Izmir Suikasti ve Kazım Karabekir Paşanın Istiklal Mahkemesi’ndeki sorgusu

Izmir Suikasti ve Kazım Karabekir Paşanın Istiklal Mahkemesi’ndeki sorgusu

Istiklal Mahkemesi Üyeleri: Kılıç Ali, Ali Çetinkaya (Kel Ali), Reşit Galip

***

Kazım Karabekir Paşaya sorulan ikinci suale bakar mısınız: “…nasıl olur da muhalefete geçersiniz? Lütfen izah eder misiniz?”

Bu nasıl demokrasi? Bu nasıl Cumhuriyet? Bu nasıl fikir özgürlüğü? Farklı düşünmek bile -dava ile alakası olmadığı halde- sorgulanıyor.

Bu sualden, M. Kemal Atatürk döneminde muhalefet edenlerin kendilerini Istiklal Mahkemesi’nde buldukları açık bir surette anlaşılıyor. Kazım Karabekir Paşa, sırf muhalif olduğu için, Izmir Suikasti bahanesiyle yargılandı, hatta idam edilecekti. Ancak birçok subay Karabekir Paşanın lehine tavır alınca buna cesaret edilemedi.

Kazım Karabekir Paşanın Sorgusu…
Ali Çetinkaya (Kel Ali):

- Zatıaliniz, Terakkiperver Fırkasının reisi bulunuyorsunuz değil mi?

Kazım Karabekir Paşa:

- Evet.

- Zatıaliniz inkılabın büyük bir şahsiyetisiniz. Tarih, bunu böyle kaydediyor. Memleketin savunulmasında nasıl bir arada dağılmadan kaldı isek, vatanın yükselmesi emrinde de öyle olması gerektiğini elbette takdir buyurursunuz. Bu sebeple zatıaliniz, nasıl olur da muhalefete geçersiniz? Lütfen izah eder misiniz?

Kazım Karabekir Paşa, bu soruyu şöyle cevaplandırdı:

- Mütareke sırasında elîm durumlara karşı elbirliğiyle göğüs gererek çalışıp Gazi’yi kendimize reis yaptığımız sırada, memleketin istinad ettiği yegane kuvvet bendim.

Ancak her inkılapta olduğu gibi, ilk zamanlar birlikte çalışanlar, maksad hasıl olduktan sonra ortaya çıkan parazitlerin bu birliği bozdukları görülür. Benim görüşüm şudur ki, Lozan sulhüne kadar kalb kalbe yekvücud olarak çalışmış arkadaşlar arasında sulhu müteakip bir ayrılık başladı. Bunun ilk tecellisi Rauf Beyle Ismet Paşa arasında müşahede edildi. Arzettiğim gibi bu mesele, sulha kavuştuktan sonra her zamandan daha fazla birliğe, tesanüde muhtaç olduğumuz günlerde ortaya öyle çehreler çıktı ki, artık ne Gazi, ne de Ismet Paşalar nezdinde eski arkadaşlıkları, eski yollara sevketmek imkanı kaldı. Aleyhimizde yazılmadık şey bırakılmadı, cahil kafalı yobazlardan daha mutaassıp halifeciler olduğumuza kadar uğramadığımız iftira kalmadı. Kimse, bunları susturmuyordu. Ben, sabrediyordum. Ismet Paşa ile Rauf Bey arasında, Lozan Konferansı yüzünden başlıyan ayrılığa mani olmağa çok çalıştım. Fakat bir türlü muvaffak olamadım. Her şeyde aynı düşünce ve kanaate sahip, müttehid olmak imkanı tabii yoktu. Ama, buna rağmen kuvvetli arkadaşların memleket ve millet işlerinde elbirliği ile çalışmaları imkanı vardı. Ben bunu temin için çok uğraştım. Fakat bununla uğraşır ve bu arada Rauf Beyle Ismet Paşayı barıştırıp birleştirmeye çalışırken, aleyhimde neşriyat başladı.

Bilhassa ordu müfettişliğim sırasında maruz kaldığım manasız muamelelere tahammül güçtü. Uzun ve derin tetkikler neticesinde hazırladığım layihalar, göz gezdirilmek zahmetine bile katlanılmadan bir köşeye atılıyor ve mütemadiyen geri kafalılığımız iddia edilerek propagandalar yapılıyordu.

Reis Kazım Karabekir Paşa’nın sözünü kesti:

- Bugün muhakeme ile resmen sabit olmuştur ki, daha evvel bazı entrikalar çevrilmiştir. Bu, millet muvacehesinde vazıh olarak tahakkuk etmiştir. Zatıalinize evvela bu noktayı hatırlatırım…

- Hepsi önlenebilirdi… Esas; birlikte, vahdette idi. O bozulmasaydı hiç kötülük olmazdı. Ben ordu müfettişi bulunduğum sırada askerlikte Meb’usluğun telif edilemeyeceğini (hem asker hem milletvekili olunamayacağını) ileriye sürdüğüm zaman bile hücuma uğruyordum. Halbuki, ne kadar isabet ettiğim biraz sonra anlaşıldı. Nihayet, bu memleketi kurtarmış olan arkadaşların, zuhur eden bir takımları tarafından, birbirlerinden ayrılması önlenemez bir hale geldi. Böyle olunca Fırkadan istifa ile Ismet Paşayı ziyaret ettim. Sonra gidip, evime kapandım, oturdum.

Muhalif bir fırka kurmak tasavvurunda değildim. Siyasetten uzak, kendi alemimde sükuna dalmak kararındaydım. Fakat karşı taraf bırakmadı. Boyuna: “Ne susuyorsun?” Ne duruyorsun? Söylesenize… Çıkınız” gibi sözlerle umumi efkarı (kamuoyunu) bir bu suretle, yani memleket hizmetinden kaçıyormuşuz gibi aleyhimize çevirmek istiyorlardı…

Bu durumda daha fazla durulamazdı. Işte Terakkiperver Fırka bu ahval tesiriyle doğdu.

Reis:

- Benim kanaatime göre bu gibi fırkalara memleketin tahammülü yoktur.

- Hayır.. Ben, aksi kanaatteyim. Memleket demokrasiye layıktır. Millet müdriktir. (Millet idrak sahibidir.)

- Ona şüphe yok. Elbette memleket müdriktir. Ancak bu tarzdaki Fırkalar, sonralarında defterlerini seyyiat (kötülüklerle) ile kapatıyorlar.

- Kabahat kimin? Fırka kurdurmamak, hükümetin elindeydi. Halbuki kurulurken: “Çalışınız, biz de böyle diliyorduk. Mubarek olsun. Allah muvaffakiyet versin…” diye bizi teşci edenlerin başında hükümet vardı. Sonra ne oldu?

Istiklal Mahkemesi Reisi, konunun dağılmak üzere bulunduğunuz görünce suikast işine döndü:

- Biliyorsunuz, diye söze başlayan Ali Bey, sözlerine şöyle devam etti:

- Ziya Hurşid, Şükrü Beyle anlaşarak Reisicumhur hazretlerine karşı bir suikast tertiplemişler. Hükümeti de devireceklermiş.. Bu husustaki malumatınızı lûtfen söyleyiniz, asıl davamız budur..

- Şükrü Beyin teşebbüsünden hiç bir suretle haberim yoktur. Bana kimse bir şey söylemedi. Sabit Beyin de haberi varmış. Varsa, böyle bir vaziyette Fırkayı derhal silah başına davet ile, Hükümeti de haberdar etmek vazifesiydi. Sabit Bey’in böyle yapmamış oluşuna hayret ederim. Hatta gelip bana haber vermeyişi de şayanı hayrettir.

- Zatıalinize de haber vermedi mi?

- Kat’iyen. Ne o, ne de başka bir kimse, bana bu mevzuda hiçbir şey söylememiştir. Haber verdim diyen varsa, gelsin yüzüme karşı söylesin.

