Atatürk Döneminde Okullarda Darwinizm Okutuluyordu

Atatürk Döneminde Okullarda Darwinizm Okutuluyordu (Din dersleri ise kaldırılmıştı)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri hayatin baslamasi ve insanin zuhuru

Atatürk döneminde okutulan Tarih I kitabında “Hayatın Başlaması ve İnsanın Zuhûru”…

***

Hatırlanacağı gibi bir yazımızda, Atatürk döneminde okullarda din derslerinin kaldırıldığını belgelerle ortaya koymuştuk.[1] Başka bir yazımızda ise bunların yerine İslam’a taban tabana zıt muhtevaya sahip ders kitaplarının okutulduğunu ve M. Kemal’in ölümünden sonra da kaldırıldığını, söz konusu kitaplardan yaptığımız alıntılarla göstermiştik.[2] Bu yazımızda ise Prof. Dr. Zafer Toprak’ın “Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji” adlı kitabından konumuzla alakalı bir bölümü kısaltarak dikkatlerinize sunmak istiyoruz. Prof. Dr. Zafer Toprak, M. Kemal döneminde okutulan ders kitapları hakkında şu yorumu yapıyor:

“Darwin’in evrim kuramı tüm otuzlu yıllar boyunca ders kitaplarında yer alacak, bu arada din ve “Tanrı” konusu da tartışmaya açılacaktı.”[3]

Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, M. Kemal döneminde okullarda “Evrim Teorisi” okutuluyordu. Zaten kendisi de “Tabiatın herşeyden büyük ve her şey olduğuna”[4], insanları tabiatın türettiğine[5] ve hayatın “herhangi bir doğa dışı etkenin karışması olmaksızın dünya üzerinde doğal ve zorunlu bir kimya ve fizik seyri sonucu”[6] meydana geldiğine inanıyordu.[7]

Neyse, sözü daha fazla uzatmadan Zafer Toprak’ın kıtabından yaptığımız alıntılarla sizi baş başa bırakalım:

Tarih I ve Tarihöncesi

30’lu yılların ders kitaplarının temeli, 1931 yılından itibaren birkaç baskısı yapılan ve Türk Tarih Tetkik Cemiyeti tarafından yazdırılan dört ciltlik tarih kitaplarıydı. Bu magnum opus’un bizi ilgilendiren ilk cildi “Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar”ı kapsıyordu. 1933 yılında ortaokul ve ardından ilkokullara uygun versiyonları da yayımlanacaktı. Otuzlu yıllarda ders kitaplarının kapağında yazarları yer almıyordu. Ancak, İnönü’nün iktidarı döneminde ders kitaplarının yazarlarının da belirtilmesi 30’lu yıllarda perde arkasındaki yazarlar hakkında bizlere ipuçları veriyordu. Örneğin Orta Okul İçin Tarih I, kitabının 1940’lı yıllardaki nüshalarının üzerinde yazar olarak Faik Reşit Unat [Yüksek Öğretim Genel Müdürü] yer alıyordu. 1933’te yayımlanan Ortamektep İçin Tarih I’in yazarı kitap kapağında belirtilmemişse de, kitap satırı satırına 1940’lı yıllarda basılanlarla aynıydı. Ancak önemli bir fark vardı: O da birazdan ayrıntılarıyla belirteceğimiz gibi 1940’lı yıllarda tarih kitapları artık Darwin’den, evrim kuramından ve “din-dışı” anlayıştan arındırılmış şekilde basılmaya başlanmıştı. Önce ana kaynağı ele alalım ve kademe kademe ders kitaplarına inelim.

Türk Tarih Tetkik Kurumu tarafından 1931’den itibaren basılan dört ciltlik tarih kitapları ilk evrede liseler için tasarlanmıştı. O tarihlerde ortaokullar için yeni tarih tezi doğrultusunda alternatif bir ders kitabı yoktu. Dört cilt Tarih ortaokullarda da okutuldu. 1933’ten itibaren ortaokullar için kısaltılmış versiyonları çıkmaya başladı. H. G. Wells’ten esinlenen Darwinist içerik, “Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar” adını taşıyan orta birinci sınıf kitabında somut olarak görülecekti. Anahtar sözcük ise “hayat zinciri’ydi. 1930’lu yıllarda, ilk, orta, lise, tüm ders kitaplarında yer alacak olan “hayat zinciri” evrim kuramının ta kendisiydi.

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm atatürk dönemi ders kitaplari evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri insan maymun goril

Atatürk döneminde okutulan Tarih Kitabı’nın Evrim ile ilgili bölümünde yer alan İnsan ve maymunun aynı türden geldiğini (!) gösteren resim: (solda) İnsan İskeleti, (sağda) ise Goril İskeleti yanyana…

***

*

Hayat Zinciri ve Evrim Kuramı

“Hayat zinciri”nin öyküsünü ana başvuru kitabı Tarih I’den izleyelim:

Tarih I’e göre, (…) Dünya, güneşten koparak oluşmuş, zamanla şeklini, görünümünü değiştirmiş, sürekli evrilerek bugünkü şeklini almıştı. Hayat ise, yeni yeni şekillenen yeryüzünün karalarında, denizlerinde ve havasında oluşmuştu. Tüm bu evrime “hayat zinciri” deniyordu. İlk yaşamın izleri yeryüzünün kabuğunu oluşturan kaya tabakalarında gözleniyordu. Bunlar hayatın kayıtlarını tutan “siciller”di. Bu sicillere göre en eski kayalarda yaşam belirtilerine rastlanmıyordu. Bunlar çok sonraları görülmeye başlandı ve küçük hayvan kabukları, deniz otlarının sapları gibi pek basit belirtilerdi. Ardından, bir, iki milyon yıl süren bir evrede denizlerde ilk balıklar ortaya çıktı. Bu evrede kara parçaları henüz yoktu. Hayat zincirinin ilk halkası sularda, sıcak, güneşli, sığ bataklık suda, çamur ya da kum üzerinde başladı. Oradan açık sulara, denizlere yayıldı. Hayatın ince, sulu çamur şeklinde ve “yarı hayat” halinde, doğal koşullar altında başlayarak ve çok yavaş bir şekilde, hayata özgü nitelikleri kazanmış olma olasılığı yüksekti. Ancak şunu kabul etmek gerekirdi; hayat doğanın dışından gelmemişti, doğanın üzerinde bir “âmil”in (yani Yaratıcının) eseri değildi. Hayat, tıpkı suyun buhar olması, bazı cisimlerin billura dönüşmesi, toprağın ısınması türünden bir doğa olayıydı. Hayat gerekli doğal nedenlerin bireşimiyle “kendiliğinden” oluşmuştu.

*

Yeryüzü ve Son Halka İnsan

Bir süre sonra yeryüzünün haritası kabaca bugünküne benzedi. İlk yaşamın başlangıcından bu evreye kadar geçen sürenin 60 ila 600 milyon yıl olduğu tahmin ediliyordu. Bu yeni devrin başlaması ile ilk kez yeryüzünde meralar ve ot yiyen hayvanlar oluştu. Hayvanların bir kısmı sürüler halinde bir arada bulunuyor, birbirleriyle temas kuruyorlardı. Birliktelikler toplumsal yaşamın ilk göstergeleriydi. Zamanla evrim süreci yaşandıkça bitkilerin ve hayvanların bugünküne benzeyenleri arttı. Günümüzün gelişmiş memeli hayvanları oluştu. Nihayet maymunlar görüldü. Bunları kuyruksuz maymunlar ve nihayet insan izledi. Böylece hayat zincirinin son halkasını insan oluşturuyordu. Hayat zincirine göre insan diğer memeli hayvanlar gibi, daha basit bir sınıfa ait cetlerden geliyordu. Büyük maymunlarla insanın ortak cetleri vardı.

