Kuran düşmanı Bay Necati’nin ibretlik ölümü

Kuran düşmanı Bay Necati’nin ibretlik ölümü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk ve sağında M. Necati

***

M. Kemal Atatürk’ün, Mustafa Necati’nin ölümüne adeta “hüngür hüngür” ağladığını Falih Rıfkı Atay “Çankaya” adlı kitabında yazmıştır. Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün M. Kemal Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan ile 17 Nisan 1976 günü yaptığı söyleşide de Atatürk’ün Mustafa Necati’nin ölümüne ağladığı bildirilir:

“Prof. Dr. Utkan Kocatürk – Peki, Atatürk’ün en sevdiği kimseler kimlerdi? Meselâ Mustafa Necati’nin ölümünde ağlamış değil mi?

Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan – Evet, öyle.

Prof. Dr. Utkan Kocatürk – Yani Atatürk’ün gerçekten samimî olarak değerine inandığı ve ölümüne üzüldüğü kimseler?

Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan – Valla her arkadaşına önem verirdi.. Yalnız Necati Bey’den… işte o, yeni harflerin kabul edildiği senedir ve öyle bir ani ölümü, onda büyük tesir yapmıştı ve acımıştı çok.. Yani çok şey bekliyordu ondan.. (…) Ben tanımadım uzun boylu, ama vefat ettiği zaman Atatürk çok üzülmüştü.. Biliyorum, ağladı..”[1]

***

Şimdi gelelim M. Kemal’in çok değer verdiği M. Necati’nin ölümüne…

BAY NECATININ OLÜMÜ

Onk. Dr. Haluk Nurbaki

Rahmetli babam o zamanlar Konya’nın tek gazetesi olan “Babalık” gazetesinin başyazarı idi. Ondan işittiğim şu olayı aynen naklediyorum:

“Devrin ilk Maarif Vekillerinden (Milli Eğitim Bakanı) Necati Konya’ya gelmiş ve Latin harflerinin üstünlüğünü(!) anlatmak üzere bir konferans düzenlemişti. Şehrin her tarafına yapıştırılan ilanlarda:

“Eski Harflerle Birlikte Kur’an’ı da Tarihe’e Gömdük” yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10’da verileceği belirtiliyordu.

Akşam, mükellef bir ziyafet verildi. Yemekten sonra bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastahaneye kaldırılarak ameliyat edildi. Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok, bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur’an’a dil uzatmıştı. Gece yarısı, imkansız denebilecek bir şey oldu ve Bay Necati’nin yatağı yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamıştı. Ertesi gün saat 10’da, yani konferansın yapılacağı bildirilen saatte öldü.”

Kur’an’ı tarihe gömmek isteyenler, tarihin en kokuşmuş sahifelerine gömüldüler.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Prof. Dr. Afet İnan’la Bir Konuşma (1976), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 3, cild 1, Temmuz 1985.

[2] Zafer Dergisi, sayı 213, 1994. (NOT: Resmi kayıtlara göre Ankara’da ölmüş.)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlı’nın Borçları – Osmanlı Devleti’nin ne kadar borcu vardı?

Osmanlı’nın Borçları – Osmanlı Devleti’nin ne kadar borcu vardı?

Kemalistlerin Osmanlı ile ilgili uydurmalarından biri de “Türkiye’nin Osmanlı’nın borcunu ödediği ve Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne hiçbir şey kalmadığıdır.” Halbuki, Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne fabrikalar, hastahaneler, okullar, Üniversiteler, Askeri yapılar vesaire[1] dışında 161 milyon lira nakit kağıt para kalmıştır.[2] Bozuk paraları saymıyoruz…

Lozan Antlaşması sonrasında Türkiye’nin kabul ettiği Osmanlı Borçları ise 107.830.608 liradır.[3]

Demek ki kemalistlerin iddia ettikleri gibi Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne borç değil; servet kalmıştır. Üstelik kalan para miktarı nakit, ödenecek borç ise taksitlendirilmiştir. Ayrıca ödemede bir hayli kolaylık sağlandığının altını çizmek gerekir. Sanki dünyanın parasını “şırak” diye bir taksitle ödemişler gibi tantana yapıyorlar. Aslında Osmanlı’dan kalan meblağ ile kolaylıkla bir taksitle ödenebilirdi. Ödenecek borç ile ilgili sağlanan kolaylıklara kısaca değinmekle iktifa ediyoruz…

22 Nisan 1933’de Fransa ile “1933 Paris Borç Itilafnamesi” imzalandı.

Anlaşmaya göre;

- Lozan’da ödenmesi öngörülen 107.830.608 liralık borç, 80.219.666 liraya indi.[4]

- Türkiye’nin yıllık borç ödeme miktarı 2 milyon altın Türk lirasından 700.000 altın Türk lirasına indirildi.

- Borçların en değerli dövizle ödenmesi yerine Fransız frankı ile ödenmesi kararlaştırıldı.

***

4 Mayıs 1936’da ise Fransa ile Paris’te bir ödeme planı antlaşması imzalandı. 1936–1940 dönemi için geçerli olan bu anlaşmaya göre;

- Türkiye 700 bin altın lira olan yıllık taksitlerin % 50’sini teşkil eden yaklaşık 42.500.000 Fransız frangını döviz olarak ödeyecek, diğer % 50’yi teşkil eden miktar için Fransız hükümeti Türkiye’den mal alacaktı.

***

Türkiye’nin döviz sıkıntısı nedeniyle 18 Temmuz 1938’de Paris’te bir antlaşma daha yapıldı.

Anlaşmaya göre;

- Borçların taksitleri % 100’ü mal bedeli olarak ödenecekti.

Bu borç, son ödeme tarihi olarak kararlaştırılmış olan 1983 yılından 29 yıl önce, yani 1954’te Adnan Menderes Hükümeti döneminde ödenmiştir.

***

Milyonlarca lira bırakan Osmanlı’yı kötülüyorlar ama Lozan masasında milyonları düşmanlarımıza bırakan ve topraklarımızı peşkeş çekenleri alkışlıyorlar. Bu tezadı nasıl izah edeceğiz peki?

Türk Heyeti Lozan’da, Yunan işgalinin sebep olduğu tamirat parasını dört miylon altın olarak istemişti. Bunu Ismet Inönü Meclisin gizli celsesinde şöyle ifade etmişti:

“Müttefiklere vereceğimiz para Yunanlılarla bizim aramızdaki tamirata gelince; Yunanlılar memleketimizi işgal ettikleri esnada tahrip etmiş oldukları her nevi gerek alıp götürdükleri, gerek öldürdükleri hayvanat ve her cins eşya ve zahire gibi vücuda getirdikleri maddi zararları alelmüfredat heyeti mecmuasının esmanını tamirat parası olarak istedikki dört milyon altun para olarak istedik.”[5]

Evet, yunanlılardan 4 milyon altın tamirat parası istenmiştir, ancak Lozan Antlaşmasının 59. maddesinde belirtildiği gibi bu haktan “feragat edilmiştir.”

Lozan Antlaşmasının 59. Maddesi:

“Yunanistan, Anadolu’da, savaş yasalarına aykırı olarak, Yunan ordusu ya da Yunan yönetiminin eylemleriyle işlenmiş zararları onarma yükümünü kabul eder. Öte yandan, Türkiye, Yunanistan’ın, savaşın uzamasından ve savaş sonuçlarından doğan mâlî durumunu dikkate alarak, onarımlar karşılığı olarak, Yunan Hükümetine karşı yöneltebileceği her türlü zarar-giderim isteminden kesinlikle vazgeçer.”[6]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Lozan Antlaşması’nın 59. maddesi

***

Halkın evi, tarlası, bağ ve bahçesi tahrip edilmiş, hayvanları telef olmuş, kadınlara tecavüz edilmiş, hunharca cinayetler işlenmiş ve bunlara rağmen M. Kemal Atatürk ve adamları halkın hakkını bu canilerden almamış. Kimin hakkını hangi hakla bağışlıyorsunuz? Kimin hakkından hangi hakla feragat ediyorsunuz? Bunları bağışlamak milletimize ihanet değil de nedir? Kararı Millet versin.

Lozan’daki mâlî kayıplarımız bununla sınırlı değil.

Birinci Cihan Harbi başladığı zaman, henüz harbe dahil olmadığımız bir sırada Ingiliz tersanelerine 3 harb gemisi ısmarlamış ve bunların bedellerini de fiilen ödemiştik. Fakat Ingilizler bu gemilere, henüz Türk Bayrağı çekilmeden el koymuşlar ve ne gemileri ne de bir haksız iktisap mevzuu teşkil eden bedelleri iade etmişlerdi. Lozan müzakereleri sırasında, “Sutlan Osman”, “Sultan Reşad” ve “Fatih” adlarını taşıyan bu 3 dretnot’un tamamen ödenmiş bulunan 12 milyon Ingiliz altını tutarındaki bedelleri de aramızdaki muallak mâlî mes’elelerden biriydi.[7] Işte bu gemilerin bedelleri de Lozan’da bırakılmıştır.

Sultan Osman-ı Evvel Dretnotu

***

Reşâdiye Dretnotu

***

Bu hususta o günkü hükümetin reisi Hüseyin Rauf Orbay şu bilgiyi vermektedir:

“Sonra, Dünya Savaşı ibtidasında, henüz bizim harbe girmediğimiz günlerde inşaları tamamlanıp bedelleri de tarafımızdan tamamen ödenmiş olduğu halde memleketimize getirilecekleri sırada Ingilizler’in elkoymuş oldukları Sultan Osman, Sultan Reşad ve Fatih dretnotlarımızın, tahminen 12 milyon Ingiliz altını tutarı bedellerinin geri verilmesi meselesi vardı. Bu, Ingilizler’in sarih borcu idi…”[8]

Ingilizlerin sarih borcu idi ama Lozan Antlaşmasının 58. maddesi mucibince Türk tarafı bu haktan da feragat etmiştir. Lozan Antlaşmasının bahsi geçen 58. maddesi günümüz Türkçesi ile şöyle:

“Bir yandan Türkiye ve öte yandan (Yunanistan dışında) öteki Bağıtlı (sözleşmeli) Devletler, bu Devletlerle (tüzem kişileri de kapsamak üzere) uyruklarının, 1 Ağustos 1914 tarihiyle İşbu Andlaşmanın yürürlüğe giriş tarihi arasındaki süre boyunca uğramış oldukları, gerek savaş eylemleri, gerekse zoralım, haciz, dilediği gibi kullanma ve el koyma tedbirlerinden doğan kayıp ve zararlardan dolayı her türlü parasal istemde bulunma hakkında karşılıklı olarak vazgeçerler.”[9]

Lozan Antlaşması’nın 58. maddesi

***

Gördüğünüz gibi, Lozan’da, Britanya hükümetince 1914 yılında haksız ve hukuksuz bir şekilde el konulan savaş gemileri için ödenmiş bulunan paradan feragat edildi. Oysa Lozan masasında bırakılan gemilerin geriye dönük olarak gecikme bedeli tahsil edilmek istense bir hayli para yapar.

Reşâdiye Dretnotu için Ingiliz şirketi Armstrong ve ortaklarına birinci taksidin ödenmesine dair Sultan Mehmed Reşâd’ın 17 Recep 1331 tarihli Irade-i Seniyye’si.

***

Nitekim Selahattin Ayyıldız ve Aslıhan Sarp’ın 1992 yılında Tempo Dergisinde yayınlanan “Ingiltere’den 32 Trilyonluk Alacağımız Var.” başlıklı araştırmalarına göre bu miktar;

yüzde 5 faiziyle birlikte 32 trilyon lira tutmaktadır. Zincirleme faiz hesabıyla daha fazla tutar.[10]

1994 yılında yapılan bir araştırmaya göre bu para 103.865.725.000 liraya ulaşmaktadır.[11]

Yaklaşık 104 Trilyon lira !

Gel de Üstad Kadir Mısıroğlu’nun o muhteşem 3 cildlik eserinde sorduğu gibi; “Lozan zafer mi, hezimet mi?” diye sorma.!

*

Reşâdiye Dretnotu’nun Denize Indirilme Töreninden fotoğraf

***

Son olarak Üstad Kadir Mısıroğlu’nun Osmanlı borçlarıyla ilgili yorumuna yer veriyoruz (Parantez içindekiler bize ait) :

“Osmanlı Devleti’ni bu borçlanmadan dolayı her vesile ile kınayanlar hiçbir zaman dörtyüz milyon lirayı tecavüz etmemiş (aşmamış) bulunan Osmanlı Borçlarına mukabil bugün milyarlarca doları aşan borçlarımızı, acaba nasıl izah edebilirler? Hem de o borçların “Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Idaresinin” mevcûdiyeti dolayısıyle devletimizi bir nevî ecnebi vesâyeti altına soktuğunu iddia edenler bugünkü “Türkiye’ye Yardım Konsorsiyumu” karşısında neden aynı itirazları serdetmiyorlar? Zira bu iki müessese arasında fiilî ve hukûkî bakımdan hiçbir fark mevcud değildir. Üstelik o devlet bugünkünün aşağı yukarı yirmi misli genişlikteki arâzisine ve yıkılış halinde bulunmanın doğurduğu çeşitli mâlî krizlere rağmen bugünkünün onda biri kadar bile borçlanmış değildi. Bugün her doğan çocuğun bilmem ne kadar borç ödemek mükellefiyeti ile hayata gözlerini açtığı ve “uçan kuşlara bile borcumuz var” tarzındaki harcıâlem kıymet hükümlerine rağmen Osmanlı Devleti’nin hâlâ en âdi bir propaganda uslubuyla kötülenmekte bulunmasını izaha imkân yoktur!.. Üstelik Osmanlı Devleti’nde bu borçlanma hadisesi bugünkü batılılaşma taraftarlarının öncüleri (yani M. Kemal ve avenesinin öncüleri) olan Tanzimat ricali tarafından gerçekleştirilmiştir.”[12]

Üstada saygılarımızı sunuyor ve ellerinden hürmetle öpüyoruz. Allahu Teala uzun, sağlıklı ve razı olacağı bir ömür nasip etsin… Amin.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne intikal eden yapılar için şu iki yazıya bakılabilir;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/20/osmanli-devletinde-fabrikalar-matbaa-osmanli-geri-kaldi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/14/sultan-ikinci-abdulhamid-han-doneminde-yapilan-bazi-eserler/

[2] Gülten Kazgan, Türk Ekonomisinde 1927-35 Depresyonu, Kapital Birikimi ve Örgütleşmeler, Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal Tarihiyle Ilgili Sorunlar, Sempozyum Bildirileri içinde, sayfa 232, 233.

[3] Faruk Yılmaz, Osmanlıdan Cumhuriyet’e Dış Borçlar (Düyun-u Umumiye), Berikan Basın Yayın LTD. ŞTİ. 2003, Ankara.

[4] Faruk Yılmaz, Osmanlıdan Cumhuriyet’e Dış Borçlar (Düyun-u Umumiye), Berikan Basın Yayın LTD. ŞTİ. 2003, Ankara.

[5] Ismet Inönü’nün Meclisin gizli oturumunda yaptığı konuşmanın ilgili bölümü için bakınız; TBMM Gizli Celse Zabıtları, Içtima 196, 21.2.1339, Celse 2, sayfa 1293.

[6] Lozan Antlaşması, Madde 59.

[7] Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi?, cild 2, Sebil Yayınevi, 6. basım, Istanbul 1992, sayfa 388, 389.

[8] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Istanbul 1965, sayfa 103, 104.

[9] Lozan Antlaşması, Madde 58.

[10] Selahattin Ayyıldız ve Aslıhan Sarp, “Ingiltere’den 32 Trilyonluk Alacağımız Var”, Tempo Dergisi, Istanbul 1992, sayfa 58.

[11] Metin Ayışığı, “Yeni Belgelerle, Reşadiye ve Sultan Osman-ı Evvel Zırhlılarının Müsaderesi Olayı -Gaspçı Devlet, Ingiltere-”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, sayı 8, Istanbul Ekim 1994, sayfa 46, 47.

[12] Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi?, cild 2, Sebil Yayınevi, 6. basım, Istanbul 1992, sayfa 393 (dipnot: 308).

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürkçü Profesör’ün dinimize hakareti ve cevabımız

Atatürkçü Profesör’ün dinimize hakareti ve cevabımız

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

1. Hezeyan: “Ibadet dili Türkçeleşmeli”

diyen cehalet abidesine soruyoruz; Türkiye’de yalnızca Türkler mi yaşıyor? Islam, alemşümul / evrensel bir dindir ve dili de evrensel olmalıdır.

Ayrıca Allahu Teala’dan indirilen orijinal lafız ile okunması gerekiyor. Ayet’te “Kuran’dan okuyun” buyuruluyor, “meallerinden okuyun” buyurulmuyor. Edebiyat ve belagatta zirve olan Arapça dilinden, Türkçe’ye çeviri yapılınca Ayetler’de mana kaybı meydana geliyor. Bu yüzden onlarca Meal var, hangisini okuyalım? Kur’an’ı anlamak istiyorsan “namaz dışında” tefsirinden okursun. Ancak ibadette huşu esastır.

Sen ibadet ediyor musun da, ibadetin Türkçeleşmesi gerektiğinden bahsediyorsun? Türkçe olunca ne değişiyor? Sana ne milletin ibadetinden? Hrıstiyanların ve yahudilerin ibadet dillerine neden karışmıyorsun?

***

2. Hezeyan: “Camii’lerde Namaz vakti Namaz kılınsın ve Namaz’dan sonra semah yapılsın, hatta tabiki saz da çalınsın”

diyen ağızı ishal olmuş bu yaratığa soruyoruz; Camii’ler dingonun ahırı mı? Saz çalmaya çok meraklıysan git Anıtkabir’de çal, hatta zil takıp oyna. Camii’ye saz sokmaya cüret ediyorsun da, Allah celle celaluhu’nun emri olan baş örtüsünü Meclis’e niye sokmuyorsun?

***

3. Hezeyan: “5 vakit Namaz için Camii’lerin masrafları ve verilen emekler”

diye dert yanmış Atatürkçü Profesör… Her yerde M. Kemal’in heykelleri / putları dikili duruyor, bunların masraflarından ve harcanan emekten neden bahsetmiyorsun? Milyonlarca heykelin faturasını sen cebinden mi ödedin “sözde” Profesör? O ucube heykellerin restorasyonuna kaç para verdin, birazda bunlardan bahset. Hem o Camii’lerin hepsi devlet tarafından mı yapılıyor? Halk, arasında para toplayıp yapıyor… Nerene dokundu?

O Camii’leri satıp yine CHP’ye parti binası mı yapalım? Yine fuhuşhane mi yapalım? Meyhane mi yapalım? Anlaşılan o günlerin özlemiyle yanıp tutuşuyorsun, fakat atı alan Üsküdar’ı geçti… Bunu artık o kuş beyinli kafalarınıza sokun.

***

4. Hezeyan: “Camii’lerin sosyal hiç bir faydası yok”

diye gürlemiş… Camii’lerin sosyal hayata faydaları sayılamayacak kadar çoktur… Peki Anıtkabir’e gitmenin sosyal ne faydası var? Her darbe yiyişinizde toplanıp cümbür cemaat Anıtkabir’e şikayete gidiyorsunuz… Totemci ilkel yaratıklar sizi.

***

5. Hezeyan: “Ezanlar vakit bildirmek içindir, insanları rahatsız etmek için değildir”

buyurmuş Prens cenapları (!)… Bunun neresini düzeltelim? Vakit bildirmek içinse vaktini bildiriyor, neden rahatsız oluyorsun. Ezan’ın manevi boyutunu bilmenizi sizin gibilerden beklemek saflık olur. Ayrıca Ezan yalnız vakit bildirmek için değil, aynı zamanda namaza teşviktir. “Hayye ale’s-Salâh” ne demek? “Haydin namaza!” demek. “Hayye ale’l-Felâh” ne demek? “Haydin kurtuluş ve felâha!” demektir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz neden başkasına değil de ilk ezanı “sesi güzel” olan Hz. Bilâl-i Habeşî ‘ye (radıyallahu anh) okutmuş? Bunun hikmetini anlayamadıysan nasıl profesör oldun?

Iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek müslümanlar olarak bizim vazifemizdir:

Al-i İmran Suresi (Elmalılı meali)

110 - “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır.”

Ey kemalist profesör! Sen namaza teşvik edilmesini engellemek mi istiyorsun? Sen yahudi meşrepli misin?

Maide Suresi (Elmalılı meali)

78 – 79 -  “İsrailoğullarından o küfredenler, hem Davud’un hem de Meryem’in oğlu İsa’nın dili ile lanetlendiler. Bu, onların isyan etmeleri ve hakkın sınırlarını aşmakta olmaları yüzündendi. İşledikleri bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmezlerdi. Gerçekten ne kötü iş yapıyorlardı!”

Şu ayette tarif edilenlerden misin?

Maide Suresi (Elmalılı meali)

58 - “Namaz için ezan okuduğunuz zaman, onu bir eğlence ve oyun yerine koyuyorlar. İşte bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.”

Kilise çanlarından niye şikayetci değilsin Atatürkçü profesör?

***

ADD yani Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Panelinde konuşmuş, daha doğrusu konuşturmuşlar ve salonda kimse bu adama tepki göstermemiş…”Ben müslümanım” diyen ve hala bu yahudi bozuntularının oyunlarına bilerek alet olanlara yazıklar olsun.

Madem Kur’an’ı anlamak istiyorlar, o halde buyrun size Elmalılı mealinden birkaç ayet (bakın bakalım M. Kemal’in yaptıkları bu ayetlere uyuyor mu) :

Nisa Suresi (Elmalılı meali)

60 - Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.

61 - Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin!” denince, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

***

Maide Suresi (Elmalılı meali)

44 - İçinde hidayet ve nûr bulunan Tevrat’ı, elbette biz indirdik. Müslüman olan peygamberler, yahudiler hakkında hükmederler, kendilerini Tanrıya adamış zâhitler, âlimler de, Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden (onunla hüküm verirler) ve onun Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

49 - Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.

50 - Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

***

Daha fazla Ayet için tıklayın:

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk şapka ile Sabetay Sevi’nin intikamını mı aldı?

M. Kemal Atatürk şapka ile Sabetay Sevi’nin intikamını mı aldı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Hahamlar ve Yahudi dininin sembolü Şapka

***

Bildiğiniz gibi, 31 Mayıs 1665 tarihinde “Mesih” olduğunu iddia eden ve “dönmelik” olarak bilinen bir mezhep kuran Sabetay Sevi, Osmanlı Devleti’nde Saray’da muhakeme edilmişti… Konuşulanları tercüme eden ise Cerrah Kasım Paşa idi. “Mesih” iddiasında bulunduğu için Sabetay Sevi’den mucize göstermesi istenmişti.

Peki, gösterebildi mi?

Bu sorunun cevabı için Sabetay Sevi konusunda en önemli araştırmacılardan biri olan Gershom Scholem’in kitabına bakalım:

“Cerrah (Kasım Paşa) ona “Bir mucize gösterebilir misin?” diye sordu. “Hayır” cevabını alıncada “O halde senin akıbetinin ne olacağı bellidir” dedi. Bunun üzerine Sabatay Sevi, diz çökerek Müslümanlığa kabu­lünü istirham etti. **Yahudi şapkasını yere atarak tükürdü** ve Yahudi dini aleyhine konuştu.”

Ingilizcesi şöyle:

“(The physician…) asked him whether he could perform a miracle, Sabbatai answered that he could not. The physician then told him that his fate was sealed unless he converted to Islam, whereupon Sabbatai fell on his knees, imploring the sultan to accept his conversion **and he threw his Jewish hat down and spat on it** and reviled the Jewish religion and publicly desecrated the name of Heaven.”[1]

Mucize gösteremeyen Sabetay Sevi, idam edileceğini anlayınca “güya” Müslüman oldu ve “Yahudi şapkasını yere atarak tükürdü”.

Yani yahudi dininin sembolü olan şapkayı yere attı ve üzerine tükürdü. Hani şu M. Kemal Atatürk’ün Müslüman millete zorla giydirdiği yahudi dininin sembolü olan şapkayı.

Padişahın huzurunda yere atılıp üstüne tükürülen “yahudi dininin sembolü olan şapka”, M. Kemal Atatürk tarafından Müslüman milletin başına kanun zoruyla geçirilmiştir. Karşı çıkanlar ise darağaçlarında sallandırılmışlardır.[2]

Acaba M. Kemal, Müslüman millete zorla şapka giydirmekle Sabetay Sevi’nin intikamını mı alıyordu?

Kesin olarak bilemiyoruz ama bildiğimiz bir şey var, o da 1626 yılında Sabetay Sevi’nin doğduğu şehir olan Izmir’in; M. Kemal Atatürk tarafından 16.06.1926 tarihinde ziyaret edilmesidir. 6 sayısının yahudilerde özel bir anlamı olduğu söylenir. Bu konu, numeroloji ilmi alanına girer, ancak burada bir mesaj verildiği akla gelmiyor değil… Düşündürücüdür.

Hele, Eliezer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi’nin, M. Kemal’in 30 Eylül 1911’de Kudüs Kamenitz Oteli’nde kendisine “Sabetay Sevi’nin soyundan geldiğini” söylediğini iddia etmesi[3], bizi daha çok düşündürüyor. Öte yandan, Sabetay Sevi’nin Selanik’i ziyaret ettiği ve Selanik’in Yahudi ve Sabetayist kenti olduğu bilinen bir gerçek.[4]

M. Kemal Atatürk’ün Selanik’te Sabetayist Şemsi Efendi mektebinde okuduğu da altı çizilmesi gereken başka bir ayrıntı.[5]

Yukarıdaki suale ve daha başka birçok suale cevap bulabilmek için bu girift ilişkiler ağının mutlaka araştırılması gerekiyor.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Gershom Scholem, Sabbatai Sevi, The Mystical Messiah, 1626-1676, Bollingen series XCIII, Princeton Uni­versity Press, sayfa 680.

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[3] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-sabetayist-miydi/

Ayrıca bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/01/yahudi-yazardan-sok-iddialar-ataturk-donmeydi/

[4] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/28/selanik-bir-yahudi-kenti-kemalist-kaynakli-paylasim/

[5] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/30/m-kemal-ataturkun-ogretmeni-semsi-efendinin-gercek-ismi-simon-zvidir-kemalist-kaynakli/

***

Sabetaycılık hakkında sitemizdeki bazı konular:

*

Sabataycılık (Dönmelik) hakkında kısa bilgi:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/sabataycilik-donmelik-hakkinda-kisa-bilgi/

***

Sabetayistler nerelerde ikamet ediyorlardı ? (Kemalist kaynaklı paylaşım) :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/26/sabetayistler-nerelerde-ikamet-ediyorlardi-kemalist-kaynakli-paylasim/

***

Neden Gavur Izmir? (Kaynağımız bir kemalist) :
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/23/neden-gavur-izmir-kaynagimiz-bir-kemalist/

***

Atatürkçü Düşünce Derneği ve Sabetaycılar:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/24/ataturkcu-dusunce-dernegi-ve-sabetaycilar/

***

Ittihat ve Terakki, Selanik Dönmeleri (Sabetayizm), Masonlar, Yahudiler ve Sloganları:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/20/ittihat-ve-terakki-selanik-donmeleri-sabetayizm-masonlar-yahudiler-ve-sloganlari/

***

Türkiye’nin uygarlaştırılmasında (!) Sabetayist rolü:
http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/18/turkiyenin-uygarlastirilmasinda-sabetayist-rolu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

“Ingiltere Kralı M. Kemal Atatürk’ün elini öptü” yalanı

“Ingiltere Kralı M. Kemal Atatürk’ün elini öptü” yalanı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

(Nelerle uğraşıyoruz)

Bu kadar da yalan olmaz ki kardeşim… Bu kemalistler “kime” çekti acaba???

Hani ufak atsınlar da civcivler yesin diyeceğim ama, Üniversite öğrencisi geçinenler bile bu yalana aldanıyorlar veya aldanmak işlerine geliyor.

Ingiltere Kralı, güya M. Kemal Atatürk’ün elini öpmüş. Fotoğrafın (solda) çekildiği tarih 24 Temmuz 1927…

Oysa Ülkemize ilk gelen Ingiltere Kralı 8′inci Edward o tarihte daha Kral bile değildi. Kendisi 20 Ocak 1936 yılında Kral olmuş ve 4 Eylül 1936′da Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Yüklediğimiz fotoğraf (sağda) bu ziyaretten çekilmiştir. Sol fotoğraftaki adam ise, halktan herhangi birisidir.

Nitekim fotoğrafı bilgisayar ortamında renklendiren Ateş Akkor, koleksiyonundaki bu fotoğrafı “Yaşamın Içinden Cumhuriyet ve Atatürk Fotoğraf Sergisi”nde sergilemiş ve yaptığı açıklamada o adamın halktan herhangi birisi olduğunu söylemiştir.

Kaldı ki, Ingiliz kültüründe saygıdan dolayı “erkeklerin” eli öpülmez. Yalnızca “kadınların” eli öpülür. Eğer kemalistlere göre M. Kemal Atatürk “kadın” veya “kadına benzer” bir şey ise, o halde sorun yok. Inanmaya devam edebilirler.

Insan, “ATA’mı öveyim” derken rezil bile edebiliyor.

Düşünsenize…

Bu kemalistlerden biri (erkek) diplomat oluyor ve bir Ingiliz diplomatına; “Sizin kralınız bizim ATA’mızın elini öptmüştü” diyor…

Rezalet.!

Adam;

“Ben de sizin elinizi öpeyim *Madam* !!!” demese bari…

Aslında gayrimüslim kralların hepsi M. Kemal Atatürk’ün elini öpmeliydi. Zira onların yüzyıllarca Haçlı Seferleriyle yapamadıklarını birkaç yılda yapmayı başarmıştır. Hilafeti ve Allahu Teala’nın emrettiği Islam kanunlarını ülkemizde uygulamadan kaldırmıştır.

 

**********

 

KAYNAK:

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, Ücretsiz Kitap: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 502.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemal Kılıçdaroğlu küfürlerinin tarihsel kökeni: Atatürk küfürleri

Kemal Kılıçdaroğlu küfürlerinin tarihsel kökeni: Atatürk küfürleri

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, CHP’nin kurucusu ve ilk Genel Başkanı M. Kemal Atatürk’ü birçok yönden örnek aldığını görüyoruz. Bunlardan biri M. Kemal’in takıyye politikasıdır.[1]

Bir başkası ise M. Kemal Atatürk’ün küfretmesi, hakaret etmesidir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde ettiği küfürlerden bazılarını şöyle bir sıralayalım:

“Ileri derecede geri zekâlı”

“Hain”

“Elin parasıyla gerdeğe girmek”

“Angus”

“Herhalde onu dinleyen pek çok ülke affedersiniz kıçıyla gülmüştür”

“Çapsız”

“Hergele”

“Deli”

“Kalpazan”

“Ulan”

“Ana… a… a…”

***

Şimdi de M. Kemal Atatürk’ün eseri “Nutuk”ta[2] geçen küfürlerden bazılarını yazalım:

“Bedbaht” (sayfa 6)

“şuuru milliyi felce uğratmak” (sayfa 7)

“hainane teşebbüsat” (sayfa 7)

“insanlık evsafından mahrum” (sayfa 13)

“menfi ruhlu kimseler” (sayfa 38)

“zavallılar” (sayfa 71)

“zevatı malumenin hıyaneti” (sayfa 120)

“zatı gafil” (sayfa 180)

“her türlü habaset ve hıyanet ve acz ü meskenet” (sayfa 180)

“şeytanetkâr tedbirlerle milleti iğfal etmek” (sayfa 200)

“şahsi hırs ve menfaat veya hiç olmazsa cehalet” (sayfa 201)

“aciz zavallılar” (sayfa 225)

“akıl ve ferasetlerindeki mahdudiyet” (sayfa 225)

“tab’ ve ahlaklarındaki za’ıf ve tereddüt” (sayfa 225)

“akl-ı eblehfiribane” (sayfa 227)

“milleti iğfal ve meskenete irca maksadı güdenler” (sayfa 228)

“nazır (Bakan!) diye toplanmış birtakım sebükmağzan” (sayfa 230)

“alçak bir padişahın deni fikirleri” (sayfa 230)

“heyeti fesadiye” (sayfa 235)

“ahlaksızlıklarıyla tanınmış eşhas” (sayfa 235)

“sakim ve hayvanca bir düşünce” (sayfa 236)

“bihissü idrak insanlar” (sayfa 239)

“eblehane, echelane ve miskinane hareket” (sayfa 239)

“teşebbüsatı melanetkârane” (sayfa 264)

“fesat tohumları” (sayfa 264)

“eşhası muzırra” (sayfa 264)

“hafif” (sayfa 285) Refet Paşaya diyor

“memleketi baştan başa ateşe vermek için olanca vüs u gayretiyle çalışmak” (sayfa 291)

“maksadı mahsusu hainane” (sayfa 325)

“namus ve mukaddesat hakkında laubali ve gayrıhassas” (sayfa 355)

“cebin, imansız, cahil” (sayfa 361) Rauf Beyin de (Orbay) aralarında bulunduğu Milli Mücadele taraftarı olan kendi arkadaşlarına diyor.

“çirkin gururlarını tatmin” (sayfa 361)

“ikbal, haset, vehim ve ila gibi avamil ile hareket edenler” (sayfa 376)

“paralı uşak” (sayfa 501)

“millet meclisine kadar girebilmiş vatansızlar” (sayfa 502)

“hayasız, hadnaşinas” (sayfa 543)

“küstah” (sayfa 543)

“pest ve erzel tıynette” (sayfa 543)

“aciz ve korkak insanlar” (sayfa 637)

“müfsid mikroplar” (sayfa 639)

“mülevves bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayakları” (sayfa 688)

“idrakten mahrum, vicdandan mahrum” (sayfa 689)

“sefil” (sayfa 693)

“Âciz, âdi, his ve idrakten mahrum bir mahlûk” (sayfa 694)

“pespaye” (sayfa 694)

“sefil ve caniyane maksat” (sayfa 851)

“gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet” (sayfa 898)

***

Bunları okurken bile insanın kalbi daralıyor, ruhu daralıyor.

Bu arada, Kılıçdaroğlu ile M. Kemal’in küfürleri arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır.

M. Kemal Atatürk’ün hakaret ettiği insanların neredeyse tamamına yakını Milli Mücadele’nin önde gelen isimleridir. Örneğin bir yerde Refet Paşa’ya, ki kendisi M. Kemal’le 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkanlar arasında bulunuyordu, “hafif”, başka bir yerde ise Rauf Orbay ve diğer arkadaşlarına “cebin, imansız ve cahil” diyor.

Hakaret ettiği insanlar arasında Cafer Tayyar, Kazım Karabekir ve Nureddin Paşalar da var. Bu insanlar o dönem kendisine cevap verememişlerdir, zira aralarında Karabekir Paşa’nın da bulunduğu bazıları siyasetten uzaklaştırılmışlar… Halide Edip, Adnan Adıvar, Rauf Orbay vs. gibi yine Milli Mücadele’nin önde gelen isimleri yurt dışında sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Bazıları ise bilindiği gibi Istiklal Mahkemeleri’nde yargılandılar.

Hatırlayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan önceki CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, telefonların dinlemesiyle ilgili yaptığı bir açıklamada “insan, açar telefonu isterse iktidara da küfreder. Şöyle ağız tadıyla küfredemez olduk” diye yakınıyordu.

Siyaset ve devlet adamlarına yakışmayan bu küfürler, CHP’lilerin karakter yapıları hakkında bize bir fikir vermektedir.

Elbette, “kötü söz sahibine aittir.”

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/20/kemal-kilictaroglunun-degisim-vurgusu-ve-kemal-ataturkun-takiyye-politikasi/

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk’ü tanımayan Atatürkçüler

Atatürk’ü tanımayan Atatürkçüler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

(Fotoğraf: 1 Mayıs Kutlamalarından)

Bir insan işte ancak bu kadar kandırılabilir: Sarıklı Kemalist…

Arkadaşım, M. Kemal Islam’ın sembolü olan sarık’ı atmış ve yahudi dininin sembolü olan şapkayı getirmiştir. Dolayısıyla sarık ile M. Kemal birbirine zıttır. Iki zıd şey ise bir arada bulunamaz

***

Eğer;

1 – Atatürk’e K”a”mal yerine K”e”mal diyorsanız

2 – Atatürk’ün Ingilizlere karşı savaştığını zannediyorsanız

3 – Atatürk olmasaydı Ezan-ı Muhammedi okunmazdı diyorsanız

4 – Atatürk’ün demokrasi getirdiğine inanıyorsanız

5 – Balıkesir’de Zağanospaşa Camii’nde yaptığı konuşmanın samimi olduğunu düşünüyorsanız

6 – Atatürk’ün müslümanlara hizmet ettiğine inancınız tam ise

7 – Müslüman olup “Kahrolsun Şeriat” diyorsanız

8 – Şapka kanunu çıkaran Atatürk’ün “kalpaklı” fotoğrafını internette Profil resmi yapmışsanız

9 – Osmanlı Devleti’ni düşmanların yıktığını ve bunun üzerine Atatürk’ün düşmanları kovup Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu düşünüyorsanız

:

fena halde kandırılmışsınız demektir.

Çünkü;

1 – Atatürk’ün ismi K”e”mal değil K”a”mal’dır.[1]

2 – Milli Mücadele’de Atatürk’ün ordusu, Yunan ordusundan başka kimseye karşı savaşmamıştır.[2]

3 – Ezan-ı Muhammedi’yi yasaklayan bizzat Atatürk idi.[3]

4 – Demokrasiye Atatürk’ün ölümünden 8 yıl sonra geçilmiştir. Buna rağmen tek parti rejiminde bile Milletvekillerini bizzat Atatürk’ün seçtiği, gerektiğinde meclisten uzaklaştırdığı ve hatta Istiklal Mahkemeleri’nde yargılayıp astığı bir rejimin adına demokrasi demek, Taksim Meydanı’nda, “Dünyanın en büyük kerizi benim!” demekten şüphesiz daha yüz kızartıcıdır.[4]

5 – Atatürk, Balıkesir’de Zağanospaşa Camii’nde yaptığı konuşmada, Kur’an’ın Anayasa olduğunu da söylemişti, ancak daha sonra bunun aksini yapmıştı. Bu durumda, aynı konuşmada “Allah birdir” diyen adamın sözüne inanmak amiyane tabiri ile saflıktan başka bir şey değildir.[5]

6 – Nutuk’ta “müslümanlığı bir yana bırakmak”tan bahseden ve din derslerini kaldıran birinin Müslümanlara hizmet ettiğini söylemek gafilliktir.[6]

7 – Şeriat, Allah ve Rasulünün koyduğu Islam kanunlarıdır.[7]

8 – Şapka kanunu çıkaran ve buna karşı gelenleri darağaçlarında sallandıran bir adamın “kalpaklı” resmini paylaşmak; üzerinde kemalist ideolojinin beyin yıkama faaliyetinin başarıyla tatbik edildiğini gösteren en bariz delildir.[8]

9 – Osmanlı Devleti’ni yıkan Atatürk idi.[9]

 

**********

 

DELILLERIMIZ:

[1] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/27/ataturkun-ismi-kemal-mi-kamal-mi/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

[3] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

[4] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[5] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/14/m-kemal-ataturkun-balikesir-hutbesiyle-ilgili/

[6] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[7] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/m-kemal-ataturk-neyi-kaldirmis-turk-dil-kurumu-cevaplasin/

[8] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[9] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/16/osmanliyi-kim-yikti-osmanliyi-ataturk-yikmadi-yalani/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık (5 Bölüm)

Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık (5 Bölüm)

***

Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık – Bölüm 1

TÜRKİYE İLE RUSYA

Sovyet Rusya Yardımları:

Rusya’da iç savaşın Sovyetler lehine gelişme göstermesi üzerine, Çarlık yanlısı beyaz ordulara yardım amacıyla 1919 yılı başlarında Ingiltere, Fransa, Italya ve Yunanistan Kırım’a 850.000 kişilik kuvvet göndermişlerdi. Zor durumda kalan Sovyet yöneticileri, Milli Mücadeleyi ilgi ile izliyorlardı. Anadolu ve Trakya’da Müdafaai Hukuk derneklerinin kurulmasını ve halkın yabancı işgallere karşı silahlı Kuvayi Milliye birlikleri kurmasını, bir çeşit komünist ihtilali hazırlığı olarak değerlendiriyorlardı. Izvestia gazetesi, başlayan Türk ihtilalinin Sovyetlerin Ekim ihtilalinin bir benzeri ve devamı olacağını belirtiyordu.

Nihayet 16 Mart 1921 günü Moskova Andlaşması imzalanmıştır. Andlaşmadan sonra Sovyetlerden önemli miktarlarda para ve silah yardımı sağlanmaya başlanmıştır. Kurtuluş Savaşı süresince Sovyet Rusya’dan sağlanan para yardımı, 11 milyon altın Ruble ile 100.000 lira değerindeki külçe altındır. Sovyetler silah olarak da dört tümeni donatmaya yeterli 37.812 tüfek, 324 makineli tüfek, 66 top ve bunların cephanesini vermişlerdir.[1]

Bu zikrettiklerimiz yalnızca “dış” yardımlardır, iç yardımlara ve halktan alınan vergilere konumuzun hacmini aşacağı için değinmedik…

Ancak eldeki Osmanlı ve Rus altını ile Fransa’dan 1500 adet hafif makineli tüfek ve cephanesi satın alınarak ordunun en büyük eksikliği giderilmiştir. Ayrıca satın alınan 200 adet kamyonetle ordu ilk kez motorlu ulaşıma kavuşmuştur. Italya’dan Rus altını karşılığında 20.000 adet tüfek, 20 adet uçak ve çeşitli malzemenin satın alındığını belirtmek gerekir.[2]

Bolşevik Rusya’nın Türkiye’ye karşı ilgisi, Büyük Millet Meclisinin kurulmasından çok önce başlamıştı. Batı emperyalistlerine karşı kurtuluş mücadelesi yapan Türkiye, Rusya’yı nasıl tabiî müttefik saymış ise, Rusya da içinde bulunduğu şartlar sebebiyle Türkiye’yi tabiî müttefik saymak zorunluğunda idi. Bolşevik Rusya’nın durumu, az çok Türkiye’ye benziyordu. Rusya, çetin bir iç savaş içinde idi. Itilâf Devletleri, Bolşeviklere karşı savaşan Çarlık taraflısı Rus kuvvetlerini her bakımdan destekliyorlardı. Polonya ile yaptığı savaşta yenilgiye uğramıştı. Bolşevik Rusya’nın menfaatleri, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Türkiye ile dostluk kurmayı gerektiriyordu.

Şöyle ki: Rusya ve Türkiye aynı düşmanlarla mücadele ediyorlardı. Hiç değilse, mücadele kazanılıncaya kadar işbirliği yapılmalıydı, Ingiltere; Istanbul’a, Anadolu’ya, Kafkaslara, Iran’a ve Afganistan’a hakim duruma gelmekle Rusya’yı güneyden kuşatmış oluyordu. Üstelik Ingiltere, Istanbul’un ve Boğazların kontrolünü elinde bulunduruyordu. Yunanistan’ı Anadolu’ya yerleştirerek, bu kanaldan Anadolu’nun kontrolünü de sağlamak istiyordu. Büyük Savaşın sonunda özgür Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan devletlerinin kurulmasına önayak olmuş ve böylece Rusya’yı hem Güney Kafkasya’dan, Bakü petrollerinden yoksun bırakmış, hem de bu stratejik bölgede Rusya’ya karşı bir baraj kurmuş bulunuyordu. Bu baraj veya “Cordon sanitaire”, ancak Türk-Rus işbirliğiyle yıkılabilirdi. Istanbul, Boğazlar ve Anadolu’nun Türklerin elinde bulunması ve Rusya’ya dost bir Türkiye’nin yaşaması, Rusya’nın güvenliği bakımından son derece önemliydi. Nitekim, Ikinci Dünya Harbinde bu gerçek bir kere daha anlaşılmıştır. Bütün bunların dışında, Rusya ideolojik durumu bakımından da Türkiye ile dostça ilgilenmekte idi. Yeni rejimi Rus toprakları üzerinde yerleştirme çabası ve III. Enternasyonalin kararları, Rusya’nın Türk kurtuluş hareketine seyirci kalmasını önlüyordu. Müslüman Türk halkına yapılacak yardım, müslüman doğu halklarının sempatisini sağlıyacak, Moskova’nın prestijini arttıracaktı. Komünist Enternasyonal’in icra komitesi, 1 Mayıs 1919 da yayınladığa bir bildiride, Türkiye’ye önemli bir yer ayırmış, “Türkiye’nin işçi, asker ve köylüleri”ne seslenerek, başladıkları Ihtilâli başarıya ulaştırmalarını ve kendi “Kızıl Ordu”sunu ve “Işçi, asker ve köylü Sovyetleri”ni kurmalarını istemiştir.

Komünist Enternasyonal’in ve dolayısiyle Sovyet liderlerinin, Türkiye ile doktrin açısından ilgilenmesini tabiî karşılamak gerekir. Fakat, bu konuda, Sovyet liderleri arasında bir düşünce birliği olduğunu sanmıyoruz. Nitekim, Türkiye ile Rusya arasında temaslar başladıktan sonra bu münasebetin bir dostluk andlaşmasına ulaşması, bir çok kesintilere uğramak sureti ile, bir hayli uzun sürmüştür. Fakat, gerçek olan şudur ki, Türk Millî kurtuluş hareketinin kendilerinde bir müdahale ve zorlamayı gerektirmeksizin kendilerince bir sosyalist ihtilâle dönmesi Bolşevik Rusya’yı memnun edecekti.[3]

13 Eylül 1919 günü G. W. Çiçerin ve Neriman Nerimanof’un imzaları ile Türkiye Işçi ve Köylü’lerine hitaben yayınlanan bir bildiride, doktriner konulara hiç değinilmeksizin, Ingiltere’nin Istanbul ve Boğazları ele geçirdiğinden, Türkiye, Iran, Afganistan ve Kafkasları egemenliği altına almak üzere olduğundan söz edilmiş ve bu durum karşısında Türk anavatanının kurtarılmasının, ancak, Türk işçi ve köylüsünün çabasına kaldığı belirtildikten sonra “Rus işçiler ve Köylüler Hükümeti”nin Türkiye’ye kardeşlik elini uzatmaya hazır olduğu ifade edilmiştir.”[4]

Rus resmî şahsiyetleri, Türkiye ile kurulacak dostluk için rejim konusunda bir tâviz istemedikleri halde, aksi kanaatte olanların düşüncelerine, Baku Kongresinde Mutişev adlı bir Kafkas delegesinin şu sözleri örnek teşkil eder: “M. Kemal’in hareketi bir millî kurtuluş hareketidir. Biz bunu destekliyoruz, çünkü emperyalizme karşı yaptığımız mücadele sona erer ermez, bu hareketin bir sosyal ihtilâle döneceğine inanıyoruz.”[5]

Sovyet milletler komiserliğinin “Rusya’nın ve doğunun bütün müslümanlarına” seslenen bir bildirisinde de şöyle denilmektedir: “Istanbul, müslümanların elinde kalacaktır. Türkiye’nin taksimine ve Türkiye topraklarından bir Ermenistan kurulmasına dair olan andlaşma da yırtılmış ve yok edilmiştir.”[6] Ruslar henüz Erzurum Kongresi (23 Temmuz 1919) yapılmadan önce Anadolu’da belirmeye başlayan millî hareket ile ilgilenmişlerdi. Bu dönemde Istanbul ve Anadolu’daki millî şefler ile Rusların bazı temaslar yaptıklarını biliyoruz, Istanbul’daki temaslar, yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi, eski Ittihatçılarla olmuştu. Anadolu’da ise, biri Balıkesir’de bulunan Kâzım (Özalp) Beyle, diğeri de Havza’da bulunduğu sırada M. Kemal Paşa ile yapılmıştır. Kâzım (Özalp) Paşa bu teması bize şöyle anlattı: “Balıkesir’e bir Türk tercüman ile bir gün bir Rus geldi. Teklifi şu idi: Siz memleketinizi kurtarmak için Yunanlılara karşı savaşıyorsunuz. Bolşevik Rusya ile birlik olduğunuzu ilân ederseniz, istediğiniz kadar silâh ve para veririz. Ben, böyle bir şeyi ilân etmeyiz, fakat para ve silâh verirseniz alırız, dedim.”[7]

M. Kemal Paşa’nın Havza’da bulunduğu günlerde (25 Mayıs 12 Haziran 1919) bir Rus Albayı (ünlü Rus Mareşali Budiyenny) Havza’ya gelerek M. Kemal Paşa ile görüşmüştür.[8] “Albay Budiyenny” ile M. Kemal Paşa arasında geçen konuşmalar, çok dolaylı olarak nakledildiğinden, üzerinde bir yorum yapma imkânı yoktur. Esasen önemli olan husus böyle bir görüşmenin yapılmış bulunmasıdır. Yoklama mahiyetinde olan bu ilk temaslardan sonra, ilk resmî temas Büyük Millet Meclisinin açılışından iki gün sonra (26 Nisan 1920) M. Kemal Paşa’nın Lenin’e gönderdiği, askerî ve siyasî bir ittifak yapılarak batı emperyalizmine karşı birlikte mücadele edilmesi teklifini taşıyan mektup ile başlar. Bu mektuba, 3 Haziran 1920’de Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin cevap vermiştir. M. Kemal Paşa’nın Lenin’e yazdığı mektuptan sonra Rusya’ya iki defa heyet gönderilmiş ve ikinci heyet ile birlikte (1920 Aralık ayı) Moskova büyükelçiliğine tâyin olunan Ali Fuat Paşa da Moskova’ya gitmiştir. Türk elçilik heyetinin 19 Şubat 1921’de Moskova’ya varması ile yarıda kalmış müzakereler yeniden başlıyarak, 16 Mart 1921 tarihli Moskova Andlaşması imzalanmıştır.[9]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 49, 51.

[2] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 48.

[3] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 450.

[4] Prof. Dr. Fahir H. Armaoğlu, Siyasi Tarih – Ankara 1964, sayfa 630.

[5] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Siyasî Tarih – Ankara 1964, sayfa 637.

[6] Kâzım Karabekir, Istiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, Istanbul 1960 sayfa 709. (Bu bildirinin tarihi belli değildir. Ancak, Kâzım Karabekir Paşa, 6 Mayıs 1919 tarihli bir telgrafında bu bildiriyi sonradan ele geçirdiğini yazdığına göre, bildirinin 1919 yılı Mart veya Nisan aylarında yayınlanmış olması gerekir.)

[7] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 454. Sabahattin Selek: “8.12.1959 günü yaptığımız görüşme notlarından.” (Kâzım Paşanın Rus ile yaptığı görüşmenin tarihini kesin olarak öğrenemedik. Fakat 1919 yılı Haziran ayında yapılmış olması muhtemeldir).

[8] Samih Nafiz Tansu, Iki Devrin Perde Arkası, (Albay Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları). Hilmi Kitabevi, Istanbul 1957.

[9] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 455.

********************

********************

********************

*

Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık – Bölüm 2

TÜRKİYE İLE İNGİLTERE

Ingilizler M. Kemal Atatürk ile yapmış oldukları gizli anlaşma gereği olsa gerek, Milli Mücadele lehine birçok hamle yapmışlardır. Bu hamlelerin M. Kemal’in asıl amacına nasıl hizmet ettiğini anlayabilmek için: “M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır” başlıklı konumuzu okumanızı tavsiye ediyorum. Ancak bu konumuzda da Kurtuluş Savaşı’nda Ingilizlere karşı savaşılmadığı ve ingilizlerin M. Kemal kuvvetlerinin kazanmasını istediklerini gösteren bazı bilgilere yer verelim. Yine de belirttiğim gibi, “M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır” başlıklı konumuz mutlaka okunmalıdır.

***

M. Kemal Hareketinin emperyalist devletlere karşı olmadığı, silahlı çatışmanın başladığı dönemde de sık sık dile getirilmişti. Ege’yi temsilen 23 Ağustos 1919’da Alaşehir’de toplanan kongre, oybirliğiyle aldığı bir kararla, Ingiliz Generali Milne’ye çektiği telgrafta şunları bildiriyordu:

“Izmir Ili ve Balıkesir bağımsız sancağı, Türk ve Müslümanların birlik olarak düzenli örgüte bağlı milli kuvvetleriyle savundukları nokta, sadece Yunanlıların haksız ve hilekâr saldırılarına ve bu işgal saldırılarında işledikleri cinayet ve kötülüklere engel olmaktan ibarettir. **Itilaf (Ingiliz, Fransız vs.) devletlerine karşı çıkma fikri, hiç kimsenin aklından geçmeyen boş bir düşüncedir.** Bundan dolayı, Büyük Kongre (Alaşehir), bütün düşünen insanlık tarafından haklılığının ve meşruluğunun onaylanacağı inancında bulunduğu Kuvayı Milliye eylemlerinden, **Müttefik birliklerine karşı saldırı anlamı çıkarılmasını, şu kesin gerçekler karşısında büyük bir insafsızlık sayar.** Kongre bundan dolayı derin üzüntüsünü sunar. Küçük Asya’da Müttefik Devletler Başkumandanı bulunmanız nedeniyle, daha çok kan dökülmesini önlemek amacıyla, **Yunan birliklerinin şimdiki yerlerinden daha ileri gitmemeleri için emir buyuracağınız konusundaki soylu açıklamanız, Kongre üyelerini derin bir minnet, şükran hissiyle duygulandırmıştır.** Pek soylu ve pek insancıl olan şu asil arzu, kuşkusuz ki, en büyük övgülere değer, yüksek ve soylu bir yaklaşımın ürünüdür.”[1]

Telgrafta ayrıca;

“Eğer Izmir yöresinin işgalinde kesin bir politik zorunluluk görüldüğü takdirde… zalim ve gaddar Yunan askeri tarafından değil, insanlık ve uygarlıkla donanmış olan uygar **Itilaf devletleri (Itilaf Devletleri: Ingiltere, Fransa vs.) askerleri tarafından gerçekleştirilmesi” ! isteniyordu.[2]

Aydın’da, Muğla yöresi Umumi Milli Kuvvetler Komutanı Demirci Mehmet Efe de; “**Gerçi çok terbiyeli** davrandıkları ve her türlü **yardımı yaptıklarından dolayı,** Italyanlardan **sızlanacak bir şeyimiz yok ise de, eğer herhangi bir hükümet bizi kontrol edecekse, bu işin daha büyük ve daha aydın bir devlet tarafından yapılmasını yeğ tutardık”** diyor.[3]

M. Kemal Atatürk 17 Kasım 1918 tarihinde, Istanbul’da kendi parasıyla çıkardığı “Minber” gazetesinde yayımlanan söyleşisinde şöyle der: “Bu harpte Ingilizlerle Arıburnu, Anafarta ve Filistin cephelerinde karşı karşıya bir çok muharebeler verdim… **Kalbimde kin ve düşmanlık hissiyatı yer bulmamıştır.** Ingilizlerin Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin bağımsızlığına riayette gösterecekleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin **Ingilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olamayacağı** kanaatiyle etkilenmeleri pek tabiidir.”[4]

Ertesi gün, 18.11.1918 günlü Vakit gazetesinde yayımlanan söyleşisinde yine bu doğrultuda konuşmuştur:

“Hükümetimizle mütareke imzalayan devletlerin ve bu devletler adına Mütareke Şartnamesi’ni yapan **Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmek istemem**; eğer sözkonusu şartname hükümlerinin uygulanmasında yanlış anlamaya neden olacak yönler görülüyorsa, bunun sebebini derhal anlamak ve muhataplarımızla **anlaşmak** lazımdır.”[5]

Zaten Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası çelişkiler, I. Emperyalist Savaş’ın bir Türk-Yunan savaşı biçiminde sürmesine neden oldu. Başlangıçta Yunanlılara destek vermelerine rağmen, Ingiliz emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin söz konusu olduğu koşullarda, bu desteğin 1921’den itibaren çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra Ingiltere’nin temel siyaseti, Doğu’da Bolşevizmin yayılmasını durdurmaktı. Ingiliz desteği kalktığı andan itibaren de Yunanlıların Anadolu’da barınma şansı yoktu. Bu nedenle Türk-Yunan savaşı abartıldığı kadar önemli bir savaş değildi. Zaten Milli Mücadele’nin seyri de Ingilizlerin takındığı tavra göre biçimlenmiştir.[6]

Ismet Inönü Cumhuriyetin ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte; “Istiklâl mücadelesinin başarısı da esasında Ingilizlerin barışa karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur” diyor.[7]

“Güçlü yönetimini merkeziyetçi temellere oturtmuş bir Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme konusunda ihtiyaç olan her türlü savunma görevini üzerine getirecektir.”[8] Milli Mücadele’nin aynı zamanda Ingiliz ve diğer Itilaf Devletleri’yle de bir savaş olduğu sonradan uydurulmuştur.

Yanında (Almanya gibi güçlü bir devlet başta olmak üzere) ittifak devletleri varken yenik düşen imparatorluğun bir başına bunların tamamıyla başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi. Dolayısıyla “yedi düvelle savaş” bir efsanedir. Zaten emperyalistler Anadolu’ya yerleşmek niyetiyle girmediler ve savaşmadan da çekildiler. Çekilirken de Fransızlar Türklere, Yunanlılara karşı kullanacakları silahlar sattılar. “Bazı Fransız subaylarının kurtuluş ordusu saflarında savaştığı rivayet edilir.”[9] Italyanlar da kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayı Milliye’ye yardım ediyorlardı. Ingilizlerin asıl amacı Anadolu topraklarının bir bölümünü ele geçirmek değil, Doğu sömürgelerinin güvenliğini sağlamaktı.[10]

Istiklâl Harbinde yalnız Yunanlılarla değil, bunların gerisinde asıl Ingiltere ile harb ettiğimiz yolunda ötedenberi söylenip gelen sözler gereğinden fazla ciddiye alınmamalıdır.[11] Nitekim Yakın tarihimizde değerli araştırmalar yapan Prof. Jaeschke, 1937’den sonra yayınlanan Ingiliz ve Amerikan kaynaklarını da tetkik ederek yazdığı son etüdünde bize kanaatimizi doğrulayan yeni bilgiler vermektedir.

Profesör Jaeschke şöyle diyor: “Birinci Dünya Harbinde, Ingiltere, Anadolu’nun paylaşılmasına katılmamıştır. Fakat, Allenby’nin göz kamaştırıcı başarıları, Ingiltere’yi kendi başına, Osmanlı devletiyle mütareke yapmaya ve uygulanmasını üzerine almaya ve herşeyden önce Ingiliz menfaatlerinin uğrayacağı zararlar düşünülmeden, sözde esaret altındaki azınlıkların kurtarılmasını eline almaya sürüklemiştir. Fakat, Kars ve Izmir olayları, Rumların ve Ermenilerin Ingiliz ordusunun itibarını yükseltecek insanlar olmadıklarını göstermişti. Ermeni dostu sıfatiyle Türkiye’ye gelen Amerikalılar, hattâ Ingilizler, Türk dostu olarak dönmüşlerdi. Kan dökülmelini enlemeye çalışan Ingiliz Yüksek Komiserleri ve yardımcıları, kısa zamanda, Yunanlı müttefikin haklı olduğundan şüphelenmeye başlamışlardı. Atina’daki Ingiliz elçisi bir raporunda ‘Yunanlıların şahsiyeti çekici değildir. Türk karakteri ise, Ingiliz duygularına daha yakındır’ diyordu. (…) tanınmış Ingilizlerin kurdukları Osmanlı Cemiyeti, Lloyd George’a yazdığı bir mektupta yalnız Ingiltere ve Hindistan menfaati adına değil, dünya barışı için de, Türkiye’nin Trakya, Anadolu ve başkenti Istanbul’dan mahrum edilmiyeceği yolundaki sözüne bağlı kalmasını istiyordu (12 Şubat 1920). Lloyd George, Ingiltere’de, Türkler lehine uyanan sempati duygularını üzüntüyle karşılarken, Izmir çıkarmasını tasvip etmeyen Ingiliz Genel Kurmay Başkanı Sir Henry Wilson, eski Türk dostluğuna dönülmesini hararetle arzu ediyordu. Bu zat, 1920 sonlarına doğru, Ingiliz politikası, M. Kemal ile dost olmaktır, diyordu. 1921 sonlarında Churchill de, M. Kemal ile anlaşmaya yanaşmıştı. Istanbul’daki Ingiliz kuvvetleri kumandanlığına yeni tâyin olunan Sir Charles Harrington’a 14 Aralık 1921de yazdığı bir mektupta, Genel Kurmay Başkanı Wilson: ‘Yapacağımız en doğru hareket Istanbul’dan çıkıp gitmek ve Türklerle dost olmaktır’ diyordu”.[12]

Lloyd George’a rağmen, Ingiliz menfaatleri uğruna gerçeği söylemekten ve yazmaktan çekinmeyen askerler ve politikacılar azımsanacak gibi değildi. Venizelos ve Lloyd George, birbirlerini karşılıklı etkiliyerek kendilerini büyük bir ihtirasa kaptırırlarken, soğukkanlı düşünenler, Türklerin kazanmasını temenni ediyor, ellerinden geleni yapıyorlardı. Henüz Izmir’in Yunanistan’a verilmesi kararlaştırılmadan böyle bir ihtimalin belirmesi üzerine, Ingiliz Dışişleri Bakanlığındaki iki uyanık memur ile ünlü tarih profesörü Toynbee bu konuda bir rapor hazırlıyarak hükümeti muhtemel bir hataya karşı uyarmışlardı. Bu raporda Izmir yerine Doğu Trakya’nın Yunanistan’a verilmesi tavsiye ediliyordu. Gerekçe olarak da, Yunanistan’ın kendi başına Anadolu’da barınamıyacağı ve başarısızlığa uğrayacağı, Yunanistan’da da Venizelos’un iktidardan düşeceği, halbuki Yunanlıların doğu Trakya’da kendi güçleri ile tutunabilecekleri gösterilmişti.[13]

Gerçekleri sonradan farkedenlerin başka bir örneğini de eski dışişleri bakanı Balfour’un şahsında görmekteyiz. Amerika’nın Berlin sefiri Gerard, Balfour’a çektiği 15 Şubat 1921 tarihli telgrafta, Balfour dışişleri bakanı iken Ermeniler hakkındaki vaadini hatırlatarak “Büyük Britanya’nın Ermeni meselesi hakkındaki Amerika kamu oyunu göz önünde bulundurmasını şiddetle istiyoruz ve Türkiye meselesinin, andlaşmanın Amerika Senatosunda tasdikinden sonra tetkik ve mütalâasının mümkün olup olmıyacağını soruyoruz” diyordu. Balfour’un görüşü değişmişti. Yeni gelişmeler karşısında artık başka türlü düşünüyordu. Bu telgrafa verdiği cevapta kısaca şöyle demekte idi: “insani prensiplere dayananlar hariç olmak üzere Büyük Britanya’nın Ermenistan’da hiçbir menfaati yoktur. Büyük Britanya’nın elinde olmıyan olaylar bu fikrin gerçekleştirilmesini önlemiş ve Türkiye ile barışı geciktirerek kötü sonuçlara sebep olmuştur. Ermenistan’a kuruluş devresinde yardım edecek olan devletin asker kuvveti kullanmaya da mecbur olacağından korkarım. Büyük Britanya şimdiye kadar yaptığı taahhütlerin sorumluluğu altında kalmamak için büyük güçlüklerle karşılaşmış bulunmaktadır. Bunlara bir de Ermenistan’ı ilâve edemez.”[14]

Balfour, uzun cevabında milletlerin mukadderatlarını bizzat tâyin etmeleri prensibine müracaat edildiği takdirde bile, Büyük Ermeni Devletinin kurulmak istendiği bölgede halkın çoğunluğunun islâm olduğuna ve oyların Ermeniler aleyhine çıkacağına ayrıca işaret etmiştir. Yine 1921 yılında Lord Curzon, Ingiltere’nin Atina sefiri Lord Granville vasıtası ile Gunaris’e, Yunanistan’ın, tam bir tarafsızlık politikası takibine karar vermiş olan Ingiltere’ye artık güvenmemesi gerektiğini bildirmiştir.[15]

Ingiliz Yüksek Komiserliğine ve Istanbul’daki Ingiliz Ordusu Başkumandanlığına hâkim olan bu görüş, yani Istanbul’da kuvvetli bulunmak ve mili harekete gözdağı vermek hevesi, 16 Mart 1920 günü Istanbul’un fiilen işgalini hazırlamıştır. Millî Mücadele boyunca Istanbul’da büyük ölçüde bir yeraltı faaliyeti devam etmiştir. Anadolu’ya sayısız silâh ve cephane kaçırılmış, yüzlerce sivil ve askerî şahıs hemen hemen büyük güçlüğe  uğramadan Anadolu’ya geçebilmiştir. Ingiliz yüzbaşısı Armstrong’un acı yakınmalarına rağmen, eğer Istanbul’daki Ingiliz makamları kesin olarak isteselerdi, yeraltı faaliyetini tamamen değilse bile büyük ölçüde önliyebilirlerdi. (…) Sonra Ingilizler, hilâfetten kurtulmak istiyorlardı. M. Kemal Paşa ile bu konuda anlaşabilirlerdi. Fakat, bütün bunları gözden kaçıran Ingilizler, Istanbul’u işgal edip Osmanlı Meclisini dağıtmakla, M. Kemal Paşa’ya ikinci büyük bir koz vermiş oluyorlardı. (Birinci büyük koz yunanlıları Izmir’e çıkarmaktı) M. Kemal Paşa, asıl yapmak istediğini, Ingilizlerin sayesinde artık bundan sonra yapmak imkânını bulacaktı. Burada, Türk kurtuluş hareketine yardım etmek istiyen meçhul bir kuvvetin Istanbul’daki Ingiliz sorumlu kişilerini ve bunlar kanalı ile Ingiliz hükümetini yanıltmış ve teşvik etmiş olmak ihtimali bile akla geliyor. Herhalde bu noktanın aydınlanmaya muhtaç tarafları olsa gerek.[16]

Türk kurtuluş hareketine yardım etmek isteyen bu meçhul kuvvetin kim olduğunu öğrenmek için okumaya devam edelim…

14 Kasım 1918 günü, bir gün önce Istanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan M. Kemal Paşa, Ingilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: “M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Anadolu’da **Ingiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması** gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal Atatürk, bu topraklar üzerindeki **Ingiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır** olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer Ingilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli **Türk valileri** ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde **hizmetlerimi arzedebileceğim** münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”[17]

Zaten daha evvel M. Kemal Atatürk’ün 11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Vahidüddin’e çektiği “çok gizli” telgrafta:

“Derhal Ingilizlerle ayrı **barış yapmak** üzere kendisinin de katılacağı yeni bir Bakanlar Kurulu oluşturulmasını önermesi” yukarıdaki bilgileri doğrulamaktadır.

M. Kemal’in bu ilginç teklifine bakalım…

Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta:

“Müttefiklerle olmadığı takdirde (Ingilizlerle) ayrı olarak ve **mutlaka barışı sağlamak lazımdır** ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır.”

Orijinali: “Müttefiken olmadığı takdirde (Ingilizlerle) münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.”[18]

**********

KAYNAKLAR:

[1] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. Istanbul 1977, sayfa 21.

[2] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. Istanbul 1977, sayfa 22.

[3] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. Istanbul 1977, sayfa 24.

[4] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay., cild 2, sayfa 291.

[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay., cild 2, sayfa 292.

[6] Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul, 1991, sayfa 33.

[7] Milliyet Gazetesi, 29 Ekim 1973.

[8] Scheidmann, ”Milli Mücadele” Sürekli Devrim, sayı 3, Ekim 1978, sayfa 34.

[9] Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, Iletişim Yay., Istanbul, 1989, sayfa 63.

[10] Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul, 1991, sayfa 33.

[11] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 459.

[12] Prof. Jaeschke’nin bu etüdünün tercümesi için bakınız; Tevfik Bıyıklıoğlu, Atatürk Anadolu’da – Türkiye îş
Bankası Yayını, Ankara 1959, sayfa 2-24.

[13] Hikmet Bayur, Atatürk – Hayatı ve Eseri, Ankara 1963 sayfa 328.

[14] Esat Tiras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Ankara 1950, sayfa 709-710.

[15] Albay Bujac, 1918-1922 Yunan Ordusunun Seferleri, Genel Kurmay yayını, çeviri: Kurmay Yarbay: Ibrahim Kemal, 1939, sayfa 217.

[16] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 466, 467.

[17] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 98.

[18] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 2, Istanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.

