Kemalistlerin Yalanları

Kemalistlerin Yalanları

*

yavuz bahadiroglu kemalist yalanlar yavuz bahadiroglu atatürk, yavuz bahadiroglu m. kemal

***

Çocukken her şey çok kolaydır. Ders kitaplarını okur, öğretmenin anlattığı Mustafa Kemal’i hayran hayran dinler, sınıfları geçersiniz… Ama bir de sonrası var bunun: Büyüyüp kitaplar devirdikçe, okulda öğretilenlerin gerçekle ilgisinin bulunmadığını fark edersiniz… Tökezlersiniz. Tereddüde düşersiniz. Doğrusunu öğrenmek için başka kitaplara yönelirsiniz. Okudukça öfkelenir, öfkelendikçe okursunuz… Bana işte böyle oldu: Öfkelendim, kızdım, küstüm; ama okumaktan, araştırmaktan hiç vazgeçmedim. Yıllar yılı, “Bizi neden kandırdılar?” sorusuna cevap arayıp durdum. Bir devlet, kendi çocuklarını neden kandırır sahi? Saklamak istediği bir şeyler mi vardır? Devlet neden bir şeyler saklamak ister?

Beynimi üşüten yalanlar, doğrular tarafından kovulana kadar uğraştım. Sonunda anladım ki, ‘vatandaşı kandırma’ demokratik devletlerde olmaz, ideolojik devletlerde olur ve benim devletimin ‘Kemalizm’ denen bir ideolojisi var (hâlâ)… Yaşanan onca yıla rağmen, tüm partilerin ‘Kemalist’ olmak zorunda kalması, size de garip gelmiyor mu? Seçtiğimiz milletvekillerinin “Atatürk ilkelerine bağlı” kalacaklarına dair yemin etmesi, tuhaf değil mi? O zaman vicdanları istikametinde nasıl karar verecek bu insanlar, nasıl savunacaklar hakkı ve hakikati?

Geçelim… Ders kitaplarımızda, “Cumhuriyet Meclis tarafından ilan edildi” diye yazar ya, yalandır! Ders kitaplarımız, “Atatürk ittifakla cumhurbaşkanı seçildi” der ya, o dahi yalandır! “O yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan?” diye soracak olursanız, evet, bu dahi yalandır! Maalesef cumhuriyeti yalanlar üzerine inşa ettik! Bir tarafı yalan, diğer tarafı inkâr! Sonra da tuttuk: “Neden doğru insan yetiştiremiyoruz?” diye ağlamaya başladık. Yalan ve inkârla beslenen çocuklar arasından, ‘doğru insan’ nadiren çıkar!

Gerçekler başka, öğretilenler bambaşka! İki ateş arasında bunaldık! Hepimiz derece derece ‘ideoloji’nin narına yandık! Bugün bunun bedelini ödüyoruz. Yalanlarla, yanlışlardan bunalan ruhumuz, sonunda isyan etti: O isyanın içinden ‘yeniden diriliş’ filizleniyor: “Yeni Türkiye” dedikleri bu olsa gerek! Tabii bu durum Kemalistleri rahatsız edecek… “Yanıldık” deseler, huzur bulacaklar ama bunu da kendilerine yediremiyorlar. Ayrıca doksan senedir sevdiğin biri hakkında ‘yanılmak’ ne demek?

Eski hayatları ne güzeldi oysa: “Atatürk büyüktü… En büyüktü… Ulu idi… Yüce idi… Gazi idi… Ebedî Şef idi… Yedi düveli yenmişti… Boyu uzundu… Sesi gürdü… Çanakkale Zaferi’ni o kazanmıştı” diyor, itiraz edenleri 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu” ile püskürtüp, keyif çatıyorlardı.

Şimdilerde “Yeni Türkiye” var: “Yeni Türkiye”nin yeni kodları oluşuyor. Tabiatıyla yakın tarih de sorgulanıyor. Artık kimsenin yalanlarla, masallarla, efsaneleştirilmiş olaylar ve hayallerle kaybedecek vakti yok. Herkes belge istiyor. “İşte Nutuk ortada!” demek de kimseye yetmiyor. Çünkü Nutuk tarih değil, Atatürk’ün kendi bakış açısıyla oluşturduğu ‘hatıralar’dır. Bir nevi ‘savunma’dır.

“Hatıralarına neden çocukluğundan itibaren başlamıyor da, 19 Mayıs 1919’dan başlıyor?” sorusu da işin cabası… “19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlıyor Nutuk ! Samsun’a çıkması için kim tarafından görevlendirildiğini, bu iş için kendisini kimin seçtiğini, İstanbul’dan çıkış izninin kimlerden alındığını, neden kendisinin tercih edildiğini söylemiyor. O güne kadar neler yaşadığını, nasıl bir aileden geldiğini, ailesiyle ilişkisinin neden ‘limoni’ olduğunu, babasından, dedesinden, ninesinden neden hiç söz etmediğini bilmiyoruz. Hatta meşhur ‘karga kovalama’ hikâyesini hariç tutarsak, nasıl bir çocukluk yaşadığını dahi bilmiyoruz.

Doğum tarihi—sadece ayında değil, yılında—ile ölüm günü ve saatinde bile ihtilaf var. Doğum tarihi konusunda, “Neden 19 Mayıs olmasın” dediğini biliyoruz ama “Neden 19 Mayıs olsun?” sorusunun cevabını bilmiyoruz. Bir ‘önder’in hayatının alaca karanlık kuşağında kalması ilginç! Daha da ilginç olanı, Kemalistlerin bu konularla ilgilenmiyor olmaları… Yahu insan, sevdiği insanın gerçek doğum ve ölüm tarihlerini, tüm ailesini, akrabalarını merak etmez mi? Etmiyorlar…

Doğum tarihinin bile ihtilaflı olması onlara hiçbir rahatsızlık vermiyor. Hâlâ yalanlarla idare etmeye çalışıyorlar. Ama artık deniz bitti!

.

**********

.

KAYNAK:

Yavuz Bahadıroğlu, Kemalist Yalanlar, Nesil Yayınları, Istanbul 2015, Önsöz.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Kemalist iftiralara cevaplar – 1

Kemalist iftiralara cevaplar – 1

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemalist iftiralara cevaplar kemalistlere cevap

Kemalist iftiralar…

***

Sosyal medyada “Cahiller için” başlığıyla birkaç maddeden ibaret ve fakat iftiralarla dolu bir yazı dolaşıyor. Burada “cahiller”den kasıt antikemalistler oluyor ama kimin cahil olduğunu aşağıda vereceğimiz cevaplardan sonra çok net bir şekilde göreceğiz. Aslında bu paçavraya cevap vermek bile zaman israfı, fakat bu mevzularda malumat sahibi olmayan insanların nasıl kandırılmak istendiğini göstermek boynumuzun borcudur.

Iddia:

Atatürk’ü koruma kanunu’nu çıkartan Menderes’di.

Cevap:

Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun CHP tarafından değil de Demokrat Parti’lilerce çıkartıldığının iddia edilmesinin altında yatan maksat gayet açık. Kemalistler bu iddiayla hem M. Kemal, hem de Yakın Tarihte meydana gelmiş olaylar hakkında hiçbir zaman ve şekilde örtbas edilmesi gereken bir şeylerin bulunmadığını söylemek istemektedirler.

