Kur’ân Apaçık mı?

Kur’ân Apaçık mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kuran apacik mi, apacik kuran abdulkadir yilmaz hanifdostlar, kurandaki din sadece kuran diyenler, kuran yeter diyenler, hadis inkarcilari

***

Günümüz mealcilik furyasının önemli argümanlarından biri Kur’ân-ı Kerim’in “apaçık bir kitap” olduğu postulatıdır. Buna göre herhangi biri bir meali açıp okuyacak olsa apaçık bir metin okumuş olacağı için bir anlama problemi yaşamayacaktır.

Nitekim Kur’ân birçok ayette kendisini “apaçık bir kitap” olarak tavsif etmiştir. Kitabın kendisine dair yaptığı bu tanımdan hareketle “mademki Kur’ân apaçıktır, herhangi bir kimse eline bir meal alıp okuduğunda onu hakkıyla anlayacaktır” iddiası ise sebep-sonuç ilişkisi içerisinde kaçınılmaz ve tartışıl(a)maz bir netice gibi takdim edilmektedir. Öyle ya, Kur’ân kendisi için “apaçık” diyorken kim kalkıp da “apaçık Kur’ân’ın mealini okuyan herhangi biri onu kolaylıkla anlar” iddiasını tartışabilir!

Ancak “apaçık kitap/Kur’ân” tabirini biraz daha yakından mercek altına aldığımızda, bu terkipte söz konusu edilen açıklığın Kur’ân’ın ifadeleriyle değil, bizzat kendisiyle ilgili olduğunu görürüz.

Şimdi bunun izahına geçelim:

Kur’ân-ı Kerim’de Kitab-ı mübin/Apaçık kitap tabiri yedi yerde, Kur’ân-ı mübin/apaçık Kur’ân tabiri iki yerde geçmektedir.

Kader bilgisi olarak niteleyebileceğimiz hususların kitab-ı mübin’de olduğunu bildiren ayetlerde[1] geçen “kitap”tan kasıt, Allah’ın ilmi ya da levh-i mahfuzdur.[2] Dolayısıyla bu ayetlerin “meâl-i müşterek”leri şöyledir:

“Kaderle ilgili hususlar, mübin olan, (yani içinde kayıtlı olan hususların aynen vuku bulmaları suretiyle doğruluklarını ortaya koyan) levh-i mahfuzdadır ya da Allah’ın ilmindedir”.

Buralardaki “kitap” sözüyle Kur’ân-ı Kerim kastedilmediğinden bu ayetler ilgili iddiaya mesnet teşkil edemezler.

Maide: 15 ile Neml: 1’de geçen “Kitab-ı mübin” ve Hicr 1 ve Yasin 69’da geçen “Kur’ân-ı mübin” tabirleri ile kastedilen ise Kur’ân’dır:

“Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi” (Maide: 15)

“Tâ. Sîn. Bunlar Kur’ân’ın, apaçık kitab’ın ayetleridir.” (Neml: 1)

“Elif. Lâm. Râ. Bunlar kitabın, apaçık Kur’ân’ın ayetleridir.” (Hicr: 1)

“O ancak bir zikir ve apaçık Kur’ân’dır.” (Yasin: 69)

Ancak buralarda yer alan “mübin” kelimesi, Kur’ân’ın/Kitab’ın ifadelerinin apaçık olduğunu, binaenaleyh her okuyanın kolaylıkla anlayabileceği bir kitap olduğu hususunu bildirmez. Zira bu anlam Kur’ân-ı Kerim’de yer alan ve Kur’ân’ın bazı ayetlerinin muhkem, bazılarınınsa müteşabih olduğunu bildiren Âli İmran: 7 ayetiyle çelişir:

“O’nun (Kur’ân’ın) bazı ayetleri muhkem olup bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir.” (Âl-i İmran: 7)

Usulcülerin çoğu ayetteki “muhkem”i tek bir anlama ihtimal eden, “müteşabih”i ise birkaç anlama ihtimali olan şeklinde tarif etmişlerdir.[3] Buna göre Kur’ân-ı Kerim’de manası açık olan ayetler olduğu gibi kapalı olan ayetler de bulunmaktadır. Bu hususu bizzat Kur’ân’ın kendisi haber vermektedir.

Zaten vakıa da bu durumu destekler. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadeleri istikra edildiğinde bazı ifadelerinin kapalı olduğu ve âlimlerin kimi ihtilaflarının da bu durumdan kaynaklandığı görülecektir. Buna örnek olarak 2/Bakara: 228’de geçen “kurû” kelimesini gösterebiliriz. Nitekim bu kelime hanımların temizlik dönemi anlamına geldiği gibi hayız dönemi anlamına da gelmektedir. Bu anlamlardan birincisini tercih eden Şafii âlimlere göre boşanmış kadınların bekleyeceği iddet, üç temizlik döneminden ibarettir. İkinci anlamı tercih eden Hanefi âlimlere göre ise iddet dönemi üç hayız dönemidir. Görüldüğü gibi bu hususta meydana gelen ihtilaf, ayette geçen bir kelimenin anlamının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

Ayrıca usul-i fıkıh ilminde Kur’ân ve Sünnet nasslarındaki ifadelerin, açık olmaları yönüne dikkat çeken “zahir”, “nass”, “müfesser” gibi; kapalı olmaları yönüne dikkat çeken “mücmel”, “müevvel” gibi kısımlara ayrılması da hep bu istikranın sonucudur. Nitekim Fahruddin er-Râzî “Muhkem” terimini, nass ve zahir ifadeleri kapsayan bir üst başlık, müteşabih terimini ise mücmel ve müevvel ifadeleri kapsayan bir diğer üst başlık olarak takdim etmiştir.[4]

Binaenaleyh “apaçık kitap/Kur’ân” tabirini, ifadeleri apaçık olarak görmek, hem Kur’ân’ın kendisine hem de vâkıa ters düşen bir anlayıştır.

Bütün bunların yanında mezkur anlayış, Hz. Peygamber efendimizi Kur’ân-ı hem tilavet eden hem de talim eden biri olarak tavsif eden ayetlerle[5] de çatışır.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kur’ân ayetlerinin okuduktan sonra onları bir de talim etmesi, Kur’ân’ın ifadelerinin apaçık olmasına aykırı bir durum teşkil eder. Zira apaçık ifadelere sahip olan bir kitabın bir muallim tarafından talim edilip öğretilmesi fuzuli bir iştigal olur. Nasıl olsa herkes kendisine okunanı apaçık olduğu için hemen anlayıvermektedir!

Bütün bunlardan hareketle şunu söyleyebiliriz ki Kur’ân-ı Kerim’in en azından bazı ifadeleri “kesinlikle” açık değil kapalıdır.

Peki, durum böyleyse “apaçık kitap/Kur’ân” ifadesi ne anlama gelmektedir?

Müfessirler, (b,y,n) maddesinden gelen “mübin/apaçık” sözcüğünün kök fiilinin müteaddi/geçişli olabileceği gibi lazım/geçişsiz de olabileceğini belirtmişlerdir.

Buna göre kök fiil lazım kabul edildiği takdirde terkibin anlamı şöyle olmalıdır: “(Allah tarafından nazil olduğu) apaçık olan kitap/Kur’ân”

Her ne kadar kök fiilin hem müteaddi hem de lazım olmasına teorik olarak bir engel yoksa da özellikle Yasin: 69 ayetinin bağlamı, kök fiilin lazım olduğu şu manayı desteklemektedir:

“Biz ona bir şiir öğretmedik, zaten (şiir) ona yaraşmaz da! O ancak bir zikir ve (şiir vs. olmadığı; vahiy olduğu) apaçık (ortada olan) bir Kur’ân’dır.”

Bağlamı dikkate alındığında şu husus net olarak ortaya çıkar ki, ayette önce Kur’ân-ı Kerim’in şiir ve beşer mahsülü olmadığı ifade edilmiş sonra da onun semavi bir kitap olduğunun; dolayısıyla vahiy menşeli Allah kelamı olduğunun apaçık bir husus olduğu vurgulanmıştır.

Bu ayeti kerimenin bağlamı ile birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan anlamının Neml: 1 ve Hicr: 1 ayetlerinde geçerli olduğunu söylemek durumundayız; zira Kur’ân ayetleri birbirini tefsir eder niteliktedir. Bir ayette kapalı olan bir husus, başka bir ayet vasıtasıyla vuzuha kavuşabilir.

Bu ayetlerde geçen “mübin” kelimesini kök fiilinin müteaddi olduğunu varsaydığımızda ise bu kelimeye “apaçık” anlamı vermek mümkün olmaz. Bu durumda “mübin” kelimesi “beyan eden”, “ortaya koyan” anlamlarına gelir. Ortaya koyduğu şeyin ne olduğu hususunda çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bunlar arasından “hidayet-dalalet”, “hak-batıl”, “helal-haram” gibi anlamlar öne çıkmaktadır.[6]

Ayrıca İmam Matüridi, kök fiili müteaddi olarak aldığı halde ortaya çıkan ihtimaller arasında şunu da zikretmiştir: Kur’ân beyan eder, ortaya koyar ki o, Allah katından inmiştir; beşer mahsülü değildir.[7] Bu durumda “mübin” kelimesini ister lazım isterse müteaddi kabul edelim ayetin anlamını belirleyen husus bağlamıdır ve bu bağlam, Kur’ân’ın beşer ürünü olmadığı vahiy kaynaklı olduğu anlamını tayin etmektedir.

Hâsılı, müfessirlerin eserlerinden istifade ile bu terkibi bağlamı içerisinde değerlendirerek anlamaya çalıştığımızda ortaya çıkan mana, mealciliğe hiç de yâr olacak bir mana değildir. Apaçık kuran/kitap sözünü “bütün ifadeleri apaçık bir kitap” şeklinde anlayıp bunun üzerine “Kur’ân-ı herkes mealden anlayabilir” neticesini bina eden malül anlayışın sahipleri, aslında Kur’ân’ın kendisine, vakıaya ve Hz. Peygamberin beyan edicilik vazifesine aykırı bir anlam ve neticeyi Kur’ân’a mâlederek kendi sırtlarına bir vebal yüklemişlerdir.[8] 

***

Abdulkadir Yılmaz’ın “Apaçık Kitap Kur’ân” adlı makalesi:

http://darulhikme.org.tr/darulhikme/tr/2009/12/21/apacik-kitap-kuran/

 

********** 

 

KAYNAKLAR:

[1] el-Enam: 59, Yunus: 61, Hud: 6, en-Neml: 75, es-Sebe: 3.

[2] Bkz.

el-Enam: 59: Taberi, IX, 283; Tefsîr-i Beydâvî, II, 165; Tefsîr-i Celâleyn, 134; el-Keşşâf, II, 355; Tefsir-i Kebîr, XIII, 12 (er-Razi “Allah’ın ilmi” vechini tercih etmiştir) Âlûsî, VII, 172; Hak Dini Kur’ân Dili, III, 472; Kurtubî, VII, 5; Mâverdî, II, 122; Nesefî, II, 24.

Yunus, 61: Âlûsî, XI, 146; Taberî, XII, 208; Te’vîlât-ı Mâtürîdî, VI, 59 (İmam Matüridi buradaki kitabın levh-i mahfuz olduğu görüşünü aktardıktan sonra gökten indirilen kitaplar olması ihtimalini de zikretmiştir. Ancak ayetin öncesi bu ihtimali uzaklaştırmaktadır.) Tefsîr-i Celâleyn, 176; Tefsîr-i Beydâvî, III, 118; Kurtubî, VIII, 357; Nesefî, II, 242; Tefsir-i Kebîr, XVII, 100.

Hud: 6: Taberî, XII, 328; Kurtubî, IX, 8; Tefsîr-i Beydâvî, III, 128; Nesefî, II, 259; Tefsir-i Kebîr, XVII, 149; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 555; Tefsîr-i Celâleyn, 291; Âlûsî, XII, 3

en-Neml: 75: Taberî, XVIII, 116; el-Keşşâf, III, 369; en-Nesefî, III, 321; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 167; Kurtubî, XIII, 231; Mâverdî, IV, 226; Tefsir-i Kebîr, XXIV, 184; Tefsîr-i Celâleyn, 79; Âlûsî, XX, 17.

es-Sebe: 3: Tefsîr-i Celâleyn, 113; en-Nesefî, III, 462; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 362; Âlûsî, XXII, 106; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 241; Kurtubî, XIV, 261.

[3] ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhît: I, 364.

[4] el-Mahsul, I, 231.

[5] Bakara: 129, Âli İmran: 164, Cuma: 2.

[6] Bkz. Tefsir-i Taberî, II, 6; Tevilat-ı Matüridi, VI, 419. Tefsîr-i Mâverdî, III, 147.

[7] Bkz. Tevilat: VIII, 536.

[8] Zikrettiğimiz ayetlere çeşitli tefsirlerden alternatif anlamların bulunması vardığımız sonucu değiştirmeyecektir. Zira biz, belirttiğimiz hususlardan hareketle tefsirlerde zikredilen bir mananın daha fazla öne çıktığını ve bu mananın tercihe daha layık olduğunu düşünüyoruz. Ortaya konulması muhtemel alternatif anlamlar, “Kur’ân’ın ifadesi apaçık olan ve kolaylıkla herkesin anlayabileceği bir kitap” olduğu neticesini doğurmadıkça, yazımızda öne çıkardığımız anlamla bir çelişki arz etme durumunun söz konusu olmayacağını belirtmeliyiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Islam’da Kadının yeri – Kadir Mısıroğlu

Islam’da Kadının yeri – Kadir Mısıroğlu

Kadir Mısıroğlu’nun 09.03.2013 tarihli bu sohbetinde şunları bulacaksınız;

– Islam’da (Şeriat’ta) Kadının yeri…

– Gündemde olan Anne Sütü Bankası projesi…

– Yakın Tarihimizde Câmi Kıyımı…

***

Iyi seyirler…

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap

Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

türkce ibadet türkce namaz namazda meal imami azam ebu hanife fatiha suresi elmalili behey saskin

Türkçe Kur’ân olur diyen Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz kafasındaki ilahiyatçılara Elmalılı Hamdi Yazır’dan cevap:

“Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”

***

Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı “sözde” din adamları, “Türkçe ibadet” konusunu ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyorlar. Halbuki Kur’ân Arapça’dır ve Arapça olarak indirildiği birçok ayetle sabittir. Bu ayetlerden yalnızca 4 tanesini zikretmekle iktifa edelim:

“Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.”[1]

“Ve işte biz o Kur’ân’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik.”[2]

“Pürüzsüz Arapça bir Kur’ân (indirdik ki, Allah’ın azabından) korunsunlar.”[3]

“Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.”[4]

Kur’ân’ın Arapça indirilmesinin en birinci sebebi, muhataplarının Arap olması ve Arapça konuşmasıdır. Kur’ân onlara bir “öğüt”, “hatırlatma” ve “uyarı” olarak indirildiğine göre, muhataplarının diliyle indirilmesi son derece tabiidir.