********************

********************

********************

*

Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık – Bölüm 3

TÜRKİYE İLE FRANSA

Türkiye’nin Fransa ile olan ilişkileri, Türk-Ingiliz ilişkilerine benzememektedir. Bu değişikliğin ilk anda göze çarpan iki özelliği vardır: Millî Mücadele boyunca Türkler ile Ingilizler arasında silâhlı bir çatışma olmadığı halde (Ali Fuat Paşanın Eskişehir üzerine yaptığı harekette bile silâhlı çatışma olmamıştır) Fransızlarla Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgesinde 1920 yılı sonralarından 1921 yılı ortalarına kadar çetin bir savaş devam etmiştir. (Halk savaşıyor) Buna karşılık, Ankara Hükümetini resmen ilk tanıyan Batı devleti Fransa olmuş ve 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara’da yapılan Türk-Fransız Anlaşması ile Fransızlara karşı savaş son bulmuştur.[1]

Harbin başlangıcında, Fransız – Ingiliz menfaat çatışması açıkça belli idi. Topraklarının önemli bir kısmı Almanlar tarafından işgal olunan Fransa, her şeyden önce anavatanı kurtarmak kaygusunda idi. Bu sebeple bütün kuvvetlerini Alman ordusuna karşı kullandığından, ileride kendisine az pay düşer korkusiyle Türkiye aleyhinde önemli askerî harekât yapılmasını istemiyor ve Osmanlı topraklarının bölüşülmesine ait görüşmeleri geciktirmeğe çalışıyordu.[2] Işte, Istiklâl Harbinde Türk-Fransız münasebetlerinin oluşumunu etkileyen, bu çatışmadır. Harbin sonunda, Fransa’nın en önemli meselesi Almanya barışı idi. Almanya’ya bir daha belini doğrultamıyacak ağır şartların yükletilmesine çalışılıyordu. Ingiltere’yi buna razı etmek için de Clemanceau’nun yürüttüğü Fransız politikası, Lloyd George’un dümen suyuna girmişti. Osmanlı imparatorluğundan kopan Arap memleketlerinden daha az pay almaya ses çıkarmayışı, Yunanistan’ın Türkiye aleyhinde büyüyüp kuvvetlenmesine göz yumuşu, hep bu yüzdendi. Halbuki, gerçekte Fransa’nın Orta Doğu’daki menfaatleri, Türkiye’nin yaşamasında idi. Batı Anadolu’nun verimli topraklarını da eline geçirecek, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz bölgesinde bir kuvvet haline gelmesi, ancak Ingiltere’nin işine yarayacaktı. (…)

Fransız, Alman barışı uğrunda yaptığı bunca fedakârlığa rağmen istediğini elde edemedi. Çünkü, Ingiliz siyasetinin değişmez özelliklerinden biri de, harp gayelerine ulaştıktan sonra yenilenlerin safına geçip onları tutmaktır. Böylece, bir denge kurmuş ve kazançlarını korumanın çaresini bulmuş olur. Alman donanması imha edildiğinden, artık Ingiltere için bir tehlike değildir. Diğer yandan, Almanya’nın parçalanması ve güçsüz bir hale getirilmesi, kara Avrupasında Fransız hâkimiyetini sağlıyacaktır. Ingiltere, buna da göz yumamazdı. En azından, yeni bir Alsas Loren meselesi yaratılmamalı idi. Son olarak, harpten önce Almanya, Ingiltere için iyi bir pazardı. Harp sonu güçlükleri ve işsizlerin artışı sebebiyle Ingiltere, Alman pazarına şimdi daha çok muhtaçtı. Fransa, özetlediğimiz bu durumdan dolayı, Ingiltere’den, kopmuştu. Güney Anadolu’da Türklerle yapmakta olduğu savaş, Fransa’ya bir şey kazandırmadıktan başka, Ingiltere’nin işine yarıyordu. Üstelik, ayaklanmış olan Arap milliyetçilerini bastırarak Suriye Mandasını elde tutabilmek için önemli kuvvetlere ihtiyacı varken, Türk cephesinde fena halde hırpalanıp ağır kayıplara uğramanın bir anlamı yoktu; ve sömürgelerinde, Islâm âleminde prestijini kaybetmek tehlikesi günden güne büyüyordu.[3]

Fransa, yavaş yavaş ayılıyordu. Nitekim, Venizelos’un 1920 Şubatında Atina’ya yazdığı telgraflarda Fransa’nın tutumundan şikâyet eden cümlelere rastlamaktayız. Bunlardan birinde, Venizelos, Fransız Başbakanını yola getirilemiyecek bir hâlde bulduğunu belirtiyordu. Durumu daha iyi aydınlatmak için, Paris’teki Yunan elçisinin Venizelos’a yazdığı 25 Mart 1920 tarihli telgrafını buraya alıyoruz:

“Öğleden sonra Millran tarafından kabul edildim, Istanbul’daki müttefikler yüksek komiserleri tarafından gönderilen raporlardan sonra alınan kararları gözden geçirmeyi Mösyö Millran kabul etmiştir, Ingiliz, Fransız, Italyan yüksek komiserleri, Anadolu’ya Ingiliz ve Fransız’lardan oluşan bir kuvvet gönderilmeden ve yeni bir harp yapılmadan Türkiye’ye barış şartlarını kabul ettirmenin imkânsızlığından söz ediyorlar, Ingiliz ve Fransız yüksek komiserleri bu inançlarında kararlıdırlar. Iki komiser, Türklerin önemli kuvvetleri bulunduğuna inanıyorlar. Bu kuvvetler, Millran ile konuştuğum zaman iddia ettiğim gibi 65 bin kişiden ibaret değildirler. Yüksek komiserler, Türklerin katliâm yapacaklarına ve eğer 100 bin kişilik bir kuvvet gönderilmezse Fransa menfaatlerinin tehlikeye düşeceğine inanmaktadırlar. Yunanistan ile olan dostluğu için Fransa menfaatlerinin tehlikeye düşürülmesine kadar gidemiyeceğini Mösyö Millran bana söyledi.”[4]

Clemanceau, çoktan Başbakanlıktan ayrılmıştı. Millran’dan sonra, Leygues’in Başbakanlığı pek kısa sürdü ve 16 Ocak 1921 de Briand Başbakan oldu. Barışseverliğiyle ün yapmış olan Briand, Fransız politikasına hemen yeni bir yön verdi. Sevres Andlaşmasının hafifletilmesi için zorlamaya başladı. Italya da Fransa’yı desteklediğinden Londra Konferansı hazırlandı. Briand, bu konferansta Türkiye’yi açıkça destekliyecek ve Bekir Sami Bey ile bir de anlaşma imzalıyacaktı. Fransız politikasının yön değiştirerek Türkiye lehine kaymasını tarafsız bir gözlemci şöyle anlatır:

“Gerçekten Fransızlar doğudaki Ingiliz rolünü, Ren bölgesi işinde Ingilizlerin yardımlarını görmek için kabul etmişlerdi. Fakat şimdi anlıyorlardı ki, Arabistan’ın paylaşılmasında zararlı çıktıkları gibi padişah hükümetinin Ingiliz nüfuzunu kurması yüzünden Istanbul’daki mevkilerini de elden bırakmışlardı. Ayrıca Yunanistan’ın ikinci Wilhelm’in kayınbiraderi Kral Konstantin’i geri çağırmış olması fena halde keyiflerini kaçırmıştı. Bütün bunlardan başka da Anadolu’da kendilerine verilen toprakların ordu kuvveti ile elde edilemiyeceğine kanaat getiren Italyanlar, Anadolu’daki kıtalarını geri çekmişlerdi. Işte, Kilikya’da ortaya çıkan tehlikeli durumun Fransa’nın doğudaki prestijini zedelemeden önce, sonuç bakımından Ingilizlerin hatırı için girişilmiş bir maceraya son vermek fikri, Fransa’da bu suretle doğmuştur.”[5]

Türk – Fransız münasebetlerini, Piyer Loti ve Klod Farer gibi ünlü Fransız yazarlarının Türkiye lehindeki yazıları da büyük ölçüde etkilemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, zaman zaman bu yazarlara teşekkürlerini iletmiş ve Fransız basını Ankara’ya muhabirler göndererek Türk-Fransız yakınlaşmasına faydalı olmuştur. Ankara Anlaşmasından sonra, Fransa, Türkiye’nin harbi kazanmasını büyük bir samimiyetle istemekte idi. Her ne kadar hâlâ Ingiltere ile bir ittifak cephesinde beraber bulunuyor ise de, Fransa’nın menfaati, şüphesiz Türkiye’nin kazanmasında idi. 1922 Mart ayında Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey, Batının mütareke tekliflerini anlamak üzere Londra’ya gidişinde ve dönüşünde Paris’ten geçmiş ve Fransa’nın Türkiye’yi samimiyetle desteklediğine şahit olmuştur.

Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey, Fransa’da yaptığı temasları bize şöyle anlattı:

“Paris’te Briand’ı köyünde ziyaret ettim. Beni öğle yemeğine alıkoydu. Ona Londra’ya gitmekte olduğumu söyleyerek Ingiliz bakanları ile konuşurken nasıl bir tavır takınmam gerektiğini sordum.

- ‘Doğuda artık tek kuvvet olarak siz kaldınız’ cevabını verdi.

‘Ingiliz bakanları da acaba bunun farkında mıdırlar’ diye sordum.

- ‘Onlar bunu benden daha iyi bilirler’ şeklinde cevap verdi.”

“Londra Konferansından dönüşte Poincare (Bu tarihte, Fransa Başbakanı Poincare idi) beni kabul etti.

Aramızda şu konuşma geçti:

- ‘Alelacele gidişinizin sebebi nedir?’

Fazla kalmakta bir fayda görmüyoruz.

- ‘Mütâreke şartlarını mı beğenmediniz?’

Evet.

- Fakat unutuyorsunuz ki, vatanınız düşman işgali altındadır.’

Evet biliyorum, fakat çıkacaklardır.

- ‘Ne zaman?’

Onu ben bilmem, Genel Kurmay bilir. Vatanımdan tek düşman askeri kalmamalıdır. Mütâreke o vakit olur. Bugün elimizdeki şartları Büyük Millet Meclisi kabul etmez. M. Kemal Paşa kabul etmek şöyle dursun, istekli görünce, Meclis onu Meclisin kapısı önünde asar.

- ‘Meclise hürmetlerimi söyleyin. Mütâreke şartlarını da kabul etmeyin. Fransız hudutlarından çıkıncaya kadar bütün seyahat kolaylıklarınızın sağlanması için gerekli emri vereceğim.’ “[6]

Başka bir örnek vermek gerekirse Milli Mücadele’nin “lider kadrosu”ndan olan Kara Vasıf Bey, 27 Kasım 1919 Heyet-i Temsiliye toplantısında, Fransız elçiliği yetkilileriyle görüşmesini özetlerken şunları söylemektedir:

“Görüştüklerim Karargaha mensup Fransızlarla… Sefarete mensup olanlar dedi ki, ‘siz ne istiyorsanız neşrettiririm, yalnız memleketimin menfaatine mani olmasın.’ Asil bir hanedana mensup imiş. Kendisi asker. Açıkça fikrini sordum.

- ‘Dedi ki, bu gün iki cereyan var: Biri Bolşevizm, diğeri Islamizmdir. Ikisi de en ziyade Ingilizlere müteveccihtir, bize değil, ilerde bize de. Bolşevizmi bırakabiliriz. Fakat Islamizmi bırakamayız. Cezayir, Tunus ilerde oraya da sirayet edebilir. Bizi maddi olarak temin ediniz ki, Pan Islamizmi, Pan Turanizmi gütmüyorsunuz.’

Dedim ki, biz sizin gördükleriniz gibi iki şey görebiliyoruz. Bunlardan biri Islamcılıktır, diğeri asrileşmek. Kendi kendimizi idare edecek bir halde yaşamak. Bunu da Avrupa’dan alacağız. **Islam cereyanları bize iyi değildir. Medeni değildir.** Aynı zamanda istila altındadır. Serbest değildirler dedim… Buna inanmadı. Aynı zamanda inanmış göründü. O aynı zamanda Kürt meselesini intihabata karışmayan Hürriyet ve Itilafı ve Süleymaniye’yi söyledi. Ben de o Ingilizlere karşı Şeyh Mahmud’un hareketidir dedim… Bu, grup halinde bir kabile. Biz istiklâl istiyoruz diyen yoktur… Sizde de sosyalistler böyle istiyor denirse, milletin hepsi tabii böyle değildir dedim.”[7]

Unutmamak gerekir ki, Fransızlar, işgal ettikleri yerlerden çekilirken **10.089 adet tüfek, 1505 sandık cephane ve 10 adet uçağı hediye** adı altında Türk ordusuna bırakmışlardır.[8] Mayıs 1922’de “Helle” isimli bir Yunan Kurvazörünün hücumunu da, Kilikya yakasında **bir Fransız harp gemisi** püskürtmüştür.[9]

Zaten evvelce Fransız sempatizanlarının koruyucu rolünü oynayan Osmanlı Harbiye Nazırlığındaki Fransız irtibat subayı Albay Mougin, kendi hükümetine, Türk toprak bütünlüğünü bir Fransız güdümü altında korumayı öneriyordu.[10] Ancak Saray’ın böyle bir teklifi kabul etmeyeceği de sır değildi. Nitekim Sultan Vahdettin’e (rahmetullahi aleyh) teklifi iletmesi için dönemin başyaveri Naci Bey’e yapılan bu öneri, bizzat Naci Bey tarafından reddedilmiştir. Mougin’in bu gayretleri yanında, esasta Fransızların Türk milliyetçileriyle (M. Kemal Atatürk ve arkadaşlarıyla) ulusal akımın başlangıcından beri, bir anlaşmaya varmak istedikleri gözden kaçmıyordu.[11]

Öte yandan Osmanlı ve Rus altını ile Fransa’dan **1500 adet** hafif makineli tüfek ve cephanesi satın alınarak ordunun en büyük eksikliği giderilmiştir. Ayrıca satın alınan **200 adet** kamyonetle ordu ilk kez motorlu ulaşıma kavuşmuştur.[12]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 470.

[2] Yusuf Hikmet Bayur, Yeni Türkiye Devletinin Haricî Siyaseti, Istanbul 1934, sayfa 10.

[3] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 471, 472.

[4] Yusuf Hikmet Bayur, Yeni Türkiye Devletinin Haricî Siyaseti, Istanbul 1934, sayfa 48.

[5] Norbert Von Bischoff, Ankara (Türkiye’deki Yeni Oluşun Bir Izahı). Çeviri: Burhan Belge, Ulus Gazetesi Tercümeler Kütüphanesi: 9, Ankara 1936, sayfa 146.

[6] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 474. (Sabahattin Selek: “Yusuf Kemal Tengirşek ile 19.12.1959 günü yaptığımız görüşmenin notlarından.”)

[7] Uluğ İğdemir, Heyet-i Temsiliye Tutanakları, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1975, sayfa 132.

[8] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 51.

Ayrıca bakınız;

Le Temps Gazetesi, 7 Kasım 1921.

[9] Dr. Hülya Baykal, “Kurtuluş Savaşı’nda Türk-Fransız Ilişkileri ve Bir Fransız; Türk Dostu Albay Mougin”, Atatürk Yolu, cild 2, No 7, Mayıs 1991, sayfa 488.

[10] Salahı Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1973, sayfa 100.

[11] Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, cild 1, Ankara 1959, sayfa 184.

[12] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 48.

 ********************

********************

********************

*

Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık – Bölüm 4

TÜRKİYE İLE İTALYA

Atatürkçü Sabahattin Selek ile başlayalım:

“Italya da, tıpkı Ingiltere ve Fransa gibi, bir emperyalist devlet olarak yeni sömürgeler kazanmak ve büyümek istiyordu. Onu, Birinci Dünya Harbine sokan tek sebep, bu istekti. Henüz, birkaç yıl önce, 1911’de Trablusgarp ve Bingazi’yi Türklerden almıştı. Akdeniz memleketi olduğu için, menfaatlerini hesaplarken, birinci derecede Akdeniz çevresini düşünmek zorunda idi. Fakat, Ingiltere ve Fransa’nın yanında güçsüz olduğunu da biliyordu. Harp başladığı zaman, Italya merkezî devletlerin dostu idi, fakat harbe girmemişti. Itilâf Devletleri, Italya’yı kendi yanlarında harbe sokmak için, 28 Nisan 1915’de Londra’da yapılan gizli bir anlaşma ile tatmin edici menfaatler gösterdiler. Oniki adayı Italya’ya bırakan ve Anadolu paylaşıldığı takdirde, Italyan payının Ingiltere, Fransa ve Rusya paylarından az olmıyacağını belirten bu anlaşmadan sonra Italya da harbe girdi. Fakat, üç büyük devlet arasında, Osmanlı Imparatorluğunun paylaşılmasına ait, başka gizli anlaşmalar vardı. Bu anlaşmaların hükümleri politik zorunluklar sebebiyle 1916 Eylül’ünde Italya’ya bildirildi. Işte bundan sonra, Italyanların müttefikleriyle olan münasebetleri tatsız bir safhaya girmiştir. Çünkü, Italya, kendi dışında kalan anlaşmalara göre, Anadolu’daki payının Fransız payından az olacağını öğrenmişti. Çekişmeler savaş sonuna kadar sürdü. Yalnız, 1917 Rus Ihtilâli patlayıp, Rus ordusu Alman cephesinde tesirsiz kalmaya başlayınca, Ingiltere ve Fransa, Italya’ya daha çok muhtaç olduklarını gördüler. Italya da işin farkında idi.”[1]

Bu defa, pazarlıklar Rusya olmaksızın yeniden başladı ve Izmir bölgesi de Italya’ya vaadedildi. Rusya’nın tasvibi şartına bağlanan bu anlaşma, Rusya’da Bolşevik rejimi kurulduktan sonra hükümsüz sayılacaktı.[2]

Fakat, paylaşma anlaşmalarının böylesine kaypak bir şekilde gelişmesi, Anadolu’nun asıl sahipleri yararına oluyordu. Çünkü, haksız menfaatler, ortakların arasını açıyordu. Nitekim, Italya, önce kendisine vaad olunan Izmir’in Yunanistan’a verilmesinden ötürü müttefiklerine kızdı ve menfaati icabı Türklere yaklaştı. Kaldı ki, Italya çok ilgili bulunduğu Balkanlarda da (Yugoslavya ve Arnavutluk) tatmin edilmemişti. Italyan ordusu Arnavutlukta güç duruma düşerek oradan çekilmişti. Türkler, Anadolu’da işgallere karşı direniyorlardı, Italya’nın iç durumu karışıktı. Nitti kabinesi, 20 Haziran 1920’de düşmüş, yerine Gioletti Hükümeti geçmişti. Dışişleri Bakanlığına Kont Sforza getirilmişti. Italya’nın dış politikası, bundan sonra daha açık bir renk alacak, bir süre için emperyalist ve maceracı heveslerden sıyrılacaktı. Özellikle, Kont Sforza’nın dışişleri bakanı olması, Türkiye bakımından büyük bir kazançtı.”[3]

Sforza, Mondros Mütârekesinden sonra Istanbul’da Italyan Yüksek Komiseri olarak bulunmuştu, Izmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceğini, 20 gün önce (!!!) Türklere haber vermişti.[4] Sforza, M. Kemal Atatürk ile de ilgilenmişti, Italyan Yüksek Komiserliği, bir gün M. Kemal Atatürk’ün müracaatı üzerine evinin aranılmasını önlemiş (!!!) ve ertesi gün evinin kimse tarafından tecavüze uğramıyacağına dair kendisine bir belge göndermiştir. Araya giren bazı kimselerin aracılığı ile M. Kemal bir Italyan iş adamının bürosuna giderek görüşmüştür. Bu gerçeği gerek M. Kemal Atatürk’ün hatıralarından[5] gerekse Kont Sforza’nın yazdıklarından[6] öğreniyoruz. Kont Sforza aynı eserde M. Kemal Atatürk’ün mason olduğunu da yazmıştır.

Türkiye’deki Italyan işgali, her yerde yumuşak olmuş. Türkler hoş tutulmaya ve kazanılmaya çalışılmıştır. Şüphesiz, böyle hareket etmekle hem Anadolu’daki iktisadî çıkarlarını muhafaza etmeyi, hem de Türklerin Yunanlılara karşı mücadelelerini kolaylaştırmayı düşünüyorlardı. Gerçekten, Italyan işgal bölgesinde, Kuvayı Milliye, kolaylıkla teşkilâtlanabilmiş, Italyanlardan teşvik ve yardım görmüştür. Italyanların, kendi işgal bölgeleri içinde Türk halkına karşı davranışları özetle şu esaslara dayanmakta idi: Yunan ve Ingiliz düşmanlığı telkin etmek. Italya’nın Türklere dost olduğuna herkesi inandırmak. Köylülere iyi muamele etmek. Alış-veriş yaparken fazla para vermek. Dispanserler açarak hastalara parasız bakmak. Çocuklara şefkatli davranmak, çikolata ve hediyeler vermek. Yunan işgal bölgesinden gelen göçmenlere, muhtaç halka yardım etmek (çadır, battaniye, yiyecek vererek). Çiftçilere ve tüccarlara kredi vermek (Bunun için Banko di Roma şubeler açmıştır). Posta teşkilâtı yapmak. Okul açmak. Gençler arasından ücretli askerler toplamak. Türk hükümet memurlarına, subay ve kumandanlara, çay, kahve, şeker, kaşar peyniri gibi sıkıntısı çekilen yiyecek maddeleri ikram etmek. Bozuk yolları yapmak, camileri tamir ettirmek. Italyanlar, Türklerle daima iyi geçinmeye, sevgi ve güvenlerini kazanmaya çalışmışlar ve bir Italyan askeri öldürüldüğü zaman bile hâdise çıkarmaktan çekinmişlerdir.[7]

Nitekim Aydın’da, Muğla yöresi Umumi Milli Kuvvetler Komutanı Demirci Mehmet Efe:

“Gerçi çok terbiyeli davrandıkları ve her türlü yardımı yaptıklarından dolayı, Italyanlardan sızlanacak bir şeyimiz yok ise de, eğer herhangi bir hükümet bizi kontrol edecekse, bu işin daha büyük ve daha aydın bir devlet tarafından yapılmasını yeğ tutardık” demektedir.[8] Itilaf devletleri tarafından aldatıldığını anlayan Italya, Rus altını karşılığında **20.000 adet tüfek, 20 adet uçak** ve çeşitli malzemeyi Ankara hükümetine satmakla[9] kalmamış, kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayı Milliye’ye yardım etmiştir.[10]

Ankara Hükümeti ile Italya arasındaki iyi ilişkiler diğer yandan Italya’nın müttefikleriyle olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiş ve Italya suçlanmıştır. Özellikle Yunanlılar her fırsatta Italya’nın Ankara Hükümeti’ne yardım ettiğini ileri sürmüşlerdir. Anadolu’daki Yunan ordularına başkomutanlık yapanlardan H. Anesti, Türk zaferinden sonra Yunan ordusunun Anadolu’da niçin hezimete uğradığı konusunda açıklamalar yaptı. 10 Eylül 1922 tarihli “Kathimerini” gazetesinde yer alan açıklamalarında H. Anesti, Türkiye’nin Italya’dan aldığı uçaklar konusunda şunları söylemiştir:

“Mükemmel donanımlı uçakları Kemalist orduya götüren bir Italyan gemisinin Mersin’e gitmekte olduğunu haber aldık. Kemalist ordu bu uçaklarla bizden daha güçlü duruma gelmişti. Derhal Italyan kumandan Signor Calamida nezdinde teşebbüse geçerek geminin yükünün boşaltılmamasını talep ettim. Italyan kumandan, ‘bahriye ve dışişleri bakanlıklarına sorması gerektiğini’ söyledi. Bu arada Mersin limanına varan geminin yükü boşaltıldı. Birkaç gün sonra yaptığımız keşif uçuşunda çok güçlü ve mükemmel sistemli düşman uçaklarını gördük”[11]

1921’den sonra genel politikasını değiştiren Italyanlar, iç meselelerinin çok karışık olması yüzünden yeni bir anlaşmaya gitmek lüzumunu bile hissetmeden, Anadolu’dan 1921 Haziran ayı içinde tamamen çekildiler ve Türkiye’yi kendi haline bıraktılar. 5 Temmuz 1921 tarihinde ise artık Antalya ve çevresini de bosaltmıştı.[12]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 475.

[2] Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Ege Üniversitesi Basımevi, Izmir 1987, sayfa 94 ve diğerleri.

[3] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 475, 476.

[4] Galip Kemalî Söylemezoğlu, Hariciye Hizmetinde 30 Sene, 4’üncü cildin son kısmı, Istanbul, sayfa 31.

[5] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk’ün Bana Anlattıkları (Atatürk Devri Hatıraları), Dünya Yayınları, No. 5, sayfa 101.

[6] Kont Sforza, Les Batissenrs de L’europe Moderne, sayfa 358.

[7] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 477, 478.

[8] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay., Istanbul 1977, sayfa 24.

[9] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 48

[10] Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul, 1991, sayfa 33.

[11] Italyan “Oriente Moderno” Dergisi, II, 15 Ekim 1922, sayfa 294. Aktaran: Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Çelebi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 31, cild 11, Mart 1995.

[12] Antalya Büyükşehir Belediyesi, 2010-2014 Stratejik Planı, Bölüm: Kentin Tarihi, sayfa 20. (Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi/Tarih Bölümü.) Bağlantı: http://www.sp.gov.tr/documents/planlar/AntalyaBuyuksehirBelediyesiSP1014.pdf

 ********************

********************

********************

*
Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık – Bölüm 5 ve son

YUNANİSTAN’IN ANADOLU SEFERİ

(Ismet Inönü’nün “2 Eylül 1920″ tarihli telgrafı: “Ve düşmanlarımızın silâh kuvvetiyle çok geniş olan memleketimizi esaretleri ve hükümleri altına almalarına maddeten imkân yoktur.” )

Yunanlıların Izmir’i işgal etmesine müsaade eden Lloyd George’a en büyük tepki Italya’dan geldi. Fransa’da durumdan pek memnun değildi. Öte yandan Ingiltere’de de Disraeli’nin izinden giden muhafazakarlar ve olaya stratejik açıdan bakan askerler de bu politikayı eleştirmekteydiler. Muhafazakar politikacılar daha çok (özellikle Sovyetlerin Kafkasya’ya hakim olmasından sonra), Yunanistan’ı Ankara hükümeti üzerine sürmenin, M. Kemal ve arkadaşlarını Sovyetler Birliğine yaklaştıracağını düşünmekteydiler. Yunanistan’ın tek başına tüm Anadolu’yu denetim altında tutması ise askeri açıdan mümkün değildi. Batı’dan gelen baskının artması ise M. Kemal ve arkadaşlarını giderek Sovyetler’e yaklaştırmaktaydı. Öte yandan gelişen olaylar içerisinde M. Kemal’in hilafet makamını ele geçirip bunu Ingilizlere karşı kullanmak gibi bir amacı olmadığı anlaşılmaktaydı. 1920 Kasım’ında Ingiliz dostu liberal görüşlü Başbakan Venizelos’un seçimleri kaybedip iktidardan düşmesinden sonra gelişen olaylar Ingiltere’nin Türkiye’ye karşı izlediği politikanın değişmesine yol açacaktır.[1]

Yunanistan’a Anadolu’dan vaadedilen pay, Izmir ve hinterlandından ibaretti. Bu sebeple Yunan Ordusu, Izmir’e çıktıktan 1919 Haziran sonuna kadar geçen bir buçuk ay içinde payına düşen bölgeyi işgal etmiş ve durmuştu. Yunanlılar isteseler de, Türkiye’den daha büyük faydalar sağlamak için diledikleri gibi hareket edemezlerdi. Bu, ancak Ingiltere’nin izni ile olabilirdi. Türkiye hakkındaki Ingiliz politikası ve Ingiltere’nin zafer ortaklariyle olan anlaşmaları, Yunanistan’a bu tarz bir şans tanıyacak gibi görünmüyordu.[2]

Zira Henry Wilson, Istanbul’daki Ingiliz kuvvetleri komutanlığına yeni atanan Sir Charles Harrington gibi etkin asker ve diplomatlar da, Lloyd George’un politikasını beğenmiyorlardı. Hatta ünlü Ingiliz Tarihçi Arnold Toynbee de sunduğu bir raporunda hükümeti, Yunanistan konusundaki muhtemel bir hataya karşı uyarmıştı. Yunan ileri gelenleri de Venizelos’un Asya politikasının tehlikeli bir düş olduğunu, ekonomik, etnik, ve stratejik gerçeklere uymadığını Izmir’in Yunanistan’ın mezarı olacağını dile getiriyorlardı . Kral Konstantin de Venizelos’la aynı görüşte değildi. O Türkiye saldırmadıkça savaş açılmasına taraftar değildi.[3]

General Wilson’un Istanbul’daki Itilâf Orduları Başkumandanlığı görevinden 7 Ekim 1920 tarihinde alınıp, yerine Yunan hükümetine verilen desteği eleştiren General Harrington’un getirilmesi, Yunanlılara yapılan yardımların kesileceğinin en belirgin işaretiydi. Yunanistan Anadolu’da ne yapabilirdi? En ölçülü hedef, Sevres Andlaşmasiyle Batı Anadolu’da kendisine verilen küçük, fakat zengin toprak parçasını elde tutmaya ve Yunanlılaştırmaya çalışmak değil mi? Bu bile bir hayaldi. Yunanistan’a katılacak arazideki Türk çoğunluğunun, şu veya bu suretle Yunan yönetimine boyun eğeceği kabul edilse bile, yine de Yunanistan burada barınamazdı. Çünkü Sevres Andlaşması, ancak haritada bir sınır çiziyordu. Batı Anadolu’da, tabiat ve coğrafya böyle bölücü bir sınır tanımıyordu. Aksine, doğudan batıya doğru uzanan dağlar, nehirler, vadiler ve yollar, Izmir bölgesini Anadolu içlerinden gelecek her türlü saldırıya karşı açık tutuyordu. Bu bölge, olsa olsa, daha doğuda Bursa – Uşak veya Eskişehir – Afyon hattında savunulabilirdi. Nitekim, Sakarya’dan çekildikten sonra Yunanlılar bu yolda bir savunmayı seçtiler.

Fakat, bu sefer de cephe çok genişliyor ve 100-150 bin kişilik bir ordu ile tutulamıyacak ölçüde büyüyerek 500-600 kilometreyi buluyordu. Yunanlılar, şüphesiz bu güçlükleri az veya çok sezmişlerdir. Onun içindir ki, bütün hesaplarını Türkiye’nin taksim edilmesine ve Türklerin Anadolu yaylasından atılmasına bağlamışlardı. 1921 Temmuz’unda giriştikleri taarruz ile, henüz fazla güçlenmediğini sandıkları Türk Ordusunu yok edeceklerini ve Batı Anadolu’ya rahatça yerleşeceklerini ummaları bu sebeptendir. Yalnız önemli bir gerçeği daha gözden kaçırmış bulunuyorlardı: Anadolu toprakları çok genişti. Yunan Ordusu Ankara’yı alsa bile, Kayseri’ye, Sivas’a kadar uzanıp, üssünden bu kadar uzaklaşamazdı. Bu problemlerin Yunan kumandanları arasında zaman zaman tartışıldığını da bazı belgelerden anlıyoruz. (…)

Evvelâ, uzun sürecek bir harbe, Anadolu’ya yerleşmeye, Yunanistan’ın iç durumu da, malî imkânları da, elverişli değildi. Kralcı – Venizelist bölünmesi, ordu da dahil, Yunan hayatının bütün safhalarına yayılmıştı. Yeni Kralcı yönetim, memlekette muhalefeti tatmin etmek, fakat Anadolu’da harbi sürdürmek zorunluğunda idi. Hükümet, iç sükûnu sağlamak ve nümayişleri önlemek için uğraşırken, ister istemez ordunun ihtiyaçlarını ihmal ediyordu. En sıkışık zamanlarda bile ordunun istediği yedek kuvvetleri, malzemeyi vaktinde hazırlayıp Anadolu’ya gönderemiyordu. Ordunun ikmâl ve iaşe işleri, bakımı, kendi ölçülerine göre tatmin edici sayılamazdı ve gittikçe bozuluyordu. Ordu, şüphesiz ihmal edildiğinin farkındaydı. Yüksek kumanda kademesinde, kumandanlar arasında çeşitli görüş ayrılıkları, geçimsizlikler hüküm sürüyordu. Birbirlerine nefretle bakan Kralcı ve Venizelist subaylar, erler, orduda yanyana savaşıyorlardı. Bunların Istanbul ve Izmir meyhanelerine kadar akseden kavgaları Anadolu’yu tutan Türk basınında geniş bir yer kaplıyor ve M. Kemal Paşa’nın Meclis karşısındaki durumunu desteklemekte işe yarıyordu.

Yunanistan’daki halk ve Anadolu’daki asker harpten bıkmıştı. 13 sınıf silâhaltında bulunuyordu. Bundan 5 sınıf, Anadolu’da harp bittiği zaman 45 aydır askerlik yapmakta idi. Yunanistan’a Anadolu’da yer ve misyon veren üç büyük devletin Türk-Yunan Harbine karşı tutumları zamanla değişmişti. Italya, baştan beri pek de gizlemeden Anadolu’daki Yunan menfaatlerine karşı idi. Fransa, Türklerle anlaşmış ve harbe son vermişti. Ingiltere’deki eski ateşli Yunan dostlarında, Lloyd George dahil, bir gevşeme baş göstermişti. Yunanistan’a yapılan malî yardımlar kesilmekte idi. Yunanistan’ın 1920’1921 bütçesi 1 milyar 33 milyon drahmi (o günün kambiyo rayicine göre 115 milyon Türk lirası) gelir, 1 milyar 289 milyon drahmi (142 milyon TL.) masraf ile önemli ölçüde açık veriyordu. Masraf bütçesinden 535 milyon drahmi (53 milyon TL.) harp masraflarına ayrılmıştı. Bütçe açığını kapatmak için büyük devletler Yunanistan’a yardım ediyorlardı. Kanada, Ingiltere’nin aracılığı ile beş milyon Ingiliz lirası vermişti, Ingiltere ve Fransa da onar milyon Ingiliz lirası vermek üzere anlaşmışlardı. Bu iki devlet başlangıçta 6,5 milyon lira verdikten sonra, Kral Konstantin’in gelmesi üzerine yardımı kesmiş bulunuyorlardı. 14 Kasım 1920 seçimlerinde Kralcılar Venizelos’u devirmekle, Yunanistan’ı Fransa ve Ingiltere’den uzaklaştırmış ve dolayısiyle Venizelos’un memleketi sürüklediği çıkmazı büsbütün derinleştirmiş oluyorlardı.[4]

Millî Mücadeleyi yönetenler bu ferahlatıcı gerçeğin farkında idiler. Yunanlılar taarruz edip toprak kazandıkça umutsuzluğa kapılmamaları ve Büyük Millet Meclisini yatıştırmaya çalışmaları bundan ileri geliyordu. Genel Kurmay Başkanı Albay Ismet Bey, Kolordulara yazdığı 2 Eylül 1920 tarihli bir telgrafta bu gerçeği şöyle ifade ediyordu:

“Ve düşmanlarımızın silâh kuvvetiyle çok geniş olan memleketimizi esaretleri ve hükümleri altına almalarına maddeten imkân olmadığı…”[5]

Ingiltere’nin Yunan hükümetine yardımı kesmesi, cephedeki askerleri zor durumda birakmıştı. Yunan ordusunun bitkinliğini yukarıda belirtmiştik. Bu durumu şimdi Yunan Kolordu Kumandanlarıdan Kondilis ve Prens Andrea’nın hatıralarından alacağımız parçalarla tesbite çalışalım.