Evet, Atatürk’ü Koruma Kanunu Demokrat partinin iktidarı döneminde çıktı. Demokrat partinin Genel Başkanı Adnan Menderes idi, fakat partinin kurucusu ve ilk Genel Başkanı Celal Bayar’dı. 1950’de Menderes Başbakan olurken, Bayar Cumhurbaşkanı oldu. Celal Bayar, M. Kemal’e çok yakın bir isimdi, tıpkı Inönü gibi. Dahası, M. Kemal’in son Başbakanı’ydı ve masondu. M. Kemal, Hindistan Müslümanları’nın Hilafet için gönderdikleri paranın 250 bin lirasını Bayar’a vererek Iş Bankası’nı kurdurtmuş ve onu bankaya Genel Müdür yapmıştı.[1] Işte bu kadar yakındı. Ayrıca Bayar, CHP’de Genel Başkan Vekili bile olmuştu. Zaten Demokrat Parti, CHP’nin içinden çıkanlar tarafından kuruldu. Üstelik Bayar partiyi kurarken Inönü ile görüşmüş ve ondan onay almıştı.[2] Nitekim DP’nin programı CHP’ninkinden farklı değildi.[3] Yani Bayar da Inönü gibi kemalist idi.

*

atatürk bayar, atatürk celal bayar, m. kemal celal bayar, inönü celal bayar, menderes celal bayar, atatürkü koruma kanunu celal bayar

Aynı yolun yolcuları: M. Kemal, Fevzi Çakmak, Celal Bayar ve Ismet Inönü…

***

Görüldüğü gibi M. Kemal, Bayar ve Inönü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır… Burada bilhassa Inönü-Bayar ilişkisi hakkında bir-iki delil daha sunmak fevkalade faydalı olacaktır.

Aşağıdaki genelgeden anladığımız kadarıyla, Ismet Inönü’nün 1937’de Başbakanlık vazifesinden ayrıldıktan sonra, bazı CHP ile Halkevleri binalarında asılı bulunan resimleri kaldırılmış… Bunun üzerine Inönü’nün yerine Başbakanlık görevine getirilen Celal Bayar, bir genelge yayınlar:

“Cumhuriyet Halk Partisi
Genel Sekreterliği
Ankara 18.12.1937

CHP Başkanlığı’na,
Halkevi Başkanlığı’na,
Umumi Müfettişlere,

Zata Mahsustur

Işgal ettiği makamlardan ziyade, yurduna ve ulusuna yaptığı hizmetlerle, inkılap ricalimiz arasına girmiş olan Ismet Inönü’nün, parti teşkilatı ve Halkevi binalarında resmine gösterilen hürmet ve itibarın, eskisi gibi devam etmesi tabiidir.

Bu resimlerin, yalnız mevki ve makam icabı asıldığı zahabı ile, indirilmiş olanları varsa, eski yerlerine konulması lüzumunu bildirir, sevgiler sunar ve başarılar dilerim.

CHP Genel Başkan Vekili
Celal Bayar.”[4]

M. Kemal’in ölümünden sonra kendisine Cumhurbaşkanlığı teklif edilen Bayar, bu teklifi reddetmiş ve Inönü’ye karşı olan siyasal girişimlere de karşı durmuştur.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Bayar’ın bu dönemdeki tutumu hakkında şunları yazıyor:

“Başvekil Bayar’ın bu tutumu, hem iktidar mücadelesinin sertleşmesini, hem de Inönü’ye karşı bir başka adayın çıkmasını önleyerek, Inönü’nün tek aday olarak seçilmesini kolaylaştırmıştır.”[5]

Daha sonraları Celal Bayar’ın Başbakanlık görevinden istifa etmesi üzerine, Cumhurbaşkanı Inönü, Bayar’a şu mektubu gönderecektir:

“Izmir mebusu Celal Bayar,

Büyük Millet Meclisi intihabının yenilenmesi ihtimali üzerine vuku bulan istifanız kabul olunmuştur.

Iktidar mevkiinde geçen hizmet zamanınızı takdirle yad ederek, size ve arkadaşlarınıza halis teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

Siyasi tarihimizin çetin bir devresini yüksek meziyetlerinizle iyi idare etmenizi milletimiz daima teşekkür ve takdir duyguları ile hatırlayacaktır. Hükumetin teşkiline Istanbul mebusu Dr. Refik Saydam memur edilmiştir.”

25.1.1939
Reisicumhur
Ismet Inönü[6]

Inönü, günlüğünde de Bayar’ı methediyor:

“Celal Bayar’a açık bir teşekkür mektubu yazdım. Atatürk’ün malul ve hasta zamanında, eğer onun yerinde fena bir adam olsa idi, memleket çok fenalıklar görürdü. Atatürk’ün hayat tehlikesi ve memleketin efkarı umumiyesindeki cereyanı gördükten sonra, kendisini fitne ve hırslara kaptırmamak ahlak ve zekasını göstermiştir. Eğer mali ve iktisadi anlayışını salim bir istikamete sevk etmek ümidim olsaydı, kendisini uzun müddet muhafaza edecektim. Bütün zevahire rağmen doğru bir adam olduğuna inanıyorum.”[7]

Büyük Millet Meclisi’nin Zabıt Kalemi’nde vazife görmüş; Milli Mücadele’nin gerçek tarihini hem yaşayan, hem de -Meclisin açık ve gizli celse zabıtlarını tutmak suretiyle- yazan Mahir Iz de Demokrat Parti kurucularının CHP’li olduğunu, zihniyetlerinin, görgülerinin, dünya görüşlerinin CHP’den çok farklı olmadığını belirtir ve Celal Bayar’ın zaman zaman Adnan Menderes’e müdahale ettiğini şu sözlerle ifade eder:

“(Adnan Menderes) Halkın büyük teveccühüne mazhar olmuştu. Herkes ‘Halk Adamı’ diye kul kurban oluyordu. Zaman zaman Celal Bayar’ın hükumete müdahaleleri olmasa, dışarıdan bakanlar, daha çok muvaffak olacağına inanıyorlardı. Adnan Menderes’in nutuklarının zaman zaman birbiriyle çelişmesi, bu müdahalenin tesiri altında idi.”[8]

Son olarak Ilber Ortaylı’nın M. Kemal-Inönü-Bayar üçlüsü hakkında yazdıklarına bakalım:

“…Atatürk her konuda, hem sırdaş olarak hem de başarı noktasında Celal Bayar’a itimad ediyor. Evet, Ismet Paşa Atatürk’ü sever, sonuçta hem silah hem dava arkadaşıdır ama Celal Bayar’da da müthiş bir Atatürk sevgisi olduğuna inanıyorum. Nitekim muhafazakar reyleri (oyları) alan bir devlet adamının, Türkiye’nin dönemdeki şartlarında Atatürk için ‘Seni sevmek bir milli ibadettir!’ demesi kolay bir iş değil.”[9]

Neticede yukarıda da ifade edildiği gibi, Celal Bayar da Inönü gibi kemalist idi. Dolayısıyla Koruma Kanunu kemalistler tarafından çıkarılmıştır. Burada CHP değil de DP’nin çıkarmış olması, kemalistlerin bu işte bir parmağının olmadığı manasına gelmez. Zira az evvel de tebârüz ettirdiğimiz gibi iki partinin kurucuları da üyeleri de ekseriyetle kemalist idi. Burada partiler farklı olsa da ideoloji aynıdır.

Madem bu arkadaşlar koruma kanununa ihtiyaç olmadığı kanaatindeler, o halde kanunun kaldırılması için meclise teklif verseler de samimiyetlerini görsek. Hem Koruma Kanunu’nu “Menderes” çıkardı diyeceksiniz, hem de bu kanuna dayanarak M. Kemal hakkında hakikatleri anlatanlara dava açacak ve küfür edeceksiniz… Bu arkadaşları dürüst olmaya davet ediyorum.

***

Iddia:

Başörtüyü yasaklayan Demirel’di.

Cevap:

Örtünmek M. Kemal döneminde yasaklanmıştı. Bu mevzuda uzunca bir yazı yayınlamıştık.[10]

***

Iddia:

En çok toprak kaybeden Sultan II. Abdülhamid idi. Kıbrıs ve 12 adalar Ingilizlere verildi.

