M. Kemal Atatürk’ün okuttuğu Lise Tarih kitabı

M. Kemal Atatürk’ün okuttuğu Lise Tarih kitabı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 kapak

***

Sanılanın aksine, dinimize aykırı muhtevalı kitaplar M. Kemal Atatürk’ten “sonra” ortaya çıkmış değildir. Bilakis, inancımıza aykırı bu kitaplar M. Kemal döneminde ve onun direktifiyle yazılmış ve onun ölümünden sonra da kaldırılmıştır. Bunu aşağıda, biri, M. Kemal Atatürk döneminde; diğeri ise onun ölümünden sonra okullarda okutulan iki kitaptan yapacağımız alıntılarla ayrıntılı bir biçimde göreceğiz.

Buna rağmen koskoca -sözde- ilim adamlarının televizyon kanallarında utanmadan 1930 yılının din dersi kitabını ekranlarda gösterip “Atatürk ve Inönü döneminde din dersi vardı” şeklinde nutuk çektiklerini gördükçe hakikaten hayrete düşüyorum. Insanları aptal yerine koymaları ilim adamlarına hiç yakışmıyor… Hiç mi ilim haysiyetleri yok doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

M. Kemal döneminde din dersi vardı, fakat M. Kemal din derslerini aşama aşama tasfiye etmiştir. Nitekim 1933 yılında din dersleri müfredattan tamamen çıkarılmıştır. Bunu neden söylemiyorlar çok merak ediyorum.

Bu bir süreçti, aslolan ise sonuçtur; yoksa sonuca giden yolda atılan adımlar değil. Kısaca, haticeye değil neticeye bakmak lazım.

M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele döneminde, yani halkın desteğine ihtiyacı olduğu dönemde Hilafeti övdüğü meclis tutanaklarında kayıtlıdır.[1] Ancak dizginleri ele alınca Hilafet’i kaldırmıştır. Bu durumda M. Kemal Atatürk’e “Hilafetçi” demek ne kadar gayrı ilmî ve gayrı ciddî ise, “M. Kemal Atatürk din derslerine karşı değildi” demek de aynı şekilde gayrı ilmî ve gayrı ciddîdir.

Hatta Milli Mücadele’den sonra da kendi tabiriyle “tavizler” vermişti.

Mesela 20 Nisan 1924 tarih ve 491 numaralı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 2’inci maddesine, “Türkiye Devleti’nin Dini Islamdır” yazılmasına karşı çık(a)mamış, ancak 1927 yılında yazdığı Nutuk’ta bu ve benzer maddelerle ilgili şunları söylemiştir (sadeleştirildi) :

“Cumhuriyetin ilanından sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, laik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini (Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir) anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Kanunun gerek 2′nci ve gerek 26′ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılap ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir.

Millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!”[2]

kemal atatürk nutuk devletin dini islamdir cikariliyor
[2] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta yer alan sözleri

***

Nitekim 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun ile kaldırılmıştır da.[3]

Bu durumda, M. Kemal’in ses çıkar(a)mamasından ötürü 1924 Anayasa’sına giren “Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir” maddesini referans göstererek, “M. Kemal laikçi değildi, Şeriatçı idi” diyebilir miyiz?

Tabi ki hayır!

O halde aynı şekilde, din derslerinin 1933 yılında müfredattan tamamen çıkarılmış olmasına rağmen 1930 yılına ait din dersi kitabını ekranlarda -mal bulmuş mağribi edasıyla- gösterip, “işte Atatürk zamanında din dersleri vardı, Atatürk din derslerine karşı değildi” de denilemez![4]

Denilirse, bunun adı milleti aldatmak olur!..

Artık bu tür yalanlardan vazgeçilmelidir.

M. Kemal Atatürk’ü kimse müslüman göstermeye kalkmasın. M. Kemal Atatürk darwinizmden etkilenmiştir. Tabiatın “herşeyden büyük” ve “her şey” olduğunu söylemiştir.[5]

Sadece bununla da yetinmemiş ve bu teorinin okullarda (Din değil, Tarih kitaplarında) okutulmasını sağlamıştır. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi, sanılanın aksine, dinimize aykırı muhtevalı kitaplar M. Kemal Atatürk’ten “sonra” ortaya çıkmış değildir. Bilakis, bu kitaplar M. Kemal’in direktifiyle yazılmış ve onun ölümünden sonra da inancımıza aykırı muhtevası kitaptan çıkarılmıştır.

Örneğin M. Kemal Atatürk’ün Yüksek Direktifleri dairesinde Türk Tarih Kurumu tarafından yazdırılmış olan Lise Tarih Kitaplarının birinci cildinin baş tarafına 8 sayfa tutan yazıda tabiat yahut kainatın yaradılışından, insanın zuhurundan, maymunla insan arasındaki münasebetlerden uzun uzadıya bahsedildikten sonra şu neticeye varıldığı görülmektedir:

“Filhakika insan, tabiatın mahlûkudur. Hayatın büyük kaidesi de tabiate tâbi olmaktır. Tabiatte hiç bir şey yok olamaz. Ve hiç bir şey yoktan var olamaz. Yalnız tabiati vücude getiren varlıklar, tabiatın kanunları icabı olarak şekillerini değiştirirler. Arzın ve hayatın mütalea ve tetkiklerinde bu hakikat pek açık görülür.

Fakat şunu söyliyelim ki insanların bütün bilgileri ve inanışları insanın zekası eseridir. Zeka tabiî olan dimağdan (beyinden) çıkar. Bundan tabiatı anlamakta zekanın, en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşıl­dığı gibi tabiatın fevkinde (üstünde) ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka birşey olmıyacağı meydana çıkar.”

Bu yazıda tabiatın üstünde ve dışındaki bütün mefhumların insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeyler denilmekle uluhiyet mefhumunun da bunlar arasında olduğu söylenilmiş oluyor.

Yine bu kanaate göre Peygamberliğin ve bilhassa vahyin de insan beyni tarafından uydurma olacağı fikri müdafaa edilerek deniliyor ki:

“… Muhammed birdenbire Allah’ın Resûliyim diyerek ortaya çık­mamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çeki­lerek senelerce düşünüşten sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğ­muştur.

Vahiy ve ilham fikri Muhammed’ten evvel de Araplarca meç­hul değildi. Bütün iptidaî kavimler gibi, Araplar da, şairlerin, akıl er­diremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvet­ler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya kahinlere kayıptan haber ver­mek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan’da her za­man o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammed dahi cinle­rin vücuduna samimî olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin, şair­lere, şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri bir kahin gibi te­lakki ederlerdi. Muhammed’in Musa, Isa dinlerine dair öğrendik­leri de kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. Bu Peygamberler de melekler vasıtasiyle ilham aldıklarını söylemişlerdi.

O dinlerde de cin ve melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cin­ler kötü ruhlar olduğundan Peygamberler onlardan mülhem olmaz­lardı. Muhammed’de diğer Peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden ilahî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı.

Muhammed uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet oldu­ğuna samimi surette kani idi. Muhammed’i harekete getiren ilk amil bu samimî heyecanlar olmuştur.”[6]

Yani, -haşa- Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz için; “aldandı”, Onun “sandığı” gibi değildi denmek isteniyor.

Yazıklar olsun!

Yıllarca Müslümanlara bunları okuttular.

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 sayfa 90

***

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 sayfa 91

***

(Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin ismini saygı ifadesine lüzum hissetmeden yazmışlar. Salavat lütfen: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed)

M. Kemal Atatürk bu fikirde olmasaydı Tarih Kurumu bu tarzda bir mütalaayı hiçte münasip olmadığı halde, Lise kitaplarının başına geçirme­ğe cesaret edemiyeceğinde şüphe edilemez. Nitekim M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra 1939’da bu Tarih Kitapları Kurumca yeniden gözden geçirtilerek yazdırıldığı sırada bahsi geçen 8 sayfa yazı kitaptan çıkartılmıştır.

M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Türk Tarih Kurumu tarafından yeniden yazdırılan Lise Tarih kitabı “Müslüman inancına göre kaydıyla” şu tarzda değiştirilmiş, daha doğrusu düzeltilmiştir:

“Hazreti Muhammed, çok defa Mekke yakınında bir dağdaki ma­ğaraya çekilir, düşünceye dalardı. Bir gece bu mağarada, ne oldu­ğunu anlamadığı sesler duydu. Müslüman inancına göre Allah, O ’na, Cebrail ile Kur’an’ın ayetlerini gönderiyor idi ki buna vahiy denir. Ilk önce bundan hiç bir şey anlamıyan ve büyük bir heyecana uğrayan Hz. Muhammed evine döndü, eşi (zevcesi) Hatice’ye söyledi. Hatice’nin akrabalarından biri, Hz. Muhammed’e Peygamberlik geldiğini anlattı.

Bir zaman arası kesildikten sonra, vahiy tekrar başladı. Artık Hz. Peygamber’in ölümüne kadar arkası kesilmedi.

Hazreti Muhammed, insanlığa Hak dinini bildirmeğe memur ol­muştu. Müslümanlık adı verilen bu din, tek Tanrıya yani, Allah’a inanmayı ve Hz. Muhammed’i Peygamberlerin sonuncusu olarak ta­nımayı öğretiyor, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadet ve ödevlerin yapılmasını emrediyordu. Müslümanlık, puta tapıcılığı kaldırmış, Hı­ristiyan dinindeki üçüzlü Tanrı sistemini de reddetmişti. Yahudilerin yalnız kendi tanrıları olarak gösterdikleri Allah’ı da bütün alemlerin Allah’ı olarak tanımıştır.

Vahiy ile gelen Kur’an, Müslümanların din ve inanışlarını yoluna koyan ve dil bakımından da pek yüksek olan bir kitaptı. Araplar gibi edebiyata meraklı bulunan bir kavim üzerinde Kur’an’ın belağatı şa­şırtıcı bir etki yapıyordu.”[7]

***

Gördüğünüz gibi, M. Kemal Atatürk döneminde okutulan kitapta, “tabiatın fevkinde (üstünde) ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka birşey olmadığı” açıkça yazmaktadır. Buna karşılık M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu tür ifadeler kitaptan çıkarılmış ve Islam inancına uygun bir şekilde okutulmuştur.

