Telekulakçı FETÖ’nün ilham kaynağı M. Kemal Atatürk mü?

Telekulakçı FETÖ’nün ilham kaynağı M. Kemal Atatürk mü?

*

ataturk-feto-m-kemal-feto-ataturk-fethullah-gulen-m-kemal-telekulak-ataturk-sivil-polis-ataturk-diktator-m-kemal-kazim-karabekir-polis-takibi

[2] no’lu dipnot ile alakalı… Istanbul Milletvekili Ismail Canbulat’ın dönemin Içişleri Bakanı­ hakkı­nda verdiği istihzah takriri… (Meclis tutanağı­)

***

15 Temmuz’da tı­pkı­ M. Kemal’in geçmişte defalarca yaptı­ğı­ gibi darbe teşebbüsünde bulunan[1] FETÖ’nün, insanları­ fişleme, gizlice takip etme ve telefonları­nı­ dinlemede de M. Kemal’den ilham aldı­ğı­na dair elimizde ciddi deliller var.

Bilindiği gibi o yı­llarda henüz telefon kullanı­mı­ pek yaygı­nlaşmadı­ğı­ için insanlar mektuplar vası­tası­yla haberleşiyordu. Dolayı­sı­yla bugün telefonları­n gizlice dinlenmesi yani Telekulak ne ise, o yı­llarda mektupları­n gizlice açı­lı­p okunması­ da odur. O halde, gizlice telefonları­ dinlediği gerekçesiyle FETÖ’yü tenkid eden kemalistler, 1920’lerde milletvekillerinin mektupları­nı­ gizlice açtı­rı­p okutturan M. Kemal ve avenesini de tenkid edebilecekler mi? Kemalistlerden bunu talep edebilmemiz için evvela delillerimizi zikretmemiz gerekir ve öyle de yapacağı­z.

Ilk delilimiz Istanbul milletvekili Ismail Canbulat’ı­n 12 Şubat 1924 tarihinde dönemin Içişleri Bakanı­ hakkında verdiği istihzah takriri yani gensoru önergesidir. Takririn metni şu şekildedir:

“Bir müddetten beri bâzı rüfeka mektupları­nın açılmakta olduğundan şüphe etmekte idiler. Hattâ dün açıldığı pek belli birkaç zarfı da bir refikimiz bana göstermiştir. Bunun tevlidettiği şüphe üzerine bugün kilitli olan çekmecemden aldığım (bir mektubun açıldıktan sonra acemice kapaltılmış olduğunu fark ettim ve o dakikada salonda bulunan rüfekaya ibraz ettim. Görenler kanaatimi teyidettiler. Mektupların mahremiyet; ve masuniyetine riayet etmek, hürriyetin eskimiş en tabiî ve basit kavaidi salbitesindendir. Keyfi­yetin hemen Dahiliye Vekilinden istizahını ve Meclisi Âlice inltihap buyurulacak bir heyet ma­rifetiyle Ankara, Istanbul postanelerinde tetkikatı muktaziyenin icrasiyle mesullerinin zahire ihracı hususunun tahtı karara alınmasını teklif ve rica ederim.”[2]

Her ne kadar Içişleri Bakanı­ Ferit Bey bu iddiayı­ reddetse de, birçok milletvekili Ismail Canbulat’a hak veriyordu.

Nitekim bir diğer Istanbul milletvekili Rauf Bey de kendisine gelen bir mektubun açı­lı­p okunduğundan şüphelendiğini, bunun üzerine zarfı­ Posta ve Telgraf Müdürü Umu­misi Fahri Beye gösterdiğini ve O’nun da “dikkat çekici” bulduğunu anlatmı­ş ve Ismail Beyin verdiği takriri desteklemişti.[3]

Karesi (Balı­kesir) mebusu Ahmed Süreyya Bey de mektupları­n açıldığından şüphelendiğini söylüyor ve 5-6 aydan beri bazı­ mektupları­n kendisine gelmediğini ve gönderdiği mektupları­n da sahiplerine ulaşmadığı­nı­ ekliyor.[4]

Tokat mebusu Mustafa Bey ise “takip edildiklerinden” şüphelendiğini söylüyor.[5]

