Küfürbaz ve bizi anlamayan Kemalistlere

Küfürbaz ve bizi anlamayan Kemalistlere

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemalist heykel kemal heykel put atatürk heykel put

“İbrahim, babasına ve milletine: ‘Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?’ demişti.”

(Enbiyâ Suresi 52)

***

Üzülerek görüyorum ki, bazı kimseler hiçbir yazımızı okumadan, anlamadan ağza alınmayacak küfürler ediyorlar. Bizim yazılarmızda küfür var mı? Hakaret var mı?

Biz M. Kemal ve emsalinin gerçek hüviyetlerine dair konular paylaşıyoruz ve kaynaklarını da veriyoruz… Uydurmuyoruz. M. Kemal’i yıllarca mekteplerde resmi ideoloji gereği insanüstü, “dünyayı kurtaran adam” kıvamında anlattıkları, daha doğrusu telkin ettikleri için, paylaşımlarımız ona hakaret gibi algılanıyor. Oysa paylaştıklarımız muteber kaynaklara dayanmaktadır.

Şimdi yazacaklarımı hakaret olarak kabul etmeyin, yanlış anlamayın. Ben hakikaten sizleri seviyorum ve sadece Islam’a aykırı fiillerinize düşmanım. Elimden geldiğince sizlere doğruları anlatmaya çalışıyorum ama sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi, gerçekler acıdır.

Soruyorum size, M. Kemal ve avenesinin yaptığı birtakım yanlışları ve Islam aleyhindeki icraatlarını paylaşmamız, sizleri neden çılgına çeviriyor?

Açık konuşalım…

Çünkü size empoze edilen Atatürk kültü beyininizi dumura uğratmış ve bu konuda düşünme mekanizmanızı devre dışı bırakmıştır.

Maalesef beyniniz ideolojik telkinle o denli işlevsiz hale getirilmiş ki; 8 silindir 300 beygirlik ve ultrasonic performans bujiler ile donatılmış bir motoru da taksak, yine de beyninizi çalıştıramaz.

O denli ideolojik telkine maruz kalmışsınız ki; gözlerinize teleskop dayasak görmez, kulaklarınızın dibinde megafon ile haykırsak duymazsınız. Çünkü arıza, herşeyin baslangıç noktası olan “kalbinizde.”

Kalbinize bir put dikilmiş…

Atatürk putu…

Dolayısıyla Atatürk’ü sorgulayamıyorsunuz…

Hatta o kadar sorgulayamıyorsunuz ki, “Beyt-i Huda” yani Allahu Teala’nın evi olması gereken “kalbinize” dikilen put; Rabbimizin emirlerine açıkça muhalefet ettiği halde onu savunuyorsunuz.

Cenab-ı Hakk’a karşı putu savunuyorsunuz…

Burada M. Kemal’in içki içmesi, fuhuş yapması gibi kendi nefsine ettiği zulümlerden bahsetmiyoruz. Evet kabul ediyorum, bazı sayfalarda M. Kemal’e hatta annesine çirkin küfürler ediyorlar… Inanın bu bizi de rahatsız ediyor ve asla tasvip etmiyoruz. Ancak biz, Islam aleyhindeki uygulamalarından, zorla dayattığı sistemden ve müslümanlara verdiği zarardan söz ediyoruz.

Çünkü Kur’an’ın belirttiği gibi, bizi diğer ümmetlerden ayıran ve üstün kılan vasıf; “Iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak”tır.

M. Kemal’in uygulamaları ve sistemi müslümanlara zarar verdiğinden ve Islam ile bağdaşmadığından, dolayısıyla “kötü” olduğundan; müslüman bireyler olarak bundan sakındırmak bizim vazifemizdir. Aksi halde kötülükten sakındırmayan yahudilere benzemiş oluruz ki maazallah hüsrana uğrarız.

Bizim yaptığımız, tıpkı Firavun’un ve emsalinin Kur’an’da anlatılmasına benzemektedir… Onlar da Alemlerin Rabbinin dünyadaki hakimiyetine inanmıyorlardı. Onlar da kendi kanunlarını, Alemlerin Rabbinin kanunlarına tercih ediyorlardı.

Biz müslümanlar olarak bize hayat veren ve tükenmez nimetler bahşeden Rabbimize hamd ve şükrederiz… Alemlerin Rabbine minnet ve şükran duygusu besleriz. Bizi O yarattı ve tükenmez nimetler ihsan etti. O bizi yaratmasaydı biz olmazdık… O olmasaydı nefes alamazdık. Hayatımızı O’na borçluyuz. O’nu sorgulamayız.

Müslümanlar böyle demelidir, böyle inanmalıdır…

Resmi ideoloji telkincileri de, kalbinize Atatürk putunu dikebilmek ve onun haşa Allahu Teala gibi sorgulanmamasını sağlayabilmek için;

Atatürk olmasaydı biz olmazdık…
Atatürk olmasaydı nefes alamazdık…
Atatürk olmasaydı yok olurduk…
Vs. vs. vs.,

gibi cümleler telkin ettiler, beyinleri bu sözler ile ipotek altına aldılar. Atatürk’e taptırmak istediler.

En ufak bir eleştiride hemen “Atatürk olmasaydı…” diye başlayan cümleler kurmanız, resmi ideolojinin Atatürk’e taptırmak amacıyla size yaptığı telkin seanslarının sonucudur.

Bu seanslarda amaç, Atatürk’ün;

1 – Allahu Teala gibi sorgulanmaması,

2 – Allahu Teala’nın mertebesine çıkartılması, ortak yapılması,

3 – (Ve nihayet) Allah’ın kalbinizden çıkartılıp bir dikilitaş gibi Atatürk putunun dikilmesidir.

Bunun delili ise, farklı düşünceye, eğitime, karaktere, mizaca ve fıtrata sahip insanların, Atatürk’ü savunmak için ilk cümleye “Atatürk olmasaydı…” diye başlamalarıdır. Beyninizin yıkandığını bari buradan anlayın. Bu keyfiyet, beyne harici bir müdahalenin, bir programlanmanın en açık delilidir.

Resmi ideolojinin amacı, yukarıdaki üçüncü ve nihai aşamada da görüldüğü üzere; kalbinizden Alemlerin Rabbini tamamen çıkarmak ve “Atatürk” putunu dikmektir. Ancak telkin seanslarının etkisine göre neticeler farklı olabiliyor. Bu durumda (tabiri caizse) bazı telkinzedeler Allahu Teala’yı kalbinden çıkarmamakla birlikte, M. Kemal’i aynı mertebeye çıkarıp O’na ortak yapıyorlar, ki bunlar yukarıda zikrettiğimiz ikinci kategoriye girmektedirler.

Birinci kategoriye mensup kişiler de Allahu Teala’ya ortak koşmuyorlar ama az da olsa telkin seanslarının tesiriyle M. Kemal’i sorgula(ya)mıyorlar.

Fakat hepsinin ortak özelliği, M. Kemal’i savunmak adına kurdukları cümlelere “Atatürk olmasaydı…” ile başlamalarıdır.

Elhamdulillah, resmi ideoloji bizde ve bizim gibi inananlarda başarılı olamamıştır…

Tabi bu işin zahiri yönü, metafizik boyutuna ise burada girecek değiliz, yalnız şu kadarını söyleyelim ki, Allahu Teala hem Hâdî yani hidayete erdiren sıfatına, hem de Mudil yani dalalete götüren sıfatına sahiptir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in Allahu Teala’dan getirdiği ve uyulmasını istediği kanunlar varken, neden ne idüğü belirsiz kişilerin (velev ki gönlüne esen ve) nereden geldiği belli olmayan kul yapımı kanunlarına tâbi olalım? Müslümanların yaşadığı bir ülkede, elbette Müslümanların kitabı ile hükmedilmelidir. Bundan daha doğal ne olabilir ki?

Işte bunun bilincinde olduğumuz için Allah’ın yardım ve inayetiyle resmi ideoloji bizim gibi inananlarda başarılı olamamıştır, elhamdulillah.

Biz, Alemlerin Rabbine ortak koşmayız, O’nu inkar etmeyiz, O’nun koyduğu kanunları terk edip kul yapımı kanunları tercih etmeyiz, edeni de sevmeyiz, saymayız, savunmayız.

Siz de böyle olun.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk ve Din Yok Milliyet Var Safsatası

Atatürk ve Din Yok Milliyet Var Safsatası

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal atatürk din yok milliyet var ruseni esref bakir atatürk el yazisi bravo aferin

Okuyamayanlar için, M. Kemal Atatürk’ün bu kitaba tepkisini gösteren yazıyı aynen aktarıyoruz:

“Milletvekili Ruşenî Eşref Barkın 1926′da yazdı.

