Yılmaz Özdil’in amacı ne? Kur’an’a bakalım

Yılmaz Özdil’in amacı ne? Kur’an’a bakalım

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yılmaz Özdil varken, şeytana gerek yok… (Foto için Dursun kardeşimize teşekkür ederiz)

***

Hürriyet gazetesi yazarı (daha doğrusu bozarı) Yılmaz Özdil, Kanal D’de Abbas Güçlü’nün sunduğu ve Istanbul Özyeğin Üniversitesi’nden canlı yayınlanan Genç Bakış programında Üniversite öğrencilerine şöyle hitap etti:

“…Bira için… Gençliğinizi yaşayın. Gençlik erkek arkadaşınızın elinden tutmaktır, yanağından öpücük almaktır. Belkide birlikte tatile gitmektir, belkide polise taş atmaktır.”

Yılmaz Özdil ve onun gibiler varken şeytana iş kalır mı?

Allahu Teala Maide Suresi’nin 90’ıncı ayetinde -Elmalılı Meali- şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”

Yılmaz Özdil, kurtuluşa ermemizi engellemek için şeytanın pisliğini pazarlıyor.

Peki ama Yılmaz Özdil’in amacı ne?

Aynı surenin bir sonraki, yani 91’inci ayetine -Elmalılı Meali- bakalım:

“Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?”

Başka söze gerek var mı?

Allahu Teala “haram” derken, medeni ülkelerde alkolün satışı kısıtlanırken; bu herifler -üstelik Müslümanların ülkesinde- “içmeye teşvik” ediyor.

Bununla da yetinmeyip kızlara, erkek arkadaşınızı öpün, hatta tatile gidin diyen ve polise taş atmayı öneren bir herifin ülkemizde “aydın” geçinmesi ne hazin.

Bir zamanlar dünyaya “ahlak dersi” veren milletimizin, içine düştüğü “ahlaki çöküntünün” sorumluları bu aydın geçinenlerdir.

Allahu Teala bizi bunların şerrinden muhafaza buyursun.

***

NOT:

Aydın geçinen tayfa hakkında başka bir yazımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/01/aydin-gecinen-super-yobazlar/

***

Yılmaz Özdil ile ilgili başka bir yazımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/07/sarhos-ataturk-konusunda-yilmaz-ozdile-cevap/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Neden hafızamızı silmek istediler?

Neden hafızamızı silmek istediler?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Bu mezartaşı sizin büyük dedenize de ait olabilirdi. Mezartaşında yazanları okuyamıyor musunuz? O halde birileri, ecdadınız ile sizin aranızdaki bağı koparmak istemiş… Geçmişini ve nerden gelip nereye gideceğini bilmeyen, hedefsiz biri haline getirmeye çalışmıştır. Kısaca hafızanızı silmiştir.

Acaba neden?

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kadir Mısıroğlu’ndan “Atatürk olmasaydı adın agop olurdu” diyenlere tokat gibi cevap

Kadir Mısıroğlu’ndan “Atatürk olmasaydı adın agop olurdu” diyenlere tokat gibi cevap

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

 

Atatürk’ün hayvan sevgisi

Atatürk’ün hayvan sevgisi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürkün hayvan sevgisi atatürkün köpegi foks fox

M. Kemal Atatürk’ün köpeği Foks

***

Yanlış anlamayın, gerçi başlık “Atatürk’ün hayvan sevgisi” ama, şapka takmadıkları gerekçesiyle insanları asıp kesen[1] ve onlara “hayvan” diyen[2] birinin, hayvanlara sevgi beslediğini iddia edecek değiliz. Böyle bir iddiada bulunup gülünç duruma düşmek gibi bir niyetimiz yok. Bu tür çelişkiler kemalist kalemşörlere mahsustur.

Duymuşsunuzdur, M. Kemal Atatürk’ün Foks isminde bir köpeği vardı ve M. Kemal’in elini ısırdığı gerekçesiyle öldürülmüştü. Bu olay kemalistler tarafından genelde şöyle anlatılır:

“Köşke ikinci bir köpek gelmesini *kıskanan* Foks, bir gün kendisini kaldırmak isteyen Atatürk’ün elini ısırır. Ancak (yaşamı boyunca hayvanların öldürülmesine karşı çıkan, başıboş kedi ve köpeklerin Hayvanseverler Derneği aracılığıyla sahip edinmelerini sağlayan) Gazi, Foks’un davranışına hiç sinirlenmemiş, eli pansuman edilirken şöyle demiştir: – Fenalık yapmak için ısırmadı…’’

Anlaşılan kemalistler, Foks’un öldürülmesini haklı gösterebilmek için onun “kıskanç” olduğunu belirtme ihtiyacı hissettiler. Yalnız bu kadarla yetinseler yine iyi. Güya M. Kemal Foks’u kaldırmak istiyormuş ve bunun üzerine Foks da onun elini ısırmış.

Ne kadar “kötü”, “hadsiz”, “nankör” ve “çekilmez” bir köpek değil mi? Sen gel, seni yunan köpeği olmaktan kurtaran(!) adamın elini hiç yok yere ısır!

Bakalım gerçekten öyle mi olmuş…

Bu olayı, 3 Temmuz 1927′den ölümü olan 10 Kasım 1938′e kadar M. Kemal’in yanından hiç ayrılmayan ve bu müddet zarfında M. Kemal Atatürk’e hizmet eden Cemal Granda’dan dinleyelim:

“Bir gün Atatürk’ün elini sarılı gördük. (Atatürk’ün köpeği) Foks ısırdı dediler. Olay gece olmuş. Atatürk, ne olmuşsa olmuş, Foks’a kızmış. **Kamçıyla** başlamış dövmeğe. **Vurdukça** hayvan geri geri gitmiş. Fakat **kamçının dozu artınca** da saldırıp elini ısırmış. Elinden kan akmağa başlayınca zile basmış. Hemen koşup kanları oksijenli suyla yıkamışlar. Tendürdiyot sürmüşler. O gün elini sarılı görünce hepimiz meraklanmıştık. Demek ki, meselenin aslı buymuş. Bunun üzerine köpeği Köşkten uzaklaştırdılar, çiftliğe götürdüler. Yakınlarından birkaç kişi “Sahibini ısıran köpekten hayır gelmez” diye öldürülmesi için Atatürk’e israr ettiler. Izin verdi mi, vermedi mi bilmiyorum ama, Foks o günlerde öldürüldü.”[3]

M. Kemal’in hizmetçisi olayı böyle anlatıyor.

Ancak kemalistler, M. Kemal’i haklı gösterebilmek için bir köpeği bile itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Tıpkı yaklaşık bir asırdır sistematik bir şekilde Osmanlı’yı itibarsızlaştırmaya çalıştıkları gibi.

NOT: Hayvanları Koruma Derneği’ni, köpeğe şiddet uygulayan M. Kemal Atatürk’ü kınamaya davet ediyoruz.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/11/ataturkun-insana-verdigi-deger/

[3] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı İdim, Yayına hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 196.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Türk Büyükleri Hilafet makamına saygı gösterirken, M. Kemal Atatürk hakaret etmiştir

Türk Büyükleri Hilafet makamına saygı gösterirken, M. Kemal Atatürk hakaret etmiştir

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

sultan alparslan malazgirt savasi hilafet halifelik***

Burada zikredeceğimiz örnekler, Hilafetin Abbasiler’de olduğu dönemi kapsamaktadır.

Nasır b. Ali (İlig Han)

Nasır b. Ali, Karahanlı hükümdarları içinde Abbasî halifesini ilk tanıyan olarak bilinir. Sikkelerinde devrin hakimiyet anlayışının bir icabı olarak Abbasî halifelerinin adları yer almıştır.[1]

***

Gazneli Sultan Mahmud

Gazneli Sultan Mahmud, daima halifenin ismini paralarının üstüne bastırmaya, seferlerinden sonra elde edilen ganimetten Halife’ye hediyeler göndermeye ve fetihnamelerinde kendisini bu inancın bir savaşçısı olarak göstermeye dikkat etmiştir.[2] Halife el-Kadir adına hutbe de okutmuştur.[3]

***

Tuğrul Bey

Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey, “Sultan” ilan edildikten sonra, etraftaki hükümdarlara fetihnameler gönderirken bir elçilik heyetini de Bağdat’taki Abbasî halifesine gönderdi. Halife’ye gönderdiği fetihnamede, “Selçuk Oğullarının eskiden beri halifeliğe sadık bulunduklarını” yazıyordu.[4]

Abbasî Halifesi Kaim Biemrillah, Şiî Fatımîler tarafından esir alınınca, onlara karşı Tuğrul Bey’in yardımına müracaat etti. Tuğrul Bey 1055’de Bağdat’ı asilerden temizlemek ve Mısır’daki Fatımîleri ortadan kaldırmak için sefere çıktı. Bunu Bağdat önlerine geldiğinde halifeye yazdığı mektubunda şöyle ifade ediyor:

“Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) hizmetle şeref kazanmak, takdis edilmek ve bizzat hacca giderek yolları açmak, asileri tenkit eylemek ve Mısır ve Suriye şaşkınları (Şiî Fatımîler) ile savaşmak arzusunda” olduğunu belirtiyor ve Bağdat’a girme müsaadesini istemek suretiyle de halifeye saygı ve nezaketini gösteriyordu.[5]

Tuğrul Bey Bağdat’a girerek, şehri asilerden temizledi. Büveyhîlerin hakimiyetine son verdi. Daha sonra Irak’ın kuzeyinde de mücadele ederek Şiîleri hakimiyet altına aldı. Tuğrul Bey’e 1058’de Bağdat’ta yapılan bir merasimle taç giydirildi. Bu taç merasiminde Tuğrul Bey, halifeye Peygamberin halefi olması münasebetiyle saygısını sunarken, halife de sultana Islamiyet’e hizmetlerinden dolayı tebrik ve teşekkür ederek, onu “Dünya Sultanı (Şark ve Garb)” ilan etti. Tuğrul Bey’e “Rüknü’d-Dîn” ve “Kasım Emîru’l-Mu’minîn” (halifenin ortağı) lakaplarını tefviz etmiştir.[6]

***

Alparslan

Tuğrul Bey’in ölümünden sonra tahta geçen Alparslan, 1071’de elde ettiği Malazgirt zaferini başta halife olmak üzere her tarafa fetihnameler göndererek müjdelemiştir. Halifeye gönderilen fetihnameler 12 Eylül 1071 (13 Zilkade 463) günü Ka’im Biemrillah tarafından sarayda toplanan bütün devlet erkanı ve büyükleri önünde merasim ile okunmuş ve tebrikler yapılmıştır. Fetih Bağdat’ta şanına layık olarak kutlanmıştır. Alparslan Hemedan’a dönünce halifenin elçisi pek çok hediyelerle geldi. Islam’ın zuhurundan beri böyle bir zaferin kazanılmadığı kanaati bu sırada belirtilmiştir.[7]

***

II. Kılıç Arslan

Anadolu Selçuklu Devleti’nin sultanı II. Kılıç Arslan, 1176’da Bizans’a karşı kazandığı Miryokefalon zaferinden sonra Halife Musta’zi’ye bir fetihname göndererek zaferi haber verince, Bağdat sevince boğuldu. Halife haberi, “Islam ülkelerinden beklediğimiz uğurlu zafer haberleri geldi” şeklinde ifade ederek bildirmiştir. Camilerde hatipler, halifenin bu müjdesini halka bildirecek, halife ve hatipler Islam askerleri için dua edeceklerdir.[8]

***

I. Izzeddin Keykâvus

Bir başka Anadolu Selçuklu Sultanı I. Izzeddin Keykâvus da halifeye elçi göndererek onun hakimiyet tevcihini kazandı. Karşılıklı hediyeleşmeler yapıldı. Halife Nâsır kurduğu “Fütüvvet” teşkilatına girmek talebinde bulunan Izzeddin Keykâvus’a bir saltanat menşuru ile biriikte siyah bir imame zırhlı elbise, kamçı ve nalları altun bir katırı hakimiyet alameti olarak gönderdi; en-Nâsır, Türklere ve Selçuklulara mahsus olan Türkçe “Inanç, Bilge, Kutlu” lakaplarını sultan için kullanarak; onu Fütüvvet teşkilatına aldığını bildirmiş, bunun şartlarına ve mukaddes hilafet makamına bağlanmasını istemiştir. Aynca sultana yukarıdaki hediyelere ek olarak bir fütüvvet şalvarı da göndermiştir.[9]

***

Alâeddin Keykûbad

Halife ile ilişki Izzeddin’den sonra Alâeddin Keykûbad döneminde de devam etmiştir. Sultanın tahta geçtiğini öğrenen Halife Nâsır hakimiyet alametlerini Konya’ya göndererek, Payitaht’ta yapılan merasimle saltanatını tasdik etti.[10] Bu merasimler, her ne kadar siyasi güçten yoksun olsa da halifeye bağlılık izleri taşımaktadır.