General Kondilis “Anadolu Seferi” adlı hatıralarında 2 Eylül gününü anlatırken şöyle der:

“Bugüne kadar cephemizde devam eden. muharebeler pek çetin olmuştu; cephanemiz pek az kalmıştı. Erler günlerden beri açtı. Biraz kaynamış buğday ile nefislerini körletiyorlardı. Mücadele gece gündüz devam etmekte olduğundan istirahat için gece bile vakit yoktu. Düşmanın direnmesi günden güne artmakta devam ediyordu ve bundan da muharebenin daha fazla şiddetle devam edeceği anlaşılıyordu.”[6]

General Prens Andrea ise 2 Eylül’ü şöyle anlatır:

“Son dört gün zarfında ekmek Istihkakının yalnız 1/4’ü ve pek az cephane gelmişti. Istihkak yalnız etten ve kaynamış buğdaydan ibaretti. Bu da odun ve ateş temin edilemediğinden güçlükle hazırlanabiliyordu. Bu mahrumiyetler yüzünden durum günden güne kötüleşmekte ve çok zayiat meydana geldiği, erzak ve cephanenin tükendiği hakkında erler arasında yayılan söylentiler yüzünden pek çok endişe edilmekte idi. Bu söylenti ve hikâyeler erlerin mecburî olan hareketsizlikleri yüzünden artıyor ve düşüncesizce yapılan caniyane propagandalar büsbütün alevleniyordu. Gerçek şudur ki, biz artık genel bir çıkmaza saplanmıştık. Ordu Başkumandanı, yalnız düşmanın kudret ve kuvvetini dikkate alarak harekete başlamış ve orduyu içine sürükledikleri memleketin ve arazinin tabiatını veyahut kıtaları ikmal etmek için lüzumlu olan vasıtaları yeteri kadar hesap etmemiştik. Daha şimdiden zayiat pek ciddî, kıtaların hareket kabiliyetleri nakliyat güçlüklerinden pek azalmış, erlerin morali öncekinden pek farklı, düşmanın aksine olarak karar, cesaret,
hareket kabiliyeti vasıflarına sahip olduğunu göstermiştir. Zaafımız o dereceydi ki Ankara’ya girsek bile kışın yaklaşmasından evvel de düşman tarafından ciddî bir surette hırpalanmak ve yıpratılmaktan kurtulmak için bu şehri bırakmak ve Eskişehir’e dönmek mecburiyetinde kalırdık.”[7]

Yunan hükümeti sonsuz bir umutsuzluğa düştü. Siyasî, iktisadi ve malî sıkıntı son haddini bulmuştu. Yunanistan, artık dayanacağı bir büyük devlet kalmadığını da anlamaya başladı. 20 Ekim’de Ankara’da imzalanan Türk-Fransız anlaşması, Türklere şerefli bir barışın kapılarını açarken, Ingiliz Dışişleri Bakanı Lord Gürzon, Yunan başbakanı Gonaris’e 27 Ekimde barış zorunluğundan söz ederken “Ingiltere’nin Türkiye ile barış yapması gereklidir” diyordu. Açıkçası, Yunanistan’a başının çaresine bakması hatırlatılmış oluyordu. Lloyd George da “Yunanistan’a müsbet bir yardım yapılamıyacağını” söylemişti. Avrupa’da yaptığı temaslardan eli boş dönen Gonaris, Genel Kurmay başkanı Stiratikos’a, gözyaşlarını tutamıyarak, şöyle diyordu:

“Küçük Asyayı terketmemiz gerekiyor. Kış olanca şiddeti ile ilerliyor. Askerlerimiz yorulup zahmet çekiyorlar; az zaman sonra onlara bakacak paramız kalmayacak, yabancı devletler bizi sergüzeştlerle dolu olan bu siyasete sevk ve tahrik ettikten zavallı halkı milletlerin hürriyeti v.s. hakkındaki vaadleri ile tehlikeye maruz bıraktıktan sonra, şimdi artık yalnız kendi menfaatlerini temine uğraşıyorlar, vaadlerini unutuyorlar, insani dayanışmayı unutuyorlar ve bizi terkediyorlar. Büyük harp Avrupa’nın ahlâkını o derece bozdu ki, her türlü asil duygular tamamıyla sönmüştür, sözünü namusluca yerine getirme hususunda her türlü duygu ortadan kalkmıştır. Zira Hıristiyan halka dikkatli davranılması ve özen gösterilmesi Avrupalılar için bir namus borcu olması lâzımdı.” Ve arkasından ilâve ediyordu: “Oradan çekilip gitmemiz lâzım geliyor.”[8]

Kısaca özetlersek, M. Kemal Atatürk’ün Osmanlı Devleti’ne darbe yapabilmesi için evvela Ingiliz yardımıyla Yunan Ordusu Izmir’e çıkarıldı ve ardından Yunan hükümetinin yardım taleplerine menfi cevap verilerek geri çekilmeleri sağlandı. Böylece “güya” düşmanı kovan M. Kemal Atatürk kahraman oldu ve kazandığı prestij ile Osmanlı Devleti’ne darbe yaptı.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Balıkesir Üniversitesi (BAÜ) Necatibey Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Mehmet Temel, Ulusal Çıkar Politikası Açısından Ingiltere’nin Osmanlı Devleti’ne ve Milli Mücadeleye Bakışı”, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, I, 1 Ocak 1998), sayfa 128.

[2] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 428.

[3] Ömer Kürkçüoğlu, Türk Ingiliz Ilişkileri (1919-1926), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (A.U.S.B.F.) Yay., 1978.

[4] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 433 – 436.

[5] Kâzım Karabekir, Istiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, Istanbul 1960, sayfa 868.

[6] General Kondilis hatıraları, “Anadolu Seferi”, sayfa 519, (2 Eylül günü notu).

[7] Prens Andrea, Felâkete Doğru, Genel Kurmay Yayını, sayfa 129, (2 Eylül notu). Çeviri: Emekli Albay Hüseyin Rahmi, Istanbul 1932.

[8] General Stiratikos’un hâtırası, sayfa 331, (Korgeneral Baki Vandemir, Sakarya’dan Mudanya’ya, sayfa 105).

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

Başörtüsü Bilime Engelmiş.!

Başörtüsü Bilime Engelmiş.!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Felix Baumgartner 39 bin metreden böyle atladı (14 Ekim 2012)

***

Avusturya’da şapka kanunu ve okullarında başörtü yasağı olmamasına rağmen Avusturyalı sporcu Felix Baumgartner stratosfer tabakasına helyum balonla çıktı ve 39 bin metreden kendini boşluğa bıraktı. Felix Baumgartner, dünyanın merakla beklediği atlayışı başarıyla gerçekleştirdi.

Hayret !!

Kemalistlerin kirterlerine göre bunun mümkün olmaması lazımdı. Başörtünün yasaklanmadığı bir ülkenin vatandaşı nasıl olurda böyle bir başarı elde edebilir?

Felix Baumgartner 39 bin metreden atlarken, bizim laik, demokrat, çağdaş, ilimci, bilimci, ilerlemeci, akılcı, pozitivist, medeni, şapkalı kemalistlerimiz ekran başında izlemekle yetindi.

Allahu Teala rahmet eylesin, Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi:

“Başörtüsü bilime engelmiş, heyhat ! Siz uzaya mekik gönderdiniz de başörtüsüne mi takıldı?!”

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

Sultan Ikinci Abdülhamid Han döneminde yapılan bazı Eserler

Sultan Ikinci Abdülhamid Han döneminde yapılan bazı Eserler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

34 yaşında 34. Padişah olarak Osmanlı tahtına çıkan ve Hicrî takvime göre 34 sene padişahlık yapan

Cennet Mekan Sultan Ikinci Abdülhamid Han

(Ruhuna El Fatiha)

***

Bu yazıda zikredilen yapılar, 34 yaşında 34. Padişah olarak Osmanlı tahtına çıkan ve Hicrî takvime göre 34 sene padişahlık yapan Cennet Mekan Sultan Ikinci Abdülhamid Han döneminde meydana getirilmiştir. Hatta bazı yapılar günümüzde hala hizmet vermektedir. Osmanlı’dan bize hiçbir şey kalmadı diye yakınan kemalistlerin kulakları çınlasın. Üstelik kemalistlerin -haksız olarak- en çok eleştirdikleri dönemlerden biridir Sultan Ikinci Abdülhamid dönemi. Zaten mason düşmanı olan Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı methetmelerini beklemek, kuşkusuz saflık olurdu.

Bu uzun yazı, Şevki Duymaz’ın “II. Abdülhamid Dönemi Imar Faaliyetleri” isimli Doktora Tezi’nden alınmıştır ve mümkün mertebe kısaltılmıştır. Burada adı geçen yapılara dair fotoğraflara ve belgelere yer vermiyoruz.

Daha evvel paylaştığımız Osmanlı Devleti’nde Fabrikalar, Matbaa – Osmanlı geri kaldı yalanı adlı makalede, Osmanlı’dan bize hiçbir şey miras kalmadı yalanı: Şişli Etfal Hastanesi (Hamidiye Etfâl Hastanesi) ve Osmanlı’dan bize hiçbir şey miras kalmadı yalanı: Dârülaceze adlı konularda mebzul miktarda fotoğraf ve belge mevcuddur.

Yazı, şu 6 Ana başlıktan oluşuyor;

1 – ASKERİ YAPILAR

2 – DİNİ YAPILAR

3 – EĞİTİM-KÜLTÜR YAPILARI

4 – SİVİL YAPILAR

5 – SAĞLIK YAPILARI

6 – RESMİ YAPILAR

Iyi okumalar…

Sultan II. Abdülhamid’in kişilik özelliklerinden biri olarak gördüğümüz hayır işlemek anlayışı, mimarî faaliyetlere de yansımıştır. Devlet bütçesi dışında kendi özel kasasından harcamalar yaptığına dair ifadeler hatıralarında yer almaktadır.[1]

Sultanın, Yunan harbinde bulunmuş Mustafa Süleyman isminde bir neferin köyüne bir cami yapılması isteğine, Hazine-i Hassa’dan masrafının karşılanması ve cami adının Ertuğrul Gazi olması şartıyla Adapazarı Hasan Fakih köyüne bu caminin inşası ile ilgili olarak irade çıkartmıştır.[2]

II. Abdülhamid bir bani olarak yaptırdığı eserlerde daha çok İslam eklektizmini tercih etmiştir. Yıldız Saray kompleksi oluşturulurken yapılarda gerek mimarî gerekse süslemede İslam mimarîsine özgü elemanların yer almasını sağlamıştır.[3]

Bunların dışında Sultanın büyük çaplı projeler için girişim yaptığı da görülmektedir. İstanbul ve Galata Rıhtımları inşa ettirildiği dönemlerde[4] II. Abdülhamid’in projelerinden biri de boğazı birleştirecek bir köprü yaptırmaktır. Projesi hazırlatılan köprünün inşası tahttan indirilmesiyle sonuçsuz kalmıştır.[5]

********************

********************

********************

*

*** ASKERİ YAPILAR ***

Askerî personelin yetiştirilmesi geliştirilmesi için bir çok karakol ve kışla yapıları inşa edilmiş olup ancak birçoğu günümüze kadar ulaşamayıp kayıtlarda kalmıştır.

Boğaziçi ve Çanakkale’de yer alan istihkam ve bataryaların onarımı ve donanımı öngörülmektedir.[6]

II. Abdülhamid dönemi içerisinde değerlendirilebilecek ve günümüzde de askerî yapı olarak kullanılan mimari özelliklerini kaybetmiş kâgir bazı yapılar da mevcuttur. Genellikle, Araf Paşa döneminde (1882) inşa edilen bu yapılar; cephanelik, boğaz koruma ve kontrol binalarıdır.[7]

Erzurum’da II. Abdülhamid dönemi inşa edilen askerî yapı örnekleri depo, koğuş, mutfak, tecrid ve yemekhane yapılarından oluşmaktadır. Bu yapılar Erzurum-Dumlu’da yer alıp 1894 yılında Şahap Paşa tarafından Tiranlı Binbaşı Mahmut Mavret Bey’e inşa ettirilmiştir.[8]

1888-1889’da Yıldız sarayı yakınına Orhaniye ve Muhabere Kışlaları inşa edilmiştir.[9] 1886’da inşa edilen Orhaniye Kışlası günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde, Türk Silahlı Kuvvetleri Merkez Komutanlığı’nca kullanılmaktadır.[10]

İstanbul’da, bu döneme ait olarak bilinen diğer askerî yapılar şunlardır:

Harbiye Askerî Yemekhane (1887)[11],
İstanbul Selimiye Tazılar Ahırı Kışla ek binalar (1893)[12],
Beykoz Askerlik Şubesi (1894)[13],
Maltepe Cephanelik ve Barut Deposu (1897)[14],
Büyükdere Çayırı Karakolu (1900)[15],
Topkapı Sarayı
Bağdat Kasr-ı Hümayun Karakolu (1901),
Ecdadiye Köyü Karakolu (1901),
Kağıthane Karakolu (1901),
Kurbağalıdere Cephaneliği (1901),
Sarıyer Subay Misafirhanesi (1902).[16]

Edirne Kıyık Tabyası, ilk inşa tarihi olarak, II. Mahmud dönemi Osmanlı-Rus Savaşına (1828-1829) kadar gitmektedir. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Edirne’de yer alan tabyalar yeniden inşa ve güçlendirme çalışmaları başlatılır. Kıyık/Kıyak Tabyası olarak bilinen yapıların Müstahkem Mevkii girişinde yer alan kitabenin ifadesine göre 1304H./1886M. tarihinde inşa edilmiştir.[17]

Edirne’de yer alan bir diğer Askerî yapılar ise;

Edirne Askerî (Merkez) Hastahanesi(1305H./1887M.)[18],

1317/1900’de inşa edilen ve 1971 yılında da Tümen binası olarak kullanılan Daire-i Münşire(Tugay Binası) (1889)[19],

Karaağaç (Timurtaş) Askerî Hastahanesi (1305H./1889M.)[20],

Edirne-Uzunköprü Askerî Karargah Binası (1892)[21] ve Askerî Depo(1321H./1903M.) bu dönemden kalan önemli eserlerdir.

Amasya’da yer alan Saraydüzü Kışlası, Mutasarrıf Mehmet Kemal Bey tarafından 1898-1900 yılları arasında inşa ettirilmiştir 1944’de harap olması neticesinde yıktırılarak yerine bugünkü orduevi yaptırılmıştır.[22]

Bu dönemde inşa edilmiş diğer askerî yapılar:

Afyon Askerî Depo[23]
Antakya Kışla[24]
Balıkesir-Gönen Askerî Depo (1900)[25]
Bayburt Askerî Depo[26]
Bursa Karakolu (1906)[27]
Bursa Askerî Depo
Bursa-Mustafakemalpaşa/Kirmastı Askerî Depo[28]
Denizli Kışla-Askerî Depo[29]
Denizli-Çal Karakol[30]
Elazığ Kışla (1882)[31]
Erzincan Evrak ve Harita Mahzeni Binası (1893)[32]
Erzincan Zabitan Dairesi (1895)[33]
Erzincan Hamidiye (Harbiye) Kışlası (1895)[34]
Geyve Askerî Depo (1900)[35]
Gümüşhane Kışla[36]
Kocaeli-Karamürsel Askerî Depo[37]
Mersin Kışlası (1896)[38]
Siirt Kışlası (1901)
Trabzon Askerî Hastahane (1883)[39] ve Hamam (1883)[40]
Van-Başkale Kışla (1880)[41]
Van’da Karakol (1900)[42]
Erzurum Merkez Askerî/Maraşal Çakmak Hastahanesi (1897).[43]
Eskişehir Eski Karagah ve Taş Depo (1900-1905)[44]
Isparta Askerî Karargah (1904)[45]
İzmir-Konak Askerî İstirahatgâh (1901)[46]
İzmir-Konak Askerî Hastane (1890)[47]
Kırklareli Taş Tabya (1882).[48]

Askerî alanda ihtiyacın karşılanması amacıyla kurulmuş olan fabrikalar da yer almaktadır. Tophane/Şeyandir Top Fabrikası (1881), Mavzer Tüfek Fabrikası, Mermi-Fişek-Barut Fabrikası ve Ansaldo Fabrikaları genelde başkentte kurulmuş örnekler arasında sayılabilir.[49]

********************

********************

********************

*

*** DİNİ YAPILAR ***

1- Camiler

a) Yıldız/Hamidiye Camii [50]

Beşiktaş Barbaros Bulvarı’nın kuzey kesiminde, Yıldız Sarayı yolu üzerindedir. Asıl adının Hamidiye olmasına karşılık daha çok Yıldız Camii olarak bilinmektedir. Cami, II. Abdühamid’in 1877’de Yıldız Sarayı’na yerleşmesinden sonra isteği üzerine sarayın hemen yanında inşa edilir. 1882’de sözleşmesi[51] yapılan cami, 1885-86 yıllarında Serkis Balyan ve Dikran Kalfa[52] tarafından inşa edilmiştir.[53]

b) Beşiktaş Ertuğrul Camii

c) Beşiktaş Dikilitaş Camii[54]

d) Beşiktaş Orhaniye Kışlası Camii

Yapının güney cephesinde bulunan ve II. Abdülhamid’in tuğrasını taşıyan kitabesi 1303H./1887M. tarihini vermektedir.[55]

e) Beşiktaş Raif Ağa Camii

f) Kütahya Yeşil/Hamidiye Camii[56] Recep Ağa Mescidi olarakta bilinen yapı 1905-1906’da inşa edilmiştir.[57]

g) Bolu Tabaklar Camii.[58] Bolu merkez, İzzet Baysal Caddesi üzerinde yer alan cami, kitabesine göre 1310-1315H./1893-1897M. tarihinde yapılmıştır.[59]

h) Balıkesir Hamidiye Camii 1898’de inşa edilen yapı, kitabeye göre 1908’de yeniden inşa edildiği ifade edilmektedir.[60]

i) İzmir Salepçioğlu Camii[61]

j) Adana-Kadirli Hamidiye Camii[62]

k) Çamlıca- Bodrumi Camii. 1891 yılında Sultanın yardımı ve Şeyhülislam Ömer Lütfi Efendi’nin çabalarıyla inşa edilmiştir.[63]

l) Ümraniye/Cevher Ağa Camii. 1897 yılında Sultanın yardım ve emriyle Cevher Ağa tarafından yaptırılmıştır.[64]

m) Üsküdar Altunizade Burhaniye/II. Abdülhamid Camii. 1902’de Sultan II. Abdülhamid tarafından inşa ettirildiği giriş kapısında yer alan kitabede ifade edilmektedir.[65]

n) Büyükada Hamidiye Camii. 1892-1893 yılında Sultanın emri ile inşa edilmiştir.[66] 1893-94 İstanbul depremi neticesinde yeniden inşası[67] ve 1901’de de onarımı söz konusudur.[68] 1984 yılında Adalar Belediyesi tarafından onarımı sırasında tuğralı kitabesi kaldırılmıştır.[69]

II. Abdülhamid Dönemi İstanbul’da onarım gören ve onarım sonrası bu dönemin mimarî özelliklerini yansıtan, Cihangir Camii (1553 inşa/1889-90 onarım) ve II. Mahmut dönemi eseri olan Hidayet Camii’dir. (1813 inşa/1887 onarım).[70]

Bu örnekler dışında yer alan, 25. cülus törenleri nedeniyle inşası, onarımı, açılışı yapılan camiler ile diğer cami örnekleri şunlardır:

Beşiktaş-Akaretler Camii ve Mektep Acıbadem’de Cami[71]
Erenköy’de Cami[72]
Karaköy Camii (1903)[73]
Erenköy Zihni Paşa Camii (1902)[74]
Şişli Hamidiye/Meşrutiyet Camii (1895)
Ağaçaltı (Kireçburnu) Camii (1320H/1902M.)
Anadolu Hisarı Camii (1301H/1883M.)
Ayazağa Köyü Camii (1324H./1906M.)
Behramçavuş (Feriköy) Camii (1317H./1899M.)
Üsküdar Bülbülderesi/Fevziye Camii (1300H./1882M.)[75]
Üsküdar Cevri Usta/Kalfa Camii (1884)[76]
Ortaköy-Cavid Ağa Camii (1324H./1906M.)
Büyük Çamlıca-Çamlıca Camii (1316H./1898M.)
Feneryolu (Tuğlacıbaşı) Camii (1308H./1890M.)
Göztepe (Hulusi Efendi) Camii (1320H./1902M.)
Göztepe Camii (1294H./1877M.)
Rami-Hacı Ali Paşa (Hamidiye-Cuma) Camii (1310H./1892M.)
Haydarpaşa-Kaptan Hasan Paşa (Divittar) Camii (1300H./1883M.)
Kadıköy-Kaptan Hasan Paşa Camii (1321H./1903M.)
Kozyatağı Camii (1314H./1896M.)
Mecidiyeköy Camii (1306H./1888M.)
Suadiye Camii (1325H./1907-8M.)[77]
Rami-Tantavi Camii (1307H./1889M.)
Kızıltoprak Zühdü Paşa Camii (1301H./1883M.)[78]
Yukarı Dudullu Camii (1890)[79]

Anadolu’da inşa edilen ve edilmesi planlanan camiler ise şunlardır:

Amasya Azeriler/Şirvanlı Camii (1895)[80]
Ankara-Keskin’de Cami (1900)[81]
Ankara-Haymana Camii (1895)[82]
Artvin-Zeytinlik/Oruçlu Köyü Camii (1907)[83]
Aydın-Söke Hacı Ziya Bey Camii (1894)[84]
Balıkesir Vicdaniye Camii (1897)[85]
Balıkesir Hacı Köprübaşı/Hacı Cafer/Osmaniye Camii (1898)
Balıkesir Emin Ağa Camii (1897)
Balıkesir Hacı Sefer Ağa Camii (1905)
Balıkesir-Ayvalık Hamidiye/Minareli Camii[86]
Bilecik-Söğüt Hamidiye Camii (1903)[87]
Bilecik-Söğüt Çelebi Mehmet Camii[88]
Bilecik-Cumalı Karyesi Camii (1903)[89]
Bingöl-Genç Hamidiye Camii (1891)[90]
Bursa-Kazıklı Köyü Camii (1905)[91]
Bursa-Azeriler Camii (1887-1895)
Gemlik-Hamidiye Camii (1886)[92]
İnegöl-Celce Karyesi Mescid/Mektep (1898)[93]
Beyazid Sancağı Hamidiye Camii/Mektep (1893)[94]
Ayvalık’ta Cami/Mektep (1894)[95]
İzmid-Hüsniye Karyesi Camii/Mektep (1897)[96]
İzmid-Maşukiye Karyesi Camii (1899)[97]
İzmid-Hüseyniye Karyesi Camii (1903)[98]
Mardin Merkez Cami/Mektep (1898)[99]
Çankırı-Çerkeş Sultan Murad Han Camii (1899)[100]
Çorum Sancaktar Camii (1889)[101]
Çorum-Hıdırlık Süheyb-i Rumi Camii, Şadırvan ve Türbesi (1889)[102]
İskenderun’da Cami (1902)[103]
Biga-Kalkan Karyesi Camii (1903)[104]
Eskişehir Camii (1892)[105]
Mersin Hamidiye Camii (1898)[106]
Mersin-Silifke Hamidiye Camii (1892)[107]
Malatya Hamidiye Camii/Medrese (1893)[108]
Bolu Sultan Yıldırım Beyazıd Camii (1892)[109]
Bolu Ağda Camii (1892-94)
Yozgat-Boğazlıyan Çandır Kasabası Camii (1904)[110]
Ordu-Ünye Çaldıra Köyü Camii/Medrese (1890)[111]
Tokat’ta Camiler (1900)[112]
Tokat-Erbaa Çavuşoğlu Camii, Melikyükü ve Tepekışla Köyü Camii (1900)[113]
Tokat-Niksar Hamidiye Camii (1892)[114]
Düzce-Hendek ve Hikmetiye Köyü Camii (1900)[115]
Antakya Meydan Camii (1880)[116]
Kütahya Ulu Camii (1410/1889-1891)[117]

İzmir Camileri[118] :

Akarcalı Camii (1891)
Beştepeler Mahalle Camii (1897)
Hacı Bey Camii (1889)
Konak-Hamidiye Camii (1890)
Beştepe-Horasanlı Mescidi (1894)
Kestallizade Mescidi (1888)
Güzelyalı Ma’müretü’l-Hamidiye Camii (1892-93)’dir.

Safranbolu-Kaçak (Lütfiye) Camii (1879)
Safranbolu-Mescid-Zülmiye (Hamidiye) Camii (1884)[119]
Konya-Ereğli Kutuören Köyü Camii (1897)
Siirt Sultan Mahmud Türbesi Camii (1891)
Trabzon Askerî Camii/Mescidi (1883)[120]
Trabzon-Boztepe Ahi Evren Dede Camii ve Türbesi (1890)[121]
Amasra Fevkani İskele Camii (1890)[122]

Bu örneklerin dışında onlarca ibadet yapısı ilk inşası ve büyük ölçüde yok olmaya yüz tutmuş iken yeniden onarım görerek faaliyete geçirilmiş olup bugün bu yapıların birçoğu ayakta değiller ya da özgün hâlinden hiçbir eser kalmamış bir şekilde isimleri ile yaşamaktadır.[123]

***

2- Türbeler

a) Beşiktaş Şeyh Zafir Türbe-Çeşme-Kitaplığı Beşiktaş Serencebey’de Ertuğrul Camii arazisi üzerinde bulunmaktadır. II.
Abdülhamid tarafından Mimar Raimondo d’Aronco’ya yaptırılan türbe 1904-1905 yılında tamamlanmıştır.[124]
Türbe, Kitaplık ve Çeşme[125] yapı üçlüsü birlikte yer almaktadır.

Şeyh Muhammed Zafir, Trablusgarp Derne yakınlarında Mısra kasabasından Sultan tarafından İstanbul’a çağrılmış olup Şazeli tarikatının başıdır.[126] II. Abdülhamid tarafından Ertuğrul Camii ve civarına yerleştirilerek Hamidiye, Orhaniye, Ertuğrul camilerinin vakıfları bu dergaha bağlanarak gelir kaynağı da sağlanmıştır.

b) Cağaloğlu Mahmud Nedim Paşa Türbesi

İstanbul’da yer alan bu iki örnek dışında; Samatya Rıza Efendi Türbesi, Fatih Camii Gazi Osman Paşa Türbesi (1901)[127], Edirnekapı Çerkez Hasan Türbesi, Eyüp Ahmed Said Efendi Türbesi, Abdülezel Paşa Türbesi yer alır.[128]

Anadolu’da ise, bu dönemde inşa edilen ve dönem için özgün yapı niteliğinde olan türbe örneklerine pek rastlanmamaktadır. Daha çok dönem öncesine ait dinî ve siyasî kimliği ön plana çıkan kişilere ait türbelerin yeniden inşası söz konusudur. Bu örneklerin bazıları şunlardır:

Ankara-Şeyhler Şeyh Ali Semerkandi Türbesi
Ankara Taceddin Veli Türbesi
Bilecik-Merkez Şeyh Edebali Türbesi (1898)[129]
Bilecik-Söğüt Ertuğrulgazi Türbesi (1757 ve 1886)[130]
Bolu-Göynük Akşemseddin, Emir Sekini/Ömer Sikkin Türbesi
Bolu Aşağı Tekke Türbesi (1884)[131]
Bitlis Şeyh Muhammed Efendi Türbesi, Hoca Hasan Türbe ve Zaviyesi (1882) ve Küfrevi Türbesi ve Zaviyesi (1898)[132]
Çanakkale-Gelibolu Zeynel Arabi Türbesi
Çanakkale-Bolayır Gazi Süleyman Paşa Türbesi
Çorum-Hıdırlık Mevki Süheybi Rumi Türbesi
Edirne Gazi Mihal Türbesi ve Edirne Eserleri (1900) (189 cami ve mescit, 22 tekke ve zaviye, 22 imam ikameti için ev, 1 hamam, 4 dükkan, 6 değirmen, 8 sebil, 27 medrese, 16 mektep, 1 kütüphane, 27 suyolu, 6 köprü, 4 bedesten, 15 imaret inşa ve tamir edilmiştir.)[133]
Erzincan Tercan Mama Hatun Türbesi
Kütahya-Domaniç Çarşamba Köyü Haymeana Türbesi (1892)
Tarsus Danyal Peygamber Türbesi
Trabzon-Boztepe Ahi Evren Dede Türbesi (1890)[134]
Mardin Şeyhhamid Türbesi (1880-81)[135]
Kayseri Zeynel Abidin Türbesi (1885)[136]
Akşehir Nasrettin Hoca Türbesi (1906).[137]

***

3- Tarikat Yapıları

Günümüze ulaşan özgün tarikat yapısı olmayıp kaynaklarda adı zikredilen, Şeyh Hâlil Efendi Dergah/Semahânesi, Ankara-Şeyh Ali Semarkandi Zaviyesi, Bitlis Şeyh Muhammed Hankâhı, Bursa Hüdâvendigar Tabhane-Zaviyesi Îmareti (1904)[138], Karahisar-ı Sahib (Afyon) Kadiri Dergahı (1900)[139], İstanbul-Fatih Hasan Efendi Dergahı, Yozgat Abdullah Efendi Tekkesi örnek olarak gösterilebilir.[140]

********************

********************

********************

*

*** EĞİTİM-KÜLTÜR YAPILARI ***

Sultan Ikinci Abdülhamid dönemde açılan eğitim kurumları; mekteb-i ibtidaiyye, rüştiye, idâdîler, sultanîler ve darülfünun bugünkü modern anlamdaki ilk, orta, lise ve üniversite eşdeğerliliği olan okullardır. Dönemin zor şartlarına rağmen açılan resmi okulların sayısı 15.000’e yaklaşmıştır.[141]

Bu okulların öğretmen açığını kapatmak amacıyla İstanbul Muallim Mektebi gibi öğretmen yetiştiren okullar açılmıştır.

Üniversite eğitimi için ilk defa 1869’da özgün anlamda Darülfünun açılmış 1873’lere kadar eğitimini sürdürmüştür. Belirli zaman aralıklarıyla açılıp kapanan Darülfünun, II. Abdülhamid’in 25. cülus yıldönümünde kalıcı olarak açılır[142] ve 1933’de İstanbul Üniversitesi’ne dönüşür. Mülkiye Mektebi, Hukuk Mektebi, Ticaret Mektebi, Sanayi-i Nefise gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz okullar günümüz modern eğitim kurumlarının temelini oluşturur.

1) Medreseler

Bu dönem medreselerinden bazıları şunlardır:

Bursa Muallim Medresesi/Mektebi İbtidaisi (1906)[143]
Kayseri-Develi Şıhlı Kasabası Hamidiye Medresesi (1891-92)[144]
Amasya’da Saraçhane Medresesi (1882), Mehmed Bey Medresesi (1890) ve Sofular Medresesi (1892)[145]
Çankırı’da Hamidiye Medresesi (1906)[146]
ve Buğday Pazarı Medresesi (1891)[147]
Ürgüp Mehmet Şakir Medresesi (1899)[148]
Çorum İskilip Hamidiye ve Osmaniye Medreseleri (1892)[149]
Samsun Süleyman Paşa Medresesi (1904).[150]

***

2) Mektepler

a) İdadiler

Abdülhamid Dönemi’nde Türkiye’de açılan idâdîler şunlardır[151] :

Adana (inşa 1885), Ankara (inşa 1884), Balıkesir (inşa 1885), Bursa (inşa 1888-89), İzmir (inşa 1887), Konya (inşa 1889), Kütahya (inşa 1892), Diyarbakır (inşa 1891-92), Sivas (inşa 1892), Trabzon (inşa 1884-85), Amasya (inşa 1895), Bilecik-Söğüt (inşa 1903), Yozgat (inşa 1909), Çanakkale (inşa 1892), Çankırı (inşa 1891-93), Elazığ (inşa 1886), İstanbul-Çatalca (inşa 1894), İzmit (inşa 1887), Manisa (inşa 1887), Mardin (inşa 1902) ve Aydın (açılış 1891), Antalya (açılış 1898), Bilecik (açılış 1906-07), Erzurum (açılış 1889), Kayseri (açılış 1893) Niğde (açılış 1902).

Bolu (inşa 1884-5/çevrilme 1888), Edirne (inşa 1882/çevrilme 1891), Kastamonu (inşa 1885), Kırşehir (inşa 1890/çevrilme 1894), Burdur (çevrilme 1906), Kırklareli (çevrilme 1892), Maraş (çevrilme 1902), Samsun (çevrilme 1892) ve Tokat (çevrilme 1902) rüştiye olarak inşasına karar ve izin verilen şehirlerdir.

Denizli (açılış 1874/çevrilme 1892), Isparta (açılış 1861/çevrilme 1902) ve Sinop (açılış 1871/çevrilme 1893) idâdîleri dönem öncesi örneklerdir.

Bu örnekler rüştiye iken idâdîye çevrilmesi söz konusudur.

Çorum (1897’de ilk inşasında ev/1900’de çevrilme) ve İstanbul-Kabataş (Aşiret Mektebi/açılış 1908) idâdîleri farklı yapılar olup sonradan idâdîye çevrilmişlerdir.

II. Abdülhamid döneminde, idâdî olarak inşa edilen 20, açılışı yapılan 6; rüştiye olarak inşa edilip idâdîye çevrilen 5, inşa tarihi bilinmeyip idâdîye çevrilen 5; erken örnekli rüştiye olarak açılıp idâdîye çevrilen 3 ve farklı yapı tipinde olup idâdîye dönüştürülen 2 idâdî olduğu ortaya çıkar.[152]

I- İlk İnşasında “İdâdî” Olarak Açılan Okullar:

1- Adana İdâdîsi

1883-84 tarihinde Adana Valisi Abidin Paşa tarafından Seyhan nehri kenarında askerî idadî olmak üzere başlattığı bina 1885’te tamamlanmıştır. Giriş kapısında yer alan kitabenin ikinci kısmında;

“Bulunabilen bazı karşılıklardan maada vilâyet ahâlisinin muaveneti külliyei naktiyesile işbu binayı âli mektebi rüşdii askerî namına inşa olunmuştur” ibaresi yer alır.
[153]

Maarif Nezaretinin emriyle bina, dört sınıflı rüştiye mezunlarını almak suretiyle beş sınıflı gündüzlü “Mülkî İdadî” olarak açılmıştır. [154] 1900’de beş sınıftan yedi sınıfa çıkarılmış ve yatılı kısım ilâve edilmiştir. 1885’te rüştiye mezunlarını almak üzere sivil beş senelik idâdî olarak açılmıştır. Daha sonra yedi senelik idâdî hâline gelmiştir. Sultanî ve Erkek Lisesi olduktan sonra 1934’te kız lisesine verilmiştir.

