M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi deşifre oldu

M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi deşifre oldu

Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bir ara Italya Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş olan Kont Sforça’nın Mondros Mütarekenamesi hakkında söylediklerine yer vermemiz gerekiyor. Bilindiği gibi, Mondors Mütarekenamesi’ni Osmanlı Devleti adına imzalayan Rauf Orbay’dır. Rauf Orbay’ın daha sonra M. Kemal Atatürk tarafından Başbakan yapıldığını aklınızın bir köşesine yazınız, az sonra bu noktaya tekrar temas edeceğiz.

Kont Sforça, Mondros Mütarekenamesi’nden bahsederken Ingilizlerin kara ordusuna karşı mutedil davrandıklarını söylüyor. Donanma’nın hemen teslimi istendiği halde kara ordusunun ilgasından veya hemen terk-i silah etmesinden bahsedilmiyormuş. Bilakis sadece seferberliğin ilgası talep olunurken, dahilde asayişin temini ve hududların muhafazası ve bunun için lazım gelen ordu miktarı terhisten istisna ediliyormuş!.. Kont Sforça, bunda bir gizli maksad görüyor ve diyor ki:

“Ingiltere Hükümeti, Osmanlı Devleti’nin mirascıları arasında şimdiden bir ihtilaf görüyor ve mutad olan ikiyüzlü siyasetiyle şunu istiyor:

Eğer müttefiklerin talebleri Ingilizleri sıkacak bir şekil alırsa, henüz mukavemet kabiliyeti olan Türkler’i kendi menfaatleri için kullanabilir bir mevkiye koyabilsinler.”[1]

Bu durumdan anlaşılıyor ki, daha mütarekenin (Ateşkesin) imzası günü yani Padişah’ın Anadolu’da bir kuvvet teşkilini hayalinden bile geçirmediği zamanda Ingilizler, (Kont Sforça’nın fikrine göre) bu kuvvetin teşkilini düşünmeye başlamışlar, hatta bunun için M. Kemal’i, Sultan Vahidüddin’den evvel bulmuşlardır. Sultan Vahidüddin ve Sadrazam Ferid Paşa, M. Kemal’i, “Memlekette büyük şöhreti vardır. Itimad edilecek namuslu bir adamdır!..” diye Ingilizlere karşı müdafaa edip Anadolu’ya göndermeye çalışırken M. Kemal de Istanbul’da Itilaf Hükümetleri ileri gelenleri ile münasebette bulunuyor ve onlardan talimat alıyordu.[2]

Bundan başka, Ingilizlerin Istanbul’da hafiye teşkilatını yapan, “Ingiliz Muhibler Cemiyeti”ni kuran hülasa Şark’ta Ingilizlerin siyasi emellerini temine çalışan Rahip Frew, daha evvel M. Kemal ile temasa geçmişti. Hatta M. Kemal, Pera Palas Oteli’nin müdürü, Fransız fakat Ingiliz ajanı Mösyö Martin vasıtasıyla müteaddid defalar vaki olan mülakatlarında Rahip Frew’yu, “insaniyete hadim adalete hizmetkar bir zât-ı faziletkâr telakki etmiş olduğunu” bizzat ifade etmektedir.[3]

M. Kemal’in entelijans servis elemanı olan Rahip Frew ile daha Anadolu’ya gitmeden önce görüştüğünü Rauf Orbay da ifade etmektedir:

“M. Kemal Paşa’nın Istanbul’da asker arkadaşlarından başka sivillerden ve bilhassa yabancılardan pek tanıdığı yoktu. Yalnız Ismail Canbulat Bey’i vaktiyle hapishaneden kaçırmış olan Italyan uyruklu müteahhid Dinari vasıtasıyla Istanbul’daki Italyan fevkalade murahhası -sonraları Dışişleri Bakanı olan- Kont Sforça ile birkaç defa temas etti.

Pera Palas Oteli’nde bulunurken de bu otelin müdürü Mösyö Martin delaletiyle Ingilizlerin sonradan yaman bir entelijans servis elemanı olduğu anlaşılan Papaz Frew ile iki-üç defa görüştü.”[4]

M. Kemal’i her fırsatta göklere çıkaran yaveri Cevat Abbas konuyla ilgili anılarında şöyle yazmaktadır:

“Atatürk, Istanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru Italya mümessili Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü.”[5]

M. Kemal’in henüz Istanbul’dan ayrılmadan, Ingiliz istihbaratına mensup bazı kimselerle gizlice görüştüğünü Von Mikusch da doğrulamaktadır.[6]

Nitekim Stanford Shaw’un Türk Tarih Kurumu tarafından Ingilizce basılan 6 ciltlik eserinin birinci cildinde, M. Kemal’in, Osmanlı Savaş Bakanlığı’nda Ingiliz Kontrol Subayı olarak görev yapan ve aynı zamanda Ingiliz Istihbaratının (M.İ.G) Istanbul’daki başı olan J. G. Bennett’e, -sıkı durun- şu çarpıcı planı önerdiği yazmaktadır:

“Ingiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak.”[7]

Evet, yanlış okumadınız… M. Kemal Atatürk, “Ingiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak” istiyor.

Ingilizcesi aynen şöyle:

“…to whom he suggested the idea to organize a Turkish army under British officers…”

Bu hakikatleri yaklaşık bir asırdır Milletimizden gizlediler. Fakat hakikatin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğu unutulmamalıdır.

Ingiliz kontrolünde bir Türk ordusu… Bildiğiniz gibi, Kurtuluş Savaşı’nın hedefi Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmekti[8], ancak bu hedefe ulaşılmadan M. Kemal’in orduya “dur” demesiyle duruldu. Peki ona orduyu “durdur” emrini kim verdi? Lozan’a kim çağırdıysa onlar vermiş olsa gerek.[9]

Bir bilgi daha…

M. Kemal Atatürk 14 Kasım 1918 günü, Ingilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la da görüşmek istemişti.

Price, M. Kemal’le Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor:

“M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Anadolu’da Ingiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal, bu topraklar üzerindeki Ingiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer Ingilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”[10]

Dikkat ettiyseniz, G. Ward Price ile yaptığı görüşmede Vali olmak istediğini söylüyor, yani Ingilizlerden “siyasi” makam istemektedir. J. G. Bennett’e yaptığı teklifte ise “askeri” makam talep ediyor.

Şimdi, M. Kemal’in Ingilizlerden talep ettiği siyasi ve askeri makamları alıp alamadığına bakalım…

*

***Ingilizlerin M. Kemal’e verdiği siyasi destek***

1 – Ingilizlerin M. Kemal’in adamı için girişimde bulunmaları

M. Kemal Atatürk Samsun’a çıktığı sırada Sadrazam Ferid Paşa ve Erkan-ı Harbiye Reisi Cevad Paşa’ya yazarak Samsun Müfettişliği’ne Hamid Bey isminde birini tayin ettirmiştir.[11] Bu zatın daha sonra Dahiliye Nazırı ile arası bozulduğu için azline karar verildiği halde Ingilizler yerinde bırakılması için Istanbul Hükümeti’ne müracaat etmişlerdir.[12]

***

2 – 16 Mart 1920’de Istanbul’un işgali ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin basılıp dağıtılması

Yazının hemen başında, Mondros Mütarekenamesi’ni imzalayan Rauf Orbay’ın daha sonra M. Kemal tarafından -adeta ödüllendirilircesine- Başbakan yapıldığını “aklınızın bir köşesine yazmanızı” rica etmiştik. Ingilizler, işte bu Mütarekename’nin 7. maddesine dayanarak Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmişler ve Osmanlı Meclisi’ni basıp dağıtmışlardır.[13]

Ingilizlerin Istanbul’daki Osmanlı Meclisini yani “Meclis-i Meb’usan”ı basıp dağıtmaları, mebusların, M. Kemal’in Ankara’da kurduğu Meclis’e gitmelerini ve bu suretle Istanbul’u çökerterek orasının takviyesini temin içindi. Hatta bazı mebusları kendileri götürmüşlerdir. Örneğin Miralay Selahaddin Bey’i Anadolu’ya bir Ingiliz gemisi götürmüştü.[14] Böylece M. Kemal, Ingilizler tarafından siyasi bir aktör olarak  ön plana çıkarılmıştır.

Bu baskında başta Rauf Orbay olmak üzere birçok meb’us Ingilizlerce tutuklanmıştır. Hiç şüphemiz yok ki, Ingilizler, bu hareketi M. Kemal ve Rauf Orbay ile anlaşarak yapmışlardı.

Nitekim Mebusan Meclisi üyesi Yunus Nadi, anılarında, Rauf Bey’in, kaçıp kurtulmasını telkin edenlere şu cevabı verdiğini yazıyor:

“Kararımız karar. Ancak biz hadisenin bu kadarını kafi görerek savuşursak Meclis’in alt tarafı panik yaparak dağılır gider. Ben istiyorum ki Meclis dağılmasın, fakat dağıtılsın… Bunu bilhassa kendim için vazife görüyorum…”[15]

Rauf Orbay, bu anlaşmayı adeta ifşa ediyor:

“Ingilizlerin Meclis’i basmalarını sağlamak için burada kalacağım.”[16]

Daha açık bir ifadesiyle;

“Istanbul’a, Meclis’e gideceğim ve dediğiniz olmazsa **Anadolu’da milli bir hükümet kurmanız için** Meclis’in ortasında bomba patlatarak kendimi feda edeceğim!”[17]

Fevkalade ilginçtir ki M. Kemal, 22 Ocak 1920 tarihinde, şifreli bir telgrafla Konya’daki XII., Sivas’taki III. ve Erzurum’daki XV. Kolordu Kumandanlarına, Ingilizlerin Istanbul’a tecavüzlerini arttırarak bazı nazırları ve meb’usları bilhassa Rauf Beyi tevkif etmeleri ihtimalinden bahsetmiş…[18]

16 Mart’ta vuku bulacak olan hadiseleri 22 Ocak’ta nerden biliyor?? Bunların M. Kemal’in elini güçlendirmeye yönelik önceden planlanmış hamleler olduğu apaçık ortada.

Istanbul’un işgali hakkında Atatürkçü Sabahattin Selek şunları yazıyor:

“Itilaf Devletleri, 16 Mart 1920 günü Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu ihtilalinin başarısına büyük ölçüde yardım etmişlerdir.”[19]

Von Mikusch ise bu konuda şunları yazmaktan kendini alamamıştır:

“(Ingilizler) M. Kemal’i öyle bir neticeye isal ettiler ki; M. Kemal bizzat kendi dostları vasıtasıyla böyle bir neticeye vasıl olamazdı.”[20]

Bu babta yazılacak daha çok şey olmasına rağmen bu kadarla iktifa ediyoruz, ancak şu kadarını söyleyelim ki, M. Kemal’in hayali, Ingilizlerin Istanbul’daki Osmanlı Meclisi’ni basıp dağıtmalarıyla gerçekleşmiştir. Böylece Ingilizler, futbolda “al da at” diye tabir edilen bir pasla M. Kemal’in Osmanlı kalesine gol atmasını sağladılar. Artık M. Kemal’in önünde bir engel kalmamıştır… Devlet içinde Devlet kurmuştur… Sıra Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmaya gelmiştir ve onu da gözünü kırpmadan yapacaktır.

***

3 - Yunanlılara verilen desteğin geri çekilerek M. Kemal’in “kurtarıcı” “kahraman” yapılması

M. Kemal Atatürk, Ingilizlerin Yunanlılara verdikleri desteği çekip kendisine yardım edecekleri hakkındaki vaatlerini “Nutuk”ta şöyle anlatıyor:

“13 Haziran 1921 de Kuvayi Itilâfiye Başkumandanı General Harrington’un mukarribininden olduğunu ifade eden Binbaşı Henry ve Sturton namında iki zâbit motörle Ineboluya geldiler. Bu zâbitler; General Harrington tarafından şu tebligatta bulundular: Ben, bir torpito ile Ineboludan Istanbulda Boğaziçinde Harrington’un yalısına gideyim. Orada General ile sulh esasatı üzerinde anlaşayım. Ingilterenin istiklâli tanımımızı kabul ettiğini ve Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve mesaili saire üzerinde münakaşanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu zâbitlere verilen cevapta, benim Istanbula gitmiyeceğim (Çünkü, kendi hesabına çalıştığı için Ankara’dan ayrılmaya korkuyor. Cepheye bile Başkumandanlık kanunuyla Meclis yetkilerini üzerine alarak gitmişti.) ve General Harrington’un Ineboluya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin münasip olacağı bildirilmişti.”[21]

***

M. Kemal Atatürk’ün bu görüşmeyle ilgili Nutuk’ta bahsetmesinin sebebi, kesinlikle kendi ihsanı değildir, bilakis, bu hadisenin başkalarınca duyulması üzerine kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yer vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Zira Nutuk’ta bu meseleye; “suitefehhümü mucibolmuş bulunan bir meseleyi zikredeceğim”, yani “yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir meseleyi zikredeceğim” diyerek girmiştir. Binaenaleyh, bu görüşmenin Nutuk’ta yer almasının sebebi, kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş olmasından kaynaklanmıştır.

kemal-ataturk-ingiliz-ajani-general-harington-harrington-inebolu-nutuk-yunan-ordusundan-destegi-cekiyor

[21] no’lu dipnotla ilgili… M. Kemal Atatürk’ün kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yaptığı izahat

***

*

***Ingilizlerin M. Kemal’e verdiği askeri destek***

1 - Ingilizlerin M. Kemal Atatürk’e cephane yardımı yapmaları

13 Haziran 1921’de Inebolu’ya gelen bir Ingiliz hey’eti, General Harrington’un emriyle M. Kemal Atatürk’e “cephane” getirdi![22] Dikkatinizi çekerim, cephaneyi gönderen General, dokuz no’lu dipnotta belirtildiği üzere, M. Kemal’in G. Ward Price’ı aracı yaparak görüşmek istediği General Harrington’dur.

***

2 - Ingilizlerin Kuva-yı Milliye’ye müdahale etmeyeceklerine dair güvence vermeleri

25 Eylül 1919 tarihinde, yani daha Kuva-yı Milliye’nin kayda değer bir mevcudiyeti görülmeden General Sally Clade, Fuad Paşa nezdine bir Erkân-ı Harb Binbaşısı ile Eskişehir’e, Ingiliz kontrol zabitanından mürekkep bir hey’et göndermişti. Bu hey’et, “Ingilizlerin ahvâl-i dâhiliyeye ve Kuva-yı Milliye’ye kat’iyen müdahale etmeyeceklerine” dair söz vermiştir![23]

***

3 - Merzifon’da bulunan Ingiliz kuvvetlerinin çekilmesi

Yine aynı tarihlerde Ingilizler, “Merzifon’da bulunan kuvvetlerinin geriye alınması” halinde, “Kuva-yı Milliye’nin memnun olup olmayacağını” sordular!

Kemalcilerin verdikleri “pek memnun oluruz” cevabından sonra hemen Merzifon’daki kuvvetlerini ağırlıkları ile birlikte evvela Samsun’a oradan da Istanbul’a çektiler![24]

atatc3bcrk-nutuk-general-sally-clade-atatc3bcrk-ingiliz-ajani-mi-kemal-ingiliz-ajani-mi1

[23] ve [24] no’lu dipnotlarla ilgili… M. Kemal Atatürk, Nutuk’ta, Ingilizlerin Kuva-yı Milliye’ye müdahale etmeyeceklerine dair verdikleri güvenceden ve Merzifon’daki Ingiliz kuvvetlerinin çekilmesinden böyle bahsetmiştir

***

Ingilizler sürekli Kuva-yı Milliye’yi dağıtması için Padişah’a baskı yapmıyor muydu? Öyleyse neden kendileri el altından destek veriyorlar? Bunun cevabını yine biz verelim: Çünkü Padişah’ı Kuva-yı Milliye’nin aleyhindeymiş gibi göstererek halk ve asker nezdindeki itibarını zedelemek istiyorlardı. Kemalistlerin Sultan Vahidüddin’e “hain” diyebilmelerini sağlamak amacıyla yapıyorlardı bunu. Sahi, kemalistler Sultan Vahidüddin’e neden hain diyor? Ingiliz baskısıyla Kuva-yı Milliye aleyhine beyanda bulunduğu için degil mi? Ama gördüğünüz gibi Ingilizler, diğer taraftan M. Kemal’e yardım ediyordu.[25]

Von Mikusch, bu hususa dikkat çekerek:

“Hakikaten hayret verici bir şey!” diyor ve ilave ediyor:

“Galipler, General’e (yani M. Kemal’e) hazırlıklarını yapması için lazım gelen bütün rahatı ve kâfi vakti verdiler ki, bunun neticesi kendi sulh muahedelerinin bozulmasını mucip olacaktı.”

Ingiliz siyasetinin zahir görünüşüne zıt düşen bu hadiseler, niçin ve nasıl oluyor da bu tarzda cereyan ediyordu?

Dagobert Von Mikusch’a bakarsanız:

“M. Kemal’in Ingilizler’le gizli bir anlaşma yapmakta olduğunu ve bu anlaşmanın daima da gizli kalacağını”[26] kabul etmek gerekmektedir.

Fakat inşaallah hepsi deşifre olacak.

Sonuç olarak diyebiliriz ki;

Ingilizlerin M. Kemal Atatürk’e hem siyasi, hem de askeri destek sağladıklarını “Nutuk”ta dahi görüyoruz… Özetle söylemek gerekirse Ingilizler, M. Kemal’in daha sonra Ankara’da -adeta ödüllendirircesine- Başbakan yaptığı Rauf Orbay ile imzaladıkları mütarekeye dayanarak Osmanlı Devleti’nin başkenti Istanbul’u işgal ettiler ve ülkenin tek hakimi yaptıkları M. Kemal Atatürk’e gönül rahatlığıyla teslim edip  gittiler.

Kaçmadılar…

Güle oynaya gittiler…

Tıpkı Şerif Hüseyin’e Arabistan’ı teslim edip gittikleri gibi…

Bizim kemalistler Şerif Hüseyin’e “hain”; M. Kemal Atatürk’e ise “kahraman” diyorlar. Oysa yaptıkları aynı şey. (Kaldı ki, Ingilizler Şerif Hüseyin’i kandırmışlardı. Ayrıntıya giremiyoruz.)

Bu jestlerine mukabil Şerif Hüseyin’den petrol aldılar. Peki M. Kemal’den ne aldılar dersiniz?

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı cevaplasın:

“Lozan’da bedeninizi geri vereceğiz, buna karşılık ruhunuzu bize teslim edeceksiniz denilmiştir.

Ruhun teslim edilmesi teklifinin gerektirdiği bütün öldürücü hamleler (ameliyeler) eksiksizce yerine getirildi: Halifeliğin ilgası, yazı ile dil devrimi ve nihayet köklü bir Islamsızlaştırma hareketi gibi.

