Meclis’te Kur’an üzerine yemin etmek Hz. Peygamber’e hakaret edilerek yasaklandı

Meclis’te Kur’an’a yemin etmek Hz. Peygamber’e hakaret edilerek yasaklandı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

osmanlida-kurana-el-basilirdi-tc3bcrkiye-de-laiklik-ladinilik-avrupada-laiklik-batida-laiklik-fransada-laiklik-atatc3bcrk-laiklik

***

Bir yazımızda Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve M. Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir paçavradan söz etmiştik.[1]

Işte bu hezeyan mahsulü paçavranın “yemin”le alakalı bahsinde dinimize ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize edilen hakaretler:

Yalan ve efsane üzerine kurulmuş olan dinler kimbilir, kaç bin seneden beri insanları yalan söylemeye ve yalana inandırmaya alıştırmışlardır. Dinin verdikleri terbiye ile insanda yalanın “asıl” ve “doğru”nun “fer’i” olduğunu kabul etmişlerdir.

“Yemin” dinlerin bir rüknü gibidir. Muhammed kendi Kur’an’ında, birçok bahislerde kendi Allah’ına bile yemin ettirmiştir. Bu suretle kendi Allah’ına karşı ağır bir ithamda bulunmuş oldu. Çünkü yemin eden bir ferdin yalan söyleyebilmesi de tabiidir. Esasen yalan söylemeyen bir adam kendini yeminden müstağni görür. Ve yemini kendisine hakaret bilir.

En çok din maskarası olan akvam-ı şarkiye (Doğu milletleri), Ezmine-i atikadan beri daima yalan söylemeyi ve bunun için sözlerini birçok yeminler ile tahkim etmeyi adet edinmişlerdir. Bugün de Araplar, çok yalan söylerler ve çok yemin ederler. Hele Acemler, diyebilirim ki dünyanın en yalancı insanlarıdır. Çünkü ağızlarından çıkan her cümleyi akla hayale gelmeyen yeminler ile tevsik ederler. Iran’da yemin ve yalan son dereceyi bulmuştur, bir halde ki; Acemler Kur’an’a el basmayı kafi görmeyerek Kur’an’ı mühürlemek suretiyle de çirkin bir yemin icad etmişler ve buna rağmen her yeminden sonra mutlaka hulf etmişlerdir. Şahlar, çok defa millet huzurunda böyle yeminler etmişler ve çok geçmeden yeminlerini çiğnemişlerdir. Dinlerin insanlara mirası olan bu yemin usulü, insanlık için büyük bir lekedir.

Bir mahkemenin önünde insandan doğruyu işitebilmek için ona efsane kitabına el bastırmak; milletin hakimiyetini temsil eden insanları efsane kitabı ile sadakate davet etmek ve en nihayet bir milletin en muhterem siması olan Reisicumhurunu yine din merasimile efsane kitabı huzurunda rukua davet etmek ve efsaneye yemin ettirmek insanlık için ne sefil vaziyet ve ne ağır hakarettir.”[2]

*

m. kemal ve din, atatürk ve din, rusen barkin rusen din yok milliyet var, cankaya atatürk kitapligi, atatürk dinle ilgili sözleri, atatürk islamla ilgili sözler, atatürk peygamber, m. kemal dinle ilgili sözleri

Yukarıdaki hezeyanların yer aldığı paçavra…

***

Görüldüğü gibi sayfanın kenarına M. Kemal’in yazdırdığı not: “Türkiya müstesna.” Itiraz falan yok.

Bu paçavra “Ruşenî” imzasıyla, 1926 Ekim ayında Istanbul Erenköy’de kaleme alınmış ve M. Kemal Atatürk tarafından okunarak bazı yerlerine “alkışlar” bazı yerlerine “bravo” veya “aferin” şeklinde işaret ve notlar konulmuştur. Paçavranın yazarı IV, V ve VI. dönemlerde Samsun milletvekilliği yapmış olan Ruşenî Barkur’dur. Hatırlayalım, o tarihlerde milletvekilleri M. Kemal tarafından atanmaktaydı.[3] Yani yazar Islam’a ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize hakaret ettiği halde ödüllendirilmiştir.

Merak ediyorum, bu adamları bize karşı savunanlar, ahirette Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yüzüne nasıl bakacaklar?

Bu paçavranın kaleme alınış tarihinden -çok değil- yalnızca iki yıl sonra Cumhurbaşkanının “Kur’an üzerine” yemin etmesi laiklik ilkesi gereği kaldırılmış ve yerine başka bir yemin metni konmuştur. Bu yeni yemin metni; “Reisicumhur sıfatile Cumhuriyetin kanunlarına ve hakimiyeti milliye esas­larına riayet ve bunları müdafaa… vs. etmekten ayrılmıyacağıma namusum üzerine söz veririm.”[4] şeklindedir. Yemin etmek “yalancılık”tan kaynaklanıyorsa, o halde niçin Cumhurbaşkanı “namusu üzerine yemin” ediyor? Demek ki mesele basit bir “yemin” meselesi değildir. Mesele; “Din düşmanlığıdır.” Halbuki bazı Batılı ülkelerde bile Devlet Başkanları kendi kutsal kitapları üzerine yemin ederler.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Din Yok Milliyet Var Safsatası:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/02/ataturk-ve-din-yok-milliyet-var-safsatasi/

[2] Çankaya Atatürk Kitaplığı No: 2. Kitap sayfa 113.

[3] O dönem Milletvekillerini halk değil, M. Kemal seçiyordu. Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

[4] 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun. Resmi Gazete, 14 Nisan 1928, sayı 863.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, islamda yönetim sekli, islamda laiklik var mi, islamda idare sekli, atatürk laiklik, ekrem bugra ekinci laiklik,

***

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, “Hukukun Serüveni” isimli kıymetli eserinde Islam’da Devlet ve Hükumet şeklini yazdı. Tıpkı Prof. Dr. Ilber Ortaylı gibi[1] Islam devletiyle laikliğin bağdaşmayacağını ifade eden Ekinci, Islam devletinin meşruti monarşiyi andırdığını belirtti:

“Devletin idaresinde tek kişi hayat boyu söz sahibidir. Bu bakımdan mutlakiyete benzer. Bu tek kişi, iradesi dışında konulmuş hukukî esaslarla bağlıdır. Bu bakımdan da meşrutiyete benzer. Ancak hükümdarın uyması gereken prensipleri koyanlar halk ve aristokratlar değildir. Şûrâ prensibine verilen ehemmiyet bakımından da cumhuriyete benzer. Ancak halkın tamamının idareye iştiraki mevzubahis değildir. Hz. Peygamber ve halifeleri icraatlarında halkın tamamının reylerini (oylarını) almış ve çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş değildir. Islam hukukunda, başta kimin olduğu ve devletin nasıl idare edildiği değil; adaletin tatbiki mühimdir. Ekseriyetin görüşüne değil, hukukun ne dediğine bakılır. Devletin monarşi veya cumhuriyet olmasının bir önemi yoktur. Bununla beraber, Islam devletinin meşrutî monarşiyi andırdığı söylenebilir.

Bununla beraber ideal halifelik seçimle olduğuna göre, Islam devleti, demokrasiye çok da yabancı bir sistem değildir. Halifenin, bazı hak ve salahiyetlerini, seçilmiş vekiller vasıtasıyla yerine getirmesi (en son kendi tasdikine tâbi olmak şartıyla) mümkündür. Nitekim Osmanlı devleti, 1840’tan itibaren mahallî, 1876’dan itibaren de kesintilerle de olsa merkezî idarede böyle bir tecrübe yaşamıştır.

Islam devletiyle laikliğin bağdaşmaması gayet tabiîdir. Islam devletinde hükumetler ve hukuk sistemi, meşruluğunu dinî esaslardan alır. Islam dini, insanların inanç ve ibadetlerinden başka, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunlara imkan tanımamak, dinî vecibelerin ifasına engel teşkil eder. Mamafih laiklik, demokrasi ile din ve vicdan hürriyetinin ön şartı değildir. Nitekim günümüzde laik olmadığı halde demokratik ve insan haklarına saygılı devletler bulunduğu gibi, laik, ama otoriter ve insan haklarının askıya alındığı devletler de çoktur. Şer’i hukuk, Müslümanlığı üstün tutan dini karakterine rağmen, Müslüman olmayanların din ve vicdan hürriyetlerini tam olarak teminat altına almış; hatta onlara kısmî bir hukukî ve adlî muhtariyet tanımıştır.

Bununla beraber Islam devletini, teokrasi olarak vasıflandırmak da doğru değildir. Çünkü Islam devletinin başındaki kimse, her ne kadar ruhanî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları affetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salahiyetine de sahip değildir. Avrupa’daki ruhban sınıfı mefhumu, Islamiyete yabancıdır. Dini ayinlerin mutlaka hükümdar veya muayyen bir kimse tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur.”[2]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

[2] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, Arı Sanat Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 319, 320.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

 

Şapka yüzünden hiç kimse asılmadı mı?

Şapka yüzünden hiç kimse asılmadı mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

m. kemal atatürk ile abdurrahman kamil efendi, atatürk sarikli hoca, atatürk sarik, m.kemal sarik, amasya müftüsü abdurrahman kamil efendi m. kemal atatürk, atatürk hoca asti mi

Amasya Müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi ve M. Kemal…

***

Kemalist rejim tarafından kandırılmış bazı kimseler sosyal medyada dolaşan yukarıdaki fotoğrafa dayanarak “M. Kemal devrinde şapka giymeyenlerin idam edilmediğini” ispatlamaya çalışmaktadırlar. “Resmi ideoloji” tesis etmek isteyenler tarafından kandırılmış olan bu insanlar, sözkonusu fotoğrafın “şapka kanunu”ndan 5 yıl sonrasına, yani 1930 yılına aid olduğuna da (son ve öldürücü darbeyi vuruyorlarmış edasıyla) dikkat çekmektedirler.

Kemalist rejimin afyonu ile sersemleştirilen bu arkadaşlar, fotoğraftaki kişinin Amasya müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi olduğunu biliyorlar. Ne güzel… Yani bu zat 8 Temmuz 1923’ten 18 Aralık 1941’e kadar müftülük yapmıştır.[1] Dolayısıyla fotoğrafın çekildiği tarihte müftüdür.

Ama müftülerin “şapka kanunu” ile bir alakası yoktur. Zira bu kanun hakim, asker ve diyanete bağlı memurları kapsamaz.[2] Bu insanların daha şapka kanunundan haberleri yok, ama buna rağmen kalkmış “gerici ve yobazlara” (!) tarih dersi vermeye kalkışıyorlar. Işte cehalet böyle bir şeydir.

Din görevlileri, 3 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı kanun çıkıncaya kadar “sarık ve cübbe” ile dolaşabiliyorlardı.

Sözü edilen kanunun 1. maddesi şöyledir:

“Her hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır.

Hükümet her din ve mezhebden münasib göreceği yalnız bir ruhaniye mabed ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat (geçici) müsaadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında (sonunda) onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya bir başka ruhaniye verilmesi caizdir.”[3]

*

m. kemalin idam ettigi hocalar, m. kemalin astigi hocalar, sapka kanunundan asilan hocalar, atatürkün idam ettigi hocalar, atatürkün astigi hocalar, atatürk hoca asti mi

[3] no’lu dipnot ile alakalı… 3 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı kanun, 13 Aralık 1934 tarih ve 2879 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

***

Burada tafsilata girecek değiliz, ancak şu kadarını söyleyelim ki, kanunun bu 1. maddesi 1935 yılında meriyyete girmiştir.[4]

Dolayısıyla bir din görevlisinin 1930 yılında sarığıyla dolaşabilmiş olması, şapkadan dolayı idam edilenlerin olmadığını ispata kâfî gelmez. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, din görevlileri 1934-1935 yılına kadar sarık ve cübbe ile dolaşabiliyorlardı.

*

m. kemalin idam ettigi hocalar, m. kemalin astigi hocalar, sapka kanunundan asilan hocalar, atatürkün idam ettigi hocalar, atatürkün astigi hocalar, atatürk hoca asti mi 2

[4] no’lu dipnot ile alakalı… 6 Şubat 1935 tarihli ve K.Atatürk imzalı kararname, 18 Şubat 1935 tarih ve 2933 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

***

Ancak bazı din görevlileri bu tarihten sonra da cübbe giymekte ısrar ettikleri, çıkarttıkları sarık yerine de şapka giyecekleri yerde başları açık olarak ya da takke vb. ile dolaştıkları gerekçesiyle, kemalist rejim tarafından uyarılmışlardır.[5] Bu uyarıya rağmen kanuna uymayanlar hakkında kanunî işlem yapılmıştır.[6]

*

m. kemalin idam ettigi hocalar, m. kemalin astigi hocalar, sapka kanunundan asilan hocalar, atatürkün idam ettigi hocalar, atatürkün astigi hocalar, atatürk hoca asti mi 3

[5] no’lu dipnotta bahsi geçen ve Içişleri Bakanlığı tarafından gönderilen 6 Temmuz 1935 tarihli yazıda “başı açık gezmenin kanuna aykırı” olduğu belirtilmektedir…

***

Şapka yüzünden birçok insanın idam edildiği apaçık ortadayken[7], bu hakikatleri inkar etmek hıyanet değilse, cehalettir. Biz şahsen bu arkadaşların kandırılmış ve cahil olduklarına hükmettik. Ancak, bu insanları kandıranlar, hiç şüphe yok ki hıyanet içindedirler.

Bu hainler, “şapka kanunu”ndan dolayı hiç kimsenin idam edilmediğini iddia ederler. Işte bu bir algı operasyonudur. Buradaki tuzak kelime “kanun” kelimesidir. Yani “şapka kanunu yüzünden” kimse idam edilmedi. Doğru, hiçbir kararda “şapka kanunu uyarınca idamına…” yazmaz. Ancak kemalist rejimin mağdurları “şapka yüzünden” ve fakat başka bir kanuna dayanılarak idam edilmişlerdir. Mesela Iskilipli Atıf Hoca Ceza Kanununun 45 ve 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” suçundan idama mahkum edilmişti. Ama “şapka yüzünden” bu cezaya çarptırılmıştır.[8] Nitekim solcu (yani gerici ve yobaz! olmayan) Prof. Dr. Mete Tunçay bile Iskilipli Atıf hocanın “şapka yüzünden” (şapka risalesi) asıldığını yazmıştır.[9]

Buna rağmen inkılap yobazları bu tür kelime oyunlarıyla insanların aklıyla alay etmekten utanmıyorlar. Kaldı ki Tek Parti döneminde kemalist rejim tarafından halka uygulanan zulüm “kanunsuzca” yapılmıştır.

Mesela “Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanması” konusu da kanunlaştırılmış değildir, ancak uygulamada nice zulümler meydana geldiğini başka bir makalemizde tafsilatıyla ortaya koymuştuk.

Burada bir misalle iktifa edelim: M. Kemal Atatürk döneminde Kırşehir’de “Allahu Ekber” şeklinde tekbir alan bir müezzin hakkında işlem yapılıp Adliyeye teslim edildiği 10.1.1936 tarihli bir resmi belgede görülmektedir:

*

arapca-ezan-ceza-tanri-uludur-allahu-ekber-tekbir-mc3bcezzin-atatc3bcrk-ezan-kirsehir

“10.1.1936 gün ve 3/14 sayılı yazıya:

Kırşehir vilayetinin Kaman nahiyesinde arapça tekbir (yani: “Allahu Ekber”) alan müezzin Yusuf oğlu Hüseyin hakkında yapılan incelemede bilmeyerek tekbiri Arapça okuduğu anlaşılmış ve Adliyeye teslim edilmiş olduğu vilayetin bildirisinden anlaşılmıştır.

Saygılarımla arz ederim.

Başvekalete, Riyaseticumhur Umumi Katipliğine de sunulmuştur.

Dahiliye Vekaleti Vekili

(Imza).”[10]

***

Yukarıda delillendirdiğimiz üzere, Ezan-ı Muhammedi okuyanlar bir kanundan dolayı ceza almadıkları gibi, elbette şapka kanunu dolayısıyla ortaya konulan tepkilere imza attıkları iddia edilen şahsiyetlerin de hiçbiri şapka kanunundan dolayı ceza almamıştır. Ya isyana teşvik, yataklık vs. ya da Iskilipli Atıf Hoca’da görüldüğü üzere Ceza Kanununun 45 ve 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” gibi delile ihtiyaç hissettirmeyen “vicdani” (!) kararlarla hüküm giymişlerdir. Ancak bu kişiler mahkemelerde sürekli olarak şapka konusunda takındıkları tavırlar, geçmişte yazdıkları yazılar, yine geçmişte ya da o günlerde yaptıkları vaaz ve nasihatlar ve olaylara katıldığı sabit görülmüş(!) insanları tanıyıp tanımadıkları üzerinden sorguya çekilmişlerdir.[11]

Bu keyfî hüküm vermelere dair başka bir misal verilecek olursa, Izmir Suikasti yargılamaları kâfî gelir. Emeli, yalnızca M. Kemal’in direktifiyle katledilen Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in[12] intikamını almak olan Ziya Hurşit, M. Kemal’e suikast teşebbüsünde, o da nakıs (noksan: henüz hazırlık safhasında) teşebbüste bulunmasına rağmen tıpkı Iskilipli Atıf Hoca gibi Ceza kanununun 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” suçundan idama mahkum edilmiştir.[13]

Halbuki Ziya Hurşit, tevkif edildiğinde mer’i (yürürlükte) olan 46’ncı maddeye göre cezalandırılmalıydı:

“Suikast fikri tahakkuk etmemişse, kanunun sarahati olmayan yerlerde cinayet telakki olacak cürmü, bir seneden eksik olmamak üzere kalebentliğe tahvil olunur.”

Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Kemalist rejim kanunsuz hareket etmiştir.

Nitekim M. Kemal kanunsuz hareket edebileceklerini şöyle itiraf ediyordu:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[14]

“…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, asarım, çalarım, keserim…”

O dönemin kanun anlayışını ve Istiklal Mahkemelerinin niteliğini göstermesi açısından Istiklal Mahkemesi üyelerinden Lütfi Müfit’in sözleri de oldukça önemlidir:

“Bizim muayyen milli gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız.”[15]

Bilmem başka söze gerek var mı?

Kaldı ki M. Kemal, “şapka inkılabına” karşı gelenleri asacağını bizzat açıklamıştır.

Bilindiği gibi, M. Kemal 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş ve Kastamonu’lulara şöyle hitap etmişti:

“Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!”[16]

Neymiş… M. Kemal şapka için “kurbanlar verelim” demiş… Hal böyleyken kraldan çok kralcı olmaya ve demogoji yapmaya lüzum yoktur.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Amasya müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi’nin görev süresi için bakınız;

http://www.amasyamuftulugu.gov.tr/Sayfalar/Ana%20Men%C3%BC/eski%20m%C3%BCft%C3%BCler.html

[2] Bu hususta 11 Kasım 1925 tarih ve 2626 sayılı kararnameye bakılabilir; Düstur, 3. Tertip, cild 6, 2.B., sayfa 383.

[3] 3 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı Kanun için bakınız: Düstur, 3. Tertip, cild 16, 2.B., sayfa 24. 13 Aralık 1934 tarih ve 2879 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

[4] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Fon kodu: 030.18., Yer no: 51.8.15. Tarih: 6 Şubat 1935. 18 Şubat 1935 tarih ve 2933 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

[5] Içişleri Bakanlığı’nın 6 Temmuz 1935 tarihinde gönderdiği yazı için bakınız: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Fon kodu: 490.1., Yer no: 611. 122. 2.

[6] Vakit Gazetesi, 31 Temmuz 1935.

[7] Şapka yüzünden asılan insanlar hakkında daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/04/26/kemalist-rejimin-sapka-yuzunden-idam-ettigi-salci-baci/

[8] Iskilipli Atıf Hoca Neden Idam Edildi? Bütün Iftiralara Cevaplar:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/08/iskilipli-atif-hoca-neden-idam-edildi-tum-iftiralara-cevaplar/

[9] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 158, dipnot 43.

[10] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 490 01/590 38 1.

Kur’an ve Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanması hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[11] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993.

[12] Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey cinayeti hakkında çarpıcı gerçekler için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/22/topral-osman-ali-sukru-beyi-neden-oldurdu-ali-sukru-beyi-ataturk-mu-oldurttu/

[13] Izmir Suikastı hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

[14] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, s. 82, 83.

O devrin nasıl bir diktatörlük olduğunu merak edenler şu makalemize müracaat edebilirler:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/14/hangi-diktator-halife-ve-padisah-olabilecekken-cumhuriyeti-kurar-diyenlere-cevap/

[15] A. Süreyya Özgeevren, “Şeyh Said Isyanı” Dünya Gazetesi, 24 – 26 Mayıs 1957.

Istiklal Mahkemeleri hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[16] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221 – 222.

Ayrıca Bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Peyami Safa ve Harf Inkılabı

Peyami Safa ve Harf Inkılabı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Peyami Safa harf inkilabi, harf devrimi, yazi devrimi, bir milleti yok etmek isterseniz dilini yok edin Peyami safa m. kemal, peyami safa atatürk

Peyami Safa, “Eğitim-Gençlik-Üniversite” isimli eserinde şöyle der:

“Bir milleti yok etmek isterseniz askerî istilâya lüzum yoktur. Ona tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak ve dolayısıyla mânevî değerlerini, ahlâkını soysuzlaştırmak kâfîdir.”

***

Peyami Safa, “Arab Harfleri” başlıklı yazısında Harf Inkılabı hakkında şöyle yazmaktadır:

Arab, yani eski Türk harfleri yerine Lâtin harfleri kabûl edileli otuz bir yıl oldu. O zamanın yer yer ifâde edilen en büyük endişeleri şunlardı: Evvelâ Arab harflerinin daha çabuk yazılıp okunduğuna şüphe yoktu. Mahkeme zabıtları gibi sür’at istiyen yazılar Lâtin harflerile yazılamazdı. Mekteplerde not tutmak veya herhangi bir yazıyı da acele yazmak zorlaşacaktı. Daha büyük endişe de şuydu: Millî kütüphanelerimizdeki yüzbinlerle eser ne olacak? Yarınki nesiller kendi edebiyatlarını, tarihlerini, dil ve lûgatlerini, felsefe, din ve hukuk eserlerini okumak imkânından mahrum kalınca, onlara millî kültür nasıl verilecek?

Mahkeme zabıtlarının daktilo ile tutulabileceği, mektepde muallimlerin daha ağır ders takrir edecekleri ileri sürüldü. Arab harflerile yazılmış eserlerin yeni harflere çevrilip basılabileceği iddia edildi.

Realite bu ümitleri suya düşürdü. Mahkemelerde yazı makineleri, dâvacı ve dâvalıların sözlerini aynen değil, adâlet mefhumuna aykırı olarak ancak hulâsa (özet) hâlinde zabtedebilmektedir. Rahmetli Velid Ebuzziya’nın Tasvir’de çıkan bir başmakalesinin başlığı şu idi: “Yazı Makinesile Adâlet Olmaz!..”

Bugünkü mektep ve üniversite notlarının perişanlığı malûm. Lâtin harflerile yazılmış mektupları okumakta çekilen zorluğu Arab harflerinin bir sayfa yazıyı birkaç bakışta kavramak imkânını veren kolaylık ve aydınlığını bilenler daha iyi takdir ederler.
Eski Türkçe eserlere gelince, bunların yeni harflere çevrilip bastırılmalarının da hayâl olduğu anlaşıldı. Pek az birkaç eser müstesna, en lüzumlu edebî eserler, divanlar, Tanzimat eserleri, koskoca Hamid’in, Recâizâde’nin, Muallim Nâci’nin, İsmail Safa’nın, eski ve yeni daha birçok şâir, tenkitçi ve romancının eserleri, yüzlerce büyük tarih, (bu arada meselâ Nâima, Cevdet Paşa), Kamusulalâm gibi eşsiz ansiklopediler ve böyle saymakla tükenmiyecek eserler Lâtin harflerine çevrilip basılama-mıştır.

YERYÜZÜNDE BİR TEK MEMLEKET GÖSTERİLEMEZ Kİ, ORADA GENÇLER KAZARA MİLLÎ KÜTÜPHANELERİNE GİRERLERSE BİR TEK ESER OKUYAMADAN ÇIKIP GİTSİNLER.
Böyle bir katliam hiçbir memlekette ve hiçbir memleketin tarihinde yoktur.

Lâtin alfabesinin tatbik şekillerindeki ifrat ve hatalar, aceleler, yanlış istikamet ve hareketler daha ziyade o zamanki Maarif makamlarına âid olmalıdır. Hele Lâtin harfleri tamamile yerleştikten sonra liselerimizde Arab harfleri okutulmasında hiçbir kanunî mahzur yoktu. Bugün de yoktur.

Almanya’da Lâtin harflerile birlikte Alman Gotik harfleri de öğretilir ve bunu bir gerilik (irtica hareketi) saymak hiçbir Alman’ın veya başka bir medenî millet mensubunun hatırından geçmez. Bizdeki inkılab yobazlığının eşine cihanda rastlanmaz. Gençlere dünyanın hayran olduğu, Rusya’da heykeli dikilen Fuzûli’yi aslından mı okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk tarihinin en büyük faslı olan Osmanlı tarihinin başlıca eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. En ileri anlayışlı büyük Türk şâiri Hâmid’in birçok eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk gencinin kolay not almasını, kolay yazıp okumasını mı istiyorsunuz? Mürtecisiniz.

Bu ilimsiz, çarpık, saçma inkılâp ve irtica anlayışına genç nesiller kurban olup gidiyor.
Devrimbazlar mugalâta yapmasınlar. Lâtin harflerini atıp Arab harflerini getirmek istemiyoruz. Üniversitelerimizde okutulan Arab harflerini ve Osmanlıca’yı liselerimizde de öğretmelerini istiyoruz. Buna Türk kanunları engel değildir. Akıl kanunları da bunu emrediyor.[1]

.

**********

.

KAYNAK:

[1] Peyami Safa, “Arab Harfleri”, Türk Düşüncesi, Ağustos 1959, Sayı 59-8.

Iktibas: Islam Yazısına Dair, Sebil Yayınevi, Istanbul 2014, (Ilk Baskı 1993), sayfa 119-121.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Mehmet Akif Ersoy, M. Kemal’in Inkılabını Tenkid Ediyor!

