Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli eseri mutlaka okunmalıdır…

***

Monarşileri cumhuriyete çeviren darbelerde, hânedanlar hep sıkıntı çekmiştir. Ancak hiçbiri, Osmanlı hânedanı kadar çekmemiştir. Dehşetli bir ihtilâlin yaşandığı Fransa’da bile, kraliyet ailesine bu kadar ağır bir muamele yapılmamış; Kral XVI. Louis ve zevcesi Marie Antoinette, Avusturya’dan yardım isteyip kaçmaya teşebbüs ettikleri için idam edilmişlerdir. Rusya’da Bolşevik Ihtilâli üzerine, antikomünistler mukavemet etmiş; kurdukları Beyaz Ordu, Çar’ın hapis tutulduğu Urallara yaklaşınca, paniğe kapılan Bolşevikler, Çar II. Nikola ve 6 kişilik ailesini hunharca katletmişlerdir. Bununla beraber Romanovların diğer ferdleri, katliama uğramamıştır. Üstelik Rusya’da kurulan yeni rejim, demokratik insan haklarını tanımayan ve aristokratlara tolerans göstermesi beklenmeyen komünist bir rejimdir. Üstelik bir de Osmanlı hânedanından, Çar ailesi gibi katliâma tâbi tutulmadıkları için âdeta yeni rejime minnettar olmaları beklenmiştir. Halbuki Osmanlılar, fethettikleri beldelerin hânedanlarını ya yerinde idareci olarak bırakmış; ya da müslüman olmuşlarsa yüksek devlet hizmetlerinde istihdam etmiştir.

Yılmaz Öztuna diyor ki: “Iki büyük dünya savaşı sonunda Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedanı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler, Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı. Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof’lar hariç, hiçbir hânedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı. Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hânedanlarından bile büyük… Ertuğrul Gazi’den (1191-1281), Ikinci Abdülhamid’e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halifelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı.” (Türkiye Gazetesi, 19 Temmuz 2010)

Yakın dünya tarihinde monarşilere karşı tertiplenen ve muvaffak olan darbelerde, hükümran ailenin bir veya birkaç ferdi, ya memleketi terk etmiş ya da varlığı yeni rejimi tehdit edeceğinden sınır dışı olunmuştur. Ancak bunlardan hiçbirinde, hânedanın Osmanlılar gibi topyekûn sürüldüğü ve mallarına el konulduğu vâki değildir. Portekiz, Ispanya, Italya, Bulgaristan, Romanya, Sırbıstan ve Yunanistan’da monarşi darbe ile yıkıldığı zaman, yalnızca hükümdar ailesi yurt dışına çıkmış; mallarına dokunulmamıştır. Üzerlerinden geçen komünizm silindiri kalktıktan sonra, Rusya ve eski Demirperde memleketleri, monarşiyi geri getirmemiş, ama kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etmişlerdir. Ispanya’da monarşi tekrar kurulmuştur. Yeltsin, itibarını iade ettiği çar ailesine tantanalı bir de cenaze merasimi tertiplemiştir.

I. Cihan Harbi’nden sonra tahtını kaybeden Almanya Kayzeri Wilhelm ve Avusturya Imparatoru Karl, yalnızca aileleri ile beraber kendi istekleriyle memleketi terk ettiler. Tahttan resmen feragat etmedikleri için de dönmediler. Taht iddiası bulunmayan hânedan mensupları, her ikisinde de memleketlerine dönebildi ve mallarına oturabildi. Geride kalan hânedan mensuplarına ilişilmediği gibi, mallarına da tasarrufta devam ettiler. Almanya ve Avusturya, çok az bir zaman sonra kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etti. Kayzer, mallarına daha 1920’lerde kavuştu. Iran’da Pehlevî darbesi, Kaçar hânedanından, şahın da bulunduğu dört kişiyi sürgüne yolladı. Nâsır bile, zenginlikleri dillere destan Kavalalı hânedanın mallarını kısmen müsâdere etmiş; ama hiçbirini vatanından sürmemiştir. Osmanlı hânedanının sürgünü, Bolşevik tarzından da ağır bir muamele olmuştur. Halife Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hânedanı, Yunan ordusuyla mücadeleyi topyekûn desteklemenin cezasını böyle görmüştür. Halbuki vatandaşlık, mukavele neticesi doğan bir alacak değil; şahsa sıkı sıkıya bağlı bir insan hakkıdır. Dolayısıyla isyan gibi muhik [haklı] bir sebep olmaksızın tek taraflı kaldırılması mümkün değildir. XVI. asırda Floransa’da yaşamış siyaset adamı ve filozof Machiavelli, bir memlekette hâkimiyet kurmak isteyen kimseye, önceki hânedanı tümüyle ortadan kaldırmayı tavsiye eder. Ankara, postmodern bir şekilde, hânedanı ortadan kaldırmamış; ama kaldırmaktan beter etmiştir.

.

**********

.

KAYNAK:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 81-83.

.

Saltanat muhafaza edilebilir miydi?

Saltanat muhafaza edilebilir miydi? – Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ekrem bugra ekinci

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci…

***

1922’de Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman parlamenter bir monarşi idi. Bir başka deyişle bir taçlı demokrasi idi. Bu demokrasi de 4 Mart 1925’teki ‘takrir-i sükûn kanunu’ ile kaldırılmıştır. Yani cumhuriyet idaresi, demokrasi getirmek şöyle dursun, olanı da götürmüştür. Avrupa’daki Ingiltere, Danimarka gibi taçlı demokrasilerin varlığı ve memlekete kazandırdığı istikrar nazara alınırsa, saltanat pekâlâ muhafaza edilebilir ve demokrasi geleneği de böylece devam edebilirdi. Anadolu’da yaşayan farklı din ve ırklara mensup imparatorluk bakiyesi halkların idaresi de daha kolaylaşırdı. Saltanat kaldırıldıktan sonra, hânedan reisi olan şehzâdelerin hemen hepsi bu makamı hakkıyla doldurabilecek şahsiyette idiler. (..) Bugün dünyanın en istikrarlı memleketleri, monarşi ile idare olunmaktadır. Ayrıca cumhuriyetle idare olunan memleketlerde, ezcümle Fransa’da kralcılar, bilhassa yaşattıkları an’aneleri ile güçlü bir gruptur ve siyasî bir parti etrafında teşkilatlanmıştır.[1] Türkiye’de ise saltanat ve hilâfet taraftarı olmak, anayasal bir suçtur.

Hilâfet ve hânedan için çanlar, 1340/1924 Şubat ayındaki bütçe müzâkereleri sırasında çalmaya başladı. (..) Halbuki hilâfet ve halife, Ankara için potansiyel bir tehlike olmaktan çok uzaktı. (..) Halifelik, yeni rejim için değil, başta Ingiltere olmak üzere, Avrupa devletlerinin ve ekonomik güç mihraklarının kurduğu ‘yeni dünya düzeni’ için tehlike teşkil ediyordu. Ancak dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip Ingiltere, XIX. asırdaki politikasını, halifeliğin nüfuzunun azaltılması ve kaldırılması üzerine kurmuştu. Ekim 1923’e kadar Istanbul’u boşaltmayan Ingiltere, halifeliğin kaldırılması hususunda da Ankara’ya baskı yapmayı ihmal etmedi.

Nihayet beklenen oldu. Öteden beri halifeliğin kaldırılmasını isteyen ve bunun için Lozan’da Ankara heyetini sıkıştıran Ingiltere, yeni bir teşebbüste bulundu. Hilâfet Komitesi adı altında Londra’nın kontrolünde çalışan bir heyetin lideri Seyyid Ali adında bir Şiî ile Sünnî halifeliği zaten kabul etmeyen Ismailiye mezhebinin lideri Ingiliz diplomat Ağa Han, Ankara’ya bir mektup yazarak, halifenin siyasî gücünün arttırılmasını istedi. Istanbul gazetelerinde neşredilen mektup, Ankara’nın istediği bahaneyi verdi. Halifeliğin, yabancıların Ankara’nın içişlerine karışma vesilesi hâsıl ettiği kanaatine varıldı. Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi 53 arkadaşının teklif ettiği 3 Mart 1340/1924 tarih ve 431 sayılı “Hilâfetin ilgâsına ve Hânedân-ı Osmânî’nin Türkiye Cumhuriyeti memâliki hâricine çıkarılmasına dair kanun” ile halifelik kaldırıldı. Halkın reaksiyonundan çekinen Ankara, bu kanuna dâhil ederek, hânedanı topyekûn sürgüne yolladı. Ingiliz parlamentosu, ancak bu kanunun kabulünden sonra Mayıs 1924’te Lozan Antlaşması’nı tasdik etti. Türkiye’de cumhuriyetin gerçek kuruluşu böylece mümkün olabildi.

***

[1] Fransa nüfusunun %10’u kararlı monarşist, %15’i monarşist sempatizanı, %50’si cumhuriyetçi ve %25’i ise ortada kabul edilir. Kralcıların ‘L’Aurore’ adlı bir gazeteleri vardır. ‘Le Figaro’ da kralcılara hitap eder. François Partuier, 1963’te Le Figaro’da çıkan bir yazısında, banknotların üzerine ve turistik tesislere verilmiş adlara bakarak, Fansızların zevkleri ve siyasî temâyülleri hakkında bir teşhis ortaya koymaya çalışmıştır. Fransa’nın çeşitli köşelerindeki tanınmış lokantaların tabelalarına ve buralarda satılan şarapların etiketlerine bakınız. Çoğunda kralların, eski rejim idarecilerinin veya şatoların adlarını göreceksiniz. Cumhuriyet uğruna mücadele etmiş kahramanlardan bir tekinin hatırasını canlandıran bir ticaret unvanı ile belki karşılaşmayacaksınız. Hürriyetçilerin ve devrimcilerin adları, yalnız okul ve sokak levhalarında yer almaktadır. Dünyaca meşhur ‘Bordeaux’ şaraplarında bile, bölgenin coğrafî ve tarihî hususiyetleriyle alâkalı olduğu halde, ‘Girondins’ diye bir markaya rastlamazsınız. (Girondins, Fransız Ihtilâli’nde ismini Bordeaux şehrinin ‘Gironde’ bölgesinden almış bir siyasî gruptur.) Fransızlar, zevkle karınlarını doyurmak istedikleri vakit, monarşi devrinin hatıralarını yaşatırmış gibi görünen yerleri tercih etmektedirler. Ya buralardaki masraflarını hangi paralarla ödemektedirler? Üzerinde Henri IV, Richelieu ve Bonaparte gibi müstebit iktidar sahiplerinin yahut Molière ve Racine gibi krallık devri edebiyatçılarının yahut Victor Hugo gibi bir Napoléon hayranının resimleri bulunan franklarla… Niçin paraların üzerinde Danton, Clémenceau veya Foch gibi Fransa’yı kurtarmış bir cumhuriyetçinin resmi yoktur ve neden Fransa’da buna itiraz eden tek kişi çıkmamıştır? Sebebini açıklayayım: Ihtilâllerin hatırası, devrim heyecanlarının tazelenmesi ve cumhuriyetin sembolü, Fransızlara rahatlık ve emniyet hissi telkin etmemektedir.

.

**********

.

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 70-73.

***

TAVSIYE EDILEN KITAP:

Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli kitabı mutlaka okunmalıdır…

***

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

***

Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı 2

***

Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan Osmanlı Ailesinin Cileli Asrı

.

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

BT osmanli islam devleti osmanli devleti seriatla mi yönetiliyordu, osmanli seriat ile mi yönetiliyordu, osmanli seriat, osmanli devleti diktatörlük müydü, padisah diktatör müydü, osmanli laik miydi

***

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmişti. Bugün de klasik fıkıh terminolojisine sahip bulunmayan bazılarının Osmanlı Devletindeki tatbikatı sathî değerlendirerek benzeri neticelere vardığı müşahede edilmektedir. Şu halde şer’î bir devletten söz edebilmek için hangi kriterler lâzım geldiği ve Osmanlı Devleti’nin bunlara ne denli sahip olduğunun ortaya konulması icap etmektedir.

Devlet demek, hukuk demektir. Zira devlet, haklı ile haksızın arasını ayırmak, mazlumun hakkını zâlimden almak üzere vardır. ‘Hakk’ın çokluk hâlinin ‘hukuk’ olması boşuna değildir. Hemen her semâvî din, inanç ve ibâdetler yanında, hukuk kaideleri de getirmiştir. İslâmiyet, daha başından itibaren bir devlete sahip oldu. İslâm hukuku, bu devletin himayesinde doğdu ve inkişaf etti. Klasik İslâm kaynaklarında, bu hukukun hâkim olduğu beldelere dârülislâm veya şimdiki tabirle ‘İslâm devleti’ veya -aman yanlış anlaşılmasın- ‘şer’î devlet’ deniyor.

Demek ki bir beldede İslâm hukuku hâkim ise, müslüman ve gayrımüslimler vatandaşlık şemsiyesi altında barış içinde yaşayabiliyorlar ise, orası İslâm devletidir. Şer’î devlet, müslüman ve gayrımüslimlerin, can, mal ve din hürriyetine sahip bulunduğu, hukuk sisteminin şer’î prensiplere dayandığı bir sistemdir. İsterse müslümanlar ekseriyette olmasın. Hatta emperyalistlerin işgal ettiği ve başına da gayrımüslim idareciler tayin ettiği müslüman beldeleri, şer’î hukukun tatbikatı devam ediyorsa, dârülislâm olarak kalır. Kur’an-ı kerim, aşağıda zikredileceği üzere, indirdiği hukuk kaideleriyle inanarak amel etmeyi iman ile bir tutar.

Türkler, Müslümanlığa girdiklerinden itibaren, kendilerini İslâm cemiyetinin içinde buldular ve burada câri hukuk sistemine tâbî oldular. İslâm dini, inanç ve ibâdet esasları yanında, önceki semâvî dinler gibi, hukukî hükümler de ihtivâ ediyordu. Türklerin Müslümanlığa girdikleri zamanlarda İslâm hukuku tekemmül etmiş ve tedvin olunmuştu (yazılı hâle getirilmişti). Müslüman Türk devletleri de, Abbasî Devleti modelini kabul ederek, burada hâkim hukukî, siyasî ve idarî gelenekleri benimseyip sürdürdüler. İslâm hukukunun boşluk bıraktığı hususlarda, bu hukuka aykırı olmayacak şekilde, kendi siyasî ve hukukî geleneklerini de tatbik ettiler. İslâmiyet’e uymayan âdetlerini de bıraktılar. Osmanlı Devleti de bu yoldan yürüyerek, dünya üzerinde hüküm sürdüğü altı asır boyunca, İslâm hukukunu bütünüyle tatbik etme iddiasında oldu.

Bazı yazarlar ve tarihçiler, Osmanlı hukuku denildiğinde, İslâm hukukunun bir versiyonunun anlaşılmasını yanlış bir ön kabul olarak değerlendirmişler; Osmanlı Devletinde İslâm hukukunun ancak sınırlı ve kısmî bir yürürlüğünün olduğunu, geniş bir sahada örf kuralları ile padişah emirnâmelerinin tatbik edildiğini; hatta şer’î hukukun en çok şeklî hukuku ifade ettiğini, bir başka deyişle şeklen yürürlükte olduğunu; Osmanlıların pek çok hususta şer’î hukuka aykırı hükümler kabul etmek zorunda kaldığını söylemişlerdir. Bunun neticesi olarak da Osmanlı Devleti’nin aslında bir İslâm devleti olmaktan çok, kısmen de olsa laik esaslara dayandığını iddia etmişlerdir. Bu yazarlar ekseriya arazi rejimi, devşirme sistemi, şehzâde idamları, muamele satışı, irsadî vakıf sistemi gibi spesifik tatbikatları bu iddialarına misal göstermişlerdir. Böylece Osmanlı Devleti’nin klasik mânâda bir şer’î devlet sayılamayacağı hususunda bir paradigma meydana getirmişlerdir.

İslâm hukukunun aslî kaynaklarına ulaşamayan bu müelliflerin kanaatlerine iştirak etmek mümkün değildir. Şer’î hukuk, bazı sahalarda boşluk bırakmış ve bu sahalarda teşri (hüküm koyma) salâhiyetini hükümdara vermiştir. Hükümdar, İslâm hukukuna aykırı olmamak şartıyla, gerekirse mahallî örf ve âdetlerden de istifade ederek bir takım hukuk kâideleri koyabilir. Bunun misallerine de rastlanmaktadır. Nitekim İslâm hukuku, kim olursa olsun idarecilerin (emîrin) hukuka uygun emirlerine itaat edilmesi esasını koymuştur.

İslâm tarihi boyunca şer’î hukuk Müslüman devletlerde hep aslî sistem olarak tatbik edilmiştir. Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, İslâm hukuku referansları araştırılmış ve mesele fetvâya bağlanmadıkça icraata geçilmemiştir. Osmanlı Devleti de esas itibariyle İslâm hukukunun Hanefî tefsirini tatbik etmiş; ihtiyaç oldukça diğer sünnî mezheplerden, hatta bu mezheplerin zayıf kavillerinden istifade etmekte beis görmemiştir. Böylece her meselede İslâm hukukunun sınırları içinde hareket etmeye itina gösterilmiştir. Tanzimat’tan sonra, Avrupa kanunlarının iktibasında bile, bu metinler şerî hukukla mutâbık hâle getirilmeden ilan olunmamıştır.

Hükümet icraatında şer’î hukuka aykırılık bahis mevzuu olsa bile, bu istisnâî bir vaziyeti ifade eder. ‘İstisnalar kâideyi bozmaz’. Osmanlı otoritelerinin ‘Biz gerekirse şer’î hukuku bertaraf ederek hüküm koyarız’ şeklinde bir iddiası hiç olmamıştır. Siyasî pragmatizm başka şeydir, laiklik başka şeydir. Kanunnâmelere şer’î prensiplere aykırı hususların girmesine göz yumulmuş olabilir; hatta şer’î hukuk hükümlerinin tatbikinde ihmal gösterilmiş olabilir. Ancak İslâm inancına göre, “Ameller, imandan bir cüz değildir”. Yani günah işlemek, insanı dinden çıkarmaz. Nitekim son şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi diyor ki: Müslüman milletin hükûmeti, dinden infisâlini [ayrıldığını] ilân etmeksizin ahkâm-ı İslâmiyye hâricinde hareket ederse, günahkâr bir Müslüman gibi fısk irtikab etmiş [günah işlemiş] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar fâsıklardır” meâlindeki âyetin (Mâide: 47) şümulüne girer. Böyle olmayıp, dinin emir ve yasaklarına uymanın halka ait bir keyfiyet olduğu gerekçesiyle Ahkâm-ı İslâmiyyeyi ilgâya [kaldırmaya] kalkışırsa bu irtidad [dinden çıkma] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerdir” meâlindeki âyetin (Mâide: 44) şümulüne girer.

Evet, Osmanlı Devleti, Avrupa siyaset tarihi terminolojisi çerçevesinde bir teokrasi değildir. Çünki halîfe/padişah, her ne kadar ruhânî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; Papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları afvetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salâhiyetine de sahip değildir. İslâm-Osmanlı cemiyetinde ruhban [râhipler] sınıfı bulunmaz. Dinî âyinlerin mutlaka hükümdar veya din adamı tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur. Din adamlarını, aynı zamanda ilmiye sınıfı diye bilinen, kadılar [hâkimler], müftüler (hukuk müşavirleri) ve müderrisler (akademisyenler) teşkil eder. Osmanlı Devleti’ndeki bütün hukukî ihtilaflar, medrese mezunu din âlimi kâdılar önüne çıkarılır; İslâm bilginlerinin dinî kâideleri sistematize ettiği hukuk kitaplarına göre çözülür.

Osmanlılarda örfî hukuk hükümlerinin tedvin edildiği fermân ve kanunnâmeleri hazırlayan Divan-ı Hümâyun mensubu yüksek rütbeli nişancı, medrese mezunudur ve ilmiye sınıfındandır. Kendisine bu sebeple müfti-i kanun da denir. Ayrıca hazırlanan kanunnâmenin şer’î hukuka mutâbık (uygun) olup olmadığı hususunda da şeyhülislâmın fetvâsına müracaat edilir. Osmanlı arşivlerinde, padişah ve sadrâzam tarafından şeyhülislâmlıktan istenen çok sayıda fetvâ bulunmaktadır. Hukukî meselelerde fetvâ almanın mecburi olduğunu bildiren fermânlar da vardır. Zaman zaman şeyhülislâmlıkta kanunnâme metinlerinin tashih edildiği vâkidir. Böyle bir hataya şeyhülislâm Ebussuud Efendi ‘bu kaydı câhil kâtipler yazmış olsa gerek’ demiş ve “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Dine aykırı bir hüküm, padişah bile emretse, meşru olmaz] diyerek itiraz etmiştir. Fetvânın müeyyide gücü ve bağlayıcılığı yoktur. Uyulmadığı zaman kişiyi buna zorlayacak bir makam bulunmamaktadır. Ancak Osmanlı idarecileri, amme efkârı önünde meşruluk temelini muhafaza etmeye her zaman itina etmiştir. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, ‘Sul­tan Türk­le­re; Kur’an da sul­ta­na hükme­der’ demekten kendilerini alamamışlardır.

