Kemalizm’i halka soralım – Faruk Köse

Kemalizm’i halka soralım – Faruk Köse

***

Dün 10 Kasım’dı. “Mozole’ye çelenk” konuldu, “saygı”ya duruldu, bildik “Anıtkabir ritüelleri”nden biri daha icra edildi. Ülke sathında büstlerin, heykellerin huzuruna koşulup “ölmedi, içimizde yaşıyor, izindeyiz, kıyamete kadar bağlıyız” nutukları atıldı.

Yapan yapsın da, sorun, oluşturulan “yapmacık duygusal atmosfer”den sanki bütün toplum nefes alıyormuş, herkes aynı duyguları taşıyormuş gibi bir hava estiriliyor olması.
Zorla saygı mı olur? Baskıyla bağlılık mı sağlanır? Mevzuatla sevgi mi kazandırılır?

“Devlet gücü”yle, “anayasa zoru”yla, “yasa baskısı”yla, “mevzuat”la, “idari ve hukuki tedbirler”le, “semboller”le adeta bir “tapınma biçimi” kurguladınız. “Anıtkabir kültü”nü devlet protokolünün esası yapıp devlet erkanını bunu icraya icbar ettiniz. Bütün toplumun buna “tapınırcasına sahip çıkma”sını sağlayacak anlayışı her türlü yolla beyinlere enjekte ettiniz.
Çağ ilerledi, şartlar değişti, ama ülkeyi hâlâ “kurucu önder”in hayat dönemine uygun şartlara bağlı kılmaktan, hâlâ “1924-50 arası”ndaki dönemde tutmaktan vazgeçmediniz. Bunun için “derin yapılar” kurdunuz, “darbeler” yaptınız. Bütün toplumsal ve dini değerleri imha etmekten de çekinmediniz.

Ürettiğiniz sembollerle, türettiğiniz terimlerle, “dil ve tarih tahribat”ıyla “toplumsal kimlik”i aslına yabancı yeni bir biçime dönüştürdünüz. Sizin için hiçbir “dini değer”in önemi olmadı; hiçbir “toplumsal değer”i yaşatmadınız.

Bu yapılanlara karşı çıkanları da acımasızca susturdunuz.

Rejimin doğasını buna göre hazırladığınız için, sistemi öyle dizayn ettiğiniz için, aksini vatan hainliği saydığınız için, koruma yasalarıyla da cezaya varan takviye baskı sistemleri kurduğunuz için; elde tuttuğunuz, ya da akıntınıza kattığınız medya organlarında yoğun bir şekilde “ağıt ve yas edebiyatı” yaptırdığınız için “anma”nın “genel” olduğunu, toplumun aynı duyguları paylaştığını iddia ediyorsunuz.
Örneğin Mehmet Ali Birand dünkü yazısında; “dünyanın hiçbir lideri, ölümünden 74 yıl sonra böylesine yaygın şekilde anılmıyordur” diyebiliyor.

“Anma”yı kurala bağlayıp devlet protokolünden sayacak, Devlet zoruyla uygulayacaksın. Saat 09.05’te siren, düdük, korna, ne varsa çalarak “hayatı 1 dakika durmaya icbar” edeceksin. Okullara talimat verip “anma törenleri”ni zorunlu hale getireceksin. Hayatı buna göre dizayn edeceksin… Sonra da çıkıp, “bakın işte, 74 yıldır yaygın bir şekilde anılıyor” diye caka satacaksın. Zorlama, hür bırak herkesi, bakalım aynısı oluyor mu?

Daha hâlâ bir kişiye, kişiye de değil, ölümünden sonra arta kalanlardan “takipçilerinin kurguladığı ritüellere ve dayatmalara” göre toplum ve devlet hayatını dizayn etmeyi sürdürmek ne derece makul?

Birand, “toplum mühendisliği adına tepeden inmeci tutumları, baskıcı anlayışlarıyla, Atatürk’ü halka sevdiremediler” diye yakınıyor. Peki, “tepeden inmeci tutum” ve “baskıcı anlayış” bizzat M. Kemal tarafından uygulanmadı mı? TBMM üyelerine hitaben, eğer istediği devrim yasalarını yasalaştırmazlarsa olacakları ifade sadedinde, “aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır, fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diye baskı kuran kimdi? Geçtik. Bana, halkın onayıyla yapılan, toplumun seve seve benimseyip bağrına bastığı, onur duyduğu, mutlu olduğu bir tek “Atatürk Devrimi” gösterebilir misiniz? “Takrir-i Sükun” ve “Hıyanet-i Vataniye” yasalarıyla bütün toplumun susturulması, uzuvlarına, ağzına, diline, yüreğine fermuar çekilmesi, fermuarı azıcık aralayanların “İstiklal Mahkemeleri” adı verilen “Mezalim Mahkemeleri”nde susturulması M. Kemal zamanında olmadı mı? Şimdi takipçileri suçlayıp, aslında M. Kemal’in yaptıklarının “toplumsal onay”a sahip olduğunu söylemek, tarihi hakikatler öylece dururken millete “bön” etiketi takmak anlamına gelmez mi?
Birand, “hepimizin birlikte sevebileceği bir Atatürk imajı üstünde buluşamaz mıyız?” diye soruyor.

Yok, buluşamayız. O devrimler orada durduğu müddetçe, Kur’an ve Sünnet hayata hakim olmadığı müddetçe buluşamayız. Eğer Toplumun 1924’ten sonra çalınan değerleri iade edilirse, toplumsal yaşantı halkın “kimlik ve kişilik değerleri”ne, “inanç ve gelenekler”ine göre dizayn edilirse, belki o zaman bir noktada buluşmak mümkün olabilir; “M. Kemal adlı bir tarihi şahsiyet, devlet adamı ve ordu komutanı vardı” diye tarih derslerinde anılabilir. İslam ve iman varken gayrisi mümkün mü?

“M. Kemal” de, “Kemalizm” de, “Kemalist devrimler” de artık topluma hükümran olmaktan, tâbî olunması ve takip edilmesi gereken üstün otoriteler ve normlar olmaktan çıkarılıp, tarih sayfalarındaki yerini alırsa, o zaman “toplumsal barış” da sağlanmış olur. Yoksa görürsünüz, daha çok kavga çıkar.

Ancak çok istiyorsanız, savunduğunuz “demokrasi” gereği, propaganda şartlarını eşitleyip Kemalizm’i halk oyuna sunalım. Var mısınız?

 

**********

 

KAYNAK: Faruk Köse, Yeni Akit,  11 Kasım 2012.

ALINTI: http://www.habervaktim.com/yazar/kemalizmi-halka-soralim-55721.html

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu

Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu

***

“Cumhuriyetimizi Atatürk’e, demokrasimizi İnönü’ye borçluyuz” derdi, Başöğretmenim Hikmet Bey…

Her cumhuriyet bayramında hepimizi karşısına dizer, kendisi merdiven başına çı­kar, bacaklarının üzerinde yaylana yaylana ve gerine gerine nutuk atardı:

“Vatanı biz kurtardık!”
“Cumhuriyeti biz kurduk!..”
“Demokrasiyi biz getirdik…”
“Memlekete en çok biz hizmet ettik!”
“Biz”, yani CHP…Başöğretmenim iflah olmaz bir CHP’liydi. O da fötrünü başına geçirir, güneş gözlük­lerini takar, ilçedeki “CHP’li önder”lerle birlikte şehir turu atardı.

Demokrat Parti’nin köyümüzü suya kavuşturduğu günlerde, dayanamayıp sordum: “Sizin partinin hiz­metlerini anlatır mısınız?”

Yine “vatan-millet-Cumhuriyet” demeye başlayınca, bütün cesaretimi toplayarak itiraz ettim:
“Köylere yol mu yaptınız, su mu getirdiniz, hastane mi inşa ettiniz, ne yaptınız?”

Ben somut şeyler istedikçe, o inadına soyuta kaçıyor, nutuk atıyordu. Duyan da CHP’nin Türkiye’yi ih­ya ettiğini zannederdi. Hâlbuki hiçbir tesisin, hiçbir hizmetin üstünde CHP imzası yoktu. Bunu babam­dan duymuştum.
Tabii çok kızdı… Teneffüste öğretmenler odasına çağırdı ve bir güzel haşladı.