Cevap:

Tarihlere dikkat… Sultan II. Abdülhamid Han “31 Ağustos 1876″da tahta geçti. Aradan çok geçmeden yani “1877”de ise 93 Harbi denilen Osmanlı-Rus harbi başladı. Sultan II. Abdülhamid’in karşı olmasına rağmen kemalistlerin iftihar ettikleri mason Mithat Paşa ve avenesinin ısrarlarıyla harbe girildi. Bu mason güruh, Sultan Abdülaziz’i katledip yerine kendileri gibi mason olan Beşinci Murad’ı Padişah yaptılar, fakat onun akli dengesini kaybetmesi üzerine Sultan II. Abdülhamid’i tahta geçirmek mecburiyetinde kaldılar. Yani o tarihte henüz ipler Sultan’ın elinde değildi. Dolayısıyla Osmanlı-Rus harbinin neticesinden sorumlu tutulamaz. Işte Kıbrıs meselesi Sultan’ın sorumlu olmadığı bu harbin neticesiyle alakalıdır.

Burada sözü Gazi Üniversitesi’nden Yavuz Güler’e bırakalım:

“Yeşilköy’e kadar ilerlemiş olan Rus kuvvetlerinden, Ingiltere Hükûmeti çıkarları açısından tedirgin olmuştur. Rusların Anadolu içlerine doğudan da saldırması ihtimalini gündeme getiren Ingiltere; Kars, Ardahan ve Batum’u işgal eden Rusların, Anadolu’daki gayrimüslimleri ve Suriye-Irak bölgesindeki ahaliyi Osmanlı Devletine karşı kışkırtabileceğini belirtmiştir. Böyle bir durumun Osmanlı Devleti’nin sonu olacağını Ingiltere Hükûmeti Osmanlı Devletine tebliğle bildirmiştir. Bu durum karşısında çözümün Türk-Ingiliz ittifakı olduğunu belirten Ingilizler, bunun karşılığında Osmanlı Hükûmetinden iki talepte bulunmuştur.

Ingilizlerin birinci talebi Asya’da bulunan Hıristiyan ve sair tebaanın hâlini ıslah için Osmanlının teminat vermesidir. Ikinci talep ise, Ingiltere’nin Rusları işgal ettikleri yerlerden çıkarmak ve Osmanlı topraklarını tecavüzden korumak taahhüdünü yerine getirebilmesi amacıyla Ingiltere’ye, Suriye veya Anadolu sahillerine yakın bir yerin verilmesidir. Ingiltere bu yerin Kıbrıs adası olduğunu Osmanlı Hükûmetine verdiği tebliğde belirtmiştir. Tebliğde; Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olacağını, vermekte olduğu vergiyi Osmanlı Hazinesine ödemeye devam edeceği, sadece askerî ve stratejik mülahazalarla Ingiltere tarafından kullanılacağı belirtilmiştir. Rusların işgal ettikleri yerlerden çekildikleri vakit Ingiltere’nin de Kıbrıs’tan çekileceği taahhüt edilmiştir.

Ancak durum Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşına girmesiyle değişti. Savaşın başlamasını müteakip 5 Kasım 1914 günü, Ingiltere Bakanlar Kurulu, hem Osmanlı Devletine resmen savaş ilânı hem de Kıbrıs’ı ilhak kararı almıştır.

Kabine toplantısında alınan kararda Osmanlı Devleti ile Ingiltere arasında başlayan savaş nedeniyle 1878 Antlaşmasının geçerliliği kalmadığı belirtilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Kıbrıs adası ilhak edilecek ve Majestelerinin mülkünün bir parçası haline gelecektir. Bu kararnâme, 1914 Kabinesinin Kıbrıs’ı ilhak kararı adını taşıyacaktır.’ Bu karar tek taraflı idi ve 1878 Antlaşmasına ve uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı bir karardı.”[11]

Osmanlı Devleti bu kararı tanımadı. Fakat kemalistlerin “kahramanları” M. Kemal ve Inönü, Lozan Antlaşmasıyla hukuka aykırı olan bu kararı tanıdılar.[12]

*

kemalistlere cevap, kemalist iftiralara cevap, lozan hezimeti, kibrisi lozanda kaybettik, lozan atatürk, kibris osmanli döneminde mi kaybedildi, kibris abdülhamid

Kemalist rejim Kıbrıs’ı Ingiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi:

“Türkiye, Britanya Hükumeti tarafından Kıbrıs’ın 5 teşrinisani 1914’de ilan olunan ilhakını tanıdığını beyan eder.”

***

Oniki Ada meselesine gelince… Oniki Ada, 1912’de Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine, Uşi Antlaşması gereğince “geçici” olarak Italya’ya verilmişti. Dolayısıyla adaların bize iadesi hukuki olarak güvence altına alınmıştı. Peki sonra ne oldu? Oniki Ada, yine kemalistlerin “kahramanları” M. Kemal ve Inönü tarafından Lozan masasında emperyalistlere peşkeş çekildi.[13]

Kaldı ki 1912’de Sultan II. Abdülhamid tahtta değildi. Sultan, 1909 yılında M. Kemal’in de mensubu olduğu mason güdümlü Ittihat ve Terakki Cemiyeti tarafından bir darbeyle tahttan indirilmiş ve idare bu cemiyetin eline geçmişti.

Eğer Kıbrıs ve Adaları Osmanlı döneminde kaybetmiş olsaydık, Lozan’da buradaki haklarımızdan feragat etmemiz istenmezdi. Bu iddiaları ortaya atanlar, kendi “kahramanlarının” hezimetlerini Osmanlı’ya yamamaktan vazgeçmelidirler.

*

oniki adayi osmanli döneminde mi kaybettik, oniki ada italya, oniki ada lozan, oniki ada m. kemal, oniki ada ismet inönü, 12 ada lozan, lozan maddeleri,

Kemalist rejim Adalar’ı Italya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi:

“Türkiye zirde tadat olunan adalar üzerindeki bilcümle hukuk ve müstenidatından Italya lehine feragat eder.”

***

Ayrıca harpte mağlup olup toprak kaybetmek utanılacak bir şey midir? Elbette mağlup olan taraf toprak kaybeder veya birtakım yaptırımlara maruz kalır. Mesele o değil… Asıl utanılacak olan şey, “yedi düveli yendik” naraları atanların “masa başında” vatan toprağını peşkeş çekmeleridir.

Madem yedi düveli yenip düşmanı kovdunuz, o halde Musul, Kerkük, Süleymaniye, Halep, Adalar, Batum, Batı Trakya vs. neden Lozan masasında kaybedildi? Böyle zafer mi olur? Kimse bizden vatan toprağını masa başında peşkeş çekenleri alkışlamamızı ve kahraman ilan etmemizi beklemesin.

***

Iddia:

Sultan Vahdeddin, tahtında kalmasına karşılık, Sevr anlaşmasını kabul etmişti.

Cevap:

Sultan Vahideddin Sevr’i kabul etmemiştir. Bu mevzuda uzunca bir yazı yayınlamıştık. Sultan Vahiddedin’in Sevr’i kabul ettiğini söyleyenler, Sultan’ın “antlaşmadaki” imzasını gösterebilmelidirler. Ama gösteremezler, çünkü yok. Iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir… Ispatlayamayan müfteridir. Bunlar müfteri… Bunlar slogan adamı.[14]

***

Iddia:

Türk ve Hintlilerden başka bir Müslüman toplum, Osmanlı hilafetini kabul etmiyordu.

Cevap:

Hilafet’i kabul eden Müslümanlar sadece Türk ve Hintlilerden ibaret değildi. Bunun bir kemalist palavrası olduğuna dair sitemizde yazılar yayınlamıştık.[15] Şayet bu iddia doğru olsa bile, ki değil, ne farkeder? Hilafet’i az sayıda müslüman kabul ediyor diye Halifeliğin kaldırılması mı gerekir? Ne yani, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin Peygamberliğini 7 milyar insan içinden yalnızca 1,5 milyar insan kabul ediyor diye haşa Islamiyet’i rafa mı kaldırmamız gerekiyor?