Hiç kimse Milletimizin bu hakikatleri görmesini engelleme hakkına sahip değildir.

***

NOT: Necip Fazıl Kısakürek’in bu kitaptan dolayı M. Kemal Atatürk’e yazdıkları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/25/necip-f-kisakurekten-ataturke-allahsiz-tarih-ii-ortazamanlar-1931-yilinin-lise-tarih-kitabi/

***

Şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Tafsilat için bilhassa 6 ve 7 no’lu dipnotta kaynağı gösterilen kısma bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 717.

[3] 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 3, Içtima 1, cild 3.

Ayrıca bakınız;

Hamza Eroğlu, Türk Inkılâp Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1982, sayfa 427.

[4] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[5] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[6] Tarih II, Ortazamanlar, Devlet Matbaası, Istanbul, 1931 yılının Lise Tarih kitabı, cild 2, sayfa 90, 91.

[7] Orta Çağ Tarihi, sayfa 29.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal bizi nelerden kurtardı !?! – Hasan Mezarcı

M. Kemal bizi nelerden kurtardı !?! – Kendini feda eden adam Hasan Mezarcı

***

Hasan Mezarcı’ya Ne Oldu?

“HASAN MEZARCI (Derin Devlet ve Türkiyenin İlaçlarla Delirttiği Üstad)” isimli sayfadan:

Aydınlatıcı konferanslarından ve her şeyden önce haksızlığa uğratılmasından dolayı, izâh etmeyi boynuma borç bildiğim bir mevzuuyu sizlere aktarmak istiyorum. Malum Hasan Mezarcı, ateşli nutuklar irâd eden, anti Kemalist bir kişi idi. Daha sonra ben “Mesihim” diye görmeye başladık. Birden adamın delirmesi pek hayr-ı alamet değildi! Ve hak üzerine kurulan bu alemde, hiçbir eylemin karşılıksız kalmayacağı ve ortaya çıkacağına inanıyorduk. Nitekim öyle de oldu. İddia edilen Ergenekon Terör Örgütü kapsamında Ümit Sayın’ın bilgisayarından çıkan konuşma kayıtlarından olayın iç yüzünü öğreniyoruz.

Necip Hablemitoğlu cinayetinde Ergenekon parmağı olup olmadığı araştırılırken, örgütün deşifre olmasını sağlayan Doç. Ümit Sayın’ın bilgisayarından Hablemitoğlu’nu ‘davaya ihanet etmekle suçladığı’ yeni MSN kayıtları çıktı. Sayın ile Açık İstihbarat yazarlarından Cumhur Erdin ve KTB’nin web sitesini yöneten ismi belirsiz bir kişi arasında geçen chat konuşmaları özetle şöyle:

Konuşmada adı geçenler: xyz = Ümit Sayın

barbaros: Açık istihbaratta yazan Cumhur Erdin

xyz says: sonuçta gizli örgütlenip, bizim düşündüğümüz bazı eylemleri yapmadan hiçbir yolu yok

xyz says: yani gerekirse silahlı.

xyz says: dünyadaki en büyük güç nedir biliyor musunuz?

xyz says: gizlice ADAM ÖLDÜREBİLMEK.

xyz says: yok erken ölmesi sakıncalıysa, dayarsın ilacı mezarcı gibi isa musa yaparsın

(…) diye devam ediyor. İşte gerçek budur! Lütfen, zamanından konuşmalarıyla bir nesli aydınlatan Hasan Mezarcı’ya yapılan bu zulmû, en azından insan olması hasebiyle yayalım.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk bir Ingiliz’i Türkiye’ye Reis mi yapacaktı?

M. Kemal Atatürk bir Ingiliz’i Türkiye’ye Reis mi yapacaktı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ingilize devleti birakmak kemal the sunday times gazete hain ihanet

Ingiliz “The Sunday Times” gazetesindeki söz konusu haberin küpürü

***

Aşağıda kıraat edecekleriniz (okuyacaklarınız) “The Sunday Times (London)” isimli ingiliz gazetesinin 11 şubat 1968 tarihli nüshasında Martin Gilbert tarafından neşredilen “How Our Man Declined To Rule Turkey” isimli makalenin Türkçe tercemesidir. Masdarın sahihliğini tecessüs edenler tahkik edebilirler.
(Makalenin aslını Türkçe çevirinin altına ekleyeceğiz.)

Makalenin Türkçe çevirisi:

Kasım 1938 Türkiye’nin şefi Kemal Atatürk’ün vefat ettiği tarihtir. O, 15 senelik katı diktatörlüğü döneminde Türkiye’yi, halkı istemediği halde cebir ile Garb medeniyetine götürmeye çalışmıştı. O, sarık ve çarşafı men etmiş, İslam’ın kuvvet ve kudretini kırmış, hatta latin alfabesini bile kabul ettirmişti.
Atatürk’ün vefat döşeğinde, üzerinde en fazla tefekkür ettiği mesele; kendisinden sonra programını tatbik edebilecek birisini bulup yerine geçirip geçiremeyeceği hususuydu.

Bunun için zamanın İngiliz sefiri (Büyükelçisi) Sir Percy Loraine‘i İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’na çağırdı. İkisi arasında geçen mülakatlar yaklaşık olarak otuz (30) sene gizli kaldı. Gizli mülakatlar ilk olarak Piers Dixon’un babası (Sir Percy Loraine) hakkında hazırladığı “Double Diplomat” (Çifte Diplomat) isimli kitabında yer aldı ve daha sonra da “Hutchinson Yayınevi” tarafından neşredildi.

Piers Dixon’un dökümanları arasında Sir Percy Loraine tarafından zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a gönderilmiş bir telgraf da vardı. Telgraf İngiliz tarihinin en mühim senetlerinden birisi idi. Loraine, vefat döşeğinde olan diktatörle yaptığı bu mülakâtı çok enteresan olarak nitelendiriyordu.

Bu vesikada Loraine, Lord Halifax’a şunları yazıyordu:

“… Huzuruna vardığımda ekselanslarını yastıklara yaslanmış vaziyette, iki tabib ile, hemşirenin tedavisi altında gördüm. Ben girdiğimde, Reis (Mustafa Kemal), hizmetinde bulunanların ve hemşirelerin dışarı çıkmalarını istedi ve ihtiyaç anında kendilerini çağırabileceğini ifade etdi. Ondan sonra, ekselansları benimle yavaş yavaş, fakat dikkatlice konuşmaya ibtida etdi. Beni hiç bir zaman bana layık olmayan makamda görmek istemediğini, “Beni daima en layık makamlarda görmek istediğini” ve beni buraya onun için çağırdığını söyledi. Hakkımda arzuladıklarını gerçekleştirmem için çok ricada bulundu.
Kendisine müsbet bir cevab vermemi taleb ediyordu.

Şüphesiz ben geçmişte onunla bir arada çok bulundum ve çok mulâkatlar yaptım. Fakat bu, son mulâkatım olabilirdi. O, uzun ve mâcerâlı hayatı boyunca beraber çalıştığı arkadaşlarından bir çoğunu (kendisinden uzaklaştırarak) kaybetmiş ve yapılan tavsiyelerin bir çoğunu da reddetmişti. Sadece benim dostluğuma ve nasihatlarıma güveniyor ve bu dostluğun pekişmesine ehemmiyet veriyordu. Ben sanki Türkiye’nin başbakanıymışım gibi, benimle çok sade ve serbest bir vaziyetde meşveret ediyordu. Onun bir reis olarak vefatından evvel, kendi makamı için birisini takdim etme selahiyeti vardı. Onun en büyük arzusu kendisinden sonra “Türkiye’nin Reisi” olarak onun vazifesini üzerime almam idi. Teklifi karşısında benim nasıl bir cevab vereceğimi bir an evvel bilmek istiyordu. Mütefekkirane bir sessizlikle geçen bir anlık bekleyişden sonra ekselanslarına (Mustafa Kemal’e) “Bütün taleb ve duygularımı kelimelerle izah etmeye yetkili değilim!” şeklinde cevab verdim. Hakikaten o anda çok şaşırmış bir vaziyetde tefekkür ediyordum; hatırladığım kadarı ile yapmış olduğum mulâkatların hiç birisinde bu kadar derin tefekkür edecek derecede bir mülâkatla karşılaşmamıştım.

Ekselansları (Mustafa Kemal) yaptığı bu teklif ile sadece benzeri görülmemiş bir ikramda bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda majestelerinin (İngiliz kralının) hükümetine olan bağlılığını da izhar ediyordu. Ekselansları benim ömrümün büyük bir kısmını majestenin hükümetinin hizmetinde geçirmiş olduğumu biliyordu. Ben halihazırdaki işimde bir kaç sene daha çalışmayı ümit ediyordum. Ekselansları ise, şimdi benden kesin bir cevab taleb etmekteydi.

Kendilerine şu cevabı verdim:

“İdarî işleri iyi yapıp yapamıyacağımdan şüphe ediyorum. Türkiye’nin Reisicumhurluğu’nu yüklenmek mesuliyeti ile İngiltere Sefirliği arasında çok büyük fark vardır. Tecrübe ve kabiliyetlerimin, ancak elimdeki işi yürütmek için aranan imtiyazlar olduğunu biliyor; bunun için kesin bir şekilde ve üzülerek teklifinizi kabul edemediğimi bildiriyorum!”

Ben konuşmamı bitirdikten sonra ekselansları (Mustafa Kemal) çok heyecanlandı ve yatağına tekrar gömüldü, hizmetinde bulunan hemşireleri çağırdı (ve derin bir uykuya daldı.) Ekselansları ikinci defa konuşmaya ibtida edebildiğinde kendisine bildirdiğim kararda müessir olan hususları idrak ettiğini söyledi. Durumu henüz verdiğim cevabdan çok üzüldüğünü söyleyebilecek kadar iyi idi. Benden başka bir cevab alamayacağını idrak edince “Reislik” için İsmet İnönü’yü tavsiye etti. Atatürk sonra dirseklerine dayanarak doğrulmaya çalıştı ve ellerimi sıktı, gelecekte de Britanya ve Türkiye ilişkilerinde faal roller oynayacağımı belirterek teşekkür etti ve kendinden tekrar geçti.

