Belgelerle Kemalistlerin Islam Düşmanlığı – 2

Belgelerle Kemalistlerin Islam Düşmanlığı – 2

*

kemalistlerin din düsmanligi kemalistlerin islam düsmanligi rifat börekci, atatürkün din düsmanligi, m. kemalin din düsmanligi inönünün din düsmanligi chp'nin din düsmanligi,

[1] no’lu dipnotta bahsi edilen yazının birinci sayfası…

***

4 Ocak 1939’da Ağrı vilayeti Halkevi’nde tertip edilen bir temsilde Sarık, Sakal ve Cübbe ile alay edilir. Dönemin Diyanet Işleri Reisi Rıfat Börekçi, bölgede tepkiyle karşılanan bu sahnelerden haberdar edilir edilmez 23 Ocak 1939’da Başvekalete aşağıdaki yazıyı gönderir:

“4/1/1939 gecesi Ağrı Vilayeti Halk Evinde Orta Okul Direktörü Mustafa Görgöze ile Okul Rıyaziye Öğretmeni Bulgaristanlı Adil Erolun nezaretleri altında tertip edilen bir temsilde Okulun ikinci sınıfından ve Ora Mahkemesinin en kıdemli azasının akrabasından bulunan Şükrü Oğlu Selahaddin; Sarık, Sakallı ve Cübbeli bir hoca kıyafetiyle sahneye ve yüksek bir yere çıkarılıp, kadın, erkek ve çocuklardan mürekkep bir kaç yüz kişi karşısında ‘Ey Cemaat. Ağrı Ili Müftüsü Sadullah Yıldız’ın müsaadesile’ diye ve isim tarif etmek sureti ile Müftünün Eyyamı mübareke ve sair toplantılarda halkı hükümete ısındırmak ve Teyyare ile diğer umuru hayriye’ye teşvik hususunda yaptığı Vaazlarını taklit ve okuduğu ayeti kerime ve Hadisi nebeviyeyi istihfaf ederek (küçümseyerek) ‘Sallu Ala Muhammed Euzu Billahi mineşşeytanırracim Bismillahirrahmanirrahim Inna Lillahi ve Inna ileyhi Raci’un’ ile yalan yanlış bir de ayet okuyarak dini bir vazifeyi tezyif (küçümsemek) ve Müftü ile istihza (alay) ettirdikleri, Müftülüğün 6/1/1939 tarihli tahriratile bildirilmekte ve Çocuk Mahkeme azasının akrabası bulunduğundan sesini çıkarmadığı ve hattı hareketinin tayini Müftü tarafından rica edilmektedir.

Alel’itlak efradı cem’iyetten herhangi birini mütezarrır ve muztarip edecek bir halin bile, hangi bir kimseden, vuku’u mucibi mes’uliyet iken Vatan Çocuklarına terbiye ve ahlak dersi vermekle mükellef bulunan bu Öğretmenlerin hak ve vazifenin kudsiyetini ve bunlara hürmet ve riayet etmenin en tabi’i ve mukaddes bir hak olduğunu, Hürriyet demek, başkalarının hissiyyatını rencide bile etse dilediğini söylemek ve yapmak demek olmadığını herkesden eyi bilmeleri ve bunlara daha ziyade riayetkar olmaları lazım gelirken bu öğretmenlerin velevki Temsil behanesile olsun Devletin bir Memuru ve Kanuni vazifesini Oyun ve alay mevzu’u yapmaları ve muhitin mukaddesatile alay ederek hissiyatlarını rencide etmeye cür’et etmeleri ne Laiklikle, ne de vazife şinaslıkla kabili te’lif görülmemiştir.

Vazifenin kudsiyetini, başkalarının haklarına ve vazifelerine hürmet etmekten tevellüt edecek zararları anlamamış gibi görünen bu gibi öğretmenler hakkında lazımgelen tahkikatın ve icab eden muamelenin yapılmasını hürmetlerimle arz ve rica ederim.

Diyanet Işleri Reisi

Rıfat Börekçi”[1]

*

kemalistlerin din düsmanligi kemalistlerin islam düsmanligi rifat börekci, atatürkün din düsmanligi, m. kemalin din düsmanligi inönünün din düsmanligi chp'nin din düsmanligi,

[1] no’lu dipnotta bahsi edilen yazının ikinci sayfası…

***

Zavallı Rıfat Börekçi, Kemalist rejimin maksadını hala anlamamış herhalde… Belki anladı, fakat “ne kadarını kurtarsam kârdır” diye de düşünmüş olabilir. Rıfat Börekçi’nin bu şikayetinden bir netice alınamamış olacak ki, ondan sonra Diyanet Işleri Reisi olan Şerafeddin Yaltkaya’nın da 23 Şubat 1942 tarihi akşamı Çankırı Halkevi’nde tertip edilen benzer bir temsil sebebiyle Başbakanlığa hitaben bir şikayet yazısı kaleme almak mecburiyetinde kaldığını görüyoruz.[2]

Bu hadiselerin sürekli Halkevleri’nde cereyan ettiğine şaşmamak lazımdır. Zira Halkevleri’nin kuruluş gayesi Islam’a alternatif bir din oluşturmaktı. Halkevleri kemalistlerin gözünde bir “tapınak” idi. Hakikaten birçok bilim insanına göre, kemalist rejim halkevlerini, kapatılan Camilerin yerine ikame etmiştir.[3]

Gariptir, Balıkesir/Edremit Yıldırım camii, “Halk evi” olarak kullanılmak üzere satılmıştır.[4]

Kamuran Bozkurt, Ülkü dergisinde halkevlerini şöyle tarif eder:

“Halkevleri bugünkü neslin gireceği biricik evler, biricik tapınış yerleridir. Gençlik bu evlerde ne bir puta ne de mevhum bir varlığa tapınmıyor. Gençliğin bu evlerde bir tanrı olarak bulduğu yine kendisidir.”[5]

“Ülkü” herhangi bir dergi değildir; yönetiminden doğrudan doğruya CHP Genel Sekreterliği’nin sorumlu olduğu halkevlerinin merkezi yayın organıdır. Bu bağlamda, dergideki yazılardan hiçbirinin iktidarın politikalarından bağımsız olduğu düşünülemez. Yani dergide yayınlanan yazılar sadece “yazarlarını bağlamaz.” Zaten partiden halkevlerine gönderilen “Yazı Yazacak Olanlara” başlıklı talimatnamede de, CHP’nin ilkelerine uymayan yazılara dergide yer verilmeyeceği açıkça belirtilmiştir.[6]

*

atatc3bcrk-halkevleri-inc3b6nc3bc-halkevleri-halkevleri-neden-kuruldu-halkevlerinin-kurulus-amaci-halkevleri-ibadet-tapinak-cami-halkevleri

Halkevleri bina vergisinden muaf tutulmuştur…

***

Dolayısıyla Kamuran Bozkurt’un makalesi, iktidarın halkevlerine ilişkin bakış açısını yansıtmaktadır. Artık yeni nesil “eski”nin “tapınma” yerleri olan camilerin yerine halkevlerini tercih etmelidir.

Halkevlerinin kütüphanelerinde dini yayınların bulundurulması bile yasaklanmıştı.[7] Bu kurumlarda dini duyguları hatırlatacak ve bu alandaki bilgileri yeni nesle öğretecek hiçbir faaliyete müsaade edilmemişti.[8]

Hatta Senirkentte “Halkevleri” kütüphanesi kurma bahanesiyle Müslüman halktan toplanan dini kitapların, kıymetli yazma Kur’an nüshalarının, tefsirlerin yok edildiğini ileri süren Mehmed Akif’in yakın dostu Eşref Edib, bu durumu öğrenen halkın, evlerinde bulunan Kur’an-ı Kerim ve tefsirleri, dini eserleri, iman ve Kur’an gerçeklerinden bahseden metinleri, polisin eline geçmemesi için ambarlarda, odun depolarında ve samanlıklarda saklamak mecburiyetinde kaldıklarını ifade eder.[9]

Velhasıl, Halkevlerinin umumi gayesi kırsal kesimde, mümkün olduğu kadar çok insanı, yeni dinlerinin Türk milliyetçiliği (maskesi altında gavurluk), modern siyasal kimliklerinin de Cumhuriyetçilik olduğuna ikna etmektir.[10]

Buraya kadar halkevlerinin bir toplanma mekanı olarak camilerin yerine ikame edilmesi üzerinde durduk.

Fakat Yeşilkaya’nın tezleri halkevlerinin sadece bir toplanma mekanı olarak değil, aynı zamanda mimari bir mekan olarak da camilerin alternatifi olarak tasarlandığını ispatlamaktadır.

*

izmit-halkevi-cami-minare-camilerin-satilmasi kemalistlerin din düsmanligi m. kemalin din düsmanligi chpnin din düsmanligi Islam düsmanligi

Halkevi kulesinin boyu minareden çok daha yüksektir…

***

Yeşilkaya’ya göre halkevlerinin kent içindeki merkezi konumu dışında dikkat çekici olan bir diğer nokta, bunların konum itibariyle dini yapılarla olan ilişkisidir. Zira halkevi binaları Izmit ve Isparta’da cami, Kars ve Mersin’de ise kilise yanında konumlandırılmıştır. Yeşilkaya bu durumu şöyle açıklar:

“Halkevleri camilerde ‘cemaat’ olarak toplanan halka, ‘ulus’ olarak biraraya gelmeyi, yani yeni bir toplanma alışkanlığı vermeyi ve ‘birlik ve beraberliği’ sağlamayı amaçlayan bir örgüttür. Bu nedenle örgüt olarak dini kurumlara alternatif olan Halkevleri, binaları ile de, dini mekanlara alternatif olarak yer alır. Bu anlamda yeni ‘ulus-devlet’in simgesi olmakla birlikte din dışı toplanma mekanları olarak yeni ‘laik’ kimliğin de sembolüdürler.”[11]

Eyvahlar olsun hala bunların niyetlerini anlamayanlara…

*

NOT:

Belgelerle Kemalistlerin Islam Düşmanlığı – 1:

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/22/belgelerle-kemalistlerin-islam-dusmanligi/

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] “Diyanet Işleri Reisliği’nden Başvekalet’e”, (23 Ocak 1939), Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Katalog Numarası: 030 10/146 44 6.

[2] “Diyanet Işleri Reisliği’nden Başvekalet’e”, (28 Nisan 1942), Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Katalog Numarası: 030 10/26 151 17.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/11/09/kertenkele-dizisindeki-sahte-imam-tiplemesi-ve-tarihsel-arka-plani/

[3] Andrew Davison, Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik, (Tercüme eden: Tuncay Birkan), Iletişim Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 234.

Ayrıca bakınız;

Anıl Çeçen, Atatürk’ün Kültür Kurumları Halkevleri, Gündoğan Yayınları, Ankara 1990, sayfa 380.

Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 144, 145.

Sibel Bozdoğan, Modernizm ve Ulusun Inşaası / Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür, (Tercüme eden: Tuncay Birkan), Metis Yayıncılık, Istanbul 2002, sayfa 109.

Aktaran: A. Kıvanç Esen, “Tek Parti Dönemi Cami Kapatma/Satma Uygulamaları”, Tarih ve Toplum, sayı 13, güz 2011, sayfa 140.

M. Kemal ile laiklik hakkında fikir alışverişinde bulunan Ahmet Hamdi Başar, Reşit Galip ile yaptığı bir sohbette camilerin yıktırılmasına karşı çıkmıştır:

Camileri yıkıp, terkedip onların yerine halkevleri yapmak suretiyle hedefimize varamayız.” Bakınız;

Ahmet Hamdi Başar’ın Hatıraları, (Hazırlayan: Murat Koraltürk), Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2007, cild 1, sayfa 307-311.

Ayrıca bakınız;

Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay ve 1930’dan Sonra Türkiye, Istanbul 1945, sayfa 48-53.

[4] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1937:367/325, Icra Vekilleri Hey’eti Kararı 1937: 2/6541; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1936: 18/229-130. Tafsilat için bakınız; Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995.

[5] Kamuran Bozkurt, “Halkevlerine Dair”, Ülkü dergisi, cild 6, sayı 36, Şubat 1936, sayfa 450.

[6] Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 150-152.

[7] Adem Kara, Cumhuriyet Döneminde Kalkınmanın Mihenk Taşı Halkevleri (1932-1951), 24 Saat Yayıncılık, Ankara 2006, sayfa 304.

[8] Türker Alkan, Siyasal Bilinç ve Toplumsal Değişim, Gündoğan Yayınları, Ankara 1989, sayfa 183.

[9] Eşref Edib Fergan, Kara Kitap, Sebilürreşad Yayınları, Istanbul 1967, sayfa 27.

Bakınız; Zeynep Özcan, Inönü Dönemi Dini Hayat, Dem Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 68, 69.