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm atatürk dönemi ders kitaplari evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri 1

Türk Tarih Tetkik Cemiyeti tarafından yazdırılan dört ciltlik tarih kitapları örnek alınarak 1933 yılından itibaren ortaokul ve ardından ilkokul kitapları çıkarılacaktı. Ortamektep İçin Tarih I kitabında, mağara devri insanları renkli olarak basılmıştı…

***

Orta ve İlkokulda Darwinizm

1933 yılından itibaren yayımlanan ortaokul versiyonlarında Tarih I’deki bilgiler ana hatlarıyla yer alıyor, pedagojik bir üslupla, daha anlaşılır bir dil kullanılıyordu. Konu başlığı yine “hayat zinciri” idi. Hatta konu bir resimle de ifade ediliyor, sol aşağıdan sağ yukarıya doğru denizde yaşayan “iptidaî hayvanlar”, “balıklar”, “hem denizde hem karada yaşayan hayvanlar”, “yerde sürünen hayvanlar”, “kuşlar”, “memeliler”, ve en üstte “insan” resmediliyordu.

Resmin altında “hayat zinciri” ifadesi yer alıyordu. İlkokullarda ise “hayat zinciri” tarih kitaplarının sayfa sayısıyla sınırlıydı. İlkokul beşinci sınıf kitabında insanın oluşumu şu satırlarda ifadesini buluyordu:

“Geçen yıl okunan tarih derslerinde dünyanın ve üzerindeki ot, hayvan ve insanların bir halde kalmadıkları görülmüştü. Bunlar yavaş yavaş değişiyor, aradan uzun zamanlar geçince büsbütün başka biçimlere giriyorlar. Çok, çok uzun zamanlar içinde dünyanın karaları, denizleri değişmiş, eski otlar, hayvanlar yerine yavaş yavaş yeni cinsleri geçmiş, insanımsı maymunlardan sonra da insanlar meydana çıkmıştır. Lâkin değişiklikler bundan sonra büyümüş ve çabuklaşmıştır. Çünkü insan, hayvanlardan farklı olarak, düşünebiliyor; denemeler yapabiliyor; her şeyi karşılaştırarak kendisi için güzel, çirkin, iyi, fena, büyük, küçük, faydalı, zararlı olan şeyleri ayırt edebiliyor; düşünüşüne göre gittikçe daha iyi ve güzel yiyecek, giyecek, yatacak ve barınacak yer elde ediyor.”[8]

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm atatürk dönemi ders kitaplari evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri 2

Hayat zinciri: İptidaî hayvanlar, balıklar, hem denizde hem karada yaşayan hayvanlar; yerde sürünen hayvanlar, kuşlar, memeliler ve insan. (M. Kemal’in talimatıyla tercüme edilen kitaptan: Herbert George Wells, Cihan Tarihinin Umumî Hatları, 5 cilt, Maarif Vekâleti [Eğitim Bakanlığı], Devlet Matbaası, İstanbul 1927-1928.) M. Kemal, Nutuk’ta, Herbert George Wells’in bu kitabından da bahsetmektedir. Nutuk’ta, Wells’in mütalaalarına yer verdikten sonra şöyle devam ediyor: “Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”[9] 1927 tarihinde dile getirilen bu sözlerden sonra okullarda din derslerinin aşama aşama kaldırılıp yerine “Darwinizm”in yani “Evrim Teorisi”nin okutulmaya başlanması elbette tesadüf değildir. Böylece M. Kemal’in, “Müslümanlığı bir yana bırakalım” sözüyle ne demek istediği kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. M. Kemal’in bu sözlerini başka bir yazımızda değerlendirmiştik. Bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

***

atatürk nutuk, müslümanligi bir yana birakalim, m. kemal nutuk müslümanligi birakalim, atatürk nutuk yeni dünya düzeni, m. kemal yeni dünya düzeni

[9] no’lu dipnot ile ilgili… Nutuk’ta M. Kemal’in “Müslümanlığı bir yana bırakalım” sözü ve H.G. Wells’in tarih kitabına yaptığı gönderme…

Ayrıca, Nutuk’ta geçen “şerait” kelimesi “şartlar” anlamına gelmektedir ve “şeriat” ile karıştırılmamalıdır.

***

Zafer Toprak’ın kitabından devam ediyoruz:

Otuzlu yıllar Türkiyesi bir anlamda kültür devrimini yaşamıştı. Cumhuriyet yurttaşını oluşturmak için onu geçmişten koparmak, ona yeni değerler kazandırmak gerekiyordu. Bağnaz görüşlerin çözülüşü insanın kendi evrimiyle yakından ilgiliydi. Bu nedenle tarihin başlangıç noktası insanın ta kendisiydi. Otuzlu yıllarda ilk, orta, lise tarih kitapları Darwinist ve evrimci kuram ışığında insanın soyağacı üzerine bilgilerle başlıyordu. Bu anlayış Atatürk’ün önderliğinde oluşturulan Türk Tarih Tezi sayesinde gerçekleştirilmişti. Gazi’nin ölümü ertesi Darwinist evrime yönelik bilgiler rafa kaldırıldı. Hayat zinciri tarih kitaplarından silindi.

Artık insan biyolojik bağlamda “statik” olarak algılanmaya başlanıyordu. Bundan böyle evrim biyolojik olmaktan çıkıyor, kültürel ve toplumsal alana hasrediliyor; insan bedeni dışında maddi yaşam, toplum ve çevreyle bağlantılandırılıyordu.

Yukarıda belirttiğimiz üzere, Faik Reşat Unat’ın 1933 yılında derlediği ortaokul kitabında “hayat zinciri” yer almış, insanın evrim sonucu bugünlere ulaştığı belirtilmişti. Aynı yazarın 1940’lı yılların başında yayımlanan ve yine Orta Okul İçin Tarih I başlığını taşıyan kitabı “İnsanlığın ilk zamanları” ile başlıyordu. Ancak, bundan böyle “hayat zinciri” ders kitabından silinmişti.

Bu bölümün ilk konusu “insanların geçirdiği devirler”di. Konu ikiye ayrılmıştı: 1) Tarihten önceki zamanlar, 2) Tarih zamanları. Tarihten önceki zamanlarda, kitaba göre, artık insan fiziki bağlamda bugünkünden farksızdı, insan korunmak, ihtiyaçlarını elde etmek için kullandığı araçlara göre bir zamanlamaya uğruyordu. Bunlar, Kaba Taş, Yontma Taş, Cilâlı Taş ve Maden [bakır, tunç ve demir] devirleriydi ve insanın uygar yaşam ve sanata doğru yükselirken basıp geçtiği basamaklardı. Her devirde öncekinden daha üstün bir ilerleme vardı. Ancak bu kültürel alana özgüydü; maddi yaşamla bağlantılıydı.