Işte uğramış olduğumuz ruhi manevi soykırımın serencamı. Peki, bedenimizi kurtarabildik mi? Ruhu uçup gitmiş vücuda ceset diyoruz. O halde kurtarabildiğimiz, cesedimizmiş.”[27]

Isterseniz sır perdesini biraz daha aralayalım…

Rauf Orbay, Lozan’a giden Türk heyetindeki Hahambaşı Haim Naum efendinin Ingilizlerle arabuluculuk yaparak Ismet Paşa’yı (dolayısıyla M. Kemal Atatürk’ü) Hilafet’i kaldırmaya ikna ettiği kanaatindedir![28]

Bunu M. Kemal’in Başbakan yaptığı Rauf Orbay söylüyor… Başka söze gerek var mı?

sehzadebasindaki-mizika-karakolu-ingilizlerin-16-mart-1920-istanbul-isgali

sehzadebasindaki-mizika-karakolu-ingilizlerin-16-mart-1920-istanbulun-isgali

16 Mart 1920’de Istanbul’u işgal eden Ingilizler, Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu basıp 4 askerimizi şehit ettiler. Çok sayıda askerimizi de yaraladılar

***

3-ekim-1923-tarihli-vatan-gazetesi-ingilizler-istanbulu-teslim-ediyorlar

2 Ekim 1923’de Istanbul’u Ankara hükümetine teslim eden Ingilizler, güle oynaya gittiler (3 Ekim 1923 tarihli Vatan Gazetesi)

***

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 149.

[2] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 164.

[3] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 302.

[4] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 31, 32.

[5] Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, (Derleyen Turgut Gürer), Gürer Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2008, sayfa 214.

[6] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 164.

[7] Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359. (Ricamız üzerine bu kitabı temin eden Bünyamin A. kardeşimden Allah razı olsun. Kendisine hayır duada bulununuz)

Ayrıca bakınız;

- J.G. Bennett, Mustafa Kemal, Contemporary Review no 122 (November 1922), sayfa 590 – 594.

- J.G. Bennett, Witness: The Story of a Search, Hodder, London 1962, sayfa 22 – 112.

- Hüsamettin Ertürk, Iki Devrin Perde Arkası, Yayına Hazırlayan: Semih Nafiz Tansu, Ararat Yayınevi, Istanbul 1969, sayfa 259 – 425. (Hüsamettin Ertürk, Milli Mücadele yıllarında Istanbul’da Anadolu hareketini (örneğin Anadolu’ya silah kaçırmak suretiyle) destekleyen meşhur “Mim Mim” adlı gizli kuruluşun başkanıydı.)

- Robert F. Zeidner, The Tricolor over the Taurus: The French in Cilicia and Vicinity, 1918-1922, sayfa 321.

[8] Hamza Eroğlu, Türk Inkılâp Tarihi, Yeniden Düzenlenmiş, Genişletilmiş, Yeni Baskı, Savaş Yayınları, Ankara 1990, sayfa 138.

Ayrıca bakınız;

Bilal N. Şimşir, Türk-Irak Ilişkilerinde Türkmenler, Bilgi Yayınevi, Ankara 2004, sayfa 50, 51.

Bilal N. Şimşir, Atatürk ve Cumhuriyet, Ileri Yayıncılık, Istanbul 2006, sayfa 230.

[9] Okumanızı tavsiye ederim;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/11/hasta-adam-misak-i-milli-kurtulus-savasi-m-kemal-ataturk-ve-kemalizm-afyonu/

[10] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

[11] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 53.

[12] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 60’da yer alan Refet Paşa’nın telgrafı.

[13] Tevfik Bıyıklıoğlu, Türk Istiklâl Harbi, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Ankara 1962, sayfa 49.

[14] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 51.

[15] Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1978, sayfa 179, 180.

[16] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni – Siyasi Hatıralarım, Truva Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 334 – 340.

[17] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni – Siyasi Hatıralarım, Truva Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 303, 304.

[18] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Vesikalar No: 226/a.b.

[19] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 333.

Ilginizi çekebilir:

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

[20] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 273.

[21] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 643.

[22] Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

Ayrıca bakınız;

- Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

- Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/31/kadir-misiroglu-kurtulus-savasinin-perde-arkasini-anlatiyor/

[23] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 169, 170.

[24] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 169, 170.

[25] Daha iyi anlaşılabilmesi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/o-kiralik-katil-kimdi-yoksa-m-kemal-ataturk-muydu/

[26] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 224’den aktaran: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, Genişletilmiş Dördüncü Basım, Istanbul 2010, sayfa 232.

[27] Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınevi, Istanbul 2010, sayfa 133.

[28] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 95 – 98.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk ve Ingiliz Yapımı

M. Kemal Atatürk ve Ingiliz Yapımı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal atatürk ingiliz yapimi hüsnü hüsniyet tokatci yedi bela hüsnü sevket osmanliyi kim yikti

***

Meseleyi size bu kareyle anlatalım istedik…

Oyuncu kadrosu…

Kemal Sunal: M. Kemal Atatürk.

Şevket Altuğ: Ingiliz istihbaratı.

Hüsniye: Kandırılmak istenen halk.

Hüsniye’nin üstüne salınan adamlar: Yunan ordusu.

Filmin sonunu biliyorsunuz zaten…

***

Benzer konularımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/o-kiralik-katil-kimdi-yoksa-m-kemal-ataturk-muydu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/16/bursa-m-kemal-ataturkun-emriyle-carpisilmadan-bosaltildi/

NOT: Resim için Murat B. kardeşimize teşekkür ederiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk’ü Tanrılaştırma Temayülü

Atatürk’ü Tanrılaştırma Temayülü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk heykeli kemal heykeli tanrilastirma***

M. Kemal Atatürk tenkid edildiğinde neredeyse bütün Atatürkçüler, kendilerine ezberletilen yanlışların etkisiyle küfür ve hakaret içeren sözlerle saldırıyorlar. Çünkü M. Kemal’i mekteplerde “insan üstü” bir varlık olarak tanıdılar… Mütemadiyen Atatürk şiirleri okudular, resmi dairelerde Atatürk resimleri, meydanlarda Atatürk heykelleri, stadyumlarda Atatürk posterleri gördüler, televizyonda Atatürk meddahlarını izlediler. Nerede anlamlı bir söz varsa, ona ait olmasa bile altında “Kemal Atatürk” imzası gördüler. M. Kemal’in yaptıklarını hiç sorgulayamadılar, hiç eleştiremediler, şüpheyle bakmaya fırsatları dahi olmadı. Nereye baksalar hep Atatürk’ü gördüler. Atatürk, Atatürk, Atatürk… Böyle bir ortamda yetişen bir insanın Atatürk konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmesine imkan var mı? Bu beyin yıkama seanslarından beyni hasar görmemiş olanların sayısı maalesef çok azdır. Bu da yetmezmiş gibi, bir de “Atatürk’ü Koruma Kanunu” çıkardılar. Siz hiç dünyada kendi milletine karşı korunan bir lider gördünüz mü? Bir şeyler saklanıyor ki koruma altına alıyorlar. Peki M. Kemal neden bu kadar yüceltiliyor?

Bu sorunun cevabını Doç. Dr. Fikret Başkaya’dan alalım:

“Yüceltme, mistifikasyon yaratmak içindir. Böylelikle tarihsel olaylar çarpıtılmak istenir. Tarihsel olayları çarpıtmaktan amaç da, sınıfsal çıkarları gizlemektir. Tarihsel olayların çarpıtılmasında, bir liderin kişiliğinin arkasına gizlenmek ekseri başvurulan bir yoldur. Bir Osmanlı Paşa’sını yarı-ilâh durumuna getirenler, elbette bunu boşuna yapmadılar. Sınıfsal çıkarların bir gereği olarak, Mustafa Kemal’i putlaştırdılar. Aslında Paşa’nın putlaştırılmasının nedeni, başarılan şeylerin büyüklüğünden çok, emekçi kitlelerden gizlenmesi gerekenin öneminden kaynaklanıyordu.”[1]

Evet, tarihsel olaylar çarpıtılmak istendi. Demek ki gizlenen bir şeyler var ve zaten bazılarını da Allahu Teala’nın izniyle ifşa ettik.

Evet, M. Kemal putlaştırıldı hatta Türkler için yeni bir “Amentü” bile yazıldı. Ne enteresandır ki, “Türkün” Amentüsü’nü “Sâfi” imzasıyla kaleme alan Munis Tekinalp aslında bir yahudiydi, üstelik bir hahamın oğluydu. Munis Tekinalp ismi de takmadır. Gerçek ismi ise “Moiz Kohen”dir.[2]

Işte bir yahudi hahamın oğlu Moiz Kohen’in Türkler için yazdığı “Türkün Yeni Amentüsü” :

“Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahit analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medenî cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset dasitanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allahın en sevgili kulu olduğuna, kalbimin bütün hulûsiyle şehadet eylerim.”

Bir yahudi hahamın oğlu olan Moiz Kohen’in Türkleri Islam’dan uzaklaştırmak gayesiyle yeni bir “Amentü” kaleme alması anlaşılabilir, ancak bu paçavranın Müslüman bir Milletin lideri olduğu iddia edilen M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye”nin Matbaası’nda basılması[3] anlaşılabilir bir durum değildir. Bundan çıkan sonuç, M. Kemal’in bu şirk sayılabilecek “Türkün Yeni Amentüsü”nü onayladığıdır. Bir Müslüman böyle bir adama nasıl “ATAM” diyebilir?

türkün yeni amentüsü tekin alp moiz kohen kapagi atatürkü tanrilastirma temayülü.

Geliri “Tayyare Cemiyeti”ne bağışlanan, 1928 Ağustosunda M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye” Matbaası’nda basılan “Türk’ün yeni Amentüsü”nün kapağı

***

türkün yeni amentüsü tekin alp moiz kohen atatürkü tanrilastirma temayülü

Geliri “Tayyare Cemiyeti”ne bağışlanan, 1928 Ağustosunda M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye” Matbaası’nda basılan “Türk’ün yeni Amentüsü”nün ilk sayfası

***

Celal Nuri Bey’in de bir “Amentü”sü vardı:

“Inandım, iman getirdim Halk Fırkası’na (CHP), Halk Fırkası’nın meb’uslarına, meb’usların yapacağı kanunlara, naşir-i efkarı olacak (fikrini yayacak) gazetelere, inanıp inanmayanlar için er-geç bir yevm-i sual (sual günü) geleceğine inandım.”[4]

Bu melanetler bu kadarla sınırlı değil…

Devam ediyoruz, metanetinizi muhafaza edebilirseniz okuyunuz…

5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan bir haberde; “Atatürk yarım bir ilahtır; Türkler’in babasıdır. Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir; ne Mussolini’nin ne Hitler’in, ne de Lenin’in anıtları onunkilerle ölçülemez” deniliyordu.[5] O tarihte M. Kemal hayattaydı. Adını M. Kemal’in verdiği ve onun sözcülüğünü üstlenen Cumhuriyet gazetesinde böyle bir şeyin yazılabilmesi son derece düşündürücüdür.

Atatürk yarim ilahtir, Atatürk yarim bir ilahtir, Atatürk tanridir, Atatürkü tanrilastirma temayülü

[5] no’lu dipnotta bahsi geçen Cumhuriyet gazetesi

***

Yusuf Ziya Ortaç, “Atatürk’e Ekber!” diye saçmalayabiliyordu:

“Atatürk’e Ekber!
Atatürk’e Ekber!
ancak O var: Atatürk!
Evliya odur, peygamber odur, sanatkâr Atatürk,
Tarihe hakim, zekâya önder, doğma serdar Atatürk,
Bunları geçti insan büyüğü: Kendi kadar Atatürk!”[6]

Aka Gündüz’ün şu yazdıklarına ne demeli:

“Atatürk’ün tapkınıyız! […] Her şeyde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Denizde O! var da O! yok da O! her şeyde O! Atatürk! […] Yerdedir, göktedir, sudadır, alandadır, diktedir, pusudadır. Görünmezi görür! Bilinmezi bilir! duyulmazı duyar! Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer! Her şeyde Atatürk! Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz. Biz sana tapıyoruz! Biz sana tapıyoruz! […] Varsın, Teksin, Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın!”[7]

Şimdi bazıları, “onlar yazdıysa Atatürk’ün bunda ne suçu var” diyebilir. Ancak, sudan bahanelerle birçok yayının yasaklandığı[8] yıllarda bu şiirlere müdahale edilmiş midir?

Ne gezer!

Tam tersine, ödüllendirilmiştir.

Milletvekillerini M. Kemal Atatürk’ün belirlediği bir dönemde[9] Aka Gündüz’ün, yazdığı bu şiirden sonra Atatürk tarafından Milletvekili olarak atanması[10], bu methiyelerin “ödülü” değil de nedir?

Aka Gündüz’ün bu şiirinin M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye”de yayınlanmış olması da mı bize hiç bir şey anlatmıyor?

atatürk hakimiyeti milliye gazetesi matbaasi

M. Kemal Atatürk, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yeni matbaa makinalarını incelerken

***

Demek ki, M. Kemal Atatürk’ü putlaştıranlar bizzat M. Kemal tarafından ödüllendiriliyordu.

Bu topraklarda yaşayan Müslümanlar nice zaferler gördü, ancak hiç kimseye “Tanrı” demedi, putlaştırmadı… Örneğin Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan, Malazgirt Meydan Muharebesi’nde sayıca çok çok üstün olan Bizans kuvvetlerini mağlup ettiği halde Ona “Tanrılık” izafe edilmemiştir. Oysa M. Kemal’in yaklaşık 400 yıldır hakimiyetimiz altına bulunmuş olan afedersiniz “kıçı kırık” yunanlılara karşı elde ettikleri, Malazgirt zaferi yanında bir “hiç” mesabesindedir.

Buna rağmen, H. Cengiz Alpay’ın Alparslan ve Malazgirt Destanı isim­li eserinde Alp Arslan ilahlaştırılmamıştır:

ALP ARSLAN MARŞI

Dalgalan bayrağımız
Yücesin sancağımız
Şerefli her çağımız

Rehberdir Kur’ammız
Allah’a imanımız.

Her iki güç bu kolda
Çatal yürek bu kulda
İnandığımız yolda

Cihâd için canımız
Allah’a imanımız.

Yayı’nı kursa bile
Habersiz vursa bile
Nabzımız dursa bile

Cennettir mekânımız
Allah’a imanımız

Bu meş’ale yandıkça
Yaradanı andıkça
Secdeye kapandıkça

Yenilmez Sultanımız
Allah’a imanımız.

Kılıcını sıkı tut
Devrilmiştir nice put
Yaradılışta mevcut

İz’an ve irfanımız
Allah’a imanımız.

Yayını kuvvetli kur
Kılıcını güçlü vur
Kale gibi sağlam dur

Kahrolsun düşmanımız
Allah’a imanımız

Cevher dolu bu kanda
Yücelikler bu canda
Abdestliyiz şu anda

Tertemiz vicdanımız
Allah’a imanımız

Sönecek Bizans kini
Yaşıyacak hak dini
Madeni çan sesini

Sustursun ezanımız
Allah’a imanımız

***

Şimdi bir de Atatürk Marşı’na bakalım:

“Tanrı gibi görünüyor her yerde
Topraklarda, denizlerde, göklerde;
Gönül tapar, kendisinden geçer de
Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.

Babasından önce onun adını
Öğretiyor oğluna Türk kadını
Ondan aldık yaşamanın tadını
Bahtiyarız, bahtiyarsa Atatürk.”

Halil Bedii Yönetken

***

Atatürk Marsi tanrilastirma temayülü

Atatürk Marşı

***

Eğer M. Kemal putlaştırılmak istemeseydi bunu kesinlikle önleyebilirdi.

Bu konuda Sevan Nişanyan şunları yazmaktadır:

“Güçlü ve orijinal kişiliği her türlü tartışmanın üzerinde olan Atatürk’ün, çevresini saran dalkavukluk halesine zaman zaman tepki gösterdiği, hatta “yaranma” çabasında fazla ileri gidenleri aşağılamaktan adeta muzipçe bir zevk aldığı anlaşılıyor. Maarif vekili Dr. Reşit Galip’in iki jandarma eriyle Çankaya’da güreş tutmaya zorlanması gibi hadiseler, Gazi’nin kişiliğinin daha çok bu yönüyle ilgili gözükmektedir. Öte yandan, devlet başkanını tanrılaştırma eğilimlerine Atatürk’ün ilke olarak karşı çıkmış olduğuna dair bir belirti yoktur. Tersine, sözle veya yazıyla, en onur kırıcı kulluk ifadelerini kendisine yönelten kişilere, bizzat Gazi’nin inisyatifiyle, en üst ikbal ve mevki kapılarının açılmış olduğu görülmektedir.”[11]

Devam ediyoruz. Umarım isyan duygularınızı dizginlemeyi başarırsınız…

Behçet Kemal Çağlar, “Izinde” isimli uzun şiirinde:

“Hey Dünya! Yeryüzü! Sarsıl, yarıl, çök!..
Neysen bugün göster: Delin, boşan, gök,
Kendini yere çal, parçalan tarih,
Ey Timur, Attila, Yıldırım, Fatih,
Alpaslan, Iskender, Cengiz, Napolyon
Ey evvelce ölen yüzlerce milyon
Kafi değil, gökten muhayyel tavaf:
Kalkın mezarlardan, toplanın saf saf;
Doğrulun: Gelen eşsiz bir kahraman,
Doğrulun: Geliyor en büyük insan…”

dedikten sonra, şöyle devam ediyordu:

“Kaç yıldır Türkçeydi, Tanrı’nın dili;
Insana ne ilah, ne de sevgili
Ne de ana-baba aratıyordu:
Her an yaratıyor, yaratıyordu,
Birlikti gönüller ona imanda
O ateş yanardı, her damla kanda…”[12]

Nureddin Artam’ın “Büyük Ata’ya” isimli şiiri şu pespaye beyitle bitiyordu:

“Her zaman ırkıma büyük Baş Atam,
Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!..”[13]

Osman Nuri Çerman ise, “Dinimizde Reform: Kemalizm” adlı dergide (haşa), “Atatürk’ün Nutukları Kur’an’a aykırı olmadığı için Kur’an gibi kutsaldır” başlığı altında şunları yazıyor:

“Atmosferde rüzgar, denizlerde dalgalar, akarsularda çağlayanlar, Arz’da volkanlar ve lavlar, nasıl bir Tanrı kudretiyse, vatan kurtaran Atatürk’ün ağzından çıkan sözler de bir Tanrı buyruğudur. Türkçe Kur’an okur gibi, onu da oku!.. Tekrar oku ve herkese okut!.. Öğret!.. Anlat… Yaz, yazdır, yay, yayınla!.. Kutsal kitapların ruhundan ayrı olmayan kemalizm prensipleri, vatansever Türk’ün inanı, ibadeti, medeniyeti, istiklali ve istikbalidir!..”[14]

Ali Hadi imzalı “Gazi” başlıklı şiirin son iki mısrası şöyleydi:

Her yaptığın iş harikadır, her sözün ayet,
Kavmin olalım, sen bize, din eyle inayet!