[10] Kemal Karpat, “Türkiye’de Iletişimin Gelişmesinde Halkevlerinin Etkisi (1931-1951)”, Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve Ideoloji, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2009, sayfa 334.

[11] Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 144, 145.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

M. Kemal Devrinde Ekonomik Sömürü… Vurgun ve Soygun!

M. Kemal Devrinde Ekonomik Sömürü… Vurgun ve Soygun!

*

atatürkün sofrasi, atatürk ekonomi, atatürk dönemi ekonomi, chp dönemi ekonomi,

Yiyin Beyler…

***

Bu yazıyı ben yazmadım… Eğer yazının altına kimden alıntıladığımı yazmamış olsaydım, emin olun bütün kemalistler koro halinde; “Sallıyorsun Yobaz!” diye yeri göğü inletirlerdi. O derece yani… Buyrun, okuyun:

“İş Bankasının Atatürk dışındaki kurucuları Cumhuriyetin mutlu azınlığını göstermek bakımından ilgi çekicidir. Kurucular ve yöneticiler İstiklal Savaşından gelme nüfuzlu politikacılar, tüccar ve eşraftır. Hemen hiç para ödemeden bankaya ortak olan bu kimseler, hızla gelişen bankadan büyük kazanç sağlamışlardır:

Mahmut Celâl (Bayar), Siirt Milletvekili Mahmut, Hüseyin Beyzade İbrahim, Mora Yenişehirlizade Ethem Hasan, Cebelibereket Milletvekili İhsan, tüccardan Hanifzade Ahmet, Edirneli Emin, eşraftan Sükkerizade Tevfik Paşa, Süreyya Emir Paşa, manifatura tüccarı Hafız Halit, Trabzon Milletvekili Hasan (Saka), Kavaklı İbrahim Paşazade Hüseyin, Attarzade Rasim, Sivas Milletvekili Rasim, İnegöllüzade Mehmet Saffet, Uşakkizade Mahmut Muammer, tüccardan Altıağazade Mustafa, ecza-i tıbbiye taciri Necip, Yelkencizade Lütfi, İzmir Milletvekili Rahmi, Muhasebecizade Rıza, Kınacızade Şakir, Yozgat Milletvekili Salih, Nemlizade Sıtkı, Yozgat eşrafından Akif Paşa, Hacı Ebubekirzade Osman, Ali Ramiz ve şürekâsı, Remzizade Ferit, Ertuğ-rul Milletvekili Dr. Fikret, Rize Milletvekili Fuat, Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali, Avundukzade Mahmut, Ragıp Paşazade Şakir.

Başına eski İktisat Vekillerinden Celâl Bayar’ın getirildiği bankanın yönetim kurulunda ise Atatürk’e yakınlığı ile tanınan politikacılar çoğunluktadır: Mahmut (Soydan), reis, Siirt Milletvekili; Mahmut Celâl (Bayar), aza ve Müdir-i Umumi, İzmir Milletvekili; Rahmi (Köken), aza, Ticaret Vekili, İzmir Milletvekili; Salih (Bozok), aza, Bozöyük Milletvekili; Kılıç Ali, aza, Gaziantep Milletvekili; Dr. Fikret, aza Ertuğrul Milletvekili; Fuat (Bulca), aza, Rize Milletvekili; Kınacızade Şakir, aza, Ankara Milletvekili.

Kurtuluş Savaşından gelme nüfuzlu politikacılar (Paşalar değil: K.Çandarlıoğlu) ile sivrilmiş eşraf ve tüccarı bir araya getiren bu özel banka devlet gücüyle kısa zamanda gelişecek ve bu sayede birçok kapitalist imal edecektir. Banka içinde, kendilerini iş hayatının göbeğinde bulan Kurtuluş Savaşı temsilcileri de iş hayatının tadına kolayca varacaklardır. Celâl Bayar liderliğinde Muammer Eriş, Siirtli Mahmut, Kılıç Ali, Recep Zühtü, Salih Bozok, Nuri Conker, Cevat Abbas vb. gibi kişiler İş Bankası Grubu olarak tanınacak ve bu grubun adı, affarisme tartışmalarında sık sık işitilecek İş Bankası, 1925’te kurulacak Sanayi ve Maden Bankasıyla beraber devlet eliyle fert zengin etmenin öncülüğünü yapacaktır. Falih Rıfkı Atay’ın yorumuyla, “Kolay kazanç elde etmeye çalışanlar, yerli, yabancı, Ankara’da nüfuz tüccarlarını bulmakta ve onlar vasıtası ile bankayı kendi teşebbüsleri içine sürüklemekte idi. (…) Şöyle bir sistem kurulmak isteniyordu: Devletin yapacağını banka yapmalı idi. Şüphesiz arada bankanın yabancı iş ve yerli nüfuz komisyoncuları, asıl hisseyi paylaşacaklar İş Bankasının, ya da İş Bankası Grubu diye adlandırılan iş bilir yöneticilerin katıldığı ‘tatlı’ kârların çeşitli örneklerine rastlıyoruz. Bunlardan ilgi çekici bir tanesi, gene mebuslarla iş adamlarının 1925’te ortaklaşa kurdukları Şeker Şirketidir. Kurucular Şakir Kesebir, Edirne Mebusu Faik Öztrak, Bilecik Mebusu İbrahim Çolak ve ‘Şeker Kralı’ Hayri İpar’ın yönetiminde dört tüccar. Bu ortaklık İş Bankasını ve Ziraat Bankasını kendi bünyesine aldıktan sonra şeker ithalatını ele geçirmiştir, iş Bankasının nüfuzundan ve grubundan yararlanarak şeker fabrikalarının üretimi düşük tutulmuş, ithal malı şekerler tekelden satılarak astronomik kazançlar sağlanmıştır. Devlet 1939’da şeker fabrikalarını kontrolü altına alınca, aynı fabrikaların üretimi bir yılda 42.000 tondan 90.000 tona yük yükselmiştir. Bu miktar daha sonra 120 bin tona çıkacaktır. İş Bankasının bir diğer faaliyeti Paşabahçe şişe ve cam fabrikalarıdır. Ancak bu işletmenin tekeli Karako ve Ortaklarına verilmiştir. Bu ortaklık, İş Bankası yöneticilerinin onayıyla; fabrika mamullerini pahalıya satmakta (daha doğrusu sattırmamakta), kendi ithal ettiği Polonya ve Alman mallarını piyasaya ucuza vererek büyük kârlar sağlamaktadır. Fiyatları suni şekilde yüksek tutan Paşabahçe fabrikasının zararı pahasına Karako ve ortakları, onlara bu imkânı sağlayan iş bilir grubu kazanmaktadır.

Mutlu azınlığın bu büyük aracı, İnönü’nün Cumhurbaşkanlığına kadar fonksiyonunu yerine getirecektir. 1939’da İş Bankası grubunun skandallarıyla ilgili dosyalar hazırlanacak, fakat devr-i sabık yaratmamak görüşündeki ‘namuslu kanat’ tarafından gün ışığına çıkartılmayacaktır. Cumhuriyetin ilk döneminde mutlu azınlık yararınca işleyen bir usul de, devletin çeşitli tekeller kurup bunu özel teşebbüse devretmesidir. Bu şekilde ‘seçme’ kişilere kazanç sağlanmakta, komisyonlar alınmaktadır. İstanbul, İzmir limanlarının işletmesi, kibrit inhisarı (önce Belçika’nın De Bont firmasına, sonra The American-Turkish Investement Corp’a) petrol-benzin ithalat inhisarı (American Standart Oil şirketine), vb. özel şirketlere bırakılmaktadır. Mutlu azınlığın önemli kolu olan eşraf ve toprak ağalarına, devlet, İş Bankasının görevini Ziraat Bankasına gördürerek arka çıkmaktadır. Bu banka Cumhuriyetten önce, devlet sermayesiyle kurulmuştur. 1924’te yeni başkent Ankara’ya nakledilerek bir anonim şirket haline getirilir; o günlerin eğilimlerine uygun olarak meclis-i idaresine Anadolu eşrafı, tüccar ve mebuslar girer.

Bankanın yeniden kuruluşunda amaç, köylüye ucuz kredi sağlamaktır. Ancak bu amaç idare meclisinin yapısı uyarınca kısa zamanda terk edilecek, devlet parası ya toprak ağaları ve öteki eşrafa sermaye olacak, ya da onların tefecilik yaparak köylüyü soymalarında kullanılacaktır. Küçük çiftçinin bankadan kredi alabilmesi için kefil bulması, ya da toprağını bankaya ipotek etmesi gerekmektedir. Kefil, tabiatıyla, eşraf ya da ağa olacaktır. Bu aracılar, verdikleri kefalet karşılığında köylünün toprağına ipotek koymakta, köylü para bulamazsa onun borcunu bankaya ödeyip toprağı ele geçirmektedir. Sürekli para sıkıntısı içindeki köylü bu ‘kefalet’ işine kendini çabucak koyuvermiştir.

1928’de köylünün kefil göstererek aldığı borcun toplamı 2 milyon lirayken, bu meblağ 1931’de 12,7 milyona yükselecek, bankaya toprağın ipotek edilmesiyle borçlanılan miktar ise 13 milyonu bulacaktır. Bu 13 milyonun yarısı, ipotek karşılığında aldığı borç 500 liradan az olan küçük çiftçiye aittir. Ziraat Bankasının eşrafa verilen kredileri hızlı bir tefeciliğin, selem usulünün sermayesi olmaktadır. Ürünler daha tarladayken yok pahasına kapatılmakta; eşraf, bankadan % 10 faizle aldığı borcu % 80-% 100 faizle muhtaç köylüye nakletmektedir. Devletin koruyucu kanadında palazlanan eşraf ve ağa takımına Cumhuriyet idaresinin sağladığı bir kolaylık da Medeni Kanundur. Topraklardaki fiili işgal Batılaşma döneminden beri hukuk çerçevesine sokulmaktadır. Medeni Kanun gelişmeyi hızlandıracak ve güçlendirecektir.”

ismail cem, türkiyede geri kalmisligin tarihi, atatürk ekonomi, chp dönemind ekonomi atatürk ucak, atatürk fabrikalar

***

Bu yazı, 1997 ile 2002 yılları arasında Türkiye Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Ismail Cem’e aid.

KAYNAK:

Ismail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Can Yayınları, 17. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 271 ve devamı.

*

Kemalistlerin Namus ve Ahlak Anlayışı…

Kemalistlerin Namus ve Ahlak Anlayışı…

Cumhuriyetin ilk yıllarında ahlakın nasıl yozlaştırılıp neslin ifsad edildiğine dair hiç şüphesiz birçok misal verilebilir. Mesela tertip edilen “güzel bacak” yarışmaları[1] ve meşhur “Kadeş Rezaleti”[2] bunlardan sadece ikisidir. Her konuda Osmanlı’yı reddi miras yapan Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurucuları, halkın inanç ve kültürüne taban tabana zıt olan yeni bir hayat tarzı dayattı. Bir yandan geleneksel aile yapısı tenkid edilirken, diğer yandan balo ve dans teşvik ediliyor, günlük gazeteleri müstehcen içerikli mesaj ve fotoğraflar süslüyordu.

*

kemalizm ahlaksizligi chp Aksam Gazetesi, 26 Eylül 1932, sayfa 6.

– Ayşenin başına gelen felaketi biliyor musun?

– Yo!.. Ne oldu?

– Kocamı ayarttı![3]

***

kemalizm ahlaksizligi chp Aksam Gazetesi, 1 Subat 1932, sayfa 6.

– Gerdanlığını nişanlın mı aldı?

– Hayır, her bir incisini bir nişanlım aldı![4]

***

atatc3bcrk-gc3bczellik-yarismasi-atatc3bcrk-maskeli-balo-cumhuriyet

Cumhuriyetin ilk yıllarında maskeli balo…

***

O dönemde hekimler, bu tür müstehcen sayılabilecek yayın ve baloların, bu hızlı değişime adapte olamayan genç kız ve kadınları bunalıma soktuğunu ve intihara sürüklediğini ifade ediyorlardı.

Nitekim o yıllarda Türkiye’de araştırma yapan Fansız sosyolog Max Bonnafous, bu intiharları, Cumhuriyet Türkiyesi’nde örf, adet ve fikirlerin değişmesine bağlamaktaydı.[5]

*

kemalizm ahlaksizligi chpnin namus anlayisi kadin ve kiz intiharlari

KAYNAK: Max Bonnafous, “Istanbul’da Intihar”, Türk Antropoloji Mecmuası, Teşrinievvel 1927, No. 5, sayfa 19-37.