- Rauf Bey haber verdi, diyor Sabit Bey ifadesinde…

- Hayır… Rauf Bey bana bir şey söylemedi…

- Fakat, Ordu Meb’usu Faik Bey’in mazbut ifadesinde bir nokta var… Zatıalinize haber verilmiş olduğuna dair.

- Imkanı yok… Gelsinler, yüzüme karşı söylesinler… Hiç kimse, bu iddiada bulunamaz. Söylemiş olsalarda, gizliyecek değildim. Belki haber vermek istemişler de, duyunca Fırkayı dağitma teşebbüsüne geçerim diye korkmuşlar ve saklamış olabilirler.

- O halde, bu ifadenizle, arkadaşlarınız töhmet altında kalıyorlar…

- Orasını bilemem. Ben doğruyu söylüyorum… Başka bir şey düşünmem.

- Buyurunuz, muhakeme bugünlük kâfidir.

 

**********

 

KAYNAK: Azmi N. Erman, Izmir Suikasti ve Istiklal Mahkemeleri, Temel Yayınları, Istanbul 1971, sayfa 119 – 123.

***

Tavsiye edilen konular:

M. Kemal Atatürk ve çetesi: Istiklal Mahkemeleri:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/02/m-kemal-ataturk-ve-cetesi-istiklal-mahkemeleri/

***

Insan Hakları Ihlali, Zulüm (Istiklal Mahkemesi tutanaklarından) :

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/21/insan-haklari-ihlali-zulum-istiklal-mahkemesi-tutanaklarindan/
***

Kâzım Karabekir – Nasıl Hıristiyan olacaktık?! :

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/28/kazim-karabekir-nasil-hiristiyan-olacaktik/

***

Harf devrimi ile ilgili Kazım Karabekir Paşa’nın görüşü (Kemalistlere duyurulur) :

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/05/harf-devrimi-ile-ilgili-kazim-karabekir-pasanin-gorusu-kemalistlere-duyurulur/

***

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/kazim-karabekir-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-gercekleri-anlatiyor/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yavuz Bülent Bâkiler. “Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyen MHP’lilerin gerçeği görmeleri için bu fotoğrafı özellikle seçtik

***

Atatürk’ün ölümü üzerinden 74 yıl geçti. Şimdi biz, İslâmiyetle ilgili konularda bile, “Atatürk dedi ki…” diye söze başlıyoruz. Atatürk bir İslâm âlimi midir? Sanıyorum ki, yüz yıl sonramızda bile, birtakım kimseler, kendilerini bu yanlıştan kurtaramayacaklar. Bugün, bazı ilim adamlarımız da, görüşlerini Atatürk’e dayanarak açıklıyorlar. Yâni, dinin önemini belirtmek için, Atatürk’ün konuşmalarından örnekler veriyorlar. Beri yanda, pozitivist düşüncede olanlar da, yani ahiretin bütün kapılarını kapatanlar da, Kur’an’a, Allaha inanmayanlar da “Atatürk demişti ki…” diyerek yazıyor, konuşuyorlar. Her iki görüş de yanlıştır.

Yani biz, dindarlığımızı veya din dışı yaşayışımızı Atatürk’e bakarak mı belirleyeceğiz? İslâmiyet söz konusu olduğunda, bizim için örnek insan, Hz. Muhammed’dir (Salavat). Biz sevgili peygamberimizin söylediklerine bakarız ve bir Müslüman olarak da, inanmak veya inanmamak konusunda Atatürk’ün söylediklerini çok tabii karşılarız. Yani Atatürk İslamiyete inanıyorsa sevinç çığlıkları atmayız. İnanmıyorsa ona yumruk sıkmayız. Çünkü Atatürk’ün de bir insan olarak inanmak ve inanmamak hakkı-hürriyeti vardır. Unutmamak lâzımdır ki, Milli Mücadelemizin lideri, devletimizin kurucusu kayıtsız şartsız Mustafa Kemal Paşadır. Ama o, dini konularda örnek alınacak bir kişi değildir.

Değerli dostum Arslan Tekin’in evvelki gün, Yeniçağ gazetesinde bir yazısı çıktı. “Dini Cehâletin Böylesi” başlıklı yazının ilk cümlesi dikkatimi çekti. Tekin: “Mustafa Kemal neden dinin sağlam öğretilmesini istiyordu?” diye başlıyordu.
Hemen belirteyim ki dinin öğretilmesi doğru, fakat Mustafa Kemal’in İslamiyet konusundaki görüşleri, yanlıştır.
Ben, Atatürk üzerine yazılan kitaplardan 90 tanesini okuyabildim. Şimdi 91. kitap elimdedir. Biliyorum ki, Mustafa Kemal, dehâ derecesinde zeki bir kimsedir. Büyük bir kahramandır. Milli Mücadele yıllarında, câmi minberlerine bile çıkarak İslâmiyeti ve sevgili peygamberimizi çok, ama çok öven beyanlarda bulunmuştu. Buna mecburdu. Çünkü halkımızı yanına almadan o büyük, o zor mücadeleden başarıyla çıkması imkânsızdı. Ama Cumhurbaşkanı olduktan; bütün kuvvetleri avucunda topladıktan sonra, tavrı değişti. Hz. Muhammed’den “Arab oğlu” Kur’an-ı kerimden de “O Arab oğlunun yaveleri” yani saçma sapan sözleri diye bahsetti. İsmet Bozdağ’ın “Paşalar’ın Kavgası”nda da, Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratında da vardır. Atatürk, Karabekir Paşa’ya demiş ki:

“Karabekir! Kur’anı Türkçeye çevirtiyorum. İstiyorum ki milletimiz okusun ve o Arab oğlunun ne yaveler yediğini görsün!”
Atatürk, İslâmiyetin batacağına yerine yeni bir dinin çıkacağına inanıyordu. Bunu Hüsrev Gerede’nin Anıları’nda okuyoruz. Hüsrev Gerede, Atatürk’ün çok yakın asker arkadaşlarından biri. Mustafa Kemal, Samsun’a 19 Mayıs 1919 tarihinde 18 kurmay arkadaşıyla birlikte çıktı. O kurmaylardan biri de Hüsrev Gerede’dir. Onun literatür yayınlarının 86.’sı olarak basılan anılarının 267. sayfasında H. Gerede, Atatürk için diyor ki: “Dindar, yani dini bütün ve inançlı mıydı? Buna doğrudan doğruya cevap vermek çok güçtür. Herhâlde oruç tutan, namaz kılan cinsinden değildi.” Gerede, dini konularda yazılar yazan Selim Sırrı Tarcan’a Atatürk’ün “Bu din batacak ileride yeni bir din çıkacaktır. Sen bu konularda yazı yazmayacaksın anladın mı?” diyerek mani olduğunu açıklıyor. (Sayfa; 268)
O yeni dinin Hristiyanlık olduğunu yarınki yazımda okuyacaksınız.

***

(Devamı…)

Arslan Tekin kardeşim, Mustafa Kemal’in, “Dinin doğru öğretilmesini istediğini” yazıyor. Ben de, Cumhuriyetimizin yeni filizlendiği yıllarda, devletimizin İslamiyete ve Hz. Peygambere nasıl baktığını belgelere dayanarak dikkatinize sunmak istiyorum: Devletimiz ortaokullarımızda ve liselerimizde okunması için 1931 yılında, Devlet Matbaasında 4 ciltlik bir tarih kitabı bastırdı. Bu kitabın 2. cildinde İslâmiyetle ve Hz. Peygamberle ilgili dehşet verici iddialar var. Tarih kitabının 89. sayfasında kelimesi kelimesine şöyle deniliyor:

MUHAMMED’İN DAVETİ: “Muhammed, Mekke’de, müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler, pek derin bir surette, zihnini işgal ediyordu. Muhammed 40 yaşına geldiği zaman vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed’in dâvet ettiği bu dine…. İslam denilmiştir.”
Resmî olarak hazırlanan o İslâm Tarihi kitabının 90. sayfasında çocuklarımıza şu görüşler telkin edilmek istenmişti.

