Yavuz düzeni – Mustafa Özcan

Yavuz düzeni – Mustafa Özcan

mustafa özcan köse yazilari yavuz düzeni yeni akit gazetesi

Mustafa Özcan

***

Pax Ottomana veya Osmanlı Barışı ve düzeni tarihin gerçeklerinden birisidir. Bu düzenin yerle bir olması ve bozulmasıyla birlikte herc ü merç olduk.

Osmanlı Barışı veya düzeni bir yönüyle İslam dünyasına bakar. İslam aleminin iç düzenini kuran ve İttihad-ı İslam politikasını vazeden cennet mekan Yavuz Sultan Selim Han olmuştur. Yavuz, İslam dünyası merkezli bir politika izlemiştir. O dönemde İslam alemi üç tehditle yüzleşmektedir. Portekiz ve İspanyolların temsil ettiği dış tehdit. Reconquista ile birlikte yeniden ayağa kalkan İspanyollar derhal dışarıya yönelmişler ve Portekiz ile aralarında İslam alemine karşı Sykes-Picot türü ve onun selefi olan bölüşüm ve nüfuz anlaşmalarından birini yapmışlardır. Bunu bozan Yavuz’dur. Memlüklüler bu tehlikeyi savuşturacak çapta ve şuurda değillerdir. İspanyol ve Portekizlilerin sarkma politikalarının hedefinde Kuzey Afrika ve Hicaz vardır. Memlüklüler / Kölemenler ise devlet ve düzen olarak yaşlanma belirtileri göstermekte ve yeni tehlikelere karşı hazırlıksız bulunmakta idiler. Dış tehditler ve İspanyol ve Portekizliler karşısında kolay bir lokma olarak görülüyorlardı. Osmanlı’nın Araplara ve Arapların Osmanlı’ya ihtiyacı vardı. Ayrıca Yavuz, İslam dünyasına sırtını dayamadan mevcut nüfus yapısıyla veya altyapıyla Batı’ya gidemeyeceğini görmüştü. Stratejik ve nüfus derinliği kazanmadan daha fazla yayılmanın bir anlamı yoktu. Fetihler geri tepebilirdi. Yere sağlam basmak istiyordu.

*

Üçüncü gaile ve İslam aleminin birliğini tehdit eden ve kemiren yeni iç gelişme Safevilerin tarih sahnesine çıkmasıdır. Bu tehlike alttan alta Osmanlı’nın ve İslam aleminin altını oymaktadır. Dikotomik propaganda ile Osmanlı’yı çözmek ve yerine geçmek istiyordu. Osmanlı tam bir heteredoksi kıskacına alınmıştır. Babası Sufi Beyazıt döneminde Yavuz, Osmanlı’nın altını oyma çabalarını görmüş lakin babasını kendi politikalarına ikna edememiştir. Şah İsmail sağa sola tehdit savurmakta ve alttan alta da adam devşirmektedir.

Yapısı gereği Sufi Beyazıt bu meydan okumalara karşı kararlı bir karşılık verememiş bu da karşı tarafın cüretini artırmıştır. Yönetimi babasından devraldıktan sonra çok kısa bir zaman zarfı içinde İslam dünyasının iç düzenini kurmuş ve bütün tehlikeleri bertaraf etmiştir. Arap-Türk birliğini temin etmiştir. Salahaddin’in Fatimileri ortadan kaldırması gibi Yavuz da ‘huşubun müsennede/ dayalı kütükler’ haline gelmiş Kölemenleri yıkarak iç yapıyı yenilemiştir. Buna mukabil, Safevilerin ağusunu da almıştır. İttihad-ı İslami iki şey üzerine bina etmiştir. Dağınıklığı bertaraf ile birliği sağlamak ve iç tehlikeyi savuşturmak. Memlüklüleri bertaraf ederek birliği sağladığı gibi aynı zamanda Safevilerin ağusunu alarak da iç gaileyi ve ikilemi uzaklaştırmıştır.

*

Yavuz’dan 400 yıl sonra düzeni (1516-1916) yıkılmıştır. Arap ve Türk milliyetçiler (İttihatçı zümre) din bağı yerine ırk bağını esas alarak onun düzenini ve mirasını yıkmışlardır. Yavuz düzeni Zülkarneyn Seddi gibi iç ve dış saiklerle yavaş yavaş yıkılmıştır. Yavuz düzeni birinci darbesini Arap-Türk birliğinin yıkılmasıyla almıştır. İkinci darbesini ise Safevilik noktasında tarihin geri dönmesi ve yeniden ete kemiğe bürünmesiyle almıştır. 1979 İran devrimi Yavuz düzenine vurulan ikinci darbedir. Birincisini İttihatçılarla birlikte İngilizler vurmuştur. İkincisinin adresi de malumdur. 1979 darbesi, Miloseviç’in 1389 Kosova savaşından 600 yıl sonra yine Kosova’da rövanşını alma gayretine benzer. 1989’da Miloseviç 600 yıl önceki tarihin rövanşını almak istemiştir. Mehmet Doğan bey’in yerinde ifadesiyle müyesser olursa Balkan Reconquista’sının kapısını aralamıştır.

Osmanlı ise kademe kademe yıkılmış ve kademe kademe toparlanacaktır.

Türkiye’yi yeni Osmanlıcılıkla suçlayanlar karşı tarafın Safeviliğini ve yeni Lazar’ları görmüyorlar. 1916 yılının yüzüncü yılında Türkiye, Suriye üzerinden yeni bir hamle gücü kazanmaktadır. Bu Salahaddin ve Yavuz düzeninin yeniden dirilmesi ve belirmesidir. Halep, Kudüs’ün fetih güzergahında yer almaktadır. Şimdi Yavuz ve Salahaddin çizgisinin ihyasının önünde üç engel bulunmaktadır. İslam aleminin dağınıklığı; ki inşallah Arap Baharı ile toparlanır. Diğer iki engel ise İran ve İsrail’dir. Suriye anahtarı bu iki engeli de bertaraf edecek süreci açmaktadır. İran’ın Türkiye takıntısı buradan kaynaklanmaktadır. İnal Batu’nun ifadesiyle, Suriye politikasının iflası İran’ı saldırganlaştırmıştır. Yapılacak iş İsrail’in bertaraf edilmesi ile İran’ın ağusunun yeniden alınmasıdır. Bu gelişmeler inşallah İslam aleminin iç düzenini yeniden sağlayacaktır.

 

**********

 

Mustafa Özcan, Yeni Akit, 19 Aralık 2012.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Islam’da Köle ve Cariye

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Islam’da Köle ve Cariye
kuran-sc3bcnnet-hadis-mezhep-seriat-hilafet-taaddc3bcdc3bc-zevcat-cok-evlilik-hc3bckc3bcmlerinin-hikmetleri
***

Konumuz 3 bölümden oluşuyor. 1 ve 2. bölüm Dr. Ebubekir Sifil hocanın “İSLÂM VE KÖLELİK” isimli çalışması, 3. bölüm ise Mehmed Paksu’nun “CARIYE VE STATÜSÜ” isimli yazısı.

Islam’daki kölelik, Amerikalıların kölelik anlayışından farklıdır. Eğer bir savaşta esir olanlar varsa, onları köle olarak kullanmak caizdir ve bunun hikmetleri vardır. Eğer esir düşmüş birisi zindana atılırsa, kendisini zindana atana karşı duyguları doğal olarak hoş olmaz ve hala esir düştüğü kişilere düşmanlık besler. Oysa esir düşmüş birisini köle olarak yanında bulundurmak, aynı sofrada yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, bir köle için zindana atılmaktan her bakımdan daha evladır.

Hele bir de köle edinen şahıs Islam ahlakına sahip ise, kölenin müslüman olma ihtimali bir hayli yüksek olur. Müslüman olduğu takdirde, köleyi evlendirmek ve özgürlüğüne kavuşturmak çok güzel bir davranış olacaktır. Köle ile efendisi arasındaki ilişkiyi, öğretmen ve öğrenci ilişkisine benzetebiliriz. Nitekim birçok köleden Islam Alimi yetişmiştir, örneğin Asım bin Ali, Abbas bin Ferec er-Riyashi, Abbas bin Muhammed Bağdadi gibi alimler evvelce köle idiler.

Bu kısa girişten sonra sözü Ebubekir Sifil ve Mehmed Paksu hocalara bırakıyorum… Bu gerçekten çok değerli yazıdan istifade etmeniz dileğiyle…

*

1. Bölüm – İSLÂM VE KÖLELİK-1

*

Dr. Ebubekir Sifil Hoca

SEMERKAND – Ağustos 2006

Müslüman olmayanlar tarafından İslâm’a eleştiri yöneltenler olabilir. Kimilerinin eleştirisi cehaletten kaynaklanır. Kimilerininki ise gayz halidir. Hazmedemeyişten, hınçtan kaynaklanır.

Fakat daha ilginç olanı ise müslümanım diyen bazılarının onlara destek vermeleridir. Bu ise, izahında zorlandığımız, bir müslümana asla yakıştıramadığımız bir tavırdır. Bu tavra konu olan hususlardan biri de kölelik meselesidir.

Batı kaynaklı “insan hakları” kavramının evrensel ölçekte hukukun temeline yerleştirildiği günümüzde İslâm’a yöneltilen belli başlı eleştirilerden birini de kölelik meselesi oluşturuyor. Gerçi işbu “insan hakları” kavramına bizatihi Batılılar’ın ne kadar riayet ettiği, özellikle 11 Eylül sonrasında hayli tartışılır hale gelmiş bulunuyor; bu bir vakıa. Ancak başlangıçta Batılılar tarafından dillendirilen, akabinde Batıcılar (Modernist Müslümanlar) tarafından sürdürülen iddiaların, gerçeği ne ölçüde yansıttığını da bilmek durumundayız.

Esas meseleye geçmeden önce “usül” hakkında temel bir tesbit yapmamız gerekiyor. Batılılar tarafından (çok eşlilik, kadının konumu, faiz yasağı, bazı cezaî müeyyideler… vb. konularda) İslâm’a yöneltilen eleştiriler hakkında bazı müslümanların şu iki tavırdan birini takındığı görülüyor:

1. Özür dilemeci (tarihselci) tavır.

2. Görmezden gelici tavır.

Bu tavırlardan ilkini benimseyenlere hakim olan psikolojiyi şöyle ifade edebiliriz:

“Bu tenkitler son derece yerindedir. Dile getirilen hususlar geçmişte işlenmiştir. Ancak bizim İslâm anlayışımız atalarımızınki gibi değil. Geçmişte İslâm yanlış anlaşılmış ve yanlış yaşanmıştır. Belki geçmişin şartları öyle gerektirdiği için bazı hususlarda bugün kabul edilemeyecek bir tutum sergilenmiştir ve o şartlarda bu normal olabilir. Ancak katılmadığımız yorumlara dayalı bu uygulama ve anlayışlar günümüzde asla benimsenemez, onaylanamaz ve savunulamaz. Biz, atalarımızın geçmişte işlediği bu hatalardan uzağız ve onlar adına dünyadan (Batılılar’dan) özür dileriz.”

İkinci grupta yer alanlar ise zikredilen hususlara, gündeme getirilmesi doğru olmayan birer “ar vesilesi” olarak bakıyor. Bunlara göre:

“Evet, geçmişte bu gibi hükümler benimsenmiş ve icra edilmiştir; İslâm’ın emri ve hükmü de budur. Ancak bunları bugün savunabilecek durumda değiliz. Zira dünya değişti, insanların anlayışı farklılaştı. En iyisi bu türlü meseleleri hiç gündeme getirmemek.”

Kanaatimiz odur ki, her iki anlayış da Yüce Rabbimiz’in “Alîm” ve “Hakîm” ism-i şerifleri konusundaki idrak ve yakîn eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Allah Tealâ’nın, olmuş, olan ve olacak her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilmesi ve her işinde yüce şanına yaraşır binbir hikmet bulunması, bu iki ism-i şerifin ihata alanı hakkında söylenebilecek en özet sözlerdir.