Atatürk’ün kenar notları: “Aferin! Alkışlar!”

***

Kemalist devrimciler, Halifeliğin kaldırılmasından itibaren laiklik adına dine karşı birçok adımlar atmışlardır. Zira bunlar, pozitivist, materyalist ve darvinist görüşlerin tesiri altındaydılar. Dinden boşalan yer, kemalizmle / ulusculukla doldurulmak istenmiştir.[1] Bu bakımdan ilginç bir belge, Cumhurbaşkanlığı Köşkündeki Kütüphanede bulunan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı IV+247 sayfalık bir yazmadır.[2] Yazar “Birkaç Söz” başlığı ile yazdığı önsöze şu ilk cümleyle başlıyor:

“Bu kitabı, dinlerin iç yüzünü milletime göstermek ve milletimi bu beladan kurtarmak için yazdım!..”

Bu cümle ile başlayan bir eserin nasıl devam edeceğini tahmin etmek güç olmasa gerektir.

Biz yine de bir-iki cümle alıntılayalım:

“Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren “ulusalcılığımız”dır.

O halde felsefemizde “din” sözcüğünün tam karşılığı “ulusalcılıktır.” Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır. Yüksek bir ulusun, ulusalcı bireyleri, ak günde mutlu, kara günde dayanıklı ve kanlı günde ezicidir.”

Bu kadar yeterli sanırım…

“Ruşenî” imzasıyla, 1926 Ekim ayında Istanbul Erenköy’de kaleme alınan bu deneme, M. Kemal Atatürk tarafından okunarak bazı yerlerine “alkışlar” bazı yerlerine “bravo” veya “aferin” şeklinde işaret ve notlar konulmuştur. Denemenin yazarı IV, V ve VI. dönemlerde Samsun milletvekilliği yapmış olan Ruşenî Barkur’dur. Hatırlayalım, o tarihlerde milletvekilleri M. Kemal tarafından atanmaktaydı.[3] Yani yazar dine hakaret ettiği halde ödüllendirilmiştir.

Soruyorum, böyle bir adamı ve rejimini sevmek bir Müslümana yakışır mı?

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Buna dair birkaç misal için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/06/ataturku-tanrilastirma-temayulu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/09/kemalistin-dilinden-kamalizm-dini/

[2] Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü, Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu, 1, Ankara 1979, sayfa 16.

 Ayrıca bakınız;

Bilim ve Ütopya Dergisi, Ruşenî’nin Atatürk’e Sunduğu Kitap: “Din Yok Milliyet Var”, Şubat 2000, sayı 68.

M. Kemal’in de benzer sözleri var:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-inkilabi-milleti-din%c2%b4-yerine-turk-milliyetciligi%c2%b4-etrafinda-toplamak-seklinde-tanimliyor-soylevden/

[3] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kadir Mısıroğlu’ndan Ehli Sünnet Müdafaası – 2

Kadir Mısıroğlu’ndan Ehli Sünnet Müdafaası – 2

Kadir Mısıroğlu Ehl-i Sünnet düşmanlarına cevap veriyor.

Diğer konular:

Ordu’daki Ermeniler…

Kazım Karabekir neden 3000 ermeni yetimini Ordu’ya yazdırmıştır?

Abdullah Öcalan’ın Nevruz mesajının analizi…

Abdullah Öcalan neden anlaşmak istiyor?

Ordu’dan PKK’ya kim istihbarat sağlıyordu…

Israil Marmara gemisine neden saldırdı?

Israil neden özür diledi?

Üzeyir Garih neden öldürüldü?

Prens Charles neden Kral olamıyor?

Laz’lar Türk müdür?

Alparslan Türkeş Kadir Mısıroğlu’na hangi ilginç bilgiyi verdi?

Kapalı bir kadını azarlayan kemalist kasiyerin şaşkınlığı…

Iyi seyirler…

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

 

Kadir Mısıroğlu’ndan Ehli Sünnet Müdafaası – 1

Kadir Mısıroğlu’ndan Ehli Sünnet Müdafaası – 1

Kadir Mısıroğlu Ehl-i Sünnet düşmanlarına cevap veriyor.

Ehl-i Sünnet düşmanlarının akıl almaz iddiaları ve amaçları…

Büyük bir ihtimalle bir hafta sonraki sohbette devam edecek.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

19 Mayıs Yalanı – Kadir Mısıroğlu

19 Mayıs Yalanı – Kadir Mısıroğlu

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk ve Aleviler

Atatürk ve Aleviler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk ve aleviler atatürk alevilik atatürk alevi mi atatürk bektasi mi atatürk kizilbas mi

Atatürk resmi Cem evlerine neden sokuldu? Alevileri kemalizme bağlamak için mi?

***

M. Kemal Atatürk emeline ulaşmak için devletin istihbarat örgütlerini kullanarak mezheplere ve aşağıda da görüleceği üzere özellikle de Alevilere yönelik çalışmalar yapmıştır. Bu konuda kendisi de bir Bektâşî olan Hüsameddin Ertürk, anılarında şunları yazar:

“Ankara’da Erkanı Harbiye’nin gizli istihbaratında çalışıyordum. M. Kemal Paşa hazretleri beni Çankaya’daki köşklerine çağırmışlardı.

– Hüsameddin Bey diye buyurmuşlardı: Büyük Millet Meclisi’nde Ikinci gruba mensup mebuslar muhalefeti artırdılar, her türlü akıl ve havsalanın almayacağı şeylere kadar dillerini uzatıyorlar. Bu sebeple, nazik devirde meclisi yenilemeye karar verdim. (Sanki babasının çiftliği) Yakında intihabata girişeceğiz. Fakat Istanbul’daki din mensuplarını, Bektaşiler, medrese hocalarını, kürsu vaizlerini bu Kırşehirli Cemaleddin Efendi kandırmış. (Cemaleddin Efendi o sırada Hacıbektaş’ta postnişin idi.) Bütün Alevilerin oylarını ona vereceklerini haber aldım. Sen Bektaşi’sin. Göreyim senin Bektaşiliğini, hemen kalk Istanbul’a git, bunların arasına gir, bizim maksadımızı anlat, onları bizim tarafa kazan.”[1]

Görüldüğü gibi M. Kemal, muhaliflerin güçlenmesini önlemek maksadıyla Genelkurmay’ın gizli istihbaratında vazifeli bir subaya siyasi bir görev veriyor. Üstelik Alevileri “kazanmak” adına veriyor…

Hani Aleviler başından beri M. Kemal ve rejiminin destekçisiydi? Bu tarihi bir yalandır. M. Kemal, rejimine destek vermeyen Alevileri, Genelkurmay karargahının siyasi istihbaratını devreye sokarak kendine bağlamıştır. Böylece kemalist rejime Alevilerin bugün de devam eden sarsılmaz desteğinin ardında devletin istihbarat örgütlerinin yönlendirmesi olduğu açık bir surette anlaşılmaktadır.

Atatürk resminin Cem evlerine sokulması, acaba bu oyunun bir parçası mıydı? Cem evlerine Atatürk resmini sokan Derin Devlet miydi?

Bizce evet…

Zira normal şartlarda Alevilerin, Tekke ve Dergahlarını kapatan M. Kemal Atatürk ve rejimini desteklemeleri mümkün görünmüyor.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Hüsamettin Ertürk, Iki Devrin Perde Arkası, Yayına Hazırlayan: Semih Nafiz Tansu, sayfa 524.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kur’ân Apaçık mı?

Kur’ân Apaçık mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kuran apacik mi, apacik kuran abdulkadir yilmaz hanifdostlar, kurandaki din sadece kuran diyenler, kuran yeter diyenler, hadis inkarcilari

***

Günümüz mealcilik furyasının önemli argümanlarından biri Kur’ân-ı Kerim’in “apaçık bir kitap” olduğu postulatıdır. Buna göre herhangi biri bir meali açıp okuyacak olsa apaçık bir metin okumuş olacağı için bir anlama problemi yaşamayacaktır.