Mehmet Akif Ersoy, M. Kemal’in Inkılabını Tenkid Ediyor!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

mehmet akif m. kemal mehmet akif atatürk mehmet akif inkilaplar, mehmet akif ersoy atatürk, mehmet akif cumhuriyet,

***

Toplumun M. Kemal önderliğinde geçirdiği dönüşümlere tepki gösteren Mehmet Akif, “Sebilürreşad” dergisinde yenileşme hareketlerini şüpheyle karşılıyor ve eleştiriyordu:

Erkekle kadın arasında, Darülfünun’da başlayan bu iştirak gitgide bir moda haline gelerek cemiyet hayatının her yanında kendini göstermeye başladı. Sokakta iştirak, sinemada tiyatroda iştirak, aktrislikte iştirak, şarkıda iştirak, meyhanede iştirak…

Toplumsal gelenekleri ve şartları bilinen milletimizin 16-18 yaşlarındaki kız ve erkek çocukları bir araya getirilmek isteniyor. Bazan şurada burada liselere giden üç beş kişi varsa onları da okuldan alıkoymaya sebep olacağız. Medreselerin kapanması ile on beş, on altı bin kişi eğitim nimetinden yoksun bırakıldı. Şimdi de böyle ‘müşterek’ bir öğrenim çıkarırsak, kendi kendine liseler kapanır.”[1]

.

**********

.

KAYNAK:

[1] Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı, cild 1, 3. Baskı, (Meşrutiyet Dönemi 1. Kitap), Bilgi Yayınevi, Ankara 1992, sayfa 155.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli eseri mutlaka okunmalıdır…

***

Monarşileri cumhuriyete çeviren darbelerde, hânedanlar hep sıkıntı çekmiştir. Ancak hiçbiri, Osmanlı hânedanı kadar çekmemiştir. Dehşetli bir ihtilâlin yaşandığı Fransa’da bile, kraliyet ailesine bu kadar ağır bir muamele yapılmamış; Kral XVI. Louis ve zevcesi Marie Antoinette, Avusturya’dan yardım isteyip kaçmaya teşebbüs ettikleri için idam edilmişlerdir. Rusya’da Bolşevik Ihtilâli üzerine, antikomünistler mukavemet etmiş; kurdukları Beyaz Ordu, Çar’ın hapis tutulduğu Urallara yaklaşınca, paniğe kapılan Bolşevikler, Çar II. Nikola ve 6 kişilik ailesini hunharca katletmişlerdir. Bununla beraber Romanovların diğer ferdleri, katliama uğramamıştır. Üstelik Rusya’da kurulan yeni rejim, demokratik insan haklarını tanımayan ve aristokratlara tolerans göstermesi beklenmeyen komünist bir rejimdir. Üstelik bir de Osmanlı hânedanından, Çar ailesi gibi katliâma tâbi tutulmadıkları için âdeta yeni rejime minnettar olmaları beklenmiştir. Halbuki Osmanlılar, fethettikleri beldelerin hânedanlarını ya yerinde idareci olarak bırakmış; ya da müslüman olmuşlarsa yüksek devlet hizmetlerinde istihdam etmiştir.

Yılmaz Öztuna diyor ki: “Iki büyük dünya savaşı sonunda Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedanı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler, Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı. Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof’lar hariç, hiçbir hânedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı. Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hânedanlarından bile büyük… Ertuğrul Gazi’den (1191-1281), Ikinci Abdülhamid’e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halifelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı.” (Türkiye Gazetesi, 19 Temmuz 2010)

Yakın dünya tarihinde monarşilere karşı tertiplenen ve muvaffak olan darbelerde, hükümran ailenin bir veya birkaç ferdi, ya memleketi terk etmiş ya da varlığı yeni rejimi tehdit edeceğinden sınır dışı olunmuştur. Ancak bunlardan hiçbirinde, hânedanın Osmanlılar gibi topyekûn sürüldüğü ve mallarına el konulduğu vâki değildir. Portekiz, Ispanya, Italya, Bulgaristan, Romanya, Sırbıstan ve Yunanistan’da monarşi darbe ile yıkıldığı zaman, yalnızca hükümdar ailesi yurt dışına çıkmış; mallarına dokunulmamıştır. Üzerlerinden geçen komünizm silindiri kalktıktan sonra, Rusya ve eski Demirperde memleketleri, monarşiyi geri getirmemiş, ama kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etmişlerdir. Ispanya’da monarşi tekrar kurulmuştur. Yeltsin, itibarını iade ettiği çar ailesine tantanalı bir de cenaze merasimi tertiplemiştir.

I. Cihan Harbi’nden sonra tahtını kaybeden Almanya Kayzeri Wilhelm ve Avusturya Imparatoru Karl, yalnızca aileleri ile beraber kendi istekleriyle memleketi terk ettiler. Tahttan resmen feragat etmedikleri için de dönmediler. Taht iddiası bulunmayan hânedan mensupları, her ikisinde de memleketlerine dönebildi ve mallarına oturabildi. Geride kalan hânedan mensuplarına ilişilmediği gibi, mallarına da tasarrufta devam ettiler. Almanya ve Avusturya, çok az bir zaman sonra kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etti. Kayzer, mallarına daha 1920’lerde kavuştu. Iran’da Pehlevî darbesi, Kaçar hânedanından, şahın da bulunduğu dört kişiyi sürgüne yolladı. Nâsır bile, zenginlikleri dillere destan Kavalalı hânedanın mallarını kısmen müsâdere etmiş; ama hiçbirini vatanından sürmemiştir. Osmanlı hânedanının sürgünü, Bolşevik tarzından da ağır bir muamele olmuştur. Halife Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hânedanı, Yunan ordusuyla mücadeleyi topyekûn desteklemenin cezasını böyle görmüştür. Halbuki vatandaşlık, mukavele neticesi doğan bir alacak değil; şahsa sıkı sıkıya bağlı bir insan hakkıdır. Dolayısıyla isyan gibi muhik [haklı] bir sebep olmaksızın tek taraflı kaldırılması mümkün değildir. XVI. asırda Floransa’da yaşamış siyaset adamı ve filozof Machiavelli, bir memlekette hâkimiyet kurmak isteyen kimseye, önceki hânedanı tümüyle ortadan kaldırmayı tavsiye eder. Ankara, postmodern bir şekilde, hânedanı ortadan kaldırmamış; ama kaldırmaktan beter etmiştir.

.

**********

.

KAYNAK:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 81-83.

.

M. Kemal Atatürk’e göre Kur’an Vahiy değildir

M. Kemal Atatürk’e göre Kur’an Vahiy değildir

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

elmalili-hamdi-yazir-tefsiri-mehmet-akif-ersoy-kuran-meali-tefsiri-iade-etti-buhari-serif-sinan-meydan-6-camide-tc3bcrkce-kuran hafiz asim atatürk

M. Kemal Atatürk’ün “Islam’ın Türkleştirilmesi Projesi”ne dair gelişmeler dönemin gazete sütunlarında

***

M. Kemal, Meclis kürsüsünde “Gökten indiği sanılan kitaplar…”[1 a] demek suretiyle Kur’an-ı Kerim’in Allah Teala tarafından vahyedildiğine inanmadığını açıkça beyan etmiştir. 1930 yılında “Lise Tarih” kitabı için kaleme aldığı metinlerde bu düşüncesini daha tafsilatlı olarak görüyoruz:

“Kuran sureleri Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdir. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde dinî tefekkürlerinin (düşüncelerinin) mahsulü olmuştur. Muhammet bu surelere birçok çalıştıktan ve tedkikler (incelemeler) yaptıktan sonra edebî bir şekil vermiştir.“[1 b]

Aynı hezeyana Islam düşmanı oryantalist Leone Caetani’nin “Islam Tarihi” isimli eserinde de rastlıyoruz. Esasen M. Kemal’in bu sözleri, sözkonusu kitabın mahsulüdür. Zira M. Kemal, Leone Caetani’den etkilenmiştir. Bu hezeyanlar, 1931 yılında Müslüman çocuklara okutulan “Tarih II. Ortazamanlar” adlı Lise Tarih kitabında da yer almıştır.[1 c]

Anlaşılan M. Kemal bir “yaratıcıya” inanmıyordu. Ona göre tabiat “herşeyden büyük” ve “her şey” idi.[2] Bu anlayışa göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin vahiy alması mümkün değildir. M. Kemal’in böyle düşündüğünü çok farklı bir kaynakta da görüyoruz. Bilindiği gibi, M. Kemal 1932 yılında ibadetleri Türkçeleştirmek için Hâfızlardan oluşan bir heyeti Dolmabahçe Sarayı’na davet ediyordu. Işte bu heyette bulunanlardan biri de Hâfız Âsım idi. Hâfız Âsım, Dolmabahçe Sarayı’na davet edildiği gece yaşadıklarını Ali Kemâlî Aksüt’e anlatmış ve bu hâtıralar Mehmed Akif Ersoy’un da uzun bir müddet başyazarlığını yaptığı Sebîlürreşâd dergisinde yayınlanmıştır.

Işte Hâfız Âsım’ın o gece başından geçenler (Ertuğrul Düzdağ’ın kaleminden) :

“Kur’ân nihayet serbest vezinde bir şiirdir. Allah tarafından vahyedilmiş olamaz. Muhammed’in kendi sözleridir…”

Hâfız Âsım Efendi, Dolmabahçe Sarayı’nın büyük salonuna girerken çok heyecanlıydı. Fakat tam içeri girdiği sırada kulağına gelen bu sözleri duyunca, dizlerinin titrediğini hissetti.

Genç Hâfız Âsım, güzel sesli, güzel yüzlü bir gençti. Musikî bilir, pek güzel Kur’ân tilâvet ederdi. Kendisini çok seven Mehmed Âkif, Mısır’a gitmeden önce, onu dinleyeme doyamazdı.

Birkaç gün önce de Beyazıt Câmii’nde Âkif’in meşhur “Gece” şiirini bir münâcât âhengiyle okumuş dinleyenleri coşturmuştu.

Gâzi Paşa ise o günlerde uzun zamandan beri düşünüp bir türlü tatbik edemediği yeni bir inkılâbın hazırlıklarını yapmakta idi. Namazda okunan Kur’ân’ın yerine Türkçe’sini koymanın yollarını arıyordu.

Bunun için, Dolmabahçe Sarayı’nda her gece kurulan meşhur sofrasında, hepsi zamanın seçkin aydınları olan davetlilerle bu meseleyi konuşuyor, onların bu konudaki tartışmalarını dinliyordu. Bu gecelerde, kendisine adı verilen meşhur hâfızları da saraya getirterek, onlara Türkçe Kur’ân okutmakta ve sofradakilerle birlikte dinleyerek bir karara varmaya çalışmakta idi.

Işte Hâfız Âsım’ın Beyazıt Câmii’ndeki okuyuşunun güzelliği de kendisine haber verilmiş ve onu da dinlemek üzere çağırmışlardı.

Hâfız Âsım’ın görünüşü ve edebli tavırları herkesin hoşuna gitmişti. Karşılarına oturttuktan sonra, “Türkçe Kur’ân hakkında ne düşündüğünü” sordular. Âsım, “Kendi bilgisinin bu hususta fikir yürütmeye yetecek seviyede olmadığını” tevâzu ile arzetti.

Bunun üzerine, “Bir tecrübe edelim” denilerek, kendisine “Isrâ” sûresinin tercümesi verildi ve Âsım, bütün dikkatini ve mahâretini sarfederek okudu. Yapacağı bir yanlışın, kasten yapıldığı zannedilerek, gazabı uyandıracağından korkuyordu.

Okumasını bitirdi. Herkes beğenmişti. Gerçekten güzel okumuştu. Fakat bu güzel ses ve üslûp, acaba Kur’ân’ın aslını nasıl okuyacaktı? Bunu merak ettiklerinden, Hâfız’a, “Haydi bakalım, şimdi sen de istediğin sûreyi, Arapça olarak oku” dediler.

O zamana kadar, kendisine gösterilen koltukta, herkes gibi oturan Hâfız Âsım, bu teklif üzerine, hemen vaziyetini düzelterek koltuğa çıktı ve diz çökerek oturdu. Fakat onun bu hareketi, Gâzi Paşa’nın keskin gözünden elbette kaçamazdı. Şehlâ bakışlarını Hâfız’a dikerek:

“-Kur’ân’ı Türkçe okurken ayaklarını uzatmıştı. Şimdi diz çöktü. Anlaşılıyor ki, önceki okuduğunu Kur’ân saymıyor!” dedi.

Âsım, ne diyeceğini şaşırmıştı, fakat “Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah” diyerek:

“-Paşam, bu bir alışkanlıktır. Hareketimi düşünerek yapmış değilim. Fakat ne yalan söyleyeyim, kanaatim, söylediğiniz gibidir” cevabını verdi.

M. Kemal Paşa’nın bakışları yumuşadı. Bu mutaassıp câhil gence acıdığı anlaşılıyordu.

“-Herkes kanaatinde hürdür, elverir ki bu kanaatler samimî olsun, genç adam…” dedi.

Hâfız Âsım, herhangi bir seçim yapmadan, Kur’ân’ın o anda aklına geliveren bir yerinden okumaya başladı. Okuduğu “Hâkka” sûresiydi.

Bir miktar okuduktan sonra, kendisini sessizce dinlemekte olan sofradakilerin, huzursuz olup kıpırdadıklarını, birbirleriyle fısıldaştıklarını hissetti. Ne oluyordu?

Okuduğu âyetleri düşündü:

“…Innehu le-kavlu Resûlun kerîm ve mâ huve bi-kavli şâirin, kalîlen mâ tu’minûn ve lâ bi-kavli kâhinin kalîlen mâ tezekkerûn, tenzîlun min Rabbi’l âlemîn…”

Aman yâ Rabbi, ne yapmıştı? Neresini okumuştu:

“…O Kur’ân elbette şerefli bir Peygamber’in Allah’tan aldığı sözüdür. O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz? Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz? O, Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir…”

Gâzi Paşa’nın ayağa kalktığını görerek, sustu. Zaten okuyacak hâli kalmamıştı. Paşa’nın sinirlendiği anlaşılıyordu:

“-Bu hâfız, sâde hâfız değil, aynı zamanda diplomat. Bizim biraz evvel konuştuklarımızı muhakkak duydu. Şimdi Kur’ân’la bize cevap veriyor.”

Hâfız Âsım, korku ve endişe içinde idi. Titrek bir sesle kendisini müdafaa etmeye çalıştı:

“-Paşam, ben hâfızım ama Kur’ân’ın mânâsına maalesef vukufum yoktur. Bilmeyerek size karşı gelecek bir şey yapmışsam, bu benim eserim değil, ancak Allah’ın bir tecellîsidir.”

Az sonra Dolmabahçe Sarayı’nın ılık havasından 1931 kışının soğuğuna çıkmakta olan Hâfız Âsım Efendi, altı yüz sayfalık Kur’ân-ı Kerîm’in içinden çıkıp, ağzından dökülüveren âyetlere kendisi de şaşıyor; kimse görmeyeceği için, artık korkmadan rahatça bıraktığı gözyaşlarını silerken şöyle mırıldanıyordu:

“Kur’ân, kendisini müdâfaa ediyor!”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1 a,b,c] M. Kemal’in, “Gökten indiği sanılan kitaplar…” sözü, elyazıları ve Leone Caetani hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/24/m-kemal-ataturkun-gokten-indigi-sanilan-kitaplar-sozunu-savunanlarin-iddialarina-reddiye-cevap/

[2] M. Kemal’in tabiat inancı hakkında daha fazla malumat sahibi olmak isteyenler aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirler;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[3] Aynen cereyan etmiş olan bu hâdiseyi, Hâfız Âsım Efendi’nin ağzından dinleyerek kaleme alan Ali Kemâlî Aksüt’tür. Bakınız; “Mustafa Kemal Paşa ve Kur’ân Tercümesi”, Sebîlürreşâd, cild 4, sayı 96, sayfa 328 ve devamı, Şubat 1951.

Ayrıca bakınız; M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, 4. Baskı, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 68-71.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Atatürk döneminde satılan ve ahır yapılan Camiler (Sinan Meydan’a Cevap)

Atatürk ve Inönü döneminde kapatılan, satılan ve ahır yapılan Camiler (Sinan Meydan’a Cevap) Ve Gizli Atatürkçülük Projesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

cami-kemal-imzali-yikilan-satilan sinan meydana cevap müze yapilan cami atatürkün cami kapatmasi, chp cami satilmasi, ahir yapilan camiler, depo yapilan camiler

2-Bakara Suresi, ayet 114:

Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.

***

odatv yazarı Sinan Meydan, Ismet Inönü’nün 1966’da söylediği “Benim dönemimde camiler kapatılmamıştır” sözünü naklediyor ve buna rağmen “yalancıların” yine bıkıp usanmadan bu yalanı sürdürdüğünü ifade ediyor.

Tarihi hakikatlerden nasıl bu kadar habersiz olunabilir merak ediyorum doğrusu. Aşağıdaki belgelerde M. Kemal ve Inönü’nün imzaları bulunuyor. Bundan daha sağlam delil olabilir mi? Bir insan nasıl olur da böyle bir yalan uydurabilir? Üstelik bizim de böyle bir yalana inanmamızı bekler?

Bu zatın bilgileri doğru aktarmadığını evvelce yayınladığımız yazılarda defaatle ispatlamıştık. Hemen birkaç tanesini şuracıkta hatırlatayım…

Che’nin çantasından Nutuk çıktığını iddia ediyordu, kendisine yazılan cevaptan sonra çark etti[1], M. Kemal’in Balıkesir hutbesinde “Allah birdir” demesini imanına delil göstermişti, buna da cevap verdik[2] M. Kemal’in emperyalistlere-siyonistlere Filistin meselesinde ultimatom verdiği palavrasını ortaya atmıştı, bu da yalan çıktı[3], M. Kemal’in Tokyo’da cami yaptırdığını iddia etmişti, buna da cevap verildi[4], M. Kemal’in Elmalılı tefsirini yaptırdığını, hatta parasını da cebinden verdiğini yazmıştı, tabiki bu da uydurmasyon çıktı[5], Dr. Rıza Nur’a attığı iftiraları da birer birer çürütmüştük.[6] O kadar çok var ki, daha hangisini saymalı bilemiyorum.

*

Sinan Meydan’ın insanlar üzerindeki ideolojik silahı: “Cumhuriyet düşmanı” !

Sinan Meydan, kapatılan-yıkılan-satılan Camiler hakkında fotoğraflarla ve şahitlerin ifadeleriyle dolu çok kıymetli bir kitap neşreden Mehmet Şevket Eygi’yi, kültür mirasımıza sahip çıktığı için teşekkür etmek yerine, acımasız bir şekilde tenkid ediyor ve kendisine “şeriatçı-Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı” diyor. Tarihi hakikatleri dile getiren kişileri delillerle bertaraf edemeyenler, onları ancak kara propagandalarla yıkma yolunu tercih ederler. Işte Sinan Meydan, her zaman olduğu gibi burada da, muhatabını yıkmak için “Cumhuriyet düşmanı” kavramını koçbaşı olarak kullanıyor. Ama nafile; yıkamayacaklar! Ayrıca bu kesim sistemli bir şekilde “Cumhuriyet elden gidiyor” vaveylası kopararak okuruna “korku” pompalıyor ve bu suretle bertaraf etmek istediği muhatabını okurun gözünde “radikalleştirerek” aralarına adeta bir Çin Seddi kuruyor. Böylece ürettiği suni korkuyla tesiri altına aldığı kitlenin, gerçek tarihi anlatanlarla arasındaki irtibatı kesiyor. Halbuki okurlar, aramıza örülen Çin Seddi büyüklüğündeki devasa önyargı duvarını yıkabilseler, hakikatleri bütün açıklığıyla müşahede edeceklerdir.

Evet, o zat-ı muhterem de bizim gibi “şeriatçı”dır. Zira bizler müslümanız. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de “şeriatçı” idi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber Efendimizin “şeriat” sahibi kılındığı şöyle bildirilmektedir:

45-Casiye Suresi, ayet 18:

“Sonra (Ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir **şeriat** sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.”(Elmalılı meali)

Bu sebeple Imam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh), “Şeriat ve ben­zeri müesseselerin bana bir faydası yoktur, bana şeriatın hükmü geç­mez” diyenlerin kâfir olacağını söyler.[7]

Mehmet Şevket Eygi’nin, bizim ve bütün müslümanların, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gibi “şeriatçı” olması, müslümanlığın bir gereğidir ve bundan dolayı kınanıyorsak, bu ya cehalet eseridir, ya da ahlaksızlık, kemalist yobazlık ve dinsizliktir. Eğer Sinan Meydan ve ATA’sı “şeriatçı” değillerse, bu durumda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yolundan gitmiyorlar demektir. Mesele bu kadar açık. Lafı hiç kıvırmaya gerek yok.

Gelelim Camilerin kapatılması meselesine…

Kemalist rejim, satılması yasak olan cami, tekke ve vakıf arsalarını vandallara mahsus bir zihniyetle kapatmış, yıkmış, ahır yapmış ve satmıştır. Kimler satın alacaktır bu kutsal malları? Tabii ki, iktidardaki tek partinin adamları. Onlar ve varisleri bu malların hayrını görmüşler midir? Asla! Vakıf malı alan felah bulmaz![8]

Zira her vakfiyenin son şartı şudur: “Bu vakfı değiştiren Allah’ın, insanların ve meleklerin lanetine uğrasın.” Vakfedenin koyduğu şart, Allah’ın koyduğu kanun gibidir. Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, bu hususu gayet güzel bir şekilde izah ediyor:
.
“Vakıf, süreli kurulamaz. Vakfeden, hukuka aykırı olmayan her türlü şartı koşabilir. Bunları sonradan kimse değiştiremez. “Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir” (yani vakfedenin şartı, kanun gibidir) kâidesi meşhurdur. Bunun mânâsı kâdı, vâkıfın şartlarına uymayan hüküm veremeyeceği ve herkesin bu şartlara uyacağıdır.”[9]

.

Türkiye Diyanet Vakfı Islâm Ansiklopedisi’nde ise şunlar yazar:

“Fıkıhta bu şartların önemi ve bağlayıcılığı, “Vâkıfın şartı şâriin (kanun koyucu) nassı gibidir” kaidesiyle ifade edilmiştir. Vakfedilen mal kamu malı statüsündedir ve satılamaz, hibe edilemez, hiçbir şekilde temellük edilemez.”[10]

Bu önbilgiyi verdikten sonra kemalistlerin iddialarına geçebiliriz…

Sinan Meydan bu mevzuda şöyle diyor:

“Bu konudaki nizamname, 5 Ocak 1928’de kabul edilmiştir. Daha sonra bu nizamname biraz daha genişletilerek 25 Aralık 1932 tarihinde “Cami ve mescitlerin sınıflandırılması hakkındaki nizamname” adıyla yürürlüğe girmiştir. Bu çerçevede Türkiye genelinde “ihtiyaç fazlası” olduğuna karar verilen camiler belirlenmiştir. İşte kapatılan ve başka amaçlarla kullanılan bu “ihtiyaç fazlası” camilerdir.”

Işte bu yalanın daniskasıdır. Acaba Sinan Meydan çocuklara masal anlattığını mı zannediyor? Fakat hiç kusura bakmasın, bu dolmaları artık kimse yutmuyor. Meselenin hakikatini fazla tafsilata girmeden açıklığa kavuşturalım.

(Hemen belirtelim ki, bu yazıda büyük ölçüde Mehmet Şevket Eygi, Kıvanç Esen, Dr. Nazif Öztürk ve Ahmet Ünal’ın kıymetli çalışmalarından istifade ettik, hatta mevzuun ehemmiyetine binaen bazı yerleri aynen iktibas ettik. Yazıda kemalistlerin kapatılan camilerle alakalı yeni iddialarına cevap veriliyor. Ardından niçin M. Kemal’i “Müslüman” bir imaja büründürmeye çalıştıkları ele alınıyor. Yazı uzun, fakat faydalı.)

Türkiye’de Cami kapatma/satma uygulamalarına zemin hazırlayan ilk hukuki belge, Diyanet Işleri Reisliği tarafından 12 Haziran 1924 tarihinde hazırlanan talimatnamedir.[11]

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami

[11] ‘no’lu dipnotta sözü edilen talimatname…

***

19 Nisan 1927 tarihinde çıkartılan ve 24 maddeden oluşan 1927 senesi Muvazene-i Umumiye Kanunu’nun bir maddesi de “Cami sorunu”yla alakalıdır.[12]

Bu mevzuda Diyanet Işleri Reisliği’nin ikinci talimatnamesi ise 8 Ocak 1928 tarihini taşımaktadır.[13] Icra Vekilleri Heyeti’nce 8 Ocak 1928’de kabul edilip meriyyete giren 6061 sayılı talimatname uyarınca, “hakiki ihtiyaca” göre ihtiyaç fazlası olarak kabul edilen birçok cami ve mescit kadro dışına çıkarılıp kapatılmaya başlanmıştır.

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 2

[13] ‘no’lu dipnotta sözü edilen talimatname…

***

Bu talimatnamede tasnifin hangi esaslar çerçevesinde yapılacağı 3. maddede belirtilmiştir. 3. maddenin “A” bendinde camilerin tasnif esasları, “B” bendinde cami hademelerinin kadro esasları, “C” bendinde ise camilerin yegane kadro harici bırakılma esası belirtilmiştir. Camilerin hangi esasa göre kadro harici bırakılacağı ise 5. maddede açıklanmıştır. Bu maddeye göre cami hademeleri, 3. maddenin “B” bendinde yazan esaslara göre ve/veya görev yaptıkları camilerin 500 metrede bir olma esasına uymaması durumunda kadro haricine çıkarılıp kapatılabilirler.

Işte Kemalistlerin “yalnızca aralarında asgari 500 metre olmayan camiler kapatıldı” palavrasının kaynağı, sözkonusu 3. maddenin “C” bendidir. Halbuki aşağıda da görüleceği üzere, Camilerin kapatılmasıyla alakalı düzenlemeler devam edecek ve bu 500 metre esasına başka esaslar da eklenecektir. Böylece Camilerin kapatılıp satılmasına daha fazla bahaneler bulunabilecek, dolayısıyla Camilerin kapatılması kolaylaşacaktır.