Madem ki “Alîm” ve “Hakîm” isimlerinin sahibi Allah Tealâ bu hükümlerin, gönderdiği son dinin çerçevesi içinde kıyamete kadar baki kalmasını murad etmiştir; öyleyse bu hükümlerin hikmetleri üzerinde, çağın hakim değer yargılarının ve menfi propagandaların etkisinden sıyrılarak düşünmenin yollarını bulmak zorundayız.

“İslâm ve Kölelik” başlığı altında yapılan menfi propagandaların kıymet-i harbiyesi konusunda da tavrımız bu olmalıdır.

İddia şudur:

“Müslümanlar savaşta erkek, kadın ve çocukları köle olarak alır. Onlar üzerinde bir ‘mal’ gibi dilediği biçimde tasarrufta bulunur; alır, satar. Kadınların cinselliklerinden dilediği gibi istifade eder. Bugün ellerine fırsat geçse Ortaçağ’ın bu ‘insanlık dışı’ uygulamasını tekrar gündeme sokarlar. Müslümanlar için ‘köle avlamak’ hem bir hak, hem de bir vazifedir…”

Bir kısım Batılılar meseleyi böyle ortaya koyarken Batı’yı kıble edinen sözümona bir kısım müslüman aydınlar da, kölelik uygulaması hakkında yukarıda belirttiğimiz şekillerde davranmayı tercih eder.

Köleliğin tarihi

Kur’an, Hz. Yusuf a.s.’ın, kardeşleri tarafından kıskançlık sebebiyle kuyuya atıldıktan sonra, oradan geçen kervancılar tarafından kuyudan çıkarıldığını ve Mısır’a götürülerek satıldığını haber vermektedir. (Yusuf, 20-21) Hz. Yusuf a.s.’ın milattan binlerce yıl önce yaşadığı düşünüldüğünde kölelik uygulamasının tarihinin ne kadar eski olduğu daha rahat anlaşılacaktır.

Kölelik sadece Ortadoğu denen coğrafyada değil, dünyanın hemen her tarafında binlerce yıl yaşatılmış bir uygulamadır. Antik Yunan ve Roma kaynaklarını inceleyenler, kölelikle ilgili birçok belgeye rastlayacaklardır. (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 14, vd.)

Aynı şekilde kadim Hint ve Çin uygarlıklarında, Sümerler’de, Akatlar’da, Babil ve Asur medeniyetlerinde de kölelikle ilgili kurum ve uygulamalar mevcuttur. (Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı’da Harem, 77, vd.)

Öyleyse şu husus kesin bir şekilde belirtilmelidir ki, kölelik İslâm’ın ortaya çıkardığı ve vücut verdiği bir kurum değildir. Kur’an’ın inzal buyurulduğu dönemde kölelik yaygın bir şekilde fiilen mevcuttu. Aşağıda da belirteceğimiz gibi, İslâm kölelikle ilgili son derece önemli çerçeveler getirmiş, köleliğin kaynaklarını sınırlandırmış ve kölelik hukukunu hiçbir tarih ve coğrafyada görülmemiş bir mükemmellikte düzenlemiştir.

Köleleştirme yolları

Gerek İslâm öncesinde, gerekse İslâm geldikten sonra İslâm coğrafyası dışındaki yerlerde insanların köleleştirilmesinin birkaç yolu vardı:

1. Savaşlar: Biraz sonra değineceğimiz gibi İslâm nazarında köleliğin tek meşru kaynağı savaştır. Buna mukabil köle edinmek, İslâm öncesinde ve hatta İslâm geldiği zamanlarda doğulu ve batılı pek çok toplumda savaşın belli başlı amaçlarından birisini oluşturuyordu.

Romalı ünlü hatip ve devlet adamı Çiçero, bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Britanya seferinin sonuçları sabırsızlıkla bekleniyor… Ama şimdi anlaşılıyor ki, adada gümüş madeni olduğuna ilişkin herhangi bir belirti yok. Bu durumda tek umudumuz bolca köle toplamak…” (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 19)

2. Korsanlık/Haydutluk: Köle ticaretinin bizzat devletler tarafından son derece kârlı bir iş olarak yapılmasından cesaret alan korsan ve haydutlar, tarih boyunca diş geçirebildikleri yerlere saldırmış, malları talan etmiş, insanları da köleleştirerek pazarlarda “köle tüccarı” edasıyla satmışlardır. Hatta başkalarına ait köleleri çalıp sattıkları da sık rastlanan olaylardandır. Tırnak içine aldığımız “köle tüccarı” ifadesi bile, köle alım-satımının müstakil bir ticari sektör oluşturduğunu anlatmak için tek başına yeterlidir.

3. Mahkeme kararları: Özellikle Roma İmparatorluğu döneminde hırsızlık, soygunculuk, kutsal değerlere saygısızlık, kundakçılık, sahtekârlık… gibi suçlar mahkeme tarafından köleleştirilme ile cezalandırılabiliyordu. Ancak bu cezaya çarptırılanların diğer kölelerden bir farkı vardı: Onların çocukları özgürlüklerini koruyordu.

4. Terk edilen ya da köle olarak satılan çocuklar: Roma kanunları, herhangi bir sebeple istenmeyen çocukların satılmasına veya terk edilmesine izin veriyordu. Bu çocuklara “expositi” deniyordu. Bu çocukları satın alanlar, onları büyüttükten sonra istedikleri gibi köle olarak kullanıyordu. Her ne kadar prensip olarak bu çocukların, özgür ana-babadan doğduklarını ispatlamaları halinde özgürlüklerine kavuşma hakları var idiyse de, bunun her zaman ve herkes için kolay bir iş olmayacağı açıktır.

5. Borç: Eski Yunan’da borcunu ödeyemeyen kimselerin, alacaklıları tarafından köleleştirilmesi söz konusuydu. Aristoteles bu konuda şöyle demiştir: “… Bu olaylardan (Kylon suikastinden) sonra, asillerle yoksul kitleler arasında uzun bir çatışma dönemi yaşandı. Bunun nedeni, devletin (birkaç kişinin elinde olması anlamına gelen) oligarşik bir yapıya sahip oluşuydu. Bu sistemde fakirler, eşleri ve çocuklarıyla birlikte zenginlerin kölesiydiler. (…) Altıdabir, fakir çiftçilerin toprak sahiplerine ödediği kirayı simgelemekteydi. Tüm ülke ancak birkaç kişiye aitti. Eğer kirayı ödeyemezlerse çocuklarıyla birlikte başkalarına satılıyorlardı…” (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 37)

6. Feodal sistem: Özellikle Avrupa’da yüzyıllar boyunca uygulanmış olan feodalite, insanların “yarı köle” statüsünde tutulduğu, “gönüllü kölelik” olarak isimlendirilebilecek bir sistemin adıdır. Bu sistemde güçsüzler, gerek devletin, gerekse başka güç sahiplerinin (büyükten küçüğe doğru sırasıyla senyör, baron, dük, kont, şövalye…) baskısından korunup güven içinde yaşamak için birisine bağlanmak, daha doğrusu “bağımlı” olarak yaşamak zorundaydı. Her zaman için ve her seviyede daha az güçlü olanın daha çok güçlü olana bağımlı bulunmak zorunda kaldığı bu sistemde, çiftçilerden senyörlere kadar her kesim bir üsttekine bağımlı idi. Bu yapının en tepesinde ise krallar vardı. (Marc Bloch, Feodal Toplum, 185, vd.)

İslâm köleliği niçin kaldırmadı?

Yukarıdan beri resmetmeye çalıştığımız manzaranın toplumsal, ekonomik ve kültürel hayata hakim olduğu bir dönemde İslâm’ın köleliği tamamen yasaklayıcı bir hüküm getirmediğini görüyoruz. Bu noktada İslâm’ın toptan kaldırdığı -mesela “faiz” gibi- cahilî uygulamalar cümlesinden olarak niçin köleliğe de son vermediği sorusunun cevabı üzerinde biraz düşünelim.

Her şeyden önce mevcut uygulama, İslâm’ın, kaynaklarını teke indirdiği kölelik kurumunu kökten kaldırmasına engel teşkil etmiştir. Şöyle ki:

Savaş sonucu esir alınan düşman hakkında şu uygulamalardan birisi veya birkaçı hayata geçirilebilir:

1. Öldürmek.

2. Karşılıksız serbest bırakmak.

3. Belli bir karşılık alarak serbest bırakmak.

4. Hapse atmak.

5. Köleleştirmek.

Bu uygulamalardan her birinin, zamana, yere ve duruma göre avantajları ve dezavantajları bulunduğunu söyleyebiliriz. Makul ve meşru bir sebep yokken bunların birisini dayatmak ve zorunlu görmek mümkün ve doğru değildir. Bununla birlikte, tek başına alındığında bu uygulamaların dezavantajlarını şöyle belirleyebiliriz:

1 – Bu şıklardan ilki, yerine göre onbinlerce insanın öldürülmesi demek olacağından, bir anlamda “katliam” demektir. Ayrıca böyle yapıldığında, esirler arasında bulunabilecek ve mesleği, sanatı, kabiliyeti ve tecrübesiyle çeşitli alanlarda insanlığa faydalı olabilecek kimselerin üreteceği değerlerden insanlığın mahrum bırakılması söz konusu olacaktır.

2 – İkinci seçenek hayata geçirildiğinde düşmanın güçlenmesine katkıda bulunulmuş olacak, böylece görünüşte zaferle sonuçlanmış olsa da, yapılan savaş gerçek anlamda maksadına ulaşmış olmayacaktır. Zira hem İslâm devleti savaş sebebiyle uğradığı maddi-manevi zararları yine kendisi üstlenmek zorunda kalacak, hem de düşmana savaşarak tecrübe sahibi olmuş askerler hediye etmekle kendi geleceğini riske atmış olacaktır.

3 – Üçüncü seçeneğe gelince, belli bir vergiye bağlamak, karşılıklı esir mübadelesi (değişimi) gibi tercihe şayan durumlar olabileceği gibi, bunların söz konusu olmadığı durumlar da olabilir. Genellikle mağlup tarafın zaten elinde mübadele edecek esir olmaz veya fidye verip esirleri kurtaracak maddi gücü bulunmaz. Bu durumda bu çözüm şekli de tıkanmaktadır.

4 – Dördüncü seçenek, esirlerin ömür boyu devletin kesesinden bakılıp beslenmeleri anlamına gelir. Üstelik bunun karşılığında ne İslâm devleti, ne de esirler bakımından elde edilecek hiçbir fayda da söz konusu değildir.

Bu seçeneklerin birinin veya tamamının savaştan beklenen sonucu yeterince sağlayamaması veya şartların gerektirmesi durumunda köleleştirme uygulaması devreye girer. Ancak burada İslâm’ın köleliğe bakışı ve müslümanların köleleriyle ilişkilerini ayrı bir başlık altında ele almak gerekmektedir. Bunun için de önce gayrimüslimlerin köle anlayışını ve kölelere reva gördüğü muamelelere göz atmamız gerekir.

Bir sonraki yazımızda bu başlıklar altında konuya devam edip, Batılılar karşısında ezilip-büzülmenin, suçlu gibi davranmanın ne büyük bir cehalet olduğunu ele alacağız.

2. Bölüm – İSLÂM VE KÖLELİK-2

*

Dr. Ebubekir Sifil Hoca

SEMERKAND – Eylül 2006

Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde, kölelerin yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en yüksek toplumsal statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle İslâm’ın ilk asırlarında ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin birçoğunu köle asıllı insanların teşkil etmesinin tek açıklaması elbette budur.

