Atatürk’ün Deli Raporlu Milletvekili Recep Zühtü

Atatürk’ün Deli Raporlu Milletvekili Recep Zühtü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Recep Zühtü Bey Recep zühtü Soyak recep zühtü deli raporlu milletvekili recep zühtü atarürk

Recep Zühtü Soyak

***

M. Kemal Atatürk’ün hizmetçisi Cemal Granda’nın naklettiğine göre, Zonguldak (daha önce Sinop) milletvekili ve aynı zamanda M. Kemal’in fedaisi Recep Zühtü’nün Çengelköy’de oturan Fatma Medeniye (Medine) adlı bir kadınla ilişkisi varmış. Genç ve güzel olan Fatma Medeniye, Recep Zühtü’nün Istanbul’da olmadığı günlerde onu gayrimüslim bir gençle aldatmış. Devamını Granda’nın kendisinden dinleyelim:

“Recep Zühtü bunu duyar duymaz çılgına dönmüş. Zaten sinirli huyu var. Atatürk’ün yakını olmanın verdiği bir şımarıklılıkla yerinden fırladığı gibi:

– ‘Seni namussuz or…u. Şimdi senin canını cehenneme…’ diye asılmış tabancasına. Korkudan yataktan fırlayıp kaçmağa başlayan kadını kurşun yağmuruna tutmuş.”[1]

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan bir belge Cemal Granda’yı doğrulamaktadır. Adalet Bakanlığı, 17 Şubat 1935 tarihinde Başbakanlığa gönderdiği bir yazıda, Recep Zühtü’nün “on yıldan beri beraber yaşadığı Fatma Medeniye adlı kadını, hakikati kat’iyetle anlaşılamayan bazı sebepler dolayısıyla 10 Şubat 1935 gecesi Çengelköyü’nde baş ve bacağından kurşunla vurduğunu ve kadının iki gün sonra öldüğünü” bildirmektedir.[2]

recep zühtü fatma medine fatma medeniye recep zühtü cemal granda recep zühtü atatürk, recep zühtü kemal, recep zühtü deli raporu

[2] no’lu dipnotta bahsi geçen belge

***

Granda, daha sonra R. Zühtü’nün “akıl ve sinir hastalıkları”ndan rapor alarak, ceza almadığını yazıyor. Bu da doğru: Yine Adalet Bakanlığı tarafından 21 Nisan 1935 tarihinde Başbakanlığa gönderilen yazıda, “muhakemenin men’ine” karar verildiği görülüyor.[3]

Deli raporu R. Zühtü’nün yargılanmasına engel oldu! R. Zühtü, deli raporu sayesinde cinayetle yargılanmaktan ve ceza almaktan kurtuldu.

recep zühtü fatma medine fatma medeniye recep zühtü cemal granda recep zühtü atatürk, recep zühtü kemal, recep zühtü deli raporu 2

[3] no’lu dipnotta bahsi geçen belge

***

Ama iş sadece bununla bitse iyi…

R. Zühtü, cinayetten iki gün önce, üstelik M. Kemal Atatürk’ün milletvekillerini atadığı bir dönemde[4] Zonguldak’tan milletvekili olmuştu, ancak deli raporu aldıktan sonra milletvekilliği devam etti! Deli ama milletvekili…[5]

Deli raporlu birinin milletvekilliğini sürdürmesine göz yummak akıllı işi midir? Bir de Dr. Rıza Nur’a “deli” deyip M. Kemal aleyhinde yazdıklarının hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığını iddia etmiyorlar mı, insanın aklını oynatası geliyor.[6]

Ayrıca 1926’da Izmir’de M. Kemal’e suikast “teşebbüsünde” bulundukları gerekçesiyle 20’ye yakın insanı idam edenler[7], her nedense “cinayet işleyen” birine dokunmuyorlar. Demek ki idam edilenlerin “suçu” sadece M. Kemal’e muhalif olmaktır. M. Kemal’in adamı olanlar ise cinayet işleseler bile ceza almaktan kurtulmakla kalmıyorlar, üstüne bir de milletvekilliği ile ödüllendiriliyorlar. Böyle adalet olur mu?

Tabiki olmaz, ama gel de bunu kemalistlere anlat…

Neyse, devam edelim…

Bir kadına kurşun yağdırıp öldüren Recep Zühtü, Atatürk’ün Nöbet Defteri’ne göre, 31 Mayıs 1935’de, yani cinayetten “sonra” M. Kemal Atatürk ile görüşmüş… Aynı yıl 7 Temmuz’da yine görüşmüşler. 1936 yılında iki görüşme daha gerçekleşmiş. 1937 yılında ise görüşme sayısı hayli yüksek: 23 kez.[8]

Gördüğünüz gibi M. Kemal Atatürk, bir kadının canına kıyan Recep Zühtü’nün milletvekilliğini sürdürmesine izin vermiş ve cinayetten sonra da onunla defalarca görüşmüştür.

recep zühtü Devre 5, cild 3, Ictima 24, 6 Mayis 1935, sayfa 83, 84.

[5] no’lu dipnot ile ilgili… Recep Zühtü’nün cezaî ehliyetinin olmadığını gösteren rapor, 6 Mayıs 1935 tarihli Meclis tutanaklarında. Yukarıda celsenin baş kısmını görüyorsunuz)

***

Şimdi tam da burada M. Kemal’in nasıl aklanıp yüceltilmek istendiğini Granda’nın hatıratından göstermek istiyoruz… R. Zühtü’nün işlediği cinayeti aktaran Granda, M. Kemal’in bu olumsuz davranışlarını kanaatimizce şu sözlerle örtmeye çalışıyor:

“Bu olay, kadınlara karşı büyük bir saygı besleyen Atatürk’ün duygularını çok incitmişti. Hele bunun yakınlarından ve koruyucularından biri tarafından yapılmış olması, onu canevinden vurmuşa benziyordu.”

Çok duygulandırıcı değil mi?

Madem M. Kemal “kadınlara karşı büyük bir saygı besliyor” o halde neden cinayetten sonra R. Zühtü ile defalarca görüşüyor? Daha da önemlisi, niçin böyle eli kanlı, üstelik deli raporlu birisinin milletvekilliği yapmasına izin veriyor? Bir kadını öldüren birisiyle görüşmek ve milletvekili sıfatını taşımasına izin vermek, kadınlara saygı beslemek midir, yoksa tam tersine onlara yapılmış büyük bir saygısızlık mıdır?

Lütfen bu sualleri vicdanlarınıza sorunuz.

***

NOT: 

Kadın Haklarını Koruma Derneği’ni, bu utanç verici olayı şiddetle kınamaya davet ediyoruz.

(Prof. Dr. Cemil Koçak’ın 6 Nisan 2013 tarihinde Star gazetesinde yayınlanan yazısından büyük ölçüde istifade edilmiştir.)

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı Idim, Yayına hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 218 ve devamı.

[2] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, No: 30 10/9 52 8.

[3] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, No: 30 10/9 52 8.

[4] O dönem milletvekilleri millet tarafından değil, M. Kemal Atatürk tarafından seçiliyordu. Ayrıntılı bilgi için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[5] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, cild 3, Içtima 24, 6 Mayıs 1935, sayfa 83, 84.

[6] Dr. Rıza Nur’a atılan iftiralara verdiğimiz cevap için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/28/dr-riza-nura-atilan-iftiralara-cevap/

[7] M. Kemal’e suikast “teşebbüsünde” bulundukları gerekçesiyle 20’ye yakın insan idam edilmişti, bu konuda geniş bilgi için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[8] Özel Şâhingiray, Atatürk’ün Nöbet Defteri 1931-1938, Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları: 8, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1955.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemalist rejimin basın ve vefa anlayışı

Kemalist rejimin basın ve vefa anlayışı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ali Ihsan Sabis Pasa Kurtulus Savasi Ali Ihsan Pasa

Kurtuluş Savaşı Komutanı Ali Ihsan Paşa (Sabis)

***

“Sabis” soyadını, Irak Cephesi’nde Sabis Mevkiinde Ingilizlere karşı savaşta gösterdiği başarılar nedeniyle alan ve Kurtuluş Savaşı’nda da Batı Cephesi 1. Ordu komutanlığına atanmış olan Ali Ihsan Sabis Paşa, Ismet Inönü ve avenesine suçlayıcı imzasız mektuplar gönderdiği gerekçesiyle 1944 senesinde kemalist rejim tarafından 15 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştı.

