Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli eseri mutlaka okunmalıdır…

***

Monarşileri cumhuriyete çeviren darbelerde, hânedanlar hep sıkıntı çekmiştir. Ancak hiçbiri, Osmanlı hânedanı kadar çekmemiştir. Dehşetli bir ihtilâlin yaşandığı Fransa’da bile, kraliyet ailesine bu kadar ağır bir muamele yapılmamış; Kral XVI. Louis ve zevcesi Marie Antoinette, Avusturya’dan yardım isteyip kaçmaya teşebbüs ettikleri için idam edilmişlerdir. Rusya’da Bolşevik Ihtilâli üzerine, antikomünistler mukavemet etmiş; kurdukları Beyaz Ordu, Çar’ın hapis tutulduğu Urallara yaklaşınca, paniğe kapılan Bolşevikler, Çar II. Nikola ve 6 kişilik ailesini hunharca katletmişlerdir. Bununla beraber Romanovların diğer ferdleri, katliama uğramamıştır. Üstelik Rusya’da kurulan yeni rejim, demokratik insan haklarını tanımayan ve aristokratlara tolerans göstermesi beklenmeyen komünist bir rejimdir. Üstelik bir de Osmanlı hânedanından, Çar ailesi gibi katliâma tâbi tutulmadıkları için âdeta yeni rejime minnettar olmaları beklenmiştir. Halbuki Osmanlılar, fethettikleri beldelerin hânedanlarını ya yerinde idareci olarak bırakmış; ya da müslüman olmuşlarsa yüksek devlet hizmetlerinde istihdam etmiştir.

Yılmaz Öztuna diyor ki: “Iki büyük dünya savaşı sonunda Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedanı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler, Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı. Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof’lar hariç, hiçbir hânedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı. Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hânedanlarından bile büyük… Ertuğrul Gazi’den (1191-1281), Ikinci Abdülhamid’e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halifelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı.” (Türkiye Gazetesi, 19 Temmuz 2010)

Yakın dünya tarihinde monarşilere karşı tertiplenen ve muvaffak olan darbelerde, hükümran ailenin bir veya birkaç ferdi, ya memleketi terk etmiş ya da varlığı yeni rejimi tehdit edeceğinden sınır dışı olunmuştur. Ancak bunlardan hiçbirinde, hânedanın Osmanlılar gibi topyekûn sürüldüğü ve mallarına el konulduğu vâki değildir. Portekiz, Ispanya, Italya, Bulgaristan, Romanya, Sırbıstan ve Yunanistan’da monarşi darbe ile yıkıldığı zaman, yalnızca hükümdar ailesi yurt dışına çıkmış; mallarına dokunulmamıştır. Üzerlerinden geçen komünizm silindiri kalktıktan sonra, Rusya ve eski Demirperde memleketleri, monarşiyi geri getirmemiş, ama kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etmişlerdir. Ispanya’da monarşi tekrar kurulmuştur. Yeltsin, itibarını iade ettiği çar ailesine tantanalı bir de cenaze merasimi tertiplemiştir.

I. Cihan Harbi’nden sonra tahtını kaybeden Almanya Kayzeri Wilhelm ve Avusturya Imparatoru Karl, yalnızca aileleri ile beraber kendi istekleriyle memleketi terk ettiler. Tahttan resmen feragat etmedikleri için de dönmediler. Taht iddiası bulunmayan hânedan mensupları, her ikisinde de memleketlerine dönebildi ve mallarına oturabildi. Geride kalan hânedan mensuplarına ilişilmediği gibi, mallarına da tasarrufta devam ettiler. Almanya ve Avusturya, çok az bir zaman sonra kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etti. Kayzer, mallarına daha 1920’lerde kavuştu. Iran’da Pehlevî darbesi, Kaçar hânedanından, şahın da bulunduğu dört kişiyi sürgüne yolladı. Nâsır bile, zenginlikleri dillere destan Kavalalı hânedanın mallarını kısmen müsâdere etmiş; ama hiçbirini vatanından sürmemiştir. Osmanlı hânedanının sürgünü, Bolşevik tarzından da ağır bir muamele olmuştur. Halife Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hânedanı, Yunan ordusuyla mücadeleyi topyekûn desteklemenin cezasını böyle görmüştür. Halbuki vatandaşlık, mukavele neticesi doğan bir alacak değil; şahsa sıkı sıkıya bağlı bir insan hakkıdır. Dolayısıyla isyan gibi muhik [haklı] bir sebep olmaksızın tek taraflı kaldırılması mümkün değildir. XVI. asırda Floransa’da yaşamış siyaset adamı ve filozof Machiavelli, bir memlekette hâkimiyet kurmak isteyen kimseye, önceki hânedanı tümüyle ortadan kaldırmayı tavsiye eder. Ankara, postmodern bir şekilde, hânedanı ortadan kaldırmamış; ama kaldırmaktan beter etmiştir.

.

**********

.

KAYNAK:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 81-83.

.

Reklamlar

Saltanat muhafaza edilebilir miydi?

Saltanat muhafaza edilebilir miydi? – Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ekrem bugra ekinci

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci…

***

1922’de Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman parlamenter bir monarşi idi. Bir başka deyişle bir taçlı demokrasi idi. Bu demokrasi de 4 Mart 1925’teki ‘takrir-i sükûn kanunu’ ile kaldırılmıştır. Yani cumhuriyet idaresi, demokrasi getirmek şöyle dursun, olanı da götürmüştür. Avrupa’daki Ingiltere, Danimarka gibi taçlı demokrasilerin varlığı ve memlekete kazandırdığı istikrar nazara alınırsa, saltanat pekâlâ muhafaza edilebilir ve demokrasi geleneği de böylece devam edebilirdi. Anadolu’da yaşayan farklı din ve ırklara mensup imparatorluk bakiyesi halkların idaresi de daha kolaylaşırdı. Saltanat kaldırıldıktan sonra, hânedan reisi olan şehzâdelerin hemen hepsi bu makamı hakkıyla doldurabilecek şahsiyette idiler. (..) Bugün dünyanın en istikrarlı memleketleri, monarşi ile idare olunmaktadır. Ayrıca cumhuriyetle idare olunan memleketlerde, ezcümle Fransa’da kralcılar, bilhassa yaşattıkları an’aneleri ile güçlü bir gruptur ve siyasî bir parti etrafında teşkilatlanmıştır.[1] Türkiye’de ise saltanat ve hilâfet taraftarı olmak, anayasal bir suçtur.

Hilâfet ve hânedan için çanlar, 1340/1924 Şubat ayındaki bütçe müzâkereleri sırasında çalmaya başladı. (..) Halbuki hilâfet ve halife, Ankara için potansiyel bir tehlike olmaktan çok uzaktı. (..) Halifelik, yeni rejim için değil, başta Ingiltere olmak üzere, Avrupa devletlerinin ve ekonomik güç mihraklarının kurduğu ‘yeni dünya düzeni’ için tehlike teşkil ediyordu. Ancak dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip Ingiltere, XIX. asırdaki politikasını, halifeliğin nüfuzunun azaltılması ve kaldırılması üzerine kurmuştu. Ekim 1923’e kadar Istanbul’u boşaltmayan Ingiltere, halifeliğin kaldırılması hususunda da Ankara’ya baskı yapmayı ihmal etmedi.

Nihayet beklenen oldu. Öteden beri halifeliğin kaldırılmasını isteyen ve bunun için Lozan’da Ankara heyetini sıkıştıran Ingiltere, yeni bir teşebbüste bulundu. Hilâfet Komitesi adı altında Londra’nın kontrolünde çalışan bir heyetin lideri Seyyid Ali adında bir Şiî ile Sünnî halifeliği zaten kabul etmeyen Ismailiye mezhebinin lideri Ingiliz diplomat Ağa Han, Ankara’ya bir mektup yazarak, halifenin siyasî gücünün arttırılmasını istedi. Istanbul gazetelerinde neşredilen mektup, Ankara’nın istediği bahaneyi verdi. Halifeliğin, yabancıların Ankara’nın içişlerine karışma vesilesi hâsıl ettiği kanaatine varıldı. Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi 53 arkadaşının teklif ettiği 3 Mart 1340/1924 tarih ve 431 sayılı “Hilâfetin ilgâsına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti memâliki hâricine çıkarılmasına dair kanun” ile halifelik kaldırıldı. Halkın reaksiyonundan çekinen Ankara, bu kanuna dâhil ederek, hânedanı topyekûn sürgüne yolladı. Ingiliz parlamentosu, ancak bu kanunun kabulünden sonra Mayıs 1924’te Lozan Antlaşması’nı tasdik etti. Türkiye’de cumhuriyetin gerçek kuruluşu böylece mümkün olabildi.

***

[1] Fransa nüfusunun %10’u kararlı monarşist, %15’i monarşist sempatizanı, %50’si cumhuriyetçi ve %25’i ise ortada kabul edilir. Kralcıların ‘L’Aurore’ adlı bir gazeteleri vardır. ‘Le Figaro’ da kralcılara hitap eder. François Partuier, 1963’te Le Figaro’da çıkan bir yazısında, banknotların üzerine ve turistik tesislere verilmiş adlara bakarak, Fansızların zevkleri ve siyasî temâyülleri hakkında bir teşhis ortaya koymaya çalışmıştır. Fransa’nın çeşitli köşelerindeki tanınmış lokantaların tabelalarına ve buralarda satılan şarapların etiketlerine bakınız. Çoğunda kralların, eski rejim idarecilerinin veya şatoların adlarını göreceksiniz. Cumhuriyet uğruna mücadele etmiş kahramanlardan bir tekinin hatırasını canlandıran bir ticaret unvanı ile belki karşılaşmayacaksınız. Hürriyetçilerin ve devrimcilerin adları, yalnız okul ve sokak levhalarında yer almaktadır. Dünyaca meşhur ‘Bordeaux’ şaraplarında bile, bölgenin coğrafî ve tarihî hususiyetleriyle alâkalı olduğu halde, ‘Girondins’ diye bir markaya rastlamazsınız. (Girondins, Fransız Ihtilâli’nde ismini Bordeaux şehrinin ‘Gironde’ bölgesinden almış bir siyasî gruptur.) Fransızlar, zevkle karınlarını doyurmak istedikleri vakit, monarşi devrinin hatıralarını yaşatırmış gibi görünen yerleri tercih etmektedirler. Ya buralardaki masraflarını hangi paralarla ödemektedirler? Üzerinde Henri IV, Richelieu ve Bonaparte gibi müstebit iktidar sahiplerinin yahut Molière ve Racine gibi krallık devri edebiyatçılarının yahut Victor Hugo gibi bir Napoléon hayranının resimleri bulunan franklarla… Niçin paraların üzerinde Danton, Clémenceau veya Foch gibi Fransa’yı kurtarmış bir cumhuriyetçinin resmi yoktur ve neden Fransa’da buna itiraz eden tek kişi çıkmamıştır? Sebebini açıklayayım: Ihtilâllerin hatırası, devrim heyecanlarının tazelenmesi ve cumhuriyetin sembolü, Fransızlara rahatlık ve emniyet hissi telkin etmemektedir.

.

**********

.

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 70-73.

***

TAVSIYE EDILEN KITAP:

Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli kitabı mutlaka okunmalıdır…

***

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

***

Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı 2

***

Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan Osmanlı Ailesinin Cileli Asrı

.

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

BT osmanli islam devleti osmanli devleti seriatla mi yönetiliyordu, osmanli seriat ile mi yönetiliyordu, osmanli seriat, osmanli devleti diktatörlük müydü, padisah diktatör müydü, osmanli laik miydi

***

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmişti. Bugün de klasik fıkıh terminolojisine sahip bulunmayan bazılarının Osmanlı Devletindeki tatbikatı sathî değerlendirerek benzeri neticelere vardığı müşahede edilmektedir. Şu halde şer’î bir devletten söz edebilmek için hangi kriterler lâzım geldiği ve Osmanlı Devleti’nin bunlara ne denli sahip olduğunun ortaya konulması icap etmektedir.

Devlet demek, hukuk demektir. Zira devlet, haklı ile haksızın arasını ayırmak, mazlumun hakkını zâlimden almak üzere vardır. ‘Hakk’ın çokluk hâlinin ‘hukuk’ olması boşuna değildir. Hemen her semâvî din, inanç ve ibâdetler yanında, hukuk kaideleri de getirmiştir. İslâmiyet, daha başından itibaren bir devlete sahip oldu. İslâm hukuku, bu devletin himayesinde doğdu ve inkişaf etti. Klasik İslâm kaynaklarında, bu hukukun hâkim olduğu beldelere dârülislâm veya şimdiki tabirle ‘İslâm devleti’ veya -aman yanlış anlaşılmasın- ‘şer’î devlet’ deniyor.

Demek ki bir beldede İslâm hukuku hâkim ise, müslüman ve gayrımüslimler vatandaşlık şemsiyesi altında barış içinde yaşayabiliyorlar ise, orası İslâm devletidir. Şer’î devlet, müslüman ve gayrımüslimlerin, can, mal ve din hürriyetine sahip bulunduğu, hukuk sisteminin şer’î prensiplere dayandığı bir sistemdir. İsterse müslümanlar ekseriyette olmasın. Hatta emperyalistlerin işgal ettiği ve başına da gayrımüslim idareciler tayin ettiği müslüman beldeleri, şer’î hukukun tatbikatı devam ediyorsa, dârülislâm olarak kalır. Kur’an-ı kerim, aşağıda zikredileceği üzere, indirdiği hukuk kaideleriyle inanarak amel etmeyi iman ile bir tutar.