Din istemeyiz öyle Arap felsefesinden,
Gazi ! Bize bir din de yarat Türk nefesinden!..

Ali Hadi Gazi siiri atatürkü tanrilastirma temayülü

Işte, Ali Hadi imzalı “Gazi” başlıklı şiir

***

Başka bir yerde ise:

“Atatürk senin için ölüm yoktur. Olamaz! Sen Türk’ün Tanrısısın! Tanrı hiç ölür mü?”[15] deniyordu…

Celal Bayar tarafından Atatürk’ün yaşam öyküsünün anlatıldığı bir kitapta; “Atatürk’ü sevmek de bir ibadettir”[16] hezeyanını görüyoruz.

Demek oluyor ki, yüzlerce emsalinden sadece bir kaçını zikrettiğimiz bu sapıklarca, “Kemalizm” ortadan kaldırılmak istenen dinin yerine ikame edilmek istenmiş; O’nun baş amili M. Kemal de bazen “ilah” ve bazen de “peygamber” mevkiine konulmuştur. Bu durumu, S. Teoman Duralı şöyle değerlendirmektedir:

“Haddizatında Türk tarihinde ilk din devleti, Cumhuriyet Türkiyesi’dir. Ulu tapınak Akropolisi ve yurt sathında yayılmış irili ufaklı tümen tümen tali ibadet yerleri, esma-i hüsnası, kitab-ı mukaddesiyle ve aynı zamanda hadisleriyle peygamberlik görevini de üstlenmiş gözüken tanrı kılınmış kişi -ki, adıyla anılan dini, “Kemalîlik”- ve elverdiği bir kutsal makam dahi vardır. Bu “kutsal makam”, “derin devlet”in başı yahud merkezi durumundadır. Bunun buyruk ile kumanda şemsiyesi altındaki zabitana “ruhban zümresi” diyebiliriz. Bahse konu zümreye “iman”ı, yaşayışı, tavır ve tutumu, demek ki, “muamelat”ıyla yakın duran “ruhban olmayanlar” yani “laique-civil”ler dahi mümtazdır. Bu kategoriden olmayı reddedenlere gelince, onlar “göbeğini kaşıyan inkarcı kaba kara budun”, sol Kemâlîlerin deyişiyle, “halk yığınları”dır. Mü’min Kemâlî, küreselleştirilmiş Çağdaş Ingiliz-Yahudi medeniyetine -kısaca “Çağdaşlık”a merbut, giderek kuldur. O, kendini, Çağdaş Ingiliz-Yahudi Medeniyeti’nin temel belirleyicisi olduğu sanılan “akl”ın yarattığı kanısındadır. Bununla birlikte, akla-mantığa ziyadesiyle uyduğu söylenemez. Filvâkî doksan yıla yakın geçmişiyle “Kemâlî Din”, Türk Milleti’nin uyuşturucu-aptallaştırıcı afyonu olmuştur.”[17]

Nitekim Cumhuriyet döneminin ilk Türkçe Sözlüğünün “din” maddesinde; “Kemalizm Türkün dinidir” yazıyordu.[18]

Işte size birkaç misal daha…

“Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe,
Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun,
Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.”

“Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı’yla müsâvi,
Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî…
Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses,
İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!”

Edip Ayel

***

“Kaç yıldır Türkçeydi Tanrı’nın dili
İnsana ne ilâh, ne de sevgili,
Ne de ana-baba aratıyordu
Her an yaratıyor, yaratıyordu.”

Behçet Kemal

***

Burada erdi Mûsâ/ Burada uçtu İsa,
Bülbül burada varsa, Hürriyet için öter…
Ne örümcek, ne yosun/ Ne mûcize, ne füsun,
Kâbe Arab’ın olsun/ Çankaya bize yeter…”

Kemalettin Kamu

***

“Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil,
“Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun…
“Ey ilâhın yüce davetlisi, göklerden eğil
“Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!”

Faruk Nafiz Çamlıbel

***

“Bir güneş gibi yalnız
Sensin ülkü tanrımız.”

Ömer Bedrettin Uşaklı

***

“Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.”

Vasfi Mahir Kocatürk

***

“İlk adam, mavi gözlerle baktı toprağa,
Toprağın haritasını çizdi bayrağa;
Allah değil, o yazdı alın yazımızı.”

İlhami Bekir

***

Behçet Kemal Çağlar’ın, “Halkevleri” dergisi olan “Yücel”de Süleyman Çelebi’nin meşhur “Mevlid”ini, M. Kemal’e adapte ederek “Bizim Mevlidimiz”[19] adıyla yayınladığını sadece hatırlatmakla yetiniyorum. Çünkü artık daha fazlasını midem kaldırmıyor.

Sonuç olarak, bu herzeleri okuyan çocuklar aynı şekilde şirk içeren şiirler yazmaya özen(diril)mektedirler.

Mesela 1938 yılında CHP’nin öncülüğünde çıkarılan “Cumhuriyetin Şeref Kitabı”nda bu tür şiirlerden mebzul miktarda mevcut, ancak biz sadece üç tanesini dikkatlerinize arz etmekle iktifa ediyoruz:

”Ey Büyük Ata! Ey Tanrının oğlu. On yedi milyon yetiştirdiğin, yoktan varettiğin Türk gençliği(…)”

Kazım Ökmen Savur ilkokulu 5’inci sınıftan No. 76

***

”Yıldızlı gecelerde gök, senin, öncesiz bir tapınağındır.”

Nuriye Konar Uşak Ortaokul.

***

”Tabiatın en büyük eseri Atam!”

İbrahim Oral Ünye Ortaokul.

***

Allahu Teala cümlemizi gaflete düşmekten muhafaza buyursun.

NOT: Kadir Mısıroğlu’nun şu ana kadar üç cildi yayınlanmış bulunan “Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri” isimli eserini okumanızı şiddetle tavsiye ederiz.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Doç. Dr. Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 87.

[2] http://tr.wikipedia.org/wiki/Munis_Tekinalp

[3] http://www.nadirkitap.com/turkun-yeni-amentusu-kitap130112.html

[4] Kelebek Mecmuası, sayı 25, sayfa 11.

[5] Cumhuriyet Gazetesi, 5 Ağustos 1935.

[6] Yusuf Ziya Ortaç (1933), derleyen Behçet Necatigil, Atatürk Şiirleri, Türk Dil Kurumu Yayınları 1963.

[7] Aka Gündüz, “Yürekten Sesler”, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 4 Ocak 1934. Aktaran Ismail Beşikçi, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, Yurt Kitap-Yayın, Istanbul 1991, 2.basım, sayfa 188.

[8] Atatürk döneminde yasaklanan yayınlar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

[9] Milletvekillerinin M. Kemal Atatürk tarafından atandığına dair tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[10] Aka Gündüz, M. Kemal Atatürk tarafından milletvekili olarak atanmıştır; TBMM Albümü (1920 – 2010), cild 1 (1920-1950), TBMM Basın ve Halkla Ilişkiler Müdürlüğü Yayınları, sayfa 187.

[11] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, Kırmızı Yayıncılık, Istanbul 2008, sayfa 120.

[12] Ulus Gazetesi, 12 Kasım 1938.

[13] Ulus Gazetesi, 11 Kasım 1938.

[14] Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm, sayı 24, Istanbul, Ocak 1959, sayfa 23.

[15] Kasım 1938 tarihli ve 11 sayılı Yarım Ay dergisinden aktaran: Doç. Dr. Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 89.

[16] Ziya Şakir Soko, Atatürk, Büyük Şefin; Hususi-Askeri-Siyasi Hayatı, Ülkü Basımevi, Istanbul 1938.

[17] Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınevi, Istanbul 2010, sayfa 132.

[18] Türkçe Sözlük, 1945, Türk Dil Kurumu.

[19] Yücel Dergisi, sayı 91, 92, 93.

Tafsilat için bakınız;

Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, cild 5, Istanbul 1943, sayfa 1531 ve devamı.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Devlet, Menemen/Kubilay olayına davetiye mi çıkardı? Menemen olaylarının içyüzü

Devlet, Menemen/Kubilay olayına davetiye mi çıkardı? Menemen olaylarının içyüzü

Zafer Bülent ÜNLÜ’nün kaleme aldığı mükemmel bir “giriş yazısı.” Kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Söz, Zafer Bülent ÜNLÜ’de:

Bir ara öyleydi ki “Müslüman” dendiğinde (işgal edilmiş) zihinlere düşen ilk kıvılcım, Müslüm Gündüz’ün, Ali Kalkancı’nın isimleriydi…

1996… Milattan Sonraydı.

Bir Çınar Ağacının kapladığı topraklara,
28 Şubat isimli İsrail tohumlu bir fidenin, toprak altındaki köklerinin sulandığı günlerdi.
Çınar’ın suyunu kesmek içindi…

Milattan Sonra 1996,
Cumhuriyet tersanesinde inşa edilmiş “inkılâp gemisinin” tipik bir “yedek sanayi” atelyesiydi… Yan parçalar, aksesuar takımı filan…

Krikosu İngiltere’ce pompalanmış “askı” süreci, yağlanıp yıkanıp ite kaka yürütülüyordu. Kriko yağ kaçırıyordu.

“Boşlukta rotaSYON” yapan Milli Teker, yola değdi değecek!
Çınar olduğunun bilinci üzerinden bir kalkışla, kendi köklerine yol alacaktı.

Milletçe bir Kimliğin TAM (manasıyla) YOK OLUŞU için, askıda tutulan ve adı “cumhuriyet olan şu 90 yıllık sürecin” krikosu (o gün) epey yağ kaçırmıştı. Contadan sızıyor, cuntayla şarjlanıyordu cumhuriyet!..

CUMHURİYET, FADİME’YLE ŞARJ EDİLİYOR:

Din sektörü(!) tarafından hakları elinden alınıp (güya) karanlığa sürüklenen Cumhuriyet Kadınına örnek olarak gösterilen isim ise: kerhâne sektörünün pavyon departmanından getirtilip hazırlanan “Primadonna Fadime Şahin…”

Kerhâneden Oskar’a uzanan bir bilet ve cumhuriyet!

Bu isimler, Özel Harp Dairesince sahnelenen (nice) oyunlar gibi bir oyununun kapışılmış bilet numaralarıdır!

Müslüman, Sivas’ta İnsan yaktı(?)

U. Mumcu’yu katletti(?)

Müslüm(an), bir modern cumhuriyet kadınının laiklik bekâretine girdi!
Üstelik talebesiydi.. hem adı da Fadime…

Zihinlere “Fatma” olarak transpozelenebilirdi… (Bi de evladı yaşında!? Tıpkı Çetin Altan’ın eski bir fıkrası gibi: Hem domuz, hem arkadan, hem de Cuma günü…)

Şimdi sen, Gündüz vakti bir Özel Daireye gir, vatandaşın evini/zihnini çal çırp, götür.. hani nerde laiklik?
Şimdi sen, Gündüz vakti bir Fadime’nin, üstelik evladın vaktindeki bir öğrencinin laikliğini boz…
hani nerde kadın hakları..
atatürk inkılâplarına saygı!?

M.S 1996

Uzatmayalım, Müslüman çok şey yaptı!

M.S 1931. Kubilay’ı katletti(?)

Fadime’yi primadonna yapan “jitem” (geçmişte) Kubilay’ı şehitlik mertebesine ulaştırıcı provokasyon planında, yeteneklerini ta o günden sergileyerek (ama adını/namını sonraya saklayan) “fiili geçmiş jitem’di…”

Ey Hukuk Devleti!
Eyy! Milattan Sonra bilmem kaç?

Unutma! Bir de “Millet Takvimi” var.
İlletten Önce bir Mazi.. ve İlletten Sonra bir Millet!
________________________________
Buyrun burdan yanın, aydınlanın!
(Ergenekon’da gözaltına alınan ‘Sisi’ ve Nurseli İdiz’in yeni bir Fadime Şahin provokasyonu için çalıştıkları ortaya çıktı.
Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan ‘Sisi’ lakaplı Seyhan Soylu ile tiyatro sanatçısı Nurseli İdiz’in, 28 Şubat sürecindeki Fadime Şahin ve Ali Kalkancı skandallarının yeni versiyonuna hazırlandıkları tespit edildi. Sisi ve İdiz’in, provokasyon tezgahı için, Fatih Çarşamba’yı mesken tutuğu ve bazı cemaatlerin içine sızan Ergenekon üyeleriyle birlikte çalıştığı ileri sürüldü(*sonra baknz. )
________________________________

Gelelim asıl konuya…

Yukarıdaki girizgâhı – Tarih ve Din Araştırmaları Merkezi sayfasında, Kadir Çandarlıoğlu imzalı güzel bir çalışmanın paylaşılmasını önemsediğim için (başlık kabilinde) yazdım.

K. Çandarlıoğlu’nun bu konu üzerine neşriyatı Kubilay Hadisesini, tüm olarak değerlendirme yapmanız fırsatı verecektir. Sonuna kadar okuyun derim.

________________________________

(*) Nurseli İdiz Versiyonu http://www.sosyalforum.net/forum_posts.asp?TID=5254
(*) Fadime telekiz, kalkanci alkolikti! http://www.delikanforum.net/archive/t-81753.html

***

Zafer Bülent ÜNLÜ

***

Türkiye’de her sene, Menemen hadisesinin yıldönümünde, bir takım çevreler bir kişinin katledilmesini ele alarak sahte gözyaşları dökerler. Gerek radyo, gerek televizyon ve gerek bazı gazeteler, Menemen hadisesini yanlış anlatarak ve istismar ederek masum insanlara, İslam’a ve Allah’ın emirlerine itaat eden Müslümanlara hücum ederler. Bir kişinin katledilmesine bu kadar sert tepki gösteren, ancak onbinlerce masum insanın katledilmesine ses çıkarmayan devrimbazlara sormak lazım: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? 75 sene evvel birkaç esrarkeş tarafından öldürülmüş bir kişi için bu kadar göz yaşı dökeceksiniz; tek parti devrinde haksız olarak katledilmiş yüzbinlerce insan hakkında hiç ses çıkarmayacaksınız. Sevsinler sizin insancıllığınızı..

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

menemende-idam-edilen-hocalar-alimler1

Menemen Hadisesine karıştıkları gerekçesiyle tutuklananlardan bir grup

***

Tek parti devrindeki cinayetler ve mezalim saymakla bitmez. Sadece İstiklal Mahkemelerinin çalışma şekli ve verdiği hükümler bile o devrin ileri gelenlerine günah olarak yeter. Bakınız, Güneri Civaoğlu 16 Mayıs 1989 tarihli Sabah’taki yazısında İstiklal Mahkemelerinin çalışma şekli hakkında ne diyor:

“Böyle hukuk anlayışı olmaz… İstiklal Mahkemelerinde sanıklar evvela idam edilir, sonra mahkeme edilip, ‘suçludur’ kararı alınırdı.”

Evet öyleydi. Bu şekilde yüzbinlerce masum Müslüman katledilmişti. Ayrıca yine o tek parti – CHP devrinde yüzbinlerce insan, suçlu-suçsuz ayrımı yapılmaksızın katledilmişti. Maksat elbet Müslüman ehaliye gözdağı vermek, onları korkutmak idi.

Kenan Evren, reis-i cumhur olarak iştirak ettiği “atatürk’te insan sevgisi” isimli konferansta, o devrin idarecilerinin davranışlarını çarpıcı bir misalle ortaya koymuştu. Evren, Menemen hadiseleri üzerine Mustafa Kemal’in davranışını şu şekilde izah ediyor:

“Menemen’deki o hadise vuk’u bulunca, Mustafa Kemal: ‘Derhal orayı topa tutun; top yok mudur orada!’ emrini vermiştir ve mahkeme sonunda 33 kişinin idamını hiç acımadan tasvib etmiştir. Neden? Zira devlete(?) karşı işlenmiş bir cürümdür.” (Masdar: Cumhuriyet gazetesi, 22 Şubat 1986)

Merd-i kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş! Şimdi, Mustafa Kemal’in şu davranışını tasvib etmek mümkün müdür? Menemen topa tutulunca ne olacaktır? Oradaki binlerce masum insan da hayatını kaybedecektir. Tıpkı Dersim’de ve Şark’daki tenkil hareketlerinde olduğu gibi.

Divani Harbin Tesekkül ettigi ve Örfi Idare Amirligine Fahrettin pasanin tayin edildigini bildiren Hakimiyeti milliye gazetesi

Divanı Harbin Teşekkül ettiğini ve Örfi Idare Amirliğine Fahrettin Paşanın tayin edildiğini bildiren 2 Ocak 1931 tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesi

***

23 Aralık 1930′da Menemen’de meydana gelen hadisenin perde önündeki baş aktörü Giritli Mehmed isimli bir esrarkeş idi. Her nedense, bu hadiseden bahsedilirken hep onun ismi söylenir ve onun bir Nakşi olduğu belirtilir. Halbuki hakikatler öyle değildir. Giritli Mehmed sadece bir piyondur. Kurnazca hazırlanan bir senaryoda vazife alan bir piyon.

Hadisenin başka merkezlerde ve en ufak teferruatı düşünülerek tezgahlandığı kesindir. Üstelik, hadisenin Menemenlilerle, Nakşilerle ve dindar Müslümanlarla en ufak bir alakası yoktur. Bunu, katledilen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ın eşi ve oğlu da açıkca ifade etmişlerdir. Kubilay’ın hanımı Fatma Vedide Ersuz, vefat etmeden evvel şunları ifade etmişti:

“Ben eşimin katledilmesi olayından sonra bu menfur olayı umumileştirerek Menemenlileri de, din adamlarını da hakir gösterenlerden yana değilim.” (Masdar: Kelebek, 19 Aralık 1982)

Kubilay’ın oğlu Vedat Kubilay, hadisenin Menemenlilerle hiçbir alakası bulunmadığını bildiriyor ve şunları ifade ediyor:

“Menemenlilerin suçlanmasının sebebi, esrarkeşlerin ip istemesi sırasında 2-3 kişinin koşarak ip getirmesidir. Yoksa Menemenlilerin hadisede hiç bir suçu yoktur. Olay Türkiye’nin başka bir yerinde de yaşanabilirdi. Menemenlilerin hadiseye karışmadıklarının başka bir delili de muhitinde sevilib sayılan itibarlı biri olan Saffet Hoca’nın esrarkeşleri kapısından kovmasıdır. Hadiseyi daha kuvvetli gerçekleştirib ehalinin desteğini sağlamak için geldikleri sabah Saffet Hoca’yı saflarına çağıran esrarkeşler aradığı ilgiyi bulamamıştır. İleriyi gören bir alim olan Saffet Hoca kendilerine, ‘Sizin yaptığınızın din ile alakası yok’ diyor. Esrar içtiklerini anladığı için böyle konuşmuş olabilir. Tabii sadece Saffet Hoca destekleseydi, olayın çapı çok daha büyürdü. Hocanın onları kovalaması Menemenlilerin yüz akıdır. Defalarca söyledim. Menemenlilere dargın değilim. Menemenlilerin hiç bir kabahati yok. Hatta Menemenlilerin iftihar etmesi lazım. Şayed isyancılara uysalardı, mani olunamaz olay ile sarılamaz yaralar açılabilirdi.” (Masdar: Zaman, Vedat Kubilay, 23 Aralık 1988)

menemen-olayi-kubilay-mahkemede-saniklar

Sanıklardan bir grup [soldan sağa doğru] : Küçük Hasan, Nalıncı Hasan ve Derviş Mehmed

***

Kubilay’in oğlu, halkın bu işte bir suçunun olmadığını bildirdikten sonra, Mustafa Kemal’in “Menemen’i yerle bir edin” dediğine de dikkat çekiyor.