Adana Kız Lisesi olarak bilinen yapı günümüzde deprem nedeniyle kullanılmamaktadır. Yapı, halen İl Milli Eğitim Müdürlüğüne ait bir bina olarak gözükmektedir.[155]

2- Ankara İdâdîsi

1884 yılında Vali Sırrı Paşa döneminde asıl binanın temeli atılır. 1887’de tamamlanarak 1888 yılında beş senelik idâdî hâlinde, 300-350 öğrenci kapasitesiyle eğitime başlar.[156] Ankara İdâdîsi, “Taş Mektep” olarak da adlandırılır.[157]

3- Antalya İdâdîsi

1898’de Antalya’da beş sınıflı “idâdî” adı ile bir mektep açılır. Aynı yıl beş sınıf oluşturulamayınca dört sınıf açılır. 1899’da bu dört sınıfa bir sınıf ilâve edilip beşinci bir sınıf açılarak tam devreli “liva idâdîsi” şeklini almıştır.[158] 1902’de tamir olmuştur.[159] 1904’de altı yıllık idadî hâlinde eğitime devam eder. 1905’de altıncı sınıf kaldırılarak önceki gibi beş senelik liva idâdîsi hâline dönüştürülerek 1914 yılına kadar bu durum devam etmiştir. 1916 yılında “Sultanî” olmuştur.[160]

Cumhuriyet Dönemi, 1925-26’da “orta mektep” unvanını almıştır. 1926-27 “karma orta mektep” unvanını almıştır. 1933 lise unvanını almıştır. Günümüzde Antalya Lisesi olarak işlevini sürdürmektedir.

4- Aydın İdâdîsi

1891 Yılında “İdâdî” adı ile açılan okulun 200-250 öğrenci kapasitesi sahip bir şekilde inşa edilmiştir. 1927-28 yılında yatılı “Sanayi İdâdîsi”’ne dönüştürülür.[161]

5- Balıkesir İdâdîsi

1885’de inşa edilmiştir.[162] 1898 depreminde yıkılmıştır. 1902’de onarım görerek tekrar eğitime açılır. Osmanlıca onarım kitabe transkripsiyonu şu şekildedir:

“Hareket-i arzdan rahnedar olan işbu İdâdî-i Mülki es-Sultan el Gazi Abdülhamid-i Sani efendimiz hazretlerinin ahd-i
hilafetpenahilerinde îmar olunmuştur. Tarih-i inşa 1312 Tarih-i tamir 1318.”[163]

1913 yılına kadar değişik binalarda beş ve yedi sınıflı olmak üzere eğitime devam etmiştir. Balkan Savaşı döneminde, Selanik Sultanîsi, Balıkesir’e nakledilerek eğitime burada devam edilmiştir. Sultanî oluşundan 1919 yılına kadar yatılı olarak devam eden okul, 1919-20 ders yılından itibaren gündüzlü ve dokuz sınıflı oluyor. 1921’den 1932 yılına kadar Darülmuallimin olarak hizmet görür. 1933’te ortaokul, 1936’da Balıkesir Lisesi olan yapı günümüzde Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi olarak işlevini sürdürmektedir.

6- Bursa İdâdîsi

1886 yılında Bursa’nın Velişemsettin Mahallesinde Akif Paşa Konağı’da “Mülkiye İdâdîsi” adı ile iki sınıf olarak açılmıştır.[164] 5.12.1887’de Bakanlar Kurulu’nca inşaat kararı alınmıştır.[165] 1888’de asıl binanın temel atma merasimi yapılmıştır. Okula devlet tarafından 297.870 kuruş bütçe ayrılmıştır. Asıl binanın mimarî birimi olan lâboratuar, yatakhane, yemekhane, teneffüshane bölümleri 1903-1906 yılları arasında ve hamam 1911 senesinde ikmal olunur.[166] 1910-11 ders yılında mektebi sultanî ve 1923-24 ders yılında da lise unvanını almıştır.

Halen Bursa Erkek Lisesi olarak hizmet vermektedir.

7- Diyarbakır İdâdîsi

1891-92’de Hacı Hasan Paşa tarafından inşa ettirilmiştir.[167] Yapının kuruluşuyla ilgili kayıt, 1316 Maarif salnamesinde yer almaktadır.[168] 1905’te onarım görmüştür.[169] 1892’den 1898’e kadar beş sınıflı idâdî, 1898’den 1903’e kadar
yedi sınıflı idâdî, 1903’ten 1910’a kadar beş sınıflı idâdî, 1910’dan 1913’e kadar yedi sınıflı idâdî, 1913’ten 1915’e kadar tam devreli Sultanî, 1915’ten 1921’e kadar bir devreli Sultanî, 1921’den 1925’e kadar tam devreli lise, 1925’ten 1933’e kadar orta mektep, 1933’ten itibaren de tam devreli lise açılmıştır.[170]

Yapı günümüzde İl Milli Eğitim Müdürlüğü İdari Binası olarak kullanılmaktadır.

8- Erzurum İdâdîsi

1889’da beş sınıflı bir idâdî açılmıştır.[171] 1892’de yeniden inşa edilip 1900’de onarım görür.[172] Erzurum İdâdîsi 1893-94’de ilk mezunlarını vermiştir. 1895-96 yılından itibaren tam teşekküllü olarak kurulan yedi senelik idâdî 1913 yılına kadar devam etmiş, bu yıldan itibaren 12 yıllık Sultanîye çevrilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında hastahane olarak kullanılmıştır.

9- İzmir İdâdîsi

İzmir İdâdîsi 1887’de inşa edilir. Beş senelik idadî olarak eğitim görür. 1889’da ilk mezunlarını vermiştir. 1890’da yedi sınıflı olmuş ve 1910’da Sultanîye çevrilmiştir.

10- Kabataş İdâdîsi

1908’de II. Abdülhamid’in fermanıyla, Kabataş’ta Aşiret Mektebi olarak kullanılan binada[173], Hasan Tahsin Bey yönetiminde, yedi senelik idadî hâlinde açılmıştır. 1909’da eğitime başlar. 1907-1908 ders yılında ilk mezunlarını vermiştir. 1912’de Sultanî’ye çevrilmiştir. 1919’da yatılı olmuştur. 1923-1924 yılından itibaren okulun adı Kabataş Erkek Lisesi olmuştur.

Günümüzde Feriye Sarayları olarak bilinen binada eğitim devam etmektedir.[174]

11- Kayseri İdâdîsi

1893 yılında “Mektebi Mülki İdâdîsi” olarak kurulmuş ve 1897-1898’de ilk mezun vermiştir. 1903’de idâdî altı sınıfa çıkarılmış ve aynı yıl birinci katı hazırlanan şimdiki binasına taşınmıştır. 1906’da onarım görmüştür.[175] 1921 senesinde Ankara Sultanîsi ile birleştirilmiş ve on iki senelik yatılı Sultanî olmuştur. 1927 senesinde Maarif Vekâletince Cizvitlerden satın alınan iki parça bina mektebe dahil edilmiştir.[176]

Günümüzde Kiçikapı semtinde Kayseri Lisesi olarak hizmet vermektedir.[177]

12- Konya İdâdîsi

1889 tarihinde, Konya Valisi Esat Paşa tarafından Darulmuallimin olarak, Selçuklu dönemi inşa edilen Nizamiye Medresesinin bulunduğu arsa üzerine, inşa edilmiş ve “İdadî” adı ile açılmıştır.[178] İdâdî, dördü idadî üçü rüştiye olmak üzere yedi sınıftan meydana gelip yedi senelik idadî olarak eğitim vermiştir.[179] 1891’de Gureba Hastahanesi olarak yaptırılan binaya taşınmıştır.[180] 1893 yılında, Isparta, Burdur, Niğde ve Antalya çevresinden gelen öğrenciyi barındırabilmek amacıyla yatılıya çevrilir. 1898’de yeniden inşa edilir.[181] 1904’de binaya, salon, yemekhane ve depo yapılmıştır. Dönemin Valisi Ferit Paşa 1906’da ikinci ve üçüncü katını yaptırarak genişletmiştir. 1913-14’de 10 dershane, kütüphane, müdür ve öğretmen odalarını içeren birimler eklenip genişletilerek 12 sınıflı Sultanîye çevrilmiştir.

Cumhuriyet döneminde Konya Erkek Lisesi adını alır.

13- Kütahya İdâdîsi

1884 yılında Mutasarrıf Tevfik Paşa’nın girişimleri sonucunda 1889’da “İdadi Mülki” olarak temeli atılmıştır. Hacı Yusuf adındaki şahıs okulun yapılmasında büyük katkıları olmuştur. Hükümetçe 1000 lira kadar bir yardım yapılmış ve binanın inşaatı 1892 yılı içinde bitmiştir. 1892-1893 ders yılında “Liva İdâdîsi” olarak açılmıştır.[182] 1913-1914 ders yılından itibaren Ziraat İdâdîsi şeklini almış ve 1917-1918’de Sultanîye çevrilmiştir. Kurtuluş Savaşı döneminde Alay Kumandanlığı ve Askerî Hastahane olarak kullanılmıştır. 1933’de bir yangınla, binanın ahşap kısmı tamamen yanmış,
yalnız yontma taştan yapılma kalın dış duvarları kalmıştır. 52 bin liralık ödenekle yanan binanın betonarme olarak tamirine, yeniden inşasına girişilmiştir. 1938 de asıl binasına taşınabilmiştir.

Bugün Kütahya Lisesi olarak hizmet vermektedir.

14- Sivas İdâdîsi

1890 yıllarında Vali Sırrı Paşa ve Hâlil Rifat Paşa, gündüzlü idâdî olmak üzere temellerini atmıştır.[183] 1892 tarihinde Mazlum Paşazade Mehmed Memduh Bey zamanında bitirilmiştir.

Bugün Kongre Binası olan yapıda sergilenen kitabesinde;

“Şevketlü Gazi Abdülhamid Han-ı Sani Hazretlerinin zaman-ı Saltanatlarında rütbe-i bala ricalinden Mazlum Paşa-zade Mehmed Memduh Beg Efendi’nin Sivas Vilayeti Valililiğinde işbu Mekteb-i İ’dadi-i Mülki inşa olundu. 12 Rebiül-evvel sene 1310, Mahmud Edib-i Sivasi” ibaresi yer almaktadır.[184]

1912-13’de bina tamir görmüş olup saçaklar düzeltilmiştir. 1930 yılında okulun arka bahçesinin yer aldığı bölümde cadde nedeniyle mutfak, kiler ve hamamla yine bu kısımda bulunan kale duvarı yıkılmıştır. Yıkılan bu birimlerin yerine binanın batı cephesinde yer alan mescit ve bir ev istimlâk edilerek yeni inşaat yapılmıştır. 1933’de bir pansiyon binası oluşturulmuştur.

15- Trabzon İdâdîsi

1884’de Vali Sırrı Paşa döneminde inşa edilmiştir.[185] Aynı yıl içinde “Mülki İdâdî” olarak eğitime başlar. 1892-93’de ilk mezunlarını verir. 1909-10 da Sultanî adını alır. 1934’de binanın eskimesi nedeniyle Muallim Mektebi olan şimdiki lise binasına nakledilir.[186]

16- Yozgat İdâdîsi

Halkın yardımları sonucu 1909’da inşası tamamlanır.[187] Balkan Savaşı döneminde Manastır Sultanîsi bu binaya nakledilir. 1924’de ortaokula dönüştürülür.

Günümüzde de Yozgat Lisesi olarak işlevini sürdürmektedir.

17- Amasya İdâdîsi

1895-1897 yılında Beyler Sarayı (Pirler Parkı)’nın bulunduğu yerde idâdî olarak inşa edilmiştir.[188]
İlk yıl, üç sınıf teşekkül etmiş, ilk mezununu 1897’de vermiştir. 1914’de maarif idaresine ait olan binaya taşınmış, eski okul binası askerîyeye devredilmiştir. 1914 martına kadar askerî hastahane olarak kalmış bu tarihte tekrar okul hâline dönüştürülmüştür. 1916’da Sultanîye çevrilmiştir. 1925 senesinde ortaokul yapılmıştır.[189] 1939 yılındaki deprem sonrası harap olan yapı yıktırılmıştır.

18- Bilecik İdâdîsi

1906-1907’de idâdî olarak açılır. 1916-17’de ortadan kaldırılır. 1932-33’de ortaokul olur.[190]

19- Bilecik-Söğüt İdâdîsi

1903 yılında II. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır. Giriş kapısında Sultanın tuğrası yer alır. Bugün Ertuğrul Gazi İlkokulu olarak hizmet vermektedir.[191]

20- Çanakkale İdâdîsi

1892 yılında Mutasarrıf Ziver Bey tarafından idâdî olarak yapılmıştır. I. Dünya Savaşına kadar İdâdî olan yapı bu dönemden sonra Sultanîye çevrilmiştir.

1924’te orta okul olmuştur.

21- Çankırı İdâdîsi

Çankırı, Kastamonu iline bağlı bir sancak iken Kastamonu Valisi Abdurrahman Paşa, Çankırı Mutasarrıfı Tahir Bey’e bir İdâdî Mektebi yaptırmasını emredip Çankırı’ya gelerek 1302H./1886M.’de temelini atar. Yapı, İdâdî Mektebi adı ile başlanmış ve bitirilmiştir. Binanın kâgir kısımları bitince üç yıl süresince inşa durmuştur. Ahşap kısmın inşasına 1891 tarihinde başlanmış ve 1893’de Mutasarrıf Abdülgani Paşa döneminde bitirilerek eğitime başlamıştır.[192]

31 Ağustos 1925’de M. Kemal Atatürk’ün Şapka İnkılabı nedeniyle Çankırı’yı ziyareti sırasında bu binada kalır. Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı birimler olarak çeşitli dönemlerde hizmet veren yapı, 1995’ten bu yana Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi binası olarak hizmet vermektedir.

22- Elazığ İdâdîsi

1885-1886 yılında Mekteb-i İdâdî-i Hamidiye-i Mülkiye-i Şahane[193] adı ile Harput-Elazığ arasında Hüseynik köyü, Aslanpınarı denilen yerde, devlet bütçesinden, kâgir bir idâdî binası yapılmıştır.[194] 1911’de Sultanîye çevrilmiştir. 1917-18 yılı binanın darlığı nedeniyle mektep Almanlardan kalma yarı kâgir yarı ahşap bir binaya ve 1920-22 yılında Hacı Kerimin evine nakledilmiştir.[195]

Günümüzde 8. Kolordu Merkez Komutanlığı Karargâh Binası olarak kullanılmaktadır.[196]

23- İstanbul-Çatalca İdâdîsi

İdâdî inşasına 1892 tarihinde başlanmış 1894’de tamamlanmış ve açılmıştır. Balkan Savaşı sırasında tahrip edilen yapı, 1914 tarihinde yeniden tamir edilerek eğitime devam etmiştir.

1932-33’te orta okul olarak düzenlenmiştir. Giriş kapısı üzerinde yer alan, muhtemelen inşa yılı ve usta adının zikredildiği kitabede, “Cevad 310” ibaresi yer alır. [197]

24- İzmit İdâdîsi

İdâdînîn temelleri, Maarif Nezaretinin emriyle gönderilen plânlara göre, 1884 yılında atılmıştır. 1887’de resmi açılışı yapılmıştır.[198] 1888’de idâdî adını alır. 1913 senesinde sultanîye çevrilir. I. Dünya Savaşı sırasında hastahane olmuştur. 1922’de ortaokul olarak açılmıştır. 1931 yılında Maarif Vekâletince verilen 10 bin lira ödenekle bina, dönem özelliklerine göre, tamir edilmiş ve tekrar ortaokul olarak açılmıştır. 1956-57’de konser salonu olarak işlev görür.[199]

Günümüzde, Veli Ahmet Mahallesi İnönü Caddesi üzerinde Gazi Lisesi olarak kullanılan yapı, deprem sonucu yıkılmıştır. Sadece giriş cephesinden bir bölüm kalmıştır. Yapı İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından açılan ihale sonucu yeniden inşa edilecektir.

25- Manisa İdâdîsi

1886 tarihinde İdadî adı ile temeli atılan bina, 1887’de bitirilmiştir ve resmi açılışı yapılarak eğitime başlamıştır.[200] Üç sınıf rüştiye ve iki sınıf idadî olmak üzere beş senelik Sancak İdâdîsi hâlinde oluşturulmuştur. 1899-1909’da onarım görmüştür.[201] 1916 senesinde Sultanî olmuştur. 1923’te liseye dönüştürülmesine rağmen bir devreli eğitim vermesi nedeniyle muhtelit (karma) ortaokul hâline dönüşür. 1945’te kesin olarak lise olur ve 1958’deki yangınla tahrip olup okula ait kayıtlarda yok olunca aynı yıl yapı yıktırılır. 1967’de Şehitler İlkokulu olarak kullanılmaya başlanır.

Günümüzde mevcut yerinde Şehitler İlköğretim Okulu olarak modern binada hizmet vermektedir. Yapıdan günümüze sadece eski fotoğrafları kalmıştır.[202]

26- Mardin İdâdîsi

1901’de Diyarbakır Valisi Hâlit Paşa tarafından, Muzafferiye Medresesi yıktırılarak, halktan toplanılan paralarla idâdî inşa edilmiş ve 1902 tarihinde Mardin İdâdî Mektebi adı ile açılmıştır.[203]

27- Niğde İdâdîsi

1902’de beş senelik Liva İdâdîsi açılmıştır.[204] Bu beş sınıfın üçü rüştî ve ikisi idâdî sınıfları idi. 1915 de yatılı sultanî hâline getirilir.[205]

28- Çorum İdâdîsi

Asıl bina, 1897 yılında Mal Müdürü Rifat Bey tarafından ev olarak inşa edilir. 1900’de Malîye tarafından haczedilip maarife devredilerek idâdî olarak açılmıştır.[206]

1921-22’de hastahane olarak kullanılıp 1923 tarihinde idâdî, sultanîye çevrilmiştir. Bundan sonra bir kez tamir görmüş ve 1932-33’de Ortaokul olarak hizmet vermiştir.[207]

II- “Rüştiye” Olarak İnşa Edilip “İdâdî”ye Çevrilen Okullar:

1- Denizli İdâdîsi

1874’de Rüştiye olarak açılmıştır. 1892’de dört sınıflı ve iki yıl sonra da beş sınıflı Liva İdâdîsi şeklini almıştır.[208] Daha sonra adı “Sanat İdâdîsi” olur. 1922 de Sultanî Mektebe dönüştürülür.[209]

Bina günümüzde yok olmuştur. Günümüzde mevcut yerinde Denizli Belediyesi’ne ait Oda Tiyatrosu vardır. Günümüzde yer alan Denizli Lisesi ise, 1915’te Mutasarrıf Tevfik Bey tarafından inşa edilir.[210]

2- Edirne İdâdîsi

1882’de Edirne Valisi Kadri Paşa tarafından “Rüştiye” olarak açılmıştır.[211]

Giriş kapısı üzerinde yer alan kitabede:

Başvekil esbâk ebhetlü, devletlü Kadri Paşa hazretlerinin eseri mesaisi Olarak binüçyüz sene-i hicriyye-i kameriyyesinde inşa olunmuştur. 1300 İfadesi yer almaktadır.[212]

1884-1887’de Vali Hacı İzzet Paşa zamanında birinci yapıya benzer ikinci bir bina inşa edilmiş ve her iki bina bir koridorla birbirine bağlanmıştır. Bu suretle meydana gelen ve “Mektebi İdadî Mülkî” adını alan gündüzlü okul, 1892’de yatılıya çevrilmiştir. 1909’da Sultanî olur.[213]

1923-25’de bugünkü liseye dönüştürülür.

3- Kastamonu İdâdîsi

Dönemin Kastamonu Valisi Abdurrahman Nurettin Paşa, 1302H./1885M. yılında, Vilayet İdare Meclisince oluşturulan komisyon tarafından Mekteb-i İdadi şartlarına uygun bir okul yapımına karar verilerek temel atma töreni yapılır.[214] 1887 Eylül ayında resmi açılışı yapılır.[215]

Bina için hükümet tarafından 8.500 Osmanlı Lirası harcanmıştır. Yapı, elli yatılı talebeyi alabilecek şekilde inşa edilmiştir.[216] Okulun orijinal planı Topkapı Sarayı Arşivinde 9474 no ile kayıtlı bulunmaktadır.[217] 1887’de okul iki sınıf, 1888’de üç ve 1891-1892’de sınıfların adedi beşe çıkarılmış ve okul yatılı olmuştur. Aynı yıl içerisinde eğitim yedi yıla çıkarılarak okul ilk mezunlarını vermiştir. 1908’de Mektebi Sultanî olmuştur. 1923’te liseye çevrilmiştir. 1927’de Kültür Bakanlığı tarafından genişletilmesi uygun görülerek yeniden inşaatı uygun görüldü. On sınıflı, lâboratuar, yatakhane, jimnastik salonunu içeren yeni birimlerin temeli 29 eylül 1937’de atılmıştır.

Günümüzde, Defterdarlık binası olarak son zamanlara kadar kullanılan bina, İl Milli Eğitim Müdürlüğüne devredilmiş olup tadilat yapılmaktadır.

4- Samsun İdâdîsi

1892’de Mutasarrıf Cavit Bey döneminde, mevcut rüştiye beş sınıflık liva idâdîsine dönüştürülmüştür. 1912’de Samsun Lisesi olarak adlandırılan binanın inşasına başlanmış ve 1912-1913’de “Ticaret İdâdîsi”ne çevrilmiştir. 1914’te Sultanîye dönüştürülmüştür. I. Dünya Savaşı sırasında hastahaneye çevrilmiştir.[218]

5- Bolu İdâdîsi

1884’de Bolu Mutasarrıfı İsmail Kemal Bey tarafından temeli atılan bina 1886’da rüştiye olarak açılmıştır.[219] İki katlı ve kâgir olarak inşa edilen yapı Hisartepe mevkiinde bulunmasından dolayı “Hisar Mektebi” olarak da anılır. 1887’de açılışı yapılan ve eğitime başlayan bina bu tarihte henüz idadî değildir. İlk idadî sınıfı, 1888’de açılmıştır. 1892-1893 ders yılından başlayarak beş sınıflı idadî hâline gelmiştir. 1911’de çıkan bir yangınla binanın, çatısı ve ahşap kısımları yanmıştır. 1913-14’de üzerine bir kat ilave ile yenilenmiştir. Bina üç katlı bir hale dönüşüp aynı yıl Sultanîye çevrilerek yatılı olmuştur.[220]

6- Burdur İdâdîsi

1906 yılında mevcut bulunan üç sınıflı rüştiyeye iki sınıf daha eklenerek 5 yıllık idâdîye çevrilir.

Yapı bugün Burdur İlköğretim Okulu olarak hizmet verip özgün hâlinden bir şey kalmamıştır.[221]

7- Isparta İdâdîsi

Bina rüştiye olarak 1861’de açılır. 1902’de altı sınıflı liva idâdîsine dönüşür.[222]

Günümüzde İl Milli Eğitim Müdürlüğü idarî binası olarak hizmet görmektedir.

8- Kırklareli İdâdîsi

1892’de mevcut rüştiye mektebine iki sınıf ilâve ile ilk defa olarak beş sınıflı ve yalnız erkeklere mahsus idadî açılmıştır.

9- Kırşehir İdâdîsi

1889’da Ankara Valisi Giritli Sırrı Paşa’nın girişimleriyle, Kırşehir Mutasarrıfı Saffet Paşa tarafından yaptırılmağa başlandı. 1890 tarihinde tamamlanmıştır. Mevcut rüştiye bu yeni binaya nakledilmiştir. 1903’te onarım görmüştür.[223]

1894 yılına kadar üç senelik rüştiye olarak kalmış ve 1894 yılında iki sınıf ilâve edilerek beş yıllık idâdî şekline dönüşmüştür. İlk mezununu 1895-96’da vermiştir.

10- Maraş İdâdîsi

1902 yılına kadar Maraş’ta yer alan en büyük okul rüştiyedir. Bu tarihte altı sınıflı bir idadî açılmış ve eski rüştiye binasına yerleştirilmiştir. 1904’de bir sınıfı kaldırılmış ve beş sınıflı idadî olarak 1915’e kadar devam etmiştir. 1908’de onarım görmüş[224] ve 1919’da Darülmuallime çevrilmiştir. 1921’de Maraş Sultanîsi olmuştur. 1924’de Ortaokula dönüşür.[225]

11- Sinop İdâdîsi

1871’de açılan dört sınıflı rüştiye mektebi, 1893 tarihinde ortadan kaldırılarak yerine beş senelik liva idâdîsi açılması kararlaştırılmıştır.[226]

Günümüzde İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı Öğretmenevi olarak hizmet vermektedir.

12- Tokat İdâdîsi

1902’de üç sınıflı rüştiye ve iki sınıflı idâdî şekline dönüşmüştür.[227]

b) Sanayi-i Nefise Mektebi

Sanayi-i Nefise Mektebinin kurulması ve bina olarak faaliyete geçirilmesinde en büyük katkı Osman Hamdi Bey’in olmuştur.[228] Okulun kuruluşundan, eğitim için gerekli personelin teminine, derslerin işleyişine kadar tüm aşamalarında etkin bir rol almıştır.[229] 1882 yılında inşa edilen yapının mimarı Alexandre Vallaury’dir. 1889-1892’de, öğrenci sayısındaki artış nedeniyle yeni sınıflar ve atölyeler eklenmiştir. 1912 Balkan Savaşı sırasında askerler tarafından kullanılan yapı 1916’da eğitim işlevini farklı bir binada sürdürerek 1917’de müze hâline dönüşmüştür.[230] İstanbul Arkeoloji Müzesi bünyesinde ve aynı bahçe içerisinde yer alan yapı Eski Şark Eserleri Müzesi olarak hizmet vermektedir.[231]

c) Mekteb-i Tıbbiye-î Şahane

Yapı, Eski Kavak Bağdad Sarayı’nın bahçesi üzerinde Topkapı, Hâliç ve Marmara denizini görecek biçimde tasarlanmış ve 1902-1903 yıllarında inşa edilmiştir.[232] Mimar Alexandre Vallaury ve Raimondo d’Aronco’nun ortak çalışmasıdır.[233] 1934’de Haydarpaşa Lisesi olarak kullanılır.

Günümüzde ise Marmara Üniversitesine bağlı Fakültelerin bölümlerinin yer aldığı bina olarak işlevini sürdürmektedir.

d) Diğer Mektepler

1- Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Mektebi

1894-1895’te Vali Hâlit Paşa tarafından Muallim Mekteb-i olarak inşa ettirilmiştir.[234] Sonrasında ziraat ve sanayinin geliştirilmesi amacıyla sanat okuluna çevrilmiştir.[235]

2- Kastamonu Sanayi Mektebi

1895’te Vali Hâlit Bey tarafından temeli atılan mektep 1897 yılında tamamlanmıştır. Hükümet meydanında bu dönemde inşa edilen sanayi mektebi günümüze gelememiştir.[236]

3- Konya-Hamidiye Sanayi Mektebi

1901 yılında Konya Valisi Avlonyalı Mehmed Ferit Paşa tarafından, Mühendis Şefik Bey’e inşa ettirilmiştir.[237] 1909’da Hukuk Fakültesi buraya taşınarak bir süre burada eğitim yapılır. 1915-1922 yıllarında mektebe yeni teknik bölümler eklenir. Gece ve gündüz eğitimi yapan okula 1924 yılından itibaren mevcudun artması sonucu yeni eklemeler yapılır. 1927 yılından itibaren Milli Eğitim Bakanlığına ait çeşitli okullar adına 1977 yılına kadar hizmet veren yapı, 1979 yılında çıkan bir yangın neticesinde büyük ölçüde harap olmuştur.[238] Yapı dört kat olarak tasarlanmış, simetrik plan düzenine sahiptir.

Günümüzde İl Özel İdaresi olarak kullanılmaktadır.

Bu dönemde inşa edilen ve açılan diğer mektep örnekleri ise şunlardır[239] :

İzmir-Kemeraltı Hamidiye Mektebi, İzmir İnas Rüştiyesi (1894)[240]
İzmir Hamidiye Sanayi Mektebi (1892)[241]
Tire Mektebi Rüştiyesi (1906)[242]
Konya Hamidiye Mahalle Mektebi, Konya-Çeltikçi İptidai Mektepleri
Afyon-Bolvadin Mektebi
Burdur-Ağlasun Mektep
Erzurum Sıbyan Mektebi, Erzurum Sanayi Mektebi (1902)[243]
Erzurum Mektebi İptidaisi (1892)[244]
Erzurum İnas Rüştiyesi (1898)[245]
Erzincan İdâdîsi (1907-8)[246]
Malatya İdâdîsi (1900)[247]
Kırklareli Hamidiye Mekteb-i İptidaisi (1906)[248]
Merzifon Rüştiye Mektebi (1895)[249]
Trabzon Rüştiye ve İbtidai Mektebi (1901)[250]
Trabzon Hatuniye İbtidai Mektebi (1899)[251]
Muğla İdâdîsi (1902)[252]
Urfa İptidai Mektebi (1902)[253]
İzmid İnas Mektebi (1904)[254]
Biga Mektebi Rüştiyesi (1908)[255]
İstanbul Dar’ül Hayr-i Ali Mektebi (1903)[256]
İstanbul Davutpaşa Rüştiyesi (1893)[257]
İstanbul Halkalı Hamidiye Ziraat Mektebi (1881-1892)[258]
İstanbul Orman ve Maadin Mektebi (1883/1900)[259]
İstanbul-Kadıköy/Acıbadem Dâr’üleytam (1900)[260]
İstanbul-Acıbadem Âma ve Dilsiz Mektebi (1904)[261]
İstanbul-Selimiye Karma Mektep (1900)
Cihangir Mebadi-i Fuyuzat Mektebi (1900)[262]
İstanbul Bidayet-i Tahsil Mektebi
Tophane Mir’at-ı Maarif Mektebi, Çiçek Pazarı Çırak Mektebi
Emir Buhari’de Mimar Sinan İbtidai Mektebi, Cerrahpaşa-Hobyar Kız Rüştiye Mektebi (1900)[263]
Tokat İptidai Mektep (1900)[264]
Adapazarı Sanayi Mektebi (1890)
Yozgat Sanayi Mektebi
Yozgat Kız Rüştiye ve Erkek İbtidai Mektebi (1900)[265]
Kastamonu Rüştiyesi[266]
Kastamonu-Küre Rüştiye Mektebi (1900)[267]
Bursa Harir Darüttalim (İpekböcekçiliği) Mektebi (1894)[268]
Bursa Hamidiye Sanayi Mektebi (1891)[269]
Bursa Hamidiye Ziraat Mektebi (1892)[270]
Bursa Mekteb-i İdâdî Askerî (1890)[271]
Bursa Osmaniye Mektebi (1905)[272]
Ankara Mekteb-i Sanayi-Mevlevihane civarı İbtida-i Mekteb (1900)[273]
Ankara-Mihâliççik, Çubukabad ve Mecidiye Kazası İbtidai Mektebi (1900).[274]

***

3) Kütüphaneler

Abdülhamid dönemi inşa edilen tek başına kütüphane yapısına pek rastlanmaz. Bunun başlıca nedeni yapı içerisinde bir birimin kütüphane hâline getirilmiş olmasıdır. İstanbul Beyazıt Kütüphanesi binası (1882-84)[275], 1889-1890 yıllarında Lütfi Bey tarafından kurulan Üsküdar Aziz Mahmud Hüdayi Kütüphanesi, 1895’te kurulan Eyüp Hüsrev Paşa Kütüphanesi ile Nevşehir-Ürgüp’te de Hüseyin Galib Efendi Kütüphane (1892)[276] örnekleri yer alır.[277]

***

4) Müzeler

a) İstanbul Arkeoloji Müzesi

1891-1908 yılları arasında bölümler hâlinde inşa edilen Arkeoloji Müzesi, Gülhane Parkı ile Topkapı Sarayı arasında yer alır. Alexandre Vallaury tarafından projesi hazırlanan binanın cephe düzenlemesi de aynı kişi tarafından yapılır. 1891’de ilk bölüm olan binanın orta ana bölümü, 1899-1903 ve 1908’de de iki yan kanattan oluşan bölümler inşa edilmiştir.[278] Yapının inşa safhasında Vallaury, Bello ve Edhem Bey gibi mimarların adı geçmektedir.[279]

********************

********************

********************

*

*** SİVİL YAPILAR ***

1) Ticaret Yapıları

Abdülhamid döneminde, sanayi ve ticaretin geliştirilmesinde katkıda bulunacak büyük, orta ve küçük ölçekli işletmeler açılmıştır. Sanayi ve ticaretin geliştirilmesine büyük önem verilmiş ve bu noktada katkıda bulunanlar da sultan tarafından altın ve gümüş liyakat madalyasıyla onurlandırılırdı.[280]

İstanbul Kapalıçarşı Evliya ve Ali Paşa Hanları (1900 açılış).[281]
Doğu Halı Şirketi, Hereke Kumaş ve Halı Bandırma, İzmir (1900) ve Anadolu’nun bir çok kentinde halı fabrika ve atölyesi, Fes ve Melbusat-ı Askerîye
Darülaceze Hamidiye Fes (1904)
Beykoz Hamidiye Kağıt (1887)[282]
Küçükçekmece Kibrit (1897)
Beykoz Kundura (1884)
Diyarbakır Deri-Kundura
Konya Güherçile (1883)
Uşak Halı (1890) ve Un-Yapağı Fabrikası (1902)[283]
ve birçok yağ, un, buz, mum fabrikaları bu dönem için bilinen birkaç örnek sanayi yapıları olarak karşımıza çıkmaktadır.[284]

***

2) Saat Kuleleri

Saat ve çan kuleleri, yerleşim birimlerinin bulunduğu kentlerin görülebilen yüksek ya da merkezi yerlere, cami, saray, köşk, kilise gibi yapıların yakınında halkın toplanabileceği bir meydan gibi hâkim alanlarda inşa edilmişlerdir.

Abdülhamid dönemi saat kulesi yapımı, en yoğun şekilde ve Osmanlı topraklarının hâkim olduğu büyük kentlerde görmek mümkündür. Bu yoğunlukta, Sultanın tahta çıkışının 25. senesi nedeniyle inşa edilmiş olması büyük etkendir. Saat kuleleri genellikle saray tarafından ya da valilerce yaptırılırdı. Osmanlı döneminde, Saat kuleleri halkın zamanını ve bilhassa namaz vakitlerini öğrenmeleri için inşa edilmiştir. Bazı saat kulelerinde bulunan çanlar sayesinde şehirde çıkan yangınların duyurulmasının amaçlandığı da görülmüştür (Çanakkale Saat Kulesi örneği gibi).

Bundan başka meteoroloji olayları hakkında bilgi edinmek için barometre, rüzgar gülü gibi araçlar konulmuştur (Dolmabahçe ve Kayseri Saat Kulesi örneği gibi).