Yahudi asıllı Alman müsteşrik Joseph Schacht, devletin fiilî tatbikatını şer’î hukukun hükümlerine uygun tutma gayretinin en dikkate değer ve başarılı örneğinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya konduğunu söyler ve der ki: “Osmanlılar, adaletin tevziini tamamen şeriate dayandırmıştır. Hatta sivil idarenin en küçük birimini, kâdının salâhiyeti altındaki kazâ [ilçe] olarak kabul edip, mahallî polis şefi olan subaşıyı kâdının emrine vermişlerdir. Şeyhülislâm, devletin en yüksek memuriyetlerinden birisi hâline gelerek, devlet içersinde şer’î hukuka riayet edilmesini sağlamak ve kâdıların faaliyetlerini kontrol etmekle vazifelendirilmiştir. Her vesilede hükûmetçe yapılması düşünülen işlerin şeriata uygun olup olmadığı hususunda kendisine danışılmıştır”. Schacht son olarak, Osmanlı sultanlarının şer’î hukuka bağlılıkları ile temâyüz ettiklerini [öne çıktıklarını]; imparatorluktaki hukuk nizamının, çağdaş Avrupa’da hâkim olan hukuk düzeninden çok üstün olduğunu söyler.

Bir yandan padişah, diğer yandan ulemâ ve tüccar, her zaman şeriatın yanında yer almıştır. Bunun akılcı bir sebebi de vardır. Şeriat, idarecilerin güçlerini kötüye kullanmalarının önüne geçmek üzere yaratılmıştır. Şer’î hukukta, hak ve hürriyetler, bizzat teminat altına alınmış; ferdî münasebetler de net bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm ulemâsı, siyasî otoriteye karşı, kendine has bir sınıf şuuru içinde, şer’î prensiplerin taviz vermez muhafızı rolü oynamıştır. Osmanlılarda Batılılaşma devresi olarak adlandırılan Tanzimat devrindeki ıslahat dahi, şer’î hukuk prensiplerine riayet edilerek yapılmıştır. Bu ıslahatın başında Ahmed Cevdet Paşa gibi şer’î hukuka vukufu ve muhafazakâr tavırları ile tanınmış bir simânın bulunması dikkate değerdir. Hatta dinî hususlardaki lâkaytlıkları ile tanınan İttihatçıların bile, hükûmet icraatlarında şer’î hukuka uygun davranma endişesi taşıdıkları görülür.

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, bir yandan Osmanlı ailesinin Kureyşî olmadığı, dolayısıyla meşru halife sayılmayacağı propagandasını yaparken; öte yandan da Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmiştir. Arap memleketlerinde ilmî maksatlarda bulunduğum zamanlarda, bu telakkinin bazı kesimlerde az da olsa hâlâ yaşadığını müşahade etmiştim. Ancak buna da cevabı yine Arap uleması vermiş; Osmanlı Devleti’nin gerçek bir İslâm devleti olduğunu ispata dair kitaplar kaleme almışlardır. Mısırlı Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî (973/1565), Osmanlıların dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyet’in yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablüsî (1143/1731), “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (1304/1886), Osmanlıların İslâmiyet’e hizmetlerini anlatmak üzere müstakil bir eser kaleme almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden ve manevî keşifleriyle tanınan Muhyiddin Arabî’nin, “İnne aslaha’d-düveli ba‘de’s-sahâbeti ed-Devletü’l-Osmaniyye, Ve lâ inkırâza ilâ yevmi’l-hatmi ve’l-kıyâme” (Sahabeden sonra en sâlih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

İslâm dininin herkes tarafından duyulması demek olan i’lâ-i kelimetullah [Allah’ın adının yüceltilmesi] prensibi, Osmanlı Devleti’nin birinci misyonu olmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler Osmanlı Devleti’nin kısa bir zamanda büyüyüp dünyanın en güçlü devleti oluşunun arkasında, gazâ ruhunun yattığını söyler. Osmanlılar, nice Haçlı taarruzunu durdurarak müslüman âlemini büyük bâdirelerden korumuş; kurdukları güçlü maarif müesseseleriyle sayısız âlim yetiştirerek İslâmî ilimlerin inkişafını ve İslâm inancının saf bir şekilde günümüze intikalini temin etmişlerdir. “Sizden biriniz kötü bir şey gördüğünde eliyle, buna gücü yetmezse diliyle önlesin. Bu da mümkün olmazsa kalbiyle buğzetsin!” hadîs-i şerifini tefsir eden ulema, el ile emr-i maruf ve nehyi münker mükellefiyetinin hükümete ait olduğunu bildirmiş; Osmanlı idarecileri de, Müslümanların günlük hayatta dinî prensiplere uyup uymadığını kontrol ederek bu vazifeyi devletin sonuna kadar yerine getirmiştir. Meselâ alenen nakz-ı sıyam (açıkta oruç bozmak) Osmanlı ceza kanunlarında hep yer almış bir suçtur. Kadınların tesettüründen, mektep talebelerinin cemaatle namaza devamına kadar, müslümana alkollü içki satışından, kibrit kutuları üzerindeki mübarek resimlerin yerlere atılmasının men’ine kadar günlük hayatın her safhasında, müslümanların dinlerinin prensiplerine uymaları kolaylaştırılmış ve kontrol edilmiştir. Dinî kitaplar, zamanın muteber ilim adamlarından teşekkül eden maarif encümeninde tasdik edilmedikçe basılamamıştır.

Netice itibariyle Osmanlı Devleti, klasik ilmî terminolojiye göre tipik bir şer’î devlettir. Hatta bu kategoriye giren devletlerinin de sonuncusudur. Asr-ı Saadet ve hulefa-i râşidîn devrinden sonra, İslâm dininin olabildiğince kemal mertebede hüküm sürdüğü bir numunedir. Müslümanların siyasî hâkimiyetlerini kaybettiği XX. asır başlarından itibaren, dünyada hakiki mânâda bir şer’î devlet görülmemektedir. Ancak bazı müslüman devletler şer’î hukuku kısmen de olsa tatbik iddiasındadır.

.

KAYNAKÇA

.

Abdülvehhâb Şa’rânî, el-Uhûdü’l-Kübrâ, Kâhire 1308.

Adnan Koşum, Osmanlı Örfi Hukukunun İslam Hukukundaki Temelleri, Selçuk İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 17, Konya 2004, s. 145-160.

Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, İstanbul 1990.

Coşkun Üçok, Osmanlı Kanunnâmelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, C. III-1, III-2, IV-1, Y. 1946-1947.

Dahlân, ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye, Kâhire 1304.

Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku, İstanbul 2006

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 3.baskı, İstanbul 2013

Fadl Alevî Paşa, Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviye, 1313/1895; 1895.

Fuad Köprülü, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

Habib el-Ubeydî, Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm; İst. 1334/1915.

Häim Gerber, State, Society and Law in Islam-Ottoman Law in Comperative Perspective, New York 1994.

Halil Cin/Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, 2 C, 3.b, İstanbul 1996.

Halil İnalcık, “Şeriat ve Kanun, Din ve Devlet”, İslâmiyât I (1998), S. 4.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Türk Hukuk Hayatındaki Düalizm ve Şer’î Hukuktan Laik Hukuka Geçiş”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, İstanbul 1968.

Ignaz Goldziher, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, Kâhire 1317/1899.

James Lewis Farley, Turks and Christians: a solution of the Eastern question, London, 1876.

John Hobson: Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Trc. Esra Ermert, İstanbul 2007.

Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law, 2nd edition, Oxford 1966.

  1. Âkif Aydın, Osmanlı’da Hukuk, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Edt. Ekmeleddin İhsanoğlu, İstanbul 1994.

Mahmud Hamza Efendi, Bekâ-i Saltanat-ı Osmaniyye, Trc. Bereketzâde İsmail Hakkı, Derseadet 1332.

Mâverdî, Ebu’l-Hasen, el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 3.b, Kâhire 1393/1973.

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978.

Numan el-Âlûsî, Gâliyyetü’l-Mevâiz, Kâhire 1301-1329.

Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Muesseselerinin Şer’iliği Meselesi”, İÜHFM, c. XI, S. 3-4, İstanbul, 1945.

Ömer Lütfi Barkan, Kanunname, Maarif Vekâleti İslâm Ansiklopedisi

Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, İstanbul 1943.

Ömer Lütfi Barkan, Türkiyede Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi, Cumhuriyetin 50. Yılı Semineri, Ankara 1975.

Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Trc. Güzin Yalter, İstanbul 1971.

Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlmi ve’l-Âlem, Kâhire 1369.

Vasfi Raşid Seviğ, Fıkıh ve Medeni Kanun, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, Y.1951, S. 3-4.

***

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

http://www.beyaztarih.com/makale/osmanli-devleti-bir-islam-devleti-degil-miydi

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=623

.

Kemalist iftiralara cevaplar – 1

Kemalist iftiralara cevaplar – 1

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemalist iftiralara cevaplar kemalistlere cevap

Kemalist iftiralar…

***

Sosyal medyada “Cahiller için” başlığıyla birkaç maddeden ibaret ve fakat iftiralarla dolu bir yazı dolaşıyor. Burada “cahiller”den kasıt antikemalistler oluyor ama kimin cahil olduğunu aşağıda vereceğimiz cevaplardan sonra çok net bir şekilde göreceğiz. Aslında bu paçavraya cevap vermek bile zaman israfı, fakat bu mevzularda malumat sahibi olmayan insanların nasıl kandırılmak istendiğini göstermek boynumuzun borcudur.

Iddia:

Atatürk’ü koruma kanunu’nu çıkartan Menderes’di.

Cevap:

Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun CHP tarafından değil de Demokrat Parti’lilerce çıkartıldığının iddia edilmesinin altında yatan maksat gayet açık. Kemalistler bu iddiayla hem M. Kemal, hem de Yakın Tarihte meydana gelmiş olaylar hakkında hiçbir zaman ve şekilde örtbas edilmesi gereken bir şeylerin bulunmadığını söylemek istemektedirler.

Evet, Atatürk’ü Koruma Kanunu Demokrat partinin iktidarı döneminde çıktı. Demokrat partinin Genel Başkanı Adnan Menderes idi, fakat partinin kurucusu ve ilk Genel Başkanı Celal Bayar’dı. 1950’de Menderes Başbakan olurken, Bayar Cumhurbaşkanı oldu. Celal Bayar, M. Kemal’e çok yakın bir isimdi, tıpkı Inönü gibi. Dahası, M. Kemal’in son Başbakanı’ydı ve masondu. M. Kemal, Hindistan Müslümanları’nın Hilafet için gönderdikleri paranın 250 bin lirasını Bayar’a vererek Iş Bankası’nı kurdurtmuş ve onu bankaya Genel Müdür yapmıştı.[1] Işte bu kadar yakındı. Ayrıca Bayar, CHP’de Genel Başkan Vekili bile olmuştu. Zaten Demokrat Parti, CHP’nin içinden çıkanlar tarafından kuruldu. Üstelik Bayar partiyi kurarken Inönü ile görüşmüş ve ondan onay almıştı.[2] Nitekim DP’nin programı CHP’ninkinden farklı değildi.[3] Yani Bayar da Inönü gibi kemalist idi.

*

atatürk bayar, atatürk celal bayar, m. kemal celal bayar, inönü celal bayar, menderes celal bayar, atatürkü koruma kanunu celal bayar

Aynı yolun yolcuları: M. Kemal, Fevzi Çakmak, Celal Bayar ve Ismet Inönü…

***

Görüldüğü gibi M. Kemal, Bayar ve Inönü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır… Burada bilhassa Inönü-Bayar ilişkisi hakkında bir-iki delil daha sunmak fevkalade faydalı olacaktır.

Aşağıdaki genelgeden anladığımız kadarıyla, Ismet Inönü’nün 1937’de Başbakanlık vazifesinden ayrıldıktan sonra, bazı CHP ile Halkevleri binalarında asılı bulunan resimleri kaldırılmış… Bunun üzerine Inönü’nün yerine Başbakanlık görevine getirilen Celal Bayar, bir genelge yayınlar:

“Cumhuriyet Halk Partisi
Genel Sekreterliği
Ankara 18.12.1937

CHP Başkanlığı’na,
Halkevi Başkanlığı’na,
Umumi Müfettişlere,

Zata Mahsustur

Işgal ettiği makamlardan ziyade, yurduna ve ulusuna yaptığı hizmetlerle, inkılap ricalimiz arasına girmiş olan Ismet Inönü’nün, parti teşkilatı ve Halkevi binalarında resmine gösterilen hürmet ve itibarın, eskisi gibi devam etmesi tabiidir.

Bu resimlerin, yalnız mevki ve makam icabı asıldığı zahabı ile, indirilmiş olanları varsa, eski yerlerine konulması lüzumunu bildirir, sevgiler sunar ve başarılar dilerim.

CHP Genel Başkan Vekili
Celal Bayar.”[4]

M. Kemal’in ölümünden sonra kendisine Cumhurbaşkanlığı teklif edilen Bayar, bu teklifi reddetmiş ve Inönü’ye karşı olan siyasal girişimlere de karşı durmuştur.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Bayar’ın bu dönemdeki tutumu hakkında şunları yazıyor:

“Başvekil Bayar’ın bu tutumu, hem iktidar mücadelesinin sertleşmesini, hem de Inönü’ye karşı bir başka adayın çıkmasını önleyerek, Inönü’nün tek aday olarak seçilmesini kolaylaştırmıştır.”[5]

Daha sonraları Celal Bayar’ın Başbakanlık görevinden istifa etmesi üzerine, Cumhurbaşkanı Inönü, Bayar’a şu mektubu gönderecektir:

“Izmir mebusu Celal Bayar,

Büyük Millet Meclisi intihabının yenilenmesi ihtimali üzerine vuku bulan istifanız kabul olunmuştur.

Iktidar mevkiinde geçen hizmet zamanınızı takdirle yad ederek, size ve arkadaşlarınıza halis teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

Siyasi tarihimizin çetin bir devresini yüksek meziyetlerinizle iyi idare etmenizi milletimiz daima teşekkür ve takdir duyguları ile hatırlayacaktır. Hükumetin teşkiline Istanbul mebusu Dr. Refik Saydam memur edilmiştir.”

25.1.1939
Reisicumhur
Ismet Inönü[6]

Inönü, günlüğünde de Bayar’ı methediyor:

“Celal Bayar’a açık bir teşekkür mektubu yazdım. Atatürk’ün malul ve hasta zamanında, eğer onun yerinde fena bir adam olsa idi, memleket çok fenalıklar görürdü. Atatürk’ün hayat tehlikesi ve memleketin efkarı umumiyesindeki cereyanı gördükten sonra, kendisini fitne ve hırslara kaptırmamak ahlak ve zekasını göstermiştir. Eğer mali ve iktisadi anlayışını salim bir istikamete sevk etmek ümidim olsaydı, kendisini uzun müddet muhafaza edecektim. Bütün zevahire rağmen doğru bir adam olduğuna inanıyorum.”[7]

Büyük Millet Meclisi’nin Zabıt Kalemi’nde vazife görmüş; Milli Mücadele’nin gerçek tarihini hem yaşayan, hem de -Meclisin açık ve gizli celse zabıtlarını tutmak suretiyle- yazan Mahir Iz de Demokrat Parti kurucularının CHP’li olduğunu, zihniyetlerinin, görgülerinin, dünya görüşlerinin CHP’den çok farklı olmadığını belirtir ve Celal Bayar’ın zaman zaman Adnan Menderes’e müdahale ettiğini şu sözlerle ifade eder:

“(Adnan Menderes) Halkın büyük teveccühüne mazhar olmuştu. Herkes ‘Halk Adamı’ diye kul kurban oluyordu. Zaman zaman Celal Bayar’ın hükumete müdahaleleri olmasa, dışarıdan bakanlar, daha çok muvaffak olacağına inanıyorlardı. Adnan Menderes’in nutuklarının zaman zaman birbiriyle çelişmesi, bu müdahalenin tesiri altında idi.”[8]

Son olarak Ilber Ortaylı’nın M. Kemal-Inönü-Bayar üçlüsü hakkında yazdıklarına bakalım:

“…Atatürk her konuda, hem sırdaş olarak hem de başarı noktasında Celal Bayar’a itimad ediyor. Evet, Ismet Paşa Atatürk’ü sever, sonuçta hem silah hem dava arkadaşıdır ama Celal Bayar’da da müthiş bir Atatürk sevgisi olduğuna inanıyorum. Nitekim muhafazakar reyleri (oyları) alan bir devlet adamının, Türkiye’nin dönemdeki şartlarında Atatürk için ‘Seni sevmek bir milli ibadettir!’ demesi kolay bir iş değil.”[9]

Neticede yukarıda da ifade edildiği gibi, Celal Bayar da Inönü gibi kemalist idi. Dolayısıyla Koruma Kanunu kemalistler tarafından çıkarılmıştır. Burada CHP değil de DP’nin çıkarmış olması, kemalistlerin bu işte bir parmağının olmadığı manasına gelmez. Zira az evvel de tebârüz ettirdiğimiz gibi iki partinin kurucuları da üyeleri de ekseriyetle kemalist idi. Burada partiler farklı olsa da ideoloji aynıdır.

Madem bu arkadaşlar koruma kanununa ihtiyaç olmadığı kanaatindeler, o halde kanunun kaldırılması için meclise teklif verseler de samimiyetlerini görsek. Hem Koruma Kanunu’nu “Menderes” çıkardı diyeceksiniz, hem de bu kanuna dayanarak M. Kemal hakkında hakikatleri anlatanlara dava açacak ve küfür edeceksiniz… Bu arkadaşları dürüst olmaya davet ediyorum.

***

Iddia:

Başörtüyü yasaklayan Demirel’di.

Cevap:

Örtünmek M. Kemal döneminde yasaklanmıştı. Bu mevzuda uzunca bir yazı yayınlamıştık.[10]

***

Iddia:

En çok toprak kaybeden Sultan II. Abdülhamid idi. Kıbrıs ve 12 adalar Ingilizlere verildi.

Cevap:

Tarihlere dikkat… Sultan II. Abdülhamid Han “31 Ağustos 1876″da tahta geçti. Aradan çok geçmeden yani “1877”de ise 93 Harbi denilen Osmanlı-Rus harbi başladı. Sultan II. Abdülhamid’in karşı olmasına rağmen kemalistlerin iftihar ettikleri mason Mithat Paşa ve avenesinin ısrarlarıyla harbe girildi. Bu mason güruh, Sultan Abdülaziz’i katledip yerine kendileri gibi mason olan Beşinci Murad’ı Padişah yaptılar, fakat onun akli dengesini kaybetmesi üzerine Sultan II. Abdülhamid’i tahta geçirmek mecburiyetinde kaldılar. Yani o tarihte henüz ipler Sultan’ın elinde değildi. Dolayısıyla Osmanlı-Rus harbinin neticesinden sorumlu tutulamaz. Işte Kıbrıs meselesi Sultan’ın sorumlu olmadığı bu harbin neticesiyle alakalıdır.

Burada sözü Gazi Üniversitesi’nden Yavuz Güler’e bırakalım:

“Yeşilköy’e kadar ilerlemiş olan Rus kuvvetlerinden, Ingiltere Hükûmeti çıkarları açısından tedirgin olmuştur. Rusların Anadolu içlerine doğudan da saldırması ihtimalini gündeme getiren Ingiltere; Kars, Ardahan ve Batum’u işgal eden Rusların, Anadolu’daki gayrimüslimleri ve Suriye-Irak bölgesindeki ahaliyi Osmanlı Devletine karşı kışkırtabileceğini belirtmiştir. Böyle bir durumun Osmanlı Devleti’nin sonu olacağını Ingiltere Hükûmeti Osmanlı Devletine tebliğle bildirmiştir. Bu durum karşısında çözümün Türk-Ingiliz ittifakı olduğunu belirten Ingilizler, bunun karşılığında Osmanlı Hükûmetinden iki talepte bulunmuştur.

