Bir ayet kabul edilirken diğer bir ayet neden inkar edilir?

Bir ayet kabul edilirken diğer bir ayet neden inkar edilir?

neden-kurtulduk-diyorlar-kemal-atatc3bcrk-kurtulus-savasi-milli-mc3bccadele-o-olmasaydi-babaniz-kim-olurdu-serefsiz-neyzen-tevfik-siiri

***

Bakara Suresi’nin 183. Ayet-i kerimesinde Oruç tutmak bütün müslümanlara “Farz” kılınmıştır:

BAKARA SURESI
183 – “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de **farz kılındı.** Umulur ki korunursunuz.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumus** sıyâmu (oruç) kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn.”

Başka bir ayette ise “dengi bir ceza” demek olan “kısas”, yani bu durumda “katilin katli”; farz kılınmıştır:

BAKARA SURESI
178 – “Ey iman edenler! Öldürmede kısas size **farz kılındı**. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumul** kısâsu (kısâs) fîl katlâ el hurru bil hurri vel abdu bil abdi vel unsâ bil unsâ fe men ufiye lehu min ahîhi şey’un fettibâun bil ma’rûfi ve edâun ileyhi bi ihsân, zâlike tahfîfun min rabbikum ve rahmeh, fe meni’tedâ ba’de zâlike fe lehu azâbun elîm.”

***

Peki bir ayeti kabul edenler, diğer ayete neden karşı çıkıyorlar?

Izah edeyim;

Sözkonusu ayeti uygulamadan kaldıran M. Kemal’i savunmak için…

Peki neden M. Kemal’i savunma ihtiyacı hissediyorlar?

Çünkü kendilerine onun “kurtarıcı” olduğu empoze edildiği için…

Peki neden onlara M. Kemal’in “kurtarıcı” olduğu yaklaşık bir asırdır empoze edildi?

Cevabını yine ben vereyim;

Bu ayetleri kaldırırken, oluşacak tepkileri önlemek, en azından asgariye indirebilmek için.

Peki bu ayetleri M. Kemal, yani bizden “sanılan” biri değil de doğrudan “Ingilizler” uygulamadan kaldırsaydı ne olurdu?

Hiç laf ebeliği yapmaya gerek yok;

Bu millet er ya da geç onları doğduklarına pişman ederdi.

Işte bu gerçeği bildikleri için böyle bir hileye başvurdular.

Aynı oyunu Amerika’da da oynamışlardı. Oradaki “kurtarıcı” ise düşmanı “sözde” kovup “Bağımsızlık Savaşı”nı kazanan (mason) “George Washington”du.

Anlaşılan bazı gizli güçler, bir toplumu kendi istekleri doğrultusunda yönetmek için evvela onların ülkesini işgal ediyorlar, sonra da kendilerinden olan ancak o toplumdan “sanılan” birini “kurtarıcı” rolüyle sahneye çıkarıp kendilerini ona mağlup ettiriyor ve akabinde de çekip gidiyorlar. Böylece toplumun itimadını kazanan “kurtarıcı” şahıs eliyle onları istedikleri gibi yönetiyorlar.

Yani kaleyi içten fethediyorlar…

Kaleyi içten fethettikleri an, işte o “çekip gittikleri an”dır…

Mağlubiyetin değil galibiyetin ilanıdır.

Özgürlüğüne kavuştuğunu zanneden halk için ise; esaretin başlangıcıdır.

***

Bu konuyla alakalı olarak tavsiye ettiğimiz benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/28/neden-musluman-milletin-basina-sapka-gecirmek-istediler/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu

Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu

yavuz bahadiroglu Yaşam tarzına müdahale

***

“Hükümet yaşam tarzına müdahale ediyor” diye celâllenmeden önce, ideolojik devlet yapısının 90 senedir müdahale etmediği “yaşam tarzı” bırakmaması karşısında neden sus-pus oturduğumuzun hesabını hepimizin vermesi lâzım.

Mesela, laiklik uğruna yıllar boyu inançlı kesime baskı yapılırken (komünistler de bu baskıdan nasibini çokça almıştır), bugün mangalda kül bırakmayan gazeteler, yazarlar, üniversite kodamanları ve memleketin entelektüel kesimi neden “özgürlük” demedi, “hak” demedi, “hukuk” demedi, “Yaşam tarzına müdahale ediliyor” demedi?

Benim köy evim, “Gizli âyin yapılıyor” ihbarı üzerine 1960’da jandarma tarafından basıldı. İlk kez kelepçe bileklerime geçtiğinde 14 yaşın sonlarındaydım henüz. Kapıyı ve pencere panjurlarını tüfek dipçikleriyle kırarak içeri girdiler. Her tarafı köşe-bucak aradılar. Kur’an dâhil, Osmanlı alfabesiyle yazılı ne buldularsa çuvallara doldurup götürdüler. Gazetelere haber olduk. Zamanın gazeteleri (bazıları hâlâ yayında) “Bir irtica evi basıldı, çok sayıda yasak yayın ele geçti” diye verdiler bu haberi.

“Suç”umuzu da onlardan öğrendik. Meğer biz, yani evdeki beş kızla üç kadın, bir de çocuk, yani ben, “Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek” propaganda yapmışız, telkinde bulunmuşuz…
Öngörülen cezayı yine gazetelerde okuduk: “Beş yıldan on yıla kadar hapis.”

Ne diyorsunuz siz? O günlerin darbe havası (27 Mayıs darbesi), bugünlerin demokrasi havası gibi değildi. “Hükümet-i cumhuriye”yi yıkmaya çalıştığımız söylentisi bile çıkmıştı bizim ilçede. Kaç ay “idamlık” gözüyle bakılmış, vebalı gibi bizden kaçılmıştı.

Bu ülkede bu türden envai çeşit baskılar yaşandı. Çok fazla gerilere gitmeye de gerek yok; 28 Şubat sürecinde atılan manşetler, yazılan yazılar, oynanan medyatik oyunlar, yapılan uygulamalar ortada…

Sonuç olarak şunları söylemek mümkün ki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olmaya hakkı vardı, ama lâik olmama hakkı yoktu (Yaşam tarzının sı­nırlarını devlet belirlemişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Allah’a ve Peygamberlere inanmama­ hakkı vardı, ama Kemalist olmama hakkı yoktu (İnancın sınırlarını devlet çizmişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olma hakkı vardı, fakat “tarikatçı” olma hakkı yoktu (Vicdanî kanaatin sınırlarını devlet oluşturmuştu)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bir yere kadar “dindar” olmaya hak­kı vardı, ama dinini istediği yerde, istediği gibi öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya hakkı yoktu (İmam hatiplerle ilâhiyat kapalı, özel din eğitimi ise yasaktı)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının başını açmaya, mi­ni etekle yahut şortla dolaşmaya hakkı vardı, ama başını örtmeye ve çarşaf giymeye hakkı yoktu (Modayı bile devlet belirlerdi)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının şapka giymeye hak­kı vardı, ama fes, kalpak, takke giymeye hakkı yoktu (Kılık-kıyafet devlet tarafından tanzim edilmişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Fransızca, İngilizce, Flamanca, Hintçe, Sanskritçe v.s. okuyup yazmaya, bu dillerde şarkı söylemeye hakkı vardı, ama Kürtçe/ Lazca okuyup yazmaya ve şarkı mırıldanmaya, hatta Kürt, Laz, Arnavut, Romen olmaya hakkı yoktu (Hangi ırkın ahfadı olduğumuzu devlet belirlerdi: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her lise mezununun askeri okullara girmeye hakkı vardı, ama imam-hatip lisesi mezunlarının hakkı yoktu (Meslek tercihini bile devlet yapıyordu)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının öz babasını, öz annesini sevme­meye, beğenmemeye ve bunu özgürce açıklamaya hakkı vardı; ama Atatürk’ü sevmeme, beğenmeme hakkı yoktu (Kimi seveceğimizi devlet söylerdi)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının “devrim nikâhı” da denilen nikâhsız beraberliğe hakkı vardı, ama dini nikâh kıydırmaya hakkı yoktu (Devlet nikâhımıza karışırdı)…

Daha kimin evini soruyorsunuz?

 

**********

 

KAYNAK:

Yeni Akit gazetesi, 9 Kasım 2013.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

*

Kadir Mısıroğlu’ndan muhteşem bir sohbet

Kadir Mısıroğlu’ndan muhteşem bir sohbet

– Insanın kendini tanıma yöntemleri nelerdir?

– Islam aleminin geleceği nasıl olacak?

– Kur’an’daki Hz. Hızır ve Hz. Musa (aleyhisselam) kıssasındaki “kayık” Türkiye mi?

ve daha fazlası için mutlaka izleyin:

 

.