1- Adana Saat Kulesi

2- Ankara Saat Kulesi

Ankara Kalesi Hisar kapısı üzerinde yer alan kulenin, üç satırlık kitabesinde şu ifade bulunmaktadır:

“Sultan-ı Zaman Hazret-i Abdülhamid Han-ı Sani asr-ı cihanbanilerinde Vali-i vel âsan-ı vilayet devletlu Sırrı Paşa’nın asâr-ı Himmet-i Ve izzetlu el Hac Süleyman Refik Efendi nezaretiyle……
İşbu saat vaz kılındı, sene 1302.[285]

3- Bilecik Saat Kulesi

4- Bursa Saat Kulesi

2 Ağustos 1904 yılında Vali Reşit Mümtaz Paşa ve Belediye Reisi Mehmet Emin Bey tarafından başlatılan kule inşası, 31 Ağustos 1905 yılında tamamlanarak törenle açılmıştır.[286]

5- Çanakkale Saat Kulesi

Kulenin kaide kısmında bulunan çeşme üzerinde yer alan kitabede:

Pir Şehinşahın zülal-i himmeti eyledi reyyan mülkü milleti

-Barek Allahu hazret-i Abdülhamid oldu her ferdin medar-ı raveti

Ya ilahiseh bağışla millete iştimal etti cihane niğmeti

-Munteşir envari şavi serasker herkezin artmakta mesudiyeti

O makkarrı hemişe hayr endişenin ola her yıl ömrünün her saati

-Bunda saat var, burcunda var nazıra, çeşme var, ayine var kıldikkati

Birde afatı savaıktan masum eylemek üzre konuldu aleti

-Bahusus etti Cemil Paşa gibi bundan gayrituri çok hizmeti

Hazreti Mevla müesser eylesin nice umrana o hâli hasleti

-Hame ran ol zevkıa şükran eyle astikanın işte budur himmeti

Aleti tezyin eyleyip tarihini söyle yahu geldi eşref saati

-Sene 1313 Ketebehu Recep Yesari

ifadesi yer almaktadır.[287]

6- Çorum Saat Kulesi

Güney giriş kapısı üzerinde yer alan kitabede şu ifade mevcuttur[288] :

Şehinşah-ı zaman Abdülhamid Han-ı keremkârın

Ferman-ı kiramından Hasan Paşa-yı bihemta

Bütün evkatını vakf eyledi ihya-i hayratta

Muvvaffak eylesun her dem anı amalîne Mevla

Bu saat kulesi ez cümle hayrat-ı güzininden

Yapıldı yümn-ü evferle bu şehri eyledi ihya

Çıkup bir vakt-i eşrefde yazıldı babına tarih

Bu mikat-i celili yapdı bak Lütfi Hasan Paşa, 1312.

7- Yıldız Sarayı Saat Kulesi

Yıldız/Hamidiye Camii avlusunun köşesinde yer alan kulenin, güney kapısı ve tüm yönlerde bulunan pencere üzerlerinde yer alan kitabelerdeki ifadeye göre, 1892-1893 yılında II. Abdülhamid tarafından inşa ettirilmiştir. Kule yaklaşık 20m. yüksekliğinde, alttan üste doğru incelen kare prizmal gövdeye sahiptir. Kulenin, en üst kısmı kubbe ile örtülü olup bunun alt kısmında, doğu ve batı yönünde saat, kuzey ve güney yönünde de gül pencereler yer alır.[289]

8- Dolmabahçe Saat Kulesi

Dolmabahçe Sarayı Saltanat Kapısı ve Bezm-i Alêm Valide Sultan Camii arasında yer alan kule, Sultan II. Abdülhamid tarafından inşa ettirilmiştir. Kule, Sultanın emri ile 1890 yılında inşasına başlanılıp 1894’de de bitirilmiştir.[290] Kule, inşaatı tamamlandıktan kısa bir süre sonra 1898 yılında Padişah’ın emriyle değişikliğe uğramış, üst kısımda yer alan sütun kaldırılarak yerine termometre konmuştur. Sarf edilen yirmi iki bin beş yüz yirmi beş kuruş yirmi altı para Hazine-i Hassa tarafından ödenmiştir.

9- Şişli/Hamidiye Etfal Hastahanesi Saat Kulesi

Şişli Etfal Hastahanesinin bahçesinde yer alan kule, 1907 yılında Mimar Raimondo d’Aronco tarafından inşa edilmiştir. Kulenin biçim özelliklerinden kaynaklanan tasarım anlayışının Yıldız Çini Fabrikası gibi bir biçimlenişe sahiptir.[291] Kule, hastahanenin aksine, orjinalitesinden bir şey kaybetmeden günümüze kadar ayakta durabilmiştir.

10- İzmir Saat Kulesi

Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıldönümü nedeniyle 1901 yılında dönemin Valisi Kamil Paşa tarafından oluşturulan bir komisyonca Mimar S. Raymond’a inşa ettirilmiştir.[292] Kule, 25m. yüksekliğinde, dört katlı ve sekizgen bir kaideye sahiptir. Beyaz mermer ve kesme taş malzemeyle yapılmıştır. Kule üzerinde, galeri ve çeşmelerde kullanılan yeşil ve pembe renkli sütunlar Marsilya’dan getirtilmiştir.[293] Kulede kitabe mevcut olmayıp gövde kısmında yer alan atnalı kemerli küçük balkonumsu, kuzey ve batı yönünde yer alan pencerelerde kabartma şeklinde II. Abdülhamid’in tuğrası yer aldığı bilinir.[294] Ancak bu tuğralar, 1927’de çıkarılmış olan ilgili kanun uyarınca kaldırılarak yerine ay-yıldız kabartması yapılmıştır.[295] Gövdenin üst kısmında dört yüzeyde de saat yer alır. Bu saatler Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından hediye edilmiştir.[296] Kulenin çanının bulunduğu en üst kısım 1974 depreminde yıkılmış ancak 1976 yılında onarılmıştır. Bugünkü Konak Meydanında bulunan saat kulesi, kentin simgesi hâlini gelmiştir.

11- İzmit (Kocaeli) Saat Kulesi

Saat Kulesi şehre hâkim bir tepe üzerinde, tren istasyonunun kuzeydoğusunda, Saray Yokuşu Heykel Mevkiinde yer almaktadır. 1901’de İzmit Mutasarrıfı Musa Kazım Bey tarafından Mimar Vedat Tek’e inşa ettirilmiştir.[297] Kule giriş kapısı üzerinde de kitabe yer almaktadır. Kulenin orta kat cephelerinde II. Abdülhamid’e ait yarısı silinmiş tuğra yer alır.

12- Kastamonu Saat Kulesi

1884-1885 yıllarında Kastamonu Valisi Abdurrahman Nurettin Paşa tarafından inşa ettirilmiştir.[298] Şehre hâkim nokta olan Sarayüstü adıyla anılan tepede yer alan kule, 12m. yüksekliğinde, kesme taş malzemeden yapılmıştır.

13- Kayseri Saat Kulesi

Günümüzde şehrin merkezi olan Cumhuriyet Meydanında yer alan Kule, Muvakkithane ile birlikte, 1906 yılında Kayseri Mutasarrıfı Haydar Bey döneminde inşa edilmiştir.

14- Ladik Saat Kulesi

Kule giriş kapısı üzerinde yer alan Türkçe ifadeye göre 1889’da Ladik Kaymakamı Reşit Bey tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Şehrin merkezinde yüksek bir tepe üzerinde, minare biçiminde yer alan kulenin dört yüzünde de saat yer alır.[299]

15- Muğla Saat Kulesi

Muğla şehir merkezinde bulunan kulenin, giriş kapısı ve çeşme üzerinde yer alan ve Dede İsmail Hakkı Efendi tarafından yazılan kitabesine göre, 1885 yılında Hacı Süleyman Ağa tarafından Mimar Konstantin Oğlu Filvari’ye yaptırılmıştır. Kule, kare planlı, aşağıdan yukarıya doğru küçülen beş kat şeklinde düzenlenmiştir. Kulenin yanında yine Hacı Süleyman Ağa tarafından yaptırılan çeşme yer almaktadır.[300]

16- Sivrihisar Saat Kulesi

1900 yılında Kaymakam Mahmut Bey ve Belediye Reisi Yüzügüllü Hacı Mehmet Efendi döneminde yapılmıştır.[301]

17- Sungurlu Saat Kulesi

1891’de Kaymakam Edip Bey tarafından Yozgatlı Şakir Usta’ya inşa ettirilmiştir.[302]

18- Tarsus Saat Kulesi

1895 yılında Kaymakam Ziya Bey tarafından inşa ettirilmiştir.[303]

19- Tokat Saat Kulesi

II. Abdülhamid’in, 25. cülus yıldönümü nedeniyle halkın yardımlarıyla Mutasarrıf Bekir Paşa ve Belediye Reisi Mütevellioğlu Enver Bey tarafından 1902’de inşa ettirilmiştir.[304] Şehre hâkim bir nokta olan Behzat semti ve aynı adla anılan caminin güneyindedir. Kulenin yüksekliği 33m. ve kesme taştan yapılmıştır. Kitabesi mevcut olmayıp giriş kapısı üzerinde bulunan mermer levhada sadece 1317H./1900M. tarihi vardır.[305]

20- Vezirköprü Saat Kulesi

Şehir merkezinde yer alan kulenin kapısında bulunan kitabedeki ifadeye göre, Sivas Valisi Reşit Akif Paşa döneminde Vezirköprü Kaymakamı Ahmet Reşit Efendi tarafından 1906-1908 yıllarında inşa ettirilmiştir.[306]

21- Yozgat Saat Kulesi

1908 yılında Belediye Başkanı Tevfikizade Ahmet bey tarafından Mimar Şakir Usta’ya yaptırılmıştır.[307]

22- Çankırı Saat Kulesi

Kulenin inşa tarihi ile ilgili olarak kaynaklarda ihtilaf söz konusudur.[308] Ancak dönemin gazetelerine bakıldığında, Sultanın tahta çıkışının 25. yıldönümü sebebiyle kentte bir saat kulesinin açılışı söz konusudur.[309] Kule, günümüzde çarpık kentleşmeden nasibini alarak binalar arasında sıkışıp kalmıştır.

23- Amasya-Gümüşhacıköy Saat Kulesi

1900 yılında Ali Rıza Bey tarafından inşa ettirilmiştir.[310] İlk inşasında ahşap ve kısa boylu olduğu ifade edilir. Geçen zaman içerisindeki onarımlar sonucu orjinalitesini kaybeden saat minare biçimli bir görünüm arz etmektedir.

Abdülhamid döneminde gerek Anadolu gerekse Anadolu dışında inşa edilmiş saat kulelerinden birçoğu da günümüze kadar ulaşamamıştır. Birçoğu hakkında da tarihi belge niteliğinde iz dahi kalmamıştır. Anadolu’da yer alan ve günümüze kadar ulaşamamış bu saat kulelerinden, Diyarbakır[311], Edirne[312], Erzincan Askerî Ortaokulu[313], Erzincan Evrak Mahzeni Saat Kulesi (1893)[314], Elazığ-Maden[315], Amasya-Mecitözü, Kütahya Saat Kulesini[316] sayabiliriz. Ayrıca bu dönemde, açılışı yapılan ancak ilk inşa tarihi 1827 olan Balıkesir saat kulesi de yer almaktadır.[317]

***

3) Konut Mimarisi

a) Hereke Köşkü[318]

Hereke halılarının uluslararası bir ün kazanmasından sonra Hereke’ye gelen yabancı misafirlerin barakalarda ağırlanmasının ayıp olduğu düşünülerek fabrikanın şerefi ile münasip bir köşk inşası uygun görülmüştür. 1898 yılında Alman imparatoru II. Wilhelm’in Sultan II. Abdülhamid’i ziyareti öncesinde, 1894 yılında Sultan II. Abdülhamid’in sarayında üç haftada inşa edilen Köşk, deniz yoluyla parçalar hâlinde getirilerek bir günde yerine monte edilmiştir.

b) Beyoğlu Union Française

1896 yılında Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen yapı, yabancı elçilik misafirhanesi olarak tasarlanmıştır. Bina, Düyun-ı Umumiye’nin Fransa adına temsilcisi Askerî ataşe Mösyö Berger tarafından yaptırılmıştır.[319]

c) Beyoğlu Botter Apartmanı

Yapı, II. Abdülhamid dönemi Bahriye Nazırı Amiral Hasan Paşa’nın oğlu Mahmud Nedim Bey’e aittir. Sultan II.Abdülhamid’in terzisi Hollandalı Botter’in atölyesinin bu binada bulunmasından dolayı apartman bu isimle anılmıştır.[320]

d) Çiftehavuzlar Cemil Topuzlu Köşkü

1900’lerde Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen köşk, II. Meşrutiyet dönemi Şehremini Doktor Cemil Topuzlu’ya aittir.[321]

e) Beşiktaş Akaret Binaları[322]

********************

********************

********************

*

*** SAĞLIK YAPILARI ***

1) Darülâceze

1895 yılında faaliyete geçen Darülâceze bir yapı kompleksidir.[323] Darülaceze, yaklaşık 75 dönüm arazi üzerinde cami, kilise, hamam, fırın, mutfak, idarî, sosyal ve kültürel mekânları barındıran 20 binadan oluşmaktadır.

Günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesine Bağlı olan Darülaceze, Şişli-Kağıthane arasında yer almaktadır.

***

2) Hastahaneler

a) Şişli Hamidiye/Etfal Hastahanesi

1898-99’de ilk çocuk hastahanesi olarak hizmete başlamıştır.[324]

b) Samsun Guraba Hastahanesi

Sultan II. Abdülhamid’in 25. cülus yıldönümü nedeniyle temeli atılan yapı Büyük Guraba Hastahanesi olarak adı geçmektedir.[325]

Millet ve Devlet Hastahaneleri olarak anılan yapı günümüzde, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi olarak bilinmektedir. İki katlı ve kâgir bir yapıdır.[326]

c) Kastamonu Hastahanesi

1900 yılında dönemin Valisi tarafından temeli atılan ve açılan hastahane bundan sonra diğer vilayetlerde açılacak tam donanımlı hastahanelerin de öncüsü olmuştur.[327]

Bu dönemin diğer hastahane örneklerinden İstanbul’da yer alan hastahaneler:

Beyoğlu Zükur/Belediye Hastahanesi (1878-79)[328]
Yıldız Askerî Hastahanesi (1886)[329]
İstanbul Kuduz Hastahanesi (1887)[330]
Üsküdar Akıl Hastahanesi (1897)
İstanbul Guraba Hastahanesi Ek Binalar (1900-1905)
İstanbul Haseki Hastahanesi Ek Bina/Pavyonlar (1893)[331]
Gülhane Hastahanesi (1898)[332]
Beykoz Serviburnu Hastahanesi (1878)
Beylerbeyi Hastahanesi (1877)
Eyüp İplikhane Hastahanesi (1878)
Kadırga Hastahanesi (1893)[333]
Üsküdar Nuhkuyusu Hastahanesi (1891)
Üsküdar Şemsipaşa Hastahanesi (1877)
Kağıthane Hastahanesi (1897)
Çatalca Hastahanesi (1877)
Haydarpaşa Numune Hastahanesi (1902-1903).[334]

Anadolu’da yer alan hastahane örnekleri ise şunlardır:

Adana Hamidiye/Guraba Hastahanesi (1898)[335]
Bursa Guraba/Hamidiye Hastahanesi (1879-1905)[336]
Edirne Askerî Hastahanesi (1887)[337]
Erzurum Numune Hastahanesi (1903)[338]
Gaziantep Hamidiye Hastahanesi (1903)[339]
Kırşehir Guraba Hastahanesi (1900)[340]
Safranbolu Kadın Hastahanesi (1900)[341]
Safranbolu Frengi ve Gureba Hastahanesi (1888)[342]
Çankırı Hamidiye Guraba Hastahanesi (1896)[343]
Eskişehir Guraba Hastahanesi (1896)[344]
İzmir Hastahane (1895).[345]

Ayrıca Anadolu’nun daha birçok kentinde açılmış, bugün mevcut olmayan bir çok hastahane ve sağlık kuruluşunu sayabiliriz.[346]

********************

********************

********************

*

*** RESMİ YAPILAR ***

1) Bayındırlık Yapıları

a) Çeşmeler

1- Maçka II. Abdülhamid Çeşmesi

1901’de II. Abdülhamid tarafından inşa ettirilmiştir. Çeşme ilk inşa edildiği dönemde Tophane Nusretiye Camii[347] civarında iken daha sonra şimdiki yeri olan Maçka Park girişine getirilmiştir.[348] Bu işlem sırasında da çeşme oldukça tahrif olmuştur. Yaklaşık 3.50m. yüksekliği ve 2.75m. eninde olan çeşmenin dört yüzü de bezemelidir. Çeşmenin üst örtüsü saçak çatı biçiminde yer alıp bunun hemen altında, geniş yüzeyin bulunduğu kuzeybatı cephede kartuş içerisinde Ta’lik hatla yazılmış kitabesi yer alır. Kitabe[349] :

“Ab-ı şirinin içip bir le dedim tarihini
Eyledi bu çeşmeyi bünyad Han Abdülhamid.”

2- Sultanahmet II. Wilhelm/Alman Çeşmesi

1899’da inşa edilen çeşme, Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından, Osmanlı Devleti’ni ikinci ziyareti anısına ve Osmanlı-Alman dostluğunun bir simgesi olarak yaptırılmıştır.[350] Sekizgen biçimde yapılan çeşmede suyun depolandığı sarnıcı ve yedi çeşmesi mevcuttur. Çeşme üst örtüsü kubbe formunda yer alıp kubbeyi taşıyan siyah mermerden yapılmış sekiz kısa sütun yer alır. Kubbe içi tamamen mozaik bezeme yer alır. Mozaiklerde, altın yaldız zemin üzerinde yeşil, beyaz, kırmızı renklerin hâkimiyeti vardır. Su haznesinin yer aldığı sarnıç üzerinde, bronz, Almanca yazılmış kitabe ve Türkçe karşılığı şu şekildedir[351] :

“Alman İmparatoru II. Wilhelm’in 1898 yılı sonbaharında haşmetli Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’i ziyaretinde bir minnettarlık anısı olarak yaptırdığı çeşmedir”.

3- Bebek Lütfi Bey Çeşmesi[352]

Bir zamanlar Bebek Karakolu arkasında bulunan bu çeşme, 1930 yıllarında cadde genişletilirken hemen karakolun yanındaki Küçükbebek Caddesi’nin başına nakledilmiştir.[353] Bu çeşme, saray görevlilerinden Lütfi Bey’in anısına II. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır.[354]

4- Beşiktaş-Yıldız II. Abdülhamid Çeşmesi[355]

Beşiktaş’ta Balmumcu Mahallesi’nde, Barbaros Bulvarı’nın doğusunda bulunan askerî lojmanların girişindedir. Mir’at İstanbul adlı eserde verilen bilgiye göre bu çeşme, bir zamanlar Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi’nin civarında bulunuyormuş.[356] II. Abdülhamid tarafından yaptırılan bu çeşme, Türk neo-klasiği ve oryantalist etkili bir üslüpta, küp gövdeli bir meydan çeşmesidir.[357]

5- Beşiktaş Gazi Osman Paşa Çeşmesi

6- Beşiktaş Ertuğrul Camii II. Abdülhamid Çeşmesi

Bu çeşmeye ait kitabe metni Mir’at-ı İstanbul’da yer almaktadır. Bu kitabeye göre çeşmeyi 1305H./1887M.’de II. Abdülhamid yaptırmıştır.[358]

7- Neş’et Ağa Çeşmesi

1323H./1905M. tarihinde yakında bir camisi bulunan Neşet Ağa adında bir hayırsever tarafından yaptırılmıştır. Çeşmenin adının “Reşad Ağa” olarak gösterilmesi yanlıştır.[359]

8- Raif Ağa Çeşmesi (Banisi Mehmed Raif Ağa)

9- Yıldız Sarayı Hamidiye Çeşmesi

10- İstanbul Alman Elçiliği II. Abdülhamid Çeşmesi[360]

11- Yozgat Hamidiye Çeşmesi

1901’de II. Abdülhamid tarafından Çapanoğlu Camii yakınında yer alan hazireye bitişik olarak inşa ettirilmiştir.[361]

Saatin alt kısmında adalet, eşitlik ve özgürlük sembolü olan Osmanlı arması yer almakta iken günümüzde mevcut değildir.

12- Manisa Hacı Polat Çeşmesi

1791 yılında Pulat Hacı Mehmet Ağa İbni Elhaç Mustafa Ağa tarafından inşa edilen çeşme 1902 yılında Sultan II. Abdülhamid tarafından yeniden inşa ettirilmiştir.[362]

13- Adana Bahri Paşa Çeşmesi

1898-1907 yıllarında Adana Valisi Süleyman Bahri Paşa ve Belediye Başkanı Hacı Yunus-Zade Ali Efendi döneminde, Sultanın tahta çıkışının 25. yılı dolayısıyla 19 Ağustos 1901’de Kuruköprü civarında inşa edilmiştir.[363]

Cumhuriyet döneminde yıktırılmıştır.

Abdülhamid dönemi inşa ve onarımı yapılan birçok çeşme yer almaktadır. Ancak günümüze bir çoğu ulaşamamıştır. (Yıkılmış veya yıktırılmıştır.)

İstanbul’da yapılan ve kaynaklarda adı geçen çeşmeler ise;

Beşiktaş Yahya Efendi Dergâhı Hamidiye Çeşmeleri (1903,1906)[364]
Kağıthane II. Abdülhamid Meydan Çeşmesi (1892)[365]
Erenköy Zihni Paşa Camii Çeşmesi (1905)
Sirkeci-Salkımsöğüt II. Abdülhamid Çesmesi (1877)[366]
Topkapı Sarayı II. Abdülhamid Çesmesi (1889)[367]
Eyüp Haznedar Şemsi Cemal Usta Çeşmesi (1906)[368]
Çengelköy II. Abdülhamid Çeşmesi (1907)[369]
Şişli Etfal Hastahanesi Çeşmesi, Nişantaşı Çeşmesi[370]
İstinye Çeşme (1900)[371]
Kumkapı Balıkçılar Meydanı Çeşme (1900)[372]
Büyükçekmece II. Abdülhamid Çeşmesi ve Havuzu (1901)[373]
İstanbul-Çatalca Hacı Mahmud Çeşmesi (1885) ve II. Abdülhamid Çeşme-Havuzu (1901?/1918)[374]
Galata Laleli Çeşme (1904)[375]
Galatasaray Lisesi Hamidiye Çeşmesi (1906)[376]
Kasımpaşa Hamidiye Çeşmesi (1906)[377]
Boğaziçi-Altınkum II. Abdülhamid Çeşmesi (1900)’dir.[378]

İstanbul dışında, Anadolu’da çeşme inşası genellikle büyük kentlerde yapılmıştır. Ancak bu çeşmelerin bir çoğu da günümüze ulaşamamıştır.

Kaynaklarda söz edilen çeşme örnekleri ise şunlardır:

Ankara Şeyhler Karyesi Çeşmesi, Ankara-Telgrafhane Çeşmesi (1900)[379]
Balıkesir-Bandırma’da iki Çeşme
Bilecik Hükümet Konağı Şadırvanı (1900)[380]
Bilecik-Söğüt Ertuğrul Gazi Türbesi Çeşmeleri (1888)
Bursa Ulu Camii Şadıvanı Çeşmeleri (1895)[381]
Bursa Çinili Çeşme (1903-5)[382]
Bursa Hamidiye Çeşmesi (1901)[383]
Erzincan-Tercan IV. Murad Camii Çeşmesi
Erzincan Hamidiye Çeşmesi (1901)[384]
Eskişehir-Karacaşehir Eski Camii Çeşmesi
Konya Piresad Fatma Hanım Çeşmesi (1894)
Kütahya Hamidiye Çeşmesi (1905)
Mersin Merkez Çeşme (1905)
Sakarya-Karasu iki Çeşme (1905)
Tokat-Erbaa Havuz, Şadırvan ve Çeşme (1900)[385]
Tokat Hükümet Konağı Şadırvanı (1900)[386]
Elazığ Han Pınarı Çeşmesi (1903)[387]
Kilis Kavaf Çeşmesi (1884)[388]
Safranbolu Cilbir Pınarı (1889-90), Kadı Efendi (1896), Mescid (Hamidiye)
(1905) ve Ekmekçi Numan Çeşmesi (1906-7)[389]
Kırşehir-Hacı Bektaş Kasaba Çeşmesi (1894)[390]
Trabzon’da İskender Paşa (1891)[391]
Emin Ağa II (1884), Hasan Paşa (1884)
ve II. Abdülhamid Çeşmesi (1891).[392]

***

b) Baraj-Bent ve Sulama Tesisleri

1890 yılında İstanbul’un büyük ölçüde su ihtiyacının gidermek amacıyla Elmalı Bendi inşa edilmiştir.[393]
Hamidiye Su Tesisleri, Küçüksu Barajı (1895), Konya Ovası Sulama Tesisleri (1905) ile Beyşehir Bendi, Edirne Sulama Tesisleri (1890) Erzurum Kuyulu Galeri (Kehriz) İnşası ve Edirne Su Terazisi (1903)[394] gibi örnekler yanında Bursa Ovası ve Çanakkale Çayaltı bataklıklarının kurutulma faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nde tarım ve ziraatin gelişmesi yolundaki sulama ve ıslaha dayalı bayındırlık faaliyetleri olarak yerini almıştır.[395]

***

c) Hamam ve Kaplıcalar

1898-1900 yılları arasında Yalova Kaplıcaları, Sultanın 25. cülus yıldönümü nedeniyle büyük onarım görmüştür. 1889’da Kütahya Ilıca/Harlek Kaplıcası Havuzu, Samsun Havza Maarif Kaplıcası bu dönemde onarım gören kaplıcalardır.[396]

Bu dönemde, Akşehir Orta-Mavras Hamamı (1901)[397] dışında inşa edilen hamamlar, her kentte mevcut olup kayıtlarda sayısal olarak belirtilir. Günümüze kadar ulaşan örnek yok denecek kadar azdır.

***

d) Yol, Cadde, Sokak Çalışmaları

Bu dönemde yapılan yol çalışmalarına;

Gümüşhane-Bayburt-Erzurum-Doğubeyazid-İran yolu
Samsun-Bağdat Şosesi (1883)
Harput-Mezre-Samsun yolu (1883)[398]
Trabzon-Erzurum yolu (1877)
İzmid-Ankara yolu (1878)[399]
Ankara-Kayseri yolu (1896)
Konya ve çevre yerleşim yolları (1887)
Akşehir-Yalvaç (1901)
Nevşehir Göre-Güvercinlik yolu
Balıkesir-Edremit-Burhaniye yolu
Afyon-Sandıklı-Dinar yolu (1901)
Bursa-Mudanya yolu (1881-1883), Bursa-Uludağyolu (1904)
Bursa merkez ve çevre ilçe bağlantılı yollar (1878-1904)
İzmir ve çevresi yollar (1893)
Erzurum merkez yolları (1884)

Niğde’yi, Kayseri-Nevşehir ve Akşehir’e bağlayan yollar (1905) örnek gösterilebilir. Ayrıca bu yol yapımları sırasında 629 köprü menfez ve 39 büyük köprü inşasından da söz edilmektedir.[400]

Bu dönem içinde kentleşmenin bir olgusu olarak ortaya çıkan cadde ve sokak açılışlarına da rastlanır. Ancak bunların tam anlamıyla tespiti çok zordur.

Giresun Hamidiye Caddesi (1901)[401]
Bursa Hamidiye Caddesi (1902-1904)[402]
Bursa Mecidiye Caddesi (1906)[403]
İzmit Hamidiye Caddesi (1898)[404]
Bitlis Hamidiye Caddesi, İstanbul Salkımsöğüt Tramvay Caddesi
İstanbul Beşiktaş Hasfırın Caddesi (1901) bu dönemde açılmış cadde örneklerinden bazılarıdır.[405]

***

e) Köprüler

Abdülhamid dönemi yapılması düşünülen en büyük köprü proje fikrî yine Sultanın, büyük hayali olarak, kendisine aittir. 1900 yılında Fransız mimar F. Ardohen ve Boğaziçi Demiryolu Kumpanyasına ait bu yönde proje çalışmaları yaptırılır.[406] Ancak uygulama safhasında bu işin akıbetinin ne olduğu bilinmez.

Bu dönemde İstanbul’da, Haydarpaşa Hamidiye Köprüsü (1886)[407],
Alemdağ-Büyükdere Köprüsü, Kurbağalıdere-Çiftlikat-ı Hümayun Köprüsü ve Baltalimanı Köprü yapımları yer alıp bunlara Sultanın kendi kesesinden yardımı söz konusudur.[408]

Başkent dışında Anadolu’da gerçekleştirilen köprü örnekleri şunlardır:

Amasya-Gümüşhacıköy Hamidiye Köprüsü (1906)[409]
Kırklareli Şeytandere Köprüsü (1896)[410]
Kangal-Malatya Halil Rifat Paşa Köprüsü (1882-85)[411]
Trabzon Hamidiye Köprüsü (1885)[412]
Urfa Osmaniye Köprüsü (1892)[413]
Aydın-Nazilli Menderes Köprüsü
Tecer-Gürün Halil Rifat Paşa Köprüsü (1882-85)[414]
Burdur-Antalya Göz Köybeli Köprüsü (1901)
Bandırma Köprüsü, Soma-Babaçay Köprüsü
Tokat-Niksar Kelkit Çayı Köprüsü
Ordu-Koyulhisar (Hamidiye) Çivil Deresi Köprüsü (1886)[415]
Yozgat-Boğazlıyan Beyler Köprüsü (1896-98)[416]
Bursa-Mudanya Geçit Köprüsü (1886)[417]
Bursa Deliçay Köprüsü (1901).[418]

Bunların dışında İzmir, Kütahya, Bilecik, Bursa gibi şehirlerde ve yakın çevrelerinde gerçekleştirilen köprü yapımları yer almaktadır.[419]

II. Abdülhamid dönemi öncesi inşa edilen birçok köprüde onarım görmüş olup bu faaliyetler için harcama hazine ve sultanın kendi kesesinden olmuştur.

***

f) Demiryolu Yapıları

Osmanlı Devleti hâkimiyeti altında bulunan topraklardaki ilk demiryolu faaliyeti, İngilizler tarafından 1851-56 yıllarında inşasına başlatılan ve işletilen İskenderiye-Kahire demiryoludur.[420] Bunu 1856’da Aydın-İzmir demiryolu hattı izler. Paris, Viyana ve Berlin gibi önemli batı kentlerini başkent İstanbul’a bağlayan 1279 km uzunluğundaki Rumeli Demiryolları ise 1870-1888 yıllarında tamamlanmıştır. 1891’de Osman Nuri Paşa Cidde-Mekke arasında döşenecek olan demiryolunun önemini anlatan bir rapor padişaha sunulur. 1891’de Cidde Evkaf Müdürü Ahmet İzzet Efendi, Şam-Medine arasında döşenecek olan demiryolu hattının stratejik ve ekonomik önemini detaylarıyla anlatan bir layiha sunar. Padişahın ilgisini çeken bu projenin yürütücüsü olarak Mehmed Şakir Paşa’yı görevlendirir. Böyle bir projenin hayata geçirilmesi ve uygulayıcısı olmak batılı devletlerin büyük ölçüde ilgisini çekmiştir.

II. Abdülhamid’in denge politikasına dayanan dış siyaseti çerçevesinde önce Anadolu Demiryolları inşa ve işletme hakkı (1888) ve şimdiye kadar bir yabancı sermayeye verilen en büyük yatırım olan Bağdat Demiryolları imtiyazı Almanlara verilerek Hicaz Demiryolu projesi hayata geçirilmiştir.[421]

Sultan II. Abdülhamid Bağdat Demiryolu anlaşmasının hemen ardından, 2 Mayıs 1900 tarihinde Hicaz Demiryolu’nun da hayata geçirilmesi için irade yayınlar. Hicaz projesi aslında Bağdat’ın devamı olarak görülebilir. Bu projeyle başkent İstanbul, Mekke ve Medine’ye bağlanarak Sultanın büyük hayali gerçekleşmiş olacaktır. Böylece İstanbul-Mekke arası 3 ay gibi bir zamanda gidilen ve kutsal hac görevini yerine getirme işlevi 5 güne indirilmiş oluyordu.

1- Sirkeci Garı[422]

2- Haydarpaşa Garı[423]

Haydarpaşa ile başlayan ve Hicaz’a kadar uzanan demiryolu ağının günümüz Türkiye’si sınırları içerisinde kalan, belirlenen demiryolu yapı örnekleri şunlardır[424] :

Gebze Demiryolu Köprüsü (1898)
Sakarya Mekece İstasyonu (1898)
İzmit Tren İstasyonu (1898)
Sakarya Nehri Balaban Köprüsü (1898)
Bilecik Pekdemir Köprüsü
Bilecik Garı
Eskişehir Tren İstasyonu (1897)
Konya Tren İstasyonu (1897).

***

g) Liman ve Rıhtımlar

İstanbul’da rıhtım inşaatı, 1857’de Fenerler imtiyazını alan ve daha sonradan müslüman olan Mişel Paşa’ya (Marius Michel) 1879’da yetki verilmiştir. Bu yetki de sadece rıhtımları inşa etmek değil rıhtım çevresinde yer alan özellikle dinî yapıların yeniden yapılması söz konusudur.[425]

Bu çerçevede yapılan rıhtım ve limanlar, Tophane-Galata Rıhtımı (1892-1894)[426], Haydarpaşa Rıhtım[427] ve Mendireği (1903), İzmir Rıhtımı (1884), İzmit Rıhtımı (1905), İzmit-Derince Limanı (1895), Trabzon Limanı[428], Balıkesir-Bandırma Rıhtım ve İskelesi (1902)[429], Zonguldak Rıhtımı (1890)[430] ve birçok denize kıyısı olan büyük kentte bu dönemde inşa edilmiş olan örnekler mevcuttur.

***

2) Kamu Yapıları

a) Düyûn-ı Umûmiye Binası

1899’da Mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilmiştir.[431]

Günümüzde İstanbul Erkek Lisesi olarak işlevini sürdüren yapı orijinal planından ve durumundan pek farklılık göstermemektedir.

b) Hükümet, Adliye ve Belediye Konakları

1- Konya Hükümet ve Eski Belediye Konağı

Hükümet binası[432]

2- Manisa Belediye Dairesi

1901 yılında II. Abdülhamid tarafından inşa edilen yapı iki katlıdır. Günümüzde sadece Albümlerde kalan fotoğraflardan tanıyabiliyoruz.[433]

3- Kastamonu Hükümet Konağı

1833-34 yıllarından sonra inşa edilen Hükümet Konağının harap olması nedeniyle yıktırılarak 1900 yılında Mimar Vedat Tek tarafından yeniden inşa edilmiştir.[434]

Bu dönemde inşa edilen, açılışı yapılan ve yapılması düşünülen idarî ve kamu yapı örnekleri:

Hükümet, Adliye ve Belediye Binaları;

Ankara-Kalecik-Kızılkoca (1900)[435]
Elazığ (1894)[436]
Adana (1877)[437]
Adana-Kozan/Karız-Hokak Nahiyesi (1900)[438]
Amasya-Gümüşhacıköy (1899)[439]
Balıkesir[440]
Balıkesir-Bandırma (1900)[441]
Aydın, Bilecik[442]
Çankırı (1903)[443]
İzmir (1891)[444]
İzmit, Mersin, Bursa, Bursa-Yenişehir[445]
Bolu (1903)[446]
Tokat (1892)[447]
Erzincan-Refahiye ve Kuruçay (1900)[448]
Muş (1906)[449]
Sinop (1907)
Manisa-Akhisar (1901)[450]
Erzincan Hükümet Konağı (1884-85)[451]
Erzincan Belediye Dairesi (1897)[452]
Mustafa Kemal Paşa/Kirmasti Belediye Binası (1895)
Beykoz-Yalıköy Hükümet Konağı ve Belediye Binası (1900)[453]
Konya-Ilgın Hükümet Konağı ve Telgrafhane (1887)[454]
Kırklareli Hükümet ve Adliye Dairesi (1890)[455]
Bursa Belediye Binası (1879)[456]
Kütahya Hükümet Konağı (1907)[457]
Ordu Hükümet Konağı (1897)[458]
Erzurum Adliye Binası (1901)[459]

***

c) Hapishaneler

Bu dönem hapishane yapılarından günümüze ulaşabilen en iyi örneklerden biri de Kastamonu hapishanesidir. Yapı, 1886 yılında mevcut olan hapishanenin yanmasından sonra dönemin Valisi Abdurrahman Paşa’nın emriyle 1888 yılında yeniden yapımına karar verilerek temeli atılmıştır.[460] Yapı, hükümet konağının bulunduğu meydanda yer alıp iki katlı, orta kısım açık avlulu, kâgir yapıdır.