Ingilizlerin birinci talebi Asya’da bulunan Hıristiyan ve sair tebaanın hâlini ıslah için Osmanlının teminat vermesidir. Ikinci talep ise, Ingiltere’nin Rusları işgal ettikleri yerlerden çıkarmak ve Osmanlı topraklarını tecavüzden korumak taahhüdünü yerine getirebilmesi amacıyla Ingiltere’ye, Suriye veya Anadolu sahillerine yakın bir yerin verilmesidir. Ingiltere bu yerin Kıbrıs adası olduğunu Osmanlı Hükûmetine verdiği tebliğde belirtmiştir. Tebliğde; Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olacağını, vermekte olduğu vergiyi Osmanlı Hazinesine ödemeye devam edeceği, sadece askerî ve stratejik mülahazalarla Ingiltere tarafından kullanılacağı belirtilmiştir. Rusların işgal ettikleri yerlerden çekildikleri vakit Ingiltere’nin de Kıbrıs’tan çekileceği taahhüt edilmiştir.

Ancak durum Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşına girmesiyle değişti. Savaşın başlamasını müteakip 5 Kasım 1914 günü, Ingiltere Bakanlar Kurulu, hem Osmanlı Devletine resmen savaş ilânı hem de Kıbrıs’ı ilhak kararı almıştır.

Kabine toplantısında alınan kararda Osmanlı Devleti ile Ingiltere arasında başlayan savaş nedeniyle 1878 Antlaşmasının geçerliliği kalmadığı belirtilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Kıbrıs adası ilhak edilecek ve Majestelerinin mülkünün bir parçası haline gelecektir. Bu kararnâme, 1914 Kabinesinin Kıbrıs’ı ilhak kararı adını taşıyacaktır.’ Bu karar tek taraflı idi ve 1878 Antlaşmasına ve uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı bir karardı.”[11]

Osmanlı Devleti bu kararı tanımadı. Fakat kemalistlerin “kahramanları” M. Kemal ve Inönü, Lozan Antlaşmasıyla hukuka aykırı olan bu kararı tanıdılar.[12]

*

kemalistlere cevap, kemalist iftiralara cevap, lozan hezimeti, kibrisi lozanda kaybettik, lozan atatürk, kibris osmanli döneminde mi kaybedildi, kibris abdülhamid

Kemalist rejim Kıbrıs’ı Ingiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi:

“Türkiye, Britanya Hükumeti tarafından Kıbrıs’ın 5 teşrinisani 1914’de ilan olunan ilhakını tanıdığını beyan eder.”

***

Oniki Ada meselesine gelince… Oniki Ada, 1912’de Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine, Uşi Antlaşması gereğince “geçici” olarak Italya’ya verilmişti. Dolayısıyla adaların bize iadesi hukuki olarak güvence altına alınmıştı. Peki sonra ne oldu? Oniki Ada, yine kemalistlerin “kahramanları” M. Kemal ve Inönü tarafından Lozan masasında emperyalistlere peşkeş çekildi.[13]

Kaldı ki 1912’de Sultan II. Abdülhamid tahtta değildi. Sultan, 1909 yılında M. Kemal’in de mensubu olduğu mason güdümlü Ittihat ve Terakki Cemiyeti tarafından bir darbeyle tahttan indirilmiş ve idare bu cemiyetin eline geçmişti.

Eğer Kıbrıs ve Adaları Osmanlı döneminde kaybetmiş olsaydık, Lozan’da buradaki haklarımızdan feragat etmemiz istenmezdi. Bu iddiaları ortaya atanlar, kendi “kahramanlarının” hezimetlerini Osmanlı’ya yamamaktan vazgeçmelidirler.

*

oniki adayi osmanli döneminde mi kaybettik, oniki ada italya, oniki ada lozan, oniki ada m. kemal, oniki ada ismet inönü, 12 ada lozan, lozan maddeleri,

Kemalist rejim Adalar’ı Italya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi:

“Türkiye zirde tadat olunan adalar üzerindeki bilcümle hukuk ve müstenidatından Italya lehine feragat eder.”

***

Ayrıca harpte mağlup olup toprak kaybetmek utanılacak bir şey midir? Elbette mağlup olan taraf toprak kaybeder veya birtakım yaptırımlara maruz kalır. Mesele o değil… Asıl utanılacak olan şey, “yedi düveli yendik” naraları atanların “masa başında” vatan toprağını peşkeş çekmeleridir.

Madem yedi düveli yenip düşmanı kovdunuz, o halde Musul, Kerkük, Süleymaniye, Halep, Adalar, Batum, Batı Trakya vs. neden Lozan masasında kaybedildi? Böyle zafer mi olur? Kimse bizden vatan toprağını masa başında peşkeş çekenleri alkışlamamızı ve kahraman ilan etmemizi beklemesin.

***

Iddia:

Sultan Vahdeddin, tahtında kalmasına karşılık, Sevr anlaşmasını kabul etmişti.

Cevap:

Sultan Vahideddin Sevr’i kabul etmemiştir. Bu mevzuda uzunca bir yazı yayınlamıştık. Sultan Vahiddedin’in Sevr’i kabul ettiğini söyleyenler, Sultan’ın “antlaşmadaki” imzasını gösterebilmelidirler. Ama gösteremezler, çünkü yok. Iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir… Ispatlayamayan müfteridir. Bunlar müfteri… Bunlar slogan adamı.[14]

***

Iddia:

Türk ve Hintlilerden başka bir Müslüman toplum, Osmanlı hilafetini kabul etmiyordu.

Cevap:

Hilafet’i kabul eden Müslümanlar sadece Türk ve Hintlilerden ibaret değildi. Bunun bir kemalist palavrası olduğuna dair sitemizde yazılar yayınlamıştık.[15] Şayet bu iddia doğru olsa bile, ki değil, ne farkeder? Hilafet’i az sayıda müslüman kabul ediyor diye Halifeliğin kaldırılması mı gerekir? Ne yani, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin Peygamberliğini 7 milyar insan içinden yalnızca 1,5 milyar insan kabul ediyor diye haşa Islamiyet’i rafa mı kaldırmamız gerekiyor?

***

Iddia:

Said Nursi ve Şeyh Said, Ingilizler tarafından doğudaki vatandaşları kullanmak için kurulan “Kürt Teali Cemiyeti”ne mensuptular.

Cevap:

Şeyh Said’in, Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) üyesi olduğuna dair bugüne kadar hiçbir belge ortaya konulamamıştır. KTC’nin tespit edilebilen üyelerinin listesi bilinmektedir ve bu listede Şeyh Said’in ismi yoktur.[16]

Bu sloganzedelerin iddiasına göre adı geçen Cemiyeti Ingilizler kurdurtmuş!.. Bu arkadaşlar ya sahtekardır, ya da kandırıldıklarının farkına varamayacak kadar kendilerini kaybetmişler. Işte insanlarımız maalesef böyle aldatılıyor.

Mahmut Çetin, Itilaf güçlerinin, Ermeni ve Arapları öne çıkaran ve bazı yerleri onlara verme düşüncesi ile yaptıkları faaliyetlere karşı olarak, Istanbul hükümetinin ustaca bir manevra ile Kürdistan Teali Cemiyeti’ni kurdurarak, Kürt ve Zazaları aktif hale geçirdiğini belirtmektedir.[17]

Yani bu cemiyeti Osmanlı Hükumeti kurdurtmuştur.

Şimdi bu arkadaşlar “hadi canım sen de” deyip Yeşilçam’ın kötü adamı Erol Taş vari sinir bozucu kahkahalar atarken, biz başka bir delil daha sunalım…

Kemalist Tarık Zafer Tunaya bile, bu cemiyetin Tevfik Paşa hükümeti tarafından kurdurulduğunu belirtmektedir. Tunaya’ya göre, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin Itilaf devletlerince Ermeniler ve Araplar arasında paylaştırılması için çalışmalar yapılması üzerine, ilerde anlaşma yapılması daha kolay olduğu düşünülen Kürtlerin bu hususta çalışmalara girmesi hükümetçe istenmiş ve bunun sonucunda Kürdistan Teali Cemiyeti kurulmuştur.[18]

Ayrıca bu cemiyetin bütün üyeleri arasında fikir birliği olduğunu sanmak, herhalde kemalistlere mahsus bir düşüncenin ürünü olsa gerek. Bilakis, cemiyet içinde hizipleşme vardı. Bazı üyeler bağımsız bir Kürdistan taraftarı iken, bazıları buna karşıydı. Cemiyetin kurucularından Şeyh Abdülkadir bile belirli bir Türk taraftarlığı göstermektedir.

Şeyh Abdülkadir, 1919 yılında, “…Türklerin şu düşkün zamanında onlara darbe indirmekliğimiz Kürtlük şiarına yakışmaz…” diyerek Türklere karşı mücadele edilmesine karşı çıkmıştır.[19]

Cemiyet’te etkin rol oynayan Şükrü Mehmet Sebkan’ın daha sonraki dönemde yazdıklarına bakılırsa, ayrı bir Kürt devletinin kurulması, Kürt halkının gerçek menfaatleri yönünden bir felakettir.[20]

Prof. Robert Olson ise Cemiyet içindeki bir kısım Kürtler’in Pan-Islamist olduğunu ve bunların Ingiliz karşıtı faaliyetlerde bulunan Türk gruplarıyla işbirliği içinde çalıştıklarını yazmaktadır.[21]

Madem Kürt Teali Cemiyeti’ne üye olmak “hainlik” idi, o halde neden M. Kemal Meclis’te Said Nursi’ye “hoşgeldin” karşılaması yaptı? Neden ona ihtiram etti?[22]

*

sadi nursi hosamedi said nursi m. kemal, said nursi atatürk, said kurdi atatürk said kurdi m. kemal, bediüzzaman atatürk, bediüzzaman m. kemal said nursi kürt teali cemiyeti

***

sadi nursi hosamedi said nursi m. kemal, said nursi atatürk, said kurdi atatürk said kurdi m. kemal, bediüzzaman atatürk, bediüzzaman m. kemal said nursi kürt teali cemiyeti 2

[22] no’lu dipnot ile alakalı… Said Nursi 9 Kasım 1922 Perşembe günü Meclis’te alkışlarla karşılanıyor…

***

*

Iddia:

Iskilipli Atıf hoca M. Kemal’i kafir ilan etti, Fetva ile öldürülmesini istedi, Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne mensuptu.

Cevap:

Bu arkadaşlar önlerine ne gelirse onu okuyorlar galiba. Veya kendileri uyduruyorlar. Iskilipli Atıf hocanın Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olduğuna dair kayıt var mıdır? Kaldı ki, bu Cemiyete giren herkes “hain” mi oluyor?

Bakın, Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, “Iki Devrin Perde Arkası” adını taşıyan hatıralarında ne diyor:

“Istanbul’daki mahallât imamları, müderrisler, kürsü şeyhleri, Tarikat-i Bektaşiye babaları ve muhtelif turuk-i ilmiyeye mensup kimseler, zâhiren (görünüşte) Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne intisap etmiş (girmiş), fakat el altından bu cemiyeti baltalamağa var kuvvetleriyle mesailerini sarfetmişlerdi. Bu Ingiliz Muhibler Cemiyeti’nde pek çok kimseler vardı ki, bunlar, gizli teşkilâtımıza, millî cepheye hizmet etmekte ve başta Papas Fro olmak üzere bütün hâinleri aldatmakta idiler.”[23]

Iskilipli Atıf hocaya atılan bütün iftiraları şu yazımızda cevaplandırmıştık:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/08/iskilipli-atif-hoca-neden-idam-edildi-tum-iftiralara-cevaplar/

***

Iftiralarla dolu paçavrayı yayınlayan arkadaşlar şayet samimi iseler, nasıl aldatıldıklarını bu yazı vesilesiyle görmüş oldular… Sultan Vahideddin, Iskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said ve Said Nursi’ye attıkları iftiralardan dolayı tevbe etmelerini tavsiye ediyoruz. Aksi halde hesap gününde çok ama çok zor durumda kalacaklardır. Şayet samimi değiller ve yukarıdaki iftiraları kasten atmış iseler, merak etmesinler, Allah Teala’nın izniyle bütün yalan ve iftiralarını bir bir çürüteceğiz.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Celal Bayar’ın bankanın ilk Genel Müdürü olduğuna dair bakınız; Uygur Kocabaşoğlu, G. Sak, F. Erkal, S. Sönmez, Ö. Gökmen, N. Şeker, M. Uluğtekin, “Iş Bankası Tarihi”, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2001, sayfa 11-15.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[2] Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 112, 113.

[3] Feroz Ahmad, Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 16, 17.

[4] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 131.

[5] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 136.

Ahmet Emin Yalman da Bayar’ın bu tutumunu methediyor. Bakınız; Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1945-1971), cild 4, Rey Yayınları, Istanbul, sayfa 39, 40.

[6] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 144.

[7] Inönü’nün Hatıra Defteri’nden sayfalar. (Metin 11), Hürriyet gazetesi, 23 Ocak 1974.

Ayrıca bakınız;

Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 227.

[8] Mahir Iz, Yılların Izi, Irfan Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 334.

[9] Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı (1923-2023), 9. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 160.

[10] Örtünmenin M. Kemal döneminde yasaklandığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/

[11] Yavuz Güler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi” Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, cild 5, sayı 1, (2004), sayfa 102-104.

[12] Kemalist rejim Kıbrıs’ı Ingiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi.

[13] Kemalist rejim Adaları Italya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi.

Lozan Antlaşmasının Tenkidi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

[14] Sultan Vahideddin Sevr’i imzalamadı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/17/padisah-vahdettin-sevri-imzaladi-yalani/

[15] Hilafet ile alakalı Kemalist palavralara verdiğimiz cevap için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2015/08/23/hint-muslumanlari-ve-hilafet/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/04/hilafetin-kuvveti-yok-muydu-halifeligin-kuvveti-nufuzu-yoktu-cihad-i-ekber-tesirsizdi-diyenlere-cevap/

[16] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 39-45.

[17] Mahmut Çetin, Isyancı Bedirhan Bey’in Yaramaz Çocukları ve Bir Kardeşlik Poetikası Kart-Kurt Sesleri, Biyografi.net, Istanbul 2005, sayfa 40.

[18] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cild 2, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1986, sayfa 188, 189.

[19] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 190.

Ayrıca bakınız;

Naci Kutlay, Ittihat ve Terakki ve Kürtler, Beybun Yayınları, Ankara 1992, sayfa 330.

[20] Şükrü Mehmet Sekban, Kürt Sorunu, Kamer Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 28, 29.

Tafsilat için bakınız;

Yaşar Ertürk, Doğu Güneydoğu ve Musul Üçgeni (1918-1923) Büyük Oyunun Eski Perdesi, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Istanbul 2007, sayfa 162.

[21] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said Isyanı 1880-1925, (Tercüme: Bülent Peker-Nevzat Kıraç), Öz-Ge Yayınları, Ankara 1992, sayfa 47.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 24, Içtima 135, 9 Kasım 1922, sayfa 439.

[23] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/06/18/ingiliz-muhipler-cemiyetine-uye-olan-hocalar-hain-miydi/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı’da Yük Hayvanlarına Resmi Hafta Tatili

Osmanlı’da Yük Hayvanlarına Resmi Hafta Tatili

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

osmanli adaleti, eseklere tatil günü, eseklere bir tün tatil, yük hayvanlara tatil beygirlere tatil, osmanlida hayvan haklari, amerikada fil idam edildi fili astilar, vahdettin engin cumhuriyetin aynasi osmanli s

***

Bütün insanlığı hatta bütün canlıları batılı zalimlerin zulmünden kurtarmak ancak ve ancak bizim Osmanlı zihniyetine avdet etmemizle mümkündür. Bunu laf olsun torba dolsun maksadıyla söylemediğimizi tarihi hakikatler ispatlamaktadır.[1] Daha geçenlerde Eski Isveç Başbakanı Carl Bildt, “Osmanlı Mozaiğinin Korunması” başlıklı bir makale kaleme aldı ve kısaca “Osmanlı gitti huzur bitti” dedi.[2]

Günümüzde insanlara bile verilmeyen değeri, o zamanlar Avrupa’nın “barbar” dediği Osmanlı Devleti hayvanlara veriyordu.

Nitekim Nermin Taylan, “Osmanlı’da Yasaklar” adlı kitabında Osmanlı Devleti’nde Cuma günleri eşeklere yük yükleme yasağı bulunduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Osmanlı Devleti’nde 1853 tarihine kadar halk odun, toprak ve tuğla nakletmekte eşekleri kullanırdı. Sultan Abdülmecid döneminde yayımlanan bir bildiride Cuma günü müminlerin bayramı olması münasebeti ile beygir ve eşeklerin Cuma günleri odun, toprak ve tuğla taşımasını yasaklamış, hatta yine aynı günlerde beygir ve eşeklerin harici işlerde kullanılması ve hatta binilmesi bile yasak edilmişti.”[3]

Prof. Dr. Vahdettin Engin ise bu mevzuda daha tafsilatlı malumat vermektedir:

“Osmanlı toplumunda hayvanlara iyi davranılması konusunda her zaman hassasiyet gösterilirdi. Bunun birçok örneği de mevcuttur. Daha 16. yüzyılda, yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi konusunda padişah fermanı çıktığını biliyoruz. Örneğin 1587 yılında, Sultan Üçüncü Murad’a ait bir fermanda bu konuya değiniliyor. Söz konusu fermanda padişah öncelikle, sahiplerinin hayvanları iyi beslemeleri gerektiğini vurguluyor. Daha sonra da bu hayvanlara tahammül edebileckleri ağırlıktan fazlasının yüklenmesini yasaklıyor.

Bu anlayış yüzyıllar boyunca devam etti. Nitekim 300 yıl sonra, 1856 yılında, yine benzer bir konunun dile getirilmiş olması bize bu hususu ispatlıyor. Osmanlı arşivlerinde yer alan bir belgede, yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için öteden beri uygulanmakta olan kurallar hayvan sahiplerine yeniden hatırlatılıyor. Belgenin tarihi 2 Ekim 1856. Belgede öncelikle, çok eskiden beri adet olduğu üzere beygir hamallarının Cuma günleri tatil yaptıkları vurgulanıyor. Bu suretle beygirler haftada bir gün dinlenmiş oluyor. Fakat kural bununla sınırlı değil. Sahiplerinin tatil günleri beygirleri binek amaçlı kullanabileceği düşüncesiyle, yine eskiden beri yürürlükte olan bir önlem daha geliştirilmişti. Tatil günlerinde sahiplerinin beygirlere binmemeleri için semerlerin üzerine demir çubuklar çaktırılırdı.

Bu kuralın uygulanması konusunda 1856 yılında bazı sıkıntıların yaşandığı anlaşılıyor. Yük beygirleri ile ekmek, sebze, kömür vs. nakliyatı yapan esnafın, hayvanların dinlendiği Cuma günleri de beygirlerini binek amaçlı kullandıkları tespit ediliyor. Bu durum eskiden beri uygulanan kurallara aykırı olunca, yetkililer harekete geçiyorlar. Konu ile ilgili müessese olarak Şehremaneti (Belediye) ile, esnaf birlikleri başkanlarına uyarıda bulunuluyor. Yük hayvanları haftanın altı günü çalışacak, bir gün ise dinlenecek. Dinlenme gününde hayvanlara kesinlikle binilmeyecek. Aksi yönde hareket edilmemesi için görevli memurlar esnafları sürekli kontrol altında bulunduracaktı.

Aslında çok basit gibi görünen bu hadisenin, üzerinde biraz düşünüldüğünde çok önemli mesajlar içerdiği görülüyor. Hayvanlara gösterilen bu duyarlılığın, günümüzde dahi örnek alınacak bir davranış biçimi olduğunu kabul etmek gerekir.”

*

Belgenin metni:

“Saadetlü efendim hazretleri,

Beyana gerek olmadığı üzere, beygir hamallarının Cuma günleri tatil eylemeleri ve beygir sahiplerinin beygirlerin boş olduğu halde üzerlerine binmemek üzere semerleri üzerine demir çubuklar mıhlattırmaları eski adettendir. Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmeyerek Cuma günleri tatil edilmemekte ve sahipleri beygirleri yüklü olmadığı halde üzerlerine binerek bir takım çoluk çocuğu çiğnettirmektedirler. Bu hal layıksız bir şeydir ve asla caiz değildir. Bundan böyle bunların Cuma günleri tatil ederek semerleri üzerlerine dahi çivi mıhlattırmaları kati olarak sağlanmalıdır. Ayrıca, bu hususta beygir hamalları ile bu tür iş yapan diğer ekmek, sebze taşıyan esnafların kethüdalarına gerekli tebligatın yapılması ve esnafın devamlı kontrol altında bulundurulmasının Şehremaneti yetkililerine dahi ifade kılınmasının tarafınıza bildirilmesi Meclis-i Vâlâ’dan ifade olunmuş olmakla o yolda gereğinin yapılması hususunda tezkire yazıldı. 2 Ekim 1856.”[4]

*

osmanli adaleti, eseklere tatil günü, eseklere bir tün tatil, yük hayvanlara tatil beygirlere tatil, osmanlida hayvan haklari, amerikada fil idam edildi fili astilar,

ABD’de asılan Fil…

***

Osmanlı toplumunun hayvanlara merhamet göstermesinin başlıca âmili, kanaatimce Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetine uymaktaki hassasiyetti. Nitekim bir Hadis-i şerif’te Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin, açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deveye rastladığı zaman; “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’dan korkunuz. Onlara (binmeye) elverişli hallerinde bininiz ve (yenmeye) elverişli hallerinde onları yiyiniz,” buyurduğu rivayet edilmektedir.[5]

Başka bir Hadis-i şerif’te ise Enes b. Mâlik (radıyallahu anh)’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Biz (yolculukta) bir yere konakladığımız zaman, hayvanların yükü indirilmedikçe nafile na­maz kılmazdık.”[6]

Neticede Avrupa’da kedilerin yakıldığı[7] ve ABD’de 1916 yılında bir filin dahi idam edildiği[8] hatırlanacak olursa, Osmanlı’nın canlılara verdiği değer[9] daha iyi anlaşılacaktır. Fakat bizim “kahraman idarecilerimiz” bu muhteşem Medeniyetimizi muhafaza etmek yerine “Batılılaşmayı” tercih ettiler.