Ama sualim hâlâ cevapsızdı. Hâlâ da cevapsız..

27 sene kesintisiz ve muhalefetsiz iktidar olan CHP’nin ülke kalkınmasına hiçbir katkısı yok! Bunun ken­disi de farkında olduğu için, “hizmet”leriyle değil ideolojisiyle gündem oluşturmaya çalışıyor: Dün “Cumhuriyet mitingi”, bugün “cumhuriyet yürüyüşü” ve çelenk krizi…

“Yaşasın cumhuriyet!..
Yaşasın laiklik!..” çığlıkları.
CHP hâlâ sloganlarda varlık arıyor:
“Cumhuriyeti biz kurduk, demokrasiyi biz getirdik!..”

Daha neler! Demokrasiyi CHP’nin getirdiği iddiası, tamamen mesnetsiz bir iddia… CHP ne zaman de­mokrat olmuş ki, demokrasi getirsin?

27 Mayıs darbecilerine “Emrinizdeyim” diyerek hulus çeken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü…

“İhtilâlin ne içindeyiz ne dışında” diyen de o…
İdam sehpalarından geçirilerek ikram edilen iktidarı içine sindirip teşehhüt miktarı başbakanlığa razı olan yine o…

CHP’nin hâkim olduğu yıllarda şehirlerde “Polis Devleti”, köylerde “Jandarma Devleti” var… Vatandaş­lar “parya” muamelesi görüyor, sırtlarına her türlü “angarya” yükleniyor…

Millet yokluğun, kıtlığın, yoksulluğun yanında bir de ezansızlıktan dolayı acı çekiyor… Bu yüzden eline geçen ilk fırsatta (14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde) CHP’yi yerle bir ediyor. Öyle bir sille yiyor ki, bir daha ayağa kalkamıyor, iktidara gelemiyor. Bu gidişle de gelemeyecek: Çünkü hâlâ milletin tersine gidi­yor.

Milletin tersine gittikçe de, “alternatif” olmaktan çıkıyor.
Ne talihsizlik: Türkiye’nin en eski partisinin ülke kalkınmasına ilişkin hiçbir projesi yok…

Teröre ilişkin hiçbir teklifi yok…
Hiçbir ekonomik modeli yok…

Koskoca CHP, marjinal partilerin koluna girmiş, onlarla birlikte bağırıyor, yürüyor, eleştiriyor.

Genel Başkanı, Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna katılmayarak gündem oluşturmaya çalışıyor.

Gerçekten de hem CHP, hem de Türkiye için büyük talihsizlik!

***

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Peygamberimiz’e hakaret krizini Abdülhamid nasıl çözerdi? – Mustafa Armağan

Peygamberimiz’e hakaret krizini Abdülhamid nasıl çözerdi? – Mustafa Armağan

Peygamber Efendimiz’e (sas) hakaret eden filmin fragmanının YouTube’dan yayınlanmasının ardından başlayan protesto gösterileri İslam dünyasını olduğu kadar -aynı derecede olmamakla birlikte- Türkiye’deki Müslümanları da sarmış durumda.

Daha önce de Danimarka’da bir karikatür krizi yaşandığını hatırlıyoruz. Demek ki, Batı zihniyetinin İslam’la ve değerleriyle mücadelesi devam ediyor. Mesela ‘Niçin onca Müslüman’ın yaşadığı Çin’de İslam’a hakaret etmek için gayretkeşlik gösterenler çıkmıyor?’ sorusu yeterince anlamlıdır.

Ancak tepkilerimizi illa birilerini öldürerek mi göstermek zorundayız? Bir milyarı aşkın nüfusa malik olan İslam dünyasının dünya siyasetinde, hele ABD yönetimi üzerinde uygulayacağı baskı bu zavallılıklardan mı ibarettir? Kaldırmakla pek bir iftihar ettiğimiz Halife olsaydı böyle mi olurdu?

İslam dünyasının modern zamanlarda gördüğü “tek Halife” olan Abdülhamid-i Sani hazretlerinin Avrupa’daki densizlere derslerini nasıl verdiğini hatırlamanın tam sırasıdır. Fazla tantana etmeden, diplomatik ve siyasî kanalları sonuna kadar zorlayarak iş gören Abdülhamid bakın kendi zamanında çıkan hakaret krizlerini nasıl sessiz sedasız halletmiş.

Yıl: 1890. Fransız oyun yazarı Henri de Bornier, “Muhammed” (1888) adlı bir dram kaleme almış olup sahneye aktarılmak üzeredir. Üstelik sahnede bir aktör Hz. Peygamber’i oynayacaktır! Bu ne cür’ettir! Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir.

Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Bu kadarı yetmiştir oyunun yasaklanması için. Bakanlar Kurulu’nun özel kararıyla yasaklanmasından sonra Carnot’ya şahsen teşekkür eden Abdülhamid, “Müslüman tebanızın hislerini yaralamaktan başka bir işe yaramayacak bir oyunla ilgili aldıkları “akıllıca karar”ı kutlamış, hatta Cumhurbaşkanı’nı bir adet İmtiyaz Nişanı’yla ödüllendirmişti. (R.J.Goldstein, The Frightful Stage, Berghahn Books, 2011, s. 107-108.)

Zira “Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam hazretlerinin nâm-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair” başlığıyla gönderdiği mektupta Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu vermişti.

Ancak yazar, pespaye videonun yönetmeninden daha inatçı çıkmıştı; işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Bu defa eserini Abdülhamid’in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği İngiltere’de oynatmak için girişimde bulunur. Bir tür devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu’nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid bu defa bizzat İngiltere’nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’yi devreye sokarak piyesin yalnız o tiyatroda değil, “bütün İngiltere’de” yasaklanmasını sağlamıştır (Ziyad Ebuzziya, Türk Edebiyatı, Nisan 1986).

3 yıl geçmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine, İslamiyet’e daha mesafeli duran Roserbery oturmuştur. Bu değişiklikten cesaret bulan de Bornier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacak, velhasıl Abdülhamid’in mahir diplomasisi, bu mel’anetin icrasına müsaade etmeyecektir.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Peygamber Efendimiz’e hakaret içeren piyesin yazarı Henri de Bornier

***

Nitekim 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen “Muhammed’in Cenneti” adlı bir piyesin ancak ismi ve muhtevası tamamen değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de diplomatik girişimlerinin eseridir. Bir başka belgeden, 1894’te Amsterdam’da Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasının sahnelenmesine de engel olduğunu öğreniyoruz.

Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed hakkındaki hakaret içeren bir piyes de Abdülhamid’in girişimleriyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, Sultan’ın kendi gücünün yetmediği durumda dostu Alman İmparatoru II. Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesinde şu satırlar yer almaktaydı:

“Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.”

Hatta 1893 yılında ABD’de sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını olduğundan farklı yansıtan “Muhammed” adlı tiyatro oyununu, Elçi Alexander W. Terrell ile yaptığı özel görüşmeden sonra hem de federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına rağmen, bizzat ABD Başkanı Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırtmayı başarmıştır.

Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar artık İslamiyet’le ilgili eserleri repertuarlarına alırken daha bir titizlikle seçer olmuşlardır.

Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta o sırada İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaretâmiz ifadeler içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda makul bir gelenek oluşmuştur. Nitekim devrin Avrupalı bürokratlarının Osmanlı’nın bu hassasiyetini dikkate almak zorunda kaldıklarını ve basını zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in halifelikten gelen iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da sanılandan daha etkili olduğunu gösteriyor. Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır.

Maalesef II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra ne halifelik silahını ateşlemeden kullanacak “beyaz diplomasi” ortada kalmıştır, ne de Osmanlılık ve halifelikten gelen uluslararası itibar ve nüfuzumuz. Bugün protestolarımızın hal-i pür-melaline bakınca Sultan’ın “Beyaz Diplomasi” tekniğini üniversitelerimizde bir ders olarak okutmak gerektiği ortaya çıkıyor.

“Hamidoloji” başlıyor, üniversitelerimiz hazır mı?

