Ahmet Hakan’a Cevap…

Ahmet Hakan’a Cevap…

*

ahmet-hakana-cevap-ahmet-hakan-kose-yazilari-ahmet-hakan-erdogan-ahmet-hakan-coskun-ahmet-hakana-reddiye

***

Cehaletiyle meşhur Ahmet Hakan bugünkü köşe yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Islamist terör” diyen Merkel’i uyarmasına tepki gösterdi. Arkasına Almanya Şansölyesi Merkel’i alan Ahmet Hakan, DEAŞ için “Ama Islam diye kafa kesmiyor mu barbarlar ordusu” diyor.

Evet Ahmet Hakan, aynen öyle yapıyorlar. Ama biraz tutarlı ol… Mert ol… Dürüst ol. Samimi ol. Bu ülkede “şapka” için kafalar kesilmedi mi? Eğer kafa kesmek barbarlık ise, o zaman bir şapka uğruna kafalar kesen “Atatürk”e de barbar diyebilecek misin?

M. Kemal şapka uğruna “kurbanlar verelim” demedi mi? Al işte, kendi beyanı:

“Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!”[1]

Üstelik bir de milletvekillerini “kafa kesmek”le tehdit etmedi mi? Ve bunu da Nutuk’ta iftiharla anlatmadı? Al işte Nutuk’tan:

“Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”[2]

Peki M. Kemal’e de “barbar” diyebilecek misin?

Diyemezsin!..

Diyemediğin gibi, Rize’de Atatürk heykelinin söküldüğü yerde poz veren bir Türk vatandaşına; “be hey şuursuz!” diye çıkışıp kendinle çeliştin. Üstüne bir de Anaokulu bebesi gibi “Atatürk olmasaydı…” masalı anlattın. Gerzeklik bu işte…

*

ahmet-hakana-cevap-ahmet-hakan-kose-yazilari-m-kemal-ataturk-nutuk-fakat-ihtimal-bazi-kafalar-kesilecektir

M. Kemal, vekilleri “kafalarını kesmek”le tehdit ediyor ve bunu da Nutuk’ta iftiharla anlatıyor…

***

Neymiş, Atatürk olmasaymış belki bugün mülteci olacak mışız?

Be hey şuursuz!

Bu bir acziyet ifadesidir. Bu millet âciz değil ve hiçbir zaman da olmadı! Senin Türk milletine hakaret etmeye hakkın yok. Kahraman bir milletin istiklâlini bir adama mâletmek senin haddine değildir. Aklını başına topla. Batı’da Çerkez Ethem, doğuda Kazım Karabekir ve Deli Halid Paşalar düşmanla çarpışırken, Ingilizlerle Pera Palas’ta pazarlıklar yapan, ardından Ankara’da entrikalar çeviren ben değildim. Bu millet M. Kemal’den evvel başlattı Kurtuluş Savaşını. Onunla var olmuş değildir.

Kazım Karabekir paşanın günlüklerini de mi okumadın? Okutalım o zaman… Bak, 18 Nisan 1919 tarihli günlüğüne ne yazmış:

“Milli hareketimiz hakkında icap edenlerle görüştüm. Silahlı teşkilâtlarının kuvvetlendirilmesini söyledim.”[3]

19 Nisan 1919’da ise Trabzon’a çıkıyor.

Yani M. Kemal’in Samsun’a çıkışından 1 ay evvel…

Milli hareket için silahlı teşkilâtların kuvvetlendirilmesi talimatını vermek nedir? Halide Edib Adıvar’ın ingilizce yazdığı hatıralarını da mı okumadın? Milli hareketi Kazım Karabekir paşanın başlattığını ve halkı silahlandırdığını yazıyor. Peki o tarihte M. Kemal nerede? Uğur Mumcu’nun kitabına bak; “Şişli’deki evinde yatıyor.”[4]

Bize masal anlatma Ahmet Hakan!

Hani o olmasaydı?.. O olmasaydı Kazım Karabekir Paşa olurdu. O olmasaydı Ali Ihsan Paşa olurdu. O da olmasaydı Medine kahramanı Fahreddin Paşa olurdu. Bizde kahraman mı yok? Afrika’da bilmem ne kabilesinin efrâdı mıyız biz? Bu kadar ezik misin sen?

Neymiş… Atatürk’ün sayesinde din süslü cemaat darbe girişiminde başarısız olmuş. Hayır! Tam tersine; M. Kemal’e rağmen başarısız oldu. M. Kemal’in kapattığı Imam Hatip’ten mezun olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dik durmasıyla başarısız oldu. M. Kemal’in yasaklamasına rağmen “Allahu Ekber” diyerek direnen Milletin sayesinde başarısız oldu.

*

ahmet-hakana-cevap-ahmet-hakan-coskun-15-temmuz-darbe

15 Temmuz gecesi darbecileri tekbirlerle tepeledik…

***

Gel senin o düz mantığınla hareket edip şöyle haykırayım:

“Be hey şuursuz Ahmet Hakan!.. Eğer M. Kemal’in kapattığı Imam Hatipler, kemalizme rağmen daha sonra açılmasaydı, bu darbe girişimine karşı çıkan Erdoğan olmayacaktı. Türkiye bölünecekti… Belki de bugün mülteci olup ellerin memleketinde dileniyordun a be gerzek! Niye Erdoğan’ı eleştiriyorsun?”

Nasıl? Senin mantığın böyle işliyor işte. Üstelik aynı senin üslubunla yazdım.

Ayrıca meydanlara inenler “Türkiye laiktir laik kalacak” naraları atmadı. “Allahu Ekber” sadalarıyla kenetlendi. M. Kemal’in “Tanrı uludur” bilmem nesiyle değil. DEAŞ, Allahu Ekber diyerek kafa kestiği zaman “Islâmî terör” oluyor da, darbecilere karşı Allahu Ekber sadalarıyla direnmek neden “Islâmî direniş” olmuyor? Neden darbeden sonra “bu bir Islâmî direniştir” demedin de demokrasiye bağladın? Neden şapka uğruna kafa kesilmesine “Laik terör” demiyorsun?

Madem M. Kemal’in sistemi en iyisi, o zaman neden kuvvetler birliğini değil de kuvvetler ayrılığını istiyorsun? M. Kemal hayatı boyunca kuvvetler birliğini savunmuştur.[5]

Bir de Osmanlı borçlarından falan bahsetmişsin… Aman Ilber Ortaylı duymasın, yoksa sana ağız dolusu “cahil” der. O borçların büyük bir kısmı, M. Kemal’in de mensubu olduğu “darbeci” Ittihat ve Terakki’nin aldığı borçlardı.

Yani demem o ki bu paralar, hatta daha fazlası, tüyü bitmemiş yetimin hakkını betonlaştırıp her yere heykel dikenlerden tahsil edilmeli… Bir de “Atatürk olmasaydı…” diyerek masal anlatanlardan. Bakalım o zaman sen nereye kaçacaksın…

.

**********

.
KAYNAKLAR:

.

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221 – 222.

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 691.

[3] Kazım Karabekir, Günlükler (1906-1948), 1. -2. cild, Çeviriyazı: Budak Kayabek, Hazırlayan: Yücel Demirel, Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2009.

[4] Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 32, 33.

[5] M. Kemal kuvvetler birliğini savunuyordu:

http://belgelerlegercektarih.com/2017/01/09/m-kemal-ataturk-cumhuriyet-dusmani-mi-2/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Osmanlı Devleti mi Diktatörlük idi, yoksa Kemalist rejim mi?

Osmanlı Devleti mi Diktatörlük idi, yoksa Kemalist rejim mi?

Son zamanların en popüler kemalist sloganlarından biri hiç şüphesiz, “Hangi diktatör halife ve padişah olabilecekken Cumhuriyeti kurar?” sloganıdır. Bunun zaten mümkün olamayacağını başka yazılarımızda bütün tafsilatıyla izah etmiştik. Dileyen o yazılara bakabilir.[1]

Hem M. Kemal neden halife veya padişah olmak istesin ki? M. Kemal’in sahip olduğu yetkiler zaten Halife ve padişahlardan daha genişti.

+

osmanli-anayasasi-1924-anayasasi-teskilati-esasiye-kanunu-osmanlida-kul-cumhuriyette-vatandas-mi-olduk-ataturk-isteseydi-padisah-olurdu-ataturk-isteseydi-halife-olurdu

Aşağıda bahsi geçen kitabın 67’inci sayfası…

***

Anayasa profesörü Kemal Gözler, “Türk Anayasa Hukuku” isimli 1100 sayfalık kitabında, M. Kemal’in direktifiyle hazırlanan 1924 Anayasası’nın, yargıya ait hükümler itibarıyla 1876 Osmanlı Anayasasından daha “geri” olduğunu maddeleri karşılaştırarak ortaya koyuyor.

Şöyle yazıyor Anayasa profesörü:

“Hemen belirtelim ki, 1924 Teşkilat-ı Esasi Kanununun yargıyla ilgili getirdiği güvenceler, 1876 Kanun-u Esasisinin yargıya ilişkin getirdiği güvencelerden çok daha yetersizdir. Yargıya ilişkin hükümleri itibarıyla 1924 Anayasası, 1876 Anayasasından daha geridir. Yukarıda gördüğümüz gibi, 1876 Kanun-u Esasisi, ‘kanuni hakim ilkesi’ veya ‘doğal yargıç ilkesi’ denen ilkeyi eksiksiz kabul etmişti (madde 23, 89). Kanun-u Esasi, özel davalara bakmak için, normal mahkemelerin ‘haricinde fevkalade bir mahkeme veyahut hüküm vermek salahiyetini haiz komisyon teşkilini katiyen’ yasaklıyordu. Oysa, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanununda bu konuda bir hüküm yoktur. Bu basit bir unutma eseri değildir. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanununun meclis görüşmelerinde, ‘fevkalade mahiyeti haiz mahkeme teşkili memnudur (yasaktır)’ şeklinde bir ek fıkra önerisi reddedilmiştir.[2] (Prof. Gözler’in dipnotu. Alıntı devam ediyor)

Diğer yandan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanununda yargıyla ilgili hükümler de yasama karşısında bir güvence teşkil etmekten uzaktır. Çünkü Anayasa getirdiği güvenceleri ‘kanun dairesinde’ sınırlandırmıştır. Örneğin mahkemelerin teşkilatı, görev ve yetkileri kanunla belirlenmektedir (madde 53). Hakimlik teminatı ve hakimlerin özlük hakları da kanunla düzenlenecek bir şeydi (madde 54). Keza, vatandaşların, ‘mahkeme önünde haklarını korumak için gerekli gördüğü yasalı araçları kullanma’ özgürlüğü (madde 59) de yasa koyucunun hangi araçlara izin verecegine bağlı kalmıştır. Çünkü, 1876’da olduğu gibi kapsamlı bir yargı yolu teminatı ve genel bir savunma hakkı 1924 Anayasasında eksiktir.”[3]

Evet, gördüğünüz gibi, Osmanlı Anayasası, M. Kemal’in 1924 Anayasasından yargıya ait hükümler itibarıyla daha üstündür.