Benzer durum lise kitaplarında da, daha 1939 yılında belirgin bir biçimde gözleniyordu. Atatürk’ün ölümünden birkaç ay sonra yayımlanan Şemsettin Günaltay’ın Lise Kitapları Tarih I kitabı insanın evrimine ve “hayat zinciri”ne yer vermeksizin “Prehistorik (Tarihöncesi) Çağ’ın Devirleri” ile başlıyordu. Bu devirler Taş Devri, Paleolitik Devir, Kalkolitik Devir’di.[10]

40’lı yıllarda fizik antropolojinin kaderini Darwin de paylaşacak, fizik antropolojiden kültürel ve toplumsal antropolojiye geçilirken, evrim kuramı da bir kenara bırakılacaktı.

Kırklı yıllarda otuzlara oranla ders kitaplarında gözlenen bir başka değişiklik “ülûhhiyet”le (Tanrılık sıfatı) ilgiliydi. Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nin Tarih I kitabında “Ülûhiyyet mefhumunu bulan, bu mefhumun sırlarını keşfeden ve bugün dahi keşfetmeye devam eden, insan zekâsıdır” deniyordu. Bir başka deyişle Tanrı insan zekâsının ürünüydü.

1933 baskısı Ortamektep İçin Tarih I kitabında bu görüş daha anlaşılır bir üslupla ifade edilecekti: “İlk Düşünceler” ve “Dinde Korku ve Umudun Yeri”, “Yıldızlar ve Mevsimler” ve “Uydurma Hikâyeler, Hurafeler, Din Nasıl Doğdu” alt başlıklarını içeren “Düşünmenin Doğuşu” bölümünde “Tanrıyı bulan, bunun sırlarını açan ve bugün hâlâ açmağa çalışmakta olan insan zekâsıdır” satırları yer alacaktı. Bu bölümde din anlayışının nasıl bir evrim geçirdiği antropolojik veriler ışığında ele alınıyordu.[11]

Atatürk’ün ölümünden sonra tüm bu kaydettiğimiz bilgileri içeren “Düşünmenin Doğuşu” bölümü ders kitaplarından atıldı. Tarih olaylar manzumesine dönüştürüldü.[12]

Zafer Toprak’tan yaptığımız alıntı burada sona erdi. Son sözü biz söyleyelim:

Bir insan dinsiz olabilir, hatta ateist de olabilir, ancak hiç kimsenin, Müslüman evlatlarını ateist yapmaya hakkı yoktur. Buna M. Kemal de dahil.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Din derslerini ve İmam Hatipleri M. Kemal Atatürk kaldırmıştı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[2] Atatürk döneminde ve onun ölümünden sonraki dönemde okutulan ders kitaplarının bir mukayesesi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

[3] Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, İstanbul 2012, sayfa 362.

[4] Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. A. Afetinan, M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları Medeni Bilgiler (Türk Tarih Kurumu) kitabından naklen; Atatürk ve Hukuk, Yargıtay, 130. Yıl Armağanı, Yargıtay Yayınları no: 27, Yargıtay Birinci Başkanlığı Yayın İşleri Müdürlüğü, Pan Matbaacılık, Ankara 1999, sayfa 312.

[5] Mustafa Kemal Atatürk, Havacılık Hakkında Konuşma, 3 Mayıs 1935. 4 Mayıs 1935 tarihinde Ulus gazetesinde de yayınlanmıştır.

Ayrıca bakınız: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. İzzet Öztoprak.

[6] [1930]. Prof. Dr. A. Afetinan (Atatürk’ün manevi kızı), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, sayfa 267. Prof. Dr. A. Afetinan (Atatürk’ün manevi kızı), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, 8. Baskı, (Yeni Baskıyı Hazırlayan Arı İnan), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2009, sayfa 382.

[7] M. Kemal Atatürk’ün inancı hakkında daha fazla malumat için bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

Ayrıca bu konuda Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu ile yapılmış bir mülakat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/05/ataturk-ile-ilgili-bilinmeyenler/

[8] İlkokul Kitapları – Tarih V. Sınıf – Türk Tarih Kurumu tarafından yazılmış olan tarih kitapları esas tutularak ilkokulların beşinci sınıfları için Kültür Bakanlığı’nca yazdırılmıştır. Devlet Matbaası, İstanbul 1938, sayfa 5.

[9] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1969, cild 2, sayfa 713.

M. Kemal’in bu sözlerini başka bir yazımızda değerlendirmiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

[10] Şemsettin Günaltay, Lise Kitapları Tarih I, Maarif Matbaası, İstanbul 1939.

[11] Ortamektep için Tarih I, Devlet Matbaası, İstanbul 1933, sayfa 21-23.

[12] Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, İstanbul 2012, sayfa 362 ve devamı.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

M. Kemal Atatürk’ün okuttuğu Lise Tarih kitabı

M. Kemal Atatürk’ün okuttuğu Lise Tarih kitabı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 kapak

***

Sanılanın aksine, dinimize aykırı muhtevalı kitaplar M. Kemal Atatürk’ten “sonra” ortaya çıkmış değildir. Bilakis, inancımıza aykırı bu kitaplar M. Kemal döneminde ve onun direktifiyle yazılmış ve onun ölümünden sonra da kaldırılmıştır. Bunu aşağıda, biri, M. Kemal Atatürk döneminde; diğeri ise onun ölümünden sonra okullarda okutulan iki kitaptan yapacağımız alıntılarla ayrıntılı bir biçimde göreceğiz.

Buna rağmen koskoca -sözde- ilim adamlarının televizyon kanallarında utanmadan 1930 yılının din dersi kitabını ekranlarda gösterip “Atatürk ve Inönü döneminde din dersi vardı” şeklinde nutuk çektiklerini gördükçe hakikaten hayrete düşüyorum. Insanları aptal yerine koymaları ilim adamlarına hiç yakışmıyor… Hiç mi ilim haysiyetleri yok doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

M. Kemal döneminde din dersi vardı, fakat M. Kemal din derslerini aşama aşama tasfiye etmiştir. Nitekim 1933 yılında din dersleri müfredattan tamamen çıkarılmıştır. Bunu neden söylemiyorlar çok merak ediyorum.

Bu bir süreçti, aslolan ise sonuçtur; yoksa sonuca giden yolda atılan adımlar değil. Kısaca, haticeye değil neticeye bakmak lazım.

M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele döneminde, yani halkın desteğine ihtiyacı olduğu dönemde Hilafeti övdüğü meclis tutanaklarında kayıtlıdır.[1] Ancak dizginleri ele alınca Hilafet’i kaldırmıştır. Bu durumda M. Kemal Atatürk’e “Hilafetçi” demek ne kadar gayrı ilmî ve gayrı ciddî ise, “M. Kemal Atatürk din derslerine karşı değildi” demek de aynı şekilde gayrı ilmî ve gayrı ciddîdir.

Hatta Milli Mücadele’den sonra da kendi tabiriyle “tavizler” vermişti.

Mesela 20 Nisan 1924 tarih ve 491 numaralı Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun 2’inci maddesine, “Türkiye Devleti’nin Dini Islamdır” yazılmasına karşı çık(a)mamış, ancak 1927 yılında yazdığı Nutuk’ta bu ve benzer maddelerle ilgili şunları söylemiştir (sadeleştirildi) :

“Cumhuriyetin ilanından sonra da, yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, laik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini (Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir) anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur. Kanunun gerek 2′nci ve gerek 26′ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılap ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir.