 

**********
 

ALINTI: Zaman Gazetesi, 23 Eylül 2012.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1348867&title=peygamberimize-hakaret-krizini-abdulhamid-nasil-cozerdi

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yavuz Bülent Bâkiler. “Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyen MHP’lilerin gerçeği görmeleri için bu fotoğrafı özellikle seçtik

***

Atatürk’ün ölümü üzerinden 74 yıl geçti. Şimdi biz, İslâmiyetle ilgili konularda bile, “Atatürk dedi ki…” diye söze başlıyoruz. Atatürk bir İslâm âlimi midir? Sanıyorum ki, yüz yıl sonramızda bile, birtakım kimseler, kendilerini bu yanlıştan kurtaramayacaklar. Bugün, bazı ilim adamlarımız da, görüşlerini Atatürk’e dayanarak açıklıyorlar. Yâni, dinin önemini belirtmek için, Atatürk’ün konuşmalarından örnekler veriyorlar. Beri yanda, pozitivist düşüncede olanlar da, yani ahiretin bütün kapılarını kapatanlar da, Kur’an’a, Allaha inanmayanlar da “Atatürk demişti ki…” diyerek yazıyor, konuşuyorlar. Her iki görüş de yanlıştır.

Yani biz, dindarlığımızı veya din dışı yaşayışımızı Atatürk’e bakarak mı belirleyeceğiz? İslâmiyet söz konusu olduğunda, bizim için örnek insan, Hz. Muhammed’dir (Salavat). Biz sevgili peygamberimizin söylediklerine bakarız ve bir Müslüman olarak da, inanmak veya inanmamak konusunda Atatürk’ün söylediklerini çok tabii karşılarız. Yani Atatürk İslamiyete inanıyorsa sevinç çığlıkları atmayız. İnanmıyorsa ona yumruk sıkmayız. Çünkü Atatürk’ün de bir insan olarak inanmak ve inanmamak hakkı-hürriyeti vardır. Unutmamak lâzımdır ki, Milli Mücadelemizin lideri, devletimizin kurucusu kayıtsız şartsız Mustafa Kemal Paşadır. Ama o, dini konularda örnek alınacak bir kişi değildir.

Değerli dostum Arslan Tekin’in evvelki gün, Yeniçağ gazetesinde bir yazısı çıktı. “Dini Cehâletin Böylesi” başlıklı yazının ilk cümlesi dikkatimi çekti. Tekin: “Mustafa Kemal neden dinin sağlam öğretilmesini istiyordu?” diye başlıyordu.
Hemen belirteyim ki dinin öğretilmesi doğru, fakat Mustafa Kemal’in İslamiyet konusundaki görüşleri, yanlıştır.
Ben, Atatürk üzerine yazılan kitaplardan 90 tanesini okuyabildim. Şimdi 91. kitap elimdedir. Biliyorum ki, Mustafa Kemal, dehâ derecesinde zeki bir kimsedir. Büyük bir kahramandır. Milli Mücadele yıllarında, câmi minberlerine bile çıkarak İslâmiyeti ve sevgili peygamberimizi çok, ama çok öven beyanlarda bulunmuştu. Buna mecburdu. Çünkü halkımızı yanına almadan o büyük, o zor mücadeleden başarıyla çıkması imkânsızdı. Ama Cumhurbaşkanı olduktan; bütün kuvvetleri avucunda topladıktan sonra, tavrı değişti. Hz. Muhammed’den “Arab oğlu” Kur’an-ı kerimden de “O Arab oğlunun yaveleri” yani saçma sapan sözleri diye bahsetti. İsmet Bozdağ’ın “Paşalar’ın Kavgası”nda da, Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratında da vardır. Atatürk, Karabekir Paşa’ya demiş ki:

“Karabekir! Kur’anı Türkçeye çevirtiyorum. İstiyorum ki milletimiz okusun ve o Arab oğlunun ne yaveler yediğini görsün!”
Atatürk, İslâmiyetin batacağına yerine yeni bir dinin çıkacağına inanıyordu. Bunu Hüsrev Gerede’nin Anıları’nda okuyoruz. Hüsrev Gerede, Atatürk’ün çok yakın asker arkadaşlarından biri. Mustafa Kemal, Samsun’a 19 Mayıs 1919 tarihinde 18 kurmay arkadaşıyla birlikte çıktı. O kurmaylardan biri de Hüsrev Gerede’dir. Onun literatür yayınlarının 86.’sı olarak basılan anılarının 267. sayfasında H. Gerede, Atatürk için diyor ki: “Dindar, yani dini bütün ve inançlı mıydı? Buna doğrudan doğruya cevap vermek çok güçtür. Herhâlde oruç tutan, namaz kılan cinsinden değildi.” Gerede, dini konularda yazılar yazan Selim Sırrı Tarcan’a Atatürk’ün “Bu din batacak ileride yeni bir din çıkacaktır. Sen bu konularda yazı yazmayacaksın anladın mı?” diyerek mani olduğunu açıklıyor. (Sayfa; 268)
O yeni dinin Hristiyanlık olduğunu yarınki yazımda okuyacaksınız.

***

(Devamı…)

Arslan Tekin kardeşim, Mustafa Kemal’in, “Dinin doğru öğretilmesini istediğini” yazıyor. Ben de, Cumhuriyetimizin yeni filizlendiği yıllarda, devletimizin İslamiyete ve Hz. Peygambere nasıl baktığını belgelere dayanarak dikkatinize sunmak istiyorum: Devletimiz ortaokullarımızda ve liselerimizde okunması için 1931 yılında, Devlet Matbaasında 4 ciltlik bir tarih kitabı bastırdı. Bu kitabın 2. cildinde İslâmiyetle ve Hz. Peygamberle ilgili dehşet verici iddialar var. Tarih kitabının 89. sayfasında kelimesi kelimesine şöyle deniliyor:

MUHAMMED’İN DAVETİ: “Muhammed, Mekke’de, müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler, pek derin bir surette, zihnini işgal ediyordu. Muhammed 40 yaşına geldiği zaman vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed’in dâvet ettiği bu dine…. İslam denilmiştir.”
Resmî olarak hazırlanan o İslâm Tarihi kitabının 90. sayfasında çocuklarımıza şu görüşler telkin edilmek istenmişti.

KUR’AN VE VAHİY: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. O, Arapların ahlak ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslâha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslâh için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra, kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”
Böyle inkârlarla mı İslâmiyet doğru olarak anlatılacaktı?

Tarih Kitabının 91. sayfasındaki inkâra bakınız:

İLK VAHİY: “Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber, kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi.”

Böyle midir? Arslan Tekin kardeşim de böyle mi düşünmektedir? Şimdi diyeceksiniz ki: “Bu tarih kitabını kim, kimler yazmış?”

Bu kitap 14 önemli kişinin çalışmasıyla hazırlanmış.

İşte 9 CHP milletvekili şunlar:

Samih Rıfat – Yusuf Akçuraoğlu – Dr. Reşit Galib – Hasan Cemil – İsmail Hakkı – Reşit Saffet – Sadri Maksudi Arsal – Şemsettin Günaltay – Yusuf Ziya – M.Tevfik Bey Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri – Afet İnan: Musiki mektebi Muallimi – Bâki Bey: Miralay – Şemsi Bey: Miralay.

Haydi iki örnek daha vereyim:

Cumhuriyetin ilânından sonra İslâmın Amentüsü, yani imanın 6 şartı değiştirildi. Türk’ün yeni Amentüsü Hâkimiyet-i Milliye Matbaasında bastırılarak dağıtıldı.

Deniliyordu ki: 1-”Vatanı yoktan var eden Mustafa Kemal’e,

2-Onun ordularına,

3-Onun kanunlarına,

4-Mücahit Analarına

5-İyilik ve kötülüğün insanlardan geldiğine

6-Öldükten sonra dirilme olmayacağına ve Atatürk’ün Tanrının en sevgili kulu olduğuna iman ederim!..” Beğendiniz mi?
Son olarak Kâzım Karabekir Paşanın 13-14-15-16 Kasım 1970 tarihli Yeni İstanbul gazetelerinde çıkan hâtıratını özetliyorum.