Zaten M. Kemal’in kurduğu rejim “tek parti”, hatta “tek adam” rejimiydi. Partiye seçilecek olanları bile kendi belirliyordu.[4]

*

karikatc3bcrize-kemal-atatc3bcrk-milletvekillerini-kendi-seciyor-gazete-diktatc3b6rlc3bck-tek-parti-rejimi

Vekilleri kendi seçen M. Kemal Atatürk, dönemin gazetelerinde karikatürize edilerek böyle eleştirilmişti…

***

Türkçe birçok esere imza atan meşhur Hollandalı Türkolog Prof. Erik Jan Zürcher, kemalist rejimin bir “diktatörlük” olduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Takrir-i Sükûn Kanunu’nun Mart 1925’te ilanından itibaren Türkiye’nin yönetim biçimi, bir otoriter tek parti yönetimi, açıkçası, bir diktatörlük idi.”[5]

Osmanlı padişahlarının yetkileri ise, M. Kemal’in sahip olduğu yetkilere kıyasla çok kısıtlıydı. 1993-2008 yılları arasında Türk Tarih Kurumu başkanlığı yapmış olan ve şu anda MHP Kayseri milletvekili olan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Osmanlı Devleti’nde kanun ve nizamların Islam hukukuna dayandığını, padişahın ise bu kanunlarla bağlı olduğunu belirtir:

“Osmanlı Devleti’nde kanun ve nizamlar, bir Islam devleti olarak Islam hukukuna dayanmakta, dolayısiyle gerekli kurallar Kur’an, hadis, icma ve kıyas gibi Islam’ın temel ilkelerine göre tesbit edilmekteydi. (…) Bununla birlikte Padişah devlet işleriyle ilgili meselelerde, şer’i ve hukuki konularda gerekli kimselerle görüşüp fikir alırdı. Bu durumdan anlaşılacağı üzere, zahiren geniş ve hudutsuz yetkiye sahip görünen padişah, aslında bir takım kanunlara bağlıydı. Osmanlı hükümdarlarının ilk ve en kudretli zamanlarında bile divan kararlarına uydukları ve bunun haricine çıkmadıkları görülmüştür.[6]

Meşhur tarihçimiz Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal ise, padişahın; “imparatorluğun en az hür olan adamı” olduğunu yazar:

“…padişahın hak ve yetkileri hudutsuz gibi görünürse de gerçekte böyle değildir. Yakın çağların başında padişah, imparatorluğun en az hür olan adamıdır. Çünkü hayatını saray geleneklerine, çalışmalarını da şeriat kaidelerine göre ayarlamak zorundadır. (..) Padişahın sorumsuz olduğu sanılma­malıdır. Padişah, geleneklere ve şeriata karşı sorumlu idi. Gelenekler ve şeriat kanun mahiyetindedir.”[7]

Ayrıca Karal, Osmanlı Devleti’nin demokrat karakterli temellere dayandığını yazıyor:

“Osmanlı hükümeti şekil bakımından bir monarşi idi. Fakat bu monarşi demokrat karakterli temel­lere dayanmakta idi. Osmanlı Imparatorluğunda, Avrupa’da olduğu gibi, imtiyazlara dayanan aristokrat bir sınıf yoktu, Islâm olmak şartiyle bütün vatandaşların devlet hizmetlerine girmeğe hakkı vardı. Onur ve yetki devlet kapısında görülen hizmetle kazanılırdı. Bu hizmetten ayrılan kimse, hizmetten ön­ceki seviyesine inerdi.”[8]

Hukukçu Prof. Dr. Osman Kaşıkçı’nın yazdıkları ise Enver Ziya Karal’ı teyit etmektedir:

“Osmanlı sultanlarının geniş yetkileri olduğu sanılsa da gerçekte yetkileri oldukça sınırldır. Osmanlı padişahlarının yetkilerini sınırlandıran husus, şer’i hukuktur.”[9]

Buna mukabil M. Kemal’in sahip olduğu yetkilerin ne kadar geniş olduğunu anlamak bakımından Lord Kinross’un naklettiği şu anekdot kâfidir sanırız:

“Kendinde üç başkanlığı birden toplamıştı: Devlet Başkanlığı, Hükümetin ve Meclisin gerçek başkanlığı, tek Parti Başkanlığı. Selanik’ten beri kendisine hayran olan arkadaşı Tevfik Rüştü onu bir gün Hıristiyanların üçlemiyle kıyaslamıştı: ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh.’ Gazi, gözlerinde bir pırıltıyla onayladı: ‘Öyledir, ama, kimse duymasın!'”[10]

*

kemal-atatc3bcrk-biyikli-diktatc3b6rler-listesinde-ilk-sirada-hitler-mussolini

Amerikan Foreign Policy dergisi M. Kemal Atatürk’ü, Hitler ve Stalin gibi diktatörlere de yer verdiği “Bıyıklı Diktatörler” konulu listesinde “ilk sıraya” koydu.[11]

“Muasır Medeniyetin temsilcileri” M. Kemal’e diktatör diyor…

***

Bakın “hürriyet kahramanı” M. Kemal ne buyuruyor:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[12]

Devlet, kanun ve millet kendisinin oyuncağı olmuş sanki… Keyfine, hırsına, intikam hissine göre değişir durur.

M. Kemal’in sözünün özeti; “Sade keyfim hüküm sürer” demektir.

Hele şu kısım: “…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, çalarım, asarım, keserim…”

Peki şimdi bu sözleri söyleyen M. Kemal ile Nazi Almanya’sının diktatörü Adolf Hitler arasında ne gibi bir fark var?

Peki M. Kemal’in Mecliste yaptığı şu konuşmaya ne dersiniz:

“Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar. Meclis ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir.”[13]

Hem “Hakimiyet Milletindir” diyor, hem de Milletin vekillerini tehdit ediyor.

Bunu biz uydurmuyoruz… Bizzat M. Kemal Nutuk’ta övünerek anlatıyor.

Prof. Dr. Halil Inalcık bile M. Kemal’in tehditlere başvurduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Mustafa Kemal, son kertede, gayelerine ulaşmak için tehdide başvurmaktan da çekinmezdi.”[14]

Böyle hürriyet olur mu? Böyle insan hakları olur mu?

Ne yani… Osmanlı tahtına çıkışında ve daha sonra da bayram günlerinde, cülus törenlerinde, cuma namazlarında paşaların hep bir ağızdan; “Mağrur olma Padişahım senden büyük Allah var” diye uyardıkları padişahlar haşa “diktatör”, ama yukarıdaki sözleri söyleyen M. Kemal ise “hürriyet kahramanı” öyle mi?

Kargalar bile güler buna…

.

**********

.
KAYNAKLAR:

.

[1] Bu mevzuda yayınlanan iki yazımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/14/hangi-diktator-halife-ve-padisah-olabilecekken-cumhuriyeti-kurar-diyenlere-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/12/ataturk-bizi-padisaha-kul-olmaktan-mi-kurtarmistir/

[2] Prof. Gözler’in kitabının 23 no’lu dipnotunda gösterilen referanslara ilaveten resmî kaynağı da ekliyorum. Bakınız;

TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 2, Cild 8, Içtima 42, sayfa 898. 20 Nisan 1924.

[3] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Ekin Kitabevi Yayınları, Bursa 2000, sayfa 67.

[4] M. Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim “tek adam” rejimiydi, tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[5] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, (Kitabın orijinal adı: Turkey, A Modern History), Tercüme eden: Yasemin Saner Gönen, Iletişim Yayınları, 7. Baskı, Istanbul 2000, (1. Baskı: 1995), sayfa 257.

[6] Yusuf Halaçoğlu, 14-17. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 2.

[7] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, cild 5, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 8. Baskı, Ankara 2007 (1. Baskı: 1947), sayfa 1-5.

[8] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, cild 5, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 8. Baskı, Ankara 2007 (1. Baskı: 1947), sayfa 2.

[9] Osman Kaşıkçı, Osmanlı’da Devlet Başkanlığı, Yitik Hazine Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 21 ve devamı.

Ayrıca bakınız;

– Recai Galip Okandan, Umumi Amme Hukukumuzun Ana Hatları, Birinci Kitap, Istanbul 1948, sayfa 24.

– F. Şabanov, Osmanlı Imparatorluğunda Hükümdarlığın Hukuki Esasları, 6. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1967, sayfa 429.

– Ilhan Arsel, Türk Anayasa Hukukunun Umumi Esasları, cild 1, Ankara 1965, sayfa 5.

[10] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, (Tercüme eden: Necdet Sander), Istanbul 1966, sayfa 448.

[11] Amerikan “Foreign Policy” dergisi, Charles Homans, 30 Mart 2011.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/25/ataturk-biyikli-diktatorler-listesinde-ilk-sirada/

[12] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, sayı 82, 83.

[13] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 691.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/24/hakimiyet-milletindir-diyen-m-kemal-ataturk-milletin-vekillerini-tehdit-ediyor-nutuktan/

[14] Halil Inalcık, Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 183.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı Devleti geri kaldığı için mi battı?

Osmanlı Devleti geri kaldığı için mi battı?

*

belgelerle-sultan-ikinci-abdc3bclhamid

Sultan Ikinci Abdülhamid Han…

***

Bazı kemalistlere göre Osmanlı Devleti’ni düşmanlar yıktı, bunun üzerine Osmanlı paşası M. Kemal 7 düveli kovarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.

Böyle mantıksız bir şey olabilir mi?

Osmanlı’yı düşmanlarımız yenip yıktıysa, yine “görünürde” Osmanlı paşaları olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularını neden yenemediler? Öyle ya, düşmanlar aynı düşman, paşalar aynı paşa.

Osmanlı’yı yıkan düşmanlar, neden Türkiye’nin kuruluşuna izin verdi?

Farzımuhal, diyelim ki düşmanlarımız M. Kemal’i yenemediler.

Peki M. Kemal kim? “Görünürde” bir Osmanlı paşası. O halde yenemedikleri Osmanlı paşasıysa Osmanlı Devleti nerede?

Hadi diyelim Osmanlı’yı ingilizler yıktı… Peki Osmanlı döneminde yapılmış ve hala mevcudiyetini koruyan okul, kışla, çeşme, türbe, tersane vs. gibi yapıların üzerindeki “Osmanlı Tuğralarını” da mı ingilizler kazıdı?[1]

Demek ki bu iddia doğru değildir. Ayrıca bunların Osmanlı paşası mı, yoksa Ingiliz maşası mı olduklarını 5816 sayılı kanun kalkınca göreceğiz.

Bazı kemalistlere göre ise Osmanlı Devleti gerilemiş ve zaten batmıştı. M. Kemal de bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.

Osmanlı Devleti’nin bir ara zor duruma düştüğü doğru, ancak Sultan II. Abdülhamid Han devrinde borcun büyük bir kısmı ödenmiş, ticaret gelişmiş, ihracat yüzde 100’lük bir artış göstermiştir. Dahası Eğitim’e, Demir-Kara-Deniz yollarına yatırım yapılmış, binlerce yeni yapı inşa edilmiş, fabrikalar, hastaneler, okullar kurulmuş ve kültürel gelişme sağlanmıştır. Hepsini aşağıda göreceğiz…

Bunların haricinde Sultan II. Abdülhamid Han bazı büyük projeler de geliştirmiştir… Mesela:

*

Bayezid–Şişli metro taslağı

 sultan-abdulhamidin-projeleri-bayezid-sisli-metro-taslagi
***
*

Tüp Geçit Projesi (Tünel-i Bahri)

tup-gecit-projesi-tunel-i-bahri
 ***
*
Hamidiye Boğaz Köprüsü Projesi
 hamidiye-bogaz-koprusu-projesi
Daha fazla proje için bakınız;

http://www.ntv.com.tr/turkiye/osmanlinin-cilgin-projeleri-bogazda,chFUUmZBQU2UFWood_d1qA
.

http://yedikita.com.tr/osmanlinin-7-muhtesem-projesi/

***

Sultan II. Abdülhamid Han bu projeleri gerçekleştirmeye çalışırken, M. Kemal’in de mensubu olduğu mason güdümlü Ittihat ve Terakki Cemiyeti darbe yaparak Sultan’ı tahttan indirdi.[2] Bu senaryo size bir şey hatırlattı mı? Taksim Gezi olaylarında “Taksim Gezi Parkı Dayanışma Platformu” temsilcileri, hükümetten 3. Köprü, 3. Havaalanı ve Kanal Istanbul gibi projelerin iptal edilmesini talep etmediler mi ? Hükümeti devirmeye çalışmadılar mı? Işte yukarıda saydığımız ve daha birçok projenin mimarı olan ve Osmanlı Devleti’ni kalkındıran Sultan II. Abdülhamid Han’ı da bu sebeplerle tahttan indirdiler ve Osmanlı Devleti’ni Birinci Cihan Harbi’ne soktular.

“Osmanlı Devleti zaten batmıştı” diyenlere soruyorum:

Batmak üzere olan bir Devlet, geleceğe dair böyle büyük projeler hazırlayabilir miydi? Bugün çıkıp Osmanlı’nın zaten battığını iddia edenler, Osmanlı’yı yıkan işbirlikçi hainlerin torunlarıdır. Bunlar dedelerinin, ATA’larının ihanetini gizlemye çalışıyorlar.