Millet, bu fazlalıkları, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!”[2]

kemal atatürk nutuk devletin dini islamdir cikariliyor
[2] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta yer alan sözleri

***

Nitekim 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun ile kaldırılmıştır da.[3]

Bu durumda, M. Kemal’in ses çıkar(a)mamasından ötürü 1924 Anayasa’sına giren “Türkiye Devleti’nin dini, Islam dinidir” maddesini referans göstererek, “M. Kemal laikçi değildi, Şeriatçı idi” diyebilir miyiz?

Tabi ki hayır!

O halde aynı şekilde, din derslerinin 1933 yılında müfredattan tamamen çıkarılmış olmasına rağmen 1930 yılına ait din dersi kitabını ekranlarda -mal bulmuş mağribi edasıyla- gösterip, “işte Atatürk zamanında din dersleri vardı, Atatürk din derslerine karşı değildi” de denilemez![4]

Denilirse, bunun adı milleti aldatmak olur!..

Artık bu tür yalanlardan vazgeçilmelidir.

M. Kemal Atatürk’ü kimse müslüman göstermeye kalkmasın. M. Kemal Atatürk darwinizmden etkilenmiştir. Tabiatın “herşeyden büyük” ve “her şey” olduğunu söylemiştir.[5]

Sadece bununla da yetinmemiş ve bu teorinin okullarda (Din değil, Tarih kitaplarında) okutulmasını sağlamıştır. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi, sanılanın aksine, dinimize aykırı muhtevalı kitaplar M. Kemal Atatürk’ten “sonra” ortaya çıkmış değildir. Bilakis, bu kitaplar M. Kemal’in direktifiyle yazılmış ve onun ölümünden sonra da inancımıza aykırı muhtevası kitaptan çıkarılmıştır.

Örneğin M. Kemal Atatürk’ün Yüksek Direktifleri dairesinde Türk Tarih Kurumu tarafından yazdırılmış olan Lise Tarih Kitaplarının birinci cildinin baş tarafına 8 sayfa tutan yazıda tabiat yahut kainatın yaradılışından, insanın zuhurundan, maymunla insan arasındaki münasebetlerden uzun uzadıya bahsedildikten sonra şu neticeye varıldığı görülmektedir:

“Filhakika insan, tabiatın mahlûkudur. Hayatın büyük kaidesi de tabiate tâbi olmaktır. Tabiatte hiç bir şey yok olamaz. Ve hiç bir şey yoktan var olamaz. Yalnız tabiati vücude getiren varlıklar, tabiatın kanunları icabı olarak şekillerini değiştirirler. Arzın ve hayatın mütalea ve tetkiklerinde bu hakikat pek açık görülür.

Fakat şunu söyliyelim ki insanların bütün bilgileri ve inanışları insanın zekası eseridir. Zeka tabiî olan dimağdan (beyinden) çıkar. Bundan tabiatı anlamakta zekanın, en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşıl­dığı gibi tabiatın fevkinde (üstünde) ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka birşey olmıyacağı meydana çıkar.”

Bu yazıda tabiatın üstünde ve dışındaki bütün mefhumların insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeyler denilmekle uluhiyet mefhumunun da bunlar arasında olduğu söylenilmiş oluyor.

Yine bu kanaate göre Peygamberliğin ve bilhassa vahyin de insan beyni tarafından uydurma olacağı fikri müdafaa edilerek deniliyor ki:

“… Muhammed birdenbire Allah’ın Resûliyim diyerek ortaya çık­mamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çeki­lerek senelerce düşünüşten sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğ­muştur.

Vahiy ve ilham fikri Muhammed’ten evvel de Araplarca meç­hul değildi. Bütün iptidaî kavimler gibi, Araplar da, şairlerin, akıl er­diremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvet­ler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya kahinlere kayıptan haber ver­mek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistan’da her za­man o kadar canlı ve derin olmuştur ki, Muhammed dahi cinle­rin vücuduna samimî olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin, şair­lere, şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri bir kahin gibi te­lakki ederlerdi. Muhammed’in Musa, Isa dinlerine dair öğrendik­leri de kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. Bu Peygamberler de melekler vasıtasiyle ilham aldıklarını söylemişlerdi.

O dinlerde de cin ve melek telakkisi vardı. Dinler nazarında cin­ler kötü ruhlar olduğundan Peygamberler onlardan mülhem olmaz­lardı. Muhammed’de diğer Peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden ilahî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı.

Muhammed uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet oldu­ğuna samimi surette kani idi. Muhammed’i harekete getiren ilk amil bu samimî heyecanlar olmuştur.”[6]

Yani, -haşa- Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz için; “aldandı”, Onun “sandığı” gibi değildi denmek isteniyor.

Yazıklar olsun!

Yıllarca Müslümanlara bunları okuttular.

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 sayfa 90

***

kemal atatürk ortazamanlar lise tarih kitabi 1931 sayfa 91

***

(Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin ismini saygı ifadesine lüzum hissetmeden yazmışlar. Salavat lütfen: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed)

M. Kemal Atatürk bu fikirde olmasaydı Tarih Kurumu bu tarzda bir mütalaayı hiçte münasip olmadığı halde, Lise kitaplarının başına geçirme­ğe cesaret edemiyeceğinde şüphe edilemez. Nitekim M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra 1939’da bu Tarih Kitapları Kurumca yeniden gözden geçirtilerek yazdırıldığı sırada bahsi geçen 8 sayfa yazı kitaptan çıkartılmıştır.

M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Türk Tarih Kurumu tarafından yeniden yazdırılan Lise Tarih kitabı “Müslüman inancına göre kaydıyla” şu tarzda değiştirilmiş, daha doğrusu düzeltilmiştir:

“Hazreti Muhammed, çok defa Mekke yakınında bir dağdaki ma­ğaraya çekilir, düşünceye dalardı. Bir gece bu mağarada, ne oldu­ğunu anlamadığı sesler duydu. Müslüman inancına göre Allah, O ’na, Cebrail ile Kur’an’ın ayetlerini gönderiyor idi ki buna vahiy denir. Ilk önce bundan hiç bir şey anlamıyan ve büyük bir heyecana uğrayan Hz. Muhammed evine döndü, eşi (zevcesi) Hatice’ye söyledi. Hatice’nin akrabalarından biri, Hz. Muhammed’e Peygamberlik geldiğini anlattı.

Bir zaman arası kesildikten sonra, vahiy tekrar başladı. Artık Hz. Peygamber’in ölümüne kadar arkası kesilmedi.

Hazreti Muhammed, insanlığa Hak dinini bildirmeğe memur ol­muştu. Müslümanlık adı verilen bu din, tek Tanrıya yani, Allah’a inanmayı ve Hz. Muhammed’i Peygamberlerin sonuncusu olarak ta­nımayı öğretiyor, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadet ve ödevlerin yapılmasını emrediyordu. Müslümanlık, puta tapıcılığı kaldırmış, Hı­ristiyan dinindeki üçüzlü Tanrı sistemini de reddetmişti. Yahudilerin yalnız kendi tanrıları olarak gösterdikleri Allah’ı da bütün alemlerin Allah’ı olarak tanımıştır.

Vahiy ile gelen Kur’an, Müslümanların din ve inanışlarını yoluna koyan ve dil bakımından da pek yüksek olan bir kitaptı. Araplar gibi edebiyata meraklı bulunan bir kavim üzerinde Kur’an’ın belağatı şa­şırtıcı bir etki yapıyordu.”[7]

***

Gördüğünüz gibi, M. Kemal Atatürk döneminde okutulan kitapta, “tabiatın fevkinde (üstünde) ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka birşey olmadığı” açıkça yazmaktadır. Buna karşılık M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu tür ifadeler kitaptan çıkarılmış ve Islam inancına uygun bir şekilde okutulmuştur.