Bilindiği gibi M. Kemal, gayesine umumiyetle adım adım ulaşmak stratejisini takip etmiştir. Nitekim Nutuk’un, “Tatbikatı safhalara ayırmak ve kademe kademe yürüyerek hedefe varmak” başlıklı bölümünde bu siyasetini,

“Tatbikatı (uygulamayı) birtakım safhalara ayırmak ve vakayi ve hadisattan istifade ederek milletin hissiyat ve efkarını izhar eylemek (hislerini ve fikirlerini hazır hale getirmek) ve kademe kademe yürüyerek hedefe vasıl olmaya çalışmak (ulaşmak)…”[14] şeklinde açıklamıştır.

Işte kemalistler, M. Kemal’in gayesine varmak için attığı adımlardan “işine gelen” kademesini okuyucularına sunup onun esas hedefini gizlemeye çalışıyorlar. Halbuki resmin tamamını görmek için atılan adımların tamamını ve söz konusu mevzuda çıkarılan bütün kanunları bir araya toplayıp neticeye o şekilde bakmak icab eder. Öbür türlüsü cehalet değilse çok açık bir kötü niyet göstergesidir.

Hakikaten kemalistler, bu hileye başvurarak “M. Kemal zamanında din derslerinin olduğunu” bile ileri sürebildiler. Halbuki M. Kemal din derslerini de kademe kademe kaldırmıştı.[15]

Neyse devam edelim…

25 Aralık 1932’de Evkaf Umum Müdürlüğü’nün (EUM) hazırladığı Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki camilerin tasnifi ve kadrolarının tesbiti hakkındaki 20 maddeden müteşekkil talimatname, Icra Vekilleri Heyeti’nce kabul edilip meriyyete girer. Diyanet Işleri Reisliği’nin hazırladığı talimatnamedeki cami ve görevlilerinin kadro harici bırakılma ve tasnif esasları sadece bir maddeye sıkıştırılmıştı. Buna karşılık EUM’nin talimatnamesinde camilerin tasnif ve kadro harici bırakılma esaslarıyla, cami görevlilerinin kadro harici bırakılma esasları birbirilerinden kalın çizgilerle ayrılmış, 3 maddeye bölünmüştür. Bunlardan ilki camilerin tasnif edilme esaslarının belirtildiği 3. maddedir. 4. maddede ise cami ve mescitlerin kadro harici bırakılma esasları belirtilir:

Madde 4: Cami ve mescitler 3. maddedeki esaset dairesinde tesbit edildikten sonra her hangi bir caminin tasnif dahilinde kalabilmesi için:

1 – Beş vakte küşade bulunması,
2 – Cemaati olması,
3 – Civarındaki camilerle arasındaki mesafenin 500 metreden dun (az) olmaması,
4 – Mamur olması,
5 – Memleket haritasına nazaran müstakbel vaziyetinin emin olması lazımdır.[16]

Bu talimatnameye dair istisnalar 5, 7 ve 8. maddelerde verilmiştir.[17] Mesela 7. maddede, “tarihi ve mimari kıymeti haiz olanlar” istisna kapsamına girer. Bu hususa ileride “M. Kemal’in Camileri tamir ettirdiği iddiası” başlıklı bölümde tekrar temas edeceğiz.

Buraya kadar camilerin tasnifi ve kadro harici bırakılıp kapatılmasıyla alakalı hukuki belgeleri inceledik. Fakat bütün bu düzenlemelerin bir ayağı daha vardır: Tasnif sonucunda kadro haricine çıkarılıp kapatılan camilerin satılması…

1935 yılına kadar ilgili kanun ve talimatnamelerde tasnif harici bırakılan camiler hakkında ne yapılacağına dair açık bir hüküm bulunmamaktaydı.[18]

Bu belirsizlik 5 Haziran 1935 tarihli ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu[19] ve 15 Kasım 1935 tarihli 2845 sayılı Cami ve Mescidlerin Tasnifine ve Tasnif Harici Kalacak Cami ve Mescid Hademesine Verilecek Muhassasat Hakkında Kanun ile giderilmiştir.[20]

*

cami-ve-mescidlerin-tasnif-edilmeleri-ve-kapatilmalari sinan meydana cevap sinan meydan cami yalanlari, sinan meydan cumhuriyet yalanlari, atatürk cami kapatti mi

[20] no’lu dipnot ile alakalı… Cami kapatmak için 15 Kasım 1935’te çıkarılan 2845 numaralı Kanun, 22 Teşrinisani [Kasım] 1935 tarihinde Resmî Gazete’de böyle yayınlanmıştı…

***

*
Belgelerle Cami Satışları

*

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, tasnif sonrası kadro harici bırakılan camilerin hukuka uygun olarak satılabilir hale gelmesi, 15 Kasım 1935 tarihli 2845 sayılı Cami ve Mescidlerin Tasnifine ve Tasnif Harici Kalacak Cami ve Mescid Hademesine Verilecek Muhassasat Hakkında Kanun ile sağlanmıştır. Halbuki Dr. Nazif Öztürk’ün satış kararlarına dayanarak delillendirdiği üzere, cami satışlarına adı geçen kanunun hazırlanmasından çok önce, 1927 senesinde başlanmıştır.[21] Satışlar gerek kanundan önce gerek kanundan sonra Icra Vekilleri Heyeti’nin kararıyla gerçekleştirilmiştir.

Camilerin tasnifi ve satışını düzenleyen mevzuata baktığımızda, cami ve mescidlerin satışına, 15 Teşrinisani 1935 tarihinde meriyyete giren 2845 numaralı kanundan sonra başlanılmış olması gerekmektedir. Halbuki uygulama tamamen bunun tersidir.

Kanunun gerekçesi, müzakeresi ve metninde geçen ifadelerin aksine, satış işlemi, tasnif muamelesi ile birlikte başlamıştır. Bu bakımdan yasama organının yaptığı düzenleme, o dönemin genel bir uygulaması olan, bütçe kanunlarına konulan hükümler ve Icra Vekilleri Kararlarıyla kabul edilen talimatlarla meseleyi hallettikten sonra; mevzuat düzenleme tekniğine aykırı olarak, en önce yapılması gereken kanunun, fiili uygulamaya kılıf hazırlama tarzında en sona düzenlenmesi şeklinden başka bir şey değildir.

Dr. Nazif Öztürk’ün arşiv belgeleri ve kütük kayıtları üzerinde yaptığı tetkiklere göre, kanundan evvel satılan ilk mescidler, 1927’de tekkesi ile birlikte 99 TL’ye Sivas’ta satılan mazbut mescid[22] ile Evkaf Umum Müdürlüğü’nün teklifi ve Icra Vekilleri Hey’eti’nin 23 Kanunusani 1927 gün ve 4638 sayılı kararı ile 800 TL bedelle Verem Mücadele Cemiyeti’ne Izmir’de satılan Mülhak Lütfi Bey Mescidleridir.[23]

Kanundan evvel satılan ilk camiler ise yine Sivas’ta 623.90 TL satılan Hacı Izzet Paşa Cami[24] ile Evkaf Umum Müdürlüğü’nün teklifine dayalı Icra Vekilleri Hey’eti’nin 20 Teşrinisani 1927 tarih ve 5850 sayılı kararı ile Fevzi paşa Caddesine katıldığı için 4996,45 TL’ye Şehremaneti’ne (Belediye’ye) satılan Hatice Sultan Camileri’dir.[25]

Icra Vekilleri Heyeti (IVH) kararnamelerine baktığımızda, 2845 sayılı kanunun meriyyete girmesinden önceki satış kararlarının, EUM’nin tezkeresiyle yapılan teklifinin IVH’ce kabul edilmesi şeklinde gerçekleştiğini görürüz. Kanunun meriyyete girmesinden sonra ise satışlar, Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca, EUM Idare Meclisi tezkeresinin IVH’ce kabul edilmesiyle gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Yani artık satışlar doğrudan bir kanun maddesine dayandırılır. Dolayısıyla artık tek parti iktidarının satışlar için bir “sebep” bulmasına gerek kalmamıştır. “Sebep” derken ne kastettiğimizi, kanun öncesi ve sonrası kararnameleri karşılaştırarak görebiliriz.

Mesela kanunun meriyyete girmesinden evvel, 12 Temmuz 1934 tarihli ve M. Kemal imzalı bir kararnamede şunlar yazmaktadır:

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 3

T.C. Başvekalet
Kararlar Müdürlüğü
Sayı: 2 / 1012 12/7/1934

Kararname

Istanbul’da Yedikule Muhiddin Ilyas Çelebi Camiinin civarında namaz kılacak açık başka cami bulunduğu ve etrafındaki sakinlerinin çoğu gayri müslim olduğu cihetle ihyasına lüzum olmayan mezkur camiin bilmüzayede satılması; Evkaf Umum Müdürlüğünün 9/7/1934 tarih ve 14745578 sayılı tezkere ile yapılan teklifi üzerine Icra Vekilleri Heyetinin 12/7/1934 tarihli toplantısında tasvip ve kabul olunmuştur.[26]

*

Aynı tarihlerdeki yine M. Kemal imzalı bir başka kararname de şöyledir:

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 4

T.C. Başvekalet
Muamelat Müdürlüğü
Sayı: 2 / 3041 27/7/1935

Kararname

Elaziz Vilayetine bağlı Harput Kazasında tarihi ve mimari kıymetleri olmayan ve çok harap bir halde bulunan Ahmet Bey, Kale Meydanı camilerile Mehmetağa Mescidinin satılmaları vakıf için daha menfaatli olacağı anlaşıldığından adı geçen camilerle mescidin peşin para ile ve artırma yoluyle satılması; Evkaf Umum Müdürlüğünün 24/7/1935 de onanmıştır.[27]

*

Her iki örnekte de görüldüğü gibi, kanun öncesi kararnamelerde iktidar cami satışlarını çeşitli sebeplere bağlama gereği duymuştur. Oysa kanun sonrasındaki kararnamelerde hiçbir sebep belirtilmez. Artık kararnameler ufak tefek ayrıntıların dışında tek tipleştirilmiştir. Mesela 13 Mayıs 1936 tarihli ve M. Kemal imzalı bir kararname şöyledir:

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 5

T.C. Başvekalet
Kararlar Müdürlüğü
Karar Sayısı 2 / 4574 3/5/1936

Kararname

Bedeller gayece aynı olan diğer hayrata tahsis edilmek üzere ilişik listede yazılı cami ve mescitlerle arsaların, Vakıflar kanununun 10’uncu maddesi mucibince satılmalarına izin verilmesi, Evkaf Umum Müdürlüğünün 11/5/1936 tarih ve 184090/88 sayılı tezkeresi üzerine icra Vekilleri Heyetince 13/5/1936 da onanmıştır.[28]

*

Kanun sonrasında Kemalist rejimin Cami satışları için bir sebep aramasına gerek kalmamıştır. 2845 sayılı kanun, fiili bir şekilde gerçekleştirilen cami satışlarını hukukileştirmenin dışında bir mana ifade ediyormuş gibi gözükse de, bu tam olarak doğru değildir. Açıkça söylemek gerekirse, kemalist rejim kanunun meriyyete girmesinden sonra cami satışları konusunda bir tür “rahatlama” yaşamıştır. Yukarıdaki örnek kararnamelerdeki gerekçelendirme farklılığının sebebi budur. Bu “rahatlama” kanun öncesi ve sonrası cami satış rakamlarına bakarak da ispatlanabilir.

*

***

sinan meydana cevap, satilan kapatilan yikilan camiler, tek parti dönemi satilan camiler, atatürk dönemi satilan camiler, inönü satilan camiler, m. kemal cami

Arşiv araştırmalarına göre Cami ve mescid satışlarının en fazla yapıldığı 1937, 1938 yılları grafikte en yüksek noktayı göstermektedir…[29]

Sinan Meydan, Menderes döneminde de cami satıldığından dert yanar. Halbuki Dr. Nazif Öztürk, cami ve mescid satışının Menderes döneminde yavaşladığını belirtir:

“Türkiye ve Tokat geneline baktığımızda, çoğulcu demokrasiye geçişle birlikte cami ve mescidlerin satışında, açık bir yavaşlama olduğu gözlenmektedir. 1952’lerden itibaren de önem sırasına göre bir onarım faaliyeti göze çarpmaktadır. Tokat merkezinde ilk onarılan camiler Meydan ve Ali Paşa camileridir. Meydan Camii 1952-1954 yılları arasında 32.130.41 TL harcanarak; Ali Paşa Camii ise yine 1952-1966 yılları arasında 32.060.16 TL harcanarak yapılmıştır.”[30]

***

Dr. Nazif Öztürk, tek parti dönemindeki cami sayısının kesin olarak bilinemeyeceğini söylese de, mevzuyla alakalı ikinci kaynaklar[31] ve kendi yaptığı arşiv çalışmalarından yola çıkarak bu dönemde Türkiye’deki camilerin %50’sine yakınının kadro haricine çıkarılıp kapatıldığını söyler.[32]

Anlaşılan o ki adı geçen kanun, cami satışlarını kolaylaştırarak tek parti iktidarının cami sayısını “hakiki ihtiyaca” göre azaltmasını sağlamıştır. Elimizdeki belgeler iktidarın cami satışları konusunda başka “kolaylaştırıcı” yöntemler de kullandığını gösterir.

Müslümanların ibadetlerini ifa ettiği Camileri satıp kâr elde etmek isteyen kemalist rejim, Müslümanların haramdır diye camileri satın almamaları üzerine şu hileye başvurdu:

*

atatc3bcrk-cami-kapatti-mi-atatc3bcrk-cami-yikti-mi-atatc3bcrk-cami-ahir-kemal-cami-yikilan-camiler-satilan-camiler

T.C. Vakıflar Umum Müdürlüğü
Muamelat Müdürlüğü
Sayı: 227732/1

17/1/1938
Hülasa
Satılmasına vekiller heyetince (Bakanlar Kurulu) karar verilen yerler

Tekirdağı Valiliğine

Satılmasına Vekiller heyetince karar verilip tebliğ edilmiş ve edilecek olan Cami ve mescitlerin satış ilanlarının Mevkii, mahalle, sokak ve vakfın adı tasrih edilmek suretiyle “Harap vakıf bina” şeklinde neşrettirilmesi (yayınlattırılması) “Cami ve Mescit denilmemesi” saygı ile reca olunur.[33]

*

Satış ilanlarında, cami ve mescid denilmeyerek, “harap vakıf bina” denilmesi istendiği gibi, toplumun tepkisinden çekinildiği için sapasağlam cami ve mescidlerin gerçeğe aykırı olarak, çoğu zaman arsa halinde gösterilerek satılığa çıkarıldığı görülmektedir.[34]

Dr. Nazif Öztürk bu durumu, camilerin tasnifi ve satışı konusunda sergilenen uygulamaları halkın tasvip etmemesine bağlar.[35]

Bu husus bazı bölgelerde satılan camilerin sadece birkaç kişinin elinde toplanması ve bazılarının ise yeni sahipleri tarafından 1950’lere kadar kullanılmayıp, Demokrat Parti (DP) iktidara geldikten sonra tekrar VGM’ye bağışlamak suretiyle ibadete açılmasıyla da sabittir.

Mesela Necmettin Şahiner, “Gaziantep’in Yokedilen Camileri” adlı kitabında, Gaziantep’te satılan birçok caminin halkın rağbet göstermemesi üzerine Babi Şükrü isimli bir kişinin elinde toplandığını söyler.[36]

“Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi” adlı kitabın yazarı ve aynı zamanda yıllarca Vakıflar Genel Müdürlüğü Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yapmış olan Dr. Nazif Öztürk ise, 1936’da satılıp DP iktidarı döneminde tekrar ibadete açılan bir caminin hikayesini şöyle anlatır:

“Zaman zaman Genel Müdürlüğe gelerek ‘falan yerdeki camii benim üzerimde tapuludur. Benim bir ayağım çukurda. Ben öldükten sonra, çocuklarım nasıl davranır, bunu şimdiden kestirmek mümkün değildir. Hayatta iken camii tekrar vakıflara hibe etmek istiyorum…’ diyen vatandaşlar çıkmaktadır. Böyle bir teklif, Çorum Ümit Halife camiini satın alan şahıstan geldi. Nafiz Battal, bu camiin Vakıflar tarafından 400 TL ihale bedeli ile satılığa çıkarıldığını, kendisinin ihale bedelini 60 TL arttırarak 460 TL’ye satın aldığını, tekrar vakfa hibe etmek istediğini söyledi. Belgelerime ve Hayrat Kütük Defterime baktım. Gerçekten de Ümit Halife Camii’nin, Vakıflar Idare Meclisi ve Bakanlar Kurulu Kararlarıyla 1936 yılında 460 TL’ye satıldığını tesbit ettim. Bu camiin, 1950’lerden sonra ibadete açıldığını, görevlilerinin Diyanet Işleri Başkanlığı’nca tayin edildiklerini Çorum’a giderek bizzat gördüm.”[37]

Halk cami kapatma/satma uygulamalarını tasvip etmediğini satılması düşünülen camilere alaka göstermeyerek belli etmeye çalışmıştır. Halkın cami satışlarına olan bu alakasızlığı kemalist rejimin idarecilerini “radikal” çözümler bulma yoluna sevketmiştir. Mesela Varidat Müdürü Kemal Güç satışlara olan talebi artırmak için şöyle bir usul teklif eder:

“…kadro harici camileri hemen satmak lazımdır. Bunun için her tarafta tasnifler yapılmış ise de, satılabilecek camiler tamamen anlaşılamamıştır. Ankara’da bile kadro harici camilerden hangilerinin tarihi ve mimari kıymetinin olduğu tesbit ettirilememiştir ki, satılacaklar ayrılsın da satılığa çıkarılsın… Bir de camiler cami halinde satılığa çıkarıldığı takdirde, isteklilerin çok az olacağı anlaşılıyor. Rağbeti arttırmak için, enkazını ayrı, arsalarını ayrı satmak muvafık olur.”[38]

Kemal Güç’ün söyledikleri çok çarpıcıdır. Ona göre satışların bir an evvel tamamlanması gerekir; bunun için de rağbeti artırmak lazımdır. Güç, camilerin cami olarak satışa çıkarıldığında isteklilerinin az olacağını söylüyor. Temel hedef satışların bir an evvel tamamlanması olduğu için, eğer gerekiyorsa satılması düşünülen camiler yıkılmalı, enkazları ayrı, arsaları ayrı olarak satılmalıdır. Görüldüğü gibi Güç satış ilanlarında cami yerine “harap vakıf bina” denilmesini isteyen zihniyetin bir adım ötesine geçmiştir.

***

***

IDDIA:

Sinan Meydan kemalist rejimi şu sözlerle savunuyor:

Birinci Dünya Harbi’nde milyonlarca insanımızı kaybettik, bu sebeple ihtiyaçtan fazla Cami olduğu için bunları kapatmak lazım geldi. Halk yoksuldu, dolayısıyla Cumhuriyet’i kuranlar lükse (!) müsaade edemezlerdi.

***

CEVAP:

Ne kadar da masum bir gerekçe değil mi?

Yalanınız batsın!

Madem halk yoksuldu, o halde niçin gavurun fahiş fiyatlı şapkalarını bu müslüman milletin başına geçirdiniz?

Şayet mesele hakikaten “maddi sıkıntı” idiyse, o halde niçin dini için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış bu Millet’e müracaat etmediler? Bu Müslüman millete fahiş fiyatlarla gavurun şapkasını satacaklarına, camiler için -en azından geçiçi olarak- vergi alsalardı. Nitekim Almanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde vatandaşlardan “kilise vergisi” alınır. Aslında vergiye de gerek yoktu, çünkü dinine bağlı âlicenap milletimiz her zaman olduğu gibi, yine gerekeni yapardı. Hakikaten ileride de göreceğimiz gibi, bazı vatandaşlarımız ne yapıp edip, kurtarmak gayesiyle birçok camiyi satın almış ve CHP iktidarının sona ermesinin ardından tekrar vakıflara bağışlamışlardır.

Gavurun şapkasına para var da, Müslümanın Camisine niçin yok?

Bernard Lewis’in, “Türk Tarih Kurumu Yayınları” arasında çıkan “Modern Türkiye’nin Doğuşu” isimli eserinde, camilerin “dünyevi amaçlara” döndürüldüğü, hatta Tek Parti Dönemi’nde Ankara’da hiçbir yeni cami yapılmadığı yazar:

“Dini eğitimin yasaklanması, camilerin dünyevi amaçlara döndürülmesi, hukuki ve toplumsal reformların öğretisini kuvvetlendirdi. Hızla büyümekte olan başkentte (Ankara’da) hiçbir yeni cami yapılmadı. En çok göze çarpan ve en sembolik olan şey, Istanbul’daki büyük Ayasofya bazilika’sının kaderi oldu. Fatih Sultan Mehmet, Bizans’a karşı zaferi anında onu cami yapmıştı; Cumhuriyet onu müze haline getirdi.”[39]

Feroz Ahmad da “The Making of Modern Turkey” adlı kitabında Ankara’da cami yapılmadığını belirtir. Üstelik Anıtkabir’in “laik tapınak” olduğunu söyler.[40]

*

feroz ahmad atatürk anitkabir atatürk laik tapinak, sinan meydana cevap, atatürk döneminde ankarada cami yapilmadi, camilerin satilmasi

[40] no’lu dipnotta bahsi geçen, “The Making of Modern Turkey” isimli kitabın 92’nci sayfası…

***

Ayrıca ihtiyaç fazlası camiler ne demektir? Kılınan 5 vakit namazlarda camilerin dolup dolmaması mı kastediliyor? Halbuki camilerin yeterli olup olmaması cuma ve bayram namazı cemaatini alıp almamasıyla ölçülür.

Kaldı ki o dönemi yaşayanlardan Murat Hutoğlu adlı bir terzi, Rize’de 9 caminin kapatıldığını ve bu sebeple namazlarını kumsallarda kılmak mecburiyetinde kaldıklarını anlatmıştır.[41]

Kemalist rejim döneminde Sultanahmet Camii dahil birçok vilayetteki ulu camiler askeriye tarafından işgal edilmiş ve halk namazlarını iş yerlerinde kılmak mecburiyetinde kalmıştı.[42]

Bu hususta Dr. Nazif Öztürk şu malumatı verir:

“…camilerin askeriyenin kullanımına ayrılması sırasında, halkın ibadet ve camie olan ihtiyacı dikkate alınmamış, bazı yörelerde Ramazan ayı geldiğinde camiler geçici olarak boşaltılmış, Ramazan’dan sonra yeniden işgal edilmiştir.[43] Diğer bazı yerlerde ise bu da mümkün olmamış, bütün camilerin askeriyenin kullanımına alındığı için vatandaşlar mülki amirlerden izin almak suretiyle boş dükkan ve benzeri iş yerlerinde teravih namazlarını kılmak mecburiyetinde kalmışlardır.”[44]

Demek ki “ihtiyaçtan fazla” camiler olsaydı, yukarıda belirtildiği gibi insanlar iş yerlerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalmayacaklardı.

Camiler ihtiyaç fazlası diye kapatılıp satıldıysa, Imam yetiştiren Imam ve Hatipler de mi “ihtiyaç fazlasından” dolayı kapatıldı?

Unutmamak gerekir ki, 1950 gibi geç bir tarihte bile Diyanet’e bağlı cami görevlilerinin -imam, hatip, müezzin, kayyım- sayısı sadece 4503’tür. 1927 yılında bu rakamın 5668 olduğu hesaba katılırsa geçen çeyrek yüzyıl içinde, nüfus ve imam ihtiyacı arttığı halde resmi cami görevlilerinin sayılarının artmadığı, bilakis azaldığı görülecektir.[45]

CHP Milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1947 CHP Kurultayı’nda yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:

“[TBMM’deki] bir münakaşadan sonra dışarıya çıktığım zaman altı tane Meclis hademesi yanıma geldi, gözleri yaşlı olarak şunları söyledi:

“Vallahi billahi, altı köyümüzde bir tek imam kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiriyor. Eğer bize imam ve hatib vermezseniz, ölülerimizi köpek leşi gibi toprağa gömeceğiz.”[46]

Bunları biz uydurmuyoruz! Sinan Meydan gibi masal anlatmıyoruz… Bu ifadeler, bir CHP’linin CHP Kurultayı’nda dile getirdiği Türkiye gerçekleridir!.. Yani inkar edilmesi kabil değildir.

O yıllarda Cumhuriyet gazetesinin meşhur baş yazarı Nadir Nadi bile, “Köylerin imamsız, camilerin müezzinsiz” kaldığından dert yanar bir duruma gelmişti.[47]

Diyanet Işleri Başkanlığı’nın, 14 Nisan 1942 tarihinde, Başbakanlığa yazdığı bir yazı durumun vahametini gözler önüne sermektedir. Diyanet Işleri Reisi Şerafettin Yaltkaya imzalı yazıda, mevcut durumdan şöyle şikayet edilmekteydi:

Reisliğin bu yoldaki çalışmalarının muvaffakiyetle temadisi ve iyi neticeler verebilmesi, uhdelerine tevcih edilecek dini vazifeleri istenilen şekilde yapmaya muktedir, münevver kimselerin vücuduna bağlı bulunmakta ve müftü, vaiz, imam ve hatip gibi din adamlarının esaslı bilgiler ile mücehhez olmaları ve kuvvetli bir seciyeye sahip bulunmaları gerekmektedir. Bu şartları tamamiyle haiz dini vazife erbabını kolaylıkla bulmak şöyle dursun, bugün birçok kasaba ve köylerde ezan okuyacak, namaz kıldıracak, ölüleri yıkayacak, cuma hutbelerini okuyacak imam hatip ve hatta müezzin bile bulunmamaktadır. Umumiyetle şehir, kasaba ve köyler ahalisinin zaman zaman şuraya buraya başvurmakta oldukları ve bu yolda ne yapılması lazım geleceği hakkında mahalli ve hatta mıntıkaları haricindeki yerlerin müftülüklerine müracaat ettikleri ve bazı mahallerde ise köylerin hiçbirinde imam ve hatip gibi dini vazife sahipleri bulunmadığından, cenazelerin ekseriya yıkanmadan gömülmekte oldukları ve bu esefli halin, halkın vicdanları üzerinde ızdıraplar hasıl ettiği sık sık vuku bulan müracaatlardan anlaşılmaktadir. Mevcut imam ve hatipler ise, hergün azalmakta ve yerleri her an boşalmaktadır.[48]

*

chp-c3b6lc3bcleri-yikayacak-imam-bulunamiyordu-kemalist-rejimin-din-dc3bcsmanligi-chpnin-din-dc3bcsmanligi-m-kemalin-din-dc3bcsmanligi-inc3b6nc3bcnc3bcn-din-dc3bcsmanligi-chpnin

[48] no’lu dipnotta bahsi geçen yazı…

***

Ayrıca o dönem savaştan yeni çıkılmış… Savaştan yeni çıkan toplumlarda nüfus artışı gayet tabii olarak hızlanır. Erkeklerin cepheden dönmesi, beslenme ve sağlık şartlarının iyileşmesi, çocuk ölümlerinin azalması, salgın hastalıkların azalması, dolayısıyla ortalama insan ömrünün uzaması gibi sebeplerden dolayı nüfus artışının hızlanması beklenen bir gelişmedir. Dolayısıyla bütün bu sosyolojik vak’aları göz ardı ederek “ihtiyaç fazlasını” mevcut nüfus sayısı üzerinden belirlemek, en hafif tabirle iş bilmezlik ve kötü niyet göstergesidir. Toplumu idare edenlerin bunları bilmesi icab eder.