Şimdi, evvela 1930′daki mühim bir hadiseyi ele alacağım ve Menemen’in niçin hedef olarak seçildiğini ortaya koyacağım. (Lütfen olayların gelişimini dikkatle takip edin!)

Menemen’deki hadise vukû bulmadan yaklaşık 3 ay evvel, Ekim 1930′da mahalli seçimler yapılmıştı. Bu seçimlerden zaferle çıkan parti, Serbest Cumhuriyet Fırkasıdır (SCF). Yani, Mustafa Kemal’in başında olduğu CHP’nin karşısında gözüken parti. Gerçi, bu partiyi de kurduran, kurucu üyelerini tesbit eden Mustafa Kemal’in kendisidir. Fakat, ehali bu danışıklı dövüşün farkına varmadığı için, ortaya çıkan yeni fırkaya ‘kurtarıcı’ gibi sarılmıştır.

SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası)’nın yaptığı mitingler muazzam alaka görmüştü. Tek fırka diktatörlüğünden bunalan ehali, bu yeni fırkaya canla-başla sahib çıkıyordu. Serbest Cumhuriyet Fırkası reisi Ali Fethi Bey’in 4 Eylül 1930′da İzmir’e gidişi başlı başına hadise olmuştu. İktidar mensubları halkın bu alakasını kırmak için birçok sun’i hadiseler tezgahlamışlardı. Yine bu hadiseler zincirinden olarak meçhul kişiler kalabalığın üzerine ateş açmış, bu esnada genç bir mektebli can vermisti. Çocuğun babası veledini kucağına alarak Fethi Bey’in yanına götürüb onun önüne koymuş ve “Bu hürriyet yolunda şehiddir. Kurtar bizi.” demişti. (Masdar: Üç Devirde Bir Adam, Fethi Okyar, İstanbul, 1980; sahife 499)

menemen-olayi-kubilay-saniklar-mahkeme-salonuna-gc3b6tc3bcrc3bclc3bcyor1

Sanıklar Mahkeme salonuna götürülüyor

***

Ehalinin teveccühünün hangi seviyeye ulaştığı mahalli seçimlerde de görülmüştü. Ehali, seçim olan her yerde Serbest Fırka adaylarını seçmekteydi. Fakat iktidardaki zalim kemalistler, bazı yerlerde jandarma ve zabıta cebriyle, bazı yerlerde bürokrasi ile Serbest Fırka’ya rey verilmesine mani olmaya çalışmıştı. Bunda muvaffak olamayınca da bu defa hileli rey kullanmış, hezimete uğrayan CHP’yi galip saymışlardı.

Bütün bu hakikatler meclis kürsüsünden dile getirilmiştir. Hem de Mustafa Kemal’in en yakın adamı Fethi Okyar tarafından. 1 Kasım 1930′da Meclis mutad senelik toplantısını yapmak üzere açılınca büyük gürültü çıkmıştı. Fethi Bey seçimlerde hile yapıldığını söylüyordu. 6 Kasım 1930′da da bir soru önergesi vermişti. Yaptığı konuşmalarda hileyi, baskıyı muşahhas delillerle ortaya koymuştu. 15 Kasım 1930 tarihinde de Meclis’de çok sert münakaşalar olmuştu.

İktidarın dizginini elinde bulunduran yobaz kemalistler bütün bu gelişmelerden ürkmüşlerdi. Yapılacak ilk umumi seçimde CHP’nin büyük bir hezimete uğrayacağı, SCF’nın iktidara geleceği kesindi. Bunun mutlaka çaresine bakılmalıydı. Mustafa Kemal’in reisliğini yaptığı bir fırka nasıl hezimete uğrardı?

menemen-olayi-kubilay-yargilanirken

***

İktidardaki zalimler harekete geçmekte gecikmedi. Evvela Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kapattırdılar. Bunu yaparken de güya “demokratik” usûllere uymaya dikkat ettiler. Fırkayı kendileri kapatsalar olmazdı. Onun icin, SCF’nı idarecilerine kapattırma yolunu tercih ettiler. 16 Kasım 1930′da, yani Meclis’deki sert münakaşalardan bir gün sonra reis-i cumhur ve CHP (CHF – Cumhuriyet Halk Fırkası) reisi Mustafa Kemal, Fethi Bey’le görüştü ve ona fırkayı feshetmesi yolunda talimat verdi. Ali Fethi Bey ve arkadaşları da 17 Kasım 1930′da Dahiliye Vekaletine bir dilekce vererek fırkayı kapattıklarını bildirdiler.

Böylece ‘yorgan gitmişti’ fakat kavga bitmemişti. Ortada Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kazandığı belediye reislikleri vardı. SCF’na gönül veren milyonlarca insan vardı. Onların da çaresine bakılmalı ve CHP’ye karşı girişilecek muhtemel muhalefet hareketlerinin önü alınmalıydı. Bunun için de halka ve bütün muhaliflere esaslı bir gözdağı verilmeliydi. Yani, müstebid iktidar böyle düşünerek harekete geçmişti.

Nitekim bu gözdağı Aralık 1930′da, yani Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından yaklaşık bir ay sonra verilecekti. Gözdağı vermek için seçilen yer ise Menemen idi.[1]

Menemen’in son tanıklarından Mustafa Şengönül bu konuda şunları söylüyor:

Manisalı bir çocuk, Kubbeli bakkalın önünde asılmıştı.
Suçsuz olanlar da asıldı. ‘Neden sigara verdin?’, ‘Neden ip verdin?’ diye Kamil’le Molla Osman’ı astılar. Halbuki Menemen içinden o hadiseye karışan kimse yoktu. Sonradan bir emir gelmiş ‘Menemen’i yakın’ diye. Onu duydum. Korktuk tabii… Manisa’dan her sene otobüslerle gelip miting yapmaya başladılar. Çok şeyler söylediler bize, ama katlandık. Çünkü Menemenlilerin bu işte zerrece günahı olmadığını onlar da bilmiyordu.”[2]

atatc3bcrk-menemeni-yakin-bir-subay-icin-menemeni-yakan-diktatc3b6r

Birkaç esrarkeşin yaptıklarından ötürü bütün Menemen’lilerin cezalandırılmasını istemek nasıl bir Adalet anlayışıdır? (Foto Kaynak: Altemur Kılıç, 50 Yıllık Yaşantımız, s. 240, Milliyet, 1975. Foto Alıntı: Kenan Alpay’ın “Atatürk Diyor ki: Menemen’i Yakın” başlıklı yazısı.)

***

menemen-olayi-kubilay-kc3bccc3bck-hasan-mantarci-hasan

[solda] 24 sene hapis cezasına mahkum edilen 17 yaşındaki Küçük Hasan ve [sağda] Mantarcı Hasan

Cezalar için bakınız; Hakimiyeti Milliye Gazetesi, 2 Şubat 1931.

***

Menemen vakasını bahane ederek başka şehirlerden bu hadise ile alakası olmayan birçok Alimi gözaltına aldılar ve birçok insan idam edildi.

Genelkurmay Başkanlığı’nın arşivine göre Kubilay’ın katilleri “esrarkeş” – DEVLET, MENEMEN OLAYINA DAVETIYE MI ÇIKARDI ?

6 Kişilik irticai kalkışma olur mu!?..

Menemen Vakası dediğimiz şey; hepi topu 6 esrarkeşin, Menemen’de bir sabah vakti giriştikleri bir olaydır ve hülasa ettiğimiz bu tabloyla alakalı olarak 75 senedir yazılıp çizilenler de, ana hatları bu olan çerçevenin biraz genişletilmesi ve süslenmesinden ibarettir.

Olayların ardından Menemen, Manisa ve Balıkesir’de sıkıyönetim ilan edilir ve Divan-ı Harp kurulur. Menemen olayına sebep olan 6 kişinin Manisa’dan başlayıp Menemen’e kadar süren yolculukları sırasında geçtikleri ve uğradıkları yerlerden insanlar tutuklanır. Menemen’de olay sırasında orada bulunanlardan bazıları da tutuklanır.

Menemen olayları ile alakalı tutuklamalar, İstanbul’a, Konya’ya hatta başka bazı yerlere uzanır ve 6 esrarkeşin sebep olduğu bu olay irticai bir kalkışma olarak lanse edilmeye başlanır. General Mustafa Muğlalı’nın başkanlığında kurulan Divan-ı Harp, 2 hafta kadar süren duruşmalarda, 37 idam kararı alır. Bunlardan 9’unun yaşları küçük olduğu için değişik cezalara çevrilir ve 28’i infaz edilir. İdam edilenler, olaylara sebep olanlara sigara, ip satan ya da yolculukları sırasında görüştükleri insanlardır.

1930 senesinin 23 Aralığı sabahı Menemen’de meydana gelen bu olayın irticai bir kalkışma olduğu iddiası, yıllardan beridir tekrarlanır durur. Oysa olay; öncesi, meydana gelişi ve sonrası ile birçok bilinmeyeni barındırmakta ve irticai bir kalkışma olmaktan çok, bir tertip, bir tezgah olma ihtimali daha ağır basmaktadır.

Esrarkeşler tarafından gerçekleştirilen ve devletin de adeta davetiye çıkardığı Menemen vakası, müslümanlara fatura edilmek istenmiştir…

‘İrticaî kalkışma’ şeklinde sunulan Menemen Olayı ile ilgili önemli belgelere ulaşıldı. Genelkurmay ve Emniyet arşivi, Kubilay’ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koyuyor.

Genelkurmay, ayrıca dönemin yerel idarecilerini, haberdar olmasına rağmen olaylara seyirci kalmakla suçluyor.

Tarihe ‘Menemen Olayı’ olarak geçen Asteğmen Kubilay’ın katledilmesinin üzerinden 76 yıl geçti. Ancak ‘irticaî kalkışma’ olarak sunulan hadiseyle ilgili şüpheler zihinlerden hiç çıkmadı. Gerek Mehdiliğini ilan edip topladığı bir avuç müridini esrar içirerek kendisine bağlayan Derviş Mehmet‘in kimliği, gerekse resmî makamların olay sırasındaki ihmalleri, resmî teze karşı çıkan araştırmacıların “komplo” iddiasına yol açtı. Bu tartışma her 23 Aralık’ta yeniden gündeme gelirken, Zaman olayın perde arkasıyla ilgili önemli bir belgeye ulaştı.

O dönemde Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti olarak adlandırılan Genelkurmay Başkanlığı’na ait 26 Aralık 1930 tarihli bir belge, hükümet yetkililerinin ihmallerine dikkat çekiyor. Genelkurmay tarafından Menemen’e gönderilen 1. Kolordu Komutanı Vekili Muğlalı Mustafa Paşa (Mustafa Muğlalı) hadiseden üç gün sonra Ankara’ya ilettiği raporda Derviş Mehmet’in şüpheli hareketlerinin yetkili mercilerce bilindiğine işaret ediyor. Buna rağmen gerekli takibatın yapılmadığı; uzaktan seyirci kalınarak adeta “olay çıkmasına göz yumulduğu” ima ediliyor.

Emniyet arşivlerindeki bir belgede ise Derviş Mehmet’in etrafındaki insanları esrara alıştırıp, istediğini yaptırdığı belirtiliyor. Dokuz maddeden oluşan dört sayfalık Genelkurmay raporunda da kendisini “Mehdi” ilan eden Derviş Mehmet’in Manisa’da bir esrarkeş kahvesini mekan edindiği ve çevresindeki insanlarla uzun süre şüphe uyandıracak fiiller içinde bulunduğu kaydediliyor. Derviş Mehmet’in bu şüpheli halinin bilinmesine rağmen ortadan kaybolduğuna dikkat çekilen raporda, “Kayboluşları Manisa hükümetine bildirilmesine rağmen, Menemen’e gelene kadar 15 gün boyunca gezdikleri civar köylerde ahaliye telkinatta bulunmalarına rağmen bundan haberdar olunmaması ve hükümet konağı önüne gelene kadar Menemen hükümetinin bundan hiçbir suretle malumat almaması” eleştiriliyor.

menemen-olayi-belge-1menemen-olayi-belge-2

1. Kolordu Komutan Vekili Mustafa Paşa’nın hazırladığı Menemen Raporu, 26 Aralık 1930 tarihini taşıyor

***

menemen-olayi-belge-3menemen-olayi-belge-4

Emniyet raporu: Esrarlı sigarayla tasarrufunu artırıyormuş

***

Kubilay’ı öldüren Derviş Mehmet’in çevresindeki insanları esrarla etki altına aldığına ilişkin bir başka resmî bilgi de Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında yer alıyor. Dönemin İçişleri Bakanlığı’na 25 Aralık 1930‘da “Vali Kazım” imzasıyla gönderilen 7 maddelik raporun 4. maddesinde şunlar yazılı:

“Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olup, Derviş Mehmet bunları Manisa’da alıştırmış ve bununla da tasarrufunu artırıyormuş.”

Genelkurmay raporunda Menemen kaymakamı ve ilçe jandarma komutanı hakkında da ağır suçlamalar var. Kaymakamın hükümet konağına çok sonradan geldiği ve olan bitene uzaktan seyirci kaldığı kaydedilirken, jandarma kumandanı için, “Hükümet konağı içerisine dört neferiyle birlikte girerek kadın gibi saklandı.” ifadeleri kullanılıyor.

“Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti’nin 26/12/1930 tarihli ve 6747 No’lu tezkeresinin suretidir” üst başlığı bulunan dokuz maddelik raporun 6. maddesinden bazı satırbaşları şöyle:

“Şu mes’elede çok şayan-ı dikkat ve mühim gördüğüm noktalar Manisa’da ilk önayak olarak ortaya atılan bu şerirlerin Manisa’da iken bir esrarkeş kahvesinde daimi surette içtima ederek orasını tekke haline getirdikleri ve son zamanlarda hepsinin sakal bırakmak suretiyle bütün bütün calib-i şüphe vaziyet aldıkları ve bu hal Manisa zabıtasınca da malum olduğu halde Manisa’dan birdenbire gaybiyetleri ve hatta bu gaybiyetlerin aileleri tarafından hükümete malumat verilmesi üzerine Manisa hükümetinin bunlar için hiçbir teşebbüste bulunmaması ve civar kazaların nazar-ı dikkatleri celbedilmemesi gerek Manisa’da gerekse haricinde teşkilatların olup olmadığı hakkında tahkikat ve tetkikat yapılmayarak işin tesadüfe bırakılması Manisa’dan ayrıldıktan sonra Paşaköy, Yağcılar, Bozalan, Çukurköy ve civarlarında on beş gün dolaşarak ahaliye birtakım telkinatta bulunmalarından hiç kimsenin haberdar olmaması 23/12/1930 günü sabah namazına doğru musellahan ve birlikte sabah namazını kılarak ve camiden ellerine bir de bayrak alarak yine ahali ile camiden çıkışlarından ve sabahleyin hükümet konağı önüne kadar gelişlerinden Menemen hükümetinin hiçbir suretle malumat almaması…”

Aynı maddenin sonunda kaymakamlık ve jandarma komutanının tavrı da şu sözlerle eleştiriliyor:

“Menemen kaymakamı beyin, hükümet konağı cihet-i askeriye tarafından işgal edildikten sonra ancak hükümete gelmesi ve bu zamana kadar adeta seyirci vaziyetinde kalması ve bir silah arkadaşı koyun gibi karşısında boğazlanırken Menemen jandarma kumandanının dört neferi ile hükümet konağı içerisine girerek kadın gibi saklanması…”

Raporun 7. maddesinde ise Kubilay’ın askerlerinin neden cephanesiz olduğu sorgulanıyor:

“Sevk u idare hatalarına alaydan telefonla kuvvet talep eden jandarma kumandanı şu kuvvetin ne için ne maksatla ve ne gibi bir vaziyet karşısında talep edildiği hakkında alayı tenvir etmemiştir. Jandarma kumandanının noksan olarak verdiği bu malumat alayca gönderilen ilk bölüğün cephanesiz olarak yola çıkarılması kuvvetlerin vaziyeti hakim olmasına sebep olmuştur.”

23 Aralık 1930’da Menemen’de neler yaşandı?

Mustafa Fehmi Kubilay, Giritli Hüseyin ve Zeynep çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1906 doğumlu Kubilay’ın asıl mesleği öğretmenlikti. 23 Aralık 1930’da İzmir’in Menemen ilçesinde meydana gelen olay sırasında askerlik görevini yapıyordu. “Mehdi” olduğunu iddia eden Giritli Mehmet (Derviş Mehmet) 7 Aralık’ta, 6 müridiyle Manisa’dan yola çıkarak, civardaki Paşa köyünde yaptıkları hazırlık ve propagandalardan sonra 23 Aralık sabahı, gün doğarken tekbirlerle Menemen’e girdi. Belediye meydanında çevresine topladığı yaklaşık yüz kişiyle hükümet karşıtı sloganlar atmaya başladı. Silahlı olan asiler bir müfrezenin başında olaya müdahale eden Asteğmen Kubilay’ı, hemen ardından da Hasan ve Şevki adındaki iki mahalle bekçisini öldürdü. Olay, arkadan yetişen askerî birlikler tarafından şiddetle bastırılırken, Derviş Mehmet ve iki müridi öldürüldü.

31 Aralık 1930‘da toplanan bakanlar kurulu, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir merkez ilçelerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmesine karar verdi. Sıkıyönetim komutanlığına 2. Ordu Kumandanı Fahrettin Paşa (Altay), Divan-ı Harp Reisliği’ne 1. Kolordu Komutan Vekili Muğlalı Mustafa Paşa atandı. Olay 1 Ocak 1931’de Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) ve arkadaşlarınca verilen soru önergesiyle TBMM gündemine getirildi. Soru önergesini Başbakan İsmet Paşa (İnönü) cevaplandırdı. Daha sonra sıkıyönetim ilanına ilişkin önerge tartışıldı ve oybirliğiyle kabul edildi.[3]

*

menemen-kubilay-hadisesi-seyh-esad-erbili-efendi-naksibendi-tarikati

Kemalist zulümlerden bir örnek:

90 yaşındaki Şeyh Es’ad Erbili Hazretleri, Menemen olayında mahkemeye böyle götürüldü

***

menemen-olayi-kubilay-esrarkes-asilanlar

***

menemen-kubilay-olayi-gerekcesiyle-tutuklanan-bir-hoca

Menemen olayına karıştığı gerekçesiyle tutuklanan bir hoca

***

menemen-kubilay-olayi-gerekcesiyle-tutuklanan-bir-hoca-3

***

menemen-kubilay-olayi-gerekcesiyle-tutuklanan-bir-hoca-2

***

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://www.hakikatperver.wordpress.com

[2] Can Dündar, Milliyet Gazetesi, 24 Aralık 2005.