Yabancı bir tarihçinin Atatürk devrimleriyle ilgili söyledikleri

Yabancı bir tarihçinin Atatürk devrimleriyle ilgili söyledikleri

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Arnold Toynbee medeniyet yargilaniyor Arnold Toynbee kemal atatürk

***

Atatürk inkılaplarının Islâm’a karşı yapıldığını ve bunun batılıların lehine, bizim ise aleyhimize olduğunu söylediğimizde, kemalist cenah bizi “yobaz” ve “fındık beyinli” olmakla suçluyor. Bu yüzden Atatürk devrimleriyle ilgili Arnold Toynbee’nin, yani batılı bir tarihçinin yazdıklarına yer verelim istiyoruz. Işte M. Kemal’in muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak için yüzünü çevirdiği batının bir tarihçisinin (yani bizim gibi yobaz değil !) Atatürk devrimleriyle ilgili yazdıkları:

“Türkiye’deki bu devrim, bizim Batı’daki başarılı ekonomik, siya­sal, estetik, dinî devrimler gibi bütün alanlarda yapıldığından Türk halkının toplumsal, deney ve tecrübelerini tepeden tırnağa sarstı. Türkler yalnızca anayasalarını değiştirmekle kalmadılar (bu oldukça basit bir iş sayılabilir) fa­kat Islâm inancının koruyucusu durumunda olan Halife’yi ve müessesesini, tekkeleri, medreseleri, kadınların yüzünden, ifade ettiği bütün şeylerle birlikte peçeyi kaldırdılar; Islâm’ın temel direkle­rinden olan, kişinin alnını yere koyarak kıldığı na­mazı, kılan insan için imkânsızlaştıran şapkaları giymek zorunluluğunu getirerek erkekleri inanmayanlarla aynı seviyeye getirdiler; Isviçre Medenî Hukukunu kelimesi kelimesine Türkçeye çevirip, Italyan Ceza Hukukundan alıntılar yaparak şeriatı[1] kaldırdılar ve Meclisin oylarıyla yasallaştırdılar; Osmanlı edebî mirasının büyük bir kısmını yok saymak pahasına Arap harflerini Lâtin alfabesiy­le değiştirdiler.  (…)

1922’den beri Türkler Islâmi inceliklerle alay etmek için ellerinden geleni yaptılar, yine de, Türkleri küstah olarak anons eden diğer müslümanlar arasında bile saygınlıkları arttı. Işte bu yüzden bu­gün Türklerin oldukça kararlı yürüdükleri milli­yetçilik yolunda, yarın diğer müslümanların aynı şekilde yürümesi mümkün gözüküyor. Araplar ve Iranlılar şimdiden gönüllü. Oldukça uzak olmala­rına rağmen ‘Zealot’çu Afganlılar dahi aynı yol­da yürümeye niyetli. Gerçekte, milliyetçilik müslümanların içine düştükleri bir oyun; Müslüman­ların büyük bir çoğunluğu için milliyetçiliğin ka­çınılmaz sonucu, Batı dünyasının proleter kala­balığı içinde erimek olacaktır.

‘Panislâmizm’in bu yeni görünüşü, Halifeliği yeniden diriltme atılımlarının başarısızlıkla sonuç­lanmasıyla doğdu. Ondokuzuncu Yüzyıl’ın ilk çey­reğinde, Halifelik ünvanını Topkapı Sarayı’nın san­dık odasında bulan Sultan ‘Abdülhamid’, onu kendi kişiliğinde ‘Panislâmcı’ duyguyu canlandır­mak için kullandı. 1922’den sonra, Mustafa Kemal ve arkadaşları yeniden diriltilen bu Halifelik müesesesini kendi radikal ‘Herodian’cı siyasal görüş­lerine aykırı bularak, önce Halifeliği lâik bir ku­rum haline getirdiler ve sonra tamamiyle ortadan kaldırdılar. (…)

Panislâmizm uykudadır, ne var ki, Batılılaş­mış dünyanın proleter kalabalığı Batı sömürgeci­liğine karşı ayaklanıp anti-Batıcı bir hareket oluş­turursa, uyuyan devin uyanabileceğini hesaba katmak zorundayız.”[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Şeriat; “Kur’ân’daki ayetlere, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’in sözlerine dayanan Islâm kanunu, Islâm hukuku”dur. Ayrıntılı bilgi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/m-kemal-ataturk-neyi-kaldirmis-turk-dil-kurumu-cevaplasin/

[2] Arnold Toynbee, Medeniyet Yargılanıyor, tercüme eden: Ufuk Uyan, Işaret Yayınları, Istanbul 1988, sayfa 188, 200.

***

Benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/yabanci-gozuyle-m-kemal-ataturk-inkilaplari/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/yabanci-gozuyle-lozan-ve-neticesi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/04/amerikali-profesorden-kemalistlere/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/24/inkilabin-milleti-gavurlastirmayi-amacladigina-dair-bir-delil/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-inkilabi-milleti-din%c2%b4-yerine-turk-milliyetciligi%c2%b4-etrafinda-toplamak-seklinde-tanimliyor-soylevden/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/06/ataturk-inkilaplarinin-amaclari/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/31/ataturk-inkilaplari-islama-karsi-yapilmistir/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/11/hasta-adam-misak-i-milli-kurtulus-savasi-m-kemal-ataturk-ve-kemalizm-afyonu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

 

Atatürk Mason localarını kapattı mı?

Atatürk Mason localarını kapattı mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal-atatc3bcrk-mason-mu-nizam-durusu-eli-koynunda atatürk mason muydu, atatürk mason localarini kapatti mi, kemal mason,mason nizam durusu,

Bu resim, M. Kemal Atatürk’ün mason olduğunu îtiraza mahal bırakmayacak bir şekilde göstermektedir

***

M. Kemal Atatürk ve Masonluk konusunda kemalistlerin sık sık tekrarladıkları bir klişe vardır; “Mason localarını M. Kemal kapattı, ama Ismet Inönü açtı.” Yani M. Kemal Atatürk mason değil, hatta mason düşmanıymış, fakat Inönü masonmuş demeye getiriyorlar. Sanki mason olduğu bilinen Inönü’yü Müslüman milletin başına Başbakan yapan M. Kemal Atatürk değilmiş gibi…

Aslında olay çok farklı.

M. Kemal hayattayken masonlar devleti tamamen ele geçirmişti, dolayısıyla işlerini devlet eliyle yürütüyorlardı. Zaten Masonların amacı devleti ele geçirmektir, o dönem devleti ele geçirdiklerine göre mason localarının kapanmasında bir mahsur yoktu. Kaldı ki, mason locaları kapatılmadı, 9 Ekim 1935’te kendi kendilerini fesh ettiler. 9 Ekim’de… M. Kemal’in ve masonların özel anlam yükledikleri 9 sayısını burada da görmekteyiz.

Ancak Batı’nın zorlamasıyla 1946 yılında demokrasiye, yani çok partili sisteme geçilince, Inönü, iktidarı kaybedeceğini anladı. (Nitekim 1950 seçimlerinde kaybetti.) Bu beklenen hezimeti engellemek -engelleyemeyecekse devleti yeniden ele geçirmek- için olsa gerek, mason localarını tekrar açtı.

Dikkat !

Mason locaları 1948’de, yani çok partili sisteme geçildikten sadece iki sene sonra açıldı.

Eğer Inönü sırf mason olduğundan dolayı locaları açmış olsaydı, 1948 senesine kadar beklemezdi; başa geldiği 1938 senesinde veya bir iki sene sonra açardı.

Diğer taraftan, eğer M. Kemal mason düşmanı olsaydı, mason localarını kapatmakla kalmaz (ki kapatmadı), aynı zamanda masonları devlet yönetiminden de uzaklaştırırdı. Mason localarını “zararlı oldukları” gerekçesiyle kapatan birinin, masonları da mahkeme huzuruna çıkarttırması icab etmez miydi? Fakat o tam aksini yaptı… Masonları Devlet yönetimine yerleştirdi.

O halde locaları kapatıp (yani kapatması halinde bile), devlet yönetimine masonları yerleştirmek mason düşmanlığı değil, bilakis; “Masonik Devlet” kurmaktır.

Farzedelim Mason localarını M. Kemal kapatmıştır, peki bu durum onun mason düşmanı olduğunu mu gösterir? Eğer bu mantıkla hareket edilirse, o zaman M. Kemal’i “Türk düşmanı” da ilan etmemiz gerekecektir. Zira “Türk Ocaklarını” kapatan M. Kemal’den başkası değildi.[1]

Isterseniz bu meseleyi biraz daha açalım…

Mason locaları kendilerini feshetmeden önce zaten birçok dernek kapanmış/kapatılmıştır. Bu süreci başlatan temel düşünce, M. Kemal’in bir demecinde karşılığını bulmaktadır:

“Milletlerin tarihinde bazı devirler vardır ki, muayyen(belli) maksatlara erebilmek için maddî ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı istikamete yöneltmek lâzım gelir… Memleketin ve inkılâbın içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lâzımdır. Aynı cinsten olan kuvvetler müşterek(ortak) gaye yolunda birleşmelidir.”[2]

*

m. kemal atatürk mason localari m. kemal atatürk türk ocaklari aksam gazetesi 26 Mart 1931[2] no’lu dipnotta bahsi geçen demeç: “Aynı cinsten olan kuvvetler birleşmelidir.” (Akşam Gazetesi, 26 Mart 1931, sayfa 1.)