Hiç kimse Milletimizin bu hakikatleri görmesini engelleme hakkına sahip değildir.

***

NOT: Necip Fazıl Kısakürek’in bu kitaptan dolayı M. Kemal Atatürk’e yazdıkları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/25/necip-f-kisakurekten-ataturke-allahsiz-tarih-ii-ortazamanlar-1931-yilinin-lise-tarih-kitabi/

***

Şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Tafsilat için bilhassa 6 ve 7 no’lu dipnotta kaynağı gösterilen kısma bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 717.

[3] 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 3, Içtima 1, cild 3.

Ayrıca bakınız;

Hamza Eroğlu, Türk Inkılâp Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1982, sayfa 427.

[4] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[5] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[6] Tarih II, Ortazamanlar, Devlet Matbaası, Istanbul, 1931 yılının Lise Tarih kitabı, sayfa 90, 91.

[7] Orta Çağ Tarihi, sayfa 29.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Atatürk ile ilgili bilinmeyenler

Atatürk ile ilgili bilinmeyenler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

 

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: “Atatürk’ü hâlâ bilmiyoruz”, Habertürk Gazetesi

***

Belkıs Kılıçkaya’nın HABERTÜRK TV’de ekranlara gelen ‘Doğru Açı’ programının konuğu Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu oldu.  “Atatürk: Entelektüel bir biyografi” adlı kuşatıcı bir çalışmaya imza atan Hanioğlu, Kılıçkaya’nın sorularını yanıtladı.

Kılıçkaya’nın sorularına Hanioğlu’nun verdiği yanıtlar şöyle:

Kılıçkaya: – Atatürk’ü biliyor muyuz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır aslında hakkında son derece fazla eser olduğu halde bilmiyoruz. Yayınevi benden böyle bir kitap yazmamı istediğinde zaten dehşetengiz bir literatür olduğunu söyledim, ama onlar yeni bir kitaba ihtiyaç olduğunda israr ettiler. Şerafettin Turan, Kinros, Mango gibi çok ciddi yazılmış Atatürk biyogrofileri var, ama onlar da Atatürk’ün düşünce entellektüel birikimi üzerinde çok az duruyorlardı. Ve ben öyle yazmaya başladım Atatürk’ün entellektüel biyogrofisine. Ama tabii kelimenin gerçek anlamında bir entellektüel değil tabii Atatürk, neticede asker ve siyasetçi. Batıda Literatüs dedikleri belli konuları takip eden, bunları kendi toplumuna uygulamak isteyen biri. Ama netice itibariyle bir Durkheim değil, teori geliştirmiş bir sosyalbilimci, felsefeci değil.

Kılıçkaya: – Atatürk’ün bugün hala sır veya tabu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Etrafında kişisel bir lider kültü var. Sonra kurucu lider kültü de var. 80 sonrası bu duruma daha da hız ve ivme kazandırıldı ve işte artık Atatürk’ün kendi fikirlerini kendi bağlamında analiz edemiyoruz. Atatürk’e yanılmazlık atfediliyor, fikirlerini sadece kendisi üretmiş ve bu arada yarı bir tanrı diyebiliriz, böyle bir pozisyona getirilmiş. Ciddi bir düşünce analizi bu nedenle yapılamıyor. Mesela Abdullah Cevdet üzerine biyografi çalışması yaptım. Bir tabuyla rastlaşmadım, rahat rahat fikir analizi yaptım, erken cumhuriyet ideolojisinde çok etkili bir isim Abdullah Cevdet.. Ama Atatürk Türk toplumunda çok hassas ve çok kolay yanlış anlamalara yol açıyor, tabulaştırdığımız için tartışıp, analiz edemiyoruz.

Kılıçkaya: – Fikri planda muhtelif Atatürkler var. Ve bugüne kadar Türkiye’de siyasi sınıf ve elitlerde fikir ve eylemlerine meşruiyet ararken Atatürk’ten bir malzeme çıkarabildiler. Aslında fikri planda hangi Atatürk’ten söz edebiliriz, hangisi gerçek?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu soru biliyorsunuz çok sorulur, Atilla İlhan da sorardı, Taha Akyol çok güzel bir kitap yazdı.. Atatürk değişik dönemlerde liderlik yapmış biri. 1915’ten ölümüne kadar liderdi, bu uzunca bir zaman ama yeknesak bir süre değil. İstiklal harbi dediğimiz bir harbin yöneticisi, ulus-devletin kurucusu, sonra da bir toplumsal dönüşüm ve mühendislik uygulayıcısı bir lider. Dolayısıyla 3 farklı eylemde görüyoruz, hatta liderlik öncesine de giderseniz Osmanlı subayı olarak değişik mevkilerde görürsünüz. Burada 2 şeye dikkat etmek lazım: Birincisi Atatürk’ün içinde yaşadığı ortam değişmiştir, imparatorluk subayıyken, ulus-devlet kurucusu olmuştur.

Kılıçkaya: – Bu arada yaşadığı mekan, mahal çevre de tamamen de değişiyor…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Elbette, 1912’de Selanik’in kaybedilmesiyle Atatürk hiçbir zaman evine dönemeyecek bir insan. 1910’larda çok anlamlı olan bir fikrin yani Türklüğün Osmanlıcılıkla bağdaşlaştırılması çabasına ulus-devletin kurulmasıyla artık gerek kalmıyor. İkinci dikkat edilmesi gereken mevzuu da, bu dönemde bir siyasetçi olarak pek de benimsemediği fikirleri dile getiriyor.

Kılıçkaya: – Şimdi onları dönem dönem ele alırsak, Kurtuluş Savaşı söylemi mesela Sultan Galiyev gibi diyorsunuz…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet bir yandan Müslüman Bolşevikler gibi konuşuyor, bir yandan da Islami bir söylemi dile getiriyor. Bu tarihten evvel çok az metin var Atatürk’ün kaleme aldığı. Ve sadece bu yazdıklarına bakarak da bu söylediklerine inanmadığı ve siyaseten böyle konuştuğunu anlıyoruz. Atatürk Bolşevizmden hoşlanmazdı, bunu kurtuluş savaşı öncesinde yazdıklarından da sonrasında da izliyor ve görüyoruz, yazdıkları üzerinden. Yine daha evvel dinlerin oluşumuyla ilgili bir takım fikirleri var ve bunlar son derece seküler bir dünya görüşünü dile getiriyor sahiden de…

Kılıçkaya: – Atatürk genel olarak bilindiği gibi en çok ve sadece Fransızlar’dan mı etkilendi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır, mesela Alman popüler bilimcilerinden çok etkileniyor. Atatürk 1925’ten önce batıdaki fikir akımlarını ve tartışmaları türk dergi ve tercüme yayınlar üzerinden izliyor. Zira bir ordu komutanı, Trablusgarp’ta savaşıyor, Balkan savaşı sonra Birinci Dünya Savaşı var. Batıdaki entellektüel tartışmaları yakınen izlemesini beklemek pek anlamlı olmaz. Aynı dönemde ayrıca Osmanlı’da da batıdaki fikirler eş zamanlı olarak tartışılıyor.