Bu teklifi reddedişimin isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum. Şayed yapmış olduğum teşebbüslere dair ekselanslarından te’vidli bir mesaj alabilirsem pek müteşekkir ve mesrur olurum.

Lütfen Kral’a da bildiriniz!..”

Martin Gilbert[1]

***

gazete sunday times ingiliz kemal tam

Haberi okuyabilmeniz için zoom, yani büyütülmüş şekli

***

gazete sunday times telgrafin asli

Ingiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine tarafından zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a
gönderdiği ve söz konusu gazeteye haber olan telgraf

***

Makalenin aslı:

Source: The Sunday Times (London), February 11, 1968, page: 8

DIPLOMATIC HISTORY

Martin Gilbert

HOW OUR MAN DECLINED TO RULE TURKEY

In November 1938 Kemal Ataturk, President of Turkey, lay dying. During the 15 years of his stern dictatorship, he had dragged a reluctant Turkey forcibly into the 20th century. He had outlawed the fez and the veil. He had broken the powers of Islam. He had introduced the Latin alphabet.

Now, on his deathbed, Ataturk feared it would be impossible to find a successor able to continue his work. He summoned Sir Percy Loraine, the British Ambassador, to the presidential palace in Istanbul. What passed between them has remained secret for nearly 30 years. It is revealed for the first time by Piers Dixon, in his life of his father, Sir Pierson Dixon (“Double Diploma,” to be published by Hutchinson this week). Among Pierson Dixon’s papers was a telegram from Percy Loraine to the Foreign Secretary, Lord Halifax. In what is surely one of the strangest of all documents of recent British history, Loraine recounts his bizarre interview with the dying dictator:

” On my arrival … I found His Excellency propped up by pillows with two doctors and two nurses in attendance… On my entry the President dismissed the doctors and the nurses, telling them curtly that he would ring if he required anything …

His Excellency then spoke to me slowly but carefully. He said that he had sent for me because, while he wished in no way to place me in an unfair position, he had an urgent request to make of me to which he hoped I would return a straight reply.

I would, no doubt recall the many interviews that I had had with him in the past. This might well be the last. In the course of a long and adventurous career, he had made and lost many friends and had taken and discarded much advice. My friendship and my advice was the one which he valued most because it had been the most consistent. It was for this reason that on various occasions . . . he had consulted me as freely as though I had been a Turkish Cabinet Minister myself.

It was his prerogative as President of the Republic to nominate a successor before his demise. His most earnest wish was that I should succeed him as President, and for this reason he wished to know what my reactions would be to this proposal.

After some minutes of silent reaction I told His Excellency in reply that I was quite unable to formulate any words which adequately expressed my feelings. Indeed, I was at that moment more deeply moved than I could ever remember being at any other time in my career.

By his proposal His Excellency had paid a unique compliment not only to me personally but also to the foreign policy of His Majesty’s Government… His Excellency would realize that I had spent the greater part of my life in the service of H M (His Majesty’s, HD)… I hoped that I might have many years of such service still in front of me. His Excellency had asked for a straight answer and I would give him that answer. I gravely doubted whether my best qualities lay in the administrative sphere. The responsibilities of a President of the Turkish Republic were vastly different from those of a British Ambassador and I felt that my abilities and experience were best employed by continuing in the latter capacity… I must therefore regretfully but firmly decline.

When I had finished speaking the President showed signs of great emotion. He sank back on the pillows and rang for his nurses, who administered a restorative. When he was able to speak again His Excellency informed me he fully understood the reasons which had influenced my decision; he was good enough to say that, though bitterly disappointed, it was in a sense the reply he would have expected from me. He would therefore nominate Ismet Inonu in my place.

Ataturk then raised himself on his elbows and grasped my hand. He thanked me for what I had done for the furtherance of Anglo-Turkish friendship and then sank back in an unconscious state. I accordingly deemed it best to withdraw. I shall be most grateful if I can receive from your Lordship a message of approval of the action which I have taken.

Please inform the King.

***

kemal atatürk percy loraine spiegel dergisi

[2] no’lu dipnot ile ilgili… “Der Spiegel” dergisinin haberinde yer alan fotoğraf: M. Kemal Atatürk ve sağda Sir Percy Loraine

***

Olay böyle, ancak ünlü Alman Dergisi “Der Spiegel”in 19 Şubat 1968 tarihli sayısında, başka bir Ingiliz diplomatın “Sunday Times” gazetesini arayarak bu gönderiyi kendisinin “şaka” amaçlı kaleme aldığını söylediği yazmaktadır.[2] Ingiltere gibi bir devletin diplomatı böyle ciddi bir konuda nasıl “şaka” yapabilir anlamak gerçekten güç. Fakat bu bilgiyi de verelim istedik. Sevmediğimiz bir insan da olsa haksızlık yapmak istemiyoruz. Lakin bu tekzip de düşündürücü… Belki de Türkiye ile diplomatik kriz yaşanmaması için tekzip edildi. Bilemiyoruz, ancak yukarıda da gördüğünüz gibi böyle bir telgraf var.

Şaka mı, değil mi, kararı okuyucu versin.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] The Sunday Times (London), 11 Şubat 1968, sayfa 8. (Fotoğraf, Hilafet.org sitesinden alıntılanmıştır.)

Ayrca bakınız;

Double Diploma: The Life of Sir Pierson Dixon, Don and Diplomat by Piers Dixon, 1968, Hutchinson of London, sayfa 42-44.

[2] Alman Dergisi “Der Spiegel”, 19 Şubat 1968, sayı 8, sayfa 131.

Ayrca bakınız;

The New York Times, 13 Şubat 1968, sayfa 16.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Bastığın toprak OSMANLI toprağı DEYYÛS !!!

Bastığın toprak OSMANLI toprağı DEYYÛS !!!

***

BİZ KİME MAĞLUP OLDUK?

Evet bu topraklar Osmanlı torağı, bu Vatan Müslümanların Vatanı, Çanakkale’de Şehit olanlar Müslüman Osmanlı Askeri idi.

Bizi cephede mağlup edemediler, kanımızı canımızı verdik ama yenilmedik.

Yenilmedik de peki ne oldu sonra;

Kimdi bizi bu vatan topraklarında esir edip zulmedenler?
Kimdi Şehit kanlarıyla suladığımız vatanımızı putlarla dolduranlar?
Kimdi Ayasofya’mızı kapatan ve camilerimizi ahır yapanlar?
Kimdi alimlerimizi hocalarımızı katledenler?
Kimdi dilimizi, tarihimizi değiştirenler?
Kimdi bizi İngilize, Fransıza benzetmeye çalışanlar?
Kimdi örfümüzü, adetimizi değiştirenler?
Kimdi Kur-an’ımızı okutturmayanlar?
Kimdi Ezan-ı Muhammediyemizi susturanlar?
Kimdi bizim hilafetimizi kaldıranlar?
Kimdi kızlarımızın zorla örtüsünü açanlar?
Kimdi bu “Kahrolsun Şeriat” diyenler?
Kimdi ecdadımıza sövenler- sövdürtenler?
Kimdi ruhumuzu GAVURa satanlar?

MADEM BİZ YENİLMEDİK BU MİLLETİ KİM “GAVUR İZMİRLİ” “LAİK ANTALYALI” yaptı?

Kim?
Yunan mı?
İngiliz mi?
Yahudi mi?
Fransız mı?
Hangi soysuz hangi hain yaptı ?

Bu sorular karşısında başını ellerinin arasına alıp düşünmeyen hatta ağlamayan kalabilir mi acaba?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hak’kın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden ilahi, şudur ancak emeli;
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli

O zaman vecdile bin secde eder varsa taşım;
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

 

**********

 

“Serdar Osmanoğlu” kardeşimize teşekkür ederiz

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yavuz Sultan Selim Alevi katliamı yapmış mıdır?

 Yavuz Sultan Selim Alevi katliamı yapmış mıdır?

Osmanlı Padişahları Müslümandırlar ve kendi idare ettikleri devlette de İslâm Hukukunu tatbik etmişlerdir. İslâm Hukukunda ise, kâfirlerle yapılan savaşlarda dahi katliam yani soykırım yapmak haramdır. Zira Hz. Peygamber, savaş halinde dahi, çocuklar, kadınlar, din adamları ve yaşlılar gibi yedi grup insanı katletmenin caiz olmadığını bütün komutanlarına talimat olarak vermiştir. Mü’eyyed min indillah denecek kadar maneviyâtı yüksek olan Yavuz’un dinin yasakladığı katliamı ve hem de Müslümanım diyen bir gruba karşı yapmış olması mümkün değildir. Ancak tarihî olayları doğru olarak öğrenmek şarttır. Şöyle ki;

Erdebil Şeyhlerinden Şeyh Cüneyd şeyhliğine şahlık katmak istemiş ve ancak muvaffak olamayarak 1460 yılında katl edilmiştir. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi devam ettirmiş ve Anadolu’yu Şî’alaştırmak metodunu kullanarak şahlığını pekiştirmek istemiştir. Kucaklarında büyüdüğü Akkoyunlu Devletine de hıyanet edince, Yakub Bey tarafından 1488 yılında o da öldürülmüştür. Yerine geçen Şah İsmail ise, Erdebil Sofuları veya Halifelerini Anadolu’ya göndererek, hem Anadolu’yu Şî’alaştırmayı ve hem de böylece Anadolu’yu hâkimiyeti altına almayı hayatının gayesi edinmiştir. Nitekim temkinli davranmayan Akkoyunlu Devleti, torunları olan Şah İsmail tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran ve hem şeyhliği ve hem de şahlığıyla Anadolu üzerine yürüyen Şah İsmail, halifeleri vasıtasıyla Anadolu’yu tam bir anarşiye sürüklemekte maalesef muvaffak olmuştur. 1507 yılında üzerine yürüdüğü Alâüddevle Bey’in mağlubiyeti üzerine Elbistan, Harput ve Diyarbekir’i yakmış ve yıkmıştır. Bu arada Erdebil Sofuları da Anadolu’da anarşi çıkarmaya başlamışlardır. Şah İsmail’in taraftarları olan askerler, kırmızı çuhadan taçlar giydiklerinden dolayı onun taraftarı olan herkese Sürhser yani Kızılbaş denmiştir. Şah İsmail’in halifelerinden olan Rumiyeli Nur Ali Halife başkanlığındaki Erdebil sofu ve müritleri, Tokat’a saldırmışlar ve yüzlerce insanı kılıçtan geçirmişlerdir. Maalesef Şehzade Ahmed üzerlerine ordu göndermişse de muvaffak olamamıştır.