Allah Kitabı’nı, onun ilk muhatabı olan Arap toplumunun anlayacağı dilden ve kolaylaştırılmış olarak indirmiştir.[5] Ilk müslümanlar hem kendileri Kur’ân’ı anlamışlar hem de Islam’ı yaydıkları yeni kavim ve milletlere de onların dilleriyle anlatmışlardır. Yani, yaptıkları “tebliği”, her milletin kendi dilinden yapmışlardır.

Işte Kur’ân’da sıkca zikredilen “anlayasınız diye sizin dilinizden indirdik” mealinden hareketle, Türkçe ibadeti savunanlar şöyle demektedirler:

“Biz Arap olmadığımıza göre, kendi dilimize yapılacak bir tercümeyi ibadetlerimizde okumalıyız. Çünkü yukardakı ayetlerde açıkça vurgulanan nokta; Allah’ın bizden Kur’ân’ı anlamamızı istediğidir. Bizim anlamamız için ise Kur’ân’ın Türkçe olması şarttır.”

Bu görüşte olanlar kendilerine şu ayeti de delil olarak almaktadırlar:

“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın.”[6]

Yukarda da işaret ettiğimiz gibi, bu ve benzeri ayetler, “tebliğin” dilinden bahsetmektedir. “Ibadetin” dilinden değil. Biz, bu ikisi arasında bir fark olduğuna inanıyoruz. Bu farkı şöyle bir prensiple ifade etmemiz mümkündür:

“Tebliğin dili, her milletin kendi dilidir. Fakat, ibadetin dili dinin indirildiği dildir.” Zira yukardaki ayetin açıkladığı genel prensibin “tebliğe ait” olduğu son derece açıktır.

Demek oluyor ki “tebliğ” yapan kişiler bu tebliği muhataplarının dili ile yapacaklardır. Bu durum, hem Ilâhi maksadın hem de aklın gereğidir.

Bizim bu noktada “tebliğ dili” ile “ibadet dili”ni bir birinden ayırt etmemiz, ana dilden ibadet yapma yaklaşımının özündeki bir yanlışı ortaya koymak isteyişimizdendir.

Bu yanlış şudur:

Kutsal bir metni, o metnin indirildiği dilin dışındaki bir başka dile her kim çevirirse çevirsin, bu çevirinin Kur’ân’a bire bir eşit olamayacağı gayet açıktır. Yani, ne kadar iyi tercüme edilirse edilsin, kim tercüme ederse etsin, bu tercüme Kur’ân’a eşit olamaz. Bu konuda bütün filologlar ve edipler aynı kanaati izhar etmişlerdir. Hatta bu kanaat, Kutsal metinler değil, her hangi bir edebî metin için de böyledir. Yani, bir dilde yazılan veya söylenen bir ifadeyi, aynısıyla diğer bir dile aktarmak imkansızdır. Bunun anlamı, bir dile ait bir şey ancak o dil ile aktarılınca aynısı ifade edilmiş olur. Ancak, bir metni açık ama ve yorumlarla anlamak ve anlamaya çalışmak bahsimizin dışındadır. Biz bire bir aktarımı tartışmaktayız. Bu gerçek sebebiyledir ki: “Türkçe Ibadet” olsun diyenler de, tercümelerin ayrı Kur’ân olmadığını kabul etmekdedirler.

Biz, tercüme ile Kutsal metni karşılaştırırken şöyle bir görüş ileri sürmekteyiz:

Arapça olarak indirilmiş olan Ilâhi bir Kitab’ın bir başka dile yapılacak tercümesinin “ibadetlerde” okunabilmesi için, bu tercümenin bizzat Allah tarafından yapılmasi gerekmektedir. Ancak o takdirde bu tercüme ile önceki indirilen Kutsal metin bir birine eşit olabilir. Çünkü her ikisi de aynı Kutsal ve Müteâl kaynaktan gelmektedir. Eğer tercüme bu şekilde olsa, hem ibadetlerde hem de diğer okunması gereken yerlerde okunabilir. Hiç bir fark ortaya çıkmaz. Aksi halde, yani bir insanın yapacağı eksik-gedik bir tercümeyi Ilâhi bir Kelam’ın yerine okuyamayız. Bu görüşümüzü te’yid eden Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu konuyla ilgili şu görüşlerini aktarmak istiyoruz:

“Şimdi insaf ile düşünelim. Bu şerâit altında Kur’ân’ı tercüme ettim veya ederim diyenler yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’ân’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle Arabî yolundan ve tefâsir-i merviyyesinden anlamağa çalışmaları zarurîdir. Kur’ân’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek ahkâm istinbâtına, mes’ele münâkaşasına kalkışmamalıdır: Bunu, îmanı olanlar yapmaz, kendini bilen ehl-i insaf da yapmaz.

Kur’ân’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Maamafih öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’ân’ı harekesiz olarak şöyle dursun harekesiyle bile dürüst okuyamadığı hâlde onun ahkâm ve maanîsinden ictihâda kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki, Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsirlere, müfessirlerin te’villeri karışmıştır diye onları da kaale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’ân’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki, okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin te’vili değilse, câhil mütercimin re’yi ve te’vili, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki, Kur’ân tercümesi demekle ikitfâ etmiyor da “Türkçe Kur’ân” demeğe kadar gidiyor.

Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”[7]

Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadelerinden tercümelerin asla Kur’ân sayılamayacağını ve onların Kur’ân’ın okunması gerektiği ibadet mahallerinde okunamayacağını anlamaktayız. Biz, Kur’ân’ın başka bir dile yapılan tercümesiyle ibadet edilmesine karşıt görüşlerimizi bu bağlamda ele alıyoruz. Yani, Kur’ân’ın tercüme edilemez oluşundan yola çıkarak, yapılacak eksik gedik bir tercümenin Kur’ân yerine kâim olarak ibadet esnasında okunmasını, Kur’ân’da zikredilen birçok ayetle çelişkili görmekteyiz. Ayrıca başta “Müteşâbihât” ayetler olmak üzere, “Mukattâ” harfleri gibi birçok Kur’ân ayetlerinin, değil tercümeleri, anlamlarını bile bizim bilmemizin mümkün olmadığı yine ayette bildirilmektedir. Bize, onlarla neyin kastedilmiş olduğuna iman edip, bunların Rabbimizden olduğunu kabul etmemiz emredilmektedir.[8]

Durum böyle olunca, bir başka dile bu önemli özellikleri nedeniyle de tecümesi adeta imkansızlaşan bir Kutsal Kitab’ın okunduğu ibadet mahallinde, tercüme de okunabilir diye iddia etmenin ne derece isabetli olduğu iyi düşünülmelidir.

Kur’ân birçok ayette, kendisine benzer bir Kitab’ın getirilemeyeceğini, hatta bir suresinin bile benzerini getirmenin imkansızlığını (I’caz) açıkça bildirmektedir. Buna Kur’ân’ın “Tahaddî”si, yani meydan okuması denilmektedir. Indiği devrin “Edebî” yönden gelişmiş ve temayüz etmiş bir çağ olması da dikkate alınırsa, bu meydan okuyuş daha da bir önem arzeder. Bütün Islam alimlerinin ittifakıyla Kur’ân’ın bu mucizelik yönü, yani bir benzerinin getirilemeyeceği kıyamete kadar da geçerlidir. Böylece Kur’ân’ın bizzat kendisi, kendisinin yerine konulacak bir “benzer”in imkansızlığına, gayet açık bir şekilde dikkatleri çekmiştir. Bu konudaki bazı Kur’ân ayetleri şöyledir:

“Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz. Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”[9]

“De ki: “Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir.”[10]

Kur’ân’ın bir benzerinin getirilemeyeceği, onun diğer bir dile de aynısıyla tercüme edilemeyeceğini de ayrıca ifade eder. Yani, Kur’ân’a ne indirildiği dilden ne de bir başka dilden eş ve benzer getirilemez. Bu ayetler, bu anlamda tercümeleri de içine almaktadır. Ancak, Kur’ân’ı bire bir eşitlikle çeviremeyeceğiz demek, “ibadet haricinde” onu anlayabilmek için tefsir kitaplarına müracaat etmeyeceğiz demek değildir.

Ama tefsirleri, kendi dilimizle ibadet edeceğiz diyerek okumaya kalkmamızın ne derece akıl dışı olduğu her türlü izahtan varestedir.

Yaşar Nuri Öztürk çıkıp canlı bir televizyon yayınında “Elif, Lâm, Mîm” mukattâ harfleri, “A,B,C” gibi alfabe harfleridir diyebiliyor ve Türkçe ibadeti savunuyor. Böyle bir iddianın gayr-ı ciddî ve gayr-ı ilmî olması bir yana, yukarıda zikretmiş olduğumuz “Tahaddî” ayetleri ile çeliştiği açıktır. Eğer bu ayetler sanıldığı gibi basit harfler olsaydı, o tarihte hayatta olan yüzlerce şair ve edip Kur’ân’ın bu meydan okuyuşuna hemen bir karşılık verip Islam davasını söndürebilirlerdi. Halbuki tarih böyle bir başarıyı müşrikler adına kaydetmemektedir. Aksine, bu kolay yolu bırakıp kılınçla mücadeleyi tercih ederek mal ve canlarını tehlikeye atmaları, Kur’ân’a benzer bir kitap getirmenin imkansız oluşunun tarihî olarak isbatı ve şahididir.

Türkçe ibadetin gerekliliğini savunanlar, Namazda Kur’ân okumanın gerekmediğini iddia etmektedirler. Bu yaklaşım kendi içinde iki temel noktaya dayanmaktadır. Biri, Kur’ân’da konuyla ilgili emir ya da açıklamanın olmadığı, diğeri de namazın bir “Dua” olduğudur.

Halbuki Kur’ân’da namaz kılarken Kur’ân okumamız gerektiğine dair hem açıkça, hem de işaret yoluyla emirler vardır. Bu nedenle, “Kur’ân’da bize namazda Kur’ân okumak emredilmiyor” demek doğru değildir. Bu iddia, yeterli Kur’ân araştırmasına dayanmayan basit bir iddia seviyesinden öte geçemez.

Namazda Kur’ân okumamızı açık bir şekilde ifade eden bir ayeti burada zikrediyoruz:

“Sana **vahyedilen** Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”[11]

Bu ayet gayet açık bir şekilde Namazda Kur’ân okumamız gerektiğini emretmektedir. Namazda Kur’ân okumamızın gerektiği bu şekilde ayetle sabit olunca, tercümenin değil, ancak orjinal metnin kendisini okuyacağımız da sabit olur. Çünkü Allahu Teala’nın namazda okumamızı istediği “Vahyedilen” Kur’ân’dır. Tercümelerin ise böyle bir “vahyedilmiş” olma özelliği yoktur. Işte bu ayet, namazda okunacak metnin, “vahyedilmiş” olma özelliğini ayırıcı bir şart olarak zikretmektedir.

Bir ayet daha yazıp “Namaz Dua mıdır?” bahsine geçelim:

“Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belirli vakitlerde) gereği üzere namazı kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.”[12]

Arapça bilenler için Arapçası’nı da yazıp bir noktaya dikkat çekelim:

أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

Bu ayette geçen: “قُرْآنَ الْفَجْرِ” = “Kur’âne’l-Fecr” ifadesi sabah namazında açıktan okunan Kur’ân’a işarettir.[13]

Ana dilden ibadeti savunanların ikinci temel dayanakları, namazın “Dua” olduğu tezidir. Bu anlayışa göre, “namaz madem ki duadır. O halde kul bu duayı anladığı dilden ve istediği gibi yapabilmelidir.”

Namazın dua olduğu iddiası, Kur’ân’da zikredilen ve namaz olarak tercüme edilen “Salah” kelimesinin lügat anlamından kaynaklanmaktadır. Önce bu kelimenin Kur’ân’da hangi anlamlarda kullanıldığına birkaç örnek verelim…

Salah: (S-L-Y) Bu, kelimenin Arap dilindeki kök halidir. Bu kök halindeki anlamı da, ateşe atmak, ateşte pişirmek, kuzuyu kebap yapıp ateşte pişirmek anlamına gelmektedir. Bu kök anlamındaki yanmak ve pişmek anlamında Kur’ân’da da geçmektedir:

“Bugün yaslanın (girin) ona (Cehenneme) bakalım inkâr ettiğiniz için.”[14]

اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ

Burada اصْلَوْ = “Islav” kelimesi ateşe atılmak ve orada yanmak anlamında kullanılmıştır.

Çoğulu “Salavât” olan “Salah” kelimesi, Yahudi tapınağı “havra” anlamına da gelir. Bu anlamıyla da Kur’ân’da zikredilmiştir.[15]

“Iftiâl” babından kullanımında “Istalâ” olarak ateşte “ısınmak” anlamına gelmektedir:

“Artık Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: «Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber, yahut **ısınmanız** için o ateşten bir parça getiririm» dedi.”[16]

Daha bir kısım anlamlarının olduğunu gördüğümüz bu kelime, “Salatün” şeklinde kullanıldığında “dua” anlamına gelmektedir. Aynı kelime namaz anlamında da zikredilmektedir. Ancak namaz için kullanıldığında genellikle “Ikâme” ifadesine de yer verilir ve beraber ifade edilir.