Kılıçkaya: – Atatürk’ün Kurtuluş savaşı’ndaki Müslüman-Bolşevik kimliğini bir kenara bırakırsak samimiyetle inanıp dile getirdiği fikri hayatında kimlerden etkilendi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bir konu üzerinde derinlemesine okumaktan çok dediğim gibi tercüme dergilere yansıyan yayınları izliyor. 1925’e kadar daha popüler bir bilimi izliyor. Ve Türkiye’ye yansıyan şeklinden de ciddi biçimde etkileniyor, mesela Ludwig Büchner’in “Madde ve Kuvvet” kitabından yahut Draper’in “Din ve bilim” çatışması ki Abdullah Cevdet çevirisiyle bu kitap aynı zamanda çok ciddi bir İslam eleştirisidir. Gökalp üzerinden Durkheim’den etkilenmiştir, sosyal darwinizmden çok ciddi etkilenmiştir. Yani Darwin’in kuramının toplum hayatında geçerli olacağı görüşünden, zayıfın daima güçlüye karşı mağlup olacağı fikri. Ve tabii çevreye daha fazla uyum sağlayanın daha kalıcı olacağı inancı. Savaş için de, toplumsal hayat için de geçerli olan bu diye inanyorlar. Bu fikir batıda da savaşın meşrulaştırılmasında etkili oldu. Atatürk bu saydığımız kitapların Türkçe tercümelerini okuyor. Ancak 1930’dan sonra çok ciddi bir okumaya girişiyor. Özellikle antropolojik çalışmalar üzerine çok okuyor. Sonunda şunu söyleyebiliriz, Fransa’da ”Asır sonu dünyası” denen ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan dönemin ve bu dönemin bu dünyanın ürünü olan pekçok fikri benimsemiş biri Atatürk.

Kılıçkaya: – Yine o dünyanın ürünlerinden etkilenmiş fikir adamları var Osmanlı’da da. Atatürk onlardan da etkileniyor mu?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabii Garpçılar var, Türkçüler var ve bunlardan fazlasıyla etkilendi… Ancak yazdıklarına bakacak olursak, aslında Atatürk ilk defa Mısır’da Kahire’de çıkan Türk dergilerinde dile getirilen seküler ve İslamiyetin Türkleri gerilettiğini öne süren bir milliyetçilik tezine inanıyor. İkinci meşrutiyet döneminde bu milliyetçilik egemen değil ama Atatürk üzerinde ciddi bir etki bıraktığını görüyoruz. Nitekim Atatürk’ü iktidarda da görüyoruz, Atatürk seküler ve İslamiyeti bir parantez içine alan bir milliyetçilik geliştirmeye çalıştı Türkiye’de…

Kılıçkaya: – Garpçıların önemli isimleri Atatürk’e gelip ‘biz yazdık siz gerçekleştirdiniz’ diyor. Bunlar o devirde hakikaten kolay kabul edilebilecek fikirler değil. Hatta yazanlar da gerçekleşmesinden şaşırmış görünüyor galiba…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Biraz marjinal fikirler bunlar. Şunu unutmamak lazım, çok büyük bir değişim ve dönüşüm dönemi ve siyasetçiler buna ”Kabuk değiştirme dönemi” diyorlar, 1918’den sonrasına bakacak olursak çok büyük bir değişim ve dönüşüm sözkonusu. Çok uluslu bir imparatorluktan bir sürü ulus-devlet çıkıyor, bunlardan biri de Türkiye cumhuriyeti. Ve bir imparatorluk için kabul şansı olmayan fikirler resmi ideolojinin ayrılmaz bir parçası haline getiriliyor. Bunu pekçok kez de yazdım, eğer Birinci Dünya Savaşı gibi bir savaş olmasaydı Garpçılar’ın fıkirlerinin gerçekleştirilmesi ve resmi ideolojinin bir parçası haline gelmesi son derece zor olurdu.

Kılıçkaya: – Garpçılardan söz etmişken, onlar tarafından kaleme alınan kılık kıyafet devrimi, harf inkılabı var, başka neler var?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tekke ve zaviyelerin kapatılması, medereseler yerine Fransa’daki College de France gibi üniversitelerin açılması, fesin yerine şapka, latin alfabesine geçiş, kadının toplumsal hayattaki yerini daha önemli hale getiren yasal düzenlemeler.

Kılıçkaya: – Yani Kılıçzade Hakkı’nın ”Pek uyanık bir uyku” adlı makale gerçeğe dönüşüyor.

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet, bütün bu fikirler daha evvel Osmanlı entellektüel çevrelerinde tartışılan fikirlerdi. Dolayısıyla Atatürk’u bu fikirleri kendisi üreten biri gibi görmemek lazım.

Kılıçkaya: – Bunun elbette bir önemi yok ama sanki daha evvel vardı denildiğinde onu adeta bir tenzili rütbeye uğratıyormuş gibi yorumlanıyor Türkiye’de..

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabiki önemi yok. Evet ama bunu dersek Atatürk’ün Türk toplumunun dönüşmesinde oynadığı rolü küçültmüşüz gibi algılanıyor. Ama şöyle de bir uç noktaya gitmemek lazım, ”sonunda Atatürk de başkalarının fikirlerini gündeme getirdi, kendisinin bir katkısı olmadı”! Hayır, bu doğru değil, bunlara kendi yorumlarını getirmiştir ve çok büyük bir inançla gerçekleştirmiştir. Mesela Latin alfabesine bir anda geçmiştir. Ya da bir takım hukuki reformları medeni kanunun yani ittihatçıların hukuki aile gibi değil de direkt batıdan alınması hadisesi çok çabuk olmuştur.

Kılıçkaya: – Bilinip bilinmediğine dair bir emare midir, mesela Atatürk’ün kuvvetler ayrılığına kesinlikle karşı olduğunu daha yeni yeni konuşuyoruz.

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet Taha Akyol kitabında bunu çok güzel yazdı, ki bu çok açık bir durum, Atatürk kuvvetler ayrılığına değil birliğine inanıyordu. Nitekim Birinci Meclis Fransa’da ihtilal sonrası meclisi andıran konvansiyonel bir meclis, yürütme yasama ve hatta onun ötesinde Istiklal mahkemeleri araclığıyla yargıyı da tek elde toplayan bir meclis.

Kılıçkaya: – Bütün bu anlattığınız değişimleri Atatürk’ün gerçekleştirmesinde sosyal darwnizme inancının rol oyandığını ve kolaylıkla gerçekleştirebildiğini söyeleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabiki, darwinizmin ve özellikle de sosyal darwinizmin Atatürk’ün üzerinde çok ciddi etkileri var. Kendisinin ilginç fikirleri var mesela atalarımızın balık olduğuna, insanların onlardan türediği yolunda. Yani Atatürk’de genel anlamda bir Darwinizm, özel anlamda da sosyal darwninizmin çok etkili olduğunu görüyoruz. Bunun darwinist düşüncenin toplumsal hayata uygulanmasının gerekliliği fikrini görüyoruz. Ki yani bu Atatürk’ün bir takım politikaları uygulamasında ve uygulama biçiminde bunlara ve duyduğu inançta çok önemli bir rol oynamıştır. Darwnizm şöyle bir inanç getiriyor, sonunda evrimi ve bunun nasıl bir yol izleyeceğini anlayabilmek mümkündür, sosyal darwnizme inananlara bilimsel bir güvence ve bilimsel meşruiyet sağlıyor. Bu güçlünün zayıfı mağlup etmesi ve güçlü olunması gerektiği…