***

Bu konuşmayı izleyen süreç içerisinde önce Türk Ocakları, sonra da Muallim Birlikleri, Kadınlar Birliği ve Mason Locaları gibi dernekler kapanmış veya kapatılmıştır.[3] Bununla birlikte, bakan, milletvekili, vali ve üst düzey bürokrat olan tüm masonlar görevlerinde bulunmaya devam ettiler.[4]

Görüldüğü gibi söz konusu derneklerin kapanması/kapatılması bir “yok etme” değil, tam tersine “devletle bütünleşme”dir. Bu yüzden M. Kemal’in “Masonik Devlet” kurduğunu iddia ediyoruz. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, şayet masonları devlet yönetiminden uzaklaştırmış olsaydı, bu durumda M. Kemal’in mason düşmanı olduğunu kabul edebilirdik. Fakat o tam aksini yaptı… Masonları Devlet yönetimine yerleştirdi.

Büyük Üstad(!) Mim Kemal Öke’nin Mason Derneği’nin 1949 yılındaki büyük kongresinde yaptığı ve Türk Mason Dergisi’nin birinci sayısının 12-14’üncü sayfalarında yayınlanan konuşmasında bu konuyla ilgili olarak söyledikleri tezimizi doğrulamaktadır:

“Memleketin siyasi akışları bir an için bizim mesaimizi men etmişti. Bu yalnız bizim değil, Türk Ocakları, Kadınlar Birliği vesaire gibi teşekküllere de teşmil edilmişti. Bu tatili mesai bir kapanış değil, bir ima üzerine olmuştur. Atatürk mason teşekkülü için çok büyük iltifatta bulunmuş, Ankara’daki binaya her yıl 3 bin lira yardım etmişlerdir. Bugün başımızdakiler de aynı yardımda bulunmuşlardır. Atatürk memleketimizi ziyarete gelen tanınmış şahsiyetleri bu lokalde kabul ve ziyaret etmiştir. Mason teşekkülünü Atatürk kapattırmamıştır. Siyasi ahval o zaman böyle bir imayı mecburi kılmıştır.[5]

Masonlar, M. Kemal Atatürk’ün gazetesi Anadolu Ajansı’nda şu bildirgeyi yayınlamışlardır:

“Mes’ul ve maruf (sorumlu ve herkesçe bilinen) imzalar altında Ajansımıza verilmiştir. Türk Mason Cemiyeti memleketimizin sosyal tekamülünü ve günden güne artan muazzam terakkilerini dikkate alarak ve Türkiye Cumhuriyetinde hakim olan demokratik ve cidden laik prensiplerin tatbikatından doğan iyilikleri müşahede ederek faaliyetine, bu hususta **hiç bir kanun olmaksızın** nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketimizin sosyal ve kültürel kalkınmasına çalışan Halk Evlerine teberruu muvafık (bağışı uygun) görmüştür.”[6]

*

masonlar kendilerini feshetti, atatürk mason localarini kapatti, m. kemal atatürk mason mu, m. kemal atatürk mason localarini kapatmadi, atatürk mason localarini kapatti gazete, atatürk mason gazete, anadolu ajansi 10 ekim 1935[6] no’lu dipnotta bahsi geçen bildirge…

***

Ayrıca Şükrü Kaya hükümet adına kamuoyuna yaptığı resmi açıklamada;

“Türk Masonları kendi **ideallerinin hükümetin esas programına dahil olduğunu** görerek, kendi teşkilatlarını **kendileri fesh etmişlerdir. Hükümetin bu iş üzerinde hiç bir teşebbüsü ve alakası yoktur.” ** diyerek son noktayı koymuştur.[7]

Son olarak mühim bir ayrıntının altını da çizmemiz gerekir. Kendini fesheden “masonlar”dan kasıt, 1.’den 3. dereceye kadar olan masonların derneğidir. Masonların bildiğimiz 2 teşekkülü vardır. Birincisi, işte bu 1-3 dereceli masonların yönetildiği dernektir ki buna “Büyük Loca” denir. Ikincisi ise 4. dereceden 33. dereceye kadar olan masonların yönetildiği teşekküldür ki, buna da “Süprem Konsey” (Yüksek Şura) denir. Dolayısıyla masonluk, Türkiye’de faaliyetlerini tamamen askıya almış değildir. Sadece 1-3 dereceli masonların derneği kendilerini feshetmiş, üst dereceli masonların yer aldığı “Süprem Konsey” ise hiç kapanmamış ve faaliyetlerine devam etmiştir.[8] Nitekim 1938 yılında 3, 1939’da 1 ve 1940’da ise 6 mason 33. dereceye terfi ettirilmişlerdir.[9]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Akşam Gazetesi, 26 Mart 1931, sayfa 1; Vakit, 25 Mart 1931, sayfa 1; Cumhuriyet, 25 Mart 1931, sayfa 1; Milliyet, 25 Mart 1931, sayfa 1.

Ayrıca bakınız; Mahmut Esat, “Gazinin Dileği”, Milliyet, 25 Mart 1931, sayfa 1.

– Hüseyin Tuncer, Yücel Hacaloğlu, Ragıp Memişoğlu, Türk Ocakları Tarihi (Açıklamalı Kronoloji) 1912-1997, cild 1, Türk Yurdu Yayınları, Ankara 1998, sayfa 388.

[2] Akşam Gazetesi, 26 Mart 1931, sayfa 1; Vakit Gazetesi, 25 Mart 1931; Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1931.

Ayrıca bakınız;

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild I-III, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 1989, cild 3, sayfa 130.

[3] Dr. Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, 2. Baskı, Boyut Kitaplar, Istanbul 1999, sayfa 321.

[4] Dr. Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, 2. Baskı, Boyut Kitaplar, Istanbul 1999, sayfa 323.

[5] Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Yurt Kitap Yayın, Istanbul 2008, sayfa 229, 230.

[6] Anadolu Ajansı, 10 Ekim 1935.

Söz konusu haber yerel basında yayınlanmıştır. Bakınız; “Türk Mason Cemiyeti Kendi Kendini Feshetti”, Varlık Birlikte Yaşar, 11.10.1935, sayfa 2.

[7] Celil Layiktez, Türkiye’de Masonluk Tarihi, cild 1, Başlangıç 1721-1956, Yenilik Basımevi, Istanbul 1999, sayfa 165.

[8] Celil Layiktez, Türkiye’de Masonluk Tarihi, cild 1, Başlangıç 1721-1956, Yenilik Basımevi, Istanbul 1999, sayfa 164, 167.

[9] 1938 yılında 33. dereceye yükseltilen masonların isimleri şöyledir; Memduh Altar, Ali Galip Taş ve Cevdet Hamdi Balım. Bakınız; Ahmet Akkan, “Mustafa Hakkı Nalçacı (1882-1953) 11. Büyük Üstadımız (8. ve 10. Devre)”, Mimar Sinan Dergisi, sayı 88, Yenilik Basımevi, Istanbul 1993, sayfa 20.

1939 yılında Hüseyin Mazlum Torun, 1940 yılında ise Dr. Halit Tekin, Burhanettin Devellioğlu, Mecdi Ali Akasya, Ziya Osman Gökşin, Ismail Hakkı Koni ve Dr. Hüsamettin Fuat Sunol adlı masonlar 33. dereceye yükseltilmişlerdir. Bakınız; Tamer Ayan, “1928 – 1933 Yılları Arasında Meydana Gelen Dört Masonik Olayın Tarihçesi”, Mimar Sinan Dergisi, sayı 135, (Özel sayı, 2005), Yenilik Basımevi, Istanbul 2006, sayfa 123, 124.