KUR’AN VE VAHİY: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. O, Arapların ahlak ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslâha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslâh için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra, kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”
Böyle inkârlarla mı İslâmiyet doğru olarak anlatılacaktı?

Tarih Kitabının 91. sayfasındaki inkâra bakınız:

İLK VAHİY: “Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber, kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi.”

Böyle midir? Arslan Tekin kardeşim de böyle mi düşünmektedir? Şimdi diyeceksiniz ki: “Bu tarih kitabını kim, kimler yazmış?”

Bu kitap 14 önemli kişinin çalışmasıyla hazırlanmış.

İşte 9 CHP milletvekili şunlar:

Samih Rıfat – Yusuf Akçuraoğlu – Dr. Reşit Galib – Hasan Cemil – İsmail Hakkı – Reşit Saffet – Sadri Maksudi Arsal – Şemsettin Günaltay – Yusuf Ziya – M.Tevfik Bey Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri – Afet İnan: Musiki mektebi Muallimi – Bâki Bey: Miralay – Şemsi Bey: Miralay.

Haydi iki örnek daha vereyim:

Cumhuriyetin ilânından sonra İslâmın Amentüsü, yani imanın 6 şartı değiştirildi. Türk’ün yeni Amentüsü Hâkimiyet-i Milliye Matbaasında bastırılarak dağıtıldı.

Deniliyordu ki: 1-”Vatanı yoktan var eden Mustafa Kemal’e,

2-Onun ordularına,

3-Onun kanunlarına,

4-Mücahit Analarına

5-İyilik ve kötülüğün insanlardan geldiğine

6-Öldükten sonra dirilme olmayacağına ve Atatürk’ün Tanrının en sevgili kulu olduğuna iman ederim!..” Beğendiniz mi?
Son olarak Kâzım Karabekir Paşanın 13-14-15-16 Kasım 1970 tarihli Yeni İstanbul gazetelerinde çıkan hâtıratını özetliyorum.

Karabekir Paşa diyor ki: 18 Temmuz 1923 tarihinde, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan bir komisyonda, yeni Anayasamızda, dinimizin Hristiyanlık olarak gösterilmesi isteniyordu.

İktisat Vekili Tevfik Rüştü Bey, Dahiliye Vekili Fethi Okyar Bey, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey… bu fikri şiddetle savunuyorlardı. Söz olarak ben de kendilerine itiraz ettim.
Hava çok gerginleşti. Başkanlık kürsüsünde oturan Atatürk’e döndüm:
-Paşam siz ne düşünüyorsunuz? Siz ki Meclisimizi Fatihalarla tekbirlerle açtınız dedim. Atatürk:
-Münakaşalar şiddetlendi. Toplantıyı tatil ediyorum, diyerek toplantıyı tatil etti…”

 

**********

 

KAYNAK:

Yavuz Bülent Bâkiler’in, “Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu” adlı köşe yazısının birinci bölümü 18 Ağustos, ikinci bölümü ise 19 Ağustos 2012 tarihinde Türkiye Gazetesi’nde yayınlandı.

Birinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545763#.UF4gH6BkGNc

Ikinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545868#.UF4f_qBkGNd

Yukarıdaki linklerle Türkiye gazetesinde yayınlanan bu köşe yazılarına bağlanın ve altındaki facebook, twitter vs. gibi sembollere tıklayarak yazıyı paylaşın. Böylece yazar, bu tür köşe yazılarına rağbet olduğunu görecek ve inşaallah bu konulara ağırlık verecektir.

Yazıda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ismi defalarca geçti. 3 kez salavat getirelim: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Balyoz davasında 20 yıl hapse mahkum edilen Çetin Doğan ve yahudi damadı Dani Rodrik

Balyoz davasında 20 yıl hapse mahkum edilen Çetin Doğan ve yahudi damadı Dani Rodrik

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Çetin Doğan’ın damadı Dani Rodrik’in “Washington Post” gazetesine yazdığı “Turkey’s miscarriage of justice” yani “Türkiye’nin düşük adaleti” başlıklı makale

***

Çetin Doğan ve Sefarad Yahudi ailesine mensup damadı Dani Rodrik

***

Balyoz davasında 20 yıl hapse mahkum edilen Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın “damadı” Dani Rodrik, “Washington Post” gazetesine yazdığı “Turkey’s miscarriage of justice” yani “Türkiye’nin düşük adaleti” başlıklı makalede, mahkemenin verdiği kararları eleştirdi, Çetin Doğan ve arkadaşlarını ise savundu.[1]

Ilginç…

Peki kimdir Dani Rodrik?

Özgür Ansiklopedi “Vikipedi”ye bakalım:

İspanya’dan beş yüzyıl önce göç etmiş bir Sefarad Yahudi ailesine mensup olan Dani Rodrik 1957′de İstanbul’da doğdu. Rodrik, 1976 yılında Robert Koleji’nden mezun oldu. Lisans ve yüksek lisans derecelerini ABD’nin Harvard Üniversitesi’nde alan Rodrik, doktora derecesini ise ABD’de de bulunan Princeton Üniversitesi’nden aldı. 1990 yılında profesörlüğe yükselen Rodrik, 1982 yılından beri Harvard Üniversitesi’nin Kennedy School of Government’te dersler veriyor. 2009 yılı Temmuz ayından itibaren Radikal gazetesinde köşe yazıları yayımlanmaktadır. Emekli orgeneral Çetin Doğan’ın damadıdır.”[2]

***

Çetin Doğan, yahudi ailesine mensup olan Dani Rodrik’e neden kız verir?

Ne kadar tuhaf değil mi?

Peygamber ocağı dediğimiz ordu kimlerin ellerinde, görün… Bizim başımıza kimleri getirmişler…

Işte laikliğin savunucusu bunlardır,

Haşa “Kahrolsun Şeriat” diye haykıranlar bunlardır,

Başörtüsüne düşman olanlar bunlardır,

Din derslerine karşı olanlar bunlardır.

Ama maalesef bizden olan bazıları da bunlara uymuş vaziyette.

“Irticaya” karşıyız diyorlar… Bu bir kelime aldatmacasıdır. Irtica dedikleri Islam’dan başka bir şey değildir. Bunu 28 Şubat’ın mimarlarından dönemin Genelkurmay 2. Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir, Israilli stratejist Martin Sherman ile “Middle East Quarterly” isimli Amerikan (ABD) Dergisine yazdığı makalede itiraf etmiştir.[3]

Hala uyanmayacak mıyız?

Inşaallah bu heriflerin hepsi deşifre olur ve temizlenir de aslımıza döneriz.

Allahu Teala Alem-i Islam’a merhamet etsin ve hayırlar versin.

Amin, Amin, Amin.

***

Şimdi Kadir Mısıroğlu’nun bir sohbetinden kesilen şu videoyu izlemenizi rica ediyorum:

https://www.facebook.com/photo.php?v=330406547046567

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Dani Rodrik, “Turkey’s miscarriage of justice”, Washington Post Gazetesi, 22 Eylül 2012: http://www.washingtonpost.com/opinions/turkeys-miscarriage-of-justice/2012/09/21/e2125276-033d-11e2-8102-ebee9c66e190_story.html (son erişim tarihi 22 Eylül 2012.)

[2] Özgür Ansiklopedi Vikipedi : http://tr.wikipedia.org/wiki/Dani_Rodrik (son erişim tarihi 22 Eylül 2012.)