Böylece Atatürk büstüne zarar verdiği gerekçesiyle; bırakın “insanı”, Gülsüm adlı bir “ineğe” bile soruşturma açan bir zihniyet çıktı ortaya.[10] Düştüğümüz derekeyi artık görmemiz lazım.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Bu mevzuda şu yazılara bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/03/osmanlinin-sirri-neydi-ismail-colak/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/14/misirli-dr-fehmi-sinnavinin-kaleminden-osmanli-devletinin-adaleti/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

[2] Carl Bildt, Project Syndicate, “Preserving the Ottoman Mosaic”, 30.11.2015.

https://www.project-syndicate.org/commentary/syria-iraq-ottoman-legacy-by-carl-bildt-2015-11

[3] Nermin Taylan, Osmanlı’da Yasaklar, Ekim Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 38. Ayrıca bakınız;

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Sadâret Evrakı Mektubi Kalemi Nezâret ve Devâi, 77/55.

[4] Vahdettin Engin, Cumhuriyet’in Aynası Osmanlı, Yeditepe Yayınevi, 3. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 1-3.

[5] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. (2548).

[6] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. (2551).

[7] Avrupa’da kedilerin yakıldığına dair bakınız;

http://historyweird.com/1677-londoners-burn-live-cats-wicker-pope/

http://decodedpast.com/burning-times-women-cats-persecuted/13066

[8] ABD’de idam edilen filin hikayesi için bakınız;

http://www.dailymail.co.uk/news/article-2559840/The-town-hanged-elephant-A-chilling-photo-macabre-story-murder-revenge.html

[9] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin bu mevzuyla alakalı bir makalesi için bakınız;

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=557

[10] Hürriyet Gazetesi, “Büst kıran Gülsüm’e sürgün”, 13.5.2009.

http://www.hurriyet.com.tr/bust-kiran-gulsume-surgun-11635088

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Futbol diliyle Gerçek Tarih!

Futbol diliyle Gerçek Tarih!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

fatihin aslanlari galatasaray uefa kupasi istanbulun fethi hangi tarihte 1453

Galatasaraylı falan değiliz…

***

Gençlerin yakın tarihimizde cereyan eden hadiseleri daha iyi anlayabilmeleri için Osmanlı Devleti’nin durumunu günümüz futbolu üzerinden izah etmeye çalışmak istiyorum. Bir ülkede futbol seyredenlerin sayısı, kitap okuyanlardan fazla olduğu için meramımızı bu şekilde ifade etmeye çalışmamız asla yadırganmamalıdır.

Osmanlı Devleti’ni Uefa Kupası’nı kaldırmış olan Galatasaray takımına benzetebiliriz. Bildiğiniz gibi, Imparator Fatih’in aslanları Avrupa’da önüne gelen tüm takımları destansı bir şekilde mağlup etmiş ve Uefa Kupasını alarak zirveye çıkmıştı.

Galatasaray bu zaferi “takım oyunu” oynayarak elde etti. Eğer bir futbolcu “ben daha çok koşuyor ve mücadele ediyorum, ama Hagi benden fazla para kazanıyor” diyerek huzursuzluk çıkarmış olsaydı, elbette bu başarıya ulaşılamazdı. Eğer başka bir futbolcu “neden Hagi’ye serbest oynama hakkı tanınıyor da ben oyun sistemine bağlı kalmak zorundayım. Ben de Hagi’nin sahip olduğu özgürlüğü istiyorum” diyerek kafasına estiği şekilde oynasaydı, bu zaferler hayal olurdu. Hagi gibi takımı idare etme kabiliyeti olmayan, fakat karşı takımın ataklarını kesmede başarılı olan bir oyuncu, bencilce davranıp ve vazifesi olmadığı halde takımı idare etmeye kalkışsaydı, Galatasaraylılık ruhu yok olur ve kalesinde peş peşe goller yer ve takım dağılırdı. Fakat her şey bir düzen içinde yürüyünce, herkes Galatasaraylılık ruhuyla hareket edip kendi vazifesini yapınca başarı da kendiliğinden geliverdi.

Bu başarının üzerinden çok geçmeden Avrupa kulüpleri Galatasaray’ın oyuncularına göz dikmiş ve onların bir kısmını “kariyer” bir kısmını da “para ve daha iyi hayat şartlarıyla” ikna edip Galatasaray kulübünden koparmıştır. Böylece Galatasaray takımı parçalanmış ve eski gücünden eser kalmamıştır. Bu çözülüşe sebep olan en mühim hadise ise, evvela teknik direktörün takımın başından şu veya bu şekilde uzaklaştırılmasıydı.

Aynen bunun gibi Osmanlı Devleti de türkü, kürdü, arabı, arnavudu, boşnağı ve hatta ermenisiyle birlikte Avrupa’da fetihler gerçekleştiriyor, mazlumları zalimlerin elinden kurtarıyor ve koruyordu. Her şey mükemmel bir sistem ve ortak bir gayeye hizmet aşkıyla yürüyordu. Ta ki Avrupa’nın Osmanlı’da etnik kimlikleri kışkırtmasına ve onları “milliyetçilik” zehiriyle, “özgürlük” yalanlarıyla ve “maddiyat” ile kandırıp Osmanlılık ruhunu yok etmeye çalışmasına kadar. Avrupa’nın kara propagandası zamanla tesirini göstermiş ve Osmanlı’da çatlak sesler yükselmeye başlamıştı. Artık bazıları bencilce hareket edip sistemin dışına çıkmak ve farklı fonkisyonlar icra etmek hevesine kapılmıştı. Unutulmamalıdır ki, burada da çözülüşe sebebiyet veren en büyük faktör, devletin başı olan Sultan II. Abdülhamid’in Ittihat ve Terakki çetesi eliyle tahttan indirilmesiydi. Neticede herkes kafasına estiği gibi hareket etti ve ihanetlerle Osmanlı Devleti yıkıldı…

Peki Osmanlı’nın mirasçıları olarak bizler ecdadımız gibi tekrar zaferden zafere koşmak için ne yapmalıyız? Veya şöyle soralım; Galatasaray kulübü eski günlerine nasıl dönebilir? Bunun cevabı hiç şüphesiz “Galatasaraylılık ruhu”nu oyunculara tekrar aşılamak ve dirayetli, dik durup eğilmeyen, zorluklara göğüs geren ve işini çok iyi bilen geniş vizyonlu bir teknik direktörü “takımın başına” getirmek olacaktır.

Işte biz de bencillikten, kavmiyetçilikten sıyrılarak Osmanlılık ruhunu ve Ümmet şuurunu yeniden canlandırır, “Devletin başına” da bu değerlere sahip olan, dik durup eğilmeyen, bütün zorluklara göğüs geren, dünyaya meydan okuyabilen geniş vizyonlu bir lider getirir ve onu desteklersek Allah Teala’nın izniyle tekrar eskisi gibi zaferden zafere koşarız.

Futbol taraftarlarının her şartta takımlarına olan sadakat ve desteği gibi, Osmanlı aşıklarının da bu kutsal davaya ehemmiyet göstermeleri en büyük temennimizdir.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı Türkçesi’nin Kemalist Türkçe ve Ingilizce’ye üstünlüğü

Osmanlı Türkçesi’nin Kemalist Türkçe ve Ingilizce’ye üstünlüğü

*

***

Kadir Mısıroğlu, Osmanlı Türkçesi’nin uyduruk Kemalist Türkçe’ye ve uluslararası dil olan Ingilizceye üstünlüğünü misallerle anlatıyor.

*

 

Duyuru

Sosyal medyada, özellikle Facebook’ta “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla açılmış sayfalara rastlıyoruz. Halbuki Facebook’ta sadece

https://www.facebook.com/kadir.candarlioglu/

ve

https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu/?fref=ts

adlı sayfalar,

Twitter’da ise https://twitter.com/Tarih_ve_Din

adlı sayfa bize aiddir.

Diğerleriyle hiçbir alakamız yoktur. Bazı sayfalarda ise başka isim kullanılmakla beraber bizden izin alınmadan sitemizden yapılan “ç”alıntılar paylaşılmaktadır. Buna da rızamız yoktur.

.

M. Kemal Atatürk Tapınakçı mıydı? Kemalist Türkiye’yi Tapınakçılar mı kurdu?

M. Kemal Atatürk Tapınakçı mıydı? Kemalist Türkiye’yi Tapınakçılar mı kurdu?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi

***

Bu yazı, Mehmet Hasan Bulut tarafından kaleme alınan “Ingiliz Derviş – Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adlı hakikaten çok kıymetli eserin bir özetidir ve az da olsa biz de katkıda bulunmaya çalıştık. Yazıyı, daha çok kitap okumayı sevmeyenler veya buna vakit bulamayanlar için paylaşıyoruz. Ancak bu kitap mutlaka okunmalıdır. Hiç şüphesiz kitapta, burada paylaştıklarımızdan çok daha fazlasını bulacaksınız. Kitap iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısımda, Tapınak Şövalyeleri’nin ortaya çıkışı ve Haşhaşilerle olan münasebetleri akıcı bir üslupla anlatılıyor. Haşhaşilerin ortaya çıkışı hakkında ise şu malumat veriliyor:

“Şiilerden, Hz. Ali’nin torunlarından Ismail’i imam kabul edenler, Ismailî adını aldı. (..) Ismailîler, merkezi Kahire olmak üzere Fatımi Devleti’ni kurdular. Devletleri Kuzey Afrika, Sicilya, Arabistan’a yayıldı. Fatımilerin sekizinci halifesinden sonra Ismailîler iki kola ayrıldı. Bir kısmı, halifenin büyük oğlu Nizar’ı destekledi. Bunlara Nizârî dendi. Nizar’ı destekleyenlerden biri de Hasan Sabbah’dı. (..) Kendi inançlarını yayanlara, Ismailîler gibi ‘dâî’ dedi. Terörist olarak kullanacağı adamlarını ise ‘fedâî’ olarak adlandırdı. Haşhaşa alıştırdığı fedailerine yalancı cenneti vaad ederek kendi maksadları için kullandı.”

Kitapta, Kudüs’ü işgal eden Haçlıların burada yaklaşık iki yüz yıl sürecek Kudüs Krallığı’nı kurdukları, Haşhaşilerle yakınlaştıkları ve Haşhaşilere benzer bir teşkilat kurdukları anlatılıyor. Devamında Tapınak Şövalyeleri ile Şii Nizârî Ismailîlerin yani Haşhaşilerin ortak noktaları bir bir sıralanıyor.

*

Aubrey Herbert m. kemal atatürk tapinak sövalyeleri ingiliz casusu ingiliz ajani

Tapınakçı Aubrey Herbert yirmili yaşlarında…

***

Esasen bizi alakadar eden Tapınakçı Aubrey Herbert‘in hayatının anlatıldığı kitabın ikinci kısmıdır. Yazımıza evvela M. Kemal’in ön plana çıkmasında büyük rolü olan Ingiliz casusu Aubrey Herbert‘in ölümü üzerine arkadaşlarının onun hakkında yazdıklarıyla başlayalım…

Adını gizleyen bir şahıs “The Spectator” mecmuasında şöyle yazıyordu:

“O hakiki bir şövalyeydi, cesur ve asil, şefkatli ve nüktedan. Insan, onun yeni zaferlerin peşinden gittiğini düşünmeli ve böyle aziz bir hatıra bırakan birinin tamamen ölü olmadığı inancıyla kendini avutmalı.”[1]

Eton ve Balliol Koleji’nden arkadaşı Edward Cadogan da Aubrey’i anarken, onu tarihin tozlu sayfalarından fırlamış bir şövalyeye benzetiyordu:

“Aubrey normal bir insandan farklı bir tipti. Şövalyeliğin vücut bulmuş haliydi, sanırım bu yüzden yaşadığı zamanın ve mekanın dışında doğmuştu. Yine de tüm dünya tarihinde onun ruhunu hangi çağa ait olduğunu tespit etmek zor.”[2]

Istihbaratçı yazar John Buchan, Aubrey’in öldüğü hafta bir arkadaşına yazdığı mektupta onun Tapınakçı yönünden bahsediyordu; “Bu hafta Aubrey Herbert’in ölümü hasebiyle çok üzgünüm. Şövalyelik zamanlarından kalan en zevkli ve parlak kişiydi… Bir nevi Haçlı seferlerinden kalma – şimdiye kadar gördüğüm en çılgın cesaretle kibarlığın ve nezaketin en sıradışı kombinasyonuydu. ‘Yeşil Abalı’da Sandy’i ondan ilham aldım.”[3]

John Buchan’ın 1916’da yazdığı “Yeşil Abalı”, Richard Hannay adlı hayali bir Iskoç casusun maceralarını anlatan beş romanından ikincisiydi. Romanda paranormal, harikulade ve mistik hadiseler emperyalist bir havada işleniyordu.

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi aubrey herbertin mezari

Aubrey Herbert’in Ingiltere Somerset’te St. Nicholas Kilisesi’nde muhafaza edilen mezarı…

***

Idarecilere nasihatler veren kitabında, Machiavelli’ye göre tarihte iki çeşit idare şekli vardı; cumhuriyet ve monarşi. Her ikisinde de, cumhuriyette her ne kadar halk kendisinin idare ettiğini sansa da, idare halka dayalı değildi. Ipler yine hükümdarın ve “akıllı” kimselerin elindeydi.[4] Mühim olan işin neticesiydi, o neticeye varırken takip edilen yol değil. Kurnazlık yaparak insanları aldatan liderler, samimi liderlerden daha muvaffak olurlardı. Machiavelli şöyle tembihliyordu: “Aldatarak elde edebileceğin bir şeyi, asla güç kullanarak kazanmaya çalışma.”[5]

Machiavelli’nin bu kitabı yazarken örnek aldığı kişi, Cesare de Borgia’ydı. Cizvitlerin kurucularından Francisco de Borja ise onun torunuydu. Francisco sayesinde Cizvitler, Machilavelli’nin kitabına yazdığı bu siyaseti kendilerine rehber edindi. Asla açıktan güç kullanmayacaklar, hile ile düşmanlarını alt edeceklerdi. Hakiki hüviyetlerini ve maksadlarını saklayacak, yaptıkları yardımlar ve iyiliklerle halkın gözünü boyayacaklardı.

Machiavelli’ye göre, yeni işgal edilen toprakları kontrol altında tutmak için orada silahlı güçler bulundurmak çok masraflı bir işti; “Silahlı güçleri tutmaya kalkarsan, daha masraflı olduğu için devletin tüm gelirini bu yolda harcarsın. Öyle meblağlara varır ki, bu harcamada beş koyar bir alırsın. Asker göndermekle çok daha fazla zarar vermiş olursun, çünkü askerin yer değiştirmekten kaynaklanan ev meselesi herkesi huzursuz eder ve herkes sana düşman kesilir. Kendi evlerinde yenik düşenler zararlı düşmanlardır.”[6]

Machiavelli haklıydı, mesela 19. yüzyılın ilk yarısında, bir Ingiliz askerini alıp Hindistan’da tutmanın maliyeti 100 sterlini buluyordu. Bu yüzden Britanya yılda 1 milyon sterlinden daha fazla zarar ediyordu.[7] Öyleyse Tapınakçılar öyle bir yol bulmalılardı ki hem müstemlekelerin idari ve askeri masraflarından kurtulmalı, hem de oranın ticaretini ve kaynaklarını kontrol etmeliydiler.

Tapınakçılar, dahiyane ve tam Machiavelli’ye göre bir strateji geliştirdiler. Hitler’in tabiriyle, “efendilik ederken yerlilerin takılan gemin farkına varmayacağı bir ustalıkla dizgini hafif tutma sanatını”[8] keşfettiler; dünyaya milliyetçiliği yayacaklardı. Alman’dan daha Alman, Rus’dan daha Rus, Türk’ten daha Türk olacaklardı. Böylece bünyelerinde farklı milletleri yaşatan, dünya üzerindeki tüm mevcut imparatorluklar dağılacaktı. Sonra milliyetçi mason liderler çıkartacak, onları kendilerine karşı bir “Istiklal savaşı” veriyormuş gibi gösterecek ve böylece mason kardeşlerini o memlekette lider ve kahraman yaparak çekileceklerdi. Halk istiklalini kazandığı için sevinirken, bu kardeşleri, yaptığı ticari ve siyasi anlaşmalarla onlara o memleketin zenginliklerini sunacaktı.

Tapınakçıların kuracakları yeni devletin rejimi mümkünse meşruti ve ardından cumhuriyet olmalıydı. Çünkü monarşide monark, yani kral veya sultan, zenginlik bir güç olduğu için, memlekette kendisinden daha zengin bir kimse olsun istemiyordu. Aksi takdirde, yeterince parası olan bir kimsenin kendi ordusunu kurması ve sultanı tehdit etmesi mümkündü. (Bu da devletin bekasına ciddi bir tehdit oluşturur.) Ayrıca kral, bankerlerden borç bile alsa, makamını onlara borçlu olmadığı için zenginlerin taleplerini çoğu zaman yerine getirmiyordu. Hatta canını fazla sıkarlarsa, zamanında Tapınak Şövalyelerinin başına geldiği gibi onları ortadan kaldırıveriyordu. Halbuki cumhuriyette, ikdidara gelmek isteyen kimse, finansmana ihtiyaç duyduğundan onlara yanaşacak ve seçildiği takdirde onların taleplerini yerine getirmek mecburiyetinde kalacaktı. Getirmezse ortadan kaldırılan bu sefer zenginler değil, iktidardaki kimse olacaktı. Machiavelli’nin dediği gibi asıl güç “akıllı” kimseleirn elinde olacak, fakat halk devleti kendilerinin idare ettiğini düşünecekti. Bu yüzden cumhuriyet, büyük sermaye sahipleri için en ideal rejimdi.

Tapınakçılar bu stratejiyi ilk olarak kendi müstemlekeleri olan Yeni Dünya üzerinde, yani Amerika’da tatbik etmeye karar verdiler. Ingiliz masonluğu 1720’lerde Amerika’ya geçti. 1733’te Boston’da St. John’s Locası kuruldu. Loca, Ingiltere’nin Amerika’daki masonik ayağı oldu.[9] Bunu diğer kolonilerde farklı localar takip etti. 1773’te masonların organize ettiği ve “Boston Çay Partisi” olarak tarihe geçen hadise yaşandı. Yani, Britanya’dan gönderilen bir gemide bulunan 10.000 sterlin değerindeki çay, Amerika’da, bir grup adam tarafından Britanya’nın koyduğu vergileri protesto etmek için Boston limanına boşaltıldı. Bu hadise, bugün Amerikalıların çoğunun düşündüğü gibi, Britanya’nın koyduğu yüksek vergiden dolayı kızan yerli tüketiciler tarafından gerçekleştirilmemişti. Britanya vergide indirim yaptığından çay aslında çok ucuzdu ve hadiseyi gerçekleştirenler de bu işten zararlı çıkan zengin kaçakçılardı.