Bu yazıda, daha evvel de birçok kez yaptığımız gibi[3] Osmanlı Devleti’nin batmadığını, tam tersine hızlı bir şekilde kalkındığını, başta ABD’li tarihçi Prof. Stanford Shaw’un arşiv belgerlerine dayanan eseri olmak üzere Prof. Halil Inalcık, Prof. Ilber Ortaylı gibi tarihçilerin eserleriyle delillendirmeye çalışacağız.

*
** Maliye **

*

Sultan II. Abdülhamid Han tahta çıktığında devlet gelirlerinin yüzde 80’ni dış borçlara gidiyordu. Sultan II. Abdülhamid ipleri eline alınca kendi mali politikasını uygulamaya koyuldu. Ilk olarak yabancı borçlanmaya başvurmadan bütçeyi dengelemeye çalıştı. Topkapı Sarayı, Iç ve Dışişleri bakanlıkları kadrolarını kısmakla işe başladı. Kendi ailesinden şehzadeler ve diğer üyeler de dahil olmak üzere bütün önemli bakanların aylıkları indirildi. Saray giderlerini kendi şahsî hazinesinden karşılama yoluna gitti. Rus savaşından doğan tazminatın faizsiz ödenmesi hususunda Çar’ı ikna etti. Diğer yabancı devletlere borcun konsolide edilmediği (vadesi uzatılmadığı) takdirde hiç kimsenin eline bir şey geçmeyeceğini, Avrupa’daki binlerce tahvil sahibinin her şeyini kaybedeceklerini ve genel bir felaketin ortaya çıkacağını söyledi. Böylece Osmanlı’nın iç ve dış borçları, 1876’dan beri biriken fakat ödenmemiş olan faizlerle birlikte 21.938,6 milyon kuruş olarak tespit edildi.

Çeşitli borçlara karmaşık bir düzen uygulanarak 1858’e kadar uzanan eski yabancı borçların yüzde 50’si, iç borçların da yüzde 41’i indirildi ve rakam 12.530,5 milyon kuruşa oturtuldu. Borçların ödenmesi için Maliye Bakanlığı dışında Düyun-u Umumiye Komisyonu kuruldu. Düyun-u Umumiye Komisyonu ayrı bir Osmanlı hazinesi olarak geri kalan Osmanlı borçlarını ödemenin yanı sıra Rus savaşı tazminatını ve hükümetin eski tımar ve mukataa sahiplerine olan çeşitli yükümlülüklerini ödemek üzere kurulmuştu. Bu sayede indirilen borç yükü devlet bütçesinin ancak yüzde 20’sini oluşturduğundan artık katlanılabilir bir yük haline gelmişti. Sultan II. Abdülhamid bundan sonra kaybedilen gelirlerin yeniden sağlanması ve hükümetle ordunun yeniden borçlanmaya gerek kalmadan yaşatılabilmesi için mali reform programını uygulama yoluna gitti.[4]

Sultan II. Abdülhamid’in mali reformlarının ve Düyun-u Umumiye Komisyonunun çabalarının sonucu olarak toplam devlet gelirleri tahsilatında büyük bir artış görüldü:

Muharrem Fermanından önceki yıl olan 1880-1881’de 1.615 milyon kuruştan 1898-1899’da 1.722.7 milyon kuruşa, 1906-1907’de 2.290.5 milyon kuruşa yükseldi.

Böylece ilk 17 yıl içinde yüzde 7.4 gibi az bir artışa karşılık bundan sonra 1907’ye kadar reformlar kök saldıkça bu toplam artış da yüzde 43’e erişmekteydi. Bu gelirlerden Düyun-u Umumiye payına düşen bölüm ise aynı artışı göstermiyordu. 1881-1882’de toplamın yüzde 6.02’si olan bu pay 1898’de yüzde 7.7’ye çıkmıştı.[5]

Sultan II. Abdülhamid Imparatorluğun vergilendirilebilir temelini genişletmek için ekonomik gelişmeyi özendirdi, Düyun-u Umumiye Komisyonu’nun yardımıyla pek çok Avrupalı sanayicinin, bankerin ve tüccarın, hızlı ekonomik gelişmeyi sağlayacak alanlara ilgi duymasını sağladı.

*

osmanliyi-kim-yikti-osmanli-geri-mi-kaldi-osmanli-geriledi-mi-osmanli-niye-batti-osmanli-niye-coktu-osmanli-kapitulasyonlar-osmanli-duyunu-umumiye-osmanli-fabrikalar

Gelirler artıyor, giderler düşüyor…

Ta ki Ittihat ve Terakki Cemiyeti Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirene kadar…

***

*

** Demiryolları **

*

Sultan II. Abdülhamid demiryolu yapımını büyük ölçüde genişleterek imparatorluğun ekonomisini geliştirmek istiyordu. Imparatorlukta ne sermaye ne de deneyim olduğu için Avrupalı şirketlere başvurdu. Politik ve emperyalist rekabeti ekonomik rekabete dönüştürmek için Avrupa devletlerinden imparatorluğunu geliştirme hakkı için birbirleriyle rekabete girişmelerini istedi. Böylece 27 Eylül 1888’de Alman Deutsche Bank’la yapılan anlaşmayla Ingiltere, Fransa ve Avusturya’nın uzun süreli üstünlükleri sona erdi. Almanlarla işbirliği yapılmasının sebebi, Osmanlı bütçesine daha lehde katkılarda bulunması ve Osmanlı toprakları üzerinde herhangi bir talebi olmayan tek büyük ülke gibi görünmesindendi.[6]

Deutsche Bank’ın da katkısıyla eski Haydarpaşa-Izmit hattı Ankara’ya, daha sonra da Bağdat ve Basra Körfezine uzatılacaktı. Bu alanda bazı düzenlemelerle imparatorluktaki demiryolu hat sayısı ve sonuç olarak hazine gelirleri arttı. 1907-1908 dönemine kadar toplam demiryolu 5883 kilometreyi bulmuştu; bu, Sultan II. Abdülhamid’in hükümdar oluşundan sonra 3 katılık bir artış anlamına geliyordu. Demiryolu işletmesinin hükümete sağladığı gelir de 1887-1888’de 80.5 milyon kuruştan 1907-1908’de 740.04 milyon kuruşa çıkarak 10 kata yakın bir artış gösteriyordu.[7] (Hicaz demiryoluna temas etme lüzumu bile duymuyorum.)

*

** Karayolları **

*

Sultan II. Abdülhamid’in hükümdarlığı döneminde yol yapımı için yapılan toplam harcamalar 1891’de 14.39 milyon kuruştan 1907-1908’de 31.5 milyon kuruşa çıkmıştır. 1881-1897 yılları arasında yılda ortalama 823 kilometre yeni yol yapılmış ve 450 kilometre yol da onarılmıştır. Toplam karayolu miktarı 1858’de 6.500 kilometre iken 1895’te 14.395’e ve 1904’te 23.675 kilometreye ulaşmıştır.[8]

*

** Denizyolları ve Liman işletmeleri **

*

1895’te Osmanlı bayrağını taşıyan 50.000 gemiden ancak 3.047’si buharla çalışmaktaydı. 1905’te bu sayı 4.756’si buharlı olmak üzere toplam 68.794’e yükselmiştir. Istanbul’a giren buharlı tekne sayısı 1888’de 1548 iken, 1904’de 5161’e yükselmiştir. (711.882 tondan 2.375.430 tona).[9]

1904 yılında “Hamidiye Vapurları Idaresi”ni kuran Sultan II. Abdülhamid Basra ile Bağdat arasında toplam 6 vapur işleterek, 2 vapur işleten Ingiliz Lynch şirketi ile 1908’e kadar süren sıkı bir rekabete girişmiş[10] ve fakat kısa bir süre sonra mason güdümlü Ittihat ve Terakki Cemiyeti tarafından tahttan indirilmiştir. Ali Akyıldız ve Zekeriya Kurşun’un hazırladığı “Osmanlı Arap Coğrafyası ve Avrupa Emperyalizmi” isimli tuğla büyüklüğündeki kitabın “Osmanlı Arap Coğrafyasında Uluslararası Rekabet” altbaşlığında, Hamidiye Vapurları Idaresi’nin Ingiliz Lynch şirketiyle rekabet ettiği, hatta önüne geçtiği belirtilir.[11]

Isıtması, çift motoru, hızı ve ön aydınlanması sayesinde nehirlerde gece ve gündüz rahatlıkla işleyebilen Osmanlı Devleti’ne ait vapurlar, toplam 230 ton yük ve 250 yolcu kapasitesinde olup, 12 deniz mili hız yapabiliyordu. Bu birinci sınıf modern gemiler, Lynch şirketinin vapurlarından her sahada daha üstün özelliklere sahipti. Iki Ingiliz gemisinin 250-300 ton kapasitesine karşılık Osmanlı’nın yeni vapurları 495 ton kapasitesindeydi. Ingiliz vapurlar, sadece ayın parladığı gecelerde yol alabilirken Osmanlı vapurları, ışıkları sayesinde gece de rahatlıkla yoluna devam edebiliyordu.[12]

*

Tüp Geçit (Tünel-i Bahri) Projesi

abdulhamid-projeleri-osmanli-geri-mi-kaldi-osmanli-geriledi-mi-osmanli-niye-batti-osmanli-niye-coktu-osmanli-kapitulasyonlar-osmanli-duyunu-umumiye-osmanli-fabrikalar

Daha fazla proje için bakınız;
.

http://yedikita.com.tr/osmanlinin-7-muhtesem-projesi/

***

Başbakanlık Osmanlı Arşivi Uzmanı Ebul Faruk Önal ile Osman Doğan’ın bir çalışmasında, bugünkü GAP projesinin Sultan II. Abdülhamid Han’a ait olduğu şu sözlerle anlatılmaktadır:

“Sultan II. Abdülhamid Han, Osmanlı çoğrafyasındaki nehirlere ayrı bir alaka göstermiş ve devrin devlet adamlarından konu ile alakalı araştırma raporları istemiştir. Sulama sahalarının genişletilmesi, nehirlerin kanallarla birleştirilmesi, bir takım barajların ve köprülerin inşa edilmesi gibi çok büyük projeler üzerinde fikirler yürütülmüş, teknik hesaplamalar yapılmıştır. Hatta Fırat ve Dicle nehirleri üerine barajlar yapılarak sularının tutulması ve sulama yoluyla tarım arazilerinin genişletilmesi fikri yani bugünkü GAP (Güneydoğu Anadolu Sulama Projesi) Sultan II. Abdülhamid Han’a aittir.”[13]

*

** Posta ve Telgraf Hizmetleri **
*

Sultan II. Abdülhamid döneminde Imparatorluk içi ve dışı haberleşme sisteminin gelişmesi ulaşımın geri kalmasını bir dereceye kadar giderebilmiştir. Demiyollarının yanı sıra dikilen telgraf hatlarıyla kara hatları 1882’de 23.380 kilometreden 1904’te 49.716 kilometreye ulaşmış, denizaltı hatları ise bu süre içinde 610 kilometreden 621 kilometreye çıkmıştır. Aynı süre içinde gönderilen telgraf sayısı 1 milyondan 3 milyona, gelir de 39.2 milyon kuruştan 89.38 milyon kuruşa çıkmıştı. Bunun yarısı giderlere ayrıldığı halde hazine yine önemli bir kâr gösteriyordu.[14]

1865 ile 1873 yılları arasında Istanbul’da ayrı bir postanesi olan “Lionos ve Cie” adlı özel şirket kaldırıldı, yerini “Osmanlı Posta” idaresi aldı. Imparatorluk içinde posta taşıma için yerli ve yabancı denizyolları şirketleri arasındaki rekabet de Sultan II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra sona erdirilip bu taşıma hakkı posta idaresine verildi. Sultan II. Abdülhamid’in iktidarında Osmanlı posta hizmeti genişledi, taşınan mektup sayısı 1888’de 11,5 milyondan 1904’te 24,38 milyona çıktı.[15]

 
*
** Tarım **
*

Prof. Stanford Shaw’a göre Sultan II. Abdülhamid devrinde “Osmanlı tarımı önemli bir gelişme göstermiştir.”[16] Prof. Ilber Ortaylı ise bu husustaki gelişmeyi şu sözlerle ifade eder:

“ll. Abdülhamid yılları Basra vilayetinin en çok geliştiği ve Imparatorlukta iktisadi bakımdan en bütünleştiği yıllardır. O kadar ki 1906 yılında buradan 50 bin ton tahıl ve 40 bin balya yünü Avrupa’ya sevk ediyoruz. Çok ilginç bir gelişme ve önemli bir gelir artışı başlamıştı.”[17]

Buna rağmen halkın ezilmesine müsaade edilmemiş ve Istanbul’da ekmek fiyatlarının 5 para dahi zamlanmasının her dönemde önüne geçilmesi yönünde fermanlar çıkarılmıştır. Işte bu fermanlardan biri:

*
sultan-ikinci-abdc3bclhamid-ekmek-parasi-okka-on-para

KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 70, 22 S 1326.