Karabekir Paşa diyor ki: 18 Temmuz 1923 tarihinde, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan bir komisyonda, yeni Anayasamızda, dinimizin Hristiyanlık olarak gösterilmesi isteniyordu.

İktisat Vekili Tevfik Rüştü Bey, Dahiliye Vekili Fethi Okyar Bey, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey… bu fikri şiddetle savunuyorlardı. Söz olarak ben de kendilerine itiraz ettim.
Hava çok gerginleşti. Başkanlık kürsüsünde oturan Atatürk’e döndüm:
-Paşam siz ne düşünüyorsunuz? Siz ki Meclisimizi Fatihalarla tekbirlerle açtınız dedim. Atatürk:
-Münakaşalar şiddetlendi. Toplantıyı tatil ediyorum, diyerek toplantıyı tatil etti…”

 

**********

 

KAYNAK:

Yavuz Bülent Bâkiler’in, “Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu” adlı köşe yazısının birinci bölümü 18 Ağustos, ikinci bölümü ise 19 Ağustos 2012 tarihinde Türkiye Gazetesi’nde yayınlandı.

Birinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545763#.UF4gH6BkGNc

Ikinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545868#.UF4f_qBkGNd

Yukarıdaki linklerle Türkiye gazetesinde yayınlanan bu köşe yazılarına bağlanın ve altındaki facebook, twitter vs. gibi sembollere tıklayarak yazıyı paylaşın. Böylece yazar, bu tür köşe yazılarına rağbet olduğunu görecek ve inşaallah bu konulara ağırlık verecektir.

Yazıda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ismi defalarca geçti. 3 kez salavat getirelim: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Çocukluğumun 19 Mayısları – Yavuz Bahadıroğlu

Çocukluğumun 19 Mayısları – Yavuz Bahadıroğlu

***

(Mükemmel bir yazı… Yavuz Bahadıroğlu, okulda maruz kaldığı kemalist ideolojinin beyin yıkama faaliyetini ve bundan nasıl kurtulduğunu anlatıyor)

Çocukluğumun ilkokullarında müdür yerine “Başöğretmen” vardı.
Benim Başöğretmenim Köy Enstitüsü mezunuydu. Bu yüzden mi bilmiyorum, dini bayramlara pek aldırmazdı, ama milli bayramları abartmayı severdi. Mutlaka da bizimle birlikte halkı okul bahçesinde sıraya sokar, birbirine benzeyen basmakalıp nutuklar atardı.

Sesim gür olduğu ve kolay ezberlediğim için bana da mutlaka her bayram şiir okuturdu. Lâstik ayakkabılarımı kaldırım taşlarına vura vura bağırırdım:

“Güzel yurdum ellere, bir mal gibi satıldı,
Ata’nın gür kaşları birden bire çatıldı…
Binerek kendi gibi şahlanan kıratına,
Haykırdı alçak diye, Sultan’ın suratına!
Eğer damarlarında olsa halis Türk kanı,
Satar mıydı Padişah, keyfî için vatanı?”

Yıllarca, padişahları, “öz vatanını satan hain’ler olarak düşündüm. Bir gün babam dayanamadı sanırım, “Satacaklardı madem, neden ölümü göze alıp İstanbul’u fethettiler, Sina Çölü’nü geçip Mısır’a girdiler, onca zahmete katlanıp Viyana’ya dayandılar?” diye soruverdi.

Duygularım karıştı. Mantığım tepetakla oldu!
“Sahi neden?” diye kekeledim.
“Düşün bakalım” deyip gitti.
Öyle bir soru ekti ki kafama, günlerce düşündüm. İşin içinden çıkamayınca da her şeyi bildiğini sandığım Başöğretmenime sordum.

“Kitaplarında ne yazıyorsa ona inan” dedi, kesti.

Kaldım mı iki arada bir derede? Çelişkiler yumağına dolandım o yaşta. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık! Yutkundum çaresiz.

Derken, 19 Mayıs Bayramı geldi çattı. Ben yine okulun giriş kapısının önündeki basamakta şiir okuyorum:

“Samsun’da o gün doğdu Türk’ün eşsiz güneşi,
Arasalar bulunmaz dünyada onun eşi…
Bütün yurt inliyordu vatan gidiyor diye,
O sanki Türk yurduna gökten geldi hediye.”

Sonra Cumhuriyet Bayramı…

“Coşkunuz, sevinçliyiz/ Ayrı, gayrı değiliz,
Bütün Türkler hep biriz/ Yaşasın Cumhuriyet!
Atatürk kalbimizde/ Yürürüz her gün biz de,
Onun çizdiği izde/ Yaşasın Cumhuriyet!”

Nihayet 10 Kasım… Bendeniz yine şiirlerdeyim:

“Doktor doktor kalksana/ Lâmbaları yaksana,
Atam elden gidiyor/ Çaresine baksana!
Uzun uzun kavaklar/ Dökülüyor yapraklar,
Ben Ata’ma doymadım/ Doysun kara topraklar.”

Atatürk ölürken, rahatını bozup kalkmayan, lambaları yakmayan doktorlara kızarak, bir taraftan da “Yaşasın”-“Kahrolsun” çığlıkları atarak büyüdük. Ne analiz yapmamıza izin vardı, ne yorum yapmamıza… Sadece ezberlememizi ve ezberlediklerimize inanmamızı isterlerdi.

Ama insan ilkokulda cebren ezberletilenleri tekrarlayarak ömrünü geçiremez… Papağan olamadığı ve sürekli çocuk da kalamadığı için, bir yaştan sonra ister istemez sorgulamaya başlar: “Öğretilenler doğru mu?”

Dünyaya bakar ve sorar: “Çağ nerede, biz neredeyiz?”
Görür ki, Faşist İtalya’dan, Almanya’dan, İspanyadan ve komünist “Demirperde Ülkeleri”nden kalma böbürlenmelerin, abartılı övünmelerin, içeriksiz gösterilerin devri çoktan kapanmıştır.

Milli bayramlarda öğrencileri askeri nizamda dizip yürütmenin, kendi halkına gözdağı anlamına da gelebilen silahlı araçlarla, uçaklarla gösteri yapmanın devri demokratik ülkelerde çoktan bitmiş, kala kala dünyanın en acımasız komünist rejimini inatla devam ettiren Kuzey Kore’de kalmıştır.

19 Mayıs gösterilerinin kısmen iptal edilmesine içerleyenlerin, “Liderimiz öldü” diye kendilerini yerden yere atarak ağlayan Kuzey Korelilerden ne farkları var?

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk, Amerika’nın Türkiye’yi demir ağlarla örmesini istemişti – Mustafa Armağan

Atatürk, Amerika’nın Türkiye’yi demir ağlarla örmesini istemişti – Mustafa Armağan

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


Lozan’daki Türk heyeti antlaşma imzalandıktan 2 hafta sonra bu defa ABD heyetiyle ticari bir anlaşma imzalayacak fakat bu anlaşma ABD Senatosu tarafından kabul edilmeyecektir. ‘ABD Lozan Antlaşması’nı kabul etmedi’ söylentisinin esası, genel olarak Lozan’ı değil, kendisiyle yapılan bu anlaşmayı kabul etmemesine dayanır. Yukarıda 6 Ağustos 1923 günü yapılan Türk ve ABD heyetleriinin görüşmesinden bir kare

***

1923 yılının 9 Nisan’ında TBMM’nin Chester adlı bir ABD şirketine, bugün hayal bile edemeyeceğimiz genişlikte bir imtiyaz (ayrıcalık) kanunu çıkardığını biliyor muydunuz? Sonu başından daha çarpıcı olan bu olayın resmi tarihe yıllardır ecel terleri döktürdüğünü biliyoruz.

Ah o resmi tarih ideolojisi! Neleri altüst etmemiş ki! İşte sol kesimden bir iktisatçı, Prof. Dr. Korkut Boratav’ın 1974 tarihli “Türkiye’de Devletçilik” adlı kitabından birkaç cümle:

“1930’lara kadar Türk hükümetleri, siyasî kadroları ve Türk burjuvazisi, emperyalizmle mevcut ekonomik bağları koparmayı değil, bizzat ortak olarak yabancı sermayeyle uzlaşmayı ve işbirliğini hedef almışlardı” (s. 47).