Mebusları­n şüpheleri yersiz değil, zira meşhur kemalist yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu mektupları­nı­n açı­ldı­ğı­nı­, hatta sivil polis tarafı­ndan takip edildiklerini söyleyenlerin sayısı­nı­n bir hayli kabarı­k olduğunu hatı­raları­nda şu sözlerle ifade ediyor:

“Muhabere (haberleşme) hürriyetinin ihlal edildiği, kapılar arkasından konuşmaların dinlendiği ve bazı milletvekilleri ardından “hafiyye”ler dolaştırıldığı iddia edildi. Rauf Bey, ikide bir kürsüye çıkıp elinde birtakım örselenmiş zarflar göstererek kendisine gelen mektupların açılmış olduğunu söylüyordu. Onun arkasından, başka bir milletvekili, bilmem hangi arkadaşının evinde yaptığı hususi konuşmanın A’dan Z’ye kadar zaptı tutularak Dahiliye Vekilliğine jurnal edilmesinden sızlanıp yakınıyordu. Sivil polisler tarafından takip edildiklerini söyleyenlerin sayısı ise hayli kabarıktı.”[6]

Sivil polislerce takip edilenlerden biri de Gümüşhane mebusu Kadirbeyoğlu Zeki Bey idi. Zeki Bey, peşine takılan sivil memurların gidip geldiği, oturduğu ve konuştuğu kişileri günü gününe, hatta saati saatine tesbit ettiklerini belirttikten sonra şöyle yazıyor:

“Sokak kapısının tam karşısındaki hanın kapısi içinde daima iki sivil memur kapımızı kontrol altında bulundurmakta, ben sokağa çıktığım vakit, biri beni takip eder. Diğeri haneye girip çıkanları nezaret ederdi.”[7]

*

ataturk-feto-m-kemal-feto-ataturk-fethullah-gulen-m-kemal-telekulak-ataturk-sivil-polis-ataturk-diktator-m-kemal-kazim-karabekir-polis-takibi-kadirbeyoglu-zeki-bey-hatiralari

[7] no’lu dipnot ile alakalı… Kadirbeyoğlu Zeki Bey, kendisini takip eden sivil polislerle yaşadığı maceraları hatıralarında uzun uzadıya anlatır… Hakikaten okunmaya değer…

***

M. Kemal, Milli Mücadele’nin meşhur paşalarını da rahat bırakmamış. Hakikaten Kazım Karabekir ve Ali Fuat paşalar mektuplarının açıldığını, bazılarının çalındığını ve üstelik sivil polisler tarafından izlendiklerini söylemektedirler.[8]

Dürüstlüğü ve mertliğiyle temayüz etmiş olan Şark Fâtihi Kazım Karabekir Paşa’nın 22 Eylül 1924 tarihinde günlüğüne yazdığı şu cümleyi, “Atatürk hürriyet getirdi” diyenlerin suratına çarpıyorum:

“Izmir’den mektuplarımın çalındığını Milli Müdafaa Vekaleti’ne şikayet ettim.”[9]

M. Kemal güya “demokrasi” ve “hürriyet” getirdi değil mi? Milletvekillerinin dahi hürriyeti yoktu ki milletin olsun…

Şimdi kemalistlere can alıcı suali sormanın zamanı geldi: Gizlice telefonları­ dinlediği gerekçesiyle FETÖ’yü tenkid ettiğiniz gibi, 1920’lerde milletvekillerinin, hatta Milli Mücadele’nin meşhur paşalarının mektupları­nı­ gizlice açtı­rı­p okutturan-çaldıran ve peşlerine sivil polis takan M. Kemal ve avenesini de tenkid edebilecek misiniz?

Hiç zannetmiyorum…

Gördüğünüz gibi bu yazıyla, FETÖ’nün dini cemaatlerle bir alakası olmadığı, aksine, dini yasaklayan ve milletvekillerini ispiyonlayan-fişleyen “baskıcı” kemalistlerden ilham aldığı bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] FETÖ ve M. Kemal benzerlikleri için bakı­nı­z;

http://belgelerlegercektarih.com/2016/09/06/darbeci-m-kemal-ataturkun-darbe-tesebbusleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2016/09/03/15-temmuz-saldirisinin-2-dalgasi-algi-bombalari/

[2] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 734.