***

Benzer yazılarımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/13/m-kemal-ataturk-mason-mu-ataturk-mason-localarini-kapatti-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/11/28/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ataturk-masondu/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Salâtu Selâm’ın Ve Tekbir’in Türkçeleştirilmesi

Salâtu Selâm’ın Ve Tekbir’in Türkçeleştirilmesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Türkce Ezan, Türkce Salatu Selam, Türkce tekbir, Türkce ibadet Atatürk müslüman mi, Atatürk dindar mi, Atatürk dinsiz mi Tanri Uludur, Atatürk Ezan

Afyonkarahisar Müftülüğüne gönderilen tamim…

***

diyanet isleri baskani rifat börekcinin türkce salatu selam türkce tekbir hakkindaki tamimi, atatürk türkce ezan kemal türkce ezan

Bu da başka bir Müftülüğe gönderilen tamim…

***

Ezan ardından 1932 yılında Salat-ü Selam ve Tekbirin de Türkçe okunmasına karar verilmiş…

Tek partili yıllarda iktidar, kendi kurumsal aygıtı içerisinde konumlandırılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birtakım uygulamalarını muhalefet olarak addetmiş olsa da bu kurumu kendini meşrulaştırmak amacıyla kullanma gayreti içerisinde olmuştur

Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarında muhalefet denildiğinde akla ilk olarak dini muhalefet gelir. Temelde dini Saikler olmasa dahi muhalefet hareketleri bir biçimde dine dayanma gereği duyar. Bu durum günümüzde de değişmiş değildir aslında. Buna mukabil tek partili zulüm yıllarında çokça söz edilmesine karşın mahiyeti, talepleri, tesirleri, taşıyıcıları, hedef kitlesi hakkında pek fazla malumatımız yok.

Tek partili yıllarda iktidar, kendi kurumsal aygıtı içerisinde konumlandırılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birtakım uygulamalarını muhalefet olarak addetmiş olsa da bu kurumu kendini meşrulaştırmak amacıyla kullanma gayreti içerisinde olmuştur. 1932 yılında uygulamaya konulan ve birkaç yıl sonra vazgeçilen fakat meydana getirdiği korku bütünüyle yakın tarihteki dini algıya tesir etmiş olan Türkçe ibadet uygulaması bunlardan biri olarak zikredilebilir.

Dini alanın rejim açısından nasıl bir mücadele konusu olduğunu görmek bakımından devrin Diyanet İşleri Reisi Rifat [Börekçi]’nin 6 mart 1933 tarihli tamimi dikkat çekicidir. Salât u selâm duaları da dahil olmak üzere ibadetlerin Türkçeleştirilmesi projesinin ulaştığı boyutları gösterdiği kadar bu yıllarda İslam odaklı muhalif seslerin nasıl susturulmaya çalışıldığını da göstermektedir. Bu devrin ayrıntıları hakkında bölük pörçük de olsa değişik kaynaklarda epey malumat bulunmakta. Tek-parti döneminde Ramazan aylarının dinî propaganda yapılabilecek uygun ve elverişli bir ortam yarattığına dair “endişeli” yaklaşımlar da dahil olmak üzere daha pek çok konu hakkında kronolojik bilgiler Dücane Cündioğlu’nun Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi(1. Baskı Ocak 1998) kitabından okunabilir. Diyanet’in yaşadığı baskı, çelişki, ağırdan alma vb. tavırları konusunda ise Cemil Koçak’ın Tek-parti Devrinde Muhalif Sesler (1. Baskı 2011) kitabının ilgili bölümlerine müracaat edilebilir.

İmam Ali Adıgüzel’in saklamış olduğu belgeden Dücane Cündioğlu’nun kitabında da söz ediliyor. Bu tamimin yayımlanma sürecine tesir eden Bursa olaylarından da tabii.

Bu belgeyi önemli kılan ise hem belgenin gönderildiği müftülüğün belli olması hem de üzerine yıllar sonra yazılan fakat muhalif sesi yansıtan kenar notu. Tamimin gönderildiği yıllarda, Afyonkarahisar müftüsü Hüseyin Fevzi Bayık’tır. Bayık, 1916 yılında Afyonkarahisar Müftüsü olur ve 1960’da aynı görevden emekliye ayrılır.

Belge üzerinde yer alan son derece dikkat çekici notta şunlar yazıyor: “Allah’a hamdolsun. Ezanı Muhammedinin aslı gibi Arapça okunmaya başlandığı tarih: 17.06.1950”

“Bilindiği üzere Arapça Ezan yasağı 16 Haziran 1950 tarihli 5665 sayılı kanunla, Türk Ceza Kanunu’nun 526. Maddesinin değiştirilmesiyle kaldırılmıştır. Tamimin gönderilmesinden şu çıkarımı da yapmak imkan dahilinde: “ Din adamları” her ne kadar devletin maaşlı memuru da olsalar, öyle görülüyor ki, her zaman kendilerinden beklenenler doğrultusunda hareket etmiyorlardı.

Bu nottan hareketle değişik tahminler yürütmek mümkün. Anlaşılan o ki bu belgeyi elinde bulunduran kişi, muhalefetini ve aynı zamanda sevincini ve elbette şükrünü el yazısıyla ifade etmekten kendini alıkoyamamıştı.”

***************

Arşivden çıkan yasak

Ezan ardından 1932 yılında Salat-ü Selam ve Tekbirin de Türkçe okunmasına karar verilmiş

Kararda Türkçe ezanın okunduğu bir zamanda Arapça Salat-ü Selam okumanın ahenksiz düşeceği belirtiliyor

Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezanın Türkçe okunmasının ardından Salat-ü Selam’ın ve Tekbir’in de Türkçe okunmasına karar verilmiş. 06 Mart 1933 yılında alınan karar doğrultusunda Türkçe olarak 3 farklı Salat-ü Selam hazırlanmış ve hazırlanan bu Salat-ü Selam müftülüklere tebliğ edilmiş. Diyanet İşleri Başkanlığı tebliğde her tarafta Türkçe ezanın okunduğu bir zamanda Arapça Salat-ü Selam okunmasının ahenksiz düşeceğini de ifade etmiş. Ayrıca hükümetin takip buyurduğu maksat gereği Tekbir’in de Türkçe okunması konusunda müftülüklere genelge gönderilmiş.

Türkçe Salat-ü Selam okunması ise Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden alınan belgeye göre Tireli Ali Oğlu Hafız Ahmet Efendi’nin İzmir’in Kemer Altı Camii’nde Arapça Salat-ü Selam okuduğu gerekçesiyle İzmir Sulh Hukuk Mahkemesince Türk Ceza Kanunu’nun 526. Maddesi gereğince iki gün hafif hapse ve yarım lira hafif para cezasına mahkûm edilmesiyle ortaya çıkıyor. Fakat Hafız Ahmet Efendi’nin savunmasında Salat-ü Selam’ın Türkçe okunması hakkında bir emir tebliğ olmadığı üzerine dönenim Adalet Vekili, Yüksek Başvekalet’ten (Başbakanlık)  “Ezan ve kamet gibi Salat-ü Selam’ın da Türkçe okunması hakkında Diyanet İşleri riyasetince yapılmış bir tebliğ ve tamim olup olmadığının bildirilmesi, yapılmış tebliğ varsa bir suretinin gönderilmesi hususuna emir ve müsaade buyrulmasını istirham eylerim efendim hazretleri” yazısıyla konu hakkında bilgi istiyor. Bunun üzerine Başbakanlık Müsteşarlığı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ezan ve kamet (sünnet olan ve ezana benzeyen) gibi Salat-ü Selam’ın da Türkçe okunması hakkında Diyanet İşleri riyasetince yapılmış bir tebliğ ve tamim olup olmadığı hususunda bilgisine başvuruyor.

Başbakanlık Müsteşarlığı’nın 10 Ocak 1934 ve 6/136 sayılı tezkerelerine cevaben Diyanet İşleri Başkanlığı ise gönderdiği yazıda “Salat-ü Selman’ın da Türkçesi 6/3/1933 tarihinde tüm müftülüklere ve 12/3/1933 tarihinde de berayi malumat Dahiliye Vekaleti yüksek makamına ve birkaç nüshası da Evkaf Umum Müdürlüğüne gönderilmiştir” diyerek söz konusu tebliğin örneğini gönderiyor.

Gönderilen tebliğde ise Diyanet İşleri Başkanlığı, öz dilimizle her tarafta Türkçe ezanın okunduğu bir zamanda Arapça Salat-ü Selam okumanın ahenksiz düşeceğini de ifade ediyor. Fakat bunun yanında hükümetin takip buyurduğu maksadın ise milliye de uygun gelmediğine binaen Türkçe Salat-ü Selam’ın üç sureti ile Türkçe tekbir gönderilmiştir. Din görevlilerince hangisi istenirse ondan okumaları da lüzumlu görülüyor.

Türkçe okunması istenen Salat-ü Selam ise şöyle

Tanrı Elçisi Muhammet Salat Sana Selam Sana

Tanrı Sevgilisi Muhammet Salat Sana Selam Sana

Tanrı Elçileri Salat Sizlere Selam Sizlere

Ey Tanrı’nın Elçisi Muhammet Senin Üzerine Olsun Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı’nın Sevgilisi Muhammet Senin Üzerine Olsun Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı’nın Elçileri Sizin Üzerinize Olsun Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı Elçisi Muhammet Sanadır Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı Sevgilisi Muhammet Sanadır Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı Elçileri Sizedir Rahmet ve Selamet

Okunması istenen Türkçe tekbir ise şöyle:

Tanrı Uludur Tanrı Uludur

Tanrı’dan Başka Tanrı Yoktur

Tanrı Uludur Tanrı Uludur

Hamd Ona Mahsustur.