Daha fazla belge için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2015/09/12/sultan-ii-abdulhamid-hani-cikardigi-fermanlarla-taniyalim/

*
** Madenler **
*

Sultan II. Abdülhamid hükümdarlığının sonunda toplam 43.234 ton maden çıkarılmaktaydı. Çoğu Ingiltere’ye ve bir bölümü de Almanya’ya ihraç edilen bu madenlerin içinde şunlar da bulunmaktaydı: 19.586 ton krom (% 45), 7.343 ton boraks (% 17), 6.396 ton zımpara (% 14), 5.733 ton manganez (% 13) ve daha az miktarlarda kurşun, altın, linyit kömürü ve arsenik.[18]

Tuz, Imparatorluk için yoğun bir şekilde çıkartılmaktaydı. Sultan II. Abdülhamid devrinde üretim 1885 ile 1912 arasında 205.2 milyon kilodan 340.9 milyon kiloya (% 66) artmış, ihracat da 1892 ve 1909 arasında 6 kat artarak, 17.9 milyon kilodan 114.6 milyon kiloya ulaşmıştır. Tuzdan elde edilen hazine gelirleri de 1887 ile 1908 yılları arasında 65.6 milyon kuruştan 1153 milyon kuruşa ulaşarak toplam devlet gelirlerinin yüzde 5’ini oluşturmuştur.[19]

 
*
** Sınai Gelişme (Sanayi) **
 
*

Sultan II. Abdülhamid’in hükümdarlığının son yıllarında Istanbul’da birkaç özel tuğla, pamuklu kumaş, çini, cam fabrikası kuruldu. Istanbul, Diyarbakır ve Musul’da deri, Selanik’te çini, tuğla, pamuklu kumaş ve gayri müslimler için bira fabrikası, Izmit’te kağıt ve kumaş fabrikalarıyla bir yün ve bir de pamuk ipliği fabrikası vardı. Ayrıca Urfa, Gördes ve Uşak’ta halı fabrikaları bulunuyordu. Imparatorluğun çeşitli yerlerine dağılmış 1500 kadar değişik atölye de vardı.[20]

*

sultan-ikinci-abdc3bclhamid-devlet-dairelerinin-kaloriferle-isitilmasi-ve-memurlarin-rahatina-dair-ferman

***

Devlet dairelerinde kalorifer tesis edilmesine dair Sultan II. Abdülhamid Han’ın bir iradesi…

Daha fazla belge için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2015/09/12/sultan-ii-abdulhamid-hani-cikardigi-fermanlarla-taniyalim/

***

*

** Ticaret **

*

Sultan II. Abdülhamid döneminde ihracat 1878-1879’da 839.6 milyon kuruştan 1907-1908’de 1.9 milyar kuruşa çıkarak yüzde 100’lük bir artış göstermiştir.

Tablo 3.8’den de görüleceği gibi başlıca ihraç malları üzüm, incir, zeytinyağı ve afyon gibi tarımsal ürünlerle ipek, tüfek ve madenlerdi.[21]

*

osmanli-geri-mi-kaldi-osmanli-geriledi-mi-osmanli-niye-batti-osmanli-niye-coktu-osmanli-kapitulasyonlar-osmanli-duyunu-umumiye-osmanli-fabrikalar
[21]
no’lu dipnotta bahsi geçen tablo…

***

*

** Şehir Hayatı **
 
*
Sultan II. Abdülhamid’in hükümdarlığında şehir hayatı gözle görülür biçimde değişmişti. Istanbul, Izmir, Edirne, Selanik ve diğer büyük kentlerde sokaklar ve kaldırımlar taşla kaplanmış, gaz lambalarıyla aydınlatılmış halde, temiz ve güvenli tutulmaktaydı.[22] Istanbul belki de dünyanın en kozmopolit kentiydi. Imparatorluğun çeşitli halkları burada dünyanın her yanından gelen yabancılarla iç içe yaşıyorlardı.[23]
*
** Adalet **
 
*
Sultan II. Abdülhamid devrinde mahkeme masrafları en alt düzeye indirilerek en yoksul kişilerin bile mahkemeye başvurabilmeleri sağlandı.Genel olarak teba için Osmanlı tarihinde görülmemiş bir dürüstlük ve etkinlik düzeyi, din farkı gözetilmeksizin sağlanabilmişti. Halkın hakları geçmişte olduğundan çok daha yaygın bir biçimde korunmaktaydı.[24]

*

** Eğitim **

*

Ilahiyat Fakültesi Kur’an eğitimi ve yorumu, hukuk ilmi, felsefe ve din dersleri veriyordu. Matematik ve Tabii ilimler Fakültelerinde matematik, cebir, mühendislik, muhasebe, tabii ilimler, kimya biyoloji, tarım ve yerbilim okutulmaktaydı. Edebiyat Fakültesi ise Osmanlı ve Dünya Tarihi, felsefe ve mantık, Osmanlıca, Arapça, Farsça, Fransız edebiyatı. Genel ve Osmanlı coğrafyası, arkeoloji ve eğitim dersleri veriyordu. Böylece Imparatorluk ilk kez tam bir üniversiteye kavuşmuş ve başlayan yüksek öğrenim hiç kesintisiz olarak günümüze kadar devam etmiştir.[25]

Prof. Halil Inalcık bu hususta şunları yazar: “Son araştırmalar ortaya koymuştur ki, II. Abdülhamid dönemi, siyasette Batı fikirlerine karşı olmakla beraber, kültür ve eğitim alanında büyük atılımların gerçekleştirildiği bir dönemdir.”[26]

Prof. Ilber Ortaylı ise II. Abdülhamid devrinde okul açma faaliyetlerinin hızlandığını[27] yazmakta ve Osmanlı’da eğitimin meyvelerini verdiğini şöyle ifade etmektedir:

“Babıali fonksiyonlarını kaybetmiş bir bürokratik makine değildir. Kayıtlardan ve arşiv tasniflerinden de görülmektedir ki, taşra ile olan yazışmalar daha çabuk takip edilmekte, ihtisaslaşma arttığından çabuk değerlendirilmekte, faaliyet ve iş hacmi artmasına rağmen bu ihtisaslaşma işlerin takibini daha kolaylaştırmaktadır. Layihalarda birtakım meselelerin, Tanzimat döneminin ehliyetli bürokratlarından eksik kalmayan bir vukufla ele alındığı görülmektedir. …

Bunun yanı başında evvelki devirlere nazaran önemli bir fark görülmektedir; bazı meselelerin halli için (ıslah-ı sanayi, demiryolu, nafıa ve maarif gibi) projeler hazırlandığı, bu layihaların çoğu ehliyetli bürokratlar tarafından kaleme alındığı görülmektedir. Kısaca bürokrasi uzman ve teknokrat bir karakter kazanmaya başlamıştır. Türkiye Imparatorluğu’nun Tanzimat asrındaki modernleşmesi de­vam etmektedir. Taşra idaresi merkezi bürokrasinin bu gelişmelerinden etkilenmektedir. II. Abdülhamid döneminde taşra bürokrasisinin iki ana özelliği vardır. Birinci özellik; memur sayısındaki artıştır. Herhangi bir vilayetin salnamelerinde belirli aralıklarla yapılacak örnekleme ve sayımda bunu görürüz. Bu memurların bilgi ve yeteneklerinde düzelme görülür; çünkü artık merkezdeki âli mekteplerin mezunları bu bürokraside yerlerini artan oranda alırlar. … Eğitimin sonuçları alınmaya başlanmıştır. … Rumeli vilayetlerinde küçük memurların arasında bile 2-3 dil bilenler kalabalık bir grup oluşturmaktadır. Bilindiği üzere Tanzimat asrının memur yetiştiren yüksek öğrenim kurumları (Mülkiye Mektebi, Hukuk Mektebi, bilhassa Nuvvab Mektebi ve Mekteb-i Sultani gibi) II. Abdülhamid devrinde ıslahat ve mükemmelleşme geçirmekte, aynı şekilde teknokrat yetiştiren eğitim kurumları da taşra bürokrasisine gerekli elemanı sağlamaya başlamaktadırlar. Ihtisaslaşan bürokrasi, ihtisaslaşan eğitimden gıdasını almaktadır.”[28]

*
** Kültürel Gelişme **
 
*

Sultan II. Abdülhamid devrinde artan okur yazarlık kültürel faaliyetlerin büyümesine yol açmıştır. Pek çok halk kitaplığı yapılmış, Osmanlı basını gelişmiş, istekli bir okuyucu kitlesinin eline binlerce kitap, gazete, dergi ve broşür geçmiştir.[29]

Bütün bu delillerden de kolayca anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti geri kaldığı için batmamıştır. Hem geri kalmış olsa bile, bu; Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya müstehak olduğunu mu gösterir? Osmanlı’ya yüklenen kemalistlerin, “ilerici, yenilikçi” olarak niteledikleri Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet ricali daha düne kadar IMF’nin kapısında para dilenmiyor muydu? Seçimlerden hemen sonra kredi alabilmek için soluğu ABD’de almıyor muydu? Bu ülkeye televizyon 40, internet ise 20 yıl gecikmeyle girmedi mi?[30] Çöp dağları, akmayan musluklar, uçsuz bucaksız yağ-tüp-şeker ve hastane kuyrukları, ekonomik krizler, 17 Ağustos Depremi’nde depremzedeler için toplanan paraların memur maaş farklarının ödenmesinde kullanılması vs. vs. Peki kemalistler niçin bütün bunları gerekçe göstererek bu rejime bir son vermiyor, hatta son verilmesine karşı çıkıyorlar çok merak ediyorum doğrusu.

.

**********

.
KAYNAKLAR:

.

[1] Osmanlı tuğra ve armaların kaldırılması hakkında kanun için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/11/osmanliyi-tarihten-kazimak-istediler/

[2] Celil Layiktez, Türkiye’de Masonluk Tarihi, cild 1, Başlangıç 1721-1956, Yenilik Basımevi, Istanbul 1999, sayfa 103 – 113.

Ayrıca bakınız;

Halil Inalcık, Rönesans Avrupası-Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci, 4. Baskı, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 316.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/21/sultan-ii-abdulhamide-darbe-yapan-jon-turk-ve-ittihatcilar-kime-hizmet-ettiler/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/25/sultan-ii-abdulhamid-hani-tahttan-indiren-ittihat-terakki-ve-hareket-ordusu-kumandani-mahmud-sevket-pasa/

[3] Osmanlı Devleti’nin kalkınma hamleleri hakkında şu yazılarımıza bakılabilir;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/14/sultan-ikinci-abdulhamid-han-doneminde-yapilan-bazi-eserler/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/20/osmanli-devletinde-fabrikalar-matbaa-osmanli-geri-kaldi-yalani/

[4] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 272-275.

Kitabın Orijinal adı: “History Of The Ottoman Empire And Modern Turkey”, Volume 2, Cambridge University Press, 1976.

Sultan II. Abdülhamid Han’ın Devlet harcamalarında tasarrufa riayet edilmesine dair bir iradesi şöyledir:

“Yıldız Saray-ı Hümâyunu
Baş Kitâbet Dairesi
Harcamalarda daima tasarrufa riayet edilmesi lazım geldiğinden devletçe yapılacak olan alım satımların kanun ve nizamlar dairesinde gerçekleştirilmesi ve bunun aksine harekette bulunulmaması Padişahımız efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.

Saray Başkâtibi
Tahsin
9 Şubat 1899″

Belgenin numarası için bakınız: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 33, 28 N 1316.

Bakınız; Prof. Dr. Vahdettin Engin, Sultan II. Abdülhamid ve Istanbul’u, 2. Baskı, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2008, sayfa 254.