***

Iddia:

Said Nursi ve Şeyh Said, Ingilizler tarafından doğudaki vatandaşları kullanmak için kurulan “Kürt Teali Cemiyeti”ne mensuptular.

Cevap:

Şeyh Said’in, Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) üyesi olduğuna dair bugüne kadar hiçbir belge ortaya konulamamıştır. KTC’nin tespit edilebilen üyelerinin listesi bilinmektedir ve bu listede Şeyh Said’in ismi yoktur.[16]

Bu sloganzedelerin iddiasına göre adı geçen Cemiyeti Ingilizler kurdurtmuş!.. Bu arkadaşlar ya sahtekardır, ya da kandırıldıklarının farkına varamayacak kadar kendilerini kaybetmişler. Işte insanlarımız maalesef böyle aldatılıyor.

Mahmut Çetin, Itilaf güçlerinin, Ermeni ve Arapları öne çıkaran ve bazı yerleri onlara verme düşüncesi ile yaptıkları faaliyetlere karşı olarak, Istanbul hükümetinin ustaca bir manevra ile Kürdistan Teali Cemiyeti’ni kurdurarak, Kürt ve Zazaları aktif hale geçirdiğini belirtmektedir.[17]

Yani bu cemiyeti Osmanlı Hükumeti kurdurtmuştur.

Şimdi bu arkadaşlar “hadi canım sen de” deyip Yeşilçam’ın kötü adamı Erol Taş vari sinir bozucu kahkahalar atarken, biz başka bir delil daha sunalım…

Kemalist Tarık Zafer Tunaya bile, bu cemiyetin Tevfik Paşa hükümeti tarafından kurdurulduğunu belirtmektedir. Tunaya’ya göre, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin Itilaf devletlerince Ermeniler ve Araplar arasında paylaştırılması için çalışmalar yapılması üzerine, ilerde anlaşma yapılması daha kolay olduğu düşünülen Kürtlerin bu hususta çalışmalara girmesi hükümetçe istenmiş ve bunun sonucunda Kürdistan Teali Cemiyeti kurulmuştur.[18]

Ayrıca bu cemiyetin bütün üyeleri arasında fikir birliği olduğunu sanmak, herhalde kemalistlere mahsus bir düşüncenin ürünü olsa gerek. Bilakis, cemiyet içinde hizipleşme vardı. Bazı üyeler bağımsız bir Kürdistan taraftarı iken, bazıları buna karşıydı. Cemiyetin kurucularından Şeyh Abdülkadir bile belirli bir Türk taraftarlığı göstermektedir.

Şeyh Abdülkadir, 1919 yılında, “…Türklerin şu düşkün zamanında onlara darbe indirmekliğimiz Kürtlük şiarına yakışmaz…” diyerek Türklere karşı mücadele edilmesine karşı çıkmıştır.[19]

Cemiyet’te etkin rol oynayan Şükrü Mehmet Sebkan’ın daha sonraki dönemde yazdıklarına bakılırsa, ayrı bir Kürt devletinin kurulması, Kürt halkının gerçek menfaatleri yönünden bir felakettir.[20]

Prof. Robert Olson ise Cemiyet içindeki bir kısım Kürtler’in Pan-Islamist olduğunu ve bunların Ingiliz karşıtı faaliyetlerde bulunan Türk gruplarıyla işbirliği içinde çalıştıklarını yazmaktadır.[21]

Madem Kürt Teali Cemiyeti’ne üye olmak “hainlik” idi, o halde neden M. Kemal Meclis’te Said Nursi’ye “hoşgeldin” karşılaması yaptı? Neden ona ihtiram etti?[22]

*

sadi nursi hosamedi said nursi m. kemal, said nursi atatürk, said kurdi atatürk said kurdi m. kemal, bediüzzaman atatürk, bediüzzaman m. kemal said nursi kürt teali cemiyeti

***

sadi nursi hosamedi said nursi m. kemal, said nursi atatürk, said kurdi atatürk said kurdi m. kemal, bediüzzaman atatürk, bediüzzaman m. kemal said nursi kürt teali cemiyeti 2

[22] no’lu dipnot ile alakalı… Said Nursi 9 Kasım 1922 Perşembe günü Meclis’te alkışlarla karşılanıyor…

***

*

Iddia:

Iskilipli Atıf hoca M. Kemal’i kafir ilan etti, Fetva ile öldürülmesini istedi, Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne mensuptu.

Cevap:

Bu arkadaşlar önlerine ne gelirse onu okuyorlar galiba. Veya kendileri uyduruyorlar. Iskilipli Atıf hocanın Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olduğuna dair kayıt var mıdır? Kaldı ki, bu Cemiyete giren herkes “hain” mi oluyor?

Bakın, Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, “Iki Devrin Perde Arkası” adını taşıyan hatıralarında ne diyor:

“Istanbul’daki mahallât imamları, müderrisler, kürsü şeyhleri, Tarikat-i Bektaşiye babaları ve muhtelif turuk-i ilmiyeye mensup kimseler, zâhiren (görünüşte) Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne intisap etmiş (girmiş), fakat el altından bu cemiyeti baltalamağa var kuvvetleriyle mesailerini sarfetmişlerdi. Bu Ingiliz Muhibler Cemiyeti’nde pek çok kimseler vardı ki, bunlar, gizli teşkilâtımıza, millî cepheye hizmet etmekte ve başta Papas Fro olmak üzere bütün hâinleri aldatmakta idiler.”[23]

Iskilipli Atıf hocaya atılan bütün iftiraları şu yazımızda cevaplandırmıştık:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/08/iskilipli-atif-hoca-neden-idam-edildi-tum-iftiralara-cevaplar/

***

Iftiralarla dolu paçavrayı yayınlayan arkadaşlar şayet samimi iseler, nasıl aldatıldıklarını bu yazı vesilesiyle görmüş oldular… Sultan Vahideddin, Iskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said ve Said Nursi’ye attıkları iftiralardan dolayı tevbe etmelerini tavsiye ediyoruz. Aksi halde hesap gününde çok ama çok zor durumda kalacaklardır. Şayet samimi değiller ve yukarıdaki iftiraları kasten atmış iseler, merak etmesinler, Allah Teala’nın izniyle bütün yalan ve iftiralarını bir bir çürüteceğiz.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Celal Bayar’ın bankanın ilk Genel Müdürü olduğuna dair bakınız; Uygur Kocabaşoğlu, G. Sak, F. Erkal, S. Sönmez, Ö. Gökmen, N. Şeker, M. Uluğtekin, “Iş Bankası Tarihi”, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2001, sayfa 11-15.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[2] Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 112, 113.

[3] Feroz Ahmad, Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 16, 17.

[4] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 131.

[5] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 136.

Ahmet Emin Yalman da Bayar’ın bu tutumunu methediyor. Bakınız; Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1945-1971), cild 4, Rey Yayınları, Istanbul, sayfa 39, 40.

[6] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 144.

[7] Inönü’nün Hatıra Defteri’nden sayfalar. (Metin 11), Hürriyet gazetesi, 23 Ocak 1974.

Ayrıca bakınız;

Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 227.

[8] Mahir Iz, Yılların Izi, Irfan Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 334.

[9] Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı (1923-2023), 9. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 160.

[10] Örtünmenin M. Kemal döneminde yasaklandığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/

[11] Yavuz Güler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi” Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, cild 5, sayı 1, (2004), sayfa 102-104.

[12] Kemalist rejim Kıbrıs’ı Ingiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi.

[13] Kemalist rejim Adaları Italya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi.