Kılıçkaya: – Atatürk üzerinde ”Bilimcilik” ne kadar etkili oldu?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu çok derin ve önemli bir etki. Biz bugün Atatürk’ün birçok vecizesine baktığımızda eski deyimle kelamı kibarına baktığımızda onları kendi bağlamında değerlendirmiyoruz. Bugün o sözler ne manaya geliyorsa, bugün ne anlaşılıyorsa o sonucu çıkarıyoruz. Mesela Atatürk’ün en meşhur vecizelerinden biri ”Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü. Bu sözün öncesi de var ama devamında başka bir yol göstericiye inanmanın çok kötü olacağı belirtiliyor. Burada ifade edilen bilimin önemi değil, sonunda bilimin dinin yerini alacağı bir geleceğin toplumunun doğacağına dair bir fikir var. Ki bu ”Asır Sonrası Dünya” dediğimiz o dönemde Bilimciler’in temel düşüncelerinden biridir bu. Yani geleceğin dünyasının toplumunda din olmayacak yahut çok az insan için geçerli -ki bunlar da tamamen entellektüel olmaktan uzak cahillerle kendini gösteren bir taassup inancı olarak var olacak. Bu o dönemde dünyayı kasıp kavuran bir fikir.

Kılıçkaya: – Atatürk’ün Bilimcilik inancının halktaki tezahürü nedir, ona nasıl yansıyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu enteresan birşey Atatürk ve o dönem entellektüelleri Gustave Le Bon’un etkisiyle çok ciddi manada ”Elitizm’e, seçkinciliğe yönelir. Atatürk Gustave Le Bon’un pekçok kitabını okumuştur, Gustave Le Bon da Atatürk’ten ”Dahi general” diye övgüyle söz etmiştir. O dönemin Garpçılar’ı ”Din avamın bilimidir, Bilim ise seçkinlerin dinidir” derlerdi. Dolayısıyla dinin kitleleri modernleştirmede etkileyici bir silah olacağı düşünülüyor ve adeta protestanlık reformu gibi bir dinde de bir reform yapılması yönünde bir tezleri vardı.

Kılıçkaya: – Ve sonuçta elitler için Atatürkçülük bir din, kült haline mi dönüştü?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet bilim ve Atatürk seçkinlerin dini haline geldi. Buna karşılık kitleler için Islam ehemmiyetini korudu. Erken cumhuriyetin bu alandaki projesi sonunda başarısız oldu, kitleler kendilerine verilmeye çalışılan modernleştirilen o protestanlık benzeri reforma tabi tutulan dini kabul etmediler.

Atatürk Ulusdevlet ve Kimlik Meselesi

Kılıçkaya: – Biz kimiz, kim olmamız tasavvur edildi, kim olduk?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Çok geniş bir konu tabii bu. Cumhuriyetin bir kimlik projesi vardı, daha doğrusu Cumhuriyet bir kimlik yaratma projesiydi. İmparatorluk mirası olan kimliklerin ulus-devlet kurma projesi dahilinde Türkiye bölgedeki tek ülke de değildi. Daha önce Osmanlıcılıkla bağdaşlaştırılmaya çalışılan bir ideoloji de yeni dönemde başlı başına resmi ideoloji haline getirildi ve sonra da bunun üzerinden bir kimlik projesi oluşturuldu. Osmanlının son dönemlerinde geliştirilen Türkçülük ilk başta kültürel bir hareketti daha sonra siyasi milliyetçiliğe dönüştü. Bütün bu gelişime rağmen ama bu anlayış ittihat Terakki üzerinde Balkan Harbi sonrasında 1912-1913 sonrasındaki etkisine rağmen ”Osmanlılık” sınırları içinde tutulmaya çalışıldı. Bu Türkçülüğü Osmanlılıkla bağdaştırma zorunluğu vardı. Bu Türkçülük erken cumhuriyet Türkçülüğü gibi milliyetçilikten başka bir sınır tanımayan, istediğini söyleyebilen bir ideolojiye çeviremezdiniz. Çok uluslu bir imparatorlukta bunları yönetmek istiyorsanız, sınırsız erken cumhuriyetin yöneldiği gibi bir milliyetçiliğin imparatorluğu çökerteceği varsayılıyordu ki, bu doğruydu. Bu ideoloji Cumhuriyetle beraber zincirlerinden kurtuldu. Artık Osmanlı ideolojisiyle Türkçülüğün bağdaştırılması gibi bir takım sınırlar gerekmiyordu, hatta Osmanlı geçmişi reddedildi bir anlamda. ”Türkler’in parlak geçmişi” tabiri caizse Osmanlı dönemini by-pass etti. Türkler’in geçmişi 9 bin yıl evveline neolitik çağa dayandırıldı, ilk uygarlığın Türkler’e ait olduğu hatta ilk lisanı da onların konuştuğu.. Böylece Osmanlı geçmişi de parenteze alındı, bu parlak geçmişin en kötü dönemi haline getirilip böyle kavramsallaştırıldı. Bu milliyetçiliğin Osmanlı döneminden farklı olarak seküler vurguları çok güçlüydü.

Kılıçkaya: – Bu milliyetçilikteki seküler vurgularda Osmanlı impartorluğunun çok uluslu olması mı yoksa İslamla ilişkisi mi etkili? Bu tercihte ne rol oynuyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır, çokuluslu bir imparatorlukta da seküler milli hareket olabilir. Sorun Osmanlı’nın son dönemde bir Türk-Islam sentezi milliyetçiliğe yönelmesidir, Ziya Gökalp’te mesela bunu görürüz.

Kılıçkaya: – Kurtuluş Savaşı’ndaki milliyetçilik anlayışını bir yana bırakırsak, ki orada söylemiyle çokuluslu bir toplumu harekete geçiren başarılı bir kumandan siyaset adamı Atatürk- bu milliyetçiliğin evrimi nasıl oldu, safha safha…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Eric Jan Zürcher’in çok kullandığı bir deyim var bu dönem için, ”İslam Milliyetçiliği” diyor. Atatürk mecliste sadece Türk değil Kürtler’e Çerkezler’e de sesleniyor, İstiklal harbinde de bu söylem var. Islamın son hilafet merkezini kurtarmaya çalışıyoruz, Endülüs’te olanlar olmasın, Islamı temsil, hilafetin son merkezini koruma gibi. Atatürk açıkça Kürtler’e Çerkezler’e vurgu yapıyor müslüman mülliyetçilik yapıyor. Bazen de ortak bir camia olunduğunu ve bunun ortak bir savaş olduğunu ve bir taraftan da bunun Türkçü bir hareket olmadığını vurguluyor. Bu tabi siyasi bir pozisyon. Daha evvel yazdıklarıyla da daha sonrakilerle de uyuşmuyor. Mesela içinde kadınların da olduğu Paris önlerine dayanan Türk cengaverler ifadesi var bu yazılarında Atatürk’ün. Bu çok seküler bir Türk milliyetçiliği. Ancak bu retoriği Kurtuluş Savaşı’nda tamamen bir kenara koyuyor. Bu şayet yapılmasaydı zaten bir Türkçülük hareketine dönüşseydi, başarı şansı çok azalırdı. Ayrıca bu harekete Hint müslümanlarından çok büyük destek geliyor, yani Atatürk’ün bu söylemi kullanmasının bir nedeni var, durup dururken bu dili kullanıyor değil.