Demek ki, 1920’li yıllarda Türk hükümetleri ve siyasi kadroları ile yeni yeni palazlanan burjuvazimiz emperyalizmle ortaklığı ve uzlaşmayı hedeflemiş. Boratav, sözü 1923 tarihli Chester imtiyaz kanununa getiriyor:

“Yeraltı kaynaklarımızın önemli bir kısmını, yüz yıl için Amerikan sermayesine teslim eden bir imtiyaz sözleşmesinin [Meclis’te] iktisadî bir zafer olarak gösterilmesi düşündürücüdür.”

Yine demek ki, Lozan görüşmeleri devam ederken ülkemizin yeraltı kaynaklarının önemli bir kısmını Amerikalı bir gruba teslim etmişiz. Bu kanunu Meclis’in şan ve şerefine ilave edilmiş bir başarı olarak görenlerin sözleri tutanaklara dahi yansımıştır.

İyi de bu kanun çıkmışsa ve ülkemizin yeraltı madenleri kendilerine altın bir tepsiyle sunulmuşsa “emperyalist” Amerika bunu neden elinin tersiyle itmiş ve ‘Iıh, almayayım’ demiştir? Resmi tarihe bakarsanız Türkiye’yi yönetenlerin bir taktiği, daha doğrusu emperyalizme oynadıkları bir oyundur bu. Bir Amerikan şirketine verilen yasal ayrıcalık sayesinde Lozan’da “emperyalistleri” dize getireceklerini ummuşlar, buna gerek kalmayınca gözden düşmüştür!

Bunlar masal anlatmaya iyi alışmışlar anlaşılan. Yahu kanun çıkartıyorsunuz Meclis’ten, çocuk oyuncağı değil ki bu. Sonra bunu gözden düşüren biz değiliz ki, ABD. Gelip konsalardı güzergâha, 30 yıldan önce çıkartamayacaktık. Hem ciddi bir devlet oyun olsun diye kanun çıkartır mı? Hep söylüyorum: İnkılap tarihçiliği bizde gerçeğin üzerini açmak için değil, örtmek için vardır. Chester imtiyazında da aynı kafanın devrede olmasına şaşmalı mıyız? Chester imtiyazı hakkında en geniş kapsamlı çalışma olan Bilmez Bülent Can’ın “Demiryolundan Petrole Chester Projesi” (2000) meselenin bam telini yakalamamız açısından ipuçlarıyla dolu emsal niteliğinde bir eser. Tarihe yeni yaklaşımları Chester örneğine başarıyla eklemleyen kitapta Boratav’ın söylediklerinin bir adım ilerisine gidilerek tespit edilen şey gerçekten sarsıcıdır: Buna göre Türkiye’nin bir ulus-devlet olarak kurulması, aslında emperyalizmin geldiği yeni noktaya bir eldiven gibi uymaktadır:

“Kemalistler belli bir emperyalist devletin ordularına karşı ciddi bir fiili “kurtuluş” savaşı vermediği gibi, emperyalistlerin oyununa gelmiş Yunanlılarla arasındaki savaşta birçok emperyalist devleti yanına almıştı. Batı’ya yapılan pazarlıklar ise sadece Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılmak istenen koşulların düzeltilmesi pazarlığıdır.” (s. 190).

Buna göre Türkiye’nin ‘başarısı’, Mondros sınırlarını esas kabul edip bunun içinden bir Milli Misak’la yeni bir devlet kurmak üzerinde odaklanmasından ve 1. Dünya Savaşı’ndaki yenilginin sorumluluğunu sorgu sual etmeden kabul etmesinden ileri gelir. Mondros Mütarekesi öncesi sınırlar asla müzakere konusu edilmediği içindir ki, Lozan’da anlaşmaya nispeten kolay varılmış, tek problem olan Musul meselesi ortadan kalktığında İngilizlerin yeni dünya düzenlerini kurmalarının önündeki engeller kalkmıştır.

Chester imtiyazıyla ilgili söyledikleri de yabana atılacak gibi değil. Can’a göre 1923’ün 9 Nisan’ında Meclis’te 185 oyla kabul edilen, Chester grubuna Anadolu’nun geleceğini emanet eden imtiyaz kanunu, Lozan’da İngilizlere oynanan bir oyun değil, ülkemizde gözü olmadığı söylenen bir başka emperyalist devlete tanınan bir ayrıcalıktı. Nitekim Mustafa Kemal’in 27 Eylül 1922’de bir yabancı gazeteciye “ülkemizde siyasi tutkulara sahip olmadıkça Amerikalıların Türkiye’deki petrol alanlarını işletmesine karşı olmadığını” belirtmesi, bir yıl önce de Musul petrollerinin “insanlığın ortak yararı uğrunda serbestçe işletilmesi” gerektiğini söylemesi manidardır. Bu sözlerinden Mustafa Kemal’in epeyce “küreselleşmeci” olduğu bile söylenebilir!

Peki Chester projesi neydi?

1- Ülkemize tarım makinaları ve aletleri getirerek ziraati geliştirecek,

2- Anadolu’da 4.400 km uzunluğunda bir demiryolu inşa edecek, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında 3 liman yapacak, karşılığında hatlar ile iki yanında 20’şer km’lik şerit içindeki çıkmış ve çıkacak bütün maden (petrol) kaynaklarını 99 yıllığına işletme hakkına sahip olacak,

3- Şirket her türlü gelir vergisinden muaf tutulacak,

4- Hatların geçeceği arazi ücretsiz olarak şirketin kullanımına verilecek, orman, taş ve kum ocakları ile akarsulardan yararlanabilecek, isterse elektrik enerjisi üretebilecek, telgraf hatları döşeyecek,

5- Ankara şehri inşa edilecek vs.

Yeraltı kaynaklarımızın neredeyse tamamını bir ABD şirketinin avucuna koyan bu kanunun “kurtuluş” savaşından çıkan bir ülkede verildiğine insanın inanası gelmiyor ama vakıa bu. Üstelik 1923 Temmuz’unda Mustafa Kemal’in bir yabancı gazeteciye verdiği mülakatta söylediklerini ne yapacağız?

“Biz Amerikalıları Türkiye’de görmek istiyoruz, çünkü özlemlerimizi en iyi onlar anlayabilirler. Zengin ve çeşitli milli kaynaklarımızın, Amerikan sermayesi için çekici olması gerekir. Kalkınmamızda Amerikan yardımını memnuniyetle karşılarız” (s. 278).

Şimdi 1923 demeçlerinden yola çıkarak Mustafa Kemal Paşa’nın “Amerikancı” olduğunu savunan bir akım çıkarsa şaşmayınız!

Öte yandan Hüseyin Yusuf adlı bir zat 1923’te bu proje gerçekleşirse ülkenin ABD tarafından “demir çembere alınacağı” tehlikesine dikkat çekmişti. Belki de ABD kabul etseydi “Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” marşını başka türlü söylerdik, kim bilir!

Yazıya Prof. Boratav’la başlamıştık, yine onunla bitirelim: “Lozan Andlaşması’nda emperyalizme verilen tavizler (…) ortaya öyle bir tablo koymaktadır ki, bu tablodan siyasî iktidarın emperyalizme ve onun yerli ortaklarına kesinlikle teslim olduğu sonucunu çıkarmak pek de güç olmayacaktır” (s. 373).

***

ALINTI: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1342751&title=ataturk-amerikanin-turkiyeyi-demir-aglarla-ormesini-istemisti

***

Amerikalılara “Chester imtiyazı” verildiğini bizzat M. Kemal Atatürk  itiraf ediyor, inanmayanlar tıklasın:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/03/ataturk-89-yil-once-bugunu-gordu-ataturkun-ortadogu-halklari-kehaneti-yalani-ataturkun-amerikali-gazeteci-marcossona-verdigi-roportajin-tam-metni/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şu “Din Dersleri” – Yavuz Bahadıroğlu

(Konuyu paylaşın, bu tür köşe yazılarını paylaşın, destek verin, ki devamı gelsin…)

Şu “Din Dersleri” – Yavuz Bahadıroğlu

***

13 Ağustos 1956, ortaokullara din derslerinin yeniden konduğu tarihtir…

Önemli bir gelişmedir: Çünkü tek parti rejiminin okullarında din dersleri yoktu. Tedricen (tepki almamak için olmalı) azaltıla azaltıla tümden kaldırılmıştı.