***

Tabloda da gördüğünüz gibi, 1916’da yani “savaşta” 27 olan intihar vak’aları, 1926 Türkiyesi’nde inkılaplar başlayınca ve güya “kurtuldukdan” sonra 177’ye yükseldi. 10 yılda yaklaşık 7 kat bir artış. Kemalist inkılapların halkı nasıl bunalıma ittiğine dair net bir tablo.

Neslin nasıl ifsad edildiğine ve intihara sürüklendiğine dair iki misal daha zikredelim… Henüz 1924 gibi erken bir tarihte Darülfünunlu (Üniversiteli) kız öğrencilerin başlarının açık bir şekilde Romanya’ya gönderildiğini ve orada erkeklerle dans ettirildiğini dönemin basınından öğreniyoruz. Nitekim Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisi, yaşanan bu rezalete büyük tepki göstermiştir.[6] 

Diğer ve son misalimizi Prof. Dr. Emre Dölen’in “Türkiye Üniversite Tarihi” isimli eserinin ikinci cildinden kısaltarak veriyoruz[7] :

“Darülfünun öğrencilerinden oluşan elli kişilik bir grup Macaristan’ı ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin karşılığı olarak içinde Macar Hükumet Naibi’nin oğlunun da bulunduğu altmış kişilik bir Macar öğrenci grubunun Istanbul’a geleceğinin Peşte Orta Elçiliği’nden bildirilmesi üzerine gerekli hazırlıklara girişilmiştir. Türk öğrencilerin Macaristan’da gördükleri misafirperverliğe karşılık verilebilmesi için Maarif Vekaleti’nin 16 Aralık 1924 tarihli talebi üzerine Icra Vekilleri Heyeti’nin 17 Aralık 1924 tarihli toplantısında “masarif-i gayr-i melhuza” [önceden düşünülemeyen masraflar] faslından 3000 lira ödenek verilmesine karar verilmiştir.[8]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 1

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 4

[8] no’lu dipnotta bahsi geçen ödenekle alakalı kararname ve latinize hali…

***

Macar öğrenciler Ocak 1925’te gelmişler ve Darülfünun öğrencileri tarafından gezdirilerek ağırlanmışlardır. Macar öğrencilerin Darülmuallimat’ı [Kız Öğretmen Okulu] ziyaretleri sırasında kendileri şerefine yapılan çaylı toplantıda Darülmuallimat öğrencisi bazı kızlar Macar öğrencilerle dans etmişlerdir. Kızların Macar öğrencilerle dans etmeleri büyük bir sorun olmuştur. Konuyu TBMM’ne taşıyan Trabzon Mebusu Ahmed Muhtar Bey 29 Ocak 1925’te Maarif Vekili’nin sözlü olarak cevaplaması isteğiyle bir soru önergesi vermiştir. Bu önergede dans olayının gerçek olup olmadığı ve eğer gerçek ise Maarif Vekaleti’nin ne gibi bir işlem yaptığı sorulmaktadır.[9]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 8

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 2

[9] no’lu dipnotta bahsi geçen Soru Önergesi ve latinize hali…

***

Darülfünun öğrencileri Macar misafirlerine Beyoğlu’ndaki Splendid Otel’inde bir ziyafet vermek istemişlerdir. Bu ziyafet sırasında sonradan “Splendid Oteli olayı” adı verilecek olan bazı yakışıksız olaylar meydana gelmiştir. Otelin salonunda başkalarının da oturmuş olduğunu gören “Darülfünunlu hanım ve beyler yabancıların bulunduğu bir salonda dans edemeyeceklerini söyleyerek orada bulunanları dışarıya çıkmağa davet” etmişlerdir. (Içeride nasıl bir dans yapmak niyetindelerse artık: K.Çandarlıoğlu) Aileleriyle birlikte salonda bulunan yabancılar çıkmışlar, çıkmamak için direnen bir Isveçli diplomat ise zorla dışarı çıkarılmıştır. Meslek gazetesinde yayınlanan “Darülfünun gençliği- Son hadiseler münasebetile” başlıklı yazıda “Iki üç ay zarfında birbirini takiben üç dört defa Darülfünun talebesi kendisinden bahs etdiriyor” denildikten sonra konunun memleketimizin sınırlarını aşarak, Avrupa gazete ve ajanslarına geçecek kadar önem kazandığı belirtilerek meydana gelen son olay gazetelere göre yukardaki gibi özetlenmektedir. Meslek gazetesi bu konudaki görüşünü,

“Hadisenin çirkinliği, manasızlığı meydanda. Bunu teşhire hiç de ihtiyaç yoktur. Biz Darülfünun gençliğine, bu memleketde müsbet hüküm verebilecek pek az ve müstesna heyetlerden biri nazarile bakıyoruz. Çünkü henüz kendilerini evvelki neslin hastalıklarına tutulmamış ve saf kalmış bir kütle addediyoruz. Nitekim, Tıbbiyeli ve Hukuklu kavgası hakkında da hükmümüzü verirken hadiseyi bu cihedden görmeye çalışmışdık. Bu son hadise tekrar fikrimizi kuvvetlendirdi: hakikaten Darülfünun talebesi her şeyden evvel kendi kendilerini düzeltmeğe, tensik etmeğe ve kafalarını bir mizan içine sokmağa mecburdur”[10] biçiminde açıklamaktadır.

Macar öğrencilerin ziyareti sırasında meydana gelen dans ve özellikle Splendid Oteli olayı üzerine TBMM’nde çok sayıda soru önergesi verilerek bunların Maarif vekili Şükrü [Saraçoğlu] Bey tarafından sözlü olarak cevaplandırılması istenilmiştir. Denizli Mebusu Dr. Kazım Bey 25 Ocak 1925 tarihli soru önergesinde gazetelerden “Darülfünun mensuplarının haysiyet-i milliyeyi lekedar edecek tecavüzleri” konusunda bilgi sahibi olduğunu belirterek “Darülfünun’un her gün müessif bir vakaya sahne olması”nın nedenini ve “Darülfünun’un istiklaline hürmet hesabına hükümet hala seyirci midir?” diye sormaktadır.[11]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 5

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 3

[11] no’lu dipnotta bahsi geçen Soru Önergesi ve latinize hali…

***

Eskişehir Mebusu Emin Bey ile Aksaray Mebusu Vehbi Bey 28 Ocak 1925 tarihli ortak soru önergelerinde Macar öğrencilere sadece barlar ve dansların gösterildiğini, onların “bize müessesatınızı [kurumlarınızı], muhacirlerinizi göstermediniz” demelerinin bizleri utandırdığını ve memleketini sevenleri ağlattığını belirttikten sonra Darülfünun yönetimini ve Emin Ismail Hakkı [Baltacıoğlu] Bey’i ad vermeden suçlayarak “evladlarımızın fena bir idareye, gayr-i muktedir ellere tevdi edildiği görülmektedir” demektedir. Darülfünun yönetimi “kendi evinin idaresinden aciz olan bir heyet” olarak nitelendirilerek bunların eline bırakılan ve “bu anarşi-i ahlak ile yetişen evlad-ı vatandan memleket birçok zararlar görmiyecek midir?” diye sorulmaktadır.[12]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 7

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 6

[12] no’lu dipnotta bahsi geçen Ortak Soru Önergesi ve latinize hali…

***

Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisi, tıpkı yukarıda bahsi edilen Romanya ziyaretinde olduğu gibi bu hadiseye de büyük tepki göstermiştir.[13]

*

macar ögrenciler Sebilürresad 22 Ocak 1925 25 cild 635 sayi sayfa 170 Ruhi Milli ve Vicdani Ictimaiye Mugayir Hareketler

[13] no’lu dipnot ile alakalı… Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisi aynı sayfada iki tenkid yazısı birden neşretti… Aynı sayının 161’inci sayfasında Mehmed Akif’in “Vahdet” başlıklı makalesi yer almaktadır…

***

Bütün bu hadiseler, Kemalist kadronun Türkiye’de oluşturmayı hedeflediği namus ve ahlak anlayışının birer tezahürüdür. Bunu kendi yayın organlarında da açıkça ifade etmektedirler.

Hakikaten M. Kemal’in kontrolündeki Cumhuriyet gazetesinde, üstelik o daha hayatta iken, “Namusun manası nedir?” başlıklı bir yazı neşredilir. Yazıda, “bir kadının sevdiği bir adamla nikahsız yaşaması”nın dahi onu namus dairesi dışına çıkarmayacağı ve bu “daireleri genişletmek lazım” geldiği belirtilmektedir.[14]

*

kemalizm ahlaksizligi chpnin namus anlayisi Cumhuriyet Gazetesi, 11 Nisan 1930.

[14] no’lu dipnotta sözü edilen yazı…

***

1930 yılında Cumhuriyet gazetesinde neşredilmiş olan bu yazıyı okurken ağzınız açık kalmış olabilir ve hatta “vay anasını!” demiş de olabilirsiniz. Lakin bendeniz inanın artık şaşırmıyorum. Zaten M. Kemal de, Kazım Karabekir Paşa’ya, “Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”[15] demiyor muydu?

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] “Güzel Bacak” yarışması hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/31/dr-riza-nur-m-kemal-ataturke-iftira-mi-atiyor-guzel-bacak-yarismalari-neydi/

[2] “Kadeş Rezaleti” için ise şu yazıya bakabilirsiniz;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/06/chpnin-canakkale-rezaletinin-belgeleri-kades-rezaleti/

[3] Akşam Gazetesi, 26 Eylül 1932, sayfa 6.

[4] Akşam Gazetesi, 1 Şubat 1932, sayfa 6.

[5] Max Bonnafous, “Istanbul’da Intihar”, Türk Antropoloji Mecmuası, Mart 1928, No. 6, sayfa 19-28.

Intiharlarla alakalı neşriyat için bakınız;

Fahreddin Kerim Gökay, Türkiye’de Intiharlar Meselesi, Istanbul 1932.

Fahreddin Kerim Gökay, “Memleketimizde Intihar Salgınına Karşı Ne yapılmalıdır?”, Resimli Ay, Şubat 1926, No. 12.

Cemal Zeki, Genç Kız ve Kadınlarda Intihar, Kader Matbaası, Istanbul 1927.

Tafsilat için bakınız; Rüya Kılıç, Erken Cumhuriyet Dönemi Istanbulu’nda Intihar: Toplum – Ferd – Siyaset, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, sayı 3, cild 10, Eylül 2013, sayfa 100-117.

[6] Sebilürreşad Dergisi, “Darülfünunlu Talebe ve Talebatın Romanya’daki Ihtisasatı”, 23 Ekim 1924, sayı 622, cild 24, sayfa 382.

[7] Emre Dölen, Türkiye Üniversite Tarihi, cild 2, Cumhuriyet Döneminde Osmanlı Darülfünunu 1922-1933, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 118-123, 421-428.

[8] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Kararname no: 1260; Fon kodu: 30.18.1.1/Yer No: 12.62.10.

[9] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya no: 6501; Fon kodu: 30.10.0.0/Yer No: 7.40.38.

[10] Meslek Gazetesi, sayı 7, 27 Kanun-ı sani 1341 [27 Ocak 1925], sayfa 4.

[11] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya no: 6494; Fon kodu: 30.10.0.0/Yer No: 7.40.31.

[12] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya no: 6500; Fon kodu: 30.10.0.0/Yer No: 7.40.37.

[13] Sebilürreşad Dergisi, “Ruh-ı Milli ve Vicdan-ı Ictimaiye Mugayir Hareketler”, 22 Ocak 1925, sayı 635, cild 25, sayfa 170.

Ayrıca bakınız; Sebilürreşad Dergisi, “Darülfünun’da Şayan-ı Teessüf Bir Hadise”, 22 Ocak 1925, sayı 635, cild 25, sayfa 170.

[14] Cumhuriyet Gazetesi, “Namusun manası nedir?”, 11 Nisan 1930, sayfa 2.

[15] Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına hazırlayan; Uğur Mumcu, 5. Basım, Tekin Yayınevi, Istanbul 1993, sayfa 83, 84.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

CHP’liler Neden Kapattıkları Türbeleri Ziyaret Ediyorlar?

CHP’liler Neden Kapattıkları Türbeleri Ziyaret Ediyorlar?

*

Murad Hüdavendigar türbesi Kosova, M. Kemal atatürk türbeleri kapatti,

Kosova’da bulunan Sultan I. Murat Türbesi… Sultan Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan türbe ve bu yer “Meşhed-i Hüdavendigar” olarak adlandırılır…

***

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem Ince’nin, CHP’li M. Kemal tarafından kapatılan Hacı Bayram-ı Veli türbesini ziyaret etmesi, meşhur yazar Münevver Ayaşlı’nın hatıratında Murad-ı Hüdavendigar türbesiyle alakalı anlattıklarını getirdi aklıma.