Diyelim ki hesap edilemedi! Peki M. Kemal’in heykellerine harcanan paralar lüks değil miydi? Mesela 1930 yılında, yani M. Kemal hayatta iken Italya’ya takriben 90 bin liralık bir heykel siparişi verilmişti[49]… O yıllarda bir memur maaşı ortalama 30 liraydı[50]…

*

Aksam 28 Mart 1930, atatürk heykeli m. kemal heykeli yikilan camiler, ihtiyac fazlasi camiler, satilan camiler, kapatilan camiler

[49] no’lu dipnotla alakalı… Akşam Gazetesi, 28 Mart 1930.

Bugün “ihtiyaç fazlası” olan Atatürk heykellerini yıkmaya ne dersiniz?

*

M. Kemal’in yalnızca bir heykeline harcanan paranın az bir miktarıyla bile aşağıda satış listesinde görülen bütün camilerin masrafları kolaylıkla karşılanabilirdi.

*

satilan-camiler-yikilan-camiler-yenigc3bcn-gazetesi-kemalizm-cami-atatc3bcrk-cami

***

yakilan-satilan-depo-yapilan-yikilan-meyhane-yapilan-ahir-yapilan-camiler-cami-camii-kemal-atatc3bcrk sinan meydana cevap, sinan meydan cami yalanlari, sinan meydan cumhuriyet yalanlari, atatürk cami kapatti mi

***

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 22

***

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana cevap

Satılan Camilerin fiyat listesi…

***

Kaldı ki Türkiye’de gayri-müslimlerin nüfusu da azaldı. Bilhassa mübadele sebebiyle ülkemizden ayrılan azınlıklar yüzünden cemaatsiz kalan birçok kilisenin satılmış olması gerekirdi. Peki “ihtiyaç fazlası” olduğu gerekçesiyle kaç kilise satılmıştır? Iki elin parmağını geçer mi? Tabiki hayır!

Peki M. Kemal için 1 milyon 250 bin dolara satın alınan Savarona yatı lüks değil miydi? Ankara’da kurduğu bira fabrikası lüks değil miydi? Hintli Müslümanların gönderdiği paralarla mahud Iş Bankası’nı kuracağına bu işe sarfetseydi, olmaz mıydı?[51]

M. Kemal ve Inönü’nün makam arabaları lüks değil miydi?

O dönem Cumhurbaşkanı M. Kemal’in 8, daha sonra Cumhurbaşkanı olan Ismet Inönü’nün ise 18 tane makam otomobili vardı. Bunlar lüks değil miydi?[52]

Demek ki camilerin kapatılması Sinan Meydan’ın iddia ettiği gibi “maddi sıkıntı”dan ve “ihtiyaç fazlası” palavrasından kaynaklanmamıştır. Kolayca anlaşılacağı gibi, bu iddialar külliyen yalandır. Maddi sıkıntı çeken rejim niçin “Halkevleri” kurar? 19 Şubat 1932 tarihinde açılan Halkevlerinin sayısı, açıldıktan yalnızca bir sene sonra 55’e ulaşır. 1935’te 103, 1938’de 210, 1940’ta 379, 1945’te 438, 1946’da 455, 1950’ye geldiğimizde ise, biri Londra’da olmak üzere 478 halkevinin açıldığını görürüz.[53] Halkodalarının sayısı ise 4322’ye varmıştı.[54]

Bunlar lüks değil miydi? Lükstü ama halkevlerinin kuruluş gayesi başkaydı… Halkevleri kemalistlerin gözünde bir “tapınak” idi. Hakikaten birçok bilim insanına göre, kemalist rejim halkevlerini, kapatılan Camilerin yerine ikame etmiştir.[55]

Gariptir, Balıkesir/Edremit Yıldırım camii, “Halk evi” olarak kullanılmak üzere satılmıştır.[56]

Gaziantep/Balıklı Nahiyesi Selim Efendi Camii, Parti Genel Sekreterliği’nin isteği üzerine belediyeye satılmıştır.[57]

*

atatürk halkevleri inönü halkevleri, halkevleri neden kuruldu, halkevlerinin kurulus amaci halkevleri ibadet tapinak cami halkevleri

Halkevleri bina vergisinden muaf tutulmuştur…

***

Kamuran Bozkurt, Ülkü dergisinde halkevlerini şöyle tarif eder:

“Halkevleri bugünkü neslin gireceği biricik evler, biricik tapınış yerleridir. Gençlik bu evlerde ne bir puta ne de mevhum bir varlığa tapınmıyor. Gençliğin bu evlerde bir tanrı olarak bulduğu yine kendisidir.”[58]

“Ülkü” herhangi bir dergi değildir; yönetiminden doğrudan doğruya CHP Genel Sekreterliği’nin sorumlu olduğu halkevlerinin merkezi yayın organıdır. Bu bağlamda, dergideki yazılardan hiçbirinin iktidarın politikalarından bağımsız olduğu düşünülemez. Yani dergide yayınlanan yazılar sadece “yazarlarını bağlamaz.” Zaten partiden halkevlerine gönderilen “Yazı Yazacak Olanlara” başlıklı talimatnamede de, CHP’nin ilkelerine uymayan yazılara dergide yer verilmeyeceği açıkça belirtilmiştir.[59]

Dolayısıyla Kamuran Bozkurt’un makalesi, iktidarın halkevlerine ilişkin bakış açısını yansıtmaktadır. Artık yeni nesil “eski”nin “tapınma” yerleri olan camilerin yerine halkevlerini tercih etmelidir.

Halkevlerinin kütüphanelerinde dini yayınların bulundurulması bile yasaklanmıştı.[60] Bu kurumlarda dini duyguları hatırlatacak ve bu alandaki bilgileri yeni nesle öğretecek hiçbir faaliyete müsaade edilmemişti.[61]

Hatta Senirkentte “Halkevleri” kütüphanesi kurma bahanesiyle Müslüman halktan toplanan dini kitapların, kıymetli yazma Kur’an nüshalarının, tefsirlerin yok edildiğini ileri süren Mehmed Akif’in yakın dostu Eşref Edib, bu durumu öğrenen halkın, evlerinde bulunan Kur’an-ı Kerim ve tefsirleri, dini eserleri, iman ve Kur’an gerçeklerinden bahseden metinleri, polisin eline geçmemesi için ambarlarda, odun depolarında ve samanlıklarda saklamak mecburiyetinde kaldıklarını ifade eder.[62]

Velhasıl, Halkevlerinin umumi gayesi kırsal kesimde, mümkün olduğu kadar çok insanı, yeni dinlerinin Türk milliyetçiliği, modern siyasal kimliklerinin de Cumhuriyetçilik olduğuna ikna etmektir.[63]

Buraya kadar halkevlerinin bir toplanma mekanı olarak camilerin yerine ikame edilmesi üzerinde durduk.

Fakat Yeşilkaya’nın tezleri halkevlerinin sadece bir toplanma mekanı olarak değil, aynı zamanda mimari bir mekan olarak da camilerin alternatifi olarak tasarlandığını ispatlamaktadır.

Yeşilkaya’ya göre halkevlerinin kent içindeki merkezi konumu dışında dikkat çekici olan bir diğer nokta, bunların konum itibariyle dini yapılarla olan ilişkisidir. Zira halkevi binaları Izmit ve Isparta’da cami, Kars ve Mersin’de ise kilise yanında konumlandırılmıştır. Yeşilkaya bu durumu şöyle açıklar:

“Halkevleri camilerde ‘cemaat’ olarak toplanan halka, ‘ulus’ olarak biraraya gelmeyi, yani yeni bir toplanma alışkanlığı vermeyi ve ‘birlik ve beraberliği’ sağlamayı amaçlayan bir örgüttür. Bu nedenle örgüt olarak dini kurumlara alternatif olan Halkevleri, binaları ile de, dini mekanlara alternatif olarak yer alır. Bu anlamda yeni ‘ulus-devlet’in simgesi olmakla birlikte din dışı toplanma mekanları olarak yeni ‘laik’ kimliğin de sembolüdürler.”[64]

Yeşilkaya, halkevlerinin mimari bir mekan olarak camilerin alternatif olması durumunu sadece bulundukları konumla açıklamaz. Halkevi kuleleriyle cami minareleri arasında analoji (bağ) kurarak, kulelerin simgesel açıdan cami minarelerine alternatif olarak tasarlandığını söyler. Ona göre kuleler, halkevlerine, dolayısıyla camilere alternatif olarak tasarlanan Cumhuriyet döneminin yeni kamusal mekanlarına ait bir işaret olarak kent içinde yükselen önemli bir yapı elemanıdır.[65] Yeşilkaya, Izmit Halkevi kulesi ile yanındaki caminin minaresini, bunların çeşitli tarihlerde çekilmiş fotoğraflarıyla karşılaştırarak tezini temellendirir.

*

izmit halkevi cami minare camilerin satilmasi

Halkevi kulesinin boyu minareden çok daha yüksektir…

***

Ilk fotoğraf Izmit Halkevi’nin inşaatı sırasında çekilmiştir. Bu fotoğrafta kulenin boyu minareden çok daha yüksektir. Yeşilkaya’nın ifadelerinden tek parti döneminden sonra çekildiğini sandığımız ikinci fotoğrafta ise minarenin boyu yükseltilmiştir. Yeşilkaya bu durumu “iktidarlar arasında rekabetin yapı alanına yansıması” olarak değerlendirir. Fotoğraflarda görüldüğü üzere, Izmit Halkevi’nin kulesi bir fabrika silosunu andırmaktadır. Yeşilkaya’ya göre bu benzerlik tesadüfi değildir. Nasıl ki fabrika ve tüten baca sanayinin ve üretimin simgesiyse, halkevi kulesi de “manevi değerlerin üretildiği bir fabrika”nın simgesidir.[66] Yalnız bu “fabrika”da camilerdeki gibi “taassup” ve “cehalet” değil, Cumhuriyet’in yeni manevi değerleri, yani “cumhuriyetçilik”, “ulusculuk”, “halkçılık”, “devletçilik”, “layıklık” ve “devrimcilik” üretilecektir.

Öyle zannediyorum ki, bu mesele de okurları tam tatmin edecek şekilde vuzuha kavuşmuştur.

***

***

IDDIA:

Camilerin ahır, depo ve eğlence yerleri yapıldığını söylemek, Cumhuriyeti kuranları “din düşmanı” göstermeye yönelik bir propagandadır.

***

CEVAP:

Ne yani, Cumhuriyeti kuranlar “din düşmanı” değil miydi? Veya şöyle soralım, Kemalist rejim Islam’a karşı mücadele etmedi mi? M. Kemal döneminde Hacca gitmek[67], Allahu Ekber demek ve Kur’an okumak yasaktı.[68] Din dersleri de yasaktı.[69] Bu yasaklar din düşmanlığı değil de nedir?

Bildiğiniz gibi kemalist rejim, bayrağı haç olan Isviçre’nin Medeni Kanunu’nu Müslümanlara dayatmıştır. Işte bu Medeni Kanun’un 92’nci maddesinde “Aşağıdaki kimseler arasında evlenmek memnudur (yasaktır)” deniyor ve kimlerle evlenilemeyeceği bir bir sıralanıyor. Fakat “süt ana ve kardeşler”le evlenmenin yasak olduğu yazmıyor… Yani serbest.[70] Halbuki Müslümanların kitabı Kur’an’da “süt ana ve kardeşler” ile evlenmek haramdır.

Kur’an-ı Kerim’de nikahı haram kılınan “süt ana ve kardeşler”le ilgili ayet (Elmalılı Meali) :

4-Nisa Suresi, ayet 23:

“Size şunları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Eğer üvey kızlarınızın anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Sulbünüzden gelen (öz) oğullarınızın hanımları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Ancak cahiliyyet devrinde geçen geçmiştir. Şüphesiz ki Allah gafur (çok bağışlayıcı) ve çok merhamet edicidir.”

Yani Müslümanların kitabı Kur’an’da, nikahı haram kılınan “süt ana ve kardeşler”, kemalist rejim tarafından helal kılınmıştır.

“Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyenlere soruyorum: Allah’ın Kanunları mı, yoksa M. Kemal’in Kanunları mı?

Karar sizin!

*

arapca-ezan-ceza-tanri-uludur-allahu-ekber-tekbir-mc3bcezzin-atatc3bcrk-ezan-kirsehir sinan meydana cevap allahu ekber demek yasak, tekbir getirmek yasak

[68] no’lu dipnotla alakalı… M. Kemal Atatürk döneminde; “Allahu Ekber” diye “tekbir” getirmek yasaktı…

***

Bundan başka, Ahmet Hamdi Akseki tarafından “Peygamberimiz Hz. Muhammed” (sallallahu aleyhi ve sellem) adlı bir kitap, Sebilürreşad yayını olarak bastırılıp piyasaya çıkarıldıktan sonra Dahiliye Vekaleti (Içişleri Bakanlığı) tarafından sakıncalı (!) bulunarak toplattırılmıştır. Bunun üzerine kitabın yazarı, toplattırılma sebebini öğrenmek üzere müracatta bulunmuştur. Matbuat Umum Müdürü (Basın Genel Müdürü) CHP’li Vedat Nedim Tör imzasıyla gönderilen cevapta,

“Bizler her ne surette olursa olsun, gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz” denilmektedir.[71]

Bu belgeyi kitabına alan Ordinaryus Profesör Ali Fuat Başgil, “Türkiye’de din aleyhinde istenildiği gibi yazılabilir ve din adamlarına istenildiği kadar hakaret edilebilir. Fakat din lehinde? Hayır.” şeklinde bir değerlendirmede bulunduktan sonra bunun bir “din düşmanlığı politikası” olduğuna kanaat getirir.[72]

Ayrıca mekteplerde okutulan 1931 yılının Lise Tarih kitabında açıkça dinimize hakaretler edilir.[73] Bundan başka, Cumhuriyet’in 10. yıldönümü münasebetiyle 1933 senesinde, yani M. Kemal hayatta iken resmi yayın arasında çıkan “Osmanlı Imparatorluğundan… Türkiye Cümhuriyetine. Nasıldı? Nasıl Oldu?” adlı kitapta da Kur’an-ı Kerim’e hücum edilir.[74]

Bütün bunlar din düşmanlığı değil de nedir? Çocuk mu kandırıyorsunuz siz?

*

Camiler ahır, depo ve eğlence yeri yapılmadı mı?

Türk Edebiyatı Vakfı’nın kurucusu Ahmet Kabaklı, “Temellerin Duruşması” adlı eserinde, camilerin depo ve meyhane yapıldığını yazar:

“Kapatılan, satılan bu mabetlerin, halka verdiği hayal kırıklığı ve devlete yabancılaşma hali korkunçtur. Bunlardan daha acı olan saygısızlık: Büyük ve küçük birçok camiler, nüfuzluların çıkarları için depo ‘meyhane’ yapılmak gibi süfli işlerde kullanılmıştır.”[75]

Mehmet Şevket Eygi, “Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı” adlı çok kıymetli eserinde, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Sirkeci’deki Merzifonlu Camii’nin başına gelenleri yazdı:

“Cami Harabesi ve Ecdat Kabirleri Üzerinde Fuhuş, Saz ve Seks Salonu”

“Istanbul’da Sirkeci tren istasyonu yanında şu anda Merzifoni Kara Musafa Paşa camisi (Vezir camii) bulunmaktadır. Bu cami halkımız tarafından 1988’de yaptırılmıştır. Daha önce burada, yıkılmış olan eski tarihi caminin arsası üzerinde “Anadolu Saz evi” adındaki bir batakhane bulunmaktaydı. Maalesef Vakıflar idaresi bir cami arsasını böyle çirkin, münker ve iğrenç bir iş mekanı olarak kullanılmak üzere kiraya vermişti. Bazı gazetelerde yıllar boyu süren uyarıcı yayınlara ve halkın, “bırakın biz burayı da eskisi gibi bir cami yapalım” dilekçelerine, “burada bir camiye ihtiyaç yoktur” denilerek olumsuz karşılık verilmiştir.”[76]

*

atatürk cami, m. kemal cami, m. kemal döneminde kapatilan camiler, merzifonlu kara mustafa pasa cami, chp cami, inönü cami

[76] ve [77] no’lu dipnotlarla alakalı… Merzifoni Kara Musafa Paşa camii ve üzerinde “Saz Salonu” yazan levha…

***

1960’lı yıllarda yayınlanan “Bugün” gazetesinde bu cami ile alakalı şöyle bir haber yer alır:

“Bundan 60 sene evvel Sirkeci’de bulunan “Vezir Camii”nin yerinde şimdi bir saz evi vardır.

O zamanlar büyük bir yangın geçiren bu cami daha sonra bir şahıs tarafından alınarak önceleri “Bir çay bahçesi” haline getirilmiştir. Bugün ise “Saz” adı altında içinde çılgınca alem yapılmakta, içki içilip, kadın oynatılmaktadır.

Yarım asır evvel bir ibadethane, sonraları bir çay bahçesi, bugün ise “Saz evi” adı altında işletilen bu yeri, yeni sahipleri bir süre evvel Vakıflar Müdürlüğünden satın almışlardır.

Burada çalışan konsomatris ve kaldırım yosmaları gece yarısından sonra Polis camiasına çok yakın bir mesafede icra-yı sanat ve fuhşiyat etmektedir.”[77]

*

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler 2

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler

CHP binası olarak kullanılan Camiler… CHP ocağı yapılan caminin tepesine “Altı Ok” koydular…

***

1953 yılına gelindiğinde dahi 543 caminin kirada olduğu, bunların bir kısmının CHP teşkilatlarına kiralandığı ve zaman zaman içerisinde düğünler, sazlar ve eğlenceler yapıldığı Meclis tutanaklarına geçmiştir. Yine aynı tutanaklarda bazı camilerde balıkçıların yatıp kalktığı, balıkların da orada muhafaza edildiği, bazı camilerde ise debagat işleri ve fuhuş icra edildiği yazmaktadır.[78]

*

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana meclis tutanagi 1

[78] no’lu dipnotta bahsi geçen Meclis tutanağı…

***

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana cevap meclis tutanagi

[79] no’lu dipnotta bahsi geçen Meclis tutanağı…

***

Başka bir tutanakta Gedik Mescidi’nin Kızılay’da hububat ambarı, bir Ermeni’ye kiralanan Helvacılar Mescidi’nin ise ahır olarak kullanıldığı yazar. Aynı tutanakta Hacıkoca Mescidi’nin ve Istanbul’da Beylerbeyi Camii muvakkithanesinin CHP tarafından işgal edildiği belirtilir.[79]

Bu iki belgeyi Kadir Mısıroğlu’nun “CHP’nin Günah Galerisinden Sayfalar” isimli ve sadece belgeler ihtiva eden kitabında da gördüm. Böylece bir kez daha anladım ki, Kadir Mısıroğlu delilsiz konuşmuyormuş.[80]

Camilerin ahır yapıldığı Cumhuriyet gazetesinde bile haber olmuştu[81] :

*

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana cevap4jpg

23 Mayıs 1948 tarihli Cumhuriyet Gazetesi…

***

***

***

“M. Kemal’in Camileri tamir ettirdiği iddiası”

***

***

Kemalist rejimin Cami tamir ettirdiği iddiası doğrudur. Fakat aşağıdaki belgelerde de göreceğimiz gibi, bazı Camileri tamir ettirmeleri, onlara “kutsallık” atfetmelerinden veya “dine ehemmiyet” vermelerinden kaynaklanmamıştır. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi “tarihi ve mimari kıymeti haiz” oldukları için tamir ettirdiler. Yani Kemalist rejim camileri “dini yapı” oldukları için değil, “eski eser”, “milli eser” oldukları için tamir ettirdi. Zira hedefleri Islam’ın yerine “Türkçülüğü” koymaktı. Bu tür “milli eserler” de “Türklerin” mimari alanda başarısının delilleriydi… Dolayısıyla Türk Tarih Tezi’ne “malzeme” olacaktı. Eserinden çokça istifade ettiğimiz Kıvanç Esen bu mevzu hakkında şunları yazar:

“Iktidara göre tarihi ve mimari değeri olan camiler ‘Türk’ün büyük varlığını üzerinde taşıyan’ eserlerdir. Tek parti iktidarı, Türk ulusunun ‘kadim medeniyetler’den biri olduğunu kanıtladığını düşündüğü bu eserleri, ‘Türklüğün yüceliğini’ yeni kuşaklara(nesillere) iletecek ve böylelikle ‘Türklüğü’ yeniden ve yeniden üretecek bir araç olarak görmüştür.”[82]

Kemalistlerin bu tür tarihi eserlere sahip çıkmalarını, kendilerini Batı’ya “Medeni” insanlar olarak göstermek istedikleri şeklinde de yorumlayabiliriz. Zira bu şekilde hareket etmedikleri takdirde bugün “tarihi eserleri” tahrip eden IŞID militanlarına dendiği gibi Kemalistler için de “barbar insanlar” denilecekti. Halbuki kemalistler “Batılılaşmak” istiyordu. Fakat buna rağmen, tarihi eserlerin korunmasında zaaf gösterilmiştir.

*

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler 5

Meşhur haber kanalı CNN’de tarihi eserleri tahrip eden IŞID’e “barbarlar” deniyor…[83]

***

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler 6

Aynı ifade meşhur Alman haftalık haber dergisi “Der Spiegel”in internet sitesinde, Buda heykellerini yıkan Taliban için de kullanıldı…[84]

***

Yazının başında 25 Aralık 1932’de Evkaf Umum Müdürlüğü’nün hazırladığı Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki camilerin tasnifi ve kadrolarının tesbiti hakkındaki 20 maddeden müteşekkil talimatnamenin 7. maddesinde “tarihi ve mimari kıymeti haiz olanlar”ın istisna kapsamına girdiğini yazmıştık. Aynı şekilde Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesinde de “Mimari ve tarihi değeri olan eserler satılamaz.” denilmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi, camilerin tarihi ve mimari kıymeti olup olmadığını tetkik eden bir “komisyon” dahi kurulmuştur. Fakat anlaşılması için defalarca tekrar ettiğimiz gibi, bu tür tamiratlar camilerin “kutsallığı”ndan değil, “Türklüğü”nden, “Milli”liğinden kaynaklanmıştır.

Mesela Sinan Meydan, Kütahya Milletvekili Naşid Uluğ’un bir konuşmasını Meclis tutanağından aktarıyor ve adeta okuyucularıyla “alay” edercesine CHP hükumetinin (bir de tırnak içine alarak) “çok kıymetli camileri” tamir ettirdiğini yazıyor.

Biz tutanağın resmini de buraya ekleyerek okuyuculara hakikati olduğu gibi nakletmeye çalışacağız.

*

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler Nasid Ulug

Naşid Uluğ’un konuşmasnın ilgili kısmını (hakiki manayı aksettiren kelimeleri işaretleyerek) naklediyorum:

“Arkadaşlar; Vakıflar Genel Müdürlüğü, Sayın Başbakanımızın pek yakından gösterdiği alâka ile, son senelerde hakikaten çok faydalı işler gördü. Memleketin **millî** eserlerini teşkil eden çok **kıymetli** camilerimizi ve daha bazı abidelerimizi tamir etti. Bu faydalı hizmetlerden dolayı Vakıflar yönetiminin manevî şahsiyetine bu kürsüden teşekkür etmek isterim. Arkadaşlar; ellimizde iki milyon sekiz yüz küsur bin liralık bir vakıf bütçesi var. Daha bir çok muhtacı tamir camilerimiz, tarihî abideler bulunduğu halde, bu gibi eserlerin tamiri için buraya konan para, 159.010 liradır. Geçen yıl Beyoğlu’nun ortasında bulunan Ağacamii hakikaten **millî** bir üslûpta yeniden tamir edilmiştir. Evkaf idaresinin gelecek bütçelerinde memleketin, Anadolu’nun Rumeli’nin her tarafında vaktiyle yapılmış olan yüzlerce ve yüzlerce camiyi tamir edecek, bahçelerini ve etrafı harap olmaktan kurtarıp çiçeklerle, parklarla donatacak bir hizmete hazırlanmasını temenni ediyorum.”[85]

Şimdi bu metinde işaretlediğim 3 kelimenin manası tam olarak anlaşılamadığı takdirde, yanılmak kaçınılmaz olacaktır. Işaretlenen kelimelerden de görüleceği gibi, söz konusu camiler “milli” oldukları gerekçesiyle sahiplenilmiştir, yoksa “dini ve kutsi” sayıldıklarından değil.

Kemalistlerin takdim ettiği belgelerden birinde de, M. Kemal’in Konya’daki Alaaddin Camii’nin restorasyonun yapılmasını emrettiği yazmaktadır. Bahsi geçen belgenin metnini buraya alalım:

“Başvekil Ismet Paşa Hazretlerine,
1. (…) Son tetkik seyahatimde muhtelif yerlerdeki müzeleri ve ***eski sanat ve medeniyet eserlerini*** de gözden geçirdim (…)
2. Konya’da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen ***sekiz asır evvelki Türk medeniyetlerinin hakiki mimari şaheserleri*** sayılacak kıymette bazı mebani vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alaaddin Camii, Sahip Ata Medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescit ve Ince Minareli Cami derhal ve müstecelen tamire muhtaç haldedir. Bu tamirin gecikmesi, bu abidelerin kamilen indriasını mucip olacağından, evvela asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kaffesinin mütehassıs zevat nazaretile tamiri temin buyrulmasını rica ederim. Gazi Mustafa Kemal.”