[3] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 739, 740.

[4] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 744.

[5] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 744.

[6] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politika’da 45 Yı­l, 2. Baskı­, Iletişim Yayınları, Istanbul 1984, sayfa 60, 61.

[7] Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hatıraları, (Hazırlayan: Ömer Faruk Lermioğlu), Sebil Yayınevi, Istanbul 2007, sayfa 263 ve devamı.

[8] Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, Emre Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 302 ve devamı.

Ayrıca bakınız; Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, cild 2, Vatan Matbaası, Istanbul 1960, sayfa 95-100.

[9] Kazım Karabekir, Günlükler (1906-1948), 1.-2. cild, (Hazırlayan: Yücel Demirel), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2009.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Demokrat Atatürk’ten Trabzon’a Yumruk!

Demokrat Atatürk’ten Trabzon’a Yumruk!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk ali sükrü bey atatürk trabzon yumruk kemal ali sükrü bey, kemal trabzon kaynayan yaraŞark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa

***

Daha önce tafsilatıyla yazdığımız gibi, Lozan Anlaşmasına karşı çıkan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923’te M. Kemal’in muhafızlığını yapan Topal Osman tarafından sinsice öldürülür. Ardından Topal Osman da M. Kemal’in emriyle Muhafız Alayı Komutanı Ismail Hakkı Tekçe tarafından vurularak sırlarıyla ortadan kaldırılır. Böylece konuşması engellenmiş olur.[1]

Ali Şükrü Bey’in Trabzon’da yapılan cenaze töreninde M. Kemal aleyhine olaylar yaşanır. Eski Trabzon Valisi Deli Hamit, 4 Nisan 1923 tarihli Istikbal gazetesinde yayınlanan bir yazısında M. Kemal’i ağır şekilde eleştirir. Bunun üzerine M. Kemal, Kazım Karabekir’e bir öneride bulunur. Gerisini Karabekir’den dinleyelim:

“18 Temmuz’da Trabzon’dan gelen haberler Gazi’nin canını çok sıktı. Ali Şükrü Bey cinayeti, gazete sütunlarında kendisine atıf olunuyordu. Trabzon hakkında Sivas Kongresi sırasında da çok sert hareket etmek istedikleri zamanda mani olmuş ve ikna herşeyin başıdır diyerek icap eden iyi tedbirlerle işleri yürütmüştüm. Şimdi vaziyet daha da nazikleşmişti.

M. Kemal Paşa bana şunu söyledi:
— Trabzon’da kaynayan bir kazan var. Sen bunu vaktiyle söndürmedin. Şimdi de yine kaynamaya başladı. Bu sefer kuvvetli bir yumruk hak ettiler. Bunu nasıl yapmayı muvafık bulursun?.. Müdafaa-i Hukuk merkezinin büyük suistimalleri de varmış.

[Karabekir’in cevabı] : — Gayr-i kanunî hiçbir icraata taraftar değilim.”[2]

Bir gazete eleştirisine dahi tahammül edemeyip diktatörvari yöntemlerle insanları (bizim insanımızı) susturmaya, sindirmeye, ezmeye çalışan M. Kemal Atatürk’ün “demokrat”lığını sorgulama zamanı hala gelmedi mi?

Geldi, diyenler şu yazılarımızı dikkatle okusunlar:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/14/hangi-diktator-halife-ve-padisah-olabilecekken-cumhuriyeti-kurar-diyenlere-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/04/25/m-kemal-ataturkun-calisma-usulu/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/21/m-kemal-ataturke-bayginlik-gecirten-konusma/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Ali Şükrü Bey olayı hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/22/topral-osman-ali-sukru-beyi-neden-oldurdu-ali-sukru-beyi-ataturk-mu-oldurttu/

[2] Kâzım Karabekir, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 82.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal Atatürk’ün çalışma usulü

M. Kemal Atatürk’ün çalışma usulü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk zekeriya sertel, atatürk ismet inönü, atatürk demokrasi, atatürkün sofrasi, atatürkün meclisi,