“İslâm ve Kölelik” başlıklı, Ağustos sayısında ele aldığımız yazıda (NOT: Hocamız, bu başlıkta yer alan 1. bölümü kastediyor), kölelik konusunda İslâm’a yönelik eleştirilere özür dileyici bir tavırla karşılık veren müslümanların yapmakta olduğu hataya işaret edilmiş; köleliğin kısa bir tarihi verilerek İslâm’ın köleliği neden kaldırmadığı konusuna giriş yapılmıştı. Ancak konunun tam olarak anlaşılabilmesi için gayrimüslimlerin ve müslümanların köleliğe bakışı ve köleleriyle ilişkilerinin bir mukayesesine ihtiyaç duyulmuştu. Bu yazıda konu bu yönüyle ele alınarak tamamlanacaktır.

Fransa’da kölelik

Batılılar’ın Ortaçağ’ında Fransa’da yürürlükte olan “Loi Salique” kanunu, özgür vatandaşlarla köleler arasına ciddi engeller koymuştu. Bu iki sınıf arasında evlilik kesinlikle mümkün değildir. Hür birisi köle bir kadınla evlenmeye kalktığında kendisi de köle statüsüne geçiyordu.

Daha sonraki dönemlerde Fransa’da köleler hakkında “Karalar Kanunu” yürürlüğe kondu. Buna göre efendisine karşı en küçük bir kabahat işleyen, koşulduğu ağır işlerden bezip kaçmaya kalkan yahut cüz’î bir şey çalmak suretiyle hırsızlık yapan kölelere, kulaklarını kesmek ve vücutlarını dağlamaktan idama kadar giden cezalar verilebiliyordu.

İngiltere’de kölelik

Tıpkı Fransa gibi İngiltere’de de bir “Karalar Kanunu” vardı. Bizzat İngiltere kraliçesi Elizabeth köle ticareti yapıyordu. Bir seferinde 47 binden fazla köleyi Afrika’dan gemilerle getirtmişti. Kaçak kölelere verilen cezalar İngiltere’de de tıpkı Fransa’da olduğu gibiydi.

Bundan daha önemlisi, “Sanayi Devrimi”nin başka herhangi bir ülkede değil, ilk defa İngiltere’de gerçekleşmesinin temel saiklerinden birisini köle ticaretinin teşkil ettiği gerçeğidir. Söz gelimi İngiltere’nin Liverpool limanında 1730 yılında 15 kayıtlı “köle gemisi varken, bu rakam 1792’de 132’ye çıkmıştı.

1807 yılında köle ticaretini görünüşte yasaklayan İngilizler, “ekonomi ancak kölelerin sırtında gelişir” anlayışıyla bu tarihten sonra da köle ticaretine devam ettiler. Üstelik yasaklananın “kölelik” değil, “köle ticareti” olduğuna dikkat edilmelidir.

Amerika’da kölelik

400 yıl içinde 50 milyon civarında Kızılderili katletmek suretiyle tarihin belki de en büyük soykırım suçunu işleyen Amerikalılar, işlerini gördürebilmek için kölelere ihtiyaç duydular ve Afrika’dan köle sevkiyatına başladılar. Özel olarak bu iş için tasarlanmış gemilerle milyonlarca insan köleleştirilerek Amerika’ya taşınmıştır. Sadece nakliye esnasında yolda hayatını kaybeden insan sayısının 20 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Amerika’ya salimen ulaşabilenlerin sayısı hakkında 10 ilâ 30 milyon arasında rakamlar telaffuz edilmektedir. Sylviane Diouf’un verdiği bilgiye göre bunlar arasında 3-4 milyon kadar müslüman vardır. (Amerika’da Köle Müslümanlar/Servants of Allah)

Özetle Amerika’da ve Avrupa’da insanların hiçbir hak-hukuk söz konusu olmaksızın en acımasız muamelelere tabi tutulduğu kölelik sistemi, para kazandırdığı ve kârlı bir ticaret alanı oluşturduğu sürece devam etti. Ne zaman ki üretimde makineleşmeye gidilmeye başlandı; köle bulundurmanın ve çalıştırmanın cazibesi kaybolmaya yüz tuttu. Köle de nihayet bir insandı; ihtiyaçları vardı, ailesi vardı, sağlık durumu bozulabiliyordu. En iyimser durumda yaşlanıyor ve üretemez hale gelince toplumun sırtına “yük” olarak kalıyordu. Oysa makineler öyle değildi. Makine kullanarak hem daha ucuz maliyetlerle, hem de daha kısa zamanda daha fazla üretim yapmak mümkündü.

Fernand Braudel açıkça söylüyor: “Lafı gevelemeden, Avrupalılar tarafından yapılan zenci köle ticaretinin, Amerika’nın artık bu kölelere acil ihtiyacının kalmadığı bir sırada sona erdiğini kabul edelim.”

İnsaflı gayrimüslimler

İslâm’da meşru savaş sonucunda düşmandan ele geçirilen esirlere nasıl muamele edileceği, devlet başkanının yetkisine bırakılmıştır. Köleleştirme, yukarıda saydığımız seçeneklerden birisidir. Ancak İslâm’ın köleliğe bakışı ile Batılı devletlerin köle anlayışı arasında isim benzerliği dışında neredeyse hiçbir ilişki yoktur.

Endonezya ve Cava’da 17 yıl devlet görevlisi olarak çalışmış, bir ara müslüman ismi alarak Mekke ve Medine’ye de giderek bir süre kalmış bulunan ünlü Hollandalı müsteşrik (İslâm bilimcisi) Snouck Hurgronje, Haremeyn izlenimlerini bilahare kayda geçirdiği eserinde şöyle diyor: “Avrupalılar, İslâm’da esaret (kölelik) hakkında Amerika ile şarktaki (doğudaki) şartları birbirine karıştırmaktan dolayı hatalı hükümler vermişlerdir. Bundan dolayı İngilizler’in esir (köle) ticaretini men için koydukları nizamlar hakkındaki sitayişler (övgüler) pek yerinde değildir. (…) Bugünkü şartlar içinde onlar için esir (köle) olmak bir saadettir. Denemek için kendilerine, benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim esirlerin (kölelerin) hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini tekrar Mekke’ye getirmem şartı ile kabul ediyorlardı.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/113.)

Bir başka müsteşrik de şunları söyler: “Arabistan’da esirlerin (kölelerin) vaziyeti daima tahammül edilemeyecek gibi değildir ve kendisi ekseriyetle mes’uttur. (…) Arabistan yaylalarında -ki oralarda yalnız hali vakti yerinde olanlar esir (köle) sahibidir- hayır sahipleri azatlı köle ve cariyeler evlendirir ve kendi mallarından onlara ya deve veya hurma ağacı gibi şeyler verirler. Bu Afrikalıların gönüllerinde esir (köle) edildiklerinden dolayı hiçbir kin yoktur. (…) Allah onlara felaketlerinde lütfetmiştir. Onlar, “Bu, Allah’ın lütfudur.” diyebilirler. (…) Esirlerin yeni vatanları onlara eskisinden daha güzel görünür. Orada onlar Allah’ın hür kullarıdır. Orası onlar için daha yüksek bir medeniyet diyarıdır. Bu cihetle, esarete düştüklerinden dolayı Allah’a şükrederler.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/114)

Bunlar, dürüst gayrimüslimlerin İslâm diyarındaki kölelerin durumu hakkında pek çok benzerleri arasından seçtiğimiz örneklerdir ve gerçeği yansıtmaktadırlar. Gustave Le Bon’un Arapça’ya Temeddünü’l-Arab adıyla çevrilen eserinde konuyla ilgili pek çok ibretamiz belge ve bilgi mevcuttur.

Kur’an ve Sünnet’te Köleler

İslâm coğrafyasında köleliğin, Batılı insanın hayvanlarla aynı seviyede, hatta daha aşağı gördüğü “zincirli yaratık” ile hiçbir ilgisinin bulunmaması son derece normaldir. Zira her şeyden önce bizim insan anlayışımız buna uygun değildir.

Mesela Kur’an’da kölelere nasıl muamele edileceği konusunda şöyle buyurulur: “Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyilik edin.” (Nisa, 36)

Kur’an’ın vaz ettiği bu temel düstur, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in davranış, beyan ve talimatlarında somutlaşmış, müslümanın insan anlayışının pratik yansımasını oluşturmuştur. İlk eşi Hz. Hatice r.anha validemizin satın alarak Efendimiz s.a.v.’e hediye ettiği -aynı zamanda ilk müslümanlardan olan- Hz. Zeyd r.a, izini bulup kendisini “kurtarmak” için Mekke’ye gelen babasının eve dönme teklifini tereddütsüz reddetmişti. Şüphesiz onun bu davranışının biricik sebebi Efendimiz s.a.v.’in kölelere nasıl davranılması gerektiğini fiilî olarak ortaya koyan örnek davranışı olmuştur.

Köle sahiplerine, kendi yediklerinden kölelerine de yedirmelerini ve kendi giydiklerinden kölelerine de giydirmelerini, kölelere güçlerinin üstünde iş yüklememelerini emir ve tavsiye buyuran (Buharî) Efendimiz s.a.v., böylece aslında efendi-köle ayrımını fiilen ortadan kaldırmış oluyordu.

Yine Efendimiz s.a.v., kölesine kötü davranan kimsenin Cennet’e giremeyeceğini haber vermiş (İbn Mâce), sahibi tarafından dövülen kölenin, bu davranışın kefareti olarak serbest bırakılacağını belirtmiştir. (Ebu Davud)

Burada örnek olarak zikrettiğimiz ayet ve hadislerin oluşturduğu anlayışın İslâm toplumunda kölelere sağladığı konum, aslında bir anlamda “evlatlık” statüsüdür. Bunun lafta kalmayıp, hayata en canlı ve somut biçimde yansıdığını, yukarıda örnek kabilinden gözlemlerini aktardığımız insaflı gayrimüslimlerin şahitliği de tescil etmektedir. İslâm toplumunda köle sahibi olmak kişinin maddi-manevi sorumluluğunu artıran bir husus olduğu için Ahmet Cevdet Paşa’nın nefis tabiriyle “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır.” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, 7/466) Bu söz, Batı’daki kölelik ile İslâm’daki kölelik arasında bulunan muazzam farkı son derece çarpıcı biçimde ifade etmektedir.

Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde kölelerin, yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en yüksek toplumsal statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle İslâm’ın ilk asırlarında ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin birçoğunu (hatta yerine göre “çoğunluğunu”) köle asıllı insanların teşkil etmesinin tek açıklaması elbette budur. Tarih, Rical ve Tabakât kitapları bu türden pek çok örnekle dolu olduğundan, bu noktanın ayrıca örneklendirilmeye ihtiyacı yoktur.

İslâm Fıkhı’nda kölelik

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere İslâm’ın, geldiği dönemde bütün dünya tarafından uygulamada tutulan bir kurumu tek taraflı ilga etmek suretiyle kendi geleceğini tehlikeye atmasını beklemek safdillik olur. En azından “mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi” gereği, muhatapları tarafından yürürlükte tutulduğu sürece İslâm da kölelik kurumunu yürürlükte tutma hakkını müslümanlara tanımaktadır.

Ancak yine de köleliğin meşru savaş dışındaki kaynaklarını kurutmak suretiyle bu kurumun sınırlı bir yaşama zemininde tutulmasını sağlamış bulunan İslâm Fıkhı’nda, kölelerin özgürlüklerine kavuşturulmasının önünü açan pek çok hükmün mevcudiyeti de bir vakıadır. Konuyla ilgili hükümleri şöyle özetleyebiliriz:

1. Köleler, sahipleriyle “kitabet” anlaşması yaparak belli bir ücret mukabilinde özgürlüklerini satın alabilirler.

2. Ramazan orucunu cinsel ilişkiyle bozma, yeminini bozma gibi birçok durumda kefaret olarak kölesi bulunanların köle azad etmesinin öngörülmesi.