Bu arada Antalyalı Hasan Halife ve oğlu Şahkulu veya Osmanlı tarihçilerinin ifadesiyle Şeytan Kulu (Şahkulu Baba Tekeli veya Karabıyıkoğlu da denmektedir) eliyle Anadolu’daki Alevileri Osmanlı Devleti aleyhinde teşkilâtlandırmaya başlamıştır. Antalya’dan Manisa’ya dönen Şehzade Korkut’un hazinesini vuran Şahkulu, bununla da yetinmeyerek Antalya’yı basmış, baş kâdî ile birlikte çok sayıda insanı katletmiştir. Bundan sonra sırasıyla Kızılcakaya, İstanos, Elmalı, Burdur ve Keçiborlu kasabalarını yakıp yıkan Şahkulu Kütahya’ya kadar gelmiştir. Anadolu beylerbeyisi Karagöz Ahmed Paşa da öldürülenler arasındadır. Amasya’da bir araya gelen 20 bin Erdebil Sofuları çevreye dehşet saçmaya başlamışlardır. Bunların yaptığı katliamla Erzurum ve Erzincan 20-30 yıl harabe olarak kalmıştır. Çubukova’da 1511 yılında Şahkulu’nun bir okla öldürülmesinden sonra da Şiî’lerin Anadolu’daki tahribatları devam etmiştir. Bunların Müslümanları nasıl kırıp geçirdiklerini, Diyarbekir ve çevresindeki Kürt beylerinin mektuplarından da anlıyoruz.

Şu cümleler bunlardan sadece biridir: “Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm Sultânı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız”

İşte 918/1512 yılında Anadolu’yu Şi’a tehlikesinden kurtarmak üzere Padişah olan Yavuz, Şah İsmail’in üzerine gitmeden evvel, yukarıdan beri vesikalar ışığında anlattığımız olayları biliyordu ve Anadolu’daki Şii Türkmenlerin binlerce insanı katlettiklerinin de farkındaydı. Bu yaraya parmak basmak için, meseleyi müzâkere etmek gayesiyle bir Divan toplantısı yapmış ve başta İbn-i Kemal olmak üzere büyük âlimlerin de katıldığı bu toplantıda Kızılbaşlarla ilgili neler yapılmasını kararlaştırmıştır. İbn-i Kemal gibi bir âlimden de gerekli fetvayı aldıktan sonra, Anadolu’yu kasıp kavuran ve Kızılbaş adı altında her yerde Osmanlı Devleti’ne karşı kıyam eden bu insanların teftiş ve tahkik olunarak, uslanmayanlarının katl edilmelerini ve uslanması muhtemel olanlarının ise haps edilmelerini emretmiştir. Bunların sayıları bazı tarihçilere göre yaklaşık 40.000 kişidir ve bunlardan ne kadarının öldürüldüğü de kesin belli değildir. Ancak bu isyancı grupların bastırılmaması halinde, Şah İsmail’in üzerine gitmenin tamamen yararsız olduğu da gün gibi ortadadır. Olayı inceleyen Uzunçarşılı, Kızılbaşların ne kadar insan öldürdüğüne dair binleri bulan rakamlar verdikten sonra, Yavuz’un başka çaresi yoktu demektedir.

Şunu da belirtmeliyiz ki, Osmanlı Devleti, herkesi zorla Sünnî yapmak için zorlamamıştır. Ancak dinî inançlar kullanılarak devletin arkadan vurulması tehlikesi karşısında tedbirler almıştır. Hem Şiiler ve hem de Sünnîler için, idarecilerinin yaptıkları hata ve zulümleri tamim etmek çok yanlıştır.

***

Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi İçin Aldığı Fetvanın Vesikası

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kadir misiroglu osmanli alevi katliami yapmis midir 40000 1

***

kadir misiroglu osmanli alevi katliami yapmis midir 40000 2

***

kadir misiroglu osmanli alevi katliami yapmis midir 40000 3

***

kadir misiroglu osmanli alevi katliami yapmis midir 40000 4

***

kadir misiroglu osmanli alevi katliami yapmis midir 40000 5

***

kadir misiroglu osmanli alevi katliami yapmis midir 40000 6

***

kadir misiroglu osmanli alevi katliami yapmis midir 40000 7

**********

 

KAYNAK:

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz ve Doç. Dr. Said Öztürk, 700. Yılında Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmalar Vakfı, Istanbul 1999, sayfa 135 ve devamı.

***

YAZARIN KAYNAKLARI:

Topkapı sarayı müzesi Arşivi, nr. 6522, 6636, 5321, 5035, 3062, 5812; Solakzade, 359 vd; Âli, Künh’ül Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 233/a vd; Hoca Sa’deddin Efendi, Tâc’üt-Tevârih,c. II, sh. 245 vd.; Koca Müverrih, Bedayi’, c. II, vrk. 452/a-b; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, sh. 225-231, 253-270.

***

VESİKA ALINTI:

Kadir Mısıroğlu Arşivi: http://kadirmisiroglu.com/kuetuephane/vesikalar/228-yavuz.html

 

**********

 

“Bünyamin A.” kardeşimize teşekkür ederiz

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Pontus meselesi, Komünizm, Felsefe, Pozitivizm, Islam, Sünnet – Kadir Mısıroğlu

Pontus meselesi, Komünizm, Felsefe, Pozitivizm, Islam, Sünnet – Kadir Mısıroğlu

Karl Marx cinni miydi?

Pontus, rum devleti midir?

Sürmela Manastırı’nda ayin yapanların maksadı nedir?

Karadenizliler rum mudur?

Suallerin cevapları ve daha fazlası bu sohbette…

Kadir Mısıroğlu’nun, televizyona çıkan bazıları gibi “eee, ooo, şey, aaa, mmm” demeden, kekelemeden, akıcı bir üslupla yaptığı konuşmayı izlemenizi tavsiye ederiz…

Iyi seyirler.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk bizi kurtardı mı?

M. Kemal Atatürk bizi kurtardı mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal atatürk bizi kurtardi mi atatürk olmasaydi

***

Okullarda başta olmak üzere çevremizde, internette ve televizyon kanallarında sıkça şu klişeleşmiş sloganı duyarız; “Bizi Atatürk kurtardı”. Acaba gerçekten öyle mi diye düşünenlerin sayısı herhalde pek azdır.

Evet, sual bu; M. Kemal Atatürk bizi kurtardı mı?

Bu sualin cevabı aslında tartışmasız; “Hayır”dır, ancak maalesef insanımızı sloganlarla aldattıkları ve propaganda sisinde boğdukları için bu gerçeği görmeleri büyük ölçüde güçleşmiştir.

Oysa o kadar aşikardır ki:

Yüzyıllarca minarelerden okunan Ezan-ı Muhammedi’nin M. Kemal döneminde yasaklanması; işgal edildiğimizin sembolüdür, kurtarıldığımızın değil.[1]

Kurtuluş Şavası’nda “şapkalı gavurlar geliyor” diyerek düşmana karşı savaşan Müslüman milletin başına bu şapkayı kanun zoruyla geçirmek ve karşı gelenleri asıp – kesmek; kurtarıldığımızın değil, kaybettiğimizin delilidir.[2]

Savaş meydanında, “Yetiş Ya Muhammed Kitabın Gidiyor” diye haykıran bir milleti, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin getirdiği kitap yerine bayrağı haç olan düşmanlarımızın kitaplarıyla idare etmek; kurtarıldığımızı değil, kaybettiğimizi belgelemektedir.[3]

Yazımızın değiştirilmesinden ötürü Ecdadımızın mezartaşlarını okuyamaz hale gelmemiz; düşmanı kovduğumuzun değil, tam tersine tarihimizden koparıldığımızın delilidir.[4]

Başımızaki idarecilerin Islam’a hakaret etmeleri; kurtarıldığımızı değil, esir edildiğimizi gösterir.[5]

Din eğitiminin yasaklanması da esir edildiğimizin delillerindendir.[6]

Tatil günümüzün Cuma’dan Pazar’a kaydırılması; ülkemizi, “bizden olan”ların değil, “bizden sanılan”ların yönettiğini göstermektedir.[7]

Şeriat’a olan hürmet ve saygısını “Şeriat’ın kestiği parmak acımaz!” şeklinde ifade eden ecdadımızın aksine, “Kahrolsun Şeriat” diyen bir neslin yetiştirilmiş olması; zaferin değil, hezimetin beyanıdır.

Ve nihayet, haram diyerek içki içmeyen bir milleti içki içmeye teşvik etmek; bize, “uyumaya devam” dendiğinin en açık ve belirgin göstergesidir.[8]

Kurtuluş Şavaşı’nda kurtarılamayan Batı Trakya’daki Müslümanların isimleri hala Ahmed, Mehmed, Ayşe ve Fatma’dır. Üstelik şahsın hukukuna taalluk eden hususlarda Islami hükümleri tatbik edebilme haklarına sahiptirler. Türkiye’de ise bunu istemek suç kapsamına girmektedir.[9]

Bu durumda M. Kemal, Ezan-ı Muhammedi’yi duymak istemeyen, din derslerine ve Kur’an öğretilmesine karşı olan, Islam’a hakaret etmek isteyen ve -haşa- Allahu Teala’ya, “senin sözün burda geçmez” diyen dinsizleri ve gavur gibi yaşamak isteyenleri kurtarmıştır.