[3] Çevik Bir’in “irtica” kelimesiyle ilgili yazdıkları için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/19/cevik-bir-28-subat-islama-karsi-ve-israil-icin-yapilmistir/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Allah’ın selamını kaldıran da Atatürk – Selâmün Aleyküm yerine Merhaba Asker

Allah’ın selamını kaldıran da Atatürk – Selâmün Aleyküm yerine Merhaba Asker

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


***

Evet, bunu da M. Kemal değiştirdi… Taa 1910 – 1911 yıllarında Selanik’teyken başlamış bozgunculuğa diyesi geliyor insanın.

***

Bunun nasıl gerçekleştiğini, “En Mesud Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır” diyecek kadar M. Kemal aşığı olan Falih Rıfkı Atay şöyle aktarıyor:

M. Kemal’in Selânik’te 38 inci piyade alayı komutanlığına tayin edilmesi de mesleğinde ciddî bir adım olmuştur. Hikâyeyi o zaman o aynı alayın birinci taburunun üçüncü bölüğünde takım komutanı bulunan Ziya Kılıç’tan dinliyelim:

“(…) Mustafa Kemal Bey alaya yaklaşınca gür bir sesle:

— Merhaba asker, dedi.

O tarihlerde yoklama ve teftişlerde komutanlar askere:

— Selâmün aleyküm… derler, asker de:

— Aleyküm selâm… diye cevap verirdi. Alışmadığı bu tek kelimelik selâm karşısında asker biraz irkildikten sonra aynı kelime ile cevap verdi. İşte o tarihten sonradır ki orduya bu tek kelime ile selâm usulü girmiştir.”[1]

Bu gerçeğe rağmen, M. Kemal Atatürk’ün son sözünün “Aleykumüsselam” olduğunu iddia edenlere şaşmamak elde değil.[2] Bunun doğru olmadığını şu yazımızda görebilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/23/m-kemal-ataturkun-son-sozu-aleykumusselamdi-yalani/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 67, 68.

Ayrıca bakınız;

Subay Ziya Kılıç’tan aktaran: Hasan Rıza Soyak (M. Kemal Atatürk’ün Genel Sekreteri), Atatürk’ten Hatıralar, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, Istanbul 1973, cild 1, sayfa 69, 70.

[2] “M. Kemal Atatürk’ün son sözü Aleykumüsselam’dı” Yalanı:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/23/m-kemal-ataturkun-son-sozu-aleykumusselamdi-yalani/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

CHP Devlet mi, yoksa bir Siyasi Parti mi?

CHP Devlet mi, yoksa bir Siyasi Parti mi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Kimi kime şikâyet edeceğini şaşıran esnaf… Akbaba dergisinde yayınlanan bu karikatür konumuzu gayet net bir şekilde özetlemektedir (KAYNAK: Akbaba Dergisi, sayı 282, 1 Haziran 1939, sayfa 5.)

***

Malumunuz üzere CHF’nin (CHP) 1935 tarihinde toplanan 4. Kurultayı’nda, faşizmi, diktatörlüğü sağlamlaştıran önemli kararlar alındı. Bu kurultayda fırka, parti olarak değiştirildi. Asıl mühim değişiklik ise parti tüzüğünde yapıldı.

Bu değişikliklere göre:

1 – Parti Genel Sekreteri aynı zamanda Içişleri Bakanı oluyordu.

2 – İllerdeki valiler parti il başkanlığı görevine getirildiler.

3 – Umumi müfettişler hem parti işlerini, hem de devlet işlerini denetlemekle görevlendiriliyordu.

Değişikliğin nedenini, CHP Genel Sekreteri ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 28 Ağustos 1936 tarihinde şöyle açıklıyor:

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin memleketin siyasi ve içtimai hayatında güttüğü yüksek maksadın tahakkukunu kolaylaştırmak ve partinin inkişafını artırmak ve hızlandırmaktır. Hükümet ve parti beraberliğini, bütün kudreti hükümete vererek parti teşkilatını daha az ehemmiyetli görmeye mütemayil (eğilimli) bir zihniyet şeklinde telakkiye mani olmak lazım geldiği gibi, esas meselenin partiyi kuvvetlendirmek ve partinin gayelerini daha kolaylıkla gerçekleştirmek için hükümetin tam yardımını temin etmek olduğu tebarüz ettirilmiştir.”[1]

Ne ki, tüzükte yapılan değişiklik Memurin Kanunu’nun* 9. maddesiyle çelişiyordu. 9. madde, “memurların siyasi cemiyet ve kulüplere katılmalarını” yasaklıyordu.

M. Kemal Atatürk söz konusu maddeyle ilgili olarak şunları söylüyor:

“Ben bu maddede değiştirilecek bir şey görmüyorum. Çünkü burada memurların siyasi cemiyetlere girmemesinden maksat onların, **benim partimden başka partiye** intisap edememesi demektir. Bu bakımdan bu madde hatta faydalıdır ve katiyen değiştirilmemelidir.”[2]

Görüldüğü gibi, önemli olan yasa değil, yasanın M. Kemal tarafından yorumlanışıdır.[3]

***

** Memurin Kanunu: 18 mart 1926 tarihinde yürürlüğe giren ve memur olmanın sınırlarını ortaya koyan kanun.

 

**********

 

 

KAYNAKLAR:

[1] CHP Genel Sekreterliğinin Parti Örgütüne Genelgesi, cild 1, sayfa 9.

[2] Hilmi Ural, Hatıralarım, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1959, sayfa 297, 298.

[3] Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 113, 114.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Türkiye’nin uygarlaştırılmasında (!) Sabetayist rolü

Türkiye’nin uygarlaştırılmasında (!) Sabetayist rolü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Sabetaycılığın kurucusu “sözde” Mesih Sabetay Sevi

***

Bu yazıyı okuduktan sonra Uğur Dündar’lara, Müjde Ar’lara, Mehmet Ali Erbil’lere ekranlarda neden ısrarla yer verildiğini daha iyi anlayacaksınız.

(Bizim iddiamız değil, kaynağımız yine bir Kemalist)

Soner Yalçın:

“Prof. Şerafettin Turan, Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar adlı çalışmasında, Mustafa Celaleddin Paşa’nın, M. Kemal’i en çok etkileyen isimlerin başında geldiğini yazmaktadır. Mustafa Celaleddin Paşa’nın kitabından sadece Mustafa Kemal etkilenmemişti; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin temelini oluşturan, İttihadı Osmanî’nin dört kurucusundan biri olan Abdullah Cevdet, Osmanlı gençlerinin Macarlarla evlenmesiyle yeni ve sağlıklı kuşakların yetişeceği fikrini ortaya atmıştı!

Samih Rifat kayınpederinin tezini hayata geçiriyordu. “Türklerin Osmanlı ve İslam dışında kimliklerini Orta Asya’da araması gerektiğini” yazan Fransız Yahudisi Leon Cahun da M. Kemal’i ve dönemin aydınlarını etkileyen önemli düşünürlerden biriydi. Yeni ülkeye, yeni kültürel hayata, Fevziye Mektebi mezunu Yakub Kadri (Karaosmanoğlu) gibi yazarlar gerekiyordu. Radyolarda alaturka müzik yayını yasaklandı! Kudüs’te doğduğu için “Kudsî” adını alan Ahmed Kudsî (Tecer) yeni şairler “keşfedip,” Halk Şairleri Bayramı düzenleyip bu ozanları gün ışığına çıkarıyordu. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın kızı A. Muazzezle evli, Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Burhan Toprak, Yunus Emre’yi baş tacı yapmıştı. Ortodoks Sünnîliğe karşı Anadolu kültürüne sahip çıkılıyordu. “Köylülük” yüceltiliyordu! Dr. Reşid Galib’in “buluşu”, Alliance İsraelite Üniverselle (Evrensel Yahudi Birliği) benzeri, köy çocuklanna Batılı yaşam biçimini öğreten Köy Enstitüleri yakın bir gelecekte hayata geçirilecekti.