[5] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 276, 277.

[6] Ilber Ortaylı, Ikinci Abdülhamid Döneminde Osmanlı Imparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1981, sayfa 40, 41.

[7] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 278, 279.

[8] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 279.

[9] Devlet-i Osmaniye, Nezareti Umur-u Ticaret ve Nafia, Istatistik-i Umumi Idaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin Bin Üçyüz Onüç Senesine Mahsus Istatistik-i Umumisidir, Istanbul 1316 (1898) sayfa 145. Devlet-i Osmaniye, Liman Istatistikleri, Istanbul, 1323.

[10] Ilhan Ekinci, Fırat ve Dicle’de Osmanlı-Ingiliz Rekabeti (Hamidiye Vapur Idaresi), Ankara 2007, sayfa 297-303, 309. Hamidiye Vapur Idaresi’ne ait vapurlardan dördü, Musul, Fırat, Rusafe ve Bağdat isimlerini taşıyordu.

[11] Ali Akyıldız-Zekeriya Kurşun, Osmanlı Arap Coğrafyası ve Avrupa Emperyalizmi, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 25.

[12] Charles Issawi (ed), The Fertile Crescent 1800-1914, Oxford University Press 1988, sayfa 249, 250.

[13] Ebru Faruk Önal-Osman Doğan, “Sultan Abdülmecid Devrinde Bir Osmanlı Maden Müdürünün Kızılırmak Projesi (1848)”, Osmanlı’da Ulaşım (içinde), Editörler: Vahdettin Engin-Ahmet Uçar-Osman Doğan, 2. Baskı, Çamlıca Basım Yayın, Istanbul 2013, sayfa 146.

[14] Devlet-i Osmaniye, Nezareti Umur-u Ticaret ve Nafia, Istatistik-i Umumi Idaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin Bin Üçyüz Onüç Senesine Mahsus Istatistik-i Umumisidir, Istanbul 1316 (1898) sayfa 162, 163. 157. Devlet-i Osmaniye, Telgraf Istatistikleri, Istanbul 1323.

[15] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 280, 281.

[16] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 284.

[17] Ilber Ortaylı, “Basra limanı ve XIX. yüzyılda Osmanlı-Arap dünyası”, Hacettepe Üniversitesi Türk-Arap Ilişkileri Konferansı Tebliğleri, Ankara 1979, sayfa 221-232.

[18] Devlet-i Osmaniye, Nezareti Umur-u Ticaret ve Nafia, Istatistik-i Umumi Idaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin Bin Üçyüz Onüç Senesine Mahsus Istatistik-i Umumisidir, Istanbul 1316 (1898) sayfa 99-101.

– Devlet-i Aliye-i Osmaniye, Maliye Nezareti, Ihsaiyat-ı Maliye, Varidat ve Masarifi Umumiyeyi Muhtevidir, cild 1, Istanbul 1327 (1911) sayfa 98-104.

– Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, cild 8, Ankara, sayfa 455-458.

[19] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 287.

[20] Devlet-i Osmaniye, Nezareti Umur-u Ticaret ve Nafia, Istatistik-i Umumi Idaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin Bin Üçyüz Onüç Senesine Mahsus Istatistik-i Umumisidir, Istanbul 1316 (1898) sayfa 139, 140.

[21] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 289.

[22] Sultan II. Abdülhamid Han’ın çevre temizliği ile alakalı bir iradesinde; “Terkos su şirketinin depo olarak kullandığı yerde biriken suya, kullanıldığı sırada çabuk köpürmesi için, soda atılmakta” olduğu, “suya soda vesaire atılmasının sakıncası gayet açık olup, Terkos şirketi müdürü[ne] kati ve şiddetli uyarı” yapılması gerektiği, “ayrıca, şirket tarafından elde edilmeyeceği konusunda güven duyulan iki kimyager vasıtası ile zikrolunan depoda biriken suyun analiz ettirilerek neticesinin saraya ulaştırılması[nın]” emredildiği görülmektedir.

19 Kasım 1892 tarihli bu irade, Sultan II. Abdülhamid Han’ın çevre temizliği hassasiyetini fazlasıyla ortaya koymaktadır. Belgenin numarası için bakınız:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Hususi, 81, 28 R 1310.

Tafsilat için bakınız;

Prof. Dr. Vahdettin Engin, Sultan II. Abdülhamid ve Istanbul’u, 2. Baskı, Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2008, sayfa 151-152.

[23] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 293, 294.

[24] Başvekalet Arşivi, Yıldız K35/Z14 no. 4.

[25] Başvekalet Arşivi, Irade, Makatib Dosya 58, kısım 3.

[26] Halil Inalcık, Osmanlı ve Modern Türkiye, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 180.

[27] Ilber Ortaylı, Batılılaşma Yolunda, Merkez Kitaplar, Istanbul 2007, sayfa 164.

[28] Ilber Ortaylı, Batılılaşma Yolunda, Merkez Kitaplar, Istanbul 2007, sayfa 72, 73.

[29] Devlet-i Osmaniye, Nezareti Umur-u Ticaret ve Nafia, Istatistik-i Umumi Idaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniyenin Bin Üçyüz Onüç Senesine Mahsus Istatistik-i Umumisidir, Istanbul 1316 (1898) sayfa 67.

– Salname-i Devlet-i Aliye-i Osmaniye, 1326 (1910-1911) sene-i maliye, sayfa 402-425. (Resmî Osmanlı Yıllıkları).

[30] Kemalist rejimin geri kaldığına dair deliller için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/31/osmanli-devleti-degil-kemalist-rejim-geri-kaldi/

.
**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

15 Temmuz işgali ve sonrasında yaşananların kısa bir tahlili (analizi)

15 Temmuz işgali ve sonrasında yaşananların kısa bir tahlili (analizi)

*

15-temmuz-olaylari-15-temmuz-isgali-15-temmuzda-yasananlar-15-temmuz-darbe-girisimi-ya-allah-bismillah-allahu-ekber-15-temmuz-analizi

Millet idareye el koydu…

***

Kemalistler tarafından dinsizlik ve gayri millilik üzerine kurulan devlet sistemi 15 Temmuz işgalinde kilitlenmiş ve bu işgale karşı harekete geçip müdahale edememiştir. Bu andan itibaren Millet duruma-idareye el koydu ve işgalcileri tepeledi. Ardından Yenikapı mitingindeki ruhla yeni bir devlet kurdu. Bu hakikati bilen Kemal Kılıçdaroğlu ilk önce mitinge katılmak istemedi. Israrlar neticesinde bazı şartlar ileri sürdü ve büyük bir “Atatürk posteri” ve bu posterden daha büyüğünün olmamasını talep etti. Anlaşılan Kılıçdaroğlu babasını kaybetmiş bir çocuk halet-i ruhiyesiyle babasının ölümüne inanamıyor ve aklınca “ölüyü diriltmek” istiyordu. Halbuki öldüren ve dirilten yalnızca Allah’tır celle celaluhu. Nitekim yeni devletin ruhu çoktan üflenmişti.

Ama yine de Kılıçdaroğlu’na bir kıyak yapıldı. Kemalizmi leş gibi gömmek yerine, tıpkı Teşvikiye Camii’nden kalkan bazı din düşmanı laik kemalist “sanatçılar”da olduğu gibi bir cenaze merasimi uygun görüldü. Ne de olsa gavurun cenazesine bile saygı gösteren bir medeniyetin varisleriyiz. Hani cenazelerde ölünün bir yakını, elinde bir resimle tabutun önünde yürür ya, işte “kemalizm tabutunun” önündeki resimli yani “Atatürk posterli” kişi de Kemal Kılıçdaroğlu idi. Ne garip bir tesadüf… Kemalist zulüm devrini bir Kemal açtı, bir diğer Kemal de mecburen cenaze namazını kılıp kapattı.

*

yenikapi-mitingi-yenikapi-ruhu-15-temmuz-olaylari-15-temmuz-isgali-15-temmuzda-yasananlar-15-temmuz-darbe-girisimi-ya-allah-bismillah-allahu-ekber-15-temmuz-analizi-feto-15-temmuz

Yenikapı Mitingi…

***

Neticede Yenikapı’da kemalist rejim gömüldü ve yeni bir Devlet kuruldu. Tıpkı müşrik sisteme son veren Mekke fethinde bazı müşriklerin affedildiği gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan da (beğenirsiniz beğenmezsiniz orası ayrı) hakaretten haklarında dava açtığı kişileri affetti. Yeni bir devlet kuranlara “Gazi” denir. Işte bu sebeple sık sık “Gazi Meclis” vurgusu yapıldı. Şu anda yeni devlette Başkanlık sistemi “fiilen” mevcut, geriye yalnızca bunun adını koymak ve yeni Anayasa kaldı. Bir de şu laiklik belası ve batının bize biçtiği rolden kurtulmak.

Bu hususlarda da bazı adımların atıldığına şahit olduk, oluyoruz. Kemalist Türkiye’nin “tapusu” olduğu söylenen ve batının bize dayattığı Lozan Antlaşması’nın bir “Zafer” olmadığı dile getirilerek tartışmaya açıldı. Böylece Yenikapı’da kurulan yeni devletin, “yurtta sulh cihanda sulh” felsefesini reddettiği bütün dünyaya ilan edilmiş oldu. Bu da tabii olarak artık kabuğuna çekilmiş minimalist sünepe bir Türkiye yerine, tekrar Osmanlı gibi i’la-yı kelimetullah’ın (yani Allah’ın adını her yere yaymak, her yerde yüceltmek ve dünyaya adaletle hükmetmek) yani maksimalist bir dâvânın şiâr edinildiğini gösterir. Nitekim Fırat Kalkanı Harekâtı ve bilhassa Musul operasyonu da bu iradenin sahaya bir yansımasıydı.

*

15-temmuz-olaylari-15-temmuz-isgali-15-temmuzda-yasananlar-15-temmuz-darbe-girisimi-ya-allah-bismillah-allahu-ekber-15-temmuz-analizi-feto-15-temmuz

***

Bilindiği gibi M. Kemal, Osmanlı Devleti’ni yıkarken şöyle demişti:

“Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları “zorla” Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu “tasallutlarını” (saldırılarını!) altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu “mütecavizlerin” (tecavüzcülerin!) hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete (aslında kendine, zira Tek Adam olmak istiyordu ve oldu: Kadir Çandarlıoğlu) saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Şimdi biz de şöyle diyoruz (Yapılan değişiklikler parantez içine alındı) :

“Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. (Kemalistler) zorla (Milletin-Ümmetin) hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı. Bu tasallutlarını (1 asırdan) beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, (Millet-Ümmet) bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, (Millete-Ümmete) saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. (Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.)

***

NOT:

Kendilerini Atatürkçü zanneden bazıları, “biz de Ya Allah Bismillah Allahu Ekber diyerek meydanlara indik, dolayısıyla Atatürk’ün kurduğu sisteme sahip çıktık” diyerek yazdıklarımıza itiraz edebilirler. Lakin bu arkadaşlar Atatürkçülüğü bilerek kabul etmiş değiller… 90 senedir sistemli bir şekilde pompalanan propagandanın tesiriyle fikirlerini dahi bilmedikleri, kendilerine kahraman olarak takdim edilen kurgulanmış-yapay-hayali-suni bir karaktere bağlanmışlar ve bu yüzden kendilerini Atatürkçü zannediyorlar ama gerçekte değiller. Şayet M. Kemal’i gerçekten tanımış olsalardı, O’nun yasaklamasına rağmen “Allahu Ekber” diye tekbir getirmezlerdi. Sadece bu delil bile, onların aslında Atatürkçü olmadıklarını ispata kâfidir.

Fatih Sultan Mehmed’den sonra Istanbul’un bir kez daha fethedileceği malum. Ancak bu fethin, birincisinden farklı olarak “kılıçla” değil, “tekbir”lerle gerçekleşeceği hadis kaynaklarımızda geçer. 15 Temmuz’da Batının darbeciler eliyle işgal ettiği Istanbul’un milletimiz tarafından “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” sadaları ile tekrar ele geçirilmesinin “sözü edilen fetih” olduğunu belki söyleyemeyiz, ama en azından bir provası olduğu kesin.