[3] Erdal Şen – Politika Muhabiri, Zaman Gazetesi.

Ayrıca Milli Gazete yazarı Ekrem Kızıltaş’ın yazısından istifade edilmiştir.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sloganzedelere yardım etmek…

Sloganzedelere yardım etmek…

Kemalist = Sloganzede

***

Mekteplerden, daha doğrusu slogan üretim merkezlerinden mezun olan sloganzedelere ezberledikleri yakın tarihin yalan olduğunu ve M. Kemal’in o meşhur “geldikleri gibi giderler” sözünün aksine, geldikleri gibi gitmediklerini kabul ettirmek, ünlü fizikçi Albert Einstein (Aynştayn)’ın dediği gibi “atom parçalamaktan” daha zordur.

Nasıl geldikleri gibi gittiler?

Hayır, geldikleri gibi gitmediler…

M. Kemal ve cuntasını demoklesin kılıcı gibi başımıza diktiler. Ondan sonra gittiler.

Geldiklerinde;

Hilafet vardı…
Şeriat vardı…
Osmanlıca yazımız vardı…
Medreselerimiz vardı…
Tekke ve zaviyelerimiz vardı…
Ayasofyamız vardı…
Medeniyetimiz, kültürümüz vardı…
Musul şehri vardı…
Başörtüsü vardı…
Cuma günü tatil vardı…

Şimdi hangisi var?

Adnan Menderes’in serbest bırakmasına kadar Ezan-ı Muhammedi ve Kur’an okumayı bile yasaklamışlardı…[1]

Din dersleri de yasaktı…[2]

Hatta Hacca gitmeyi dahi engellediler…[3]

Bunları elin gavuru bile yapmadı.

Başörtülü bacılarımıza zulmettiler; Oysa ecdadımız, bir fransızın başörtüsüne el uzatması üzerine düşmana karşı savaşmıştı.

Sanki suç işliyorlarmış gibi Cuma namazı kılan öğrencileri arkaya gerilim fon müzikleri koyup Ana Haber bülteninde özel haber yaptılar; Oysa ecdadımız, Cumaya rahatça gidebilmek için düşmana karşı savaşmıştı.

Binaenaleyh, ecdadımız bunların “kaldırılması” için değil, bunları “kaybetmemek” için savaştı.

Ecdadımızı dize getiremeyenler, “bizden sanılan” bir adamı başımıza diktiler, “kuvvetle” ve “mertçe” alamadıklarını; “hile” ve “kancıklıkla” bu adamın eliyle aldılar.

Öyle bir hile ki…

Gavur şapkasını “giymemek için savaşanların” sülbünden gelenleri; şapka inkılabının “savunucusu” yaptılar.

Öyle bir hile ki…

“Şeriat için çarpışanların” sülbünden gelenlere; “Kahrolsun Şeriat” dedirttiler.

Işte bu insanları süslü sloganlarla aldattılar… Tıpkı şeytanın kötü şeyleri güzel ve süslü gösterip aldatması gibi.

Şu Ayet aslında meseleyi çok güzel özetliyor…

Neml Suresi (Elmalılı Meali)

24 – “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar.”

Sloganzedelere yardım etmek Müslümanlar olarak hepimizin vazifesidir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ezan-ı Muhammedi ve Kur’an okumak yasaktı;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

[2] Din Dersleri yasaktı;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[3] Hacca gitmek yasaktı;

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk’ü Samsun’a Vahdettin Gönderdi (Belgelerle)

Atatürk’ü Samsun’a Vahdettin Gönderdi

Yalan ve kan üzerine inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, adeta slogan üretme vazifesiyle mücehhez kılınan mekteplerin, Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Dünyayı Kurtaran Adam” adlı sinema filmi tadında anlattıkları masallara göre, -haşa- vatanı satan Padişaha isyan edip yokluk içinde, beş parasız, bütün imkanlardan mahrum bir şekilde kırık dökük, pusulasız bir vapurla gizlice Samsun’a çıkan ve Anadolu’daki kıyamı başlatan M. Kemal Atatürk, 7 düveli vatandan kovmuş ve yere serilmiş, pes etmiş bir milleti yoktan var etmiştir…

Öyle ya, M. Kemal’in kurduğu rejimde M. Kemal’in düdüğü ötmeliydi… Böylece haliyle, “sözde” tarihçilerin yazdıkları kitaplarda, Osmanlı Devletini tarih sahnesinden silen ve yeni bir devlet kuran M. Kemal Atatürk göklere çıkarılacak, Osmanlı ise kötülenecekti. Eğer Sultan Vahidüddin’in temsil ettiği “Saltanat” kaldırılıp, M. Kemal’in temsil ettiği “sözde Cumhuriyet” kurulacak olmasaydı, doğal olarak kimse Sultan Vahidüddin’e hain damgasını basma ihtiyacını duymayacaktı. Süleyman Demirel’in itiraf ettiği gibi, Osmanlı’yı kötülemeye “mecburdular.”[1] Buna göre padişah -haşa-, “vatanı satmış” bir “hain”, M. Kemal Atatürk ise “vatanı kurtarmış” bir “kahraman” olarak takdim edildi. Ancak ne gariptir ki, koskoca vatanı sattığı iddia edilen Padişah yokluk ve borç içinde hayata gözlerini yumarken, “kahraman” yapılan M. Kemal Atatürk -halkın sefaletine rağmen- debdebeli, lüks bir hayat sürmüştür.[2]

Mekteplerden, daha doğrusu slogan üretim merkezlerinden mezun olan sloganzedelere bunların yalan olduğunu kabul ettirmek, ünlü fizikçi Albert Einstein (Aynştayn)’ın dediği gibi “atom parçalamaktan” daha zordur. Ancak, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” Hadis-i Şerif’ine muhatap olmamak için, Kadir Mısıroğlu ve Ahmed Akgündüz gibi büyüklerimizin eserlerinden de istifade etmek suretiyle kendi çapımızda hakikatleri söylemek vazifesini ifa etmek durumundayız. Hele M. Kemal Atatürk’ün partisi CHP’de Genel Başkanlık koltuğunda oturmuş olan Bülent Ecevit’in bile, “Vahdettin Hain değildi”[3] itirafından sonra bizim susmamız düşünülemez.

Evet, Sultan Vahidüddin hain değildi ve Enver Paşa başta olmak üzere birçok kişinin karşı çıkmasına rağmen[4] M. Kemal’i Samsun’a göndermiştir. Bunu söyleyince, mekteplerde yavrularımızı kandırmayı kendilerine şiar edinmiş kemalistlerden akıl almaz derecede komik olan şöyle bir itiraz yükseliyor: “Ama efendim, müfettiş olarak gönderdi.”

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

[4] no’lu dipnot ile ilgili… Enver paşanın, M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesine mani olmak için Sultan Vahidüddin’e gönderdiği mektup

***

M. Kemal Atatürk’e verilen 16 Mayıs 1919 tarihli Ingiliz vizesi

***

E nâmübarekler, ne olarak göndermesini bekliyordunuz? Ingilizlerin kontrol ettiği ve Samsun’a gitmek için Ingilizler’in vizesine muhtaç olunduğu bir bölgede, padişahın; “Ingilizlere ve müttefiklerine karşı kıyam başlatması için M. Kemal’i Samsun’a gönderiyorum” demesini mi bekliyordunuz? Böyle saçmalık mı olur?

Bilindiği gibi, M. Kemal Atatürk’ün Adana’dan Sultan Vahidüddin’e çektiği telgraf[5] üzerine onun önerdiği Izzet Paşa kabinesi teşekkül etmiş ve yine M. Kemal’in önerisiyle kabinede görev verilmiş olan Rauf Bey (Orbay) Mondros Ateşkes anlaşmasını imzalamıştır. Düşmanlarımız, bu anlaşmanın 7′inci maddesine dayanarak Osmanlı Devleti’ni işgal etmiştir. Sultan Vahidüddin, bu feci mütarekenameyi görünce bu kabineden rahatsızlığını ifade etmiş ve O’nu istifa etmek zorunda bırakmıştır.[6] Bu mütarekeye göre Osmanlı Devleti’nin silahsızlanması gerekmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin silah kullanması anlaşmayı ihlal etmek anlamına gelmekteydi. Bu yüzden Sultan Vahidüddin, işgal kuvvetlerini aldatmak için M. Kemal’i suni bir memuriyetle, yani resmi olarak “müfettiş”, fakat gerçekte Anadolu’daki kıyamı örgütlemek için Samsun’a göndermiştir. Başka nasıl hareket edebilirdi?

Bu tıpkı Türkiye’nin -gayri resmi olarak- Suriye’deki Beşar Esed diktatörlüğüne karşı ayaklanan halkı madden desteklemesine, ancak uluslararası anlaşmalar nedeniyle kamuoyundan gizlemesine benzemektedir. Örneğin tıbbi yardım adı altında muhalifleri eğiten subaylar gönderilir. Resmi yazışmalarda “sağlık görevlisi” gönderildiği yazarken, gerçekte “subay” gönderilir. Bu böyle olmak zorundadır, aksi halde uluslararası yaptırımların devreye girmesi kaçınılmaz olur. Işte M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesi de böyle olmuştur.

M. Kemal Atatürk, Samsun’a “gönderildiğini” zaten Nutuk’ta itiraf etmektedir[7], fakat bunu, o sıralarda Istanbul’da birtakım temaslarda bulunmuş olmasından dolayı bundan rahatsız olan muhaliflerinin kendisini Istanbul’dan “nef’yi ve teb’idi”, yani “yola getirmek maksadıyla sürgün” ettikleri şeklinde yorumlamaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Istanbul’da rahat durmadığı ve tehlikeli görüldüğü için uzaklaştırıldığını iddia ediyor.

Eğer Istanbul’daki temaslarından rahatsız olunsaydı ve kendisi mevcut yönetime bir tehlike teşkil etseydi, geniş yetkilerle donatılmış ferman ve külliyetli miktarda parayla Samsun’a değil, diğer tehlikeli addedilen siyasetçiler gibi o da Malta’ya sürülürdü. Nitekim 1919’un Ocak ile Nisan ayları ara­sında Istanbul’da, içinde birçok önde gelen politikacı ve subayın da bulun­duğu toplam 107 kişi tehlikeli görüldüklerinden dolayı tutuklanmıştı.[8]

Mustafa Sabri Efendi, bu konuda; “Nef’yi ve teb’id edilmesi, kendisinden korkulmakta olması manasını ifade eder ki, bu takdirde kendisinden korkulduğu için daha fazla korkulacak bir hale getirilmek üzere avuçlarının içindeyken serbest hareket edebileceği uzak bir yere gönderilmesi üstelik de onu daha kuvvetli kılan, sıfat, selahiyet ve imkanlarla techiz edilmesi idrak ve iz’an dışı bir hareket olur. Binaenaleyh, kendisine verilen sıfat ve selahiyetler nazar-ı itibare alındığı takdirde gösterilen sebeplerin varid olamıyacağı sarahaten ortaya çıkar.”[9] demektedir.

Cambridge Üniversitesi’nde doktora yapmış olan Prof. Dr. Bülent Gökay da M. Kemal’in iddiasını gerçekçi bulmayarak şöyle itiraz ediyor:

“…şüpheli bir subayın, neredeyse sınırsız yetkilerle donatılarak böyle nazik bir göreve atanması pek mümkün değildi. Eğer bir muhalif olarak görülüyorduysa, Istanbul’da Ingiliz denetimi altındaki Türk yetkililer için, başka birçok ulusçu aktivist gibi onu da cezaevine koymak çok daha basit bir yol olurdu.”[10]

[11] no’lu dipnotta bahsi geçecek olan telgraf

***

M. Kemal’in 14 Haziran 1919 günü Sultan Vahidüddin’e Samsun’dan çektiği telgraf, yazdıklarımızı destekler mahiyettedir:

“Huzurdayken Izmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, (yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları) şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan, (yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî “sine bakılırsa, “benim fikrimi çelmenizden”) aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.”[11]

“Benim fikrimi çelmenizden” diyor, daha ne desin? Kendisi Milli Mücadele’ye “ikna” edilmiş.”

Ikna edildiğine dair başka bir delil ise, M. Kemal Atatürk’ün 13 Mayıs 1919 tarihinde, yani Yunanlılar’ın Izmir’e çıkarma yapmalarından sadece iki gün önce Harbiye Nezareti’ne yazdığı 14 numaralı yazı ile “alelhesap bir miktar meblağın verilmesi”, “en az iki binek otomobil” ile “muhassesat-ı adiyelerinin 3 aylık maaşlarının peşin verilmesi” talebinde bulunmuş olmasıdır. Ve ancak bunlar verildikten üç gün sonra hareket edebileceğini bildirmiştir.[12] Yani bunlar verilmediği takdirde Bandırma vapuruna binip Samsun’a gitmeyecektir! Başka açıklaması var mı?

Işte o belge:

[12] no’lu dipnot ile ilgili… Para ve otomobil talebinde bulunulduğuna dair M. Kemal imzalı belge (Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/17/resmi-tarih-yalanlarina-son-belgeler-konusuyor/)

***

Öte yandan, Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’e verdiği fermana dikkatle bakıldığında, onu gizli bir vazifeyle görevlendirdiği hiçbir şüphe ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde anlaşılmaktadır.

Işte o Hatt-ı Hümayun:

[13] no’lu dipnot ile ilgili… Sultan Vahidüddin’in M. Kemal Atatürk’e verdiği ve Avni Paşa’nın el yazısıyla istinsah ettiği fermanın sureti

***

“Yaveranı şehriyarimden Erkânı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşaya:

Harbi Umuminin müttefikeyn hesabına ziyaı üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdadı izamım mülkünü ve Makam-ı Hilâfet ve Saltanatı müşkil ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden Hükümet-i Seniyemin kararı veçhile tâyin olduğunuz mıntakada asayişi temin ve maraza-i şahaneme mugayir ahvalin hudusünü men ile cümleten def-i saile bezl-i cehd-ü gayret ederek Milletimizin masuniyetini te’yid ve mülkünün eyadi-i mütearrızından tahlisi için yekvücud olarak hareket edilmesini, selâmı şahanemle ‘asker’ ve ‘memurin’ ve ‘ahaliye’ tebliğini irade ettim.”

Mehmed Vahideddin[13]

***

Tarih: 14 Mayıs 1335 (1919). Yani Izmir’in işgalinden bir, M. Kemal’in hareketinden iki gün öncesinin tarihidir.

Bu Hatt-ı Hümayun’daki “…millet ve memleketin saldırıcı ellerden, yani düşmandan korunması için yekvücud olarak hareket edilmesini, selâmı şahanemle birlikte askere, memurlara ve halka tebliğini irade ettim.” ibaresine dikkatinizi çekeriz.

Her ne kadar M. Kemal bu gerçeği kamuoyuna olduğu gibi açıklamaya cesaret edememiş olsa da, özel meclislerde yakın dostlarına itiraf etmiştir.

Mesela Charles H. Sherrill, M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a hareket etmeden önce Sultan ile son görüşmesini kendisine şöyle anlattığını yazar:

– “Odaya girdiğim zaman, sultan şurada bir masanın yanında oturuyordu, (odanın çabucak çizdiği krokisinde sultanın bulunduğu yeri kırmızı kalemle işaretlemişti). Ben burada idim (burasıda mavi kalemle noktalanmıştı). Bir pencere vardı (pencerenin bulunduğu yere bir P harfi koymuştu). Sultan benimle konuşurken durmadan pencereden dışarı bakıyordu.”

Heyecanla sormuştum:

– “Acaba pencerenin dışında ne vardı?”

Mustafa Kemal bu sorunun cevabını vermeden önce, önündeki kağıda mavi kalemle gemilerin krokisini çizmiş ve sonra bana dönerek:

-“Yıldız Sarayı’nın hemen karşısında, Boğaz’da demirli duran müttefik donanmasına bakıyordu” demişti.[14]

[14] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal Atatürk’ün Sultan Vahidüddin ile son görüşmesini anlatmak için, General Charles H. Sherrill’e çizdiği kroki. (Fransızca bilmeyenler için not: Krokide görülen “moi” kelimesi, fransızca; “ben” demektir.)

***

Şimdi de yakın dostu Falih Rıfkı Atay’a anlattıklarını dinleyelim:

– “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu. Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayına doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

“Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti: ) tarihe geçmiştir.” O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum:

“Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!”[15]

Durun daha bitmedi…

3 Temmuz 1927′den ölümü olan 10 Kasım 1938′e kadar M. Kemal’in yanından hiç ayrılmayan ve bu müddet zarfında M. Kemal Atatürk’e hizmet eden Cemal Granda’nın anlattıkları da meseleyi aydınlatması bakımından büyük önem arzetmektedir:

“… Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:

– Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

– O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

– Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

– Emredersiniz.

- Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun…

Ve kendisine şu görevi veriyor:

– Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız. Samsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilayetleri askeri müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor.”[16]

Atatürk’ün hizmetçisi Cemal Granda’nın M. Kemal Atatürk’ün ağzından aktardığı bu sözler, Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’i Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmesi için Samsun’a gönderdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Farklı kişilerce anlatılanlar arasındaki benzerlik sizin de dikkatinizi çekmiş olmalı.

Milli Mücadele’nin ilk yıllarında M. Kemal’in Erzurum’a birlikte gitme teklifi üzerine; “Ne için gidileceği, Erzurum’da ne kadar süre kalınacağı, görülecek hizmet ve görevin nelerden ibaret bulunacağı, hepsi meçhul olduğundan belirli olmayan bir iş için, gidiş tarafı bilinmeyen bir yöne hareket akla uygun ve mantıklı olmadığını belirterek karşı çıktımsa da, yine ısrar ve ricalarından dolayı, Maraş’ta yaptığım özverilere, millî onur ve haysiyetime, vatan ve millet uğrunda bu fedakârlığı da katmağa söz verdim” diyerek Sivas’tan Erzurum Kongresi’ne M. Kemal ile birlikte giden Sivas vilayeti delegelerinden (Sivas Merkez Sancağı Delegesi) Fazlullah Moral Hoca, M. Kemal Atatürk’ün kendisine şunları dediğini aktarıyor:

“…Cuma tatilinden bilistifade arkadaşım Ziya Bey’le Gazi Paşa’yı (M. Kemal’i) ziyarete gittik. Bize Istanbul’un Müttefik Devletler’in işgal-i askerisi altında bulunduğunu ve Padişah’ın adeta esir olduğunu ve onlar orada bulundukça; idaresi nafiz (geçerli) olmadığından, buna nihayet vermek üzere **kendisini gizlice davet ederek, bu hizmeti ifa etmek için Anadolu’ya gönderdiğini** ve iki ellerini açarak: ‘Aman oğlum! Milletimin yüksek sesini işitmeliyim…’ dediğini yana yakıla anlattı. Harbiye Nezareti’nden (Milli Savunma Bakanlığı’ndan) aldığı şifre ve telgrafları okuyarak bütün askeri kumandanlar kendisiyle hemefkar ve müttefik olduğundan yalnız Kuva-yı Milliye’nin birleştirilmesi mevzuundan ve saireden bahsetmişti.”[17]

Hatta Avni Paşa’nın hatıratında bildirildiğine göre, M. Kemal Samsun’a gitmeden önce Sultan Vahidüddin’in huzurunda yemin etmiştir. Sadrazam Damat Ferid ile Yaver Avni Paşa’nın hazır bulunduğu bir mecliste sağ elini Kur’an-ı Kerim’in üzerine basarak şu yemini etmişti:

“Bakanlar Kurulu’nca düzenlenip Padişah’ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi.”