 

**********

 

Okumanızı tavsiye ettiğimiz yazılarımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

***

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/01/ataturk-olmasaydi-halk-dusmana-karsi-savasmayacakti-yalani-izmirin-isgali/

***

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

***

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/11/hasta-adam-misak-i-milli-kurtulus-savasi-m-kemal-ataturk-ve-kemalizm-afyonu/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[3] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/04/canakkalede-neden-savastik/

[4] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/29/neden-hafizamizi-silmek-istediler/

[5] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/28/m-kemal-ataturkten-dinimiz-islama-hakaret-hezeyan/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/

[6] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[7] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/06/m-kemal-ataturk-kendini-ele-veriyor-cuma-ve-pazar-tatili-konusunda-bu-kadar-da-olmaz/

[8] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/18/kemal-ataturkun-padisahlar-gizli-icerdi-ben-acik-iciyorum-sozu-hakkinda/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/30/yilmaz-ozdilin-amaci-ne-kurana-bakalim/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/07/sarhos-ataturk-konusunda-yilmaz-ozdile-cevap/

[9] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/08/yunanistanda-bile-muslumanlara-seriat-hukumleri-tatbik-ediliyor-muslumanlarin-yasadigi-turkiyede-bunu-istemek-suc/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Lozan Antlaşmasının Tenkidi

Lozan Antlaşmasının Tenkidi

Lozan Antlaşmasını haklı olarak tenkid ettiğimizde, kemalist laik cenah tarafından vatan haini ilan ediliyoruz. Halbuki M. Kemal’in Ankara’da dualarla açtığı Birinci Meclis’in vekilleri de Lozan’a karşıydı.

Nitekim Izmit Milletvekili Sırrı Bey Musul’un Lozan’da bırakılması üzerine Meclis’te şunları söylüyordu:

“Lozan’da Misak-ı Milli’den feragat ettiler… Arazi meselesinin hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve aleme ilan edilen Misak-ı Milli çiğnendi, heba edildi, iptal edildi, battal edildi…”[1]

Birinci Meclisin Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ise şöyle haykırıyordu:

“Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edilmiştir.”[2]

Mecliste sert tartışmalar yaşanıyordu. Birinci Meclis’in, yani Milli Mücadele taraftarlarından oluşan Meclis’in Lozan’ı onaylamayacağı anlaşılınca, M. Kemal ve avenesi tabiri caizse Meclis’e darbe yaptı ve buna “Meclis kendini feshetti” dendi.[3] Sonra Lozan’ı onaylatmak için kendi adamlarından oluşan Ikinci Meclis’i kurdu.

Bu durumu Istanbul’daki Ingiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold’un 3 Nisan 1923 tarihli raporunda da görmek münkündür. Sir Rumbold gönderdiği raporda, Lord Curzon’a; “barış için çok istekli bulunan M. Kemal, kendi programını destekleyen bir Meclis oluşturabilirse bunun barış şansını artıracağını” bildirmişti.[4]

Birinci Meclis’te “Ikinci Grup” denilen muhaliflerden Ikinci Meclis’e tek kişi bile aday olamadı ve bu yeni Meclis sadece M. Kemal’in onayladığı isimlerden oluştu. Bu konuyla ilgili dönemin gazetecilerinden Ismail Habip Sevük, M. Kemal’in kendisine “Kız gibi bir meclis yapacağım” dediğini aktarmaktadır.[5]

II. Meclis, 11 Ağustos 1923’te toplandı. Lozan antlaşması ise 24 Temmuz 1923’te imzalandı, yani Meclis’in olmadığı bir zamanda. 11 Ağustos’ta toplanan Meclis, ilk iş olarak 21 Ağustos’ta Lozan antlaşması müzakerelerine başladı ve antlaşma, 23 Ağustos’ta oylandı. Oylamaya 107 milletvekili katılmadı. Toplam 334 milletvekilinden 227 milletvekili katıldı. 213 kabul, 14 red oyu kullanıldı.[6] 227 olumlu oya karşılık toplamda 121 milletvekili, yani üye tamsayısının üçte birinden fazlası oylamaya katılmayarak ya da katılıp olumsuz oy kullanarak antlaşmayı bir şekilde reddetmiştir… Üstelik I. Meclise darbe yapılmış, II. Meclis’e giren milletvekillerinin de M. Kemal’in onayından geçmiş olmasına rağmen. Zira bu antlaşma, Misak-ı Milli’yi açıkça ihlal ediyordu.[7]

Lozan Antlaşması Ikinci Meclis’te ağır bir şekilde tenkid edildi.

Buyrun Meclis tutanaklarından okuyalım… (Tenkidlerin tamamını aktarma imkanımız yok)

*

Mersin Milletvekili Niyazi Bey

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

lozan anlasmasi mecliste tenkid edildi niyazi bey tutanak

Niyazi Bey’in Meclis tutanağında yer alan konuşmasından bir bölüm

***

NİYAZİ B. (Mersin) — Efendiler! Tarihî bir gün yaşıyoruz. Ben isterdim ki bugün ta­rihimizin dönüm yerinde olduğumuzu daha faz­la bir suretle hissedelim. Önümüzde bir muahe­dename vardır. Zannediliyor mu ki bu Muahedename amali milliyemizi tamamen tatmin ediyor? Zannedili­yor mu ki bu Muahedename Millî hudutlarımız dâhilinde bu devlete bir istiklâli tam veriyor?

NECİB B. — (Mardin) — Hayır, vermemiş­tir.

NİYAZİ B. (Devamla) — Herhangi bir şe­yi, her hangi bir eseri bütün fevaidi ve bütün mehaziri ile beraber tetkik edelim. Zannederim ki, arkadaşlarımızın bir kısmı sırf Muahedenamenin heyeti umumiyesiyle meşgul oldukların­dan ve Sevr projesiyle mukayese ettiklerinden dolayı fazla alkışlıyorlar.

Sizinle beraber müsaadenizle, bu Muahede­nin bâzı noktalarına temas edelim. Bilhassa um­de ittihaz ettiğimiz iktisadî hakimiyet ve istiklâlin millî hudutları ihtiva etmesi lâzımgeleceğini hiç unutmıyalım. Bir muahedename tasavvur edilsin ki, mülkün bir kısmında bir çok efradı milleti güldürüyor, yine hududu Millînin di­ğer bir kısmında birçoklarını ağlatıyor. O mua­hede heyeti umumiyesiyle nakıstır, tam değil­dir.

ESAD Ef. (Menteşe) — Antakya, Trakya kan ağlıyor.

NECİB B. (Mardin) — Cenub hudutları ke­za.

Niyazi B. (Devamla) — Efendiler, Lozan Muahedenamesi şanlı büyük bir imparatorluğun hesabının tasfiyesini tazammun ediyor. Bu Muahedenamenin ahkâmı siyasiyesinde bizim Mısır ve Sudan’dan, Kıbrıs’tan, Adalardan, Trablusgarp’tan ve bütün kıtaat üzerindeki hukuku­muzdan, unvanlarımızdan feragat ettiğimizi ifade ediyor. Siz ki, efendiler! Bunlar için çok defa çırpındınız, siz ki Mısır için, Kıbrıs için kaç defalar didindiniz. Mısır dediniz, Kıbrıs de­diniz, dedeleriniz, atalarınız bunlar için ne ka­dar uğraştı ? Efendiler! Yalnız bu kadar da de­ğil; Muahedename dünkü bir İmparatorluğun tasfiyesini de ihtiva ediyor. Filistinden – Musul haricolmak üzere- Irak’tan, Suriye’den ve bü­tün Arabistan kıtasından el çekmemizi tazammun ediyor. Evet istiyerek, istemiyerek -bu­nun esbabını, mahiyetini artık tarih teşrih et­sin- biz Harbi Umumiye girdik. Maatteessüf o Harbi Umumide kaybettik. Ondan sonra bize bir ceza tahmil edilmeye kalkışıldı. Lâkin her şeyin bir haddi, bir hududu var, ve hepsinin bir düstura, bir esasa raptı lâzımdır. Devletler, de­miyorlar mıydı ki -Başta Amerika olduğu hal­de- milletler kendi mukadderatına hâkim ola­cak? Demiyorlar mıydı ki, Türkiye’den, ayrılacak aksamı memalikinde mukadderatı, ahalisi­nin iradesine tevfikan halledilecek? Bizimde umde ittihaz ettiğimiz ve her gün yirmi defa tekrarladığımız, bağırdığımız, çağırdığımız, âle­me ilân ettiğimiz Misakı Millînin başlıca noktası bu değil miydi? Biz Cemiyeti Akvam Nizamna­mesini, onun mandaya dair ahkâmını kabul edi­yor muyuz?… (Hayır sesleri) Ve bizzat bu işi idare eden Heyeti Murahhasa Reisi İsmet Paşa Hazretleri ki Fransa Hükümeti tarafından ahi­ren neşredilmiş bulunan (Sarı kitap) daki zabıt­namelerde münderiçti. Birinci Lozan Konferansının 23 Kânunusani 1923 tarihli Celsesinde bu­yurmamışlar mı idi ki, «Eski Osmanlı imparatorluğunun her hangi bir kısmı üzerinde hiçbir Devletin mandasını tanımıyoruz?» Halbuki efen­diler! Muahedenamenin 16’ncı maddesi beni dü­şündürüyor: «Türkiye işbu Muahedede musarrah hudutlar haricinde kâin bilcümle arazi üze­rinde ve bu araziye mütaallik işbu muahede ile üzerlerinde kendi hakkı hâkimiyeti tanınmış olan adalardan gayri cezireler üzerinde -ki bu arazi ve cezirelerin mukadderatı alâkadarlar tarafından tâyin edilmiş veya edilecektir- her ne mahiyette olursa olsun haiz olduğu bilcümle hukuk ve müstenidatından feragat ettiğini be­yan eyler. Ben, şimdiye kadar ilân ettiğimiz prensibe sadık kalarak, hak ve adalet düsturunda ısrar ederek diyorum ki, bu yanlıştır ve ka­tiyen kabul edemem. Bizden ayrılan memleket­ler kendi mukadderatını serbestçe kendi iradeleriyle tâyin edecektir.