Lozan Antlaşmasının Tenkidi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

[14] Sultan Vahideddin Sevr’i imzalamadı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/17/padisah-vahdettin-sevri-imzaladi-yalani/

[15] Hilafet ile alakalı Kemalist palavralara verdiğimiz cevap için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2015/08/23/hint-muslumanlari-ve-hilafet/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/04/hilafetin-kuvveti-yok-muydu-halifeligin-kuvveti-nufuzu-yoktu-cihad-i-ekber-tesirsizdi-diyenlere-cevap/

[16] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 39-45.

[17] Mahmut Çetin, Isyancı Bedirhan Bey’in Yaramaz Çocukları ve Bir Kardeşlik Poetikası Kart-Kurt Sesleri, Biyografi.net, Istanbul 2005, sayfa 40.

[18] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cild 2, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1986, sayfa 188, 189.

[19] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 190.

Ayrıca bakınız;

Naci Kutlay, Ittihat ve Terakki ve Kürtler, Beybun Yayınları, Ankara 1992, sayfa 330.

[20] Şükrü Mehmet Sekban, Kürt Sorunu, Kamer Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 28, 29.

Tafsilat için bakınız;

Yaşar Ertürk, Doğu Güneydoğu ve Musul Üçgeni (1918-1923) Büyük Oyunun Eski Perdesi, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Istanbul 2007, sayfa 162.

[21] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said Isyanı 1880-1925, (Tercüme: Bülent Peker-Nevzat Kıraç), Öz-Ge Yayınları, Ankara 1992, sayfa 47.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 24, Içtima 135, 9 Kasım 1922, sayfa 439.

[23] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/06/18/ingiliz-muhipler-cemiyetine-uye-olan-hocalar-hain-miydi/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı’da Yük Hayvanlarına Resmi Hafta Tatili

Osmanlı’da Yük Hayvanlarına Resmi Hafta Tatili

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

osmanli adaleti, eseklere tatil günü, eseklere bir tün tatil, yük hayvanlara tatil beygirlere tatil, osmanlida hayvan haklari, amerikada fil idam edildi fili astilar, vahdettin engin cumhuriyetin aynasi osmanli s

***

Bütün insanlığı hatta bütün canlıları batılı zalimlerin zulmünden kurtarmak ancak ve ancak bizim Osmanlı zihniyetine avdet etmemizle mümkündür. Bunu laf olsun torba dolsun maksadıyla söylemediğimizi tarihi hakikatler ispatlamaktadır.[1] Daha geçenlerde Eski Isveç Başbakanı Carl Bildt, “Osmanlı Mozaiğinin Korunması” başlıklı bir makale kaleme aldı ve kısaca “Osmanlı gitti huzur bitti” dedi.[2]

Günümüzde insanlara bile verilmeyen değeri, o zamanlar Avrupa’nın “barbar” dediği Osmanlı Devleti hayvanlara veriyordu.

Nitekim Nermin Taylan, “Osmanlı’da Yasaklar” adlı kitabında Osmanlı Devleti’nde Cuma günleri eşeklere yük yükleme yasağı bulunduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Osmanlı Devleti’nde 1853 tarihine kadar halk odun, toprak ve tuğla nakletmekte eşekleri kullanırdı. Sultan Abdülmecid döneminde yayımlanan bir bildiride Cuma günü müminlerin bayramı olması münasebeti ile beygir ve eşeklerin Cuma günleri odun, toprak ve tuğla taşımasını yasaklamış, hatta yine aynı günlerde beygir ve eşeklerin harici işlerde kullanılması ve hatta binilmesi bile yasak edilmişti.”[3]

Prof. Dr. Vahdettin Engin ise bu mevzuda daha tafsilatlı malumat vermektedir:

“Osmanlı toplumunda hayvanlara iyi davranılması konusunda her zaman hassasiyet gösterilirdi. Bunun birçok örneği de mevcuttur. Daha 16. yüzyılda, yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi konusunda padişah fermanı çıktığını biliyoruz. Örneğin 1587 yılında, Sultan Üçüncü Murad’a ait bir fermanda bu konuya değiniliyor. Söz konusu fermanda padişah öncelikle, sahiplerinin hayvanları iyi beslemeleri gerektiğini vurguluyor. Daha sonra da bu hayvanlara tahammül edebileckleri ağırlıktan fazlasının yüklenmesini yasaklıyor.

Bu anlayış yüzyıllar boyunca devam etti. Nitekim 300 yıl sonra, 1856 yılında, yine benzer bir konunun dile getirilmiş olması bize bu hususu ispatlıyor. Osmanlı arşivlerinde yer alan bir belgede, yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için öteden beri uygulanmakta olan kurallar hayvan sahiplerine yeniden hatırlatılıyor. Belgenin tarihi 2 Ekim 1856. Belgede öncelikle, çok eskiden beri adet olduğu üzere beygir hamallarının Cuma günleri tatil yaptıkları vurgulanıyor. Bu suretle beygirler haftada bir gün dinlenmiş oluyor. Fakat kural bununla sınırlı değil. Sahiplerinin tatil günleri beygirleri binek amaçlı kullanabileceği düşüncesiyle, yine eskiden beri yürürlükte olan bir önlem daha geliştirilmişti. Tatil günlerinde sahiplerinin beygirlere binmemeleri için semerlerin üzerine demir çubuklar çaktırılırdı.

Bu kuralın uygulanması konusunda 1856 yılında bazı sıkıntıların yaşandığı anlaşılıyor. Yük beygirleri ile ekmek, sebze, kömür vs. nakliyatı yapan esnafın, hayvanların dinlendiği Cuma günleri de beygirlerini binek amaçlı kullandıkları tespit ediliyor. Bu durum eskiden beri uygulanan kurallara aykırı olunca, yetkililer harekete geçiyorlar. Konu ile ilgili müessese olarak Şehremaneti (Belediye) ile, esnaf birlikleri başkanlarına uyarıda bulunuluyor. Yük hayvanları haftanın altı günü çalışacak, bir gün ise dinlenecek. Dinlenme gününde hayvanlara kesinlikle binilmeyecek. Aksi yönde hareket edilmemesi için görevli memurlar esnafları sürekli kontrol altında bulunduracaktı.

Aslında çok basit gibi görünen bu hadisenin, üzerinde biraz düşünüldüğünde çok önemli mesajlar içerdiği görülüyor. Hayvanlara gösterilen bu duyarlılığın, günümüzde dahi örnek alınacak bir davranış biçimi olduğunu kabul etmek gerekir.”

*

Belgenin metni:

“Saadetlü efendim hazretleri,

Beyana gerek olmadığı üzere, beygir hamallarının Cuma günleri tatil eylemeleri ve beygir sahiplerinin beygirlerin boş olduğu halde üzerlerine binmemek üzere semerleri üzerine demir çubuklar mıhlattırmaları eski adettendir. Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmeyerek Cuma günleri tatil edilmemekte ve sahipleri beygirleri yüklü olmadığı halde üzerlerine binerek bir takım çoluk çocuğu çiğnettirmektedirler. Bu hal layıksız bir şeydir ve asla caiz değildir. Bundan böyle bunların Cuma günleri tatil ederek semerleri üzerlerine dahi çivi mıhlattırmaları kati olarak sağlanmalıdır. Ayrıca, bu hususta beygir hamalları ile bu tür iş yapan diğer ekmek, sebze taşıyan esnafların kethüdalarına gerekli tebligatın yapılması ve esnafın devamlı kontrol altında bulundurulmasının Şehremaneti yetkililerine dahi ifade kılınmasının tarafınıza bildirilmesi Meclis-i Vâlâ’dan ifade olunmuş olmakla o yolda gereğinin yapılması hususunda tezkire yazıldı. 2 Ekim 1856.”[4]