Türkler, Müslümanlığa girdiklerinden itibaren, kendilerini İslâm cemiyetinin içinde buldular ve burada câri hukuk sistemine tâbî oldular. İslâm dini, inanç ve ibâdet esasları yanında, önceki semâvî dinler gibi, hukukî hükümler de ihtivâ ediyordu. Türklerin Müslümanlığa girdikleri zamanlarda İslâm hukuku tekemmül etmiş ve tedvin olunmuştu (yazılı hâle getirilmişti). Müslüman Türk devletleri de, Abbasî Devleti modelini kabul ederek, burada hâkim hukukî, siyasî ve idarî gelenekleri benimseyip sürdürdüler. İslâm hukukunun boşluk bıraktığı hususlarda, bu hukuka aykırı olmayacak şekilde, kendi siyasî ve hukukî geleneklerini de tatbik ettiler. İslâmiyet’e uymayan âdetlerini de bıraktılar. Osmanlı Devleti de bu yoldan yürüyerek, dünya üzerinde hüküm sürdüğü altı asır boyunca, İslâm hukukunu bütünüyle tatbik etme iddiasında oldu.

Bazı yazarlar ve tarihçiler, Osmanlı hukuku denildiğinde, İslâm hukukunun bir versiyonunun anlaşılmasını yanlış bir ön kabul olarak değerlendirmişler; Osmanlı Devletinde İslâm hukukunun ancak sınırlı ve kısmî bir yürürlüğünün olduğunu, geniş bir sahada örf kuralları ile padişah emirnâmelerinin tatbik edildiğini; hatta şer’î hukukun en çok şeklî hukuku ifade ettiğini, bir başka deyişle şeklen yürürlükte olduğunu; Osmanlıların pek çok hususta şer’î hukuka aykırı hükümler kabul etmek zorunda kaldığını söylemişlerdir. Bunun neticesi olarak da Osmanlı Devleti’nin aslında bir İslâm devleti olmaktan çok, kısmen de olsa laik esaslara dayandığını iddia etmişlerdir. Bu yazarlar ekseriya arazi rejimi, devşirme sistemi, şehzâde idamları, muamele satışı, irsadî vakıf sistemi gibi spesifik tatbikatları bu iddialarına misal göstermişlerdir. Böylece Osmanlı Devleti’nin klasik mânâda bir şer’î devlet sayılamayacağı hususunda bir paradigma meydana getirmişlerdir.

İslâm hukukunun aslî kaynaklarına ulaşamayan bu müelliflerin kanaatlerine iştirak etmek mümkün değildir. Şer’î hukuk, bazı sahalarda boşluk bırakmış ve bu sahalarda teşri (hüküm koyma) salâhiyetini hükümdara vermiştir. Hükümdar, İslâm hukukuna aykırı olmamak şartıyla, gerekirse mahallî örf ve âdetlerden de istifade ederek bir takım hukuk kâideleri koyabilir. Bunun misallerine de rastlanmaktadır. Nitekim İslâm hukuku, kim olursa olsun idarecilerin (emîrin) hukuka uygun emirlerine itaat edilmesi esasını koymuştur.

İslâm tarihi boyunca şer’î hukuk Müslüman devletlerde hep aslî sistem olarak tatbik edilmiştir. Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, İslâm hukuku referansları araştırılmış ve mesele fetvâya bağlanmadıkça icraata geçilmemiştir. Osmanlı Devleti de esas itibariyle İslâm hukukunun Hanefî tefsirini tatbik etmiş; ihtiyaç oldukça diğer sünnî mezheplerden, hatta bu mezheplerin zayıf kavillerinden istifade etmekte beis görmemiştir. Böylece her meselede İslâm hukukunun sınırları içinde hareket etmeye itina gösterilmiştir. Tanzimat’tan sonra, Avrupa kanunlarının iktibasında bile, bu metinler şerî hukukla mutâbık hâle getirilmeden ilan olunmamıştır.

Hükümet icraatında şer’î hukuka aykırılık bahis mevzuu olsa bile, bu istisnâî bir vaziyeti ifade eder. ‘İstisnalar kâideyi bozmaz’. Osmanlı otoritelerinin ‘Biz gerekirse şer’î hukuku bertaraf ederek hüküm koyarız’ şeklinde bir iddiası hiç olmamıştır. Siyasî pragmatizm başka şeydir, laiklik başka şeydir. Kanunnâmelere şer’î prensiplere aykırı hususların girmesine göz yumulmuş olabilir; hatta şer’î hukuk hükümlerinin tatbikinde ihmal gösterilmiş olabilir. Ancak İslâm inancına göre, “Ameller, imandan bir cüz değildir”. Yani günah işlemek, insanı dinden çıkarmaz. Nitekim son şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi diyor ki: Müslüman milletin hükûmeti, dinden infisâlini [ayrıldığını] ilân etmeksizin ahkâm-ı İslâmiyye hâricinde hareket ederse, günahkâr bir Müslüman gibi fısk irtikab etmiş [günah işlemiş] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar fâsıklardır” meâlindeki âyetin (Mâide: 47) şümulüne girer. Böyle olmayıp, dinin emir ve yasaklarına uymanın halka ait bir keyfiyet olduğu gerekçesiyle Ahkâm-ı İslâmiyyeyi ilgâya [kaldırmaya] kalkışırsa bu irtidad [dinden çıkma] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerdir” meâlindeki âyetin (Mâide: 44) şümulüne girer.

Evet, Osmanlı Devleti, Avrupa siyaset tarihi terminolojisi çerçevesinde bir teokrasi değildir. Çünki halîfe/padişah, her ne kadar ruhânî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; Papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları afvetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salâhiyetine de sahip değildir. İslâm-Osmanlı cemiyetinde ruhban [râhipler] sınıfı bulunmaz. Dinî âyinlerin mutlaka hükümdar veya din adamı tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur. Din adamlarını, aynı zamanda ilmiye sınıfı diye bilinen, kadılar [hâkimler], müftüler (hukuk müşavirleri) ve müderrisler (akademisyenler) teşkil eder. Osmanlı Devleti’ndeki bütün hukukî ihtilaflar, medrese mezunu din âlimi kâdılar önüne çıkarılır; İslâm bilginlerinin dinî kâideleri sistematize ettiği hukuk kitaplarına göre çözülür.

Osmanlılarda örfî hukuk hükümlerinin tedvin edildiği fermân ve kanunnâmeleri hazırlayan Divan-ı Hümâyun mensubu yüksek rütbeli nişancı, medrese mezunudur ve ilmiye sınıfındandır. Kendisine bu sebeple müfti-i kanun da denir. Ayrıca hazırlanan kanunnâmenin şer’î hukuka mutâbık (uygun) olup olmadığı hususunda da şeyhülislâmın fetvâsına müracaat edilir. Osmanlı arşivlerinde, padişah ve sadrâzam tarafından şeyhülislâmlıktan istenen çok sayıda fetvâ bulunmaktadır. Hukukî meselelerde fetvâ almanın mecburi olduğunu bildiren fermânlar da vardır. Zaman zaman şeyhülislâmlıkta kanunnâme metinlerinin tashih edildiği vâkidir. Böyle bir hataya şeyhülislâm Ebussuud Efendi ‘bu kaydı câhil kâtipler yazmış olsa gerek’ demiş ve “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Dine aykırı bir hüküm, padişah bile emretse, meşru olmaz] diyerek itiraz etmiştir. Fetvânın müeyyide gücü ve bağlayıcılığı yoktur. Uyulmadığı zaman kişiyi buna zorlayacak bir makam bulunmamaktadır. Ancak Osmanlı idarecileri, amme efkârı önünde meşruluk temelini muhafaza etmeye her zaman itina etmiştir. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, ‘Sul­tan Türk­le­re; Kur’an da sul­ta­na hükme­der’ demekten kendilerini alamamışlardır.

Yahudi asıllı Alman müsteşrik Joseph Schacht, devletin fiilî tatbikatını şer’î hukukun hükümlerine uygun tutma gayretinin en dikkate değer ve başarılı örneğinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya konduğunu söyler ve der ki: “Osmanlılar, adaletin tevziini tamamen şeriate dayandırmıştır. Hatta sivil idarenin en küçük birimini, kâdının salâhiyeti altındaki kazâ [ilçe] olarak kabul edip, mahallî polis şefi olan subaşıyı kâdının emrine vermişlerdir. Şeyhülislâm, devletin en yüksek memuriyetlerinden birisi hâline gelerek, devlet içersinde şer’î hukuka riayet edilmesini sağlamak ve kâdıların faaliyetlerini kontrol etmekle vazifelendirilmiştir. Her vesilede hükûmetçe yapılması düşünülen işlerin şeriata uygun olup olmadığı hususunda kendisine danışılmıştır”. Schacht son olarak, Osmanlı sultanlarının şer’î hukuka bağlılıkları ile temâyüz ettiklerini [öne çıktıklarını]; imparatorluktaki hukuk nizamının, çağdaş Avrupa’da hâkim olan hukuk düzeninden çok üstün olduğunu söyler.

Bir yandan padişah, diğer yandan ulemâ ve tüccar, her zaman şeriatın yanında yer almıştır. Bunun akılcı bir sebebi de vardır. Şeriat, idarecilerin güçlerini kötüye kullanmalarının önüne geçmek üzere yaratılmıştır. Şer’î hukukta, hak ve hürriyetler, bizzat teminat altına alınmış; ferdî münasebetler de net bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm ulemâsı, siyasî otoriteye karşı, kendine has bir sınıf şuuru içinde, şer’î prensiplerin taviz vermez muhafızı rolü oynamıştır. Osmanlılarda Batılılaşma devresi olarak adlandırılan Tanzimat devrindeki ıslahat dahi, şer’î hukuk prensiplerine riayet edilerek yapılmıştır. Bu ıslahatın başında Ahmed Cevdet Paşa gibi şer’î hukuka vukufu ve muhafazakâr tavırları ile tanınmış bir simânın bulunması dikkate değerdir. Hatta dinî hususlardaki lâkaytlıkları ile tanınan İttihatçıların bile, hükûmet icraatlarında şer’î hukuka uygun davranma endişesi taşıdıkları görülür.

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, bir yandan Osmanlı ailesinin Kureyşî olmadığı, dolayısıyla meşru halife sayılmayacağı propagandasını yaparken; öte yandan da Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmiştir. Arap memleketlerinde ilmî maksatlarda bulunduğum zamanlarda, bu telakkinin bazı kesimlerde az da olsa hâlâ yaşadığını müşahade etmiştim. Ancak buna da cevabı yine Arap uleması vermiş; Osmanlı Devleti’nin gerçek bir İslâm devleti olduğunu ispata dair kitaplar kaleme almışlardır. Mısırlı Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî (973/1565), Osmanlıların dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyet’in yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablüsî (1143/1731), “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (1304/1886), Osmanlıların İslâmiyet’e hizmetlerini anlatmak üzere müstakil bir eser kaleme almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden ve manevî keşifleriyle tanınan Muhyiddin Arabî’nin, “İnne aslaha’d-düveli ba‘de’s-sahâbeti ed-Devletü’l-Osmaniyye, Ve lâ inkırâza ilâ yevmi’l-hatmi ve’l-kıyâme” (Sahabeden sonra en sâlih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

İslâm dininin herkes tarafından duyulması demek olan i’lâ-i kelimetullah [Allah’ın adının yüceltilmesi] prensibi, Osmanlı Devleti’nin birinci misyonu olmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler Osmanlı Devleti’nin kısa bir zamanda büyüyüp dünyanın en güçlü devleti oluşunun arkasında, gazâ ruhunun yattığını söyler. Osmanlılar, nice Haçlı taarruzunu durdurarak müslüman âlemini büyük bâdirelerden korumuş; kurdukları güçlü maarif müesseseleriyle sayısız âlim yetiştirerek İslâmî ilimlerin inkişafını ve İslâm inancının saf bir şekilde günümüze intikalini temin etmişlerdir. “Sizden biriniz kötü bir şey gördüğünde eliyle, buna gücü yetmezse diliyle önlesin. Bu da mümkün olmazsa kalbiyle buğzetsin!” hadîs-i şerifini tefsir eden ulema, el ile emr-i maruf ve nehyi münker mükellefiyetinin hükümete ait olduğunu bildirmiş; Osmanlı idarecileri de, Müslümanların günlük hayatta dinî prensiplere uyup uymadığını kontrol ederek bu vazifeyi devletin sonuna kadar yerine getirmiştir. Meselâ alenen nakz-ı sıyam (açıkta oruç bozmak) Osmanlı ceza kanunlarında hep yer almış bir suçtur. Kadınların tesettüründen, mektep talebelerinin cemaatle namaza devamına kadar, müslümana alkollü içki satışından, kibrit kutuları üzerindeki mübarek resimlerin yerlere atılmasının men’ine kadar günlük hayatın her safhasında, müslümanların dinlerinin prensiplerine uymaları kolaylaştırılmış ve kontrol edilmiştir. Dinî kitaplar, zamanın muteber ilim adamlarından teşekkül eden maarif encümeninde tasdik edilmedikçe basılamamıştır.