3. Sahibinden çocuk doğuran (Ümmü’l-veled) cariyenin doğurduğu çocuğun hür kabul edilmesi; annesinin satılmasının yasaklanması. Ümmü’l-veled cariyeler, çocuğunu doğurdukları sahipleri vefat edince hürriyetlerine kavuşurlar.

4. Zekât fonundan, kölelerin özgürlüğüne kavuşturulması için özel bir ödenek ayrılması. (Muhammed Takî el-Osmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, 1/262 vd.)

Bunlar ve daha birçok hüküm hem kölelik kurumunun zeminini alabildiğine daraltmakta, hem de kölelere özgürlüğün kapılarını tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir millette görülmeyen oranda açmaktadır.

Esirlerin köleleştirilmesi, İslâm Fıkhı tarafından farz veya vacip gibi “gereklilik/zorunluluk” bildiren bir hüküm olmayıp, diğer seçenekler yanında ve onlar gibi sadece “mübah”tır. Günümüzde olduğu gibi kölelik kurumu dünyada ortadan kaldırıldıktan sonra İslâm’ın bunu tek taraflı olarak uygulaması söz konusu değildir. (Muhammed Takî el-Osmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, 1/272)

Şu halde İslâm’da kölelik kurumunun mevcudiyeti konusunda Batılılar ve Batıcılar tarafından dile getirilen hususlar en hafif tabiriyle “iftira”dır ve Yüce Dinimiz bu iftiralardan berîdir.



3. Bölüm –
CARIYE VE STATÜSÜMehmed Paksu

*

Savaş sırasında düşman tarafından esir edilen kız ve kadınlar “cariye” olarak alınır. Hukuk itibariyle ganimet sayıldıklarından İslâm devleti tarafından hizmetçiye ihtiyacı olan gazilere verilirdi. Azat edilmedikleri müddetçe de, ticarî bir eşya gibi alınıp satılırdı. Artık o andan itibaren “cariye” ailenin bir parçası ve bir ferdi olarak kabul edilir, ona göre muamele görürdü. Cariyenin sahibi olan “efendi” onu şahsî hizmetlerinde ve ev işlerinde istihdam edebildiği gibi, isterse, ayrıca bir nikâh kıymaya ihtiyaç duymadan istifade edebilirdi. Bu durum her ne kadar ilk anda garip karşılanacak olsa da, tarihî şartları içinde bu gayet normal ve tabii karşılanırdı. Zâten ayrıca bu hususta Kur’ân’ın verdiği bir ruhsat da mevcuttur.

Mü’minûn Sûresinin 5 ve 6. âyetlerinde bu ruhsat şöyle ifade edilir:


“O mü’minler ki, ırzlarını korurlar; ancak hanımlarına ve sahip oldukları cariyelerine karşı münasebetleri müstesnadır. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar.”

Efendinin, cariyesinden cinsî yönden istifade etmesinin, cariyenin hesabına iki mühim hikmet ve faydası vardır. Birincisi ve en mühimi, esir düşen ve sahipsiz kalan bu kadınların bu vesile ile ihmal edilmeleri önlenmiş olur. Çünkü, aksi takdirde, cariyelerin fuhşa düşmeleri, zinaya girmeleri ihtimali kaçınılmaz olduğu gibi, efendisinin evine de bağlı kalmış olur.

Diğer bir faydası, cariyenin efendisinden bir çocuğu olduğu takdirde “çocuğun annesi” mânâsına “ümmü’l-veled” sayılmaktadır. Cariyeden doğan bu çocuk hür kabul edilir. Çocuğun doğumu ile annesi de, efendisinin ölümünden sonra mirasçılarına geçmeyip hürriyetine kavuşmaktadır. Çocuk olmasaydı, efendisi de azat etmeseydi, diğer mallar gibi cariye de miras olarak kalacaktı.

Efendinin, cariyesi ile karı-koca olmaları da şart değildir. Efendi, onu sadece bir hizmetçi olarak istihdam edebilmektedir. Ayrıca, cariyenin kocası esirler arasında ise, eşlerin nikâhları devam edeceğinden, efendinin bu cariye ile münasebette bulunması caiz değildir. Hattâ erkek başka birisinin, kadın da bir başkasının yanında köle ise, yine efendi, yanında bulunan bu kadın köleden cinsî yönden faydalanamaz. (Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, 3:402.)

Bu meselelerle birlikte, Kur’ân-ı Kerim, erkek ve kadın kölelerin birbirleriyle evlendirilmesini de teşvik etmiştir. Nur Sûresinin 32. ayetinde meâlen şöyle buyurulur:


“Bir de içinizden bekârları ve kölelerinizle cariyelerinizden sâlih olanları evlendiriniz. Eğer fakir iseler, Allah onları kendi lütfundan zengin eder.”

Böylece kölelerin kendi aralarında bir nevi eşitlik sağlanmış olur. Her vesile ile kölenin hürriyetine kavuşturulmasını tavsiye eden dinimiz, cariyenin de nikahlanarak ev hanımı yapılmasını teşvik etmiştir. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu hususu şöyle ifade ederler:


“Sizden cariyesi olan biriniz onu en güzel bir şekilde terbiye eder, yetiştirir de sonra azat edip onunla evlenirse, onun için iki sevap vardır.”
(Buharı, Itk: 15.)

Bu açıklamalar göz önüne alınırsa, İslâmın köle ve cariyeleri ne kadar himaye ettiği, onların haklarını koruduğu açıkça görülecektir. Cariye sadece “kadınlığından” istifade edilen bir insan olarak da görülmemektedir. O aynı zamanda evin bir ferdi, ailenin bir parçasıdır. Ailenin, hanımından sonra evin en sorumlu kadınıdır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemalizm’i halka soralım – Faruk Köse

Kemalizm’i halka soralım – Faruk Köse

***

Dün 10 Kasım’dı. “Mozole’ye çelenk” konuldu, “saygı”ya duruldu, bildik “Anıtkabir ritüelleri”nden biri daha icra edildi. Ülke sathında büstlerin, heykellerin huzuruna koşulup “ölmedi, içimizde yaşıyor, izindeyiz, kıyamete kadar bağlıyız” nutukları atıldı.

Yapan yapsın da, sorun, oluşturulan “yapmacık duygusal atmosfer”den sanki bütün toplum nefes alıyormuş, herkes aynı duyguları taşıyormuş gibi bir hava estiriliyor olması.
Zorla saygı mı olur? Baskıyla bağlılık mı sağlanır? Mevzuatla sevgi mi kazandırılır?

“Devlet gücü”yle, “anayasa zoru”yla, “yasa baskısı”yla, “mevzuat”la, “idari ve hukuki tedbirler”le, “semboller”le adeta bir “tapınma biçimi” kurguladınız. “Anıtkabir kültü”nü devlet protokolünün esası yapıp devlet erkanını bunu icraya icbar ettiniz. Bütün toplumun buna “tapınırcasına sahip çıkma”sını sağlayacak anlayışı her türlü yolla beyinlere enjekte ettiniz.
Çağ ilerledi, şartlar değişti, ama ülkeyi hâlâ “kurucu önder”in hayat dönemine uygun şartlara bağlı kılmaktan, hâlâ “1924-50 arası”ndaki dönemde tutmaktan vazgeçmediniz. Bunun için “derin yapılar” kurdunuz, “darbeler” yaptınız. Bütün toplumsal ve dini değerleri imha etmekten de çekinmediniz.

Ürettiğiniz sembollerle, türettiğiniz terimlerle, “dil ve tarih tahribat”ıyla “toplumsal kimlik”i aslına yabancı yeni bir biçime dönüştürdünüz. Sizin için hiçbir “dini değer”in önemi olmadı; hiçbir “toplumsal değer”i yaşatmadınız.

Bu yapılanlara karşı çıkanları da acımasızca susturdunuz.

Rejimin doğasını buna göre hazırladığınız için, sistemi öyle dizayn ettiğiniz için, aksini vatan hainliği saydığınız için, koruma yasalarıyla da cezaya varan takviye baskı sistemleri kurduğunuz için; elde tuttuğunuz, ya da akıntınıza kattığınız medya organlarında yoğun bir şekilde “ağıt ve yas edebiyatı” yaptırdığınız için “anma”nın “genel” olduğunu, toplumun aynı duyguları paylaştığını iddia ediyorsunuz.
Örneğin Mehmet Ali Birand dünkü yazısında; “dünyanın hiçbir lideri, ölümünden 74 yıl sonra böylesine yaygın şekilde anılmıyordur” diyebiliyor.

“Anma”yı kurala bağlayıp devlet protokolünden sayacak, Devlet zoruyla uygulayacaksın. Saat 09.05’te siren, düdük, korna, ne varsa çalarak “hayatı 1 dakika durmaya icbar” edeceksin. Okullara talimat verip “anma törenleri”ni zorunlu hale getireceksin. Hayatı buna göre dizayn edeceksin… Sonra da çıkıp, “bakın işte, 74 yıldır yaygın bir şekilde anılıyor” diye caka satacaksın. Zorlama, hür bırak herkesi, bakalım aynısı oluyor mu?

Daha hâlâ bir kişiye, kişiye de değil, ölümünden sonra arta kalanlardan “takipçilerinin kurguladığı ritüellere ve dayatmalara” göre toplum ve devlet hayatını dizayn etmeyi sürdürmek ne derece makul?

Birand, “toplum mühendisliği adına tepeden inmeci tutumları, baskıcı anlayışlarıyla, Atatürk’ü halka sevdiremediler” diye yakınıyor. Peki, “tepeden inmeci tutum” ve “baskıcı anlayış” bizzat M. Kemal tarafından uygulanmadı mı? TBMM üyelerine hitaben, eğer istediği devrim yasalarını yasalaştırmazlarsa olacakları ifade sadedinde, “aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır, fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diye baskı kuran kimdi? Geçtik. Bana, halkın onayıyla yapılan, toplumun seve seve benimseyip bağrına bastığı, onur duyduğu, mutlu olduğu bir tek “Atatürk Devrimi” gösterebilir misiniz? “Takrir-i Sükun” ve “Hıyanet-i Vataniye” yasalarıyla bütün toplumun susturulması, uzuvlarına, ağzına, diline, yüreğine fermuar çekilmesi, fermuarı azıcık aralayanların “İstiklal Mahkemeleri” adı verilen “Mezalim Mahkemeleri”nde susturulması M. Kemal zamanında olmadı mı? Şimdi takipçileri suçlayıp, aslında M. Kemal’in yaptıklarının “toplumsal onay”a sahip olduğunu söylemek, tarihi hakikatler öylece dururken millete “bön” etiketi takmak anlamına gelmez mi?
Birand, “hepimizin birlikte sevebileceği bir Atatürk imajı üstünde buluşamaz mıyız?” diye soruyor.

Yok, buluşamayız. O devrimler orada durduğu müddetçe, Kur’an ve Sünnet hayata hakim olmadığı müddetçe buluşamayız. Eğer Toplumun 1924’ten sonra çalınan değerleri iade edilirse, toplumsal yaşantı halkın “kimlik ve kişilik değerleri”ne, “inanç ve gelenekler”ine göre dizayn edilirse, belki o zaman bir noktada buluşmak mümkün olabilir; “M. Kemal adlı bir tarihi şahsiyet, devlet adamı ve ordu komutanı vardı” diye tarih derslerinde anılabilir. İslam ve iman varken gayrisi mümkün mü?

“M. Kemal” de, “Kemalizm” de, “Kemalist devrimler” de artık topluma hükümran olmaktan, tâbî olunması ve takip edilmesi gereken üstün otoriteler ve normlar olmaktan çıkarılıp, tarih sayfalarındaki yerini alırsa, o zaman “toplumsal barış” da sağlanmış olur. Yoksa görürsünüz, daha çok kavga çıkar.