Malum olduğu üzere Sultan I. Murad 1389 yılında Kosova Savaşını kazandıktan sonra harp meydanında dolaşırken şehit edilmiş ve iç organları oradaki mezara, naaşı ise Bursa’da Külliyesinin kuzey batı kısmında yer alan türbesine defnedilmiştir.

Türkiye’deki türbesi diğer bütün türbelerle birlikte 1925’de kapatılıp harabiyete terk edilmişken[1], Kosova’daki türbe açık ve tertemizdi. Bursa’daki türbeyi ziyaret eden Münevver Ayaşlı, hatıratında şunları yazmış:

“Bir ay müddetle bir atlı araba kiraladık. Her gün geliyor, bizi alıyor, gezdiriyordu. Arabacıya ‘Sen bizi gezdir,’ diyor, hiç karışmıyorduk. Daracık sokaklara giriyor, çıkıyor ulu ulu camileri ziyaret ediyorduk. Çekirge’de, Murad-ı Hüdavendigar Camii’ni ve karşısındaki türbesini ziyaret ettik. Türbe sıkı sıkı kapalı idi. Camların kirinden içerisi görülmüyordu. Perdeler yırtık, türbe toz toprak içinde idi. Biz türbenin içini görmeye çalışırken, küçük adımlarla, ürkek ürkek bir yaşlı adam yanımıza yaklaştı. Selam verdi, selamını aldık. Kendisine biraz olsun emniyet gelmişti ki bizimle konuşmaya başladı.

Kendisi, türbenin eski türbedarı imiş. O zamanlar türbe tertemiz imiş. Diğer türbedar arkadaşlar ile her gün türbeyi temizlerler imiş. Temizlerler ve Topkapı Sarayı’nda Emanet-i Mukaddes Dairesi’nde olduğu gibi, türbeyi hiç Kur’an’sız bırakmazlarmış. Gece gündüz hiç ara vermeden, münavebe ile Kur’an okurlarmış, ta ki 1925 senesinde türbeler kapanıncaya kadar.

1925 senesinde türbelere kilit vurulmuş ve harabiyete terk edilmiş. Türbedarlar yalvarmışlar, ‘Biz para pul istemeyiz, bırakınız, yine türbeye biz bakalım, temizleyelim,’ demişler. ‘Yok olmaz!’ demişler ve bunları kovmuşlar.

O zamandan bu zamana kadar türbe hep kilitli, bizi zinhar içeriye sokmuyorlar. Biz, kimse görmeden, pencerelerden Kur’an okuyoruz.

Yugoslavya başbakanı geldiği zaman, Bursa’ya gelmek ve türbeyi görmek istemiş. Türbeyi gizlemek istemişler. (Bizim yetkililer, harabeye dönen türbeyi göstermekten utanmış olacaklar: K. Çandarlıoğlu) Bursa’da otellerde rakı ziyafeti çekmek istemişler; fakat Başbakan Stoyadinovic, ille türbeyi görmek istemiş. Naçar türbeye götürmüşler. Stoyadinovic, Bursa valisine, ‘Ayıp, ayıp. Türbe bu halde bırakılır mı?’ demiş. ‘Gelin bizdeki Kosova’daki türbeyi görün, türbe açık ve tertemizdir,’ demiş.”[2]

Yani Yugoslavya Başbakanı Stoyadinovic, bizimkilere insanlık dersi vermiş. Halbuki Osmanlı devrinde bütün dünyaya bu dersi biz veriyorduk…

*

tekke zaviyelerle ve türbelerin kapatilmasina dair kanun, atatürk tekke ve türbeler, m. kemal tekke ve türbeler

30.11.1925 tarih ve 677 numaralı Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair kanun, Resmi Gazete’de böyle yayınlandı… 

***

Peki CHP’liler şimdi neden -hiç utanmadan- türbeleri ziyaret ediyorlar? Bu sualin cevabını da hemen biz verelim: CHP’nin adayı Muharrem Ince’nin seçim startını Anıtkabir’den değil de, M. Kemal’in kapattığı türbeden vermesi; Curhurbaşkanları’nın artık “halk” tarafından seçilecek olmasından kaynaklanıyor. Artık halkın ayağına gitmek mecburiyetindeler…

Ince’nin bu hareketi, tıpkı M.Kemal’in Milli Mücadele’nin başında halkı peşine takabilmek için bu türbeyi ziyaret edip camide namaz kılması gibidir.[3] Ama M. Kemal’in sonradan türbeleri kapattırıp camileri yıktırdığını da gördük.[4] Yani kısacası, Muharrem Ince istediği kadar türbe ziyaret etsin, camide namaz kılsın, farketmez. Biz bu oyuna bir daha gelmeyiz…

Eğer Muharrem Ince, hiçbir kanuni mecburiyeti olmadığı halde takıyye yapmışsa, millete hakaret etmiş demektir. Yok eğer hakikaten böyle inandığı için ziyaret etmişse, bu sefer de M. Kemal’e hakaret etmiştir.

Fakat neticede M. Kemal de, Mekke müşriklerinin acıkınca yedikleri “helvadan putları” ile aynı kaderi paylaşmış oldu. Allah’ın izniyle bu iş bitmiştir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] 30.11.1925 tarih ve 677 numaralı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapatılmasına dair kanun. Resmi Gazete, 13.12.1925, sayı 243. Düstur: Tertip 3, cild 7, sayfa 113.

[2] Münevver Ayaşlı, Geniş Ufuklara ve Yabancı Iklimlere Doğru, Timaş Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2016, sayfa 175, 176.

[3] M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele’nin başında din adamlarını ve halkı nasıl aldattığına dair tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

http://belgelerlegercektarih.com/2018/03/06/m-kemal-ataturk-dini-ve-hocalari-kullanarak-halki-aldatti/

M. Kemal Atatürk’ün ne zaman Islami söylemlere başvurduğu hakkında bir Analiz;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

[4] M. Kemal Atatürk döneminde satılan ve ahır yapılan Camiler:

http://belgelerlegercektarih.com/2016/02/04/ataturk-doneminde-satilan-ve-ahir-yapilan-camiler-sinan-meydana-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2018/02/26/ahmet-hakana-cevap-8-ataturk-doneminde-camiler-yikilmadi-mi-fuhus-yapilmadi-mi/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Neşrettiğimiz yazıları bizden izin almadan kullanan ve kaynak göstermeyen “hırsızları” bundan böyle sitemizde ifşa edeceğiz. Alakalı kişiler ve/veya kurumlar hakkında suç duyurusunda bulunma hakkımızı ise saklı tutuyoruz.

Özden Aydın denen bir küfürbazın sözde “yazdığı” bütün paçavraların neredeyse tamamı sitemizden çaldığı yazılardan oluşuyor. Bizden çaldığı yazılara “küfür” ve “hakaretler” serpiştirerek güya kitap yazıyor ve bunları “parayla” satıyor.

Biz araştırma yaparak çektiğimiz bunca sıkıntı ve meşakkate rağmen kitabımızı “ücretsiz” olarak dağıtmaya çalıştığımız halde, bu şahıs hiçbir zahmete katlanmadan bizden çalıyor, bir de fütursuzca parayla satıyor. Böyle utanmazlık olur mu?

Hem düşmanımız da olsa bir insana “it”, “köpek”, “fahişe” denir mi? Yazdıkları baştan sona küfür ve hakaret, öyle ki okurken kalbiniz sıkışır. Zaten bu yüzden üç satırdan fazlasını zor okursunuz. Anlaşılan bu şahsın vicdanı öyle kararmış ki, içinde hiçbir sıkıntı duymaksızın bütün bu küfür ve hakaretleri yazabilmiş. Böyle birinin yazılarımızı çalmasından daha tabii ne olabilir ki?..

Bu hırsız, bizden çaldığı yazılarla oluşturduğu paçavraları Kadir Mısıroğlu’na da göndermiş, ancak üstad küfür ve hakaret dolu bu paçavralardan rahatsız olmuştur.

Işte bazı paçavralarının fiyatı:

Özden Aydin kitap atatiran atatürk kamal, m. kemal özden aydin, bücher özden aydin books, siyonizm sabetay özden aydin

*

 

CHP’nin kurduğu İlahiyat Fakültesi’nin gayesi ve günümüze yansıması; Sünnet inkarcılığı

CHP’nin kurduğu İlahiyat Fakültesi’nin gayesi ve günümüze yansıması; Sünnet inkarcılığı

*

hasan tahsin banguoglu ilahiyat fakültesinin kurulus gayesi atatürk din, inönü din, mehmet okuyana reddiye, caner taslamana reddiye, mustafa islamogluna reddiye, sözde hocalar,

***

CHP, Batının zorlamasıyla Çok Partili hayata geçip[1] halktan oy almak mecburiyetinde kalınca, baskıcı ve yasakçı din anlayışından göstermelik de olsa birtakım tavizler vermeye başladı. Mesela hacca gitme yasağını kaldırdı[2], yeniden okullara din dersleri koymayı ve İlahiyat Fakültesi açmayı kararlaştırdı.[3] Ancak bunları sinsice yaptığını, dönemin CHP’li Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’nun, “İlahiyat Fakültesi”nin kuruluş gayesine dair Meclis’te yaptığı bir konuşmasında görebiliyoruz. Işte Banguoğlu’nun bu konuşmasının dikkat çeken kısımları [parantez içindekiler ve vurgular bize aid] :

“Biz memleketimizde eski medrese tarzındaki tedrisatı yeniden canlandırmak ve onun yetiştirdiği tarzdaki adamları (alimleri) yeniden yetiştirmek dü­şüncesinde değiliz.”

“Bu ilmi camia içerisinde teşekkül edecek bu müessesenin yetiştireceği yüksek din adamları sivil ve asker bütün mü­nevverlerimizle aynı zihniyette, aynı emelde insanlar olacaklardır. Buna kuruluşunda dikkat ettiğimiz gibi, müessesenin işleyişinde, devamında da daima dikkat edeceğiz. Millî Eğitim Bakanlarınız bu işin başında bu cihetten daima nigehban (bekçi) olacaklardır. Bu itibarla İlahiyat fakültesi müspet bir ilmî camia içerisinde kurulacak ve bâzı irticai (gerçek dinî) hareketlere cesaret vermek şöyle dursun, onları menetmek, onları selbetmek ve onları yok etmek fonksiyonunu icra edecektir.”

“..İlâhiyat Fakültesi de bir meşale olacaktır ve hurafeciler bu meşaleden yarasalar gibi kaçacaklardır.”[4]

*

hasan tahsin banguoglu ilahiyat fakültesinin kurulus gayesi atatürk din, inönü din, mehmet okuyana reddiye, caner taslamana reddiye, mustafa islamogluna reddiye, sözde hocalar, sün

[4] no’lu dipnota ile alakalı… Meclis’te yapılan konuşmanın tutanağı…

***

 

Meclis’te Banguoğlu ile sık sık karşı karşıya gelen dönemin Van milletvekili Ibrahim Arvas ise İlahiyat fakültesinin kuruluş gayesini Büyük Doğu dergisinde şöyle ifşa etmiştir:

“Maksatları umumi cereyan karşısında daha fazla mukavemet edememek yüzünden Islamiyetle doğrudan doğruya alakasız bir ‘din felsefesi’ ocağı kurmak ve böylece Islamiyeti büsbütün körleştirmek şeklinde tahakkuk etti.”[5]

Günümüzde ekran ekran dolaşan sünnet inkarcısı sözde hocaların nerden ilham aldıkları ve kimin değirmenine su taşıdıkları sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Çok Partili hayata batının zorlamasıyla geçildiğine dair kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[2] M. Kemal döneminde Hacca gitmek yasaktı… Bununla alakalı kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

[3] M. Kemal İlahiyat Fakültesi’ni kapatmakla kalmadı, din derslerini de kaldırdı. Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[4] TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem 8, Cild 20, Içtima 101, 4 Haziran 1949, sayfa 283.

[5] Büyük Doğu Dergisi, sayı 20, 17 Temmuz 1959, sayfa 8.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Mehmed Akif Şeriatçı mıydı yoksa Laik mi? Ümmetçi miydi yoksa Milliyetçi mi?

Mehmed Akif Ersoy Şeriatçı mıydı yoksa Laik mi? Ümmetçi miydi yoksa Milliyetçi mi?