Nitekim Kur’ân birçok ayette kendisini “apaçık bir kitap” olarak tavsif etmiştir. Kitabın kendisine dair yaptığı bu tanımdan hareketle “mademki Kur’ân apaçıktır, herhangi bir kimse eline bir meal alıp okuduğunda onu hakkıyla anlayacaktır” iddiası ise sebep-sonuç ilişkisi içerisinde kaçınılmaz ve tartışıl(a)maz bir netice gibi takdim edilmektedir. Öyle ya, Kur’ân kendisi için “apaçık” diyorken kim kalkıp da “apaçık Kur’ân’ın mealini okuyan herhangi biri onu kolaylıkla anlar” iddiasını tartışabilir!

Ancak “apaçık kitap/Kur’ân” tabirini biraz daha yakından mercek altına aldığımızda, bu terkipte söz konusu edilen açıklığın Kur’ân’ın ifadeleriyle değil, bizzat kendisiyle ilgili olduğunu görürüz.

Şimdi bunun izahına geçelim:

Kur’ân-ı Kerim’de Kitab-ı mübin/Apaçık kitap tabiri yedi yerde, Kur’ân-ı mübin/apaçık Kur’ân tabiri iki yerde geçmektedir.

Kader bilgisi olarak niteleyebileceğimiz hususların kitab-ı mübin’de olduğunu bildiren ayetlerde[1] geçen “kitap”tan kasıt, Allah’ın ilmi ya da levh-i mahfuzdur.[2] Dolayısıyla bu ayetlerin “meâl-i müşterek”leri şöyledir:

“Kaderle ilgili hususlar, mübin olan, (yani içinde kayıtlı olan hususların aynen vuku bulmaları suretiyle doğruluklarını ortaya koyan) levh-i mahfuzdadır ya da Allah’ın ilmindedir”.

Buralardaki “kitap” sözüyle Kur’ân-ı Kerim kastedilmediğinden bu ayetler ilgili iddiaya mesnet teşkil edemezler.

Maide: 15 ile Neml: 1’de geçen “Kitab-ı mübin” ve Hicr 1 ve Yasin 69’da geçen “Kur’ân-ı mübin” tabirleri ile kastedilen ise Kur’ân’dır:

“Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi” (Maide: 15)

“Tâ. Sîn. Bunlar Kur’ân’ın, apaçık kitab’ın ayetleridir.” (Neml: 1)

“Elif. Lâm. Râ. Bunlar kitabın, apaçık Kur’ân’ın ayetleridir.” (Hicr: 1)

“O ancak bir zikir ve apaçık Kur’ân’dır.” (Yasin: 69)

Ancak buralarda yer alan “mübin” kelimesi, Kur’ân’ın/Kitab’ın ifadelerinin apaçık olduğunu, binaenaleyh her okuyanın kolaylıkla anlayabileceği bir kitap olduğu hususunu bildirmez. Zira bu anlam Kur’ân-ı Kerim’de yer alan ve Kur’ân’ın bazı ayetlerinin muhkem, bazılarınınsa müteşabih olduğunu bildiren Âli İmran: 7 ayetiyle çelişir:

“O’nun (Kur’ân’ın) bazı ayetleri muhkem olup bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir.” (Âl-i İmran: 7)

Usulcülerin çoğu ayetteki “muhkem”i tek bir anlama ihtimal eden, “müteşabih”i ise birkaç anlama ihtimali olan şeklinde tarif etmişlerdir.[3] Buna göre Kur’ân-ı Kerim’de manası açık olan ayetler olduğu gibi kapalı olan ayetler de bulunmaktadır. Bu hususu bizzat Kur’ân’ın kendisi haber vermektedir.

Zaten vakıa da bu durumu destekler. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadeleri istikra edildiğinde bazı ifadelerinin kapalı olduğu ve âlimlerin kimi ihtilaflarının da bu durumdan kaynaklandığı görülecektir. Buna örnek olarak 2/Bakara: 228’de geçen “kurû” kelimesini gösterebiliriz. Nitekim bu kelime hanımların temizlik dönemi anlamına geldiği gibi hayız dönemi anlamına da gelmektedir. Bu anlamlardan birincisini tercih eden Şafii âlimlere göre boşanmış kadınların bekleyeceği iddet, üç temizlik döneminden ibarettir. İkinci anlamı tercih eden Hanefi âlimlere göre ise iddet dönemi üç hayız dönemidir. Görüldüğü gibi bu hususta meydana gelen ihtilaf, ayette geçen bir kelimenin anlamının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

Ayrıca usul-i fıkıh ilminde Kur’ân ve Sünnet nasslarındaki ifadelerin, açık olmaları yönüne dikkat çeken “zahir”, “nass”, “müfesser” gibi; kapalı olmaları yönüne dikkat çeken “mücmel”, “müevvel” gibi kısımlara ayrılması da hep bu istikranın sonucudur. Nitekim Fahruddin er-Râzî “Muhkem” terimini, nass ve zahir ifadeleri kapsayan bir üst başlık, müteşabih terimini ise mücmel ve müevvel ifadeleri kapsayan bir diğer üst başlık olarak takdim etmiştir.[4]

Binaenaleyh “apaçık kitap/Kur’ân” tabirini, ifadeleri apaçık olarak görmek, hem Kur’ân’ın kendisine hem de vâkıa ters düşen bir anlayıştır.

Bütün bunların yanında mezkur anlayış, Hz. Peygamber efendimizi Kur’ân-ı hem tilavet eden hem de talim eden biri olarak tavsif eden ayetlerle[5] de çatışır.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kur’ân ayetlerinin okuduktan sonra onları bir de talim etmesi, Kur’ân’ın ifadelerinin apaçık olmasına aykırı bir durum teşkil eder. Zira apaçık ifadelere sahip olan bir kitabın bir muallim tarafından talim edilip öğretilmesi fuzuli bir iştigal olur. Nasıl olsa herkes kendisine okunanı apaçık olduğu için hemen anlayıvermektedir!

Bütün bunlardan hareketle şunu söyleyebiliriz ki Kur’ân-ı Kerim’in en azından bazı ifadeleri “kesinlikle” açık değil kapalıdır.

Peki, durum böyleyse “apaçık kitap/Kur’ân” ifadesi ne anlama gelmektedir?

Müfessirler, (b,y,n) maddesinden gelen “mübin/apaçık” sözcüğünün kök fiilinin müteaddi/geçişli olabileceği gibi lazım/geçişsiz de olabileceğini belirtmişlerdir.

Buna göre kök fiil lazım kabul edildiği takdirde terkibin anlamı şöyle olmalıdır: “(Allah tarafından nazil olduğu) apaçık olan kitap/Kur’ân”

Her ne kadar kök fiilin hem müteaddi hem de lazım olmasına teorik olarak bir engel yoksa da özellikle Yasin: 69 ayetinin bağlamı, kök fiilin lazım olduğu şu manayı desteklemektedir:

“Biz ona bir şiir öğretmedik, zaten (şiir) ona yaraşmaz da! O ancak bir zikir ve (şiir vs. olmadığı; vahiy olduğu) apaçık (ortada olan) bir Kur’ân’dır.”

Bağlamı dikkate alındığında şu husus net olarak ortaya çıkar ki, ayette önce Kur’ân-ı Kerim’in şiir ve beşer mahsülü olmadığı ifade edilmiş sonra da onun semavi bir kitap olduğunun; dolayısıyla vahiy menşeli Allah kelamı olduğunun apaçık bir husus olduğu vurgulanmıştır.

Bu ayeti kerimenin bağlamı ile birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan anlamının Neml: 1 ve Hicr: 1 ayetlerinde geçerli olduğunu söylemek durumundayız; zira Kur’ân ayetleri birbirini tefsir eder niteliktedir. Bir ayette kapalı olan bir husus, başka bir ayet vasıtasıyla vuzuha kavuşabilir.

Bu ayetlerde geçen “mübin” kelimesini kök fiilinin müteaddi olduğunu varsaydığımızda ise bu kelimeye “apaçık” anlamı vermek mümkün olmaz. Bu durumda “mübin” kelimesi “beyan eden”, “ortaya koyan” anlamlarına gelir. Ortaya koyduğu şeyin ne olduğu hususunda çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bunlar arasından “hidayet-dalalet”, “hak-batıl”, “helal-haram” gibi anlamlar öne çıkmaktadır.[6]

Ayrıca İmam Matüridi, kök fiili müteaddi olarak aldığı halde ortaya çıkan ihtimaller arasında şunu da zikretmiştir: Kur’ân beyan eder, ortaya koyar ki o, Allah katından inmiştir; beşer mahsülü değildir.[7] Bu durumda “mübin” kelimesini ister lazım isterse müteaddi kabul edelim ayetin anlamını belirleyen husus bağlamıdır ve bu bağlam, Kur’ân’ın beşer ürünü olmadığı vahiy kaynaklı olduğu anlamını tayin etmektedir.