M. Kemal Atatürk’ün Sultan Vahidüddin huzurunda ettiği yeminin belgesi [solda] ve Sultan Vahidüddin’in el yazısı [sağda]

***

Bunca delilden sonra daha hala hangi vicdan sahibi Sultan Vahidüddin’e hain diyebilir?

Üstelik Sultan Vahidüddin bununla kalmamış ve bu iş için lüzumlu parayı da şahsi atlarını satarak temin etmiştir. Kadir Mısıroğlu, Nihal Atsız’ın kitabını kaynak göstererek Sultan Vahidüddin’in bu suretle elde ettiği 40 bin altını M. Kemal’e verdiğini aktarmaktadır.[18] Bu bilgiyi, “sıkı Atatürkçü” Ismet Bozdağ da doğrulamaktadır.[19]

“Damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar” diyen Cemal Kutay, padişahın M. Kemal’e 25 bin altın verdiğini ve o zaman bu parayla Istanbul’un onda birinin satın alınabileceğini bir mülakatta açıklamıştır.[20] Nitekim dönemin Dahiliye Nazırı (Içişleri Bakanı) Mehmed Ali Bey, Osmanlı Dahiliye Nezaretinin M. Kemal’e 25 bin lira verdiğine dair makbuzun fotokopisini Fransa’da çıkardığı “La Republique Enchainee” isimli gazetede yayınlamıştır.[21] Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, “Iki Devrin Perde Arkası” adını taşıyan anılarında şöyle demektedir:

“Teşkilât-ı Mahsusamız lâğvedilmiş olmasına rağmen, kendi ajanları vasıtasiyle bir taraftan Mustafa Kemal Paşa’nın şarkta bir teşkilât kurmak üzere Anadolu’ya geçtiğini, hattâ Vahideddin’den bunun için 30 bin liraya yakın bir tahsisat aldığını öğrenmiş, diğer taraftan da Enver Paşa’nın Kafkasya’dan ve Şûralar Hükûmeti yolundan Anadolu’ya geçmek istediğini haber almıştı.”[22]

Araştırmacı Bilal Şimşir’in, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan, “Ingiliz Gizli Belgeleri’nde Atatürk” adlı çalışmasında, Istanbul Genel Karargahı’ndaki General Harington’dan Ingiltere Savunma Bakanlığı’na gönderilen “Şifre Tel No:1,9821-Gizli” kayıtlı ve 29 Ocak 1921 tarihli evrakta, Sultan Vahidettin’in M. Kemal’e 40.000 lira verdiği yazmaktadır:

“Selanik ve Manastır’daki okullarda çalışkandı. Harbiye’de hararetli milliyetçi oldu. Arkadaşları arasında âsi yaratılışıyla sivrildi. Suriye’den Selanik’e atanınca, 1907’de Ittihat ve Terakki ve Italyan mason locasına girdi. Yetenekli bir kurmay subay ve yurtseverdi. Çanakkale savaşında Liman von Sanders’e itaatsizlik, Enver Paşayla kavga etti, bir gözünü kaybetti. Veliaht Vahidettin’le Avrupa’ya gitti. Mayıs 1919’da Anadolu’ya gönderilirken kendisine 40.000 lira verildi.[23]

Belgede Anadolu’ya gönderilen kişi olarak “M. Kemal” yerine yanlışlıkla “Enver” yazılmış. Fakat hemen arkasına parantez içinde “sic” kısaltması eklenmiş. (sic) latince bir tabir olan “Sic Erat Scriptum”un kısaltmasıdır. Bu ifade, başka bir kaynaktan kopyalanan bir kelimenin yazılışından sonra yanlış hecelendiğini veya yanlış kullanıldığını göstermek için kullanılır.

Ayrıca belgede M. Kemal’in masonluğa girdiği de belirtilmektedir.[24]

atatürk mason mu, m. kemal mason mu, m. kemal mason durusu, mason nizam durusu, atatürk mason durusu, atatürk mason localarini kapatti mi,

***

atatürk mason mu, m. kemal mason mu, m. kemal mason durusu, mason nizam durusu, atatürk mason durusu, atatürk mason localarini kapatti mi 2

[23] no’lu dipnotta bahsi geçen belge…

***

Böylece Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’e birçok defa maddi yardımda bulunduğu anlaşılıyor.

Işte bunlardan birinin makbuzu:

M. Kemal Atatürk’ün, Osmanlı Devleti’nin Içişleri Bakanlığı’ndan para aldığına dair kendi elyazısıyla yazıp verdiği makbuz (Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/17/resmi-tarih-yalanlarina-son-belgeler-konusuyor/)

***

Osmanlı Hanedanı’ndan Mahmud Şevket Efendi ise bu meblağın müteaddid yardımlarla 400 bin altına yükseldiğini ifşa etmiştir.[25]

M. Kemal, Donanma Cemiyeti’nden de 400 bin lira talep ettiğini Nutuk’ta itiraf etmektedir. O zaman Istanbul hükümeti bu talebi de karşılamıştı.[26]

Padişah daha ne yapsın.?

Sultan Vahidüddin’in ingiliz yanlısı görünmesi ve bu yönde beyanlarda bulunması, zaman kazanıp Sevr’i onaylamamak içindi ve buna mecburdu. Nitekim onaylamamıştır da.[27] Zaten bu sebeple, yani şartları ağır bir Barış Antlaşması imzalamamak için M. Kemal’i Anadolu’ya göndermişti…

Yunanistan’ın eski Büyükelçilerinden Konstantinos Sakellaropulu dahi bunun farkına varmış ve şunları yazmıştır:

“Osmanlı Imparatorluğu hükümeti, M. Kemal’i askeri müfettiş olarak Küçük Asya’ya göndermek kararını alınca, inanıldığı gibi, rahat oturmayan bir Generali Istanbul’dan uzaklaştırmak istememiştir. Bu hükümetin amacı, Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak; barış (Sevr) görüşmeleri sırasında Itilaf devletleri üzerinde baskı kullanmak ve Türklerin sert bulacağı barış koşullarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı güçleri kurdurmaktı.”[28]

Bakın, Fevzi Paşa (Çakmak), Sultan Vahidüddin’in Mütareke senesinde, kendisini bir Cuma selamlığından sonra huzuruna kabul ettiğini ve “Paşa, durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu’da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu’da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin.” dediğini söylemektedir.

Yıllar sonra Fevzi Paşa hanımına şöyle diyecektir:

“Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe…”[29]

Padişahın talimatı üzerine Fevzi Paşa listeyi yapıp getirmiş ve sonunda M. Kemal’de karar kılınmıştır, bunun sebebini eski Şeyh-ul Islam Mustafa Sabri Efendi şöyle anlatırmış:

“Sultan Vahdeddin’in veliahdlığı sırasında, bir Avrupa seyahati vardır.. Bu yolculuk sırasında, yaver olarak, yanında M. Kemal bulunmuş. Vahdeddin, Ittihatçılara muhalif, onları sevmez ve yaptıkları, güttükleri siyaseti tasvip etmez. M. Kemal, hazırlıklı, bütün seyahat boyunca, Ittihatçıları tenkit etmiş, veliahdın nabzına göre şerbet vermeyi bilmiş. Vahdeddin, O böyle konuştukça:

‘Aman Paşa hazretleri, siz şimdiye kadar neredeydiniz? Sizin gibi aklı başında, Ittihatçılara aldanmamış bir zabiti ben ilk defa görüyorum…’ dermiş. Paşa’yı hanedana âşık, büyük dost, büyük kurtarıcı gibi kabul etmiş. Kendisi 1918 yılı Temmuz ayında tahta oturunca, mağlubiyet sonrası Anadolu’daki kuvvetleri toplayıp idaresi altına alacak paşayı yollamak istemiş ve tabii olarak M. Kemal’i hatırlamış.”[30]

Fakat M. Kemal Sultan Vahidüddin’e ihanet etmiştir… Bu ihaneti Padişah şöyle anlatıyor (Murad Bardakçı’nın eserinden sadeleştirerek takdim ediyoruz) :

“Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan Ittihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim. Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden M. Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayı Milliye’yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım.. (En sonunda bana ve milletime ihanet için cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de M. Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor.)

Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi efkâra (kamuoyuna) açıklanarak, Islam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim”.[31]

mustafa kemal bize ihanet etti vahdettin vahidettin

[31] no’lu dipnotta sadeleştirerek takdim ettiğimiz ve Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’i “ihanetle” suçladığını gösteren belge

***

Sultan Vahidüddin’e ihanet edilmiş olması yetmezmiş gibi, bir de Ona hainlik iftirası atılmaktadır.

Oysa Sultan Vahidüddin, M. Kemal’e verdiği paralardan başka, 1921 yılının ortalarına doğru Türk askerlerine verilmek üzere Hilâl-i Ahmer için açılan yardım kampanyasına 10.000 lira bağışlamıştır.[32] Bununla da yetinmemiş ve Büyük Taarruz’un başladığı gün, TBMM Vekiller Heyeti Reisi Rauf Bey’in, orduya yardım edilmesi için halka çağrıda bulunması üzerine açılan yardım kampanyasına da 6.000 lira bağışta bulunmuştur.[33] Hatta yunanlılara karşı kazanılan zaferden sonra Ayasofya’da mevlüd dahi okutmuştur.[34]

Yaptığı bunca fedakarlıklara rağmen hala Sultan Vahidüddin’e nasıl hain denebilir?

Sultan Vahidüddin (rahmetullahi aleyh) dua ederken

***

Zor durumda olmasına rağmen ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatan ve kendisi yokluk içinde vefat eden Sultan Vahidüddin “hain” ilan edildi… Ancak Hindistan’lı Müslümanların Milli Mücadele’de sarfedilmek üzere kendisine gönderdikleri paraları bir kenarda tutup daha sonra Iş Bankası’na sermaye yapan ve lüks bir hayat süren M. Kemal Atatürk “kahraman” sayıldı.[35]

Hey gidi yalan dünya!

Son sözümüz, Necip Fazıl Kısakürek’in kitabına verdiği isimdir:

“Vatan Haini değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin.”

***

NOT: Ruhuna El-Fatiha.

***

Benzer yazılarımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/20/sultan-vahiduddin-m-kemal-ataturk-ve-kurtulus-savasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/01/ataturk-olmasaydi-halk-dusmana-karsi-savasmayacakti-yalani-izmirin-isgali/

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/31/kadir-misiroglu-kurtulus-savasinin-perde-arkasini-anlatiyor/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/22/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ingiliz-valisi-olmak-istedi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/19/milli-mucadeleyi-m-kemal-ataturk-baslatti-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/16/osmanliyi-kim-yikti-osmanliyi-ataturk-yikmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Türkiye Gazetesi, “Baba’dan tarih dersi”, 9 Ekim 1999.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/10/ataturkcu-baba-bile-itiraf-etti/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[3] Bülent Ecevit’in demeci için bakınız; Zaman Gazetesi, 16 Temmuz 2005.

[4] Kadir Mısıroğlu, Osmanoğulları’nın Dramı, Sebil Yayınevi, 6′ıncı basım (ilk basım 1974), Istanbul 1992, sayfa 84 – 86.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/23/144/

[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Kaynak Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 232.

[6] 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekenamesi’ni imzalayan delegeler, “arz-ı ta’zimât” için geldiklerinde onları kabul etmemiştir. Ali Fuad Türkgeldi, Görüp Işittiklerim, Ankara 1951, sayfa 172.

Ayrıca bakınız;

Ibnü’l Emin Mahmud Kemal, Son Sadrazamlar, Istanbul 1964, sayfa 1989.

[7] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Ankara 1927, sayfa 7.

[8] Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, cild 1, Ankara 1970, sayfa 24.

[9] Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-akl ve’l-İlm ve’l-Alem min Rabbi’l-Alemin ve İbadihi’l-Mürselin, Kahire 1950, cild 1, sayfa 468.

[10] Bülent Gökay, Bolşevizm ve Emperyalizm Arasında Türkiye: (1918-1923), (Tercüme: Sermet Yalçın), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 62.

[11] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 1, Der. Nimet Arsan, Ankara 1963, sayfa 15-17.

Ayrıca bakınız;

Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, cild 1, Devre 1, İçtima 1, İnikat 2, sayfa 10, 11. (Meclis tutanakları)

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/19/milli-mucadeleyi-m-kemal-ataturk-baslatti-yalani/

[12] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 1, vesika 11.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/15/m-kemal-ataturkun-padisah-vahiduddinden-para-ve-otomobil-talebinde-bulunduguna-dair-belge/

Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/17/resmi-tarih-yalanlarina-son-belgeler-konusuyor/

[13] Mevlânzade Rıfat, Türk inkılâbının içyüzü, Halep 1929, 2. Fasıl, sayfa 36.

Ayrıca bakınız;

– Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 214.

– Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahidler, Sebil Yayınevi, 9. basım, Istanbul 1992, sayfa 55.

[14] General Charles H. Sherrill, Mustafa Kemal’in Bana Anlattıkları, Örgün Yayınevi 2007, sayfa 107.

[15] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, sayfa 187, 188.

[16] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 166.

[17] Vehbi Cem Aşkun, Sivas Kongresi, Sivas 1945, sayfa 80.

[18] Nihal Atsız, Türk Ülkesi, Istanbul 1956, sayfa 86.

[19] Sabah Gazetesi, 13 Haziran 1995, sayfa 26.

[20] Sabah Gazetesi, 13 Haziran 1995, sayfa 26.

Ayrıca bakınız;

Mehmet Altan, “Vahdettin Atatürk’e kaç para verdi?”, Sabah Gazetesi, 23 Temmuz 2005.

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/19/vahdettin-ataturke-kac-para-verdi-mehmet-altan-yaziyor/

[21] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 135.

[22] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, kaleme alan: Samih Nafiz Tansu, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 199.

[23] Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1979, cild 3, sayfa 96. (2. Baskı, cild 3, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2000, sayfa 96, 97.) Ingiliz Arsivi. Foreign Office 371/6465/E.1473.

[24] M. Kemal Atatürk’ün masonluğa girişi hakkında geniş bilgi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/13/m-kemal-ataturk-mason-mu-ataturk-mason-localarini-kapatti-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/09/21/ataturk-mason-localarini-kapatti-mi/

[25] Tercüman Gazetesi, 5 Temmuz 1967.

[26] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Ankara 1927, sayfa 206.

[27] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/17/padisah-vahdettin-sevri-imzaladi-yalani/

[28] Konstantinos Sakellaropulu, İ Skia Tis Diseos – İstoria Mias Katastrofis (Batı’nın Gölgesi – Bir Felaketin Tarihi), Atina 1961, sayfa 56.

[29] Vehbi Vakkasoğlu, Son Bozgun, cild 1, Timaş Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 134.

[30] Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar – 2, sayfa 197, 198.

[31] Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han’ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.

[32] Metin Ayışığı, 30 Ağustos Zaferi ve Istanbul’daki Yankıları, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1992, sayı 105, sayfa 171.

[33] Metin Ayışığı, 30 Ağustos Zaferi ve Istanbul’daki Yankıları, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1992, sayı 105, sayfa 172.

[34] Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, Istanbul 1967, sayfa 367.

Ayrıca bakınız;

Gotthard Jaeschke, Türk Inkılabı Tarihi Kronolojisi, cild 1, Istanbul 1939, sayfa 135.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/20/sultan-vahiduddin-zaferi-ayasofyada-kutladi-hain-diyenler-utansin/

[35] Hintli Müslümanların Milli Mücadele için M. Kemal’e gönderdikleri paralara ve akıbetine dair tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Sultan II. Abdülhamid’e darbe yapan Jön Türk ve Ittihatçılar kime hizmet ettiler?

Sultan II. Abdülhamid’e darbe yapan Jön Türk ve Ittihatçılar kime hizmet ettiler?


***

“Yobazlar(!) iftira atıyor” denmesin diye yabancı kaynaklara müracaat edilmiştir. Yorum yapma ihtiyacı bile hissetmedik.

Bu konuda Webster’in kitabında şunlar yazmaktadır:

“Jön Türk hareketi, Italyan Meşriki azamının direktifi altındaki Selanik Mason locaları tarafından başlatılmıştır ve aynı makam daha sonra M. Kemal’in başarıya ulaşmasında da yardımcı olmuştur. Dahası, Mason sisteminin beşiği olan Ortadoğuya yaklaşıldıkça yalnız Yahudiler’in değil, locaları yöneten diğer Sami ırkların etkisinin de arttığını görmekteyiz.”[1]

Friedrich Wichtl ise, 1900 yıllarında Fransız Maşriki azamının Abdülhamid’in devrilmesi gerektiğine karar verip, gelişmekte olan Jön Türk hareketini bu yöne çevirdiğini yazmaktadır.[2]

Bir başka yazar, “kesin olarak söyleyebiliriz ki, Türk Ihtilali, hemen hemen tümüyle bir Mason-Musevi komplosudur.” der.[3]

R. W. Seton – Watson gibi Ortadoğu konusunda çok önemli bir otorite bu konuda şunları kaydetmektedir:

“Hareketin asıl beyinleri Yahudi ya da Yahudi-müslümanlardı (Sabetayistler.)” Selanik’in zengin dönmelerinden ve Yahudileri’nden, Viyana, Budapeşte, Berlin (ve giderek belki de Paris ve Londra’nın) uluslararası kapitalistlerinden mali yardım görmekteydiler.”[4]

Macedonia Risorta’nın Üstad-ı Azamı olan ve Jön Türkler’e Mason localarında toplanmasını öneren Emmanuel Karasu Efendi, daha sonra Ittihat ve Terakki’nin ileri gelenlerinden biri olmuş, 1909’da Sultan Ikinci Abdülhamid’e tahttan indirildiğini bildirmeye giden heyete katılmış ve mebusluk yapmıştı. Meclis’te, diğer Yahudi mebuslar gibi her şeyden önce Türk olarak davranmaya dikkat etmişti. Türk Yahudilerin geleneksel tutumuydu bu ve anlaşılan Karasu Efendi de o sıralardaki birçok Türk gibi cepleri doldurmayı ihmal etmemişti.[5]

Başka bir kaynakta ise şu bilgiye rastlamaktayız:

“Gençler hareketi, bilhassa Makedonya’daki genç subaylar nezdinde gittikçe kuvvet buluyordu. Gizli teşkilatın başında bulunan Berlin askerî ateşesi Enver Bey ve kaymakam Niyazi Bey, 1876 yılında Midhat Paşa tarafından hazırlatılan Kanun-i Esasî’nin iadesini ilk hedef edinmişlerdir. Ittihad ve Terakki adlı cemi­yeti, başta Selanikli zenginler, bilhassa Dönmeler, para ile destekliyorlardı.”[6]

***

Daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/25/sultan-ii-abdulhamid-hani-tahttan-indiren-ittihat-terakki-ve-hareket-ordusu-kumandani-mahmud-sevket-pasa/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Nesta H. Webster, Secret Societies and Subversive Movements (Gizli Cemiyetler ve Yeraltı Faaliyetleri), Londra, Boswell 1928, sayfa 284.