Sonra efendiler; bu Muahedename bizden İmparatorluğumuzun yalnız gayri Türk aksa­mının ayrıldığını göstermiyor. Bu Muahedename; Bilhassa kemali teessürle söylerim ki aynı zamanda oldukça mühim miktarda, öz Türk memleketlerinin de mukadderatını tehlikeye ilka ediyor.

***

Niyazi Bey, bundan sonra maddi ve manevi kayıplarımız hakkında uzunca malumat verdikten sonra bu muahedeyi kabul etmeyeceğini şöyle ilân ediyordu:

Efendim, fazla söz söylemeye tahammülüm kalmadı, yalnız bir şey diyeceğim. Bu muahedename bu şekli ile bence gayrikabili kabuldür. Hepinizin hissiyatı­na ve teessürlerine vâkıfım. Hepiniz de benim hissiyatıma iştirak edersiniz. Benimle hemhissiniz. Hemdertsiniz, ben teessürümün izalesini bu muahedenin tamamiyle reddinde buluyorum. Siz teessürünüzü ne şekilde iblâğ ederseniz edi­niz.[8]

***

Urfa Milletvekili Yahya Kemal

lozan anlasmasi mecliste tenkid edildi yahya kemal bey tutanak

Yahya Kemal Bey’in Meclis tutanağında yer alan konuşmasından bir bölüm

***

YAHYA KEMAL B.  (Urfa)

 Efendiler, ben de betahsis cenup hududumuzdan bahsede­ceğim. Demin söz alan Mersin Mebusu Niyazi Bey vatanın, Cenup Türklerinin dertleriyle muztarip, bir âşık gibi okadar dûrüdiraz bahsetti­ler ki bana, onu yalnız teyid etmek kalıyor.[9]

***

Menteşe Milletvekili Şükrü Kaya

lozan anlasmasi mecliste tenkid edildi sükrü kaya bey tutanak

Şükrü Kaya Bey’in Meclis tutanağında yer alan konuşmasından bir bölüm

***

ŞÜKRÜ KAYA B. (Menteşe)

Şükrü Kaya ise Lozan heyeti hakkında “maatteessüf beklenilen neticeyi elde edemedi.” diyordu.[10]

Muahedeyle ilgili söylediklerinden de bir bölüm aktaralım:

“Efendiler, Lozan Muahedesinin hudutlar safhasında Türklere gösterdiği insaf­sızlık bundan ibaret değildir. Boğazlara hâkim olan yerlerde bâzı adalar vardır. Meselâ, bun­lardan bir kısmı İmroz ve Bozcaada’dır. Bunlar bize bâzı kuyut ve şurutla iade olunuyor. Fakat aynı derecede Boğazlara hâkim Semendirek, Limni vardır. Bunlar unutuluyor. Herkesin malûmudur ki, Boğazlara karşı olan tasallutlar, taarruzlar Limni, Mondros limanında ihzar olu­nur. Niçin bu memleketler, bu adalar Türkiye’ye iade olunmuyor? Benim fikrimce bu itibarla ve daha birçok itibarlarla Lozan Konferansının doğurduğu bu Muahedename nâkıstır, nâtamamdır ve pek çok tehlikeli mevaddı havidir. Boğazlar­dan sonra Midilli, Sakız ve Sisam adaları vardır. Rica ederim benimle beraber tekrar haritayı göz önüne getiriniz. Bu adalar Anadolu’dan kopmuş güzel birer parçadır. Ben bu adaların güzelliğinden, servetinden, oradaki Türk haya­tının yaşattığı âbidattan bahsetmiyeceğim. Rica ederim bir kere daha haritaya bakınız. Bu ada­lar yabancı ellerde bulundukça bizim sahillerde yaşamak imkânı var mıdır? (Yok sesleri) Sa­hillerimizin temini asayişi için edeceğimiz mütevali fedakârlıklar bu adaların zabıt ve raptından daha ziyade güç olacaktır. Bugün bile Bo­ğazlardan tutunuz da İçel sahiline kadar İzmir, Menteşe, Çeşme, Kuşadası, Antalya sahilleri orada ihzar olunan çetelerle izacedilmektedir ve bugün sahildeki çiftlikler muattal bir halde kalmaktadır. Evet, görüyorsunuz ki, Muahedede bu adaların şöyle böyle gayriaskerî bir şekle konacağına dair bir kayıt vardır. Fakat efendi­ler ! Bu kayıtlar haddizatında adaların ne mak­satla Yunanistan’a verildiğini bize ihbar eden bir işarettir. Adalar Anadolu’ya denizden gele­cek istilâ kuvvetlerini durduracak birer kale idi, tâbirimi mazur görünüz, ben bunlara birer sabit, donanma diyeceğim. Bu adalar sırf Ana­dolu’nun müdafaası için yaratılmıştır. Halbuki müdafaa ise en haklı, en meşru bir haktır. Halbuki Yunanistan’ın elindeki bu adalar, Anado­lu’ya vâki olacak, taarruzun, tasallutun, hücumun ilk karakollarıdır. Bu Muahede tarruz hakkını tesbit eden, meşru göstermek istiyen bir vesikadır. Muahedeye mâkuldür, münsiftir diyebilmek için bu adaları muhtar bir şekle sokmak icabederdi. O bile yapılmamıştır. Efen­diler ! Yunanistan’a bahşedilen Sisam adasından aşağıya doğru gidecek olursak daha birtakım adalara tesadüf ederiz. Bunlar bizim vaktiyle Cezairi Bahrisefid vilâyetimizin birer cüzü fer­di idi. İtalya Muharebesinden sonra diplomasi lisanında bunlara 12 adalar diyorlar. Bunlar içerisinde Rodos gibi, Istanköy, Meyis gibi Anadolu’ya bitişik ve Türklerle meskûn kıymetli adalar vardır. (…) Efendiler! Adaların Anadolu’ya olan müna­sebetini diğer adalarda söylemiştim. Bu ada­larda da o münasebat ve alâka maaziyadetin vardır. Bugün Kuşada’dan tutunuz da ta Mer­sin’e kadar bütün sahillerimiz bu adalarda toplanan iktisadî çetelerin mâruzu i’tisafı olmak­tadır. Harb senelerindeki gümrük varidatımıza sulh senelerimizdeki gümrük varidatımızı mukayese edecek olursak o hudutlarımızı bek­lemek için vücuda getirdiğimiz teşkilâtın bize neye malolduğu tezahür eder. Adalar, bence İtalyanların elinde Anadolu’ya doğru uyanacak bir isti’mar ve istismar siyasetinin bir mukaddemesidir. (…) Binaen­aleyh, bu tehlikeleri ben gözönünde tutarak bu Muahedeyi reddetmek mecburiyetindeyim.”[11]

***.

Tekirdağ Milletvekili Faik Bey

lozan anlasmasi mecliste tenkid edildi faik bey tutanak

Faik Bey’in Meclis tutanağında yer alan konuşmasından bir bölüm

***

FAİK B. (Tekirdağ)

Efendiler; milleti­mizin bu kadar yüksek kahramanlıklarla dört senedir idame ettiği mücahedenin neticesinde tertibedilen Muahede buraya gelip mevzuubahs olduğu zamanda çok arzu ederdim ki, bu kürsüden yapacağım iş takdir ve tebrik ve kabu­lünden ibaret olsun. Fakat, çok, pek çok teessüf ederim ki, bu anda ben bu vazifeyi yapmak imkân ve iktidarını haiz değilim. Çünkü, efendi­ler ! Muahedenin ihtiva ettiği mevad arasında hukuku esasiyemizi, hakkı bakâmızı, hukuku meşruamızı, bir kısım ırkdaşlarımızın hayat ve huzurunu tehdit ve ihlâl eden birçok mevad vardır. Çok arzu ederdim ki, her türlü vesait­ten mahrum olarak, her şeyi yoktan var ederek, azim ve himmetle işe başlıyarak büyüklü kü­çüklü, erkekli kadınlı, heyeti mecmuası ile bü­tün milletin kuvasını sarf ederek dört seneden beri devam eden mücadele bize yalnız Mondros Mutarekesinde vâdedilen şeyleri hattâ kısmen getirmiş olmakla iktifa etmiş olmasın. Çok is­terdim ki, Mondros Mütarekenamesiyle ve o meşhur beyannamelerle, meşhur nutuklarla vâd­edilen milliyet istiklâl, bâkâ ve muhtariyet gibi hukuku esasiye ve mukaddeseyi tanımaktan ibaret olan vaitlerden başka ayrıca bu kıymetli mücahedatının hissesini de beraber getirsin. Fakat çok şayanı teessüftür ki, bizim elimizde bulunan Muahede bunlardan mahrumdur. (…)

Efendiler! Bu, (Gar­bi – Trakya) tâbiri birtakım vakayii meşume neticesi doğmuş ve maalesef o sebeple istimale zaruret hâsıl olmuştur. Bu, hiçbir vakit ay­rılığı ifade edecek mahiyeti hakikıyeyi haiz, değildir. Trakya Türk vatanının nâkabiliterk ve taksim ve cüz’ü aslisi olarak öteden beri milletçe kabul edilmiş bir esas olmak itibariyledir ki, Misaki Millîmizde Garbi – Trakya’nın mukadderatı kendi evlâdının kemali serbesti ile verecekleri âranın neticesine tâlik edilmişti. Muahedenamemiz maalesef Misakı Millîmizi hiçbir suretle memnun edecek derecede olmadığı gibi maalesef ona dair bir kelimeyi de muhtevi değildir. (…)

Efendiler! Biz burada Ana Vatanı kurtar­mak için, istiklâlimizi, hürriyetimizi, şerefimizi kurtarmak için uğraştığımız zaman Trakyalılar da aynı gaye uğrunda ve aynı maksatla dağla­rında uğraşıyorlar, çarpışıyorlar ve kan dökü­yorlardı. Efendiler! Bizim Millî mücâhedatımızda da hiçbir zaman hatırımızdan çıkmaması lâzım gelen hidemat ifa ettiler. Ben zannediyorum ki, bize düşen borç, onları kurtarmaktı. Fakat bu yapılamamış olsa bile imhalarına mâni ola­cak esbap temin edilebilirdi. Maalesef ve tek­rar maalesef arz ediyorum ki, hiçbir şey yapıl­mamış, hiçbir kayıt istihsal edilememiştir. Ben bu şekilde, bu şerait altında gelen Muahedeyi bir taraftan bu vatanın menafiine muhalif gör­düğümden, diğer taraftan da biraz vefasız bul­duğum için maalesef kabul edemiyeceğim. (…)