Ancak çok istiyorsanız, savunduğunuz “demokrasi” gereği, propaganda şartlarını eşitleyip Kemalizm’i halk oyuna sunalım. Var mısınız?

 

**********

 

KAYNAK: Faruk Köse, Yeni Akit,  11 Kasım 2012.

ALINTI: http://www.habervaktim.com/yazar/kemalizmi-halka-soralim-55721.html

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu

Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu

***

“Cumhuriyetimizi Atatürk’e, demokrasimizi İnönü’ye borçluyuz” derdi, Başöğretmenim Hikmet Bey…

Her cumhuriyet bayramında hepimizi karşısına dizer, kendisi merdiven başına çı­kar, bacaklarının üzerinde yaylana yaylana ve gerine gerine nutuk atardı:

“Vatanı biz kurtardık!”
“Cumhuriyeti biz kurduk!..”
“Demokrasiyi biz getirdik…”
“Memlekete en çok biz hizmet ettik!”
“Biz”, yani CHP…Başöğretmenim iflah olmaz bir CHP’liydi. O da fötrünü başına geçirir, güneş gözlük­lerini takar, ilçedeki “CHP’li önder”lerle birlikte şehir turu atardı.

Demokrat Parti’nin köyümüzü suya kavuşturduğu günlerde, dayanamayıp sordum: “Sizin partinin hiz­metlerini anlatır mısınız?”

Yine “vatan-millet-Cumhuriyet” demeye başlayınca, bütün cesaretimi toplayarak itiraz ettim:
“Köylere yol mu yaptınız, su mu getirdiniz, hastane mi inşa ettiniz, ne yaptınız?”

Ben somut şeyler istedikçe, o inadına soyuta kaçıyor, nutuk atıyordu. Duyan da CHP’nin Türkiye’yi ih­ya ettiğini zannederdi. Hâlbuki hiçbir tesisin, hiçbir hizmetin üstünde CHP imzası yoktu. Bunu babam­dan duymuştum.
Tabii çok kızdı… Teneffüste öğretmenler odasına çağırdı ve bir güzel haşladı.

Ama sualim hâlâ cevapsızdı. Hâlâ da cevapsız..

27 sene kesintisiz ve muhalefetsiz iktidar olan CHP’nin ülke kalkınmasına hiçbir katkısı yok! Bunun ken­disi de farkında olduğu için, “hizmet”leriyle değil ideolojisiyle gündem oluşturmaya çalışıyor: Dün “Cumhuriyet mitingi”, bugün “cumhuriyet yürüyüşü” ve çelenk krizi…

“Yaşasın cumhuriyet!..
Yaşasın laiklik!..” çığlıkları.
CHP hâlâ sloganlarda varlık arıyor:
“Cumhuriyeti biz kurduk, demokrasiyi biz getirdik!..”

Daha neler! Demokrasiyi CHP’nin getirdiği iddiası, tamamen mesnetsiz bir iddia… CHP ne zaman de­mokrat olmuş ki, demokrasi getirsin?

27 Mayıs darbecilerine “Emrinizdeyim” diyerek hulus çeken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü…

“İhtilâlin ne içindeyiz ne dışında” diyen de o…
İdam sehpalarından geçirilerek ikram edilen iktidarı içine sindirip teşehhüt miktarı başbakanlığa razı olan yine o…

CHP’nin hâkim olduğu yıllarda şehirlerde “Polis Devleti”, köylerde “Jandarma Devleti” var… Vatandaş­lar “parya” muamelesi görüyor, sırtlarına her türlü “angarya” yükleniyor…

Millet yokluğun, kıtlığın, yoksulluğun yanında bir de ezansızlıktan dolayı acı çekiyor… Bu yüzden eline geçen ilk fırsatta (14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde) CHP’yi yerle bir ediyor. Öyle bir sille yiyor ki, bir daha ayağa kalkamıyor, iktidara gelemiyor. Bu gidişle de gelemeyecek: Çünkü hâlâ milletin tersine gidi­yor.

Milletin tersine gittikçe de, “alternatif” olmaktan çıkıyor.
Ne talihsizlik: Türkiye’nin en eski partisinin ülke kalkınmasına ilişkin hiçbir projesi yok…

Teröre ilişkin hiçbir teklifi yok…
Hiçbir ekonomik modeli yok…

Koskoca CHP, marjinal partilerin koluna girmiş, onlarla birlikte bağırıyor, yürüyor, eleştiriyor.

Genel Başkanı, Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna katılmayarak gündem oluşturmaya çalışıyor.

Gerçekten de hem CHP, hem de Türkiye için büyük talihsizlik!

***

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Peygamberimiz’e hakaret krizini Abdülhamid nasıl çözerdi? – Mustafa Armağan

Peygamberimiz’e hakaret krizini Abdülhamid nasıl çözerdi? – Mustafa Armağan

Peygamber Efendimiz’e (sas) hakaret eden filmin fragmanının YouTube’dan yayınlanmasının ardından başlayan protesto gösterileri İslam dünyasını olduğu kadar -aynı derecede olmamakla birlikte- Türkiye’deki Müslümanları da sarmış durumda.

Daha önce de Danimarka’da bir karikatür krizi yaşandığını hatırlıyoruz. Demek ki, Batı zihniyetinin İslam’la ve değerleriyle mücadelesi devam ediyor. Mesela ‘Niçin onca Müslüman’ın yaşadığı Çin’de İslam’a hakaret etmek için gayretkeşlik gösterenler çıkmıyor?’ sorusu yeterince anlamlıdır.

Ancak tepkilerimizi illa birilerini öldürerek mi göstermek zorundayız? Bir milyarı aşkın nüfusa malik olan İslam dünyasının dünya siyasetinde, hele ABD yönetimi üzerinde uygulayacağı baskı bu zavallılıklardan mı ibarettir? Kaldırmakla pek bir iftihar ettiğimiz Halife olsaydı böyle mi olurdu?

İslam dünyasının modern zamanlarda gördüğü “tek Halife” olan Abdülhamid-i Sani hazretlerinin Avrupa’daki densizlere derslerini nasıl verdiğini hatırlamanın tam sırasıdır. Fazla tantana etmeden, diplomatik ve siyasî kanalları sonuna kadar zorlayarak iş gören Abdülhamid bakın kendi zamanında çıkan hakaret krizlerini nasıl sessiz sedasız halletmiş.

Yıl: 1890. Fransız oyun yazarı Henri de Bornier, “Muhammed” (1888) adlı bir dram kaleme almış olup sahneye aktarılmak üzeredir. Üstelik sahnede bir aktör Hz. Peygamber’i oynayacaktır! Bu ne cür’ettir! Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir.

Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Bu kadarı yetmiştir oyunun yasaklanması için. Bakanlar Kurulu’nun özel kararıyla yasaklanmasından sonra Carnot’ya şahsen teşekkür eden Abdülhamid, “Müslüman tebanızın hislerini yaralamaktan başka bir işe yaramayacak bir oyunla ilgili aldıkları “akıllıca karar”ı kutlamış, hatta Cumhurbaşkanı’nı bir adet İmtiyaz Nişanı’yla ödüllendirmişti. (R.J.Goldstein, The Frightful Stage, Berghahn Books, 2011, s. 107-108.)

Zira “Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam hazretlerinin nâm-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair” başlığıyla gönderdiği mektupta Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu vermişti.

Ancak yazar, pespaye videonun yönetmeninden daha inatçı çıkmıştı; işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Bu defa eserini Abdülhamid’in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği İngiltere’de oynatmak için girişimde bulunur. Bir tür devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu’nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid bu defa bizzat İngiltere’nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’yi devreye sokarak piyesin yalnız o tiyatroda değil, “bütün İngiltere’de” yasaklanmasını sağlamıştır (Ziyad Ebuzziya, Türk Edebiyatı, Nisan 1986).

3 yıl geçmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine, İslamiyet’e daha mesafeli duran Roserbery oturmuştur. Bu değişiklikten cesaret bulan de Bornier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacak, velhasıl Abdülhamid’in mahir diplomasisi, bu mel’anetin icrasına müsaade etmeyecektir.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Peygamber Efendimiz’e hakaret içeren piyesin yazarı Henri de Bornier

***

Nitekim 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen “Muhammed’in Cenneti” adlı bir piyesin ancak ismi ve muhtevası tamamen değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de diplomatik girişimlerinin eseridir. Bir başka belgeden, 1894’te Amsterdam’da Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasının sahnelenmesine de engel olduğunu öğreniyoruz.

Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed hakkındaki hakaret içeren bir piyes de Abdülhamid’in girişimleriyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, Sultan’ın kendi gücünün yetmediği durumda dostu Alman İmparatoru II. Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesinde şu satırlar yer almaktaydı:

“Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.”

Hatta 1893 yılında ABD’de sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını olduğundan farklı yansıtan “Muhammed” adlı tiyatro oyununu, Elçi Alexander W. Terrell ile yaptığı özel görüşmeden sonra hem de federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına rağmen, bizzat ABD Başkanı Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırtmayı başarmıştır.

Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar artık İslamiyet’le ilgili eserleri repertuarlarına alırken daha bir titizlikle seçer olmuşlardır.

Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta o sırada İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaretâmiz ifadeler içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda makul bir gelenek oluşmuştur. Nitekim devrin Avrupalı bürokratlarının Osmanlı’nın bu hassasiyetini dikkate almak zorunda kaldıklarını ve basını zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in halifelikten gelen iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da sanılandan daha etkili olduğunu gösteriyor. Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır.

Maalesef II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra ne halifelik silahını ateşlemeden kullanacak “beyaz diplomasi” ortada kalmıştır, ne de Osmanlılık ve halifelikten gelen uluslararası itibar ve nüfuzumuz. Bugün protestolarımızın hal-i pür-melaline bakınca Sultan’ın “Beyaz Diplomasi” tekniğini üniversitelerimizde bir ders olarak okutmak gerektiği ortaya çıkıyor.

“Hamidoloji” başlıyor, üniversitelerimiz hazır mı?

 

**********
 

ALINTI: Zaman Gazetesi, 23 Eylül 2012.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1348867&title=peygamberimize-hakaret-krizini-abdulhamid-nasil-cozerdi

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yavuz Bülent Bâkiler. “Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyen MHP’lilerin gerçeği görmeleri için bu fotoğrafı özellikle seçtik

***

Atatürk’ün ölümü üzerinden 74 yıl geçti. Şimdi biz, İslâmiyetle ilgili konularda bile, “Atatürk dedi ki…” diye söze başlıyoruz. Atatürk bir İslâm âlimi midir? Sanıyorum ki, yüz yıl sonramızda bile, birtakım kimseler, kendilerini bu yanlıştan kurtaramayacaklar. Bugün, bazı ilim adamlarımız da, görüşlerini Atatürk’e dayanarak açıklıyorlar. Yâni, dinin önemini belirtmek için, Atatürk’ün konuşmalarından örnekler veriyorlar. Beri yanda, pozitivist düşüncede olanlar da, yani ahiretin bütün kapılarını kapatanlar da, Kur’an’a, Allaha inanmayanlar da “Atatürk demişti ki…” diyerek yazıyor, konuşuyorlar. Her iki görüş de yanlıştır.

Yani biz, dindarlığımızı veya din dışı yaşayışımızı Atatürk’e bakarak mı belirleyeceğiz? İslâmiyet söz konusu olduğunda, bizim için örnek insan, Hz. Muhammed’dir (Salavat). Biz sevgili peygamberimizin söylediklerine bakarız ve bir Müslüman olarak da, inanmak veya inanmamak konusunda Atatürk’ün söylediklerini çok tabii karşılarız. Yani Atatürk İslamiyete inanıyorsa sevinç çığlıkları atmayız. İnanmıyorsa ona yumruk sıkmayız. Çünkü Atatürk’ün de bir insan olarak inanmak ve inanmamak hakkı-hürriyeti vardır. Unutmamak lâzımdır ki, Milli Mücadelemizin lideri, devletimizin kurucusu kayıtsız şartsız Mustafa Kemal Paşadır. Ama o, dini konularda örnek alınacak bir kişi değildir.