[2] Friedrich Wichtl, Weltfreimaurerei, Weltrevolution, Weltrepublik, Eine Untersuchung über Ursprung und Endziele des Weltkrieges, (Dünya Masonluğu: Dünya Ihtilali: Dünya Cumhuriyeti: Dünya savaşının kaynağı ve hedefleri üzerine bir araştırma) 2. baskı, J.F. Lehmanns Verlag, Münih 1920 sayfa 105.

[3] The Cause of World Unrest, With an Introduction by the Editor of “The Morning Post”, Londra 1920, sayfa 143. Bu anonim kitap Morning Post gazetesinde yayınlanan bazı makalelerle Nesta Webster’in bazı yazılarını bir araya getiren bir derlemedir. Wichtl’den alınan hayli makale vardır.

[4] R. W. Seton-Watson, The Rise of Nationality in The Balkans, (Balkanlarda Milliyetçilik akımının uyanışı) Londra 1917, Constable, sayfa 134, 135.

[5] Henry Wickham Steed, Through Thirty Years 1892 – 1922, Garden City, N. Y. 1925, cild 1, sayfa 375, 376.

[6] Lazslo Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971, sayfa 252.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı

Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Milli Mücadele’de ilk kurşunu sıkan Mehmet Çavuş (KARA) (1894 – 1962)

***

Yakın zamana kadar, Millî Mücadele’de düşmana karşı ilk kurşunun, İzmir’in işgali sırasında Hasan Tahsin Recep (asıl adı Osman Nevres)’in, Yunanlılar’a attığı iddia edilirdi. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve ortaya konan vesikalar, Millî Mücadele’de düşmana karşı atılan “ilk kurşunun -hattâ kurşunların-“, Dörtyol’da (Adana), 19 Aralık 1918’de, Mondros Mütarekesi’nden elli gün sonra, yiğit Dörtyollular’ın cesur evlâdı Mehmet Çavuş (Mehmet Kara) ve müfrezesi tarafından atıldığını ortaya çıkarmıştır.[1]

Dörtyollu Kara Hasan, Kuzuculu Köyü’nde bir teşkilât kurarak düşmana karşı direnişe geçti. Mal ve hayvanlarını satarak silâhlanan yöre gençleri de Kara Hasan’a katıldılar. Böylece, zamanla sayısı 300-400’e varan bir millî teşkilât ortaya çıktı.[2]

1919 yılı başlarında harekete geçen Kara Hasan (Hasan Paşa[3]) ve çetesi de, Türkiye’de, işgal güçlerine karşı, millî direnişi ilk başlatan teşkilât olmuştur.

Peki, Dörtyollu Mehmet Çavuş, Milli Mücadele’de ilk kurşunu attığında M. Kemal Atatürk neredeydi dersiniz?

Bilindiği gibi, Sultan Vahidüddin M. Kemal’in Milli Mücadele’ye katılması için Samsun’a gitmesini emretmişti, fakat M. Kemal uzun müddet yola çıkmadı ve çeşitli temaslarda bulunarak İstanbul’da oyalandı. Hatta hükümet 6 Mayıs 1919’da yazdığı bir tezkere ile kendisinden acele etmesini istemek zorunda kaldı.[4]

Bu bilgiyi Prof. Dr. Akandere de teyid etmektedir ve M. Kemal’in İstanbul’da oyalanması hakkında:

13 Kasım 1918 tarihi ile 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmek amacıyla İstanbul’dan ayrıldığı 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında çeşitli temaslar ve faaliyetlerde bulunmuştu. Onun bu temas ve faaliyetleri; “kurulacak hükümetlerde Harbiye Nazırı olarak görev almak, siyasî yönden iktidara gelme ümidi…”[5] diyerek konuyu özetlemektedir.

Nitekim M. Kemal’in 11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Vahideddin’e çektiği “çok gizli” telgrafta:

“Derhal İngilizlerle ayrı barış yapmak üzere ***kendisinin de katılacağı yeni bir Bakanlar Kurulu*** oluşturulmasını önermesi”[6] de olayı yeterince aydınlatmaktadır.

Mondros Ateşkes Anlaşmasının imzalanması ve bu anlaşmanın uygulanması sonucu, halk, bir takım fiili çalışmalar içerisine girmiştir. Bu amaçla mahalli bir takım teşekküller kurulmuştur. Bunlara genel olarak “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri” adı verilmektedir. Her cemiyet, kendi yöresini işgalden kurtarılmasını sağlamak, işgale karşı direnmekle görevliydi. M. Kemal, Samsun’a ayak basmadan önce emperyalist güçlere karşı Anadolu ve Rumeli halkı tarafından pek çok il ve ilçede teşkilatlanmalar ve işgale karşı koyma girişimleri başlamıştı.[7]

2 Aralık 1918’de Edirne’de kurulan “Trakya Paşaeli Müdafaa-i Heyet-i Osmaniye Cemiyeti”, 7 Ekim 1919’da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile birleşmişti. 4 Aralık 1918’de Istanbul’da Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti kurulmuş ve 10 Mart 1919’da bunun Erzurum şubesi de resmen açılmıştı. Bunlar gibi yararlı dernekler, henüz işgal hareketi başlamadan kurulmaya başlamıştır.[8]

Örneğin, “Kars Islam Şurası” 5 Kasım 1918’de faaliyete geçmiştir. 30 Kasım 1918 tarihinde ise Kars’ta toplanan kongrede “Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi” adı altında 3 hükümet birleşmiştir. Başkanlığına Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir.[9] 17-18 Ocak 1919’da Kars’ta “Cenub-u Garbi Kafkas Hükümeti Muvakkate-i Milliyesi” adıyla çalışmalarını sürdürmüştür.[10]

25 Mayıs 1919’da ise Oltu’da “Oltu Şura Hükümeti” kurulmuştur.[11] Istanbul’da 21 Aralık 1918’de “Kilikyalılar Cemiyeti” kurulmuş, bunun bir şubesi Adana’da açılmıştır.[12]

Oltu İslam Terakki Fırkasının Mekâsıd-ı Âliyesini Nâtık Programı

Milli Mücadele’nin M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a hareketinden önce başladığına dair daha fazla malumat için Atatürk olmasaydı halk düşmana karşı savaşmayacaktı yalanı ve M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü başlıklı yazılarımıza bakabilirsiniz.

***

Istanbul’da 29 Kasım 1918’de Milli Kongre ve 4 Mayıs 1919’da Milli Ahrar çalışma hayatına girdi. Trabzon’da 12 Şubat 1919’da “Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kuruldu.[13] Trabzon Muhafaza-ı Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, vilayetin siyasî olduğu kadar, sosyal ve ekonomik geleceğiyle de ilgilenmeyi kendine görev edindiğinden bu tür sorunların çözümüne yönelik bir rapor bile hazırladı.[14] Samsun’da 19 Şubat 1919’da “Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, Istanbul’da 27 Mayıs 1919’da “Türkiye Müdafaa-i Vatan Cemiyeti”, Diyarbakır’da da “Müdafaa-i Vatan Cemiyeti” kuruldu.[15]

Bu amaçlarla kurulan diğer başlıca cemiyetler ise şunlardır:

Müdâfaa-i Heyet-i Osmaniye, İzmir’de İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Manisa’da İstihlas-ı Vatan Cemiyeti, Erzurum’da Vilayat-ı Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, İzmir’de Redd-i İlhak Cemiyeti, Balıkesir’de Balıkesir Hareket-i Milliye, Alaşehir’de Alaşehir Kongresi, Denizli, Aydın Nazilli’de Heyet-i Milliyeler, İstanbul’da Rodos ve İstanköy Adalar Müdâfaa-i Hukuku-ı İslamiye Cemiyeti, Trabzon’da Trabzon Muhafaza-i Hukukı Milliye Cemiyeti, Sivas’ta Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, İstanbul’da Milli Kongre Cemiyeti.[16]

Toplumun kendi haklarını ve varlığını korumak için kurulan bu cemiyetler kısa bir süre sonra ülkede yerel iktidarların en önemli temsilcileri haline gelmiştir.

Kadınların da, vatanı kurtarmak için cemiyetler kurduklarını görmekteyiz. Bunların en önemlisinin Sivas’taki Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti olduğu bilinmektedir. Bu cemiyet, daha sonra Niğde, Konya, Kayseri, Amasya, Pınarhisar, Erzincan, Kastamonu, Yozgat, Burdur, Kangal’da da çalışmalara başlamıştır.

Hepsinde hareket ve çıkıs noktası aynı olup, vatanı isgalcilerden kurtarmak ve her türlü istilaya karşı koymaktır.

Bu derneklerden İstanbul’daki Millî Kongre ile Erzurum’daki Müdafaa-i Hukuk Derneklerinin Fransızca yayınlar yaptıklarını da bilmekteyiz. Millî Blok Fırkası ise, Amerika ile işbirliği yapmak gibi çalışmalarda bulunuyordu. Cemiyetlerle ilgili sayıları binleri geçen belgeler mevcuttur.[17]

Öte yandan henüz, İzmir işgal edilmeden (yani daha M. Kemal Atatürk Samsun’a çıkmadan), İzmir’in işgal edileceğinin duyulması üzerine 14 Mayıs’ı 15 Mayıs’a bağlayan gece, İzmir’in Redd-i İlhak Heyeti, İzmir’de bir miting tertiplemişti. Bu mitingde, işgale karşı direnme konusu işlenmişti. Dağıtılan beyannamede, Türkün, Wilson prensipleri adıyla hakkının zorla alındığı, Yunan işgalinin Türkler tarafından memnunlukla kabul edileceğinin söylendiği, Yunanlıların İzmir’de çoğunluk olduğunun iddia edildiği, bunların yalan olduğu açıklanmaktaydı.[18]

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali üzerine Türk halkının işgalcilere tepkisi iyice artmıştı, yurdun her yerinde mitingler düzenlenmiş ve işgale karşı tepkiler olanca ağırlığı ile su yüzüne çıkmaya başlamıştı. M. Kemal, 19 Mayısta Samsun’a çıkmadan önce, Doğu Anadolu’da 17 Mayısta Hınıs’ta, 18 Mayısta Erzurum’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri İzmir’in işgalini protesto eden mitingler düzenledikleri gibi, batı Anadolu’da da 16-19 Mayıs ve daha sonraki tarihlerde Redd-i İlhak Cemiyetleri tarafından yapılan mitinglerle ve İzmir’in işgali protesto edilmişti.[19]

Bu arada Redd-i İlhak Dernekleri de, vatanı korumak için gerekli çalışmaları yapmaktaydı. Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi, Yunanlıların Aydın’ı almasından sonra, 23 Haziran 1919’da Söke, Denizli, Sarayköy belediyelerine çektiği telde, Yunanlıların buradan muhakkak çıkarılacağını ve “Yunanlıların bir Müslüman yurdu olan Aydın vilâyetinden ihracı için icap ederse senelerce uğraşmaya ahdetmeliyiz” diye niyetlerini açıklamaktaydı.[20]

M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele’ye nasıl katıldığını, Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur’dan öğrenelim:

“Bu milli kuvvetler Izmir cephesinde Yunanlılar, cenup (Güney) cephesinde Fransızlar ile çarpışıyorlar.

Her yerde vatan müdafaası için harıl harıl çeteler teşekkül ediyor. Mesela İzmir’de Demirci Efe, Sarı Efe, Çerkes Ethem… Bursa’da Gökbayrak, Giresun’da Topal Osman, Adapazarı ve Sakarya boylarında Yahya Kaptan çetesi, İbo…

Görülüyor ki, Milli Mücadele hareketi her tarafta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır. Bir kişinin değil, binlerce kişinin. Mustafa Kemal’in, İsmet’in bunda zerre kadar hissesi yoktur. Bu esnada Mustafa Kemal hâlâ meydanda değil. O Anadolu’ya kovuluncaya kadar başka işlerle meşgul olmuştur. Mustafa Kemal Anadolu’ya Milli Mücadele için gelmemiştir. Kovulmuştur. Bunu da kendisi Nutkunda söylüyor.

Amasya mıntakasına ordu müfettişi tayin ediliyor. Zabitlerce hali malum olduğundan Harbiye Nezareti (Savunma Bakanı) kabul etmiyor. Dahiliye Nazırı (Içişleri Bakanı) olan Mehmet Ali de muhalefet ediyor. Vahidettin ısrar ediyor; tayin ediyorlar. Işte bu suretle tard ve teb’it olarak M. Kemal Istanbul’dan çıkıp Amasya’ya varıyor. Bunu kendi de inkar edemiyor. (Nutuk, sayfa 7). Demek ki arzusuyla Milli Kıyama iştirak için gelmiş değildir. Mütarekeden (Mondros Ateşkes anlaşmasından) onun Samsun’a geldiği tarihe kadar çok zaman geçmiştir. Her tarafta Milli Kıyam çoktan vukua gelmişti. Demek milli kıyamda da âmil (etken) değildir. Şimdi bu adam bu şerefleri nasıl kendisine mal eder, bilmem? Hem de bu vukuatın âmil ve şahitleri binlerce olarak hayatta iken… Herkesi asmış, kesmiş, herkesin ağzına kilit vurmuş simdi alabildiğine yalan söyleyip övünüyor. Kimse itiraz edemiyor ki.. Hür bir memleket olsa çoktan paçavraya çevrilirdi. Milli Kıyam ve milleti kurtarmak uğrunda nice canlarını vermiş, nice kellesini koltuğuna alarak çalışmış adamlar var. Bunların bir hatırasını bile yadetmeyip, onların kanları pahasına aldıkları şerefleri bir adam kâmilen kendine alıyor, hem bir katre kanını bile zayi etmeden… Alçak dünya!.. Sende neler olur!..

M. Kemal’in Anadolu’ya geçmesinin sebebi hakkında ortada dönen şöyle bir rivayet de var: Ferit Paşa işgal kuvvetlerine karşı bir kuvvet elde etmek ihtiyacını hissetmiş. Bu rivayete göre de bu ihtiyacı hisseden Vahidettin’miş. Bu kuvvet Anadolu’da ordular ve halktan askerî bir kuvvet yapıp, bunu işgal kuvvetlerine ve padişaha muarız gösterip bunlara Istiklal talep ettirmek imiş. Bu projeyi fiile çıkarmak için M. Kemal’i münasip görmüşler. Padişah, M. Kemal’e para vermiş. Keza hükümet bütçesinden de ona birkaç bin lira vermişler ki, bunun ilmühaberinin fotoğrafisini Paris’de “Repuplique enchance” gazetesi neşretti (yayınladı). Padişah ve Ferid, M. Kemal’i çağırmışlar, işi söylemişler. Kendisini memur edip eline bir de ferman vermişler. Aynı zamanda bu işi yapacağına ve kendisine verilen emirleri dinleyeceğine, birgün emir verilince vazgeçeceğine dair namusu üzerine de yemin ettirmişler.

M. Kemal’in tayinini haber alan bütün vatanperverler telaş edip onun gönderilmesini mene çalışmışlardır. Bunlardan biri de Sadrazam Tevfik Paşa’dır. Hazine-i Hassa (padişah hazinesi) Müdürü Refik Bey ile padişaha: M. Kemal namussuzdur. Yollamasın, başka birini yollasın diye haber göndermiştir. Bunu bizzat Refik Bey söylüyor. Işte M. Kemal’in bu namusu ve millet hizmetler etmiş, ihtiyar aleyhindeki büyük buğz ve adaveti –ki nutkunda görülür- bundan ileri gelmektedir. Işte Milli Kıyamın başına geçecek olan M. Kemal’in buraya kadar olan tercüme-i hali budur.”[21]

Dr. Rıza Nur’un belirttiği gibi, M. Kemal Atatürk, Nutuk’ta “Anadolu’ya gönderildiğini” itiraf etmektedir:

“Beni İstanbul’dan nefy ve ted’ib (yola getirme) maksadıyla Anadolu’ya gönderdiler.”[22]

Diğer taraftan Istiklal Harbinin önde gelen isimlerinden Rauf Orbay’ın hatıralarında da M. Kemal’in o dönem henüz Anadolu’ya geçme kararını vermediği yazılıdır.[23] Kazım Karabekir’in hatıralarında yazdıkları da bu bilgiyi teyid ediyor… Kazım Karabekir, M. Kemal ile aralarında geçen bir görüşmeyi şöyle anlatıyor:

Karabekir: “Paşam, İstanbul’da çok kalmayınız. Ve buradaki diğer komutanlar üzerinde de müessir (etkili) olarak bir an evvel Anadolu’yu kuvvetlendirelim. Birçok batmış milletler istiklâllerine kavuşurken asırlar doldurucu muazzam tarihi olan Türk milletini kurtaralım.”

M. Kemal: “Vaziyet size hak verdiriyor. İyi olayım gelmeye çalışırım.” dedi.[24]

“Gelmeye çalışırmış”, yani gönülsüz…

M. Kemal’in 14 Haziran 1919 tarihinde Samsun/ Havza’dan Sultan Vahidüddin’e yolladığı bir telgrafta da Milli Mücadele’ye kendi arzusuyla katılmadığı görülüyor:

“Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, (yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları) şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan, (yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî “sine bakılırsa, “benim fikrimi çelmenizden”) aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.”[25]

[25] no’lu dipnotta bahsi geçen telgraf

***

“Benim fikrimi çelmenizden” diyor, daha ne desin? Kendisi Milli Mücadele’ye “ikna” edilmiş.

Peki M. Kemal Samsun’a gitmeye neden ikna edilmeye çalışılmıştı? M. Kemal’in Istanbul da kalmak istemesinin nedeni, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, sonradan ihanet ile suçladığı insanların kabinesine (hükümetine) girmek isteyişindendi.