Netice itibariyle Osmanlı Devleti, klasik ilmî terminolojiye göre tipik bir şer’î devlettir. Hatta bu kategoriye giren devletlerinin de sonuncusudur. Asr-ı Saadet ve hulefa-i râşidîn devrinden sonra, İslâm dininin olabildiğince kemal mertebede hüküm sürdüğü bir numunedir. Müslümanların siyasî hâkimiyetlerini kaybettiği XX. asır başlarından itibaren, dünyada hakiki mânâda bir şer’î devlet görülmemektedir. Ancak bazı müslüman devletler şer’î hukuku kısmen de olsa tatbik iddiasındadır.

.

KAYNAKÇA

.

Abdülvehhâb Şa’rânî, el-Uhûdü’l-Kübrâ, Kâhire 1308.

Adnan Koşum, Osmanlı Örfi Hukukunun İslam Hukukundaki Temelleri, Selçuk İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 17, Konya 2004, s. 145-160.

Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, İstanbul 1990.

Coşkun Üçok, Osmanlı Kanunnâmelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, C. III-1, III-2, IV-1, Y. 1946-1947.

Dahlân, ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye, Kâhire 1304.

Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku, İstanbul 2006

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 3.baskı, İstanbul 2013

Fadl Alevî Paşa, Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviye, 1313/1895; 1895.

Fuad Köprülü, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

Habib el-Ubeydî, Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm; İst. 1334/1915.

Häim Gerber, State, Society and Law in Islam-Ottoman Law in Comperative Perspective, New York 1994.

Halil Cin/Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, 2 C, 3.b, İstanbul 1996.

Halil İnalcık, “Şeriat ve Kanun, Din ve Devlet”, İslâmiyât I (1998), S. 4.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Türk Hukuk Hayatındaki Düalizm ve Şer’î Hukuktan Laik Hukuka Geçiş”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, İstanbul 1968.

Ignaz Goldziher, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, Kâhire 1317/1899.

James Lewis Farley, Turks and Christians: a solution of the Eastern question, London, 1876.

John Hobson: Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Trc. Esra Ermert, İstanbul 2007.

Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law, 2nd edition, Oxford 1966.

  1. Âkif Aydın, Osmanlı’da Hukuk, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Edt. Ekmeleddin İhsanoğlu, İstanbul 1994.

Mahmud Hamza Efendi, Bekâ-i Saltanat-ı Osmaniyye, Trc. Bereketzâde İsmail Hakkı, Derseadet 1332.

Mâverdî, Ebu’l-Hasen, el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 3.b, Kâhire 1393/1973.

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978.

Numan el-Âlûsî, Gâliyyetü’l-Mevâiz, Kâhire 1301-1329.

Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Muesseselerinin Şer’iliği Meselesi”, İÜHFM, c. XI, S. 3-4, İstanbul, 1945.

Ömer Lütfi Barkan, Kanunname, Maarif Vekâleti İslâm Ansiklopedisi

Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, İstanbul 1943.

Ömer Lütfi Barkan, Türkiyede Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi, Cumhuriyetin 50. Yılı Semineri, Ankara 1975.

Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Trc. Güzin Yalter, İstanbul 1971.

Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlmi ve’l-Âlem, Kâhire 1369.

Vasfi Raşid Seviğ, Fıkıh ve Medeni Kanun, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, Y.1951, S. 3-4.

***

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

http://www.beyaztarih.com/makale/osmanli-devleti-bir-islam-devleti-degil-miydi

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=623

.

Duyuru

Sosyal medyada, özellikle Facebook’ta “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla açılmış sayfalara rastlıyoruz. Halbuki Facebook’ta sadece

https://www.facebook.com/kadir.candarlioglu/

ve

https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu/?fref=ts

adlı sayfalar,

Twitter’da ise https://twitter.com/Tarih_ve_Din

adlı sayfa bize aiddir.

Diğerleriyle hiçbir alakamız yoktur. Bazı sayfalarda ise başka isim kullanılmakla beraber bizden izin alınmadan sitemizden yapılan “ç”alıntılar paylaşılmaktadır. Buna da rızamız yoktur.

.

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

*

özgecan aslan cinayeti özgecan cinayet özgecanin katilleri, özgecan aslanin katilleri Allahin hükmü, seriat nedir, kisas nedir kisasa kisas nedir

***

Türkiye birkaç gündür bu haberle çalkalanıyor:

“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde kayıp olarak aranan Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın öldürüldükten sonra yakılmış cesedi bulundu.”

Bu kabul edilemez cinayeti işleyen katile ne olacak? Nasıl bir ceza verilecek?

Islam hukukuna yani Islam Şeriatı’na göre Özgecan’ın ailesine sorulur; “Katilin cezası ne olsun? Kısasa kısas gereği ölüm cezası mı, yoksa diyet mi?” Katil, ailenin vereceği karara göre cezalandırılır.

Kemalist rejimin kafir batıdan devşirdiği kanunlarına göre ise, Özgecan’ın katilini hep birlikte cezaevinde besleyeceğiz.

Kul yapımı ceza yasalarımız, bu suçlulara “insan hakları adı altında” suçluya işlediği suçun dengi bir ceza vermemekle, suçlara teşvik etmektedir.

Şimdi soruyoruz; Hangi kanun adalete uygundur?

***

“Kısas” nedir?

Kısas, kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir.

Elmalılı Hamdi Yazır mealinde “Kısas” cezası:

Bakara Suresi:

178 – Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.

179 – Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.”

***

Alttakı bağlantılara tıklayarak konu hakkında geniş bilgi alabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

***

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/02/laiklik-nedir-cesur-bir-laikin-agzindan-laikligin-gercek-yuzu/

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal Atatürk’ün Fransız Ajanlarıyla ilişkisi Deşifre oldu!

M. Kemal Atatürk’ün Fransız Ajanlarıyla ilişkisi Deşifre oldu!

Madam Berthe Georges-Gaulis (1870-1950), Fransız dışişleri bakanlığının emrinde çalışan bir ajandır. Bu vazifesini “gazeteci” sıfatı altında gizleyerek çalışmıştır. Milli mücadele yıllarında, “Türk dostu bir Fransız gazetecisi” olarak, defalarca Paris, Istanbul, Ankara arasında gidip gelmiş; bu arada vazifesi icabı bağlı bulunduğu, Fas Genel Valisi Mareşal Lyautey’e de uğrayarak raporlar vermiş ve talimat almıştır. Mareşal Lyautey, o sırada Fransa’nın Islam alemi ile münasebetlerini idare etmekle vazifeli bulunuyordu. Gaulis, 1919-1927 yıllarında, Ankara-Istanbul-Fas-Paris-Lozan arasında 7 kere gidip gelmişti. Gidip gelmişti de, acaba ne yapmıştı?

Araştırmamızda, Madam Gaulis’in sonradan yayınladığı hatıralarından da istifade ederek, yakın tarihimizde oynadığı rolü, M. Kemal, Ismet Inönü ve diğer idarecilerle olan temaslarını, M. Kemal ile Mareşal Lyautey arasındaki haberleşmelerde gördüğü vazifeyi, Lozan’daki faaliyetlerini meydana koymaya çalışacağız.

Madam Berthe Gaulis, Fransız gazeteci Georges Gaulis’in (ölümü 1912) karısıdır. Georges Gaulis 1895’te Fransa’da çıkan “Le Temps” gazetesinin muhabiri olarak Istanbul’a gelmiştir. Ermeni meselesi, Girit, Osmanlı-Yunan savaşı, Mısır ve Cezayir hadiseleri hakkında yazdığı makaleleri ile tanınmıştır. 1912’de Istanbul’da ölen Georges Gaulis’in “La Ruine D’un Empire” (Bir Imparatorluğun Çöküşü) adında bir kitabı vardır.

Georges Gaulis, Fransız Dışişleri ve Genelkurmay’ı için çalışmıştır. 1912’deki vefatından sonra aynı vazife dul Madam Gaulis’e intikal etmiştir.

*

Türk Dostu (!)

*

Kocasının ölümünden sonra ondan kalan ajanlık işine devam eden Berthe, 1914’te Birinci Dünya Harbi çıkınca -karşı cephelerde bulunduğumuz için- Fransa’ya dönmüştür.

Madam Berthe Georges-Gaulis beş yıl sonra 1919’da Anadolu’ya gelerek, Fransızlar adına M. Kemal Paşa ile temaslara başladı. Bu sırada sıfatı “Türk dostu Fransız gazeteci” idi.

*

Mareşal Lyautey

*

Madam Gaulis’le ilgili yazılarda veya çıkardığı kitaplarda sık sık adı geçen bir asker vardır: Mareşal Lyautey.

Gaulis’in hayatı ve faaliyetleri bu şahıstan ayrı olarak teşkil edilemez. Bilhassa bizi alakadar eden 1919 sonrası Türkiye seyahatleri ve bu sırada yaptığı siyasi temaslar, tamamen bu mareşalin emri ve bilgisi altında yapılmış bulunmaktadır. Lyautey’in hayatı hakkında yeğeni Pierre’in yazıları ve Berthe Georges-Gaulis’in “Lyautey Intime” (1937) adlı bir kitabı vardır. (Yazının sonunda Mareşal Lyautey hakkında kısa bir değerlendirme yapılacaktır.)

Gelelim Fransız ajanı Madam Gaulis’e…

Madam Gaulis’in Türkiye’deki seyahat ve faaliyetlerini iki ayrı kronolojiden ayrı ayrı ve tarih sırası ile takip etmek isteyenler, Gotthard Jaeschke’nin Türk Tarih Kurumu tarafından 1970’de Türkçesi yayınlanan “Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi” adlı kitabına ve Prof. Utkan Kocatürk’ün 1973’te “Atatürk ve Türk Devrimi Tarihi Kronolojisi” adıyla Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü, 1983’te ise adının ikinci bölümü “…Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi” yapılarak Türk Tarih Kurumu yayınları arasında -genişletilmiş ikinci baskısı- çıkan kitabına bakabilirler.

Madam Berthe Georges-Gaulis’den ve onun yakın tarihimizde oynadığı rolden bahseden kitaplar çok değildir. Hatta muhakkak bahsetmesi icap edenler ve bahsetmeden geçmesi imkansız gibi görünenlerde bile bu kadın, sessizce geçiştirilmektedir. Halbuki, kendi eserlerinden nakiller yaptığımız zaman da görüleceği gibi, bu Madam, hiç de geçiştirilecek bir madam değildir.

*

Akyüz’e Göre Gaulis

*

Yakın tarihimizle ilgili kitap yazarları içinde çalıştığı mevzu dolayısı ile Madam Gaulis’e en fazla yer ayıran Doc. Dr. Yahya Akyüz olmuştur.

Türk Tarih Kurumu tarafından 1975’te yayınlanan “Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu” adlı kitabında, Gaulis’in Fransa’da çıkan yazıları ele alınmıştır.

Şimdi Akyüz’ün eserinden Gaulis’in yazılarını ve bunların tesirlerini takip etmeye çalışacağız:

“Fransız yazarları arasında Türk propagandasını büyük bir maharetle, aktif ve etkili şekilde yürüten üç isim vardır ki onlar üzerinde biraz durmak gerekir: Pierre Loti, Claude de Farrere, Madam Gaulis.” (sayfa 24)

Akyüz, ilk ikisi hakkında bilgi verdikten sonra şöyle devam etmektedir:

“Madam Berthe-Georges Gaulis’e gelince, uzun yıllar Türkiye’de kalan bu “Türk dostu” (!) yazar, Kurtuluş Savaşı sırasında birkaç kez Anadolu’ya gelmiş, Paris’te Türk tezini savunan makale ve eserler yayınlamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında basılan eserleri şunlardır: Le Nationalisme Turc (1921), Angora et le Nationalisme Turc (tarihsiz, muhtemelen 1922 başları), Angora Constantinople, Londres, (1922).

Türk tezini ülkesinin kamuoyuna duyurmaktaki çabaları nedeniyle Türkler, “Size daha iyi bir isim bulamıyoruz” diyerek ona “Dördüncü kuvvetin, yani Fransız kamuoyunun elçisi” adını vermişlerdir.” (sayfa 31)

*
Naşit Uluğ’un Makalesi

*

Hayat Tarih Mecmuası’nın Ekim 1972 tarihli sayısında “Milli Mücadelede Türk-Fransız Münasebetleri” adıyla çıkan yazıda Madam Gaulis ile Mareşal Lyautey’den uzunca bahsedilmektedir. Makalenin yazarı, eski gazetecilerden ve 1934-1939 devresi milletvekillerinden Naşit Uluğ’dur.

Yazarın Madam Gaulis hakkındaki satırlarından:

“Genç M. Kemal’i tanıdıktan sonra ona hayranlıkla bağlanan, olgun bir Fransız gazetecisi ve yazarı kadın da, birçok nazik ilişkilerde rol almıştı: Mme Georges B. Gaulis.”

Ajan’ın “Hayran” Olanı

Naşit Uluğ, Madam Gaulis’i genç kumandan M. Kemal’e “hayranlıkla” bağlıyor ise de, romanlara yakışan bu hissi ve hayali sözlerden sonra, aşağıya aldığımız şu satırlarla, Gaulis’in asıl vazifesini yazmakta bir çelişki de bulmuyor:

“Mme Gaulis, sadece bir gazeteci de sayılmazdı. O, gazetecilik hürriyeti (hüviyeti?) altında, Fransa’nın Islam alemi ile ilişkilerini yürüten, Fas’taki sömürge valisi Mareşal Lyautey ile temas halinde idi; onunla mektuplaşıyorlardı. Bu teması, mareşalin aydın kişiliğinden fazla, o zaman, onun, Fransa’nın Fas, Cezayir, Tunus ve genellikle Afrika’daki Islam kitlelerinin tatmini ve avuç içinde tutulması politikasını yürüten görevi ile ilgili idi.”