Değerli dostum Arslan Tekin’in evvelki gün, Yeniçağ gazetesinde bir yazısı çıktı. “Dini Cehâletin Böylesi” başlıklı yazının ilk cümlesi dikkatimi çekti. Tekin: “Mustafa Kemal neden dinin sağlam öğretilmesini istiyordu?” diye başlıyordu.
Hemen belirteyim ki dinin öğretilmesi doğru, fakat Mustafa Kemal’in İslamiyet konusundaki görüşleri, yanlıştır.
Ben, Atatürk üzerine yazılan kitaplardan 90 tanesini okuyabildim. Şimdi 91. kitap elimdedir. Biliyorum ki, Mustafa Kemal, dehâ derecesinde zeki bir kimsedir. Büyük bir kahramandır. Milli Mücadele yıllarında, câmi minberlerine bile çıkarak İslâmiyeti ve sevgili peygamberimizi çok, ama çok öven beyanlarda bulunmuştu. Buna mecburdu. Çünkü halkımızı yanına almadan o büyük, o zor mücadeleden başarıyla çıkması imkânsızdı. Ama Cumhurbaşkanı olduktan; bütün kuvvetleri avucunda topladıktan sonra, tavrı değişti. Hz. Muhammed’den “Arab oğlu” Kur’an-ı kerimden de “O Arab oğlunun yaveleri” yani saçma sapan sözleri diye bahsetti. İsmet Bozdağ’ın “Paşalar’ın Kavgası”nda da, Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratında da vardır. Atatürk, Karabekir Paşa’ya demiş ki:

“Karabekir! Kur’anı Türkçeye çevirtiyorum. İstiyorum ki milletimiz okusun ve o Arab oğlunun ne yaveler yediğini görsün!”
Atatürk, İslâmiyetin batacağına yerine yeni bir dinin çıkacağına inanıyordu. Bunu Hüsrev Gerede’nin Anıları’nda okuyoruz. Hüsrev Gerede, Atatürk’ün çok yakın asker arkadaşlarından biri. Mustafa Kemal, Samsun’a 19 Mayıs 1919 tarihinde 18 kurmay arkadaşıyla birlikte çıktı. O kurmaylardan biri de Hüsrev Gerede’dir. Onun literatür yayınlarının 86.’sı olarak basılan anılarının 267. sayfasında H. Gerede, Atatürk için diyor ki: “Dindar, yani dini bütün ve inançlı mıydı? Buna doğrudan doğruya cevap vermek çok güçtür. Herhâlde oruç tutan, namaz kılan cinsinden değildi.” Gerede, dini konularda yazılar yazan Selim Sırrı Tarcan’a Atatürk’ün “Bu din batacak ileride yeni bir din çıkacaktır. Sen bu konularda yazı yazmayacaksın anladın mı?” diyerek mani olduğunu açıklıyor. (Sayfa; 268)
O yeni dinin Hristiyanlık olduğunu yarınki yazımda okuyacaksınız.

***

(Devamı…)

Arslan Tekin kardeşim, Mustafa Kemal’in, “Dinin doğru öğretilmesini istediğini” yazıyor. Ben de, Cumhuriyetimizin yeni filizlendiği yıllarda, devletimizin İslamiyete ve Hz. Peygambere nasıl baktığını belgelere dayanarak dikkatinize sunmak istiyorum: Devletimiz ortaokullarımızda ve liselerimizde okunması için 1931 yılında, Devlet Matbaasında 4 ciltlik bir tarih kitabı bastırdı. Bu kitabın 2. cildinde İslâmiyetle ve Hz. Peygamberle ilgili dehşet verici iddialar var. Tarih kitabının 89. sayfasında kelimesi kelimesine şöyle deniliyor:

MUHAMMED’İN DAVETİ: “Muhammed, Mekke’de, müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler, pek derin bir surette, zihnini işgal ediyordu. Muhammed 40 yaşına geldiği zaman vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed’in dâvet ettiği bu dine…. İslam denilmiştir.”
Resmî olarak hazırlanan o İslâm Tarihi kitabının 90. sayfasında çocuklarımıza şu görüşler telkin edilmek istenmişti.

KUR’AN VE VAHİY: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. O, Arapların ahlak ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslâha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslâh için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra, kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”
Böyle inkârlarla mı İslâmiyet doğru olarak anlatılacaktı?

Tarih Kitabının 91. sayfasındaki inkâra bakınız:

İLK VAHİY: “Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber, kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi.”

Böyle midir? Arslan Tekin kardeşim de böyle mi düşünmektedir? Şimdi diyeceksiniz ki: “Bu tarih kitabını kim, kimler yazmış?”

Bu kitap 14 önemli kişinin çalışmasıyla hazırlanmış.

İşte 9 CHP milletvekili şunlar:

Samih Rıfat – Yusuf Akçuraoğlu – Dr. Reşit Galib – Hasan Cemil – İsmail Hakkı – Reşit Saffet – Sadri Maksudi Arsal – Şemsettin Günaltay – Yusuf Ziya – M.Tevfik Bey Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri – Afet İnan: Musiki mektebi Muallimi – Bâki Bey: Miralay – Şemsi Bey: Miralay.

Haydi iki örnek daha vereyim:

Cumhuriyetin ilânından sonra İslâmın Amentüsü, yani imanın 6 şartı değiştirildi. Türk’ün yeni Amentüsü Hâkimiyet-i Milliye Matbaasında bastırılarak dağıtıldı.

Deniliyordu ki: 1-”Vatanı yoktan var eden Mustafa Kemal’e,

2-Onun ordularına,

3-Onun kanunlarına,

4-Mücahit Analarına

5-İyilik ve kötülüğün insanlardan geldiğine

6-Öldükten sonra dirilme olmayacağına ve Atatürk’ün Tanrının en sevgili kulu olduğuna iman ederim!..” Beğendiniz mi?
Son olarak Kâzım Karabekir Paşanın 13-14-15-16 Kasım 1970 tarihli Yeni İstanbul gazetelerinde çıkan hâtıratını özetliyorum.

Karabekir Paşa diyor ki: 18 Temmuz 1923 tarihinde, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan bir komisyonda, yeni Anayasamızda, dinimizin Hristiyanlık olarak gösterilmesi isteniyordu.

İktisat Vekili Tevfik Rüştü Bey, Dahiliye Vekili Fethi Okyar Bey, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey… bu fikri şiddetle savunuyorlardı. Söz olarak ben de kendilerine itiraz ettim.
Hava çok gerginleşti. Başkanlık kürsüsünde oturan Atatürk’e döndüm:
-Paşam siz ne düşünüyorsunuz? Siz ki Meclisimizi Fatihalarla tekbirlerle açtınız dedim. Atatürk:
-Münakaşalar şiddetlendi. Toplantıyı tatil ediyorum, diyerek toplantıyı tatil etti…”

 

**********

 

KAYNAK:

Yavuz Bülent Bâkiler’in, “Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu” adlı köşe yazısının birinci bölümü 18 Ağustos, ikinci bölümü ise 19 Ağustos 2012 tarihinde Türkiye Gazetesi’nde yayınlandı.

Birinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545763#.UF4gH6BkGNc

Ikinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545868#.UF4f_qBkGNd

Yukarıdaki linklerle Türkiye gazetesinde yayınlanan bu köşe yazılarına bağlanın ve altındaki facebook, twitter vs. gibi sembollere tıklayarak yazıyı paylaşın. Böylece yazar, bu tür köşe yazılarına rağbet olduğunu görecek ve inşaallah bu konulara ağırlık verecektir.

Yazıda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ismi defalarca geçti. 3 kez salavat getirelim: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Çocukluğumun 19 Mayısları – Yavuz Bahadıroğlu

Çocukluğumun 19 Mayısları – Yavuz Bahadıroğlu

***

(Mükemmel bir yazı… Yavuz Bahadıroğlu, okulda maruz kaldığı kemalist ideolojinin beyin yıkama faaliyetini ve bundan nasıl kurtulduğunu anlatıyor)

Çocukluğumun ilkokullarında müdür yerine “Başöğretmen” vardı.
Benim Başöğretmenim Köy Enstitüsü mezunuydu. Bu yüzden mi bilmiyorum, dini bayramlara pek aldırmazdı, ama milli bayramları abartmayı severdi. Mutlaka da bizimle birlikte halkı okul bahçesinde sıraya sokar, birbirine benzeyen basmakalıp nutuklar atardı.

Sesim gür olduğu ve kolay ezberlediğim için bana da mutlaka her bayram şiir okuturdu. Lâstik ayakkabılarımı kaldırım taşlarına vura vura bağırırdım:

“Güzel yurdum ellere, bir mal gibi satıldı,
Ata’nın gür kaşları birden bire çatıldı…
Binerek kendi gibi şahlanan kıratına,
Haykırdı alçak diye, Sultan’ın suratına!
Eğer damarlarında olsa halis Türk kanı,
Satar mıydı Padişah, keyfî için vatanı?”

Yıllarca, padişahları, “öz vatanını satan hain’ler olarak düşündüm. Bir gün babam dayanamadı sanırım, “Satacaklardı madem, neden ölümü göze alıp İstanbul’u fethettiler, Sina Çölü’nü geçip Mısır’a girdiler, onca zahmete katlanıp Viyana’ya dayandılar?” diye soruverdi.

Duygularım karıştı. Mantığım tepetakla oldu!
“Sahi neden?” diye kekeledim.
“Düşün bakalım” deyip gitti.
Öyle bir soru ekti ki kafama, günlerce düşündüm. İşin içinden çıkamayınca da her şeyi bildiğini sandığım Başöğretmenime sordum.

“Kitaplarında ne yazıyorsa ona inan” dedi, kesti.

Kaldım mı iki arada bir derede? Çelişkiler yumağına dolandım o yaşta. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık! Yutkundum çaresiz.

Derken, 19 Mayıs Bayramı geldi çattı. Ben yine okulun giriş kapısının önündeki basamakta şiir okuyorum:

“Samsun’da o gün doğdu Türk’ün eşsiz güneşi,
Arasalar bulunmaz dünyada onun eşi…
Bütün yurt inliyordu vatan gidiyor diye,
O sanki Türk yurduna gökten geldi hediye.”

Sonra Cumhuriyet Bayramı…

“Coşkunuz, sevinçliyiz/ Ayrı, gayrı değiliz,
Bütün Türkler hep biriz/ Yaşasın Cumhuriyet!
Atatürk kalbimizde/ Yürürüz her gün biz de,
Onun çizdiği izde/ Yaşasın Cumhuriyet!”

Nihayet 10 Kasım… Bendeniz yine şiirlerdeyim:

“Doktor doktor kalksana/ Lâmbaları yaksana,
Atam elden gidiyor/ Çaresine baksana!
Uzun uzun kavaklar/ Dökülüyor yapraklar,
Ben Ata’ma doymadım/ Doysun kara topraklar.”

Atatürk ölürken, rahatını bozup kalkmayan, lambaları yakmayan doktorlara kızarak, bir taraftan da “Yaşasın”-“Kahrolsun” çığlıkları atarak büyüdük. Ne analiz yapmamıza izin vardı, ne yorum yapmamıza… Sadece ezberlememizi ve ezberlediklerimize inanmamızı isterlerdi.

Ama insan ilkokulda cebren ezberletilenleri tekrarlayarak ömrünü geçiremez… Papağan olamadığı ve sürekli çocuk da kalamadığı için, bir yaştan sonra ister istemez sorgulamaya başlar: “Öğretilenler doğru mu?”