Muhakemesinden bir gün önce gazetelere şu direktif verilmiştir:

“Örfi Idare’den:

Ali Ihsan Sabis’in yarınki mahkemesi hakkında gazeteler mahkeme safahatı ve iddiadan bahsedecekler, maznunun emekli generalliği mevzuubahs edilmeyecek, sadece Ali Ihsan Sabis denilecek. 5.8.1944

Mıntıka Müdürlüğü”

ali ihsan sabis pasa kurtulus savasi 1944 muhakemesi basin

***

Bu vesika, kemalist rejimin basını nasıl “kullandığını” (veya baskı altında tuttuğunu) ve Kurtuluş Savaşı’na katılmış bir Paşa’ya verdikleri “değeri” göstermesi bakımından ibret vericidir.

 

**********

 

KAYNAK:

Başta “Basın ve Yayın Genel Müdürlüğü” olmak üzere çeşitli yerlerden verilen yasaklama kararlarının ve direktiflerin bir araya getirildiği ve “24 Haziran 1942 – 27 Şubat 1947″ dönemi yasaklarını kapsayan “Son Posta” gazetesine ait defter.

***

Kemalist rejimin basın anlayışı hakkında daha fazla malumat edinmek isteyenler şu yazımıza bakabilirler:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

***

Kemalist rejimin Kurtuluş Savaşı’na katılan Paşalara verdiği “değer” için ise şu yazımıza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/21/iste-kemalist-rejimin-gercek-kahramanlara-verdigi-deger-bu-kadar-kara-fatma-ozisci/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Harf Inkılabı’nın amacı ve Abdullah Cevdet’in pişmanlığı

Harf Inkılabı’nın amacı ve Abdullah Cevdet’in pişmanlığı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

abdullah cevdet harf inkilabi macaristan damizlik erkek abdullah cevdet atatürk

Ateist Papaz Jean Meslier’in yazdığı “Sağduyu, Tanrısızlığın Ilmihali” isimli kitabı da Abdullah Cevdet tercüme etmişti

***

Abdullah Cevdet’in Atatürk inkılaplarında, bilhassa “Harf Inkılabı”nda çok önemli bir payı olduğu inkar edilemez. A. Cevdet, Arap harfleri yerine, Lâtin harflerinin kabul edilmesini çok istemiştir. Ancak lâtin harfleri kabul edildikten sonra bile hem kendisi el yazılarını Arap harfleriyle yazmaktan vazgeçmemiş, hem de yarı şaka yarı ciddi Lâtin harflerinin kabul edilmesi için çeşitli çarelere müracaat etmekten pişman olduğunu kaydetmiştir.

Bu hususta, merhum tarihçi Ibrahim Hakkı Konyalı’nın Burhan Bozgeyik’e anlattıklarına kulak verelim:

“Lâtin harflerinin hararetli terviççilerinden birisi de Içtihad mecmuasının sahibi Dr. Abdullah Cevdet’ti. Mecmuasının rakamlarını ve bâzı yazılarını Garb’taki (Batı) ra­kamlarla ve Lâtin harfleriyle yazar, Lâtin harflerinin kabulünü tavsiye ederdi. Mecmuasını satmak için her sapıklığı yapar, Türk ırkının ıslahı için Macaristan’dan Damızlık Hıristiyan erkek getirmeyi tavsiye edecek küstâhlık gösterirdi.

Ben, Yerebatan’daki Son Posta gazetisinde çalışırdım. Abdullah Cevdet’in eski zaptiye binasının karşısın­daki Içtihad Evi vardı. Matbaası, idarehanesi ve evi hâlâ ayakta duran bu binaydı. Ticarethane sokağında oturdu­ğum için hem matbaa, hem ev komşusu idik. Bir gün beni dâvet etti. Lâtin harflerinin kabulünden sonra, mecmuasının satışı sıfıra düşmüştü.

Bana ‘Ibrahim Bey, ben Lâtin harflerinin kabulü için çeşitli çarelere başvu­rurken, büyük günah işlemiştim. Nasuh tevbesiyle tevbe ettim’ dedi.

Lâtin harflerinin hararetli mürevviçlerinden olan bu adam, ölünceye kadar, bütün yazılarını eski ya­zıyla yazmıştı. Gazetelerde eski yazı bilen mürettipler onun yazılarını yeni harflere çevirerek dizerlerdi. Eski yazı bilen muharrirlerin hepsi, ölünceye kadar böyle yazdılar. Ben de böyle yazarım. Notlarımı eski yazıyla tutarım.”[1]

Demek ki meselenin eski yazının zor öğrenilmesiyle ilgisi yoktu.

H. Ritter şöyle diyor: “Lâtin yazısın­dan beş defa kısa ve harikulâde müsait olan Arap yazısı okuma yazmayı kolaylaştırdığı için İslâm âlimleri sayısız eser vermiştir.”[2] 

Prof. Osman Turan da aynı konuda şu görüşleri dillendiriyor:

“Gerçekten İslâm harfleri şakulî, ufkî ve inkinaî olduğundan onunla bir metnin yazılması ve okunması, zaman ve emek tasarrufu sağlar; Lâtin harfleri gibi sadece ufkî ve uzun olmadığı için muhakeme mana üzerinde toplanır; Lâtin harfleriyle yazılı bir kelime incelenirken, eski yazı ile bir bakışta bir cümle okunur, hatta bir sahifenin muhtevasına nüfuz edilir… Mimarîde büyük selâtin camileri ve kervansaraylar, musi­kide Dede Efendiler ne ise, yazı sanat eserleri ile tuğralı fermanlar da ay­nı ince ve yüce ruhun tecellileridir.”[3]

Dr. İlter Turan ise “işin gerçeği”ni fısıldıyor idrakimize:

“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaş­masını kolaylaştırmak de­ğildir… Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyasıyla bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı.”  (İsmet İnönü de aşağı yukarı hatıralarında bunları yazıyor).

“Milliyetçiler (yani dev­leti yönetenler), yeni bir toplum meydana ge­tirmek isteğindeydiler. Toplumun geçmişiyle bağları ne kadar kuvvetli olursa, toplumu de­ğiştirmek o kadar güç olurdu. Yeni nesiller eski yazıyı öğ­renmeyecekler, yeni yazıyla çıkan eserlerin muhtevasını ise milliyetçiler denetleyebileceklerdi. Türk yazısı ile Arap yazısı başka olduğundan, Araplarla kültür bağ ve ilişki­leri zayıflayacak ve Türkiye Batıya yöne­lecekti. Din eser­leri eski yazıyla yazılmış ol­duğundan okunmayacak, di­nin toplum üzerin­deki etkisi azalacaktı.”

“Yeni bir tarih tezi ileri sürüldü. Bu teze göre medeniyetin ilk kurucuları Orta Asya’daki Türkler, Orta Asya’dan göç ederek medeniyeti dünyanın diğer bölgelerine yaymış­lardı (Meşhur “Güneş Dil Teorisi”nin tarihe yansıması)… Bugünkü Avrupa medeniyetinin öncüleri de Türklerdi. O hâlde Türklerin Batılılaşmak is­temesi, doğmasında kendilerinin büyük payı olan bir uygarlığa tekrar dönmelerinden iba­retti. ‘Batılılaşmak’ demek, kendilerinin de bir parçası olduğu uygarlığı yeniden benimse­mek demektir.”

“İkinci olarak, Anadolu’da tarih boyunca ku­rulan uygar­lıklar incelenerek, bunların Türk uygarlıkları olduğunun gösterilmesine çalışıldı. Anadolu uygarlıkları arasında, özellikle Sü­merler ve Etiler üzerinde duruldu. Sümerler ve Etilerin tercih edilmiş olması sebepsiz de­ğildir. Osmanlı Devletinin kalıntılarının yı­kılmak is­tendiği bir devrede, Osmanlı tarihi incelene­mezdi. Sonra gerek Selçuklu, gerek Osmanlı tarihinin araştırılması, Türklerin İslâm’a olan yakın ilgisini de belirtmek zorun­daydı. Lâik­leşme döne­minde İslâm’ın bir araş­tırma konu­su edilmesi uygun düş­mezdi. Hâlbuki Sümerler ve Etiler, Anadolu’da yaşa­mış oldukları gibi, Selçuklu ve Osmanlıların ortaya çıkardığı sa­kıncalar (yani Müslümanlık) onlar için varit değildi (çünkü onlar Müslüman değildi). Dola­yısıyla onların pek de kesin olmayan Türklük­leri—ki, bugün Etilerle Sümerlerin Türk olmadı­ğı konusundaki deliller kesindir—üzerinde du­ruldu, kurdukları uygarlıkların “Anadolu Türk uygarlığı” olduğu ve Türklerin Anadolu’da uzun bir tarihe sahip olduğu gösterilmeye ça­lışıldı.”