En azından provasını bize gösterdiği için Allah Teala’ya sonsuz hamdü senalar olsun. Ileride bu fethi gerçekleştirecek olan kardeşlerimi şimdiden tebrik ediyorum. Eğer o büyük güne erişemezsek bizi hayırla yad etsinler.

Allah, milletimizi tekrar asıl hüviyetine, eski izzetli ve şerefli günlerine döndürsün. Âmin.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Video

DÂVÂMIZIN ÖZETİ

DÂVÂMIZIN ÖZETİ

*

.

Dâvâmız i’la-yı kelimetullah yani Allah’ın adını her yere yaymak, her yerde yüceltmek ve dünyaya adaletle hükmetmektir. Bu hedefe “kemalizm” ile varamayız. Zira kemalizm ulusal bir din veya ideolojidir. Adı üstünde “ulusal”, “yöresel” din…

Belli bir yörenin/ulusun dini, yani “sınırları” olan bir bölge ve “sınırlı” bir kitle sözkonusu. Sınırlı bölgeye hitap eden bir din veya ideoloji, kendini sınırlamakla kalmayacak, aynı zamanda mensuplarının ufkunu da sınırlayacaktır.

Bu hedefe yalnızca beynelmilel, yani evrensel (uluslararası) bir din ile, yani Islamiyet ile varılabilir. Insanlığın çektiği acılara bigâne kalmak ve görmezden gelmek bize yakışmaz. Dünyaya adaleti hâkim kılmak için kemalizmi terk etmek ve Türkiye liderliğinde bir Islam Birliği kurmak zaruridir. Dünyanın dört bir yanındaki mazlum ve mağdurlar bizden bunu bekliyor.

Aksi halde hepimizi ezerler.

***

Darbeci M. Kemal Atatürk’ün Darbe Teşebbüsleri

Darbeci M. Kemal Atatürk’ün Darbe Teşebbüsleri

*

ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk

Darbeci Kemal…

***

FETÖ’nün darbe teşebbüsünden sonra kemalistlerin artık tek bir gündem maddesi var: “Cemaat ve tarikatlar arasından yeni bir FETÖ çıkar mı?” Kemalist çevreler, sürekli bu suali gündemde tutarak bütün cemaatleri itibarsızlaştırmayı hedefliyorlar. Sanki bugüne kadar yapılan bütün darbeler “Atatürkçü”lerce yapılmamış gibi FETÖ üzerinden bütün Islami cemaatler ve tarikatlar hedef alınıyor. Halbuki daha evvelki darbelerde “orduyu göreve” davet edenler bizzat bu medya baronlarıydı.

Buna mukabil Ehl-i Sünnet alimleri, FETÖ’nün yanlış yolda olduğunu defalarca dile getirmişler[1] ve 15 Temmuz’da meydanlara inip tankların önünde kale gibi durmuşlardır.

Daha evvelki yazımda da belirttiğim gibi “senin darbecin kötü benim darbecim iyi” gibi bir anlayışı kabul etmiyorum. Ilke olarak darbeye karşı olanların, M. Kemal’e de karşı olmaları icab eder. Aksi halde kendileriyle tezada düşerler.

Gerçek kemalistler çok iyi bilirler ki, M. Kemal de darbeciydi. Selanik’ten gelip Sultan II. Abdülhamid Han’a darbe yapan “Hareket Ordusu”nun isim babası M. Kemal idi. Bu darbeyi masonların yaptığı artık sır değil.[2]

Yetmedi… Milli Mücadele sırasında bu sefer ingilizlerle işbirliği yaparak Sultan Vahideddin’e ve Osmanlı Meclis’ine darbe yaptı.[3]

M. Kemal’in dostu ve Ankara’da “Başbakan” yaptığı Rauf Orbay, bu anlaşmayı adeta ifşa ediyor:

“Ingilizlerin Meclis’i basmalarını sağlamak için burada kalacağım.”

Daha açık bir ifadesiyle;

“Istanbul’a, Meclis’e gideceğim ve dediğiniz olmazsa Anadolu’da milli bir hükümet kurmanız için Meclis’in ortasında bomba patlatarak kendimi feda edeceğim!”[4]

Yani bir nevi PKK’ya terör örgütü diyemeyen HDP’li Selahattin Demirtaş’ın Ankara’ya rağmen Diyarbakır’da Meclis kurmak istemesi gibi…

Bu da yetmedi, Ankara’da dualarla açılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Birinci Meclis’e de darbe yaptı.[5]

Darbeci M. Kemal’in vukuatı bu kadarla sınırlı değil tabi. Burada saydıklarımızdan başka darbe teşebbüsleri de var… Sanki O adeta darbe yapmak için dünyaya gelmiştir. Şaka gibi ama Atatürkçü Sadi Borak’ın “Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk” isimli kitabında “M. Kemal’in Hükümeti Devirme Teşebbüsleri” başlıklı bir bölüm dahi var.

Sadi Borak, M. Kemal’in Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek darbe yapmayı düşündüğünü şöyle anlatıyor:

“M. Kemal, o devrede askeri bir ihtilal yapmayı düşünmüş ve ilk adımı da atmıştır.

Bu plana göre, M. Kemal, Cemal Paşa’yı Enver Paşa’dan ayıracak, onunla işbirliği yapacak, Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek hükümeti düşürecek ve Cemal Paşa’nın başkanlığında Itilaf Devletleriyle münferit sulh yapacak ve kurulacak hükümette kendisi de Harbiye Nazırlığını (Savaş Bakanlığı: bugün Savunma Bakanlığı) alacaktı.

M. Kemal, Çanakkale’den döndükten sonra Suriye’den Istanbul’a gelmiş olan Cemal Paşa’ya Perapalas Otelinde bu planından bahsediyor. Cemal Paşa bu teklifleri açıktan açığa reddetmemiş, fakat müsbet (olumlu) cevap da vermemiştir. Işi savsaklamış, neticede Harbiye Nazırı Enver Paşa da plandan haberdar edilmiştir. Bu yüzden M. Kemal, uzun zaman şahsi bir tehlike devri geçirmiştir.”[6]

Garip değil mi? Halbuki “vatansever” bir komutandan beklenen, emrindeki askerle “düşman” üzerine yürümesidir, kendi “devleti” üzerine değil. Kendi devletine silah çeken eşkiyadır eşkiya!

Gelelim darbeci M. Kemal’in başka bir teşebbüsüne…

M. Kemal Filistin Cephesi’ndeki hezimetten sonra Istanbul’a geldiğinde Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’ye katılmak yerine Istanbul’da her zamanki gibi hükümeti düşürmeye çalışıyordu. Gelin, bir komite kurmaya karar veren darbeci M. Kemal’in faaliyetlerini kendi ağzından dinleyelim:

“- Bir gün Fethi Bey ve dört müşterek arkadaşımızla birlikte, bir hayli münakaşadan sonra, ihtilalci bir komite kurmağa karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeğe başladık: Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak gibi. Başka bir gün bizim Şişli’deki evde toplantımız nihayet bulduktan sonra dört kişiden biri dedi ki: ‘Arkadaşlar, ben çok düşündüm, Namusumla söz veririm ki sırrınız gizli kalacaktır, fakat komitede çalışmağa devam etmiyeceğim.’ Hepimiz hayret içinde birbirimize baktık. Içimizden biri: ‘Bu ne demek, muvaffakiyetten emin mi değilsiniz?’ diye sordu. ‘Hayır, bunu düşünmedim. Muvaffak olacaksınız. Fakat ihtilalciler muvaffak olsalar bile birçok tehlike karşısındadırlar. Bunu da kabul etmelidirler. Işte o zaman ben ve benim gibiler, sizin kararlarınızı tatbik etmek üzere iktidara gelecek ihtiyat namzetler oluruz.’ Fethi Beyle ben gözlerimizle konuştuk. Derhal dedim ki: ‘Beyefendinin iştirak etmiyeceği bir teşebbüs makul de olmıyabilir. Onun için cemiyeti hemen fesh etmeliyiz.’ Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti.”[7]

Rauf Orbay, Komiteden ayrılmak isteyen ve M. Kemal’in “dört kişiden biri” dediği şahsın Ismail Canbulat oldugunu söylüyor.[8] Ne gariptir ki bu şahıs Cumhuriyet kurulduktan sonra M. Kemal’e “suikast” teşebbüsünde bulunduğu gerekçesiyle asılarak saf dışı bırakılmıştır.[9]

Darbeci M. Kemal daha evvel, yani 1905 yılında da Sultan II. Abdülhamid’e darbe yapmayı düşünmüş ve yakayı ele verince de Şam’a sürgün edilmişti.[10] “Sürgün” kelimesini ATA’larına konduramayan-uygun görmeyen Uluğ Iğdemir gibi bazı kemalist tarihçiler buna “Atanma” demişlerdir.

*

ulug-igdemir-ataturkun-yasami-cild-1-ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk

ulug-igdemir-ataturkun-yasami-cild-1-ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk-ihtilal

[10] no’lu dipnot ile alakalı… Türk Tarih Kurumu Genel Müdürü Uluğ Iğdemir’in “Türk Tarih Kurumu Yayınları” arasında çıkan “Atatürk’ün Yaşamı” isimli kitabın ilgili sayfası…

***

Darbeci M. Kemal’i durdurana aşk olsun. 1905’de Sultan II. Abdülhamid’i deviremeyen M. Kemal, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu emeline 1909 yılında masonlarla birlikte ulaşmıştır.

Isterseniz darbeci Kemal’in dosyasını kısaca özetleyelim:

1 – 1905 yılında darbe teşebbüsü.

2 – 1909’da Selanik’ten yahudi taburuyla gelen Hareket Ordusu’nun darbesi.

3 – 1916’da Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek hükümeti düşürme teşebbüsü.

4 – 1918-1919’da Padişahı tahttan indirerek değiştirme ve Hükümeti düşürme teşebbüsü.

5 – 1920’de Ingilizler eliyle Osmanlı Meclisi’ne baskın.

6 – 1923 yılında Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılan Meclis’e darbe.

Tabiri caizse tam bir suç makinesi.

Şimdi…

FETÖ darbe teşebbüsünü bahane ederek “dinden-cemaatlerden-hocalardan” soğuduğunu ifade eden kemalistlerin, niçin defalarca darbe yapan “Atatürk”ten soğumadıklarını, hatta izinden gittiklerini çok merak ediyorum. FETÖ darbeciyse, M. Kemal de darbeci. Neden biri hain diğeri kahraman oluyor? Erdemli, ilkeli insanlar ikisine de hain der. Demek ki bunlar samimi değil. Dolayısıyla darbeciyi put edinenlerin, cemaatlere vatanseverlik dersi vermeye hakları yoktur.

Bu kesim gelmiş bir de hiç sıkılmadan TV ekranlarına çıkıp şaşkınlık içinde şöyle soruyorlar: “bu kadar Profesör, doktor, polis, general, yazar-çizer nasıl oluyorda FETÖ gibi halkına ateş etme emrini veren birinin arkasından gidiyor? Neden ‘akıllarını’ kullanmıyorlar, sorgulamıyorlar?”

Allah var, haklı bir sual.

Ancak benim de bu kemalistlere bir sualim var: “nasıl oluyorda sizler, şapka için ‘gerekirse kurbanlar verelim’ diyen, halkını darağaçlarında sallandıran ve defalarca darbe yapan M. Kemal’in ardından gidiyorsunuz? Niçin o sürekli vurgu yaptığınız “akıl”ı kullanıp bir kere olsun onu sorgulamıyorsunuz? Hatta sorgulayanları ‘hain’likle itham ediyorsunuz? Niçin her yere heykellerini dikiyorsunuz?”

Zahmet edip sorgulamaya başladığınızda, eleştirdiğiniz hatta nefret ettiğiniz şeyleri aslında kendinizin de yaptığını fark edeceksiniz.

