yalani/

[2] Ruhi Naci Sağdıç, Kur’an Tercümeleri Münasebetiyle Mehmed Akif Merhum Hakkında Hatıralar, Sebilürreşad, XI/268, sayfa 281-283, 17, Mayıs 1958.

 

***

BENZER KONULAR:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/28/m-kemal-ataturk-ve-avanesinin-kuran-karsisindaki-acziyetleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/10/turkce-ibadet-olur-diyen-yasar-nuri-ve-avenesine-cevap/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*