“Çalışmalar belirli bir gayeye hizmet etmek için yapıldı­ğından zaman zaman bilimsellik dışına çıkmışlardır.”[4]

Son olarak Yavuz Bahadıroğlu’nun yorumu:

“Belirli bir gaye”den muradın ne olduğunu bugün hepi­miz biliyoruz. Kitleleri dininden, dilinden, kültüründen, me­deniyetinden, tarihinden koparıp Batılılaştırma gaye­sidir bu. Hatta bu “gaye”nin gerçekleşmesi için isyanlar ter­tip­lenmiş, sehpalar kurulmuş, kelleler alınmış, arkada kandan bir iz bıra­kılmıştır.

Ama acaba umulan elde edilmiş midir?

Eğer bir türlü belini doğrultamayan, kendi ayakları üzerinde du­ramayan, bir asra dünya çapında birkaç deha oturtama­yan fukara, ilmî gelişmelerin dışında, kabuğuna büzülmüş bir Türkiye murat ediliyordu ise, evet, umduklarını elde etmiş sayılabilirler.

Yok, kültürlü, dünyada sözü geçen ve ilim, fen, edebiyat, teknik sahalarında söz sahibi bir Türkiye murat ediliyordu ise, bunun hâlâ çok uzağındayız.[5]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Yeni Nesil, 12 Şubat 1984.

[2] H. Ritter, Classicisme et Declin culturel dans l’histoire de Islâm, Paris 1957, s. 178-179’dan aktaran Yavuz Bahadıroğlu. (Yeni Akit gazetesi, “Harf devriminin en önemli amacı”, 21 Mayıs 2013.)

[3] Prof. Osman Turan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi”nden aktaran Yavuz Bahadıroğlu. (Yeni Akit gazetesi, “Harf devriminin en önemli amacı”, 21 Mayıs 2013.)

[4] Dr. İlter Turan, Cumhuriyet Tarihimiz, s. 93-94’ten aktaran Yavuz Bahadıroğlu. (Yeni Akit gazetesi, “Harf devriminin en önemli amacı”, 21 ve 22 Mayıs 2013.)

[5] Yavuz Bahadıroğlu, “Harf devriminin en önemli amacı 2”, Yeni Akit gazetesi, 22 Mayıs 2013.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yavuz Bahadıroğlu – Neler yıktık?

Yavuz Bahadıroğlu – Neler yıktık?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yavuz bahadiroglu osmanli cumhuriyet yavuz bahadiroglu atatürk
***

Rahatça söyleyebilirim ki, tarihinde övünebileceği çok şey olmasına rağmen, övünmek şöyle dursun, hatta dövünen başka bir millet yoktur!

Şöyle bir düşünün bakalım, kaç âbide, kaç “âbide insan” hatırlayacaksınız?
Saymakla bitiremeyeceğinizden eminim. Ne çare ki reddettik! Yokmuş gibi yaptık! Türkiye’yi bin yıllık geçmişinden koparıp, doksan seneye hapsettik. Tabiatıyla tökezledik! Özgüvenimizi yitirdik. O kadar ki, “Biz adam olmayız” sözünü dillerimize pelesenk edip kendi kendimizi sürekli aşağıladık.

Kısacası “redd-i miras”(geçmişi reddetmek) bu milletin özgüvenine mal oldu!
Bu öyle bir “redd-i miras”tır ki, alfabeden başlar, kılık kıyafette çıkar…
Ama orada da bitmez: Şehir, hatta köy isimlerini değiştirmeye kadar gider.
Mevsim isimleri, ay isimleri, gün isimleri, saat, takvim, vesaire…
Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlardan aldığımız meşhur “Goben” zırhlısının “Yavuz Sultan Selim” olarak değiştirilen ismini, “Cumhuriyet Türkiyesi” bir kez daha değiştirir ve “Sultan Selim”i çıkarıp “Yavuz”u bırakır.
Amaç, hiçbir padişahın hatırlanmaması…

Söyler misiniz bunlar hangi derdimize deva oldu? Meclis kürsüsünden II. Abdülhamid’e ve Sultan Vahideddin’e yapılan hakaretler hangi problemlerimizi çözdü?
Burada izninizle Fransız yazar Claude Ferrere’den konuyla ilgili hayret uyandıran kısa bir değerlendirme aktaracağım:

“Size tuhaf bir şey söyleyeceğim: Günümüzün cumhuriyetçi Türkleri, kendilerini Bayezid’in torunları değil de Timur’un torunları sayıyorlar. Cumhuriyet donanmasında bir zırhlı var: Almanların eski ‘Goben’ Zırhlısı… Bu geminin adını değiştirmek ve millî bir isim vermek gerekti. Çok haklı olarak ‘Yavuz Selim’ adı teklif edildi. Ama Çankaya Hükûmeti buna razı olmadı. Kısaca ‘Yavuz’ denmesini uygun buldu. Osman’ın (Osman Gazinin) kanı, Ankara’daki adamlar için tarihten silinmesi gereken, nefret edilecek bir şey hâline geldi. Tahripkâr ve zalim Cengiz’le Timur; sayısız saraylar yaptıran, mabetler inşa ettiren, yollar açan, bunca eyaleti Türk topraklarına katan hükümdarlara (padişahlara) tercih edilmektedir… Cumhuriyet Türkleri, cetlerinin mirasını hor görmeye başladılar.” (Claude Ferrere, Türklerin Manevî Gücü, s. 1987 v.d.)

Yabancıları bile dehşete düşüren bu “redd-i miras”, sadece kişilere münhasır kalsaydı, belki tahribat bu seviyede olmayacaktı. Hazin ki, aşiretten beylik, beylikten devlet çıkaran ve devleti en az 500 sene cihanın üçte birine hâkim kılan temeller de tahrip edildi.

Âkif’in hicranla dile getirdiği gibi, “inkılâp ümmetinin şanı, yakıp yıkmaktı.” “Eski” adına ne varsa yerle bir edilmeliydi ki, enkazın üzerinde yeni bir devlet kurulabilsin!
Yeni devletin telâkkileri gibi insanları da “modern” olacaktı. Avrupa örnek alınacaktı…

Onun gibi giyinecek, onun yazısıyla yazacak, kendi kültür kaynaklarımıza sırt çevirip tarihimizi inkâr ederek onun kaynaklarına yönelecektik. Papa’nın teklifini kabulle Hıristiyan olmadığı için Fatih’i kınayacak, Yavuz’u “kanlı katil” ilân edecek, Sultan II. Abdülhamid’e “Kızıl Sultan”, Sultan Vahideddin’e “vatan haini” diyecek, bütün tarihi “hane­dan tarihi” ilân edip kendimize Etilerden, Sümerlerden, Moğollardan ecdat arayışına çıkacaktık.
Vesikalar, vakıalar önemsizdi. Nazarlarında tarih, bir ilim değil, bir sanattı. Objektif olunmasının önemi yoktu. “Sadece millî olmalı”ydı.

Bunun için de “dinî” unsurlardan ayıklanması gerekiyordu. Yani geçmiş reddediliyor, yok ediliyor, “yok”un üzerine geleceği inşa etmek gibi imkânsız bir hayalin peşinde koşuluyordu.

Bu uğurda neler yapıldığına yarın bakalım…

 

Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

*

*

Ali Naci Karacan: “Din Zehirdir”

Ali Naci Karacan: “Din Zehirdir”

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ali naci karacan din zehirdirAli Naci Karacan

***

ali naci karacan din zehir tan gazetesi 7 subat 1949

***

4 Şubat 1949’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iki kişinin Ezan okuması üzerine[1], Ali Naci Karacan, Tan gazetesinde yayınlanan yazısında dine “zehir” demişti.