Hâsılı, müfessirlerin eserlerinden istifade ile bu terkibi bağlamı içerisinde değerlendirerek anlamaya çalıştığımızda ortaya çıkan mana, mealciliğe hiç de yâr olacak bir mana değildir. Apaçık kuran/kitap sözünü “bütün ifadeleri apaçık bir kitap” şeklinde anlayıp bunun üzerine “Kur’ân-ı herkes mealden anlayabilir” neticesini bina eden malül anlayışın sahipleri, aslında Kur’ân’ın kendisine, vakıaya ve Hz. Peygamberin beyan edicilik vazifesine aykırı bir anlam ve neticeyi Kur’ân’a mâlederek kendi sırtlarına bir vebal yüklemişlerdir.[8] 

***

Abdulkadir Yılmaz’ın “Apaçık Kitap Kur’ân” adlı makalesi:

http://darulhikme.org.tr/darulhikme/tr/2009/12/21/apacik-kitap-kuran/

 

********** 

 

KAYNAKLAR:

[1] el-Enam: 59, Yunus: 61, Hud: 6, en-Neml: 75, es-Sebe: 3.

[2] Bkz.

el-Enam: 59: Taberi, IX, 283; Tefsîr-i Beydâvî, II, 165; Tefsîr-i Celâleyn, 134; el-Keşşâf, II, 355; Tefsir-i Kebîr, XIII, 12 (er-Razi “Allah’ın ilmi” vechini tercih etmiştir) Âlûsî, VII, 172; Hak Dini Kur’ân Dili, III, 472; Kurtubî, VII, 5; Mâverdî, II, 122; Nesefî, II, 24.

Yunus, 61: Âlûsî, XI, 146; Taberî, XII, 208; Te’vîlât-ı Mâtürîdî, VI, 59 (İmam Matüridi buradaki kitabın levh-i mahfuz olduğu görüşünü aktardıktan sonra gökten indirilen kitaplar olması ihtimalini de zikretmiştir. Ancak ayetin öncesi bu ihtimali uzaklaştırmaktadır.) Tefsîr-i Celâleyn, 176; Tefsîr-i Beydâvî, III, 118; Kurtubî, VIII, 357; Nesefî, II, 242; Tefsir-i Kebîr, XVII, 100.

Hud: 6: Taberî, XII, 328; Kurtubî, IX, 8; Tefsîr-i Beydâvî, III, 128; Nesefî, II, 259; Tefsir-i Kebîr, XVII, 149; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 555; Tefsîr-i Celâleyn, 291; Âlûsî, XII, 3

en-Neml: 75: Taberî, XVIII, 116; el-Keşşâf, III, 369; en-Nesefî, III, 321; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 167; Kurtubî, XIII, 231; Mâverdî, IV, 226; Tefsir-i Kebîr, XXIV, 184; Tefsîr-i Celâleyn, 79; Âlûsî, XX, 17.

es-Sebe: 3: Tefsîr-i Celâleyn, 113; en-Nesefî, III, 462; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 362; Âlûsî, XXII, 106; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 241; Kurtubî, XIV, 261.

[3] ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhît: I, 364.

[4] el-Mahsul, I, 231.

[5] Bakara: 129, Âli İmran: 164, Cuma: 2.

[6] Bkz. Tefsir-i Taberî, II, 6; Tevilat-ı Matüridi, VI, 419. Tefsîr-i Mâverdî, III, 147.

[7] Bkz. Tevilat: VIII, 536.

[8] Zikrettiğimiz ayetlere çeşitli tefsirlerden alternatif anlamların bulunması vardığımız sonucu değiştirmeyecektir. Zira biz, belirttiğimiz hususlardan hareketle tefsirlerde zikredilen bir mananın daha fazla öne çıktığını ve bu mananın tercihe daha layık olduğunu düşünüyoruz. Ortaya konulması muhtemel alternatif anlamlar, “Kur’ân’ın ifadesi apaçık olan ve kolaylıkla herkesin anlayabileceği bir kitap” olduğu neticesini doğurmadıkça, yazımızda öne çıkardığımız anlamla bir çelişki arz etme durumunun söz konusu olmayacağını belirtmeliyiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Islam’da Kadının yeri – Kadir Mısıroğlu

Islam’da Kadının yeri – Kadir Mısıroğlu

Kadir Mısıroğlu’nun 09.03.2013 tarihli bu sohbetinde şunları bulacaksınız;

– Islam’da (Şeriat’ta) Kadının yeri…

– Gündemde olan Anne Sütü Bankası projesi…

– Yakın Tarihimizde Câmi Kıyımı…

***

Iyi seyirler…

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap

Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

türkce ibadet türkce namaz namazda meal imami azam ebu hanife fatiha suresi elmalili behey saskin

Türkçe Kur’ân olur diyen Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz kafasındaki ilahiyatçılara Elmalılı Hamdi Yazır’dan cevap:

“Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”

***

Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı “sözde” din adamları, “Türkçe ibadet” konusunu ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyorlar. Halbuki Kur’ân Arapça’dır ve Arapça olarak indirildiği birçok ayetle sabittir. Bu ayetlerden yalnızca 4 tanesini zikretmekle iktifa edelim:

“Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.”[1]

“Ve işte biz o Kur’ân’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik.”[2]

“Pürüzsüz Arapça bir Kur’ân (indirdik ki, Allah’ın azabından) korunsunlar.”[3]

“Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.”[4]

Kur’ân’ın Arapça indirilmesinin en birinci sebebi, muhataplarının Arap olması ve Arapça konuşmasıdır. Kur’ân onlara bir “öğüt”, “hatırlatma” ve “uyarı” olarak indirildiğine göre, muhataplarının diliyle indirilmesi son derece tabiidir.

Allah Kitabı’nı, onun ilk muhatabı olan Arap toplumunun anlayacağı dilden ve kolaylaştırılmış olarak indirmiştir.[5] Ilk müslümanlar hem kendileri Kur’ân’ı anlamışlar hem de Islam’ı yaydıkları yeni kavim ve milletlere de onların dilleriyle anlatmışlardır. Yani, yaptıkları “tebliği”, her milletin kendi dilinden yapmışlardır.

Işte Kur’ân’da sıkca zikredilen “anlayasınız diye sizin dilinizden indirdik” mealinden hareketle, Türkçe ibadeti savunanlar şöyle demektedirler:

“Biz Arap olmadığımıza göre, kendi dilimize yapılacak bir tercümeyi ibadetlerimizde okumalıyız. Çünkü yukardakı ayetlerde açıkça vurgulanan nokta; Allah’ın bizden Kur’ân’ı anlamamızı istediğidir. Bizim anlamamız için ise Kur’ân’ın Türkçe olması şarttır.”

Bu görüşte olanlar kendilerine şu ayeti de delil olarak almaktadırlar:

“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın.”[6]

Yukarda da işaret ettiğimiz gibi, bu ve benzeri ayetler, “tebliğin” dilinden bahsetmektedir. “Ibadetin” dilinden değil. Biz, bu ikisi arasında bir fark olduğuna inanıyoruz. Bu farkı şöyle bir prensiple ifade etmemiz mümkündür:

“Tebliğin dili, her milletin kendi dilidir. Fakat, ibadetin dili dinin indirildiği dildir.” Zira yukardaki ayetin açıkladığı genel prensibin “tebliğe ait” olduğu son derece açıktır.

Demek oluyor ki “tebliğ” yapan kişiler bu tebliği muhataplarının dili ile yapacaklardır. Bu durum, hem Ilâhi maksadın hem de aklın gereğidir.

Bizim bu noktada “tebliğ dili” ile “ibadet dili”ni bir birinden ayırt etmemiz, ana dilden ibadet yapma yaklaşımının özündeki bir yanlışı ortaya koymak isteyişimizdendir.

Bu yanlış şudur:

Kutsal bir metni, o metnin indirildiği dilin dışındaki bir başka dile her kim çevirirse çevirsin, bu çevirinin Kur’ân’a bire bir eşit olamayacağı gayet açıktır. Yani, ne kadar iyi tercüme edilirse edilsin, kim tercüme ederse etsin, bu tercüme Kur’ân’a eşit olamaz. Bu konuda bütün filologlar ve edipler aynı kanaati izhar etmişlerdir. Hatta bu kanaat, Kutsal metinler değil, her hangi bir edebî metin için de böyledir. Yani, bir dilde yazılan veya söylenen bir ifadeyi, aynısıyla diğer bir dile aktarmak imkansızdır. Bunun anlamı, bir dile ait bir şey ancak o dil ile aktarılınca aynısı ifade edilmiş olur. Ancak, bir metni açık ama ve yorumlarla anlamak ve anlamaya çalışmak bahsimizin dışındadır. Biz bire bir aktarımı tartışmaktayız. Bu gerçek sebebiyledir ki: “Türkçe Ibadet” olsun diyenler de, tercümelerin ayrı Kur’ân olmadığını kabul etmekdedirler.