“…Bir de haklarında hayır dua et. Çünkü senin duan kalblerini yatıştırır…”[17]

Bu kelimenin yalnız başına “Salah” olarak zikredilipte namaz anlamına geldiği şu ayeti de burada zikredelim:

“Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.”[18]

Kur’ân-ı Kerim’de bu kelimenin başka kullanımları ve anlamları için dipnotta verilen kaynağa bakılabilir.[19]

Bu verilen anlamlardan sonra, Kur’ân’da geçen “Salah” duadır diyerek, bu kelimeyi sadece dua anlamıyla anlamanın ne derece yanlış bir Kur’ân anlayışı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Namazın dua olmadığını, bu kelimenin kullanımlarından anlayabileceğimiz gibi, Kur’ân’da açıkça zikredilen “Dua” anlamındaki kelimeden de anlayabiliriz. Çünkü Kur’ân bize dua etmemizi istediğinde bunun için “Salah” kelimesini değil, “Dua” kelimesini kullanmaktadır. Ayette geçen “Dua” kelimesini görebilmeniz için tercümenin altına Arapça metini ekliyoruz:

“Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana **dua** edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.”[20]

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

Her hangi bir ihtiyaçtan dolayı yapılan duaları da Kur’ân yine bu “Dua” sözcüğüyle anlatmaktadır. Bunlar için “Salah” kelimesi kullanmamaktadır. Bir diğer örnek için de şu ayetler verilebilir:

“Orada Zekeriyya, Rabbine **dua** etti: «Rabbim! Bana katından hayırlı bir nesil ver. Şüphesiz sen, duayı hakkıyle işitensin» dedi.”[21]

هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء

*

“İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün gönlünü vererek Rabbine **dua** eder…”[22]

…وَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ

Bu ayetler, insanın bir ihtiyacı nedeniyle yapacağı duayı “Salah” olarak değil “Dua” olarak zikretmesi, namazı dua olarak anlayanların anlayışlarının doğru olmadığını göstermeye yeterli olacağı kanaatindeyiz.

Ayrıca namazın dua olduğu anlayışı mantıksal bir çelişki içermektedir, dolayısıyla yanlıştır.

Namaz = Dua’dır diyebilmemiz için, Dua = Namaz’dır da diyebilmeliyiz. Mantıksal olarak bu önermelerden biri doğru ise diğeri de zorunlu olarak doğrudur. Şayet bu önermelerin doğruluğuna evet denirse, o zaman şu suale doğru bir cevap verilmesi gerekmektedir:

Ellerini kaldırmış bir saattir dua eden bir kul kaç rekat namaz kılmış sayılacaktır?

Elbette buna verilecek tutarlı hiçbir cevap olamaz. O halde Namaz = Dua gibi bir yaklaşım yanlıştır.

Bu takdirde doğru olanı göstermemiz gerekmektedir.

Bu da şudur:

Namaz, içerisine duayı da alan çok yönlü bir ibadettir. Bu ibadetin içine dahil edeceğimiz yüzlerce manevi ve mistik hallerden ve hikmetlerden bahsedebiliriz. Bu meyanda dua, namazın taşıdığı anlamlardan bir anlam, ona dahil olan hikmetlerden bir hikmettir. Ama namaz asla sadece bir dua değildir.

Türkçe ibadetin gerekliliğini savunanların bir başka iddiasına göre, Imam-ı Azam Ebu Hanîfe yabancı dilde ibadete cevaz vermiştir!

Imam-ı Azam Ebu Hanîfe hakikaten yabancı dilde ibadete cevaz vermiş midir?

Hanefî Fıkhının en önemli kaynaklarından olan el-Mebsût müellifi Serahsî, namazda Farsca okumaya ilişkin Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının görüşlerini nakletmektedir. Serahsî, Ebu Hanîfe’nin (rahimehullah) görüşüne, Imam Ebu Yusuf ve Imam Muhammed’in katılmadığını belirttikten sonra özetle şunları söylemektedir:

“Ebu Yusuf ve Muhammed (Allahu Teala ikisine de rahmet eylesin), Kur’ân’ın mu’ciz[23] olduğunu söylemişler ve başka dillerde bu özelliğin bulunmadığından da hareketle tercümenin namazda okunmayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Ebu Hanîfe ise, Farslıların (Iranlılar) Selman-ı Fârisi’ye yazmış oldukları bir mektubu kendine delil almıştır. Bu mektubda Iranlılar; Selman-ı Fârisiye, **dilleri Arapça söylemeye yatışıncaya kadar** Fatiha’yı kendilerine Farscaya tercüme etmesini istemişler. Işte bu rivayete dayanarak Imam, tercümenin okunabileceği ictihadında bulunmuştur.”[24]

Imam Serahsî’nin (rahmetullahi aleyh) hiç bir kaynak ve senet zikretmeksizin yaptığı bu naklin ilmî hiç bir değeri olmamasına rağmen, Yaşar Nuri gibi Türkçe ibadeti savunanların bunu delil almaları doğrusu düşündürücüdür. Birçok sahih hadisi bile reddedenlerin, bu son derece zayıf bir rivayete sarılmaları ilmî araştırmalar adına üzücüdür. Ayrıca, bu rivayette açıkça Iranlıların “Dilleri yatışıncaya kadar…” şeklindeki kaydı görmeden bunu genel geçer bir delil saymak son derece sakıncalı bir çıkarımdır.

Türkçe ibadeti savunanların ellerinde delil olarak sadece bu fetva vardır. Bu fetva el-Mebsût’ta zikredilmektedir. Zayıf ve senetsiz bir rivayettir. Sahih bile kabul etsek, dikkat edilmişse rivayette, Iranlılar bir kayıt koymuşlardır. “Dilleri yatışıncaya kadar.” Ebediyyen değil. Bu önemli bir noktadır. Zaten uygulaması da sürekli olmamıştır. Ayrıca Ebu Hanîfe’nin de görüşünden daha sonra vazgeçmiş olduğu aynı kaynakta nakledilmektedir.

Nitekim Hanefîlerin büyük Alimlerinden Ibn Abidîn (rahmetullahi aleyh) de, konuya ilişkin Hanefî görüşleri aktarırken, Ebu Hanîfe’nin bu görüşünden daha sonra döndüğünü ifade etmekte ve bu durumun namaz kılacak kimsenin Fatiha’yı okumaktan aciz olması şartına bağlı olduğunu da özellikle belirtmektedir.[25]

Ibn Kudâme’nin (rahmetullahi aleyh) el-Muğnî isimli eserinde şunlar verilmiştir:

Ebu Hanîfe’nin namazda tercümenin okunacağına dair görüşünden döndüğü ve bu görüşle ne Hanefîlerin ne de başkalarının amel etmediği nakledilmiştir. Namazda Kur’ân’dan başka bir şeyin okunmayacağında alimlerin icmâı vardır. Namazda Arap olmayanların tercüme okuyabilecekleri görüşü, insanların dinden çıkmalarını kolaylaştırmak gibi bir art niyete dayanmaktadır.[26]

Kaldı ki, Hanefî mezhebinin mutlak müçtehidi her ne kadar Ebu Hanîfe ise de, Ebu Yusuf ve Imam Muhammed gibi bu mezhebin büyük Imamlarının bu görüşe karşı çıkmış olmaları dikkate alınmalıdır. Özellikle de Hanefî mezhebinde, bu iki imamın görüşü birleşince amelin ve fetvanın onların görüşlerine göre olduğu unutulmamalıdır.[27]

Türkçe ibadeti benimseyenler, Allahu Teala’nın dilinin olmadığı, dolayısıyla geçmiş milletlere de onların dilinden ayetler ve Kitaplar indirdiği şeklinde bir argüman getirmekte ve bu görüşlerini de şu iki ayetle (Elmalılı meali) delillendirmektedirler:

“O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.”[28]

“Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde.”[29]

Bu yaklaşımın yanlış olduğunu ifade etmiştik. Yani, Hz. Ibrahim ve Hz. Musa (aleyhisselam)ın sahifelerini onların dilinden indiren Allah’ın bizzat kendisidir. Yoksa bir beşerin tercümesi değildir. Işte bu önemli nokta gözden kaçmaktadır. Eğer bizim dilimizden de Allah bizzat kendisi bir Kur’ân indirse idi, tereddütsüz biz onu hem namazda hem de başka ibadetlerde okurduk. Demek istiyoruz ki, geçmiş ümmetlere onların dilinden inen Kitapları alimler tercüme etmemiş, onları bizzat Allah o dilde indirmiştir. Bu önemli farkın mutlaka dikkate alınması gerekmektedir.

Kaldı ki, söz konusu ayetlere böyle bir mana verilmesine Kur’ân’ın bütünü izin vermemektedir. Yukarıda zikredilen ayetlerin delil oluşu, birincisindeki “هُ” = “O” zamirinin; ikincisindeki “هَذَا” = “bu” ism-i işaretinin bir bütün olarak Kur’ân’ı ifade ettikleri varsayımına dayanmaktadır. Yani “evvelkilerin kitaplarında”, “Ibrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde” var olan şey Kur’ân’ın bütünüdür.

Gerçekten de eş-Şuarâ, 196. ayetinin sibâkı, bu görüntüyü vermektedir:

192 – Ve muhakkak ki O (Kur’ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
193 – (Resulüm!) Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) indirdi;
194 – Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;
195 – Açık parlak bir Arapça lisan ile.
196 – O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.

Bu ayetlerde üç kere geçen “هُ” = “O” zamirlerinden ilk ikisi zaruri olarak Kur’ân’a delalet etmektedir. Zira, uyarıcılardan olsun diye Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin kalbine Cebrail (a.s)’in indirdiği şey Kur’ân’dır. Bunda şüphe yoktur. Üçüncü zamiri de, ayetlerin söz akışına göre “Kur’ân” olarak almak tabii gözükmektedir. Doç. Dr. Halil Altuntaş bu konuda şunları yazmaktadır:

“Kur’ân’ın bütünü böyle bir anlayışa izin vermemektedir. Zira Kur’ân, tarihi olarak, sözü edilen semavi kitaplardan sonraki dönemlere ait olayları da gündeme getirmektedir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve Ashabı’nın yaşadığı olayları ele almaktadır. Bizzat Hz. Peygambere (s.a.v) yönelik ayetleri ihtiva etmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Bunların, evvelki kitaplarda yer almış olması düşünülemeyeceğine göre, ikinci zamir Kur’ân’ın kendisine, muhtevasına delalet ediyor olamaz. Bu sebeple, zaruri olarak üçüncü (هُ) zamirine bir “muzaf” takdir etmek gerekiyor. Mesela el-Kurtubî bu zamiri, “onun nüzulünün zikri” diye yorumlarken[30], ez-Zemahşerî ve Ebu Hayyan el Endelusî onu “şüphesiz bu Kur’ân, yani onun zikri”[31] diye açıklamışlardır.”[32]

Dinin emretmiş olduğu ibadetlerin pek çoğunda insanın aklî olarak anlayamadığı ama yapması istenen ibadetler vardır. Anlamayı sadece okunan şeylere indirgemek ve onları ille de anlamak gerektiği gibi bir “Rasyonelciliği” savunmak bizi çıkmazlara götürür. Örneğin, biz namazda yaptığımız hareketlerin de anlamını okuyamıyoruz. Bunların tercümeleri de yoktur. Namaza başlarken ellerin kalkıp tekbir alınmasının, ayakta durmanın, rükua eğilmenin ve secdenin, keza, secdeyi iki yapıp da rukuyu bir yapmanın v.s. anlamlarını bilmiyoruz. Ama bunları yapıyoruz. Ayrıca bu hareketlerin Türkçesi, Arapçası yoktur. Bunların bize Kul olarak Allahu Teala’nın hoşnutluğunu kazandırdığını düşünür ve yaparız. Bir diğer örnek hacdır. Kabe’yi dönmenin, şeytan taşlıyorum diyerek dikili taşlara taş atmanın, Arafat dağında gün boyu ayakta durmanın da anlamlarını bilemiyoruz ve tercüme de edemiyoruz. Ama yaparken büyük bir haz duyduduğumuza asla şüphe yoktur.

Şu ayet meali de (Elmalılı Meali) meseleyi gayet açık bir şekilde özetlemektedir:

“Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin).”[33]

Netice itibariyle namazda “meal”lerden değil de “Kur’ân”dan okumamız gerektiği ayetle sabit bir husustur. Türkçe Kur’ân olmadığını ise evvelce delilleriyle zikretmiştik.

Son sözü Elmalılı Hamdi Yazır söylesin istiyoruz:

“Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”[34]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] 12-Yusuf Suresi 2. (Hepsi Elmalılı mealinden.)

[2] 13-Ra’d Suresi 37.

[3] 39-Zümer Suresi 28.

[4] 16-Nahl Suresi 103.

[5] 54-Kamer Suresi 17. Ayrıca bakınız Ayet no: 22, 32, 40.

[6] 14-Ibrahim Suresi 4.

[7] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.

[8] Bu konudaki ayet 3-Al-i Imran Suresi’nin 7’inci ayetidir:

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.”

[9] 2-Bakara Suresi 23, 24.

[10] 17-Isra Suresi 88.

[11] 29-Ankebut Suresi 45.

[12] 17-Isra Suresi 78.

[13] Burada (17-Isra Suresi 78) ifade edilen “Sabah Kur’ân’ı” ifadesi hakkında Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinin ilgili ayetine bakılabilir.

[14] 36-Yasin Suresi 64.

[15] 22-Hacc Suresi 40.

[16] 28-Kasas Suresi 29.

[17] 9-Tevbe Suresi 103.

[18] 4-Nisâ Suresi 103.

[19] Isfehânî, Râgıb, el-Müfredât Fî Garîbi’l-Kuran, Beyrut, sayfa 285, 286.

[20] 2-Bakara Suresi 186.

[21] 3-Al-i Imran Suresi 38.

[22] 39-Zümer Suresi 8.

[23] Kur’ân’ın Mu’ciz olması demek, insanların ve cinlerin onun benzerini getirmekten aciz olmaları demektir. Daha önce ifade etmiş olduğumuz Kur’ân’ın “Tahaddîsi” budur.

[24] Serahsî, Ebu Bekr Muhammed, Kitâbu’l-Mebsût, Beyrut 1978, cild 1, sayfa 37.

[25] Ibn Abidîn, Muhammed Emin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtar, Istanbul 1984, cild 1, sayfa 483, 484.

[26] Ibn Kudâme, Ebu Muhammed, el-Muğnî eş-Şerhu’l-Kebîr, Beyrut 1992, cild 1, sayfa 526.