*

Görüldüğü gibi buradaki Camiler, “dini” yapı oldukları gerekçesiyle sahiplenilmiş değil. Aksine, “milli/mimari” kıymeti ve “eski sanat ve medeniyet” eseri oldukları için tamir ettirilmeleri sözkonusudur. Dikkat edilirse metinde “medrese” ve “türbe”nin de tamirinden bahsedilir. Bu farkın çok iyi anlaşılması gerekir. Aksi takdirde, “medrese ve türbeleri kapatan” M. Kemal’in, “medrese ve türbelere karşı olmadığını” söylemek gibi bir garabetin ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Sinan Meydan’ın getirdiği başka bir delil ise Istanbul milletvekili Ziya Karamürsel’in 1940 yılında mecliste yaptığı konuşmadır. Meydan, bu konuşmayı naklederek CHP’nin cami düşmanı olmadığını ve hatta camilerin tamir ettirilmesine memnun kaldığını ispatlamaya çalışıyor.

Halbuki konuşma metnini dikkatle okuduğumuzda meselenin aslı ortaya çıkıyor. Karamürsel, konuşmasının sonunda şöyle der:

“Sözüme nihayet verirken beyanatımın iptidasında da arzettiğim veçhile muhterem Vakıflar umum müdürünün, **kadim (eski) ve nefis eserlerinin** tamiri hususunda şahsen gösterdikleri arzu ve gayret ve samimi himmet cidden şükranla karşılanmağa layıktır.”[86]

Açıkça görüldüğü üzere, burada da “kadim” yani “eski” eserlerin tamirinden söz edilir. Bu bakış açısı, herhangi bir Müslümanın “Buda” heykellerine veya tarihi kiliselere bakışından farksızdır. Avrupa’da da Islami eserler, hatta tarihi kıymeti olan el yazma Kur’an’lar korunuyor. Fakat bu eserleri korudukları için onlara Müslüman diyor muyuz? Veya Islam dinine saygılı olduklarını iddia ediyor muyuz? Hayır, kendi menfaatleri için böyle yapıyorlar.

Osmanlı ecdadımız da, -camiye çevirdiği halde-, eski bir kilise olan Ayasofya’nın mozaik ve fresklerine zarar vermeyip üzerini sıva ile kaplamıştı. Zira Ayasofya’nın duvarlarında bulunan mozaik ve freskler tarihi ve mimari kıymeti haizdir. Osmanlı ecdadımızın bu kıymetli eserlere zarar vermemiş olması onları Hırıstiyan yapmayacağı gibi, tarihi ve mimari kıymeti haiz Camilerin tamir ettirilmesi de kimseyi müslüman yapmaz.

Işte kemalist yazarlar bu mevzuda ısrarla kelime oyunları yapıyorlar. Mesela “Inönü ve Atatürk **tarihi Camilerin** yıkılmasına mani oldu” diyerek buna dair birtakım belgeler gösterirler. Bu belgeler doğru, lakin burada “tarihi Camiler”den neyin kastedildiğini belki birçok insan ilk okuyuşta farkedemiyor. Insanlar bu farkı bilmedikleri için de M. Kemal ve Inönü’yü “dindar” veya en azından “dine saygılı” insanlar olarak algılıyor. Zaten kemalist yazarlar tam da bu algıyı oluşturmak için bu tür kelime oyunlarına başvuruyorlar.

Bu hususun daha iyi anlaşılması için 3 adet satış kararını dikkatinize arz ediyorum…

Antalya/Elmalı’da satışına karar verilen 4 parça cami ile 8 mescidin “tarihi ve mimari değeri olmadığına”[87], K.Maraş/Elbistan’da 2’si mülhak 2’si mazbut 4 camiin “eski eser olmadığına”[88] mahalli maarif memurlukları karar vermiştir.

Sivas/Divriği Hacı Recep (Boyalı) Camii’nin “eski eser olmadığını” ve satılmasında bir sakınca görülmediğini bildiren yazıya zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bizzat imza koymuştur.[89]

Demek ki tarihi eser olunca tamir ediliyor, olmayınca da satışı gündeme geliyor. Dolayısıyla tamirlerin din ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.

Tarihi eserlerin korunmasına dair son bir örnek daha verip bu bahsi nihayetlendirelim. Kemalist rejim Osmanlı’ya düşmandı, bu inkar edilemez. Bu sebeple Mekatib-i Ibtidaiye’nin kapılarındaki Osmanlı hanedanına ait olan tuğra ve armaların[90], yine 2 Kasım 1924 tarihinde Hükümet binalarındaki tuğra ve saltanat resimlerinin[91], 31 Mayıs 1925 tarihinde ise Hükümet binaları ve mekteplerden arma ve saltanat tuğralarının kaldırılmasi ile alakalı mühim kararlar almıştı[92]. Fakat, Milli saraylarda bulunan “sanat ve tarihi eser değeri” taşıyan eşyalardaki tuğra ve saltanat armalarının kaldırılmasına gerek olmadığı[93] yönünde de farklı bir meyil ve karar da söz konusuydu.

Peki bu duruma ne demeli? M. Kemal ve Inönü Osmanlıcıydı mı demeliyiz? Osmanlı’ya saygılıydı mı demeliyiz? Öyle ya, Türkçülük ideolojisini kuvvetlendirmek adına tarihi ve mimari kıymeti haiz (aralarında camilerin de bulunduğu) eski eserlerin tamir edilmesi onları “Müslüman ve dindar” yapıyorsa, o halde niçin sanat ve tarihi eser değeri taşıyan eşyalardaki tuğra ve saltanat armalarının muhafaza edilmesi onları “Osmanlıcı ve Padişahçı” yapmasın?

Umarım mesele anlaşılmış ve yalancı kemalist yazarların foyası her zaman olduğu gibi bir kez daha ortaya çıkmıştır.

***
***

IDDIA:

Camilerin satılması bazı yerel yöneticilerin yolsuzluğundan kaynaklanmıştır.

***

***

CEVAP:

Aşağıdaki belgede görüleceği gibi, tek parti iktidarı camilerin ve genel olarak vakıf taşınmazlarının satış işlemlerinin hızlandırılması için “hukuki prosedürlerin üzerinde fazla durulmaması” konusunda zaman zaman yerel yöneticileri “teşvik” bile etmiştir.

Muhasebe
199898/83 29/12/1936

Vakıflar Müdürlüğüne / Memurluğuna

…Istikraz ettiğimiz (borçlanma) (200.000) lirayı ödemeliyizki başka bir istikraz için müracaat edebilelim. Halbuki istikraza karşılık gösterilen satış bedelleri yedi ay zarfında yalnız (7.200) liradan ibarettir. Bu suretle satılacak hayrat arsa ve binalarının ehemmiyetlisi Istanbul’dadır. Emlak satışındaki düşüklük ve cami yerlerine karşı mevcut rağbetsizlik karşısında ***milli gayeye*** vusul için bu işi alelade işler sırasında tutmamak ve kendi haline bırakmamak lazımdır. Bunu kıymetli arkadaşlarımın himmetlerinden ve takdirkarlıklarından bekliyorum. Mıntıkanız dahilinde satılacak bu şekilde ne kadar arsa ve bina varsa en değerlisinden başlayarak satım merasimi her ne yapıp yaparak bir an evvel temin etmelisiniz. Çok defa basit düşüncelerden doğan fazla merasim perestlik idare memurlarının adımlarını yerinde saydırır. Bu ise muvaffakiyete engeldir. Bu yazımı alır almaz evvelen maksadın büyüklüğünü düşünmenizi ve ondan sonra çıkartılacak kayıtlara göre çalışmağa başlamanızı ve bana da ne kadar zamanda ne yapacağınızı bildirmenizi ehemmiyetle reca ederim.[94]

Bu belgeden de açıkça görüldüğü üzere, kemalist rejimin vakıf taşınmazlarıyla (Camiler vs.) alakalı temel derdi bunları bir an evvel satmaktır. Eh, öyle başa böyle tarak.

***

***

IDDIA:

Inönü dinine bağlı bir adamdı ve bu yüzden de Ikinci Dünya Harbi’nde “Kutsal emanetleri” Camilerde sakladı.

***

***

CEVAP:

Iddiaya göre Kutsal emanetlerin Camilerde saklanmasının sebebi, Inönü’nün Türkiye’ye yönelik muhtemel bir saldırıda, camilerin hedef alınmayacağını düşünmesinden kaynaklanmıştır. Almanya ve Ingiltere gibi devletlerin savaşta camileri hedef almayacağı düşünülüyor. Yani Almanya ve Ingiltere’nin savaşta yapmayacağı vandallığı, kemalist rejim yapmış ve binlerce camiyi kapatıp yıkmıştır.

Inönü’nün bu hareketinin, Kutsal Emanetlere “kutsallık” atfetmesinden veya “dine ehemmiyet” vermesinden kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Bu eşyalar, “kıymetli tarihi eser oldukları için saklanmışlardır” demek daha doğru olur. Nitekim Ikinci Dünya Harbi’nin başlamasından hemen sonra, müzeler ve kütüphaneler de güvenlik nedeniyle Anadolu’ya taşınmıştı.[95]

Murat Bardakçı, hadisenin yaşandığı yıllarda genç bir maliye memuru olan sonraki senelerin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Avukat Erhan Işıl’dan bu mevzuyla alakalı aldığı bir mektubu “Şahbaba” adlı kitabında naklediyor.

Erhan Işıl, Bardakçı’ya gönderdiği mektupta şunları yazar:

“…Ikinci Dünya Savaşı’nın en alevli yıllarında -ki bunlar 1941-1942 yıllarıdır- Topkapı Sarayı başta olmak üzere çeşitli müzeler ve kurumlardaki bazı “tarihi eserlerin” Anadolu illerine taşındığını basından öğrenmiştik… Ay ve günü hatırlamıyorum. Rahmetli Inönü hükümeti zamanında Topkapı Sarayı’ndan gelen ve T.C. Merkez Bankası’nda muhafaza edilen tarihi eserlerin bu müzeye gönderilmesi için bir karar alınmış ve Maliye Bakanlığı Müsteşarı Sayın Ziya Kayla, Müsteşar Yardımcısı Sayın Mehmet Akmansu başkanlığında bir kurul oluşturulmuştu… Maliye Bakanı’nca bana verilen gizli emirde Hazine Genel Müdür Yardımcısı olarak bu kurulun üyeliği ile görevlendirildiğim yazılı idi…”

Işıl, mektubunun sonunda sözü edilen “tarihi eserleri” bir konvoyla Istanbul’a yolcu ettiklerini ifade ediyor.[96]

Sadece Istanbul’dan değil, Edirne müzelerinden de değerli eserler Anadolu’ya taşınmıştı.[97]

Yukarıda cami meselesinde de dikkat çektiğimiz gibi, Avrupa’da da Islami eserler, hatta tarihi kıymeti olan el yazma Kur’an’lar korunuyor. Fakat bu eserleri korudukları için onlara Müslüman diyor muyuz? Veya Islam dinine saygılı olduklarını iddia ediyor muyuz? Hayır, kendi menfaatleri için böyle yapıyorlar.

***

***

IDDIA:

Sinan Meydan, Afet Inan’ın kitabını kaynak göstererek şöyle yazıyor:

“Atatürk’ün çizdiği, “İdeal Cumhuriyet Köyü’nün” tam merkezinde bir de camiye yer verilmiştir. Atatürk, çizdiği projede 22 numarayla gösterdiği camiyi, köy hamamı ve etüv makinesinin hemen yanına yerleştirmiştir.”

***

***

CEVAP:

Bu iddia da yalan…

Afet Inan’ın ifadesi aynen şöyle:

“Elimde 1937 yılında yapılmış ‘Ideal Cumhuriyet Köyü’ planı var. Bunu bana o zaman Trakya Umumi müfettişi General Kazım Dirik vermişti. Atatürk’ün de pek beğenerek incelediği ve uygulanmasını istediği bu plan, maalesef o zaman yapılamadığı gibi yıllar geçtiği halde bu ideale erişmek mümkün olmadı.”[98]

Bu sözlerin neresinde planın M. Kemal tarafından çizildiği yazıyor? Afet Inan, M. Kemal’in planı “incelediği”ni ifade ediyor. Yani plan bir başkası tarafından hazırlanmış, M. Kemal de incelemiş.

Sinan Meydan bir yazısında planın M. Kemal tarafından çizildiğini iddia ediyor. Başka bir yazısında ise farklı bir şey yazıyor. Zaten bu yazarın sürekli olarak “kelime oyunları”na başvurduğu ve bu suretle algı oluşturmaya çalıştığı araştırmacılarca bilinmektedir. Bu planı M. Kemal yapmamıştır. Nitekim planı yapan mimarın adı da konmamıştır, ancak Istanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yıldız Sey, bu planın Trakya Umumi Müfettişi Kazım Dirik tarafından hazırlandığını yazmaktadır.[99]

Yani planı M. Kemal’in yaptırdığına dair bir kayıt yok. Onun bu planı “beğenmesi” ise hiçbir anlam ifade etmez. Ne yani, Kazım Dirik bir plan yapacak ve M. Kemal “beğenmedim” diyecek… Bu tarz onun felsefesine aykırıdır. Çünkü karşısındaki insanı onaylamak-onore etmek ve “duymak istediği” sözler söylemek M. Kemal’in siyasi taktiklerindendi. Hakikaten o, beğenmediği bir hareketi “beğeniyormuş” gibi yaptığını birkaç kez itiraf etmiştir. Nitekim henüz Samsun’a gitmeden evvel Bahriye Nazırı Avni Paşa’yla yaptığı bir görüşmede, onun fikirlerini “beğenmediği” halde kendisini tebrik ettiğini ve “çok hoşuna gidecek memnuniyet alametleri” gösterdiğini anlatmaktadır.[100]

Ayrıca M. Kemal’in anlattığı şu vak’a da onun bu hususiyetini anlamamıza yardımcı olacaktır:

“Istanbul’da birçok kimseyi tutukladılar; Fethi Bey de bunların arasında idi. Yaverim, tutukluların polis müdürlüğü içindeki bir dairede bulunduklarını haber verdi. Resmi üniformamı giydim, yaverimi yanıma alarak gittim. Polis müdürü, Umumi Harb’de liyakatsizliği için hayli kötü muamelede bulunduğum eski bir subaydı. Merdivenlerden çıkarken kendi ayağımla geldiğim hapishanede kalmak korkusu aklıma geldi. ‘Belki bir hayırları olur diye’, sahanlıklarda rastgeldiğim ve polisi takviye eden genç jandarma subaylarının ‘ellerini sıkıyor ve hatırlarını’ soruyordum.”[101]

Yani M. Kemal, “takdir ettiği” için jandarma subaylarının ellerini sıkmış değil; belki kendisine “hayırları olur” düşüncesiyle böyle davranmış.

Işte Kazım Dirik’in hazırladığı “Ideal Cumhuriyet Köyü Planı”na bakışını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Neticede plan uygulanmamıştır. Şayet M. Kemal samimiyetle isteseydi, uygulanırdı.

***

***

IDDIA:

Sinan Meydan, Sultan Vahideddin’in Taksim Câmiini sattığını iddia ederek onu tarihe, kültüre, camilere ve Islam alemine ihanet etmekle itham ediyor.

***

***

CEVAP:

Bu husus Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’ye sorulmuş ve bu kıymetli bilim adamı şu cevabı vermiştir:

“Bu iddialar, o zamanki gazetelerde yer almıştır. İşgal sırasında müttefikler İstanbul’da diledikleri yerleri işgal ettiler. Taksim Kışlası da bunlardan biri idi. Fransızlar burayı işgal edip, Taksim Câmii’ni de tabiatıyla câmi olmaktan çıkardılar. Bu işgaller, umumiyetle güya satın alma şeklinde lanse ediliyordu. Hükümdara ait sarayların bile el konulduğu işgal altındaki bir şehirde, hükümetin farklı davranması beklenemez. Üstelik bu satışların gerçekleştiğine dair gazete yazısından başka resmî vesika da yoktur. Lehdarı (istifade eden kimse) kalmayan vakıf eseri, en yakın başka bir vakıf eserine tahsis edilir. Bu, bir şer’î hukuk kaidesidir. Bu vakıf câmi ise, yani cemaati kalmayan câmi, yaptıranın veya vârislerinin mülkiyetine döner. Taksim Câmii’ni yaptıran Sultan Abdülmecid olduğuna göre, Sultan Vahideddin, oğlu olmak itibariyle zaten bu padişahın vârisidir. Câmi, hazine malıyla yapılmışsa; hazineye döner ki buna da tasarruf salahiyeti yine padişahtadır. Vatanı işgalcilerden kurtardığı iddiasındaki Tek Parti’nin iktidarında, bir işgal bahis mevzuu olmadığı halde, ecnebi işgalcilerden daha hoyrat davranılarak pek çok câmi, câmi olmaktan çıkarılıp, satılmış; vakıf eserlerinin ve gelirlerinin çoğuna el konulmuştur. Bunu nasıl izah etmek lâzım?”[102]

Atalarımız, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” derler ya… Sinan Meydan’ın iftiraları da, bir bilim adamı tarafından işte böyle kolayca çürütüldü.

Insanın inanası gelmiyor… Olacak iş değil… Ülke işgal edilmiş, Sinan Meydan camilerin “satıldığından” yakınıyor. Yani nasıl bir zihniyettir anlamak mümkün değil. Sultan Vahideddin düşmanlığı gözünü öyle bürümüş ki, vicdansızca ve insafsızca bir suçlamaya tevessül etmiş.

Halbuki Istanbul işgal altında ve Sultan Vahideddin, eli kolu bağlanmış bir durumda Istanbul’un banliyö hududlarından öteye söz ve hüküm dahi geçiremiyordu.[103]

Sultan Vahideddin’in saraylısı Rezzemaza hanım da hatıralarında, Padişah’ın hükmünün son bulduğunu ve sadece Istanbul’un birkaç mahallelerine geçtiğini yazar.[104]

Işgal güçleri Padişah’ın saraylarını bile işgal ediyordu. Sultan Vahideddin’in başkatibi Ali Fuat Bey, “Türk Tarih Kurumu” tarafından yayınlanan hatıralarında bu sıkıntılı günleri şöyle anlatır:

“19 Ocak 1919 Pazar günü Başmabeyinci ile beraber sultanın huzunra davet olunduk. Bolşevizme karşı Rusya’da yapılan sefer için Fransa’dan bir general ile dört yüz kadar subay geleceğinden ve Istanbul’da Genel Karargah kurulacağından bunların ikameti için Ortaköy’de şehzade ve sultanlara mahsus ‘Feriye Daireleri’ ile ‘Fehime Sultan’ yalısının ve Çırağan’da Osman Fuad Efendi’nin dairesi civarında mektep ve askeri orkestra kışlası olarak öngörülen binalar ve Enver Paşa’nın zevcesi Naciye Sultan’ın sahildeki yalısının tahliyesini (boşaltılmasını) Sadrazama gönderdikleri bir ültimatom ile talep eylemiş olduklarını ve o dairelerde bu kadar hanedan üyesinin nakil ve başka yerlere yerleştirilmeleri işindeki müşkülatı hayretler içerisinde ortaya koyarak bunlara mukabil Beylerbeyi Sarayı’nı terk ve tahsis edilmek üzere kendilerini ikna için Refik Bey’i Sadrazam’a gönderdiğini söyledi. Beylerbeyi Sarayı gibi memleketin iftihar edilen güzel eserlerinden olan muhteşem bir sarayın ecnebi askeri tarafından işgali beni müteessir ederek; …Aman Efendim! Beylerbeyi Sarayı Saltanat Makamına mahsus saraydır. Bu sarayın boşaltılıp işgal güçlerinin ikametine tahsis edilmesine müsaade buyrulmasın. Bari bu saray yerine Validebağ ile Kağıthane Kasrı’nın verilmesi teklif edilsin diyerek sultanın huzunda ağlamaya başladım. Çünkü bunu Saltanat-ı Osmaniye’nin yok edilme alametlerinden ad eyledim. Zat-ı şahane zaten üzgün bir halde bulunduğundan bunun üzerine büsbütün sinirlenerek;

‘…Canım siz nasıl bir kafa taşıyorsunuz? Biz esaret halindeyiz. Dolmabahçe Sarayını da isterlerse ne yapacağız? Ihlamur, Göksu ve Beykoz köşklerini teklif ettim, onları kabul etmiyorlar’ dedi… Ertesi gün huzura kabulümde

Zat-ı Şahane bana;

…Dün siz pek müteessir olup ağladınız dedi. Ben de;
…Saltanata mahsus bir büyük sarayı ecnebi askerinin işgal etmesinden müteessir olmam tabiidir efendim dedim.

Zat-ı Şahane;

‘…Bence Osmanlı Devleti’nin mülküne girdikten sonra, hudutta bir kulübeye girmekle benim sarayıma girmesi arasında fark yoktur.’ cevabını verdi.”[105]

Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ismail Hakkı Okday, Ali Fuad Bey’in yukarıdaki sözlerini hatıralarında naklettikten sonra şu yorumda bulunur:

“…yeni Padişah’ın Osmanlı Imparatorluğu’nun harbten mağlup çıkması ve payitahtının yabancı askerler tarafından işgal edilmesinden dolayı dehşetli bir elem ve ızdıraba duçar olduğu pek açık olarak görülmektedir. Sultan Vahideddin’in bu yabancı askerler tarafından isgal edilen kendi Sarayı ile Türk toprakları içindeki mütevazi bir kulübe arasında hiçbir fark görmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu husus cidden üzerinde durulmaya değer bir vakıadır. Ne yazık ki, bu kadar ince duyuşlu yurtsever bir Hükümdar’ın devri, bir takım yan tesirler ve kifayetsiz ricalin (devlet adamının) oynadıkları menfi (olumsuz) rol yüzünden son derecede acı ve karışık hadiselere sahne olmuştur.”[106]

Istanbul’dan Ankara’ya gelen Mareşal Fevzi Çakmak, Meclis kürsüsünde Sultan Vahideddin’in Cuma selamlığına çıkıp çıkmamasını dahi ingilizlere sormaya mecbur olduklarını söylüyordu.[107]

Şimdi… Sinan Meydan, Sultan Vahideddin’in tarihe, kültüre, camilere ve Islam alemine ihanet ettiğini yazıyordu. Bunun böyle olmadığını yukarıda birçok delille ispatladık. Yani Istanbul’un işgal altında olmasından dolayı Padişah’ın hükmü geçmiyordu. Hükmü geçmeyen bir kişiyi hain ilan etmek herhalde akıl hastalarına mahsus bir kafanın mahsulü olmalıdır. Fakat M. Kemal’in camileri kapattırdığını, yıktırdığını ve sattırdığını belgelerle ispatladık. Sultan Vahideddin’in aksine, M. Kemal’in hükmü ülkenin her yerinde geçiyordu. O halde Sinan Meydan’a göre burada hain olan M. Kemal’dir. Meydan’ın mantığından anladığım budur. Bu durumda tarihe, kültüre, camilere ve Islam alemine ihanet eden M. Kemal’in ta kendisidir. Küfre rıza küfürdür… Bundan çıkan neticeye göre, M. Kemal’i savunmakla Sinan Meydan da bu ihanete ortaktır. Onun sözlerinden ben bunu anlıyorum. Kendisine hiç yakıştıramadım doğrusu!..

***

***

IDDIA:

Inönü hayranı Sinan Meydan, “Osmanlı da Camileri Otel Yapmıştı!” diyor ve şöyle devam ediyor: “İsmet İnönü’ün, Kurtuluş Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasındaki “camilerin amaç dışı kullanılması” uygulaması, tarihimizde sadece İsmet İnönü’ye ait bir ilk uygulama değildir. Daha önce 19. ve 20 yüzyılda Osmanlı döneminde de benzer uygulamalar görülmüştür.”

***

***

CEVAP:

Şimdi evvela Sinan Meydan’ın meseleyi nasıl çarpıttığını gözler önüne serelim…

Meydan, Inönü’nün camileri “amaç dışı” kullanmasının tarihimizde ilk olmadığını ve bunun Osmanlı döneminde de uygulandığını yazıyor. Burada esas meseleyi gözlerden kaçırmak için tırnak içine aldığı “camilerin amaç dışı kullanılması” ifadesiyle mevzuyu genelleştiriyor. Halbuki aşağıda da görüleceği gibi, Inönü’nün “amaç dışı” kullanımı ile Osmanlı’nın uygulaması arasında dünyalar kadar fark var.

Meydan şöyle devam ediyor (dikkatle okumanızı rica ediyorum) :

“Tarihimizde camiler ilk defa, 1877/78 Osmanlı-Rus Harbi (93 Savaşı) sırasında amaç dışı kullanılmıştır. Bu savaşta Rumeli’den Istanbul’a büyük bir muhacir akını olmuştur. Rus ordusu ile Bulgar çetelerinin önünden kaçan yüz binlerce muhacir, kış mevsiminde Istanbul’a yığılınca bunların barındırılması için Istanbul’daki büyük camiler ibadete kapatılmıştır. Ayasofya, Sultan Ahmet, Süleymaniye, Beyazıt gibi camiler muhacirlerin barınmasına ayrılmış, bu camiler ve müştemilatı bir anlamda, muhacirlerin kaldığı “oteller”, “yatakhaneler” olarak kullanılmıştır.”

Pes doğrusu… Yazıklar olsun!

Osmanlı döneminde, Rus ordusu ile Bulgar çetelerinden kaçan yüz binlerce muhacirin kış mevsiminde camilerde barındırılmasıyla; Inönü döneminde camilerin asker koğuşu, depo ve hububat anbarı olarak kullanılması “aynı şeyler” midir?

Ne yani, Osmanlı döneminde Rus ordusu ile Bulgar çetelerinden kaçan yüz binlerce muhacir, kışın ortasında ölüme mi terk edilmeliydi? Bu muhacirlerin camilerde barındırılmasından daha doğal ve insani bir şey olabilir mi? Sinan Meydan hangi kafayla bu insani uygulamayı, Inönü’nün camileri hayvan yemi deposu olarak kullandırmasıyla bir tutuyor? Inanın bana, ülkemizi işgale gelmiş bir yunanlı bile böyle bir kıyaslama yapmaktan hicap duyardı. Utanmasa, Üsküdar Aziz Mahmud Hüdayi Camii Imamı Mustafa Efe’nin, kedileri soğuk havadan korumak maksadıyla camiye almasını gerekçe göstererek, “bugün bile Camiler ahır olarak kullanılıyor” diye feryadı basacaktır.