Dünyaya bakar ve sorar: “Çağ nerede, biz neredeyiz?”
Görür ki, Faşist İtalya’dan, Almanya’dan, İspanyadan ve komünist “Demirperde Ülkeleri”nden kalma böbürlenmelerin, abartılı övünmelerin, içeriksiz gösterilerin devri çoktan kapanmıştır.

Milli bayramlarda öğrencileri askeri nizamda dizip yürütmenin, kendi halkına gözdağı anlamına da gelebilen silahlı araçlarla, uçaklarla gösteri yapmanın devri demokratik ülkelerde çoktan bitmiş, kala kala dünyanın en acımasız komünist rejimini inatla devam ettiren Kuzey Kore’de kalmıştır.

19 Mayıs gösterilerinin kısmen iptal edilmesine içerleyenlerin, “Liderimiz öldü” diye kendilerini yerden yere atarak ağlayan Kuzey Korelilerden ne farkları var?

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk, Amerika’nın Türkiye’yi demir ağlarla örmesini istemişti – Mustafa Armağan

Atatürk, Amerika’nın Türkiye’yi demir ağlarla örmesini istemişti – Mustafa Armağan

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


Lozan’daki Türk heyeti antlaşma imzalandıktan 2 hafta sonra bu defa ABD heyetiyle ticari bir anlaşma imzalayacak fakat bu anlaşma ABD Senatosu tarafından kabul edilmeyecektir. ‘ABD Lozan Antlaşması’nı kabul etmedi’ söylentisinin esası, genel olarak Lozan’ı değil, kendisiyle yapılan bu anlaşmayı kabul etmemesine dayanır. Yukarıda 6 Ağustos 1923 günü yapılan Türk ve ABD heyetleriinin görüşmesinden bir kare

***

1923 yılının 9 Nisan’ında TBMM’nin Chester adlı bir ABD şirketine, bugün hayal bile edemeyeceğimiz genişlikte bir imtiyaz (ayrıcalık) kanunu çıkardığını biliyor muydunuz? Sonu başından daha çarpıcı olan bu olayın resmi tarihe yıllardır ecel terleri döktürdüğünü biliyoruz.

Ah o resmi tarih ideolojisi! Neleri altüst etmemiş ki! İşte sol kesimden bir iktisatçı, Prof. Dr. Korkut Boratav’ın 1974 tarihli “Türkiye’de Devletçilik” adlı kitabından birkaç cümle:

“1930’lara kadar Türk hükümetleri, siyasî kadroları ve Türk burjuvazisi, emperyalizmle mevcut ekonomik bağları koparmayı değil, bizzat ortak olarak yabancı sermayeyle uzlaşmayı ve işbirliğini hedef almışlardı” (s. 47).

Demek ki, 1920’li yıllarda Türk hükümetleri ve siyasi kadroları ile yeni yeni palazlanan burjuvazimiz emperyalizmle ortaklığı ve uzlaşmayı hedeflemiş. Boratav, sözü 1923 tarihli Chester imtiyaz kanununa getiriyor:

“Yeraltı kaynaklarımızın önemli bir kısmını, yüz yıl için Amerikan sermayesine teslim eden bir imtiyaz sözleşmesinin [Meclis’te] iktisadî bir zafer olarak gösterilmesi düşündürücüdür.”

Yine demek ki, Lozan görüşmeleri devam ederken ülkemizin yeraltı kaynaklarının önemli bir kısmını Amerikalı bir gruba teslim etmişiz. Bu kanunu Meclis’in şan ve şerefine ilave edilmiş bir başarı olarak görenlerin sözleri tutanaklara dahi yansımıştır.

İyi de bu kanun çıkmışsa ve ülkemizin yeraltı madenleri kendilerine altın bir tepsiyle sunulmuşsa “emperyalist” Amerika bunu neden elinin tersiyle itmiş ve ‘Iıh, almayayım’ demiştir? Resmi tarihe bakarsanız Türkiye’yi yönetenlerin bir taktiği, daha doğrusu emperyalizme oynadıkları bir oyundur bu. Bir Amerikan şirketine verilen yasal ayrıcalık sayesinde Lozan’da “emperyalistleri” dize getireceklerini ummuşlar, buna gerek kalmayınca gözden düşmüştür!

Bunlar masal anlatmaya iyi alışmışlar anlaşılan. Yahu kanun çıkartıyorsunuz Meclis’ten, çocuk oyuncağı değil ki bu. Sonra bunu gözden düşüren biz değiliz ki, ABD. Gelip konsalardı güzergâha, 30 yıldan önce çıkartamayacaktık. Hem ciddi bir devlet oyun olsun diye kanun çıkartır mı? Hep söylüyorum: İnkılap tarihçiliği bizde gerçeğin üzerini açmak için değil, örtmek için vardır. Chester imtiyazında da aynı kafanın devrede olmasına şaşmalı mıyız? Chester imtiyazı hakkında en geniş kapsamlı çalışma olan Bilmez Bülent Can’ın “Demiryolundan Petrole Chester Projesi” (2000) meselenin bam telini yakalamamız açısından ipuçlarıyla dolu emsal niteliğinde bir eser. Tarihe yeni yaklaşımları Chester örneğine başarıyla eklemleyen kitapta Boratav’ın söylediklerinin bir adım ilerisine gidilerek tespit edilen şey gerçekten sarsıcıdır: Buna göre Türkiye’nin bir ulus-devlet olarak kurulması, aslında emperyalizmin geldiği yeni noktaya bir eldiven gibi uymaktadır:

“Kemalistler belli bir emperyalist devletin ordularına karşı ciddi bir fiili “kurtuluş” savaşı vermediği gibi, emperyalistlerin oyununa gelmiş Yunanlılarla arasındaki savaşta birçok emperyalist devleti yanına almıştı. Batı’ya yapılan pazarlıklar ise sadece Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılmak istenen koşulların düzeltilmesi pazarlığıdır.” (s. 190).

Buna göre Türkiye’nin ‘başarısı’, Mondros sınırlarını esas kabul edip bunun içinden bir Milli Misak’la yeni bir devlet kurmak üzerinde odaklanmasından ve 1. Dünya Savaşı’ndaki yenilginin sorumluluğunu sorgu sual etmeden kabul etmesinden ileri gelir. Mondros Mütarekesi öncesi sınırlar asla müzakere konusu edilmediği içindir ki, Lozan’da anlaşmaya nispeten kolay varılmış, tek problem olan Musul meselesi ortadan kalktığında İngilizlerin yeni dünya düzenlerini kurmalarının önündeki engeller kalkmıştır.

Chester imtiyazıyla ilgili söyledikleri de yabana atılacak gibi değil. Can’a göre 1923’ün 9 Nisan’ında Meclis’te 185 oyla kabul edilen, Chester grubuna Anadolu’nun geleceğini emanet eden imtiyaz kanunu, Lozan’da İngilizlere oynanan bir oyun değil, ülkemizde gözü olmadığı söylenen bir başka emperyalist devlete tanınan bir ayrıcalıktı. Nitekim Mustafa Kemal’in 27 Eylül 1922’de bir yabancı gazeteciye “ülkemizde siyasi tutkulara sahip olmadıkça Amerikalıların Türkiye’deki petrol alanlarını işletmesine karşı olmadığını” belirtmesi, bir yıl önce de Musul petrollerinin “insanlığın ortak yararı uğrunda serbestçe işletilmesi” gerektiğini söylemesi manidardır. Bu sözlerinden Mustafa Kemal’in epeyce “küreselleşmeci” olduğu bile söylenebilir!

Peki Chester projesi neydi?

1- Ülkemize tarım makinaları ve aletleri getirerek ziraati geliştirecek,

2- Anadolu’da 4.400 km uzunluğunda bir demiryolu inşa edecek, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında 3 liman yapacak, karşılığında hatlar ile iki yanında 20’şer km’lik şerit içindeki çıkmış ve çıkacak bütün maden (petrol) kaynaklarını 99 yıllığına işletme hakkına sahip olacak,

3- Şirket her türlü gelir vergisinden muaf tutulacak,

4- Hatların geçeceği arazi ücretsiz olarak şirketin kullanımına verilecek, orman, taş ve kum ocakları ile akarsulardan yararlanabilecek, isterse elektrik enerjisi üretebilecek, telgraf hatları döşeyecek,

5- Ankara şehri inşa edilecek vs.

Yeraltı kaynaklarımızın neredeyse tamamını bir ABD şirketinin avucuna koyan bu kanunun “kurtuluş” savaşından çıkan bir ülkede verildiğine insanın inanası gelmiyor ama vakıa bu. Üstelik 1923 Temmuz’unda Mustafa Kemal’in bir yabancı gazeteciye verdiği mülakatta söylediklerini ne yapacağız?

“Biz Amerikalıları Türkiye’de görmek istiyoruz, çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler. Zengin ve çeşitli milli kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Kalkınmamızda Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız” (s. 278).

Şimdi 1923 demeçlerinden yola çıkarak Mustafa Kemal Paşa’nın “Amerikancı” olduğunu savunan bir akım çıkarsa şaşmayınız!

Öte yandan Hüseyin Yusuf adlı bir zat 1923’te bu proje gerçekleşirse ülkenin ABD tarafından “demir çembere alınacağı” tehlikesine dikkat çekmişti. Belki de ABD kabul etseydi “Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” marşını başka türlü söylerdik, kim bilir!

Yazıya Prof. Boratav’la başlamıştık, yine onunla bitirelim: “Lozan Andlaşması’nda emperyalizme verilen tavizler (…) ortaya öyle bir tablo koymaktadır ki, bu tablodan siyasî iktidarın emperyalizme ve onun yerli ortaklarına kesinlikle teslim olduğu sonucunu çıkarmak pek de güç olmayacaktır” (s. 373).

***

ALINTI: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1342751&title=ataturk-amerikanin-turkiyeyi-demir-aglarla-ormesini-istemisti

***

Amerikalılara “Chester imtiyazı” verildiğini bizzat M. Kemal Atatürk  itiraf ediyor, inanmayanlar tıklasın:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/03/ataturk-89-yil-once-bugunu-gordu-ataturkun-ortadogu-halklari-kehaneti-yalani-ataturkun-amerikali-gazeteci-marcossona-verdigi-roportajin-tam-metni/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şu “Din Dersleri” – Yavuz Bahadıroğlu

(Konuyu paylaşın, bu tür köşe yazılarını paylaşın, destek verin, ki devamı gelsin…)

Şu “Din Dersleri” – Yavuz Bahadıroğlu

***

13 Ağustos 1956, ortaokullara din derslerinin yeniden konduğu tarihtir…

Önemli bir gelişmedir: Çünkü tek parti rejiminin okullarında din dersleri yoktu. Tedricen (tepki almamak için olmalı) azaltıla azaltıla tümden kaldırılmıştı.

Cumhuriyeti kuranların dinle araları iyi olmadığı için, doğal olarak dersleriyle de araları iyi değildi.

Yerimiz elverdiği ölçüde ayrıntı vereyim…

Osmanlı mekteplerinde din eğitimi uygulamalı olarak yapılırdı. Yani öğrenciler mektebin mescidine (okullarda mescit de vardı) götürülür, öğretmenlerinin nezaretinde namaz kıldırılırdı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, bir süre daha devam etti bu. Fakat yöneticilerin kafasında din derslerini kaldırmak vardı.

Ama acaba millet tepki gösterir miydi?

Sonuçta tek parti iktidarının oy kaygısı yoktu. Tepki gösterenler, tıpkı ezanın Türkçeleştirmesine tepki gösterenlere yapıldığı gibi yapılır, bir şekilde devre dışı bırakılırdı…

Yine de bu iş bir anda olmamalıydı…

3 Mart 1924’de “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” (Öğretim Birliği Yasası) çıkarıldı (430 sayılı kanun). Amaç “cemaat okulları”nı kapatıp eğitimi tümüyle hükümete (Milli Eğitim Bakanlığı vasıtasıyla) bağlamak ve böylece din eğitimini engellemekti (28 Şubat sürecinde Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde çıkarılan “kesintisiz sekiz yıl”la aralarındaki amaç birliğini fark etmemek mümkün değil).