***

Şimdi de M. Kemal

“Efendiler, bu pek büyük yenginin türlü etkenlerinin üstünde en önemlisi ve yücesi, Türk ulusunun bağılsız ve koşulsuz olarak egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük, ne verimle bir devrim olduğunu açıklamağa gerek görmem. Ulusumuzun uzun yüzyıllardanberi hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve ezinci altında ne denli ezildiğini, onların açgözlülüklerini doyurma yolunda ne denli büyük yıkımlara ve yitiklere uğradığını düşünürsek, ulusumuzun egemenliğini eline almış olması olayının tüm ululuk ve önemi gözlerimizin önünde belirir. . .” (…) “Türk ulusunun (yurdunda) tam anlamıyla efendi olarak yaşaması, ancak o, gereksiz ve anlamsız olduktan başka, varlıkları yalnızca zarar ve yıkım getiren o makamların ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olabilirdi.”[11]

Izmir Iktisat Kongresi’nde de şunları söylemekten hicap duymamıştır:

“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle **fatihlerin** arkasında **serserilik** etmiş…”[12]

Nutuk’tan:

“Hilafet vaziyetine gelince, ilim ve fennin nurlara müstağrak kıldığı hakiki medeniyet aleminde gülünç telakki edilmekten başka bir mevzuu kalmış mıydı? (…) Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müsliminin halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu.”[13]

***

Son olarak Ismet Inönü

“Tarihin herhangi bir devrinde, bir halife, zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusunu geçirirse o kafayı behemehal koparacağız!”[14]

***

Peki, M. Kemal ve Ismet Inönü mü doğru yoldaydı, yoksa yukarıda isimlerini sıraladığımız Türk Büyükleri mi? Elbette Islam’a hizmet eden Türk Büyükleri doğru yoldaydı.

Şimdi haklı olarak, “o halde Müslüman milletimiz M. Kemal ve Inönü’nün peşinden neden gitti” diye soracaksınız. Aslında isyan edenler de vardı. Ancak M. Kemal’in peşinden gidenler, onun Kurtuluş Savaşı sırasında Hilafeti koruyacağına dair verdiği sözlere aldanmışlardı.

Örneğin TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde M. Kemal şöyle and içmişti:

“Makam-ı Celil-i Hilafet ve Saltanata, Islamiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah.”[15]

Ayrıca Meclist’e, Sultan Vahidüddin’e (rahmetullahi aleyh) “Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri M. Kemal” imzasıyla şöyle bir telgraf çektiğini beyan etmişti (sadeleştirdik) :

“Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilafet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanzı rica ederim.”[16]

Bir örnek de Inönü’den verelim…

Ismet Inönü’nün Paris’te Grillon Oteli’nde verdiği bir beyanattan:

“Türk Milleti’nin kat’iyyen Makam-ı Mualla-yı Hilafet’in müdafii ve hadimi (hizmetçisi) olmaktan bir an geri kalmayacağını söyleyebilirim. Size ve sizin vasıtanızla bütün Müslümanlara diyebilirim ki, Hilafet her zaman olduğu gibi dinen pek sıkı merbut (bağlanmış) olduğumuz gibi icab ederse O’nun müdafaası için son damla kanımızı dökmeye her zaman hazırız. Türk Milleti Islamiyet’in kılıncı olmakla müftehirdir. “[17]

Yani?

Evet haklısınız, aldattılar…

Islam’a hizmet eden Türk atalarımızın yolundan gidiyorlarmış gibi, yani bizdenmiş gibi görünüp başımıza geçtiler ve dizginleri ele alınca bu necip milleti gavurlaştırmaya çalıştılar.

Izlemenizi tavsiye ettiğim bir video:

***

Sohbetin tamamı:

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Reşad Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, Tifdruk Matbaası, Istanbul 1981, sayfa 43.

[2] Erdoğan Merçil, “Gâzneliler, İldenizliler”, Büyük Islâm Tarihi, cild 6,  (Doğuştan Günümüze), Zafer Matbaası, Istanbul 1987, sayfa 254, 255.

[3] Erdoğan Merçil, “Gâzneliler, İldenizliler”, Büyük Islâm Tarihi, cild 6,  (Doğuştan Günümüze), Zafer Matbaası, Istanbul 1987, sayfa 231.

[4] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Arpaz Matbaacılık, 3. Baskı, Istanbul 1980, sayfa 106.

[5] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Arpaz Matbaacılık, 3. Baskı, Istanbul 1980, sayfa 106.

[6] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Arpaz Matbaacılık, 3. Baskı, Istanbul 1980, sayfa 135.

[7] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 33.

[8] Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 127.

Ayrıca bakınız;

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 210.

[9] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 298.

[10] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 330.

[11] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları 1959, sayfa 173 – 182.

[12] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. Izzet Öztoprak, Türkiye Iktisat Kongresi’ni Açış Söylevi Izmir 17 Şubat 1923.

[13] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14.

[14] Inönü’nün sözlerini aktaran: M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 843.

[15] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ Iğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

[16] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11. (Meclis tutanakları)

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[17] Müslim Standart Gazetesi, 17 Kasım 1922.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kadir Mısıroğlu ile Şeriat ve kemalizm üzerine

Kadir Mısıroğlu ile Şeriat ve kemalizm üzerine

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

 

M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi deşifre oldu

M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi deşifre oldu

Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bir ara Italya Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş olan Kont Sforça’nın Mondros Mütarekenamesi hakkında söylediklerine yer vermemiz gerekiyor. Bilindiği gibi, Mondors Mütarekenamesi’ni Osmanlı Devleti adına imzalayan Rauf Orbay’dır. Rauf Orbay’ın daha sonra M. Kemal Atatürk tarafından Başbakan yapıldığını aklınızın bir köşesine yazınız, az sonra bu noktaya tekrar temas edeceğiz.

Kont Sforça, Mondros Mütarekenamesi’nden bahsederken Ingilizlerin kara ordusuna karşı mutedil davrandıklarını söylüyor. Donanma’nın hemen teslimi istendiği halde kara ordusunun ilgasından veya hemen terk-i silah etmesinden bahsedilmiyormuş. Bilakis sadece seferberliğin ilgası talep olunurken, dahilde asayişin temini ve hududların muhafazası ve bunun için lazım gelen ordu miktarı terhisten istisna ediliyormuş!.. Kont Sforça, bunda bir gizli maksad görüyor ve diyor ki:

“Ingiltere Hükümeti, Osmanlı Devleti’nin mirascıları arasında şimdiden bir ihtilaf görüyor ve mutad olan ikiyüzlü siyasetiyle şunu istiyor:

Eğer müttefiklerin talebleri Ingilizleri sıkacak bir şekil alırsa, henüz mukavemet kabiliyeti olan Türkler’i kendi menfaatleri için kullanabilir bir mevkiye koyabilsinler.”[1]

Bu durumdan anlaşılıyor ki, daha mütarekenin (Ateşkesin) imzası günü yani Padişah’ın Anadolu’da bir kuvvet teşkilini hayalinden bile geçirmediği zamanda Ingilizler, (Kont Sforça’nın fikrine göre) bu kuvvetin teşkilini düşünmeye başlamışlar, hatta bunun için M. Kemal’i, Sultan Vahidüddin’den evvel bulmuşlardır. Sultan Vahidüddin ve Sadrazam Ferid Paşa, M. Kemal’i, “Memlekette büyük şöhreti vardır. Itimad edilecek namuslu bir adamdır!..” diye Ingilizlere karşı müdafaa edip Anadolu’ya göndermeye çalışırken M. Kemal de Istanbul’da Itilaf Hükümetleri ileri gelenleri ile münasebette bulunuyor ve onlardan talimat alıyordu.[2]

Bundan başka, Ingilizlerin Istanbul’da hafiye teşkilatını yapan, “Ingiliz Muhibler Cemiyeti”ni kuran hülasa Şark’ta Ingilizlerin siyasi emellerini temine çalışan Rahip Frew, daha evvel M. Kemal ile temasa geçmişti. Hatta M. Kemal, Pera Palas Oteli’nin müdürü, Fransız fakat Ingiliz ajanı Mösyö Martin vasıtasıyla müteaddid defalar vaki olan mülakatlarında Rahip Frew’yu, “insaniyete hadim adalete hizmetkar bir zât-ı faziletkâr telakki etmiş olduğunu” bizzat ifade etmektedir.[3]

M. Kemal’in entelijans servis elemanı olan Rahip Frew ile daha Anadolu’ya gitmeden önce görüştüğünü Rauf Orbay da ifade etmektedir:

“M. Kemal Paşa’nın Istanbul’da asker arkadaşlarından başka sivillerden ve bilhassa yabancılardan pek tanıdığı yoktu. Yalnız Ismail Canbulat Bey’i vaktiyle hapishaneden kaçırmış olan Italyan uyruklu müteahhid Dinari vasıtasıyla Istanbul’daki Italyan fevkalade murahhası -sonraları Dışişleri Bakanı olan- Kont Sforça ile birkaç defa temas etti.

Pera Palas Oteli’nde bulunurken de bu otelin müdürü Mösyö Martin delaletiyle Ingilizlerin sonradan yaman bir entelijans servis elemanı olduğu anlaşılan Papaz Frew ile iki-üç defa görüştü.”[4]

M. Kemal’i her fırsatta göklere çıkaran yaveri Cevat Abbas konuyla ilgili anılarında şöyle yazmaktadır:

“Atatürk, Istanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru Italya mümessili Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü.”[5]

M. Kemal’in henüz Istanbul’dan ayrılmadan, Ingiliz istihbaratına mensup bazı kimselerle gizlice görüştüğünü Von Mikusch da doğrulamaktadır.[6]

Nitekim Stanford Shaw’un Türk Tarih Kurumu tarafından Ingilizce basılan 6 ciltlik eserinin birinci cildinde, M. Kemal’in, Osmanlı Savaş Bakanlığı’nda Ingiliz Kontrol Subayı olarak görev yapan ve aynı zamanda Ingiliz Istihbaratının (M.İ.G) Istanbul’daki başı olan J. G. Bennett’e, -sıkı durun- şu çarpıcı planı önerdiği yazmaktadır:

“Ingiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak.”[7]

Evet, yanlış okumadınız… M. Kemal Atatürk, “Ingiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak” istiyor.

Ingilizcesi aynen şöyle:

“…to whom he suggested the idea to organize a Turkish army under British officers…”

Bu hakikatleri yaklaşık bir asırdır Milletimizden gizlediler. Fakat hakikatin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğu unutulmamalıdır.