 

**********

 

KAYNAK:

diniajans.com

 

**********

 

Benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/03/10/turkce-ibadet-olur-diyen-yasar-nuri-ve-avenesine-cevap/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/06/ezan-anlasilsin-diye-turkceye-cevrildi-yalani-basit-hesap/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/28/ezanin-yasaklanmasini-protesto-edenlere-hapis-cezasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/23/zamaninda-ezani-neden-aslindan-uzaklastirdilar-bence-en-iyi-cevap-burda/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/28/m-kemal-ataturk-ve-avanesinin-kuran-karsisindaki-acziyetleri/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/05/turkce-ezan-ile-ilgili-bir-yazi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Maide Suresi 90 ve Kemalistlerin 3 silahı

Maide Suresi 90 ve Kemalistlerin 3 silahı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Maide Suresi 90, icki kumar ve dikili taslar kemalizm atatürk icki atatürk bira fabrikasi milli piyango

***

Allahu Teala Kur’an’da; “Ey iman edenler! Içki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide Suresi 90) buyuruyor.

Yani;

1 – içki,

2 – kumar,

3 – dikili taşlar (putlar) kurtuluşa ermemizi engeller.

Peki siyonistlerin kuklası kemalistler ne yaptı?

Ben söyleyeyim…

Müslüman millete;

1 – Devlet Başkanı M. Kemal’in kurduğu bira fabrikasıyla, yani Devlet eliyle içki içirdi,

2 – Devlet eliyle kumar oynattı,

3 – ve her yere Atatürk putları dikip saygı duruşuna zorladı.

***

Hala anlamayan var mı?

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Uluslararası zalimler Böl Parçala Yut stratejisini tekrar uygulamaya koydu

Uluslararası zalimler Böl Parçala Yut stratejisini tekrar uygulamaya koydu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

böl parcala yut uluslararasi zalimler ehli sünnet düsmanlari ehli sünnet müdafaasi sünnet inkarcilari kemalizm dini atatürk ve din

***

Ne zaman Osmanlı’dan söz açılsa, kemalist damarları kabaran “Resmi Tarih” mezunlarının; “Osmanlı’nın ta Viyana’da ne işi vardı” diye sorduklarına şahit olursunuz. Böylelerini görünce, adeta zalim Haçlı Ordularının elçileriyle karşı karşıya kaldığımı düşünürüm. Kadir Mısıroğlu’nun da dediği gibi, “Osmanlıya, Haçlılardan daha düşman olan bir Cumhuriyet kurulmuş.”

Oysa Osmanlı, bugünkü Suriye ve Mısır’daki gibi katliamlar olmasın, insanlar katledilmesin diye gitmişti ta Viyana’lara. Osmanlı’dan sonra Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu kan gölüne dönmedi mi? Sağduyu sahiplerine bu örnek bile kâfîdir. Osmanlı’nın adaletine dair sayısız delil mevcuttur.[1] Çünkü Osmanlı bencillikten uzaktı, sırf kendilerini değil, insanlığı düşünüyordu. Lokal değil, global bir bakış açısına sahipti. Zira Osmanlı, dünyaya adaleti hakim kılmayı hedefleyen evrensel bir dini, yani Islam’ı temsil ediyordu. Ama yöresel/ulusal dinlere mensup olanlar Osmanlı’yı anlamaktan acizdirler, çünkü onların ufukları dardır.

Adı üstünde “yöresel”, “ulusal” din…

Belli bir yörenin/ulusun dini, yani “sınırları” olan bir bölge sözkonusu. Sınırlı bölgeye hitap eden bir din; gayet tabii olarak mensuplarının ufkunu da sınırlayacaktır. Kemalizm dini gibi…[2] Eğitimi bile “Milli” Eğitim… Yani taraflı.

Işte bu yüzden anla(ya)mıyorlar…

Peki bu duruma nasıl geldik?

Yani nasıl oldu da bu insanları Kemalizm gibi ulusal bir dinin tapkınları haline getirdiler?

Kısaca anlatmak gerekirse, zalimler, insanlığa zulmetmesini engelleyen ve kendisine aman vermeyen Islam’a, daha doğrusu o dönem Islam’ın temsilcisi konumunda bulunan Osmanlı’ya savaş açtılar.

Ancak bunu sinsice yaptılar…

“Bizden sanılan” birinin eliyle Hilafet’i kaldırarak[3] Islam’ın siyasi yapısını bölüp parçaladılar ve yuttular… Müslümanların siyasi karar alma mekanizmalarını devre dışı bıraktılar, böylece zalimlere müdahale etmeyen bir yapı kaldı ortada. Akabinde ulus devletler kurdurdular. Bu değişimi kabul ettirebilmek için yaptıkları ilk iş, Müslümanların damarlarına milliyetçilik/ırkçılık zehirini enjekte etmek oldu. Telkin ve baskılara maruz bıraktıkları insanların zihinlerini değiştirmeye çalıştılar.

Bir yandan müslümanları (zayıflatmak için) uluslara bölerken, diğer yandan kendileri (güçlenmek için) birlikler kurup uluslararasılaşıyorlardı… Uluslararası zalimler…

Bunun sonucunda cahiliye dönemindeki gibi kavmiyetçiliği esas alan müşriklerin dönemi başlamış oldu. Tam bir hayvanlaşma çağı…

Ruhî ve ahlakî güzellikleriyle değerlendirilen insan, artık tıpkı hayvanlar gibi et, kemik, kafatası ve damarlarında taşıdığı kanıyla değerlendirilmeye başlandı.

Tıpkı şeytanın Hz. Adem aleyhisselam’ı değerlendirdiği gibi…

Şeytan, Hz. Adem hakkında Allahu Teala’ya, “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm”[4] demişti. Yani Hz. Adem aleyhisselam’ın içindeki cevhere değil; “materyaline” bakmıştı…

Işte Müslümanların da böyle materyalist bir kafayla değerlendirme yapmalarını sağlamak amacıyla damarlarına ırkçılık/milliyetçilik zehirini şırınga ettiler.

Bilindiği üzere şeytan, Hz. Adem aleyhisselam hakkındaki sözlerinden sonra cennetten kovulmuştu…

Peki ya bizim “cennet vatanımız” adeta cehenneme dönmedi mi? Yani biz de bir nevi cennetten kovulmadık mı?

Binaenaleyh, insanları güzel amellerine ve ruhî güzelliklerine göre değil de; etine, kemiğine, damarlarındaki kanına, ırkına, kısaca materyaline göre değerlendirmek şeytanın yöntemidir.

O halde cenneti kazanmak istiyorsak, dünyaya materyalist kafayla bakmamalıyız. Insanları ırkına, etine, kemiğine, kanına göre değil; imanına, ahlakî güzelliklerine göre değerlendirmeliyiz… Içinde taşıdığı cevheri görmezden gelmemeliyiz… Viyana’da yaşayan insanla Türkiye’de yaşayan insan arasında ayrım gözetmemeliyiz. Sadece kendimizin değil, aynı zamanda insanlığın kurtuluşu için çalışmalıyız.

Yaklaşık bir asırlık telkin ve basıklara rağmen Müslümanların yavaş yavaş uyanmaya başlamaları ve siyasi bir birlik kurmaya yönelik çabaları, haliyle uluslararası zalimleri ürküttü.

Ancak yeniden zulümlerine müdahale edecek olan Islam’ın siyasi oluşumunu önleyemeyeceklerini anladılar. Bu yüzden oluşacak yapıyı mümkün olduğunca zayıflatmak maksadıyla birtakım çalışmalar yapıyorlar. Herkesin malumudur ki, Islam’ın siyasi yapısını oluşturacak olanlar Ehl-i Sünnet itikadına sahip Müslümanlardır.

Işte uluslararasılaşmış zalim, tıpkı Islam’ın siyasi yapısını yıkarken izlediği; “Böl-Parçala-Yut” stratejisini tekrar uygulamaya koyuyor. Ehl-i Sünnet itikadına sahip Müslümanları, artık “cepheden” telkin ve basıklarla değil, onlardan görünen sözde alimler eliyle “içlerinden” sinsice bozmaya çalışıyor. Işte bu sözde alimler vasıtasıyla; Islam’da; “kader yok”, “teravih namazı yok”, “Islam’da miting yoktur”, “hadisler uydurma”, “Allah herşeyi bilmez”, “Peygamber postacıdır” (haşa) gibi iddialarla siyasi yapıyı oluşturacak olan Müslümanların kafalarını karıştırmak ve enerjilerini birbirileriyle münakaşalarda hatta kavgalarda harcatarak, yani bölüp parçalayarak tekrar yutmayı tasarlamaktadır. Siyasi yapıyı oluşturacak Müslümanların inancını imha etmeye, ete – kemiğe bürünmesini engellemeye çalışıyor.