Izmir’in Yunanlılar tarafından işgali gibi, Amerika’da milliyetçi duyguları ateşleyen bu çay partisinin ardından Yeni Dünya’daki koloniler birleşti ve Ingiltere’ye karşı Amerikan “Istiklal Savaşı” başladı. Tarih profesörü Niall Ferguson savaştaki tezattan şöyle bahsediyordu;

“Bu savaş, Amerikalıların benlik anlayışının özünü oluşturur: Kötü bir imparatorluğa karşı hürriyet uğruna mücadele fikri ülkenin meydana geliş efsanesidir. Ama Ingiliz hakimiyetine başkaldıranların aslında Britanya’nın bütün koloni uyrukları içinde en hali vakti yerinde sınıf olması, Amerikan Ihtilali’nin büyük tezadıdır.”[10]

Atılan onca “hürriyet” ve “istiklal” naralarına rağmen, milliyetçilik numarasına aldanmayan kolonici çoktu. Ingiliz Kuzey Amerikası’ndaki beyazların takriben beşte biri, amiyane tabirle, gaza gelmemiş ve harp esnasında Britanya’ya sadık kalmıştı.[11] Yine de Tapınakçıların taktiği işe yaramıştı. “Istiklal Harbi”nin neticesinde ortaya “Amerikalı” diye bir millet çıkmıştı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Benjamin Franklin ve George Wasington gibi kurucu babalarının hepsi Londra’ya bağlı masondu.[12]

Hem M. Kemal, “Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln’ün hayat ve eserlerinden ilham aldım” dememiş miydi?[13]

Istiklal Harbi ve bunu desteklemek için ardısıra yapılan birkaç ufak savaş, Ingiltere ve Amerika arasındaki ilk ve son savaşlar oldu. Amerika’da tatbik edilen bu formül tutmuş, Fransız Ihtilalinden on üç sene evvel, ortaya masonik ve ticari bağlarla “Ingiltere’ye bağlı” ama “Istiklalini” kazanmış yeni bir devlet çıkmıştı.

Yeni Türkiye’nin kuruluşunda en büyük pay sahibi olan Tapınakçı Aubrey Herbert’in büyük büyük dedesi William Herbert, Gallerli şövalye William ap Thomas’ın torunuydu. William, 1551’de Ingiltere Kralı VI. Edward tarafından I. Pembroke Kontu ilan edildi. Tapınakçı’ydı ve Gül-Haç mezhebinin ileri gelenlerindendi.[14]

Sekizinci Pembroke Kontu’nun torununa, Kral VI. Edward tarafından “Carnavon Kontu” ünvanı verildi. Onun torunu olan Üçüncü Carnavon Kontu Henry Herbert, Aubrey Herbert’in dedesi ve ona en çok benzeyen kişiydi. Ihtilalci, romantik ve eksantrik bir karakterdi. Fransa’da, Italya’da, Ispanya’da, kısaca Avrupa’da nerede bir ihtilal varsa Carnarvon Kontu oradaydı.

M. Kemal gibi büyük bir ihtilalci ve cumhuriyetçi bir mason olan, Genç Italya hareketinin kurucusu Mazzini ve General Garibaldi, onun adamlarıydı.

Tapınakçı Aubrey Herbert’in karakterini aldığı dedesi, Italya’da Genç Italyanların dostuydu. Torunu da aynı modele göre kurulan Genç Türklerin dostu olmalıydı. Neticede o da ataları gibi bir masondu.[15] Bu yüzden Aubrey, Selanik’teki Genç Türklerle tanıştı.

Dünya Siyonist Organizasyonu’nun gayriresmi Türkiye temsilcisi olan Victor Jacobson (1869-1935) da  1906’da Anglo-Palestine Company (Ingiliz-Filistin Bankası) Beyrut ofisinin müdürü oldu ve 1908’de bu bankanın Istanbul’da açılan ve Anglo-Levantine Banking Company adını kullanan şubesinin başına geçti. Fransız Courrier d’Orient gazetesini alıp adını değiştirerek ‘Jeune Turc’ (Genç Türk) yaptı. Gazetenin editörü Vladimir Jabotinsky oldu. Bu gazete vasıtasıyla Genç Türkler arasında Türkçülük ve milliyetçilik fikirleri yaydı.[16]

Aubrey Herbert Arnavutluğun kuruluşunda da aktif rol aldı. Nitekim Arnavutlukta uğradığı bir kasabada halk tarafından, “Çok yaşa Arnavutluk! Çok yaşa Herbert! Çok yaşa Ingiltere!” tezahüratlarıyla karşılandı.[17]

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi

Aubrey Herbert Portofino’da…

***

Meşhur Ingiliz casusu Lawrence, Kahire’den ailesine yazdığı 12 Şubat 1915 tarihli mektupta Aubrey’i şöyle tarif ediyordu:

“Sonra Aubrey Herbert var, şaka gibi; fakat çok iyi biri. Okuyamayacak ve birini fark edemeyecek kadar miyop. Türkçe’yi iyi konuşuyor, ayrıca Arnavutça, Fransızca, Italyanca, Arapça ve Almanca biliyor… Bir zamanlar Balkan Birliği’nin, Ittihad ve Terakki Komitesi’nin ve Arnavut Ihtilal Komitesi’nin reisiydi.”[18]

*

Peki ne işi vardı Tapınakçı Aubrey’in Arnavutluk’ta ve Türkiye’de?

Insani yardımlar vasıtasıyla asıl faaliyetlerini gizlemek, Tapınakçıların takip ettiği siyasetlerden sadece biriydi. Bir diğeri de, farklı grupları veya milletleri temsil eden partiler, komiteler, cemiyetler kurarak onlar adına hareket etmekti. Bunun için o grup veya millete yakın olan kendilerinden birine ya da o grubun veya milletin içinden itimad edebilecekleri insanlara partiler, cemiyetler vs. kurduruyorlardı. Bu seçilen insanlar, ilk başta o cemaatin/milletin itimadını kazanarak onları temsil etmeye başlıyor, fakat daha sonra Tapınakçılarla masaya oturduklarında onların şartlarını kabul ediyorlardı. O cemaat/millet de bu insanları haikaten kendileri için mücadele ettiklerini sandığı için bu anlaşmaya ses çıkaramıyor ve sineye çekiyordu. Hatta çoğu zaman bu bile olmuyordu. Bu kişiler, halktan çok farklı düşündükleri ve halk onları desteklemediği halde, sırf Tapınakçılar onları muhatap aldığı ve medya gücüyle ve mali olarak desteklediği için halka rağmen onların adına hareket edebiliyorlardı. Bu siyaseti takip eden Aubrey, 17 Aralık 1912’de Londra’da Arnavut komitesini kurdu. Komite, tarafsız kaldığı savaşta diğer ülkeler tarafından parça parça edilen Arnavutluk’un haklarını müdafaa ve müstakil bir devlet olmasını temin edecekti. Daha doğrusu Arnavutlar adına, Arnavutluk’un geleceğine karar verecekti. Arnavutluk’taki Arnavutlar aslında Türklerle olan izdivaçlarından memnundu, fakat Londra’da onlar adına konuşan Arnavut Komitesi onları boşamaya kesin kararlıydı. Ilk toplantısını 17 Aralık’ta yapan Komitenin mensupları arasında Britanya Sefarad Yahudileri Başhahamı Moses Caster ve Iran mütehassısı Profesör Edward G. Browne de vardı.[19]

Tapınakçılar bu siyaseti sadece Arnavutlar için değil, Balkanlardaki ve Türkiye’deki diğer milletler için de kullanıyordu. Aubrey’in yazar bir dostu bunu şöyle anlatıyordu:

“Balkan ırkları hakkında herhangi bir şey bilen her Ingiliz’in, çok sevdikleri evcil bir hayvan gibi onlardan birini veya diğerini seçmesi, Balkanların talihsizliği oldu.”[20]

Aubrey ise bunu yıllar sonra şöyle tarif edecekti;

“Türkiye’deki tüm insanlar, Türkler de dahil, kronik bir kaza yapmış gemi halindeydiler; Ingilizler cankurtaran botunun daimi sahibiydi, gerçi çoğu zaman bu bot denize indirilemiyordu. David Urquhart Çerkezlerin sevgisini kazandı ve bir sonraki nesilde halefi olmadı; Profesör E.G. Browne Iran’da tek başına duruyor. Lawrence Arapların tartışmasız şampiyonu; Bourchier ve Buxtonlar Bulgaristan’ın kahramanlarıydı; Miss Durham Arnavutluk’u Avrupa’nın hafızasına tekrar kazandırdı; Steed, Seton-Watson ve Edward Boyle zihinlerde var olan bir Sırbistan’ın avukatlarıydı; Yunanlıların çok sayıda arkeoloğu, klasik alimleri ve rönesanslarına adanmış az sayıda kalan romantikleri vardı. Türkiye çok sayıda Britanyalı memurun dostluğunu kazandı… Görünen o ki Ingiliz insanının, kendileriyle Şark’ın insanları arasında benzersiz münasebetler kuran ve diğer milletlerde nadiren bulunan bir hususiyeti var.”[21]

***

Tapınakçıların takip ettiği bu siyasete dair bir misal verelim…

Ocak 1920’de Ingiltere ve Fransa’nın Arnavutluk’un paylaşılması için anlaştığı haberleri gazetelere bomba gibi düştü. Ingiltere Başvekili Lloyd George, Arnavutluk’un Yugoslavlar, Italyanlar ve Yunanlılar arasında paylaşılacağını söylüyordu. Yani, bir nevi Arnavutluk’un “Sevr Anlaşması” imzalanmıştı. Daha düne kadar müstakil bir Arnavutluk kurulması için çaba sarfeden Ingiltere’nin birdenbire bu devleti parçalamaya kalkışmasının bir sebebi vardı elbette. Anadolu’nun ve Izmir’in işgalinde veya daha evvel Boston Çay Partisi’nde olduğu gibi bu tip blöfler, insanlar arasında infiale yol açıyor ve halkın milliyetçilerin emri altında tek bir yumruk olmasını sağlıyordu. Arnavutluk’ta da aynı neticeyi hasıl etti; Arnavutluk’un ileri gelenleri Milliyetçi Kongreyi toplayarak Delvina Süleyman Beyi yeni geçici hükümetin lideri seçtiler ve Tiran’ı merkez seçerek “Istiklal hareketlerini” başlattılar. Küçük milletlerin süper kahramanı Aubrey de Parlamentoda Lloyd George’a karşı Arnavutluk istiklalini müdafaa etmeye başladı. Tiran’daki milliyetçi hükumetin hariciye nazırı olan Mehmed Konitza ve arkadaşları, Italyanları “Adriyatik’e dökeceklerini” söylüyorlardı.[22]

Aubrey, 1914 yılı Nisan ve Mayıs aylarında hem Parlamentoda hem de medyada Yunan ordusunun Arnavutlara karşı yaptığı katilamları dile getirdi. Yıllar önce Girit’te tanıyıp hoşlandığı Venizelos’a karşı cephe alarak insanların dikkatini Arnavutluk istiklali üzerine çekmeye çalıştı. Aynı taktiği ileride M. Kemal’in başrol oynayacağı Türk-Yunan Harbi’nde de yapacaktı.

Mart ayında Aubrey, Londra’ya gelen Arnavutları, Cemiyet-i Akvam’ı desteklemek için kurulan Milletler Cemiyeti Birliği’ne götürüp, Birliğin reisi Robert Cecil ile tanıştırdı.[23] Arnavutlar Robert’e, Sultan’ın Istanbul’dan kovulmasını istediklerini söyleyince Aubrey, eğer böyle söylerlerse, insanların onların Müslümanlara düşman olduğunu ve Müslüman Arnavutlarla birlikte hareket etmediğini düşüneceklerini söyleyip ikaz etti. Bu ikaz, M. Kemal’in Milli Mücadele sırasında neden Sultan Vahideddin’e açıkça cephe almaması hakkında bize bir fikir veriyor.

***

M. Kemal Ingiltere’de…

Aubrey, 1913 yılı sonuna doğru Ittihad ve Terakki Komitesi’nin ileri gelenlerinden bir dostunu, Ingiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırladı. Misafirinin adı Selanikli M. Kemal’di, yani geleceğin Atatürk’ü. Hırslı ve zeki birisiydi M. Kemal. Daha gençliğinde ihtilalci faaliyetlerinden dolayı Şam’a sürgüne gönderilmiş, 1907’de dönünce arkadaşı Ali Fethi’nin tavsiyesi üzerine hem Carasso’nun başında bulunduğu mason locasına hem de Ittihad ve Terakki Komitesi’ne girmişti.[24]

Darbe ile iktidara oturan Enver’den hiç hoşlanmıyordu. Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbi’nde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti. Bu yüzden araları iyice açılmıştı. Enver’in Ali Fethi ve ona zarar vereceğinden korkan Talat ve Cemal, bu iki dostu Sofya’ya elçi ve askeri ataşe olarak göndermişti. Alman disiplini ile yetişmesine rağmen, Ingiltere’nin dünyanın süper gücü olduğunu biliyordu. Ayrıca ağzı sıkı biriydi. 1908’de Ittihad ve Terakki propagandası için gittiği Traplusgarp’ta görüştüğü Ingiliz konsolos Justin Alvarez onun bu hususiyetini şöyle anlatıyordu:

“O, beliğ ve akıcı konuşan bir hatip. Yaklaşık beş gün önce, gayet açık bir şekilde partisinin takip ettiği prensipleri ve hedefleri halka anlatırken şahit olmuştum. Sonraki gün beni çağırdı ve onun sessiz ve ağzı sıkı karakterini müşahede etme şansını yakaladım. Bana enerjik bir karakter ve azimli bir ruh hali intiba verdi. Neticede ikisi de lazım olan bu kesin anarşik temayüllerin devam edeceğini yerinde müşahede etmiştim. Bu güvenimde sonradan haklı çıkacaktım.”[25]

Aubrey Herbert, M. Kemal ile yiyeceği yemeğe Albay Ronald F. Forbes’in güzel karısı Rosita’yı da çağırmıştı. 22 yaşında genç bir hanım olan Rosita, yemekte M. Kemal ile Lord Allenby’in arasına oturdu. Lord Allenby… Bu yemekten yaklaşık 4 sene sonra M. Kemal ile Lord Allenby Filistin cephesinde karşı karşıya gelecek, M. Kemal bu cepheden kaçacak ve Filistin Ingilizlerin eline geçecektir!

*

aubrey herbert, lord allenby, atatürk filistin cephesi, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi

Lord Allenby (solda), Aubrey’in ağabeyi Lord Carnarvon ve kızı ile…

***

Rosita, Aubrey’in tertip ettiği bu yemekten şöyle bahsediyordu:

“O gün Aubrey Herbert’ten gelen çılgınca bir mektubu bana hatırlattılar… ‘Sita!’ (Rosita’nın kısaltılmışı) diyordu mektup, ‘yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ (mistake: ingilizce “yanlış” demek) var ve onu sadece sen konuşturabilirsin.’ Yazı her zaman olduğu gibi okunaksızdı; fakat davet karşı konulmazdı. O zamanlar 22’den fazla olduğumu düşünmüyorum. Yemek çok lezzetliydi. Mary Herbert mükemmel bir ev sahibesiydi. Lord Allenby ile yeni tayin edilen ataşe M. Kemal’in arasına oturdum; fakat yemeğin doğru düzgün tadını çıkartamıyordum, çünkü hep ‘mistake’i arıyordum. Ev sahibimizin Küçük Asya’da bir sınır ve bir yığın toplantı ile mikado çöpleri oynamasına yardım eden Fransız olabilir miydi? Veya Filistin’den henüz dönen yakışıklı idareci miydi? Komplocu bir şekilde Aubrey’e müracaat ettim. ‘Hangisi yanlış (mistake)’ diye sordum, ‘ve benden ne yapmamı istiyorsun?’. Saşırmış duruyordu. Izah ettim. ‘Oh tatlım!’ diye güldü. ‘Sana nice Turk’ geliyor diye yazdım!”[26]

Nice Turk: “Hoş Türk” demek. Rosita, gözleri az gören Aubrey’in yazısı berbat olduğundan ‘Nice Turk’ü, ‘mistake’ olarak okumuştu.”

***

M. Kemal Sofya’da…

M. Kemal Ingiltere’den döndüğünde artık, Sofya’ya tayin edilerek Istanbul’dan uzaklaştırıldığı için üzgün değildi. Kendisini eğlencelere verdi, bir Bulgar Generalin kızına aşık bile oldu. Dostu Ali Fethi de Balkan Harbi’nde karşı cephede bulunan Bulgar General Ratcho Petrov’un kızına abayı yakmıştı. Hep beraber bir akşam General Petrov’un evinde otururlarken M. Kemal içkiyi fazla kaçırdı ve General’in karısına Türkiye için Anadolu’da bir hükumet merkezi gerektiğini söyledi.[27] Fethi hemen işi şakaya vurarak mevzuyu değiştirdi.

***

M. Kemal ve Aubrey Herbert Çanakkale’de…

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi canakkale gelibolu

Aubrey Herbert Gelibolu cephesinde iken, 1915…

***

Aubrey Herbert ile M. Kemal Çanakkale Savaşı’nda tekrar karşılaştılar. Aubrey, Yeni Zelanda (Anzak) Tümeni’nde tercüman ve istihbarat subayı olarak orduya katıldı. Müttefiklerin çıkarmasını ilk fark eden kumandan, Aubrey’in bir buçuk sene evvel Pixton Park’ta ağırladığı Selanikli M. Kemal olmuştu. Yolda karşılaştığı, cephaneleri bittiği için Anzak Koyundan geri çekilen askerleri durdurup tekrar düşman ateşinin altına göndererek Ingilizleri şaşırtmış, fakat askerlerin süngülerinden başka bir şeyleri olmadığı için hepsi ölmüştü. M. Kemal, çıkarmanın olduğu koya gelen 57. Alayı da ileri sürdü ve alayın hemen hemen bütün erleri öldü. Harbin henüz başında oldukları için Kumandan Esad Paşa askerleri bu şekilde harcamaması için M. Kemal’i ikaz etmek mecburiyetinde kaldı. Ölüme gönderdiği müslüman askerlerin şehit olmak için gözünü kırpmadan can verişini gören M. Kemal, onların bu inançlarını arkadaşı Madam Corinne’ye yazdığı mektubunda alay konusu yaptı.[28]

Iki siper arasındaki cesetlerin hastalık yayacağını düşünen Aubrey, ölülerin gömülmesi için bir ateşkes ayarlamayı düşündü. Bu gerekçeyle karşı taraftan M. Kemal ile gizlice buluştu ve bir günlük mütareke ilan etmeye karar verdiler.[29] Fakat Müttefik Ordusunun Ingiliz Kumandanı Ian Hamilton bunu kabul etmedi. Bir dizi temaslardan sonra Hamilton, Aubrey’e, gidip Türklerle konuşmasını söyledi. Aubrey yanına istihbarattan bir adam alıp sahil boyunca ilerledi. Kızgın bir Arap subay ve Türk bir teğmen ile buluştular. Gelinciklerle bezenmiş bir tarlada oturup sigara içerek, M. Kemal’in Harbiyeden sınıf arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in gelmesini beklediler. Kemal Bey gelince gözlerini bağlayıp, Aubrey’in yanındaki istihbaratçı ile beraber ateşkes şartlarını görüşmesi için karargaha gönderdiler. Aubrey de Türklerin tarafında “rehin” olarak kaldı. Ateşkes 24 Mayıs Pazartesi günü yapılacak ve 8 saat sürecekti.