Değişimin önündeki tek engel olan halkın yoksulluğu ve cehaleti (!), Köy Enstitüleri’yle aşılacaktı. Anadolu, klasik müzikle, tiyatroyla, Cumhuriyet balolarıyla tanışıyordu. Okullar öğrencilerine günün moda danslarını öğretiyordu. “Garson bira getir, garson bira getir, yaşa çarliston!” nakaratı dillerden düşmüyordu. Gazeteler Türkiye güzeli yarışması düzenliyordu. Yani, tıpkı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, Türkiye’yi uygarlaştırma çabalarının ardında birçok Sabetayist aydının imzası vardı.”

 

**********

 

KAYNAK:

Soner Yalçın, Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Doğan Kitap, 31. Baskı, 2004, sayfa 359, 360.

***

Sabetaycılık hakkında sitemizdeki bazı konular:

Sabataycılık (Dönmelik) hakkında kısa bilgi
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/sabataycilik-donmelik-hakkinda-kisa-bilgi/

Sabetayistler nerelerde ikamet ediyorlardı ? (Kemalist kaynaklı paylaşım)
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/26/sabetayistler-nerelerde-ikamet-ediyorlardi-kemalist-kaynakli-paylasim/

M. Kemal Atatürk Sabetayist miydi?
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-sabetayist-miydi/

M. Kemal Atatürk’ün öğretmeni Şemsi Efendi’nin gerçek ismi Şimon Zvi’dir (Kemalist kaynaklı)
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/30/m-kemal-ataturkun-ogretmeni-semsi-efendinin-gercek-ismi-simon-zvidir-kemalist-kaynakli/

Selanik: Bir Yahudi kenti (kemalist kaynaklı paylaşım)
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/28/selanik-bir-yahudi-kenti-kemalist-kaynakli-paylasim/

Yahudi yazardan şok iddialar: “Atatürk Dönme’ydi”
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/01/yahudi-yazardan-sok-iddialar-ataturk-donmeydi/

Neden Gavur Izmir? (Kaynağımız bir kemalist)
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/23/neden-gavur-izmir-kaynagimiz-bir-kemalist/

Atatürkçü Düşünce Derneği ve Sabetaycılar
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/24/ataturkcu-dusunce-dernegi-ve-sabetaycilar/

Ittihat ve Terakki, Selanik Dönmeleri (Sabetayizm), Masonlar, Yahudiler ve Sloganları
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/20/ittihat-ve-terakki-selanik-donmeleri-sabetayizm-masonlar-yahudiler-ve-sloganlari/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Laiklere birkaç soru…

Laiklere birkaç soru…

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Türkiye de ibrani, grek ve ermeni yazısıyla Türkçe yayın yapmak serbest de, Kuran ve Islam yazısıyla Türkçe yayın yapmak niçin yasaktır?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

Türkiye masonları localarında serbestçe mason ayini yapabiliyorlar da, Müslümanlar neden dergah, zaviye ve tekkelerinde toplanıp zikrullah yapamıyorlar?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

Ülkemize gelen hintliler kendi dinlerine ait sarıkla dolaşabiliyorlar da, bizde müslümanların başlarına sarık takmaları niçin yasaktır?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

Türkiye yahudileri cumartesi günü hafta tatili yapıyor, Türkiye hrıstiyanları pazar günü tatil yapıyor da, Türkiye Müslümanları niçin Cuma günü tatil yapamıyor?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

***

NOT: Mehmed Şevket Eygi hocamıza teşekkür ederiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şeytan’ın kurduğu düzenden Ilahi düzene

Şeytan’ın kurduğu düzenden Ilahi düzene

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Müslümanların Kıblesi

***

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize Risalet görevi verilmeden önce Mekke ve diğer Arap yerleşimlerinde “Cahiliye” hayatı yaşanıyordu. Cahiliye döneminde güçlü olan güçsüz olana zulmederdi.

Faizin, fuhuşun, kumarın, içkinin ve tefeciliğin had safhada olduğu bir dönemdi “Cahiliye” dönemi… Şimdiki yaşadığımız döneme “çok ama çok benziyordu.”

Bütün bunlara rağmen Cahiliye döneminde yaşayanlar “Allahu Teala”yı bilirlerdi… Ancak bu, onların “Put”lara tapmalarına, onlara sevgi beslemelerine bir engel teşkil etmiyordu, çünkü Allahu Teala’yı  yeterince tanımıyorlar ve O’nun bilinen “bütün” emirlerine riayet etmiyorlardı.

Onlar için “Allahu Teala’nın hükmü” değil, sadece ve sadece kendi elleriyle yapmış oldukları “Put”ları ve kendilerinin hazırlayıp “yasa” haline getirdikleri “Hükümleri” vardı; Cahiliye Hükümleri…

Hiçbir zaman Allahu Teala’ya kulluk etme şuurunda olamadılar, yalnızca “kabilecilik, ırkçılık, milliyetçilikti” onlar için önemli olan.

Aralarında az da olsa putlara tapmayan, onlara sevgi beslemeyen ve Allahu Teala’ya ibadet ile meşgul olan ve Ilahi düzen için canlarını feda etmeye hazır bir grup vardı.

Işte böyle bir tablo vardı Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yaşadığı dönemde…

Tıpkı şimdiki dönem gibi…

Ve “o” an geldi, Hz. Peygamber Efendimizin Risalet görevi Hz. Cebrail (aleyhisselam) aracılığı ile kendisine bildirildi. Ahir zaman Peygamberi  hiç yılmadan, usanmadan insanları Hakka çağırıyor ve “Put”lara tapmamalarını söylüyordu. Kimisi kendisine “deli”, kimisi “büyülü” dedi, kimisi şöyle, kimisi böyle dedi… Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz hiçbir zaman pes etmedi.

Hz. Peygamber Efendimiz Mekkeli müşrikleri Islam’a davet ediyordu, ancak Cenab-ı Hakkın insanlara uygulanması için gönderdiği “Şeriat”tan başka diğer hükümlere rıza gösteren Cahiliye döneminin müşrikleri, Cenab-ı Hakkın hükümleri ile ilgili apaçık ayetleri görmezden geliyorlar, (Haşa) “Muhammed’in (S.A.V) uydurması” ve yahut “eskilerin hikayeleri” diyorlardı.

Onlara göre Kur’an; “Gökten indiği ‘sanılan’ kitaptı ve Hz. Muhammed (S.A.V) uydurmuştu.” (HAŞA VE KELLA)

Çünkü onlar “ATA”larının yolundan gitmekle doğru yolda olduklarını zannediyorlardı. Oysa Hz. Muhammed (S.A.V) Bakara Suresi’nin 170. Ayetini gösteriyordu o “Cahillere”:

“«Allah’ın indirdiğine uyun.» dendiği vakit de: «Yok, ATAlarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.» dediler. Ya ATAları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?”

Hamd olsun, aralarında “hakikatin” farkına varan insanlar az da olsa ortaya çıkıyordu. Hiç “şüphe” ve “tereddüt” etmeden iman eden bir Hz. Ebu Bekir Sıddık (radıyallahu anh) vardı mesela.

Sıkıntılı günler, aylar hatta seneler geçti…

Müslümanlar, sayıca az oldukları için Hz. Erkam’ın (radıyallahu anh) evinde buluşuyorlar, burada Islam dinini öğreniyor ve ibadetlerini gizlice yapıyorlardı.

Bu arada Cahiliye müşrikleri, müslümanları olmadık işkenceler ile “Allah’ın Ayetlerinden ve Rasulullah’ın sünnetinden” yüz çevirtmeye çalışıyorlardı. Fedakar ve cefakar müslümanların herşeye rağmen imanlarını muhafaza etmeleri müşrikleri tedirgin ediyordu.