Ingiliz kontrolünde bir Türk ordusu… Bildiğiniz gibi, Kurtuluş Savaşı’nın hedefi Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmekti[8], ancak bu hedefe ulaşılmadan M. Kemal’in orduya “dur” demesiyle duruldu. Peki ona orduyu “durdur” emrini kim verdi? Lozan’a kim çağırdıysa onlar vermiş olsa gerek.[9]

Bir bilgi daha…

M. Kemal Atatürk 14 Kasım 1918 günü, Ingilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la da görüşmek istemişti.

Price, M. Kemal’le Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor:

“M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Anadolu’da Ingiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal, bu topraklar üzerindeki Ingiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer Ingilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”[10]

Dikkat ettiyseniz, G. Ward Price ile yaptığı görüşmede Vali olmak istediğini söylüyor, yani Ingilizlerden “siyasi” makam istemektedir. J. G. Bennett’e yaptığı teklifte ise “askeri” makam talep ediyor.

Şimdi, M. Kemal’in Ingilizlerden talep ettiği siyasi ve askeri makamları alıp alamadığına bakalım…

*

***Ingilizlerin M. Kemal’e verdiği siyasi destek***

1 – Ingilizlerin M. Kemal’in adamı için girişimde bulunmaları

M. Kemal Atatürk Samsun’a çıktığı sırada Sadrazam Ferid Paşa ve Erkan-ı Harbiye Reisi Cevad Paşa’ya yazarak Samsun Müfettişliği’ne Hamid Bey isminde birini tayin ettirmiştir.[11] Bu zatın daha sonra Dahiliye Nazırı ile arası bozulduğu için azline karar verildiği halde Ingilizler yerinde bırakılması için Istanbul Hükümeti’ne müracaat etmişlerdir.[12]

***

2 – 16 Mart 1920’de Istanbul’un işgali ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin basılıp dağıtılması

Yazının hemen başında, Mondros Mütarekenamesi’ni imzalayan Rauf Orbay’ın daha sonra M. Kemal tarafından -adeta ödüllendirilircesine- Başbakan yapıldığını “aklınızın bir köşesine yazmanızı” rica etmiştik. Ingilizler, işte bu Mütarekename’nin 7. maddesine dayanarak Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmişler ve Osmanlı Meclisi’ni basıp dağıtmışlardır.[13]

Ingilizlerin Istanbul’daki Osmanlı Meclisini yani “Meclis-i Meb’usan”ı basıp dağıtmaları, mebusların, M. Kemal’in Ankara’da kurduğu Meclis’e gitmelerini ve bu suretle Istanbul’u çökerterek orasının takviyesini temin içindi. Hatta bazı mebusları kendileri götürmüşlerdir. Örneğin Miralay Selahaddin Bey’i Anadolu’ya bir Ingiliz gemisi götürmüştü.[14] Böylece M. Kemal, Ingilizler tarafından siyasi bir aktör olarak  ön plana çıkarılmıştır.

Bu baskında başta Rauf Orbay olmak üzere birçok meb’us Ingilizlerce tutuklanmıştır. Hiç şüphemiz yok ki, Ingilizler, bu hareketi M. Kemal ve Rauf Orbay ile anlaşarak yapmışlardı.

Nitekim Mebusan Meclisi üyesi Yunus Nadi, anılarında, Rauf Bey’in, kaçıp kurtulmasını telkin edenlere şu cevabı verdiğini yazıyor:

“Kararımız karar. Ancak biz hadisenin bu kadarını kafi görerek savuşursak Meclis’in alt tarafı panik yaparak dağılır gider. Ben istiyorum ki Meclis dağılmasın, fakat dağıtılsın… Bunu bilhassa kendim için vazife görüyorum…”[15]

Rauf Orbay, bu anlaşmayı adeta ifşa ediyor:

“Ingilizlerin Meclis’i basmalarını sağlamak için burada kalacağım.”[16]

Daha açık bir ifadesiyle;

“Istanbul’a, Meclis’e gideceğim ve dediğiniz olmazsa **Anadolu’da milli bir hükümet kurmanız için** Meclis’in ortasında bomba patlatarak kendimi feda edeceğim!”[17]

Fevkalade ilginçtir ki M. Kemal, 22 Ocak 1920 tarihinde, şifreli bir telgrafla Konya’daki XII., Sivas’taki III. ve Erzurum’daki XV. Kolordu Kumandanlarına, Ingilizlerin Istanbul’a tecavüzlerini arttırarak bazı nazırları ve meb’usları bilhassa Rauf Beyi tevkif etmeleri ihtimalinden bahsetmiş…[18]

16 Mart’ta vuku bulacak olan hadiseleri 22 Ocak’ta nerden biliyor?? Bunların M. Kemal’in elini güçlendirmeye yönelik önceden planlanmış hamleler olduğu apaçık ortada.

Istanbul’un işgali hakkında Atatürkçü Sabahattin Selek şunları yazıyor:

“Itilaf Devletleri, 16 Mart 1920 günü Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu ihtilalinin başarısına büyük ölçüde yardım etmişlerdir.”[19]

Von Mikusch ise bu konuda şunları yazmaktan kendini alamamıştır:

“(Ingilizler) M. Kemal’i öyle bir neticeye isal ettiler ki; M. Kemal bizzat kendi dostları vasıtasıyla böyle bir neticeye vasıl olamazdı.”[20]

Bu babta yazılacak daha çok şey olmasına rağmen bu kadarla iktifa ediyoruz, ancak şu kadarını söyleyelim ki, M. Kemal’in hayali, Ingilizlerin Istanbul’daki Osmanlı Meclisi’ni basıp dağıtmalarıyla gerçekleşmiştir. Böylece Ingilizler, futbolda “al da at” diye tabir edilen bir pasla M. Kemal’in Osmanlı kalesine gol atmasını sağladılar. Artık M. Kemal’in önünde bir engel kalmamıştır… Devlet içinde Devlet kurmuştur… Sıra Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmaya gelmiştir ve onu da gözünü kırpmadan yapacaktır.

***

3 – Yunanlılara verilen desteğin geri çekilerek M. Kemal’in “kurtarıcı” “kahraman” yapılması

M. Kemal Atatürk, Ingilizlerin Yunanlılara verdikleri desteği çekip kendisine yardım edecekleri hakkındaki vaatlerini “Nutuk”ta şöyle anlatıyor:

“13 Haziran 1921 de Kuvayi Itilâfiye Başkumandanı General Harrington’un mukarribininden olduğunu ifade eden Binbaşı Henry ve Sturton namında iki zâbit motörle Ineboluya geldiler. Bu zâbitler; General Harrington tarafından şu tebligatta bulundular: Ben, bir torpito ile Ineboludan Istanbulda Boğaziçinde Harrington’un yalısına gideyim. Orada General ile sulh esasatı üzerinde anlaşayım. Ingilterenin istiklâli tanımımızı kabul ettiğini ve Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve mesaili saire üzerinde münakaşanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu zâbitlere verilen cevapta, benim Istanbula gitmiyeceğim (Çünkü, kendi hesabına çalıştığı için Ankara’dan ayrılmaya korkuyor. Cepheye bile Başkumandanlık kanunuyla Meclis yetkilerini üzerine alarak gitmişti.) ve General Harrington’un Ineboluya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin münasip olacağı bildirilmişti.”[21]

***

M. Kemal Atatürk’ün bu görüşmeyle ilgili Nutuk’ta bahsetmesinin sebebi, kesinlikle kendi ihsanı değildir, bilakis, bu hadisenin başkalarınca duyulması üzerine kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yer vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Zira Nutuk’ta bu meseleye; “suitefehhümü mucibolmuş bulunan bir meseleyi zikredeceğim”, yani “yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir meseleyi zikredeceğim” diyerek girmiştir. Binaenaleyh, bu görüşmenin Nutuk’ta yer almasının sebebi, kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş olmasından kaynaklanmıştır.

kemal-ataturk-ingiliz-ajani-general-harington-harrington-inebolu-nutuk-yunan-ordusundan-destegi-cekiyor

[21] no’lu dipnotla ilgili… M. Kemal Atatürk’ün kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yaptığı izahat

***

*

***Ingilizlerin M. Kemal’e verdiği askeri destek***

1 – Ingilizlerin M. Kemal Atatürk’e cephane yardımı yapmaları

13 Haziran 1921’de Inebolu’ya gelen bir Ingiliz hey’eti, General Harrington’un emriyle M. Kemal Atatürk’e “cephane” getirdi![22] Dikkatinizi çekerim, cephaneyi gönderen General, dokuz no’lu dipnotta belirtildiği üzere, M. Kemal’in G. Ward Price’ı aracı yaparak görüşmek istediği General Harrington’dur.

***

2 – Ingilizlerin Kuva-yı Milliye’ye müdahale etmeyeceklerine dair güvence vermeleri

25 Eylül 1919 tarihinde, yani daha Kuva-yı Milliye’nin kayda değer bir mevcudiyeti görülmeden General Sally Clade, Fuad Paşa nezdine bir Erkân-ı Harb Binbaşısı ile Eskişehir’e, Ingiliz kontrol zabitanından mürekkep bir hey’et göndermişti. Bu hey’et, “Ingilizlerin ahvâl-i dâhiliyeye ve Kuva-yı Milliye’ye kat’iyen müdahale etmeyeceklerine” dair söz vermiştir![23]

***

3 – Merzifon’da bulunan Ingiliz kuvvetlerinin çekilmesi

Yine aynı tarihlerde Ingilizler, “Merzifon’da bulunan kuvvetlerinin geriye alınması” halinde, “Kuva-yı Milliye’nin memnun olup olmayacağını” sordular!

Kemalcilerin verdikleri “pek memnun oluruz” cevabından sonra hemen Merzifon’daki kuvvetlerini ağırlıkları ile birlikte evvela Samsun’a oradan da Istanbul’a çektiler![24]

atatc3bcrk-nutuk-general-sally-clade-atatc3bcrk-ingiliz-ajani-mi-kemal-ingiliz-ajani-mi1

[23] ve [24] no’lu dipnotlarla ilgili… M. Kemal Atatürk, Nutuk’ta, Ingilizlerin Kuva-yı Milliye’ye müdahale etmeyeceklerine dair verdikleri güvenceden ve Merzifon’daki Ingiliz kuvvetlerinin çekilmesinden böyle bahsetmiştir

***

Ingilizler sürekli Kuva-yı Milliye’yi dağıtması için Padişah’a baskı yapmıyor muydu? Öyleyse neden kendileri el altından destek veriyorlar? Bunun cevabını yine biz verelim: Çünkü Padişah’ı Kuva-yı Milliye’nin aleyhindeymiş gibi göstererek halk ve asker nezdindeki itibarını zedelemek istiyorlardı. Kemalistlerin Sultan Vahidüddin’e “hain” diyebilmelerini sağlamak amacıyla yapıyorlardı bunu. Sahi, kemalistler Sultan Vahidüddin’e neden hain diyor? Ingiliz baskısıyla Kuva-yı Milliye aleyhine beyanda bulunduğu için degil mi? Ama gördüğünüz gibi Ingilizler, diğer taraftan M. Kemal’e yardım ediyordu.[25]

Von Mikusch, bu hususa dikkat çekerek:

“Hakikaten hayret verici bir şey!” diyor ve ilave ediyor:

“Galipler, General’e (yani M. Kemal’e) hazırlıklarını yapması için lazım gelen bütün rahatı ve kâfi vakti verdiler ki, bunun neticesi kendi sulh muahedelerinin bozulmasını mucip olacaktı.”

Ingiliz siyasetinin zahir görünüşüne zıt düşen bu hadiseler, niçin ve nasıl oluyor da bu tarzda cereyan ediyordu?

Dagobert Von Mikusch’a bakarsanız:

“M. Kemal’in Ingilizler’le gizli bir anlaşma yapmakta olduğunu ve bu anlaşmanın daima da gizli kalacağını”[26] kabul etmek gerekmektedir.

Fakat inşaallah hepsi deşifre olacak.