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi ohrili kemal canakkale savasi gelibolu

M. Kemal’in arkadaşı Ohrili Kemal, gözleri kapalı bir halde Ingiliz karargahına götürülürken (Australian War Memorial)

***

Aubrey Herbert, 19 Ocak 1917’de Harp Kabinesi’ne yazdığı raporda söyle diyordu:

“Eğer kalıcı bir sulh istiyorsak, bu, değişikliklere çok açık olan tek bir prensip ile elde edilebilir: Milliyetçilik.”[30]

Aubrey, 29 Temmuz 1917’de Ingiltere Dışişleri Bakanlığı için kaleme aldığı bir raporda, Tapınakçıların ve Türklerin farklı dünya görüşünü anlatan ve tarihe geçecek şu sözleri yazdı:

“Bu tip herhangi bir planda, hatırlanmasi en çok lazım olan şey şudur ki; Türk ve Ingiliz değerleri çok farklı. Türkler her zaman kelime ve gölgelere, aşırı ve bize absürt gelen bir kıymet veriyorlar. Bir bayrak, hiçbir gücü bulunmayan bir valinin tayini, askerleri olmayan bir subayın namzet gösterilmesi bize abes gelebilir ama onlar için hayati bir ehemmiyet taşıyabilir… Müttefikler kendi şartlarını dikta ettirebildiler ve Osmanlı Imparatorluğu’nun büyük bir kısmını bölebildiler diyelim, netice ne olacak? Bana öyle geliyor ki Balkan kavgalarını daha Doğuya taşıyacağız, müdafaa etmemiz gereken devasa toprak hududumuz olacak ve muazzam bir militarizm sistemine kendimizi feda edeceğiz… Bavulu biz aldıktan sonra Türklerin etiketi alması çok da mühim değil. Mısır’da tüm güç Lord Kitchener’in elinde iken sekreteri fes giyiyordu. Mezopotamya ve Filistin bir fese değer.”[31]

***

M. Kemal Avusturya’da…

M. Kemal tedavi olmak için Mayıs ayında Avusturya’ya gitti ve Viyana’da üroloji doktoru Otto Zuckerkandl’a muayene oldu.[32] Fransa Başvekili Clemenceau’nun uzaktan akrabası olan Yahudi Zuckerkandl, Rothschild Hastanesi’nin başhekimiydi.[33] Harp başladığında Kudüs’teydi ve iyi bir doktordu.[34]

M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak için ileride müracaatta bulunacağı The Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price, 23 Temmuz 1918’de Aubrey Herbert’i Arnavutlukta ziyaret etti.[35]

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi m. kemal avusturya almanya tedavi otto zuckerkandl

M. Kemal’in muayene olduğu Rothschild Hastanesi’nin başhekimi yahudi Otto Zuckerkandl…

***

M. Kemal Filistin Cephesi’nde…

Bu arada Türkiye’de Sultan Reşad vefat etmiş ve yerine kardeşi Vahideddin Efendi geçmişti. M. Kemal de yurtdışındaki tedavisinden dönmüş, tebriklerini sunmak için Sultan’ın huzuruna çıkmış ve bu görüşme neticesinde tekrar 7. Ordu kumandanlığına tayin edilmişti. M. Kemal, Ağustos ayı sonunda Halep’e giderek ordusunun başına geçti, fakat harbi bitirmeye artık kesin kararlıydı. Bu kararını tatbikata koymak için Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’la birlikte Ittihatçılara karşı savaşan casus Lawrence ile görüştü. Lawrence ile 1918 yılı başında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler Almanya ve Türkiye ile sulh görüşmeleri yaparken de görüşmüştü.[36] Ona, Pan-Türkizm peşinde koşan Ittihatçı partinin içinde güçlü bir pozisyon elde ettigini ve onları istediği gibi yönlendirebildiğini, Doğu’daki Türkçü arzulara en kısa zamanda mani olunması gerektiğini, Almanların bu savaşı kesinlikle kaybedeceğini söylemişti.[37]

Görüşmelerden sonra M. Kemal, Aubrey’in evinde tanışıp beraber yemek yediği, Ingiliz ordularının başındaki Allenby’nin saldırısı üzerine ordusunu geri çekti. Ingiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer Türk ordularını arkadan sardı. M. Kemal, Lawrence ile 27 Eylül gecesi tekrar görüştü. Ona Genç Araplarla, yani Emir Faysal’ın adamlarıyla anlaştığını, Türklerin başka milletlere ait “toprakları terk etmesi” ve Anadolu’ya odaklanması gerektiğini söyledi. Orduyu bu yüzden geri çekiyordu.[38]

Daha doğrusu kaçıyordu… Bu arada Halep’te Baron Otel’in süitine yerleşen M. Kemal, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep’in 40 mil dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. M. Kemal gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi, fakat birkaç gün sonra gelip, General Macandrew’a kendisi teslim oldu.[39] Bunun ardından, Aubrey’in Kut’ta Türklere emanet ettiği General Townshend, Aubrey’in arzusu üzerine Istanbul’da mütareke görüşmelerine başladı ve Türkiye, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten çekildi.[40]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi halep baron otel filistin cephesi filistin hezimeti chauvel macandrew

M. Kemal’in Halep’te kaldığı Baron Otel…

***

M. Kemal Pera Palas’ta…

Işgalin ardından gelen emir üzerine General Macandrew, M. Kemal’i serbest bıraktı ve onu lüks bir arabaya bindirip tren istasyonuna uğurladı. Trenle Anadolu’ya geçen M. Kemal, Adana’da kısa bir mola verdikten sonra 13 Kasım’da işgal altındaki Istanbul’a döndü. Mütarekenin imzalanmasından iki hafta sonra Istanbul’a doğru ilerleyen Ingiliz filosu, 12 Kasım 1918’de, yani Çanakkale Harbi’nden sadece 3 sene sonra Çanakkale Boğazı’na girmiş ve Istanbul’u işgal etmişti. M. Kemal, annesinin Akaretler’de evi olmasına rağmen, Ingilizlerin kontrolü altındaki mıntıkada kalan ve casusların cirit attığı Pera Palas’a yerleşti. Ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve Aubrey’in arkadaşı George Ward Price ile buluştu. George’a, “Eğer Ingilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” dedi ve kendisini Karadeniz Ordusu’nun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.[41]

M. Kemal, otelde kalırken birkaç defa da, Aubrey’in mensubu olduğu Ingiliz Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin Istanbul Komitesinin reisi Rahip Robert Frew ile görüştü. Ingilizler, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesini istiyordu.[42]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi atatürk ward price ingiliz valisi

George Ward Price (oturan) ve Henry Nevinson, Gelibolu Cephesinin tahliyesi esnasında, Ocak 1916… (Imperial Museums)

***

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi ingiliz entelijansi rahip frew robert

M. Kemal ile görüşen Ingiliz entelijans servis elemanı Rahip Robert Frew Istanbul’da, 1912…

***

Sultan Vahideddin, Anadolu’da silahları teslim alınmamış orduları ve Istanbul’un işgaline karşı gösterilen reaksiyonu organize ederek anlaşma esnasında işgal güçlerine karşı koz olarak kullanabileceğini düşündü. Istanbul’u işgal kuvvetlerine bırakarak kendisi Anadolu’ya geçemezdi, istese bile Ingilizler buna müsaade etmeyecekti. 22 Kasım’da M. Kemal ile görüşürken endişeli olduğu her halinden belliydi. Ona, “Ordunun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler, Onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?” diye sordu.[43]

Ertesi hafta Yıldız Sarayı’nda tekrar görüştüler ve Sultan taşıdığı tüm şüphelere rağmen M. Kemal’i Anadolu’ya göndermeye karar verdi.[44]

Harbin bitişinden hemen sonra, Seton-Watson’un liderliğindeki Balkan mütehassısları tarafından “New Europe” (Yeni Avrupa) adlı bir grup kurulmuştu. Bugünkü Avrupa Birliği’nin, Commonwealth of Nations’ın (Ingiliz Milletler Topluluğu ve Chatham House’un temellerini atan bu grup, Boer Harbi’nin mimarı Alfred Milner’in, Cecil Rhodes’un vasiyeti üzerine kurduğu “Round Table” (Yuvarlak Masa) adlı grup ile beraber çalışıyordu.[45] Içlerinde Wickham-Steed, Bourchier, Leo Amery gibi kişilerin yanı sıra, Ingiltere Başvekili Lloyd George’un hususi sekreteri Philip Kerr ve Balkan Komitesi’nden ayrılan Aubrey de vardı.[46] Ekim 1916’dan beri aynı isimle haftalık bir mecmua bile çıkartıyorlardı. Yeni kurulan Çekoslovakya devletinin filozof reisi Tomas G. Masaryk’ın felsefesinden yola çıkarak, Cihan Harbi’nin ardından dağılan Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan Imparatorluğu’nun topraklarında yeni devletler, yani “Yeni Avrupa”yı kuruyorlardı. “Yeni Dünya Nizamı” hedefi için büyük bir adım olan bu projede, siyasi ve kültürel kapasitesi olan her milletin kendi müstakil devletini kurmasını istiyorlardı: Lehler için Polonya; Çek ve Slovaklar için Çekoslovakya; Sırp, Hırvat ve Slovenler için Yugoslavya ve Türkler için Yeni Türkiye gibi. Fakat bu milletler, Cemiyet-i Akvam çatısı altında Batılı devletlerin medeniyetini taklit ederek gelişmelilerdi. Imparatorluk halklarının geleceğinin konuşulduğu Paris’te, Lloyd George başta olmak üzere Müttefiklerin danıştığı ve itimad ettiği yegane mütehassıslar, New Europe mensuplarıydı.[47] Bu grubun çok yakın olduğu devlet adamlarından ikisi, Fransız Franklin-Bouillon (ki M. Kemal’le görüsmüştür) ve Yunanistan Başvekili Venizelos’tu.[48]

*

m. kemal atatürk franklin bouillon buyyon

M. Kemal ve Franklin Bouillon…

***

Machiavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşamaya alışkın devletler ele geçirildiklerinde elde tutmanın üç yolu vardır: Ilki onları ortadan kaldırmak; ikincisi gidip orada yerleşip oturmak; üçüncüsü vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükumet, o hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyaç duyduğundan o devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti başka yollara müracaat etmek yerine kendi halkıyla idare ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.[49] Bu “yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişi”nin halkın gözünde nasıl büyütüleceğini ise şu şekilde izah ediyordu;

“Çoğu kişi, akıllı bir hükümdarın, fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibarını kendiliğinden artırması icap ettiğini düşünür.”[50] O zaman, kendi kendilerini idare edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı.

New Europe grubu harekete geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, Ingiltere Başvekili Lloyd George ve Yunanistan Başvekili Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu’ya asker çıkarma meselesini konuştu.[51] Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti. Bunun üzerine, Ingiltere Başvekili Lloyd George, M. Kemal’in muayene olduğu Rothschild Hastanesi’nin başhekimi Otto Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa Başvekili Clemenceau, Italya Başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi Wilson, Paris’te Yunanlıların Anadolu’ya çıkışı üzerinde anlaştılar.

Yunan ordusunun çıkışından evvel, Ingilizler, Italyan ve Fransızlar Anadolu’da işgallere giriştiler. Anadolu’nun her yerinde Ittihatçılar tarafından peşpeşe müdafaa-i hukuk cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük Mecmua gibi Ittihatçıların çıkarttıkları gazete ve mecmualarda M. Kemal’in reklamı yapılmaya başlanmıştı. Anadolu artık halaskar (kurtarıcı) M. Kemal’in gelişini bekliyordu. O ise yola çıkmadan önce son hazırlıkları yapıyordu. Istanbul Harbiye Nezareti’nde Ingiliz Irtibat Subayı olan Yüzbaşı John G. Bennett ile görüşmüş ve ona Ingilizlerin kontrolü altında büyük bir Türk ordusu teşkil etmeyi teklif etmişti.[52]

Başka bir gün de Italyan bir işadamının bürosunda Italyan Yüksek Komiseri ve mason Kont Sforza ile buluşmuş ve Italyanlardan Anadolu Hareketine destek sözü almayı başarmıştı.[53]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi mason kont sforza

M. Kemal’in mason dostu… Italya Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Kont Carlo Sforza…

***

Bu arada hayatını ebediyen değiştirecek hadise nihayet gerçekleşti; Yunanistan Kralı Alexandros’a her istediğini yaptıran Başvekil Venizelos, Zaharoff’a ait Vickers marka silahlarla teçhiz ettiği Yunan ordusunu 15 Mayıs’ta Izmir’e çıkardı. Yunanlıların Izmir’i işgal ettiği gün M. Kemal, tekrar Sultan Vahideddin ile görüştü. Kur’an-ı Kerim’e el basarak vazifesine ve padişaha bağlı kalacağına dair yemin etti. Sultan’dan yüklü bir miktarda tahsisat aldı. Ertesi gün, kendisine ordu kurmayı teklif ettiği Yüzbaşı Bennett’ten Anadolu’ya geçiş vizesi aldı; kendisi ve maiyeti için tahsis edilen Bandırma Vapuruna binerek Istanbul’dan ayrıldı.

Amerikalı Işadamı Charles R. Crane, Arnavutluk ve Rusya’da ihtilalleri organize etmek ve ihtilalcilere yardım etmek için insani yardım cemiyetlerini kullanmıştı. Ittihatçıların Ermenileri Suriye’ye sürmesi, ona Türkiye’de de insani yardım faaliyetleri yürütme fırsatı vermişti. Crane, 1915’te kurulan Ermeni ve Suriye Yardımı için Amerikan Komitesi’nin, yani sonraki yıllarda Yakın Doğu Yardım Cemiyeti’nin mali idarecisiydi ve bu komiteye en büyük yardımı Rockefeller Vakfı yapmıştı.[54] Bu komitenin mensuplarından ve Crane’in yakın dostlarından gazeteci William T. Ellis, M. Kemal Samsun’a çıkmadan bir ay önce New York Herald gazetesinde çıkan makalesinin sonunda Türkiye’nin son yıllarını şöyle anlatmıştı:

“Miminim’in, veya kendi tabirleriyle ‘hakiki inananlar’ın, veya Türklerin onları çağırdığı şekliyle ‘Dönme’lerin gerçek inancını dışarıdan kimse bilmez. Zahiren Muhammedi ritüellere uyarlar. Gizlice Yahudi inançlarını muhafaza ederler ve kabalistik ritüeller ve Sabetay riyazetini icra ederler. Iki yüz elli yıl dünyanın geri kalanından uzak durdular ve kendilerine hıyanet eden ‘Mesih’e sadık kaldılar.

Bu Müslüman (görünen) Yahudilerin saflarından ticaret ve siyaset dünyasında çok güçlü insanlar çıktı. Zengin ve terakkici insanlar. Bu adamlar farmasonluğa girdiler ve localarından ve gizli toplantılarından 1908’de Sultan Abdülhamid’i indiren Türk ihtilali meydana geldi. Umumiyetle anlaşıldığı haliyele Ittihad ve Terakki Komitesi gizli bir cemiyetti. Asıl liderleri hep arka planda, gizli ve meçhul kaldılar. Bu esrarlı cemaatin mensupları olan Ittihat ve Terakki liderlerine, bu, doğrudan Dönmelerin gizli tarikatından miras kaldı. Türk ihtilaline Selanikli Yahudiler rehberlik etti. Şimdi Enver, Talat ve Cemal ve diğer Türk liderler sürgünde, arkalarındaki asıl güç ise, halk bilmediği için, emniyette ve cezalandırılmadı.

Dünyanın bu köşesi yine karışıklık içerisinde ve yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor; Selanik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı?”[55]

Bu makalenin yazarı Crane, 1919 yılının ortalarında Filistin Sefarat Yahudilerinin lideri Avraham Elmaleh ile görüştü.[56] Bu zat, çıkardığı hahamlar ve liderlerle meşhur olan Ispanya kökenli Elmaleh ailesine mensuptu. Siyonist mektebi Alyans mezunu ve muallimiydi. Akrabası Amram Elmaleh, Fas’ın Fes şehrinin Alyans temsilcisiydi. Amram, Cihan Harbi esnasında Kudüs’te M. Kemal ile görüşmüştü.[57]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi m. kemal atatürk ve yahudiler siyonistler

General Allenby (platformda koltukta), solunda Filistin Siyonist Komisyonu Reisi Chaim Weizmann, sağ tarafında ayakta Binbaşı de Rothschild (Ailenin Fransa ayağının kurucusu James’in torunu), Rişon Le-Zion kasabasında bir merasimde, 24 Mayıs 1918, (Imperial War Museums)

***

M. Kemal, 1911’de Kudüs Kamenitz Oteli’nde yahudi Elizer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbet etti ve kendisine Sabetayist olduğunu söyledi.

M. Kemal, “Evimde Venedik’te basılmış eski bir Tevrat var. Babam onu okumam için bana Karaim Yahudisi bir muallim tutmuştu. Öğrendiğim ayetlerden bazılarını hala hatırlayabiliyorum” dedikten sonra biraz düşünüp; “Shema Yisrael, Adonai Elohenu, Adonai Ehad!” Yani “Dinle ey Israil, Rabbin olan Tanrı tektir” dedi. Bu dua yahudilerin ünlü Shema duasıdır. Daha sonra yahudi Itamar Ben Avi’nin “Efendim, bu Yahudilerin en mühim duasıdır!” demesi üzerine M. Kemal, “Benim de gizli duamdır bayım, benim de..” şeklinde cevap verdi.[58]

***

M. Kemal Anadolu’da…

Ingiliz Albay Alfred Rawlinson, Erzurum’a M. Kemal’den önce gelmişti. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında casusluk yapan Sir Henry Rawlinson’un oğluydu. Babası, aynı zamanda Lawrence’i arkeolog olarak Türkiye’ye gönderen Filistin Keşif Fonu’nun bir mensubuydu. Albayın görünüşteki vazifesi, mütareke şartlarının tatbikine nezaret etmek ve Doğu’daki Türk Ordusuna ait silahların envanterini çıkarmaktı. Hakikatte ise Tiflis’teki Ingiliz ordusunun gönderdiği silahların Kars üzerinden Türklere verilmesini sağlıyordu. Albay Rawlinson bu silahların Türklere verildiğini söyle(ye)miyor, nakliye esnasında kaybolduğunu iddia ediyordu.[59] Fakat Arnold J. Toynbee, 1921’de Yunanlıların ele geçirdiği Türk siperlerini gezerken, bu silahların Kemalist ordu tarafından kullanıldığını görmüştü.[60]

Erzurum Kongresi başlamadan önce M. Kemal ile uzun uzun konuştular. Kongrenin son günü, yani 7 Ağustos’ta şehirden ayrılmadan evvel M. Kemal ile üç buçuk saatlik bir görüşme yaptı. Geleceğe dair ihtimallerden ve Milliyetçi Hareketten bahsettiler. M. Kemal ona kongrenin Istanbul idaresini tanımadığını ve Milli Hareketin aslında ihtilalci olduğunu söyledi.[61] Görüşmenin ardından Rawlinson, rapor vermek üzere önce Istanbul’a, oradan da Londra’ya gitti. Harbiye Nezareti’ne raporunu sunup, M. Kemal’in yükseleceğini daha 1913’te tahmin eden Erkan-ı Haribye Reisi Sir Henry Wilson ile görüştü. Mevzu daha çok M. Kemal’in şahsiyeti ve Sultan’ın hükumetine karşı yapacağı ihtilal ve kurulacak bir cumhuriyet hakkındaydı.[62] Görüşmelerin ardından Rawlinson, gayriresmi bir vazifeyle M. Kemal ile görüşmek üzere tekrar Türkiye’ye gönderildi.

Ingiliz casusu Lawrence, Ingiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 15 Eylül 1919 tarihli raporunun sonunda M. Kemal ile Enver Paşa’yı kıyaslıyordu:

“M. Kemal, oradaki (Çukurova-Kilikya) Fransız faaliyetlerinden kaygılanıyor. Kendisi şimdi Ingiliz yanlısıdır. Çünkü (Montagu, C. Amery ve Aubrey Herbert’ten oluşan) Türk yandaşlarımıza güveniyor. Fakat bununla alakalı olarak, Türkistan’daki Bolşevik ilerlemesinin dikkate alındığını ümit ediyorum… Enver’e zarar vermek için Talat’ı kullanmayı hiç düşünüp düşünmediğimizi öğrenmek isterim. Onun hatıraları bize faydalı olacaktır. M. Kemal, kendi hareketinde Enver’i bir bayrak gibi dalgalandırıyor. Tabii ki M. Kemal, Enver’den daha kabiliyetlidir, ama Enver’in şahsi cazibesine sahip değildir.”[63]

Erzurum Kongresinden sonra Londra’ya gidip, yeni vazifelerle tekrar Türkiye’ye dönen Albay Rawlinson, 6 Aralık’ta Trabzon’a geldi ve Kazım Karabekir’e telgraf çekerek geldiğini haber verdi. Ardından Gümüşhane ve Bayburt’a geçti. 26 Aralık gecesi Erzurum’a vardı ve Karabekir’in misafiri oldu. Rawlinson ona yeni vazifesini anlattı ve kendisini M. Kemal ile görüştürmesini istedi. Karabekir, M. Kemal’in Ankara’ya doğru yola çıktığını ve Milli Hareketin merkezinin bu şehir olacağını söyledi.