*

kapatilan satilan yikilan camiler atatürk cami kapattimi cami imami kedi chp cami, kemalizm cami

***

kapatilan satilan yikilan camiler atatürk cami kapattimi cami imami kedi chp cami, kemalizm cami 2 sinan meydan cami sinan meydana cevap, sinan meydan atatürk camileri kapatti mi

Üsküdar’daki Aziz Mahmud Hüdayi Camii’nin kapılarını sokak kedilerine açarak, Islam dininin şefkat ve merhametine vurgu yapan Imam Mustafa Efe, bu örnek davranışıyla hem cemaatin hem de sosyal medya takipçilerinin takdirini topladı…

***

Sinan Meydan hangi kafayla “Osmanlı Camileri Otel yapmıştı!” şeklinde bir başlık atabiliyor? Osmanlı’ya bir kusur bulamayınca, aslında takdire şayan bir uygulamayı kendi tezine malzeme yapmaya kalkışıyor. Fakat Osmanlı’yı karalamaya matuf beyhude bir çabadan başka bir şey değildir bu yaptığı. Getirdiği argümanı her bakımdan acziyetinin dışa vurumu olarak görüyorum.

Hakikaten bu zatın ismini anmaktan, yazılarını okuyup cevap vermekten utanıyorum… Midem bulanıyor. Fakat Ümmet-i Muhammed’e ve aldatılmış insanımıza olan sevgimden dolayı bu mide bulandırıcı duruma katlanıyorum.

Biz bu mevzuda sözü bu alanın uzmanına, yani yıllarca Vakıflar Genel Müdürlüğü Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yapmış olan Dr. Nazif Öztürk’e bırakalım:

“Cumhuriyet döneminde cami ve mescidlerin amaç dışı gayelerle kullanılması konusunda, dikkatimizi çeken bir başka uygulama da, ülkemizde, II. Cihan Harbi (1939-1945) yıllarında yaşanmıştır. Bu yıllarda vakıf cami ve mescidler, askeriye tarafından asker koğuşu[108], mutfak, yemekhane, erzak ve hayvan yemlerinin muhafazası amacıyla depo[109] ve sığınak[110], Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından ise hububat anbarı[111] olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde, gerektiğinde camilerin üst komuta merkezi, soruşturma ve muhakeme yerleri olarak kullanıldığı bilinmekle birlikte; depo veya askeri kışla olarak kullanıldığı görülmemiştir… Osmanlı döneminde daha sonra kabul edilen ‘Seferberlik Zamanlarında Işgal Edilecek Yerleri Gösteren 3 Mart 1322/1906-7 tarihli Kanun’un 1. maddesi, abide nev’inden olan tarihi vakıf eserleri istisna etmiştir.[112] Bu kanun hükmü, seferberlik anında dahi, değil vakıf cami ve mescidler, asar-ı atika (eski eserler) vasfını haiz olan, hiçbir vakıf binanın askeriye tarafından işgal edilemeyeceğini göstermektedir.”[113]

Ayrıca Diyanet Işleri Başkanlığı’nın 23 Aralık 1944 tarihinde Başbakanlığa yazdığı yazıda, “içlerinde tarihi kıymeti haiz olanları da bulunan bazı cami ve mescitlerin Ofis (Toprak Mahsulleri Ofisi) tarafından işgal ve ancak cemaatle kılınabilecek cuma ve bayram gibi namazlardan bu suretle halkın mahrum edildikleri, mahalleri (mahalli) Müftülüklerinden ve halk tarafından reisliğimize çekilen tel ve yazılarda bildirilerek sızlanılmakta olduğundan, hem ibadethanelerin harap olmalarını ve hem de ahalinin cuma ve bayram namazlarından mahrum kalmalarını intaç eden bu işgal keyfiyetinin” sona erdirilmesi için önlem alınması talep ediliyordu.[114]

*

depo ahir yatakhane yapilan camiler, atatürk cami kapatti mi, m. kemal cami, chp cami tek parti cami sinan meydana cevap

depo ahir yatakhane yapilan camiler, atatürk cami kapatti mi, m. kemal cami, chp cami tek parti cami sinan meydana cevap 2

Vilayetler itibariyle Ikinci Cihan Harbi yıllarında, yani Kemalist rejim döneminde Askeriye, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Ziraat Bankası tarafından Kışla ve Depo olarak kullanılan Camilerin listesi (20 Nisan 1944) Işgal edilen toplam cami sayısı 608’dir…[115]

***

Kemalist rejim döneminde Sultanahmet Camii dahil birçok vilayetteki ulu camiler askeriye tarafından işgal edilmiştir.[116]

*

tek-parti-dc3b6neminde-satilan-camiler-8 sinan meydana cevap atatürk cami kapatti mi m. kemal cami kapatti mi tek parti dönemi kapatilan satilan camiler chp cami

CHP döneminde Asker yatakhanesi olarak kullanılan bir cami…

***

1878’de toplanan Berlin Konferansı’nda alınan kararlara dayalı olarak, Osmanlı yönetiminden koparak bağımsız hale gelen Yunanistan, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ’da kalan soydaşlarımızın kendi kültür ve inançlarını kaybetmeden, hayatiyetlerini devam ettirmelerini temin gayesiyle Şeyhü’l-Islam’lık makamı tarafından, Islami toplum hayatını düzenleyen 103 maddelik bir mevzuat kaleme alınmış ve Meclis-i Mahsusca kabul edildikten sonra, Padişah’ın fermanı ile meriyyete girmiştir.[117]

Bu mevzuatın 68’inci maddesinde, o topraklarda kalmış vakıfların (Camiler vs.), bırakın satılmasını, hayatiyetlerini devam ettirebilmesi için alınan tedbirler yer almaktadır.[118]

*

M. Kemal Atatürk’ü “Müslüman” gösterme Projesi: “Gizli Atatürkçülük Projesi…”

*

kemalist-inkilaplar-kemalizim-atatc3bcrk-devrimleri-ibrahim-c3b6zdabak-karikatc3bcrc3bc-cakma-kurban-olayim

***

Peki son zamanlarda niçin M. Kemal’i “Müslüman” göstermeye gayret ediyorlar? M. Kemal’in Islam’a karşı olan uygulamaları niçin çarpıtılmak isteniyor?

Bu bir projedir ve bu projenin kökleri 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra cuntacılar tarafından kurulan “Devlet Planlama Teşkilatı”na uzanır. Bu teşkilat esasen “ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlı bir şekilde yürütmek” gayesiyle kurulmuş, fakat daha sonra artan komünist ve şeriatçı akımları “Atatürkçülük” potasında eriterek “Atatürkçü bir toplum” meydana getirme projesine dönüşmüştür. Ancak bu projenin başarılı olmadığını daha sonra cereyan eden hadiselerden anlıyoruz. Esaslı bir “Atatürkçülük” projesi Kenan Evren’in 12 Eylül 1980’de yaptığı darbeden sonra ortaya çıkmış ve belgelerle de ispatlayacağımız üzere sistematik bir şekilde tatbik edilmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda şube müdürü olarak vazifeli bir arkadaşı vasıtasıyla bu projeden haberdar olan Ahmet Ünal, kitabının önsözünde şunları yazar:

“12 Eylül 1980 darbesini yaşayanlar daha iyi bilir. O günlerde ilköğretime kadar sirayet eden kamplaşmanın bir cephesinde sol (devrimci, Sosyalist ve Komünist) bir cephesinde sağ (Ülkücülük) vardı. Bir kenarda gelişmeleri izleyen Milli Görüş (Akıncılar) de yavaş yavaş serpiliyordu. Adalet Partisi’nin gençlik teşkilatı ise bazı Nurcu grupların desteği olmasa nerdeyse yok sayılabilirdi.

Üniversite ve lise sınıflarında kendini ‘Atatürkçü’ olarak tanıtan gençlere nadiren rastlanıyordu ve bunlar da bir araya gelebilecek kadar organize değildi. Atatürk’ü ‘büyük bir önder’ gören gruplar bile önceliği kendi liderlerine tanıyordu. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin 1989 yılında kurulduğunu hatırlatırsam ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.”[119]

Belgelerdeki adıyla “Ataköy Planı” olarak anılan bu “gizli operasyon” MGK Genel Sekreterliği’ne bağlı Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB) tarafından 26 Mart 1985 yılında “Türk toplumunun Atatürkçü düşünce doğrultusunda yetiştirilmesi ve güçlendirilmesi” amacıyla hazırlandı ve gizli olarak yürütülmeye başlandı. Ahmet Ünal’ın deyişiyle “bu gizli plan günümüze kadar da uygulandı ancak fazlaca dikkat çekmedi” zira 80’li yıllarda askeri yönetimin gölgesi toplumun üzerindeydi. Yani bir “anormallik” yoktu! Ironik olarak, yıllarca “resmi söylemin sıradan bir parçası olarak kanıksadığımız bu uygulama aslında gizlice yürütülen bir plandı. Askeri yönetimin çoğu uygulaması gibi gizli ama pek çok kurumu etkisi altına alan bu planın normal hayatın bir parçası olmasının bir diğer sebebi ise medya başta olmak üzere toplumda tek sesliliğin hâkim olmasıydı.”

3 Kasım 1983 seçimlerini kazanan Turgut Özal’a iktidarı teslim etmeden hemen önce 11 Kasım 1983’te kurularak çalışma esasları gizli bir yönetmelikle belirlenen Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB)’nın görevi “devlet çapında psikolojik harekât” yapmaktı. Doğal olarak başında askerler vardı ve “Türk toplumunu yetiştirmeyi” ve doğrudan değiştirmeyi hedeflemekteydi.

Ünal’ın “Ataköy Muhtırası” olarak da adlandırdığı bu planın en ilginç tarafı zaten yılların resmi devlet uygulaması gereği açıkça yürütülebilecek nitelikte olmasına rağmen “gizli” olarak tasarlanıp yürütülmesi. Gizli planın belgelerini yayımlayan Ünal bunu askerlerin bürokrasiyi daha kolay etkilemek için düşündükleri bir kurnazlık olduğu fikrine yoruyor: “Devreye MGK Genel Sekreterliği Toplumla Ilişkiler Başkanlığı sokuldu. Psikolojik harekât konusunda uzman kurum, ‘gizli’ kaşeli belgelerin sivil bürokrasi üzerindeki etkisini biliyordu. Bürokrasinin hızlandırılması ve geri bildirim alınması için talimatlar gizli olarak gönderildi. Başbakanlık makamının yetkilerini de kullanan TİB, bu sayede plan ve faaliyetlerin denetlemesini de üstlenebiliyordu.” Devletin güvenliği ve gizlilik söz konusu olduğu için hiçbir kurum yöneticisi itiraz etmiyordu. Gizli emirlerden haberdar olmayan birkaç yetkili “böyle gizli kapaklı olmaz” dediğinde devreye farklı kanallardan giriliyor ve sistem dün olduğu gibi bugün de tıkır tıkır işliyordu. Böylece tüm toplumu Atatürkçü olarak “yetiştirmeyi” öngören plan gereği 1985’ten günümüze uzanan bir süreçte sadece eğitim değil, resmi alan başta olmak üzere memurluk sınavından sinemaya kadar pek çok alanda ideolojik olarak formatlanmış bir hayat örgütlenmeye başladı. “12 Eylül 1980 darbesini yaşayanlar daha iyi bilir. (Yeni Aktüel. com)

*

kemalizm atatürkcülük projesi atatürk müslüman mi hangi atatürk

Her kesim için bir “Atatürk” imajı oluşturuldu; “Dindar Atatürk”, “Komünist Atatürk”, “Ülkücü Atatürk”, “Laik Atatürk”…

***

12 Eylül sabaha karşı 04.00’da Türkiye’nin rejimi değişti. Artık cunta ile idare olunan adeta bir “muz cumhuriyeti”ne döndü. Cunta, Iç Hizmet Kanunu’ndan aldığı yetkiyle (!) Anayasal düzeni lağvetti.

Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 Numaralı bildirisinde şöyle deniyordu:

“Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir.”

1961 Anayasası’nın başlangıç kısmındaki “Türk Milliyetçiliği” ifadesi kaldırılarak yerine 1982 Anayasası’nda “Atatürk Milliyetçiliği” kavramı getirildi. 1961 Anayasası’nda değişmesi teklif edilemeyen tek madde “Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu” hükmüydü. 1982’de ise ilk üç maddeyle birlikte “Atatürk milliyetçiliğine bağlılık” da değiştirilemeyecek hükümler arasına girdi. Milletvekili ve cumhurbaşkanı yemin metnine “Atatürk Ilke ve Inkılaplarına bağlı kalacağıma” ibaresi eklendi.

Anayasa’da gereken değişiklikler yapılmış, Milli Eğitim Temel Kanunu ve YÖK Kanunu’na, “toplumun Atatürk Ilke ve Inkılaplarına göre yetiştirilmesi” hükümleri yerleştirilmişti.

Milli Güvenlik Konseyi, 1982 Anayasası hazırlıkları sürerken Atatürkçülüğün sistemleşmesi için çalışmalarını sürdürüyordu. 1981-1982 Öğretim yılında o zamanki adıyla ortaokul 1, 2 ve 3. sınıfların Türkiye Cumhuriyeti Inkılap Tarihi dersi programı yeniden düzenlenmiş ve liselerde dersin adına Atatürkçülük ilave edilmişti. 18 Ocak 1982 tarihli ve 2104 sayılı Tebliğler Dergisi’nde, “Ilköğretim Ve Ortaöğretim Kurumlarında Atatürk Inkılap ve Ilkelerinin Öğretim Esasları Yönergesi” yayınlandı.

Yönerge, 1981-1982 Öğretim yılında okutulmaya başlayan Inkılap Tarihi programıyla hedeflenen, “öğrencilerin Atatürkçü olarak yetişmesi ve Atatürkçülüğü davranış haline getirmelerinin” sadece bu dersle sınırlanmasının yetersizliğine dikkat çekiyordu.

Bu maksatla ilk planda bastırılacak bütün kitaplarda, konulara göre Atatürk’ün özdeyişlerinin dikkat çekici şekilde yer almasının istendiği Yönerge’de, “Bakanlığımızdaki program çalışmalarının sonu alınıncaya kadar, öğrencilerin Atatürkçü olarak yetiştirilmelerini sağlamak için okullarmızda bütün öğretmenlerin, plan ve programa dayalı işbirliği içinde ortak çalışmalara girmeleri gerekmektedir. Bunun için, bu yönerge alınır alınmaz bütün okullarda Öğretmenler Kurulu toplanmalı, öğretim yılı boyunca bu konuda yapılabilecek etkinlikler saptanmalıdır” denildi.

***

Dindar Atatürkçülük Yönergesi

***

Yönerge, din kültürü derslerinde, her fırsatta, “Atatürk’ün genel olarak ‘Din’ ve özel olarak ‘Islam Dini’ hakkındaki görüşü, Islam Dinine olan saygısı”nın kendi sözleriyle açıklanmasını öngörüyor. Ayrıca, “Türklerin Tarih Boyunca Islam’a Hizmetleri konusunda Kurtuluş Savaşı ve bu savaşın Islam’a kazandırdıkları üzerinde de durulmalıdır” deniliyor.

Atatürk’ün manevi himayesinde kurulmasına rağmen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun kurucu başkanı emekli Korgeneral Suat Ilhan’a bağlı olan Türk Tarih Kurumu, 12 Eylül rejiminin öğretileri doğrultusunda M. Kemal’in sözlerine sansür uygulamaktan çekinmedi. Üstelik eseri sansürlenen de Atatürk’ün “manevi” torunuydu.

M. Kemal’in manevi çocuğu(!) Afet Inan’ın kızı Arı Inan, kendisi tarafından hazırlanan “Gazi M. Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-Izmit Konuşmaları” isimli kitabın içinden bazı bölümlerin çıkarılarak yayımlanmadığını açıkladı. Arı Inan, “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı E. Korg. Suat Ilhan, Atatürk’ün Kürt meselesi ile ilgili görüşlerinin yayımlanmasını uygun bulmadı. ‘Bunların yayımlanması için zaman uygun değil’ dedi. Ben buna itiraz ettim ama dinletemedim. Çünkü yönetim kurulu olarak karar aldılar” dedi. (Sefa Kaplan, Hürriyet gazetesi, 13 Aralık 2008)

1985’te Ataköy Projesi daha hazırlanmadan hatta 1982 Anayasası bile ortada yokken, askeri yönetim, Atatürkçülük konusunda çalışmalarına başlamıştı. Sadece yayın sansürlemenin ötesinde okullarda Atatürkçülük dersleri konulmuştu.

1982’de Ilköğretim II. Kademe ve liselerde “Türkiye Cumhuriyeti Inkılap Tarihi” dersi, isminin sonuna “Atatürkçülük” kelimesi eklenerek “Türkiye Cumhuriyeti Inkılap Tarihi ve Atatürkçülük” şekline dönüştürüldü.

1983 yılında yeniden düzenlenen 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre “Türk Milli Eğitiminin Amaçları”nın birinci sırasında, “Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk Inkılap ve Ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milleyetçiliğine bağlı” yurttaşlar olarak “yetiştirmek” vardı.

YÖK Kanunu da yükseköğretimin gayesini, üniversitelileri; “Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan… vatandaşlar olarak yetiştirmek” şeklinde tanımlıyordu. Devreye Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Toplumla Ilişkiler Başkanlığı da sokuldu. Psikolojik harekat konusunda uzam kurum, “gizli” kaşeli belgelerin sivil bürokrasi üzerindeki etkisini biliyordu. Bürokrasinin hızlandırılması ve geri bildirim alınması için talimatlar gizli olarak gönderildi. Başbakanlık makamının yetkilerini de kullanan TİB, bu sayede plan ve faaliyetlerin denetlemesini de üstlenebiliyordu.

***

MGK’nın Gizli Kararı

***

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği’ne bağlı Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB) 26 Mart 1985 tarih ve 4653-4-85/KKI (19) sayıyla, “Türk Toplumunun Atatürkçü Düşünce Doğrultusunda Yetiştirilmesi ve Güçlendirilmesi” direktifi hazırladı.

Ataköy Projesi denilen direktif uyarınca Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Sanayi Bakanlığı’na kadar hemen her bakanlığa görevler verildi.

Milli Güvenlik Kurulu’nun AB uyum sürecinde sivilleştirilmesine paralel olarak 7 Ağustos 2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan düzenleme ile TİB resmen ortadan kaldırıldı. Fakat operasyonları halen sürüyor. TİB dağıtıldığında 20 farklı psikolojik harekat operasyonunun sonlandırıldığı ve bunlar için ayrılan 3 milyon dolarlık bütçenin de Başbakanlığa iade edildiği söylendi. Fakat Gazeteci Ismet Berkan’a göre TİB, kapatılmadı, Genelkurmay karargahına taşındı. (Radikal, Ismet Berkan, 23 Haziran 2008)

***

Kırmızı Kitap Uygulandı

***

3 Kasım 1983 seçimlerini kazanan Turgut Özal’a iktidar teslim edilmeden evvel 11 Kasım 1983’te kurulan TİB’in, çalışma esasları da gizli bir yönetmelikle belirlenmişti. Görevi; “topyekun devlet çapında psikolojik harekat yapmak” idi.

TİB’de “Planlama ve Yönlendirme Grup Başkanlığı” biriminin başında binbaşı rütbesi ile çalışan Tahir Tamer Kumkale, albay rütbesinden emekli olduktan sonra Psikolojik Harekat kitabını yazdı. Aksiyon dergisinden Faruk Mercan’ın sorularını cevaplandıran Dr. Kumkale, TİB’in devlet çapında her yerde faaliyet gösterdiğini söyleyerek görevini şöyle anlatıyordu:

Türk milletini Atatürkçü düşünceye sahip bir millet olarak yetiştirmek, bu millete yönelik psikolojik saldırıyı kaynağında kurutmak.”

***

Gizli Plan Açıkça Uygulandı

***

Dönemin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Nihat Bilgen, eğitim ve öğretim dairelerine gönderdiği “Gizli” kaşeli bir üst yazı ile ekteki MGK Genel Sekreterliğinin 13 Aralık 1989 tarih ve 4653-30-89 / KKI (201) sayılı emrinin gereğinin titizlikle yerine getirilmesini ister.

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 18***

“Ataköy Planı” kapsamında sadece Milli Eğitim Bakanlığı değil birçok bakanlık ve kurumun da neler yapması gerektiği “Gizli” kaydıyla bildirilmektedir. MGK Genel Sekreterliği Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB) Kurum ve Kuruluşlarla Ilişkileri (KKI) birimi tarafından hazırlanan emirle, ilgili bakanlık, kurum ve kuruluşlardan “uygulamada karşılaşılan problemlerin tesbit edilmesi ve problemlere çözüm yolları araması amacıyla” 14 Kasım 1989 tarihli toplantıya hazırlıklı gelmeleri istenmektedir.

MGK Genel Sekreterliği’ne ait emirde devlet kurumlarının üzerine düşen görevler (alt planlar) şöyle sıralanır:

(Parantez içindeki italik yazılar, Ataköy Planı’nın uygulanma durumunu anlatmak için Ahmet Ünal tarafından eklenmiştir.)

1. Içişleri Bakanlığı:

Plan gereğince vali ve kaymakamlar her yıl hazırlanan bir program dahilinde, “Atatürkçülük ve Tehdit” konularında düzenlenen çeşitli kurs, seminer, toplantı, sempozyum, konferans gibi eğitim faaliyetleriyle oryante edilecek ve faaliyetlerin raporları periyodik olarak gönderilmeye devam edilmesi.

(Bu planın uygulaması konusunda bir örnek… Akşehir ilçemizden küçük bir toplantı haberi:

“Ilçe Kaymakamlığı’nca her yıl Kamu Kurum Kuruluş Amirlerine yönelik düzenlenen ‘Atatürkçü Düşüncenin Geliştirilmesi’ konulu’ konferans dün yapıldı. Akşehir Öğretmen Evi Yemekhanesi’nde saat 15.00’de başlayan konferansa 23 Kamu Kurum ve Kuruluş Amiri katıldı. Ataköy Planı çerçevesinde düzenlenen konferans, Anadolu Lisesi Tarih Öğretmeni M. Ali Yerli tarafından verildi.” Pervasız Gazetesi, 14.04.2004.)

2. Milli Eğitim Bakanlığı:

-Ilkokul, ortaokul ve liselerde okutulan ders ve yardımcı ders kitaplarının vazifeye yönelik konular açısından kontrol, tetkik ve değerlendirmeye devam edilmesi,

(Gereği yapıldı. Bütün ders ve yardımcı ders kitaplarına Atatürkçülükle iligli konular yerleştirildi. “Atatürkçülükle ilgili Konular”, Talim ve Terbiye kurulunun 24 Nisan 1986 tarih ve 95 sayılı kararı ile kabul edildi. Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulu da 8 Mayıs 1986 tarih ve 16 sayı ile sözkonusu kararları onayladıktan sonra 30 Haziran 1988 tarih ve 2212 sayılı Tebliğler dergisinde yayınlanarak yürürlüğe girdi.)

– “Cumhuriyet Döneminde Endüstride Meydana Gelen Gelişmeler” adlı kitabın 1990 yılı içinde basımının yapılması,

(Bu isimle olmasa da bazı kitaplar hazırlandı.)

Din Görevlisi:

Atatürk ilke ve Inkılaplarının dini bilgilerle birlikte birbirlerini bütünleyici tarzda öğretilmesi, aydın ve kültürlü din görevlilerinin yetişmesini sağlamak maksadıyla; Atatürkçülükle ilgili konuların planlanan sosyal ve kültürel faaliyetler çerçevesinde işlenmesine devam edilmesi,

(Bu kapsamda birçok imam hatip lisesi Anadolu imam hatip lisesine dönüştürüldü. Ancak 28 Şubat postmodern müdahalesiyle imam hatipler “tehdit” olarak görülmeye başlandı.)

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 17

***

3. Kültür Bakanlığı:

a. Atatürk Film yapımı ile ilgili faaliyetlerin bildirilmesi,

(Senaristliğini Refik Erduran’ın yaptığı “Metamorfoz” adlı film 1992 yılında Feyzi Tuna’nın yönetmenliğinde çekildi. Senaryosunu Halit Refiğ’in yazdığı “Gazi ile Latife” ise çekilmeyi bekliyor.)

b. Atatürk’ün Nutku I,II, III adlı kitaplarının basımının yapılması,

(Yapıldı)

c. Resimli Nutuk adlı kitapla ilgili gelişmelerin bildirilmesi,

(Yapıldı, daha sonra yabancı dillere çevirisi de yapıldı.)

d. Plan doğrultusunda diğer faaliyetlere devam edilmesi,

e. 10 KASIM Atatürk’ü Anma Haftası ile ilgili esasları belirleyecek bir genelge yayınlanması,

(Yayınlandı.)

4. Turizm Bakanlığı:

Profesyonel turist rehberliği kurslarında, kursiyerlerin Atatürk Ilke ve Inkılapları ve Tehdit konularında bilgili kılınmaları konusunda gayret sarfedilmesi,

(Ne kadar başarılı olduğunu bilmesek de yapılıyor.)

5. YÖK Başkanlığı:

a. “Türk Dili El Kitabı ve Metinler Anatolojisi” adlı kitabın basımının 1990 yılı içinde tamamlanması,

(Atatürk Araştırma Merkezi benzer adlarla çok sayıda eser yayınladı.)

b. Üniversitelerimizde Atatürk Ilkeleri ve Inkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezlerinin kurulmasına devam edilerek, yeni açılan merkezler ve yapılan faaliyetlerin bildirilmesi,

(Bütün üniversitelere kuruldu.)

6. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı:

Atatürkçü Düşüncesinin çeşitli yönlerini belirleyen “Atatürkçü Düşünce El kitabı”, “Nutuk” ve “Atatürk” (Almanca dilinde) adlı kitapların 1990 yılı içinde yayımlanması,

(Atatürkçü Düşünce El Kitabı yayınlandı. Sonraları bu kitabın Arapça baskısı da yapıldı.)

7. Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı:

Plan gereğince Bakanlığa bağlı işyerlerindeki işçilerin Atatürk Ilke ve Inkılapları doğrultusunda eğitilmeleri için verilecek konferans, seminer gibi eğitim faaliyetlerinde hedef kitlenin dikkatini çekmede görüntülü programların yapılması amacıyla, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’ndan gerekli film, slayt vb. malzemenin temin edilmesi,

(Resmi Gazete’nin 27 Haziran 1983 tarihli nüshasında yayınlanan, “Aday Memurların Yetiştirilmelerine Dair Genel Yönetmelik” hükümleri Sanayi Bakanlığı’nca uyarlandı. Işçilere yönelik eğitici faaliyetler sürdürülüyor.)