Biz, tercüme ile Kutsal metni karşılaştırırken şöyle bir görüş ileri sürmekteyiz:

Arapça olarak indirilmiş olan Ilâhi bir Kitab’ın bir başka dile yapılacak tercümesinin “ibadetlerde” okunabilmesi için, bu tercümenin bizzat Allah tarafından yapılmasi gerekmektedir. Ancak o takdirde bu tercüme ile önceki indirilen Kutsal metin bir birine eşit olabilir. Çünkü her ikisi de aynı Kutsal ve Müteâl kaynaktan gelmektedir. Eğer tercüme bu şekilde olsa, hem ibadetlerde hem de diğer okunması gereken yerlerde okunabilir. Hiç bir fark ortaya çıkmaz. Aksi halde, yani bir insanın yapacağı eksik-gedik bir tercümeyi Ilâhi bir Kelam’ın yerine okuyamayız. Bu görüşümüzü te’yid eden Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu konuyla ilgili şu görüşlerini aktarmak istiyoruz:

“Şimdi insaf ile düşünelim. Bu şerâit altında Kur’ân’ı tercüme ettim veya ederim diyenler yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’ân’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle Arabî yolundan ve tefâsir-i merviyyesinden anlamağa çalışmaları zarurîdir. Kur’ân’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek ahkâm istinbâtına, mes’ele münâkaşasına kalkışmamalıdır: Bunu, îmanı olanlar yapmaz, kendini bilen ehl-i insaf da yapmaz.

Kur’ân’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Maamafih öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’ân’ı harekesiz olarak şöyle dursun harekesiyle bile dürüst okuyamadığı hâlde onun ahkâm ve maanîsinden ictihâda kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki, Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsirlere, müfessirlerin te’villeri karışmıştır diye onları da kaale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’ân’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki, okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin te’vili değilse, câhil mütercimin re’yi ve te’vili, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki, Kur’ân tercümesi demekle ikitfâ etmiyor da “Türkçe Kur’ân” demeğe kadar gidiyor.

Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”[7]

Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadelerinden tercümelerin asla Kur’ân sayılamayacağını ve onların Kur’ân’ın okunması gerektiği ibadet mahallerinde okunamayacağını anlamaktayız. Biz, Kur’ân’ın başka bir dile yapılan tercümesiyle ibadet edilmesine karşıt görüşlerimizi bu bağlamda ele alıyoruz. Yani, Kur’ân’ın tercüme edilemez oluşundan yola çıkarak, yapılacak eksik gedik bir tercümenin Kur’ân yerine kâim olarak ibadet esnasında okunmasını, Kur’ân’da zikredilen birçok ayetle çelişkili görmekteyiz. Ayrıca başta “Müteşâbihât” ayetler olmak üzere, “Mukattâ” harfleri gibi birçok Kur’ân ayetlerinin, değil tercümeleri, anlamlarını bile bizim bilmemizin mümkün olmadığı yine ayette bildirilmektedir. Bize, onlarla neyin kastedilmiş olduğuna iman edip, bunların Rabbimizden olduğunu kabul etmemiz emredilmektedir.[8]

Durum böyle olunca, bir başka dile bu önemli özellikleri nedeniyle de tecümesi adeta imkansızlaşan bir Kutsal Kitab’ın okunduğu ibadet mahallinde, tercüme de okunabilir diye iddia etmenin ne derece isabetli olduğu iyi düşünülmelidir.

Kur’ân birçok ayette, kendisine benzer bir Kitab’ın getirilemeyeceğini, hatta bir suresinin bile benzerini getirmenin imkansızlığını (I’caz) açıkça bildirmektedir. Buna Kur’ân’ın “Tahaddî”si, yani meydan okuması denilmektedir. Indiği devrin “Edebî” yönden gelişmiş ve temayüz etmiş bir çağ olması da dikkate alınırsa, bu meydan okuyuş daha da bir önem arzeder. Bütün Islam alimlerinin ittifakıyla Kur’ân’ın bu mucizelik yönü, yani bir benzerinin getirilemeyeceği kıyamete kadar da geçerlidir. Böylece Kur’ân’ın bizzat kendisi, kendisinin yerine konulacak bir “benzer”in imkansızlığına, gayet açık bir şekilde dikkatleri çekmiştir. Bu konudaki bazı Kur’ân ayetleri şöyledir:

“Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz. Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”[9]

“De ki: “Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir.”[10]

Kur’ân’ın bir benzerinin getirilemeyeceği, onun diğer bir dile de aynısıyla tercüme edilemeyeceğini de ayrıca ifade eder. Yani, Kur’ân’a ne indirildiği dilden ne de bir başka dilden eş ve benzer getirilemez. Bu ayetler, bu anlamda tercümeleri de içine almaktadır. Ancak, Kur’ân’ı bire bir eşitlikle çeviremeyeceğiz demek, “ibadet haricinde” onu anlayabilmek için tefsir kitaplarına müracaat etmeyeceğiz demek değildir.

Ama tefsirleri, kendi dilimizle ibadet edeceğiz diyerek okumaya kalkmamızın ne derece akıl dışı olduğu her türlü izahtan varestedir.

Yaşar Nuri Öztürk çıkıp canlı bir televizyon yayınında “Elif, Lâm, Mîm” mukattâ harfleri, “A,B,C” gibi alfabe harfleridir diyebiliyor ve Türkçe ibadeti savunuyor. Böyle bir iddianın gayr-ı ciddî ve gayr-ı ilmî olması bir yana, yukarıda zikretmiş olduğumuz “Tahaddî” ayetleri ile çeliştiği açıktır. Eğer bu ayetler sanıldığı gibi basit harfler olsaydı, o tarihte hayatta olan yüzlerce şair ve edip Kur’ân’ın bu meydan okuyuşuna hemen bir karşılık verip Islam davasını söndürebilirlerdi. Halbuki tarih böyle bir başarıyı müşrikler adına kaydetmemektedir. Aksine, bu kolay yolu bırakıp kılınçla mücadeleyi tercih ederek mal ve canlarını tehlikeye atmaları, Kur’ân’a benzer bir kitap getirmenin imkansız oluşunun tarihî olarak isbatı ve şahididir.

Türkçe ibadetin gerekliliğini savunanlar, Namazda Kur’ân okumanın gerekmediğini iddia etmektedirler. Bu yaklaşım kendi içinde iki temel noktaya dayanmaktadır. Biri, Kur’ân’da konuyla ilgili emir ya da açıklamanın olmadığı, diğeri de namazın bir “Dua” olduğudur.

Halbuki Kur’ân’da namaz kılarken Kur’ân okumamız gerektiğine dair hem açıkça, hem de işaret yoluyla emirler vardır. Bu nedenle, “Kur’ân’da bize namazda Kur’ân okumak emredilmiyor” demek doğru değildir. Bu iddia, yeterli Kur’ân araştırmasına dayanmayan basit bir iddia seviyesinden öte geçemez.

Namazda Kur’ân okumamızı açık bir şekilde ifade eden bir ayeti burada zikrediyoruz:

“Sana **vahyedilen** Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”[11]

Bu ayet gayet açık bir şekilde Namazda Kur’ân okumamız gerektiğini emretmektedir. Namazda Kur’ân okumamızın gerektiği bu şekilde ayetle sabit olunca, tercümenin değil, ancak orjinal metnin kendisini okuyacağımız da sabit olur. Çünkü Allahu Teala’nın namazda okumamızı istediği “Vahyedilen” Kur’ân’dır. Tercümelerin ise böyle bir “vahyedilmiş” olma özelliği yoktur. Işte bu ayet, namazda okunacak metnin, “vahyedilmiş” olma özelliğini ayırıcı bir şart olarak zikretmektedir.