Artık radikal önlemler alınması gerektiğinin farkına vardılar ve gecikmeden gerekli gördükleri adımları attılar…

Ve, Kur’an okunması yasaklandı…

Tıpkı Tek Parti döneminde bizde de yasaklandığı gibi…

Kendi “Put”larının sorgulanamaması için önlemler alıyorlardı. Zaten “her çağda Puta tapanların” aldığı önlemlerdi bunlar.

Tıpkı bizdeki “Atatürk heykeli” kıranların cezalandırılması gibi…

Kendi “Put”larını “reddedenlere”, kutsallığını tanımayanlara “ceza” verdiler, “Allah’ın Hükmü” diyen insanlara, “Hayır, ATA’larımızın dinine uyacaksınız” diyerek türlü türlü işkenceler yaptılar. Dinlerini yaşamalarına izin vermediler.

Nihayet müslümanlar Hz. Ömer (radıyallahu anh) Efendimiz ile 40 kişi oldular ve Hz. Ömer’in teklifi ile hep beraber açıkça Namaz kılmak üzere Kabe’ye (o dönemin siyasi kararların alındığı yere) doğru yola çıktılar.

Hz. Ömer (radıyallahu anh) müşrikleri görünce:

- “Beni bilen bilsin, bilmeyen öğrensin, Ben Hattab oğlu Ömer’im. Işte müslüman oldum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen yerinden kıpırdasın! Kımıldayanı, kılıcımla doğrayıp yere sererim!”

diyerek “Tağuti düzenin” savunucularına, Allahu Teala’nın düzenini “reddeden”, kendi “kul yapımı” hükümlerini müslümanlara dayatmaya çalışanlara meydan okudu ve Şehadet getirdi:

- “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve rasulüh!”.

Ya Rabbi, Ümmet-i Muhammed’e yeni “Ömer”ler nasip eyle…

Amin… Amin… Amin.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

64.000 kişinin kafatasını ölçtüler

64.000 kişinin kafatasını ölçtüler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nde Antropoloji laboratuvarından bir köşe

***

Türkiye’de ilk defa İnönü’nün başbakanlığı döneminde Atatürk’ün manevi kızı ve Türk Tarih Kurumu’nun kurucusu Afet İnan tarafından, Türkiye’nin on bölgeye ayrılarak on ekip tarafından kafatası ölçümü yapıldığı bizzat Afet İnan’ın hatıratlarına yansıdı.

*

**Antropometrik Anket Yapmışlar**

İnönü döneminde yapılan araştırmalar daha sonra Afet İnan tarafından 1947 yılında “Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Tarihi” ismiyle kitaplaştırıldı. Kitapta ‘Ari Türk Irkı’nın özellikleri ve kafatası ölçüleri anlatılıyor.

Afet İnan, kafatası ölçülmesine nasıl başlandığını ise şöyle anlatıyor: “1936′da bütün memlekette büyük ölçüde antropometrik bir anket yaptırma arzumu, Atatürk’e anlattım. Uygun gördüler ve beni teşvik ettiler. Bunu hükümetten rica etmemi emir buyurdular. O zamanki Başbakan İsmet İnönü’den rica ettim. Bu iş için; Savunma, Milli Eğitim ve Sağlık Bakanları’na meşgul olmalarını emretti.”

*

**Kafatası ölçmek için mezarları bile açmışlar**

Afet İnan hatıratında, kafatası, boy ve kilo gibi 23 ölçüm için Türkiye’nin 10 bölgeye ayrıldığını ve on ekip oluşturulduğunu, hatta 2 bin kadar mezarın bile açıldığını, bunlar arasında Mimar Sinan’ın dahi bulunduğunu belirterek, “On ekip için İsviçre’den on takım ölçü aleti getirildi. Ekiplere askerlerin yanı sıra, bir doktor ve bir sağlık memuru eşlik etti. Ekipler, Prof. Aziz Kansu’dan ölçüm için kurs alarak yola koyuldu. Araştırma için hazineden ‘mühim bir miktar’ da para ayrıldı. 10 ay süren çalışma ile Anadolu ve Rumeli’nin dört bir tarafından tam 64 bin kişinin kafatası ölçüldü. 20 bin kadın ve 40 bin erkek üzerinde ölçüm yapılırken bazı mezarlar da açılarak 2 bin kafatası çıkartıldı. Mimar Sinan’ın kafatası da çıkarılanlar arasındaydı. Ancak daha sonra kafatası bulunamadı” deniliyor.

Kitaptaki araştırma sonuçlarına göre Laz, Kürt, Çerkez fark etmeksizin Türkiye’de bir ‘ırk birliği’nin bulunduğu ve Türk halkının kafa yapısının ‘Brakisefal’ olduğu, kafa karinesi 80′in altında olanların Türk olamayacağı kanaatine varıldığı belirtiliyor. İşte araştırma sonuçlarına göre Türkler: “Türkiye’de yaşayan halkın çoğunluğu orta boylu, kafa karinesi bakımından yuvarlak (brakhi) kafalıdır. Gözler muntazamdır. Mongoloit tesir pek azdır. Burunlar düzdür. Cilt nadiren çok esmerdir. Gözler açık, hatta ekseriyetle çok açıktır. Saçların çoğunluğu orta yani kestane rengindedir. Şu halde Türkiye halkı umumiyetle ‘Homo Alpinus’ denilen Avrupa’nın büyük beyaz ırkına mensuptur.”[1]

*

**M. Kemal Atatürk önayak oldu**

M. Kemal Atatürk’ün Pittard’ın “Irklar ve Tarih” adlı kitabı üzerinde yaptığı çalışma

***

M. Kemal Atatürk’ün tebrik mesajı

Türkiye Cumhuriyeti Başkitabeti Ankara 17-11-341
Istanbul Darülfünun Emini Dr. Nureddin Ali Beyefendiye

14 – Teşrin-i sânî – 341 tarihli mektubunuzla irsal buyurulan Antropoloji Müessesesi’nin ilk eserini memnuniyetle aldım. Türk’ü ve Türk hey’et-i ictimaiyyesini tetkik gayesini istihdâf eden müesseseye kıymetli mesaisinde muvaffakiyet temenni ederim Efendim.

Reisicumhur
Gazi M. Kemal

***

Ismet Inönü’nün tebrik mesajı

Azizim Nureddin Beyefendi,
Muhterem müderrislerimizin himmetleriyle teşekkül eden Türk Antropoloji Müessesesi’nin neşrine muvaffak olduğu eseri memnuniyetle aldım. Darülfünun’umuzun bu sahadaki mesaisiyle dahi pek kıymeddar bir hizmet ifa edeceğinden ümidvarım. Temenni-i muvaffakiyyat ederim Efendim.

19 – Teşrin-i sânî – 341
Ismet

***

Bu çalışmalara M. Kemal Atatürk’ün bilfiil önayak olduğu biliniyor.[2]

Nitekim Afet Inan, tarih ve dil ile alakalı bütün çalışmaların Atatürk’ün talimatıyla yapıldığını, kendisinin ise bu talimatları yerine getiren kişi olduğunu birçok defa yazmıştır.[3]

Afet Inan, M. Kemal Atatürk ve hükümetin bu çalışmalara verdiği desteği minnetle anmıştır.[4] Afet Inan’ın verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre, dönemin hükümeti bu çalışmalar için devlet bütçesinden önemli miktarda bir para ayırmış[5], hatta başta dönemin Başbakanı olmak üzere Milli Eğitim, Milli Savunma ve Sağlık Bakanları bu işle ilgilenmişlerdir.[6]

Afet Inan, 64 000 kafatasından toplanan verileri doktora tezinde değerlendirdi. Tez, kitap halinde iki kez Fransızca ve bir kez Türkçe olarak yayınlandı. Tezin başlığı Fransızca L’Anatolie, le pays de la ‘race’ turque, yani “Anadolu; Türk ‘Irkı’nın Yurdu” idi.[7]

Dr. Afet Inan’ın (Fransızca) doktora tezi: L’Anatolie, Le Pays De La ‘Race’ Turque.