Efendiler! Arkadaşlarım Müahedenamenin şa­yanı kabul olmıyan nıkatını kâfi miktarda izah et­tiler. Bendeniz de hayli tasdiatta bulundum. Zannederim ki maksadımı izah da ettim. Artık vicdanlarınıza ve sizin kalblerinize ve sizin, takdirlerinize aittir. Ben kendi hesabıma söylüyo­rum ki, milletin yaptığı fedakârlıkla mütenasib olmıyan bu Muahedeye verilecek benden kırmı­zıdan başka hiçbir şey yoktur.[12]

***

Ertesin gün Meclis’te, Lozan muahedenamesinin tenkidi devam etmiştir…

*

İzmir Milletvekili Mustafa Necati Bey

lozan anlasmasi mecliste tenkid edildi mustafa necati bey tutanak

Mustafa Necati Bey’in Meclis tutanağında yer alan konuşmasından bir bölüm

***

MUSTAFA NECATİ B. (İzmir)

Efendiler! Muahede nâtamamdır, katî de­ğildir. Efendiler! Biz böyle nâtamam bir Mua­hede karşısında bilâkaydüşart rey (oy) veremeyiz. Çünkü kuponlar meselesi hallolunmamıştır. Mu­ahede nâtamamdır. Çünkü bizden ayrılması im­kân dâhilinde olmıyan Musul kıtası için heyet daha bir karar vermemiştir. Musul kıtası, Türk’tür ve ilelebet Türk kalacaktır. Bütün dünya bilsin ki; Musul’dan kendileri için bir şey kazanmış olmıyacaklardır. Musul kıtası da­imî surette Türklüğe merbuttur ve bu kıtai asileden biz hiçbir vakitte hiçbir kuvvetle ayrılmıyacağız ve bu Kürsii Muallâdân tekrar arz ediyorum ayrılmıyacağız!. (Alkışlar) Efendiler! Bu Muahedede iktisadı millîmiz temin olunmamıştır. Muahede bu hususta da sakat­tır. (…)

Efendiler! Bu Muahede nasıl oluyor da kabul ediliyor ve nasıl kabul edebiliriz? Efen­diler! Bu Muahedede eşhasın ve cemiyetlerin hukukuna da taarruz vardır. Bu Muahede efradın ve cemiyetin hukukunu tanımamıştır. Elli sekizinci maddede 1914 senesinde harb se­finelerine mukabil terk edilen parayı bağışla­mış bulunuyoruz. Efendiler! Bu para kimin parasıdır? Bu para Türk Milletinin parasıdır, Türk kadınının, Türk çocuklarının gerdanından kopardığı elmaslarının parasıdır, Türklerin denizlerde gezdireceği donanmasının parasıdır. Bunu ne hakla terk ediyoruz? (…)

Sonra efendiler! Hicaz demiryolu var­dır; bu Hicaz demiryolu bütün Osmanlı İmparatorluğuna mensup efradın ianeleriyle ya­pılmıştır. Efendiler! Hicaz demiryoluna ait Mu­ahedemizde bahis yoktur. Bize aid olan hisse­yi bize terk etmelidir veyahut bir Şirketi Islâmiye halinde bırakılmalı, bizim hissemizde bulunmalıdır. Nasıl olur da efradın ianesiyle yapılan bir müessese, şunun bunun eline terk olunabiliyor? (…)

Efendiler! Bu Muahedede kapitülâsyon ko­kusu vardır. Kapitülâsyonu Türk Milleti bun­dan yedi sekiz sene evvel lâğvetmiştir. Efendi­ler ! Bilirisiniz ki, kapitülâsyon ecdadımızın ecnebilere bahşettiği bir lûtuftur. Vahidüttaraf bir mukaveledir. Bunu istediğimiz zaman kaldı­rabiliriz, binaenaleyh, bu Muahedede bir kapi­tülâsyon kokusu kokması beni ürkütüyor, korkutuyor. Efendiler! Muahedenin 16’ncı maddesine bakınız ! Bu Muahedede Harbi Umumide düveli ecnebiye tebaası gibi muamele görenlerin zararlarını kabul etmişiz. Yani mahmiliği kabul etmişizdir. Biz düveli ecnebiye tebeası gibi muamele gören Rumların zararlarını da tazmin etmeye mecbur kalıyoruz. Bu kapitülâsyon değil de nedir?

Sonra daha garip bir şey vardır. Türk dok­torları Avrupa doktorlarına müsavidir. Onlar­dan hiç geri kalmamıştır, öyle zamanlar gelmiştir ki, Avrupa’daki hastaları Türk doktor­ları tedavi etmiştir, öyleyken efendiler! Muahedemizde sıhhiye müşavirlerini de kabul etmi­şiz. Sonra efendiler! Adlî müşavirler de vardır.

Yani adliyemizde müşavir kabul etmişiz ve şa­yanı dikkat olan bu noktayı bilhassa nazarı dikkatlerine arz ederim. Bu müşavirler kavanin komisyonlarında bulunacaklar; bu ne için ve neden? Bunun esbabını sarahatle ve katiyetle öğrenmek isteriz ve bilmek isteriz. Efendi­ler ! Müsavatı mütekabile temin etmiyen bir muahede karşısında bulunuyoruz. Malûmuâlinizdir ki, daima devletler müsavatı mütekabile ile muamele ederler. Maatteessüf bu mütekabil değildir ve temin etmiyor. Bilhassa adliye mesa­ilinde bu gözümüze çarpar. Adliye mesaili muh­telif fasıllardan mürekkeptir. Bu fasılların bi­rinci faslında, birinci maddesinde şu kayıt var­dır. Deniyor ki, işbu fasıldaki şerait, şeraiti mütesaviyeye tâbi tutulmuştur. Şu halde diğer kısım hariç kalmıştır. Şeraiti mütesaviyeye, mütekabileye tâbi tutulan kısım, mevaddı adli­yenin birinci faslını teşkil eden kısımdır. Diğer fasıllar tamamiyle şeraiti mütekabileye tâbi değildir. Bunlar içerisinde şayanı dikkat bâzı noktalar vardır. Billhassa ikinci faslın 16’ncı maddesi şayanı dikkattir. Burada deniliyor ki, Düveli Âkıde, Türkiye’de mukim olan ve orada bulunan tebeai gayrimüslimeye mütaallik, ah­kâmı şahsiye mesailinde, yani nikâh ve saire ahkâmında bizim tebeamız onların mahkeme­sinde muhakeme olacaktır. Yani bizim tebeamız doğrudan doğruya onların muhakemesine tâbidir. Binaenaleyh, şeraiti mütekabile yoktur ve muahedemiz tam mânasiyle kapitülâsyondan kurtulmamıştır. Sonra 18’nci maddesinde me­vaddı adliyenin şayanı kayıt bir noktası daha vardır. Deniyor ki, Türkiye ile Düveli Âkıde beynindeki münasebatta ve buna mümasil me­sailde devletlerle ayrıca mukavele akdedeceğiz. Buna neden lüzum hâsıl olmuş ve neden böyle bir kayıt konmuştur? Bunlar, malûmuâliniz hukuku düvel mucibince muayyen olan mevaddır. Ayrıca ilâmatın icrası için mevadda mukaveleye ne lüzum vardır ?

Sonra asıl bu Muahedenin en şayanı dikkat olan ve bizi en ziyade korkutan ciheti; ticaretimize mütaallik olan kısımdır. Ticaretimiz beş sene müddetle hali atalette kalmıştır. Biz efendiler! Yükselmek istiyoruz, teali etmek istiyoruz, kendi memleketimizde kuvvetli olmak istiyoruz, kendi memleketimizde efendi olmak istiyoruz. (…)

Efendiler! Bu Muahedede daha garip bir cihet var. Arazimizde mezarlıklara tasarruf salâhiyetini Düveli Âkıdeye terkediyoruz. Türk milleti kadar mezarlara, âbidata karşı hür­metkar olan bir milleti cihan tarihi kaydetmiş midir? Efendiler! Sorarım bizim milletimizden başka dünyada âbidata, maneviyata, mezarlara karşı hürmetkar olan bir millet var mıdır? Efen­diler! bizi mezarlara hürmetkar bırakma­ya sevkeden esbap nedir? Efendiler! Türk milletinin kefaleti mâneviyesi altında burada top­raklar altında ölüler yatabilir. Nitekim bi­zim ölülerimiz onların topraklarında ken­dilerinin kefaleti altında bırakılmıştır. Ayrıca bir madde koymakta ne mâna var? Boğazların ke­narında koca bir kıtai arz üzerinde tasarruf iddia etmekten ne kasdetmişlerdir? Bu da şayanı dikkattir. Efendiler! Bilhassa nazarı dikkatinizi celbederim.