*

Mehmet Akif Atatürk, Mehmed Akif M. Kemal, Mehmed Akif seriatci mi, Mehmed Akif laiklik, Mehmed Akif Ümmetci, Mehmet Akif Hilafet fesli Akif

***

Mehmed Akif Ersoy Hilafetçi, Şeriatçı ve Ümmetçi idi. Türkçülük ve Turancılık fikirlerine karşıydı.[1]

Çetin Özek, “100 Soruda Türkiye’de *Gerici* Akımlar” isimli kitabında Akif ve arkadaşlarına da yer verir ve haklarında şunları yazar:

“Islamcı Türkçülük akımı, Mehmet Akif, Ahmet Naim tarafından eleştirilmiştir. Din, ‘ırk, renk, lisan, muhit, iklim itibariyle büsbütün yabancı unsurları aynı milliyet içinde cem’eden yegane rabıta’dır. Osmanlı Imparatorluğu yüceliğini dinin sağladığı birleştirici unsura dayanarak bulmuştur. Çeşitli milletler Imparatorluk içinde ve Osmanlılık adı altında kardeşçe yaşamışlardır. ‘Kavmiyet’ davasının güdülmesi, bu kardeşliği ve birliği çökertirken, Türkler de aynı yola girmekle ‘Ittihadı Islâmın’ ortadan kalkmasına yol açmaktadırlar…. Bakışlar ‘Kabe’den ‘Turan’a çevrilmemelidir.”[2]

M. Kemal’in kalemşörü Falih Rıfkı da Mehmed Akif’e “gerici” der:

“Mütareke yıllarında gericilik Istanbul’da da Anadolu’da da alıp yürümüştü. Ankara’daki Maarif Vekili resim dersini çizgi dersine çevirmiş, alabildiğine yeni medreseler açmıştı. Şair Akif, sarıklı hocalardan çoğu, Trabzon milletvekili Ali Şükrü bu gruptan idiler. 26 yaşında Meclise gelen Ali Şükrü bir sağlık kanununun tartışılması sırasında: ‘- Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!’ diye haykırmıştı. Şair Akif Mecliste bir tek defa ağzını açmıştı: Neden sivil gazete ‘Hâkimiyet-i Milliyye’ye ödenek verilmiş de şeriatçı ‘Sebil-ür-Reşad’ dergisine verilmemiş. Bu yardımı esirgeyenlere, ‘- Dalkavuklar!’ diye bağırmıştı.”[3]

Said Halim Paşa’nın vefatından sonra Fransızca neşredilen “Islam devletinin siyasi yapısı” adlı mühim eseri, Mehmed Akif tarafından tercüme edilmiştir. Mehmed Akif, eserin takdiminde Said Halim Paşa için; “Islam ümmetinin en büyük mütefekkiri (düşünürü)” ifadesini kullanır.

Akif’in beğenerek ve tasvip ederek tercüme ettiği bu eserde şöyle yazmaktadır:

“Islam’ın sosyal yapısı bütünü ile, Şeriat’ın tam hakimiyeti esası üzerine kurulmuştur.(..) Şeriat, ahlaki ve sosyal, birtakım tabii gerçeklerin bütünüdür. Insanlığın mutluluğu, Peygamber tarafından, Yaradıcımız adına bizlere tebliğ edilen bu gerçeklere bağlıdır. O halde Şeriat’ın hakimiyeti demek, tabii ve insan yaradılışına uygun olan, fakat insanların arzu ve iradelerine bağlı olmayan ve değişmeyen, ahlaki ve sosyal kanunların hakimiyeti, demektir.”[4]

1923’de Ikinci Meclis kurulunca, Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisinde, yeni Meclis’in hangi hareket tarzını takip etmesi gerektiği, şu sözlerle ifade edilmekteydi:

“Acaba bu Meclis nasıl bir hareket tarzı takip edecektir? Milletin ruhuna, hissiyatına, akaidine(inancına), temayüllerine uygun bir yol tutacak mıdır? Yoksa Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinde olduğu gibi milletin içtimai (sosyal) bünye ve ruhi ahvaline aykırı birtakım çorak yollara mı süluk edecektir? Tabiatıyla bunu zaman gösterecektir. Maamafih bizim görüş ve tahminimiz şu merkezdedir ki, siyasi vahdet ve istiklalimizi temin ve memleketi muhakkak olan izmihlalden kurtarması itibariyle milli tarihimizde en parlak bir mevki ihraz eden Büyük Millet Meclisi, devletimizin esas tabiatına ve Islami mizacına muhalif olarak hariçten getirilen yabancı te’sis ve nazariyetlerden (laiklik) de milleti kurtararak hakiki bir ‘Islam Devleti’ tesis ile Islam Tarihi’nde büyük bir sayfa açacaktır. Zannediyoruz ki bütün milletin arzu ve temennisi bu merkezdedir.”[5]

Işte Mehmed Akif’in düşüncesi böyleydi.

“Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı atanlar, acaba Mehmed Akif’e de “gerici yobaz” diyecekler mi? “Laiklik, adam olmaktır, sen adam değilsin” diyerek ona da hakaret edecekler mi? Zaten yukarıdaki nakillerden de görüldüğü üzere, o dönem “mürteci” ve “gerici” gibi ithamlara maruz kaldığı açık.

Mehmed Akif, Eşref Edip ve Said Paşa Islamcıydılar. Islamcılık cereyanı, son yüz yıl içinde Osmanlı Toplumuna yön vererek onu kurtarmak amacında olan iki ana cereyandan biridir. Diğeri Batıcı-laik cereyandır. Idris Küçükömer’e göre Islamcılar, Batıcı laiklerden daha tutarlıdırlar:

“…Sait Halim Paşa, Mehmet Akif gibi Islamcılar kendilerine ilerici denen Batılaşma yolunu seçenlere (Tanzimatçılara, Yeni Osmanlılara ve Jön Türklere, C.H.P.’ye vs. ye) göre daha tutarlı görünüyorlar.”[6]

Yani M. Kemal ile Mehmed Akif karşı cephelerde yer alıyorlardı.

Nitekim Akif, M. Kemal’in Başkumandanlık kanununu üçüncü defa uzatmak istemesine Meclis’te karşı çıkmıştı.[7]

Dolayısıyla Mehmed Akif gibi Islamcı-ümmetçi bir şairin yazdığı Istiklal Marşı’nı, milliyetçiliğin takviyesi için kullanmak, ona yapılmış büyük bir haksızlık olduğu gibi, hakarettir de. Mehmed Akif dini mevzularda çok hassastı. Hakikaten Dar-ül Hikmet-il Islamiye Cemiyeti baş katipliğinde iken[8] Antalya’da Dar-ül-Muallimin’de Islam’ın esaslarına dil uzatan 3 öğretmene “mikrob” demiş ve devlet hizmetinden acilen atılmalarını ve Divan-ı Harbe sevkedilmelerini talep etmişti:

*

Mehmet Akif Atatürk, Mehmed Akif M. Kemal, Mehmed Akif seriatci mi, Mehmed Akif laiklik, Mehmed Akif Ümmetci, Mehmet Akif Hilafet

[9] no’lu dipnot ile alakalı… Mehmed Akif’in Fetvahane’ye gönderdiği yazı… 

***

“Fetvahane’nin Yüce Huzuruna,

Antalya Darü’l-Muallimin müdür muavini Avni, fenn-i terbiye muallimi Nahid ve ulum-i Tabiiye muallimi Hayri Beyler tarafından Yüce Islam Dini’nin yüce esaslarına ve akaidine karşı pek şeni bir surette ve açıktan açığa vuku bulan tecavüz ve tahkirlerini açıklayan Antalya Müftülüğünden gönderilen dört parça vesikanın tasdikli suretlerinden istinsah edilen ikişer adedi merbut olarak Şeyhülislamlığa takdim olunmuştur. Müslümanların çocuklarına muallim ve mürebbi yetiştirmek maksadıyla vücuda getirilen bu kabil Islami müesseselerin masum ve saf harimine her nasılsa girmeye fırsat bulan ve çirkin mahiyetlerini izhar suretiyle adeta bulaşıcı bir hastalığın muzır mikrobları mesabesinde bulunduklarını isbat eden bu gibi şahısların bundan sonra değil yalnız talimi (eğitim) vazifelerde, aksine devlet hizmetlerinin hiçbirisinde istihdam olunmamak şartıyla acilen ve katiyyen azledilmeleri için Maarif Nezaretine ve Din-i Celil-i Islamın Kanun-i Esasi ile teyid edilmiş bulunan mukaddes hukukuna karşı alenen ağıza almaktan çekinmedikleri galiz ve şeni lafızların hesabını vermek üzere bir an evvel Divan-ı Harbe tevdi olunmaları zımnında Harbiye Nezaretine birer kıta tezkere yazılması ve takdim olunan vesaik suretlerini ilave olarak gönderilmesi büyük bir ehemmiyetle arz ve istirham olunur. Ol babta emir ve ferman emir sahibi (Padişah) Hazretlerinindir. 24 Şubat 1336 (1920) (imza ve mühür.)”[9]

Mehmed Akif, Hilafet müessesesinin devamına taraftar olduğu gibi, medreselerin devamına da son derece taraftardı. Bunu gerek kendi yazdıklarından ve gerek başyazarı olduğu Sebilürreşad dergisinin yayınları dolayısıyla çok iyi biliyoruz.

Akif’in Safahat’ta yer alan şiirlerinde Hilafet ve Halife kelimelerinin defalarca geçtiği halde bütün bu kelimeler, Safahat ciltlerinin 1928’de yapılan eski harfli son baskılarında, başka kelimelerle değiştirilmişlerdir, yani sansürlenmişlerdir.

Buna dair şiirlerinden birkaç misal verelim…

mehmet akif safahat sansür

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 269’uncu sayfasının dipnotunda şöyle yazıyor; “Şiirin ilk dört neşrinde, son iki mısrada bulunan ‘Hilafet’iniz’ ve ‘Hilafet’ kelimeleri, 1924 baskısında ‘Bu kudretiniz’ ve ‘Bu kudret’ şeklinde çıkmıştır. Şiirin ilk dört neşrinde bulunan ‘Hilafet’in’ kelimesi, 1924 baskısında ‘Hükümetin’ şeklinde çıkmıştır.” Yani “Hilafet” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş…

“Zavallı âlem-i İslâm eğer salîbe henüz
Sarılmıyorsa, kolundan çeken: Hilâfet’iniz.
Hilâfet olmasa: Dünyâ tanassur eyleyecek…
O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek.
Yetişmiyor mu ki dünyâ evinde çektiğimiz,
Yarın da yüklenelim âlemin günâhını biz?
Hem intihâra özenmek ne sermedî hüsran!
Bucak bucak savuşun, müslümansanız, bundan.
Hayâta karşı nedir, söyleyin, bu yılgınlık?
Reîs-i âilenin intihârı: Çılgınlık!
Hilâfet’in, o henüz pâyidâr olan arşın
Sükûtu müdhiş olur… Düşmesin aman, yapışın!”[10]

***

*

mehmet Akif safahat sansür 1

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 3 no’lu dipnotunda (sayfa 206) şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bu şekilde çıkan mısra, 1928 baskısında şu şekilde çıkmıştır: Ne hükümet kalıyor ortada billahi, ne din!” Yani “Hilafet” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş, yerine ise “Hükümet” kelimesi eklenmiş…

“Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ’ yaşar’ der delidir,
Arab’ ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:
Ne hilafet kalıyor ortada billâhi, ne din!”[11]

***

*

mehmet akif safahat sansür 2

mehmet akif safahat sansür 3

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 327’inci sayfasının dipnotunda şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bulunan ‘Halife yurdunu’ ifadesi, 1928 baskısında ‘Zavallı yurdumu’ şeklinde çıkmıştır.” Yani “Halife” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş, yerine ise “Zavallı” kelimesi eklenmiş… 328’inci sayfanın dipnotunda ise şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bulunan ‘Halife ordusunun’ ifadesi, 1928 baskısında ‘Muazzam ordumuzun’ şeklinde çıkmıştır.”

“Sen ey Boğaz ki, uzattın da âhenin kolunu,
Halîfe yurdunu tehdîd eden deniz yolunu,
Cihâna karşı asırlarca bağladın durdun;
Açık değil ya henüz rehgüzâr-ı mesdûdun;
Yerinde kaldı ya kıblem, harîm-i îmânım?
Hudâ rızası için söyle, pek perîşânım!

Bakın: İlerledi… Asker! Hudâ bilir, asker!
Evet, gözüm seçiyor şimdi bir bir efrâdı:
Halîfe ordusunun en muazzam evlâdı,
Ki pâk alınları İslâm için son istihkâm.”[12]

***

*

Gördüğünüz gibi, Kemalist rejimin kurulmasından sonra bu şiirlerde geçen “Hilafet” ve “Halife” kelimeleri; “Hükümet”,  “Kudret” vs. gibi kelimelerle değiştirildiler… Böylece Safahat okuyucuları, onun Hilafetçi olduğunu bilmeyecekti…

Mehmed Akif, bazı yazı ve şiirlerinde Medreselerin içinde bulunduğu durumu tenkid etmiş olsa da, aşağıdaki mısralarında görüldüğü üzere kapatılmasına katiyyen razı değildi:

“Yıkılır bir gün olur mahkemeler, ma’bedler;
En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;
Beşeriyyet yeni bir din tanıyıp ilhâdı,
Beşerin hâfızasından silinir Hakk’ın adı;
Gömülür hufre-i târihe me’âlî… Lâkin
Yine tek bir taşı düşmez şu Hudâ lânesinin.”