Naşit Uluğ’un yazısından, Madam Gaulis’in Çankaya’da M. Kemal ile olan görüşmeleri, Mareşal Lyautey ile olan alakası ve haberleşmesi hakkında daha geniş bilgi de verilmektedir. Ayrıca yine “Türk dostları”ndan meşhur Claude Farrere’in Mareşal ile mektuplaştığını da o yazıdan öğreniyor ve bir mektubunu da okuyoruz. Yine aynı yazıda, Mareşal’in “Şark meselesi, hilafet ve Istiklal harbi” ile ilgili bir raporundan parçalar da buluyoruz. Bütün bu delillerden sonra Naşit Uluğ’un apaçık bir casusluk faaliyetini “hayranlık” efsanesine bağlayışına tekrar şaşmaktan da kendimizi alamıyoruz.

*

Fuat Pekin’in Yazıları

*

Buraya kadar Berthe Georges Gaulis’in -yakın tarihimizin “meçhul kahraman”larından olan bu Madam’ın hayatına ve esrarengiz şahsiyetine ışık tutmaya çalıştık. Bunun için, adının geçtiği, pek sınırlı sayıdaki kitap ve yazılardan istifade ettik.

Mareşal Lyautey ve Madam Gaulis hakkında kaleme alınmış olan yazıların en uzunu ve en mühimmini yazan fakat sanki derlediği ve yazdığı bilgileri kendisi de anlamamış gibi veya maksad-ı mahsus ile en fazla yanlış neticeler çıkaran ve Naşit Uluğ’dan daha da garip izahlar bulmayı başaran Fuat Pekin olmuştur.

Fuat Pekin’in ilk yazısı, Türk Tarih Kurumu’nun çıkardığı “Belleten”in Ekim 1956 tarihli sayısında “Atatürk ve Lyautey” başlığı altında çıkmıştı. (sayfa 633-657)

Bu yazıda, Mareşal Lyautey ve Berthe Gaulis haklarında, etraflıca bilgi verilmektedir.

Aynı yazarın Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı “Türk Dili” dergisinin Kasım 1956 tarihli sayısında yayınlanan ve “Atatürk’ün Bilinmeyen Mektupları” adlı yazısında Fuat Pekin, Mareşal’in yeğeni Pierre Lyautey ile görüştüğünü ve Thorey şatosuna giderek Lyautey’in evrakı arasında Gaulis’in Türkiye ile ilgili mektuplarını ve M. Kemal’in mektubunu buluşunu anlatıyor.

Elinde bu kadar bol ve güzel malzeme bulunan makale yazarı, maalesef hakikati aramak yerine, gözlerini yumarak, tarihi şahsiyetlere ve vak’alara Türk Tarih Kurumu’nun “devrimler uğrunda, tarih de olsa, her şeyi değiştirmeyi mübah sayan” zihniyeti ile bakmış ve yazısını hayali “Türk dostları” üzerine kurmuştur.

Halbuki Fuat Pekin’in yazısına alabildiği parçalarda bile, Fransa hariciyesi adına Islam aleminin siyasi işlerini idare eden Mareşal’in ve onun ajanı Berthe Gaulis’in durumları apaçık meydana çıkmaktadır.

Aşağıya, Fuat Pekin’in yazısına aldığı, vesika hüviyeti taşıyan bazı yerleri naklederek bunu göstermeye çalışacağız:

Fas Müslümanları Ne Diyor?

Madam Berthe Gaulis, Mareşal’e gönderdiği mektuplarında (raporlar) ve hatıra şeklinde yayınladığı kitaplarında şunları yazıyordu:

(1920 yılının Aralık ayında, ilk Anadolu seyahatinden bir yıl sonra Fas şehrinin ileri gelenleri ile yaptığı konuşmadan bahsederek:)

“Diğer din kardeşleri gibi, bütün Islam dünyasının mücadelelerine büyük ilgi gösterirler. Şam’da, Kahire’de, Istanbul’da, Hindistan’da her ne geçerse bilirler. Beni dinleyenler, Anadolu’nun her tarafında, bilhassa Eskişehir ve Konya dolaylarındaki savaşları, hakikati öğrenmek için sabırsızlık gösteriyorlardı… Türklerin zaferinden de emin olarak, hep bir ağızdan şöyle diyorlardı: “Istanbul’la birlikte, halifelik ve sultanlık Istanbul’da kalmak üzere, tam bir Türkiye isteriz. Yoksa, devamlı bir barış sağlanamaz ve barut tütmekte devam eder…”

Türk milliyetçilerinin askerlik ve siyaset bakımından teşkilatına burada vakıf olmayan yoktu. Hatta M. Kemal ile, biraz Bolşevikliğe yönelir gibi davrananlar arasındaki ayrılığı bile öğrenmişlerdi. Herkes “nizam ve itidal partisinin şefi” M. Kemal’in tarafını tutuyordu. Bununla beraber Faslılar, saltanat ve hilafetin olduğu gibi muhafazasını istediklerini, Ankara’da bir cumhuriyet kurulmasını geleneklere karşı bir saygısızlık telakki edeceklerini ve iyi karşılamıyacaklarını belirtiyorlardı… Faslılar da Hind müslümanları gibi Arap ve Türk milliyetçilik hareketlerine sempati duyuyorlardı.”

Anadolu hakkında düşünceleri, şöylece hülasa edilebilirdi:

“Şimdilik Türk milliyetçiliğinin tuttuğu yol meşrudur. Bu hareket belirli sınırları geçmemeli, ne Volter’ce (dinsizce) olmalı, ne de Turancılık peşinde koşmalıdır. Fetvalardan yüz çevirmemelidir. Yoksa başına felaket gelebilir.”

“Anadolu’daki şefler bu tehdidi anlamışlardı. Ve eski kafalı din adamları ile olan kavgalarını, din meselelerindeki tereddütlerini gizlemek için bin bir sıkıntıya katlanıyorlardı.”

M. Kemal’e Hediye Kitaplar

Fuat Pekin, Gaulis’in faaliyetleriyle ilgili olarak şöyle yazıyor:

“Öyle tahmin ediyoruz ki, Madam Gaulis, 1919-1927 yıllarında 7 kere Türkiye’ye gelmiş, 5 kere de Lozan’a gitmiştir.”

Gaulis’in 26 Eylül 1922’de Paris’ten Mareşal’e yazdığı bir mektuptan:

“Sayın Mareşal, yakında Ankara’ya dönüş hediyesi olmak üzere yanımda küçük bir bavul kitap götüreceğim. Paşa’yi en çok memnun edecek, ithaf edilmiş mektuplarınız olacaktır. Ne dersiniz?”

Ankara’nın Lyautey’e Mesajı

Lozan müzakereleri sırasında, Ankara hükumeti Gaulis’e baş vurarak, Mareşal’e iletmesi için bir mesaj veriyor. Bu mesaj Gaulis’in bizzat Fas’a giderek görüşmesini gerektirmiştir. 1923 Ocak’ında Fas’a giden Gaulis, oradan dönerken Paris’e uğruyor. Fransız hükumetine Mareşal’in mesajını getirmiştir.

Ankara hükumeti, batılıların, istiklalini elde ettikten sonra, tekrar Osmanlı devletinin nüfuz ve kudretine sahip çıkacak olan bir Türkiye’den duydukları endişeyi gidermek üzere, onlara karşı bir vaadde bulunmaktadır. Mareşal’in ikna edilerek aracı yapıldığı bu meselenin “hilafetin lağvı ve cumhuriyetin ilanı” hususu olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi, saltanat 4 Kasım 1922’de kaldırılmıştı. Ancak memleket “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” ile idare ediliyordu. Cumhuriyet, yabancılar arasında geleceğimize dair yapılan bu müzakerelerden dokuz ay sonra 29 Ekim 1923’te ilan edilecek; Hilafet ise ondan da dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılacaktır.

Faslı müslümanların, daha 1920’de bu mesele dolayısıyla endişe belirtmelerini, Mareşal ile ajanının ve gelecekte müslüman dünyasını yönlendirerek sömürecek olan Batılı devletlerin çok yakın ilgilerini düşünebilirsek, cereyan eden pazarlıkların sebebini daha iyi anlamış oluruz.

Tarihi hakikatler ufak bir gayret ile meydana çıkabilecek kadar yakınımızda durmaktadır. Öyle ki, Lyautey şatosundaki mektup ve raporlar ile Gaulis’in hatıralarının birlikte incelenmesi bile pek çok tarihi gerçeği meydana koyacaktır.

Paris, Lozan, Rabat, Ankara

Şimdi Gaulis’in hatıralarından, bu bahisle ilgili birkaç satırı Fuat Pekin’den naklen alalım:

“…Iki Lozan seyahatim arasında M. Kemal’in şifahi mesajlarını, itimat ettiği bir kimse, bana Paris’te bildirmişti. Bu şahısla uzun uzun münakaşa ettik.”

Gaulis, durumu 21 Aralık 1922 tarihli bir mektup ile Mareşal Lyautey’e bildiriyor:

“Sayın Mareşal, şimdi Ankara’dan bazı mesajlar aldım. Bunları ancak yüz yüze gelince söyleyebilirim: 2 veya 3 Ocak tarihine doğru Rabat yolculuğuna çıkmayı düşünüyorum. Bundan önce Lozan’da Ismet Paşa ile görüşmüş bulunacağım. Bütün bunlar büyük bir sır perdesi içinde geçecek ve burada, kimse niçin Lozan’a gittiğimi ve neden Fas’a gideceğimi bilmeyecektir. (…) Her şeyi inceden inceye konuşmamız zaruridir. Doğrudan doğruya yapılan bu müracaattan memnunum. Beni, çeşitli meseleler arasında, belki de en nazik olanı için aracı seçtiler. Her hususta kendilerinden açık bilgi istedim. Ne yazık ki, Rabat’ta pek az kalacağım ve Paris’e döner dönmez tekrar Ankara yolculuğuna koyulacağım.” (sayfa 650)

*

Işte o mektup:

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

madam berthe gaulis m. kemal atatürk gaulis maresal lyautey mektup gaulis ajan 1

***

madam berthe gaulis m. kemal atatürk gaulis maresal lyautey mektup gaulis ajan 2

M. Kemal’in, Hilafet’in kaldırılacağını Mareşal Lyautey’e iletmesi için aracı olmasını istediği Madam Gaulis’in, Lyautey’e yazdığı 21 Aralık 1922 tarihli mektup…

***

 

*

Beş Yüz Yıllık Tarihi Silmek: Hilafetin Kaldırılması

Gaulis’ten bahseden yazarlarımızın “Türk dostu Fransız kadın gazeteci” masalını tebessümle hatırladıktan, Naşit Uluğ’un “Genç M. Kemal’i tanıdıktan sonra ona hayranlıkla bağlanan, olgun bir Fransız gazetecisi…” efsanesine -çapkınca- gülümsedikten ve Fuat Pekin’in kendi yayınladığı vesikaları anlamakta düştüğü “zaruri acze” -her nekadar sebebini anlasak da- şaştıktan sonra devam edelim…

Gaulis, mektuptan sonra Fas’a giderek, amiri olan Mareşal ile görüşüyor. Işte anlattıkları:

“Mareşal’in gözü önüne sereceğim, anlamasını ve desteklemesini isteyeceğim şey, onun doktrinine aykırı idi. Doğrudan doğruya maziye bağlanmayan şeylerden nefret ederdi. Geçmiş zamanla şimdiki zaman arasında meydana gelen her inkıta, her boşluk, onda önleyemeyeceği bir tepki yaratırdı. Ve ben ona henüz oluş halinde, ilerisi meçhullerle dolu, beş yüz yıllık tarihi (Hilafeti) silen formülünü getiriyordum.”

*

Gaulis’in Kitapları

*

Gaulis’in pek çok makalesi vardır. Buraya, tamamen bizimle ilgili yazılarını topladığı iki kitabından, dikkate değer bazı yerlerin alınması ile iktifa edeceğiz. Gerçeklerin bütünü ile ortaya konulması, gayretli genç araştırmacıları beklemektedir.

*

Birinci Kitap:

*

“La Nouvelle Turquie”

-Yeni Türkiye- Paris, Librairie Armand Colin, 1924, 282+1 sayfa.

Alınan parçaların tercümesi bazan aynen bazan da hülaseten yapılmıştır. Parantez içindeki kısımlar tarafımızdan konulmuş izahlardır:

Bursa’da

“M. Kemal, Bursa’daki Fransız Konağında bana ayrılan salona girdi. Sofrada sağımda Ismet Paşa, solumda Kazım Karabekir oturuyordu. Yahya Kemal de vardı. Yahya Kemal son şiirini okuyor, Ruşen Eşref de bana tercüme ediyordu.

(Madam Gaulis, M. Kemal ile senli benli konuşuyor, Kendisini Fransız Konağında ağırlıyorlar. Resmi bir şahsiyet olarak önem veriyorlar) (sayfa 92-100).