[27] Ibn Abidîn, Muhammed Emin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtar, Istanbul 1984, cild 1, sayfa 70 – 74. Bu konuda Hanefî mezhebinin görüşleri geniş olarak verilmiştir.

[28] 26-Şuarâ Suresi 192-196.

[29] 87-A’lâ Suresi 18, 19.

[30] Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Cami’li Ahkâmi’l-Kur’ân, cild 13, sayfa 138.

[31] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, cild 3, sayfa 335; Ebu Hayyan el-Endelusî, el-Bahru’l-Muhît, cild 7, sayfa 40, 41.

[32] Doç. Dr. Halil Altuntaş, Kur’ân’ın Tercümesi ve Tercüme ile Namaz Meselesi, 4. Baskı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2006, sayfa 36, 37.

[33] 73-Müzzemmil Suresi, 20.

[34] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.

Bu çalışma Ahmed Keleş’in Türkçe Ibadet adlı risalesinin bir nevi hülâsası sayılabilir.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk 10 Kasım’da mı öldü?

M. Kemal Atatürk 10 Kasım’da mı öldü?

*

Gazete küpürüne buradan ulaşabilirsiniz:

M. Kemal Atatürk ne zaman öldü (PDF)

*

Ölüme götüren ağır koma

Emir–komuta zinciri dışında kalan, yahut resmî senaryo ağına takılmayan haber kaynaklarının hemen tamamı şu noktada birleşiyor: M. Kemal’in ölümü, 10 Kasım (1938) günü, saat 9’u 5 geçe falan değildir.

Bu şekildeki bilgi, ölümünün kesinleşmesinden sonra düşünülüp tasarlanarak ilân edilmiş bir resmî açıklamadan ibarettir. İşin gerçeğini ve iç yüzünü hiçbir şekilde yansıtmıyor.

Resmî duyuruya itiraz edenlerin birleştikleri noktaları şöylece sıralamak mümkün:

1) Bilindiği gibi, M. Kemal’in sağlığıyla ilgili resmî raporlar, günlük olarak hazırlanıp ilân ediliyordu. Bu ilânlar, başta Cumhuriyet olmak üzere diğer gazetelerde de günü gününe yayınlanıyordu.

2) 8 Kasım günkü tebliğde, M. Kemal’in ölümüne kadar devam edecek olan ağır koma hali hakkında yapılan duyuruda şu ifadeler yer alıyor: “Bugün saat 18.30’da, hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhî vaziyetleri yeniden ciddiyet kazanmıştır.”

3) 9 Kasım günkü 3. tebliğde ise “Umumi durumun vahâmete doğru seyrettiği” bildirilmiş olup, bunun mânâsı, aslında “M. Kemal’in öldü” demektir. Aksi halde “vahâmet” tabiri kullanılamazdı. (TC Krnj, s. 629)

4) Nitekim, Cumhuriyet gazetesinin 9 Kasım gecesi yapılan yıldırım baskısında, M. Kemal’in öldüğü bilgisine yer veriliyordu. Hatıratında, Üsküdar’daki bir bayiden o gazeteden bir adet bulup okuduğunu anlatan bir öğretmen, o gün tam bir şaşkınlık hali yaşadığını belirtiyor.

5) M. Kemal’in 10 Kasım’da ölmediğini iddia edenlerden biri de, onun yıllarca şoförlüğünü yapan Seyfettin Yağız isimli şahıstır. Birkaç sene önce DB Tercüman gazetesi muhabiri Nide Eryılmaz’a konuşan yüz yaşındaki şoför, ayrıca şunları söylüyor: “Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. Söylersem, tarihi şaşırtıyorsun diyorlar. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe’ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler.”

Özet mahiyetteki bu bilgilerden sonra, şimdi de konuyla ilgili daha detaylı bilgileri aktarmaya çalışalım.

Dolmabahçe’de ölüm ve izdiham

Resmî olarak 10 Kasım 1938’de saat 9’u 5 geçe öldüğü açıklanan M. Kemal’in cenazesi, dokuz gün müddetle Dolmabahçe’de bekletildi.

Bu zaman zarfında, katafalkın önünde kalabalıklar halinde saygı geçişleri yapılıyordu… 16 Kasım günü ise, katafalkın önünde büyük bir izdiham yaşandı ve 7’si kadın olmak üzere 11 kişi ezilerek öldü.
Bu bilgileri birçok kaynaktan öğrenmek mümkün. Bütün kaynaklar aynı rakamları veriyor. Ortada bir tereddüt, bir çelişki yok.

Ancak, Atatürk’ün ölüm günü ve saati ile igili olarak, birbiriyle uyuşmayan ve hayli çelişkili görünen bilgiler var.

Bunlardan bir tanesini, gazeteci yazar Emin Karaca ortaya çıkardı.
Bir öğretmenin hatıra notlarından yola çıkarak “Atatürk’ün gerçekte ne zaman öldüğünü günümüz insanına aktaran Karaca’nın derlediği bu yazının ilgili bölümü şöyledir:

Gazetenin 10 Kasım manşeti

Günlerdir bu acı haberin verileceği anı bekliyorduk, millet olarak… Ara ara Anadolu Ajansı kaynaklı haberlerden, başucundaki hekimlerin verdiği, içinde bol tıbbi terimlerin geçtiği raporları takip ediyorduk. Artık dönülmez bir yolda yürüdüğünü az–çok seziyorduk. Radyo pek yaygın olmadığından gazeteden takip etmeye çalışıyorduk sağlık haberlerini…

8 İkinciteşrin (Kasım) 1938 Salı gecesinden beri bir fısıltı halinde kulaktan kulağa haberler dolaşıyordu, bu gece ölmüş diye… Ama resmî bir açıklama yapılmıyordu. 10 Kasım Perşembe sabahı, öğretmenlik yaptığım Üsküdar’daki okula giderken aldığım Cumhuriyet gazetesinin kapkara başlığını görüp, “Atatürkümüzü kaybettik” manşetine göz atınca, Salı gecesinden beri, iki gündür dolaşan fısıltının doğru olduğunu anlamıştım. Gazeteye dikkatlice bakıp okumaya çalışırken, bir tuhaflık dikkatimi çekti.

Yine kapkara bir çevrenin içinde, mareşal üniformalı resminin altındaki, üç satırlık şu haberi okudum önce:

“İstanbul (A.A.) Atatürk’ün müdavi ve müşavir tabipleri tarafından verilen rapor suretidir: ‘Reisicumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı saat 9’u 5 geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir.’

Sonra gayrı ihtiyarî, sağ elim yelek cebimdeki Serkisof saate gitti, 08’i gösteriyordu. Oysa ki günlerden 10 İkinciteşrin Perşembeyi yaşıyorduk; ama, saat henüz daha değil 5 geçe, 09.00 bile değildi.
Gazeteyi çantama soktum, devlet yöneticilerimiz, demek ki Atatürkümüzün ölümünün 10 İkinciteşrin (Kasım) 1938 Perşembe günü saat 09’u 5 geçe olduğunun millete duyurulmasına karar vermişlerdi… Derse girmeden önce gazetenin öteki sayfalarına şöyle bir göz atayım, dedim. İkinci sayfayı çevirdim. Yukarıda düşündüğüm nokta, daha somut bir şekilde gözümün önündeydi.
Sol başta, çift sütunda çerçeveli, Cumhuriyet’in devamlı fıkra yazarlarından Peyami Safa’nın “Atatürkümüz” başlıklı yazısı vardı. “Türk’e ait her şeyin içinde o vardı.” cümlesiyle başlıyordu, Atatürk’ün ölümünü ele alıyordu. Oysa ki, saat daha 08’i çeyrek geçiyordu.

Bunun yanında gene çift sütuna, önemli ediplerimizden İbrahim Alaeddin Beyin “Atamızı Tavaf” başlıklı ağıt–şiiri konulmuştu. Oysa ki, saat daha 08’i 20 geçiyordu. Bunun da yanında, sağda çift sütuna gazetenin devamlı fıkra yazarlarından Abidin Daver Bey’in “O Yaşıyor” başlıklı yazısı konulmuştu. Oysa ki saat daha şimdi 08.30 olmuştu… Neyse, şöyle ya da böyle onu kaybetmiştik.”

…………………………………………
Bakınız: haberaktuel.com;  barbuni.com; kenthaber.com; ve diğerleri.

 

**********

 

KAYNAK:

M. Latif Salihoğlu, Yeni Asya, 25 Şubat 2013.

Servet kardeşime teşekkürler

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Topal Osman, Ali Şükrü Bey’i neden öldürdü? Ali Şükrü Bey’i Atatürk mü öldürttü?

Topal Osman, Ali Şükrü Bey’i neden öldürdü? Ali Şükrü Bey’i Atatürk mü öldürttü? 

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ali-sukru-bey 2

Trabzon meb’usu Ali Şükrü Bey merhum

***

ali-sukru-bey-cenaze

Ali Şükrü Bey’in cenaze töreni

***

Bilindiği üzere, Birinci Mecliste iki grup vardı. Birinci Grubun lideri Selanikli M. Kemal, Ikinci Grubun lideri ise Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey idi. Kazım Karabekir Paşa’nın aktardığı şu hadise M. Kemal’in Ali Şükrü Bey hakkındaki düşüncelerini anlamamız açısından son derece önemlidir:

“Gazi M. Kemal pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, “Ankara’ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz” diye yaveri Cevat Abbas Bey’e verdi; veriştirdi. Ve “yakın, yıkın” diye çıkıştı. Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.”[1]

ali sükrü topal osman olayi kadir misiroglu

Sebilürreşad mecmuasından aktaran: Kadir Mısıroğlu, Trabzon Meb’usu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, ikinci basım, sayfa 253.

***

Ve beklenen olur… 26 Mart 1923 günü akşamından sonra Ali Şükrü Bey aniden ortadan kaybolur. Ali Şükrü Bey’in kardeşi Şevket Bey de dönemin Başbakanı Rauf Orbay’a gidip ağabeyinin kayıp olduğunu söyler.

Konu ile ilgili olarak Başbakan Rauf Orbay anıların­da şöyle yazıyor:

“Derhal arama emri verdim. Ankara Valisi Abdülkadir Bey, Jandarma Komutanı, Polis Müdürü ve bütün gü­venlik kuvvetleri seferber oldukları halde, hatta kendi arabamı da arama işlerine verdiğim halde iz bile bulunamadı.

Devamlı aramalar sonunda Çankaya yolundan geçen arama ekibine bağlı jandarmaların, ana yoldan ayrılan ara­ba izlerini tarlada sürdürmeleri sırasında yeni kazılmış bir çukurda Ali Şükrü Bey’in ölüsüne rastlanır. Ölünün avucundaki, sımsıkı tutulmuş bir sandalye ha­sırı parçasının da Topal Osman’ın evinde bulunan kırık sandalyeye ait olduğu tespit edilince, ele sağlam bir ipucu geçirilmiş oldu. Yakalanan Osman Ağa’nın adamı Musta­fa Kaptan da Ali Şükrü Beyi kendisinin Topal Osman’ın evine götürdüğünü söyledi. Ali Şükrü Bey’i orada ayakta duran Osman Ağa’nın karşısına oturtmuşlar. Ve verdikleri kahveyi içerken birdenbire üzerine atılarak boğmuşlar. Mustafa Kaptan’ın bu itirafı ile olay tamamen aydınlanmış­tı. Bu haberi akşam üzeri meclisteki odamda çalışırken ge­tirdiler.”

Rauf Orbay bunun üzerine M. Kemal’e bir tezke­re yazdığını, yemekten sonra M. Kemal ve Latife Ha­nım ile istasyondaki evde görüştüklerini ve olayı anlattığını yazıyor. Sonra Papazın Bağı’nda olduğu sanılan Topal Os­man ve adamları üstüne Meclis Muhafaza Birliği’ni değil, Muhafız Taburu Komutanı Ismail Hakkı Tekçe’yi hareke­te geçirdiklerini anlatır.

Devamla:

“Osman Ağa üstüne gelindiğini sezince, Çankaya Köşkü’ne hücum etti. Köşkte kimseyi bulamayınca kapıyı kı­rıp içeri girdi, ne bulduysa parçalayıp ortalığı karmakarı­şık etti. Bu haber geldiği sırada silah sesleri de duyuldu. Bir süre sonra haber geldi. Osman Ağa altı yardımcısı ile vu­rulmuş ve ele geçirilmiştir.”[2]

Cemal Şener’in de yazdığı gibi, burada üstüne askerler gidince Osman Ağa’nın Cum­hurbaşkanı ve Başkomutan olarak M. Kemal’in ika­metgahı olan Çankaya Köşkü’ne hücum etmesi çok anlam­lıdır. Topal Osman, Ali Şükrü’nün öldürülmesini tek başı­na planlamış olsaydı suçluluk psikolojisi ile daha farklı davranırdı. Ama silahlı askerler üstüne gelince tehlikenin Çankaya’dan kendi hayatına yöneldiğini görmüş olacak ki, kendisini bu duruma düşüren yere karşı yapacağı son şeyi yapıp silahlı saldırıya geçmişti, neden başka kimseye veya yere değil de M. Kemal’e silah çekmişti. Bu davranış çok anlamlı olsa gerek. Ayrıca M. Kemal’in Topal Osman üstüne Muhafız Taburunu gönderince Çankaya Köşkü’nü boşaltıp, istasyondaki eve yerleşmesi de olduk­ça anlamlı olsa gerektir. Olan biten adeta yapılan bir söz­leşmenin tek taraflı olarak rafa kaldırılmasını anımsatıyor. Topal Osman’ın köşkten karşılık alamayınca kapıları kırıp içeri girmesi ve kimseyi bulamayınca ne bulduysa tahrip etmesi adeta bir kahrolmanın ifadesi sayılabilir.[3]

Topal Osman’ın yaralı yakalandığı halde ölüme terkedilmesi, “acaba susturuldu mu?” sorusunu akıllara getirmiyor değil. Nitekim Topal Osman’ın arkadaşı Mustafa Sütlaç’ın oğluna anlattıklarına göre, Topal Osman yaralı olarak sedyede taşınırken M. Kemal Atatürk’e küfrediyor ve kendisine kalleşlik yaptığını söylüyormuş.[4]

Meclis karıştı… Başta Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey olmak üzere bazı milletvekilleri heyecanlı konuşmalar yaptılar.[5]

ali sükrü topal osman olayi hüseyin avni meclis tutanagi

[5] no’lu dipnot ile ilgili… Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey’in mecliste yaptığı konuşmanın bir bölümü (Meclis tutanağı)

***

Şimdi gelelim o sıradaki Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın olayla ilgili anılarında yazdıklarına:

“Osman Ağa ile maiye­tinin katil olduklan anlaşılınca yakalanmaları önemli bir ko­nu olmuştu. Çünkü alayına bağlı bölükler Gazi Paşa’nın (M. Kemal’in) koruyucularıydı. Osman Ağa’nın yakalanmasından bir gün önce M. Kemal Paşa’nın önünde yapılan bir bakanlar kurulu toplantısında Ağa’nın Muhafız Bölükleri, Meclis Muhafız Taburu ile değiştirilerek Ağa’nın Muhafız Tabu­ru tarafından yakalanıp adliyeye teslim edilmesine, köşk­teki muhafızların değiştirilmesinden önce Gazi ile eşi La­tife Hanım’ın köşkten istasyondaki binaya inmelerine ka­rar verilmişti. Gazi, eşi ile birlikte yemeğini Çankaya Köşkü’nde yedikten sonra gizlice ve kimsenin gözüne batma­dan istasyona inmiş, ondan sonra muhafızların değiştirilmesine ve Osman Ağa ile maiyetinin tepelenmesine baş­lanmıştı.”[6]

Ali Fuat Cebesoy’un anlatımında da; ölen Ali Şükrü Bey, öldürülen M. Kemal’in Özel Muhafız Tabur Ko­mutanı Topal Osman Ağa, ama Osman Ağa’nın üstüne asker giderken olağanüstü tedbir alınan kişi M. Kemal Paşa’dır.