Suriye, Mısır, Türkistan, Arakan ve Çeçenistan’da vs. Müslümanlar katledilirken, bazı sözde alimlerin; “Kader yoktur”, “Teravih namazı yoktur”, “Allah her şeyi bilmez”, “Tasavvuf şirktir”, “Ehl-i Sünnet mezheplerine uymayın”, “Hadislere uymayın”, “bilmem kaç dakika fazla oruç tutuyoruz”, “Kabir azabı yoktur”, “Peygamber postacıdır” (haşa) vs. gibi iddialarla TV’lerde boy göstermeleri sizce de garip değil mi?

Louis Massignon adlı masonun, “Müslümanların 14 asırlık dinlerini, itikatlarını, ibadetlerini tartışılır hale getirdik! Onları derin boşluğa düşürdük.”[5] derken neyi kastettiğini sanıyorsunuz?

Islam dünyasında Ehl-i Sünnet aleyhinde iki hacimli kitap basılmıştı. Bunlardan biri Mısır’da, diğeri de Hindistan’da yayınlanmıştı. Tesadüfe bakın ki bu iki ülke de o dönem ingiliz işgali altındaydı! Daha ilginci şudur ki, bu tür kitaplar bizde 1923’den sonra yazılıp yayınlanmıştır. Yani Türkiye bir Ingiliz valisiyle yönetilmeye başlandıktan sonra. Ibret alınız…

Unutmadan, yine ingiliz işgali altındaki Mısır’da Hilafetin farz olmadığına dair de geniş yankı uyandıran bir kitap yayınlanmıştı.

Düşmanımızı tanıyalım…

Nasıl “bizden sanılan” birinin eliyle hilafeti kaldırdılarsa, yine “bizden sanılanların” eliyle de inancımızı yok etmek istiyorlar.

Uluslararasılaşmış zalime, ulusal dinlerle değil; uluslararası, evrensel bir din ile, yani Islamiyet ile karşı koyulmalıdır. Biz bu zalimleri 1000 yıl dize getirmiştik, Allahu Teala’nın izniyle tekrar başarabiliriz, başarmalıyız da. Insanlığın çektiği acılara bigâne kalmak ve görmezden gelmek bize yakışmaz. Dünyaya adaleti hakim kılmak için gereken adımları süratle atmalıyız. Bu nedenle Hilafetin yeniden tesis edilmesi ve bir Islam Birliğinin kurulması zaruridir. Aksi halde hepimizi ezerler.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Osmanlı’nın adaletine dair delillerden bazıları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/05/yunanlilar-osmanlinin-adaletini-itiraf-etti-darisi-kemalistlerin-basina/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/13/hey-gidi-gunler-hey-yabancilarin-gozuyle-osmanli/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/05/osmanli-devletinin-dunya-medeniyetine-katkilarini-boyle-anlattilar/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/14/misirli-dr-fehmi-sinnavinin-kaleminden-osmanli-devletinin-adaleti/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/09/kemalistin-dilinden-kamalizm-dini/

[3] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/o-kiralik-katil-kimdi-yoksa-m-kemal-ataturk-muydu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/11/hasta-adam-misak-i-milli-kurtulus-savasi-m-kemal-ataturk-ve-kemalizm-afyonu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/10/kemalizm-tarihe-siyonizm-gozlugu-ile-bakmaktir/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/16/osmanliyi-kim-yikti-osmanliyi-ataturk-yikmadi-yalani/

[4] Bakınız; 7-Arâf Suresi, 12, veya 38-Sâd Suresi, 76.

[5] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/07/14/bir-masonun-itirafi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Hangi diktatör halife ve padişah olabilecekken Cumhuriyeti kurar diyenlere cevap

Hangi diktatör halife ve padişah olabilecekken Cumhuriyeti kurar diyenlere cevap

Bir yazımızda, kemalist rejimin bekçilerinin, ortaya çıkan hakikatler karşısında uyanan milletin düzenden kopmamasını sağlamak amacıyla birtakım yöntemler geliştirdiğini ve bu yöntemlerden birinin hatta en önemlisinin “sloganlar” olduğunu uzun uzun anlatmıştık.[1]

Kitap okuma oranının sadece yüzde 4,5 olduğu Türkiye’de elbette kemalistler sloganlara sarılacaklardır. Çünkü okumayan bir toplumu sloganlarla aldatmak çok kolaydır… Böylece kemalistlerin başarı oranı yüksek bir beyin yıkama aracı olan sloganlara niçin sık sık başvurduklarını daha iyi anlıyoruz. Bu tür sloganlarla pili bitmiş kemalizmi şarj etmek istiyorlar ama nafile, zira kemalizmin miadı dolmuştur.

Son zamanların en popüler kemalist sloganlarından biri ise hiç kuşkusuz, “Hangi diktatör halife ve padişah olabilecekken Cumhuriyeti kurar?” sloganıdır.

Gerçeklerle alakası olmayan yukarıdaki söz konusu sloganın sırf insanları “aldatmak” gayesiyle atıldığını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım.

Bu sloganda sanki Halifeliğin “diktatörlük” olduğu mesajı verilmek isteniyor. Oysa Halifelik, diktatörlük değildir. “Diktatör olsaydı halife olurdu” manasına gelen bu söz tamamen bir çarpıtmadan ibarettir. Eğer bir insan diktatör ise, birazdan “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” örneğinde de göreceğimiz gibi, “Cumhuriyet” adı altında da diktatörlük kurabilir. Halifeliğin diktatörlük olduğunu iddia etmek, Allahu Teala’nın şu ayetle Hz. Davud aleyhisselam’ı haşa “diktatör” yaptığını söylemek anlamına gelir:

“Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.”[2]

Bu durumda Halife’nin diktatör olduğunu iddia edenler ya gafildir, ya gavurdur, ya da Müslüman maskesi takmış münafıklardır.

Şöyle bir sual yönelteyim; Tabiatın “herşeyden büyük” ve “her şey” olduğunu söyleyen[3], “Müslümanlığı bir yana bırakalım”[4] diyen, hatta ayete “safsata” diyebilecek kadar ileri giden[5], yani Müslüman olmadığı ortaya çıkan M. Kemal’in; “Ilâhî hükümlerin icrasında Peygamberin vekili” demek olan[6] “Halife” ünvanını alması mümkün müydü? Müslüman olmayan biri neden Halife olsun? Halife, Şeriat’ı uygulamakla yükümlüdür, o halde Şeriat’ı kaldıran biri nasıl Halife olacak? Zaten böyle birine kimse Halife diye biat etmezdi.

M. Kemal’in Padişah / Kral olması da mümkün değildi.

Kral, “en yüksek devlet otoritesini, bütün devlet başkanlığı yetkilerini kalıtım veya soylularca seçilme yoluyla elinde bulunduran kimse”ye denir.[7]

Dolayısıyla M. Kemal’in kral olabilmesi için ya soylularca seçilmesi, ya da şehzade olması gerekirdi. Soylular, soylu olmayan birini seçmeyeceklerine ve M. Kemal’in de şehzade olmadığına göre Padişah olması mümkün değildi.

Kaldı ki, M. Kemal’in babasının kim olduğu bile belli değildi. Nitekim o, babasını tanımadığını hizmetçisi Cemal Granda’ya söylemişti.

Işte Granda’nın hatıratından ilgili bölüm:

“Fakat Atatürk, bu Cemal adına tutulmuş olacak ki yeniden seslendi:

– Bu Cemalettin ismini kim koydu sana?

Artık adamakıllı korkmağa başlamıştım;

– Babam, diye cevap verdim.
– Öyle ise baban ne adammış senin. Diye sertçe çıkıştı.

Bunun üzerine:

– Ben babamı tanımıyorum. Deyince yüzü daha da sertleşti:
– Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?..
– Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.

Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:

– Ananı tanıyorsun ya yeter!.. Dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: Ben de babamı tanımıyorum ya…”[8]

Görülüyor ki, M. Kemal Halife de, Padişah da olamazdı. Hal böyleyken, olayın “Padişahlık ve Halifeliği elinin tersiyle itti” şeklinde lanse edilmesi ve bundan ötürü ona bir meziyet (!) atfedilmesi, demogojinin nirvanasına ulaşıldığının göstergesidir.