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 16

***

8. Diyanet Işleri Bakanlığı:

Plan doğrultusunda Eğitim Merkezlerinde gerçekleştirilen eğitim faaliyetleri, yeni açılan Kur’an Kursları, öğretici miktarları ve kurs gören talebe miktarlarının periyodik olarak rapor halinde bildirilmesi,

(Burada kastedilen Diyanet Kur’an Eğitim Merkezleri ve camilerin bünyesinde açılan Kur’an kurslarıdır. Darbeciler her ne kadar “dindar Atatürkçülük” isteseler de Imam Hatip Liseleri ve Kur’an kurslarını bitirenlerin laikliğinden şüphe ediyordu. 12 Eylül’de dernek ve vakıflar tarafından açılan Kur’an kursları kapatıldı. Kamuoyunun “Süleymancılar” şeklinde bildiği grup tarafından açılan Kur’an Kursları daha sonra “Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği” adı altında yurt ve pansiyon açarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu konunun diğer boyutu ise sözkonusu yurtlarla uğraşmak üzere bağımsız bir Ortaöğretim Yurtlar ve Burslar Dairesi’nin kurulmasıdır. Bu daire anlamını yitirince şube müdürlüğüne dönüştürülmüştür. Ataköy Planı’nda öğrenci yurtları konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrı görevler de yüklenmiştir.)

9. Devlet Personel Başkanlığı:

Hazırlık çalışmaları tamamlanan Lise ve Yükseköğrenimli aday memurların eğitimlerinde kullanılacak Temel El Kitabı basım işleminin 1990 yılı içinde bitirilmesi, bu kitabın basım işleminin bitmesinden sonra Ilkokul ve Ortaokul öğrenimli aday memurların eğitimiyle ilgili kitabın basımı çalışmalarına 1990 yılı içinde devam edilmesi,

(Resmi Gazete’nin 27 Haziran 1983 tarihli nüshasında, “Aday Memurların Yetiştirilmelerine Dair Genel Yönetmelik” yayınlandı. Bu yönetmeliğe göre aday memurlara verilecek eğitimin gayesi, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkılap ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Atatürk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacak, Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacak yurt ve vatandaş sevgisi ile dolu, güleryüzlü, yol gösterici, vatandaşlara daima yardımcı disiplinli ve bilgili memur yetiştirmektir.” şeklinde belirtiliyor. Aday memurların temel eğitim konularının 1 numaralı maddesi ise “Atatürk ilkeleri”dir.)

*

aday memurlarin atatürkcü yetistirilmesi atatürkcü nesil, beyin yikama 2

aday memurlarin atatürkcü yetistirilmesi atatürkcü nesil, beyin yikama

KAYNAK: T.C. Resmi Gazete, “Aday Memurların Yetiştirilmesine Ilişkin Genel Yönetmelik” Karar sayısı 83/6061, sayı 18090, 27 Haziran 1983, sayfa 12 ve devamı…

***

10. Emniyet Genel Müdürlüğü:

Polis Akademisi ve Polis Eğitim kurumlarında 1990 yılı içerisinde plan gereği faaliyetlere devam edilerek, kütüphanelerin amaca uygun kitaplarla takviye edilmesi, Eğitim Kurumlarında Atatürkçülük konusunda konferans, seminer, sergi, konser gibi eğitici kültürel faaliyetler düzenlenmesi, okul yöneticileri, Öğretim elemanları, öğrenciler ve diğer personelin davranışlarının Atatürk Ilke ve Inkılaplarına uygunluk bakımından kontrol edilmesi, gerekli ikaz ve işlemlerin yapılması,

(Ataköy Planı kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Içişleri Bakanlığı’ndan ayrı değerlendirilmesi anlamlıdır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, 1986 ve 1990 yılları arasında askeri liselerde ve harp okullarında gerçekleştirilen dindar öğrenci ve genç subay-astsubay tasfiyesinin Emniyet Genel Müdürlüğü ve Polis Akademisi’nde de tekrarlanması konusunda ısrarlıydı.)

13. Basın-Yayın Ve Enformasyon Genel Müdürlüğü

a. Plan doğrultusunda yayınlarında mesajlara yer verilmeye devam edilmesi,

(Yapılıyor)

b. Türk Basınında Atatürk adlı Fotoğraf sergilerinin açılacağı yer ve tarihlerinin bildirilmesi,

(Bu konuda çok sayıda fotoğraf sergisi düzenlendi)

c. Almanya’da yaşayan vatandaşlarımıza yönelik Türkçe -Türk Haber- Ankara gazetesinin 1990 yılı içinde yayınlanması,

(Almanya’da Türk Haber ismiyle yayınlanan bir gazete var. Gurbetçilere yönelik şiir yarışmaları da düzenleyen gazetenin bu maksatla kurulduğuna dair elimizde bir bilgi bulunmuyor.)

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 15

***

Atatürkçülük Dini Bilgilerle Birlikte Öğretilsin

***

Milli Eğitim Bakanlığı adına MGK Genel Sekreterliği’ne gönderilen 14.12.1990 tarihli Ataköy Projesi 1991 Yılı Uygulama Planı’nda ilginç detaylar var.

Uygulama planının hedefleri arasında sayılan bir madde, derslerde dini konuların Atatürk’le birlikte anlatılmasına karşı çıkan bazı sol ve liberal görüşlü yazarların tepkisini çekecek cinsten:

“Toplumumuzun gelişme ve güçlenmesinde, birlik ve beraberlik içinde bulunmasında, kendilerine çok önemli görevler düşen aydın ve kültürlü din görevlilerinin yetiştiği eğitim ve öğretim kurumlarında; Atatürkçü düşüncenin Atatürk milliyetçiliğinin Atatürk ilke ve inkılaplarının dini bilgilerle birlikte, birbirlerini bütünleyici tarzda öğretilmesini, bu müesseselere sızması muhtemel irticai fikirlere karşı Atatürk’ün Laiklik düşüncesinin zihinlere yerleşmesini sağlamaktır.”

Eğitim Uygulama Ana Planları ve Başbakanlığın ilgili direktifleri ile verilen bütün görev ve faaliyetlerin “Vazifeye Yönelik Konuları Gerçekleştirme Genel Planı” istikametinde sürdürüldüğü ve süreleri içerisinde sonuçlandırıldığı belirtiliyor.

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 14

***

ATAKÖY – MEB

Gizli

Milli Eğitim Bakanlığı Ataköy Projesi 1991 Yılı Uygulama Planı

Giriş:

“Türk Toplumunun Atatürkçü Düşünce Doğrultusunda Yetiştirilmesi ve Güçlendirilmesi” maksadıyla Başbakanlığın 26.03.1985 tarih ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin TİB: 4653-4-85 / KKI (19) sayılı direktiflerindeki esaslara bağlı kalınarak başlatılan uygulamaya dönük çalışmalar Bakanlığımızca ayni titizlik ve hassasiyetle sürdürülmektedir.

ATAKÖY Projesi Sorumluluk ve Koordinasyon çizelgesinde de görüleceği üzere Bakanlığımız sorumluluğuna;

-Okul Öncesi Eğitim Planı,
– Ilköğretim Eğitim Planı,
– Genel, Mesleki ve Teknik Liseler Planı,
– Din Görevlisi Yetiştirme Planı,
-Öğretmen Oryantasyon Planı,
– Gençlik ve Spor Faaliyetlerinden Istifade Planı,
– Çıraklık ve Yaygın Eğitim Planı

olmak üzere yedi adet planın hazırlanması, uygulanması, yönlendirilmesi kontrol ve değerlendirilmesine ilişkin görevler verilmişti. (…)

A. Eğitim Planlarının Amaç Ve Kapsamı:

1. Okul öncesi eğitim çağında bulunan çocuklara, ATATÜRK kavramını kazandırmak, ATATÜRK, vatan, millet ve bayrak sevgisini aşılamak, TÜRK dilini sevdirmek, doğru ve güzel konuşmalarını sağlamaktır.

2. Ilköğretim çağında bulunan çocukların Atatürk kavramına, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, Türkiye Cumhuriyetine ve demokratik ilkelere inançlı, iç ve dış tehditlere karşı uyanık ve bilinçli, yapıcı, yaratıcı, üretici, vatan ve millet sevgisi ile dolu olarak yetişmelerini sağlamaktır.

3. Lise ve dengi okul öğrencilerini, Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, Devletine, T.C. Anayasası ve bu Anayasa ile kurulan toplum ve devlet düzenine bağlı, vatan ve millet sevgisi ile dolu, Atatürkçü düşünce ve Türkiye’ye yönelik tehditlere karşı bilinçli ve uyanık olarak yetiştirmektir.

4. Toplumumuzun gelişme ve güçlenmesinde, birlik ve beraberlik içinde bulunmasında, kendilerine çok önemli görevler düşen aydın ve kültürlü din görevlilerinin yetiştiği eğitim ve öğretim kurumlarında; Atatürkçü düşüncenin Atatürk milliyetçiliğinin Atatürk ilke ve inkılaplarının dini bilgilerle birlikte, birbirlerini bütünleyici tarzda öğretilmesini, bu müesseselere sızması muhtemel irticai fikirlere karşı Atatürk’ün Laiklik düşüncesinin zihinlere yerleşmesini sağlamaktır.

5. Mevcut öğretmenlerimizin Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda fikri yapılarını geliştirmek, bu konudaki eksik bilgilerini tamamlamak ve onlara çeşitli yollarla sızmaya çalışan her türlü yıkıcı ve bölücü ideolojik fikre karşı fikren mücadele yollarını öğretmektir.

(Böyle devam edip gidiyor. Metnin tamamını yazmak makalenin hacmini bir hayli aşacağı için, yalnızca belgeleri eklemekle iktifa ediyoruz).

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 13

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 12gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 11gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 10gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 9gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 8gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 7gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 6gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 5gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 4

***

Görüldüğü gibi, günümüzde bilhassa “Müslüman Atatürk” imajını savunanlar, darbeci Kenan Evren’in “Gizli Atatürkçülük Projesi”nin kurbanlarıdırlar. Belgelerde açıkça “beyin yıkama” seanslarının uygulandığı görülüyor.

Zaten kemalistlerin en ufak bir tenkidde dahi hemen “Atatürk olmasaydı…” diye başlayan cümleler kurması, 12 Eylül cuntasının adeta Atatürk’e taptırmak gayesiyle yaptırdığı telkin seanslarının en bariz delilidir.

Bu seanslarda hedef, Atatürk’ün;

1 – Allah Teala gibi sorgulanmaması,

2 – Allah Teala’nın mertebesine çıkartılması, ortak yapılması,

3 – (Ve nihayet) Allah’ın kalplerden çıkartılıp bir dikilitaş gibi Atatürk putunun dikilmesidir.

Bunun delili ise yukarıda işaret ettiğimiz gibi, farklı düşünceye, eğitime, karaktere, mizaca ve fıtrata sahip insanların, Atatürk’ü savunmak adına ilk cümleye “Atatürk olmasaydı…” diye başlamalarıdır. Bu trajikomik hal, beyine harici bir müdahalenin, bir programlanmanın en açık delilidir. Bu insanlar maalesef kemalist ideolojinin kurbanı olmuşlar. Atatürk sözkonusu olunca sağlıklı bir şekilde düşünemiyorlar. Zira ideolojik sapmalar her zaman aklın önünde yürür, adeta aklı ve mantığı kilitler, esir alır. Bu sebeple olsa gerek, Kadir Mısıroğlu, “Kemalist demek mantıkla alışverişi kesmiş adam demektir” der.

Bu kardeşlerimizin beyinlerindeki köhne kemalist zincirleri kırmak ve ideolojik esaretten kurtarmak, hiç şüphesiz kemalist “sözde” tarihçilerin oluşturdukları yanlış algıyı ve cehaleti izale etmekle kabildir. Bunun için önümüzde yalnızca bir seçenek var; yanlışları elimizden geldiğince tenkid etmek ve hakikatleri haykırmak! Bu uzun bir yol, zira ön yargıları yıkmak hiç kolay değil. Lakin tenkidlerimize sağlıklı bağışıklık geliştiremeyen kemalist “sözde” tarihçilerin karın ağrısı çekecekleri kesin.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Sinan Meydan’a verilen cevaplar:

http://belgelerlegercektarih.com/2014/11/30/chenin-cantasindan-nutuk-cikti-yalanina-cevap-2/

[2] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/14/m-kemal-ataturkun-balikesir-hutbesiyle-ilgili/

[3] http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/04/ataturk-filistine-el-surulemez-dedi-yalani/

[4] http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/15/tokyo-camiini-ataturk-yaptirdi-yalani-mustafa-armagan/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/23/ataturk-japonyada-cami-yaptirdi-mi-kadir-misiroglu-cevapliyor/

[5] http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/18/ataturk-elmalili-hamdi-yazira-kuran-tefsir-ettirdi-yalani/

[6] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/28/dr-riza-nura-atilan-iftiralara-cevap/

[7] Imam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh)’in Şeriat hakkında yazdıkları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/imam-i-azam-ebu-hanife-rh-a-seriat-hakkinda-ne-dedi/

[8] Vakıflar hakkında daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/03/osmanli-devletinde-vakiflar/

[9] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Islam Fıkhında Alış-Veriş Bilgileri, Istanbul 2010, sayfa 18.

Başka bir eserinde ise şöyle izah eder: “Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir.” Bakınız;

Ekrem Buğra Ekinci, Ama Hangi Osmanlı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 66.

[10] Hacı Mehmet Günay, “Vakıf”, Türkiye Diyanet Vakfı Islâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, Istanbul 2012, cild 42, sayfa 478.

[11] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Kataloğu, 51/2 1 39.

[12] Düstur, (3. Tertip), cild 8, no. 138, sayfa 192.

[13] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Kataloğu, 51/ 2 14 11.

[14] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14, 15.

[15] M. Kemal’in din derslerini kademe kademe kaldırdığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

M. Kemal’in bu siyasetine dair başka misaller için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/06/27/kim-ingiliz-ajani-kim-hain/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/23/kim-hain-sultan-vahdettin-mi-yoksa-m-kemal-mi/

[16] Mecmua, “Türkiye Cumhuriyeti Dahilindeki Cevami ve Mesacidin Tasnifi ve Kadrolarının Tespiti Hakkındaki 8 Kanunusani 1928 Tarih ve 6061 Numaralı Talimatnameyi Muadil Talimatname”, cild 4, Ideal Matbaa, Ankara 1942, sayfa 22.

[17] Mecmua, “Türkiye Cumhuriyeti Dahilindeki Cevami ve Mesacidin Tasnifi ve Kadrolarının Tespiti Hakkındaki 8 Kanunusani 1928 Tarih ve 6061 Numaralı Talimatnameyi Muadil Talimatname”, cild 4, Ideal Matbaa, Ankara 1942, sayfa 22, 23.

[18] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 476.

[19] Düstur, (3. Tertip), cild 16, no 230, sayfa 1293-1303.

[20] Düstur, (3. Tertip), cild 17, no 6, sayfa 13, 14.

[21] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 477, 485.

[22] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı Arşivi 1927: Hayrat Kütük Defteri/I-134/270.

[23] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1927:18/229-35.

[24] Vakıflar Genel Müdürlüğü / Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı Arşivi 1927: Hayrat Kütük Defteri/I-134/270.

[25] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1927:18/229-36.

[26] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Bakanlar Kurulu Kararnameleri Kataloğu, 30 18 01 02/46 50 12.

[27] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Bakanlar Kurulu Kararnameleri Kataloğu, 30 18 01 02/ 57 62 17

[28] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Bakanlar Kurulu Kararnameleri Kataloğu, 30 18 01 02/ 64 38 19.

[29] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 494.

[30] Cumhuriyetin 50. Yılında Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1973, sayfa 34’den aktaran; Dr. Nazif Öztürk, “Vakıflar Arşiv Kayıtlarına Göre Niksar Vakıfları”, Vakıflar Dergisi, sayı 22, Ankara 1991, sayfa 49.

[31] Bu kaynaklar için bakınız;

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 20. Cumhuriyet Yılında Vakıflar, Başvekalet Devlet Matbaası, 1943, sayfa 15.

Nihat Aytürk, “Türkiye’de Camiler ve Cami Görevlileri”, Diyanet Gazetesi, 1990, sayfa 4, 5.

[32] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 492.

[33] Vakıflar Genel Müdürlüğü (Arşiv), Edirne/Tekirdağ, 1938:362.

[34] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1939: 123/117.

[35] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 489.

[36] Necmettin Şahiner, Gaziantep’in Yokedilen Camileri, Gaziantep Şehit Kamil Belediyesi Kültür Müdürlüğü Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 59.

[37] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 497.

[38] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 488.

[39] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Tercüme eden Prof. Dr. Metin Kıratlı), 5. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993, (Birinci Baskı 1970) sayfa 412.

[40] Feroz Ahmad, The Making of Modern Turkey, Routledge, Londra 1993, sayfa 92.

[41] Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, Tarih ve Ibret Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 100.

Ayrıca bakınız; Yeni Istiklal Gazetesi, 15 Nisan 1967.

[42] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1948: 92/88.

[43] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Uzunköprü 1940:23911/734.

[44] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Edirne 1940:1/3724.

Bakınız; Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 513.

[45] Irfan Yücel, “Cumhuriyet döneminde Imamlık”, Islam Ansiklopedisi, Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, “Imam” maddesi, sayfa 186, 187.

Ayrıca bakınız; Ismail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak Islam, cild 1, 6. Baskı, Dergah Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 110, 111.

[46] CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, Ankara 1948, sayfa 457.

[47] Makalenin tam metni için bakınız; Selamet mecmuası, sayı 41, sayfa 10. (Şubat 1948)
Aktaran: Mustafa Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yayınları, 5. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 265, 266.

[48] “Diyanet Işleri Reisliği’nden Başvekalet’e”, (14 Nisan 1942), Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/26 151 16.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/10/09/kemalist-rejim-doneminde-cenaze-kaldiracak-imam-bulunamiyordu/

[49] Akşam Gazetesi, 28 Mart 1930.

[50] O yıllarda ortalama memur maaşlarının 30 lira olduğunu gösteren kararnameler için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/21/m-kemal-ataturk-vekil-maaslari-ogretmen-maaslarini-gecmesin-dedi-yalani/

[51] M. Kemal’in maaşı, mal varlığı ve Savarona Yatı hakkında bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[52] Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, (Hazırlayan: Turhan Gürkan), Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 158.

Ayrıca bakınız;

Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı Idim, (Yayına hazırlayan: Turhan Gürkan), Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 53.

[53] Sefa Şimşek, Bir Ideolojik Seferberlik Deneyimi / Halkevleri 1932-1951, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 61.

[54] Orhan Özacun, “Halkevlerinin Dramı”, Kebikeç Dergisi, yıl 2, sayı 3, 1996, sayfa 91.

[55] Andrew Davison, Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik, (Tercüme eden: Tuncay Birkan), Iletişim Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 234.

Ayrıca bakınız;

Anıl Çeçen, Atatürk’ün Kültür Kurumları Halkevleri, Gündoğan Yayınları, Ankara 1990, sayfa 380.

Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 144, 145.

Sibel Bozdoğan, Modernizm ve Ulusun Inşaası / Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür, (Tercüme eden: Tuncay Birkan), Metis Yayıncılık, Istanbul 2002, sayfa 109.

Aktaran: A. Kıvanç Esen, “Tek Parti Dönemi Cami Kapatma/Satma Uygulamaları”, Tarih ve Toplum, sayı 13, güz 2011, sayfa 140.

M. Kemal ile laiklik hakkında fikir alışverişinde bulunan Ahmet Hamdi Başar, Reşit Galip ile yaptığı bir sohbette camilerin yıktırılmasına karşı çıkmıştır:

“Camileri yıkıp, terkedip onların yerine halkevleri yapmak suretiyle hedefimize varamayız.” Bakınız;

Ahmet Hamdi Başar’ın Hatıraları, (Hazırlayan: Murat Koraltürk), Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2007, cild 1, sayfa 307-311.

Ayrıca bakınız;

Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, Istanbul 1945, sayfa 48-53.

[56] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1937:367/325, Icra Vekilleri Hey’eti Kararı 1937: 2/6541; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1936: 18/229-130.

[57] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1940: 857/763.

[58] Kamuran Bozkurt, “Halkevlerine Dair”, Ülkü dergisi, cild 6, sayı 36, Şubat 1936, sayfa 450.

Ayrıca bakınız;

Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 375, 376.

[59] Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 150-152.

[60] Adem Kara, Cumhuriyet Döneminde Kalkınmanın Mihenk Taşı Halkevleri (1932-1951), 24 Saat Yayıncılık, Ankara 2006, sayfa 304.

[61] Türker Alkan, Siyasal Bilinç ve Toplumsal Değişim, Gündoğan Yayınları, Ankara 1989, sayfa 183.

[62] Eşref Edib Fergan, Kara Kitap, Sebilürreşad Yayınları, Istanbul 1967, sayfa 27.

Bakınız; Zeynep Özcan, Inönü Dönemi Dini Hayat, Dem Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 68, 69.

[63] Kemal Karpat, “Türkiye’de Iletişimin Gelişmesinde Halkevlerinin Etkisi (1931-1951)”, Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve Ideoloji, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2009, sayfa 334.

[64] Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 144, 145.

[65] Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 150, 151.

[66] Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 152-154.

[67] M. Kemal ve Inönü döneminde Hacca gitmek yasaktı, bakınız;

Hürriyet Konyar, Çok Partili Hayata Geçiş Sürecinde CHP’nin Lâiklik Politikasındaki Değişim, Tarih ve Toplum Dergisi, sayı 135, Mayıs 1994, sayfa 39.

Daha fazla kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

[68] M. Kemal ve Inönü döneminde “Allahu Ekber” demek ve Kur’an okumak yasaktı. Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[69] M. Kemal ve Inönü döneminde din dersleri yasaktı. Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[70] Medeni Kanun’da Kur’an’a aykırı hüküm:

TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 57, cild 22, 17.02.1926, sayfa 237’den sonra Türk Kanunu Medenisi kitabı tutanağa geçirilmiş. Kitap sayfa no: 10.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/08/chpnin-islam-dusmanligi-ve-muslumanlara-dayatilan-isvicre-medeni-kanunu/

[71] Sebilürreşad, cild 13, sayı 284, 1959, sayfa 144.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/27/kemalist-rejim-din-kitaplarini-bile-yasaklamistir/

[72] Ordinaryüs Profesör Doktor Ali Fuat Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yayınları, 8. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 13.

[73] M. Kemal döneminde mekteplerde okutulan Lise Tarih kitabında dinimize hakaret:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

M. Kemal döneminde mekteplerde darwinizm okutuluyordu, bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2015/03/08/ataturk-doneminde-okullarda-darwinizm-okutuluyordu/

[74] Resmi Yayında Kur’an’a hakaret:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/04/02/ataturk-donemi-resmi-yayinda-kurana-hakaret/

En yetkili ağızlardan din aleyhtarlığı için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/16/chpnin-basbakani-recep-peker-din-zehirdir/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/22/belgelerle-kemalistlerin-islam-dusmanligi/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/06/22/chpnin-din-dusmanligi/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/14/chpli-icisleri-bakani-sukru-kaya-din-bitmistir/

[75] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, 28. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, Istanbul 2010, cild 1, sayfa 201.

[76] Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, Tarih ve Ibret Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 251-253.

[77] Haber için bakınız; Bugün gazetesi, 9 Aralık 1967, sayı 357.

Mevzuyla alakalı başka bir haber için bakınız; Zaman gazetesi, 11 Şubat 1988.

[78] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 9, Cild 22, Içtima 76, 4 Mayıs 1953, sayfa 7.

[79] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 9, Cild 18, Içtima 45, 23 Şubat 1952, sayfa 595.

[80] Kadir Mısıroğlu, CHP’nin Günah Galerisinden Sayfalar, Sebil Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 224, 225.

[81] Cumhuriyet Gazetesi, 23 Mayıs 1948.

[82] A. Kıvanç Esen, “Tek Parti Dönemi Cami Kapatma/Satma Uygulamaları”, Tarih ve Toplum, sayı 13, güz 2011, sayfa 144.

[83] CNN. com, “Iraq P.M.: ISIS ‘barbarians’ will not destroy our history”, 28 Şubat 2015.

http://edition.cnn.com/2015/02/28/middleeast/isis-museum-antiquities-vandalism/

[84] Meşhur Alman dergisi “Der Spiegel”in internet sitesinde Buda heykellerini yıkan Taliban’a “barbarlar” deniyor, bakınız;

http://www.spiegel.de/jahreschronik/a-172615.html

[85] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, Cild 18, Içtima 66, 27 Mayıs 1937, sayfa 292.

[86] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 6, Cild 11, Içtima 60, 31 Mayıs 1940, sayfa 484.

[87] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1939: 1017/945.

[88] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1939: 952/880.

[89] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1945: 200/196; Icra Vekilleri Hey’eti Kararı 1945: 3/3297; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1945: 68/8.

[90] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 180.900.7.42.1 (25 Ekim 1924).

[91] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 180.900.7.42.2 (2 Kasım 1924).

[92] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 180.900.7.42.3 (31 Mayıs 1925).

[93] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 080.18.01.15.59.12.

[94] Mecmua, “Abidatın Esaslı Tamiri Için Istikraz Edilen Paraların Bir An Evvel Ödenmesi Için Hayrat Satışına Önem Verilmesi Hakkındaki Tahriratı Umumiye”, cild 3, Ideal Matbaa, Ankara 1941, sayfa 202, 203.

[95] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 265, 266.

[96] Murat Bardakçı, Şahbaba, Inkılap Kitabevi, Istanbul 2006, sayfa 268, 269.

[97] Ahmet Usal, Edirne Tarihi ve Kültürü, Edirne Vergi Dairesi Başkanlığı, Aralık 2006, sayfa 29.

[98] Prof. Dr. Afet Inan, Cumhuriyetin 50. yılı için Köylerimiz, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1978, sayfa 57.

[99] Yıldız Sey, “Cumhuriyet Döneminde Konut” Bilanço 98 Dizisi. 75 yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınlar ve Tarih Vakfı Yayınları Ortak Yayını, Istanbul 1998, sayfa 277.

[100] Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Cumhuriyet Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 121.

[101] Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, Cumhuriyet Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 135, 136.