Burada bir gariplik yok mu? Topal Osman Ağa adeta M. Kemal’den beklemediği bir tavır ile karşı karşıya kalmış izlenimini vermiyor mu?

Meclis basımevi Müdürü Feridun Kandemir ise, “Si­yasi Cinayetler” adlı kitabında bu olayı özetle şöyle anla­tıyor:

“Ilk günlerdeki araştırmalar Ali Şükrü Bey’in bir ki­şisel düşmanlıkla öldürülmüş olamayacağını anlatınca si­yasi sebeple öldürüldüğü kanısı kuvvetlenmiş, böyle bir ci­nayeti yapabilecek kimsenin de ancak Topal Osman olabi­leceği kanısı belirmişti. Bu şüphe ile, Topal Osman’ın TB­MM’deki kolu sayılan Mustafa Kaptan sorgusunda salı ak­şamı, Ağa’nın emriyle ben Ali Şükrü Bey’i eve götürdüm, dedi. Bunun üzerine Ankara ve çevresi köşe bucak aranmaya başlandı. Bu arada Mustafa Kaptan tutuklanmıştı. Onun yakalandığını duyan Topal Osman da saklanmıştı. To­pal Osman’ın saklanışı, üzerindeki şüpheleri adamakıllı kuvvetlendirmişti. Güvenlik kuvvetleri de evini sarmıştı. Evin çevresinde çok sıkı bir arama yapılıyordu. Pazar günü akşamüstü köşkün beş altı yüz metre berisinde sineklerin konup kalktığı bir çukurun içinde Ali Şükrü’nün ölüsü bulunmuştu. Çıkarılan ölünün elbisesi üzerine bir torba da ge­çirilmişti. Vücudun türlü yerleri parça parça edilmiş çift ip­le boğulduğu anlaşılmıştı. Sol eli kırılmış, dili dışarı fırla­mış, sımsıkı yumuk sol avucunda sandalyenin hasırlan kal­mıştı. Sol kulağının yanında bir de bacak yarası vardı. Ölü­nün bulunduğu yer Topal Osman’ın kaldığı yere beş yüz metre uzaktaydı. Sıra Topal Osman’ın yakalanmasına gel­mişti. Gece alınan tedbirle M. Kemal Paşa ile eşi La­tife Hanım, kimse duymadan Çankaya Köşkü’nden istas­yondaki binaya aktarıldı. Bundan sonra güvenlik kuvvetle­ri harekete geçerek Topal Osman’a teslim olmasını bildir­diler. Karşı koyunca yirmi dakika kadar çatışmadan sonra yanındakilerden bazıları öldürüldü. Topal Osman yaralı olarak ele geçti ise de kısa bir süre sonra o da öldü.”[7]

Görüldüğü gibi, Kandemir’in yazdıkları Başbakan Rauf Or­bay ve Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy’u teyid etmektedir. Yine­lenmesi gereken bir nokta ise, Topal Osman’ın yaralı ola­rak ele geçtiği ve kısa bir süre sonra öldüğüdür.

Ali Sükrü Bey'in öldürülme haber Istanbul gazetelerinde böyle yayinladi Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923

Ali Şükrü Bey’in öldürülme haberi Istanbul gazetelerine böyle yansıdı (Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923)

***

ali sükrü beyin naasinin bulunmasi üzerine 2 nisan 1923 de kendi gazetesi Tan da cekilen manset

Ali Şükrü Bey’in naaşının bulunması üzerine 2 Nisan 1923’de kendi gazetesi “Tan”da çekilen manşet

***

Olayı bu defa Muhafız Taburu Komutanı General Is­mail Hakkı Tekçe’den dineleyelim:

“Aldığım emir üstüne Muhafız Taburunu toplayıp ha­rekete geçtim. Topal Osman’ın bulunduğu Papazın Köşkü’nü kuşattım. Çember daralırken Topal Osman’ın müf­rezesi tarafından üzerimize ateş açıldı, bir erimiz şehit ol­du. Çatışmaya başladık. Gün doğarken çarpışma devam ediyordu. Çarpışma öğleden önce bitti. Topal Osman müf­rezesi bertaraf edilmişti. Topal Osman da vurulmuştu. Ölen­leri oraya gömdüm. Sağ kalanları Atatürk’ün bulunduğu istasyondaki binaya götürdüm. Meclisin kararı üstüne Topal Osman’ın ölüsü gömüldüğü yerden çıkarıldı ve meclisin önünde ayağından baş aşağı asılarak herkese gösterildi.”[8]

ali sükrü topal osman olayi ismail hakki tekce milliyet gazetesi

[8] no’lu dipnot ile ilgili… General Is­mail Hakkı Tekçe’nin Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan hatıraları

***

1. TBMM zabıt katiplerinden olup mecliste olup biten birçok gizli celseyi de izleme olanağı bulunan Mahir Iz ise hatıralarında olayın oluş biçimini şöyle anlatıyor:

“Oturmuş­lar, sohbete başlamadan önce iki nargile gelmiş. Bir taraftan da sohbet başlamış.Tam bu sırada kahveler gelmiş. Ali Şükrü Bey kahve fincanını eline alır almaz, kara donlu çe­te tarafından dördü, yağlı ipi Ali Şükrü Bey’in eğilmeyen başına geçirmişler. Ali Şükrü o esnada, Osman, yaktın be­ni! demiş ve eliyle oturduğu iskemlenin hasırlarına can havli ile o kadar kuvvetle sarılmış ki naaşının avucunda o hasır parçaları görülmüş.”[9]

ali sükrü bey topal osman olayi ankarada cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan gazetesi

Ali Şükrü Bey’in Ankara’daki cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan Gazetesi’nde böyle verildi

***

ali sükrü beyin defnolundugu gün topal osman olayi trabzonda yayinlanan istikbal gazetesinin

Ali Şükrü Bey’in defnolunduğu gün Trabzon’da yayınlanan Istikbal Gazetesi

***

Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü cinayetinin perde arkasını hatıralarında şöyle anlatıyor:

“Osman Ağa Ankara’da imiş. Sokakta rastgeldim. Yüksekte Çiftegazi Mektebi yanında oturuyor. Karacaoğlan caddesinde rastgeldim. Nereye gittiğimi sordu. ‘Meclis’e’ dedim. ‘Ben istasyona gidiyorum, beraber gidelim.’ dedi. ‘Peki’ dedim. Istasyona kadar beraber yürüdük ve konuştuk. Beni severdi, itimadı vardı. Ben de onu severdim. Meclis’in önünden geçerken dedi ki:

‘Yahu, Meclis’de bir çok vatan haini meb’us varmış, bunlar memleketi satıyorlarmış. Niye bana haber vermiyorsun? Meclis’i basıp hepsini keseceğim. Başka çare yok. Bu kadar emek, bu kadar kan. Memleketi kurtardık. Derken şimdi bunlar çıktı.’

Baktım, kemali safiyetle, sükunetle ve ciddiyetle söylüyor. Ben ise işin dehşetinden tüylerim ürperdi. Düşün, Meclis basılmış, ikinci grup doğranmış, arada diğer meb’uslardan da gitmiş. Her yer kan ve cenaze içinde, inleyen, bağıran, imdat isteyen, can çekişme hırıltıları… Ne kanlı sahne, ne facia… Cihana, Avrupa’ya karşı da ne çirkin… Tarih her gün bunun dehşetinden titreyecek… Bu adam da bunu yapar mı yapar. Müthiş bir hunhardır. Yapar da gözünü bile kırpmaz. Nitekim bana da adi bir şey söylüyor, bir portakal keser gibi söylüyor.

Dedim ki: ‘Bu hainleri sana kim haber verdi?’

Dedi: ‘Orasını sorma!’

‘Hayır, illa söyle!’ dedim ve zorlandım.

Dedi: ‘Gazi söyledi.’

Iş anlaşıldı: Mustafa Kemal ikinci gruptan bîzâr, çaresi de kalmamış. Topal Osman’a bunları katliam ettirecek. O, mevkide kalması için, hatta bütün Milletin canına kıyar. Eşsiz bir canavardır. Merhamet, ve vicdan öyle şeyler bilmez. Demek bu işi kurmuş, işin de Osman’dan başka münasıb ehli yoktur. Osman da vatanperverdir, hem de cahil. Zavallının vatan hislerini ele almış, onu iyice doldurmuş, kandırmış.

Dedim ki: ‘Ağa, ben seni çok severim. Sen de bunu bilirsin. Bana itimadın var mı, beni sever misin?’

Dedi: ‘Vardır, seni çok severim. Sen tam vatanperversin. Venizelos’u bile döğdün.’

Dedim: ‘Peki! Beni dinle! Sana babaca nasihatim var. Sen cahilsin. Işlerin içyüzünü anlamazsın. Bu lakırdılar aramızda kalacak amma, yemin et!’ Yemin etti. Devam ettim: ‘Meclis’te hain yoktur. Onlar hükumetin yolsuzluğu aleyhindeler. Biraz azgınlar, amma, iş böyledir. Sakın bu işi yapma! Bu çok fena, çok kanlı bir iştir. Sonra sana lanet okurlar. Yazık, bu Millete bu kadar hizmet ettin, bunları mahvetme. Bu işi sakın yapma! Millet Meclisini basmak pek ağır bir şeydir. Hem de sen bunu kanınla ödersin.’

Dedi: ‘Ne diyorsun?’

Dedim: ‘Böyledir. Bana söz ver! Yapmayacağına yemin et!’

‘Yapmam. Iyi ki söyledin.’ deyip yemin etti.

Bu adam cahildi, hunhardı, fakat iyi insandı, pek vatanperverdi. Anlatınca anladı. Ben de böyle dehşetli bir faciayı izale ettim diye sevindim. Artık bitti dedim. Hatta o esnada istasyonun rıhtımında beraber bir aşağı bir yukarı volta vuruyorduk. Şakalaştım. Gülüştük. O gün de istasyon pek kalabalıktı. Bir istikbal mı vardı, neydi bilmem… Bir tesadüf, bakın ne yapıyor. Çok iş tesadüfe bağlıdır. Bu tesadüfler milletin bile talihlerini değiştirirler.

Iki üç gün geçti, bir gün Ali Şükrü’nün meydanda olmadığını söylediler. Kardeşi iki gün beklemiş, bakmış yok, hükumete söylemiş, Rauf’a (Orbay) söylemiş. Hükumet arıyormuş. Bakıyoruz, Rauf’ta bir fevkaladelik var. Hey’et-i vekilede soruyorum, soruyorlar, kimseye hiçbir şey söylemiyor. Herkes merakta. Ali Şükrü ne oldu? Yine bunu Rauf’a Hey’eti Vekile resmen soruyor. Hiç bir şey demiyor. (…) Iki gün evvel Ali Şükrü akşam üzeri Karacaoğlan caddesinden hükumete giden yolda cami karşısındaki kahvede imiş. Topal’ın adamlarından ismini unuttuğum bilmem ne kaptan denilen adam gelmiş. Ali Şükrü’ye ‘Ağa seni istiyor.’ demiş. Aynı memleketli olduklarından birbirilerini tanırlarmış. Kalkmış beraber gitmişler. Ağanın evine girmişler. Demek, iş geldi, Ağa’ya dayandı. Benim de derhal Ağa ile görüştüğümüz aklıma geldi. Kendi kendime dedim: “Mutlaka ağa Meclis’i basmayınca Mustafa Kemal onu Ali Şükrü’yü öldürmeğe ikna etti.”[10]

Rıza Nur’un yazdıkları bu konuda yazılmış başka kay­naklarca desteklenmese “Rıza Nur’a özgü” düşüncelerdir denip geçilebilir. Ama görüldüğü gibi Rıza Nur’un konu ile ilgili yazdıkları ile diğer yazılanlar arasında bir yakınlık söz konusu. Farkları ise belki Rıza Nur’un konuyu daha net ifa­de etmesidir. Kaldı ki Topal Osman’ın ölümü ile M. Kemal ilişkisi Falih Rıfkı Atay’ca da çok net ifade edilmiş­tir. Falih Rıfkı Atay, Rıza Nur gibi M. Kemal’in mu­halifi filanda hiçbir dönem olmamıştır. Üstelik Milli Mücadele’nin başından M. Kemal’in ölümüne dek en ya­kın siyasal yandaşı olmuş birisidir. Sürekli M. Ke­mal’in en yakınında bulunmuş fikirdaşı sayılır. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in hayatını yazdığı ve ‘Çankaya’ adını verdiği eserinde çetelere ilişkin;

“Çeteler Kuvay-ı Milliyesi Yunan tehlikesine karşı batıda; Ermeni tehlikesi ile güneyde, Pontus tehlikesi ile Karadeniz bölge­sinde kendini göstermiştir. Bir ara Pontus Rum çeteleri al­tı – yedi binden, yirmi beş bine yükselmiştir. Bunlara karşı koymak için de Kel Oğlan veya Topal Osman gibi halk kahramanları çıkmıştır.”[11] diye yazdıktan sonra ‘halk kahramanı’ dediği Topal Osman’ın sonunu ise şöyle anla­tıyor:

“Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekle­ten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta kumandanlarından Ismail Hakkı Tekçe tarafından ve Musta­fa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.”[12]

Bir zamanların, “destan kahramanı, Topal Osman, ‘Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” saptanmasını kemalist Falih Rıfkı Atay yapıyor.

ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge muhsin yazicioglu milliyet

19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önerge Milliyet Gazetesi okurlarına böyle duyuruldu (2 Mayıs 1992, sayfa 7.)

***

19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı, aralarında rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu çeşitli partilere mensup 9 arkadaşıyla birlikte Ali Şükrü cinayetinin Meclis tarafından araştırılması talebiyle Meclis Riyaseti’ne bir önerge vermiştir. Bu önerge 7 Mayıs 1992 tarihinde okunup zapta geçmiştir.[13] Ancak Hasan Mezarcı’nın 1995 Genel Seçimleri’nde tekrar milletvekili seçilememiş olmasından dolayı verdiği önerge kadük olmuştur. Yani Yasama meclisinin değişmesi ile önergenin geçerliliği kalmamıştır.

ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi

[13] no’lu dipnot ile ilgili… Hasan Mezarcı’nın verdiği önergenin baş kısmı (Meclis tutanağı)

***

ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi muhsin yazicioglu imza

Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önergede imzası bulunan milletvekilleri

***

Trabzon’da düzenlenen ve 20 bin kişinin katıldığı cenaze töreninde Faik Ahmet Bey bir konuşma yaptı. Barutçuzade Faik Ahmet Bey’in yaptığı konuşmada Ankara’yı hedef alan ağır sözler olduğunu Nebizade Hamdi söylemektedir:

“Bütün Trabzon rıhtıma dökülmüştü. Vapurla rıhtım arasında yüzlerce sandal. Doğrusu ben de dehşete kapıldım… Sonra cenazeyi Belediye Meydanı’na naklettik. Meydanda Trabzon Ittihat ve Terakki Başkanı Hacı Ahmet Barutçu’nun oğlu Faik Ahmet Barutçu çektiği nutukta sık sık ‘Çankaya katilleri’ diye bar bar bağırıyordu. Bununla Topal Osman’ın Ali Sükrü’yü öldürüşünün Çankaya’nın emriyle olduğunu kastediyordu.”[14]

9 Nisan 1923 tarihli Istikbal gazetesinde doğrudan söylenmese de dolaylı olarak M. Kemal cinayetin işlettiricisi olarak suçlanmıştır:

“Esasen şehid-i mazlum ile katil Osman arasında bir nispet yoktur. Topal Osman, her ne kadar Meclis-i Mebusan Muhafız Bölüğü Kumandanlığı’na getirilmiş bulunsa da nihayet bir uşaktır ve onda daima bir uşak ruhu yaşamıştır. Hatta bu mevkiye kadar yine bir uşak gibi getirilmiştir. Iş bu halde iken bunun efendisi kimdir?”[15]

Topal Osman’ı kandıran ve Ali Şükrü Bey’i öldürmeye azmettirenin kim olduğunu sanırım herkes anlamıştır. Konuşmaması için Topal Osman da öldürülmüştür. Ne gariptir ki, Milli Mücadele’ye büyük katkılarda bulunmuş insanlar birer birer ortadan kaldırılmış…
*

M. KEMAL  ATATÜRK  ÇARŞAFA  GIRDI  MI ?  

Bu arada temas etmeden geçemeyeceğim…

Topal Osman Çankaya’yı kuşatınca, M. Kemal, eşi Latife hanımın çarşafını giyip istasyondaki eve geçmiş. Latife hanımın kız kardeşi yani M. Kemal’in baldızı Vecihe hanım bu enteresan olayı şöyle anlatıyor:

“Millî Mücadele’nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbirimiz hayatta kalamazdık. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Âdet olduğu üzere ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın’ dediler. Plan şuydu. Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlar­la birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım’ diyor­du. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Lati­fe’nin inadını bilirdi. Bir çarşaf buldum getirdim. Mustafa Kemal çarşafı giydi benimle birlikte dışarı çıktı. Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir’ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden bakıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışardan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm teh­didi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya baş­ladılar. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anla­yınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı.”[16]

Bu bir.

Ikincisi, hadisenin başka ravileri de var. Topal Osman’ın en yakın arkadaşı Yazıcıoğlu Mehmed’in (Bilal Kaptan) torunu Atilla Yenel, hadisenin şahidleriyle yaptığı görüşmelerde M. Kemal’ın o gece tebdîl-i kıyâfetle köşkden ayrıldığını teyid ediyor.[17]

Diğer bir şahid ise Topal Osman ile birlikte köşkü basanlardan Haliloğlu Râsim Bey (Aydın)’dir. Kendisiyle aynı adı taşıyan torunu Râsim Aydın, dedesinin hatıralarını aylarca dinlemiş, banda kaydetmiş, üstüne üstlük bir de notere tasdik ettirmiş:

“Dedemin içinde bulunduğu 8 kişilik bir grup, gecenin karanlığından yararlanarak Köşk’e gidiyor. Köşkün kapısında tanımadıkları askerler varmış. Dedemlerin içeri girmesine izin vermiyorlar. ‘Atatürk’e haber getirdik’ diyor dedemler, ama ‘siz söyleyin biz iletelim’ yanıtını alıyorlar. Içeride perdenin arkasından Atatürk’ün dolaştığını görüyorlar. Izin verilmeyince ateş ederek içeri giriyorlar. Ancak, içerdeki kalpaklı kişinin Atatürk değil Latife Hanım olduğu ortaya çıkıyor. Latife Hanım üniforma giymiş ve pencere kenarındaki sedirin üzerinde ileri geri gidip geliyormuş. Arka tarafa da lamba koymuşlar dışardan görünsün diye.”[18]

M. Kemal Atatürk’ün istasyondaki eve Latife hanımsız ve çarşafla gittiği büyük ihtimalle doğrudur. Rauf Orbay ve Ali Fuat Paşa’nın anılarında M. Kemal’in eşiyle birlikte gittiğine -her nedense- “ısrarla” vurgu yapılıyor olsa da, bu ısrar bana, hakikatin üstünün örtülmek istendiği izlenimi veriyor. Böyle gereksiz bir ayrıntının ısrarla vurgulanması gerçekten dikkat çekici.

Şimdi kemalistlerin mantığına göre “çarşaf olmasaydı M. Kemal Atatürk de olmazdı”, iyi mi !?!

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 68.

Ayrıntılı bilgi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/kazim-karabekir-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-gercekleri-anlatiyor/

[2] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 106.

M. Kemal’in yaveri Salih Bozok’un oğlu Cemil Bozok da hatıralarında, Çankaya köşkünün üst katının kurşunlarla delik deşik olduğunu söylemektedir. Bakınız; Salih Bozok, Cemil Bozok, Hep Atatürk’ün Yanında, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1985, sayfa 116, 117.

[3] Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Cumhuriyet Yayınları, Istanbul 2001, cild 2, sayfa 10.

[4] Ayrıntılı bilgi için bakınız; Cemal Şener, Topal Osman Olayı, Cumhuriyet Yayınları, Istanbul 2001, cild 2, sayfa 37.

[5] TBMM Zabıt Ceridesi, cild 28, Içtima 13, 29 Mart 1923, sayfa 227.

[6] Şener, a.g.e.: Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, sayfa 295.

[7] a.g.e.: Feridun Kandemir, Cumhuriyet Devrinde Siyasî Cinayetler, Ekicigil Matbaası, Istanbul 1955, sayfa 41.

[8] Milliyet Gazetesi, 16 Kasım 1968, sayfa 5.

[9] Mahir Iz, Yılların İzi, İrfan Yayınları, Istanbul 1975, sayfa 93.

[10] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 3, sayfa 1172 – 1175.

[11] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Istanbul 1980, sayfa 237.

[12] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Istanbul 1980, sayfa 263.

[13] Hasan Mezarcı’nın verdiği önerge için bakınız; TBMM Zabıt Ceridesi, cild 10, Içtima 74, 7 Mayıs 1992, sayfa 447 ve devamı.

[14] Hamdi Ülkümen, Hümanist Atatürk, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1994, sayfa 38. Ismail Akbal, Derin Cinayetler – Cumhuriyet’in Karanlık Yılları, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 173.

[15] Istikbal Gazetesi, 9 Nisan 1923: 886. Aktaran: Ismail Akbal, Derin Cinayetler – Cumhuriyet’in Karanlık Yılları, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 176.

[16] Ayrıntılı bilgi için bakınız; İpek Çalışlar, Latife Hanım, Doğan Kitap, Istanbul 2006 (Konsept Kitap), sayfa 56, 57.

[17] Yeni Aktüel Dergisi, sayı 49. Aktaran: Ahmed Fâruq el-Qarsî, “T.C. Çarşaf’a Medyûn-i Şükrândır!”, Furkan Dergisi, s. 9, Aralık 2006.

[18] Ecevit Kılıç, “Çankaya Baskınını Gerçekleştiren Topal Osman’ın En Yakın Adamı Haliloğlu Rasim, İpek Çalışlar’ı Doğruluyor: ‘Köşke Girdiğimizde Latife Hanım Yalnızdı’”, Yeni Aktüel Dergisi, sayı 60, 2006-36, 1427 (31 Ağustos – 6 Eylül 2006), sayfa 35.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Belgelerle Gerçek Tarih on Twitter

Belgelerle Gerçek Tarih on Twitter

https://twitter.com/Tarih_ve_Din

.

Islam’la yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark

Gün geçmiyor ki haberlerde, cinayet, hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık olaylarına rastlanmasın. Bunun başlıca sebebi hiç kuşkusuz, Allahu Teala’nın insanoğluna Peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu ilahî hükümlerin ülkemizde devre dışı bırakılıp, yerine bayrağı haç olan Isviçre’nin Medeni, Almanya’nın borçlar/ticaret ve Italya’nın ceza kanunlarının alınmasıdır. Oysa insanın fıtratını en iyi bilen; Allah’tır celle celaluhu. Öyleyse Müslüman bir toplumda, Allahu Teala’nın kanunları uygulanmalıdır.

Allahu Teala Kur’ân’da şöyle buyuruyor (Elmalılı Meali) :

“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.

Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (5-Maide Suresi, 49, 50.)

Nitekim Islamî hükümlerle, yani Şeriat ile yönetilen Osmanlı’da cinayet ve hırsızlık gibi menfur olaylara neredeyse hiç rastlanmamaktadır. Bu gerçeği, batılı diplomat ve seyyahların vesair eserlerinden yapacağımız nakillerle ortaya koyacağız. Fakat aktaracaklarımızın kemalist “tarihçiler” tarafından anlatılanlarla çeliştiğini hemen fark edeceksiniz. Çünkü onlar tarihçi değil, kemalist ideolojinin “tarihçi” kılığındaki akademik pazarlayıcılarıdırlar. Zira onlar, kemalist sistemin ayakta durabilmesinin ancak Osmanlı’nın kötülenmesiyle mümkün olabileceğini düşünmektedirler. Hakikaten kemalist sistemi eleştirdiğinizde, kemalist muhataplarınızın sürekli olarak Osmanlı’yı “kötülediklerine” ibretle şahit olacaksınız. Çünkü onlar güdümlü tarihçi, yani yarım tarihçidirler.

“Yarım hoca ‘DIN’den, yarım doktor ‘CAN’dan eder” derler… Biz de bu güzel söze “yarım tarihçi de ‘ECDAD’dan eder” sözünü ilave ediyor ve nakillere başlıyoruz.

Fransız generallerinden Comte de Bonneval, “haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta meçhul cinayetlerdir.” dedikten sonra Hıristiyanların ve özellikle rumların ahlaksızlık içinde yaşadıklarını eserinde yazmaktadır.[1]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

bonneval kitap 1

Comte de Bonneval’ın eseri

***

bonneval sayfa 215

[1] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 215’inci sayfası

***

Baltacı Mehmed Paşa’nın Prut Seferi esnasında bir müddet Osmanlı ordugahında da bulunmuş olan meşhur seyyah A. de la Motraye ise şunları kaydetmektedir:

“Hırsızlara gelince, bunlar Istanbul’da son derece nâ­dirdir: Ben Türkiye’de yaklaşık on dört sene kaldığım halde, bu müddet zarfında hiç bir hırsızın orada ceza gör­düğünü işitmedim. Yol kesen haydutların cezası kazıktır. Ben bu memlekette geçirdiğim müddet zarfında yalnız 6 haydudun kazıklandığını işittim: Onlarda hep Rum cinsindendi. Türkiye’de yankesicinin ne olduğu malum değildir: Onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.”[2]

18. yüzyılda Ingiltere’nin Istanbul Büyükelçiliği’nde bulunmuş olan Türk ve Islam düşmanı Sir James Porter bile şu itirafta bulunmaktadır:

“Türkiye’de yolkesme, ev soygunculukları ve hatta dolandırıcılık ve yankesicilik vakâları adeta yok gibidir. Harpde olsun, barışta olsun, yollar da evler kadar güvenlidir; özellikle anayolları takib ederek bütün Imparatorluk arazisini en mutlak bir emniyet içinde baştan başa katetmek her zaman mümkündür. Yolcu adedinin çokluğuna rağmen hadisenin fevkalade azlığına hayret etmemek mümkün değildir; bir çok yıllar içinde ancak bir tek hadiseye tesadüf edilebilir.

Bütün Imparatorlukta, adalet de sürat ve şiddetle tatbik edilmekte olduğu için, zabıta vukuatının önünü almakta büyük bir dikkat ve itina gösterilmektedir. En ehemmiyetsiz bir şikayet üzerine meseleyi tahkik için Bâb-ı Âlî erkanından biri derhal yola çıkarılmakta ve ilgili inzıbat sahası tahkikat masrafını ödemeye mecbur tutulduğu için, Bâb-ı Âlî temsilcisi son akçasına kadar hepsini tahsil etmeden dönmemektedir.