Inkılapların ne maksatla, hangi zihniyetle yapıldığını göstermesi bakımından Karacan’ın yazısını buraya alıyoruz:

“Halk arasında ve intihap dairelerinde hoşa gitmeği her şeye üstün tuttukları anlaşılan bazı kimseler, din avukatlığının insanı kalabalıklara çabuk sevdireceğine inanmışlar ve demokrasiye yeni giren memleketin içinde sanki Atatürkün yıktığını yapmak ister intibaını bırakan bir tavır takınmışlardır. Bu zevat bu arada, komünizme karşı en iyi mücadele çaresi olarak din propagandasını tavsiye bile etmişler ve zehri zehirle tedavi etmek yolunu işaret suretiyle akıllarının bütün ölçüsünü de ayrıca göstermişlerdir.

Kitapçı dükkanlarını Arapça levhalar kaplamış ve din mecmualarının sayısı da tabii hesaplanamaz bir hal almıştır. Vaziyet böyle olunca malum müezzinler de kalkmışlar ve tam Millet Meclisinin içine girerek, ezanı okumağa başlamışlardır.”[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ezan-ı Muhammedi’nın yasaklanışı hakkında tafsilat almak isteyenler şu yazımıza bakabilirler:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

[2] 7 Şubat 1949 tarihli Tan gazetesinden aktaran Akşam.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Adolf Hitler: Kemal Atatürk’ün Türklerle hiçbir alakası yoktu

Adolf Hitler: “Kemal Atatürk’ün (ırkan) Türklerle hiçbir alakası yoktu”

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

percy ernst schramm atatürk hitler türklerle hicbir alakasi yoktu

Ünlü Alman dergisi “Der Spiegel”de yayınlanan yazı

***

Alman tarihçi Prof. Dr. Percy Ernst Schramm ünlü Alman dergisi “Der Spiegel”de yayınlanan bir yazısında, Adolf Hitler’in M. Kemal Atatürk hakkında, (ırkan) Türklerle hiçbir alakası yoktu.” dediğini aktarmaktadır.

(NOT: Az kalsın dünyaya hakim olacak olan Adolf Hitler sizce “boş” mu konuştu?)

 

**********

 

KAYNAK:

Prof. Dr. Percy Ernst Schramm, “Adolf Hilter – Anatomie eines Diktators” (Adolf Hitler – Bir Diktatörün Anatomisi), Alman Dergisi “Der Spiegel”, 19 Şubat 1964, sayfa 59.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlılar Okur-Yazar Değil Miydi?

Osmanlılar Okur-Yazar Değil Miydi? – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Osmanli okur yazar oranlari, türkiye okur yazar istanbuldan bir ilkmekteb hoca ve talebesi toplu halde
  İstanbul’da bir ilkmektebin hoca ve talebeleri toplu hâlde

***

Geçen meşhur bir tarihçi çıktı, Osmanlılarda okur-yazarlığın çok düşük olduğundan bahsetti. Bunu da bağnazlığa bağladı. Ama ilk Kur’an emrinin “Oku!” olduğundan bahsetmedi. Ne diyelim, dilin kemiği yok. Ama rakamlar yalan söylemez.

Cumhuriyet istatistikleri 1927’de Türkiye’deki okur-yazar nisbetini % 8,1 verir. Fakat bu sayı hayli problemlidir. Acaba kasıt Latin harflerini bilenler midir? Zira 1903 Maarif Salnamesi’ne (yıllığına) göre, 19.929.168 nüfusun, 1.375.511’i talebedir. Bu sayının 868.879’u da ilkmekteptedir. Şu halde nüfusun %5’i ilkmektebe devam etmektedir. Orta, lise ve yüksek tahsilde veya gayrı resmî mekteplerde okuyan, hususi ders alan talebeler de vardır. Memur sayısı yüzbinleri bulur. 5-10 yaş arası çocuklar, nüfusun %10’u olduğuna göre, her 2 çocuktan biri talebedir. 1903’deki topraklardan 1923’te TC elinde kalanlar üzerinden hesap yapılırsa nispet artar. Zira burada yaşayan 12.516.308 nüfusun, 981.442’si ilkmektep talebesidir. Bu da nüfusun %8’i eder. Yeni rejimin verdiği okuryazar nisbeti, sadece ilkmektebe devam edenler kadardır. İstatistik mantığına göre geriye kalan nüfusun yarısının daha evvel mektebe gittiği düşünülecek olursa, okuryazar nisbeti %50’den aşağı olamaz. Çeyreği gitmişse, bu nisbet %30’lardadır. Şu halde iki istatistikten biri yalan söylüyor.

1908-1914 arası sadece İstanbul gazetelerinin günlük tirajı 100 binin epeyce üzerindedir. Taşra gazeteleri de canlıdır. 1928’de İstanbul ve Ankara gazetelerinin (zaten yeni rejim, yüzlerce gazeteden sadece üçüne izin vermiştir) tirajı 19.700’dür. Bu, Osmanlı devrinden daha düşük bir seviye demektir. Cihan Harbi’nde okumuş kitlenin cephelerde eritilmesi bir yana; harf inkılâbı sayesinde “okur-yazar” kesim, bir günde “okumaz-yazmaz” hâle gelmiştir.

Arab alfabesi zor mu?

Cemiyette okur-yazarlığın çok şey ifade etmediği; soyluların, papazların, hatta kralların bile okuma-yazma bilmediği, buna ihtiyaç duymadığı, okuma ve yazmanın bir zanaat olarak görüldüğü ve gerekirse ücret mukabilinde yaptırıldığı bir devirdir bu. Üstelik Şark kültüründe yazı değil, söz kıymet ifade eder. Sözlü kültür, yazılı kültürün önündedir. Her ne kadar “Hatırdan çıkar, satırdan çıkmaz” dense de, “İlim sudûrdan sutûra (kalbden yazıya) intikal edince zâyi olur” sözü tercih edilmiştir.

1927’de 13.650.000 nüfusun, okuryazar olmayan 1.347.0007’u on yıl içinde yeni harflerle okuma yazma öğrenmiştir. Okur-yazarların nüfusa nisbeti, 1935’de %15; 1960’ta %32; 1970’te %46’dır. Bu da yeni harflerin okur-yazar nisbetini arttırmakta yetersiz kaldığını gösterir. Bu nisbetin düşük olmasının sebebi, Arab alfabesinin zorluğu ve imkânsızlıklar değil; okuma-yazma istek ve ihtiyacının bulunmamasıdır. Zira normal zekâlı bir insan 3 ayda okuma ve yazmayı öğrenir. Arab alfabesinde bu müddet, Latin alfabesindekinden daha uzun değildir. Bu satırların yazarı Latin alfabesini 3 ayda sökmüş, üstelik sınıfın ilklerinden olduğu için kırmızı kurdele almış; Kur’an-ı kerim okumayı ise 15 günde öğrenmiştir.

Bir meselede hüküm verirken, hem zamanın şartlarını nazara almalı; hem de mukayese yapmalıdır. Acaba aynı yıllarda Avrupa’daki vaziyet nedir? 1890’da bu nisbet Rusya’da % 17’dir. İspanya, %39; İtalya, %45; Belçika, %74; Fransa, %78; Amerika’da %89,3; İngiltere, %92 okuryazara sahiptir. Osmanlı Devleti, şarklı bir imparatorluk olmasına rağmen, kendisine en çok benzeyen Rusya’dan çok ileride, İspanya ve İtalya ile aynı seviyededir.

Osmanli okur yazar oranlari, türkiye okur yazar fuyuzati hamidiyye kiz ilkmektebi

Fuyuzati Hamidiyye Kız İlkmektebi

***

Osmanli okur yazar oranlari, türkiye okur yazar Kuzey Afrika’da bir Sıbyan Mektebi

Kuzey Afrika’da bir Sıbyan Mektebi

***

Şifre harfleri

Osmanlıcanın, Latin harflerine göre zorlukları vardır, avantajları da vardır. Bazı harfler yazılır, ama okunmaz; bazıları yazılmaz, ama okunur. Fakat alışan bir kimse için matematik gibidir. Bazı formüller kafaya yerleştirildiği zaman iş kolaylaşır. Harfler birbirine bağlıdır. Bu sebeple stenografiktir, acele not tutmaya uygundur. Aziz Nesin’den Kenan Evren’e kadar çok enteresan kimseleri bu harflerle not tutarken görmüşüzdür. Harfler yuvarlaktır, gözleri yormaz. Eskilerde gözlük takan sayısı azdır. Üstelik çeşitli yazı türleri çıkarılabilir, sanata elverişlidir. Şifreli yazı yapılabilir. Üstelik Yemen’de, okuma ve yazmanın beraber öğretildiği bir usul sayesinde, okur-yazar olmayan yok gibiydi. 1862’den sonra kurulan ibtidaiyelerde bu usul tatbik olundu. Sağdan sola yazıldığı için insanın dengesine uygundur. İbrani, Süryani, Hind, Göktürk, Uygur, Japon ve Çin alfabeleri de sağdan sola yazılır. Bir tek Latin alfabesi soldan sağadır.