M. Kemal’in Ingilizlerin Lozan davetini kabul etmesi hakkında Madam Gaulis şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Ingiliz himayesini kabul eden bir millet, şahsi fikirlerinden vaz geçmelidir. Onlar bu memleketlerin dış dünya ile alaka kurmasını katiyen istemezler.” (sayfa 121-125)

Ankara’da

1921’den beri M. Kemal ile görüşüyoruz. Latife hanım fransızcayı bir Fransız gibi, Paris’in en saf Fransızcası ile konuşuyor. (sayfa 213)

Biz konuşurken M. Kemal geldi. Onunla bir kenara çekildik. Paşa bana Mösyö Lyautey’den bahsediyordu: “Neden daha önce gelmediniz?” diye sordu. O akşam Adana’ya gidecekmiş. (sayfa 221)

Türk-Suriye bölgesinin halkı, Ankara Antlaşması ile, Ankara’nın kendilerini bir bakıma Fransa’ya sattığı kanaati ile kızgınlar. (sayfa 222)

Reformlar

Ismet Paşa, Rabat’ta işittiklerimin taban tabana zıddını söylüyordu:

“Maziyi unutmakla mükellefiz. Bir an bile maziye bakarsak mahv oluruz. Bakışlarımız sadece istikbale yönelmiş olmalıdır.” (sayfa 225)

Ahmet Agayef ile beraber yemek yedik ve konuştuk.

Ağaoğlu şöyle diyordu:

“Sulha kavuştuktan sonra, içte reformlar yapacağız. Kadına hürriyet vereceğiz. Ulema sınıfının baskısından kurtulacağız.” (sayfa 231)

Ikinci Lozan Konferansında

Ikinci Lozan, bir Fransız-Türk düellosu şeklinde göründü. Türk delegelerinin masrafları Türk bütçesine ağır geliyordu.

5 Haziran’da (1923) beşinci defa Lozan’a gittim. Büyük Otel’de Türkler vardı.

Rıza Nur Bey gece on birde bana geldi. Hararetli bir günün çırpınışlarından sonra fikirlerini, şiddetli bir tonla bana anlatıyordu.” (sayfa 252)

Rıza Nur’a Göre Gaulis

Rıza Nur’un Hayat ve Hatıratım adıyla dört cilt halinde yayınlanan hatıralarında, Madam Gaulis’ten, kendisinin söylediğinden biraz farklı olarak bahsedilmektedir. Rıza Nur şöyle diyor:

“Beş altı gündür Lozan havasında yine siyasi boralar, şimşekler, yıldırımlar başlamıştır. Her ağızda: Türkler sulhü imzalamazlarsa harb olacak, devletler ordular gönderecekler… Ismet bu sefer her defakinden daha ziyade telaşta. Yine yemeden içmeden kesildi.

Yine bir takım türediler Lozan’a doldu. Bunlar güya Türk dostlarıdır. Bize behemehal sulh yapmamızı, muahedeyi imzalamamızı, Türklere olan muhabbetleri namına tavsiye ve rica ediyorlar.

Bunlardan biri Madam Gaulis’dir. Yine bu da Nihad Reşad vasıtasıyla geldi. Karı, Ismet’i aldatmaya çalışıyor. Bu Fransız karı benimle de görüştü. Ben de herkesin içinde: “Bize dost iseniz, Fransızların bizim lehimize muahede maddelerini tebdil ettirmeye çalışınız. Başka laf dost ağzına yakışmaz” dedim. Fena bozuldu. Lakırdıyı ibramı bitirdi.

Bu kadın bir iki defa Türkiye’ye geldi idi. Hamdullah Suphi’nin delaleti ile gezmiş, dolaşmıştı. M. Kemal ile de görüşmüştü. Bunları dolaba koyup istediği malumat ve tedkikatı, keza bir çok paralar da almıştı. Bir de güya lehimize bir kitap yazdı. Halbuki gayet iyi zan ve tahmin ediyorum ki, Fransa Hariciye Nezaretinin casuslarındandır.”
(Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, cild 3, sayfa 1146, Istanbul 1968. 2. baskı, cild 2, sayfa 1004, Frankfurt 1982.)

*

Ismet Paşa Ile Ingilizlerin Pazarlığı

Yine Gaulis’in kitabına dönelim:

“Ingiliz tekliflerini kabul ettirmek için Lord Curzon ve Sir Horace Rumbolt, Ismet Paşa ile pazarlığa oturmuşlar. Pazarlık birkaç gün sürmüş… Ismet Paşa’nın kurmay heyeti ile Ingiliz kurmay heyeti ve bir de Rıza Nur’dan başka bu pazarlığın içyüzünü bilen yok.”

“Ismet Paşa çok sinirli ve heyecanlıydı. Muhakkak Ingilizler büyük şeyler va’d ettiler. Sir William Tyrell: “Biz onlara vazgeçemeyecekleri iki şey vereceğiz. Para ve sulh” diyordu.” (sayfa 260)

“Türklerin verdiği bu tavizler, zaruri ve sıralı mı idi? Bunu tarih söyleyecek… Ismet Paşa’nın o günlerdeki yüz ifadesini hiç unutmayacağım.” (sayfa 261)

Gizli Anlaşma Ve Ingiliz Siyaseti

“Türkler Ingilizlerle anlaştıktan sonra Konferans’ı oluruna bıraktılar. Içerde seçimlerle uğraştılar. Ruslardan da korkuları kalmadığı için komünistleri ezdiler.

Ingilizler, Türklerle Rusları birbirine düşürdüler ve Fransa’nın hakimiyetine son verdiler. Türklerle Mısırlılar ve Hind müslümanları arasına yeni ihtilaf tohumları ektiler. Böylece, eninde sonunda başlarına gelecek olanı elli sene geciktirmiş oldular. Türkler tuzağa düşmüşlerdi.” (sayfa 262)

“Gizli anlaşmanın maddelerini bilmiyorduk. Fakat bazı alametlere göre, Bağdat demiryolu ve Musul meseleleri ele alınmıştı.” (sayfa 263)

Lozan’dan Kimse Memnun Değildi

“Hayır, Mısırlılar bundan tatmin olmamışlardı. Lozan Konferansı’ndan zaten kim memnun kalmıştı ki… Mısırlılar da birçok Hind müslümanları gibi Ankara hükümetini desteklemişlerdi. Onlar ise, her çeşit ihtilal hareketine has, olanca nankörlükle, bu ilk yardımcılarını ekarte ettiler. Ingiliz-Türk zahiri uzlaşmasının faturasını Hind ve Mısır müslümanları ödedi.” (sayfa 264)

Mısırlı Milliyetçiler Ve Netice

“Cenevre civarında bir restoranda toplanan milliyetçiler, şiddetle münakaşa ettiler. Herkes Ankara’yı tenkid ediyordu.

Ben sessizce dinledim. Herkes susunca şöyle dedim:

“Hükmünüzü vuzuh ile veriniz. Ankara’yı, Milli Mücadele’yi inkar mı edeceksiniz?”

Şöyle haykırdılar:

“Bu mümkün mü! Hataları ne olursa olsun, biz onlarsız ne yapabiliriz. Onlar serttir, bazan delidir. Fakat her şeye rağmen onlar bizimdir. Onlarla bizi hiçbir şey ayıramaz.”

Bunlar Lozan’da müşahid olarak bulunuyorlardı ve Mısır’ın en kaliteli münevverleri (aydınları) idiler. Lozan’a katılan delegelerden daha ileri ve sağlam görüşlüydüler. Bunların Ankara’yı kötü niyetle tenkide bile tahammülleri yoktu.” (sayfa 265)

“Konferans sona erdiğinde kimse memnun değildi. Türkler de acayip durumda kaldıklarını anladılar.” (sayfa 267-268)

*

Ikinci Kitap:

*

“La Question Turque”

-Türk Meselesi- Türk tarihinden ve Avrupalıların hatalarından bir sayfa: 1919-1931, ed. Berger-Levrault, 1931, 373 sayfa.

Ismet Paşa Ile

“5 Eylül 1921’de Ismet Paşa’dan uzun ve samimi bir mektup aldım.” (sayfa 165-166)

“Ismet Paşa ile beraber cephede ateş hattını 150 kilometre dolaştım.” (sayfa 237)

“Ismet Paşa: “Mareşal Lyautey neden gelmedi” diye soruyordu.” (sayfa 251)

Mustafa Kemal’e Muhalefet

“Türk muhalefeti, M. Kemal’in şahsına ve doktrinine karşı duyduğu nefrete rağmen, M. Kemal’le birleşmiş, ama daima şöyle demişti: “Zafere kadar! Ondan sonra görürüz!”

Muhalifler onun bir halk hükümeti telakkisini hiç beğenmiyorlardı. Hilafetin ilgasını, kadınların açılıp saçılmasını, yeni kanunları kötü görüyorlardı.” (sayfa 293)

Lozan’daki Acemiler Ve Gizli Anlaşmalar

Kitabın çeşitli yerlerinde ve 294. sayfada:

“Lozan’daki genç Türk diplomatlarının, tecrübesiz oldukları için hemen heyecanlandıkları ve halbuki yaşlı Osmanlı diplomatları olsaydı, büyük Avrupa devletlerinin arasındaki anlaşmazlıklardan istifade ederek, onları birbirlerine düşürecekleri” kayd ediliyor.

295. sayfada ise;

“Lozan konferansı sırasında hususi konuşmalar yapılarak, Türk hükumetinin Ingilizlere gizli bir takım taahhüdlerde bulunduğu” yazılmıştır.

***

Mareşal Lyautey

*

maresal lyautey m. kemal atatürk maresal lyautey berthe gaulis lyautey hilafet lyautey lozan

Mareşal Lyautey

***

Madam Gaulis’in hayatı ve faaliyetleri Mareşal Lyautey’den ayrı olarak teşkil edilemez. Yukarıdan beri eserinden nakiller yaptığımız M. Ertuğrul Düzdağ (Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler), Lyautey hakkında şunları yazmaktadır:

“Mareşal Lyautey, bütün ömrünü müslüman ülkelerde işgal ordusunun bir kumandanı olarak geçirmiştir. Islam topraklarını zaptetmiş; müslümanları öldürmüş; onları kendi düşmanlarıyla savaştırmak için, kurbanlık koyunlar gibi Almanların önüne sürmüştür…

Fakat bu adam, kendi milleti için değerli bir devlet adamı, bir kahraman olduğu gibi bizim için de dikkate değer bir düşmandır. Onun hayatı, eserleri ve bilhassa mektupları, dini ve din kardeşleri için, ciddi olarak çalışacak akıllı bir müslüman tarafından muhakkak bilinmeli ve dikkatle okunmalıdır.

Işte yakın tarihimizde müslümanlara faydalı olmak niyeti ile yapılan; fakat bilgisizlik ve seviyesizlik yüzünden daima müslümanların aleyhine sonuç veren faaaliyetlerin sırrı buradadır: Dostu da düşmanı da tanımamak; bunun lüzumunu anlamamak; kısacası tenbellik ve dini de dünyayı da bilmeden kalkıştığı için, dünyevi şartlara riayet etmeden, cahilane işler yapmak!…”

Işte bu adama M. Kemal, 23 Aralık 1921’de aşağıya aldığımız şu mektubu yazmıştır:

m. kemal atatürk fransiz ajani, atatürk fransiz casus atatürk ajan lyautey atatürkün mektubu atatürk general lyautey

M. Kemal Atatürk’ün, Mareşal Lyautey’e yazdığı 23 Aralık 1921 tarihli mektup…

***

“Sayın Mareşal,

Madame Berthe Geroges-Gaulis, ricam üzerine, bu birkaç satır yazının size ulaştırılmasını kabul etmekle, şimdiye kadar gösterdiği sayısız dostluk delillerine yeni bir tanesini ilave etmek nezaketinde bulundu.

Istiklalimiz için giriştiğimiz savaşta bize karşı göstermek lutfunda bulunduğunuz sempatiden dolayı en derin minnet hislerimi ifade etmek için işte bu fırsattan faydalanıyorum.

Fransa, kendisinden umduklarımızda bizi hayal kırıklığına uğratmadı ve en yetkili şeflerinin muhabbet sözleriyle yaşadığımız o müşkül anlarda bizi teselli etmeyi, maneviyatımızı yükseltmeyi bildi. Fransa’nın yüksek menfaatlerini ve Akdeniz’de işgal ettiği hususi mevkii idrak etmek basiretini gösteren ve Fransa’nın Yakın Şark’ta, ananelere dayanan politikasını devam ettirmeye taraftar olan kimseler arasında Ekselansınız birinci planda yer almış ve hiç şüphesiz ki, yüksek müdahaleniz, terazinin bizden yana meyletmesine amil olmuştur.

Her iki tarafın karşılıklı olarak sarfettiği gayretlerin Ankara Andlaşmasının akdi suretiyle meyvelerini vermiş olduğunu görmekle bahtiyarız. Ve iki millet arasında en geniş anlayış ve samimiyetle yeniden kurulan yüzlerce yıllık maziye sahip dostluk münasebetleri üzerine, en mutlu tesirleri yaratmaktan geri kalmıyacak olan bu vesikaya büyük ümitler bağlamaktayız.

Yüksek değerini takdir ettiğimiz bu kıymetli sempatiyi, Sayın Mareşal, bizden esirgememekte devam edeceğinizi ümit ederim. En derin hürmetlerimin kabulünü rica ederim, Sayın Mareşal.