Ister Türkler hırsızlığı insanlığa yakışmayacak tiksindirici bir hareket sayarak alçaklık ve şerefsizlik addetsinler, ister kanunun pek kahir olmayan şiddetinden hakikaten yılmış olsunlar, her halde şurası muhakkaktır ki, Istanbul’da Türkler tarafından işlenmiş yankesicilik, dolandırıcılık ve soygunculuk vak’aları son derece nâdirdir. Insan bu şehirde Bulgarlardan sakınmalıdır, çünkü onların ekserisi hilekar ve dolandırıcıdır. Bununla beraber, bütün bunlara rağmen Istanbul’da huzur ve emniyet içinde yaşamak ve kapılarını hemen her zaman ardına kadar açık bırakmak kabildir.”[3]

sir james porterJames Porter

***

james porter kitap

James Porter’in eseri

***

sir james porter sayfa 315

[3] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 315’inci sayfası

***

A. Brayer isminde bir Fransız doktoru Istanbul’da yıllarca kalıp çok esaslı tedkiklerde bulunduktan sonra “Neuf années à Constantinople” ismindeki eserinde şöyle demektedir:

“Kur’ân daima kardeşçe geçinilmesini tavsiye etmek­le, az yemeğe kanâat düsturunu koymakla, şarap vesair müskirat gibi insanı baştan çıkaran içkileri ve her türlü hava oyunlarını men etmekle, kadınların evlerinde oturmalarını ve sokağa örtülü çıkmalarını emretmekle cemiyet hayatı için kötü olan bu temayülleri mümkün ol­duğu kadar imha etmiştir. Işte bundan dolayı Istanbul’­un en hareketli sokaklarıyla en kalabalık mahalleleri gündüz az gürültülü olur ve güneş battıktan biraz sonra da derin bir ıssızlık içinde kalır. Tophane’nin büyük meydanıyla emsali yerlerde hangi tabakadan olursa olsun bir Müslüman – Türkün diğer bir Müıslüman – Türke hiddetle baktığı nâdir görülür; fakat küfrettiği yakasına yapıştığı ve dayak attığı hiç görülmez. Ihtiyarlığın eski kahramanlık çağlarında haiz olduğu nüfuz ve tesir Müslüman Türkler arasında hala berdevam olduğu için, aksakallı bir ihtiyar öyle bir galeyanı bir kaç ata sözü ve bir iki âyet iradiyle derhal teskin edip rezalete nihayet verebilir. Düello ve intiharın ne olduğu meçhuldür. Avrupa’nın bazı payitahtlarında çok büyük polis kuvvetleri bulun­duğu halde cinayetleri önleyip canileri yakalamaya kafi gelmemesine mukabil, Istanbul’da polisin hemen hiç bir işi yok gibidir.”[4]

Brayer, aynı eserin başka bir yerinde ise şunları yazmaktadır:

“…Yankesicilik, dolandırıcılık, anahtar uydurma, kırıcılıkla çalma, pencereden girme vesair suretlerle yapılan hırsızlıklara gelince, işte o gibi vak’alar son derece nâdirdir. Ayni bir cürmün ehemmiyetsiz farklarla birbi­rinden ayrılan bu muhtelif şekilleri Avrupa ceza kanun­larının ekserisinden pek ince farklarla tefrik edilip birbi­rinden ayrı cezalara tâbi tutulduğu halde, Türkiye’de bunlar meçhuldür. Ev kapılarının şöyle böyle kapandığı ve esnafın umumî ahlaka itimad edip dükkanını açık bı­rakarak gaybubet ettiği bu muazzam payitahtta her sene azami altı hırsızlık vak’ası olur…”[5]

Fransız seyyahlarından Grelot da söyle demektedir:

“Vaktiyle Romalıların yaptığı gibi halkın hamama gidebileceğini ilan eden çan sesini beklemeye artık lüzum yoktur; Türk hamamları sabahın saat dördünden itiba­ren açılır ve ancak akşam sekize doğru kapanır; bütün bu müddet zarfında hamamda hiç bir zaman hiç bir gürültü ve kavga olmaz, hiç kimsenin elbisesi veya kesesi çalınmaz ve Ovide’in (Latin şairi) elbiselerini muhafaza için kapıda beklemesini istediği bekçiye de gerek olmaz.”[6]

grelot kitap

Guillaume-Joseph Grelot’un eseri

***

grelot sayfa 236

[6] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 236’ıncı sayfası

***

Başka bir eserde ise, “Bu memlekette hemen hiç bir cinayet vak’ası du­yulmaz; eğer bir iki fevkalade vak’a zuhur edecek olursa, onlar da ya ânî bir feveran neticelerinden veya yol kesen haydutların soygunculuklarından ibarettir.”[7] denilmektedir.

Türk ve Islam düşmanı Guer adında bir Fransız avukat bile Osmanlı Devleti’nde hüküm süren emniyet ve asayişten övgüyle bahsetmektedir.[8]

Fransız müelliflerinden A. L. Castellan ise o zamanki Türk Zabıta ve Adliyesinin sürat ve şid­detini gösteren misaller zikrettikten sonra neticeyi şöy­le anlatır:

“…Bu şiddet misallerinin cinayet vak’alarını, gayet nâdir bir hale getirmek gibi büyük bir faydası vardır, Istanbul’da gündüz olduğu gibi geceleyin de insan hiç bir mürettep taarruz korkusu olmadan dolaşabilir. Zaten ahâli bilhassa evlerde hırsızlık vak’aları olmamasına büyük bir bağlılıkla itina gösterir: Çünkü öyle bir vak’a cereyan eden sokağın bütün sakinleri çalınan malın tazminiyle mükelleftir.”[9]

1872’de Istanbul’a gelmiş olan Fransız yazar Paul Eudel’in eserinde şu satırlara rastlamaktayız:

“Insana heyecan veren ulvî bir âdet mucibince cami­ler, seyahate çıkacak kimselerin her türlü ticarî senetleri ve hisseleriyle kıymetli eşyalarını emanet olarak bırakma­larına her zaman âmâde bulunur. En eski devirlerden beri hiç bir zaman bu emanetlerden her hangi bir şey çalınmış olduğu görülmemiştir. Bizim memleketlerde hırsızların bu kadar insaflı davranacaklarını temin edemem.”[10]

Istanbul’da bir kaç sene tedkikatta bulunduktan sonra, 1855 tarihinde “La Turquie actuelle” ismindeki eserini Paris’de yayınlamış olan tarihçi A. Ubicini, Ezan’ın okunmasıyla esnafın Cami’ye gittiğini ve dönüşte her şeyi yerli yerinde bulduğunu yazdıktan sonra şöyle diyor:

“Patronların belli ve önceden bilinen saatlerde dükkanları terk ettiği ve geceleri evlerin kapılarının basit bir sürgüyle kapatıldığı o koca payitahtta, yılda sadece 4 hırsızlık vakası kaydedilmektedir. Buna karşılık münhasıran Hıristiyanların ikamet ettikleri Pera ve Galata semtlerinde gün geçmez ki hırsızlık yapılmasın veya bir cinayet işlenmesin.”[11]

ubicini kitap

Ubicini’nin eseri

***

 A. Ubicini devamında şu hadiseyi naklediyor:

“Bir Ingiliz seyyahının anlattığı şu menkıbeyi lütfen dinleyin. Bugün kendi eşyamla yol arkadaşım olan eski bir Macar zabitinin eşyasını nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, port-mantolar, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Buralarda yatağın hayali bile mevcut olmadığı için, gece üstüne uzanmak üzere ben biraz kuru ot satın almak isteyince son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızla beraber sokağın ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce:

-Burada birisi kalmalı! dedim. Yanımdaki Türk hayretle sordu:

-Niçin?

-Eşyalarımızı beklemek için.

Müslüman Türk şu cevabı verdi:

-A! ne lüzumu var? Eşyanız bir hafta gece-gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.

Ben bu sözü kabul ettim ve dönüşümde her şeyi yerli-yerinde buldum. Şu noktayı da unutmamalı ki o sırada Islam askerleri sürekli gelip geçmekteydi. Bu vakıa bütün Londra kiliselerinden Hıristiyanlara ilan edilmelidir; içlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!”[12]

ubicini sayfa 329

[11] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 229’uncu sayfası

***

ubicini sayfa 330

[12] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 330’uncu sayfası

***

A. Ubicini’nin aynı eserinin başka bir yerinde ise şu sözlere tesadüf edilmektedir:

“…Padişain Bâb-ı-Âlîsi o devirlerde hakikaten (Cihanın sığınağı) haline gelmişti. Katolikliğe nisbetle râfızî diye Avrupa’nın sinesinden söküp attığı bedbahtlar padişahın misafirleri olunca emâna mazhar olup kendi vatanlarında mahrum oldukları hürriyet ve emni­yete kavuşuyorlardı; aynı himaye bütün dinlerle mezheplere teşmil edilmiş ve Türkleri barbar sayan Garp milletleri onlardan müsamaha ve insaniyyet dersleri al­maya başlamıştı. 16’ıncı asrın ağırbaşlı bir müellifi şöyle diyordu:

— Inanılmaz şey! Barbarlar diyarında ve muazzam bir şehrin o muazzam batakhanesinde ne cinayet, ne ce­bir ve şiddet oluyor; herkesin hukuku eşitlik esasına göre temin ediliyor; bütün bedbahtlar emin bir sığınak buluyor ve büyük küçük, müslüman hıristiyan hep aynı adalete tabiî tutuluyor!”[13]

***

Evet, gördüğünüz gibi yabancılar, hatta Türk ve Islam düşmanı olanları bile Şeriat ile yönetilen Osmanlı toplumunu övmektedirler. Bugün memleketimizde meydana gelen cinayet, hırsızlık ve benzer menfur olayları burada zikretmeye gerek görmüyoruz ve sadece şu suali sormakla iktifa ediyoruz:

Allahu Teala’nın emrettiği Şeriat ile yönetilen bir Osmanlı mı, yoksa Allah’ın emir ve yasaklarını devre dışı bırakan ahlaksızlığın, asayişsizliğin ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü dinsiz kemalist bir devlet mi?

Karar sizin…

**********

 

ŞERİAT HAKKINDA BİRKAÇ YAZI:

(Medya’nın bize anlattığının aksine, Şeriat Iran değil; Kur’ân’dır, Sünnet’tir.)

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KISAS (Katilin hükmü)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

***

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri (Hırsızlık)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/14/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-hirsizlik-hirsizin-hukmu/

***

– Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – ŞAHITLIK: BIR ERKEK IKI KADIN

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/21/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-sahitlik-bir-erkek-iki-kadin-2/

***

– Kemalistlerin mi yoksa Allahu Teala’nın kanunları mı?

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

***

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri – TAADDÜD-Ü ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/03/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-taaddud-u-zevcat-cok-evlilik/

***

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Mirasta Erkeğe iki Kadın payı

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/06/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-mirasta-erkege-iki-kadin-payi-ama-sor-bi-niye/

***

– İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a) Şeriat hakkında ne dedi?

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/imam-i-azam-ebu-hanife-rh-a-seriat-hakkinda-ne-dedi/

***

– Kur’an Nizamı (Hilafet/Şeriat/Hüküm/Kanun) ile ilgili bir kaç Ayet-i Kerime

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/02/kuran-nizami-hilafetseriathukumkanun-ile-ilgili-bir-kac-ayet-i-kerime/

***

– Şeriat, Hüküm, Kanun hakkında birkaç Hadis-i Şerif

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/09/seriat-hukum-kanun-hakkinda-birkac-hadis-i-serif/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Comte de Bonneval, Anecdotes Venitiennes et Turques ou Nouveaux Memoires du Comte de Bonneval, Londra 1740, cild 1, sayfa 215.

[2]  A. de la Motraye, Voyages en Europe, Asie et Afrique, Lahey (La Haye) 1727, cild 1, sayfa 258.

[3] Sir James Porter, Turkey: Its History and Progress – the journals and correspondence of Sir James Porter – Londra 1854, Hurst and Blackett, cild 1, sayfa 315.

[4] A. Brayer, Neuf années à Constantinople, Paris 1836, cild 1, sayfa 196, 197.

[5] A. Brayer, Neuf années à Constantinople, Paris 1836, cild 1, sayfa 234, 235.

[6] Guillaume-Joseph Grelot, Relation Nouvelle d’un Voyage de Constantinople, 1680 Paris, sayfa 236.

[7] Du Loir, Les voyages du sieur Du Loir, Paris 1654, sayfa 188.

[8] Jean-Antoine Guer, Moeurs et usages des Turcs, leur religion, leur gouvernement civil, militaire et politique, avec un abrégé de l’histoire ottomane, Paris 1747, cild 2, sayfa 188.

[9] A. L. Castellan, Lettres sur la Grece, I’Hellespont et Constanti­nople, Paris 1811, cild 2, sayfa 221.

[10] Paul Eudel, Constantinople, Smyrne et Athenes, Paris 1885, sayfa 190.

[11] J.H.A. Ubicini, Ubicini, La Turquie Actuelle, L. Hachette et C. Kitabevi, Paris 1855, sayfa 328, 329.

[12] J.H.A. Ubicini, Ubicini, La Turquie Actuelle, L. Hachette et C. Kitabevi, Paris 1855, sayfa 329, 330.

[13] J.H.A. Ubicini, Ubicini, La Turquie Actuelle, L. Hachette et C. Kitabevi, Paris 1855, sayfa 437.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kadir Mısıroğlu’nun Sağlık Durumu

09.02.2013 tarihli bu sohbette şunları bulacaksınız;

Kadir Mısıroğlu’nun sağlık durumu hakkında malumat.

Kadir Mısıroğlu için okunan Hatmi Şeriflerin Mustafa Hoca tarafından yapılan duası.

Kader ile ilgili temel bilgiler.

Osmanlı’da yaşanan hadiselerin kader perspektifinden değerlendirilmesi.

Haşa, “Allah herşeyi bilmez” diyen ilahiyatcıya cevap.

Allah’ın Zat Hakikati ve Sıfatları hakkında bilgi.