Sonuç olarak diyebiliriz ki;

Ingilizlerin M. Kemal Atatürk’e hem siyasi, hem de askeri destek sağladıklarını “Nutuk”ta dahi görüyoruz… Özetle söylemek gerekirse Ingilizler, M. Kemal’in daha sonra Ankara’da -adeta ödüllendirircesine- Başbakan yaptığı Rauf Orbay ile imzaladıkları mütarekeye dayanarak Osmanlı Devleti’nin başkenti Istanbul’u işgal ettiler ve ülkenin tek hakimi yaptıkları M. Kemal Atatürk’e gönül rahatlığıyla teslim edip  gittiler.

Kaçmadılar…

Güle oynaya gittiler…

Tıpkı Şerif Hüseyin’e Arabistan’ı teslim edip gittikleri gibi…

Bizim kemalistler Şerif Hüseyin’e “hain”; M. Kemal Atatürk’e ise “kahraman” diyorlar. Oysa yaptıkları aynı şey. (Kaldı ki, Ingilizler Şerif Hüseyin’i kandırmışlardı. Ayrıntıya giremiyoruz.)

Bu jestlerine mukabil Şerif Hüseyin’den petrol aldılar. Peki M. Kemal’den ne aldılar dersiniz?

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı cevaplasın:

“Lozan’da bedeninizi geri vereceğiz, buna karşılık ruhunuzu bize teslim edeceksiniz denilmiştir.

Ruhun teslim edilmesi teklifinin gerektirdiği bütün öldürücü hamleler (ameliyeler) eksiksizce yerine getirildi: Halifeliğin ilgası, yazı ile dil devrimi ve nihayet köklü bir Islamsızlaştırma hareketi gibi.

Işte uğramış olduğumuz ruhi manevi soykırımın serencamı. Peki, bedenimizi kurtarabildik mi? Ruhu uçup gitmiş vücuda ceset diyoruz. O halde kurtarabildiğimiz, cesedimizmiş.”[27]

Isterseniz sır perdesini biraz daha aralayalım…

Rauf Orbay, Lozan’a giden Türk heyetindeki Hahambaşı Haim Naum efendinin Ingilizlerle arabuluculuk yaparak Ismet Paşa’yı (dolayısıyla M. Kemal Atatürk’ü) Hilafet’i kaldırmaya ikna ettiği kanaatindedir![28]

Bunu M. Kemal’in Başbakan yaptığı Rauf Orbay söylüyor… Başka söze gerek var mı?

sehzadebasindaki-mizika-karakolu-ingilizlerin-16-mart-1920-istanbul-isgali

sehzadebasindaki-mizika-karakolu-ingilizlerin-16-mart-1920-istanbulun-isgali

16 Mart 1920’de Istanbul’u işgal eden Ingilizler, Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu basıp 4 askerimizi şehit ettiler. Çok sayıda askerimizi de yaraladılar

***

3-ekim-1923-tarihli-vatan-gazetesi-ingilizler-istanbulu-teslim-ediyorlar

2 Ekim 1923’de Istanbul’u Ankara hükümetine teslim eden Ingilizler, güle oynaya gittiler (3 Ekim 1923 tarihli Vatan Gazetesi)

***

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 149.

[2] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 164.

[3] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 302.

[4] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 31, 32.

[5] Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, (Derleyen Turgut Gürer), Gürer Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2008, sayfa 214.

[6] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 164.

[7] Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359. (Ricamız üzerine bu kitabı temin eden Bünyamin A. kardeşimden Allah razı olsun. Kendisine hayır duada bulununuz)

Ayrıca bakınız;

J.G. Bennett, Mustafa Kemal, Contemporary Review no 122 (November 1922), sayfa 590 – 594.

J.G. Bennett, Witness: The Story of a Search, Hodder, London 1962, sayfa 22 – 112.

Hüsamettin Ertürk, Iki Devrin Perde Arkası, Yayına Hazırlayan: Semih Nafiz Tansu, Ararat Yayınevi, Istanbul 1969, sayfa 259 – 425. (Hüsamettin Ertürk, Milli Mücadele yıllarında Istanbul’da Anadolu hareketini (örneğin Anadolu’ya silah kaçırmak suretiyle) destekleyen meşhur “Mim Mim” adlı gizli kuruluşun başkanıydı.)

Robert F. Zeidner, The Tricolor over the Taurus: The French in Cilicia and Vicinity, 1918-1922, sayfa 321.

[8] Hamza Eroğlu, Türk Inkılâp Tarihi, Yeniden Düzenlenmiş, Genişletilmiş, Yeni Baskı, Savaş Yayınları, Ankara 1990, sayfa 138.

Ayrıca bakınız;

Bilal N. Şimşir, Türk-Irak Ilişkilerinde Türkmenler, Bilgi Yayınevi, Ankara 2004, sayfa 50, 51.

Bilal N. Şimşir, Atatürk ve Cumhuriyet, Ileri Yayıncılık, Istanbul 2006, sayfa 230.

[9] Okumanızı tavsiye ederim;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/11/hasta-adam-misak-i-milli-kurtulus-savasi-m-kemal-ataturk-ve-kemalizm-afyonu/

[10] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

[11] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 53.

[12] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 60’da yer alan Refet Paşa’nın telgrafı.

[13] Tevfik Bıyıklıoğlu, Türk Istiklâl Harbi, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Ankara 1962, sayfa 49.

[14] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 51.

[15] Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1978, sayfa 179, 180.

[16] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni – Siyasi Hatıralarım, Truva Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 334 – 340.

[17] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni – Siyasi Hatıralarım, Truva Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 303, 304.

[18] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Vesikalar No: 226/a.b.

[19] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 333.

Ilginizi çekebilir:

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

[20] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 273.

[21] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 643.

[22] Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

Ayrıca bakınız;

Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/31/kadir-misiroglu-kurtulus-savasinin-perde-arkasini-anlatiyor/

[23] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 169, 170.

[24] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 169, 170.

[25] Daha iyi anlaşılabilmesi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/o-kiralik-katil-kimdi-yoksa-m-kemal-ataturk-muydu/

[26] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 224’den aktaran: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, Genişletilmiş Dördüncü Basım, Istanbul 2010, sayfa 232.

[27] Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınevi, Istanbul 2010, sayfa 133.

[28] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 95 – 98.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk ve Ingiliz Yapımı

M. Kemal Atatürk ve Ingiliz Yapımı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal atatürk ingiliz yapimi hüsnü hüsniyet tokatci yedi bela hüsnü sevket osmanliyi kim yikti

***

Meseleyi size bu kareyle anlatalım istedik…

Oyuncu kadrosu…

Kemal Sunal: M. Kemal Atatürk.

Şevket Altuğ: Ingiliz istihbaratı.

Hüsniye: Kandırılmak istenen halk.

Hüsniye’nin üstüne salınan adamlar: Yunan ordusu.

Filmin sonunu biliyorsunuz zaten…

***

Benzer konularımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/o-kiralik-katil-kimdi-yoksa-m-kemal-ataturk-muydu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/16/bursa-m-kemal-ataturkun-emriyle-carpisilmadan-bosaltildi/

NOT: Resim için Murat B. kardeşimize teşekkür ederiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk’ü Tanrılaştırma Temayülü

Atatürk’ü Tanrılaştırma Temayülü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk heykeli kemal heykeli tanrilastirma***

M. Kemal Atatürk tenkid edildiğinde neredeyse bütün Atatürkçüler, kendilerine ezberletilen yanlışların etkisiyle küfür ve hakaret içeren sözlerle saldırıyorlar. Çünkü M. Kemal’i mekteplerde “insan üstü” bir varlık olarak tanıdılar… Mütemadiyen Atatürk şiirleri okudular, resmi dairelerde Atatürk resimleri, meydanlarda Atatürk heykelleri, stadyumlarda Atatürk posterleri gördüler, televizyonda Atatürk meddahlarını izlediler. Nerede anlamlı bir söz varsa, ona ait olmasa bile altında “Kemal Atatürk” imzası gördüler. M. Kemal’in yaptıklarını hiç sorgulayamadılar, hiç eleştiremediler, şüpheyle bakmaya fırsatları dahi olmadı. Nereye baksalar hep Atatürk’ü gördüler. Atatürk, Atatürk, Atatürk… Böyle bir ortamda yetişen bir insanın Atatürk konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmesine imkan var mı? Bu beyin yıkama seanslarından beyni hasar görmemiş olanların sayısı maalesef çok azdır. Bu da yetmezmiş gibi, bir de “Atatürk’ü Koruma Kanunu” çıkardılar. Siz hiç dünyada kendi milletine karşı korunan bir lider gördünüz mü? Bir şeyler saklanıyor ki koruma altına alıyorlar. Peki M. Kemal neden bu kadar yüceltiliyor?

Bu sorunun cevabını Doç. Dr. Fikret Başkaya’dan alalım:

“Yüceltme, mistifikasyon yaratmak içindir. Böylelikle tarihsel olaylar çarpıtılmak istenir. Tarihsel olayları çarpıtmaktan amaç da, sınıfsal çıkarları gizlemektir. Tarihsel olayların çarpıtılmasında, bir liderin kişiliğinin arkasına gizlenmek ekseri başvurulan bir yoldur. Bir Osmanlı Paşa’sını yarı-ilâh durumuna getirenler, elbette bunu boşuna yapmadılar. Sınıfsal çıkarların bir gereği olarak, Mustafa Kemal’i putlaştırdılar. Aslında Paşa’nın putlaştırılmasının nedeni, başarılan şeylerin büyüklüğünden çok, emekçi kitlelerden gizlenmesi gerekenin öneminden kaynaklanıyordu.”[1]

Evet, tarihsel olaylar çarpıtılmak istendi. Demek ki gizlenen bir şeyler var ve zaten bazılarını da Allahu Teala’nın izniyle ifşa ettik.

Evet, M. Kemal putlaştırıldı hatta Türkler için yeni bir “Amentü” bile yazıldı. Ne enteresandır ki, “Türkün” Amentüsü’nü “Sâfi” imzasıyla kaleme alan Munis Tekinalp aslında bir yahudiydi, üstelik bir hahamın oğluydu. Munis Tekinalp ismi de takmadır. Gerçek ismi ise “Moiz Kohen”dir.[2]

Işte bir yahudi hahamın oğlu Moiz Kohen’in Türkler için yazdığı “Türkün Yeni Amentüsü” :

“Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahit analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medenî cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset dasitanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allahın en sevgili kulu olduğuna, kalbimin bütün hulûsiyle şehadet eylerim.”

Bir yahudi hahamın oğlu olan Moiz Kohen’in Türkleri Islam’dan uzaklaştırmak gayesiyle yeni bir “Amentü” kaleme alması anlaşılabilir, ancak bu paçavranın Müslüman bir Milletin lideri olduğu iddia edilen M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye”nin Matbaası’nda basılması[3] anlaşılabilir bir durum değildir. Bundan çıkan sonuç, M. Kemal’in bu şirk sayılabilecek “Türkün Yeni Amentüsü”nü onayladığıdır. Bir Müslüman böyle bir adama nasıl “ATAM” diyebilir?

türkün yeni amentüsü tekin alp moiz kohen kapagi atatürkü tanrilastirma temayülü.

Geliri “Tayyare Cemiyeti”ne bağışlanan, 1928 Ağustosunda M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye” Matbaası’nda basılan “Türk’ün yeni Amentüsü”nün kapağı

***

türkün yeni amentüsü tekin alp moiz kohen atatürkü tanrilastirma temayülü

Geliri “Tayyare Cemiyeti”ne bağışlanan, 1928 Ağustosunda M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye” Matbaası’nda basılan “Türk’ün yeni Amentüsü”nün ilk sayfası

***

Celal Nuri Bey’in de bir “Amentü”sü vardı:

“Inandım, iman getirdim Halk Fırkası’na (CHP), Halk Fırkası’nın meb’uslarına, meb’usların yapacağı kanunlara, naşir-i efkarı olacak (fikrini yayacak) gazetelere, inanıp inanmayanlar için er-geç bir yevm-i sual (sual günü) geleceğine inandım.”[4]

Bu melanetler bu kadarla sınırlı değil…

Devam ediyoruz, metanetinizi muhafaza edebilirseniz okuyunuz…

5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan bir haberde; “Atatürk yarım bir ilahtır; Türkler’in babasıdır. Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir; ne Mussolini’nin ne Hitler’in, ne de Lenin’in anıtları onunkilerle ölçülemez” deniliyordu.[5] O tarihte M. Kemal hayattaydı. Adını M. Kemal’in verdiği ve onun sözcülüğünü üstlenen Cumhuriyet gazetesinde böyle bir şeyin yazılabilmesi son derece düşündürücüdür.