Bir ayet daha yazıp “Namaz Dua mıdır?” bahsine geçelim:

“Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belirli vakitlerde) gereği üzere namazı kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.”[12]

Arapça bilenler için Arapçası’nı da yazıp bir noktaya dikkat çekelim:

أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

Bu ayette geçen: “قُرْآنَ الْفَجْرِ” = “Kur’âne’l-Fecr” ifadesi sabah namazında açıktan okunan Kur’ân’a işarettir.[13]

Ana dilden ibadeti savunanların ikinci temel dayanakları, namazın “Dua” olduğu tezidir. Bu anlayışa göre, “namaz madem ki duadır. O halde kul bu duayı anladığı dilden ve istediği gibi yapabilmelidir.”

Namazın dua olduğu iddiası, Kur’ân’da zikredilen ve namaz olarak tercüme edilen “Salah” kelimesinin lügat anlamından kaynaklanmaktadır. Önce bu kelimenin Kur’ân’da hangi anlamlarda kullanıldığına birkaç örnek verelim…

Salah: (S-L-Y) Bu, kelimenin Arap dilindeki kök halidir. Bu kök halindeki anlamı da, ateşe atmak, ateşte pişirmek, kuzuyu kebap yapıp ateşte pişirmek anlamına gelmektedir. Bu kök anlamındaki yanmak ve pişmek anlamında Kur’ân’da da geçmektedir:

“Bugün yaslanın (girin) ona (Cehenneme) bakalım inkâr ettiğiniz için.”[14]

اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ

Burada اصْلَوْ = “Islav” kelimesi ateşe atılmak ve orada yanmak anlamında kullanılmıştır.

Çoğulu “Salavât” olan “Salah” kelimesi, Yahudi tapınağı “havra” anlamına da gelir. Bu anlamıyla da Kur’ân’da zikredilmiştir.[15]

“Iftiâl” babından kullanımında “Istalâ” olarak ateşte “ısınmak” anlamına gelmektedir:

“Artık Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: «Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber, yahut **ısınmanız** için o ateşten bir parça getiririm» dedi.”[16]

Daha bir kısım anlamlarının olduğunu gördüğümüz bu kelime, “Salatün” şeklinde kullanıldığında “dua” anlamına gelmektedir. Aynı kelime namaz anlamında da zikredilmektedir. Ancak namaz için kullanıldığında genellikle “Ikâme” ifadesine de yer verilir ve beraber ifade edilir.

“…Bir de haklarında hayır dua et. Çünkü senin duan kalblerini yatıştırır…”[17]

Bu kelimenin yalnız başına “Salah” olarak zikredilipte namaz anlamına geldiği şu ayeti de burada zikredelim:

“Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.”[18]

Kur’ân-ı Kerim’de bu kelimenin başka kullanımları ve anlamları için dipnotta verilen kaynağa bakılabilir.[19]

Bu verilen anlamlardan sonra, Kur’ân’da geçen “Salah” duadır diyerek, bu kelimeyi sadece dua anlamıyla anlamanın ne derece yanlış bir Kur’ân anlayışı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Namazın dua olmadığını, bu kelimenin kullanımlarından anlayabileceğimiz gibi, Kur’ân’da açıkça zikredilen “Dua” anlamındaki kelimeden de anlayabiliriz. Çünkü Kur’ân bize dua etmemizi istediğinde bunun için “Salah” kelimesini değil, “Dua” kelimesini kullanmaktadır. Ayette geçen “Dua” kelimesini görebilmeniz için tercümenin altına Arapça metini ekliyoruz:

“Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana **dua** edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.”[20]

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

Her hangi bir ihtiyaçtan dolayı yapılan duaları da Kur’ân yine bu “Dua” sözcüğüyle anlatmaktadır. Bunlar için “Salah” kelimesi kullanmamaktadır. Bir diğer örnek için de şu ayetler verilebilir:

“Orada Zekeriyya, Rabbine **dua** etti: «Rabbim! Bana katından hayırlı bir nesil ver. Şüphesiz sen, duayı hakkıyle işitensin» dedi.”[21]

هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء

*

“İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün gönlünü vererek Rabbine **dua** eder…”[22]

…وَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ

Bu ayetler, insanın bir ihtiyacı nedeniyle yapacağı duayı “Salah” olarak değil “Dua” olarak zikretmesi, namazı dua olarak anlayanların anlayışlarının doğru olmadığını göstermeye yeterli olacağı kanaatindeyiz.

Ayrıca namazın dua olduğu anlayışı mantıksal bir çelişki içermektedir, dolayısıyla yanlıştır.

Namaz = Dua’dır diyebilmemiz için, Dua = Namaz’dır da diyebilmeliyiz. Mantıksal olarak bu önermelerden biri doğru ise diğeri de zorunlu olarak doğrudur. Şayet bu önermelerin doğruluğuna evet denirse, o zaman şu suale doğru bir cevap verilmesi gerekmektedir:

Ellerini kaldırmış bir saattir dua eden bir kul kaç rekat namaz kılmış sayılacaktır?

Elbette buna verilecek tutarlı hiçbir cevap olamaz. O halde Namaz = Dua gibi bir yaklaşım yanlıştır.

Bu takdirde doğru olanı göstermemiz gerekmektedir.

Bu da şudur:

Namaz, içerisine duayı da alan çok yönlü bir ibadettir. Bu ibadetin içine dahil edeceğimiz yüzlerce manevi ve mistik hallerden ve hikmetlerden bahsedebiliriz. Bu meyanda dua, namazın taşıdığı anlamlardan bir anlam, ona dahil olan hikmetlerden bir hikmettir. Ama namaz asla sadece bir dua değildir.

Türkçe ibadetin gerekliliğini savunanların bir başka iddiasına göre, Imam-ı Azam Ebu Hanîfe yabancı dilde ibadete cevaz vermiştir!

Imam-ı Azam Ebu Hanîfe hakikaten yabancı dilde ibadete cevaz vermiş midir?

Hanefî Fıkhının en önemli kaynaklarından olan el-Mebsût müellifi Serahsî, namazda Farsca okumaya ilişkin Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının görüşlerini nakletmektedir. Serahsî, Ebu Hanîfe’nin (rahimehullah) görüşüne, Imam Ebu Yusuf ve Imam Muhammed’in katılmadığını belirttikten sonra özetle şunları söylemektedir:

“Ebu Yusuf ve Muhammed (Allahu Teala ikisine de rahmet eylesin), Kur’ân’ın mu’ciz[23] olduğunu söylemişler ve başka dillerde bu özelliğin bulunmadığından da hareketle tercümenin namazda okunmayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Ebu Hanîfe ise, Farslıların (Iranlılar) Selman-ı Fârisi’ye yazmış oldukları bir mektubu kendine delil almıştır. Bu mektubda Iranlılar; Selman-ı Fârisiye, **dilleri Arapça söylemeye yatışıncaya kadar** Fatiha’yı kendilerine Farscaya tercüme etmesini istemişler. Işte bu rivayete dayanarak Imam, tercümenin okunabileceği ictihadında bulunmuştur.”[24]

Imam Serahsî’nin (rahmetullahi aleyh) hiç bir kaynak ve senet zikretmeksizin yaptığı bu naklin ilmî hiç bir değeri olmamasına rağmen, Yaşar Nuri gibi Türkçe ibadeti savunanların bunu delil almaları doğrusu düşündürücüdür. Birçok sahih hadisi bile reddedenlerin, bu son derece zayıf bir rivayete sarılmaları ilmî araştırmalar adına üzücüdür. Ayrıca, bu rivayette açıkça Iranlıların “Dilleri yatışıncaya kadar…” şeklindeki kaydı görmeden bunu genel geçer bir delil saymak son derece sakıncalı bir çıkarımdır.

Türkçe ibadeti savunanların ellerinde delil olarak sadece bu fetva vardır. Bu fetva el-Mebsût’ta zikredilmektedir. Zayıf ve senetsiz bir rivayettir. Sahih bile kabul etsek, dikkat edilmişse rivayette, Iranlılar bir kayıt koymuşlardır. “Dilleri yatışıncaya kadar.” Ebediyyen değil. Bu önemli bir noktadır. Zaten uygulaması da sürekli olmamıştır. Ayrıca Ebu Hanîfe’nin de görüşünden daha sonra vazgeçmiş olduğu aynı kaynakta nakledilmektedir.