***

Dr. Afet Inan’ın doktora tezinin Türkçe tercümesi: Türkiye halkının Antropolojik karakteri ve Türkiye tarihi; Türk Irkının vatanı Anadolu, (64.000 kişi üzerinde anket), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1947.

***

En Büyük Anket için yurttaşların ölçümleri yapılırken

***

Devlet Istatistik Müdüriyeti’nde En Büyük Anket’in verileri işlenirken

***

1930’lu yıllarda yapılmış kafatası çizimleri

***

Mimar Sinan’ın kafatasının mezarından çıkarıldığını bildiren 5 Ağustos 1935 tarihli Akşam Gazetesi. Mimar Sinan’ın kafatası kayıp

***

Nermin Aygen, Türklerin Kan Grupları ve Kan Gruplarının Antropolojik Karakterle Ilgisi Üzerine Bir Araştırma

***

Nermin Aygen, Türk Beyinleri Üzerinde Ilk Antropolojik Araştırma

***

Türk Antropoloji Mecmuası

***

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=32950 (son erişim tarihi: 17 Eylül 2012.)

[2] Tafsilat için bakınız; Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, Istanbul 2012.

Zafer Toprak’ın, bu çalışmaları “mazur gösterme” çabasının eleştirisi için bakınız;

Prof. Dr. M. Şükrü Hanioğlu, “En asil duygunun tarihçiliğinden apolojetik tarih yazımına”, Sabah Gazetesi, 01 Temmuz 2012: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/hanioglu/2012/07/01/en-asil-duygunun-tarihciliginden-apolojetik-tarih-yazimina (son erişim tarihi: 17 Eylül 2012.)

[3] Prof. Dr. Afet Inan, Remzi Kitabevi, Istanbul 2006, sayfa 109.

Ayrıca bakınız; Prof. Dr. Afet Inan, Ellinci Yılda Tarihten Geleceğe, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 19.

- Prof. Dr. Afet Inan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 260.

- Prof. Dr. Afet Inan, Atatürk’ten Mektuplar, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1989, sayfa 12.

[4] Afet Inan, Türkiye halkının Antropolojik karakteri ve Türkiye tarihi; Türk Irkının vatanı Anadolu, (64.000 kişi üzerinde anket), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1947, sayfa 11, 69, 78.

[5] Afet Inan, Türkiye halkının Antropolojik karakteri ve Türkiye tarihi; Türk Irkının vatanı Anadolu, (64.000 kişi üzerinde anket), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1947, sayfa 78.

[6] Afet Inan, Türkiye halkının Antropolojik karakteri ve Türkiye tarihi; Türk Irkının vatanı Anadolu, (64.000 kişi üzerinde anket), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1947, sayfa 69, 78.

[7] Geniş bilgi için bakınız;

Afet Inan, Türkiye halkının Antropolojik karakteri ve Türkiye tarihi; Türk Irkının vatanı Anadolu, (64.000 kişi üzerinde anket), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1947, sayfa 67 – 203.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Boraltan Katliamı (Belgelerle) Ismet Inönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti

Boraltan Katliamı (Belgelerle) Ismet Inönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


***

Kadir Mısıroğlu, “Moskof Mezalimi” isimli eserinde, Rus zulmünden kaçan 417 Azeri kardeşimizin Türkiye’ye sığındığını ve bunun üzerine Rus Hükümetinin Türkiye’den bunların kendilerine teslimini talep ettiğini anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

“Beynelmilel kaidelere göre hiç bir devlet, siyasi bir suçluyu diğer devlete iade ve teslim etmez.

Bu Rus talebini müzakere eden o zamanki Hey’eti Vekile (Bakanlar Kurulu) de ‘Umumi Ceza Hukuku’nun bu kaidesine uyarak, Rusyaya zikri geçen mültecilerin iade edilmemesini kararlaştırmıştı. Fakat o zaman Hariciye Vekaletine vekalet eden Nurullah Esat Sümer, Inönü’yü ikna edip bunların, Hey’eti Vekile kararına rağmen Rusyaya iadesi emrini çıkarttırmıştır.

Mülteci Azeriler, bu karar karşısında feryad-ı figân kopararak:

‘Bizi siz öldürün fakat Moskofa teslim etmeyin’ diye yalvarmışlar, birçokları kendilerini trenden aşağıya atarak intihar etmek istemişlerdir. Bunların Rusyaya teslim işine nezaret eden Türk subayı gördüğü bu feci manzaraya tahammül edemiyerek derhal bir yıldırım telgrafla hükümete bunların avdet etmek istemeyip intihara teşebbüs ettiklerini bu sebeple teslim kararının durdurulmasını taleb etmiştir.

Fakat Türkiye’nin o günkü diktatörü Ismet Paşa, bu zavallıların Rusyaya tesliminde ısrar etmiştir. Bu hadise bilahare Demokrat Parti Devri’nde Mebus Şevket Mocan’ın teşebbüsü ile Büyük Millet Meclisi’ndeki münakaşa ve müzakerelerle ortaya çıkmıştır.

Bu suretle Ruslara iade edilen 417 Azeri, onları teslim eden Türk subayının gözü önünde Serder Abad Barajının öte yakasında toptan kurşuna dizilmişlerdir.[1]

Bu hareket, Türk Milletini temsil eden fakat milli duygu ve mefkureden (idealinden) mahrum liderlerin işlediği bir cinayet ve yüz karası olarak, tarihe geçmiş bulunmaktadır.

(… Inönü), 1951 yılında komünistlerin vatandaşlıktan ıskat edilerek hudut harici edilmeleri isteğine temayül eden hükümeti (Demokrat Parti hükümetini) tenkit için Belediye seçim propagandaları esnasında:

‘Komünistlik ithamı altında vatandaşların yurt dışına sürülmesi tehdidi, hukuk prensiplerine doğrudan doğruya taarruzdur. Ve her türlü siyasi emniyeti yok etmeğe kâfidir’ Hikmetini ortaya atmıştı. Onun Rusya ve komünizm lehindeki fikir ve beyanlarını bugüne kadar takip ve teşrihe lüzum görmüyoruz. Bunlar herkesin gözü önünde cereyan etmiştir. Fakat komünistler için hukuk kaidelerini mevzuubahs eden sayın Inönü, masum 417 Azeri Türk’ü için hemen bütün Dünyada üzerinde ittifak edilmiş bulunan siyasi suçluların iade edilmemesine aid hukuk kaidesini neden hatırlamamış ve Hey’eti Vekile kararına rağmen bu dindaş ve ırkdaşlarımızı moskof cellatlarına teslim ederek katliam edilmelerine sebep olmuştur ?[2]

***

***

Kadir Mısıroğlu’nun da belirttiği gibi, bu konuyu Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan meclise taşımıştı.

Şevket Mocan’ın soru önergesinin ilgili kısmını buraya alıyoruz:

T. B. M. M. Başkanlığı Yüksek Katma Aşağıdaki suallerimin sözlü olarak Başbakan tarafından cevaplandırılmasını rica ederim:

1. Muhtelif tarihlerde memleketimizde si­yasi mültecilik haklarına dayanarak iltica et­miş (156) mülteci 1947 senesinde, milletlerarası hukuk kaidelerine tamamen aykırı olarak Sovyet Rusya’ya teslim edildikleri doğru mu­dur?