Akif bu mısralarında, “Bir gün medreseler, camiler yıkılsa, insanoğlu Allah’ı unutsa ve yüksek hisler geçmişe gömülse de, şu Allah Evi’nin tek taşı bile düşmeyecektir…” demektedir. Mehmed Akif’in, düşüncesinde medrese ve camiye, ilim ve iman yuvaları olarak yan yana yer verdiğini görmekteyiz.[13]

*

 

Mehmet Akif Inkilaplar, Mehmed Akif Inkilaplar, Mehmet Akif harf inkilabi Mehmet Akif M. Kemal, Mehmet Akif Atatürk

Mehmed Akif Ersoy, M. Kemal’in harf inkılabına rağmen Osmanlı Türkçesi ile yazmaya devam etti[14]

***

Fatih Camii’nde, Vefa yolundan gitmekte olan şair Ekmekçioğlu Medresesi ile karşısındaki okulu görünce, din ile dünyayı ayırıp, dinin kendi kendisine yıkılıp gitmesi için onu ihmal edenlerin, millet hayatında ne kadar derin yaralar açtığını ifade eden şu mısraları söyler:

Zavallı milleti vahdet-cüdâ eden “ikilik”,
Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında?
Nasıl tükürmesin insan şu hâle baksın da?
Yıkılmamış, ne kadar yıkmak istesek, îmân;
Ayırmak istemişiz sonra dîni dünyâdan.
Ayırmışız, ederek Şer’i muttasıl ihmâl;
Asıl ikincisi olmuş, şu var ki, berzede-hâl!
Evet, bu sıska vücûdun yarın durur nefesi;
Fakat şu gördüğün “Ekmekçioğlu Medresesi”
Yaşar, demir gibi göğsüyle, belki on bin yaş…
Ya her kaburgası: Kurşunla bağlı yalçın taş!
Olaydı koskaca millete bir beyinli kafa;
“Vücûdu bir yana atmak, dimâğı bir tarafa,
Akıllı kârı değil!” der de böyle yapmazdı.
Ne oldu, sor bakalım? Milletin öz evlâdı,
Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine!

Bu satırlarda, Mehmed Akif’in, dinsiz bir eğitim verilmesi ve din ile dünyayı ayırmak (yani laiklik) aleyhindeki fikirleri, çok açık olarak görülmektedir.[15]

Hasan Özsan’a göre Akif, laiklik ilkesini ve kemalist inkılapları Şeriat’a aykırı gördüğü için Mısır’a gitmiştir:

“Kurtuluş Savaşı sonrası ülkemizde oluşan yeni toplumsal ve siyasal yaşamın şeriat kurallarına uygun olmayışını hoş karşılamamış, laiklik ilkesini tepkiyle karşılamıştır. Sosyal devrimlere daha fazla dayanamamış ve 1926 yılında Mısır’da yaşamaya karar vermiştir.”[16]

Mehmed Akif Ersoy, Türkiye’de Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklandığı ve Türkçe “Tanrı uludur” şeklinde bir şeyler uydurulup ulutulduğu yıllarda, Mısır’da yaşıyordu. Ancak yine de Kemalist rejimin yakın takibatından kurtulamamıştı.

Kemalist rejim, Mehmed Akif’i fişlediği, takibe aldığı ve tehdit gördüğü yazışmaları “Irtica 906” isimli dosyada biriktirmişti. Muharrem Coşkun’un arşivden elde ettiği dosyada, Mehmed Akif Bey’in Mısır’a gittikten sonra adım adım takibi, söyledikleri, görüşmeleri, yurda döndükten sonra yine kimlerle görüştüğü vs. hepsi mevcut.

Mesela 28 Ağustos 1935 tarihli “117” kodlu istihbarat raporunda, Mehmed Akif’in Türkiye’de hayata geçirilen devrimlerle alakalı görüşlerine şu ifadelerle yer veriliyordu:

“Bir zamandan beri Mısır’da ihtiyar-ı ikamet eyleyen (oturmayı seçen) Islam şairi unvanı ile maruf Safahatçı Şair Akif, üç haftadır Antakya ve civarında dolaşmaktadır. Şair Akif, Antakya’da hep eşraf ile düşüp kalkmaktadır. Antakya eşrafının hemen hepsi ya Arap millicisi veya Fransız uşağıdır. Şair Akif, bu içtimalarda (toplantılarda) ulu orta hilafetten, hilafetin lüzum-u şer’i ve akli ve siyasisinden (akli, şer’i ve siyasi açıdan gerekliliğinden) bahsetmektedir… Şapka ve Türkçe Ezan hakkında çok kimseler Şair Akif’ten reyini (görüşünü) sormuş, o da ‘Şapka giymek, doğrudan doğruya Avrupalıya benzemek maksadı ile yapıldığı için tamamen küfürdür. Türkçe Ezan ise kat’iyyen mekruhtur. Namaz caiz değildir. Latin hurufatı (harfleri) ise, Kur’an-ı Kerim’i tağyir eylediği (değiştirdiği) cihetle Şer’an mekruhtur. Aynı zamanda Türk Müslümanlarla Arap Müslüman’ı bir birinden ayıran bu üç bidat… haram, mezmum (kötü, ayıp) ve mekruhtur’ cevabını vermiştir.”[17]

*

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 1

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 2

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 3

ScreenHunter_358 Mar. 22 07.28

[17] dipnot’ta bahsi geçen ve “Irtica 906” isimli dosyada bulunan Mehmed Akif Ersoy ile alakalı istihbarat raporları…

***

Raporlardan da anlaşılacağı üzere Mehmed Akif’e göre zaruret olmaksızın şapka giymek “küfür”dür. Yani kafir olunur… Akif, Hilafet’in lüzumuna, Türkçe Ezan ile kılınan namazın caiz olmadığına ve Latin harflerinin de Kur’an-ı Kerim’i değiştirmek manasına geldiğine inanacak kadar Şeriatçı idi.

Hatta Prof. Dr. Zafer Toprak’ın “Doğan Kitap”tan çıkan eserine bakılırsa, çokeşliliği bile savunuyordu:

“Avrupa’yı körü körüne taklit eden Batıcı bazı düşünürler ulusal nitelikteki kültürü görmezden gelmişlerdi. Gelenekten yana olanlar ise alışılagelmiş eski aile yapısının çözülmesi ve kadın-erkek ilişkilerindeki değişiklikler sonucu oluşabilecek kaos korkusuyla her türlü farklılığa karşı çıkmışlardı. Bu nedenle mütedeyyin düşünürler, Mustafa Sabri, Mehmet Akif ve Said Halim gibi gelenekçi yazarlar hem çokeşliliği hem de örtünmeyi, mahremiyeti savunmuşlardı.”[18]

Uzun lafın kısası; bugün Türkçülük yapan kesimin Akif ile uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur, olamaz. Eğer bu kesim Akif’e zerre saygı duyuyorsa, artık onu istismar etmekten derhal vazgeçmelidir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Ahmet Kabaklı, “Istiklal Marşımızın Büyük Şairi Mehmet Akif”, Toker-Milliyetçi Fikir ve Edebiyat Dergisi, sayı 3, Aralık 1976, sayfa 9.

[2] Çetin Özek, 100 Soruda Türkiye’de Gerici Akımlar, Gerçek Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 48.

[3] Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, Istanbul 1980, sayfa 39.

[4] Sebilürreşad Dergisi, cild 19, sayı 493-496, Şubat-Mayıs 1922.

[5] Eşref Edib, Hakimiyet-i Milli Devrinde Hükümetin Takip Edeceği Yol, Sebilürreşad, cild 22, sayı 551/552, 16 Ağustos 1339 (1923), sayfa 42.

[6] Idris Küçükömer, Batılılaşma-Düzenin Yabancılaşması, Profil Yayıncılık, 5. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 21.

[7] TBMM Gizli Zabıt Ceridesi, cild 19, 4 Mayıs 1922, sayfa 329.

[8] Nesimi Yazıcı, “Cerîde-i Ilmiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı Islam Ansiklopedisi, cild 7, sayfa 408.

[9] Bab-ı Fetva Mektubi Kalemi, karton: 277, dosya nu: 57193.

Bakınız; Sadık Albayrak, Türkiye’de Islamcılık Batıcılık Mücadelesi, Iz Yayıncılık, Istanbul 2013, sayfa 27, 28.

[10] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 269.

[11] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 206.

[12] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 327, 328.

[13] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 4. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 186-189.

[14] Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Tarih Yayınları, Istanbul 1963, sayfa 183.

[15] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 4. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 187, 188.

[16] Hasan Özsan, “Akif’in Ulusculuğu”, Cumhuriyet Gazetesi, 22 Ocak 1990.

[17] Muharrem Coşkun, Kod Adı: Irtica-906 Mehmed Akif Ersoy, Yeditepe Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 51-56.

[18] Zafer Toprak, Türkiye’de Yeni Hayat, Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 50.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal-Enver Paşa ilişkisi ve Turancılık

M. Kemal-Enver Paşa ilişkisi ve Turancılık

*

Enver Pasa ve M. Kemal

***

M. Kemal’in Enver Paşa hakkındaki suçlamaları:

“(Enver) hesapsızdır, fikir ve kararların nasıl tatbik edileceğini düşünmeyi teferruat sayar; askerlikte genel bakımdan bilgisizdir, çünkü tabur, alay vs. gibi birliklere sıra ile komuta etmeden, en çok Makedonya ile Bingazi’de çete ve aşiret vuruşmalarında bulunduktan sonra sırf siyasal destekle en yüksek makamlara erişmiştir… Bu yüzden Enver, bir tümen veya bir kolorduya herhangi bir hareketi emrettiği vakit, o hareketin yapılabilmesi ve beslenebilmesi için nelerin gerektiğini hiç düşünmezdi ve bu emirleri âdeta bir çavuşa 40-50 kişi ile bir tepeyi tutması emrini verir gibi verirdi. Sarıkamış yıkımı bu biçim kıt anlayıştan doğmuştur.”[1]

Zaten Birinci Dünya Harbi’nde yaşanan hezimetten de Enver Paşa’yı mesul tutuyordu:

“Harbi sevk ve idare edenler, harb-i umumide kendi mevcudiyetimizi unutarak tamamen Almanların esiri olmuşlardır… Bu sebeple idare-i harbte tadad olunamayacak (sayılamayacak) kadar hatalar vardır. Bu hataların mesul-i yeganesi (biricik sorumlusu) Enver Paşa’dır. Enver Paşa’dan başka mesul aramak lazım gelirse, milletin kendisidir. Enver Paşa vefat etmiştir. Onun emriyle hareket eden kumandanları mesul tutmak doğru değildir.”[2]

Gördüğünüz gibi yalnızca Enver Paşa’yı değil, “milleti” de mesul tutuyor. Ancak Enver Paşa’nın emriyle hareket eden kumandanlara (yani kendisine) toz kondurmuyor…

Milleti mesul tutması bir dil sürçmesi falan değildir. Nitekim Fatih Sultan Mehmed Han’ın peşinden giden bu millete “serseri” demişliği bile vardır:

“Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zaptolunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.”[3]

Ancak tarihi ya yanlış okumuş ya da çarpıtıyor… Zira Osmanlı devleti durduk yere bir yeri fethetmezdi. Yerli halklara zulmedildiğinde müdahale eder ve halkları korurdu.

16. Yüzyılda Osmanlı’nın prestiji çok yüksekti. Doğu’da olduğu gibi, Batı’da da Osmanlı’nın özellikle de ezilen ve sömürülen sınıflar arasında hayranı çoktu. Ezilen ve sömürülen insanlar, Osmanlı Devleti’nin kendi ülkelerini fethetmesini istiyordu. Bu hamaset değil, hakikattir. Nitekim Ukraynalı yazar A. Krımskiy’e göre, “Balkanlar, Macaristan, Batı Avrupa ve Rusya’da farklı düşünce ve sebeplerden dolayı çok sayıda insan, muhtemel bir Türk istilası tehlikesinden hem korkuyor, hem de açıkça bunu istiyordu.”[4]

*

osmanlini hosgörüsü osmanlinin adaleti gibbons the foundation of ottoman

[6] no’lu dipnot ile alakalı… Tarihçi Gibbons’un kaleme aldığı kitabın ilgili sayfası…

***

Tarihçi Gibbons da bu gerçeği şu sözlerle itiraf eder:

”Balkanlar’daki her halk, komşularından ziyade Osmanlı’nın hakimiyetini tercih etmiştir. Osmanlı’nın hakimiyeti, Macar veya Italyanların hakimiyetinden daha çok tercih edilirdi.”[5]

Aynı kitabın bir başka yerinde ise, “Osmanlılar yeni çağda dinî özgürlük ilkesini temel taşı olarak vazetmiş ilk millettir.” der.[6]

Lakin bu halklar daha sonra Fransız Ihtilaliyle ortaya çıkan milliyetçilikten etkilenmiş ve büyük devletlerin kışkırtmasıyla isyan etmiştir. Burada suçlu olan taraf insanlık yapan Osmanlı değil; nankörlük yapanlardır.