Bu arada M. Kemal Ankara’ya gelmiş ve ilk gecesini Vehbi Koç’un ortağı Yahudi Yasef Ruso’nun evinde geçirmişti.[64]

Ankara Anlaşmasıyla beraber Fransa’nın Ankara’daki Milliyetçilere desteği had safhaya çıktı. Anadolu’da işgal ettikleri yerlerden çekilen Fransızlar, ellerindeki topları ve silahları Ankara’ya teslim ettiler. Fransız subaylar bizzat Kemalist orduda vazife aldılar. Ayrıca 100 bin Alman tüfeğini ve yanında süngülerini ve silah başına bin mermiyi üç parti halinde Antalya ve Inebolu’ya indirerek Kemalistlere destek verdiler. Milliyetçilerin Paris temsilcisi ve Prens Sabahattin’in adamı Nihad Reşad da Paris’ten Ankara’ya Fransızların çeşitli silah tekliflerini gönderiyordu. [65]

Yeni bir devlet kurmak, en az yeni bir şirket kurmak kadar zordu. Bu yüzden Fransa’nın yardımı sadece silah ve personelle mahdut değildi. Osmanlı Bankası müdürlerinden Hamid Hasancan Bey, Fransız Yüksek Komiserliğinin hizmetinde Milliyetçilerin gizli siyasi temsilcisi oldu. Hamid, hem Fransa’nın Ankara’yla temasını sağlıyor hem de Büyük Millet Meclisi’nin ticari işlerini hallediyordu. Ayrıca Ankara kabinesindeki vekillerin hususi mali işlerine de bakıyordu. Bu yüzden Hamid Bey’in sözü Ankara’da senetti. Bir Ingiliz raporunda ondan şöyle bahsediliyordu;

“Hamid, müstakil bir salahiyete sahiptir ama M. Kemal Paşa ve Hükumetinin ona göstermiş olduğu güven yüzünden, onun söylediklerine ve yaptıklarına kesinlikle hürmet gösterilir ve umumiyetle kabul edilir.” Hamid, 1922 Eylül ayında gizlice hareket etmeyi bırakarak Avrupalı diplomatlarca Ankara’nın resmi sözcüsü kabul edilecekti.[66]

Osmanlı Bankası’nın Istiklal Harbi’ndeki yardımları bu kadarla kalmamıştı. Bankanın rehberliğinde kurulan Düyun-u Umumiye’nin reisi Sir Adam Block, Ankara Hükumetinin ve Büyük Millet Meclisi idaresinin yıllık bütçeleri ve mali durumu hakkında rapor hazırlayarak 12 Nisan’da Istanbul’da Ingiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’a sunmuştu. Raporda Ankara’nın mali açığının hangi kalemlerle kapatılacağı ve bir sonraki senenin yıllık bütçeleri hakkında detaylı bilgi veriliyordu.[67]

Ayrıca Büyük Millet Meclisi, Osmanlı Bankası’ndan avanslar ve silah alımları için teminat mektupları alıyordu. Banka’nın Temmuz 1921 ve Temmuz 1922 arası avans desteği 2.177.000 lira olacak ve Milliyetçiler bu iyilikleri karşılıksız bırakmayacaktı. Osmanlı Bankası’nın Galata şubesinin müdürü ve Robert Koleji mezunu Berc Keresteciyan, Cumhuriyet kurulduktan sonra M. Kemal’in kendisine verdiği “Türker” soyadını alarak Afyon’dan mebus seçilecekti.[68]

Ayrıca Osmanlı Bankası, hizmetlerine cumhuriyetten sonra da devam edecek ve merkez bankası rolünü, 1930’da Düyun-u Umumiye’nin Italyan temsilcisi Kont Volpi gibi yabancı mütehassısların danışmanlığında yeni bir merkez bankası şirketi kurulana dek sürdürecekti.[69]

M. Kemal’in Ağustos ayında memleketin işgal altında olmasını sebep göstererek meclisten aldığı Başkumandanlık ünvanı, 31 Ekim’de tekrar uzatıldı. Anadolu’da tüm güç artık M. Kemal’in elindeydi. Aubrey’e göre M. Kemal bu ünvanı, “parti fonlarına bağışta bulunan herhangi bir Ingiliz milyoneri gibi doğrudan doğruya Lloyd George Beye” borçluydu.[70]

Başvekil Lloyd George’un Yunanlıları Izmir’e sokmasıyla, Anadolu’da 1908’de çiçek açmış olan milliyetçilik meyve vermiş ve Asya, M. Kemal’in arkasında toplanmıştı.

Chatham Dining Kulübü’nde “Türkiye’deki mevcut pozisyonumuz ve siyasetimiz” başlıklı bir konuşma yapan, küçük halkların büyük dostu Aubrey, Yunan işgalinin yol açtığı neticeden memnundu. 1922 yılı Ocak ayında London Sunday Times gazetesine verdiği beyanatta, bu işgalin, 1913’de Pixton Park’ta misafiri olan Ittihatçı dostu M. Kemal’e yaradığını söylüyordu;

“Türkiye’deki esas mesele Yunanlılar Mayıs 1919’da Izmir’e gittiği zaman başladı. O zamana kadar M. Kemal Paşa’nın adı Şark’ta biliniyordu; fakat Batıda bilinmiyordu ve aşılması zor bir gücü (ordusu) de yoktu. Onun ordusunu, meclisini ve prestijini oluşturan Yunan işgalidir.”[71]

.

KAYNAKLAR:

.

[1] St. J.L. (Yazarın adı kısaltılmış), Aubrey Herbert, “The Spectator” mecmuası, 6 Ekim 1923.

[2] Margaret Fitzherbert, The man who was greenmantle: A biography of Aubrey Herbert, Oxford University Press, 1985, sayfa 2.

[3] Margaret Fitzherbert, The man who was greenmantle: A biography of Aubrey Herbert, Oxford University Press, 1985, sayfa 1.

[4] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa XVii.

[5] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 64-69.

[6] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 8, 9.

[7] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 173.

[8] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 313.

[9] Thomas Smith Webb, The FreeMason’s Monitor: Or, Illustrations of Masonry: in Two Parts, Cushing and Appleton, Salem 1818, sayfa 285.

[10] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 98.

[11] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 108.

[12] Walter Isaacson, Benjamin Franklin: An American Life, Simon&Schuster, New York 2003, sayfa 106.

[13] http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/03/ataturk-89-yil-once-bugunu-gordu-ataturkun-ortadogu-halklari-kehaneti-yalani-ataturkun-amerikali-gazeteci-marcossona-verdigi-roportajin-tam-metni/

[14] Kristin Rygg, Masqued Mysteries Unmasked: Early Modern Music Theater and Its Pythagorean Subtext, Interplay No. 1, Pendragon Press, New York 2000, sayfa 180-182.

[15] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 30.

[16] Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 169.

[17] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 127.

[18] Jeremy Wilson, T. E. Lawrence Studies, No: HL 301-2.

[19] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 168, 269, 270.

[20] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa xx.

[21] Joseph Brewda, British Experts in manipulation, Executive Intelligence Review, 24 Mart 1995, Sayı: 22, No: 13, sayfa 60.

[22] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 284.

[23] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 287.

[24] Alttaki bağlantının [8] no’lu dipnotuna bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/13/m-kemal-ataturk-mason-mu-ataturk-mason-localarini-kapatti-mi/

[25] Jacob M. Landau, Atatürk and the Modernization of Turkey, Westview Press, Colorado 1984, sayfa 22, 23.

[26] Rosita Forbes, Appointment with destiny, E.P. Dutton & Co., New York 1946, sayfa 192, 193.

[27] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 118.

[28] M. Kemal’in Madam Corinne’e yazdığı mektuplar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/07/m-kemal-ataturk-ayetle-alay-mi-ediyor-ataturkun-madam-corinnee-yazdigi-mektup/

[29] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 135.

Ayrıca bakınız; The Countess of Carnarvon, Lady Almina and the Real Downton Abbey: The Lost Legacy of Highclere Castle, Hodder&Stoughton, Londra 2011, sayfa 23.

[30] Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 327.

[31] Aubrey Herbert, The Possibility of A Separate Peace With Turkey, 29.07.1917, The National Archives, Kew, Ingiltere, Katalog Referans: CAB/24/21, Imaj Referans: 75.

[32] Klaus Kreiser, Atatürk: Eine Biographie, C.H. Beck, Münih 2008, sayfa 122.

[33] Tim Bonyhady, Good Living Street: Portrait of a patron family, Vienna 1900, Random House, Toronto 2011, sayfa 159.

Ayrıca Bakınız; Richard T. Gray & Ruth V. Gross & Rolf J. Goebel & Clayton Koelb, A Franz Kafka Encyclopedia, Greenwood Press, Connecticut 2005, sayfa 304.

[34] M. Talha Çiçek, War and State Formation in Syria: Cemal Pasha’s governorate during World War I, 1914-17, Routledge, Oxon 2014, sayfa 145, 160.

[35] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 240.

[36] Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, 1919-1938, cild 6, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005, sayfa Iviii.

[37] Frederick James Moberly, The Campaign in Mesopotamia 1914-1918, cild 4, Londra 1927, sayfa iii, iv.

[38] Alan Warwick Palmer, Victory 1918, Weidenfel & Nicolson, New York 1998, sayfa 241.

M. Kemal’in Filistin cephesinden kaçışıyla alakalı kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/30/filistin-cephesindeki-hain-m-kemal-ataturk-mu/

[39] Sir Henry Somer Gullet, Kemal Pasha – The man and his army, Western Argus, 3 Ekim 1922, sayfa 2.

[40] Marquise de Fontenoy, Tales of the Old World, The Sun and The Globe, 3 Ekim 1923.

[41] M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak istediğini Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan bir eserden öğreniyoruz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/22/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ingiliz-valisi-olmak-istedi/

[42] Halide Edib, Conflict of East and West in Turkey, Maktaba Jamia Millia Islamia, Delhi 1935, sayfa 107.

[43] Orhan Koloğlu, Sorularla Vahidettin, Pozitif Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 46.

[44] M. Kemal’in Sultan Vahideddin tarafından Anadolu’ya gönderildiğine dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/24/ataturku-samsuna-vahdettin-gonderdi-belgelerle/

[45] Luisa Passerini, Europe in Love, Love in Europe: Imagination and Politics in Britain Between the Wars, I. B. Tauris, Londra 1999, sayfa 54.

[46] Andrea Bosco ve Alex Charles May, The “Round Table” : The Empire – Commonwealth and British Foreign Policy, Lothian Foundation Press, 1997, sayfa 440

[47] Eugene Michail, The British and the Balkans: Forming Images of Foreign Lands 1900-1950, Continuum Books, Londra 2011, sayfa 29, 30, 45.

[48] Eugene Michail, The British and the Balkans: Forming Images of Foreign Lands 1900-1950, Continuum Books, Londra 2011, sayfa 111, 112.

[49] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 18.

[50] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 82.

[51] John T. Flynn, Men of Wealth, Simon and Schuster, New York 1941, sayfa 362.

[52] M. Kemal’in Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisine dair daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

[53] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 232.

[54] Norman E. Saul, The Life and Times of Charles R. Crane, 1858-1939, Lexington Books, Birleşik Krallık 2013, sayfa 135.

[55] William T. Ellis, Salonica, nominally a Turkish city, has been prodominated by the Jews for centuries, New York Herald, 22 Nisan 1919, sayfa 7.

[56] List of members of the Sphardic delegation form Jerusalem, Albert H. Lybyer Papers, 1876-1949, Illinois Üniversitesi, Oberlin Koleji Arşivleri, No: 15/13/22 Kutu: 16.

[57] Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Gözlem Yayınevi, Istanbul 1995, sayfa 216.

[58] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-sabetayist-miydi/

[59] Alfred Rawlinson, Adventures in the Near East, Jonathan Gape, Londra 1934, sayfa 152-154.

[60] Arnold Toynbee, The Western question in Greece and Turkey, Constable and Company, Londra 1922, sayfa 257.

[61] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 30.

[62] Alfred Rawlinson, Adventures in the Near East, Jonathan Gape, Londra 1934, sayfa 199, 200.

[63] Jeremy Wilson, T. E. Lawrence Studies, No: DG 288-91.

[64] Beki L. Bahar, Efsaneden tarihe Ankara Yahudileri, Pan Yayınları, Ankara 2003, sayfa 86.

[65] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 226, 227.

Ingiltere, Italya, Fransa ve Rusya’nın M. Kemal’e yaptıkları yardımlar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

[66] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 237.

[67] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 169.

[68] Mustafa Hergüner, Izmir Iktisat Kongresi için Istanbul’da yapılan çalışmalar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2006, sayfa 23.

[69] Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), cild 7, 1930-1933, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2006, sayfa xiii, 20.

[70] Aubrey Herbert, Ben Kendim: A Record of Eastern Travel, Hutchinson&Co, Londra 1925, sayfa 331.

[71] Indian Demonstrations, New Zealand Herald, cild LIX, sayı: 18000, 27 Ocak 1922, sayfa 5.

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015.

http://www.marcel.com.tr/index.php?route=product/product&product_id=59

*

 

Sultan II. Abdülhamid Han’ı çıkardığı fermanlarla tanıyalım

Sultan II. Abdülhamid Han’ı çıkardığı fermanlarla tanıyalım

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

belgelerle sultan ikinci abdülhamid
***

31 Ağustos 1876’da tahta oturan ve 27 Nisan 1909’da aralarında yahudi-mason Emmanuel Karasu’nun da bulunduğu bir heyet tarafından tahttan indirilen Sultan II. Abdülhamid’i anlamak, Necip Fazıl Kısakürek’in de dediği gibi “her şeyi anlamak” olacaktır. Bir yandan ayrılıkçı ermeni ve yahudilere karşı mücadele eden, diğer yandan da Ingilizler ile ruslar arasında denge siyaseti takip ederek Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmaya çalışan Sultan II. Abdülhamid Han, “Kızıl Sultan”, “Müstebid (Diktatör)” gibi birçok haksız iftiraya maruz kalmıştır. Ancak Sultan II. Abdülhamid’in hususi iradelerini inceleyen Prof. Dr. Vahdettin Engin, Sultan’ın, aslında birçok konuda uzmanlara danışmadan karar vermediğini belirtmekte ve bu konudaki kanaatini açıklamaktadır:

“Müstebid” bir padişah olarak bilinen ve saltanat yıllarına “Istibdat Dönemi” adı verilen Sultan, aslında birçok konuda uzmanlara danışmadan karar vermiyordu. Esas itibariyle de Yıldız Sarayı’nda, her zaman danışabileceği, güvendiği devlet adamlarından oluşan bir ekibi vardı. Çoğu zaman da ilgili uzmanlardan yazılı raporlar istiyordu. Kendisinin vereceği en son karar öncesinde uzmanların görüşünü alması ve ondan sonra kesin kararını vermesi bana ilginç gelmişti. Bu tarz çok saıyda örnek görünce, II. Abdülhamid’in çalışma sistemi hakkında daha iyi fikir sahibi oldum ve şu kanaate vardım. II. Abdülhamid idaresi aslında merkezi yönetimin güçlü olduğu bir nevi “Başkanlık Sistemi” gibi işliyordu ve bu yönüyle başlı başına önemliydi. Çünkü geniş bir coğrafyaya yayılmış olan devleti ayakta tutabilmesi buna bağlıydı.”[1a]

O halde bu iftiraların gerçek sebebi neydi? Bu iftiraların yegane sebebi, O’nun emperyalizme karşı dik durmasıydı. Prof. Dr. Vahdettin Engin, “Sultan II. Abdülhamid ve Istanbul’u” adlı eserinde “Padişahın kafasında korumaya kesinlikle karar verdiği bir coğrafya vardı ve buralara adeta bir kırmızı çizgi çizmişti” diyor ve şöyle devam ediyor: “Nitekim uygulama da bu yönde olmuş, II. Abdülhamid kendi padişahlığı döneminde bu coğrafyayı muhafaza etmeyi başarabilmişti. Sözünü ettiğimiz coğrafyayı ele geçirmeye çalışan ülkeler arasında ise başta Ingiltere olmak üzere Fransa, Rusya, Italya ve Avusturya bulunuyordu. Hepsi kendine göre emperyalist emellere sahip olan ve bu hedefe ulaşmak için askeri ve kültürel her türlü saldırı aracını kullanmaktan çekinmeyen bu ülkelere karşı direnebilmiş olması da başlı başına önemlidir.”

Prof. Dr. Vahdettin Engin, Sultan II. Abdülhamid’in “Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem” sözünü “bu direnişin bir yansıması” olarak görmekte ve Padişahı “19. Yüzyılın en önemli ‘antiemperyalist’ lideri” olarak nitelemektedir.[1b]

Ancak Sultan’ın bu dik duruşu, bilhassa yahudilerin Filistin’e yerleşmesini yasaklaması[2], tahtına mal olacaktı. Emperyalistlerin korkulu rüyası haline gelen[3] Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ın Filistin’de bir Israil Devleti’nin kurulmasına izin vermeyeceğini anlayan siyonistler, onu hürriyet naraları atan Ittihat ve Terakki cemiyeti eliyle tahttan indirdiler.[4] Bunu zaten masonlar da itiraf etti.[5] Osmanlı yönetimini ele geçiren Ittihatçılar bununla da yetinmeyerek Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Harbi’ne soktular. M. Kemal’in Filistin Cephesi’nden kaçması (pardon geri çekilmesi) üzerine Filistin’de bir Israil Devleti’nin kurulmasının önünde artık hiçbir engel kalmamıştı.[6]

Siyonistlerin, Osmanlı’nın yenilmesi için çalıştıklarına dair itirafını ise New York’ta çıkan “The New Palestine” adındaki Yahudi gazetesinin 1923 Nisan sayısında görmekteyiz.[7]

Neticede II. Abdülhamid Han, ekonomik ve siyasi olarak Batılı egemen devletlerce kuşatılmış Devlet-i Aliyye’yi mali tedbirlerle ve siyasi manevralarla 33 yıl gibi uzun bir süre parçalanmadan ayakta tutabilmiştir.[8]

Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti’ni parçalamanın ve Islam’ı yok etmenin mümkün olmadığını gören bütün iç ve dış düşmanlar, bu Türk hakanına ve Müslümanların halifesine karşı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan’ı gözden düşürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diğer taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan” şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar. Hatta 1935 yılında Almanya’da padişahın bir filminin yapılacağını haber alan kemalist rejimin idarecileri, bu projeyi dahi engellemiş ve Sultan’ın doğru bir şekilde tanınmasının önüne geçmişlerdi.[9]

*

Sultan Ikinci Abdülhamid'in cenaze töreni

Sultan Ikinci Abdülhamid’in cenaze töreni…

***

Ancak gerçeklerin hiç de öyle olmadığını kendileri de biliyordu, nitekim Ingiliz casusu olarak bilinen Yahudi asıllı Türkolog Arminius Vambery, Ingiliz dışişlerine gönderdiği 17 Mayıs 1884 tarihli raporda Sultan II. Abdülhamid hakkında şunları yazmıştır:

“Padişah elindeki bütün imkanları seferber ederek, hayırseverliğini her fırsatta göstermekten kaçınmıyor. Eğitim ve sağlık hizmetleri için büyük miktarlar harcamakta, halkının selamet, refah ve mutluluğu için yorulmak bilmeden çalışmaktadır. Padişahtan korkabilir, hatta nefret edebilirsiniz; ama çalışkanlığını ve adaletini asla inkar edemezsiniz.”

Vambery, başka bir seferinde de şu orijinal tahlilde bulunmuştur:

“Demir gibi bir irade, makul bir aklıselim, kibar ve nazik bir tavrı hareket, Türk ve Islam terbiyesi mümessili! Işte Sultan Hamid budur.”[10]

Ayrıca iftira atanlardan bazıları sonradan hatalı olduklarını fark etmiş ve O’nun ruhundan istimdat dilemişlerdi:

“Padişahım gelmemişken ya da biz,
İşte geldik senden istimdada biz,
Öldürürler başlasak feryada biz,
Hasret olduk eski istibdada biz.” (Süleyman Nazif)[11]

“Tarihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek hey Koca Sultan,
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyasî Padişahına.” (Rıza Tevfik)[12]

Fakat iş işten geçmiştir… Ne demiş atalarımız: “Ba’de Harab-ül Basra” (Basra harap olduktan sonra…)

Sultan II. Abdülhamid vefat ettiğinde cenazesi mahalle aralarından geçirilmiş ve nihayetinde Divanyolu üzerinde Sultan Mahmud Türbesi’ne ulaşmış. Evlerin pencerelerinden birtakım kadınlar çıkıyor ve şöyle diyorlar: “Bize ekmeği 10 paraya yediren, kömürün okkasını 5 paraya aldıran padişahım, bizi bırakıp nereye gidiyorsun?”[13]

*

Sultan Ikinci Abdülhamid'in cenaze töreni divanyolu

***

Istanbul sokaklarında pencerelerden uzanıp ağlayan halk, Ikinci Abdülhamid Han’a “Kızıl Sultan” ve “müstebit” diyen iftiracı sözde tarihçileri yalancı çıkarıyor.

***
Takipçilerimizin hatırlayacağı üzere bir yazımızda, Sultan II. Abdülhamid döneminde yapılan eserlere yer vermiştik.[14] Bu yazıda ise, Sultan Ikinci Abdülhamid’in “II. Abdülhamid ve Istanbul’u” adlı eserde yer alan bazı “Hususi Iradeleri”ne yer vereceğiz. Irade, dileme, isteme, meram, emir, ferman manalarına gelmektedir. Irade-i seniyye ise padişahın emri manasına gelmekte oup, sözlü ve yazılı olarak ikiye ayrılmaktadır. Sözlü iradeler padişahın sadrazama bizzat tebliğ ettiği emir karşılığı kullanılır. Yazılı iradeler ise, padişah emrinin saray başkatibi tarafından sadrazama bildirdiği belgelerdir. Dolayısı ile iradeler, padişahın düşüncesini, fikrini, maksat ve gayesini, şahsiyetini ortaya koyan tarihin bir numaralı belgeleridir. Işte, Hususi Iradeler de bu kabilden belgelerdir.