Bu noktada haklı olarak, “o halde neden Cumhuriyeti kurdu?” diye soracaksınız. Bu sualin cevabını M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından Falih Rıfkı Atay’ın Cavid Bey’den naklettiği şu sözlerde görmek mümkündür:

“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[9]

Gerçi bu sözler Cavid Bey’e aid, ancak Falih Rıfkı da “Ne kadar yazık ki, yeni rejimin otoritesi, Izmir ve Ankara sehpaları üstünde tutundu. (..) Nasıl ki, Meşrutiyette Ittihat ve Terakki otoritesi de taklib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu” demek suretiyle tıpkı Cavid Bey gibi M. Kemal rejimini Enver Paşa rejimine benzetmiştir.[10]

Bu sözler hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır.

Örneğin Ingiltere, Parlementer Monarşik bir yönetim yapısına sahiptir ve devlet idaresinin başında “Kraliçe” II. Elizabeth bulunmaktadır. Anlayacağınız Ingiltere’de “Cumhuriyet” yoktur, ancak şu an belki dünyanın en özgür ülkesidir. Azınlıkta olan Müslümanlar için Şeriat mahkemelerinin kurulmasına onay verecek kadar özgür bir ülkedir Ingiltere… Bizde ise çoğunluk Müslüman olduğu halde Islam kanunlarını uygulayan Şeriat mahkemelerini istemek dahi “suç” kapsamına girmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin; “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” veya “Çin Halk Cumhuriyeti”nden farkı yoktur… Hepsi de despotluktur… Diktatörlüktür. Osmanlı Devleti ise Türkiye Cumhuriyeti’nden daha demokratikti, zira gayr-i müslimlerin kendi dinlerine göre muhakeme edilmelerini bir hak olarak telakki etmiş ve onlara özel mahkemeler açmıştı.

Eğer yalnızca “Cumhuriyet” kelimesiyle bir ülkede demokrasi, özgürlük, hürriyet ve insan haklarına saygı olduğu iddia edilirse, bu durumda dünyada belki en anti demokratik ülke konumunda bulunan “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” bizim “Türkiye Cumhuriyeti”nden özgürlükler bakımından daha ileride olması gerekirdi. Öyle ya, onlarda yalnızca “Cumhuriyet” değil, aynı zamanda ”sözde demokrasi” de mevcut. Fakat orada da bizde olduğu gibi “…izm” var. Bizde “Kemalizm” onlarda ise “Komünizm” ideolojisi hakim. Onların yönetim biçimi de “tek parti rejimi”, M. Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim de “tek parti rejimi”ydi, hatta “tek adam” rejimiydi. Zira partiye seçilecek olanları bile M. Kemal belirliyordu.[11]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

karikatc3bcrize-kemal-atatc3bcrk-milletvekillerini-kendi-seciyor-gazete-diktatc3b6rlc3bck-tek-parti-rejimiVekilleri kendi seçen M. Kemal Atatürk dönemin gazetelerinde karikatürize edilerek böyle eleştirilmişti…

***

Çünkü Mebus (Milletvekili) tayinleri M. Kemal Atatürk tarafından bizzat yapılıyordu. 1927′de yayınladığı bir tamimde M. Kemal şunları söylüyordu:

“Aziz vatandaşlarım. Cumhuriyet Halk Fırkası, namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için tespit ettiğim zevatın heyeti umummiyesini ittılanıza (bilginize) arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinın birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan, her daire-i ihtihabiye’ye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim.”[12]

Yukarıdaki alıntıdan M. Kemal’in şahsi iradesinin ne kadar belirleyici olduğu anlaşılıyor. Mebus tayinini CHF’ye (CHP’ye) bile bırakmıyor. Kimlerin mebus olacağına ve kimlerin hangi illerin mebusu olacağına kendisi karar veriyor…

1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde;

“(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kati vaziyet Gazi hazretleri umumi listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.

Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür? Herhalde, “Hakimiyet kayıtsız şartsız M. Kemal’in ve onun yakın çevresinindir” demek gerçeğe daha uygun düşüyor. (…)

Böylesi koşullarda mahkemelerin “bağımsızlığı” da içi boş bir slogan olmaktan öteye gidemez. Cumhurbaşkanı, CHF tüzüğüne göre daimi ve değişmez genel başkandır. Meclis üyelerini de kendisi belirlediğine göre, bu durum, onun hem partiye, hem de meclise hâkim olmasına imkân veriyordu. Parti içinde ve dışında kendi iradesi dışında hiçbir girişime izin vermiyordu.

Hitler; “…M. Kemal’in ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi benim”[13] derken, M. Kemal’in şahsi rejimine verdiği önemi ifade ediyordu.[14]

Özetlersek, Türkiye’de çok partili hayata M. Kemal Atatürk’ün ölümünden 8 yıl sonra geçilmiştir. Önemle ifade edelim ki, bu geçiş başımızdakilerin faziletinden değil, Batılı devletlerin zorlamasıyla mümkün olabilmiştir.[15]

Halbuki M. Kemal’den önce, yani Osmanlı Devleti’nde çok partili sistem mevcut idi… 1908′den 1922 tarihine kadar 14 yıl içinde tam 24 hükümet kurulmuştur.[16]

Madem kemalist terminolojiye göre krallar diktatördür, o halde M. Kemal neden Ingiliz Kralı 8. Edward’ı, yani bir diktatörü Dolmabahçe Sarayı rıhtımında karşıladı? Hatta kendi otomobiliyle ikamet edeceği Ingiliz Konsolosluğu rezidansına götürdü? Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de Sultan Ahmed Camii’nin minarelerine “Welcome” (Hoş geldiniz) mahyası asılmıştı, iyi mi? Dahası var, M. Kemal Atatürk, Kral yani diktatör 8. Edward’dan 16 milyon sterlin kredi almış, üstelik “neden daha fazla yakınlaşmayalım?” diyerek Ingiltere ile aralarında dostluk kurulmasını dilemiştir.[17] Demek ki kemalistlere göre M. Kemal bir diktatörle işbirliği yapmak istemiştir…

Gazeteci Mehmet Barlas, M. Kemal’in has adamlarından Celal Bayar’dan duyduğu bir hatırayı nakletmektedir. Bayar 1937’de Ismet Inönü’nün yerine Başbakan tayin edilince M. Kemal’e, “Benim Başbakan olarak yetkilerim nelerdir?” diye sormuş. Bunun üzerine M. Kemal şu cevabı verir:

“Dış politika ile ben ilgilenirim, elçileri ben seçerim. Içişleri bana bağlıdır, valileri, polis müdürlerini ben tayin ederim… Ordudaki tayin ve terfileri de ben yaparım. Gerisi sana ait.”[18]

Bu diktatörlük değil midir?

*

kemal atatürk 8 edward atatürk ingiliz krali atatürk diktatör müM. Kemal, Ingiliz “Kralı” 8. Edward’ı, Dolmabahçe Sarayı rıhtımında karşılarken…

***

*

***M. Kemal Atatürk Diktatör müydü?***

*

kemal-atatc3bcrk-diktatc3b6r-adolf-hitler-chp-kemalizm-kanunlarin-c3bczerine-cikariz***

Amerikan Foreign Policy dergisi M. Kemal Atatürk’ü, Hitler ve Stalin gibi diktatörlere de yer verdiği “Bıyıklı Diktatörler” konulu listesinde “ilk sıraya” koydu.[19] Ilk sırada M. Kemal Atatürk’e yer verilen listede, Atatürk için “Kayzer” nitelemesinde bulunuldu. Böylece M. Kemal Atatürk, diktatörlükte; Hitler ve Stalin gibi diktatörlere fark atmış oldu.

Bunu biz değil; M. Kemal’in ulaşmak istediğini söylediği “Muasır Medeniyetler seviyesinin” en güçlü temsilcilerinden olan devletin bir dergisi yazıyor.

Ama haksız da sayılmazlar… O kadar insanı asıp kesmesinden sonra herhalde “Nobel Barış ödülü” verecek değillerdi.

Neyse…

Tek parti devrinin ve M. Kemal zamanının diktatörlük olduğunu CHP milletvekili Hamdullah Suphi de itiraf etmektedir. Hamdullah Suphi, Tek Parti devrinin değerlendirmesini şu şekilde yapmaktadır:

“…Bizde de iki diktatör peydah oldu. Bildiğimiz devirdir; ve en son mümessili bugün Meclis kürsümüzde konuşmutur. (Ismet Inönü’yü kastediyor.)”.[20]

Daha sonra CHP iktidarının otokritiğini yapan Hamdullah Suphi, türbelerin kapatılmasını tenkit etmekte ve türbelerin kapatıldığı sırada M. Kemal’e söylediklerini şu şekilde anlatmaktadır:

“Eğer bu memleketi bize cedlerimiz bir vatan bırakmamış olsalardı, siz neyi kurtaracaktınız? Evimi yangından kurtarana minnet duyarım, fakat bu evi bize bırakana minnet duymayayım mı?”[21]

Bakın M. Kemal ne diyor:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[22]

Devlet, kanun ve millet kendisinin oyuncağı olmuş sanki… Keyfine, hırsına, intikam hissine göre değişir durur.