Câmi olan her köy ve mahallede bir hoca, dolayısıyla bir ilkmektep vardır. Erkek ve kız çocukların buraya gönderilmesi mecburidir. Sultan II. Mahmud’un bu yolda bir fermanı vardır. Câmi olmayan köyler, kışın veya Ramazan’da bir hoca tutar; bu, çocuklara okuma-yazma öğretir. 2-3 sene süren bu mekteplerde Kur’an-ı kerim ve tecvid, imlâ ve inşâ (yazı), ahlâk ve ilmihâl (din dersi), hesap ve biraz da tarih okutulur. Eski yazıda okumak başka, yazmak başkadır. Bazısı okur ama yazamaz. Çin’de böyledir. Osmanlı coğrafyasında okur-yazarlık nisbetinin düşük olduğu iddiası, inkılâbı haklı göstermek için yapılmış normal karşılanacak bir propagandadır. Ama bunu söyleyen tarihçinin, devletçe neşredilen ve kendisinin de editörlerinden olduğu Osmanlı istatistiklerini okumaması şaşılacak bir husustur.

 

**********

 

KAYNAK: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Türkiye Gazetesi, 24 Nisan 2013.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

*

*

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – ÖRTÜNMEK (Kılık-Kıyafet)

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Örtünmek (Kılık-Kıyafet)

(Ayrıca “Bakış” ve “Ses” konusuna da temas edilmiştir)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Islamda basörtüsü Islamda örtünmek Islamda kilik kiyafet Kuranda örtünmek Kuranda türban Kuranda carsaf

***

I – GENEL  OLARAK  GİYİM

Giyim, insanın mevkiini, cinsiyetini, kabilesini, bölgesini, milletini, medeniyetini ve hatta duygularını ortaya koyabilen en müessir ifade vasıtalarından biridir. Ferdin taşıdığı bir bay­raktır. (…)

İnsanın elbiseleri bir mânâda onun evine benzetilebilir. El­bise insanın “ilk evi”, daha özel bir evidir. Çünkü insan önce elbisesi içinde, sonra evinde oturur.

Desmond Morris, bir eserine başlık olarak “Çıplak Maymun” demiş ve bundan insanı kasdetmiştir. Gerçekten de insan meme­liler içinde tek çıplak doğan ve bütün hayvanlar içinde “tek gi­yinen”dir. Bu  yüzden insanın giyiminin tarihi, dünya kadar hattâ dünyadan da eskidir. Bilgi ağacından tadan ilk çift, Hazret-i Âdem ve Havva, birden bire çıplaklıklarını farketmişlerdir. (Bakara Sûresi. 28-29 ve A’raf Süresi. 13-30 âyetler). Şeytanın iğvasına kandıkları anda, çıplaklıklarını farketmişler ve aynı za­manda haya, utanma duygusunu hissetmişlerdir. Bu an, insan­lar arası ilişkilere haya duygusunun girdiği andır. Hususi du­rumla, cemiyet içindeki durum, o andan itibaren farklılaşmıştır. İlk çift ortaya çıkar çıkmaz, elbiseyi de “icad etmişlerdir.” El­bise utanma duygusunu silmiş ve insanı kollektif hayata sok­muştur.

Yahudilerin Genése’ine göre, kendilerini çıplak gören ilk in­sanlar, incir yapraklarından kemerler yapmış, omuzlarını hayvan kürkleriyle örtmüşlerdir. İnsanın hayvanlık halinden insan­lık şerefine erişmesi, elbise ile olmuştur.

*

II – FARKLI  TOPLUMLARDA  FARKLI  GİYİMLER

Kıyafetin tarihi, dinler ve devletler, âdetler, düşünceler ta­rihi ile iç içedir. Fransızca’dan Türkçe’ye de geçmiş olan costume kelimesi İtalyanca “costume”den gelmektedir ki âdet, ge­lenek mânâsınadır. Yani, giyim ile âdet başlangıçta aynı şeyi ifade etmektedir. Çünkü her kavmin kendine göre bir giyim âdeti vardır. Kostümlerin yani kıyafetlerin değişmesi ile âdetle­rin değişmesi birbiriıne paralel olmuştur.

Kıyafetin tarihi, medeniyet tarihinin bir parçası olarak ele alınabilir ve tarihin karanlık köşelerini aydınlatabilir. Kıyafetteki değişmelerin sebebi etnolojik, iktisadî, siyasî, dinî, manevi, sanatla ilgili şartlarda aranabilir. Toplumların birbirlerinin gi­yiminden etkilendikleri ve genellikle galib kavimlerin kıyafet­lerinin, mağlublar tarafından benimsendiği söylenebilir. Ancak kıyafetin yalnız elbiseyi değil, vücûda yapılan dövmelerden baş­layarak, saç ve sakal şeklini, bıyıkları, kadınların saç tuvaletini ve avadanlıklarına kadar bedene yapılan her türlü müdahale ve ilâveyi anlamak daha yerinde olur. Ayrıca toplumlara göre değişen, bir renk senbolizmi olduğunu da unutmamak lâzımdır.

Elbise bir işarettir ve karşımızdakine, hangi gruba aid olduğumuzun mesajını verir. Deri, hayvan tüyü, yaprak, deniz kabuğu, saman vs. gibi tabiatta hazır bulunan malzemelerden günümüzün yıkanan, buruşmayan, çekmeyen dokuma sanayiine kadar alınan yolun her merhalesinde bugün de yaşamağa devam eden topluluklar vardır.

Kıyafet, ev-barkla beraber ferdin aid olduğu grubu en açık ve en doğrudan bir şekilde ifade eden bir işarettir. Kızılderililerin çadırları önünde uzun tüylü başlıkları, dar paçalı pantalonları ve bağdaş kurmuş oturur halleri veya Eskimoların buz­dan evler önünde ve parkalarıyla durmaları etnoğrafik hayal kurmalarda ilk akla gelen imajlardır. Aynı şekilde zengin ve kibar sınıfa mensub bir Çin’li erkek, şişman, tepesinde bir tek perçem halinde bırakılmış saçı, sonuna kadar uzatılmış tırnak­ları, mavi, mor veya siyah elbisesi ile Çin tarihinin canlı bir şa­hidi gibidir.

Medeniyet tarihine bakıldığı zaman Hint-Avrupa ırkının kı­yafetini devamlı olarak değiştirdiğini, Asya toplumlarının ise, eski çağlardan bugüne kadar pek değiştirmediklerini görüyoruz.

Guénon, İslam dahil, doğu toplumlarının kendilerine göre, ke­mali bulmalarından sonra (vahiy ve üstün örnek sayesinde) ar­tık değişmediklerini ve her neslin o mükemmel örneği tekrar ederek yaşadığını ileri sürer. XVIII. yüzyıldan beri “Terakki putu”na tapan batı için ise mükemmel, hep yarınlardadır. Ama bu­gün mükemmel olan yarın aşılacak, yarının mükemmeli de öbür gün geçilecektir. Böylece alâimissemâyı yakalamak isteyen bir çoouk gibi, batı hep koşacak ve hiç bir zaman bulamaya­caktır.