Neyse mevzumuza dönelim…

M. Kemal’in yukarıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, Enver Paşa’dan hoşlanmıyordu. Milli Mücadele döneminde Ali Fuat Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta, Cemal Paşa ile Enver Paşa’nın arasını açmaya çalıştığı, ancak bu takdirde Cemal Paşa’ya yardım edebileceğini söylediği görülmektedir.[7]

*

ali fuat cebesoy moskova hatiralari m. kemal enver pasa

[7] no’lu dipnot ile alakalı… M. Kemal’in Ali Fuat Paşa’ya gönderdiği telgraf…

***

Enver Paşa’nın Turancı fikirlerine de uzak duruyordu. Ilber Ortaylı, M. Kemal ile Enver Paşa ilişkisi hakkında şunları yazıyor:

“…Anadolu hükümeti (M. Kemal), Rusya’nın Müslüman topraklarında faaliyet göstermek isteyen ve bunda kısmen başarılı olabilen Enver Paşa’ya karşı onaylayıcı davranmadı…”[8]

Yani M. Kemal, Orta Asya Türklerinin özgürlüğü için mücadele veren Enver Paşa’ya yardımcı olmadı. Dolayısıyla M. Kemal’in Turancı olduğunu ve bir Türk Birliği kurmak istediğini söylemek mümkün değildir…

Alman “Weltbild” yayınlarından çıkan 2 cildlik “Islam” tarihinin 2. cildinin 150. sayfasında, M.Kemal’in Pantürkizm yani Türk Birliği için hiçbir harekette bulunmadığı, 149. sayfada ise Harf inkılabı ile Türk gençliğini “Osmanlı Kültür Mirası”ndan uzak tutmaya çalıştığı belirtilir.[9]

Bu konunun uzmanı Günay Göksu Özdoğan ise şunları yazar:

“Türkiye Cumhuriyeti ulusal devletinin kuruluşuyla ülkeyi yöneten Kemalist kadro tarafından Pantürkçülük tamamen reddedildiği gibi devletin resmî ideolojisi olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan Kemalist Türk ulusçuluğu da Türkçü görüş ve örgütlenmeleri siyaset dışına itti.”[10]

M. Kemal’in temel dış politika ilkelerini 14 başlık altında toplayan siyaset bilimci Hüner Tuncer, M. Kemal’in Pan-Islam, Pan-Türk ve Turancılık hareketlerine iltifat etmediğini belirtir.[11]

Murat Kılıç, M. Kemal’in milliyetçilik anlayışını gayet açık bir şekilde hülasa etmiş:

“Cumhuriyet yönetimi bu harekete olumsuz baksa da cumhuriyetin ilk yıllarında Pantürkist hareketlerin tamamen yokluğundan da söz edilemez. Bu dönemde pantürkist harekete mensup bazı kişiler Türk ocakları bünyesinde faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Türk Ocakları her ne kadar 1924 kongresinde esas amacının Türk kültürü koruma ve cumhuriyet inkılâplarını savunma ve Cumhuriyet Halk Fırkası ile işbirliği olduğunu belirterek CHF (CHP) çizgisinde bir milliyetçilik anlayışına doğru yönelmişse de, Turancılığı benimseyenler için ortak bir platform olma işlevini devam ettiriyordu. Bunun farkında olan tek parti yönetiminin müdahalesi ile Türk Ocaklarının etkinlik alanının ancak Türkiye sınırları içinde olması gerektiğine dair bir tüzük değişikliği yapıldı. Ancak bu pantürkist taleplerin önüne geçemeyince Türk Ocakları 1931 Martında tamamen kapatıldı.”[12]

Prof. Dr. Erel Tellal ise “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin “Dış Türklerle ilgilenmiyorum” manasına geldiğini ifade eder:

“Türkiye yeni siyasal yapısını kurarken iki etkenden özenle soğuk durdu: Komünizm ve politize olmuş Islam dini. Birincisinden uzak durma çabaları çerçevesinde gerçekleştirilen 1923 ve 1929 komünist tutuklamaları, SSCB’de olumsuz tepkilere yol açtı. Buna karşılık, statükocu ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesi ‘Dış Türklerle, bu arada SSCB’deki Türklerle de ilgilenmiyorum’ anlamına geldiği için ilişkileri düzgün tuttu.”[13]

Prof. Dr. Çağlar Keyder, “Türkiye’de Devlet ve Sınıflar” isimli eserinde; “Doğu’daki Türki halkları etrafında toplamayı amaçlayan Turancılık, Sovyetler Birliği’yle yapılan antlaşmayla son bulmuştu.”[14] der. Keyder, aynı eserin 253. sayfasında, Kemalistlerin, Turancılık kalıntılarını reddedip cezalandırdığını belirtir.

Şimdi bazıları hemen Ziya Gökalp kartını oynamaya kalkacaktır, fakat M. Kemal’in Turancı Ziya Gökalp’e karşı da bir hayranlığı olduğu söylenemez. Her ikisini de tanıyan bir aydın bu hususta şöyle diyor:

“Gazi M. Kemal’in Gökalp’a karşı; ihtimal ki Gökalp’ın Ittihatçılık bağlantısı ve Enver Paşa hayranlığı ile Turancılık çabaları dolayısıyle, fazla bir ilgisi görülmemiştir. Özel konuşmaları sırasında Gökalp hakkındaki görüşlerinin de hayranlık ifade etmediği anlaşılmaktadır.”[15]

Ilber Ortaylı da aynı kanaattedir; “(Kemalist) inkılablarımızda Ziya Bey’in (Gökalp) rolünü büyütmek doğru değildir.”[16]

Meşhur Türkçü Turancı Zeki Velidi Togan’ın, Turancılığa taraftar olmayan M. Kemal yüzünden 1932’de Türkiye’yi terk ettiği ve M. Kemal’in ölümünden hemen sonra tekrar yurda döndüğü biliniyor.

Uzun lafın kısası M. Kemal Turancı falan değildir, zaten Bozkurt destanıyla da alay etmiş biridir.[17] Enver Paşa ile M. Kemal’in aynı yolun yolcuları olduğunu sanmak büyük bir gaflettir. O dönemin Türkçü’leri bile cumhuriyetçi değildiler. Bunu M. Kemal’in kalemşörü Falih Rıfkı hatıralarında samimi bir şekilde anlatır:

“Müslümanlıkta din ile dünyanın birbirinden ayrılmıyacağını iddia eden hocalar, Halifenin Padişah da olması lazım geldiği fikrinden caymamışlardır. Muhafazakar Osmanlı ve sağ temayüllü Türk’çüler de hala meşrutiyetçidirler. M. Kemal hilafeti padişahlıktan ayırmakla ve devlet merkezini Ankara’ya nakletmekle bütün hüküm ve nüfuzu kendi şahsında toplamak isteyen bir zorlama yapmıştır.”[18] 

 

Atay, aynı eserin bir başka yerinde ise şöyle der:

“Ileri Türk’çüler, dedim. (Batıcı demek istiyor: K.Çandarlıoğlu) Gerileri de vardır. Içlerinden Tanzimatçı ve gelenekçidirler. Bunlar köklere kadar inen inkılap kararlarını sevmiyeceklerdir. Çoğu saltanatın kaldırılışını hazmetmemişlerdir. Bir kısmı hilafetin kaldırılmasından memnun olmıyacaklardır. Fakat hiç biri yeni yazı ve dile, Türk milletini gerçek kültür hürriyetine (!) kavuşturucu inkılaplara kadar bizimle beraber kalmıyacaklar, M. Kemal’den de ayrılmayacaklardır. Bunlar ‘Kerhen’ (istemeyerek) Kemalisttirler. Şimdi de aynı kimseleri Türk’çülük devrindeki geri cereyanlara saplanmış olarak görmekteyiz.”[19]

Demek ki neymiş, gerçek Milliyetçiler, Kemalci ve Cumhuriyetçi değil; Meşrutiyetçi imişler… Dolayısıyla Milliyetçilerle M. Kemal aynı safta olamaz. Enver Paşa ile M. Kemal de aynı safta olamaz.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

 

[1] M. Kemal, Eskişehir-Izmit Konuşmaları (1923), sayfa 86.

[2] Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 1990, cild 1, sayfa 55, 56.

[3] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. Izzet Öztoprak, Türkiye Iktisat Kongresi’ni Açış Söylevi Izmir 17 Şubat 1923.

[4] A. Krımskiy, “O Turkofilstve Evropı i Moskovskoy Rusi XVI Veka”, Istoriya Turtsii i Eye Literaturı, Moskva 1910, sayfa 151. Türkçesi: “Türkiye’nin Tarihi ve Literatürü.”

[5] H. A.Gibbons, The Foundation of Ottoman Empire, Clarendon Press, Oxford 1916, sayfa 133.

[6] H. A. Gibbons, The Foundation of Ottoman Empire, Clarendon Press, Oxford 1916, sayfa 81.

Daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

[7] Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, (Yayına Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu), Temel Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 309.

[8] Ilber Ortaylı, G.M.K. Atatürk, Kronik Yayınları, Istanbul 2018, sayfa 78. (Bu kitapta maalesef tarihi hakikatlere aykırı yorumlar, kaynaksız iddialar ve usandırıcı tekrarlar mevcuttur.)

[9] Weltgeschichte, Der Islam, Die Islamischen Reiche nach dem Fall von Konstantinopel, cild 2, Weltbild Yayınları, 1998, sayfa 149, 150, (Bölümün yazarı: Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Stanford Shaw.)

[10] Günay Göksu Özdoğan, “Dünyada ve Türkiye’de Turancılık,” (Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, cild 4) içinde, 3. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2008, sayfa 398.

[11] Hüner Tuncer, Atatürkçü Dış Politika, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 23.

[12] Murat Kılıç, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliğinin Tipolojisi, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 16, Aralık 2007, sayfa 133, 134.

[13] Erel Tellal, “1923-1939 SSCB’yle İlişkiler”, Baskın Oran, ed., Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 15. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2009, cild 1, sayfa 314.

[14] Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, Iletişim Yayınları, 19. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 94, 253.

[15] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: M. Kemal, 1922-1938, cild 3, Remzi Kitabevi, Istanbul 1988, sayfa 175, 176.

[16] Ilber Ortaylı, G.M.K. Atatürk, Kronik Yayınları, Istanbul 2018, sayfa 79. (Bu kitapta maalesef tarihi hakikatlere aykırı yorumlar, kaynaksız iddialar ve usandırıcı tekrarlar mevcuttur.)

[17] M. Kemal’in Bozkurt destanıyla alay ettiğine dair yazı için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/19/m-kemal-ataturk-bozkurt-armasiyla-alay-etti-mi/

[18] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 317. (Sansürsüz baskı).

[19] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 258. (Sansürsüz baskı).

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

M. Kemal Atatürk dini ve hocaları kullanarak halkı aldattı!..

M. Kemal Atatürk dini ve hocaları kullanarak halkı aldattı!..

*

kadir-misiroglu-kurtulus-savasinda-sarikli-mc3bccahidler-21-sc3bckrc3bc-celikalay

Vatanın kurtuluşundaki iki asli müessir: Sarık ve Silah

***

Daha evvel neşrettiğimiz birkaç yazıda M. Kemal’in halkı peşinden sürükleyebilmek için dini ve hocaları nasıl kullandığını belgeleriyle ortaya koymuştuk.[1] Bunlara ilave olarak Milli Mücadele’nin sarıklı kahramanlarından Şükrü Hoca’nın (Çelikalay) hatıralarında anlattığı bir vak’ayı nakledelim:

“23 Nisan’da (1920) toplanarak dualar ve senalarla Meclis’i açtık. Fakat Ankaralılar bize kongreci diyor, tamamiyle ısınamıyorlardı. M. Kemal yanıma geldi:

– Haydi hocam dedi, Afyon’da yaptığın gibi burada da halkı irşad et. Maksadımız memleketi, din ve şeriatı kurtarmak olduğunu onlara anlat. Davamızın samimi ve kudsi olduğuna inansınlar, itimat etsinler.