[102] http://www.ekrembugraekinci.com/sualcevab.asp?id=7900

[103] Tarık Mümtaz Göztepe, Osmanoğulları’nın Son Padişahı Vahideddin Mütareke Gayyasında, Sebil Yayınevi, Istanbul 1978, sayfa 268.

Ayrıca bakınız;

Murat Bardakçı, Şahbaba, Inkılap Kitabevi, Istanbul 2006, sayfa 176.

[104] Afife Rezzemaza, Saraydan Sürgüne-Vahdettin’in Saraylısı Anlatıyor, (Hazırlayan: Dr. Edadil Açba), Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 54.

[105] Ali Fuad Türkgeldi, Görüp Işittiklerim, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1984, sayfa 175, 176.

[106] Ismail Hakkı Okday, Yanya’dan Ankara’ya, 2. Basım, Sebil Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 359.

[107] TBMM, Zabıt Ceridesi, Devre 1, Cild 1, Içtima 5, 27.4.1336 Salı, ikinci celse, sayfa 90-93. (Meclis Tutanakları)

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/14/ataturke-verilen-idam-fetvasindan-dolayi-sultan-vahidettine-hain-denilemez/

[108] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1937: 18/229-151.

[109] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Keşan 1939: 38/1; Vakıflar Genel Müdürlüğü/Edirne 1940: 90490/4834; 23634/550.

[110] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Edirne 1940: 23950/759; 23972/776.

[111] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Uzunköprü 1940: 23798/664; Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1948: 143/40.

[112] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1937: 18/229-151.

[113] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 511.

[114] Diyanet Işleri Reisliği’nden Başvekalet’e, (23 Aralik 1944), Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/26151 22.

Ayrıca bakınız;

Cemil Koçak, Tek-Parti Döneminde Muhalif Sesler, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 68, 69.

[115] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 546, 547.

[116] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1948: 92/88.

[117] Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, 1303: 932/258-264.

[118] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 482, 483.

[119] Ahmet Ünal, Gizli Atatürkçülük Projesi: Ataköy Planı, Anekdot Yayınevi, Ankara 2009.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalistlerin Yalanları

Kemalistlerin Yalanları

*

yavuz bahadiroglu kemalist yalanlar yavuz bahadiroglu atatürk, yavuz bahadiroglu m. kemal

***

Çocukken her şey çok kolaydır. Ders kitaplarını okur, öğretmenin anlattığı Mustafa Kemal’i hayran hayran dinler, sınıfları geçersiniz… Ama bir de sonrası var bunun: Büyüyüp kitaplar devirdikçe, okulda öğretilenlerin gerçekle ilgisinin bulunmadığını fark edersiniz… Tökezlersiniz. Tereddüde düşersiniz. Doğrusunu öğrenmek için başka kitaplara yönelirsiniz. Okudukça öfkelenir, öfkelendikçe okursunuz… Bana işte böyle oldu: Öfkelendim, kızdım, küstüm; ama okumaktan, araştırmaktan hiç vazgeçmedim. Yıllar yılı, “Bizi neden kandırdılar?” sorusuna cevap arayıp durdum. Bir devlet, kendi çocuklarını neden kandırır sahi? Saklamak istediği bir şeyler mi vardır? Devlet neden bir şeyler saklamak ister?

Beynimi üşüten yalanlar, doğrular tarafından kovulana kadar uğraştım. Sonunda anladım ki, ‘vatandaşı kandırma’ demokratik devletlerde olmaz, ideolojik devletlerde olur ve benim devletimin ‘Kemalizm’ denen bir ideolojisi var (hâlâ)… Yaşanan onca yıla rağmen, tüm partilerin ‘Kemalist’ olmak zorunda kalması, size de garip gelmiyor mu? Seçtiğimiz milletvekillerinin “Atatürk ilkelerine bağlı” kalacaklarına dair yemin etmesi, tuhaf değil mi? O zaman vicdanları istikametinde nasıl karar verecek bu insanlar, nasıl savunacaklar hakkı ve hakikati?

Geçelim… Ders kitaplarımızda, “Cumhuriyet Meclis tarafından ilan edildi” diye yazar ya, yalandır! Ders kitaplarımız, “Atatürk ittifakla cumhurbaşkanı seçildi” der ya, o dahi yalandır! “O yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan?” diye soracak olursanız, evet, bu dahi yalandır! Maalesef cumhuriyeti yalanlar üzerine inşa ettik! Bir tarafı yalan, diğer tarafı inkâr! Sonra da tuttuk: “Neden doğru insan yetiştiremiyoruz?” diye ağlamaya başladık. Yalan ve inkârla beslenen çocuklar arasından, ‘doğru insan’ nadiren çıkar!

Gerçekler başka, öğretilenler bambaşka! İki ateş arasında bunaldık! Hepimiz derece derece ‘ideoloji’nin narına yandık! Bugün bunun bedelini ödüyoruz. Yalanlarla, yanlışlardan bunalan ruhumuz, sonunda isyan etti: O isyanın içinden ‘yeniden diriliş’ filizleniyor: “Yeni Türkiye” dedikleri bu olsa gerek! Tabii bu durum Kemalistleri rahatsız edecek… “Yanıldık” deseler, huzur bulacaklar ama bunu da kendilerine yediremiyorlar. Ayrıca doksan senedir sevdiğin biri hakkında ‘yanılmak’ ne demek?

Eski hayatları ne güzeldi oysa: “Atatürk büyüktü… En büyüktü… Ulu idi… Yüce idi… Gazi idi… Ebedî Şef idi… Yedi düveli yenmişti… Boyu uzundu… Sesi gürdü… Çanakkale Zaferi’ni o kazanmıştı” diyor, itiraz edenleri 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu” ile püskürtüp, keyif çatıyorlardı.

Şimdilerde “Yeni Türkiye” var: “Yeni Türkiye”nin yeni kodları oluşuyor. Tabiatıyla yakın tarih de sorgulanıyor. Artık kimsenin yalanlarla, masallarla, efsaneleştirilmiş olaylar ve hayallerle kaybedecek vakti yok. Herkes belge istiyor. “İşte Nutuk ortada!” demek de kimseye yetmiyor. Çünkü Nutuk tarih değil, Atatürk’ün kendi bakış açısıyla oluşturduğu ‘hatıralar’dır. Bir nevi ‘savunma’dır.

“Hatıralarına neden çocukluğundan itibaren başlamıyor da, 19 Mayıs 1919’dan başlıyor?” sorusu da işin cabası… “19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlıyor Nutuk ! Samsun’a çıkması için kim tarafından görevlendirildiğini, bu iş için kendisini kimin seçtiğini, İstanbul’dan çıkış izninin kimlerden alındığını, neden kendisinin tercih edildiğini söylemiyor. O güne kadar neler yaşadığını, nasıl bir aileden geldiğini, ailesiyle ilişkisinin neden ‘limoni’ olduğunu, babasından, dedesinden, ninesinden neden hiç söz etmediğini bilmiyoruz. Hatta meşhur ‘karga kovalama’ hikâyesini hariç tutarsak, nasıl bir çocukluk yaşadığını dahi bilmiyoruz.

Doğum tarihi—sadece ayında değil, yılında—ile ölüm günü ve saatinde bile ihtilaf var. Doğum tarihi konusunda, “Neden 19 Mayıs olmasın” dediğini biliyoruz ama “Neden 19 Mayıs olsun?” sorusunun cevabını bilmiyoruz. Bir ‘önder’in hayatının alaca karanlık kuşağında kalması ilginç! Daha da ilginç olanı, Kemalistlerin bu konularla ilgilenmiyor olmaları… Yahu insan, sevdiği insanın gerçek doğum ve ölüm tarihlerini, tüm ailesini, akrabalarını merak etmez mi? Etmiyorlar…

Doğum tarihinin bile ihtilaflı olması onlara hiçbir rahatsızlık vermiyor. Hâlâ yalanlarla idare etmeye çalışıyorlar. Ama artık deniz bitti!

.

**********

.

KAYNAK:

Yavuz Bahadıroğlu, Kemalist Yalanlar, Nesil Yayınları, Istanbul 2015, Önsöz.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

BT osmanli islam devleti osmanli devleti seriatla mi yönetiliyordu, osmanli seriat ile mi yönetiliyordu, osmanli seriat, osmanli devleti diktatörlük müydü, padisah diktatör müydü, osmanli laik miydi

***

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmişti. Bugün de klasik fıkıh terminolojisine sahip bulunmayan bazılarının Osmanlı Devletindeki tatbikatı sathî değerlendirerek benzeri neticelere vardığı müşahede edilmektedir. Şu halde şer’î bir devletten söz edebilmek için hangi kriterler lâzım geldiği ve Osmanlı Devleti’nin bunlara ne denli sahip olduğunun ortaya konulması icap etmektedir.

Devlet demek, hukuk demektir. Zira devlet, haklı ile haksızın arasını ayırmak, mazlumun hakkını zâlimden almak üzere vardır. ‘Hakk’ın çokluk hâlinin ‘hukuk’ olması boşuna değildir. Hemen her semâvî din, inanç ve ibâdetler yanında, hukuk kaideleri de getirmiştir. İslâmiyet, daha başından itibaren bir devlete sahip oldu. İslâm hukuku, bu devletin himayesinde doğdu ve inkişaf etti. Klasik İslâm kaynaklarında, bu hukukun hâkim olduğu beldelere dârülislâm veya şimdiki tabirle ‘İslâm devleti’ veya -aman yanlış anlaşılmasın- ‘şer’î devlet’ deniyor.

Demek ki bir beldede İslâm hukuku hâkim ise, müslüman ve gayrımüslimler vatandaşlık şemsiyesi altında barış içinde yaşayabiliyorlar ise, orası İslâm devletidir. Şer’î devlet, müslüman ve gayrımüslimlerin, can, mal ve din hürriyetine sahip bulunduğu, hukuk sisteminin şer’î prensiplere dayandığı bir sistemdir. İsterse müslümanlar ekseriyette olmasın. Hatta emperyalistlerin işgal ettiği ve başına da gayrımüslim idareciler tayin ettiği müslüman beldeleri, şer’î hukukun tatbikatı devam ediyorsa, dârülislâm olarak kalır. Kur’an-ı kerim, aşağıda zikredileceği üzere, indirdiği hukuk kaideleriyle inanarak amel etmeyi iman ile bir tutar.

Türkler, Müslümanlığa girdiklerinden itibaren, kendilerini İslâm cemiyetinin içinde buldular ve burada câri hukuk sistemine tâbî oldular. İslâm dini, inanç ve ibâdet esasları yanında, önceki semâvî dinler gibi, hukukî hükümler de ihtivâ ediyordu. Türklerin Müslümanlığa girdikleri zamanlarda İslâm hukuku tekemmül etmiş ve tedvin olunmuştu (yazılı hâle getirilmişti). Müslüman Türk devletleri de, Abbasî Devleti modelini kabul ederek, burada hâkim hukukî, siyasî ve idarî gelenekleri benimseyip sürdürdüler. İslâm hukukunun boşluk bıraktığı hususlarda, bu hukuka aykırı olmayacak şekilde, kendi siyasî ve hukukî geleneklerini de tatbik ettiler. İslâmiyet’e uymayan âdetlerini de bıraktılar. Osmanlı Devleti de bu yoldan yürüyerek, dünya üzerinde hüküm sürdüğü altı asır boyunca, İslâm hukukunu bütünüyle tatbik etme iddiasında oldu.

Bazı yazarlar ve tarihçiler, Osmanlı hukuku denildiğinde, İslâm hukukunun bir versiyonunun anlaşılmasını yanlış bir ön kabul olarak değerlendirmişler; Osmanlı Devletinde İslâm hukukunun ancak sınırlı ve kısmî bir yürürlüğünün olduğunu, geniş bir sahada örf kuralları ile padişah emirnâmelerinin tatbik edildiğini; hatta şer’î hukukun en çok şeklî hukuku ifade ettiğini, bir başka deyişle şeklen yürürlükte olduğunu; Osmanlıların pek çok hususta şer’î hukuka aykırı hükümler kabul etmek zorunda kaldığını söylemişlerdir. Bunun neticesi olarak da Osmanlı Devleti’nin aslında bir İslâm devleti olmaktan çok, kısmen de olsa laik esaslara dayandığını iddia etmişlerdir. Bu yazarlar ekseriya arazi rejimi, devşirme sistemi, şehzâde idamları, muamele satışı, irsadî vakıf sistemi gibi spesifik tatbikatları bu iddialarına misal göstermişlerdir. Böylece Osmanlı Devleti’nin klasik mânâda bir şer’î devlet sayılamayacağı hususunda bir paradigma meydana getirmişlerdir.

İslâm hukukunun aslî kaynaklarına ulaşamayan bu müelliflerin kanaatlerine iştirak etmek mümkün değildir. Şer’î hukuk, bazı sahalarda boşluk bırakmış ve bu sahalarda teşri (hüküm koyma) salâhiyetini hükümdara vermiştir. Hükümdar, İslâm hukukuna aykırı olmamak şartıyla, gerekirse mahallî örf ve âdetlerden de istifade ederek bir takım hukuk kâideleri koyabilir. Bunun misallerine de rastlanmaktadır. Nitekim İslâm hukuku, kim olursa olsun idarecilerin (emîrin) hukuka uygun emirlerine itaat edilmesi esasını koymuştur.

İslâm tarihi boyunca şer’î hukuk Müslüman devletlerde hep aslî sistem olarak tatbik edilmiştir. Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, İslâm hukuku referansları araştırılmış ve mesele fetvâya bağlanmadıkça icraata geçilmemiştir. Osmanlı Devleti de esas itibariyle İslâm hukukunun Hanefî tefsirini tatbik etmiş; ihtiyaç oldukça diğer sünnî mezheplerden, hatta bu mezheplerin zayıf kavillerinden istifade etmekte beis görmemiştir. Böylece her meselede İslâm hukukunun sınırları içinde hareket etmeye itina gösterilmiştir. Tanzimat’tan sonra, Avrupa kanunlarının iktibasında bile, bu metinler şerî hukukla mutâbık hâle getirilmeden ilan olunmamıştır.

Hükümet icraatında şer’î hukuka aykırılık bahis mevzuu olsa bile, bu istisnâî bir vaziyeti ifade eder. ‘İstisnalar kâideyi bozmaz’. Osmanlı otoritelerinin ‘Biz gerekirse şer’î hukuku bertaraf ederek hüküm koyarız’ şeklinde bir iddiası hiç olmamıştır. Siyasî pragmatizm başka şeydir, laiklik başka şeydir. Kanunnâmelere şer’î prensiplere aykırı hususların girmesine göz yumulmuş olabilir; hatta şer’î hukuk hükümlerinin tatbikinde ihmal gösterilmiş olabilir. Ancak İslâm inancına göre, “Ameller, imandan bir cüz değildir”. Yani günah işlemek, insanı dinden çıkarmaz. Nitekim son şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi diyor ki: Müslüman milletin hükûmeti, dinden infisâlini [ayrıldığını] ilân etmeksizin ahkâm-ı İslâmiyye hâricinde hareket ederse, günahkâr bir Müslüman gibi fısk irtikab etmiş [günah işlemiş] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar fâsıklardır” meâlindeki âyetin (Mâide: 47) şümulüne girer. Böyle olmayıp, dinin emir ve yasaklarına uymanın halka ait bir keyfiyet olduğu gerekçesiyle Ahkâm-ı İslâmiyyeyi ilgâya [kaldırmaya] kalkışırsa bu irtidad [dinden çıkma] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerdir” meâlindeki âyetin (Mâide: 44) şümulüne girer.

Evet, Osmanlı Devleti, Avrupa siyaset tarihi terminolojisi çerçevesinde bir teokrasi değildir. Çünki halîfe/padişah, her ne kadar ruhânî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; Papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları afvetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salâhiyetine de sahip değildir. İslâm-Osmanlı cemiyetinde ruhban [râhipler] sınıfı bulunmaz. Dinî âyinlerin mutlaka hükümdar veya din adamı tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur. Din adamlarını, aynı zamanda ilmiye sınıfı diye bilinen, kadılar [hâkimler], müftüler (hukuk müşavirleri) ve müderrisler (akademisyenler) teşkil eder. Osmanlı Devleti’ndeki bütün hukukî ihtilaflar, medrese mezunu din âlimi kâdılar önüne çıkarılır; İslâm bilginlerinin dinî kâideleri sistematize ettiği hukuk kitaplarına göre çözülür.

Osmanlılarda örfî hukuk hükümlerinin tedvin edildiği fermân ve kanunnâmeleri hazırlayan Divan-ı Hümâyun mensubu yüksek rütbeli nişancı, medrese mezunudur ve ilmiye sınıfındandır. Kendisine bu sebeple müfti-i kanun da denir. Ayrıca hazırlanan kanunnâmenin şer’î hukuka mutâbık (uygun) olup olmadığı hususunda da şeyhülislâmın fetvâsına müracaat edilir. Osmanlı arşivlerinde, padişah ve sadrâzam tarafından şeyhülislâmlıktan istenen çok sayıda fetvâ bulunmaktadır. Hukukî meselelerde fetvâ almanın mecburi olduğunu bildiren fermânlar da vardır. Zaman zaman şeyhülislâmlıkta kanunnâme metinlerinin tashih edildiği vâkidir. Böyle bir hataya şeyhülislâm Ebussuud Efendi ‘bu kaydı câhil kâtipler yazmış olsa gerek’ demiş ve “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Dine aykırı bir hüküm, padişah bile emretse, meşru olmaz] diyerek itiraz etmiştir. Fetvânın müeyyide gücü ve bağlayıcılığı yoktur. Uyulmadığı zaman kişiyi buna zorlayacak bir makam bulunmamaktadır. Ancak Osmanlı idarecileri, amme efkârı önünde meşruluk temelini muhafaza etmeye her zaman itina etmiştir. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, ‘Sul­tan Türk­le­re; Kur’an da sul­ta­na hükme­der’ demekten kendilerini alamamışlardır.

Yahudi asıllı Alman müsteşrik Joseph Schacht, devletin fiilî tatbikatını şer’î hukukun hükümlerine uygun tutma gayretinin en dikkate değer ve başarılı örneğinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya konduğunu söyler ve der ki: “Osmanlılar, adaletin tevziini tamamen şeriate dayandırmıştır. Hatta sivil idarenin en küçük birimini, kâdının salâhiyeti altındaki kazâ [ilçe] olarak kabul edip, mahallî polis şefi olan subaşıyı kâdının emrine vermişlerdir. Şeyhülislâm, devletin en yüksek memuriyetlerinden birisi hâline gelerek, devlet içersinde şer’î hukuka riayet edilmesini sağlamak ve kâdıların faaliyetlerini kontrol etmekle vazifelendirilmiştir. Her vesilede hükûmetçe yapılması düşünülen işlerin şeriata uygun olup olmadığı hususunda kendisine danışılmıştır”. Schacht son olarak, Osmanlı sultanlarının şer’î hukuka bağlılıkları ile temâyüz ettiklerini [öne çıktıklarını]; imparatorluktaki hukuk nizamının, çağdaş Avrupa’da hâkim olan hukuk düzeninden çok üstün olduğunu söyler.

Bir yandan padişah, diğer yandan ulemâ ve tüccar, her zaman şeriatın yanında yer almıştır. Bunun akılcı bir sebebi de vardır. Şeriat, idarecilerin güçlerini kötüye kullanmalarının önüne geçmek üzere yaratılmıştır. Şer’î hukukta, hak ve hürriyetler, bizzat teminat altına alınmış; ferdî münasebetler de net bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm ulemâsı, siyasî otoriteye karşı, kendine has bir sınıf şuuru içinde, şer’î prensiplerin taviz vermez muhafızı rolü oynamıştır. Osmanlılarda Batılılaşma devresi olarak adlandırılan Tanzimat devrindeki ıslahat dahi, şer’î hukuk prensiplerine riayet edilerek yapılmıştır. Bu ıslahatın başında Ahmed Cevdet Paşa gibi şer’î hukuka vukufu ve muhafazakâr tavırları ile tanınmış bir simânın bulunması dikkate değerdir. Hatta dinî hususlardaki lâkaytlıkları ile tanınan İttihatçıların bile, hükûmet icraatlarında şer’î hukuka uygun davranma endişesi taşıdıkları görülür.

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, bir yandan Osmanlı ailesinin Kureyşî olmadığı, dolayısıyla meşru halife sayılmayacağı propagandasını yaparken; öte yandan da Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmiştir. Arap memleketlerinde ilmî maksatlarda bulunduğum zamanlarda, bu telakkinin bazı kesimlerde az da olsa hâlâ yaşadığını müşahade etmiştim. Ancak buna da cevabı yine Arap uleması vermiş; Osmanlı Devleti’nin gerçek bir İslâm devleti olduğunu ispata dair kitaplar kaleme almışlardır. Mısırlı Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî (973/1565), Osmanlıların dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyet’in yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablüsî (1143/1731), “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (1304/1886), Osmanlıların İslâmiyet’e hizmetlerini anlatmak üzere müstakil bir eser kaleme almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden ve manevî keşifleriyle tanınan Muhyiddin Arabî’nin, “İnne aslaha’d-düveli ba‘de’s-sahâbeti ed-Devletü’l-Osmaniyye, Ve lâ inkırâza ilâ yevmi’l-hatmi ve’l-kıyâme” (Sahabeden sonra en sâlih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

İslâm dininin herkes tarafından duyulması demek olan i’lâ-i kelimetullah [Allah’ın adının yüceltilmesi] prensibi, Osmanlı Devleti’nin birinci misyonu olmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler Osmanlı Devleti’nin kısa bir zamanda büyüyüp dünyanın en güçlü devleti oluşunun arkasında, gazâ ruhunun yattığını söyler. Osmanlılar, nice Haçlı taarruzunu durdurarak müslüman âlemini büyük bâdirelerden korumuş; kurdukları güçlü maarif müesseseleriyle sayısız âlim yetiştirerek İslâmî ilimlerin inkişafını ve İslâm inancının saf bir şekilde günümüze intikalini temin etmişlerdir. “Sizden biriniz kötü bir şey gördüğünde eliyle, buna gücü yetmezse diliyle önlesin. Bu da mümkün olmazsa kalbiyle buğzetsin!” hadîs-i şerifini tefsir eden ulema, el ile emr-i maruf ve nehyi münker mükellefiyetinin hükümete ait olduğunu bildirmiş; Osmanlı idarecileri de, Müslümanların günlük hayatta dinî prensiplere uyup uymadığını kontrol ederek bu vazifeyi devletin sonuna kadar yerine getirmiştir. Meselâ alenen nakz-ı sıyam (açıkta oruç bozmak) Osmanlı ceza kanunlarında hep yer almış bir suçtur. Kadınların tesettüründen, mektep talebelerinin cemaatle namaza devamına kadar, müslümana alkollü içki satışından, kibrit kutuları üzerindeki mübarek resimlerin yerlere atılmasının men’ine kadar günlük hayatın her safhasında, müslümanların dinlerinin prensiplerine uymaları kolaylaştırılmış ve kontrol edilmiştir. Dinî kitaplar, zamanın muteber ilim adamlarından teşekkül eden maarif encümeninde tasdik edilmedikçe basılamamıştır.

Netice itibariyle Osmanlı Devleti, klasik ilmî terminolojiye göre tipik bir şer’î devlettir. Hatta bu kategoriye giren devletlerinin de sonuncusudur. Asr-ı Saadet ve hulefa-i râşidîn devrinden sonra, İslâm dininin olabildiğince kemal mertebede hüküm sürdüğü bir numunedir. Müslümanların siyasî hâkimiyetlerini kaybettiği XX. asır başlarından itibaren, dünyada hakiki mânâda bir şer’î devlet görülmemektedir. Ancak bazı müslüman devletler şer’î hukuku kısmen de olsa tatbik iddiasındadır.

.

KAYNAKÇA

.

Abdülvehhâb Şa’rânî, el-Uhûdü’l-Kübrâ, Kâhire 1308.

Adnan Koşum, Osmanlı Örfi Hukukunun İslam Hukukundaki Temelleri, Selçuk İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 17, Konya 2004, s. 145-160.

Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, İstanbul 1990.

Coşkun Üçok, Osmanlı Kanunnâmelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, C. III-1, III-2, IV-1, Y. 1946-1947.

Dahlân, ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye, Kâhire 1304.

Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku, İstanbul 2006

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 3.baskı, İstanbul 2013

Fadl Alevî Paşa, Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviye, 1313/1895; 1895.

Fuad Köprülü, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

Habib el-Ubeydî, Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm; İst. 1334/1915.

Häim Gerber, State, Society and Law in Islam-Ottoman Law in Comperative Perspective, New York 1994.

Halil Cin/Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, 2 C, 3.b, İstanbul 1996.

Halil İnalcık, “Şeriat ve Kanun, Din ve Devlet”, İslâmiyât I (1998), S. 4.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Türk Hukuk Hayatındaki Düalizm ve Şer’î Hukuktan Laik Hukuka Geçiş”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, İstanbul 1968.

Ignaz Goldziher, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, Kâhire 1317/1899.

James Lewis Farley, Turks and Christians: a solution of the Eastern question, London, 1876.

John Hobson: Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Trc. Esra Ermert, İstanbul 2007.

Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law, 2nd edition, Oxford 1966.

  1. Âkif Aydın, Osmanlı’da Hukuk, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Edt. Ekmeleddin İhsanoğlu, İstanbul 1994.

Mahmud Hamza Efendi, Bekâ-i Saltanat-ı Osmaniyye, Trc. Bereketzâde İsmail Hakkı, Derseadet 1332.

Mâverdî, Ebu’l-Hasen, el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 3.b, Kâhire 1393/1973.

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978.

Numan el-Âlûsî, Gâliyyetü’l-Mevâiz, Kâhire 1301-1329.

Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Muesseselerinin Şer’iliği Meselesi”, İÜHFM, c. XI, S. 3-4, İstanbul, 1945.

Ömer Lütfi Barkan, Kanunname, Maarif Vekâleti İslâm Ansiklopedisi

Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, İstanbul 1943.

Ömer Lütfi Barkan, Türkiyede Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi, Cumhuriyetin 50. Yılı Semineri, Ankara 1975.

Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Trc. Güzin Yalter, İstanbul 1971.

Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlmi ve’l-Âlem, Kâhire 1369.

Vasfi Raşid Seviğ, Fıkıh ve Medeni Kanun, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, Y.1951, S. 3-4.

***

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

http://www.beyaztarih.com/makale/osmanli-devleti-bir-islam-devleti-degil-miydi

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=623

.