Cumhuriyeti kuranların dinle araları iyi olmadığı için, doğal olarak dersleriyle de araları iyi değildi.

Yerimiz elverdiği ölçüde ayrıntı vereyim…

Osmanlı mekteplerinde din eğitimi uygulamalı olarak yapılırdı. Yani öğrenciler mektebin mescidine (okullarda mescit de vardı) götürülür, öğretmenlerinin nezaretinde namaz kıldırılırdı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, bir süre daha devam etti bu. Fakat yöneticilerin kafasında din derslerini kaldırmak vardı.

Ama acaba millet tepki gösterir miydi?

Sonuçta tek parti iktidarının oy kaygısı yoktu. Tepki gösterenler, tıpkı ezanın Türkçeleştirmesine tepki gösterenlere yapıldığı gibi yapılır, bir şekilde devre dışı bırakılırdı…

Yine de bu iş bir anda olmamalıydı…

3 Mart 1924’de “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” (Öğretim Birliği Yasası) çıkarıldı (430 sayılı kanun). Amaç “cemaat okulları”nı kapatıp eğitimi tümüyle hükümete (Milli Eğitim Bakanlığı vasıtasıyla) bağlamak ve böylece din eğitimini engellemekti (28 Şubat sürecinde Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde çıkarılan “kesintisiz sekiz yıl”la aralarındaki amaç birliğini fark etmemek mümkün değil).

Tek parti (CHP) önce din eğitimini denetim altına alacak, sonra da tamamen ortadan kaldıracaktı. Yöneticilerden biri, “Memleket sathında dini bir zihniyet fideliği meydana gelmesini istemiyoruz” diyordu…

“Tevhid-i Tedrisat Kanunu” ile plân yürürlüğe kondu, ama bu kanun çıkarıldıktan sonra da okullarda din eğitimi devam etti. Birinci sınıflar hariç olmak üzere, ilkokullarda haftada iki saat “Kuran-ı Kerim ve Din Dersi” eğitimi veriliyordu.

1929’a böyle gelindi. 1929’da üçüncü ve beşinci sınıflarda din dersi haftada birer saate indirildi.

1930’da ise “seçmeli din dersi”ne geçildi. Artık ikinci, üçüncü ve dördüncü sınıflar din dersi almıyor, sadece beşinci sınıflara, haftada yarım saat din dersi okutuluyordu. O da ebeveynleri isterse…
Nihayet bütünüyle kaldırıldı.

1935-1948 yılları arasında okullarda hiç din eğitimi verilmedi…
Din eğitimi veren okullar zaten kapalıydı. Böylece hiç din eğitimi almayan nesiller yetişti (din aleyhtarlığı yapanlar onların arasından mı çıkıyor dersiniz?)

Görüleceği üzere, cumhuriyet’i kuranlar, “dindar nesil” istemiyorlardı. Sistemi de buna göre oluşturmuşlardı: Ülkeye “din aleyhtarı” bir hava hâkimdi.

Bu durum, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle değişti. 14 Mayıs 1950’de yapılan ilk özgür genel seçimleri kazanan Demokrat Parti, ilk iş olarak ezanı aslına döndürüp “Muhammedî” kimliğine kavuşturdu…
Ardından haccı serbest bıraktı…
Dini yayınlara müsamaha gösterdi…
Ve okullara tekrar din dersleri koydu…
Yıkılmaya yüz tutan camiler onarılmaya başlandı…

İşte bu uygulamalar yüzünden millet Demokrat Parti’yi ve Başbakan Adnan Menderes’i unutmuyor…

Menderes’i daima rahmetle yâd ediyor.

Yine “din düşmanlığı” anlamına gelebilecek kimi uygulamaları yüzünden CHP’ye iktidar yüzü göstermiyor.

Milletim unutma: 13 Ağustos 1956, din derslerinin orta okullara konduğu tarihtir.

Emeği geçenlerden Allah razı olsun de…

 

**********

 

KAYNAK: http://www.habervaktim.com/yazar/53391/su_%E2%80%9Cdin_dersleri%E2%80%9D.html

 

***

 

AYRINTILI BILGI IÇIN TIKLAYIN:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk’ün demir ağlarını da yabancı şirketler örmüştü – Mustafa Armağan

Atatürk’ün demir ağlarını da yabancı şirketler örmüştü – Mustafa Armağan

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yıl 1893, Bağdat hattının Ankara’ya varış töreni. Güzelce süslenmiş olan takın üzerinde “Angora” yazısı okunuyor.)

Başbakan Erdoğan ile bazı köşe yazarları arasında polemik konusu olan demiryolları tartışmasının içinden, olgulara dayanarak yaklaşmazsak çıkamayız. Biri çıkıyor, Osmanlı tek bir metre demiryolu bırakmadı diyor, öbürü hepsini yabancılar yapmıştı zaten manşetini atabiliyor. “Osmanlı yönetimi işbirlikçiydi, Cumhuriyet ne yaptıysa öz kaynaklarıyla yaptı” söyleminin pansumana değil, ameliyata ihtiyacı olduğu çok açık.

Bir kere şunu belirtmek gerek: “Ana yurdu demir ağlarla örme projesi” bir “Made in Ottoman”dır.

Osmanlı Devleti 1856 yılının 11 Eylül günü İzmir-Aydın arasında ilk demiryolunun yapım ve işletme imtiyazını bir İngiliz şirketine vermiş ve topraklarını “örecek” inşa programı o günden itibaren yürürlüğe girmişti.

Abdülaziz devrinde Rumeli demiryollarıyla devam etmiş inşa programı asıl büyük patlamasını II. Abdülhamid’le yaşamıştı. Bugün bir kısmı sınırlarımız dışında kalmış olan Bağdat ve Hicaz demiryollarına ait hatlar hariç, Osmanlı Devleti, şöyle ya da böyle Türkiye Cumhuriyeti’ne 4 bin 138 kilometrelik bir demiryolu hattı miras bırakmıştır.

Bu hatların bir kısmını devlet yapıp işletirken diğer kısımları yabancı şirketlerce yapılmıştı ve süreleri dolana kadar sahiplik ve işletme ayrıcalığı onlarındı. Zamanı gelince devredilecekti. İşte Cumhuriyet döneminde millileştirilen hatlar bunlardı. 1924’ten itibaren yapılan yeni hatların uzunluğu 21 yılda 3 bin 360 km’yi bulmuştu.

Bizim “Osmanlı’nın borcunu 1950’lere kadar ödemeye devam ettik” diye dilimize doladığımız mesele sanıldığından daha karmaşıktır. Zira bu borcun bir kısmı, millileştirdiğimiz demiryollarını da kapsar. Zaten kendi haline bırakılsa bir süre sonra bize geçecek olan demiryollarını parayla satın almışızdır. Bunların bir kısmının verimsiz olduğu için yabancı şirketler tarafından gönüllü olarak satıldığı, hatta bir bakıma yabancı şirketlerin yükten “kurtarıldığı” da bir başka gerçektir.

Asıl önemlisi, Cumhuriyet döneminde demiryollarını kimin yaptığıdır. “Osmanlı demiryollarını hep yabancılar yaptı” suçlamasına mukabil bizzat Atatürk zamanındaki demiryollarının da Alman, İsveçli ve Amerikalı şirketlere yaptırıldığı gerçeğini bilmezsek mesafe alamayız. İşte Tezel’in kitabından “ana yurdu demir ağlarla örme projesi”nin o meçhul boyutu:

“1927’de yapılan büyük ihalelerde, İsveçli (Nidquist Holm) ve Alman (Julius Berger) şirketleri 1.300 kilometrelik demiryolu yapımını üstlendi. 1827 yılına ait hesaplamalara göre 148 milyon TL’na mal olacağı sanılan bu işler, bu iki yabancı şirketin hükümete açtığı orta vadeli kredilerle yürütüldü. Demiryollarıyla ilgili istasyon binaları ve yan işlerin yapımını da bir Amerikan müteahhit firması aldı.”