Efendiler! Bir de boğazlar meselesi var. As­ker olmadığım için bu mesele hakkında uzun uzadıya arzı malûmat edemiyeceğim. Bir maddesi beni çok ürkütmüştür. (18) nci maddesinde deni­liyor ki: Eğer serbestii mürura müteallik ahkâ­ma ika edilen bir tecavüz nâyihanî bir taarruz ve­yahut her hangi bir fiilî harb veya tehdidi harb Boğazlar’da seyrüseferin serbestîsini veya gayriaskerî mıntakaların emniyetini tehlikeye koyacak olursa Tarafeyni Âkıdeyn bu hususta Cemiyeti Akvamın karar vereceği bütün vesaitle onları müştereken menedeceklerdir. Bu madde efendiler! Bilhassa baştaraftaki (Eğer serbestîi mürura mâ­ni bir tecavüz) kimin tarafından vâki olacak­tır ? Lâlettayin her hangi bir taraftan tecavüz vâki olursa bütün vesaitiyle Düveli Müttefika, Düveli Âkıde istediği şekilde, istediği gibi ha­rekâtta serbest kalacaktır. Kimin karariyle? Cemiyeti Akvamın karariyle olacaktır. Efendi­ler ! Cemiyeti Akvam ellerinde bir alettir. Her hangi bir surette serbestîi mürura bir tecavüz vâki olursa o zaman onlara, boğazlarımıza istedikleri kadar tecavüz salâhiyeti vermiş oluyor. Bu madde beni ürkütüyor. Bu madde hakkında, Heyeti Murahhasadan katî ve sarih malû­mat isterim. (…)

Efendiler! Muahedenin en acı safhasına girmiş oluyoruz. Muahedenin kalbleri karartan, gözleri yaşartan acı bir safhası var. Efendiler. Bu safha Muahedenin (59) ncu maddesinde mukayyetdir. Deniyor ki, Türkiye harbin temadisinden ve onun netayicinden mütevellit Yunanistan’ın buhranı malîsini nazarı dikkate alarak tamirat meselesinde Yunanistan’a karşı her türlü metalibinden sureti katiyede feragat eder. Efendiler! Yerleri, yurtları yakılmış milyonlarca halkın hakkını cüretkârane bir surette bağışlayan bu Muahedenin bu maddesini yangın olan bir yerin Mebusu olmak itibariyle katiyen kabul edemem. Efendiler! Düşmanların bilhassa Düveli Âkıdenin emri katîsiyle Akdeniz kıyılarına çıkan ve oradan Anadolu içerlerine kadar gelen Yunan ordusu, memleketin içerlerine gelmiş, harmanları yakmış, şehirleri yakmış, memlekette insan namına ne varsa kesmiş, doğramış bir câni sürüsüdür. Efendiler! Doğrudan doğruya Düveli Müttefikanın ve Düveli Âkıdenin emri katîsiyle hareket eden bu ordunun icraatından yalnız Yunanistan mesul değildir. O orduyu oraya sevkeden, o orduya emir verenler mesuldür. Heyeti Murahhasamız Konferansta doğrudan doğruya onlara hitabedecekti ve Türk milletinin hakkını Düveli Âkıdeden istiyecekti; Yunanistan’dan değil. (Bravo sesleri) Yunanistan’ın parasız bir hükümet olduğunu biliyorum. Bu metalibi terketmek ne demektir? Bu doğrudan doğruya Düveli Âkıdeden istenecek bir hakkımızdır. Sonra efendiler! Zarar ve ziyanın miktarı Heyeti Murahhasamızca 4 milyar altın frank olarak tesbit edilmiştir. Bu dört milyar frank hibe edilmiştir. Efendiler! Hiç olmazsa Yunanistan’ın parası yoksa efendiler bizden alıp götürdüğü mevaşinin aynen iadesini isteselerdi; bunlar küçük şeyler değildir. Elli, altmış milyon liralık bir şeydir. Bunu aynen istemek hakkımız değil midir? Bu istenmemiştir; istenmiş ise de verilmemiştir. Sonra efendiler! Buna karar verecek hâkimler kimdir? Bu hâkimler bugün tamirat bedeli almak için ordularını başka memleketlere gönderen hâkimleridir. Fransa Hükümeti tamirat be­deli almak için Almanya üzerine yürüyor. Onlar bize hüküm verecektir. Nasıl olur da Türk milleti üç milyon insanın hakkını feda ede­bilir? Razıysanız evlerinden mehçur kalmış, babaları kesilmiş, valideleri kesilmiş, evlâtların ah ve figanı kulaklarınıza gelmiyorsa, eğer efen­diler dul kalmış annelerin kalblerinden kopan ah ve figanları vicdanlarınızı sızlatmıyorsa, ev­leri yanmış, ocakları sönmüş eski ocakzadelerin feryadı ruhlarınıza kadar gelmiyorsa bu mua­hedeyi kabul edebilirsiniz. Yoksa efendiler! Ora­da üç milyon halk yersiz, yurtsuz, aç kalmış feryad ederken imdat ve muavenet bulamıyan bu halkın feryadını dinlemezseniz bunlar ölecektir, aç kalacaktır. Türkiye milletinin bütçesi buna kâfi değildir. Avrupalılarda insaniyet varsa aç, biilâç bıraktıkları, sefil bıraktıkları insan­lara acısınlar. Muhakkak bir surette Düveli Müttefikadan bunu almak hakkımızdır. Bunu terk edemeyiz. Çünkü efendiler! Gözlerimle gördüm ve gözlerimle şahid oldum; geçen sene binlerce kardeşlerimiz yokluktan, sefaletten öl­müşlerdir. Binaenaleyh doğrudan doğruya He­yeti Murahhasamızın tamirat meselesinde gös­terdiği lütufkârlığa karşı ben hiçbir vakitte bu milletin bir evlâdı olmak itibariyle beyaz rey veremem. Benim buna vereceğim rey Sulh Mu­ahedesini saran bu kırmızı kâğıttan başka bir şey değildir.[13]

***

İstanbul Milletvekili Süleyman Sırrı Bey

SÜLEYMAN SIRRI B. (İstanbul)

(Lozan Muahedenamesi’ndeki) Garp hudutları için «hakikaten tamamiyle kabul ede­bileceğimiz bir şekildedir» demek imkânı yoktur.[14]

***

Lozan ile ilgili bazı paylaşımlarımız;

Lozan Andlaşmasının 58. maddesi tam bir rezalet

Lozan ve boşuna dökülen kanlar

“ATA’mıza kimse birşey dikte edemez” diyen laiklere Lozan anlaşmasından delil (Lozan 37. madde)

Mısır ve Sudan’ı, Lozan’da “verdik” – Lozan’a zafer diyenlere ithaf olunur (17. madde)

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

Lozan’da Ruhumuzu Sattılar

Hasta Adam, Misak-ı Milli, Kurtuluş Savaşı, M. Kemal Atatürk ve Kemalizm afyonu

Kuran ve Lozan

Osmanlı’nın Borçları – Osmanlı Devleti’nin ne kadar borcu vardı?

M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi deşifre oldu

Bursa, M. Kemal Atatürk’ün emriyle çarpışılmadan boşaltıldı – Venizelos Osman Gazi’nin sandukasını tekmeledi

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Doç. Dr. Mustafa Budak, Idealden Gerçeğe, Misak-ı Milli’den Lozan’a Dış Politika, Küre Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 383, 384.

[2] (Atatürk’ün sınıf arkadaşı) Ali Fuad Cebesoy’un Siyasi Hatıraları, Istanbul 1957, sayfa 281.

[3] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 727, 728.

Ayrıca bakınız;

Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Hazırlayan: Cemal Kutay), Tercüman Yayınları, Istanbul 1980, sayfa 100.

[4] Bilal Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu, 6 ciltlik eser: Ankara 1992 – 2005, cild 5, sayfa 166 – 172.

[5] Ismail Habip Sevük, Atatürk Için, cild 1, sayfa 274. Aktaran: Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi / Yaşadıklarımızın Dünü Bugünü, Pınar Yayınları, Istanbul 2005.

[6] Mustafa Taşyürek, Lozan’a Hayır Diyenler, Istanbul 1995, sayfa 372.

[7] Cemal Fedayi, Imparatorluk Nasıl Yıkıldı, 2. Baskı, Kadim Yayınları, Ankara 2013, sayfa 185.

[8] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 223 – 233.

[9] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 233.

[10] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 236.

[11] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 237, 238.

[12] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 7, cild 1, 21 Ağustos 1339 (1923), sayfa 238 – 241.

[13] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 8, cild 1, 22 Ağustos 1339 (1923), sayfa 246 – 249.

[14] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 8, cild 1, 22 Ağustos 1339 (1923), sayfa 253.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Bize niye Turkey (Hindi) diyorlar ve Yahudinin sonu – Kadir Mısıroğlu

Bize niye Turkey (Hindi) diyorlar ve Yahudinin sonu – Kadir Mısıroğlu

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yılmaz Özdil’in amacı ne? Kur’an’a bakalım

Yılmaz Özdil’in amacı ne? Kur’an’a bakalım

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yılmaz Özdil varken, şeytana gerek yok… (Foto için Dursun kardeşimize teşekkür ederiz)

***

Hürriyet gazetesi yazarı (daha doğrusu bozarı) Yılmaz Özdil, Kanal D’de Abbas Güçlü’nün sunduğu ve Istanbul Özyeğin Üniversitesi’nden canlı yayınlanan Genç Bakış programında Üniversite öğrencilerine şöyle hitap etti:

“…Bira için… Gençliğinizi yaşayın. Gençlik erkek arkadaşınızın elinden tutmaktır, yanağından öpücük almaktır. Belkide birlikte tatile gitmektir, belkide polise taş atmaktır.”

Yılmaz Özdil ve onun gibiler varken şeytana iş kalır mı?

Allahu Teala Maide Suresi’nin 90’ıncı ayetinde -Elmalılı Meali- şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”

Yılmaz Özdil, kurtuluşa ermemizi engellemek için şeytanın pisliğini pazarlıyor.

Peki ama Yılmaz Özdil’in amacı ne?

Aynı surenin bir sonraki, yani 91’inci ayetine -Elmalılı Meali- bakalım:

“Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?”

Başka söze gerek var mı?

Allahu Teala “haram” derken, medeni ülkelerde alkolün satışı kısıtlanırken; bu herifler -üstelik Müslümanların ülkesinde- “içmeye teşvik” ediyor.

Bununla da yetinmeyip kızlara, erkek arkadaşınızı öpün, hatta tatile gidin diyen ve polise taş atmayı öneren bir herifin ülkemizde “aydın” geçinmesi ne hazin.

Bir zamanlar dünyaya “ahlak dersi” veren milletimizin, içine düştüğü “ahlaki çöküntünün” sorumluları bu aydın geçinenlerdir.

Allahu Teala bizi bunların şerrinden muhafaza buyursun.

***

NOT:

Aydın geçinen tayfa hakkında başka bir yazımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/01/aydin-gecinen-super-yobazlar/

***

Yılmaz Özdil ile ilgili başka bir yazımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/07/sarhos-ataturk-konusunda-yilmaz-ozdile-cevap/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*