Cennetmekan Sultan II. Abdülhamid Han’ın dehâsı.

Ve daha fazlası için videoyu izlemenizi tavsiye ederiz, iyi seyirler:

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Iskilipli Atıf Hoca’nın başına şapka geçirip “Giy domuz!” diyen Kılıç Ali

Iskilipli Atıf Hoca’nın başına şapka geçirip “Giy domuz!” diyen Kılıç Ali

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kilic ali iskilipli atif hoca

Kılıç Ali ve M. Kemal aynı karede

***

dr riza nur iskilipli atif hoca kilic ali giy domuz

Dr. Rıza Nur’un hatıratında olayın anlatıldığı sayfa

***

14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı yapmış olan Dr. Rıza Nur bu olayı şöyle anlatıyor:

“Bu iş aksülâmallerde kalmadı. Sivas’ta, Erzurum’da ötede beride halk şapka aleyhine kıyam etti. M. Kemal derhal Kel Ali’nin riyaseti altında bir Istiklal Mahkemesi dolaştırıldı. Epeyce adam astılar. Sayısını bilmiyoruz. Halk yıldı, iş bitti.

Asılan bir Hoca’ya pek acırım. Adını hatırlayamıyorum (Iskilipli Atıf Hoca’dan bahsediyor.)

Zavallı kanundan evvel şapka aleyhine bir risale neşretmiş, hem de bunu Maarif Vekaleti’nin izniyle neşretmiş. Adamcağızı Ankara Istiklal Mahkemnesi’ne çektiler.

“Ben bunu kanundan bir yıl evvel neşrettim. Maarif Vekaleti’de resmen izin verdi.” dedi.

Dinlemediler. Astılar. Yahu!… Mademki asılıyor, ona izin veren Maarif Vekilini de assanız ya!…

Hem de mes’ele şapka kanunundan evvel. Kanunların makabline (öncesine) şumulü olmaz ve bu en mühim huhuki bir esastır. Burda daha feci bir şey olmuş.

Kel Ali bu esnada M. Kemal’in baş celladı. Muavini de Kılıç Ali. Kel Ali fena adam değildir. Cidden vatanperverdir. Fakat cahil ve safderun. M. Kemal onu istediği gibi bu cinayetlerde kullandı. “Şunu as!” diyor, o da asıyordu. Kılıç Ali ise mel’un, habis bir şey. Onun bir merakı vardı, mahkum ettiği adamların asılmasında da bulunurdu. Bu kanlı hünerini seyretmek ona zevk veriyordu. Herif mühim çingene imiş…

Bu hocanın asılmasında Hoca’nın boynuna ip geçirilirken, Kılıç Ali de başına bir şapka geçirmiş. “Giy domuz!” demiş ve küfürler etmiş.

Zavallı böyle ölmüş ve böyle saatlerce teşhir edilmiş. Şu Kanlı Kılıç ne bayağı bir mahluktur… Insan asılan adama hakaret etmekten hayâ eder. Zavallı eli bağlıdır… Ilmik gözünün önündedir.”

*

iskilipli atif hoca sapka icin idam edildi

Iskilipli Atıf Hoca

Rahmetle anıyoruz…

 

**********

 

KAYNAK:

Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 4, sayfa 1317.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün okuttuğu Lise Tarih kitabı

M. Kemal Atatürk’ün okuttuğu Lise Tarih kitabı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 kapak

***

Sanılanın aksine, dinimize aykırı muhtevalı kitaplar M. Kemal Atatürk’ten “sonra” ortaya çıkmış değildir. Bilakis, inancımıza aykırı bu kitaplar M. Kemal döneminde ve onun direktifiyle yazılmış ve onun ölümünden sonra da kaldırılmıştır. Bunu aşağıda, biri, M. Kemal Atatürk döneminde; diğeri ise onun ölümünden sonra okullarda okutulan iki kitaptan yapacağımız alıntılarla ayrıntılı bir biçimde göreceğiz.

Buna rağmen koskoca -sözde- ilim adamlarının televizyon kanallarında utanmadan 1930 yılının din dersi kitabını ekranlarda gösterip “Atatürk ve Inönü döneminde din dersi vardı” şeklinde nutuk çektiklerini gördükçe hakikaten hayrete düşüyorum. Insanları aptal yerine koymaları ilim adamlarına hiç yakışmıyor… Hiç mi ilim haysiyetleri yok doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

M. Kemal döneminde din dersi vardı, fakat M. Kemal din derslerini aşama aşama tasfiye etmiştir. Nitekim 1933 yılında din dersleri müfredattan tamamen çıkarılmıştır. Bunu neden söylemiyorlar çok merak ediyorum.

Bu bir süreçti, aslolan ise sonuçtur; yoksa sonuca giden yolda atılan adımlar değil. Kısaca, haticeye değil neticeye bakmak lazım.

M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele döneminde, yani halkın desteğine ihtiyacı olduğu dönemde Hilafeti övdüğü meclis tutanaklarında kayıtlıdır.[1] Ancak dizginleri ele alınca Hilafet’i kaldırmıştır. Bu durumda M. Kemal Atatürk’e “Hilafetçi” demek ne kadar gayrı ilmî ve gayrı ciddî ise, “M. Kemal Atatürk din derslerine karşı değildi” demek de aynı şekilde gayrı ilmî ve gayrı ciddîdir.

Hatta Milli Mücadele’den sonra da kendi tabiriyle “tavizler” vermişti.

Mesela 20 Nisan 1924 tarih ve 491 numaralı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 2’inci maddesine, “Türkiye Devleti’nin Dini Islamdır” yazılmasına karşı çık(a)mamış, ancak 1927 yılında yazdığı Nutuk’ta bu ve benzer maddelerle ilgili şunları söylemiştir (sadeleştirildi) :

“Cumhuriyetin ilanından sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, laik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini (Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir) anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Kanunun gerek 2′nci ve gerek 26′ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılap ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir.

Millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!”[2]

kemal atatürk nutuk devletin dini islamdir cikariliyor
[2] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta yer alan sözleri

***

Nitekim 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun ile kaldırılmıştır da.[3]

Bu durumda, M. Kemal’in ses çıkar(a)mamasından ötürü 1924 Anayasa’sına giren “Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir” maddesini referans göstererek, “M. Kemal laikçi değildi, Şeriatçı idi” diyebilir miyiz?

Tabi ki hayır!

O halde aynı şekilde, din derslerinin 1933 yılında müfredattan tamamen çıkarılmış olmasına rağmen 1930 yılına ait din dersi kitabını ekranlarda -mal bulmuş mağribi edasıyla- gösterip, “işte Atatürk zamanında din dersleri vardı, Atatürk din derslerine karşı değildi” de denilemez![4]

Denilirse, bunun adı milleti aldatmak olur!..

Artık bu tür yalanlardan vazgeçilmelidir.

M. Kemal Atatürk’ü kimse müslüman göstermeye kalkmasın. M. Kemal Atatürk darwinizmden etkilenmiştir. Tabiatın “herşeyden büyük” ve “her şey” olduğunu söylemiştir.[5]

Sadece bununla da yetinmemiş ve bu teorinin okullarda (Din değil, Tarih kitaplarında) okutulmasını sağlamıştır. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi, sanılanın aksine, dinimize aykırı muhtevalı kitaplar M. Kemal Atatürk’ten “sonra” ortaya çıkmış değildir. Bilakis, bu kitaplar M. Kemal’in direktifiyle yazılmış ve onun ölümünden sonra da inancımıza aykırı muhtevası kitaptan çıkarılmıştır.

Örneğin M. Kemal Atatürk’ün Yüksek Direktifleri dairesinde Türk Tarih Kurumu tarafından yazdırılmış olan Lise Tarih Kitaplarının birinci cildinin baş tarafına 8 sayfa tutan yazıda tabiat yahut kainatın yaradılışından, insanın zuhurundan, maymunla insan arasındaki münasebetlerden uzun uzadıya bahsedildikten sonra şu neticeye varıldığı görülmektedir:

“Filhakika insan, tabiatın mahlûkudur. Hayatın büyük kaidesi de tabiate tâbi olmaktır. Tabiatte hiç bir şey yok olamaz. Ve hiç bir şey yoktan var olamaz. Yalnız tabiati vücude getiren varlıklar, tabiatın kanunları icabı olarak şekillerini değiştirirler. Arzın ve hayatın mütalea ve tetkiklerinde bu hakikat pek açık görülür.

Fakat şunu söyliyelim ki insanların bütün bilgileri ve inanışları insanın zekası eseridir. Zeka tabiî olan dimağdan (beyinden) çıkar. Bundan tabiatı anlamakta zekanın, en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşıl­dığı gibi tabiatın fevkinde (üstünde) ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka birşey olmıyacağı meydana çıkar.”

Bu yazıda tabiatın üstünde ve dışındaki bütün mefhumların insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeyler denilmekle uluhiyet mefhumunun da bunlar arasında olduğu söylenilmiş oluyor.

Yine bu kanaate göre Peygamberliğin ve bilhassa vahyin de insan beyni tarafından uydurma olacağı fikri müdafaa edilerek deniliyor ki:

“… Muhammed birdenbire Allah’ın Resûliyim diyerek ortaya çık­mamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çeki­lerek senelerce düşünüşten sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğ­muştur.

Vahiy ve ilham fikri Muhammed’ten evvel de Araplarca meç­hul değildi. Bütün iptidaî kavimler gibi, Araplar da, şairlerin, akıl er­diremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvet­ler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya kahinlere kayıptan haber ver­mek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan’da her za­man o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammed dahi cinle­rin vücuduna samimî olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin, şair­lere, şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri bir kahin gibi te­lakki ederlerdi. Muhammed’in Musa, Isa dinlerine dair öğrendik­leri de kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. Bu Peygamberler de melekler vasıtasiyle ilham aldıklarını söylemişlerdi.

O dinlerde de cin ve melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cin­ler kötü ruhlar olduğundan Peygamberler onlardan mülhem olmaz­lardı. Muhammed’de diğer Peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden ilahî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı.

Muhammed uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet oldu­ğuna samimi surette kani idi. Muhammed’i harekete getiren ilk amil bu samimî heyecanlar olmuştur.”[6]

Yani, -haşa- Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz için; “aldandı”, Onun “sandığı” gibi değildi denmek isteniyor.

Yazıklar olsun!

Yıllarca Müslümanlara bunları okuttular.

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 sayfa 90

***

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 sayfa 91

***

(Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin ismini saygı ifadesine lüzum hissetmeden yazmışlar. Salavat lütfen: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed)

M. Kemal Atatürk bu fikirde olmasaydı Tarih Kurumu bu tarzda bir mütalaayı hiçte münasip olmadığı halde, Lise kitaplarının başına geçirme­ğe cesaret edemiyeceğinde şüphe edilemez. Nitekim M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra 1939’da bu Tarih Kitapları Kurumca yeniden gözden geçirtilerek yazdırıldığı sırada bahsi geçen 8 sayfa yazı kitaptan çıkartılmıştır.

M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Türk Tarih Kurumu tarafından yeniden yazdırılan Lise Tarih kitabı “Müslüman inancına göre kaydıyla” şu tarzda değiştirilmiş, daha doğrusu düzeltilmiştir:

“Hazreti Muhammed, çok defa Mekke yakınında bir dağdaki ma­ğaraya çekilir, düşünceye dalardı. Bir gece bu mağarada, ne oldu­ğunu anlamadığı sesler duydu. Müslüman inancına göre Allah, O ’na, Cebrail ile Kur’an’ın ayetlerini gönderiyor idi ki buna vahiy denir. Ilk önce bundan hiç bir şey anlamıyan ve büyük bir heyecana uğrayan Hz. Muhammed evine döndü, eşi (zevcesi) Hatice’ye söyledi. Hatice’nin akrabalarından biri, Hz. Muhammed’e Peygamberlik geldiğini anlattı.

Bir zaman arası kesildikten sonra, vahiy tekrar başladı. Artık Hz. Peygamber’in ölümüne kadar arkası kesilmedi.

Hazreti Muhammed, insanlığa Hak dinini bildirmeğe memur ol­muştu. Müslümanlık adı verilen bu din, tek Tanrıya yani, Allah’a inanmayı ve Hz. Muhammed’i Peygamberlerin sonuncusu olarak ta­nımayı öğretiyor, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadet ve ödevlerin yapılmasını emrediyordu. Müslümanlık, puta tapıcılığı kaldırmış, Hı­ristiyan dinindeki üçüzlü Tanrı sistemini de reddetmişti. Yahudilerin yalnız kendi tanrıları olarak gösterdikleri Allah’ı da bütün alemlerin Allah’ı olarak tanımıştır.

Vahiy ile gelen Kur’an, Müslümanların din ve inanışlarını yoluna koyan ve dil bakımından da pek yüksek olan bir kitaptı. Araplar gibi edebiyata meraklı bulunan bir kavim üzerinde Kur’an’ın belağatı şa­şırtıcı bir etki yapıyordu.”[7]

***

Gördüğünüz gibi, M. Kemal Atatürk döneminde okutulan kitapta, “tabiatın fevkinde (üstünde) ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka birşey olmadığı” açıkça yazmaktadır. Buna karşılık M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu tür ifadeler kitaptan çıkarılmış ve Islam inancına uygun bir şekilde okutulmuştur.

Hiç kimse Milletimizin bu hakikatleri görmesini engelleme hakkına sahip değildir.

***

NOT: Necip Fazıl Kısakürek’in bu kitaptan dolayı M. Kemal Atatürk’e yazdıkları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/25/necip-f-kisakurekten-ataturke-allahsiz-tarih-ii-ortazamanlar-1931-yilinin-lise-tarih-kitabi/

***

Şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Tafsilat için bilhassa 6 ve 7 no’lu dipnotta kaynağı gösterilen kısma bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 717.

[3] 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 3, Içtima 1, cild 3.

Ayrıca bakınız;

Hamza Eroğlu, Türk Inkılâp Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1982, sayfa 427.

[4] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[5] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[6] Tarih II, Ortazamanlar, Devlet Matbaası, Istanbul, 1931 yılının Lise Tarih kitabı, sayfa 90, 91.

[7] Orta Çağ Tarihi, sayfa 29.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*