Günümüzde İl Kültür Müdürlüğü idarî binasıolarak kullanılmaktadır.

Hapishane yapısı olarak bu dönemde;

Amasya-Gümüşhacıköy Hapishanesi (1899)[461],
Aydın Kadın (1882)[462], Diyarbakır, Sinop (1897), Ordu-Fatsa Kadın, Sivas-Karahisar-ı Şarki Kadın (1896)[463], Kilis (1879), Maraş Kadın (1877)[464], Kırklareli Merkez (1890)[465], Tokat (Hapishane/Hastahane)[466] hapishanelerinin adı geçmektedir.

***

d) Askerlik Daire-Şubesi, Redif, Telgrafhane ve Diğer Binalar

1- Kastamonu Askerlik Dairesi

1891-92 yıllarında eski Askerlik Şubesinin yangın sonucu harap olması neticesinde yeniden inşa edilmiştir.[467]

Halen Askerlik Şubesi olarak hizmet veren bina, üç katlı kâgir yapıdır.

Redif, Telgrafhane, Askerlik Şubesi ve diğer binalar;

Yozgat Askerlik Şubesi (1895-96)[468]
Bilecik Redif Dairesi
Konya-Ilgın Redif/Merkez Konağı (1894)
Konya-Beyşehir Redif Taburu İskan Binası (1892)[469]
Yalova Vergi Dairesi (1900)[470]
Adana Telgrafhanesi (1882-1883)[471]
Antalya-Elmalı Telgrafhanesi (1883)
Antalya-Elmalı Askerlik Şubesi (1903)[472]
Aydın-Çine Askerlik Şubesi (1890)[473]
Erzincan Askerlik Dairesi
Kayseri-Develi Askerlik Şubesi ( 1880)[474]
Trabzon Rüsumat Binası (1882-83)[475]
Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu (1888)[476]
Bursa Müze-i Hümayun (1904)[477]
Bursa Posta ve Telgraf İdaresi (1879)[478]
Bursa Salhanesi (1906-7)[479]
Ankara Telgrafhanesi[480]
Kastamonu Vilayet Matbaası[481]
Kastamonu-İnebolu Askerlik Şubesi (1891)[482]
Kastamonu-Taşköprü Askerlik Dairesi (1891)[483]
Malatya Askerlik Dairesi (1893)[484]
Nevşehir-Ürgüp Askerlik Şube ve Karargah Binaları (1889)[485]
Manisa Zahire ve Üzüm Borsa Binası[486]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Osman Yüksel Serdengeçti, Abdülhamid Anlatıyor, Ankara, s.14. ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perâkende Evrakı Hazîne-i Hassa Nezareti Maruzatı 22/50 nolu kayıtta Padişahın hayır amacıyla yaptırdığı camilere yapılan yardımlara ait makbuzlar yer alır.

[2] Luis Alberi Sabuncuzade, Sultan II. Abdülhamid’in Hal Tercümesi, (Yay. Haz.Mahir Aydın), İstanbul 1997, s.85. Ayrıca eserde, Sultanın gerek inşa gerekse tamir olarak 500’ün üzerinde eser yaptırdığından söz edilir.

[3] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, II, İstanbul 1977, s.229.

[4] Ali Said, Saray Hatıraları, Sultan Abdülhamid’in Hayatı, (Haz: Ahmet Nezih Galitekin), İstanbul 1994, s.146. Ayrıca bkz. Fahri Çoker, “Hâliç Köprüleri”, Tarih ve Toplum, Sayı 8, Ankara 1984, s.32’de Galata Köprüsü’nün IV. inşa aşamasının da aynı yılda (1894) olduğu görülmektedir.

[5] Mustafa Müftüoğlu, Tarihin Hükmü Her Yönüyle Sultan İkinci Abdülhamid, İstanbul 1985, s.189. Bu konuda ayrıca bkz. Mustafa Akpolat, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı”, Türkler, c. 15, Ankara 2002, s. 352.

[6] İlber Ortaylı, İkinci Abdülhamid Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1981, s. 65-66.

[7] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.63-122.

[8] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 167-210.

[9] Semavi Eyice, “İstanbul”, İslam Ansiklopedisi, 5/II, İstanbul 1993, s.1214/48. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.164-173’de 1884 tarihini vermektedir.

[10] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.253-270. Ayrıca bkz. Komisyon, 700. Kuruluş Yıldönümünde İstanbul’daki Osmanlı Mimarî Eserleri, İstanbul Valiliği, İstanbul 2000, s.155.

[11] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.341. Yapı günümüzde Harbiye Askeri müzesine aittir.

[12] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.73-76 ve İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, II, İstanbul 1977, s.367. Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.375. Yapı, I. Ordu Komutanlığına ait olup spor salonu olarak kullanılmaktadır.

[13] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.273’de yapı, Abraham Paşa tarafından muhafız ve hizmetçileri için ikamet olarak inşa ettirilmiştir.

[14] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.321. Yapı, günümüzdede aynı işlevi görmektedir.

[15] Sabah, nr. 3863, s. 1, 19 R 1318.

[16] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.331. Yapı, ilk inşasında hizmetkar ve seyis evi olarak yapılmıştır.

[17] Oral Onur, Edirne Kitabeleri, İstanbul 1972, s.201-202.

[18] Oral Onur, Edirne Kitabeleri, İstanbul 1972, s.217,228. Ayrıca bkz. Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.148’de yapının inşa tarihi olarak 1878 gösterilmiş olması yanlıştır. Yapı günümüzde Askeri Karargah olarak kullanılmaktadır.

[19] Oral Onur, Edirne Kitabeleri, İstanbul 1972, s.210. Ayrıca bkz. Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.149. Yapı günümüzde de askeri karargah binası olarak kullanılmaktadır.

[20] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.159. Yapı, askeri misafirhane olarak kullanılmaktadır.

[21] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.161.

[22] Hüseyin Meriç, Amasya, Samsun 1997, s.194. Ayrıca bkz. Sivas Vilayeti Salnamesi 1321/1903.

[23] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.193.

[24] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.28.

[25] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1; Sabah nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s. 1.

[26] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.49.

[27] Hüdavendigar Salnamesi 1324. Hamidiye caddesinde yer alan yapı yanında çeşme de yer almaktadır.

[28] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.212.

[29] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.91-92.

[30] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.81.

[31] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.232-234.

[32] İsmail Hakkı Akansel, Eski Erzincan’da Tarihi Kışla ve Askeri Yapılar, Erzincan 1999, s.74-75.

[33] İsmail Hakkı Akansel, Eski Erzincan’da Tarihi Kışla ve Askeri Yapılar, Erzincan 1999, s.110

[34] İsmail Hakkı Akansel, Eski Erzincan’da Tarihi Kışla ve Askeri Yapılar, Erzincan 1999, s.120-123.

[35] İkdam, nr. 2222, 10 Ca 1318 (3 Eylül 1900), s. 1; Sabah, 3882, 8 Ca 1318 (1 Eylül 1900), s.2.

[36] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.140.

[37] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.197.

[38] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Dahiliye 1313.Z./28. (9 Haziran 1896).

[39] Murat Yüksel, Trabzon’da Türk-İslam Eserleri ve Kitabeleri, 1, Trabzon 2000, s.254-258. Ayrıca yapının kuzey girişinde Hasan Paşa ve doğudaki bahçe duvarının yola bakan yüzeyinde de Fatıma Hanım tarafından yaptırılmış 1884 tarihli iki çeşme yer almaktadır. Günümüzde yapı askerî hizmet için kullanılmaktadır. Yapının eski resmi için bkz. Trabzon Viyalet Salnamesi 1322.

[40] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.289-296.

[41] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.47

[42] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1.

[43] Sabahattin Bulut, Erzurum Çarşı Pazar, Erzurum 1997, s.41. Yapı ilk inşası Yoncalık Kışlası olarak yer alır.

[44] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 221-224.

[45] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 239.

[46] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.437. Yapı, askeri gazino olarak kullanılmaktadır.

[47] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.439.

[48] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.581.

[49] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.246-248.

[50] http://www.besiktasgazetesi.com/camiler.htm. Ayrıca bkz. Nevsal-i Afiyet 1322.

[51] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perâkende Evrakı Başkitâbeti 6/83 (30.Z.1299/12 Kasım 1882).

[52] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.164.

[53] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Sadaret Hususî Maruzat Evrakı 182/93 (21.11.1302/1. Eylül 1885).

[54] http://www.besiktasgazetesi.com/camiler.htm

[55] http://www.besiktasgazetesi.com/camiler.htm , Ancak, Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.170-173’de esere, 1302H./1884-85M. tarih verir.

[56] http://www.ges.net.tr/kutahya/cami_muze.htm

[57] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.223-225. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[58] http://www.bolu.gov.tr/kultur.htm#

[59] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.63.

[60] Abdülmecit Mutaf, Tarihi Eserleriyle Balıkesir, Balıkesir 1996, s.53.

[61] İnci Kuyulu, “İzmir’de Osmanlı Dönemi Yapıları”, XIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, c. 3/II, Ankara 2002, s.1189-1190.

[62] Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, I, Ankara 1983, s.44-45.

[63] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, I, İstanbul 1977, s.117-119.

[64] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, I, İstanbul 1977, s.305-306. Ayrıca bkz. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.170-173’de, aynı tarih ve Üsküdar-Kısıklıda yer alan Ümraniye Köyü camisi ile aynı olmalıdır. İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, s.462’de Üsküdar Kısıklı Namazgah Köyü yakınındaki Ümraniye Köyü cami karşısında 1899 tarihli Cevher Ağa Çeşmesinden söz edilir.

[65] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, I, İstanbul 1977, s.121-122.

[66] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 17.M.1311 (31 Temmuz 1893); Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.343; Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.170-173.

[67] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 1.C.1312 (29 Kasım 1894) ve Nisan 1895’de kitabe tarihleri oluşturulmuştur .

[68] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 17.N.1319 (28 Aralık 1901).

[69] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.334.

[70] Turgut Saner, 19. Yüzyıl İstanbul Mimarlığında “Oryantalizm”, İstanbul 1988, s.100-102.

[71] Sabah,nr. 3863, 19 R 1318 (15 Ağustos 1900), s.1.

[72] Sabah, nr. 3870, 26 R 1318 (21 Ağustos 1900), s.1. Ayrıca bkz. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.170-173’de 1898 tarihli Erenköy Galib Paşa Cami ile aynı olmalıdır.

[73] Metin Sözen, Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1984, s.6,19.

[74] Komisyon, 700. Kuruluş Yıldönümünde İstanbul’daki Osmanlı Mimarî Eserleri, İstanbul Valiliği, İstanbul 2000, s.88.

[75] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, I, İstanbul 1977, s.152-153. Yapı hayırsever vatandaşlar tarafından inşa edilmiştir.

[76] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, I, İstanbul 1977, s.123. Cevri Usta saray hazinedarıdır.

[77] Komisyon, 700. Kuruluş Yıldönümünde İstanbul’daki Osmanlı Mimarî Eserleri, İstanbul Valiliği, İstanbul 2000, s.89.

[78] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.170-173.

[79] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, I, İstanbul 1977, s.317.

[80] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.20.

[81] Sabah, nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1.

[82] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Mütenevvî Maruzat Evrakı 128/7 (15.3.1313/5 Ekim 1895).

[83] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.32.

[84] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.279.

[85] http://www.balikesir.gov.tr/kultur_tarihiyapi.html

[86] Abdülkadir Dündar, Arşivlerdeki Plan ve Çizimler Işığı Altında Osmanlı İmar Sistemi (XVIII. ve XIX. Yüzyıl), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2000, s. 206-208’de eserin projesi 1897 tarihleri olarak yer aldığına göre yapının inşa tarihide bir iki yıl sonra tamamlanmış olmalıdır. Ayrıca bkz. Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, II, Ankara 1977, s.32-33. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.41.

[87] Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, II, Ankara 1977, s.91-93. Ayrıca bkz. Bilecik 1973 İl Yıllığı, s.58.

[88] Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, II, Ankara 1977, s.88-90.

[89] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 28.Ra.1321 (24 Haziran 1903).

[90] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.136.

[91] Hüdavendigar Salnamesi 1324.Yapı, Vali Reşit Mümtaz tarafından inşa ettirilmiştir.

[92] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.136.

[93] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 19.Ş.1315 (12 Ocak 1898).

[94] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 24.Ca.1311(3 Aralık 1893).

[95] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 9.B.1311 (17 Ocak 1894). Belgede, yapının inşasına dair kararlar ıalmak üzere Maarif ve Evkaf nezaretine padişah emriyle havalesi yazılıdır.

[96] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 18.Ca.1314 (25 Ekim 1896).

[97] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 29.M.1317 (8 Haziran 1899).

[98] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 22.Ca.1321 (16 Ağustos 1903).

[99] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 5.L.1315 (26 Şubat 1898).

[100] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 21.Z.1316 (2 Mayıs 1899).

[101] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.90.

[102] Abdülkadir Dündar, Arşivlerdeki Plan ve Çizimler Işığı Altında Osmanlı İmar Sistemi (XVIII. ve XIX. Yüzyıl), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2000, s.217-219.

[103] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 27.M.1320 (6 Mayıs 1902).

[104] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 1.Ca.1321 (26 Temmuz 1903).

[105] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.130.

[106] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 20.S.1316 (10 Temmuz 1898), Ayrıca, Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.244-245’de 1900 tarihli Yeni Cami ile aynı yapı olmalıdır. Abdülkadir Dündar, Arşivlerdeki Plan ve Çizimler Işığı Altında Osmanlı İmar Sistemi (XVIII. ve XIX. Yüzyıl), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2000, s.212-213 ve 331’de yer alan metin, çizimden hareketle aynı cami olması üzerinde durulursa yapının sadece proje aşamasında kaldığı görülmektedir.

[107] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.268.

[108] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Esas Evrakı 78/62 (13.C.1311/22 Aralık 1893).

[109] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 24.Ca.1310 (13 Ocak 1893). Ayrıca bkz. Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, II, Ankara 1977, s.310-314’de yapı, I. Beyazid tarafından 1382 yılında inşa edilmiştir. 1899-1900 yıllarında yeniden inşa edilmiş olduğu ifade edilir. Arşiv belgesine göre bu kayıt 1892 yıllarını göstermektedir. Yapı muhtemel tekrar onarımı söz konusu yada mevcut onarımın halen devam etmiş olduğu kabul edilebilir. Yapı 1944 depreminde yıkılıp tekrar inşa edilir. Yapı, 2002-2003 yılı itibariyle restore edilmektedir.

[110] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 16.Ca.1322 (30 Temmuz 1904).

[111] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perakende Evrakı Umum Vilayetler Tahriratı 19/87 (12.R.1308/25 Kasım 1890).

[112] Malumat, nr. 1182 s. 1; Tercüman-ı Hakikat, nr. 6950, s. 1, 5 Ca 1318 (31 Ağustos 1900). İsimleri verilmemiş merkez ve köylerde açılışı ve temel atma törenleri yapılan eserlerden söz edilmektedir.

[113] İkdam nr. 2223, 11 Ca 1318 (6 Eylül 1900), s.1.

[114] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.258.

[115] İkdam, nr. 2222, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), Sabah, 3882, 8 Ca 1318 (3 Eylül 1900), s.2.

[116] Bahtiyar Eroğlu, “Hatay’da Osmanlı Dönemi Kültür Yapılarından Birkaç Örnek”, Hatay Folklor Derneği, Antakya 1999, s.3.

[117] Oktay Aslanapa, Osmanlı Devri Mimarîsi, İstanbul 1986, s.463-464.

[118] İnci Kuyulu, “İzmir’de Osmanlı Dönemi Yapıları”, XIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, c. 3/II, Ankara 2002, s.1190. Ayrıca bkz. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.180-184.

[119] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s. 307-308.

[120] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.295.

[121] Murat Yüksel, Trabzon’da Türk-İslam Eserleri ve Kitabeleri, 1, Trabzon 2000, s.153-154.

[122] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.17.

[123] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.340-366.

[124] Afife Batur, “Yıldız-Serencebey’deki Şeyh Zafir Türbe, Kitaplık ve Çeşmesi”, Anadolu Sanatı Araştırmaları 1, İstanbul 1968, s.108. Bu konuda bkz. Mustafa Akpolat, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı”, Türkler, c. 15, Ankara 2002, s.356.

[125] Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler,Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.206.

[126] Afife Batur, “Yıldız-Serencebey’deki Şeyh Zafir Türbe, Kitaplık ve Çeşmesi”, Anadolu Sanatı Araştırmaları 1, İstanbul 1968, s.108.

[127] Metin Sözen, Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1984, s.48.

[128] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.387-388.

[129] Komisyon, Hicaz Demiryolu Fotoğraf Albümü, Al Baraka Türk Yayınları, İstanbul 1999, s.62.

[130] Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, II, Ankara 1977, s.93-97. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[131] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.63-64.

[132] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.60.

[133] İkdam, nr. 2222, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1. Gazetede, Sultanın 25. cülusu nedeniyle inşa ve onarımı yapılan eserler yer almaktadır. Bunların isimleri verilmemiş olup sayı olarak, 189 cami ve mescit, 22 tekke ve zaviye, 22 imam ikameti için ev, 1 hamam, 4 dükkan, 6 değirmen, 8 sebil, 27 medrese, 16 mektep, 1 kütüphane, 27 suyolu, 6 köprü, 4 bedesten, 15 imaret inşa ve tamir edilmiştir.

[134] Murat Yüksel, Trabzon’da Türk-İslam Eserleri ve Kitabeleri, 1, Trabzon 2000, s. 153-154. Ayrıca bkz. Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.385-389. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.295’de aynı yerde aynı isimde camide bulunmaktadır. II. Abdülhamid caminin yapımı için 900 altın göndermiştir.

[135] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.243.

[136] Ali Yeğen, Kayseri’de Tarihî Eserler, Kayseri 1993, s.156-157.

[137] Yekta Demiralp, Akşehir ve Köylerindeki Türk Anıtları, Ankara 1996, s.83-83,171-172. Türbenin ilk inşa tarihi M.1284-85 yılları olup II. Abdülhamid döneminde Konya Valisi Faik Bey tarafından onarımı yaptırılmıştır.

[138] Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, III, Ankara 1983, s.387.

[139] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1, Sabah nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1. Ayrıca bkz. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.193’te 1905 yılında Hz. Divanı Dergahı inşasıyla bu yapı aynı olması muhtemeldir. XX. yüzyıl sonu Karahisar-ı Sahib (Afyon) Bursa’ya bağlı bir sancak merkezidir.

[140] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.377-383.

[141] Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Ankara 1991, s.164.

[142] Abdülkadir Özcan, “II.Abdülhamid Dönemi Eğitim ve Kültür Faaliyetleri.”, Sultan II. Abdülhamid Dönemi Paneli (II), İstanbul 2000, s.54. Konu ili ilgili bkz. Sebahattin Arıbaş, “Bir Yükseköğretim Kurumu Olarak Darulfünun’un Modernleşme Üzerine Etkileri, Milli Eğitim, Sayı 128, Ankara 1995, s.20-24.

[143] Neslihan Türkün Dostoğlu, Osmanlı Döneminde Bursa 19. Yüzyıl Ortalarından 20. Yüzyıla Bursa Fotoğrafları, I.Akmed Yayınları, Antalya 2001, s.308-309. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[144] Yıldıray Özbek, “Son Dönem Osmanlı Medreselerine Bir Örnek: Şıhlı Hamidiye Medresesi”, Vakıflar Dergisi, XXIV, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1994, s.165-176. Ayrıca bkz. Ali Yeğen, Kayseri’de Tarihî Eserler, Kayseri 1993, s.158-159.

[145] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.20.

[146] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.193.

[147] Yıldıray Özbek, “Son Dönem Osmanlı Medreselerine Bir Örnek: Şıhlı Hamidiye Medresesi”, Vakıflar Dergisi, XXIV, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1994, s.167.

[148] Yıldıray Özbek, “Son Dönem Osmanlı Medreselerine Bir Örnek: Şıhlı Hamidiye Medresesi”, Vakıflar Dergisi, XXIV, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1994, s.167.

[149] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.149.

[150] Yıldıray Özbek, “Son Dönem Osmanlı Medreselerine Bir Örnek: Şıhlı Hamidiye Medresesi”, Vakıflar Dergisi, XXIV, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1994, s.167. Ayrıca bkz. Trabzon Vilayeti Salnamesi 1322.

[151] İdâdî’lerin isim ve sayısal bilgileri için, Bkz. Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi,1-2-3-4, İstanbul 1977, Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Ankara 1991 ve Burcu Özgüven, İdâdî Schools: Standart Secondary School Buildings in the Ottoman Empire (1884-1908), (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul 1989.

[152] Şamil Mutlu, “II. Meşrutiyet Devrinde İstatistik Bilgileriyle Eğitim”, Belgeler, XVII, Sayı 21, Ankara 1997, s.127-143. Eser II. Abdülhamid sonrası İdâdî ve diğer okullarla ilgili istatistiki bilgiler içermektedir.

[153] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.514.

[154] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.514-515.

[155] Yapı, M.E.B’nın açtığı ihale sonucu Işık Proje İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. tarafından yeniden restore edilmesine karar verilmiştir.

[156] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.479-482.

[157] Şeref Erdoğdu, Ankara’m, Ankara 1965, s.126. Ayrıca bkz. Ankara Vilayeti Salnamesi 1325’te resmi mevcuttur.

[158] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.483-484.

[159] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1320.R/1 (8 Temmuz 1902).

[160] Antalya İl Yıllığı 1967, s.141.

[161] Aydın İl Yıllığı 1973, s.73; Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.606.

[162] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perâkende Evrakı Maarif Nezareti Maruzatı 1/58 nolu belgede 1305 (1887) tarihi yer alır. Belgede, Karasi’de idadi açılması isteniyor olması mevcut yapının inşasının henüz tamamlanmadığını gösterir.

[163] Abdülmecit Mutaf, Tarihi Eserleriyle Balıkesir, Balıkesir 1996, s.77.

[164] Atilla Çetin, “Bursa’da Bir Eğitim-Öğretim Kurumu: Bursa İdâdisi (1883) ve Sosyo-Kültürel Önemi”, XIII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, c.3/II, Ankara 2002, s.786. Bina yapımı için Akif Paşa konağı ve arsası satın alınır.

[165] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Tasnifi, 1305/3995.

[166] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s. 485.

[167] Bedri Günkut, Diyarbakır Tarihi, Diyarbakır 1938, s.128’de eserin 1888’de inşasına başlanıp 1890 yılında bitirildiğinden söz etmektedir. Ayrıca, Mustafa Öztürk-İbrahim Yılmazçelik “Arifi Paşa’nın Seyahatnamesi Diyarbekir Seyahati”, Belgeler, XVIII, Sayı 22, Ankara 1998, s.96’da, 1891’de Arifi Paşa, idâdîyi gördüğünü, 3500 liraya yapıldığını ve açılış töreninin yapılmadığını söylemektedir.

[168] İlhan Palalı, Diyarbekir Vilayeti Salnamelerine Göre Maarif (1292-1323), (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Ankara 1987, s.59.

[169] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1323.Ra/2 (15 Mayıs 1905).

[170] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s. 488.

[171] Ayfer Yılmaz, H.1287/M.1870, H.1288/M.1871 ila H.1317/M.1899, H1318/M.1900 Tarihli Erzurum Vilayeti Salnameleri’ne Göre Erzurum Vilayetinin Eğitim Durumu, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Gazi Üniversitesi, Ankara 1993, s.135’te 1899-1900 yılların kentte iki idâdî olduğundan söz eder. Ancak isimleri hakkında bilgi yoktur. Sabahattin Bulut, Erzurum Çarşı Pazar, Erzurum 1997, s.38’de, okulun 1890’da eğitim başlayıp 1891’de de Mülkiye Rüştiyesinin iki sınıfının dahil edilmesiyle yedi sınıflı idâdîye dönüşmüştür.

[172] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.127-129.

[173] İbrahim Sivrikaya, “Osmanlı İmparatorluğu İdaresindeki Aşiretlerin Eğitimi ve İlk Aşiret Mektebi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 63, İstanbul 1972, s.21. Ayrıca bkz. Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, c. 3-4, s. 1184.

[174] http://www.kabataslîlar.org/muze/ikaya/kronoloji.htm, idâdî için ferman çıkmasına rağmen hiçbir zaman kendine ait inşa edilmiş bir binası olmamıştır. Ayrıca bkz. Gürsu Tiryaki, 1839-1970 Arası Dönem İçinde Orta Dereceli Eğitim Yapılarının İrdelenmesi, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Karadeniz Teknik Üniversitesi, Trabzon 1988, s.65-69.

[175] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1323.Za./2 ( Ocak 1906).

[176] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.560.

[177] Ali Yeğen, Kayseri’de Tarihî Eserler, Kayseri 1993, s.161.

[178] Hüseyin Köroğlu, Konya Lisesi Tarihi, Konya 1989, s.12.

[179] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.508.

[180] Hüseyin Köroğlu, Konya Lisesi Tarihi, Konya 1989, s.39.

[181] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1316.C./4 (31 Kasım 1898).

[182] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.510-511.

[183] Haluk Çağdaş, “Sivas İdâdisi”, Tarih ve Toplum, Sayı 90, İstanbul 1991, s.30.

[184] Hikmet Denizli, Sivas Tarihi ve Anıtları, Sivas, s.165.

[185] M.C. Şehabeddin Tekindağ, “Trabzon”, İslam Ansiklopedisi,12/I, İstanbul 1993, s.466. Ayrıca, Musa Şaşmaz, “Trabzon Vilayeti’nde Eğitimin Durumu”, Tarih ve Toplum, Sayı 163, Ankara 1997, s.44’ de 1882’de kurulan bir askerî okul ve 1885’te de bina inşa edilmesi düşünülür. Bu yapının idâdî ile ilişkisinin olmaması gerekir. Yapının eski resmi için bkz. Trabzon Vilayeti Salnamesi 1322.

[186] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.517-518.

[187] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.519.

[188] Hüseyin Meriç, Amasya, Samsun 1997, s.71. Ayrıca bkz. Sivas Vilayeti Salnamesi 1321/1903.

[189] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.563-564.

[190] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.570.

[191] Bilecik İl Yıllığı 1973, s.60. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[192] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.577.

[193] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.232-234. Ayrıca, Erdal Açıkses, “Salnamelere Göre Ma’muratü’l-Aziz (Harput) Vilayetinde Eğitim ve Öğretim”, X. Türk Tarih Kongresi Bildiriler, V, Ankara 1994, s.2227’de idâdînin, 1305/1887-88 tarihli salnamede görüldüğünü ifade etmektedir.

[194] Elazığ İl Yıllığı 1973, s. 72.

[195] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s. 583.

[196] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 163.

[197] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s. 603.

[198] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s. 619-620.

[199] Avni Öztüre, Resim, Fotoğraf ve Belgelerle Nicomedia-İzmit Tarihi, İstanbul 1969, s.118.

[200] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.623.

[201] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1320.S./1 (4 Haziran 1902), 1326.Ca./2 (5 Haziran 1908).

[202] Yapının ilk inşasına ait bilinen mevcut resimler Abdülhamid Albümleri ve Aydın Vilayeti Salnamesi 1308’de yer alır.

[203] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s. 626-627.

[204] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1319.Za./3 (5 Mart 1902). İdâdî olması için verilen izindir.

[205] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.629.

[206] Sabah, nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1’de Çorum’da iki idadi ve bir inas mektebinin açıldığından söz edilmektedir.

[207] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.581.

[208] Denizli İl Yıllığı 1973, s.75-76.

[209] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.485-487.

[210] Denizli İl Yıllığı 1973, s.75-76.

[211] Edirne İl Yıllığı 1967, s.102.

[212] Oral Onur, Edirne Kitabeleri, İstanbul 1972, s.211.

[213] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.488.

[214] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.178.

[215] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.178.

[216] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.506-508.

[217] Behçet Ünsal, “Topkapı Sarayı Arşivinde Bulunan Planlar Üzerine”, Türk San’atı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri, I, İstanbul 1963, s.169.

[218] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.513-514.

[219] Komisyon, Bolu İl Yıllığı 1998, Ankara 1998, s.253.

[220] http://www.bolu.gov.tr/egitim.htm, Ayrıca bkz. Bolu Vilayeti Salnamesi 1334’de resmi mevcuttur.

[221] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.573

[222] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1319.Za./3 (6 Mart 1902). İdâdîye dönüşmesi için verilen izindir.

[223] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1320.Za./1 (3 Şubat 1903).

[224] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1326.S./8 (30 Mart 1908).

[225] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.625.

[226] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.635-636.

[227] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yıldız Perâkende Evrakı Maarif Nezareti Maruzatı 4/48 (11. Ş.1319/23 Kasım 1901) no’lu belgede, 1901 yılında Tokat sancak olup burada bir idadi açılması irade olunduğu halde açılmamasının sebepleri sorulmaktadır. Ayrıca bkz. Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, İstanbul 1994, s.639.

[228] Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, c. 3-4, s. 1121-1122.

[229] Mustafa Cezar, “Mimarlık ve Resim Öğretimine Gidiş”, VII. Türk Tarih Kongresi Bildiriler, II, Ankara 1973, s.452-456.

[230] Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, c. 3-4, s. 1125.

[231] Nevsal-i Serveti Fünun Salnamesi 1310’da eski resmi yer alır.

[232] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, II, İstanbul 1977, s.309. Ayrıca bkz. Hilal-i Ahmer Cemiyeti Salnamesi 1329-1331’de resmi mevcuttur.

[233] Komisyon, Bolu İl Yıllığı 1998, Ankara 1998, s.145.

[234] Düstur, Birinci tertib, c.7, Ankara 1941, s. 1049-1058’de okulun kuruluşuyla ilgili nizamname yer alır. Bedri Günkut, Diyarbakır Tarihi, Diyarbakır 1938, s.129. Ancak, Basri Konyar, Diyarbekir Yıllığı, III, Ulus Basımevi, 1936, s.175’de yapının, Kurt İsmail Paşa (1869) döneminde ıslahhane olarak açıldığından bahseder. Ancak yapı tarzı olarak yakınında yer alan idâdî ile aynı mimarî özellikleri göstermesi bunu mümkün kılmamaktadır.

[235] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Esas Evrakı Defter no: 412’de 1903 tarihli resmi yer almaktadır.

[236] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.177-178.

[237] Metin Sözen-Osman Nuri Dülgerler, “Konya’da Sanayi Mektebi”, Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, İstanbul 1981, s.446.

[238] Metin Sözen-Osman Nuri Dülgerler, “Konya’da Sanayi Mektebi”, Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, İstanbul 1981, s.444.

[239] Bu dönem inşa edilen sıbyan, ibtidai, rüştiye gibi mekteplerin birçoğu günümüze değin ulaşamamış ya da özgün hâlinden bir şey kalmamıştır. Nadir Özbek, “Darülhayr-ı Ali”, Tarih ve Toplum, Sayı 182, Ankara 1999, s.7’de, 1321/1903 Maarif Salnamesi kaydında, büyük kentlerde Hamidiye Sanayi Mekteb-i Ali adı ile 14 tane mektep bulunduğunu ifade eder. Bu konuda bkz. Bayram Kodaman, Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Ankara 1991 ve Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi,1-2-3-4, İstanbul 1977.

[240] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1312.S./4 (10 Ağustos 1894).

[241] Aydın Vilayeti Salnamesi 1308(1890)’de yapının resmi mevcuttur. Aydın Vilayeti Salnamesi 1313 ve 1326’da (1895-96 ve 1908) kentte 1 sanayi mektebinin mevcut olduğu yazılıdır.

[242] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1324.Ra./7 (8 Mayıs 1906)

[243] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Esas Evrakı Defter no:413 (20. C. 1322/1 Eylül 1904)’de, 1902-1903’te kurulan hastane ve sanayi mektebinin resimleri yer alır.

[244] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1310.Ra/6 (12 Ekim 1892).

[245] Sabahattin Bulut, Erzurum Çarşı Pazar, Erzurum 1997, s.47. Yapı, günümüzde İsmet Paşa İlkokulu’dur.

[246] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1325.Z./6 (30 Ocak 1908).

[247] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6952, s. 1, 7 Ca 1318. Açılış töreninden bahsedilir ve yapı olarak bir bilgi mevcut değildir.

[248] Cemil Koçak, “Tanzimattan Sonra Özel ve Yabancı Okullar”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 2, İstanbul 1985, s.489.

[249] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1313.C/5 ( 8 Aralık 1895).

[250] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1319.M/7 (18 Mayıs 1901).

[251] Murat Yüksel, Trabzon’da Türk-İslam Eserleri ve Kitabeleri, 1, Trabzon 2000, s. 91. Yapı, 1995’te yıkılmıştır.

[252] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1320.S./2 (4 Haziran 1902), 1325.L./9 (30 Kasım 1907).

[253] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1320.Ra./4 (28 Haziran 1902).

[254] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1322.Ş/1 (20 Ekim 1904).

[255] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1326.C./4 (15 Temmuz 1908).

[256] Nadir Özbek, “Darülhayr-ı Ali”, Tarih ve Toplum, Sayı 182, Ankara 1999, s.13. Okulun kuruluşuna ilişkin karar mevcut olup bina ile ilgili kayıt yoktur. Eğitim için yapı olarak, maarif nezaretine bırakılan Zeynep Hanım Konağı seçilmiştir.

[257] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1310.Ş./2 (21 Şubat 1893).

[258] Seval Arıpınar, “XIX. Yüzyılda Ülkenin Tarım Sorunlarına Eğilme Hareketleri ve Halkalı Ziraat Okulu’nun Açılışı”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 36, İstanbul 1970, s.53-60. Ayrıca bkz. Komisyon, Bolu İl Yıllığı 1998, Ankara 1998, s.145; Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, c.3-4, s.1174’de okulun inşaatının 1891’de tamamlandığından bahsetmektedir. Okulun aslında kuruluşu 1847 yıllarına kadar inmektedir. Abdülhamid dönemi yapısı, 1881 yılında yeri satın alınarak inşasına başlanır ve 1892’de eğitime başlamıştır.