Atatürk yarim ilahtir, Atatürk yarim bir ilahtir, Atatürk tanridir, Atatürkü tanrilastirma temayülü

[5] no’lu dipnotta bahsi geçen Cumhuriyet gazetesi

***

Yusuf Ziya Ortaç, “Atatürk’e Ekber!” diye saçmalayabiliyordu:

“Atatürk’e Ekber!
Atatürk’e Ekber!
ancak O var: Atatürk!
Evliya odur, peygamber odur, sanatkâr Atatürk,
Tarihe hakim, zekâya önder, doğma serdar Atatürk,
Bunları geçti insan büyüğü: Kendi kadar Atatürk!”[6]

Aka Gündüz’ün şu yazdıklarına ne demeli:

“Atatürk’ün tapkınıyız! […] Her şeyde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Denizde O! var da O! yok da O! her şeyde O! Atatürk! […] Yerdedir, göktedir, sudadır, alandadır, diktedir, pusudadır. Görünmezi görür! Bilinmezi bilir! duyulmazı duyar! Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer! Her şeyde Atatürk! Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz. Biz sana tapıyoruz! Biz sana tapıyoruz! […] Varsın, Teksin, Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın!”[7]

Şimdi bazıları, “onlar yazdıysa Atatürk’ün bunda ne suçu var” diyebilir. Ancak, sudan bahanelerle birçok yayının yasaklandığı[8] yıllarda bu şiirlere müdahale edilmiş midir?

Ne gezer!

Tam tersine, ödüllendirilmiştir.

Milletvekillerini M. Kemal Atatürk’ün belirlediği bir dönemde[9] Aka Gündüz’ün, yazdığı bu şiirden sonra Atatürk tarafından Milletvekili olarak atanması[10], bu methiyelerin “ödülü” değil de nedir?

Aka Gündüz’ün bu şiirinin M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye”de yayınlanmış olması da mı bize hiç bir şey anlatmıyor?

atatürk hakimiyeti milliye gazetesi matbaasi

M. Kemal Atatürk, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yeni matbaa makinalarını incelerken

***

Demek ki, M. Kemal Atatürk’ü putlaştıranlar bizzat M. Kemal tarafından ödüllendiriliyordu.

Bu topraklarda yaşayan Müslümanlar nice zaferler gördü, ancak hiç kimseye “Tanrı” demedi, putlaştırmadı… Örneğin Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan, Malazgirt Meydan Muharebesi’nde sayıca çok çok üstün olan Bizans kuvvetlerini mağlup ettiği halde Ona “Tanrılık” izafe edilmemiştir. Oysa M. Kemal’in yaklaşık 400 yıldır hakimiyetimiz altına bulunmuş olan afedersiniz “kıçı kırık” yunanlılara karşı elde ettikleri, Malazgirt zaferi yanında bir “hiç” mesabesindedir.

Buna rağmen, H. Cengiz Alpay’ın Alparslan ve Malazgirt Destanı isim­li eserinde Alp Arslan ilahlaştırılmamıştır:

ALP ARSLAN MARŞI

Dalgalan bayrağımız
Yücesin sancağımız
Şerefli her çağımız

Rehberdir Kur’ammız
Allah’a imanımız.

Her iki güç bu kolda
Çatal yürek bu kulda
İnandığımız yolda

Cihâd için canımız
Allah’a imanımız.

Yayı’nı kursa bile
Habersiz vursa bile
Nabzımız dursa bile

Cennettir mekânımız
Allah’a imanımız

Bu meş’ale yandıkça
Yaradanı andıkça
Secdeye kapandıkça

Yenilmez Sultanımız
Allah’a imanımız.

Kılıcını sıkı tut
Devrilmiştir nice put
Yaradılışta mevcut

İz’an ve irfanımız
Allah’a imanımız.

Yayını kuvvetli kur
Kılıcını güçlü vur
Kale gibi sağlam dur

Kahrolsun düşmanımız
Allah’a imanımız

Cevher dolu bu kanda
Yücelikler bu canda
Abdestliyiz şu anda

Tertemiz vicdanımız
Allah’a imanımız

Sönecek Bizans kini
Yaşıyacak hak dini
Madeni çan sesini

Sustursun ezanımız
Allah’a imanımız

***

Şimdi bir de Atatürk Marşı’na bakalım:

“Tanrı gibi görünüyor her yerde
Topraklarda, denizlerde, göklerde;
Gönül tapar, kendisinden geçer de
Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.

Babasından önce onun adını
Öğretiyor oğluna Türk kadını
Ondan aldık yaşamanın tadını
Bahtiyarız, bahtiyarsa Atatürk.”

Halil Bedii Yönetken

***

Atatürk Marsi tanrilastirma temayülü

Atatürk Marşı

***

Eğer M. Kemal putlaştırılmak istemeseydi bunu kesinlikle önleyebilirdi.

Bu konuda Sevan Nişanyan şunları yazmaktadır:

“Güçlü ve orijinal kişiliği her türlü tartışmanın üzerinde olan Atatürk’ün, çevresini saran dalkavukluk halesine zaman zaman tepki gösterdiği, hatta “yaranma” çabasında fazla ileri gidenleri aşağılamaktan adeta muzipçe bir zevk aldığı anlaşılıyor. Maarif vekili Dr. Reşit Galip’in iki jandarma eriyle Çankaya’da güreş tutmaya zorlanması gibi hadiseler, Gazi’nin kişiliğinin daha çok bu yönüyle ilgili gözükmektedir. Öte yandan, devlet başkanını tanrılaştırma eğilimlerine Atatürk’ün ilke olarak karşı çıkmış olduğuna dair bir belirti yoktur. Tersine, sözle veya yazıyla, en onur kırıcı kulluk ifadelerini kendisine yönelten kişilere, bizzat Gazi’nin inisyatifiyle, en üst ikbal ve mevki kapılarının açılmış olduğu görülmektedir.”[11]

Devam ediyoruz. Umarım isyan duygularınızı dizginlemeyi başarırsınız…

Behçet Kemal Çağlar, “Izinde” isimli uzun şiirinde:

“Hey Dünya! Yeryüzü! Sarsıl, yarıl, çök!..
Neysen bugün göster: Delin, boşan, gök,
Kendini yere çal, parçalan tarih,
Ey Timur, Attila, Yıldırım, Fatih,
Alpaslan, Iskender, Cengiz, Napolyon
Ey evvelce ölen yüzlerce milyon
Kafi değil, gökten muhayyel tavaf:
Kalkın mezarlardan, toplanın saf saf;
Doğrulun: Gelen eşsiz bir kahraman,
Doğrulun: Geliyor en büyük insan…”

dedikten sonra, şöyle devam ediyordu:

“Kaç yıldır Türkçeydi, Tanrı’nın dili;
Insana ne ilah, ne de sevgili
Ne de ana-baba aratıyordu:
Her an yaratıyor, yaratıyordu,
Birlikti gönüller ona imanda
O ateş yanardı, her damla kanda…”[12]

Nureddin Artam’ın “Büyük Ata’ya” isimli şiiri şu pespaye beyitle bitiyordu:

“Her zaman ırkıma büyük Baş Atam,
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!..”[13]

Osman Nuri Çerman ise, “Dinimizde Reform: Kemalizm” adlı dergide (haşa), “Atatürk’ün Nutukları Kur’an’a aykırı olmadığı için Kur’an gibi kutsaldır” başlığı altında şunları yazıyor:

“Atmosferde rüzgar, denizlerde dalgalar, akarsularda çağlayanlar, Arz’da volkanlar ve lavlar, nasıl bir Tanrı kudretiyse, vatan kurtaran Atatürk’ün ağzından çıkan sözler de bir Tanrı buyruğudur. Türkçe Kur’an okur gibi, onu da oku!.. Tekrar oku ve herkese okut!.. Öğret!.. Anlat… Yaz, yazdır, yay, yayınla!.. Kutsal kitapların ruhundan ayrı olmayan kemalizm prensipleri, vatansever Türk’ün inanı, ibadeti, medeniyeti, istiklali ve istikbalidir!..”[14]

Ali Hadi imzalı “Gazi” başlıklı şiirin son iki mısrası şöyleydi:

Her yaptığın iş harikadır, her sözün ayet,
Kavmin olalım, sen bize, din eyle inayet!

Din istemeyiz öyle Arap felsefesinden,
Gazi ! Bize bir din de yarat Türk nefesinden!..

Ali Hadi Gazi siiri atatürkü tanrilastirma temayülü

Işte, Ali Hadi imzalı “Gazi” başlıklı şiir

***

Başka bir yerde ise:

“Atatürk senin için ölüm yoktur. Olamaz! Sen Türk’ün Tanrısısın! Tanrı hiç ölür mü?”[15] deniyordu…

Celal Bayar tarafından Atatürk’ün yaşam öyküsünün anlatıldığı bir kitapta; “Atatürk’ü sevmek de bir ibadettir”[16] hezeyanını görüyoruz.

Demek oluyor ki, yüzlerce emsalinden sadece bir kaçını zikrettiğimiz bu sapıklarca, “Kemalizm” ortadan kaldırılmak istenen dinin yerine ikame edilmek istenmiş; O’nun baş amili M. Kemal de bazen “ilah” ve bazen de “peygamber” mevkiine konulmuştur. Bu durumu, S. Teoman Duralı şöyle değerlendirmektedir:

“Haddizatında Türk tarihinde ilk din devleti, Cumhuriyet Türkiyesi’dir. Ulu tapınak Akropolisi ve yurt sathında yayılmış irili ufaklı tümen tümen tali ibadet yerleri, esma-i hüsnası, kitab-ı mukaddesiyle ve aynı zamanda hadisleriyle peygamberlik görevini de üstlenmiş gözüken tanrı kılınmış kişi -ki, adıyla anılan dini, “Kemalîlik”- ve elverdiği bir kutsal makam dahi vardır. Bu “kutsal makam”, “derin devlet”in başı yahud merkezi durumundadır. Bunun buyruk ile kumanda şemsiyesi altındaki zabitana “ruhban zümresi” diyebiliriz. Bahse konu zümreye “iman”ı, yaşayışı, tavır ve tutumu, demek ki, “muamelat”ıyla yakın duran “ruhban olmayanlar” yani “laique-civil”ler dahi mümtazdır. Bu kategoriden olmayı reddedenlere gelince, onlar “göbeğini kaşıyan inkarcı kaba kara budun”, sol Kemâlîlerin deyişiyle, “halk yığınları”dır. Mü’min Kemâlî, küreselleştirilmiş Çağdaş Ingiliz-Yahudi medeniyetine -kısaca “Çağdaşlık”a merbut, giderek kuldur. O, kendini, Çağdaş Ingiliz-Yahudi Medeniyeti’nin temel belirleyicisi olduğu sanılan “akl”ın yarattığı kanısındadır. Bununla birlikte, akla-mantığa ziyadesiyle uyduğu söylenemez. Filvâkî doksan yıla yakın geçmişiyle “Kemâlî Din”, Türk Milleti’nin uyuşturucu-aptallaştırıcı afyonu olmuştur.”[17]

Nitekim Cumhuriyet döneminin ilk Türkçe Sözlüğünün “din” maddesinde; “Kemalizm Türkün dinidir” yazıyordu.[18]

Işte size birkaç misal daha…

“Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe,
Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun,
Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.”

“Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi,
Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî…
Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses,
İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!”

Edip Ayel

***

“Kaç yıldır Türkçeydi Tanrı’nın dili
İnsana ne ilâh, ne de sevgili,
Ne de ana-baba aratıyordu
Her an yaratıyor, yaratıyordu.”

Behçet Kemal

***

Burada erdi Mûsâ/ Burada uçtu İsa,
Bülbül burada varsa, Hürriyet için öter…
Ne örümcek, ne yosun/ Ne mûcize, ne füsun,
Kâbe Arab’ın olsun/ Çankaya bize yeter…”

Kemalettin Kamu

***

“Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil,
“Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun…
“Ey ilâhın yüce davetlisi, göklerden eğil
“Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!”

Faruk Nafiz Çamlıbel

***

“Bir güneş gibi yalnız
Sensin ülkü tanrımız.”

Ömer Bedrettin Uşaklı

***

“Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.”

Vasfi Mahir Kocatürk

***

“İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa,
Toprağın haritasını çizdi bayrağa;
Allah değil, o yazdı alın yazımızı.”

İlhami Bekir

***

Behçet Kemal Çağlar’ın, “Halkevleri” dergisi olan “Yücel”de Süleyman Çelebi’nin meşhur “Mevlid”ini, M. Kemal’e adapte ederek “Bizim Mevlidimiz”[19] adıyla yayınladığını sadece hatırlatmakla yetiniyorum. Çünkü artık daha fazlasını midem kaldırmıyor.

Sonuç olarak, bu herzeleri okuyan çocuklar aynı şekilde şirk içeren şiirler yazmaya özen(diril)mektedirler.

Mesela 1938 yılında CHP’nin öncülüğünde çıkarılan “Cumhuriyetin Şeref Kitabı”nda bu tür şiirlerden mebzul miktarda mevcut, ancak biz sadece üç tanesini dikkatlerinize arz etmekle iktifa ediyoruz:

”Ey Büyük Ata! Ey Tanrının oğlu. On yedi milyon yetiştirdiğin, yoktan varettiğin Türk gençliği(…)”

Kazım Ökmen Savur ilkokulu 5’inci sınıftan No. 76

***

”Yıldızlı gecelerde gök, senin, öncesiz bir tapınağındır.”

Nuriye Konar Uşak Ortaokul.

***

”Tabiatın en büyük eseri Atam!”

İbrahim Oral Ünye Ortaokul.

***

Allahu Teala cümlemizi gaflete düşmekten muhafaza buyursun.

NOT: Kadir Mısıroğlu’nun şu ana kadar üç cildi yayınlanmış bulunan “Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri” isimli eserini okumanızı şiddetle tavsiye ederiz.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Doç. Dr. Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 87.

[2] http://tr.wikipedia.org/wiki/Munis_Tekinalp

[3] http://www.nadirkitap.com/turkun-yeni-amentusu-kitap130112.html

[4] Kelebek Mecmuası, sayı 25, sayfa 11.

[5] Cumhuriyet Gazetesi, 5 Ağustos 1935.

[6] Yusuf Ziya Ortaç (1933), derleyen Behçet Necatigil, Atatürk Şiirleri, Türk Dil Kurumu Yayınları 1963.

[7] Aka Gündüz, “Yürekten Sesler”, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 4 Ocak 1934. Aktaran Ismail Beşikçi, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, Yurt Kitap-Yayın, Istanbul 1991, 2.basım, sayfa 188.

[8] Atatürk döneminde yasaklanan yayınlar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

[9] Milletvekillerinin M. Kemal Atatürk tarafından atandığına dair tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[10] Aka Gündüz, M. Kemal Atatürk tarafından milletvekili olarak atanmıştır; TBMM Albümü (1920 – 2010), cild 1 (1920-1950), TBMM Basın ve Halkla Ilişkiler Müdürlüğü Yayınları, sayfa 187.

[11] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, Kırmızı Yayıncılık, Istanbul 2008, sayfa 120.

[12] Ulus Gazetesi, 12 Kasım 1938.

[13] Ulus Gazetesi, 11 Kasım 1938.

[14] Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm, sayı 24, Istanbul, Ocak 1959, sayfa 23.

[15] Kasım 1938 tarihli ve 11 sayılı Yarım Ay dergisinden aktaran: Doç. Dr. Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 89.

[16] Ziya Şakir Soko, Atatürk, Büyük Şefin; Hususi-Askeri-Siyasi Hayatı, Ülkü Basımevi, Istanbul 1938.

[17] Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınevi, Istanbul 2010, sayfa 132.

[18] Türkçe Sözlük, 1945, Türk Dil Kurumu.

[19] Yücel Dergisi, sayı 91, 92, 93.

Tafsilat için bakınız;

Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, cild 5, Istanbul 1943, sayfa 1531 ve devamı.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Devlet, Menemen/Kubilay olayına davetiye mi çıkardı? Menemen olaylarının içyüzü

Devlet, Menemen/Kubilay olayına davetiye mi çıkardı? Menemen olaylarının içyüzü

Zafer Bülent ÜNLÜ’nün kaleme aldığı mükemmel bir “giriş yazısı.” Kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Söz, Zafer Bülent ÜNLÜ’de:

Bir ara öyleydi ki “Müslüman” dendiğinde (işgal edilmiş) zihinlere düşen ilk kıvılcım, Müslüm Gündüz’ün, Ali Kalkancı’nın isimleriydi…

1996… Milattan Sonraydı.

Bir Çınar Ağacının kapladığı topraklara,
28 Şubat isimli İsrail tohumlu bir fidenin, toprak altındaki köklerinin sulandığı günlerdi.
Çınar’ın suyunu kesmek içindi…

Milattan Sonra 1996,
Cumhuriyet tersanesinde inşa edilmiş “inkılâp gemisinin” tipik bir “yedek sanayi” atelyesiydi… Yan parçalar, aksesuar takımı filan…

Krikosu İngiltere’ce pompalanmış “askı” süreci, yağlanıp yıkanıp ite kaka yürütülüyordu. Kriko yağ kaçırıyordu.

“Boşlukta rotaSYON” yapan Milli Teker, yola değdi değecek!
Çınar olduğunun bilinci üzerinden bir kalkışla, kendi köklerine yol alacaktı.

Milletçe bir Kimliğin TAM (manasıyla) YOK OLUŞU için, askıda tutulan ve adı “cumhuriyet olan şu 90 yıllık sürecin” krikosu (o gün) epey yağ kaçırmıştı. Contadan sızıyor, cuntayla şarjlanıyordu cumhuriyet!..

CUMHURİYET, FADİME’YLE ŞARJ EDİLİYOR:

Din sektörü(!) tarafından hakları elinden alınıp (güya) karanlığa sürüklenen Cumhuriyet Kadınına örnek olarak gösterilen isim ise: kerhâne sektörünün pavyon departmanından getirtilip hazırlanan “Primadonna Fadime Şahin…”

Kerhâneden Oskar’a uzanan bir bilet ve cumhuriyet!

Bu isimler, Özel Harp Dairesince sahnelenen (nice) oyunlar gibi bir oyununun kapışılmış bilet numaralarıdır!

Müslüman, Sivas’ta İnsan yaktı(?)

U. Mumcu’yu katletti(?)

Müslüm(an), bir modern cumhuriyet kadınının laiklik bekâretine girdi!
Üstelik talebesiydi.. hem adı da Fadime…

Zihinlere “Fatma” olarak transpozelenebilirdi… (Bi de evladı yaşında!? Tıpkı Çetin Altan’ın eski bir fıkrası gibi: Hem domuz, hem arkadan, hem de Cuma günü…)

Şimdi sen, Gündüz vakti bir Özel Daireye gir, vatandaşın evini/zihnini çal çırp, götür.. hani nerde laiklik?
Şimdi sen, Gündüz vakti bir Fadime’nin, üstelik evladın vaktindeki bir öğrencinin laikliğini boz…
hani nerde kadın hakları..
atatürk inkılâplarına saygı!?

M.S 1996

Uzatmayalım, Müslüman çok şey yaptı!

M.S 1931. Kubilay’ı katletti(?)

Fadime’yi primadonna yapan “jitem” (geçmişte) Kubilay’ı şehitlik mertebesine ulaştırıcı provokasyon planında, yeteneklerini ta o günden sergileyerek (ama adını/namını sonraya saklayan) “fiili geçmiş jitem’di…”

Ey Hukuk Devleti!
Eyy! Milattan Sonra bilmem kaç?

Unutma! Bir de “Millet Takvimi” var.
İlletten Önce bir Mazi.. ve İlletten Sonra bir Millet!
________________________________
Buyrun burdan yanın, aydınlanın!
(Ergenekon’da gözaltına alınan ‘Sisi’ ve Nurseli İdiz’in yeni bir Fadime Şahin provokasyonu için çalıştıkları ortaya çıktı.
Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan ‘Sisi’ lakaplı Seyhan Soylu ile tiyatro sanatçısı Nurseli İdiz’in, 28 Şubat sürecindeki Fadime Şahin ve Ali Kalkancı skandallarının yeni versiyonuna hazırlandıkları tespit edildi. Sisi ve İdiz’in, provokasyon tezgahı için, Fatih Çarşamba’yı mesken tutuğu ve bazı cemaatlerin içine sızan Ergenekon üyeleriyle birlikte çalıştığı ileri sürüldü(*sonra baknz. )
________________________________

Gelelim asıl konuya…

Yukarıdaki girizgâhı – Tarih ve Din Araştırmaları Merkezi sayfasında, Kadir Çandarlıoğlu imzalı güzel bir çalışmanın paylaşılmasını önemsediğim için (başlık kabilinde) yazdım.

K. Çandarlıoğlu’nun bu konu üzerine neşriyatı Kubilay Hadisesini, tüm olarak değerlendirme yapmanız fırsatı verecektir. Sonuna kadar okuyun derim.

________________________________

(*) Nurseli İdiz Versiyonu http://www.sosyalforum.net/forum_posts.asp?TID=5254
(*) Fadime telekiz, kalkanci alkolikti! http://www.delikanforum.net/archive/t-81753.html

***

Zafer Bülent ÜNLÜ

***

Türkiye’de her sene, Menemen hadisesinin yıldönümünde, bir takım çevreler bir kişinin katledilmesini ele alarak sahte gözyaşları dökerler. Gerek radyo, gerek televizyon ve gerek bazı gazeteler, Menemen hadisesini yanlış anlatarak ve istismar ederek masum insanlara, İslam’a ve Allah’ın emirlerine itaat eden Müslümanlara hücum ederler. Bir kişinin katledilmesine bu kadar sert tepki gösteren, ancak onbinlerce masum insanın katledilmesine ses çıkarmayan devrimbazlara sormak lazım: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? 75 sene evvel birkaç esrarkeş tarafından öldürülmüş bir kişi için bu kadar göz yaşı dökeceksiniz; tek parti devrinde haksız olarak katledilmiş yüzbinlerce insan hakkında hiç ses çıkarmayacaksınız. Sevsinler sizin insancıllığınızı..

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

menemende-idam-edilen-hocalar-alimler1

Menemen Hadisesine karıştıkları gerekçesiyle tutuklananlardan bir grup

***

Tek parti devrindeki cinayetler ve mezalim saymakla bitmez. Sadece İstiklal Mahkemelerinin çalışma şekli ve verdiği hükümler bile o devrin ileri gelenlerine günah olarak yeter. Bakınız, Güneri Civaoğlu 16 Mayıs 1989 tarihli Sabah’taki yazısında İstiklal Mahkemelerinin çalışma şekli hakkında ne diyor:

“Böyle hukuk anlayışı olmaz… İstiklal Mahkemelerinde sanıklar evvela idam edilir, sonra mahkeme edilip, ‘suçludur’ kararı alınırdı.”