M. Kemal” (sayfa 654, 655)

***

Bu arada, hani biz Kurtuluş Savaşı’nda “7 düvele” karşı savaşmıştık? Işte M. Kemal’in mektubunda da görüldüğü gibi, Fransızlar bize yardım etmişler. Bu konuda geniş malumat edinmek isteyenlere şu konumuzu tavsiye ederiz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

***

Daha önce M. Kemal’in Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisini deşifre etmiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Fransız Gazetesi’nde Lozan Antlaşması

Fransız Gazetesi’nde Lozan Antlaşması

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

lozan anlasmasi lozan zafer mi hezimet mi, lozanda kaybettiklerimiz, lozanin gizli maddeleri, lozan misak-i milli,

***

Her ne kadar resmi tarihe göre Lozan bir “zafer” olarak takdim edilse de, gerçek tarihe göre “hezimet” olduğu gayet açık ve nettir. Sitemizi yakından takip edenlerin de bildiği gibi, bu konuda birçok yazı paylaştık.[1]

Şimdi ise bir Fransız gazetesinin Lozan Antlaşmasıyla ilgili çarpıcı bir değerlendirmesine yer veriyoruz:

“Türk beylerin zafer kazandıkları belirtiliyor. Eğer bu doğruysa, onların, evlerinin kalıntıları üzerinde şarkı söyleyerek dans eden körler olduklarını söyleyebilirim. Türkler daha düne kadar Osmanlı Imparatorluğu’na sahiptiler. Egemenlikleri Balkanlar’dan Hint Okyanusu’na, Kafkasya’dan Mısır’a kadar uzanıyordu ve Lozan’ı imzaladıktan sonra işte sancakları Arabistan’da, Filistin’de ve Mezopotamya’da ve Suriye’de yere düştü. Tabii, Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) büyük ailesinin (Islam alemi) başına böyle bir felaket hiç gelmemişti.

Türkiye Lozan’da fedakarlıklarının en büyüğünün altına imza koydu. Bundan böyle Osmanlıların bakışları, eski imparatorluğun en güzel, en güçlü ve en zengin bölümü olan doğudaki bölüme çevrilemez. Mekke kervanlarının yolu artık onların topraklarından geçmeyecek. Kutsal kentlerin kendileri de yabancıların egemenliğine konacak. Ankara Meclisi kendini canlı törenlerin neşesine teslim edebilir. Türklerin sapkınlıkları ve ateşleri artık beni şaşırtmaz. Hiçbir şey anlamak istemiyorlar; tükenen halklar böyle olur.”[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

[2] L’Eclair (Paris) Gazetesi, 23 Ağustos 1923.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

İmam Ahmed, Zalim Sultan Hadisleri ve İSLAMOĞLU’nun Son Numarası – Ebubekir Sifil

İmam Ahmed, Zalim Sultan Hadisleri ve İSLAMOĞLU’nun Son Numarası – Ebubekir Sifil

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ahmed bin Hanbel zalim sultanla ilgili hadisleri cikartti mi, Ahmed b. Hanbel zalim sultan, Ahmed b. Hanbel Mustafa Islamoglu, b. Hanbel Ihsan, Ahmed b. Hanbel Ebubekir, Mustafa Islamoglu zalim sultan, Mustafa Islamoglu yalanlari
***

Acemi bir yazar, ilk kitabını tecrübeli bir yazara götürüp incelemesini istemiş. Bir süre sonra heyecanla kanaatini öğrenmek için gittiğinde usta yazar şöyle demiş: “Kitabını okudum. İçinde birçok yeni şey ve birçok hakikat var.” Acemi yazarın heyecanı tam sevince dönüşecekken üstat devam etmiş: “Fakat kitabındaki hakikatlerin hiçbirisi yeni değil, yeni olanların da hiç birisi hakikat değil.”

Evet, İslamoğlu çok konuşuyor, çok yazıyor, çok şey söylüyor; ama dile getirdiği hakikatlerin hiç birisi yeni değil, yenilerinin de hiç birisi hakikat değil. Bu, en fazla da “hadis” meselesinde yazıp söylediklerinde böyle…

Geçtiğimiz ayın sonlarına doğru başrolde Mustafa İslamoğlu‘nun bulunduğu yeni bir komediye şahit olduk.

Senai Demirci ile yaptığı bir programda İslamoğlu, İmam Ahmed b. Hanbel‘in, devletle barıştıktan sonra, Müsned’inde zalim sultanla ilgili rivayetleri attığını iddia etti. Ardından İhsan Şenocak hocanın bunun yalan olduğunu ortaya koyan bir videosunu izledik. Sonra İslamoğlu’nun facebook sayfasında “sayfa idaresi” imzasıyla Müsned‘den bir rivayet zikredildi ve “işte ispatı” dendi. Bir süre sonra İslamoğlu hep yaptığı şeyi bir kere daha tekrarladı ve şaheser bir “demagoji” örneği sergiledi.[1] Hatta “Onun inandığı dinle benim inandığım din aynı değildir” diyerek açık bir şekilde “tekfir” terminolojisini de devreye sokmuş oldu.

Ve her zaman olduğu gibi “nedir bu işin aslı?” soruları birbiri ardına sökün etti. Bu durumda ihkak-ı hak adına ve de haysiyetini, vicdanını, imanını ve ahiret inancını kaybetmemişler için bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Bu yazı Mustafa İslamoğlu’nun müptela olduğu hastalığa şifa olur mu? Elbette olmaz. Samimi inancım odur ki İslamoğlu, saplandığı o bataklıkta battıkça debelenecek, debelendikçe batacak. Onun zehirlediği kitle arasında bu vesileyle gerçeği görenler olursa bu yazının maksadı fazlasıyla hâsıl olmuş olacak.

İslamoğlu ne yapmak istiyor, kim adına konuşuyor ve etki alanındaki insanları nereye sürüklüyor; işin bu yanıyla ilgilenmeyeceğim. Diyelim ki İslamoğlu sütten çıkmış ak kaşıktır ve “hakikat”i ortaya koymaktan başka hiçbir emeli yoktur!.. Böyle düşünelim ve olan bitene yakından bakalım:
Ne demiş?

İlgili videosunu izledim; şöyle diyor İslamoğlu: “Hadisin vahiy ilan edildiği bir dönemdir Ahmed b. Hanbel dönemi. (…) Ahmed b. Hanbel, devletle barıştıktan sonra Müsned’inden, devletle ilgili, hilafetle ilgili, zalim sultanla ilgili daha doğrusu, hadislerin tamamını kaldırdı. Zühlî için söylediğimi aynen İbn Hanbel için de söyleyeceğim: Şimdi sen hem “vahiy” diyeceksin, hem de bir konudaki hadislerin tamamını kitabından çıkaracaksın. Önce koymuşken sonra çıkaracaksın…”[2]

Birkaç cümleden oluşan bir paragraf içine bu kadar arızayı sığdırmak İslamoğlu’nu tanıyanlar için garipsenecek bir durum değil. Ağzını açtığında çam devirmeden kapatamayan, daha doğrusu ağzını sürekli çam devirmek için açan birisi için bu artık “meslek” kabul edilmeli. Her neyse… Aşağıda bu noktayla ilgili izahat gelecek.

Şenocak hocaya yazdığı cevabi yazıda da döktürmüş mübarek:

“1. Eğer sorun Ahmed b. Hanbel’in hadis atması ise, bu durum hilafetle ilgili hadislerden ibaret değildir. O Müsned’deki hadisleri 750.000 hadis içinden seçtiğini söyler (Tedribu’r-Ravi) Yani o 720.000 hadisi atmıştır. Kettani bu rakamın 100.000 olduğunu söyler. Yani Ahmed b. Hanbel Müsned’i yazarken 70.000 hadisi atmıştır. Hadis atma işini Buhari de Müslim de yapmış ve yüzbinlerce hadisi attıklarını itiraf etmişlerdir. Bu da hadislerin vahiy olmadığı tezimizi destekler.

“2. Ebu Zür’a er-Razi Ahmed b. Hanbel’in ezberinde 1.000.000 hadis olduğunu söyler. (Tedribu’r-Ravi) Yani o Müsned’ini yazarken 30.000 almış, gerisini atmıştır. Ana tezimiz “HADİSLER VAHİY DEĞİLDİR”. Bizi iftira etmekle suçlayan malum kişinin tezi ise “HADİSLER VAHİYDİR” Şimdi sormalı, Ahmed b. Hanbel 970 bin vahyi mi attı?

“3. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i yaklaşık 30.000 hadisten oluşur. Ahmed b. Hanbel’in oğlu babasının ölümünden sonra Müsned’e 10.000 hadis daha eklemiş sayı yaklaşık 40.000 olmuştur. Yani o söz konusu hadisler, babasının atıp oğlunun sonradan eklediği hadislerden ibarettir. Bu basit gerçeği ilim sahibi herkes bilir. Bilmiyorsa da öğrenebilir. Hadislerin vahiy olduğunu iddia eden malum şahıs ise, eğer bunu bilip de konuşuyorsa yalancıdır. Bilmeden konuşuyorsa cahildir. Bu durumda ise, bilginin doğruluğu-yanlışlığı sorunu teferruat halini alır. Zira asıl sorun dürüstlük sorunudur. Günümüzden 1150 yıl önce ölmüş birinin arkasına saklanıp yaşayan birine saldırmak nasıl bir psikolojinin eseridir?

“4. Ahmet bin Hanbel’in Müsned’inin 1995 Müessesetu’r-Risale baskısı Şuayb El-Arvavut’un tahkik ve ihtisarı ile yayınlanmıştır. El-Arnavud bu neşrinde İbn Hanbel’in şazlarını ayıklamış ve sonuçta Risale baskısında 28.000 rivayet kalmıştır. Bunu niçin zikrettim. Biri çıkıp der ki “Bak bu baskıda 40.000 değil, 28.000 rivayet var. Buradan, muhakkik Arnavud’un, İbn Hanbel’in oğlunun zevaidini tamamen çıkardığı sonucu çıkmaz. Risale neşrinde geriye 28.000 kaldığına göre, muhakkik Arnavud’un amacı İbn Hanbel’in oğlunun zevadini çıkarmak değil, şazları çıkarmaktır zaten geriye kalanın sayısı asıldan da 2.000 eksiktir…”

Bütün bu hususlar üzerinde teker teker duracağım:
Hadisin vahiy ilan edilmesi

1. İslamoğlu’nun, “Hadisin vahiy ilan edildiği dönem” olarak İmam Ahmed b. Hanbel dönemini göstermesi, Hadis Tarihi konusundaki katmerli cehaletini gösteriyor. “Dakka 1 gol 1″ muhabbeti yani!..

Hayır, burada Hadis-Vahiy ilişkisini tartışmayacağım. Diyelim ki Efendimiz (s.a.v)’in ağzından Kur’an ayetleri dışında vahiy kaynaklı tek söz çıkmamıştır ve daha sonraki dönemler itibariyle “hadisin vahiy ilan edilmesi” diye bir hadise gerçekten vuku bulmuştur. Bu hadisenin hangi zaman dilimine tekabül ettiğini tesbit etmek için birkaç farklı yol takip edilebilir: Hadis Tarihi’ne bakılabilir, Fırkalar Tarihi (Fırak/Milel-Nihal) üzerinden gidilebilir, Fıkıh Tarihi denenebilir, ya da nihayet yine rivayete dayalı Tefsir ya da kronolojik Tarih kaynaklarından iz sürülebilir.

Ehl-i Sünnet’i bir kenara bırakalım; Mu’tezile, İmâmiyye, Zeydiyye, İbâdiyye, hatta İsmailiyye’ye ait kaynaklara şöyle bir göz gezdiren kimse bile orada Sünnet’in bir kaynak olarak benimsendiğini, bunun tabii bir neticesi olarak da hadisle ihticac edildiğini görür.[3]

Bu hakikat sebebiyle tarih içinde hadise bigâne kalan bir fırkaya rastlamak neredeyse mümkün değildir. Evet, kategorik olarak Efendimiz (s.a.v)’in ağzından çıkan her sözün “vahiy” olduğunu söylemek doğru değil. Biraz hadis, biraz Usul bilen hiç kimseden böyle bir söz sadır olmaz. Ancak bu Ümmet’in hemen bütün fırkaları Sünnet/hadis meselesine ahir zamanda ortaya çıkmış bir şirzimeden farklı bakıyorsa, evet burada bir anormallikten söz etmek durumundayız.

Nereden giderseniz gidin kaynaklar Hadis-Vahiy ilişkisi konusunda size “ilk nesli” işaret edecektir. Hadislerin uydurma olduğu temcidine sarılsanız, karşınıza Sahabe çıkacaktır. Sahabe tasarruflarıyla ilgili rivayetlerin uydurma olduğunu iddia etseniz, Tabiun neslinin tutumu yolunuzu kesecek. Yani züccaciye dükkânına giren filin, vefat tarihi 241/855 olan İmam Ahmed’e ulaşabilmesi için hayli yol kat etmesi gerekir ki, aslına bakarsanız “hadisin vahiy ilan edilmesi” o tarihsel dönemlerin her birinde bahse konu edilebilir. “Allah’a ve Resulü’ne iftirada vahiy olmayan bir şeyi vahiy ilan edecek kadar mesafe kat etmiş bir ümmetin bu marifeti” Ahmed b. Hanbel dönemine kadar ertelemesinin ne anlamı olabilir ki?