*

osmanli adaleti, eseklere tatil günü, eseklere bir tün tatil, yük hayvanlara tatil beygirlere tatil, osmanlida hayvan haklari, amerikada fil idam edildi fili astilar,

ABD’de asılan Fil…

***

Osmanlı toplumunun hayvanlara merhamet göstermesinin başlıca âmili, kanaatimce Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetine uymaktaki hassasiyetti. Nitekim bir Hadis-i şerif’te Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin, açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deveye rastladığı zaman; “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’dan korkunuz. Onlara (binmeye) elverişli hallerinde bininiz ve (yenmeye) elverişli hallerinde onları yiyiniz,” buyurduğu rivayet edilmektedir.[5]

Başka bir Hadis-i şerif’te ise Enes b. Mâlik (radıyallahu anh)’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Biz (yolculukta) bir yere konakladığımız zaman, hayvanların yükü indirilmedikçe nafile na­maz kılmazdık.”[6]

Neticede Avrupa’da kedilerin yakıldığı[7] ve ABD’de 1916 yılında bir filin dahi idam edildiği[8] hatırlanacak olursa, Osmanlı’nın canlılara verdiği değer[9] daha iyi anlaşılacaktır. Fakat bizim “kahraman idarecilerimiz” bu muhteşem Medeniyetimizi muhafaza etmek yerine “Batılılaşmayı” tercih ettiler.

Böylece Atatürk büstüne zarar verdiği gerekçesiyle; bırakın “insanı”, Gülsüm adlı bir “ineğe” bile soruşturma açan bir zihniyet çıktı ortaya.[10] Düştüğümüz derekeyi artık görmemiz lazım.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Bu mevzuda şu yazılara bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/03/osmanlinin-sirri-neydi-ismail-colak/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/14/misirli-dr-fehmi-sinnavinin-kaleminden-osmanli-devletinin-adaleti/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

[2] Carl Bildt, Project Syndicate, “Preserving the Ottoman Mosaic”, 30.11.2015.

https://www.project-syndicate.org/commentary/syria-iraq-ottoman-legacy-by-carl-bildt-2015-11

[3] Nermin Taylan, Osmanlı’da Yasaklar, Ekim Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 38. Ayrıca bakınız;

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Sadâret Evrakı Mektubi Kalemi Nezâret ve Devâi, 77/55.

[4] Vahdettin Engin, Cumhuriyet’in Aynası Osmanlı, Yeditepe Yayınevi, 3. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 1-3.

[5] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. (2548).

[6] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. (2551).

[7] Avrupa’da kedilerin yakıldığına dair bakınız;

http://historyweird.com/1677-londoners-burn-live-cats-wicker-pope/

http://decodedpast.com/burning-times-women-cats-persecuted/13066

[8] ABD’de idam edilen filin hikayesi için bakınız;

http://www.dailymail.co.uk/news/article-2559840/The-town-hanged-elephant-A-chilling-photo-macabre-story-murder-revenge.html

[9] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin bu mevzuyla alakalı bir makalesi için bakınız;

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=557

[10] Hürriyet Gazetesi, “Büst kıran Gülsüm’e sürgün”, 13.5.2009.

http://www.hurriyet.com.tr/bust-kiran-gulsume-surgun-11635088

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Futbol diliyle Gerçek Tarih!

Futbol diliyle Gerçek Tarih!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

fatihin aslanlari galatasaray uefa kupasi istanbulun fethi hangi tarihte 1453

Galatasaraylı falan değiliz…

***

Gençlerin yakın tarihimizde cereyan eden hadiseleri daha iyi anlayabilmeleri için Osmanlı Devleti’nin durumunu günümüz futbolu üzerinden izah etmeye çalışmak istiyorum. Bir ülkede futbol seyredenlerin sayısı, kitap okuyanlardan fazla olduğu için meramımızı bu şekilde ifade etmeye çalışmamız asla yadırganmamalıdır.

Osmanlı Devleti’ni Uefa Kupası’nı kaldırmış olan Galatasaray takımına benzetebiliriz. Bildiğiniz gibi, Imparator Fatih’in aslanları Avrupa’da önüne gelen tüm takımları destansı bir şekilde mağlup etmiş ve Uefa Kupasını alarak zirveye çıkmıştı.

Galatasaray bu zaferi “takım oyunu” oynayarak elde etti. Eğer bir futbolcu “ben daha çok koşuyor ve mücadele ediyorum, ama Hagi benden fazla para kazanıyor” diyerek huzursuzluk çıkarmış olsaydı, elbette bu başarıya ulaşılamazdı. Eğer başka bir futbolcu “neden Hagi’ye serbest oynama hakkı tanınıyor da ben oyun sistemine bağlı kalmak zorundayım. Ben de Hagi’nin sahip olduğu özgürlüğü istiyorum” diyerek kafasına estiği şekilde oynasaydı, bu zaferler hayal olurdu. Hagi gibi takımı idare etme kabiliyeti olmayan, fakat karşı takımın ataklarını kesmede başarılı olan bir oyuncu, bencilce davranıp ve vazifesi olmadığı halde takımı idare etmeye kalkışsaydı, Galatasaraylılık ruhu yok olur ve kalesinde peş peşe goller yer ve takım dağılırdı. Fakat her şey bir düzen içinde yürüyünce, herkes Galatasaraylılık ruhuyla hareket edip kendi vazifesini yapınca başarı da kendiliğinden geliverdi.

Bu başarının üzerinden çok geçmeden Avrupa kulüpleri Galatasaray’ın oyuncularına göz dikmiş ve onların bir kısmını “kariyer” bir kısmını da “para ve daha iyi hayat şartlarıyla” ikna edip Galatasaray kulübünden koparmıştır. Böylece Galatasaray takımı parçalanmış ve eski gücünden eser kalmamıştır. Bu çözülüşe sebep olan en mühim hadise ise, evvela teknik direktörün takımın başından şu veya bu şekilde uzaklaştırılmasıydı.

Aynen bunun gibi Osmanlı Devleti de türkü, kürdü, arabı, arnavudu, boşnağı ve hatta ermenisiyle birlikte Avrupa’da fetihler gerçekleştiriyor, mazlumları zalimlerin elinden kurtarıyor ve koruyordu. Her şey mükemmel bir sistem ve ortak bir gayeye hizmet aşkıyla yürüyordu. Ta ki Avrupa’nın Osmanlı’da etnik kimlikleri kışkırtmasına ve onları “milliyetçilik” zehiriyle, “özgürlük” yalanlarıyla ve “maddiyat” ile kandırıp Osmanlılık ruhunu yok etmeye çalışmasına kadar. Avrupa’nın kara propagandası zamanla tesirini göstermiş ve Osmanlı’da çatlak sesler yükselmeye başlamıştı. Artık bazıları bencilce hareket edip sistemin dışına çıkmak ve farklı fonkisyonlar icra etmek hevesine kapılmıştı. Unutulmamalıdır ki, burada da çözülüşe sebebiyet veren en büyük faktör, devletin başı olan Sultan II. Abdülhamid’in Ittihat ve Terakki çetesi eliyle tahttan indirilmesiydi. Neticede herkes kafasına estiği gibi hareket etti ve ihanetlerle Osmanlı Devleti yıkıldı…

Peki Osmanlı’nın mirasçıları olarak bizler ecdadımız gibi tekrar zaferden zafere koşmak için ne yapmalıyız? Veya şöyle soralım; Galatasaray kulübü eski günlerine nasıl dönebilir? Bunun cevabı hiç şüphesiz “Galatasaraylılık ruhu”nu oyunculara tekrar aşılamak ve dirayetli, dik durup eğilmeyen, zorluklara göğüs geren ve işini çok iyi bilen geniş vizyonlu bir teknik direktörü “takımın başına” getirmek olacaktır.