Kılıçkaya: – Kurtuluş Savaşı sonrasında varolan milliyetçilikde Ziya Gökalp etkisi ne kadardır?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Atatürk üzerinde bir Ziya Gökalp etkisi var. Cavit Orhan Tütengil bunun çalışmasını yaptı. Tabii tesiri var ama Ziya Gökalp’in fikirleri erken cumhuriyet üzerinde bile çok etkili revaçta fikirler değil. Bu anlamda savaş sırasında çıkan İslam mecmuasında savunduğu bir Türk Islam sentezi ortaya çıkartan Islamın çok önemli rol oyanadığı bir milliyetçilik. Cumhuriyetin geliştirdiği ise seküler laik bir milliyetçilik, bu ikisi uyuşmuyor. Zaten cumhuriyetle beraber yeni bir milliyetçilik ve yeni bir kimlik tanımı görünüyor. Bu milliyetçilik 2 temel zincirden de kurtuluyor. Osmanlılık zincirinden ve İslamdan.. Bu milliyetçilik kendisini seküler parametrelerle tanımlıyor, ve bu parametrelerle yeni bir ulus yaratılmak isteniyordu.

Kılıçkaya: – Sosyolojik milliyetçilik sonra seküler sonra antropolojik milliyetçiliğe geçiş nasıl seyretti?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Erken cumhuriyet 1930’lar öncesinde de sosyolojik milliyetçilikde seküler ve laik parametreler geçerliydi. Hiçbir zaman Ziya Gökalp’in düşündüğü biçimde bir sentezi üretmeyen bir milliyetçilikti bu. Ancak daha sonra bu da bir kenara atılıp antropolojik milliyetçiliğe geçildi..

Kılıçkaya: – Yani sosyolojik derken bugün de ara ara sözünü ettiğimiz Türkiyelilik gibi ama sonrasında da en vahim şekline mi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Antropolojik milliyetçilik daha ziyade ırk temelli bir milliyetçilikten söz ediyoruz. Türk tarih tezi ciddi anlamda fiziki antropolojiye dayanan hatta diffiyonist yani yayılmacı antropolojik fikirler etrafında şekillenen bir kuramdı. Buna göre Türklerin tarihi neolitik çağa 9 bin yıl öncesine gidiyordu, ilk lisanı kullanan da onlardı.

Kılıçkaya: – Atatürk bir millet tasavvur edip buna uygun bir tarih yazmayı mı seçti, yoksa eldekiyle ancak bu mu çıkar dedi? Aynı dönemde batıda da antropolojik milliyetçilik zirvede…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Ben şuna katılmıyorum bazı akademisyenler bizdeki fiziki milliyetçilik kaçınılmazdı, fiziki antropolojik bir milliyetçilik ve kimlik yaratma zorunluluğu vardı diyorlar. Hayır, böyle bir zorunluluk yoktu, bu bize dönemin dayattığı bir zorunluuk değildi..

Kılıçkaya: – Bu dönemde Kürt yok, Çerkez yok…Türk de henüz üzerinde çalışılan yeni icad edilecek bir kimlik mi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabii yeni bir kimlik yaratılacak, Türkler’e ”siz ne olduğunuzun farkında değilsiniz, siz kendinizi Müslüman gibi bir kimlik tanımı yapıyorsunuz, yanlış yoldasınız” deniyor.. Hatta Türk tarihinin anahatları kitabı yani Afet inan ve diğer tarihçilerin çalışmalarının yayımlandığı bu çalışma daha sonra 4 ciltilik lise tarih kitabına temel teşkil edecek.

Türkler’in ne kadar üstün bır ırktan geldiğinin farkında olmadıkları ve Yahudilere ait bir takım safsatalara kaptırmış durumda oldukları vurgulanıyor ve sizin gerçek bir kimliğiniz var, farkında değilsiniz ve şimdi bunu yapma zamanı ve biz bunu yapacağız deniyor. Sizin parlak bir geçmişiniz var neolitik çağa giden, İslam ve Osmanlı geçmişiniz değil parlak olan bu onun en kötü dönemi.. Neolitik çağda 9 bin yıl önce Ortaasya’da ilk medeniyet üretenler Türk deniyor.

Kılıçkaya: – Bunu yaparken nasıl bir yöntem izlendi, Atatürk şöyle şöyle birşey mi yazın dedi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır, şöyle birşey yazın demedi. 31-41 arası bu 4 ciltlik tarih kitabı tamamen böyle bir tarih anlatır. Ayrıca materyalist bir tarih yaklaşımı sözkonusudur. Wels’in çok etkisi var bu yorumda. Dünya Tarihi kitabı var, aslında tarihçi değil Wels, tabii bilimlerle uğraşıyor ama kozmozun ortaya çıkışı ilk canlılar ve Darwinist bir yorum söz konusu.

Kılıçkaya: – Atatürk okuduklarından mı etkileniyor yoksa tasavvur ettiğine uygun fikri temeller mi arıyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – İkincisi daha doğru. Atatürk’ün bu konuya ilgisini arttıran şey Türkler’in bir takım kitaplarda sarı ırka mensup olduğu bunun da ırk hiyerarşisine göre alt tabaka ırk manasına geldiği yönündeki görüşler. Atatürk Afet İnan’a ”Bunu araştır ve doğru olmadığını ispatla” der. Afet İnan ilk çalışmalarını yapar sonra meşhur antropolog Eugene Pitard’ın yanında çalışır, tez yazar. Atatürk’ün ölümünden hemen sonra devlet bütçesiyle 64 bin kişi üzerinde kafatası ve kemik ölçümü yapar. Antropometrik harita çıkartılır. Pitard önsözde tezi yönetenin kendisi olduğunu ama fikir babasının Atatürk olduğunu belirtir.

Kılıçkaya: – Aynı dönemde Ne Mutlu Türk’üm tezi de geçerli mi? Nasıl yorumlanıyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Osmanlı’nın son döneminde de Namık Kemal’in yazılarında da bu anlayış Osmanlılık üzerinden var. Ne mutlu Türk’üme benzer bir söylem.. Antropolojik milliyetçilik döneminde de geçerli. Ancak kapsayıcı milliyetçilik insanlar kabul edince iyi bir şeydir ama kabul etmeyince ne diyeceksin?

Kılıçkaya: – Atatürk öyle hissetmeyip kabul etmeyenlere karşı nasıl bir politika izliyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tek parti dönemi baskıcı politikalar izledi, ancak sonrasında çoğulcu siyaset başladıktan sonra da toplum o kadar içselleştirdi ki devam etti. Son dönemde Türkiye’de apolojetik bir tarihçilik türedi, 30’larda, 40’lardaki uygulamanın orada kaldığı yazılıyor, hayır öyle olmadı, bugün de hala çok ciddi bir tortusu var.

Kılıçkaya: – Bugün Türkiye’de cumhuriyetin 30’lu yıllarını çok sert eleştirenlerin bile özellikle yönetici sınıf için soruyorum, farkında olarak ya da olmayarak aynı nizamda düşündüklerini söyleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu anlamda tek parti iktidarının ideolojisini red ettiğini sananlar bile onun parametrelerinin dışına çıkamıyorlar, alternatif geliştirdiklerini düşündüklerinde dahi…

 

**********

 

KAYNAK: Habertürk Gazetesi, “Atatürk’ü hâlâ bilmiyoruz”, 17 Ağustos 2012.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*