Devam edelim:

2. “Ahmed b. Hanbel, devletle takıştıktan sonra Müsned’inden, devletle ilgili, hilafetle ilgili, zalim sultanla ilgili daha doğrusu, hadislerin tamamını kaldırdı.”

Meselenin püf noktası burası. İmam Ahmed, devletle takıştıktan sonra Müsned’inde devletle, zalim sultanla… ilgili hadislerin “tamamını” kaldırmış! Mesela?

Facebook sayfasında İslamoğlu adına konuşanlar aşağıda değineceğim rivayeti örnek gösterip sormuşlar:

” 1. Ahmed b. Hanbel yöneticilere itaat etmemeyi emreden yukarıdaki hadisi kitabına önce niye almış? İtaati emreden diğer hadisleri ölüm döşeğinde mi keşfetmiş?

“2. Yönetimin baskısına maruz kalmasa, yine de hadisi atar mıydı?

“3. Peki, Ahmed b. Hanbel’in ölüm döşeğinde oğluna kitabından sildirip attırdığı bu hadisin senedi zayıf veya uydurma mı?..”

Bunlardan İslamoğlu’nun haberi olmuş mudur, bilemiyorum, ama onu müdafaada işe yarayacağı başkaları tarafından da düşünülebileceği için bunlara da birer-ikişer cümleyle değinmeden geçmek olmaz.

Önce rivayeti görelim:
Müsned ve Zalim Sultan Rivayetleri

İmam Ahmed b. Hanbel (rh.a), vefat hastalığında, oğlu Abdullah’a, Müsned‘deki bir rivayetin üstünü çizmesini, yani o hadisi Müsned‘den çıkarmasını söylemiş. Konuyla ilgili olarak adı geçen eserde Efendimiz (s.a.v)’in, “Ümmetimi Kureyş’in şu batnı helak edecek” buyurduğu, Sahabe’nin “(Onlar konusunda) ne yapmamızı emir buyurursunuz ey Allah’ın Resulü?” diye sorması üzerine de, “Keşke insanlar onlardan uzak dursa!” dediği nakledilir. Rivayetin akabinde İmam Ahmed’in oğlu Abdullah şöyle der: “Vefat hastalığında babam şöyle dedi: “Bu hadisin üstünü çiz. Zira bu hadis, Hz. Peygamber (s.a.v)’den gelen (sahih) hadislere –yani “(zalim sultanın tasarrufları karşısında) dinleyin, itaat edin, sabredin” buyurulan hadislere– aykırıdır.”[4]

Biraz arkaplan çalışması yaptığımızda İslamoğlu’nu bu çukura kimin ittiğini, daha doğrusu İslamoğlu’nun kime yaslanarak bol keseden attığını tesbit edebiliyoruz: Mesele şu:

Mehmet S. Hatiboğlu hoca, İslamî Araştırmalar dergisinin Hadis-Sünnet Özel Sayısı’nda[5] Müslüman Alimlerin Buhârî ve Müslim’e Yönelik Eleştirileri başlıklı makalesinde bu rivayeti zikretmiş ve şunları söylemiş: “… Müsned’deki bu rivayetin akabinde İmam-ı Ahmed’in oğlu Abdullah bize hadis tenkidi tarihi bakımından son derece mühim olan şu açıklamada bulunmaktadır:…”

Hatiboğlu, Abdullah b. Ahmed’in yukarıda naklettiğim sözünü aktardıktan sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ahmed b. Hanbel’in zalim Müslüman idarecilere karşı şiddetten uzak bir itaat ve sabır gösterilmesini tavsiye eden hadisleri benimsemiş olduğunu bilenler, Emevî idaresine karşı vaktiyle pek çok âlimin aldığı sert tutumu onun tasvib etmeyeceğini, kendisinin de Abbâsilerin zalimlerine karşı aynı davranışı göstermekten geri kalmayacağını kolayca tahmin edebilirler. Nitekim öyle de olmuştur. Konumuz bakımından bizi burada ilgilendiren husus, Buhârî ve Müslim’in aynı isnad ve metinle Sahîhlerine almış oldukları bir rivayeti, kendilerine hocalık da yapmış olan Ahmed ibn Hanbel gibi bir fıkıh mezhebi imamı büyük muuhaddisin kendi Müsned’inden attırıyor olmasıdır. Yani Buhârî ve Müslim’ce sahih sayılmış bir hadis İmam-ı Ahmedce şaz bir rivayetdir. Böylece III. asırda bu hadisin makbuliyeti üzerinde bir icmadan bahsetmek de mümkün olmamaktadır…”[6]

Hatiboğlu’nun –yorumunu bir kenara bırakacak olursak– burada “tek bir” hadis üzerinde durduğu açık bir şekilde görülüyor. Onun bu rivayeti burada zikretmekten maksadı, İmam el-Buhârî ve İmam Müslim’in sahih addedip Sahîh‘lerine aldıkları bir hadisin İmam Ahmed tarafından sahih kabul edilmediğini anlatmaktır.

“Ağızdan kulağa” sürecinin ilk safhası

Mehmet Emin Özafşar, İdeolojik Hadisçiliğin Tarihî Arka Planı isimli çalışmasında[7] meşhur “mihne” dönemi üzerinde dururken şunları söylemiş: “Mütevekkil dönemi, işbaşındaki siyasî otoriteye bağlılığı pekiştiren rivayetlerin mebzul miktarda nakledildiği bir dönem olmuştur. Hatta bir tertibe kurban edilmek istenen Ahmed b. Hanbel’in evi aranmış, kendisine biat etmek üzere evinde bir şiiyi sakladığı yolunda ihbar alındığı söylenmiştir. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel, kendisinin, hoşlansa da hoşlanmasa da her şart altında halifeye bağlı olduğunu belirtmiş ve bu tutumu yazılı bir tutanakla halifeye göndermiştir. Olayı nakleden Hanbel b. İshak’ın siyasi otoriteye bağlılığı dile getiren yirmibeş tane hadise yer vermesi, Mütevekkil’in yumuşama politikasına karşılık olarak hadisçilerin güvence vermeleri şeklinde yorumlanabilir. Buna Ahmed b. Hanbel’in siyasal otoriteye karşı tavır takınmayı teşvik eden hadislerin Müsned’inden çıkartılması emrini vermesi de eklenince hadisçilerin siyasal otoriteyle uzlaşma arzularının ne kadar had safhada olduğu ortaya çıkar…”[8]

Hatiboğlu hocanın tamamen “teknik” bir bağlamda bahse konu ettiği “tek bir hadis”, Özafşar’ın naklinde “hadisler”e dönüşüyor ve siyasî/ideolojik bir tavrın yansıması haline geliyor.

Ve konu İslamoğlu’nun diline düşünce, buradaki “hadisler”, “zalim sultanla ilgili bütün hadisler”e dönüşüyor! E, abartacaksınız ki ilgi çekesiniz değil mi? Yoksa İslamoğlu’nun bir tek rivayetle ne işi olur?!

Şimdi insanların şunu sorma hakları yok mudur: Ey utanmaz arlanmaz adam! İmam Ahmed’in Müsned‘inden attığını söylediğin “bütün hadisler” nerede? Hastalıklı yaklaşımını temellendirmek için tek hadis üzerinden konuşmanın tatmin edici olmadığını düşünerek abartma ihtiyacı hissediyor, sonra da “nerede bu bütün hadisler?” diye sorulunca konuyu değiştirip “hadis-vahiy” ilişkisi üzerinden demagoji yapıyorsun? Bir parça haysiyetin varsa ya bu “bütün hadisler”in nerede olduğunu gösterir, ya da kamuoyundan özür dilersin! Ben bunlardan hiç birini yapamayacağını biliyorum da, belki aldattığın kitleler şapkayı önlerine koyarak düşünürler bu vesileyle…

İmam Ahmed’in Müsned‘inde yönetimle ilgili 200 civarında hadis bulunmaktadır. Bunlar içinden doğrudan zalim sultan temalı olanları toplu halde görmek isteyenler, merhum şehid Hasan el-Bennâ’nın babası Abdurrahman el-Bennâ’nın el-Fethu’r-Rabbânî‘sinin XXIII. cildinin 18-33, 41-45 sayfalarına bakabilirler. Burada bunları uzun uzadıya zikretmeye niyetim de, yer de yok. Mesele gün gibi aşikârken bir tek hadis üzerinde avurtlarını doldura doldura bu kadar köşeli laflar eden adamın elde edebileceği “vebal”den başka nedir? ..

İmam Ahmed, erbabının malumu olduğu gibi Müsned‘ini yazdıktan sonra son şeklini veremeden vefat etmiştir. Onun, Müsned‘e aldığı bütün rivayetlerin sahih olduğu tarzında bir iddiası da yoktur.[9] Yine erbabının bildiği gibi Müsned‘de, bizzat İmam Ahmed’in başka nakillerle taz’if ettiğini bildiğimiz rivayetler mevcuttur.

Gelelim Facebook sayfasını idare edenlerin sorularına:

1 – Bu hadisin “yöneticilere itaat etmemeyi emrettiği” tesbiti doğru değil. Efendimiz (s.a.v)’in söylediği, “Keşke insanlar onlardan uzak dursa!”dan ibaret. Yöneticilerden uzak durmak (i’tizal) başka şeydir, onlara itaat etmemek başka. Efendimiz (s.a.v)’in burada tavsiye ettiği, söz konusu yöneticilerle haşır-neşir olmamak, onların suçlarına ortaklık etmemek tarzında “pasif” bir tavırdır. “İtaat etmemek”se aktif bir tavırdır ve dediğim gibi bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir. İmam Ahmed bu hadisi kitabına niye almış? Yukarıda da belirttiğim gibi İmam Ahmed, müsvedde olarak hazırladığı bu eserini baştan sona ayıklama ve temize çekme imkânı bulamamıştır ve Müsned‘de yer verdiği halde “gayr-i sahih” gördüğü pek çok rivayet vardır.[10] İtaati emreden hadisleri ölüm döşeğinde mi keşf etmiş? (üsluba bakın!) Tabii ki öyle değil. “Dinleyin, itaat edin, sabredin” muhtevalı hadisleri Müsned‘de nakleden de kendisidir.[11]

2 – Yönetimin baskısına maruz kalmasa yine de hadisi atar mıydı?

Meselenin püf noktası da işte burası. İslamoğlu ve çömezlerinin kurgusuna göre İmam Ahmed, “yönetimin baskısı üzerine” bu hadisi (afedersiniz, “bütün hadisleri” demeliydim değil mi!) Müsned‘inden çıkarmıştır. Şimdi soralım: İmam Ahmed bu hadisi Müsned‘den ne zaman çıkarmıştır? Vefat hastalığında! Peki devletten baskı gördüğü dönem ne zamandır: Me’mun-Mu’tasım-Vâsık dönemleri (813-847) Yani İslamoğlu’nun “bu ümmetin aklıdır” dediği Mu’tezile’nin, resmî devlet mezhebi haline gelip de Ehl-i Sünnet ulema hakkında cadı avı başlattığı süreç. (İslamoğlu da devlet gücüne kavuştuğu anda aynı şeyi yapacak ve hatta “Kur’an mahluktur” demeyenlere gayrimüslim muamelesi yapan ideoloji atalarını bu konuda da aratmayacak icraatların altına imza etmekten çekinmeyecektir![12]) Bu sancılı dönemde Müsned‘den ilgili hadisleri çıkarmamış olan İmam Ahmed, Mütevekkil’in hilafete gelip de bu paranoyaya son verdiği bir dönemde bunu niçin yapsın? Üstelik hadisin muhtevası, “onlardan uzak durun/onları kendi hallerine bırakın” diyorken? Sizin ya aklınız yok veya maksadınız başka!

1 – Bu hadisin senedi zayıf da değil, uydurma da. Ancak sizin hadis konusundaki malumatınız kıt. Bir hadisin gayri sahih sayılması için illa senedinin zayıf veya sened yahut metninin uydurma olması gerekmez. Metindeki şuzuz ve nekaret de hadisin sıhhatini olumsuz etkileyen faktörlerdir. Okuduğunuzu anlayacak kapasiteniz olmadığı için İmam Ahmed’in, bu hadisin Müsned‘den çıkarılmasını söylerken gösterdiği gerekçe sizin için bir anlam ifade etmiyor!

2 – Gelelim İslamoğlu’nun Şenocak hocaya hitaben yazdıklarına:

3 – “İmam Ahmed, Müsned‘e almayıp dışarıda bıraktığı 720 bin veya (bir diğer itibara göre) 70 bin hadisi atmıştır” diyor. Bu meseleyi daha önce de yazmıştım kendisine: Bir hadisin ikinci bir isnadda tek bir ravisi bile farklı olsa o farklı isnad Hadisçiler’ın terminolojisinde müstakil bir hadis olarak ifade edilir. Bu, metindeki tek bir kelime değişikliği için de böyledir. Buna ilaveten Sahabî ve Tabiî kavillerine de “hadis” dendiği yine ehlinin malumudur (mevkuf ve maktu hadis). Hal böyle olunca buradaki 700 küsür bin hadis veya 1 milyon hadis, sadece Efendimiz (s.a.v)’den nakledilmiş merfu rivayetleri değil, yukarıda özetle anlatmaya çalıştığım vakıayı anlatır.