Işte biz de bencillikten, kavmiyetçilikten sıyrılarak Osmanlılık ruhunu ve Ümmet şuurunu yeniden canlandırır, “Devletin başına” da bu değerlere sahip olan, dik durup eğilmeyen, bütün zorluklara göğüs geren, dünyaya meydan okuyabilen geniş vizyonlu bir lider getirir ve onu desteklersek Allah Teala’nın izniyle tekrar eskisi gibi zaferden zafere koşarız.

Futbol taraftarlarının her hal ve şartta takımlarına olan sadakat ve desteği gibi, Osmanlı aşıklarının da bu kutsal davaya ehemmiyet göstermeleri en büyük temennimizdir.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı Türkçesi’nin Kemalist Türkçe ve Ingilizce’ye üstünlüğü

Osmanlı Türkçesi’nin Kemalist Türkçe ve Ingilizce’ye üstünlüğü

*

***

Kadir Mısıroğlu, Osmanlı Türkçesi’nin uyduruk Kemalist Türkçe’ye ve uluslararası dil olan Ingilizceye üstünlüğünü misallerle anlatıyor.

*

 

Duyuru

Sosyal medyada, özellikle Facebook’ta “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla açılmış sayfalara rastlıyoruz. Halbuki Facebook’ta sadece

https://www.facebook.com/kadir.candarlioglu/

ve

https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu/?fref=ts

adlı sayfalar,

Twitter’da ise https://twitter.com/Tarih_ve_Din

adlı sayfa bize aiddir.

Diğerleriyle hiçbir alakamız yoktur. Bazı sayfalarda ise başka isim kullanılmakla beraber bizden izin alınmadan sitemizden yapılan “ç”alıntılar paylaşılmaktadır. Buna da rızamız yoktur.

.

Duyuru: Sahtekara Dikkat

Bizden izin almadan kaynak ve belgelerimizi kullanarak “sözde” kitap yazan cahil bir sahtekar peyda oldu. Ağza alınmayacak hakaretlerle yazdığı “sözde” kitaplarını asla onaylamıyor ve kendisini kınıyoruz. Üstelik Üstad Kadir Mısıroğlu’na utanmadan kendi eserleriymiş gibi takdim ettiği kitaplardan üstad da rahatsız oldu. Bu utanmaz hakkında gerekli hukuki işlem yapılacaktır. Bu zat tarihe sahtekar olarak geçecektir.

.

Harf Inkılabı işe yaradı mı?

Harf Inkılabı işe yaradı mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

harf inkilabi, harf devrimi, yazi devrimi, atatürk harf inkilabi, harf inkilabi okuma yazma oranlari, osmanlida okuma yazma oranlari***

Tarihçi Ayşe Hür, “Öteki Tarih” adlı kitabının üçüncü cildinde Harf Inkılabı’nın işe yarayıp yaramadığını sorguluyor. Muhafazakar kesimden (yani kemalistlerin tabiriyle yobaz!) olmayan ve kendisini “Ateist” olarak tanımlayan yazar, bu konuda şunları yazıyor:

‘Dilde sadeleşme’ çabalarıyla desteklenen yeni harfler, Türkiye halkının okuryazarlık oranlarını nasıl etkiledi? Buna cevap vermek kolay değil; çünkü örneğin 1927’de okuryazarlık oranının yüzde 8.1 olduğunu söyleyen resmi istatistiklere karşılık, 1895 yılına ait Osmanlı istatistiklerinde Anadolu ve Rumeli’de 5-10 yaş arası kız ve erkek Islam çocuk nüfusunun yüzde 57’sinin ilkokul öğrencisi olduğu görülüyor. Bu istatistiklerin güvenilir olup olmadığını söylemek kolay değil, ancak bilindiği gibi 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre ilköğretim zorunluydu. Bu nizamnameye II. Abdülhamid de sıkı şekilde uymuş, ancak okullaşmada çok başarılı olunamamıştı. Yine de 1900’de imparatorluktaki 29.130 sibyan okulunda ve iptidailerde (ilkokullarda) 900 bin civarında kız-erkek öğrenci okuyordu. Aynı yıllarda idadi ve rüştiyelerde (yani ortaokul ve liselerde) 60 bin civarında öğrenci vardı. Daha önceki yılları da esas alan kümülatif bir hesaplamayla, cumhuriyete aktarılan okuma-yazma oranlarının yüzde 8.1’den daha yüksek olması mantıklı görünüyor.

Yine de bütün çabalara rağmen 1935 yılına ait istatistiklere göre, 16.5 milyon olan nüfusun sadece yüzde 20’si okuma yazma biliyordu. Bu oran 1945’te yüzde 30’a, 1950’de yüzde 34’e çıkabilmişti. Yani, Harf Inkılabı okuma yazma oranlarını yıllara göre ikiye, üçe katlamıştı ama eğer bir yanlışlık yoksa, 1895 oranlarının yanına bile yaklaşamamıştı.

Aslında bu durum gayet doğaldı. Bir toplumun okuma-yazma oranlarının doğrudan alfabenin kolaylığı ya da zorluğuyla ilgisinin olmadığına dair dünya yüzünde bol örnek bulmak mümkün. Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Japonya, Çin, Israil, Kore, Sırbistan, Hindistan, Tayland gibi ülkeler ekonomik ve kültürel kalkınmalarını, hepsi Arap alfabesi kadar veya ondan daha zor olan alfabeleriyle başarabilmişlerdi.

Sonuç olarak, Kemalist modernleşme hamlesinin önemli köşe taşlarından biri olan Harf Inkılabı, toplumun genel kültür düzeyine katkıda bulunmaktan çok, halkın tarihle ilişkisini kesmekte işe yaradı. Böylece geçmişle bağlar, devlet ve devletin istediği tarzda ilgilenen ‘tarihçiler’ tarafından kurulmaya başlandı. Bu tarihçilerin esas işlevleri ise, ‘kozmopolit’, ‘karışık’, ‘Şarklı’, ‘geri’ olarak niteledikleri Osmanlı kimliğinin yerine, ‘etnik açıdan saf, ‘dünya görüşü açısından laik’, ‘Batılı’, ‘modern’ bir ‘Türk’ kimliğinin üzerinde yükselecek Türk-ulus devletini inşa etmekti.

 

**********

 

YAZARIN ÖZET KAYNAKÇASI:

Hikmet Dizdaroğlu, “Mirza Fethali Ahundzade ve Alfabe Meselesi”, Türk Dili, S. 8, Mayıs 1952, s. 460-463; Fevziye Abdullah Tansel, “Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve Neticeleri 1862-1884”, Belleten, S. XVII/66, Nisan 1953, s. 223-249; Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, I. Cilt, TTK Yayınları, 1966; Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle Imtihanı, Çan Yayınları, 1962; Falih Rıfkı Atay, “Yeni Yazı”, Türk Dili, Sayı 23, Ağustos 1953, s. 717-719; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayii A.Ş. Basımevi, 1969; Ibrahim Necmi Dilmen, “Harf Inkılâbı”, Türk Dili-Belleten, S. 31-32, 1938, s. 20-23; Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003.

 

**********

 

KAYNAK:

Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 19, 20.

 

***

 

BENZER KONULARIMIZ:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/11/harf-inkilabinin-zararlari-prof-dr-mehmed-saray/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/05/22/harf-inkilabini-savunan-abdullah-cevdetin-pismanligi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/05/harf-devrimi-ile-ilgili-kazim-karabekir-pasanin-gorusu-kemalistlere-duyurulur/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/31/ataturk-inkilaplari-islama-karsi-yapilmistir/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/24/kuran-dusmani-bay-necatinin-ibretlik-olumu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/10/03/yabanci-bir-tarihcinin-ataturk-devrimleriyle-ilgili-soyledikleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/29/neden-hafizamizi-silmek-istediler/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/05/12/osmanlilar-okur-yazar-degil-miydi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Demokrat Atatürk’ten Trabzon’a Yumruk!