Evet öyleydi. Bu şekilde yüzbinlerce masum Müslüman katledilmişti. Ayrıca yine o tek parti – CHP devrinde yüzbinlerce insan, suçlu-suçsuz ayrımı yapılmaksızın katledilmişti. Maksat elbet Müslüman ehaliye gözdağı vermek, onları korkutmak idi.

Kenan Evren, reis-i cumhur olarak iştirak ettiği “atatürk’te insan sevgisi” isimli konferansta, o devrin idarecilerinin davranışlarını çarpıcı bir misalle ortaya koymuştu. Evren, Menemen hadiseleri üzerine Mustafa Kemal’in davranışını şu şekilde izah ediyor:

“Menemen’deki o hadise vuk’u bulunca, Mustafa Kemal: ‘Derhal orayı topa tutun; top yok mudur orada!’ emrini vermiştir ve mahkeme sonunda 33 kişinin idamını hiç acımadan tasvib etmiştir. Neden? Zira devlete(?) karşı işlenmiş bir cürümdür.” (Masdar: Cumhuriyet gazetesi, 22 Şubat 1986)

Merd-i kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş! Şimdi, Mustafa Kemal’in şu davranışını tasvib etmek mümkün müdür? Menemen topa tutulunca ne olacaktır? Oradaki binlerce masum insan da hayatını kaybedecektir. Tıpkı Dersim’de ve Şark’daki tenkil hareketlerinde olduğu gibi.

Divani Harbin Tesekkül ettigi ve Örfi Idare Amirligine Fahrettin pasanin tayin edildigini bildiren Hakimiyeti milliye gazetesi

Divanı Harbin Teşekkül ettiğini ve Örfi Idare Amirliğine Fahrettin Paşanın tayin edildiğini bildiren 2 Ocak 1931 tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesi

***

23 Aralık 1930′da Menemen’de meydana gelen hadisenin perde önündeki baş aktörü Giritli Mehmed isimli bir esrarkeş idi. Her nedense, bu hadiseden bahsedilirken hep onun ismi söylenir ve onun bir Nakşi olduğu belirtilir. Halbuki hakikatler öyle değildir. Giritli Mehmed sadece bir piyondur. Kurnazca hazırlanan bir senaryoda vazife alan bir piyon.

Hadisenin başka merkezlerde ve en ufak teferruatı düşünülerek tezgahlandığı kesindir. Üstelik, hadisenin Menemenlilerle, Nakşilerle ve dindar Müslümanlarla en ufak bir alakası yoktur. Bunu, katledilen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ın eşi ve oğlu da açıkca ifade etmişlerdir. Kubilay’ın hanımı Fatma Vedide Ersuz, vefat etmeden evvel şunları ifade etmişti:

“Ben eşimin katledilmesi olayından sonra bu menfur olayı umumileştirerek Menemenlileri de, din adamlarını da hakir gösterenlerden yana değilim.” (Masdar: Kelebek, 19 Aralık 1982)

Kubilay’ın oğlu Vedat Kubilay, hadisenin Menemenlilerle hiçbir alakası bulunmadığını bildiriyor ve şunları ifade ediyor:

“Menemenlilerin suçlanmasının sebebi, esrarkeşlerin ip istemesi sırasında 2-3 kişinin koşarak ip getirmesidir. Yoksa Menemenlilerin hadisede hiç bir suçu yoktur. Olay Türkiye’nin başka bir yerinde de yaşanabilirdi. Menemenlilerin hadiseye karışmadıklarının başka bir delili de muhitinde sevilib sayılan itibarlı biri olan Saffet Hoca’nın esrarkeşleri kapısından kovmasıdır. Hadiseyi daha kuvvetli gerçekleştirib ehalinin desteğini sağlamak için geldikleri sabah Saffet Hoca’yı saflarına çağıran esrarkeşler aradığı ilgiyi bulamamıştır. İleriyi gören bir alim olan Saffet Hoca kendilerine, ‘Sizin yaptığınızın din ile alakası yok’ diyor. Esrar içtiklerini anladığı için böyle konuşmuş olabilir. Tabii sadece Saffet Hoca destekleseydi, olayın çapı çok daha büyürdü. Hocanın onları kovalaması Menemenlilerin yüz akıdır. Defalarca söyledim. Menemenlilere dargın değilim. Menemenlilerin hiç bir kabahati yok. Hatta Menemenlilerin iftihar etmesi lazım. Şayed isyancılara uysalardı, mani olunamaz olay ile sarılamaz yaralar açılabilirdi.” (Masdar: Zaman, Vedat Kubilay, 23 Aralık 1988)

menemen-olayi-kubilay-mahkemede-saniklar

Sanıklardan bir grup [soldan sağa doğru] : Küçük Hasan, Nalıncı Hasan ve Derviş Mehmed

***

Kubilay’in oğlu, halkın bu işte bir suçunun olmadığını bildirdikten sonra, Mustafa Kemal’in “Menemen’i yerle bir edin” dediğine de dikkat çekiyor.

Şimdi, evvela 1930′daki mühim bir hadiseyi ele alacağım ve Menemen’in niçin hedef olarak seçildiğini ortaya koyacağım. (Lütfen olayların gelişimini dikkatle takip edin!)

Menemen’deki hadise vukû bulmadan yaklaşık 3 ay evvel, Ekim 1930′da mahalli seçimler yapılmıştı. Bu seçimlerden zaferle çıkan parti, Serbest Cumhuriyet Fırkasıdır (SCF). Yani, Mustafa Kemal’in başında olduğu CHP’nin karşısında gözüken parti. Gerçi, bu partiyi de kurduran, kurucu üyelerini tesbit eden Mustafa Kemal’in kendisidir. Fakat, ehali bu danışıklı dövüşün farkına varmadığı için, ortaya çıkan yeni fırkaya ‘kurtarıcı’ gibi sarılmıştır.

SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası)’nın yaptığı mitingler muazzam alaka görmüştü. Tek fırka diktatörlüğünden bunalan ehali, bu yeni fırkaya canla-başla sahib çıkıyordu. Serbest Cumhuriyet Fırkası reisi Ali Fethi Bey’in 4 Eylül 1930′da İzmir’e gidişi başlı başına hadise olmuştu. İktidar mensubları halkın bu alakasını kırmak için birçok sun’i hadiseler tezgahlamışlardı. Yine bu hadiseler zincirinden olarak meçhul kişiler kalabalığın üzerine ateş açmış, bu esnada genç bir mektebli can vermisti. Çocuğun babası veledini kucağına alarak Fethi Bey’in yanına götürüb onun önüne koymuş ve “Bu hürriyet yolunda şehiddir. Kurtar bizi.” demişti. (Masdar: Üç Devirde Bir Adam, Fethi Okyar, İstanbul, 1980; sahife 499)

menemen-olayi-kubilay-saniklar-mahkeme-salonuna-gc3b6tc3bcrc3bclc3bcyor1

Sanıklar Mahkeme salonuna götürülüyor

***

Ehalinin teveccühünün hangi seviyeye ulaştığı mahalli seçimlerde de görülmüştü. Ehali, seçim olan her yerde Serbest Fırka adaylarını seçmekteydi. Fakat iktidardaki zalim kemalistler, bazı yerlerde jandarma ve zabıta cebriyle, bazı yerlerde bürokrasi ile Serbest Fırka’ya rey verilmesine mani olmaya çalışmıştı. Bunda muvaffak olamayınca da bu defa hileli rey kullanmış, hezimete uğrayan CHP’yi galip saymışlardı.

Bütün bu hakikatler meclis kürsüsünden dile getirilmiştir. Hem de Mustafa Kemal’in en yakın adamı Fethi Okyar tarafından. 1 Kasım 1930′da Meclis mutad senelik toplantısını yapmak üzere açılınca büyük gürültü çıkmıştı. Fethi Bey seçimlerde hile yapıldığını söylüyordu. 6 Kasım 1930′da da bir soru önergesi vermişti. Yaptığı konuşmalarda hileyi, baskıyı muşahhas delillerle ortaya koymuştu. 15 Kasım 1930 tarihinde de Meclis’de çok sert münakaşalar olmuştu.

İktidarın dizginini elinde bulunduran yobaz kemalistler bütün bu gelişmelerden ürkmüşlerdi. Yapılacak ilk umumi seçimde CHP’nin büyük bir hezimete uğrayacağı, SCF’nın iktidara geleceği kesindi. Bunun mutlaka çaresine bakılmalıydı. Mustafa Kemal’in reisliğini yaptığı bir fırka nasıl hezimete uğrardı?

menemen-olayi-kubilay-yargilanirken

***

İktidardaki zalimler harekete geçmekte gecikmedi. Evvela Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kapattırdılar. Bunu yaparken de güya “demokratik” usûllere uymaya dikkat ettiler. Fırkayı kendileri kapatsalar olmazdı. Onun icin, SCF’nı idarecilerine kapattırma yolunu tercih ettiler. 16 Kasım 1930′da, yani Meclis’deki sert münakaşalardan bir gün sonra reis-i cumhur ve CHP (CHF – Cumhuriyet Halk Fırkası) reisi Mustafa Kemal, Fethi Bey’le görüştü ve ona fırkayı feshetmesi yolunda talimat verdi. Ali Fethi Bey ve arkadaşları da 17 Kasım 1930′da Dahiliye Vekaletine bir dilekce vererek fırkayı kapattıklarını bildirdiler.

Böylece ‘yorgan gitmişti’ fakat kavga bitmemişti. Ortada Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kazandığı belediye reislikleri vardı. SCF’na gönül veren milyonlarca insan vardı. Onların da çaresine bakılmalı ve CHP’ye karşı girişilecek muhtemel muhalefet hareketlerinin önü alınmalıydı. Bunun için de halka ve bütün muhaliflere esaslı bir gözdağı verilmeliydi. Yani, müstebid iktidar böyle düşünerek harekete geçmişti.

Nitekim bu gözdağı Aralık 1930′da, yani Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından yaklaşık bir ay sonra verilecekti. Gözdağı vermek için seçilen yer ise Menemen idi.[1]

Menemen’in son tanıklarından Mustafa Şengönül bu konuda şunları söylüyor:

Manisalı bir çocuk, Kubbeli bakkalın önünde asılmıştı.
Suçsuz olanlar da asıldı. ‘Neden sigara verdin?’, ‘Neden ip verdin?’ diye Kamil’le Molla Osman’ı astılar. Halbuki Menemen içinden o hadiseye karışan kimse yoktu. Sonradan bir emir gelmiş ‘Menemen’i yakın’ diye. Onu duydum. Korktuk tabii… Manisa’dan her sene otobüslerle gelip miting yapmaya başladılar. Çok şeyler söylediler bize, ama katlandık. Çünkü Menemenlilerin bu işte zerrece günahı olmadığını onlar da bilmiyordu.”[2]

atatc3bcrk-menemeni-yakin-bir-subay-icin-menemeni-yakan-diktatc3b6r

Birkaç esrarkeşin yaptıklarından ötürü bütün Menemen’lilerin cezalandırılmasını istemek nasıl bir Adalet anlayışıdır? (Foto Kaynak: Altemur Kılıç, 50 Yıllık Yaşantımız, s. 240, Milliyet, 1975. Foto Alıntı: Kenan Alpay’ın “Atatürk Diyor ki: Menemen’i Yakın” başlıklı yazısı.)

***

menemen-olayi-kubilay-kc3bccc3bck-hasan-mantarci-hasan

[solda] 24 sene hapis cezasına mahkum edilen 17 yaşındaki Küçük Hasan ve [sağda] Mantarcı Hasan

Cezalar için bakınız; Hakimiyeti Milliye Gazetesi, 2 Şubat 1931.

***

Menemen vakasını bahane ederek başka şehirlerden bu hadise ile alakası olmayan birçok Alimi gözaltına aldılar ve birçok insan idam edildi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın arşivine göre Kubilay’ın katilleri “esrarkeş” – DEVLET, MENEMEN OLAYINA DAVETIYE MI ÇIKARDI ?