4 – Bu hadisleri atanlar “vahyi” mi atmış olmaktadır? İslamoğlu Ahmed b. Hanbel Müsned‘den “zalim sultanla ilgili bütün hadisleri atmıştır” sözünün altında ezildiğini bildiği için bunu, sözü başka bir noktaya çekerek örtmeye çalışıyor. Ama saptığı bu yol da çıkmaz sokak. Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu söyleyenler (ki bunların sadece Ehl-i Sünnet’ten ibaret olmadığını, bid’at mezheplerin hemen tamamının da Sünnet’i ve hadisi dinî bir delil olarak gördüklerini yukarıda söylemiştim), bunu, Sünnet verilerinin kitaplarda tedvin/tasnif edilene kadar güvenilir yollarla gelmiş olmasına bağlamıştır ki bundan daha tabii bir şey olamaz. Eğer Ahmed b. Hanbel veya el-Buhârî yahut bir başka Hadis imamı, eserine bütün sahih hadisleri almak gibi bir amaçla yola çıkmış olsaydı, İslamoğlu’nun sorusu ve itirazı o zaman anlamlı olabilirdi. Ama o imamların hiç birisinin böyle bir niyetle hareket ettiğine dair elimizde bir delil yok. Hele İmam el-Buhârî ya da Müslim’i burada bahse konu etmek, kişiyi gülünç duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü o imamların bizzat kendileri, sahih buldukları bütün rivayetleri eserlerine almak gibi bir maksat taşımadıklarını, bir başka ifadeyle sahih hadislerin, eserlerine aldıklarından ibaret olmadığını açık bir şekilde belirtmişlerdir. Tedrîbu’r-Râvî’yi referans gösteren İslamoğlu elbette bu hakikatten de haberdar olmalıdır. Haberdarsa niçin mugalata yapıyor, değilse cahili olduğu konuda niçin konuşuyor?

5 – “el-Arnavud bu neşrinde İbn Hanbel’in şazlarını ayıklamış ve sonuçta Risale baskısında 28.000 rivayet kalmıştır.” Bu, tam da “konuştukça batıyorsun” kabilinden bir inci! Şu’ayb el-Arnaût hoca duysa eminim saçını başını yolar! Efendimiz (s.a.v), “İnsanların ilk nübüvvet sözlerinden duyageldikleri bir sözdür: Utanmazsan dilediğini yap!” buyurmuş. Ne diyelim, Şu’ayb hocanın kısmetine de Müsned‘in şazzlarını ayıklamak ve Müsned‘i iihtisar etmek düşecekmiş!.. Ama İslamoğlu’nun atladığı küçük bir ayrıntı var: Şu’ayb el-Arnaût tahkikinden önce Müsned Ahmed Şâkir-Hamze Ahmed ez-Zeyn tahkiki olarak da basıldı; o baskıda da ihtisar yapılmış olmalı ki, hadislerin sayısı müteselsil numaralandırmaya göre 27.519. Hımmm! Demek ki onlar biraz daha “sıkı” bir eleme ve ihtisar çalışması yapmış! Durun durun! Acele etmeyin. Müsned‘in bir baskısı daha var; bir heyetin tahkikiyle Âlemu’l-Kütüb de basmış bu eseri. Orada daha “gevşek” davranmış olacaklar ki, hadislerin sayısını 28.199′dan aşağıya indirmeye muvaffak olamamışlar!! O da ne! Muhammed Abdülkadir Atâ da eleme yapmış. Ama o daha daha gevşek çıkmış, 28.414′te kalmış…

Bu Müsned‘in tam bir baskısı yok mu yahu?! Hiç mi Allah’tan korkan adam çıkmamış, her gelen kafasına göre ayıklama yapmış bu eserden?[13]

Bu perişanlığın üstüne bir de “Buradan, muhakkik Arnavud’un, İbn Hanbel’in oğlunun zevaidini tamamen çıkardığı sonucu çıkmaz. Risale neşrinde geriye 28.000 kaldığına göre, muhakkik Arnavud’un amacı İbn hanbel’in oğlunun zevadini çıkarmak değil, şazları çıkarmaktır zaten geriye kalanın sayısı asıldan da 2.000 eksiktir…” demez mi? Eminim ne söylediğinin kendisi de farkında değil. Laf olsun torba dolsun…

Sonuç yerine

Yazısını, “keşke düşmanlarım mert olsaydı” diyerek bitiren İslamoğlu’na bir çift sözüm var son olarak: Sen, mertlikten söz edebilecek en son adamsın bu memlekette. Sana bugüne kadar kaç kişi devirdiğin çamlar konusunda “görüşelim” haberi iletti… Bunların tekine bile cevap verecek cesareti gösteremedin. Bunların çoğunun da sana Allah için nasihat etmekten başka bir maksatları yoktu, biliyorum. Senden hem daha birikimli, hem daha yaşlı ve tecrübeli insanlar senin, kurduğun cümlelerin adamı olmadığını söyledi yüzüne karşı; “nisan yağmuru yağıyor” dedin. Biliyorum bu da duvara çarpıp geri gelecek, ama hiç olmazsa kamuoyu seni gerçek yüzünle tanısın diye sana açıkça çağrıda bulunuyorum: Bugüne kadar devirdiğin çamları kamuoyu önünde yiğitçe, mertçe konuşmaya davet ediyorum seni! Hodri meydan!

 

****

 

 

Kaynak: Ebubekir Sifil, Hüküm Dergisi, Sayı:23 (http://sahniseman.org/)

 

 

****

 

 

Dipnotlar:

[1] http://www.timeturk.com/tr/2014/10/29/islamoglu-ndan-senocak-a-cevap.html#.VFP7rzTkdDA

[2] http://www.youtube.com/watch?v=KywyX9EU7dM

[3] Yazıyı uzatmamak için burada sadece bir örnek zikredeyim: Meşhur Mu’tezilî Kadı Abdülcebbâr el-Hemedânî, kabir azabı, sırat, mizan… gibi hususların tamamının hak olduğunu söyler ki, İslamoğlu’nun Mu’tezile’yi ne kadar anladığını anlamak için sadece buraya bakmak dahi kâfidir. Bkz. Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, 92-97; a.mlf., el-Muhtasar, 277 vd.

[4] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 301; Ahmed Şâkir tahkiki, VIII, 118; Şu’ayb el-Arnaût tahkiki, XIII, 381-3.

[5] Cilt, X, Sayı, 1-3, Ankara-1997.

[6] A.G. Dergi, 9-10.

[7] Ankara Okulu yay., Ankara-1999.

[8] Özafşar, İdeolojik Hadisçiliğin Tarihî Arka Planı, 64. Özafşar bu ifadelerine düştüğü dipnotta referans olarak Hatiboğlu hocanın yukarıda naklettiğim tesbitini gösteriyor.

[9] Oğlu Abdullah’ın bir sorusu üzerine, Müsned’i İslam Dünyası’nda yaygın olarak bilinen/mütedavel rivayetlerden oluşturduğunu, yoksa kendi nazarında sahih olan rivayetlere tahsis edecek olsa, pek az rivayetin yer alacağını söylemiştir. Bkz. Ebû Mûsâ el-Medînî, Hasâisu’l-Müsned, 27.

[10] Örnek görmek isteyen, Şu’ayb el-Arnaût tahkikli baskıda, I, 68-70 arasına bakabilir.

[11] Örnek olarak Şu’ayb el-Arnaût baskısındaki 12.126, 18.582, 27.266… numaralı hadislere bakılabilir.

[12] Bu dönemde Abbasi devletiyle Bizans arasında imzalanan bir “esir mübadelesi” anlaşmasına göre Bizans’ın elindeki Müslüman esirlerle Abbasiler’in elindeki Hristiyan esirler mübadele edilecektir. Ancak sınırdaki kontrol noktasında “ümmetin aklı”ndan iki zorba, Bizans tarafından gelen Müslüman esirleri gerçekten Müslüman olup olmadıklarını anlamak maksadıyla sigaya çekmek için beklemektedir. İki basit soru sorarlar gelenlere: “Kur’an mahluk mudur?” ve”Rü’yetullaha (ahirette mü’minlerin Cenab-ı Hakk’ı göreceklerine) inanıyor musun?” bu soruların ilkine “Hayır”, ikincisine “Evet” diyen “Müslüman olmadığı” gerekçesiyle Bizans esaretine geri gönderilir, aksini söyleyenler Müslüman kabul edilerek özgürlüğüne kavuşturulur! (Mu’tezile’nin bu ve daha birçok ibretlik icraatı için tarih kitaplarının h.231 ve devamı olaylarının anlatıldığı bölümlerine bkz.) İslamoğlu projesinin mezarından hortlatmaya gayret ettiği Mu’tezile böyle bir şey!

[13] Müsned‘in ihtiva ettiği hadis sayısı noktasında bu farklı baskılar arasında görülen ihtilafı merak edenler bi zahmet İslamoğlu’na bunu bir soruversin. Belki buna da bir cevabı vardır!..

.

İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu

İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yavuz bahadiroglu cumhuriyet ingiliz oyunu yavuz bahadiroglu chp yavuz bahadiroglu kitap yavuz bahadiroglu atatürk yavuz bahadiroglu m. kemal
***

Meclisi dağıtmasına bakmayın, tarihsel olarak Batı tarzı (çünkü Osmanlı’nın kendine has danışma meclisleri hep vardır) demokrasi arayışları, Sultan II. Abdülhamid’den beri var…

Bu çerçevede dünya anayasaları incelenmiş, tercüme edilmiş, “bize has” olduğu düşünülen anayasalar hazırlanmış, seçimler yapılmış, parlamentolar kurulmuş, meşrutiyet denenmiş, yumuşak bir geçiş amaçlanmıştı.

O gidişin “demokratik cumhuriyet” çizgisine geleceği aşikârdı. Belki İngiltere tipi bir “demokratik monarşi” olurduk. Ancak hilâfet devam ederdi. Hilafetin devam etmesi, özellikle İslam ülkelerine (ve petrol yataklarına) hâkimiyet hesapları yapan İngiltere’nin işine gelmiyordu. Başkentimizi alelacele işgal etti. Ama bizimle savaşmadı, yayabilecek durumdayken, işgali Anadolu’ya yaymadı. Bunun yerine bir maşa kullandı ve Yunanistan’ın Batı Anadolu’yu işgal etmesini sağladı.

Yunanistan, tanımadığı denizaşırı topraklarda, yetersiz bir kuvvetle, yirmi yıl aralıksız savaşarak deneyim kazanmış Osmanlı ordusunu elbette ki yenemezdi. Zaten Yunanistan da İngiliz desteğine güvenip, onların daveti üzerine İzmir’i işgal etmiş, yine İngiltere’nin destek taahhüdüne güvenerek işgali Aydın ve Bursa havalisine kadar yaymıştı.

Fakat ne hikmetse, beklediği desteği İngiltere’den alamadı. Osmanlı ordusuyla baş başa bırakıldı. Milis alayları tarafından iyice yıpratıldıktan sonra, son darbeyi Sakarya’da yedi, perişan halde kaçtı.

Böylece kimsenin pek tanımadığı Ankara ekibi (bazı tarihçilere göre Kongre Hükümeti) önemli bir “zafer” kazanmış ve ülke çapında tanınmaya başlanmış oluyordu. Bu “zafer” sonucu Atatürk’le İsmet Paşa’nın yıldızı parlarken, rakip olabileceği düşünülen isimler (en başta da Çerkez Edhem Bey, sonra Karabekir Paşa) bir bir ayıklanacaktı.

Sonra Lozan Konferansı başladı. İngiltere “galip” tarafta, Yunanistan ise “mağlüp” tarafta oturuyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos bu işe çok şaşırmış, Türk Murahhas Heyeti Başkanı İsmet Paşa’ya, “İngiltere masanın galip tarafında otururken, ben İngiltere’nin müttefiki olarak neden mağlup taraftayım?..” diye yakınmaktan kendini alamamıştı.

Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de imzalandı. 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet ilân edildi. Mustafa Kemal Paşa ölene kadar Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ise Başbakan oldu.

Saltanat 16 Mart 1920 tarihinden geçerli olmak üzere zaten kaldırılmış, Sultan Vahideddin “sade vatandaş”a dönüşmüş, nihayet aldığı tehditlerin de etkisiyle ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı (17 Kasım 1920).

Saltanatın ve hilafetin devam etmesi demek, Mustafa Kemal Paşa’nın en fazla genelkurmay başkanlığına, İsmet Paşa’nın da kuvvet komutanlığına razı olması demekti. Ama sistem değişir, meşrutiyet yerine cumhuriyet ilân edilirse, Kemal Paşa padişah yetkilerini aşan yetkilerle donatılmış “Ebedi Şef”, İsmet Paşa ise zaman içinde “Milli Şef” olabilirdi.

Neyse, saltanattan sonra, “devletsiz hilafet” de 3 Mart 1924’de kaldırıldı (hilafet kaldırılmadan, İngiltere’nin Lozan Andlaşması’nı imzalamadığını hatırlayalım lütfen)…

Maksat hasıl olmuş, İngiltere’nin çıkarlarına engel teşkil eden hilafet kalkmış, Ortadoğu’da uyduruk devletler kurulmuş, petrol yatakları tümüyle İngiltere’nin kontrolüne girmişti…

Öyle bir şeytanî zekâ kullandı ki, bölge hâlâ toparlanamıyor…

***

Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit

.