2. Facia kurbanlarının sevk şekli de kur­ban gönderilen mabudun usullerine uygun ol­masından ve akıbetlerini görmesinden, teslim işinde vazifeli Yedek Subay Posta Müfettişi Reşat’ın asabi rahatsızlığa uğradığı ve sinir hastanelerinde elyevm tedavi olduğu doğru mu­dur?[3]

[3] no’lu dipnot ile ilgili… Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan’ın Mecliste okunan soru önergesinin tutanağı

***

Şevket Mocan’ın sorularına cevap veren dönemin Adalet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu ise tarihimize bir kara leke olarak geçen bu faciayı şu sözlerle doğrulamıştır:

“Ankara’daki Sovyet Se­faleti ile mütekabiliyet esasını tesbit eden bir nota teatisi suretiyle (237) Sovyet askerî mültecisinden (195)’i ilk parti olarak 6 . VIII . 1945 tarihinde Tıhmıs kapısından Sovyetlere iade edilmiştir.”[4]

[4] no’lu dipnot ile ilgili… Adalet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu’nun tarihimize bir kara leke olarak geçen bu faciayı doğruladığını gösteren Meclis tutanağı. (NOT: Rükneddin Nasuhioğlu’nun bu faciayla bir alakası yoktur. 1950′de hükümet değişikliği oldu, bu facia ise bir önceki hükümet (CHP) döneminde vuku bulmuştu. Soru önergesi Nasuhioğlu’nun döneminde verdildiği için mecburi olarak cevap vermek de ona düştü. Ayrıca ruslara teslim edilen mültecilerin sayısı hakkında farklı iddialar var. Biz, Kadir Mısıroğlu’nun zikrettiği kaynağa itibar ediyoruz, yani 417 mülteci teslim edilmiştir. Zaten tutanakta “195’inin *ilk parti* olarak” teslim edildiği yazıyor. )

***

Bunun üzerine uzun bir konuşma yapan Şevket Mocan’ın şu sözlerine katılmamak mümkün değildir, zaten mecliste bulunan milletvekilllerinden de “Bravo”, “Doğru” sesleri zapta geçmiştir:

“Muhterem arkadaşım, Enver ve Adem ismin­de iki azeri münevverden bahsettiler. Bunlar çok yakından tanıdığımız Konya Milletvekili Ziyat Beyin kayın biraderleridir. Çok evvel Rus ordusunda subaylık etmişler, fakat milliyetleri­ni unutmamışlar, o akideleri kabul etmiyerek Almanyaya kaçmışlar, orada uzun müddet bu­lunmuşlardır. Sonra memleketimize gelerek hemşîrelerinin yanına, Ziyat Beyin hareminin ya­nına sığınmışlardır. Fakat yüz kızartacak bir hal olarak bunlar bir gün evden alınarak, An­kara’ya göndereceğiz diye, ‘Komiser Ali Riza re­fakatinde hududa götürülmüşler, ayni mabuda kurban sunulmuşlardır.

Bu, milletin tarihinde bir tek mülteci Isveç Kralı Şarl için harbetmiş şe­refli hâdiseler çoktur; fakat siyasi mültecileri bir mabuda kurban sunar gibi sunmaya götüren yüz kızartıcı, gönül parçalayıcı, hicabaver bir hâdise daha yoktur.

(Bravo sesleri).

Ibnisuud mutavaat etmedi, mültecileri ver­medi, fakat bizdeki bir devrin adamları bizim tarihimize bu lekeyi yazdılar, mültecileri iade et­tiler arkadaşlar

(Doğru sesleri)”[5]

[5] no’lu dipnot ile ilgili… Soru önergesini veren Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan’ın Mecliste söylediği ve hissimize tercüman olan sözlerinin tutanağı

***

Hakikaten, ne kadar acı… Ne kadar yüz kızartıcı bir hâdise… Bütün bu denaetler halkımızdan gizlenmiştir. Nitekim Kars’ın ilk kültür ve kütüphane müdürlerinden Temraz Kesemenli, Boraltan Köprüsü katliamının yıllarca halktan gizlendiğini söyledi. Ayrıca İsmet İnönü’nün emriyle Azerileri götüren memurun akli dengesini yitirdiğini ve akıl hastanesinde vefat ettiğinin bilindiğini ifade etti.[6] Zaten Şevket Mocan’ın soru önergesinde buna değinilmişti.

**Ismet Inönü, ATA’sının izinde**

***

Sadece Ismet Inönü mü Azerbaycanlı kardeşlerimizi Ruslara teslim etti sanıyorsunuz? O halde aldanıyorsunuz, zira daha evvel ATA’sı da Azerbaycanlı kardeşlerimizi Ruslara teslim etmişti…

M. Kemal Atatürk’ün Azerbaycanlı kardeşlerimizi komünist Ruslara tabiri caizse “sattığına” inanmayanlar, şu konumuza bakabilirler:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/azerbaycandaki-kardeslerimize-m-kemal-ataturk-mu-ihanet-etti/

***

Katledilen Azerbaycanlı kardeşlerimize ithafen 1977 yılında çekilen ve başrollerini Cüneyt Arkın ve Oya Aydoğan’ın oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak?” adlı sinema filmi de Boraltan katliamını konu alıyor.[7]

Son olarak iki şiire yer veriyor ve konuyu noktalıyoruz, Allahu Teala kardeşlerimize rahmet eylesin.

Tutsak Türklerin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:

Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

Karası, karası, merhamet fukarası,
Karası, karası, merhamet fukarası,

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

***

Azerbaycan’ın büyük milli şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:

Türk denince özü, sözü mert olur,
Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,
Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,
Şimden geru bu bana bir dert olur.
Ben ne diyem bu vefasız dağlara,
Öz kardaşı dönek olan ağlara!

Türk; o Altayların dünkü eri mi?
Yolunda can koydum, verdim serimi,
Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,
Serdim ayağına doğma yerimi…
Kardaş armağanı, dökülen kanlar,
Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,
Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,
Dilim dili, yolum yolu, emel bir,
Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.
Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,
Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

Alnımın yazısı, karadır kara,
Karadan bir mendil yolladım yara,
Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,
Türklüğün kanayan kalbini sara.
Felek kıymış beslenen bu dileğe,
Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.

Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin,
Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.

Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,
Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,
Girdiğim öz yurttan döndürülürken,
Kanımın aktığı sınır boyunda
Açan lâlelerden bir çelenk örsem,
Türklük dünyasına armağan versem.[8]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] M. Sadık Aran, Kızılordu Azerbaycan’ı Nasıl Işgal Etti, Milli Işık Dergisi, sayı 26, Istanbul 1969. (Aktaran: Kadir Mısıroğlu, Moskof Mezalimi, Sebil Yayınevi, Istanbul 1970, sayfa 451.)

[2] Kadir Mısıroğlu, Moskof Mezalimi, Sebil Yayınevi, Istanbul 1970, sayfa 450 – 452.

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, dönem 9, cild 9, Içtima 101, 18.07.1951, sayfa 203.

[4] TBMM Zabıt Ceridesi, dönem 9, cild 9, Içtima 101, 18.07.1951, sayfa 204.

[5] TBMM Zabıt Ceridesi, dönem 9, cild 9, Içtima 101, 18.07.1951, sayfa 205, 206.

[6] Star Gazetesi, “Yıllarca halktan gizlenen katliam”, 08 Eylül 2012.

Ayrıca bakınız; Sabah Gazetesi, Hasan Celal Güzel, “Boraltan Köprüsü faciası ve mülteciler”, 9 Eylül 2012.

[7] Boraltan katliamını konu alan ve başrollerini Cüneyt Arkın ve Oya Aydoğan’ın oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak?” adlı sinema filmi:

https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Rb18piLyW8A#! (son erişim tarihi: 15 Eylül 2012.)

[8] Şiirler için bakınız; Orkun Kutlu, Boraltan Köprüsü (Tarihte Bir Yüz Karası) : http://www.bilgicik.com/yazi/boraltan-koprusu-tarihte-bir-yuz-karasi/ (son erişim tarihi: 15 Eylül 2012.)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*