***

Evet, konu M. Kemal’in çalışma usulü… Malum, bazı devrim yobazları M. Kemal’in diktatör olmadığını, aksine, yapacağı işlerde konunun uzmanlarıyla birlikte çalıştığını, onların fikirlerine çok önem verdiğini, onlarla istişare ettiğini ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Güzel… Madem öyle, o halde “bizim de katkımız olsun” diyor ve dönemin Matbuat Umum Müdürü (Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü) Zekeriya Sertel’in bir anısını aktarıyoruz:

“Matbuat Umum Müdürlüğüne geldikten bir iki ay sonra, bir gün Ismet Paşa bana telefonla bir yere ayrılmamaklığımı, işler bittikten sonra Çankaya’ya, Atatürk’ün yanına gideceğimizi söyledi. Matbuat Umum Müdürlüğü bir taraftan Dışişleri Bakanlığına bağlıydı. Ismet Paşa benim âmirim sayılırdı. Çankaya’ya gitme haberi beni çok sevindirdi. “Çankaya’ya gideceğiz” demek, “Atatürk’e gideceğiz” demekti. Ismet Paşa bu görüşmenin nedenini söylememişti.

Beni neden Atatürk’e tanıtmak istiyordu? Kendi kendime nedenini araştırdım, bulamadım. Fakat hangi nedenle olursa olsun, hayalimde büyüttüğüm Mustafa Kemal’i ilk kez yakından görüp tanıyacaktım. Amerika’dayken basına onun hakkında hayli yazılar yazmış ve yaptıklarını övmüştüm. Şimdi memleketin kurtarıcısıyle karşılaşacaktım.

Akşam üzeri bütün memurlar işlerini bitirip evlerine gittiler. Ben yalnız kaldım. Ismet Paşa’dan telefon bekliyordum. Bir koltuğa oturdum ve hayale daldım. Mustafa Kemal davasının askerî aşamasını büyük başarıyle bitirmiş, vatanın bağımsızlığını sağlamıştı. Şimdi yeni bir savaşa, siyasal ve ekonomik bir savaşa başlamak üzereydi. Halifeliği ve padişahlığı ortadan kaldırarak, yerine modern ve lâik bir devlet kurmak, savaştan yorgun ve perişan çıkan memleket kalkındırmak, bin bir fedakârlıkla Kurtuluş Savaşını yapmış olan bu fakir milleti çağımız uygarlığına kavuşturmak gibi önemli işler onu bekliyordu. Bunu yalnız o yapabilirdi ve o yapacaktı. (…)

Ben bu hayal ile yuvarlanıp giderken telefon çaldı. Ismet Paşa beni Dışişleri Bakanlığına çağırıyordu. Genel Müdürlükle bakanlığın arası beş dakikalık bir yerdi. Bakanlıkta Ismet Paşa’yı beni bekler buldum. Kapıda savaştan kalmış hantal bir otomobil bekliyordu. Ben âmirim olarak Paşa’yı birkaç kez daha görmüştüm. En çok dikkatimi çeken şey, o vakitki abullabut giyinişiydi. Bir türlü sivil kıyafete kendisini alıştıramıyordu. Pantolonu ütüsüz, üstü başı itinasızdı. Kalpağı kulaklarına iniyordu… Fakat babacan bir hali vardı. Insanda derhal güven uyandırıyordu.

Ismet Paşa yolda uzun süre ağzını açmadı. Şehirden çıktıktan biraz sonra, bana dönerek,

— “Hâkimiyeti Milliye” gazetesini nasıl buluyorsunuz?
dedi.

Çankaya’ya niçin gittiğimizi o zaman anladım. “Hâkimiyeti Milliye” gazetesi, Millî Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk tarafından kurulmuş bir taşra gazetesiydi. Bütün savaş boyunca Atatürk’ün fikirlerini yansıtmıştı. Fakat günün koşullarına göre, çok ilkel ve çok zavallı bir biçimde çıkıyordu. Okurları hemen hemen mebuslardan ibaretti. Ankara’nın dışında okuru yok gibiydi. Asıl Türk basını Istanbul’da toplanmıştı. Ankara’da bile Istanbul gazeteleri “Hâkimiyeti Milliye”den çok satılıyordu. Mustafa Kemal’in başlamaya hazırlandığı yeni savaşı yürütebilmek için kuvvetli bir gazeteye ihtiyaç vardı. Demek, Çankaya’ya bunun için gidiyorduk.