Ama yaklaşık bir asırdır M. Kemal’i, insanımıza adeta bir “ilah” gibi empoze etmeye çalıştılar, işte bu yüzden sorgulamak veya soğukkanlı bir araştırma yapmak her babayiğidin harcı değildir. Buna dair tipik bir misal vermek istiyorum. Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nde Emeritus Profesörlüğü yapan Vamık D. Volkan ve Princeton Üniversitesi’nde özellikle Osmanlı ve Modern Türk Tarihi alanlarında olmak üzere Yakın Doğu tarihi üzerine Emeritus Profesör unvanına sahip olan ve aynı zamanda New York’ta Psikanaliz Ulusal Psikoloji Birliği’nde psikanaliz eğitimi almış olan Norman Itzkowitz M. Kemal’in psikanalitik psikobiyografisini yazmaya karar verirler. Bu iki yazarın yaşadıkları psikolojik zorluklar kitaplarının “giriş” kısmında Vamık D. Volkan tarafından kısaca anlatılıyor. Aynen alıntılıyorum:

“Ölümsüz Atatürk kitabını yazmak yazarlar için psikolojik olarak çok zordu. Hem Norman Itzkowitz hem de benim için Atatürk’ün imajı çok idealleşmişti. Onu ‘ölümlü’ bir insan olarak algılayabilmek için iç dünyamızın önümüze çıkardığı engellerle uğraşmak zorunda kaldık. Kitabın yazımının yedi yıl sürmesinin bir nedeni de buydu. Itzkowitz, Osmanlı tarihini çalışırken beş yıldan fazla bir zaman Türkiye’de kalmıştı. Çocuklarının odasının duvarında Atatürk’ün resmi asılıydı. Kitabı yazarken bir ara tutukluk yaşadı ve zihni pek çok bilgiyle dolu olmasına rağmen bir süre hiçbir şey yazamadı.(..) En sonunda psikolojik engellerimizi yenerek Atatürk’ün iç dünyasını anlatmaya çalışan ve gerçek olayları içeren bir biyografisini yazabilmek hem Norman Itzkowitz’i hem de beni mutlu etti. O dönem ben Amerika Birleşik Devletleri’nin Charlottesville şehrindeki Virginia Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü olarak çalışmaktaydım. ‘Ölümsüz Atatürk’ün Chicago Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmasından kısa bir süre sonra bu olayı kutlamak için, o zamanın Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Norman Knorr, yüzlerce kişinin katıldığı büyük bir parti verdi. O akşam bir rüya gördüm. Rüyamda çeşitli dillerde onlarca gazetenin başlıkları Atatürk’ün öldüğünü bildiriyordu. Bu rüyanın ortasında büyük bir üzüntü içinde uyandım ve kendimi ağlarken buldum. Kitabı bitirmekle bir bakıma, Atatürk’ün imajı ile yaşadığım yedi yıla da veda etmiş oluyordum.”[11]

Koskoca profesörlerin hali buysa, sıradan talebeleri ve niçin hala “put”umuzu yıkamadığımızı varın siz düşünün. Cemaatlere ve tarikatlara karşı çıkan kemalistler; “BÜYÜK, HATTA EN BÜYÜK ATATÜÜÜÜRK”ün “MÜRİDİ” olmuşlar haberleri yok!

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Buna dair misalleri “15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları” başlıklı yazımızın 4 no’lu dipnotunda vermiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2016/09/03/15-temmuz-saldirisinin-2-dalgasi-algi-bombalari/

[2] Bu hususta geniş malumat ve kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[3] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

[4] Bu sözlerin kaynakları ve M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/11/20/m-kemal-ataturk-tapinakci-miydi-kemalist-turkiyeyi-tapinakcilar-mi-kurdu/

[5] Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılmış olan Birinci Meclis’e yaptığı darbe için bakınız;

M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 727, 728.

Ayrıca bakınız;

Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Hazırlayan: Cemal Kutay), Tercüman Yayınları, Istanbul 1980, sayfa 100.

Ayrıca Alimlerin Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[6] Sadi Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Kitapçılık Ticaret Yayınları, sayfa 36.

[7] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 72. (Sansürsüz baskı).

[8] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni-Siyasi Hatıralarım, cild 1, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 232.

[9] Izmir Suikasti hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

[10] Dagobert Von Mikusch, Avrupa ile Asya Arasındaki Adam Gazi M. Kemal, cild 1, Cumhuriyet-Yeni Gün Yayıncılık, Istanbul 2000, sayfa 56.

Ayrıca bakınız;

Uluğ Iğdemir, Atatürk’ün Yaşamı 1881-1918, cild 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1980, sayfa 8, 9.

[11] Vamık D. Volkan, Norman Itzkowitz, Atatürk Anatürk, 2. Baskı, Alfa Yayınları, Istanbul, Ocak 2011, sayfa 6, 7.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, islamda yönetim sekli, islamda laiklik var mi, islamda idare sekli, atatürk laiklik, ekrem bugra ekinci laiklik,

***

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, “Hukukun Serüveni” isimli kıymetli eserinde Islam’da Devlet ve Hükumet şeklini yazdı. Tıpkı Prof. Dr. Ilber Ortaylı gibi[1] Islam devletiyle laikliğin bağdaşmayacağını ifade eden Ekinci, Islam devletinin meşruti monarşiyi andırdığını belirtti:

“Devletin idaresinde tek kişi hayat boyu söz sahibidir. Bu bakımdan mutlakiyete benzer. Bu tek kişi, iradesi dışında konulmuş hukukî esaslarla bağlıdır. Bu bakımdan da meşrutiyete benzer. Ancak hükümdarın uyması gereken prensipleri koyanlar halk ve aristokratlar değildir. Şûrâ prensibine verilen ehemmiyet bakımından da cumhuriyete benzer. Ancak halkın tamamının idareye iştiraki mevzubahis değildir. Hz. Peygamber ve halifeleri icraatlarında halkın tamamının reylerini (oylarını) almış ve çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş değildir. Islam hukukunda, başta kimin olduğu ve devletin nasıl idare edildiği değil; adaletin tatbiki mühimdir. Ekseriyetin görüşüne değil, hukukun ne dediğine bakılır. Devletin monarşi veya cumhuriyet olmasının bir önemi yoktur. Bununla beraber, Islam devletinin meşrutî monarşiyi andırdığı söylenebilir.

Bununla beraber ideal halifelik seçimle olduğuna göre, Islam devleti, demokrasiye çok da yabancı bir sistem değildir. Halifenin, bazı hak ve salahiyetlerini, seçilmiş vekiller vasıtasıyla yerine getirmesi (en son kendi tasdikine tâbi olmak şartıyla) mümkündür. Nitekim Osmanlı devleti, 1840’tan itibaren mahallî, 1876’dan itibaren de kesintilerle de olsa merkezî idarede böyle bir tecrübe yaşamıştır.

Islam devletiyle laikliğin bağdaşmaması gayet tabiîdir. Islam devletinde hükumetler ve hukuk sistemi, meşruluğunu dinî esaslardan alır. Islam dini, insanların inanç ve ibadetlerinden başka, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunlara imkan tanımamak, dinî vecibelerin ifasına engel teşkil eder. Mamafih laiklik, demokrasi ile din ve vicdan hürriyetinin ön şartı değildir. Nitekim günümüzde laik olmadığı halde demokratik ve insan haklarına saygılı devletler bulunduğu gibi, laik, ama otoriter ve insan haklarının askıya alındığı devletler de çoktur. Şer’i hukuk, Müslümanlığı üstün tutan dini karakterine rağmen, Müslüman olmayanların din ve vicdan hürriyetlerini tam olarak teminat altına almış; hatta onlara kısmî bir hukukî ve adlî muhtariyet tanımıştır.

Bununla beraber Islam devletini, teokrasi olarak vasıflandırmak da doğru değildir. Çünkü Islam devletinin başındaki kimse, her ne kadar ruhanî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları affetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salahiyetine de sahip değildir. Avrupa’daki ruhban sınıfı mefhumu, Islamiyete yabancıdır. Dini ayinlerin mutlaka hükümdar veya muayyen bir kimse tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur.”[2]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

[2] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, Arı Sanat Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 319, 320.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

 

Çanakkale Zaferinde Sultan II. Abdülhamid’in rolü

Çanakkale Zaferinde Sultan II. Abdülhamid’in rolü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

padisah-sultan-ikinci-abdc3bclhamid

Cennetmekân Sultan Ikinci Abdülhamid Han

***

Iddiaların aksine Sultan II. Abdülhamid her türlü imkansızlıklara rağmen, çıkmasını kaçınılmaz gördüğü bir dünya savaşı için iktidarının ilk yıllarından itibaren hazırlık yapmaktan geri durmamıştı.

Çanakkale vasıtasıyla devlet merkezini de koruma çabaları Osmanlı klasik döneminin bitmesinden sonra yoğunlaşmıştır. Bilhassa Çanakkale Boğazı’nda 1877-1878 savaşından sonra yapılan hazırlıklar önemlidir. Zira I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesinde yapılan savunma sayesinde Itilaf Devletleri ne denizden ne de karadan Çanakkale’yi geçememişlerdir. Bu durum küresel ölçekte yapılan planları alt üst ettiği gibi savaşın da uzamasına sebep olmuştur.

Çanakkale Boğazı’nı Askeri Bakımdan Güçlendirme Çalışmaları

1 – Boğaz’daki Askerlerin Son Sistem Silahlar Ile Teçhiz Edilmesi Çalışmaları:

Çanakkale Boğazı’ndaki topçu ve istihkâm askerlerinin ellerinden Şinayder marka tüfeklerin Mavzer (Mauser) tüfekleriyle değiştirilmesini isteyen irade 3 Mayıs 1897 tarihinde çıkmıştır. Tophane-i Amire Sevk Komisyonu Reisi Asım Bey, Bandırma vapuruna yüklettiği silahlar ve cephane ile sair âlat ve adevâtı hemen Çanakkale Boğaz Komutanlığı’na göndermiştir. Ilk gelen 800 adet büyük çaplı Mavzer tüfekleriyle cephanesinin teslim alındığı ilmühaberi 9 Mayıs tarihlidir.[1] Dönemin yeni ve etkili silahı olan Mavzerlerin diğer birliklere de dağıtılması işlemine sonraki senelerde de devam edilmiştir.[2]

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 9

Çamburnu Tabyası

***

2 – Askerlerin Barınma Şartlarının Iyileştirilmesi:

Yeniden yapılacak koğuşların inşa masrafı 28.562 kuruş olarak hesaplanmış ve 12 Mayıs 1896 tarihinde Sadrazam Rıfat Paşa tarafından arz edilmiştir. Padişahın olumlu iradesi 18 Mayıs’ta çıkarken iktisada riayeti tembih etmesi dikkat çekmektedir.[3]

3 – Çanakkale Istihkâmlarının Güçlendirilmesi Çalışmaları:

Boğazlar’ın savunmasını güçlendirmek için Âsaf Paşa, Bahr-i sefid boğazı inşaat nazır ve müfettişi olarak tayin olunmuş ve Çanakkale Boğazı’yla burada bulunan bütün istihkâmları her türlü saldırıya mukavemet edecek duruma getirmekle vazifelendirilmiştir. Âsaf Paşa’nın 10 Kasım 1880 tarihli raporunda belirttiği hususlar sonraki çalışmaların da istikametini belirlemiştir. Kale-i Sultaniye ve civarında bulunan tabya ve istihkâmların mevkilerine gidilerek ayrıntılı incelemeler yapmıştır. Hangi tabyaların düşmana karşı koyabilecek hale getirilebileceği, hangilerinin asker kuvvetlerinin artırılacağı belirlenmeye çalışılmıştır. Sahillerin hangisine torpil konulması gerekeceği, istihkâm inşaatının Redif askerlerine yaptırılması, oradaki kuvvetlerin nasıl artırılacağı ve öncelik sırasının belirlenmesi hakkndaki görüşlerini bir harita vasıtasıyla arz etmiştir. Buna göre emniyetin süratle sağlanabilmesi için Seddülbahir Kabatepe ve Bolayır istihkâmlarının sol taraflarına, sahilin ve Saros Körfezi’nin bazı yerlerine dinamit barutundan yapılmış sabit torpiller konulması çok lüzumlu bulunmuştur.[4]

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 2

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 3sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 4sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 5