Doğu ile batı arasındaki bu temel fark kendini giyinişde de ifâde etmektedir. Giyim insanın dünya görüşünü ortaya koyan senbollerden biridir. Ve her uygarlığın insan anlayışı ile doğru­dan ilgilidir. Önce Yunan, sonra Roma, sonra da Rönesansa ka­dar Avrupa toplumunun giyimine baktığımızda, bu giyimin gü­nümüzün geleneğini koruyabilmiş toplumlarında gördüğümüz giyim özelliklerine, yani uzun, bol ve genellikle başlıklı giyime uyduğunu görürüz. Ancak burjuvazinin tarih sahnesine çık­ması, kapitalizmin gelişmesi ve Batının kendini bir model olarak bütün dünya toplumlarına empoze etmesi sırasında batının gi­yim anlayışının da değiştiğini ve giyimin giderek küçüldüğünü, darlaştığını ve başlıksız hâle geldiğini görüyoruz.

Rönesansla birlikte ortaya çıkan bir anlayış ile Batıda in­san herşeyin temeli kabul edilmiş ve bunun sonucunda yeni bir “Hümanizm” egemen olmuştur. 400 yıldır Batıda Tanrı, kiliseye hapsedilmiş ve hayattan çekilmiş durumdadır. Maneviyat hayatın ucuna itilmiş, batı uygarlığı maddi bir iskelet olmuştur. İnsan ne “Allah’ın rûhu”nu taşıyan bir varlıktır, ne de O’nun yeryüzündeki halifesi. Bu uygarlıkta insanın hayvandan farkı ola­rak taşıdığı hiçbir temel varlık değeri yoktur. Fil güçlüdür. İn­san da akıllı. Bu akıllı hayvan bilim ve teknik silâhı ile tabiat üzerinde egemenlik kurmuştur. Bunun dışında hayatın başlan­gıcı, süresi ve sonuyla ilgili olarak diğer hayvanlardan hiçbir farkı yoktur. Belli bir süre yaşayacak ve sonunda ölecektir.

Bu kısa zamandan başka birşeye sahip olmayan insanın yapacağı tek şey, bu zaman içinde kendisine en yararlı gelen şeyleri toplamak ve kendisine en fazla zevk ve eğlence veren şeylerden alabildiğine faydalanmaktır. Bu, iki ayağı üzerinde gezen dünyalık ve akıllı hayvan bütün fıtrî ve bedenî güdülerini sonuna kadar kullanmalıdır. Arzularını doyurmak yolunda hürdür. Sosyal hayat da bu özgürlüğe bir sınır koymamaktadır. İşte bu sebebden, böyle bir toplumda cinsî güdüler vahşileşir, sınır tanımaz. Kadın da verdiği zevk oranında değer taşır. Artık kadın İlahî bir emanet ve insanı oluşturan iki temel parçadan biri olmaktan çıkmış ve yalnızca bir “beden” haline gelmiştir. Taşıdığı değer, bedeninin değeri kadar olacaktır. Böyle bir top­lumda kadının tüm varlığı görülmekte ve alıcının gözü ile değerlendirilmektedir. Kadın sadece deri, erkekse sadece göz’dür.

İnsanın yalnızca beden, yüz ve gözden ibaret olduğu bir kültürde giyimin şekli ne olacaktır? Böyle bir insan için elbise, vücûdu örtmekte değil, tersine teşhir etmekte kullanılan bir araçtır. Kadın için bir sığınak değil, ikinci bir deridir.

Öte yandan batılı anlayış dünyayı tüketime, daha çok tü­ketime zorlamaktadır. Böyle bir maneviyattan yoksun sistem içinde kadına biçilen rol, tüketen ve tükettiren bir araç olmak­tır ve değeri de bu rolünü oynayabildiği ölçüdedir.

Resim, müzik, sinema, tiyatro, gazete, dergi, posterler ka­dını sürekli pazara sürmektedir. Sermayesi aynı olan iki önemli endüstri kolu daha vardır ki, buınlardanı biri tekstil, giyim, di­ğeri ise kozmetik endüstrisidir. Eğer kadın beden ve gözlerle de değerlendirilen bir varlık olmaktan çıkarsa, gerçek hüviyetine kavuşturulursa, bu endüstri kollarının kaderi ne olacaktır? Ba­tılı veya batılılaşmış bir kadın yalnızca vücûdunu ortaya koyan elbiseler giymekle kalmamalı, aynı zamanda elbiselerini de sü­rekli değiştirmeli ki, dokuma ve kumaş endüstrileri yaşasın.

*

III – İSLÂM’DA  GİYİM  VE  TESETTÜR

İslâm’da kılık-kıyafet ve örtünmenin sosyolojik açıdan değerlendirilmesiyle ilgili bir çalışmada batı toplumunun bugünkü durumuna niçin bu kadar geniş bir yer ayırdığımız sorusu akıl­lara gelebilir. Hemen şunu belirtelim ki İslâm’ın giyim konu­sunda emrolunan esasları, yukarda, manzarasını çizdiğimiz ba­tı toplumunun durumuna, beşeriyetin düşmesine mâni olmak içindir. Gerçekten de batılı giyim biçimi ile İslâmî giyim biçimi iki ayrı kültür, iki ayrı inanç ve iki ayrı anlayış çerçevesinde an­cak açıklanabilir. Bu iki kültür ve giyim biçiminin arasındaki uzaklık gökle yer arasındaki uzaklıktan daha fazladır. (…)

Ge­nellikle sanılanın aksine Kur’an-ı Kerîm’de en ufak bir kadın düşmanlığı (misogynie) söz konusu değildir. İslâm’da kadının dünyası ile erkeğinki birbirinden kesinlikle ayrıdır. İslâm cinsi­yetleri birbirinden hem ayırır, hem birleştirir onları. Hem farklılandırır, hem karşılıklı tamamlar. Bu yüzden her cinsiyetin kendine göre ayrı bir değeri vardır. Erkek, erkekliğini bilmeli­dir; kadın da kadınlığını. Bu cinsi dikotomi, ikileme, ken­dini hissettirecektir. Bu yüzden fıkıh kitapları, en ufak teferruatına kadar her iki cinsiyetin nasıl giyinmesi gerektiği konusundaki bilgilerle doludur. Buhâri’de müstakil bütün bir bölümün giyim konusundaki esaslara ayrıldığı malûmdur.

İslâm Dini’nde istediği gibi giyinmek hürriyeti vardır. Ancak, vücûdun anatomik biçimlerinin yerine, elbisenin cinsî farka dayanan senbolizmini geçirmek söz konusudur. Yani, giyimin insanı tabii etkilerden korumak görevinin yanında, çok kesin bir baş­ka görevi daha vardır: biolojiği, teolojik ile aşmak. Elbise basit bir alışkanlık olmaktan çıkmakta, bir etik, hatta bir teolojik olmak­tadır. Bu yüzden izar, aşık kemiklerini aşmamalıdır. Cübbe, ge­niş olmalıdır. Elbiselerin ne şekilde giyileceği de kesinlikle belir­tilmiştir. Tek bir parçaya sarılmağa ve avret mahallini kısmen veya tamamen örtüsüz bırakmağa da izin verilmemiştir. Bir baş­kasının elbisesinin şiddetle çekilmesi de yasaklanmıştır. Sebeb, giysinin birden açılabilmesi ihtimalidir.

Erkeklerin giyebilecekleri renkler bellidir; beyaz, yeşil, kır­mızı. İpek, erkekler tarafından giyilemez, hanımlara mahsusdur. Altın da keza. Sakal, İslâm erkeğine mahsus bir imtiyazdır. Titiz ve devamlı bir ihtimamın konusu olmalıdır. Sakal, İslâm erkeğinin senbolüdür, örtü de İslâm kadının senbolü. Ama ör­tü kadınlığı gizlemek içindir, sakal ise tersine dikkati çekme ve bir mânâda erkekliği sergilemek için. Sakal, erkekliğin alâmeti­dir; nasıl olması gerektiği de tayin edilmiştir. Geleneksel İslâm toplumunda bir insanın içtimaî ehramdaki yeri sakalının boyundan, şeklinden, renginden anlaşılırdı. Kadıların, müderrislerin, imamların sakalı beyaz ve uzun olurdu. Askerlerin siyah. Köle­lerin ve işçilerin kısa.

İslâm’da bir haya vasıtası olan kıyafet, vücûdu gizlemeli ve aynı zamanda dünyadaki cinsiyet ikiliğini aksettirmelidir. Bu görev kadın kıyafetinde başörtüye verilmiştir. Başörtünün gö­revi sadece fayda değil, onu taşıyan kadının sâfiyetinin bir deva­mı olduğunu gösterme, onun hem kadın, hem de müslüman oldu­ğunu göstermektedir. (Nûr Sûresi (XXIV), 27-31. âyetler). Örtü, Müslüman kadına mutlak bir anonimlik kazandırır. Müslüman kadın olmak, “in cognito” yaşamak demektir. Arab evi, pamuk yahut keten peçenin üstüne atılan taştan bir peçedir.