Ismet Paşa’nın sorusuna şu karşılığı verdim:

— “Hâkimiyeti Milliye” adında bir gazete tanımıyorum, Paşam.

Amacım, “Hakimiyeti Milliye”nin iyi çıkmadığını anlatmaktı. Fakat, galiba bu cevap çok sert düştü ve Paşa’nın hoşuna gitmedi. Çünkü Ismet Paşa yolda bir daha ağzını açmadı.

Köşke yaklaştıkça heyecanım artıyordu. Yollar karanlıktı. Otomobilin içinde de ışık yoktu. Biz, karanlıkta, bilinmeyen sihirli bir ülkeye gidiyor gibiydik. Şehirden hayli uzaklaşmış, bağları geçmiştik. Hayli de yükselmiştik. Nihayet otomobil büyükçe bir kapının önünde durdu. Kapıda süngülü nöbetçiler bekliyordu. (…)

Inönü beni kendisine tanıttı. Sonra o da konuşmaya katılmak üzere onların masasına oturdu. Latife Hanımla birlikte biz de kapının sağındaki köşede bir masa etrafına yerleştik.

Atatürk gri yeni bir elbise giymişti, gayet vakur, ağırbaşlı bir görünüşü vardı. Konuşmaları dikkatle yönetiyordu. Bir “Yeni Anayasa” konusu görüşülüyordu. Özellikle devlet başkanının hak ve ödevleri üzerinde duruluyordu. Konuşulanları merakla uzaktan uzağa izlemeye çalışıyordum. En çok konuşan Seyit Beydi.

Amerika’dan yeni gelmiş olduğum için, bir iki kez Amerikan Cumhurbaşkanının hak ve ödevlerini anlatmak hevesine kapıldım. Fakat bir türlü cesaret edemedim. Zaten Latife Hanım beni lafa
tutuyor, konuşmaları iyi izlememe fırsat vermiyordu.

O vakitler ortalıkta hilâfetin kaldırılacağı, Cumhuriyetin ilân edileceği yolunda birtakım söylentiler dolaşıyordu. Fakat hiç kimse işin gerçeğini, Mustafa Kemal’in ne düşündüğünü açıkça bilmiyordu. Anayasa görüşmeleri gizli yapılıyordu. Dışarda söylenenler bir tahminden ibaretti. Fakat Istanbul basını yapılacak değişikliğin kokusunu almış, Ankara’ya hücuma başlamıştı. Özellikle Hüseyin Cahit, hilâfetin kaldırılarak diktatörlüğe gidileceğini iddia ediyordu. Eski Hamidiye zırhlısı kahramanı Rauf Bey de hilâfetçiler tarafına geçmişti. Böylece Millî Kurtuluş Savaşını yapanlar arasında da ikilik başlamıştı.

Hazırlanmakta olan Anayasa, Cumhuriyet esasına dayanacaktı. Bu konuşma bir saat kadar sürdü. Sonra beni yanlarına çağırdılar. Ismet Paşa “Yeni Matbuat Umum Müdürümüz” diye beni tanıtırken “Hâkimiyeti Milliye” adında bir gazete tanımadığımı da eklemekten geri kalmadı. Mustafa Kemal hiç duymamış gibi kayıtsız göründü. Bu konuyu görüşmek üzere ertesi akşam için belli başlı aydınların da katılacağı bir toplantı tertiplenmesini emretti, bize de izin verdi.

Anlaşılan Mustafa Kemal’i kızdırmıştım. Çünkü biz Latife Hanımla konuşurken o bizi yan gözle izliyordu. Benim elimde bir tesbih vardı. Mustafa Kemal’in gözü ikide bir bu tesbihe takılıyordu. Demek benim lâubalice sayılabilecek olan bu hareketim onu rahatsız etmişti. Ertesi akşam köşke geldiğimiz zaman, memleketin belli başlı bütün gazeteci, yazar ve ediplerini orada bulduk. Bütün bu aydınlar savaş boyunca Mustafa Kemal’in yanında çalışmış kimselerdi. Yalnız Halide Edip aralarında yoktu.