Bu gerçeği, Kazım Karabekir de hatıralarında yazmıştır:

“..Yıldırım ordularının grubunun lağvı üzerine açıkta kalmış olan Mirliva (Tuğgeneral) M. Kemal Paşa Hazretleri’ni ziyaret ettim. Bu ziyaret sebeplerinden biri de müşarünileyh (anılan kişiyi, yani M. Kemal’i) İstanbul’da kalıp `Kabineye´ girmek hususundaki arzularından sarfınazar ettirmek (vazgeçirmek) gayesine matuftu..”[26]

Son olarak “Gazi’nin Hayatı” isimli eserin 79. sayfasına bakalım:

“M. Kemal Paşa, Anadolu’ya kendisini uzaklaştırmak isteyen hasımları tarafından gönderilmiştir.”[27]

Gördüğünüz gibi bu eserde de M. Kemal’in “gönderildiği” yazmaktadır. M. Kemal ve müdafileri “hasımları tarafından Istanbul’dan uzaklaştırıldığını” iddia ederler… Bu sadece onların “yorumu”dur. Oysa Milli Mücadele’ye gönderildiğini M. Kemal’in telgrafında açıkça görmek mümkündür.

***

Benzer yazılarımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/01/ataturk-olmasaydi-halk-dusmana-karsi-savasmayacakti-yalani-izmirin-isgali/

***

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 154 ve devamı.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] P. Du Veou, La Passion de la Cilicie 1919-1922, (Çev.: Reşat Gögen, Kilikya Faciaları adıyla basılmamış daktilo metni), Paris 1937, s.40-42. A. Hulki Saral Türk İstiklâl Harbi IV, Güney Cephesi, Gnkur. Basımevi, Ankara 1966. s. 55, 56.; A. Cevdet Çamurdan, Kurtuluş Savaşı’nda Doğu Kilikya Olayları, Adana 1969, s. 87-159.; Kadir Aslan’ın müracaatı üzerine, Hatay Valiliği ve Dörtyol Kaymakamlığı’na, ATAŞE (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü) tarafından gönderilmiş olan 29 Ocak 1992 tarih ve 3214-4-92 Arşiv sayılı ve ATAŞE Tarih Uzmanı İlhamı Bebek tarafından hazırlanan, 27 Ocak 1992 tarihli rapor.; ayrıca; Kadir Aslan, Milli Mücadelede Dörtyol, Hatay 1991, s. 22-29.

[2] Damar Ankoğlu, Hatıralarım, İstanbul 1961, s. 126, 127.; A. Hulki Saral Türk İstiklâl Harbi IV, Güney Cephesi, Gnkur. Basımevi, Ankara 1966. s.56.; Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, 2. Baskı, Kültür ve Turizm Bak., Ankara 1983, s. 258.; ayrıca, “Millî Mücadele Döneminde ilk direnme hareketleri Dörtyol-Adana Bölgesi’nde başladı. 19 Aralık 1918’de, Ermeni milis kuvvetlerinin öncülüğünde ilerleyen Fransız İşgal Kuvvetleri’ne karşı, Dörtyol Bölgesi’nde Kuva-yı Milliye çarpışmaya başladı. Bu direnme hareketleri gelişerek, bütün güney bölgesine yayıldı”, bk. Ertuğrul Zekâi Ökte, Millî Mücadele Döneminde Millî Hareketler Ordu İşbirliği, (Konferans Metni), İstanbul 1981, s. 12.; Kadir Aslan, Milli Mücadelede Dörtyol, Hatay 1991, s. 40-105.; Ayr. bkz. Kemal Çelik, Millî Mücadele’de Adana ve Havalisi 1918-1922, (1st. Üni. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi), İstanbul 1993, s. 44, 45.

[3] Müfreze Kumandanı Kara Hasan’a, çevre halkı ve arkadaşları tarafından “Paşa” unvanı verilmiştir. Bugün, Dörtyol İlçesi’ndeki askerî kışla da “Kara Hasan Paşa” adını taşımaktadır.

[4] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul 1993, sayfa 157.

[5] Prof. Dr. Osman Akandere, “Millî Mücadele’nin Başlarında Mustafa Kemal Paşa’da Sine-i Millet Düşüncesi İle Askerlikten İstifası Öncesi ve Sonrası Kendisine Gösterilen Bağlılıklar” Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı:11, Konya 2002, sayfa 247-309., 249.

[6] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.

[7] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 10, Cilt 9, Kasım 1987.

[8] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 10, Cilt 9, Kasım 1987.

[9] Dr. Ahmet Ender Gökdemir, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 19, Cild 7, Kasım 1990.

[10] Dr. Ahmet Ender Gökdemir, Cenûb – i Garb – i Kafkas Hükûmeti, Ankara, 1998, sayfa 90.

[11] S. Esin Dayı, I.Oltu İslam Terakki Komitesi Kongresi, sayfa 65.

[12] Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, 1918-1938, Ankara 1983, sayfa 14.

Ayrıca bakınız: Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, 1, Öğretmen Dünyası Yayınları, Ankara 1982, sayfa 69.

[13] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler: 1859-1952, İstanbul 1952, sayfa 506-509; Mesut Çapa, Milli Mücadele Döneminde Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Trabzon 1998, sayfa 9-16; Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, İstanbul 1998, sayfa 22,23; Mahmut Goloğlu, Atatürk ve Trabzon, Ankara 1981, sayfa 2-5.

[14] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), DH/İ-UM, E-51/74.

[15] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1987, sayfa 139,140.

[16] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler: 1859-1952, İstanbul, Doğan Kardeş Yayınları, sayfa 478-527.

[17] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 10, Cilt 4, Kasım 1987.

[18] Genelkurmay, Harp Tarihi, Ask. Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İstiklâl Arşivi, Klasör, 399, Dosya. 27/7, Fihrist. 2; Tank Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasî Partiler, İst.1952, sayfa 493,494; Bilge Umar, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri, İst. 1974, sayfa 85-105.

[19] Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi, Askerî ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Atatürk Arşivi, Klasör. 15.

[20] Genelkurmay, Harp Tarihi, Ask. Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İstiklâl Arşivi, Klasör. 402, Dosya. 6, Fihrist. 36.

[21] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 3, sayfa 560, 565, 566.

[22] M. Kemal Atatürk, Nutuk, sayfa 7.

[23] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, İstanbul 1993, cild 1, sayfa 231.

[24] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993 sayfa 33.

[25] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 1, Der. Nimet Arsan, Ankara 1963, sayfa 15-17.

Ayrıca bakınız; Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, cild 1, Devre 1, İçtima 1, İnikat 2, sayfa 10, 11. (Meclis tutanakları)

[26] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993 sayfa 25, 26.

[27] Gazi’nin Hayatı, sayfa 79 (Kitap, M. Kemal Atatürk yaşarken hazırlanmıştır.)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki farkı gösteren iki belge

Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki farkı gösteren iki belge

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Cennet mekan Sultan Ikinci Abdülhamid Han, yahudilerin Filistin’e yerleşmelerini yasaklamıştı [soldaki belge]. Kemalist Cumhuriyet ise Israil’i tanıyan -halkı Müslüman olan- ilk devlet idi [sağdaki belge].

Inşaallah başka bir konuda belgelerle ilgili ayrıntılı bilgi verilecektir.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ü savunan “sözde” Hoca’ya Reddiye / Cevap

M. Kemal Atatürk’ü savunan “sözde” Hoca’ya Reddiye / Cevap

M. Kemal Atatürk’ü dayanaksız savunan “sözde” hoca

***

M. Kemal’i savunan “sözde” Hoca’nın kim olduğunu, gerçekten Hoca mıdır yoksa değil midir bilmiyoruz. Bu kounda herhangi bir malumatımız yok. Elimize sadece bir videosu geçti.

Gelelim reddiyemize.

Birinci mesele…

“Sözde” Hoca, videoda kendisine sorulan soruya cevap vermek yerine demogoji yapıyor. Sorulan sual mealen şöyle idi: M. Kemal Ezan’ı yasaklamış, tekke ve medreseleri kapatmış, bunlar ne kadar doğru?

“Sözde” Hoca, bu suale cevap vermek yerine, M. Kemal’in Alimlerin kafalarını kesmesi hakkında mealen; “Kesilmesi gereken hocaların kafaları kesildi… Her önüne gelen Mescid açıp askerlik vazifesini orda yapıyordu” diyor.

Peki bunun kriteri nedir? Neye göre kafa kesiyor, iman ölçer aleti mi vardı? Bu konuda bilgi yok. Ezan’dan “Allah” isminin çıkarılması hakkında da bilgi vermiyor. Peki askerlik vazifesini yapmamak için Mescid açan hocalar varsa (ki bildiğimiz böyle bir şey yok, varsa delillendirsin) bu uygulamayı önlemek için kafa mı kesmek lazım? Yoksa Mescid açmayı şarta bağlamak ve uymayanlara para/hapis cezası öngören bir kanun mu çıkarmak lazım? Islah etmek varken diktatörlüğe, barbarlığa ne gerek var?

Madem öyle, bugün sahte çürük raporu veriliyor diye Hastaneleri kapatmak ve Hekimleri asıp, kesmek gerekmez mi? Bu uygulama ne kadar akıl ve mantık dışıysa, M. Kemal’in uygulaması da aynı derecede akıl ve mantık dışıdır.

Madem batılılar gibi medeni (!) olacağız iddiasıyla bu yola girildi, o halde batıda herhangi bir uygulamanın önüne geçmek için kafaların kesildiği bir hadise zikretsinler de, biz de bunu makul karşılayalım.

Ismet Inönü de milli mücadeleye katılmak yerine “…Ismet Ağa olalım, hayatımızı çiftçilikle sürükleyelim…”[1] demişti, onun da kafasını kesseydi ya. Demek ki bu gerekçe sudan bahanedir, maksat Islam düşmanlığıdır.

Delilimiz de bizzat M. Kemal’in şu sözüdür:

“İlk yapacağım icraat, bu millet ve devletin bu hale gelmesinde en büyük sorumluluğu taşıyan yobazları, sarıklı softaları sarıklarından yakalayıp ibret-i âlem için sokaklarda dizi dizi asmak olacaktır.”[2]

Öyle anlaşılıyor ki, derdi alimlerdi. Oysa bizi Birinci Dünya Harbi’ne sokan, ve devleti bu hale getiren asıl suçlular, M. Kemal’in de mensubu olduğu mason güdümlü Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ydi… Dolayısıyla kafa kesmeye kendi mensubu olduğu yahudi dönmelerin Cemiyeti’nden başlaması gerekirdi.

Kaldı ki, bütün müminlerin birden savaşa katılmalarının doğru olmadığı ayetle sabittir:

Tevbe Suresi (Elmalılı meali)

122 – “Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah’ın azabından sakınırlar.”[3]

***

Ikinci mesele…

“Sözde” Hoca M. Kemal için: “belki de bir Veli idi” diyor.

Fesubhanallah, bu kadar da atılmaz ki…

M. Kemal’in hizmetine girdiği 3 Temmuz 1927’den, ölümü olan 10 Kasım 1938’e kadar M. Kemal’in yanından hiç ayrılmayan ve bu müddet zarfında M. Kemal’in ünlü sofrasının konuklarına, devlet başkanlarının ziyaretlerine şahit olan Uşağı Cemal Granda; M. Kemal’in alkol aldığını anılarında yazmıştır.[4]

Alkolün, Cenab-ı Hakk tarafından; “şeytan işi bir pislik”[5] olduğu bildirilmiştir… Ve ben bunu içen bir Veli profiliyle hayatımda ilk kez karşılaşıyorum. Bu nasıl bir hoca anlamak mümkün değil.

Öte yandan Rabbimizin, “indirdiğim ile hükmet”[6] yani “Islam’ın hükümleriyle hükmet” emrine rağmen, bayrağı “haç” olan Isviçre’nin kanunlarını alan birine Veli demek; fasıklık değil de nedir?

Ikinci meselemiz olan Veli bahsini de noktalıyoruz… Gelelim üçüncü meseleye.

***

Üçüncü mesele…

“Sözde” Hoca, Laikliği; “dinli ile dinsizin devlet kanunları içerisinde kardeş gibi yaşaması” şeklinde tarif ediyor.

Oysa Rabbimiz Kur’an’da; “Müminler ancak kardeştirler”[7] ve “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri/inkarcıları dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?”[8] buyuruyor.

Kur’an, “dost edinmeyin” diyor, bu “sözde” hoca da “kardeş gibi yaşayacak” diye haykırıyor… Hayret verici bir durum. Şunu da belirtelim ki, kardeş gibi yaşamamak, birlikte yaşanmayacak ve düşman olunacak anlamına gelmez.

Ayrıca, Laiklik; devlet ve din işlerini birbirinden ayırmaktır. Kur’an’da, kasten birini öldürene “Kısas” uygulanması Farz kılınmıştır.[9] Yani, birinin canını kasten alanın (maktulün ailesi affetmezse) canı alınır.

Peki, Islam Devleti olmadan üzerimize Farz kılınan bu hükmü nasıl uygulayacağız?

Bunu da geçelim, madem Laiklik; din ile devlet işlerini ayırıyor… Devlet dine, din de devlete karışamıyor, o halde M. Kemal hangi hak ve yetkiyle Ezan’dan “Allah” ismini çıkarıyor? Hangi hak ve yetkiyle “Türkçe ibadet” ucubeliğini uygulamaya kalkışıyor? Bu noktada birçok soru sormak mümkün, ancak reddiyemizin hacmini aşacağı için bu kadarı ile iktifa ediyoruz.

***

Dördüncü ve son mesele…

“Sözde” Hoca, M. Kemal’i; “çok ileri görüşlü” (hocaların kafalarını kesmesi olsun medreseleri ve tekkeleri kapatması olsun) her konuda “attığı adımları bilen, ne yaptığından haberdar” şeklinde tarif ediyor.

Daha sonra M. Kemal’i kendine siper ederek bu devlete hainlik yapanlardan bahsediyor. M. Kemal’in yolunu, kendisini siper edenlerin bozduğunu söylemek istiyor.

Bu ne çelişki böyle? Hani M. Kemal “çok ileri görüşlüydü”? Neden bu tehlikeyi önceden görüp müdahale etmemiş? Hocaları asıp, keserken ileri görüşlü oluyor da, kendisini siper ederek yolunu saptıracak (!) olanları neden fark edemiyor? Halbuki, M. Kemal’in Ismet Inönü’ye “Benden sonra senin gelmen için lâzımını yapmalıyız”[10] dediğini Kazım Karabekir Paşa hatıralarında yazmıştır.

Yani, Devletin başına geçecek olan idareciyi bile kendi tespit etmiş zaten. Peki bu “sözde” Hoca buna ne diyecek? Hocaların kafalarını kesen M. Kemal, onların kafalarını neden kesemiyor, hatta onlara mevki ve makam tahsis ediyor?

M. Kemal ve avenesinin aynı ideolojiyi temsil ettikleri, CHP’nin Mayıs 1935 tarihinde toplanan Dördüncü Büyük Kurultayı’nda kabul edilen CHP Programı’nda açıkça görülmektedir. Programın “Giriş” kısmında şöyle yazmaktadır:

“Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına temel olan ana fikirler, Türk Devrimi’nin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işlerle, yalın olarak ortaya konmuştur. Bundan başka, bu fikirlerin başlıcaları, 1927 yılında Parti Kurultayı’nca da kabul olunan tüzüğün genel esaslarında ve Genel Başkanlığın, aynı kurultayca onanmış olan bildiriğinde ve 1931 kamutay seçimi dolayısiyle çıkarılan bildirikte saptanmıştır.

Yalnız birkaç yıl için değil, **geleceği de kapsayan** tasarılarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır.

Partimizin güttüğü bütün bu esaslar, **Kamâlizm** prensipleridir.”[11]

“Geleceği” de kapsayan tasarıların ana hatları bile CHP’nin 1935 yılında toplanan ve M. Kemal’in de iştirak ettiği Dördüncü Büyük Kurultay’ında kabul edilmiştir. Daha bunun neresi inkar ediliyor?

Bu “sözde” Hoca’ya bu kadar cevap yeterli… M. Kemal’in “Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları…”[12] hezeyanına…

Inkılabı; “…din ve mezhep bağı yerine kişilerini Türk milliyetçiliği etrafında toplamak”[13] şeklinde tanımlamasına, Kur’an’daki bir Sure için haşa “tiksindirici” demesine[14], “Müslümanlığı bir yana bırakalım” sözüne[15], veya Ikre, Bismi, Rabbi” yani “OKU” ayetine haşa “safsata” demesine[16] değinmeyeceğiz bile.

“Sözde” hocadan bu konuları tekrar araştırmasını rica ediyoruz. Kendisini tevbe etmeye ve yanlışını düzeltmeye davet ediyoruz.

Belki cevabımız biraz ağır olmuş olabilir… Kimseye saygısızlık yapmak niyetinde değiliz. Ancak “sözde” hoca, asılsız beyanlarına aldanıp batılda inat edenleri düşünmesi lazım. Neticede yarım hekim candan, yarım hoca imandan edermiş.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Kazım Karabekir, Istiklal Harbimiz, Türkiye Yayınevi, Istanbul 1960, sayfa 7.

[2] Atatürk Ansiklopedisi, May Yay., cild 1, sayfa 148.

[3] 9-Tevbe Suresi 122.

[4] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı İdim, Yayına hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 39, 60.

[5] 5-Maide Suresi 90.

[6] Mesela, 5-Maide Suresi 44, 48, 49.

[7] 49-Hucurat Suresi 10.

[8] 4-Nisa Suresi 144.

[9] 2-Bakara Suresi 178.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

[10] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 123, 124.

[11]  CHP Programı, Partinin Dördüncü Büyük Kurultayı Onaylamıştır, Mayıs 1935, Ulus Basımevi, Ankara, 1935.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/30/iste-putculugun-resmi-vesikasi-kamalizm-prensipleri/

[12] M. Kemal Atatürk, TBMM Zabıt Ceridesi, cild 20, Içtima 1, 1.11.1937, sayfa 3. Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/24/m-kemal-ataturkun-gokten-indigi-sanilan-kitaplar-sozunu-savunanlarin-iddialarina-reddiye-cevap/

[13] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, sayfa 240.

Ayrıca bakınız;

Behçet Kemal Çağlar, Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri, Türk Dil Kurumu (TDK) Yayını, Ankara 1968, sayfa 159.

- Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler, Ankara 1946, sayfa 5.

[14] ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ, sayı 423, Ankara, 17 Mart 1933, Konu: Türkiye’de din, MÜNHASIRAN MAHREM, Saygıdeğer Hariciye Vekili, Washington.

ABD Dışişleri Arşivi’ndeki bu raporu, Rıfat N. Bali Türkçe’ye çevirip “Toplumsal Tarih”e yazdı. Ayrıca Milliyet Gazetesi’nde haber olarak yayınlandı, bakınız: Milliyet, 7 Eylül 2006.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/22/milletimiz-kurandan-tiksinir-mi-hasa-peki-m-kemal-ataturk-ne-diyor/

[15] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

[16] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*