[259] Sabah, nr. 3881, 7 Ca 1318 (2 Eylül 1900), s.2’de yeni bina açılışı olarak 1900 tarihi verilmektedir. Ayrıca bkz. Komisyon, Bolu İl Yıllığı 1998, Ankara 1998, s.146-147.

[260] Sabah, nr. 3881, 7 Ca 1318 (2 Eylül 1900), s.1. Ayrıca bkz. Nadir Özbek, “Darülhayr-ı Ali”, Tarih ve Toplum, Sayı 182, Ankara 1999, s.14.

[261] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Maarif 1322.Ca./2 (24 Temmuz 1904), 1322.C./6 ( 10 Eylül 1904) . Bu konuda ayrıca bkz. Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, c. 3-4, s. 1168.

[262] Sabah, nr. 3863, 19 R 1318 (15 Ağustos 1900), s.1.

[263] Sabah, nr. 3881, 7 Ca 1318 (2 Eylül 1900), s. 2. Söz konusu eserlerin açılışı yapılmıştır.

[264] Malumat, nr. 1182 s. 1; Tercüman-ı Hakikat, nr. 6950, s. 1, 5 Ca 1318 (31 Ağustos 1900)’de üç tane olduğundan söz etmektedir.

[265] Sabah, nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s. 1; Sabah, nr. 3896, 23 Ca 1318 (18 Eylül 1900), s. 2.

[266] Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[267] Sabah, nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1; Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1.

[268] Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, c. 3-4, s. 875; Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.100-153. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1324.

[269] Hüdavendigar Salnamesi 1324. Yapı, 1890’da Bursa Valisi Mahmut Celalettin Paşa tarafından Acizler Yurdu olarak açılmış olup sonrasında sanayi mektebine dönüştürülür. Son olarak Tophane End. Mes. Lisesi olarak kullanılmaktadır.

[270] Hüdavendigar Salnamesi 1324.Yapı, bir dönem İslam Enst. olarak kullanılmıştır.

[271] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perakende Evrakı Umum Vilayetler Tahriratı 14/59 (1306.Ş.5 / 6 Nisan 1899)’da yapının temelinin atıldığına dair bilgi yer almaktadır. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1324. İlk yapı II. Abdülhamid dönemi öncesine ait 1845 tarihli yapıdır. Günümüzde Işıklar Askerî Lisesi olarak bilinen yapı, II. Abdülhamid döneminde Vali Münir Paşa tarafından yeniden yaptırılmıştır.

[272] Hüdavendigar Salnamesi 1324.

[273] Sabah, nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1.

[274] Sabah, nr. 3884, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), s.1.

[275] Cevdet Türkay, “Beyazid Umumi Kütübhanesi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 79-80-81, İstanbul 1974, s. 71-74.

[276] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.301. Yapı, Şeribriktar Hüseyin Galib Efendi tarafından inşa edilmiştir. Günümüzde M.E.B. bağlıdır.

[277] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.185-188.

[278] Michel de Grece, II. Abdülhamid Yıldız Sürgünü, (Çev. Derman Bayladı), Milliyet Yayınları, İstanbul 1995, s.217’de 1897 yılında Sultan, binanın açılışını yaptığını söylemektedir.

[279] Mustafa Cezar, “Mimarlık ve Resim Öğretimine Gidiş”, VII. Türk Tarih Kongresi Bildiriler, II, Ankara 1973, s.202-212; Mustafa Akpolat, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Mimarlığı”, Türkler, c. 15, Ankara 2002, s.356-357.

[280] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.237.

[281] Sabah, nr. 3863, s. 1, 19 R 1318 (15 Ağustos 1900).

[282] Oğuz Arıkanlı, Tarihimizde İlk’ler, Milliyet Yayınları, İstanbul 1973, s.155.

[283] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.299-300.

[284] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.237-246.

[285] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.8.

[286] Kazım Baykal, Bursa ve Anıtları, Bursa 1950, s.55. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1325

[287] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.14.

[288] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.16.

[289] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.20. Ayrıca bkz. Nevsal-i Afiyet 1322.

[290] Vahide Gezgör, “Yüzyıllardır Çalışan Saat: Dolmabahçe Saat Kulesi”, http://www.mmg.org.tr/sayfalar/28.sayiyazi/dolmabahce.htm. Ayrıca bkz. Nevsal-i Afiyet 1322.

[291] Neşe Yıldıran, İstanbul’da II. Abdülhamid Dönemi (1876-1908) Mimarîsi, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul 1989, s.162.

[292] Necmi Ülker, “İzmir Saat Kulesi”, Lale, Sayı 7, İstanbul 1990, s.11.

[293] Necmi Ülker, “İzmir Saat Kulesi”, Lale, Sayı 7, İstanbul 1990, s.11.

[294] Necmi Ülker, “İzmir Saat Kulesi”, Lale, Sayı 7, İstanbul 1990, s.13.

[295] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.26.

[296] http://www.konak-bel.gov.tr/konaktar.htm

[297] Metin Sözen-Osman Nuri Dülgerler, “Konya’da Sanayi Mektebi”, Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, İstanbul 1981, s.66. Ayrıca, İkdam, nr. 2222, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900) ve Sabah, 3882, s. 2, 8 Ca 1318 (3 Eylül 1900)’de temelinin atıldığı ifade edilmektedir. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.175-176’da kulenin 1901’de Sultanın 25. cülus yıldönümü nedeniyle yaptırıldığını ve Mimarının Mihran Azaryan olduğunu ifade etmektedir.

[298] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.191. Ayrıca, Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900), Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, s. 1, 10 Ca 1318 (5 Eylül 1900)’de saat kulesi ve çeşme açılışından söz edilmektedir.

[299] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.29.

[300] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.32.

[301] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.35.

[302] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.36.

[303] http://www.tokat.gen.tr/turizm/tarihi_eserleri.asp

[304] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.36. Ayrıca, Malumat, nr. 1182 s. 1; Tercüman-ı Hakikat, nr. 6950, s. 1, 5 Ca 1318’de açılış yapılan kulenin 27m. yüksekliğinde olduğu ifade edilmektedir.

[305] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.289.

[306] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.38.

[307] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.38.

[308] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s. 15, dipnot: 38.

[309] Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318, Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, s. 1, 10 Ca 1318.

[310] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.18. Ancak, Ali Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şâkir Paşa (1838-1899), İstanbul 1993, s.119’da Ahmet Şakir Paşa’nın Anadolu’yu teftiş gezisi sırasında Gümüşhacıköy’e uğradığı tarihte (4.Eylül 1899) kentte bir saat kulesi yer almaktadır. Acun’un vermiş olduğu tarih tahmini olsa gerektir.

[311] Diyarbakır Salnamesi 1317’de saat kulesi, Diyarbakır Sanayi Mektebinin yanında görülmektedir.

[312] Oral Onur, Edirne Kitabeleri, İstanbul 1972, s.200-201.

[313] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s. 102.

[314] İsmail Hakkı Akansel, Eski Erzincan’da Tarihi Kışla ve Askeri Yapılar, Erzincan 1999, s.74-75. Kule, 1893’de inşa edilen Evrak ve Harita Mahzeni binası ile birlikte, ahşaptan ve yukarı çıkıldıkça daralan bir biçimde iki katlı inşa edilmiştir. Erzincan askeri ortaokulundaki saat kulesi ile aynı tarzda inşe edilmiş olup farkı askeri ortaokulunki dört katlıdır.

[315] Diyarbakır Salnamesi 1317’de çizim şeklinde resmi mevcuttur.

[316] Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[317] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, s. 1, 10 Ca 1318, Sabah nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318’de açılışından ve 25m. yüksekliğinde olduğundan söz edilmektedir. Ayrıca bkz. Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.10 ve Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[318] http://hereke.kolayweb.com/kosk.htm

[319] Neşe Yıldıran, İstanbul’da II. Abdülhamid Dönemi (1876-1908) Mimarîsi, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul 1989, s.279.

[320] Oktay Aslanapa, Osmanlı Devri Mimarîsi, İstanbul 1986, s.459.

[321] Neşe Yıldıran, İstanbul’da II. Abdülhamid Dönemi (1876-1908) Mimarîsi, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul 1989, s.289. Ancak, Metin Sözen-Osman Nuri Dülgerler, “Konya’da Sanayi Mektebi”, Doğumunun 100. Yılında Atatürk’e Armağan, İstanbul 1981, s. 5’te Mimar Vallaury’nin faaliyetleri içerisinde söz konusu yapı yer almayıp, s. 38 ve 66’da yapının Mimar Vedat Tek’in eseri olduğu ve 1912-1919 tarihi yer alır.

[322] Sadi Bayram’ın XI. Türk Sanatları Kongresi’ne sunduğu “Sultan II. Abdülhamid’in 1888 tarihli Vakfiyesi, Tezyinatıve Osmanlı İmparatorluğunda İlk Toplu Konut Projesi” adlı sunumu, kendisi ile yapmış olduğum görüşme neticesinde tarafıma vermiştir.

[323] Semavi Eyice, “İstanbul”, İslam Ansiklopedisi,5/II, İstanbul 1993, s.1214/123. Ayrıca bkz. Luis Alberi Sabuncuzade, Sultan II. Abdülhamid’in Hal Tercümesi, (Yay. Haz.Mahir Aydın), İstanbul 1997, s.101-102; Ali Said, Saray Hatıraları, Sultan Abdülhamid’in Hayatı, (Haz: Ahmet Nezih Galitekin), İstanbul 1994, s.146; Reşat Ekrem Koçu, Darülaceze (1895-1974), Darülaceze’ye Yardım Derneği Yayını, İstanbul; Nuran Yıldırım, İstanbul Darülaceze Müessesesi Tarihi, İstanbul 1996 ve Nevsal-i Afiyet 1315/1322.

[324] Semavi Eyice, “İstanbul”, İslam Ansiklopedisi,5/II, İstanbul 1993, s.1214/123. Ayrıca bkz. Hasan Fevzi, “Hamidiye Etfal Hastahane-i Alisi”, Tarih ve Medeniyet, Sayı 37, İstanbul 1997., s.53-55. Luis Alberi Sabuncuzade, Sultan II. Abdülhamid’in Hal Tercümesi, (Yay. Haz.Mahir Aydın), İstanbul 1997, s.103. ve Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.266’da Kule giriş kapısı üzerinde yer alan kitabede ise hastane ve mescidin 1316H./1899M. yılında inşa edildiğini ifade etmektedir.

[325] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6954, s. 2, 9 Ca 1318. Ayrıca bkz. Trabzon Vilayeti Salnamesi 1322.

[326] Komisyon, Geçmişten Günümüze Kültür Değerleriyle Samsun, Samsun 1997, s.56.

[327] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.209. Ayrıca, Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318, Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, s. 1, 10 Ca 1318’de yeniden yapımına başlandığı ve açılış yapıldığı söylenir.

[328] İstanbul İl Yıllığı 1973, s.452-453. Ayrıca bkz. Saim Polat Bengiserp, “İstanbul’da İlk Belediye Hastanesi Beyoğlu Zükur Hastanesinin Dünü ve Bugünü”, I. Türk Tıp Tarihi Kongresi, Bildiriler, İstanbul, 17-19 Şubat 1988, Ankara 1992, s.277-286.

[329] Nevsal-i Afiyet 1322.

[330] İstanbul İl Yıllığı 1973, s.453.

[331] İstanbul İl Yıllığı 1973, s.439.

[332] Ayten Altıntaş, “Gülhane”, Tarih ve Medeniyet, 43, İstanbul 1997, s.7-8.’de Sultanın doğum günü münasebetiyle açılışı yapılan Gülhane Hastanesinin bulunduğu binanın, 50 yıl kadar önce inşa edildiği ifade edilmektedir. Ayrıca bkz. Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, c. 3-4, s.1197; Nevsal-i Afiyet 1322.

[333] Nevsal-i Afiyet 1322.

[334] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, II, İstanbul 1977, s.378 ve http://www.istâbip.org.tr/hf/hf798.html

[335] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Mütenevvî Maruzat Evrakı 175/317.

[336] Hüdavendigar Salnamesi 1324 ve Nevsal-i Afiyet 1315.

[337] Oral Onur, Edirne Kitabeleri, İstanbul 1972, s.217,228.

[338] Sabahattin Bulut, Erzurum Çarşı Pazar, Erzurum 1997, s.36. Ayrıca bkz. Nevsal-i Afiyet 1315.

[339] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.40-41.

[340] Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318.

[341] Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318, Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, s. 1, 10 Ca 1318. Açılış yapılmıştır.

[342] Esin Kahya, “Sağlık Kuruluşlarımıza Bir Örnek: Safranbolu’da Frengi Hastanesi”, IX. Türk Tarih Kongresi Ankara: 21-25 Eylül 1981, Bildiriler III. Cilt, Ankara 1989, s.1294-1295.

[343] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.193.

[344] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.130.

[345] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.180-184.

[346] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.265-274. Ayrıca, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perâkende Evrakı Hazîne-i Hassa Nezareti Maruzatı 34/3 noda 1903 tarihli Sultan tarafından Berlin’de yaptırılacak bir hastanenin inşaat masraflarını gösteren bir defter mevcuttur.

[347] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, II, s.229-230.’de çeşme anlatılırken Maçka’ya taşındığından söz edilmemesi bu tarihlerde yerinde olduğunu göstermektedir.

[348] İkdam, nr. 2217, s. 1, 5 Ca 1318, Sabah, nr. 3881, s. 2, 7 Ca 1318, Tercüman-ı Hakikat, nr. 6950, 5 Ca 1318. Gazetelerde yer alan ve 25. cülus törenleri nedeniyle inşa edilip açılışı yapılan Tophane Nusretiye Cami önündeki çeşme olarak geçer. Bu çeşmenin dışında, aynı günde, Saray-ı Hümayûn civarındaki Yardım Sergisinin bahçe köşesine ve Maçka Kışla-ı Hümayûnu karşısında inşa edilip açılışı yapılan çeşme yer alır. Bu çeşmeler, dörder yüzlü olup üzerine alaturka ve alafranga saatler, barometre ve termometreler konulduğu ve cülûs günü açılışlarının yapıldığına dair ifade yer almaktadır.

[349] Neşe Yıldıran, İstanbul’da II. Abdülhamid Dönemi (1876-1908) Mimarîsi, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul 1989, s.202.

[350] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perâkende Evrakı Maarif Nezareti Maruzatı 4/40 (1318.Ra.07/4 Temmuz 1900) nolu belge, çeşmenin kemerlerine yazılacak tarihlerin sunulmasına ilişkindir. Ayrıca bkz. Mehmet Yavuz, “Osmanlı’da Alman Mimarlar ve Eserleri”, Türkler, c. 15, s. 402-403; Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.395’de çeşmenin açılış tarihini 27 Ocak 1901 olarak vermiştir. Ayrıca bkz. İ.Hakkı Konyalı, “Alman Çeşmesi”, Tarih Hazinesi, İstanbul 1951, c. 1, Sayı 8, s.383-387., İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, I, s.298.

[351] Neşe Yıldıran, İstanbul’da II. Abdülhamid Dönemi (1876-1908) Mimarîsi, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul 1989, s.270.

[352] http://www.cesmeler.gen.tr/alitfi.htm

[353] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, II, s.233-234.

[354] http://www.besiktasgazetesi.com/cesmeler.htm

[355] http://www.besiktasgazetesi.com/cesmeler.htm

[356] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, II, s.221, 223-224.

[357] Turgut Saner, 19. Yüzyıl İstanbul Mimarlığında “Oryantalizm”, İstanbul 1988, s.143.

[358] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, II, s.221-222. Ayrıca bkz. Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.394.

[359] Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler,Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.198’de Reşad Ağa Çeşmesi olarak geçer.

[360] http://www.almanbaskonsoloslugu-istanbul.org.tr/de/gk/kanzlei/brunnen.html. Sayfa, S.D.Ü. Fen-Edb. Fak. Batı Dilleri Bölümü Arş. Görv. Özber Can tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

[361] Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1994, s.39. Ayrıca bkz. Ankara Vilayeti Salnamesi 1325’te resmi mevcuttur. Hakkı Acun “Yozgat ve Yöresi Türk Devri Yapıları”, Vakıflar Dergisi XIII, Ankara 1981, s.660’da, Bu çeşmenin yapım tarihini 1780, adını ise Çapanoğlu Çeşmesi olarak vermektedir. Ayrıca, Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318’de cülus töreni nedeniyle inşa edilen bir çeşmenin adı geçip muhtemelen bu çeşme olması gerekir. Aynı zamanda Akdağmaden ilçesinde de bir çeşme açılmıştır. Sabah, nr. 3896, S. 2, 23 Ca 1318’de Yozgat Hidanyeri mevkiinde mermerden, iki sütunlu yüksekçe bir çeşmeden de söz edilir.

[362] Nusret Köklü, Dünkü Manisa, Ankara 1970, s.80, Ayrıca bkz. Komisyon, Manisa, İzmir 1995, s.107.

[363] Yüksel Özmen-M. Erkan Özeral, “Adana’nın Simgeleri”, Adana: Köprü Başı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000, s.163. Ayrıca, Sabah, nr. 3885, s. 1, 11 Ca 1318’de açılışına dair bilgi yer almaktadır.

[364] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, II, s.235. Ayrıca bkz. Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.394 ve Nevsal-i Afiyet 1322’de yer alan Hamidiye çeşmesi adıyla yazılmış iki çeşme resimdeki üslüp özelliklerinin bu çeşme ile benzeştiği görülmektedir ki muhtemelen ikinci yok olan çeşme kanaatimizce budur. Ayrıca bkz. Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler,Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.208, 198’de de tek yüzlü, mermer malzemeden tip proje olarak yer alan bu türün 1906’da inşa edilmiş ve Hamidiye Çeşmesi olarak anılan çeşmeler, Yıldız, Kasımpaşa, Beyoğlu, Küçük Çekmece, Esentepe’de mevcut olduğu yazılır.

[365] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, I, s.343-344. Ayrıca bkz. Ali Ergenekon, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları, Sultan Abdülhamid, İstanbul 1990, s.167-168’de Sultanın Kağıthanede bir köşkünün olduğu ve bunun civarında yer alan suyun lezzetli oluşundan dolayı bu suyun şehre getirilmesi, halka içirilmesi için çeşmeler yapılması hususunda Adliye Nazırı Abdurrahman Paşa’nın görevlendirildiği ifade edilir. Çeşmede bu amaçla inşa edilmiş olabilir. Çeşme ile ilgili resim için bkz. Nevsal-i Servet-i Fünun Salnamesi 1310’da çeşmenin tıpkı Tophane Nusretiye Cami önünde yer alıp daha sonra Maçkaya taşınmış olan II. Abdülhamid çeşmesiyle aynı özellikleri gösterir. Son yıllarda ise yok olan bu çeşmeye ait resimlerde üst örtü kısmının olmadığı ve daha sonra tamamen yok olduğunu görüyoruz.

[366] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, l, s.286-287.

[367] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, l, s.296-297’de 320. sırada adı geçen bu çeşme dışında, nereden geldiği belirsiz ve kitabesi Topkapı Sarayı’nda yer alan başka bir II. Abdülhamid Çeşmesi daha vardır .

[368] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, l, s.302,304. Ayrıca bkz. Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.198.

[369] İ.Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleri ile Üsküdar Tarihi, II, İstanbul 1977, s.88. Çeşme 1952’de onarım görür.

[370] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.394-398.

[371] Sabah,nr. 3863, s. 1, 19 R 1318. Ayrıca bkz. Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.198’de İstinye sahil yolunda Mahmut Paşa Cami yanındaki çeşme ile aynı olmalıdır. Çeşme, 1900 yılında Kaptan Hacı Bayram tarafından inşa ettirilmiş ve Bayram Kaptan Çeşmesi olarak anılmaktadır. Ayrıca İstinye İskele Çeşmesi olarak bilinen çeşme 1908 tarihli olup bu çeşme ile karıştırılmamalıdır. Bu çeşme daha önce İstinye Yeniköy caddesi köşesindeki mezarlık duvarında iken 1958 yılında vapur iskelesinin karşısında yeniden kurulmuştur (Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.199).

[372] Sabah, nr. 3869, s. 1, 25 R 1318. cülus nedeniyle esnaf tarafından yaptırılır. Aynı zamanda saat kulesi de yaptırılmıştır.

[373] Nedret Bayraktar, “Sultan II. Abdülhamid’e Gelen 25. Cülus Hediyeleri Defteri”, Tarih ve Toplum, Sayı 21, Ankara 1985, s.13. Ayrıca bkz. Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.198.

[374] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.84.

[375] Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.204. Mimar D’Aranco tarafından inşa edilen çeşme Galata semti Şair Ziya Paşa sokağında yer almaktadır.

[376] Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.209. Çeşme dökmedemirden malzemeden olup bu tür aynı dönemde yapılan örnekler ise, Yıldız Hamidiye camii avlusu, Kayışdağ ve Böcekli camii çeşmeleridir.

[377] Nuran Pilehvarian-Nur Urfalıoğlu-Lütfi Yazıcıoğlu, Osmanlı Başkenti İstanbul’da Çeşmeler, Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul 2000, s.198’de sütunlu çeşme tipinde olduğu ifade edilir.

[378] İ.Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri II, Beyoğlu ve Üsküdar Cihetleri, Maarif Matbaası, İstanbul 1945, ll, s.227.

[379] Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318.

[380] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, s. 1, 10 Ca 1318, Sabah nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318.

[381] Komisyon, Türkiye’de Vakıf Abideleri ve Eski Eserler, III, Ankara 1983, s.193. yapıda üç şadırvan bulunup bu dönemi içeren şadırvan avluda yer alır. Dönemin Valisi Münir Paşa tarafından inşa ettirilmiştir.

[382] Hüdavendigar Salnamesi 1324. Ayrıca bkz. A. Selçuk Özer, Geçmişten Günümüze Bursa Çeşmeleri, Bursa Büşükşehir Belediyesi Yayınları, Bursa, s.40.

[383] A. Selçuk Özer, Geçmişten Günümüze Bursa Çeşmeleri, Bursa Büşükşehir Belediyesi Yayınları, Bursa, s. 38-39. Ayrıca bkz. Engin Özendeş, Osmanlı’nın İlk Başkenti Bursa Geçmişten Fotoğraflar.YEM Yayınları, İstanbul 1999, s.82.

[384] İsmail Hakkı Akansel, Eski Erzincan’da Tarihi Kışla ve Askeri Yapılar, Erzincan 1999, s. 78-79.

[385] İkdam nr. 2223, s. 1, 11 Ca 1318.

[386] Malumat, nr. 1182 s. 1; Tercüman-ı Hakikat, nr. 6950, s. 1, 5 Ca 1318.

[387] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.232-234.

[388] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.212.

[389] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.307-308.

[390] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.214-215.

[391] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.398.

[392] Murat Yüksel, Trabzon’da Türk-İslam Eserleri ve Kitabeleri, 1, Trabzon 2000, s.211; Ayrıca bkz. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.295-296.

[393] Oğuz Arıkanlı, Tarihimizde İlk’ler, Milliyet Yayınları, İstanbul 1973, s.36. Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.194’de Eserin yerini Antalya olarak göstermiştir. Burada adı geçen yer İstanbul’da yer alıp bir mevki adıdır. Ayrıca bkz. Ali Ergenekon, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları, Sultan Abdülhamid, İstanbul 1990, s.233-234’de bu dönemde de İstanbul halkının özellikle Avrupa yakasındaki semtlerin ciddî susuzluk sorunu vardır. Padişah bunun için gençliğinden beri bu soruna çözüm arayıp projeler ortaya koyulmasını sağlamıştır. Kağıthane sularının da kentte getirilmesi çalışması bu yöndedir.

[394] Engin Özendeş, Osmanlı’nın İkinci Başkenti Edirne Geçmişten Fotoğraflar,YEM Yayınları, İstanbul 1999, s.64.

[395] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.193-198.

[396] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s. 204-205.

[397] Yekta Demiralp, Akşehir ve Köylerindeki Türk Anıtları, Ankara 1996, s.101-105, resim 130-134.

[398] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.232-234.

[399] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.175-176.

[400] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.304-307.

[401] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.138.

[402] Neslihan Türkün Dostoğlu, Osmanlı Döneminde Bursa 19. Yüzyıl Ortalarından 20. Yüzyıla Bursa Fotoğrafları, I.Akmed Yayınları, Antalya 2001, s.336-377. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1324.

[403] Hüdavendigar Salnamesi 1324ve Hüdavendigar Salnamesi 1325. Ayrıca bkz. Engin Özendeş, Osmanlı’nın İlk Başkenti Bursa Geçmişten Fotoğraflar.YEM Yayınları, İstanbul 1999, s.75-76.

[404] Komisyon, Hicaz Demiryolu Fotoğraf Albümü, Al Baraka Türk Yayınları, İstanbul 1999, s.48-51.

[405] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.308.

[406] Hayri Mutluçağ, “Boğaziçi Köprüsünün Yapılması Yolunda İlk Çabalar”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 4, İstanbul 1968, s.32-37. Ayrıca bkz. Mustafa Müftüoğlu, Tarihin Hükmü Her Yönüyle Sultan İkinci Abdülhamid, İstanbul 1985, s.189.

[407] Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975, s. 197. Tek gözlü olarak inşa edilen köprü günümüzde mevcut değildir.

[408] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.310.

[409] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.139.

[410] Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975, s. 193. Ayrıca bkz. Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.211.

[411] Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975, s. 192.

[412] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.289-296.

[413] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.297-298.

[414] Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975, s. 192.

[415] Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975, s. 194.

[416] Hakkı Acun “Yozgat ve Yöresi Türk Devri Yapıları”, Vakıflar Dergisi XIII, Ankara 1981, s.660. Ayrıca bkz. Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975, s. 194’de köpü için 1898 yılı verilmiştir. Her iki yazarın farklı tarihi vermiş olması Acun’un , Rumi 1314 yılını 1896 yılı olarak göstermiş olması muhtemeldir.

[417] Cevdet Çulpan, Türk Taş Köprüleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1975, s. 193. Ayrıca bkz. Neslihan Türkün Dostoğlu, Osmanlı Döneminde Bursa 19. Yüzyıl Ortalarından 20. Yüzyıla Bursa Fotoğrafları, I.Akmed Yayınları, Antalya 2001, s.284-285.

[418] Engin Özendeş, Osmanlı’nın İlk Başkenti Bursa Geçmişten Fotoğraflar.YEM Yayınları, İstanbul 1999, s.84.

[419] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.310-313.

[420] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, VI, T.T.K. Basımevi, Ankara 1988, s. 264.

[421] İlber Ortaylı, İkinci Abdülhamid Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1981, s. 73-103. Konu hakkında bkz. Ufuk Gülsoy, Hicaz Demiryolu, İstanbul 1994., Murat Özyüksel, Anadolu ve Bağdat Demiryolları, İstanbul 1988., İbrahim Numan, “Hamidiye Hicaz Demiryolu”, Lale, Sayı 7, İstanbul 1990, s.26-34., Said Öztürk, “Hicaz Demir Yolu.”, Sultan II. Abdülhamid Dönemi Paneli (II), İstanbul 2000, s.139-162., Akşin Selçuk Somel, “Osman Nuri Paşa’nın 17 Temmuz 1885 Tarihli Hicaz Raporu”, Tarih Araştırmaları Dergisi/XVIII,Sayı 29, Ankara 1997, s.1-38.

[422] Mehmet Yavuz, “Osmanlı’da Alman Mimarlar ve Eserleri”, Türkler, c. 15, s. 404.

[423] http://www.tcdd.gov.tr/IstDanisma.html. Ayrıca bkz. Serveti Fünun Salnamesi 1326.

[424] Söz konusu örneklerin birçoğu, Hicaz Demiryolu Fotoğraf Albümü, Al Baraka Türk Yayınları, İstanbul 1999. adlı eserden alınmıştır. Bu eserin tarafıma teminini sağlayan Sayın Ekrem Şahin’e teşekkür ediyorum.

[425] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Sadaret Hususî Maruzat Evrakı 162/140 (19.12.1296/3.12.1879).

[426] Mustafa Cezar, “Ondokuzuncu Yüzyılda Beyoğlu Neden ve Nasıl Gelişti”, XI. Türk Tarih Kongresi Ankara: 5-9 Eylül 1990, Bildiriler VI. Cilt, Ankara 1994, s.2680-2681.

[427] Sabah, nr. 3881, s. 2, 7 Ca 1318’de temeli atıldığına dair ifade mevcuttur.

[428] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, s.292-293.

[429] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.46.

[430] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.118. Bu rıhtım kömür nakli için yapılmıştır.

[431] Yıldırım Yavuz-S. Özkan, “Osmanlı Mimarlığının Son Yılları”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, 4, İstanbul 1985, s.1080.

[432] http://www.konya-bld.gov.tr/gecmisalbum2.htm. Fotoğraf G. Berggrenn tarafından çekilmiştir.

[433] Nusret Köklü, Dünkü Manisa, Ankara 1970, s.68.

[434] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.213.

[435] Sabah, nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318, aynı zamanda köylerine de iptidai mektepler açılmıştır.

[436] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Dahiliye 1312.C./5.

[437] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.6.

[438] İkdam, nr. 2228, s. 1, 16 Ca 1318.

[439] Ali Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şâkir Paşa (1838-1899), İstanbul 1993, s.120

[440] Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[441] Tercüman-ı Hakikat, nr. 6955, s. 1, 10 Ca 1318, Sabah nr. 3884, s. 1, 10 Ca 1318.

[442] Hüdavendigar Salnamesi 1325.

[443] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.193.

[444] İzmir İl Yıllığı 1973, s.668. Ayrıca bkz. Yapının, Aydın Vilayeti Salnamesi 1308’de resmi mevcuttur.

[445] Hüdavendigar Salnamesi 1325. Yapının ilk inşaşı M.1332 lere kadar gitmektedir. 1968 onarımından sonra İznik Müftülük binası olarak kullanılmıştır.

[446] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Evkâf 17.R.1321. Ayrıca yapı 1916 tarihli olarak kayıtlarda geçmesi kanaatimizce yenilenen yapıyla ilgilidir. Yapıya ait, Bolu Vilayeti Salnamesi 1334’de resim yer alır. Yapı, günümüzde aslına uygun tekrar inşa edilmektedir.

[447] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.287-289. Ayrıca bkz. Sivas Vilayeti Salnamesi 1325/1907

[448] Tecüman-ı Hakikat, nr. 6953, s. 2, 8 Ca 1318, Servet, nr. 812, s. 1. Temel atılır.

[449] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985,s.252-253.

[450] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.11.

[451] İsmail Hakkı Akansel, Eski Erzincan’da Tarihi Kışla ve Askeri Yapılar, Erzincan 1999, s. 64-65.

[452] İlber Ortaylı, “Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemlerinde Yerel Yönetimler”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi,1, İstanbul 1985, s.244.

[453] Sabah, nr. 3870, s. 1, 26 R 1318.

[454] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.143.

[455] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.211.

[456] Beatrice Laurent-Saint, “Bir Tiyatro Amatörü: Ahmed Vefik Paşa ve 19. Yüzyılın Son Çeyreğinde Bursa’nın Yeniden Biçimlenmesi”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999, s.94-96. Ayrıca bkz. Hüdavendigar Salnamesi 1324.

[457] Rıfat Çini, Türk Çiniciliğinde Kütahya, İstanbul 1991, s.25-26.

[458] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.617. Yapı, günümüzde askerlik şube binası olup lojmanıda aynı yılda inşa edilimiştir.

[459] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.127-129.

[460] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.179.

[461] Ali Karaca, Anadolu Islahatı ve Ahmet Şâkir Paşa (1838-1899), İstanbul 1993, s.120.

[462] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.36-38.

[463] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Dahiliye 1313.Z./31.

[464] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.237.

[465] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.211.

[466] Sivas Vilayeti Salnamesi 1325/1907.

[467] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.191.

[468] “Yozgat ve Yöresi Türk Devri Yapıları”, Vakıflar Dergisi XIII, Ankara 1981, s.664-665.

[469] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.595. Yapı, günümüzde askerlik şubesi olarak hizmet vermektedir.

[470] İkdam, nr. 2222, 10 Ca 1318, Sabah, 3882, s. 2, 8 Ca 1318.

[471] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.6.

[472] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.41-42.

[473] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 43-44.

[474] Ali Yeğen, Kayseri’de Tarihi Eserler, Kayseri 1993, s.163. Bugün yapıya ait olan ve lojman olarak kullanılan bina ise bir dönem hükümet konağı olarak kullanılmış ve aynı yıllarda inşa edilmiştir.

[475] Murat Yüksel, Trabzon’da Türk-İslam Eserleri ve Kitabeleri,1, Trabzon 2000, s.259-260. Yapı ile ilgili tek kayıt Trabzon Ayasofya Müzesi bahçesinde yen alan kitabesinden anlıyoruz.

[476] Beatrice Laurent-Saint, “Bir Tiyatro Amatörü: Ahmed Vefik Paşa ve 19. Yüzyılın Son Çeyreğinde Bursa’nın Yeniden Biçimlenmesi”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999, s.92-94.

[477] Pars Tuğlacı, Osmanlı Şehirleri, Milliyet Yayınları, İstanbul 1985, s.68-79. Ayrıca Bkz. Bursa Vilayet Salnamesi 1324’de resmi mevcut olup günümüzde Bursa Erkek Lisesi Laboratuarı olarak kullanılmaktadır.

[478] Beatrice Laurent-Saint, “Bir Tiyatro Amatörü: Ahmed Vefik Paşa ve 19. Yüzyılın Son Çeyreğinde Bursa’nın Yeniden Biçimlenmesi”, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999, s.96.

[479] Bursa Vilayet Salnamesi 1324. Ayrıca bkz. Zafer Toprak, “Tanzimatta Osmanlı Sanayi”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, 5, İstanbul 1985, s.1347’de yapıyı Silahhane olarak tanımlamıştır. Kayıtlarda buranın silahhane olduğu ya da çevrildiğine dair bir ifadeye rastlamadık.

[480] Ankara Vilayeti Salnamesi 1325.

[481] Kemal Kutgün Eyüpgiller, Bir Kent Tarihi: Kastamonu, İstanbul 1999, s.209. 1891’de temeli atılan ve açılan yapı, günümüzde mevcut değildir.

[482] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 551. Bir dönem cezaevi olarak kullanılan yapı, günümüzde kullanılmamaktadır.

[483] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 561. Günümzde sağlık ocağı olarak kullanılmaktadır.

[484] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s. 597.

[485] Komisyon, Yaşayan Tarihi ve Kültürel Askeri Yapılar, Milli Savunma Bakanlığı, Ankara 2001, s.609-616.

[486] Nusret Köklü, Dünkü Manisa, Ankara 1970, s.72. 1902 yılında yeniden inşa edilen yapıdan günümüze eski fotoğrafları kalmıştır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*