Nitekim Hanefîlerin büyük Alimlerinden Ibn Abidîn (rahmetullahi aleyh) de, konuya ilişkin Hanefî görüşleri aktarırken, Ebu Hanîfe’nin bu görüşünden daha sonra döndüğünü ifade etmekte ve bu durumun namaz kılacak kimsenin Fatiha’yı okumaktan aciz olması şartına bağlı olduğunu da özellikle belirtmektedir.[25]

Ibn Kudâme’nin (rahmetullahi aleyh) el-Muğnî isimli eserinde şunlar verilmiştir:

Ebu Hanîfe’nin namazda tercümenin okunacağına dair görüşünden döndüğü ve bu görüşle ne Hanefîlerin ne de başkalarının amel etmediği nakledilmiştir. Namazda Kur’ân’dan başka bir şeyin okunmayacağında alimlerin icmâı vardır. Namazda Arap olmayanların tercüme okuyabilecekleri görüşü, insanların dinden çıkmalarını kolaylaştırmak gibi bir art niyete dayanmaktadır.[26]

Kaldı ki, Hanefî mezhebinin mutlak müçtehidi her ne kadar Ebu Hanîfe ise de, Ebu Yusuf ve Imam Muhammed gibi bu mezhebin büyük Imamlarının bu görüşe karşı çıkmış olmaları dikkate alınmalıdır. Özellikle de Hanefî mezhebinde, bu iki imamın görüşü birleşince amelin ve fetvanın onların görüşlerine göre olduğu unutulmamalıdır.[27]

Türkçe ibadeti benimseyenler, Allahu Teala’nın dilinin olmadığı, dolayısıyla geçmiş milletlere de onların dilinden ayetler ve Kitaplar indirdiği şeklinde bir argüman getirmekte ve bu görüşlerini de şu iki ayetle (Elmalılı meali) delillendirmektedirler:

“O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.”[28]

“Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde.”[29]

Bu yaklaşımın yanlış olduğunu ifade etmiştik. Yani, Hz. Ibrahim ve Hz. Musa (aleyhisselam)ın sahifelerini onların dilinden indiren Allah’ın bizzat kendisidir. Yoksa bir beşerin tercümesi değildir. Işte bu önemli nokta gözden kaçmaktadır. Eğer bizim dilimizden de Allah bizzat kendisi bir Kur’ân indirse idi, tereddütsüz biz onu hem namazda hem de başka ibadetlerde okurduk. Demek istiyoruz ki, geçmiş ümmetlere onların dilinden inen Kitapları alimler tercüme etmemiş, onları bizzat Allah o dilde indirmiştir. Bu önemli farkın mutlaka dikkate alınması gerekmektedir.

Kaldı ki, söz konusu ayetlere böyle bir mana verilmesine Kur’ân’ın bütünü izin vermemektedir. Yukarıda zikredilen ayetlerin delil oluşu, birincisindeki “هُ” = “O” zamirinin; ikincisindeki “هَذَا” = “bu” ism-i işaretinin bir bütün olarak Kur’ân’ı ifade ettikleri varsayımına dayanmaktadır. Yani “evvelkilerin kitaplarında”, “Ibrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde” var olan şey Kur’ân’ın bütünüdür.

Gerçekten de eş-Şuarâ, 196. ayetinin sibâkı, bu görüntüyü vermektedir:

192 – Ve muhakkak ki O (Kur’ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
193 – (Resulüm!) Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) indirdi;
194 – Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;
195 – Açık parlak bir Arapça lisan ile.
196 – O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.

Bu ayetlerde üç kere geçen “هُ” = “O” zamirlerinden ilk ikisi zaruri olarak Kur’ân’a delalet etmektedir. Zira, uyarıcılardan olsun diye Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin kalbine Cebrail (a.s)’in indirdiği şey Kur’ân’dır. Bunda şüphe yoktur. Üçüncü zamiri de, ayetlerin söz akışına göre “Kur’ân” olarak almak tabii gözükmektedir. Doç. Dr. Halil Altuntaş bu konuda şunları yazmaktadır:

“Kur’ân’ın bütünü böyle bir anlayışa izin vermemektedir. Zira Kur’ân, tarihi olarak, sözü edilen semavi kitaplardan sonraki dönemlere ait olayları da gündeme getirmektedir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve Ashabı’nın yaşadığı olayları ele almaktadır. Bizzat Hz. Peygambere (s.a.v) yönelik ayetleri ihtiva etmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Bunların, evvelki kitaplarda yer almış olması düşünülemeyeceğine göre, ikinci zamir Kur’ân’ın kendisine, muhtevasına delalet ediyor olamaz. Bu sebeple, zaruri olarak üçüncü (هُ) zamirine bir “muzaf” takdir etmek gerekiyor. Mesela el-Kurtubî bu zamiri, “onun nüzulünün zikri” diye yorumlarken[30], ez-Zemahşerî ve Ebu Hayyan el Endelusî onu “şüphesiz bu Kur’ân, yani onun zikri”[31] diye açıklamışlardır.”[32]

Dinin emretmiş olduğu ibadetlerin pek çoğunda insanın aklî olarak anlayamadığı ama yapması istenen ibadetler vardır. Anlamayı sadece okunan şeylere indirgemek ve onları ille de anlamak gerektiği gibi bir “Rasyonelciliği” savunmak bizi çıkmazlara götürür. Örneğin, biz namazda yaptığımız hareketlerin de anlamını okuyamıyoruz. Bunların tercümeleri de yoktur. Namaza başlarken ellerin kalkıp tekbir alınmasının, ayakta durmanın, rükua eğilmenin ve secdenin, keza, secdeyi iki yapıp da rukuyu bir yapmanın v.s. anlamlarını bilmiyoruz. Ama bunları yapıyoruz. Ayrıca bu hareketlerin Türkçesi, Arapçası yoktur. Bunların bize Kul olarak Allahu Teala’nın hoşnutluğunu kazandırdığını düşünür ve yaparız. Bir diğer örnek hacdır. Kabe’yi dönmenin, şeytan taşlıyorum diyerek dikili taşlara taş atmanın, Arafat dağında gün boyu ayakta durmanın da anlamlarını bilemiyoruz ve tercüme de edemiyoruz. Ama yaparken büyük bir haz duyduduğumuza asla şüphe yoktur.

Şu ayet meali de (Elmalılı Meali) meseleyi gayet açık bir şekilde özetlemektedir:

“Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin).”[33]

Netice itibariyle namazda “meal”lerden değil de “Kur’ân”dan okumamız gerektiği ayetle sabit bir husustur. Türkçe Kur’ân olmadığını ise evvelce delilleriyle zikretmiştik.

Son sözü Elmalılı Hamdi Yazır söylesin istiyoruz:

“Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”[34]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] 12-Yusuf Suresi 2. (Hepsi Elmalılı mealinden.)

[2] 13-Ra’d Suresi 37.

[3] 39-Zümer Suresi 28.

[4] 16-Nahl Suresi 103.

[5] 54-Kamer Suresi 17. Ayrıca bakınız Ayet no: 22, 32, 40.

[6] 14-Ibrahim Suresi 4.

[7] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.

[8] Bu konudaki ayet 3-Al-i Imran Suresi’nin 7’inci ayetidir:

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.”

[9] 2-Bakara Suresi 23, 24.

[10] 17-Isra Suresi 88.

[11] 29-Ankebut Suresi 45.

[12] 17-Isra Suresi 78.

[13] Burada (17-Isra Suresi 78) ifade edilen “Sabah Kur’ân’ı” ifadesi hakkında Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinin ilgili ayetine bakılabilir.

[14] 36-Yasin Suresi 64.

[15] 22-Hacc Suresi 40.

[16] 28-Kasas Suresi 29.

[17] 9-Tevbe Suresi 103.

[18] 4-Nisâ Suresi 103.

[19] Isfehânî, Râgıb, el-Müfredât Fî Garîbi’l-Kuran, Beyrut, sayfa 285, 286.

[20] 2-Bakara Suresi 186.

[21] 3-Al-i Imran Suresi 38.

[22] 39-Zümer Suresi 8.

[23] Kur’ân’ın Mu’ciz olması demek, insanların ve cinlerin onun benzerini getirmekten aciz olmaları demektir. Daha önce ifade etmiş olduğumuz Kur’ân’ın “Tahaddîsi” budur.

[24] Serahsî, Ebu Bekr Muhammed, Kitâbu’l-Mebsût, Beyrut 1978, cild 1, sayfa 37.

[25] Ibn Abidîn, Muhammed Emin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtar, Istanbul 1984, cild 1, sayfa 483, 484.

[26] Ibn Kudâme, Ebu Muhammed, el-Muğnî eş-Şerhu’l-Kebîr, Beyrut 1992, cild 1, sayfa 526.