Tekrarlayalım: 1) 1927’de demiryolu ihaleleri açılmış; 2) İsveçli ve Alman firmalar yapım ihalesini kazanmışlar; 3) Bu arada bir ABD taahhüt şirketi de yan işlerin ihalesini kazanmış.

Yoksa siz de o devirde demiryollarını kendi sermayemizle yapabileceğimizi mi sanıyordunuz? (Beğenmedikleri Osmanlı bunu Hicaz demiryolunda başarmış, yabancı sermayeye muhtaç olmadan çöllerin içinden trenlerini Medine’ye ulaştırmayı başarmıştı.) Ülke yabancı sermayeye de, dış borca da muhtaçtı.

Gerek Tezel’in araştırması, gerekse Korkut Boratav’ın “Türkiye’de Devletçilik”i dikkatle okunduğunda 1930’ların başına kadar “devletçilik” diye bir ekonomik programın söz konusu olmadığını, hele yabancı sermaye düşmanlığının hiçbir zaman yapılmadığını fark edersiniz.

Nitekim Mustafa Kemal Paşa, 1930’da ülkemizi ziyaret eden ABD Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Klein’ı kabul ederken “Tercihan Amerikan sermayesinin” Türkiye’de çalışmasını “çok arzu ettiğini” söyleyecektir. Dahası, 1931 yılında ABD ve Fransa’ya borç para bulmak için giden şahıs da yabancımız değil: Maliye Bakanı (sözümona “Efe”) Şükrü Saracoğlu kapı kapı dolaşıp kredi bulmak için çırpınır ama havasını alır.

İtiraf edelim: 1929 ekonomik bunalımında dış borç bulamayıp yabancı yatırımcıları ülkeye çekemeyince mecburen “devletçi” olmuştuk.

1927’de Türkiye’de çalışan yabancı şirket sayısı kaçtı biliyor musunuz? Tam 113. Bu sayı, bunalımdan sonra 71’e inmişti (biz kovmadık, kendileri gitti).

Peki devletçiliğin başladığı 1932’den sonra nasıl bir manzara vardı? Tezel’e göre 1934-38 döneminde tam 32 yeni yabancı şirket kuruldu. Demiryollarını yapan Alman, İsveçli ve ABD’li şirketler haricinde 1934’te yeni bir Alman şirketi 5 milyon dolarlık bir ihale kapmıştı. Devlet eliyle kurulan fabrikaların da kendi şirketlerimizce yapıldığını sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela Kayseri uçak fabrikasını bir Amerikan şirketi yapmıştı, Karabük demir çelik fabrikasını ise İngiliz firması.

Millileştirmenin de epeyce sınırlı kaldığını öğrenmek şaşırtıcı oluyor doğrusu. 1923-50 döneminde sadece 24 şirket devletçe satın alınmıştı. Bunlardan 21’inin 1933-45 döneminde alınması da ilginçtir. Demek ki bazılarınca “altın çağ” denilen ilk 10 yılda sadece 3 imtiyazlı yabancı şirket millileştirilmişti!

Bunların çoğu da demiryolu veya belediye hizmetleri (elektrik, havagazı, su vb.) veren şirketlerdi ve büyük ölçüde verimsiz şirketler olup paramızı verseler de çıkıp gitsek havasındaydılar. Pazarlıklarda hiçbir anlaşmazlık emaresi görülmemesi de bunu gösterir. İmalat ve ticaret kesimlerindeki (2 istisna hariç) hiçbir şirketin millileştirilmeyişi de önemlidir. Ergani ve Zonguldak maden şirketleri millileştirilmekle birlikte birçok yabancı sermayeli maden şirketine dokunulmayışına ne demeli?

Sonra “Hiç dış borç almadık” cakalanışı da boştur. Cumhuriyet’in ilk konsolide dış borçlanmasının 1930’da bir Amerikan şirketine kibrit tekeli verilmesi sırasında yapılması önemli değil mi? Demek ki ilk dış borcu Amerikalılardan almıştık. 1936’da İngiliz hükümeti, Karabük demir-çelik fabrikası ihalesini kendi şirketinin kazanması üzerine 3 milyon sterlin kredi açmıştı. 1938’de İngiltere’den toplam 100 milyon liralık kredi almıştık (ironi şurada ki, bunların ödemesini beğenmedikleri DP hükümeti yapmıştı). Keza Nazi Almanya’sı da Türkiye’ye kredi verecekti ama biz İngiliz ve Fransızlardan kredi alınca iptal oldu.

Özetle Cumhuriyet yönetimi kesinlikle yabancı düşmanlığı da, yabancı sermaye düşmanlığı da yapmamıştır. En acı örnek ise hakkında özel kanun çıkardığımız Chester projesidir. ABD’li şirkete binlerce km’lik demiryolu güzergahının 40 km çevresindeki bütün maden ve petrol kaynaklarının işletme hakkını devreden projeyi TBMM’de alkışlarla kanunlaştırmıştık. Ancak bizzat Amerikalılar “Teşekkürler, almayalım” diye geri çevirmişlerdi.

Bu hikâye burada bitmez sevgili okur. Haftaya Chester projesi 32 kısım tekmili birden huzurlarında…

***

ALINTI: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1340025&title=ataturkun-demir-aglarini-da-yabanci-sirketler-ormustu

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Iskilipli Atıf hoca neden asıldı? Iskilipli Atıf hoca kurtuluş savaşına karşı çıktığı için idam edildi yalanı

Iskilipli Atıf hoca neden asıldı? Iskilipli Atıf hoca kurtuluş savaşına karşı çıktığı için idam edildi yalanı


Iskilipli Atıf Hoca

***

(Mustafa Armağan yazıyor)

İskilipli Atıf Hoca şapka için idam edilmedi mi?

Birkaç yıl önce bir TV programında, İstiklal Mahkemelerinin haklılığını savunan muhatabıma bu mahkemede yargılanmak isteyip istemeyeceğini sormuştum. Aklı başında biri olmalı ki, istememişti.

Madem o kadar âdil bir mahkemeydi, o zaman neden kendiniz için istemiyorsunuz?

Türkiye sağlıklı bir akla sahip olacaksa hafızasındaki karanlık kısımları aydınlatmak ve geçmişiyle bir şekilde yüzleşmek zorundadır. Özellikle de Takrir-i Sükûn dönemindeki İstiklal Mahkemeleri kararlarının keyfi ve siyasi olarak alındığı o kadar açıktır ki, bir eski bakanla iki milletvekili 15 yıl hapis cezasına itiraz edince idam edilmişlerdi.

Nitekim Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam adlı hatıralarında İstiklal Mahkemelerine hakim olan hukuksuzluğu çarpıcı tablolar halinde aksettirmiştir.

Tutuklu Aydemir Hacı Bayram’daki İstiklal Mahkemesi’nin ikinci kat merdiveni başındaki şahit olduğu bir sahnede iri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi karşısındaki hasır şapkalı gencin yakasına yapışmıştır. Onu tartaklarken şöyle bağırmaktadır:

“Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi? Anandan mı şapkalı doğdun?”

Arkasına kuvvetli bir tekme yiyen genç, merdivenlerden aşağı yuvarlanırken mahkeme üyesi hızını alamayıp küfürler eder. Şapkayı erken giyerek rejime hulus çakacağını zanneden gençse kendisini güç bela sokağa atar. İsmi Hikmet Şevki’dir ve bir gazetenin adliye muhabiridir.

Görevini yapmakta olan bir gazetecinin İstiklal Mahkemesi başkanından gördüğü bu nazik(!) muameleyi anlatan Şevket Süreyya, şapka devriminden sonra, aynı mahkeme üyesinin yine aynı yerde ama tam tersine bir hareketine de tanık olur. Ne gariptir ki, bu defa onun başında hasır bir şapka vardır.