Cinsiyet ayrımının son basamağı olan bakış da, sıkı dinî ya­saklara tâbi tutulmuştur. Müslüman olmak, bakışlarını kontrol etmesini bilmek demektir. Islâm’da mahremiyet kavramı da çok nüanslıdır ve giyim konusunda buna da bir yer ayırmak ge­rektir:

Avr kökünden gelen avret kelimesi başlangıçta bir gözün kaybı mânâsına gelir. Avret dört kategoriye ayrılır:

1) Bir erkeğin bir kadında görebileceği,

2) Bir kadının bir erkekde görebileceği,

3) Bir erkeğin bir erkekde görebileceği,

4) Bir kadının bir kadında görebileceği.

Bir kadının yabancılara yalnız yüzü ve elleri açık olabilir. Yabancı bir kadına bakmanın cezası “cennetin kokusunu duymamak”tır. İslâm’da mutlak çıplaklık katiyen tavsiye edilmez, yalnızken bile. Çünkü cinler ve meleklerle dolu olan bir dünya­da, mutlak bir yalnızlık yoktur. Bütün bu yasaklar “mübâh ba­kış” ile “zina olan bakış”ı birbirinden ayırmaktadır. Bir hadîs-i şerifte, “Gözün zinası, bakıştır; dilin zinası, sözdür; elin zinası, dokunmaktır; ayağın zinası, nefsimizin doğrultusunda yürümek­tir.” buyuruluyor.

Aynı yasaklamalar ses için de konulmuştur. Müslüman kadnın sesi de avrettir. Müslüman Arap toplumu bu bir mânâda şuurlu körlükten zaman zaman muzdaribdir. Cinsiyetler birbir­lerinden şer’an ayrılmışlardır. Toplumun bir yarısı öbür yarı­sından kendini gizlemektedir: Kendini tahayyül ettirmek veya karşı tarafı şaşırtmak için. Bu yüzden bir bakışdan, bir tasvir­den büyük bir aşkın doğması az rastlanan vak’alardan değildir.

İslâm toplumunda örtünme konusunda köy ile şehir ara­sında bir ayırım yapmak gerek. Faal çalışma hayatına katılan köylü kadının, şehirli kız kardeşinden çok farklı bir statüsü var­dır. Tam bir kapanmaya imkân yoktur. Açık hava buna müsaid değildir. Cariyelik kurumu ayrıca köy bölgelerinde pek geliş­memiş, onun yerine boşanma yani birbirini izleyen poligami da­ha çok karşılaşılan bir durum olmuştur. Cinsî konudaki İslâmî görüşü belki de bedevi ve beldevî şeklinde ikiye ayırmak doğru olacaktır.

Görüldüğü gibi İslâm, maddi realiteyi asla inkâr etmez; mad­di arzulara karşı vurdum duymaz değildir. İslâm’ın bizden istediği maddî arzuları doyurmak, ancak bunu hayatın amacı haline getirmemektir. İslâm’da madde, mânânın emrindedir ve Allah’ın koyduğu ölçü dahilinde, insanın rûhî erdemlerinin geliş­mesinde kullanılmalıdır.

İslâm inancı, insanı doğumla ölüm arasında maddi arzu­larla sınırlı ve ölümden sonra yok olacak iki ayaklı bir hayvan olarak değil, önünde uzun bir yol bulunan ve ölüm kendisi için sadece bir geçit olan bir varlık olarak değerlendirir. Allah karşısında insan sorumlu bir varlıktır. Bedenini de kullanır. Fakat, her istediği yerde ve şekilde ve her istediği ile değil.

İslâm’da insan bedenini sergilemek için giyinmez; bedenini örtmek için giyinir. Onun giyimi arzu uyandırmak için değil, tam tersine onu gemlemek ve azaltmak içindir. Elbise onun için ikinci bir deri değil, ilk evdir. İslâm’da kadınların örtünmesi, kendilerine mahrem olan erkeklere karşıdır. Kur’an’da kadın­ların nasıl örtüneceği, kimlere karşı örtünecekleri ve erkeklerle olan ilişkilerinin şekli ve sınırları açıklanmıştır.

*

IV  –  ÇAĞIMIZDA  ÇIPLAKLIK  KÜLTÜRÜ  VE  TÜRKİYE’DE  DURUM

Gerçekten de asırlar boyu içtimaî mevkii ne olursa olsun bir Müslüman erkeğinin veya kadının Müslüman olduğu kıyafeti ile farkedilmiştir. Osmanlı devletinde de Müslüman, Hıris­tiyan, Mûsevi gibi din bakımından farklı toplulukların kendilerine mahsus kıyafetleri vardı. Saraylıların, esnafın, askerlerin, din adamlarının, tarikat ve tekke mensublarının, özel kıyafetleri bulunuyordu. Bunlar rütbe, yaş, kadın, erkek, çocuk, kız, de­likanlı gibi toplum içindeki yerlerine göre giyinirlerdi. Ama, hepsinin de kıyafeti genel hatları içinde Müslüman kıyafeti idi. Ancak, son 150 yılda çeşitli medeniyetlerin eş biçim alması gibi giyimde de, Avrupanın batısındaki kavimlerin kıyafetleri esas alındı.

Bugün yurdumuzda da insanımız “Üret ve tüket” fâsit dai­resi içine hapsedilmiştir. Bugünün kadınına da mânânın öte­sinde bir madde gibi bakılma temayülü, gerek basın, gerek TV ile yaygınlaştırılmaktadır. Mevsimlik giyim tabliîleşmiş, kısa ve dar giyim yerleştirilmek istenmiştir. Gençler, özellikle genç kız­lar tam bir giyim buhranı içindedirler. Bir kısmı başını örterek İslâmî giyinişe sığınıyor, bir kısmı ise Blue Jean giyiyor. Ama, yine haya duygusu galebe çalarak kendini rahatsız hissediyor. Bu iki zıt görüşün sentezi ise, her halde Blue Jean giyerek, ba­şını bağlayan Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan İran’lı kız öğ­renci hiç değildir.

Temennimiz, toplumumuzun geçirmekte olduğu büyük şah­siyet buhranının kendini en açık şekilde ifade ettiği giyim buhranı ile beraber sona ermesi ve Türk insanının hangi dünya gö­rüşünün sahibi olduğu konusunda kesin bir karara varmasıdır.[1]

***

Örtünmekle ilgili Elmalılı Hamdi Yazır mealinden birkaç ayet meali:

A’raf Suresi

26 – Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah’ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.

27 – Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık.

***

Nur Suresi

30 – (Resulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

31 – Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.

***

Ahzab Suresi

59 – Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Ayrıca Sünen-i Nesâî hariç, Kütüb-i Sitte’de ve İmam Malik’in Muvatta’ında li­bas (giysi) bahsi (Kitâbu’l-Libâs) yer almakta, bunların bablarında li­bâsa dair çeşitli edeb ve kaidelere temas eden hadîsler sıralan­maktadır.

***

Diğer Şeriat hükümlerinin hikmetleri hakkında şu yazılara bakılabilir:

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – TAADDÜD-Ü ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK)

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – ŞAHITLIK: BIR ERKEK IKI KADIN

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KISAS (Katilin hükmü)

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – HIRSIZLIK (Hırsızın hükmü)

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Mirasta Erkeğe iki Kadın payı

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Islam’da Köle ve Cariye

***

Benzer yazılar:

İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a) Şeriat hakkında ne dedi?

Hz. Ali (kv) Şeriat ile hükmedilmesini emretti

Kur’an Nizamı (Hilafet/Şeriat/Hüküm/Kanun) ile ilgili bir kaç Ayet-i Kerime

Şeriat, Hüküm, Kanun hakkında birkaç Hadis-i Şerif

Osmanlı Devleti’nin Dünya Medeniyetine katkılarını böyle anlattılar

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

Yunanistan’da bile Müslümanlara Şeriat hükümleri tatbik ediliyor, Müslümanların yaşadığı Türkiye’de bunu istemek suç

Kemalistlerin mi yoksa Allahu Teala’nın kanunları mı?