[27] Ibn Abidîn, Muhammed Emin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtar, Istanbul 1984, cild 1, sayfa 70 – 74. Bu konuda Hanefî mezhebinin görüşleri geniş olarak verilmiştir.

[28] 26-Şuarâ Suresi 192-196.

[29] 87-A’lâ Suresi 18, 19.

[30] Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Cami’li Ahkâmi’l-Kur’ân, cild 13, sayfa 138.

[31] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, cild 3, sayfa 335; Ebu Hayyan el-Endelusî, el-Bahru’l-Muhît, cild 7, sayfa 40, 41.

[32] Doç. Dr. Halil Altuntaş, Kur’ân’ın Tercümesi ve Tercüme ile Namaz Meselesi, 4. Baskı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2006, sayfa 36, 37.

[33] 73-Müzzemmil Suresi, 20.

[34] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.

Bu çalışma Ahmed Keleş’in Türkçe Ibadet adlı risalesinin bir nevi hülâsası sayılabilir.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk 10 Kasım’da mı öldü?

M. Kemal Atatürk 10 Kasım’da mı öldü?

*

Gazete küpürüne buradan ulaşabilirsiniz:

M. Kemal Atatürk ne zaman öldü (PDF)

*

Ölüme götüren ağır koma

Emir–komuta zinciri dışında kalan, yahut resmî senaryo ağına takılmayan haber kaynaklarının hemen tamamı şu noktada birleşiyor: M. Kemal’in ölümü, 10 Kasım (1938) günü, saat 9’u 5 geçe falan değildir.

Bu şekildeki bilgi, ölümünün kesinleşmesinden sonra düşünülüp tasarlanarak ilân edilmiş bir resmî açıklamadan ibarettir. İşin gerçeğini ve iç yüzünü hiçbir şekilde yansıtmıyor.

Resmî duyuruya itiraz edenlerin birleştikleri noktaları şöylece sıralamak mümkün:

1) Bilindiği gibi, M. Kemal’in sağlığıyla ilgili resmî raporlar, günlük olarak hazırlanıp ilân ediliyordu. Bu ilânlar, başta Cumhuriyet olmak üzere diğer gazetelerde de günü gününe yayınlanıyordu.

2) 8 Kasım günkü tebliğde, M. Kemal’in ölümüne kadar devam edecek olan ağır koma hali hakkında yapılan duyuruda şu ifadeler yer alıyor: “Bugün saat 18.30’da, hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiş ve sıhhî vaziyetleri yeniden ciddiyet kazanmıştır.”

3) 9 Kasım günkü 3. tebliğde ise “Umumi durumun vahâmete doğru seyrettiği” bildirilmiş olup, bunun mânâsı, aslında “M. Kemal’in öldü” demektir. Aksi halde “vahâmet” tabiri kullanılamazdı. (TC Krnj, s. 629)

4) Nitekim, Cumhuriyet gazetesinin 9 Kasım gecesi yapılan yıldırım baskısında, M. Kemal’in öldüğü bilgisine yer veriliyordu. Hatıratında, Üsküdar’daki bir bayiden o gazeteden bir adet bulup okuduğunu anlatan bir öğretmen, o gün tam bir şaşkınlık hali yaşadığını belirtiyor.

5) M. Kemal’in 10 Kasım’da ölmediğini iddia edenlerden biri de, onun yıllarca şoförlüğünü yapan Seyfettin Yağız isimli şahıstır. Birkaç sene önce DB Tercüman gazetesi muhabiri Nide Eryılmaz’a konuşan yüz yaşındaki şoför, ayrıca şunları söylüyor: “Atatürk 10 Kasım’da ölmedi. Söylersem, tarihi şaşırtıyorsun diyorlar. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe’ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler.”

Özet mahiyetteki bu bilgilerden sonra, şimdi de konuyla ilgili daha detaylı bilgileri aktarmaya çalışalım.

Dolmabahçe’de ölüm ve izdiham

Resmî olarak 10 Kasım 1938’de saat 9’u 5 geçe öldüğü açıklanan M. Kemal’in cenazesi, dokuz gün müddetle Dolmabahçe’de bekletildi.

Bu zaman zarfında, katafalkın önünde kalabalıklar halinde saygı geçişleri yapılıyordu… 16 Kasım günü ise, katafalkın önünde büyük bir izdiham yaşandı ve 7’si kadın olmak üzere 11 kişi ezilerek öldü.
Bu bilgileri birçok kaynaktan öğrenmek mümkün. Bütün kaynaklar aynı rakamları veriyor. Ortada bir tereddüt, bir çelişki yok.

Ancak, Atatürk’ün ölüm günü ve saati ile igili olarak, birbiriyle uyuşmayan ve hayli çelişkili görünen bilgiler var.

Bunlardan bir tanesini, gazeteci yazar Emin Karaca ortaya çıkardı.
Bir öğretmenin hatıra notlarından yola çıkarak “Atatürk’ün gerçekte ne zaman öldüğünü günümüz insanına aktaran Karaca’nın derlediği bu yazının ilgili bölümü şöyledir:

Gazetenin 10 Kasım manşeti

Günlerdir bu acı haberin verileceği anı bekliyorduk, millet olarak… Ara ara Anadolu Ajansı kaynaklı haberlerden, başucundaki hekimlerin verdiği, içinde bol tıbbi terimlerin geçtiği raporları takip ediyorduk. Artık dönülmez bir yolda yürüdüğünü az–çok seziyorduk. Radyo pek yaygın olmadığından gazeteden takip etmeye çalışıyorduk sağlık haberlerini…

8 İkinciteşrin (Kasım) 1938 Salı gecesinden beri bir fısıltı halinde kulaktan kulağa haberler dolaşıyordu, bu gece ölmüş diye… Ama resmî bir açıklama yapılmıyordu. 10 Kasım Perşembe sabahı, öğretmenlik yaptığım Üsküdar’daki okula giderken aldığım Cumhuriyet gazetesinin kapkara başlığını görüp, “Atatürkümüzü kaybettik” manşetine göz atınca, Salı gecesinden beri, iki gündür dolaşan fısıltının doğru olduğunu anlamıştım. Gazeteye dikkatlice bakıp okumaya çalışırken, bir tuhaflık dikkatimi çekti.

Yine kapkara bir çevrenin içinde, mareşal üniformalı resminin altındaki, üç satırlık şu haberi okudum önce:

“İstanbul (A.A.) Atatürk’ün müdavi ve müşavir tabipleri tarafından verilen rapor suretidir: ‘Reisicumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı saat 9’u 5 geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir.’

Sonra gayrı ihtiyarî, sağ elim yelek cebimdeki Serkisof saate gitti, 08’i gösteriyordu. Oysa ki günlerden 10 İkinciteşrin Perşembeyi yaşıyorduk; ama, saat henüz daha değil 5 geçe, 09.00 bile değildi.
Gazeteyi çantama soktum, devlet yöneticilerimiz, demek ki Atatürkümüzün ölümünün 10 İkinciteşrin (Kasım) 1938 Perşembe günü saat 09’u 5 geçe olduğunun millete duyurulmasına karar vermişlerdi… Derse girmeden önce gazetenin öteki sayfalarına şöyle bir göz atayım, dedim. İkinci sayfayı çevirdim. Yukarıda düşündüğüm nokta, daha somut bir şekilde gözümün önündeydi.
Sol başta, çift sütunda çerçeveli, Cumhuriyet’in devamlı fıkra yazarlarından Peyami Safa’nın “Atatürkümüz” başlıklı yazısı vardı. “Türk’e ait her şeyin içinde o vardı.” cümlesiyle başlıyordu, Atatürk’ün ölümünü ele alıyordu. Oysa ki, saat daha 08’i çeyrek geçiyordu.

Bunun yanında gene çift sütuna, önemli ediplerimizden İbrahim Alaeddin Beyin “Atamızı Tavaf” başlıklı ağıt–şiiri konulmuştu. Oysa ki, saat daha 08’i 20 geçiyordu. Bunun da yanında, sağda çift sütuna gazetenin devamlı fıkra yazarlarından Abidin Daver Bey’in “O Yaşıyor” başlıklı yazısı konulmuştu. Oysa ki saat daha şimdi 08.30 olmuştu… Neyse, şöyle ya da böyle onu kaybetmiştik.”

…………………………………………
Bakınız: haberaktuel.com;  barbuni.com; kenthaber.com; ve diğerleri.

 

**********

 

KAYNAK:

M. Latif Salihoğlu, Yeni Asya, 25 Şubat 2013.

Servet kardeşime teşekkürler

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*