Çanakkale Boğazı’nda bulunan istihkâmların çeşitli cihetlerden görünümü…

***

Boğaz’ın her iki yanının savunma gayesiyle takviye edilmesi Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdüğü gibi en kanlı çarpışmalar da bilindiği üzere Çanakkale cephesinde olmuştu. Bu vetirede (süreçte) Boğaz’ın iki tarafındaki siperlerin savunma imkanı ve ateş gücünün artırılmasına yönelik çabaların neticesini görmek mümkündür. Burada objektif bir fikir vermek adına örneklemeye çalıştığımız faaliyetlerin neticelerini görmek ve göstermek için savaş sırasına ait iki tespiti paylaşmak isteriz. Kale-i Sultaniye mutasarrıfı Fuad Bey’in gizli ve acele ibaresiyle hükümet merkezine gönderdiği 18 Mart 1915 tarihli bir yazısında; “Bugün vasatı saat on bir raddelerinde düşmanın cesim (büyük) on üç sefine-i habiyesiyle (harp gemisiyle) bir hayli torpidolarından mürekkep bir filosu Dardanos, Hamidiye ve Rumeli cihetindeki Mecidiye istihkâmlarına pek şiddetli ateş açarak sekiz saat devam ve şehre isabet eden mermilerden üç yerde ateş zuhur etmiş (çıkmış) ve yüz elli hane muhterik (yanmış) ve üç kişi şehid olmuştur. Henüz malumat-ı resmiye alınmamış ise de düşmanın sefain-i cesimesinden (büyük gemilerinden) üçünün ehemmiyetli surette hasara uğradığı görülmüş ve lehü’l hamd (Allah’a hamdolsun) ateş kesilinceye kadar istihkâmlarımız da hal-i faaliyette bulunmuş olduğu beray-i malumat maruzdur (bilgi için arz edilmektedir).” denilmektedir.[5]

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 6sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 7sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 8

***

Ikinci olarak cephede görev yapan savaş muhabirlerinden Schrazy’in Amerika basınının Istanbul muhabiri Damon’a gönderdiği 19 Mart tarihli telgrafını aktaralım: “bir Fransız harp gemisi yanmış, bir Ingiliz harp gemisi yaralı, diğer üç müttefik gemisi de istihkâmların menzili haricine çıkmaya mecbur olmuşlardır. Söz konusu istihkâmlar susturulamamışlardır. Istihkâmlardaki asker zayiatı azdır. Yedi saat devam eden Boğazı zorlama harekatının ve müthiş top ateşinin sonucu budur. Türk tarafının ateşi de şiddetli olmuştur. Müttefik donanmasının öğleden önce saat 11.30’da ilk gülleyi Çanakkale üzerindeki dağa atarak başladığı ve toplam 14 geminin bombardımanı hakikaten müthiş bir hal almıştır. Gazete muhabirlerinden oluşan heyet, infilak eden mermilerin tesiriyle yanan şehrin haricinde bulunan tepenin yakınlarına da mermi düşmeye başlayınca Çimenlik istihkâmına sığınmışlardır. Saat bir buçukta Ingilizler ateşlerini her iki sahilde Hamidiye, Çimenlik, Dardanos Mecidiye ve Rumeli istihkâmlarına yönelttiler. Patlayan mermilerden ve müdafaa eden Türk bataryalarının mukabelesinden hasıl olan velvele o derece büyük idi ki muhabirler bir müddet hiçbir yere melce (sığınak) bulmaya muvaffak olamadılar. Muhabirler nihayetinde istihkâmlara karşı son sistem en büyük bir muharebe sahnesini temaşa edebilecek muvafık bir nokta buldular. Lakin bazı defalar duman o kadar yoğunlaşıyordu ki ufku tamamıyla örterek Türk istihkâmlarını görülemeyecek derecede kapatıyordu. Bununla beraber dumanın dağıldığı zaman Türk istihkâmlarının hasara uğramamış bir halde olduğu görülüyordu. Türk istihkâmlarının ateşinin seri ve dakik olmasına rağmen müttefiklerin ateşi bazen uzun bazen kısa idi.”[6]

Çanakkale’de müstahkem mevki Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Paşa’nın anılarında da aynı tasviri görmek mümkündür.[7]

Hakikaten büyük kısmı II. Abdülhamid döneminde yapılan yenileme ve güçlendirme çabaları hem düşmana büyük zarar verdirmiş hem de siperlerdeki asker kaybını en aza indirmiştir. Nitekim Selahaddin Adil Paşa da 18 Mart günü tabya ve istihkâmlardaki kaybın makul seviyede kaldığını berlitmektedir.[8]

*

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu mülkiye mektebi idadisi

Gelibolu Mülkiye Mektebi Idadisi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu dairei askeriyesi

Gelibolu Daire-i Askeriyesi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu iskele camii

Gelibolu’da vaki Iskele Camii Şerifi’yle kemerin ve Karantinahanenin kara tarafından alınmış resmi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu iptidaiye mektebi

Gelibolu Iptidaiye Mektebi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam geliboluda deniz feneri

Gelibolu’da Namazgâh nam mahalde kâin Deniz fenerinin resmi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu hükümet konagi

Gelibolu Hükümet Konağıyla Adliye ve Jandarma Daireleri ve Telgrafhanesinin resmidir

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu konak ve teferruati

Gelibolu, konak ve teferruatının görünüşü

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu askeriye hastanesi

Gelibolu sancağında bulunan Askeriye hastanesinin manzarası

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Mütenevvia Evrakı, 162/193, 7 Zilhicce 1314-9 Mayıs 1897 tarihli irade, Tophane-i Amire müşiri Zeki Paşa’nın işlemin tamamlandığını padişaha göstermek için arz ettiği tarih 13 Safer 1315-14 Temmuz 1897’dir.

[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Mütenevvia Evrakı, 268/135 Tophane-i amire müşirinin yazısı 20 Ramazan 1322 tarihlidir.

[3] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Tophane, 4/30, 1313 Z. 6, Bir Mecidiye 20 kuruş değerinden hareket edilmiştir.

[4] Âsaf Paşa’nın 7 Zilhicce 1297/29 Teşrin-i evvel 1296 10 Kasım 1880 tarihli raporu, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perakende Askeriye, 4/81.

[5] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye 3. Şb. 4/37, Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri, cild 1, Ankara 2005, sayfa 45.

[6] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Hariciye, Matbuat, 1123/8. 21 Mart 1915. Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri, cild 1, Ankara 2005, sayfa 66-67.

[7] Selahaddin Adil Paşa, Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar (Yayına hazırlayan: Muzaffer Albayrak), Istanbul 2007, sayfa 42.

[8] Selahaddin Adil Paşa, Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar (Yayına hazırlayan: Muzaffer Albayrak), Istanbul 2007, sayfa 44.

Tafsilat için bakınız;

Prof. Dr. Cezmi Eraslan, II. Abdülhamid’in Çanakkale Savunması, Yitik Hazine Yayınları, Istanbul 2014.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

Kemalist rejimin, Osmanlı hânedanına revâ gördüğü zulüm

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ScreenHunter_493 Feb. 06 08.52

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci’nin “Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı” isimli eseri mutlaka okunmalıdır…

***

Monarşileri cumhuriyete çeviren darbelerde, hânedanlar hep sıkıntı çekmiştir. Ancak hiçbiri, Osmanlı hânedanı kadar çekmemiştir. Dehşetli bir ihtilâlin yaşandığı Fransa’da bile, kraliyet ailesine bu kadar ağır bir muamele yapılmamış; Kral XVI. Louis ve zevcesi Marie Antoinette, Avusturya’dan yardım isteyip kaçmaya teşebbüs ettikleri için idam edilmişlerdir. Rusya’da Bolşevik Ihtilâli üzerine, antikomünistler mukavemet etmiş; kurdukları Beyaz Ordu, Çar’ın hapis tutulduğu Urallara yaklaşınca, paniğe kapılan Bolşevikler, Çar II. Nikola ve 6 kişilik ailesini hunharca katletmişlerdir. Bununla beraber Romanovların diğer ferdleri, katliama uğramamıştır. Üstelik Rusya’da kurulan yeni rejim, demokratik insan haklarını tanımayan ve aristokratlara tolerans göstermesi beklenmeyen komünist bir rejimdir. Üstelik bir de Osmanlı hânedanından, Çar ailesi gibi katliâma tâbi tutulmadıkları için âdeta yeni rejime minnettar olmaları beklenmiştir. Halbuki Osmanlılar, fethettikleri beldelerin hânedanlarını ya yerinde idareci olarak bırakmış; ya da müslüman olmuşlarsa yüksek devlet hizmetlerinde istihdam etmiştir.

Yılmaz Öztuna diyor ki: “Iki büyük dünya savaşı sonunda Avrupa tarihini oluşturan en büyük hânedanlar sona erdi. 4’ü imparatorluk hânedanı idi: Rusya’da Romanof’lar, Almanya’da Hohenzollern’ler, Avusturya-Macaristan’da Habsburg’lar, Türkiye’de Osmanoğulları. Ve daha birçok krallık hânedânı. Rusya’da komünistlerin vahşice yok ettikleri Romanof’lar hariç, hiçbir hânedan Osmanoğulları derecesinde olumsuzluklara mâruz kalmadı. Osmanoğulları, 2700 yıllık Türk tarihinin en büyük ailesidir. Göktürk, Selçuklu, Timur hânedanlarından bile büyük… Ertuğrul Gazi’den (1191-1281), Ikinci Abdülhamid’e (1842-1918) kadar iki düzine dâhi çıkardı. 1516-1924 arasında hilâfet (halifelik) tâcını da büyük liyakatle taşıdı.” (Türkiye Gazetesi, 19 Temmuz 2010)

Yakın dünya tarihinde monarşilere karşı tertiplenen ve muvaffak olan darbelerde, hükümran ailenin bir veya birkaç ferdi, ya memleketi terk etmiş ya da varlığı yeni rejimi tehdit edeceğinden sınır dışı olunmuştur. Ancak bunlardan hiçbirinde, hânedanın Osmanlılar gibi topyekûn sürüldüğü ve mallarına el konulduğu vâki değildir. Portekiz, Ispanya, Italya, Bulgaristan, Romanya, Sırbıstan ve Yunanistan’da monarşi darbe ile yıkıldığı zaman, yalnızca hükümdar ailesi yurt dışına çıkmış; mallarına dokunulmamıştır. Üzerlerinden geçen komünizm silindiri kalktıktan sonra, Rusya ve eski Demirperde memleketleri, monarşiyi geri getirmemiş, ama kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etmişlerdir. Ispanya’da monarşi tekrar kurulmuştur. Yeltsin, itibarını iade ettiği çar ailesine tantanalı bir de cenaze merasimi tertiplemiştir.

I. Cihan Harbi’nden sonra tahtını kaybeden Almanya Kayzeri Wilhelm ve Avusturya Imparatoru Karl, yalnızca aileleri ile beraber kendi istekleriyle memleketi terk ettiler. Tahttan resmen feragat etmedikleri için de dönmediler. Taht iddiası bulunmayan hânedan mensupları, her ikisinde de memleketlerine dönebildi ve mallarına oturabildi. Geride kalan hânedan mensuplarına ilişilmediği gibi, mallarına da tasarrufta devam ettiler. Almanya ve Avusturya, çok az bir zaman sonra kraliyet ailesinin itibarını ve mallarını iade etti. Kayzer, mallarına daha 1920’lerde kavuştu. Iran’da Pehlevî darbesi, Kaçar hânedanından, şahın da bulunduğu dört kişiyi sürgüne yolladı. Nâsır bile, zenginlikleri dillere destan Kavalalı hânedanın mallarını kısmen müsâdere etmiş; ama hiçbirini vatanından sürmemiştir. Osmanlı hânedanının sürgünü, Bolşevik tarzından da ağır bir muamele olmuştur. Halife Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hânedanı, Yunan ordusuyla mücadeleyi topyekûn desteklemenin cezasını böyle görmüştür. Halbuki vatandaşlık, mukavele neticesi doğan bir alacak değil; şahsa sıkı sıkıya bağlı bir insan hakkıdır. Dolayısıyla isyan gibi muhik [haklı] bir sebep olmaksızın tek taraflı kaldırılması mümkün değildir. XVI. asırda Floransa’da yaşamış siyaset adamı ve filozof Machiavelli, bir memlekette hâkimiyet kurmak isteyen kimseye, önceki hânedanı tümüyle ortadan kaldırmayı tavsiye eder. Ankara, postmodern bir şekilde, hânedanı ortadan kaldırmamış; ama kaldırmaktan beter etmiştir.

.

**********

.

KAYNAK:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Sürgündeki Hânedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 81-83.

.