Bu iri yarı mahkeme üyesi Ali Çetinkaya’dır ve mahkeme salonundan çıkarılan bir hükümlü grubunun merdivenlerden indirilmesine nezaret etmekte, sürekli sağa sola emirler yağdırmaktadır. Tam bu sırada sarıklı bir müderris geçer önünden. Bu, az önce Şapka Kanunu’na muhalefetten idama mahkûm ettikleri Fatih müderrislerinden İskilipli Atıf Hoca’dan başkası değildir. Aydemir, tanık olduğu sahneyi şu alevden satırlarla yansıtır:

“Hocanın yüzü sakindi. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba hocayı bir tekmeyle merdivenlerden aşağı yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızlarının arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken dudakları gene kımıldanıyordu.”

Az önce idam cezasını yemiş olan Atıf Hoca, şahsından hâlâ intikamını alamamış, hırsla üzerine gelen bu İstiklal Mahkemesi’nin sözde hakiminin saldırısını susarak boşa çıkarmış ve Allah’a havale etmiştir. Neyse ki, Aydemir gibi nispeten tarafsız birisinin gözünden onun metaneti, sabrı ve tevekkülü hayranlık uyandıracak derecede ölümsüz bir levha halinde tespit edilmiştir.

Öte yandan İskilipli Atıf Hoca ile Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca, Ankara’da 4 Şubat 1926 sabahı şehid edilmek suretiyle bir çifte kavrulmuş hukuk skandalına beraberce kurban gideceklerdir. (Yeri gelmişken yaygın bir karışıklığı düzeltelim: Tahirü’l-Mevlevi’nin hatıratına göre savunmasını yapmayan kişi Atıf Hoca değil, Ali Rıza Hoca’dır.)

İlk skandal, İskilipli Atıf Hoca’nın Şapka Kanunu’nun çıkmasından 1,5 yıl kadar önce bastırdığı kitapçıktan yargılanıp idama mahkûm edilmiş olmasıdır (“Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı bu kitap altı üstü 32 sayfalık bir broşürdür ve Milli Eğitim Bakanlığı onaylıdır). Bu, hukukun temel kurallarındandır. Oysa burada Erzurum, Rize ve Elazığ’da vuku bulan şapka protestoları (iddia edildiği gibi ‘isyanlar’ değil) bahane edilerek 190 küsur ‘elebaşı'(!) yakalanıp idam edilecek, yazdığı kitapla onları ‘isyana’ teşvik ettiği iddia olunan Atıf Hoca da bilahare yanlarına gönderilecektir.

İkinci skandal ise bir gün önce Savcı Necip Ali’nin 3-15 yıl ağır hapis cezası istediği (bkz. Vakit, 3 Şubat 1926) İskilipli Atıf Hoca’yı, mahkeme başkanının, son anda hangi ‘süper delili’ bulduysa artık, idama mahkûm etmiş olmasıdır. Halbuki savcı, yerleşik usule göre bir suç için istenilebilecek en üst sınırdan ceza verilmesini talep eder, hakimse iyi hal, hafifletici nedenler, infaz yasası gibi gerekçeleri devreye sokarak cezayı düşürür, en fazla savcının istediği en yüksek cezayı verir.

Böylece hem bir kanunun geçmişe doğru işletilmesi gibi temel bir hukuk kuralının ihlali, hem de savcının talebinden derece değil, mahiyet itibarıyla “farklı” bir cezanın verilmiş olmasından dolayı İskilipli Atıf Hoca’nın hukukî değil, siyasî bir yargılama sonunda idam edildiği sonucuna varıyoruz.

Ancak bazı gayretkeşler, bu açık hukuksuzluğu örtbas etmek gayretiyle Atıf Hoca’nın aslında şapkadan dolayı değil, İstiklal Savaşı aleyhine fetva verdiği için asıldığını iddia ediyorlar. Böyle bir fetvanın altında imzası olmadığını hem kendisi, hem de dostu Tahirü’l-Mevlevi bizzat mahkemede açıklamışlardır. Tutanaklar 1993’te İşaret Yayınları tarafından yayımlandı. İsteyen gider, bakar. Kararda TCK’nın 45 ve 44. maddeleri gereği asılarak idamlarına… diyor.

Lakin bu manasız iddiaya karşı bizim de bazı sorularımız var:

1) Diyelim ki Atıf Hoca savaş yıllarında bir suç işledi, Lozan’da 150’likler haricindeki savaş suçluları affedilmemiş miydi?

2) Cezası verilecek idiyse 1922’den 1926’ya kadar neden beklendi?

3) Devlet yıllarca kin tutup vereceği cezayı başka bir suçun ardına gizlerse bu adalet olur mu?

4) Mahkeme kararında 31 Mart isyanı (1909) ve Mahmut Şevket Paşa suikastına (1913) karıştığından da söz ediliyor. O zaman Atıf Hoca’nın bunlar sebebiyle idam edildiğini ileri sürmek de aynı derecede mantıklı olmaz mı?

Atıf Hoca’nın Milli Mücadele’ye karşı fetva verdiği için asıldığı yalanına yapışanlar, bununla farkına varmadan İstiklal Mahkemelerinin hukuk dışı ve siyasî mahkemeler olduğuna kendilerinin de inandığını söylemiş oluyorlar. Biz de başka bir şey mi söylüyoruz zaten?

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemal Kılıçdaroğlu Yahudi Mi?

Kemal Kılıçdaroğlu Yahudi Mi? (Ilginç bulduğumuz için paylaşıyoruz)
***

Ankara’da haftalık olarak yayınlanan Başkent Sonhavadis Gazetesi, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Yahudi olduğunu iddia etti.Kılıçdaroğlu’nun, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) ile düştüğü ihtilaf sonrasında büyük kısmı savaşta öldürülen, kurtulanlarıysa Horasan civarlarına ‘kaçan’ buradan da Anadolu’ya geçip zamanla kendilerini “Orta Asya’dan göç eden Türkmenler” diye tanımlayarak gizlenmeyi başaran ‘Beni Kureyza Yahudileri’nin bir mensubu olduğunu öne süren Başkent Sonhavadis Gazetesi, bunu da bir araştırmacının tezlerine dayandırdı.

Geçmişte Emin Çölaşan’ın ‘sırdaş’ hesaplarını deşifre eden, Uğur Dündar konusunda ortaya attığı iddialar çok tartışılan, İhtilal Tüccarları ve Osmanlı’da Sosyalizm gibi önemli kitaplara imza atan Araştırmacı Gazeteci İlhami Yangın’a atfen yer alan haberde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir süre önce Melih Gökçek’i kastederek kullandığı “Kimdi, adı ne, ne iş yapıyor?” şeklindeki alaycı sözleri, 1500 sene evvel Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) atfen, onun gönderdiği elçilere, Beni Kureyza Yahudileri’nin liderinin de kullandığı öne sürüldü.

Haberde, Kemal Kılıçdaroğlu’nu zora sokacak şu şok tespitler yer aldı:

“Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem), Ahzâb (Hendek) savaşında Mekkeli müşrikler ve civardaki Yahudi kabilelerin oluşturduğu on bin kişilik ordu tarafından muhasaraya alınmıştı. Medine’deki Benî Kureyza Yahudilerinin de savaşa katılması Müslümanların, hatta İslâmiyet’in sonu olabilirdi.

Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) daha önceden Benî Kureyza Yahudileri ile bir anlaşma yapmış, onların Müslümanlara saldırmayacağını garantilemişti. Bu anlaşmaya uyup uymayacaklarını öğrenmek için Medine’li ensârdan Sa’d b. Muâz’la, Sa’d b. Ubâde’yi Benî Kureyza Yahudileri ile görüşmeye gönderdi. Benî Kureyza kabilesinin lideri Ka’b b. Esed kendisine anlaşmaya uyup uymayacağını soran elçilere Hazreti Muhammed’i (sallallahu aleyhi vesellem) tanımadığını söyledi.

Elçilerin ısrarlı hatırlatmalarını şu sözlerle kesti:

‘Kimdi, adı ne, ne iş yapıyor?’

Geçenlerde, Kureyşan aşiretinden olduğunu söyleyen Kemal Kılıçdaroğlu da, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melik Gökçek için aynı kelimeleri kullandı:

“Kimdi, adı ne, ne iş yapıyor?”

**********
.
KAYNAK: Başkent Sonhavadis, 05 Ekim 2010.
.
**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*