Bu aydınlar zamanla Mustafa Kemal’in huyunu, âdetlerini, çalışma yöntemlerini öğrenmişlerdi. Nasıl davranacaklarını biliyorlardı. Ben ise, bir şey bilmiyordum. Atatürk’ün meclisinde ilk kez hazır bulunuyordum.

Salonda toplandık. Mustafa Kemal toplantıya başkanlık ediyordu. Toplantıyı açmasıyle kapaması bir oldu. “Hâkimiyeti Milliye” gazetesinin iyileştirilmesi bahis konusuydu. Fakat yararlı bir biçimde konuşabilmek için küçük bir proje hazırlanmasını istedi ve bu projeyi hemen hazırlamak üzere üç kişilik bir komisyonun kurulmasını önerdi. Falih Rıfkı Atay, Hakkı Tarık Us ve ben bu komisyona seçildik. (Falih Rıfkı Atay daha savaşın başlangıcında Ankara’ya geçmiş, Mustafa Kemal’in yanında ve meclislerinde bulunmuş, onun güvenini ve sevgisini kazanmış bir yazardı. Uzun bir süre “Hâkimiyeti Milliye” gazetesinin ve sonra da Halk Partisi organı olan “Ulus” gazetesinin başyazarlığını yapmıştır. Şimdi Istanbul’da “Dünya” gazetesinin başyazarıdır. Türkiye’nin en zeki, en kabiliyetli edip ve yazarlarından biridir. Hakkı Tarık Us ise Türk basınının tanınmış ve sevilmiş bir simasıdır, birkaç yıl önce Ölmüştür.) Bunun üzerine toplantıya ara verildi.

Misafirler dışardaki aralıkta hazırlanan büfeye davet edildiler. Onlar büfede yeyip içerken biz de bir köşeye çekilip “Hâkimiyeti Milliye” gazetesine verilmesi gereken biçim üzerinde bir proje taslağı hazırladık. Ayak üstü yapılan bu iş, pek ciddi sayılamazdı. Projeyi basit bir kâğıt üzerine kurşunkalemle yazmıştık. Bu projede şunları öneriyorduk:

“Hâkimiyeti Milliye”yi bir taşra gazetesi olmaktan çıkarıp bir millî gazete haline getirmek gerekir. Gazete memleketin her tarafında satılmalı ve aranıp okunmalıdır. Bunun için de gazetenin başına bu işten anlar, değerli biri getirilmeli, ayrıca kuvvetli bir yazı kurulu kurulmalıdır. Gazete Istanbul gazeteleriyle rekabet edebilmeli, yazıları, haberleri ona göre hazırlanmalıdır. Aynı zamanda en modern araçlarla donanmış bir basımevi kurmalıdır. Bütün bunları gerçekleştirebilmek için binasından başlayarak her şeyi yeniden yapmalı ve ortaya canlı, hareketli bir gazete çıkarılmalıdır.

Bir saat sonra tekrar toplanıldı ve Falih Rıfkı, hazırladığımız projeyi Mustafa Kemal’e verdi.

Ansızın Mustafa Kemal’in yüzü değişti, kaşları çatıldı, kendisine sunulan kâğıdı parça parça yırtıp attı ve sonra Falih’e dönerek:

— Sizler galiba nerede bulunduğunuzu ve kime hitap ettiğinizi unuttunuz, dedi.

Herkes şaşırmıştı. Toplantı normal başlamıyordu. Mustafa Kemal sözüne devam etti:

— Zaten ben “Hâkimiyeti Milliye”nin ıslahı için yapılacak şeyi düşündüm ve buldum. Bu işi Recep Beyefendiye vereceğim.