– Mutmain olunuz paşam, Ankaralılar bizim memleket ve dini müdafaa hususundaki samimiyetimize inanınca bize müzaheret edeceklerdir. Düşmanlar çok fena propaganda yapmışlar, bizi dine düşman göstermişler. Din müesseselerini yıkacağımızı, mekteplerden din derslerini kaldıracağımızı, ulemanın sarıklarını başlarına dolayacağımızı söylemişler.

– Ne münasebet hocam, biz buraya memleket ve dinin müdafaası için geldik.

– Öyledir paşam ama halkı inandırmak lazım.

– Bunu sizden rica ederim hocam. Ev ev, dükkan dükkan, cami cami dolaşarak halka bunu anlatmaya himmet ediniz.

Evvela Zincirli Camii’nde, sonra da Hacı Bayram’da halkı toplayıp davamızı anlattım. (…) Birkaç gün sonra paşaya tebşir ettim:

– Paşam, müsterih olabilirsiniz, Ankara halkı bizimle beraberdir.”[2]

Peki M. Kemal ipleri eline alınca yukarıda sayılanları yapmadı mı?

Dini müesseseleri yıkmadı mı? Hilafeti ve Şeriat’ı kaldırmadı mı? Din derslerini yasaklamadı mı? Ulemanın sarıklarını başlarına dolamadı mı? Hepsini yaptı.[3] Kısacası halkı da hocaları da aldattı. Nitekim bunu Nutuk’ta da itiraf etti.

1927 senesinde Meclis’te okuduğu ve ardından kitaplaştırdığı “Nutuk”unda, Halife ve Padişaha isyan ettiğini, milleti ve orduyu da isyan ettirdiğini şöyle itiraf etmişti:

“Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”[4]

Daha açık bir ifadesiyle:

“Hakikat, Osmanlı saltanatının ve hilafetin münkariz ve mülga olduğunu düşünerek yeni esaslara müstenit, yeni bir devlet kurmaktan ibaret idi. Fakat vaziyeti olduğu gibi telaffuz etmek, maksadın büsbütün ziyaını mucibolabilirdi (kaybedilmesine yol açabilirdi).”[5]

Yani halkı ve hocaları aldattı!.. Gerçek niyetini gizleyerek Hilafet ve şeriatı kurtaracağını vaat etti. Ancak hedefine ulaşınca hepsini kaldırdı.

*

sabahattin-selek-anadolu-ihtilali-kemal-atatc3bcrk-osmanliya-darbe-yapmistir-ihanet-hain-ingiliz-ajani-nutuk-rejimi-degistirmek-nutuk-2-halife-hilafet

[5] no’lu dipnot ile alakalı… Nutuk’un ilgili sayfası…

***

Hatta Milli Mücadele’den sonra da kendi tabiriyle “tavizler” vermişti.

Mesela 20 Nisan 1924 tarih ve 491 numaralı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 2’inci maddesine, “Türkiye Devleti’nin Dini Islamdır” yazılmasına karşı çık(a)mamış, ancak 1927 yılında yazdığı Nutuk’ta bu ve benzer maddelerle ilgili şunları söylemiştir (sadeleştirildi) :

“Cumhuriyetin ilanından sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, laik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini (Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir) anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Kanunun gerek 2′nci ve gerek 26′ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılap ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir. Millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!”[6]

*

kemal-atatc3bcrk-nutuk-devletin-dini-islamdir-cikariliyor

[6] no’lu dipnot ile alakalı… Nutuk’un ilgili sayfası…

***

Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, M. Kemal’in Islamlık politikasının Milli Mücadele dönemine “münhasır kaldığını” ve kendisinden “faydalanmak” maksadıyla böyle bir politikaya başvurduğunu belirtmektedir.[7]

Aynı şekilde Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan da M. Kemal’in Milli Mücadele döneminde dinden faydalandığını, hatta toplumun dini hassasiyetini dikkate alarak Milli Mücadele’ye kadar “M. Kemal” olarak kullandığı ismini Milli Mücadele’yle birlikte “Mustafa” Kemal olarak kullanmaya başladığını ve fakat Milli Mücadele’den sonra “Mustafa” ismini tamamen attığını ifade eder.[8]

Yazıyı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin bir Hadis-i şerifi ile noktalayalım:

“Bizi aldatan bizden değildir.”[9]

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

M. Kemal Atatürk’ün ne zaman Islami söylemlere başvurduğu hakkında bir Analiz;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

[2] Şükrü Çelikalay, Milli Savaş Tarihinden Bir Sahife, Sinan Matbaası, Istanbul 1950, sayfa 4, 5.

Nakleden; Prof. Dr. Ismail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak Islam, cild 2, Dergah Yayınları, Istanbul 2016, sayfa 25, dipnot 14.

[3] Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/16/osmanliyi-kim-yikti-osmanliyi-ataturk-yikmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[4] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1970, cild 1, sayfa 14.

[5] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 437.

[6] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 717.

[7] Kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.net/m-kemal-ataturkun-milli-mucadele-donemi-islamcilik-politikasi/

[8] Kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/07/tarihci-mehmet-o-alkan-ataturk-dini-kullandi/

[9] Müslim, Îmân 164.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

 

 

 

 

 

 

 

Ahmet Hakan’a Cevap 8 – Atatürk Döneminde Camiler yıkılmadı mı? Fuhuş yapılmadı mı?

Ahmet Hakan’a Cevap 8 – Atatürk Döneminde Camiler yıkılmadı mı? Fuhuş yapılmadı mı?

*

cami-ve-mescidlerin-tasnif-edilmeleri-ve-kapatilmalari-sinan-meydana-cevap-sinan-meydan-cami-yalanlari-sinan-meydan-cumhuriyet-yalanlari-atatc3bcrk-cami-kapatti-mi

Cami kapatmak için 15 Kasım 1935’te çıkarılan 2845 numaralı Kanun, 22 Teşrinisani [Kasım] 1935 tarihinde Resmî Gazete’de böyle yayınlanmıştı…

2-Bakara Suresi, ayet 114:

Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.

***

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak görev yapan Abdullah Akın Cumhuriyet’in ilk döneminde Camilerin kapatıldığını, ahır yapıldığını, bazılarında ise fuhuş icra edildiğini söyledi, ki doğrudur. Bunu duyan malum şahıs durur mu? Hani şu aniden Atatürkçü kesilen şahıs… Yani bizim Ahmet Hakan…

Hemen; “Cami-genelev yalanı: Çüş artık çüş be!” başlıklı bir paçavra karalamış… Asıl sana çüüşşş!.. Utanmazlığın da bir sınırı vardır. Senin ATA’n Ayasofya’yı bile kapatmadı mı?[1] 

Neymiş, Cumhuriyet’in ilk dönemine ağır bir iftira imiş…

Yalan mı? Camiler ahır, depo ve eğlence yeri yapılmadı mı? Fuhuş icra edilmedi mi?

Türk Edebiyatı Vakfı’nın kurucusu Ahmet Kabaklı, “Temellerin Duruşması” adlı eserinde, camilerin depo ve meyhane yapıldığını yazar:

“Kapatılan, satılan bu mabetlerin, halka verdiği hayal kırıklığı ve devlete yabancılaşma hali korkunçtur. Bunlardan daha acı olan saygısızlık: Büyük ve küçük birçok camiler, nüfuzluların çıkarları için depo ‘meyhane’ yapılmak gibi süfli işlerde kullanılmıştır.”[2]

Mehmet Şevket Eygi, “Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı” adlı çok kıymetli eserinde, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Sirkeci’deki Merzifonlu Camii’nin başına gelenleri yazdı:

“Cami Harabesi ve Ecdat Kabirleri Üzerinde Fuhuş, Saz ve Seks Salonu

“Istanbul’da Sirkeci tren istasyonu yanında şu anda Merzifoni Kara Musafa Paşa camisi (Vezir camii) bulunmaktadır. Bu cami halkımız tarafından 1988’de yaptırılmıştır. Daha önce burada, yıkılmış olan eski tarihi caminin arsası üzerinde “Anadolu Saz evi” adındaki bir batakhane bulunmaktaydı. Maalesef Vakıflar idaresi bir cami arsasını böyle çirkin, münker ve iğrenç bir iş mekanı olarak kullanılmak üzere kiraya vermişti. Bazı gazetelerde yıllar boyu süren uyarıcı yayınlara ve halkın, “bırakın biz burayı da eskisi gibi bir cami yapalım” dilekçelerine, “burada bir camiye ihtiyaç yoktur” denilerek olumsuz karşılık verilmiştir.”[3]

*

atatc3bcrk-cami-m-kemal-cami-m-kemal-dc3b6neminde-kapatilan-camiler-merzifonlu-kara-mustafa-pasa-cami-chp-cami-inc3b6nc3bc-cami

[3] ve [4] no’lu dipnotlarla alakalı… Merzifoni Kara Musafa Paşa camii ve üzerinde “Saz Salonu” yazan levha…

***

1960’lı yıllarda yayınlanan “Bugün” gazetesinde bu cami ile alakalı şöyle bir haber yer alır:

“Bundan 60 sene evvel Sirkeci’de bulunan “Vezir Camii”nin yerinde şimdi bir saz evi vardır.

O zamanlar büyük bir yangın geçiren bu cami daha sonra bir şahıs tarafından alınarak önceleri “Bir çay bahçesi” haline getirilmiştir. Bugün ise “Saz” adı altında içinde çılgınca alem yapılmakta, içki içilip, kadın oynatılmaktadır.

Yarım asır evvel bir ibadethane, sonraları bir çay bahçesi, bugün ise “Saz evi” adı altında işletilen bu yeri, yeni sahipleri bir süre evvel Vakıflar Müdürlüğünden satın almışlardır.

Burada çalışan konsomatris ve kaldırım yosmaları gece yarısından sonra Polis camiasına çok yakın bir mesafede icra-yı sanat ve fuhşiyat etmektedir.”[4]

*

atatc3bcrkc3bcn-yiktigi-camiler-m-kemalin-yiktigi-camiler-tek-parti-camiler-inc3b6nc3bc-camiler-chp-camiler-satilan-camiler-2

CHP binası olarak kullanılan Camiler… CHP ocağı yapılan caminin tepesine “Altı Ok” koydular…

***

1953 yılına gelindiğinde dahi 543 caminin kirada olduğu, bunların bir kısmının CHP teşkilatlarına kiralandığı ve zaman zaman içerisinde düğünler, sazlar ve eğlenceler yapıldığı Meclis tutanaklarına geçmiştir. Yine aynı tutanaklarda bazı camilerde balıkçıların yatıp kalktığı, balıkların da orada muhafaza edildiği, bazı camilerde ise debagat işleri ve fuhuş icra edildiği yazmaktadır.[5]

*

atatc3bcrk-cami-satti-mi-inc3b6nc3bcnc3bcn-sattigi-camiler-m-kemalin-sattigi-camiler-chpnin-sattigi-camiler-sinan-meydana-meclis-tutanagi-1

[5] no’lu dipnotta bahsi geçen Meclis tutanağı…

***

atatc3bcrk-cami-satti-mi-inc3b6nc3bcnc3bcn-sattigi-camiler-m-kemalin-sattigi-camiler-chpnin-sattigi-camiler-sinan-meydana-cevap-meclis-tutanagi.jpg

[6] no’lu dipnotta bahsi geçen Meclis tutanağı…

***

Başka bir tutanakta Gedik Mescidi’nin Kızılay’da hububat ambarı, bir Ermeni’ye kiralanan Helvacılar Mescidi’nin ise ahır olarak kullanıldığı yazar. Aynı tutanakta Hacıkoca Mescidi’nin ve Istanbul’da Beylerbeyi Camii muvakkithanesinin CHP tarafından işgal edildiği belirtilir.[6]

*

atatc3bcrk-cami-satti-mi-inc3b6nc3bcnc3bcn-sattigi-camiler-m-kemalin-sattigi-camiler-chpnin-sattigi-camiler-sinan-meydana-cevap.jpg

Satılan bazı Camilerin fiyat listesi…

***

Bu mevzuda daha fazla malumat için şu yazımıza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.com/2016/02/04/ataturk-doneminde-satilan-ve-ahir-yapilan-camiler-sinan-meydana-cevap/

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Ayasofya’yı M. Kemal’in kapattığını belgelerle ispatladık:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/28/ayasofya-camiini-ataturk-mu-kapatti-ataturkun-imzasi-sahte-mi/

[2] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, 28. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, Istanbul 2010, cild 1, sayfa 201.

[3] Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, Tarih ve Ibret Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 251-253.

[4] Haber için bakınız; Bugün gazetesi, 9 Aralık 1967, sayı 357.

[5] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 9, Cild 22, Içtima 76, 4 Mayıs 1953, sayfa 7.

[6] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 9, Cild 18, Içtima 45, 23 Şubat 1952, sayfa 595.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*