M. Kemal’in sözünün özeti; “Sade keyfim hüküm sürer” demektir.

Hele şu kısım: “…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, çalarım, asarım, keserim…”

Peki şimdi bu sözleri söyleyen M. Kemal ile Nazi Almanya’sının diktatörü Adolf Hitler arasında ne gibi bir fark var?

Peki M. Kemal’in Mecliste yaptığı şu konuşmaya ne dersiniz:

“Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar. Meclis ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir.”[23]

Hem “Hakimiyet Milletindir” diyor, hem de Milletin vekillerini tehdit ediyor.

Bunu biz uydurmuyoruz… Bizzat M. Kemal Nutuk’ta övünerek anlatıyor.

Böyle demokrasi olur mu? Böyle insan hakları olur mu?

Hele şu sözlerine ne demeli:

“Kan ile yapılan inkılaplar daha sağlam olur, kansız inkılap ebedileştirilemez. Fakat biz inkılaba erişmek için lüzumu kadar kan döktük. Bu kanlarımız, yalnız muharebe meydanlarında değil, aynı zamanda memleketin dahilinde de döküldü. Temenniye değer ki, bu dökülen kanlar kafi gelsin ve bundan sonra kanlar dökülmesin.”[24]

Fesubhanallah, bu sözler akla da mantığa da aykırı. Kan ile yapılan inkılapların sağlam olduğu nerede görülmüş? Hem adam kan döktüğünü kendisi itiraf ediyor.

1923 yılında yaptığı ve 7 Aralık 1929 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan şu açıklaması da ilginçtir:

“Fransız Devrimi, ancak yüz yılda başarılmıştır. Biz ise, devrimimizin henüz üçüncü yılındayız. Kimse iddia edemez ki, bizim devrimimiz de bir tepkiyle, bir gericilik hareketiyle karşılaşmasın. Fakat, bu üç yıl içinde akıttığımız kanların yeterli görülmesi için, çıkacak gerici hareketleri doğduğu yerlerde boğmaya çalışmalıyız.”[25]

Inanılacak gibi değil…

Bir ülke düşünün ki;

Hacca gitmek yasak[26]

Allahu Ekber demek yasak[27]

Din dersleri yasak[28]

Kur’an okumak yasak[29]

Muhalefet yasak (Tek Parti Rejimi)[30]

Yazı yazmak yasak[31]

Istediğini giymek yasak[32].

Bu nasıl demokrasi, bu nasıl özgürlük?

Bilindiği gibi, M. Kemal 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş ve Kastamonu’lulara şunları söylemişti:

“Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!”[33]

Şapka için “kurban vermek”ten bahseden bir Cumhuriyetçi…

Evet, bütün bu zulümler bazılarının “hürriyet, özgürlük, demokrasi getirdi” dedikleri adamın eliyle icra edilmiştir…

Böyle Demokrasi, böyle Cumhuriyet olur mu?

Kararı siz verin.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Kemalistler neden slogan üretiyorlar sualinin cevabı;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/21/kemalistlerin-icinde-bulundugumuz-durumu-anlayamamalari/

[2] Sâd Suresi, ayet 26.

[3] M. Kemal Atatürk tabiatı kutsal sayıyor;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[4] M. Kemal, Müslümanlığı bir yana bırakalım diyor;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

[5] M. Kemal Atatürk ayete safsata diyor;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/

[6] Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Istanbul 1993, cild 1, sayfa 708.

[7] Büyük Türkçe Sözlük, “Kral” maddesi.

[8] Cemal Granda, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 19-21.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/20/bu-m-kemal-ataturkun-islam-dusmanliginin-disa-vurumu-degil-midir/

[9] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 327-328. (Sansürsüz baskı).

[10] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 360. (Sansürsüz baskı).

[11] M. Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim “tek adam rejimi”ydi;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[12] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 31 Ağustos 1927. Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 534.

[13] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1881 -1938 Atatürk’ün Doğumundan ölümüne Kadar, Istanbul, sayfa 319.

[14]  Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 113.

[15] Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 205.

Ayrıca bakınız;

Ahmet N. Yücekök, Ilter Turan ve , Mehmet Ö. Alkan, Tanzimattan Günümüze Istanbul’da STK’lar, Tarih Vakfı Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 162, 163.

Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum ve Liberal Siyaset – Türkiye’de Demokrasiye Geçişin Deneyimi (1945-1950), Siyasal Kitapevi, Ankara 1992, sayfa 275.

Cemile Burcu Kartal (2003), Türk Siyasal Hayatında Beyaz Ihtilal: 1950 Seçimleri, Atatürk Dergisi, cild 3, sayı 4, sayfa 266.

[16] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[17] Açılan bu kredi ve M. Kemal Atatürk’ün Ingilizler’le ittifak yapmayı istediği ile ilgili ayrıntılı bilgi ve Ingiliz Dışişleri arşivindeki belgeler için bakınız; Hikmet Özdemir, Atatürk ve Ingiltere, The British Council, Ankara, özellikle sayfa 43 – 183.

Ayrıca bakınız;

TBMM Zabıt Ceridesi, cild 27, Içtima 1, 1 Kasım 1938, sayfa 7.

[18] Sabah gazetesi, 11 Mayıs 1989.

[19] Amerikan “Foreign Policy” dergisi, Charles Homans, 30 Mart 2011.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/25/ataturk-biyikli-diktatorler-listesinde-ilk-sirada/

[20] Halkevleri, Istanbul Il Gençlik Kolu Yayınları, Istanbul 1963, sayfa 106.

[21] Halkevleri, Istanbul Il Gençlik Kolu Yayınları, Istanbul 1963, sayfa 108.

[22] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, sayı 82, 83.

[23] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 691.

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/24/hakimiyet-milletindir-diyen-m-kemal-ataturk-milletin-vekillerini-tehdit-ediyor-nutuktan/

[24] [1923] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, sayfa 68,69.

Ayrıca bakınız;

Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Atatürk Özel Sayısı, cild 1, sayı 12, Eylül 1998, sayfa 911.

M. Kemal Atatürk, Bursa Konuşması, 22 Ocak 1923; Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, sayfa 165.

[25] 1923, Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 7.12.1929.

[26] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

[27] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

[28] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

[29] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[30] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[31] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/27/kemalist-rejim-din-kitaplarini-bile-yasaklamistir/

[32] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[33] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221, 222.

Ayrıca Bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Harf Inkılabının zararları – Prof. Dr. Mehmed Saray

Harf Inkılabının zararları – Prof. Dr. Mehmed Saray

Prof Dr Mehmed Saray Harf Inkilabinin zararlari  Prof Dr Mehmet Saray Harf inkilabi, harf devrimi

Prof. Dr. Mehmed Saray

***

Harf Inkılabının meydana getirdiği zararlar o kadar büyüktür ki, Prof. Dr. Mehmed Saray’ın şu ifadeleri bunu anlatmaktadır:

“Maalesef, tarihimizin kaynakları olarak bildiğimiz eserlerin yüzde 99’u hala neşredilmemiş durumdadır. Bu vazifeyi Türk Tarih Kurumu’nun (TTK) yapması gerekirdi. Türk Tarih Kurumu kendi tarihimizle uğraşan bir müessese olmaktan çıkmış, adeta bir arkeoloji kurumu haline dönüşmüştür. Bu üzücü gelişme neticesinde o müessesenin mâlî imkanları haksız yere yabancı kültürlerin araştırılmasına harcanmıştır.

Zannederim dünyada bu kadar zengin tarihi mirasa sahip olan başka bir millet yoktur. Yine bugün dünyada bu zengin hazinesinden kendi genç nesilleri için istifade ettirme mücadelesi vermeyen yegane millet biziz. (…) Bu kaynaklarımızı, kültür hazinelerimizi neşretmemenin ıztırabını son yirmi, otuz senedir çekmekteyiz. Bilhassa genç nesillerimizi adeta diğer milletlerin kültürlerini ve eserlerini okumaya itmişiz. Neticede devletçe ve milletçe acı günler yaşadık. Eğer gençlerimiz kendi milli tarihinin ve kültürünün zengin kaynaklarını bilerek yetişmiş olsaydı, elbette yabancı ideolojilerin peşinde koşan bir topluluk haline gelmezdi. Ümidimiz ve temennimiz odur ki, yakın geçmişin bu acı hatıralarından ders alınsın, hükümet ve devlet olarak milli kültürümüzü bütün haşmetiyle ortaya koyacak olan çalışmalar yapılsın ve kaynaklarımız neşredilsin.”

 

**********

 

KAYNAK:

Yeni Nesil Gazetesi, 2 Şubat 1984.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*