Recep Bey (Peker) Atatürk’ün askerlik arkadaşı, eski bir komutandı. Mustafa Kemal kararını bildirir bildirmez derhal, güya oy alıyormuş gibi, birer birer sormaya başladı:

— Siz ne buyurursunuz Yakup Kadri Beyefendi?
— Pek münasip Paşam…
— Ne buyurulur, Ahmet Beyefendi?
— Çok doğru düşünmüşsünüz Paşam…
— Fikri âliniz Ruşen Eşref Beyefendi?
— Isabet buyurmuşsunuz Paşam…

Karşımda oturanlar, memleketin kalburüstü edipleri, fikir adamları ve aydınlarıydı. Mustafa Kemal’in üstün kişiliği karşısında hepsinin dili tutulmuştu. Düşünemez olmuşlardı. Ya da fikirlerine uysa da uymasa da böyle cevap vermeyi daha uygun buluyorlardı. Fakat düşünüyordum ki, bunlar gerçek aydın kimselerse, fikirlerini açıkça söylemekten çekinmemeleri gerekirdi. Aydının en ayırıcı niteliği, fikre, fakat herkesten önce kendi fikrine saygı göstermesiydi.

Herkes birbiri ardından “Evet Paşam, doğru Paşam” dedikçe ben şaşırıyor ve sinirleniyordum. Hatta bir dereceye kadar iğreniyordum. Kendi kendime, “Işte diktatör böyle yetişir” diyordum. Zaten bütün diktatörleri etrafındaki dalkavukları yetiştirmiş değil midir?

Kafam bu duygu ve düşüncelerle çalkanırken sıra bana geldi, kulaklarımda Mustafa Kemal’in sesi çınladı:

— Ne buyurulur Matbuat Genel Müdürü Beyefendi?

Birdenbire ayıldım:

— Olamaz Paşam, diye cevap verince gözler hayretle önce bana, sonra Mustafa Kemal’e çevrildi.

Bu, beklenmeyen bir cevaptı. Mustafa Kemal böyle bir cevaba alışmamıştı. Sert bakışlarını bana dikti ve:

— Neden? dedi.

— Recep Beyefendiyi tanımıyorum Paşam, dedim. Çok değerli bir asker olduğunu duyuyorum. O kadar. Fakat gazetecilik, ayrı bilgi isteyen bir uzmanlık işidir. Ben nasıl iyi bir komutan olamazsam, Recep Beyefendi de bu işi başaramaz sanırım.

Bu cevap ortalığı büsbütün karıştırdı. Mustafa Kemal’in nasıl bir tavır takınacağını herkes merak ediyor, ona bakıyordu. Mustafa Kemal bir şey söylemedi, sadece konuşmayı burada kesti ve oturuma son verdi. Dağıldık. Köşkten Tevfik Rüştü Aras ile birlikte çıktık.

Otomobilde bana hayretini söylemekten kendini alamadı:

— Ne yaptın Zekeriya?
— Ne yaptım, dedim.
— Canım, Mustafa Kemal’e böyle cevap verilebilir mi?
— Ya ne yapmalıydım?
— Efendim, sen daha yenisin. Burasını bilmiyorsun. Mustafa Kemal’i tanımıyorsun. O bizleri bu akşam fikirlerimizi almak için toplamış değildir. O, kararını önceden vermiştir. Bizi toplaması bir şekilden ibarettir.

Bu defa da ben şaştım. Madem ki başkalarının fikrine ihtiyacı yoktu, o halde bu toplantıya ne lüzum vardı? Fakat sonradan öğrendim ki, bu, Mustafa Kemal’in çalışma usulüdür. Herhangi bir konuda o işin uzmanlarını akşam sofrasında topluyor, onları dinliyor, ama kararı kendisi veriyordu.

Ertesi gün o oturumda bulunanların hemen hepsi Matbuat Müdürlüğüne uğrayarak benim hata ettiğimi hatırlattılar. Demek ki, Ankara’nın geleneklerine uyamamıştım. Fakat benim aklım bunu bir türlü almıyordu.”[1]

Işte böyle…

Tevfik Rüştü’nün, “O bizleri bu akşam fikirlerimizi almak için toplamış değildir. O, kararını önceden vermiştir. Bizi toplaması bir ‘şekilden’ ibarettir.” sözü aslında her şeyi özetliyor.