Demokrat Atatürk’ten Trabzon’a Yumruk!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk ali sükrü bey atatürk trabzon yumruk kemal ali sükrü bey, kemal trabzon kaynayan yaraŞark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa

***

Daha önce tafsilatıyla yazdığımız gibi, Lozan Anlaşmasına karşı çıkan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923’te M. Kemal’in muhafızlığını yapan Topal Osman tarafından sinsice öldürülür. Ardından Topal Osman da M. Kemal’in emriyle Muhafız Alayı Komutanı Ismail Hakkı Tekçe tarafından vurularak sırlarıyla ortadan kaldırılır. Böylece konuşması engellenmiş olur.[1]

Ali Şükrü Bey’in Trabzon’da yapılan cenaze töreninde M. Kemal aleyhine olaylar yaşanır. Eski Trabzon Valisi Deli Hamit, 4 Nisan 1923 tarihli Istikbal gazetesinde yayınlanan bir yazısında M. Kemal’i ağır şekilde eleştirir. Bunun üzerine M. Kemal, Kazım Karabekir’e bir öneride bulunur. Gerisini Karabekir’den dinleyelim:

“18 Temmuz’da Trabzon’dan gelen haberler Gazi’nin canını çok sıktı. Ali Şükrü Bey cinayeti, gazete sütunlarında kendisine atıf olunuyordu. Trabzon hakkında Sivas Kongresi sırasında da çok sert hareket etmek istedikleri zamanda mani olmuş ve ikna herşeyin başıdır diyerek icap eden iyi tedbirlerle işleri yürütmüştüm. Şimdi vaziyet daha da nazikleşmişti.

M. Kemal Paşa bana şunu söyledi:
— Trabzon’da kaynayan bir kazan var. Sen bunu vaktiyle söndürmedin. Şimdi de yine kaynamaya başladı. Bu sefer kuvvetli bir yumruk hak ettiler. Bunu nasıl yapmayı muvafık bulursun?.. Müdafaa-i Hukuk merkezinin büyük suistimalleri de varmış.

[Karabekir’in cevabı] : — Gayr-i kanunî hiçbir icraata taraftar değilim.”[2]

Bir gazete eleştirisine dahi tahammül edemeyip diktatörvari yöntemlerle insanları (bizim insanımızı) susturmaya, sindirmeye, ezmeye çalışan M. Kemal Atatürk’ün “demokrat”lığını sorgulama zamanı hala gelmedi mi?

Geldi, diyenler şu yazılarımızı dikkatle okusunlar:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/14/hangi-diktator-halife-ve-padisah-olabilecekken-cumhuriyeti-kurar-diyenlere-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/04/25/m-kemal-ataturkun-calisma-usulu/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/21/m-kemal-ataturke-bayginlik-gecirten-konusma/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Ali Şükrü Bey olayı hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/22/topral-osman-ali-sukru-beyi-neden-oldurdu-ali-sukru-beyi-ataturk-mu-oldurttu/

[2] Kâzım Karabekir, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 82.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Düşmanın imha metodu!

Düşmanın imha metodu!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

sahte hocalar, sapik hocalar, abdülaziz bayindir reddiye, mustafa islamoglu reddiye, ehli sünnet müdafaasi,***

Osmanlı’yı Ingilizler yıksaydı ne olurdu?

– Milletimiz en kısa zamanda Osmanlı’yı tekrar getirmek-kurmak için elinden gelen her şeyi yapardı.

Hilafeti Ingilizler kaldırsaydı ne olurdu?

– Milletimiz bu kararı kabul etmez, Halifesini seçer ve biat ederdi.

Ancak -Ingiliz desteğiyle- Osmanlı’yı yıkan ve Hilafeti (biraz da süslü gerekçeler gösterip) kaldıran; “bizden sanılan” M. Kemal olunca, “ATA’mızın bir bildiği vardır”, “bizi o kurtardı”, “düşmanla mücadele etti” denilerek kolayca kabullenildi. Hatta bazıları hızını alamayıp Osmanlı’ya da Hilafete de sövüyor.

Peki ingilizler Şeriat’ı kaldırsaydı Milletimiz ne yapardı?

– “Bu bizim yüce dinimiz, nereye kaldırıyorsunuz” diyerek savaşmaz mıydı? Nitekim savaşmıştır da.

Ancak “bizden sanılan” biri bunu kaldırdı ve ne yazık ki şu anda “Şeriatçı değilim ama Müslümanım” diyen cahiller türedi.

O halde düşmanımızın metodu açık; bizi bizden sanılanlarla vuruyor.

Şimdi günümüz meselelerine bu açıdan bakalım:

Muhafazakar kesimden olmayan Ertuğrul Özkök: “Allah benim kiminle evleneceğimi nereden bilecek” deseydi, Milletimiz bunun sözünü reddedip kendisini de tevbeye davet etmez miydi?

Aynen yapardı…

Ancak bunu söyleyen (M. Kemal gibi biraz da süslü gerekçeler, hatta bağlamından koparılmış ayetler gösterip) muhafazakar kesimden sakallı bir -sapık- hoca olunca, onu seven ve peşinden gidenler buna itiraz etmez oldular. Hatta aralarından -haşa- Allah’ın herşeyi bilemeyeceğini ispatlamaya çalışanlar bile çıktı.

Mesela Uğur Dündar çıkıp, “Teravih namazı yoktur” deseydi, Milletimiz onu yuhalayıp Teravih namazını kılmak için Camiye koşmaz mıydı?

Hiç şüpheniz olmasın…

Ancak bunu muhafazakar kesimden sakallı bir hoca söyleyince onun sohbetlerini dinleyen ve kitaplarını okuyanlar, “bu hoca ateistlerle mücadele ediyor”, “birçok insanın Müslüman olmasına vesile oldu”, “hergün Kur’an okuyup Namaz kılıyor, neden yalan söylesin” diyerek savundular ve Teravih namazına gitmemeye başladılar. Hatta Teravih namazı diye bir namazın olmadığını ispatlamaya çalışanlar oldu.

Hrıstiyan bir papaz, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimizin sünnetini ve hadislerini reddetseydi, Milletimiz ayağa kalkıp protesto mitingleri yapmaz mıydı? Her yere hadisler yazıp, sünnete daha sıkı sarılmaz mıydı?

Elbette yapardı.

Ancak bu herzeyi “bizden sanılan” sözümona hoca kılıklı herifler yiyince, maalesef mebzul miktarda müşteri bulabiliyorlar.

Nasıl ki Osmanlı’nın yıkılması, Hilafet’in ve Şeriat’ın kaldırılması bir ingiliz oyunu idiyse, Ehl-i Sünnet’e muhalif görüşlerin “bizden sanılan” sakallılar tarafından dile getirilmesi de bir ingiliz oyunudur.

Tıpkı vehhabiliğin, ingiliz “Hempher”in telkiniyle sakallı bir Arap tarafından Araplara kabul ettirilmesinin bir ingiliz oyunu olduğu gibi.

Uyanık olalım…
.

Zaten Ehl-i Sünnet anlayışına muhalif olan günümüzün Televole hocaları, laik düzenin ilahiyat fakültelerinden mezundurlar. (Ehl-i Sünnet hocaları tenzih ederiz.)

Bunlar, televizyonlarda “gerçek dini” anlattıklarını iddia edip Ehl-i Sünnet’i tenkid ederken, kitaplarında -üstelik Ismet Inönü’nün ağızıyla- laikliği savunuyorlar.

Bazılarının sakallı olup şapka takmadıklarına bakmayın; kafalarının içi şapkalıdır. Şapkanın gölgesinden ötürü de Hakikat Nur’unu göremiyorlar.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*