6 Kişilik irticai kalkışma olur mu!?..

Menemen Vakası dediğimiz şey; hepi topu 6 esrarkeşin, Menemen’de bir sabah vakti giriştikleri bir olaydır ve hülasa ettiğimiz bu tabloyla alakalı olarak 75 senedir yazılıp çizilenler de, ana hatları bu olan çerçevenin biraz genişletilmesi ve süslenmesinden ibarettir.

Olayların ardından Menemen, Manisa ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edilir ve Divan-ı Harp kurulur. Menemen olayına sebep olan 6 kişinin Manisa’dan başlayıp Menemen’e kadar süren yolculukları sırasında geçtikleri ve uğradıkları yerlerden insanlar tutuklanır. Menemen’de olay sırasında orada bulunanlardan bazıları da tutuklanır.

Menemen olayları ile alakalı tutuklamalar, İstanbul’a, Konya’ya hatta başka bazı yerlere uzanır ve 6 esrarkeşin sebep olduğu bu olay irticai bir kalkışma olarak lanse edilmeye başlanır. General Mustafa Muğlalı’nın başkanlığında kurulan Divan-ı Harp, 2 hafta kadar süren duruşmalarda, 37 idam kararı alır. Bunlardan 9’unun yaşları küçük olduğu için değişik cezalara çevrilir ve 28’i infaz edilir. İdam edilenler, olaylara sebep olanlara sigara, ip satan ya da yolculukları sırasında görüştükleri insanlardır.

1930 senesinin 23 Aralığı sabahı Menemen’de meydana gelen bu olayın irticai bir kalkışma olduğu iddiası, yıllardan beridir tekrarlanır durur. Oysa olay; öncesi, meydana gelişi ve sonrası ile birçok bilinmeyeni barındırmakta ve irticai bir kalkışma olmaktan çok, bir tertip, bir tezgah olma ihtimali daha ağır basmaktadır.

Esrarkeşler tarafından gerçekleştirilen ve devletin de adeta davetiye çıkardığı Menemen vakası, müslümanlara fatura edilmek istenmiştir…

‘İrticaî kalkışma’ şeklinde sunulan Menemen Olayı ile ilgili önemli belgelere ulaşıldı. Genelkurmay ve Emniyet arşivi, Kubilay’ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koyuyor.

Genelkurmay, ayrıca dönemin yerel idarecilerini, haberdar olmasına rağmen olaylara seyirci kalmakla suçluyor.

Tarihe ‘Menemen Olayı’ olarak geçen Asteğmen Kubilay’ın katledilmesinin üzerinden 76 yıl geçti. Ancak ‘irticaî kalkışma’ olarak sunulan hadiseyle ilgili şüpheler zihinlerden hiç çıkmadı. Gerek Mehdiliğini ilan edip topladığı bir avuç müridini esrar içirerek kendisine bağlayan Derviş Mehmet‘in kimliği, gerekse resmî makamların olay sırasındaki ihmalleri, resmî teze karşı çıkan araştırmacıların “komplo” iddiasına yol açtı. Bu tartışma her 23 Aralık’ta yeniden gündeme gelirken, Zaman olayın perde arkasıyla ilgili önemli bir belgeye ulaştı.

O dönemde Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti olarak adlandırılan Genelkurmay Başkanlığı’na ait 26 Aralık 1930 tarihli bir belge, hükümet yetkililerinin ihmallerine dikkat çekiyor. Genelkurmay tarafından Menemen’e gönderilen 1. Kolordu Komutanı Vekili Muğlalı Mustafa Paşa (Mustafa Muğlalı) hadiseden üç gün sonra Ankara’ya ilettiği raporda Derviş Mehmet’in şüpheli hareketlerinin yetkili mercilerce bilindiğine işaret ediyor. Buna rağmen gerekli takibatın yapılmadığı; uzaktan seyirci kalınarak adeta “olay çıkmasına göz yumulduğu” ima ediliyor.

Emniyet arşivlerindeki bir belgede ise Derviş Mehmet’in etrafındaki insanları esrara alıştırıp, istediğini yaptırdığı belirtiliyor. Dokuz maddeden oluşan dört sayfalık Genelkurmay raporunda da kendisini “Mehdi” ilan eden Derviş Mehmet’in Manisa’da bir esrarkeş kahvesini mekan edindiği ve çevresindeki insanlarla uzun süre şüphe uyandıracak fiiller içinde bulunduğu kaydediliyor. Derviş Mehmet’in bu şüpheli halinin bilinmesine rağmen ortadan kaybolduğuna dikkat çekilen raporda, “Kayboluşları Manisa hükümetine bildirilmesine rağmen, Menemen’e gelene kadar 15 gün boyunca gezdikleri civar köylerde ahaliye telkinatta bulunmalarına rağmen bundan haberdar olunmaması ve hükümet konağı önüne gelene kadar Menemen hükümetinin bundan hiçbir suretle malumat almaması” eleştiriliyor.

menemen-olayi-belge-1menemen-olayi-belge-2

1. Kolordu Komutan Vekili Mustafa Paşa’nın hazırladığı Menemen Raporu, 26 Aralık 1930 tarihini taşıyor

***

menemen-olayi-belge-3menemen-olayi-belge-4

Emniyet raporu: Esrarlı sigarayla tasarrufunu artırıyormuş

***

Kubilay’ı öldüren Derviş Mehmet’in çevresindeki insanları esrarla etki altına aldığına ilişkin bir başka resmî bilgi de Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında yer alıyor. Dönemin İçişleri Bakanlığı’na 25 Aralık 1930‘da “Vali Kazım” imzasıyla gönderilen 7 maddelik raporun 4. maddesinde şunlar yazılı:

“Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olup, Derviş Mehmet bunları Manisa’da alıştırmış ve bununla da tasarrufunu artırıyormuş.”

Genelkurmay raporunda Menemen kaymakamı ve ilçe jandarma komutanı hakkında da ağır suçlamalar var. Kaymakamın hükümet konağına çok sonradan geldiği ve olan bitene uzaktan seyirci kaldığı kaydedilirken, jandarma kumandanı için, “Hükümet konağı içerisine dört neferiyle birlikte girerek kadın gibi saklandı.” ifadeleri kullanılıyor.

“Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti’nin 26/12/1930 tarihli ve 6747 No’lu tezkeresinin suretidir” üst başlığı bulunan dokuz maddelik raporun 6. maddesinden bazı satırbaşları şöyle:

“Şu mes’elede çok şayan-ı dikkat ve mühim gördüğüm noktalar Manisa’da ilk önayak olarak ortaya atılan bu şerirlerin Manisa’da iken bir esrarkeş kahvesinde daimi surette içtima ederek orasını tekke haline getirdikleri ve son zamanlarda hepsinin sakal bırakmak suretiyle bütün bütün calib-i şüphe vaziyet aldıkları ve bu hal Manisa zabıtasınca da malum olduğu halde Manisa’dan birdenbire gaybiyetleri ve hatta bu gaybiyetlerin aileleri tarafından hükümete malumat verilmesi üzerine Manisa hükümetinin bunlar için hiçbir teşebbüste bulunmaması ve civar kazaların nazar-ı dikkatleri celbedilmemesi gerek Manisa’da gerekse haricinde teşkilatların olup olmadığı hakkında tahkikat ve tetkikat yapılmayarak işin tesadüfe bırakılması Manisa’dan ayrıldıktan sonra Paşaköy, Yağcılar, Bozalan, Çukurköy ve civarlarında on beş gün dolaşarak ahaliye birtakım telkinatta bulunmalarından hiç kimsenin haberdar olmaması 23/12/1930 günü sabah namazına doğru musellahan ve birlikte sabah namazını kılarak ve camiden ellerine bir de bayrak alarak yine ahali ile camiden çıkışlarından ve sabahleyin hükümet konağı önüne kadar gelişlerinden Menemen hükümetinin hiçbir suretle malumat almaması…”

Aynı maddenin sonunda kaymakamlık ve jandarma komutanının tavrı da şu sözlerle eleştiriliyor:

“Menemen kaymakamı beyin, hükümet konağı cihet-i askeriye tarafından işgal edildikten sonra ancak hükümete gelmesi ve bu zamana kadar adeta seyirci vaziyetinde kalması ve bir silah arkadaşı koyun gibi karşısında boğazlanırken Menemen jandarma kumandanının dört neferi ile hükümet konağı içerisine girerek kadın gibi saklanması…”

Raporun 7. maddesinde ise Kubilay’ın askerlerinin neden cephanesiz olduğu sorgulanıyor:

“Sevk u idare hatalarına alaydan telefonla kuvvet talep eden jandarma kumandanı şu kuvvetin ne için ne maksatla ve ne gibi bir vaziyet karşısında talep edildiği hakkında alayı tenvir etmemiştir. Jandarma kumandanının noksan olarak verdiği bu malumat alayca gönderilen ilk bölüğün cephanesiz olarak yola çıkarılması kuvvetlerin vaziyeti hakim olmasına sebep olmuştur.”

23 Aralık 1930’da Menemen’de neler yaşandı?

Mustafa Fehmi Kubilay, Giritli Hüseyin ve Zeynep çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1906 doğumlu Kubilay’ın asıl mesleği öğretmenlikti. 23 Aralık 1930’da İzmir’in Menemen ilçesinde meydana gelen olay sırasında askerlik görevini yapıyordu. “Mehdi” olduğunu iddia eden Giritli Mehmet (Derviş Mehmet) 7 Aralık’ta, 6 müridiyle Manisa’dan yola çıkarak, civardaki Paşa köyünde yaptıkları hazırlık ve propagandalardan sonra 23 Aralık sabahı, gün doğarken tekbirlerle Menemen’e girdi. Belediye meydanında çevresine topladığı yaklaşık yüz kişiyle hükümet karşıtı sloganlar atmaya başladı. Silahlı olan asiler bir müfrezenin başında olaya müdahale eden Asteğmen Kubilay’ı, hemen ardından da Hasan ve Şevki adındaki iki mahalle bekçisini öldürdü. Olay, arkadan yetişen askerî birlikler tarafından şiddetle bastırılırken, Derviş Mehmet ve iki müridi öldürüldü.

31 Aralık 1930‘da toplanan bakanlar kurulu, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir merkez ilçelerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmesine karar verdi. Sıkıyönetim komutanlığına 2. Ordu Kumandanı Fahrettin Paşa (Altay), Divan-ı Harp Reisliği’ne 1. Kolordu Komutan Vekili Muğlalı Mustafa Paşa atandı. Olay 1 Ocak 1931’de Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) ve arkadaşlarınca verilen soru önergesiyle TBMM gündemine getirildi. Soru önergesini Başbakan İsmet Paşa (İnönü) cevaplandırdı. Daha sonra sıkıyönetim ilanına ilişkin önerge tartışıldı ve oybirliğiyle kabul edildi.[3]

*

menemen-kubilay-hadisesi-seyh-esad-erbili-efendi-naksibendi-tarikati

Kemalist zulümlerden bir örnek:

90 yaşındaki Şeyh Es’ad Erbili Hazretleri, Menemen olayında mahkemeye böyle götürüldü

***

menemen-olayi-kubilay-esrarkes-asilanlar

***

menemen-kubilay-olayi-gerekcesiyle-tutuklanan-bir-hoca

Menemen olayına karıştığı gerekçesiyle tutuklanan bir hoca

***

menemen-kubilay-olayi-gerekcesiyle-tutuklanan-bir-hoca-3

***

menemen-kubilay-olayi-gerekcesiyle-tutuklanan-bir-hoca-2

***

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://www.hakikatperver.wordpress.com

[2] Can Dündar, Milliyet Gazetesi, 24 Aralık 2005.

[3] Erdal Şen – Politika Muhabiri, Zaman Gazetesi.

Ayrıca Milli Gazete yazarı Ekrem Kızıltaş’ın yazısından istifade edilmiştir.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*