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark

New York Times’tan Şeriat’a övgü (Bizim Laikler ne zaman anlayacak?)

İskoçya Kilisesi Şeriat mahkemelerine destek verdi – Ama bizim laikler hala Fransız

Şeriat sistemine kavuşabilmek için bize göre Müslümanların yapması gerekenler

Kadir Mısıroğlu ile Şeriat ve kemalizm üzerine

Dr. Ebubekir Sifil’in Şeriat ve Laiklik üzerine müthiş yorumları 

***

Daha fazlası için sitemizi inceleyebilirsiniz.

**********

KAYNAK:

[1] İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ümit Meriç, Sosyolojik Açıdan Kılık-Kıyafet ve İslâm’da Örtünme (Tebliğ), İSAV Yayınları 9, 3. Baskı, İstanbul 1991, sayfa 29 ve devamı.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Siyon Protokolleri 2

Siyon Protokolleri 2

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yahudi protokolleri siyon protokolleri siyon maddeleri for world conquest fesat programi 2

***

Buraya onbeş maddelik yeni ve evvelce paylaştığımızdan müthiş bir program daha ilâve ediyoruz.  C. Rıfat Atilhan’ın aslından bir nüshayı ele geçirdiği bu prog­ram New York Hahamlar Merkezi tarafından son de­rece mahrem olarak mühim merkezlere yayılmıştır. Evvelce paylaştığımız protokollar için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/11/siyonistlerin-protokolleri/

Mukayese ve karar okuyucularımızındır.

PROTOKOLLAR

Dünya hakimiyeti için bütün Yahudilere gayet mahrem tebligaat ve Amerika Yahudilerine “hakimiyetten” evvel son talimat:

1 – Radyo, televizyon, gazeteler, sinema, mec­mular ve kitaplar üzerindeki büyük kontrolümüzü genişletiniz.

2 – Hukuk, Tıp, Kimya ve buna benzer bütün tahsillerden, Yahudi olmıyanları uzaklaştırınız ve Yahudileri bilhassa bu şubelerde tahsile ve okumağa teşvik ediniz.

3 – Gayri Yahudilerin mektep ve kollejlerini birer içtimaî ihtilâl merkezi haline getiriniz.

4 – Gayri Yahudi peygamberleri gülünç şekle sokup onları rezil rüsva edecek mevzular icat ve ay­nı zamanda Yahudi olmıyanlar arasında tefrik ve nifak çıkarınız. Din müesseselerini zayıflatmalı, fakat bizlere karşı da kendilerine kardeşlik (!) hisleri tel­kin ediniz.

5 – Bizden olmıyanların kadın ve çocuklarının ahlâklarını ifsat ediniz.

6 – Kanunları ve anayasaları yanlış şekillerde tefsir ederek mahkemelerini dahi iğlâk edip her ye­re şüphe ilka ediniz.

7 – Içtimaî sınıflar arasında nifak ve mücadele tohumlarını ekiniz. Renkli ırkları diğer ırklara düş­man kılınız.

9 – Çeşitli aşılar ve suya katılan türlü yabancı maddelerle bizden olmıyanları tımarhanelere atarak ve medenî hakları suistimal ederek onları yok edi­niz, tüketiniz.

10 – Devlet adamlarını eliniz altında tutmağa çalışınız.

11 – Memleketlere girmek imkânlarını ve ka­nunlarını kolaylaştırınız.

12 – Her vasıtaya müracaat ederek para üzerin­deki diktatörlüğümüzü takviye ediniz.

13 – Hükümetin, ordunun ve bahriyenin en can noktalarına Yahudileri yerleştiriniz.

14 – Cumhuriyeti ortadan kaldırarak onun ye­rine demokrasiyi ikame ediniz.

15 – Türlü hile ve desise kullanarak işçileri el­de tutunuz. Mitingler tertip ediniz. Grevler yaptırı­nız ve bu mevzuda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyi­niz.

Işte bu usuller sayesinde bulunduğumuz memleketi inkıraza, ahlâksızlığa, iflâsa, sivil harbe sürükleyip düşmanlarımızın sayısını azaltacağız ve memleketi istediğimiz istikamete sürükliyeceğiz.

Unutmayın ki: Bolşevik ihtilâli bizi Rusya’nın efendisi yaptı. Son harb ise bizi Asya ve Avrupanın efendisi kıldı. Bundan yalnız Ispanya hariç kaldı. Birleşmiş Milletler teşkilâtı ISRAEL devletini meydana getirdi. Bize bahşedilen bu hazineyi dünyanın merkezi haline getireceğiz.

Eğer Yahudi olmıyanlar tarafından yukarıdaki talimat ve program hakkında sorguya çekilirseniz, yukarıdaki malûmatı tel’in ediniz, bilmemezlikten ve elinizden gelen her çareye başvurarak bu malûmatın doğru olmadığına onları inandırmağa çalışınız. Bu mevzuda yemin edebilirsiniz, TALMUT size böyle emrediyor.

Işbu program ve talimat gayri Yahudilerin eline geçmesinin bizim için asıl bir facia olacağını ayrıca ilâveye lüzum yoktur.

Hahamlar Merkez Komitesi

***

Inanılması güç, normal kafalara ve idraklere sığ­ması imkânsız olan bu fesat programının Amerikalılar tarafından ele geçirilen asıl nüshasının klişesi:

yahudi protokolleri siyon protokolleri siyon maddeleri for world conquest fesat programi

Amerika Hahamlar Merkez Komitesinin gayet mahrem tamiminin aslı

***

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

1. Israil Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın itirafı

1. Israil Cumhurbaşkanı Chaim Weizmann’ın itirafı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

chaim weizmann hayim waizman israil devleti ne zaman kuruldu israil devleti filistin israil Abdülhamid yahudi devleti

***

Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ın Filistin’de bir Israil Devleti’nin kurulmasına izin vermeyeceğini anlayan siyonistler[1], onu hürriyet naraları atan Ittihat ve Terakki cemiyeti eliyle tahtan indirdiler.[2] Bunu zaten masonlar da itiraf etti.[3] Osmanlı yönetimini ele geçiren Ittihatçılar bununla da yetinmeyerek Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Harbi’ne soktular. M. Kemal’in Filistin Cephesi’nden kaçması (pardon geri çekilmesi) üzerine Filistin’de bir Israil Devleti’nin kurulmasının önünde artık hiçbir engel kalmamıştı.[4]

Osmanlı’nın yenilmesi için siyonistlerin çalıştığına dair itirafı ise New York’ta çıkan “The New Palestine” adındaki Yahudi gazetesinin 1923 Nisan sayısında görüyoruz:

“Siyonist teşkilatı genel başkanı Chaim Weizmann’ın emir ve işaretiyle Birleşik Amerika’da bir konferans gezisinde şöyle demiştir:

“Zannediyorum ki harbin başlıca iki neticesinden birisi de Yahudi yurdunun kurulması hadisesi teşkil ettiğini, harbin tarafsız yazılacak tarihi gösterecektir. Biz bunun için harb ettik ve Türklerin mağlubiyetine hizmet ettik! 1897 siyonist kongresinin kararlarına ve siyon liderlerinin protokollarına uyularak otuz milyon Avrupalının telef olmasına sebep olduk!”[5]

Senaryo burda bitmiyor…

Israil Devleti’ni tanıyan -halkı Müslüman olan- ilk devlet ise Kemalist Türkiye Cumhuriyeti idi.[6]

Cennet mekan Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı kötüleyenlerin kulakları çınlasın…

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/15/osmanli-ve-cumhuriyet-arasindaki-farki-gosteren-iki-belge/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/25/ii-abdulhamidin-seyhine-yazdigi-filistin-mektubu/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/25/sultan-ii-abdulhamid-hani-tahttan-indiren-ittihat-terakki-ve-hareket-ordusu-kumandani-mahmud-sevket-pasa/

[3] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[4] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/30/filistin-cephesindeki-hain-m-kemal-ataturk-mu/

[5] The New Palestine Gazetesi (New York), Nisan 1923.

[6] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/15/osmanli-ve-cumhuriyet-arasindaki-farki-gosteren-iki-belge/

Tavsiye edilen bir yazı:

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/21/sultan-ii-abdulhamide-darbe-yapan-jon-turk-ve-ittihatcilar-kime-hizmet-ettiler/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*