***

1 – Istanbul’da ekmek fiyatlarının 5 para dahi zamlanmasının her dönemde önüne geçilmesi

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Bazı yabancı ülkelerde, yağmur ve sellerden hububatın uğradığı zarardan ve Hindistan’da meydana gelen kıtlıktan dolayı bir takım tüccarın muhtelif piyasalar için Anadolu’dan çok miktarda hububat satın aldığı görülmektedir. Bu durum çiftçimiz için kazanç temin ettiğinden engellenmesi cihetine gidilmesi pek doğru olmasa da, bu hal ülke içindeki ihtiyacın karşılanamaması ve ekmek fiyatının fakir halkı sıkıntıya düşürecek dereceye varmasına sebep olabileceğinden, devletçe bir karar alınması gerekli bulunmuştur. Zat-ı şahaneleri vaktiyle Amerika’dan istatistik cetvelleri getirtmiş ve bunların önemini bizzat fark etmesiyle burada dahi istatistikler yapılabilmesi için özel bir istatistik dairesi kurulmasini emretmişti. Hatta büyük illerin valileri tarafından, cereyan eden gelişmelere göre alınan tedbirlerin kaydedilmesine mahsus, her hangi bir mesele zuhurunda başvurulmak ve haleften selefe devredilmek üzere özel bir istatistik defteri tutulmasını dahi ferman buyurmuştu. Bununla beraber, her nasılsa bu hususların yerine getirilmediği anlaşılmaktadır. Şimdi hububat fiyatının yükselmeye devam etmekte olması etraflıca incelenmeye muhtaç ve önemli bir durum olduğundan, bu işin hükümetçe araştırılıp incelenmesi ve yabancıların Osmanlı hububat piyasasına olan rağbetinden dolayı bizim ziraatçılarımızın sağladığı avantaja zarar vermeyecek, ama ekmek fiyatının yükselmesine de yol açmayacak münasip bir tedbirin alınması gerekmektedir. Bu amaçla Dahiliye Nezareti dairesinde, Şehremaneti (Belediye) ve Ticaret nezaretlerinden (bakanlığından) birer memur alınmak suretiyle, bir komisyon teşkili hususunun bugünkü hükümet toplantısında görüşülmesi Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
18 Ağustos 1897
Tahsin

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 42, 3 Ra 1315.

***

sultan ikinci abdülhamid ekmek parasi okka on para

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Başkitabet Dairesi

Buğday fiyatının şu günlerde artmaya başladığı ve bundan dolayı ekmeğin beher okkasına beş para zam yapılması lazım geldiği Şehremaneti (Belediye) tarafından arz edilmiştir. Buğday fiyatının artmasının ziraatla meşgul olanlar için faydalı olacağı aşikar olmakla beraber, ekmek fiyatının yükselerek bundan dolayı halkın sıkıntı çekmesine merhametli sultanımız razı olmamaktadır.

Buğday fiyatının bu yüksekliği, yabancı ülkelerde mahsulün iyi olmamasından dolayı Osmanlı Devleti’nden ihracatın çoğalması sebebiyledir. Gerçi böyle olmasında bir fayda dahi vardır.

Bununla beraber, ihracat memleketin ihtiyacı ile dengeli olmalıdır. Aksi halde, yani dahili ihtiyaç gözetilmeyerek ihracata devam edilmesi, Allah korusun içeride kıtlık meydana gelmesiyle birçok zarara sebep olabilir. Esasen ekmek yapılan unun, fazla su çekmek, kabarmak vesaire gibi çeşitleri olup vazifeli memurlarca bu cihet de dikkate alınmalıdır. Velhasıl velinimetimiz padişahımız efendimiz hazretleri ekmek fiyatının artmasına asla razı değildir.

Bu sebeple, yukarıda beyan olunduğu üzere, ekmek fiyatının yükselmesine fırsat vermeyecek şekilde ihracatın denetlenmesi gerektiğinden Şehremaneti ve Ticaret Odası ilgililerinden oluşan bir komisyonun hemen şimdi teşkil edilerek ekmek fiyatının artmasına engel olacak tedbirlerin düşünülmesi ve behemehal buna bir çare bulunarak akşama saraya sunulması Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
19 Haziran 1899
.
KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 15, 9 S 1317.

***

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Istanbul fırıncıları Konya ve Ankara’dan sevk olunacak buğdaydan üretilen unları kullanmaya mecbur tutulduğu takdirde, Istanbul halkı daha ucuz ve halis ekmek yiyeceği gibi, vilayetin mahalli ihtiyaçlarının da karşılanacağı, ayrıca devlet mallarının rağbet görmüş olacağı Konya vilayetinden bildirilmiştir. Yerli un kullanılmasından askeriye de fayda temin edeceğinden, keyfiyetin hükümetçe önemli değerlendirilerek verilecek kararın mazbata ile saraya arzı Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
15 Ekim 1901

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 48, 2 B 1319

***

2 – Istanbul Halkının kışlık yakacak ve et ihtiyacının sağlanıp, fiyatlarının yükselmesine engel olunması

Sultan ikinci Abdülhamid et fiyatlarinin ucuzlatilmasi, pahali olmamasina dair fermani

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Et fiyatının artış sebeplerinin Saray’a arzı hakkında sadır olan irade üzerine Şehremaneti’nden takdim olunan tezkerede belirtildiğine göre: Istanbul’un et ihtiyacının büyük bir kısmını sağlayan karaman koyunları bir müddetten beri Anadolu vilayetlerinden hemen hiç gelmemektedir. Aydın vilayetinde Dikili’den ve diğer yerlerden Istanbul’a gelmesi gereken elli bin raddesinde koyunun, damızlığa mahsus denilerek sevkine izin verilmemesi de, et fiyatlarının yükselmesine sebep olmuştur. Bunun yanında Mısır, Kıbrıs ve yabancı ülkelere birçok hayvanın gitmesi de fiyat artışında etkili olmuştur. Et fiyatının ucuzlatılması için hükümetçe gereken tedbirlerin alınması Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
26 Mart 1908

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 70, 22 S 1326.

***

Sultan ikinci Abdülhamid halkin yakacak odun ve kömürün temin edilmesine dair fermani

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Halihazırda Istanbul’da mevcut bulunan odun ve kömür miktarı geçen seneye nispeten yarı derecesindedir. Istanbul’a yakacak gönderilmesi için vilayetlere yazı yazılmış olduğu halde henüz hiçbir faaliyet eseri görülmemektedir. Şu iki ay içinde ihtiyaca yetecek kadar yakacak gelmez ise kış mevsiminde mahallince hazırlanmış olsa bile nakli güç olacağı Şehremaneti tarafından zat-ı şahanelerine iletilmiştir. Istanbul’da yakacak fiyatının normalin üstünde olması halkın zarar görmesine sebep olacağından, geçen senelerin fiyatını geçmemek üzere gereken tedbirlerin bugün yapılacak hükümet toplantısında karara bağlanması Padişah efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
17 Temmuz 1907

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 8, 6 C 1325.

***

3 – Istanbul Gazeteleri ve Sansür

Sultan ikinci Abdülhamid yalan haber uyduran yabanci gazetelere müdahale edilmesine dair fermani cnn gazetesi yalan haber, bbc gazetesi yalan haber

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Istanbul’da bulunan yabancı gazete muhabirlerinin Osmanlı Hükümeti aleyhine bir takım haberler uydurarak mensup oldukları gazetelerde yayınlattıkları, bu gazetelerin Istanbul’a gelen nüshalarından anlaşılmaktadır. Bu tür yalan haberler Osmanlı Hükümeti hakkında yanlış düşünceler meydana gelmesine sebep olduğu gibi, içerde dahi kötü bir tesir yapmaktadır. Bu sebeple yabancı gazete muhabirlerinin yalan haberlerinin önlenmesi için ne yapılmak lazım geleceğinin hükümetçe etraflıca düşünülüp müzakere edilmesi Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
9 Temmuz 1897

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 20, 08.S.1315.

***

4 – Devlet Daireleri ve Memurların durumu

Sultan ikinci Abdülhamid devlet dairelerinin kaloriferle isitilmasi ve memurlarin rahatina dair ferman

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Resmi dairelerin ısıtılması için soba ve mangal kullanılmakta ise de küçük bir dikkatsizlikten dolayı Allah göstermesin yangın çıkarak birçok zarara yol açması muhtemeldir. Ayrıca soba ve mangallar için gerekli odun ve kömürün temini, satın alınması ve nakli hususunda da pek çok masraf ve külfete katlanıldığı halde yine de istenilen derecede ve muntazam bir surette ısı sağlanamamaktadır. Özellikle koridorlar, odalar derecesinde sıcak olmadığı cihetle, sıcaktan soğuk bir yere çıkılması gibi sağlığın muhafazası açısından asla caiz olmayan mahsurlar da meydana getirmektedir. Memur ve müstahdemlerin bu durumlarını dikkate alan şefkatli padişahımız, kömür ve odun gibi maddelerin odalara taşınması külfetine gerek bırkamyarak, tasarruf ile beraber intizamı dahi tamamıyla temin edecek ve bütünüyle birçok fayda sağlayack olması hasebiyle, devlet dairelerinde kalorifer tesis edilmesini kararlaştırmıştır. (…) Ancak bunların tesisi esnasında duvarların tahrip edilmesinin önüne geçilmesi ve binaların dayanıklılığının zarar görmemesi için fennin gerektirdiği tarzda hareket edilmesi gerekmekte olup, tesisat masrafının ve diğer teferruatlarının Mösyö dö Begov ile müzakere edilmek suretiyle kararlaştırılması Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
13 Ağustos 1901

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 81, 1319 R 27.

***

5 – Istanbul’da yaşayan Müslümanların hal ve hareketleri hakkında

Sultan ikinci Abdülhamid müslüman kadinlarin carsaf ve feracelerinin uygun bulunmadigi ve dogru örtünmeye önem verilmesine dair ferman

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Müslüman kadınlarından bazılarının giydikleri gerek çarşaf ve gerek feraceler örtünmeye uygun bir halde bulunmayıp, çarşafların adi entari şeklinde, feracelerin kolsuz ve mintansız bir surette ve yaşmakların da gayet ince olduğu Yıldız Sarayı’na dönüşü esnasında zat-ı şahanelerinin gözüne çarpmıştır. Feracelerin eskiden beri bir örtünüş şeklinin bulunduğu malumdur. Bu sebeple Islamiyet’in şiarına yakışmayacak o gibi şeylerin katiyen men edilmesi ve örtünmenin gereklerine özen gösterilmesi için hükümetçe bir karar alınması ve bir de bazı kadınların subayların ceketlerine benzeyen ceket ve manto giydikleri, bu hal uygunsuz olduğundan bunların yapılmaması Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Sayray Başkatibi
Tahsin
14 Ocak 1904

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 97, 24 L 1321.

***

6 – Istanbul’da alenen içki içilmesinin ve kumar oynamasının yasaklanması

Sultan ikinci Abdülhamid kumarin yasaklanmasina dair ferman kumar oynamanin yasaklanmasi osmanli

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Kumar oyunu esas olarak bütün ülkelerde yasak olmakla beraber, bu husustaki yasaklama şeriatın haram kılmasıyla Osmanlı Devleti’nde bir kat daha şiddetlidir. Böyle olduğu halde, Büyükdere vesair bazı yerlerde kumar oynatılmakta olduğu padişah tarafından haber alınmıştır. Beyana hacet olmadığı üzere kumar oyununun, buna düşkün olanların er geç mahv ve harap olmalarına sebebiyet verdiği ve birçok müptelanın zaruret güdüsüyle rüşvet, cinayet veya intihara cüret ettikleri yaşanan hadiselerden bilinmektedir. (…) Padişahımız efendimiz, şer’an ve kanunen yasak bulunan kumarın Osmanlı Devleti’nin hiç bir bölgesinde oynanmamakta olduğunu zannettikleri halde, sözüne güvenilir kişilerin ifadesinden kumarın bir vakıa olduğu anlaşılmıştır. Bunun sebebi ise kumarı yasaklayan kanunun ilgili memurlarca gerektiği gibi uygulanmaması ve memurların görevlerini ihmal etmeleridir. Bu durum padişah nezdinde teessüfle karşılandığı gibi şeriatın men ettiği bir şeyin vaki olması Osmanlı Hükümeti’nce de caiz görülemeyeceğine göre, Zaptiye Dairesi’ne gerekli tebligatın yapılıp kumar oyununun tamamen yasaklanması Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
28 Eylül 1899

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 64, 22 Ca 1317.

***

Sultan ikinci Abdülhamid meyhanenin yasaklanmasina dair ferman meyhane acilmasinin yasaklanmasi osmanli icki yasagi

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Biri Aksaray’da Laleli Cami-i şerifi civarında ve diğeri Şehzadebaşı’nda Islam mahallesinde olmak üzere bu kere iki adet meyhane açılmasına teşebbüs olunduğu zat-ı şahanelerinin kulağına gitmiştir. Bu hal hürriyet ve müsavat hususlarında suistimal derecesinde ileri gitmek demek olup, çünkü dinen caiz olmayan hallerden sakınmak gerektiğine göre böyle, camilerin yanlarında ve Islam mahallesinde meyhane açılması gibi, kurallara aykırı teşebbüslere müsaade edilemez. Ayrıca içkinin, gürültüye sebep olan ve çoğunlukla insanları cinayete sevk eden yönü olmasına nazaran, meyhane sayısının çoğalması sükunetin muhafazası ve memleketin asayişi bakımından zararlı olduğu gibi, bazı yerlerde şer’i şerife aykırı bir takım hanelerin de açılmakta olduğu rivayet edildiğinden, bu tür şeylere mani olacak tedbirlerin alınması hususunda Şehremaneti ile Zaptiye Nezareti’ne tebligat yapmak üzere hükümetçe bir karar verilmesi Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
17 Ekim 1900

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 57, 22 C 1318.

***

10 – Istanbul’daki aciz ve muhtaç insanlara yardım yapılması

Sultan ikinci Abdülhamid fakir fukara muhtaclara yardim edilmesine dair ferman

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Birkaç günden beri kış şiddetle hükmünü icra ettiğinden Istanbul ve Bilad-ı Selase’de ikamet eden fakir ve muhtaç ahali için kömür, hırka, yorgan, fanila vesaire tedarik edip kendilerine verilmek üzere zat-ı şahaneleri tarafından yardım olarak bin lira ihsan buyurulmuştur. Bu amaçla Dahiliye Nezareti dairesinde ve nezaret müsteşarı beyefendinin riyasetinde bir komisyon teşkil edilecek ve geçenlerde muhtaç hastalar için kurulmuş olan yardım komisyonunda dahi haylice para birikmiş ve hamdolsun hastalığın gerilemiş olması sebebiyle oradan dahi para alınması mümkün olabilecektir. Hastalara yardım komisyonundan da bir miktar para alınmasıyla, ayrıca zengin ve hayırseverlerden arzu edenlerin dahi yardıma katılmaları ile makbuzlar bastırılarak belediye daireleri aracılığıyla, hakkaniyet ve tarafsızlığa son derece dikkat edilerek, ihtiyaçları tespit olunup fakir ahaliye yarından itibaren yardımlara başlanacağı hsususunun gazetelerde ilan edilmesi Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğinden olup, zat-ı şahanelerinin ihsan buyurduğu bin lira dahi yaver beye tevdi edilerek taraf-ı sadaretpenahilerine gönderilmiştir.

Saray Başkatibi
Süreyya
23 Ocak 1893

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 13, 5 B 1310.

***

Sultan ikinci Abdülhamid imaretlerdeki corbalara fazla pirinc atilmasina dair ferman

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Imaretlerde pişirilmekte olan çorbaların pirinci azca bulunmuş olup, bunlara ziyade pirinç konulduğu durumda gerçi masraf çoğalır ise de, bu masraf Evkaf-ı Hümayun (Padişahların ve onlara mensub olan kişilerin bıraktıkları vakıflar) hazinesinden karşılanacağından, bundan sonra imaretlerde pişirilecek çorbalara daha fazla pirinç konulmalıdır. Ekmeklerin dahi pişkin olmasına özen gösterilmelidir. Şimdiye kadar imaretlerde haftada bir verilen pilavın bundan sonra haftada iki defa verilmesi ve her imarette pişirilen çorba, pilav ve ekmeklerin hangi imarete ait olduğunun dahi işaret edilerek numune olmak üzere birer miktarının saraya gönderilmesi Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Süreyya
14 Eylül 1893

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 25, 3 Ra 1311.

***

Sultan ikinci Abdülhamid sokakta kalan bir kadina yardim edilmesine dair ferman

Yıldız Saray-ı Hümayunu
Baş Kitabet Dairesi

Kiracı olarak oturmakta bulunduğu evden atıldığından ve sokak ortasında kaldığından bahisle zat-ı şahanelerin merhametine sığınan Ümmü Gülsüm adlı kadının istidası üzerine, söz konusu kişinin Darülaceze’ye gönderilinceye kadar fakirlere yardım ödeneğinden faydalandırılmasına dair irade taraf-ı sadaretpenahinize ulaştırılmıştır. Ayrıca Darülaceze nizamnamesinin bir an evvel tamamlanarak saraya iletilmesi Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkatibi
Tahsin
26 Eylül 1895

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 42, 6 R 1313.

***

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1 a,b] Prof. Dr. Vahdettin Engin, Sultan II. Abdülhamid ve Istanbul’u, 2. Baskı, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2008, sayfa XVII, XVIII.

[2] Cennet mekan Sultan Ikinci Abdülhamid Han, yahudilerin Filistin’e yerleşmelerini yasaklamıştı, buna mukabil Kemalist rejim ise Israil’i tanıyan -halkı Müslüman olan- ilk devlet idi. Belgeler için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/15/osmanli-ve-cumhuriyet-arasindaki-farki-gosteren-iki-belge/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/25/ii-abdulhamidin-seyhine-yazdigi-filistin-mektubu/

[3]  II. Abdülhamid’in takip ettiği siyasetin emperyalistleri ne denli dehşete sevkettiğine dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/12/emperyalistlerin-korkulu-ruyasi-sultan-ii-abdulhamid-ve-tarikatlar/

[4] Selanik’ten, 31 Mart isyanını bastırmak bahanesiyle Istanbul’a gelen ve Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indiren “Hareket Ordusu” hakkında çarpıcı gerçekler için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/25/sultan-ii-abdulhamid-hani-tahttan-indiren-ittihat-terakki-ve-hareket-ordusu-kumandani-mahmud-sevket-pasa/

[5] Mason Üstadı itiraf etti: Sultan Abdulhamid’i biz devirdik:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[6] M. Kemal’in Filistin cephesinden kaçışı (pardon geri çekilişi) sonrasında “75.000 asker esir olmuş ve 360 top, 800’den fazla makineli tüfek, 200 kamyon, 44 otomobil, 89 lokomotif, 468 yük ve yolcu vagonu” düşmanın eline geçmiştir. Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/30/filistin-cephesindeki-hain-m-kemal-ataturk-mu/

[7] The New Palestine Gazetesi (New York), Nisan 1923.

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/29/1-israil-cumhurbaskani-chaim-weizmannin-itirafi/

Tavsiye edilen bir yazı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/21/sultan-ii-abdulhamide-darbe-yapan-jon-turk-ve-ittihatcilar-kime-hizmet-ettiler/

[8] Dr. Hüseyin Özdemir, Belgelerle II. Abdülhamid Han, ÖKM Yayınları, Konya 2013, sayfa 8.

[9] Kemalist rejimin, Almanya’da çekilmek istenen Sultan II. Abdülhamid filmini engellemeye teşebbüs ettiğine dair resmi yazışmalar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/06/kemalist-rejimin-sultan-ii-abdulhamid-korkusu/

[10] Daha geniş malumat için bakınız; Ismail Çolak, Son Imparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası, Nesil Yayınları, Istanbul 2009, sayfa 286 ve devamı.

[11] Yakup Kenan Necefzade, II. Abdülhamid ve Ittihat ve Terakki, Itimad Yayınevi, Istanbul 1967, sayfa 79.

[12] Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın II. Abdülhamid Han pişmanlığı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/11/sultan-abdulhamid-dusmanindan-muthis-itiraf/

[13] Prof. Dr. Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı 1923-2023, 9. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 33.

[14] Sultan Ikinci Abdülhamid Han döneminde yapılan bazı eserler için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/14/sultan-ikinci-abdulhamid-han-doneminde-yapilan-bazi-eserler/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*