Tek parti (CHP) önce din eğitimini denetim altına alacak, sonra da tamamen ortadan kaldıracaktı. Yöneticilerden biri, “Memleket sathında dini bir zihniyet fideliği meydana gelmesini istemiyoruz” diyordu…

“Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile plân yürürlüğe kondu, ama bu kanun çıkarıldıktan sonra da okullarda din eğitimi devam etti. Birinci sınıflar hariç olmak üzere, ilkokullarda haftada iki saat “Kuran-ı Kerim ve Din Dersi” eğitimi veriliyordu.

1929’a böyle gelindi. 1929’da üçüncü ve beşinci sınıflarda din dersi haftada birer saate indirildi.

1930’da ise “seçmeli din dersi”ne geçildi. Artık ikinci, üçüncü ve dördüncü sınıflar din dersi almıyor, sadece beşinci sınıflara, haftada yarım saat din dersi okutuluyordu. O da ebeveynleri isterse…
Nihayet bütünüyle kaldırıldı.

1935-1948 yılları arasında okullarda hiç din eğitimi verilmedi…
Din eğitimi veren okullar zaten kapalıydı. Böylece hiç din eğitimi almayan nesiller yetişti (din aleyhtarlığı yapanlar onların arasından mı çıkıyor dersiniz?)

Görüleceği üzere, cumhuriyet’i kuranlar, “dindar nesil” istemiyorlardı. Sistemi de buna göre oluşturmuşlardı: Ülkeye “din aleyhtarı” bir hava hâkimdi.

Bu durum, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle değişti. 14 Mayıs 1950’de yapılan ilk özgür genel seçimleri kazanan Demokrat Parti, ilk iş olarak ezanı aslına döndürüp “Muhammedî” kimliğine kavuşturdu…
Ardından haccı serbest bıraktı…
Dini yayınlara müsamaha gösterdi…
Ve okullara tekrar din dersleri koydu…
Yıkılmaya yüz tutan camiler onarılmaya başlandı…

İşte bu uygulamalar yüzünden millet Demokrat Parti’yi ve Başbakan Adnan Menderes’i unutmuyor…

Menderes’i daima rahmetle yâd ediyor.

Yine “din düşmanlığı” anlamına gelebilecek kimi uygulamaları yüzünden CHP’ye iktidar yüzü göstermiyor.

Milletim unutma: 13 Ağustos 1956, din derslerinin orta okullara konduğu tarihtir.

Emeği geçenlerden Allah razı olsun de…

 

**********

 

KAYNAK: http://www.habervaktim.com/yazar/53391/su_%E2%80%9Cdin_dersleri%E2%80%9D.html

 

***

 

AYRINTILI BILGI IÇIN TIKLAYIN:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk’ün demir ağlarını da yabancı şirketler örmüştü – Mustafa Armağan

Atatürk’ün demir ağlarını da yabancı şirketler örmüştü – Mustafa Armağan

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yıl 1893, Bağdat hattının Ankara’ya varış töreni. Güzelce süslenmiş olan takın üzerinde “Angora” yazısı okunuyor.)

Başbakan Erdoğan ile bazı köşe yazarları arasında polemik konusu olan demiryolları tartışmasının içinden, olgulara dayanarak yaklaşmazsak çıkamayız. Biri çıkıyor, Osmanlı tek bir metre demiryolu bırakmadı diyor, öbürü hepsini yabancılar yapmıştı zaten manşetini atabiliyor. “Osmanlı yönetimi işbirlikçiydi, Cumhuriyet ne yaptıysa öz kaynaklarıyla yaptı” söyleminin pansumana değil, ameliyata ihtiyacı olduğu çok açık.

Bir kere şunu belirtmek gerek: “Ana yurdu demir ağlarla örme projesi” bir “Made in Ottoman”dır.

Osmanlı Devleti 1856 yılının 11 Eylül günü İzmir-Aydın arasında ilk demiryolunun yapım ve işletme imtiyazını bir İngiliz şirketine vermiş ve topraklarını “örecek” inşa programı o günden itibaren yürürlüğe girmişti.

Abdülaziz devrinde Rumeli demiryollarıyla devam etmiş inşa programı asıl büyük patlamasını II. Abdülhamid’le yaşamıştı. Bugün bir kısmı sınırlarımız dışında kalmış olan Bağdat ve Hicaz demiryollarına ait hatlar hariç, Osmanlı Devleti, şöyle ya da böyle Türkiye Cumhuriyeti’ne 4 bin 138 kilometrelik bir demiryolu hattı miras bırakmıştır.

Bu hatların bir kısmını devlet yapıp işletirken diğer kısımları yabancı şirketlerce yapılmıştı ve süreleri dolana kadar sahiplik ve işletme ayrıcalığı onlarındı. Zamanı gelince devredilecekti. İşte Cumhuriyet döneminde millileştirilen hatlar bunlardı. 1924’ten itibaren yapılan yeni hatların uzunluğu 21 yılda 3 bin 360 km’yi bulmuştu.

Bizim “Osmanlı’nın borcunu 1950’lere kadar ödemeye devam ettik” diye dilimize doladığımız mesele sanıldığından daha karmaşıktır. Zira bu borcun bir kısmı, millileştirdiğimiz demiryollarını da kapsar. Zaten kendi haline bırakılsa bir süre sonra bize geçecek olan demiryollarını parayla satın almışızdır. Bunların bir kısmının verimsiz olduğu için yabancı şirketler tarafından gönüllü olarak satıldığı, hatta bir bakıma yabancı şirketlerin yükten “kurtarıldığı” da bir başka gerçektir.

Asıl önemlisi, Cumhuriyet döneminde demiryollarını kimin yaptığıdır. “Osmanlı demiryollarını hep yabancılar yaptı” suçlamasına mukabil bizzat Atatürk zamanındaki demiryollarının da Alman, İsveçli ve Amerikalı şirketlere yaptırıldığı gerçeğini bilmezsek mesafe alamayız. İşte Tezel’in kitabından “ana yurdu demir ağlarla örme projesi”nin o meçhul boyutu:

“1927’de yapılan büyük ihalelerde, İsveçli (Nidquist Holm) ve Alman (Julius Berger) şirketleri 1.300 kilometrelik demiryolu yapımını üstlendi. 1827 yılına ait hesaplamalara göre 148 milyon TL’na mal olacağı sanılan bu işler, bu iki yabancı şirketin hükümete açtığı orta vadeli kredilerle yürütüldü. Demiryollarıyla ilgili istasyon binaları ve yan işlerin yapımını da bir Amerikan müteahhit firması aldı.”

Tekrarlayalım: 1) 1927’de demiryolu ihaleleri açılmış; 2) İsveçli ve Alman firmalar yapım ihalesini kazanmışlar; 3) Bu arada bir ABD taahhüt şirketi de yan işlerin ihalesini kazanmış.

Yoksa siz de o devirde demiryollarını kendi sermayemizle yapabileceğimizi mi sanıyordunuz? (Beğenmedikleri Osmanlı bunu Hicaz demiryolunda başarmış, yabancı sermayeye muhtaç olmadan çöllerin içinden trenlerini Medine’ye ulaştırmayı başarmıştı.) Ülke yabancı sermayeye de, dış borca da muhtaçtı.

Gerek Tezel’in araştırması, gerekse Korkut Boratav’ın “Türkiye’de Devletçilik”i dikkatle okunduğunda 1930’ların başına kadar “devletçilik” diye bir ekonomik programın söz konusu olmadığını, hele yabancı sermaye düşmanlığının hiçbir zaman yapılmadığını fark edersiniz.

Nitekim Mustafa Kemal Paşa, 1930’da ülkemizi ziyaret eden ABD Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Klein’ı kabul ederken “Tercihan Amerikan sermayesinin” Türkiye’de çalışmasını “çok arzu ettiğini” söyleyecektir. Dahası, 1931 yılında ABD ve Fransa’ya borç para bulmak için giden şahıs da yabancımız değil: Maliye Bakanı (sözümona “Efe”) Şükrü Saracoğlu kapı kapı dolaşıp kredi bulmak için çırpınır ama havasını alır.

İtiraf edelim: 1929 ekonomik bunalımında dış borç bulamayıp yabancı yatırımcıları ülkeye çekemeyince mecburen “devletçi” olmuştuk.

1927’de Türkiye’de çalışan yabancı şirket sayısı kaçtı biliyor musunuz? Tam 113. Bu sayı, bunalımdan sonra 71’e inmişti (biz kovmadık, kendileri gitti).

Peki devletçiliğin başladığı 1932’den sonra nasıl bir manzara vardı? Tezel’e göre 1934-38 döneminde tam 32 yeni yabancı şirket kuruldu. Demiryollarını yapan Alman, İsveçli ve ABD’li şirketler haricinde 1934’te yeni bir Alman şirketi 5 milyon dolarlık bir ihale kapmıştı. Devlet eliyle kurulan fabrikaların da kendi şirketlerimizce yapıldığını sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela Kayseri uçak fabrikasını bir Amerikan şirketi yapmıştı, Karabük demir çelik fabrikasını ise İngiliz firması.

Millileştirmenin de epeyce sınırlı kaldığını öğrenmek şaşırtıcı oluyor doğrusu. 1923-50 döneminde sadece 24 şirket devletçe satın alınmıştı. Bunlardan 21’inin 1933-45 döneminde alınması da ilginçtir. Demek ki bazılarınca “altın çağ” denilen ilk 10 yılda sadece 3 imtiyazlı yabancı şirket millileştirilmişti!

Bunların çoğu da demiryolu veya belediye hizmetleri (elektrik, havagazı, su vb.) veren şirketlerdi ve büyük ölçüde verimsiz şirketler olup paramızı verseler de çıkıp gitsek havasındaydılar. Pazarlıklarda hiçbir anlaşmazlık emaresi görülmemesi de bunu gösterir. İmalat ve ticaret kesimlerindeki (2 istisna hariç) hiçbir şirketin millileştirilmeyişi de önemlidir. Ergani ve Zonguldak maden şirketleri millileştirilmekle birlikte birçok yabancı sermayeli maden şirketine dokunulmayışına ne demeli?

Sonra “Hiç dış borç almadık” cakalanışı da boştur. Cumhuriyet’in ilk konsolide dış borçlanmasının 1930’da bir Amerikan şirketine kibrit tekeli verilmesi sırasında yapılması önemli değil mi? Demek ki ilk dış borcu Amerikalılardan almıştık. 1936’da İngiliz hükümeti, Karabük demir-çelik fabrikası ihalesini kendi şirketinin kazanması üzerine 3 milyon sterlin kredi açmıştı. 1938’de İngiltere’den toplam 100 milyon liralık kredi almıştık (ironi şurada ki, bunların ödemesini beğenmedikleri DP hükümeti yapmıştı). Keza Nazi Almanya’sı da Türkiye’ye kredi verecekti ama biz İngiliz ve Fransızlardan kredi alınca iptal oldu.

Özetle Cumhuriyet yönetimi kesinlikle yabancı düşmanlığı da, yabancı sermaye düşmanlığı da yapmamıştır. En acı örnek ise hakkında özel kanun çıkardığımız Chester projesidir. ABD’li şirkete binlerce km’lik demiryolu güzergahının 40 km çevresindeki bütün maden ve petrol kaynaklarının işletme hakkını devreden projeyi TBMM’de alkışlarla kanunlaştırmıştık. Ancak bizzat Amerikalılar “Teşekkürler, almayalım” diye geri çevirmişlerdi.

Bu hikâye burada bitmez sevgili okur. Haftaya Chester projesi 32 kısım tekmili birden huzurlarında…

***

ALINTI: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1340025&title=ataturkun-demir-aglarini-da-yabanci-sirketler-ormustu

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*