Zekeriya Bey’in kendisinden bahsettiği ve zekasını övdüğü Falih Rıfkı Atay’ın hatıratında da benzer bir ifade mevcut:

“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[2]

Gerçi bu sözler Cavid Bey’e aid, ancak Falih Rıfkı da “Ne kadar yazık ki, yeni rejimin otoritesi, Izmir ve Ankara sehpaları üstünde tutundu. (..) Nasıl ki, Meşrutiyette Ittihat ve Terakki otoritesi de taklib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu” demek suretiyle tıpkı Cavid Bey gibi M. Kemal rejimini Enver Paşa rejimine benzetmiştir.[3]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım (1905-1950), Istanbul 1968, sayfa 109 – 116.

[2] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 327-328. (Sansürsüz baskı).

[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 360. (Sansürsüz baskı).

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk’e baygınlık geçirten konuşma

M. Kemal Atatürk’e baygınlık geçirten konuşma

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

erzurum kongresi kadirbeyoglu zeki bey gümüshane milletvekili kemal atatürk

TBMM II. Dönem Gümüşhane Milletvekili Kadirbeyoğlu Zeki Bey

***

TBMM II. Dönem Gümüşhane Milletvekili Kadirbeyoğlu Zeki Bey, M. Kemal ve avenesini Meclis’te nasıl perişan ettiğini ve bu olaydan sonra başına neler geldiğini anılarında anlattı. Zeki Bey’in anlattıkları, o dönemki yönetimin beğenmediği bir görüşü dile getirenlerin -bu, dokunulmazlığı olan bir Milletvekili dahi olsa- başına gelenleri, kısaca dönemin diktatörlüğünü çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor.

Gümüşhane Milletvekili Kadirbeyoğlu Zeki Bey’i dinliyoruz:

“3 Mart 1924 Pazartesi, Şer’iyye Vekâleti’nin ilgası, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili’nin vekâletten ayrılması, Hilâfet’in ilgası ile Hânedân-ı Saltanat’ın hârice teb’îdi (yurtdışına sürülmesi).

Bunların hiçbirisi bir encümene havâle edilmeden, doğrudan doğruya Hey’et-i Umûmiye’ye sevk ile müzâkeresine başlandı.

Her iki vekâletin iki dakikada ilgâsından evvelce Hilâfet ve Saltanat’ı yani umûr-i idâre-i devletin Hilâfet’ten ayrılmış olması münâsebetiyle sırf mânevî bir şekilde kalmış olan Hâlife ve hânedanın millî hududlar hâricine teb’îdi müzâkeresine geçildi.

Mustafa Kemal Paşa da, meb’uslar arasında oturmakta idi.

Bu mesele hakkında söz alan iki meb’us çıktı. Biri ben, diğeri Kastamonu Meb’usu Erkân-ı Harp Miralayı Albay Hâlid Bey idi. (Istiklâl Harbi’nde cepheyi yarıp Başkumandanı’nı esir eden ve zaferi ordumuza temin eden Dadaylı kahramandır.)

Ben şahsen, altıyüz seneyi mütecâviz bir hânedanın perişan bir hâlde millî hududlar hâricine atılıp kovulması ve sürülmesini Türk Milleti’nin ulûvvü cenablığıyla kabil-i kıyas görmedim ve bulamadım. Bâhusus (özellikle) bu hânedan, Avrupa âile-i kraliyeleri gibi milletlerin kurdukları, başkalarının eyâdi-i gasbından kurtardıkları vatanlarını, kendi ırklarından olmadığı halde büyük gördükleri Kral âilelerinden kendilerine bir kral isteyerek başlarına geçirmiş değillerdi.

Osmanlı Hânedânı, bunlarla hiçbir vakit kabil-i kıyas olmayıp, doğrudan doğruya kendi aşîretinin reisi bulunan Birinci Pâdişah Osman Bey, Selçuklular’ın bir beyliğini kabûl ederek Domaniç’e yerleşmiş ve Selçuk Hükümeti’nin inkırâzı vukûunda o da diğer beyler gibi istiklâlini ilân etmiştir ve bunun neticesi olan muazzam Osmanlı Imparatorluğu’nun ana temellerini atmaya muvaffak olmuştur. (…)

Benim nokta-i nazarım (görüşüm), Makarr-ı Hükümet (Hükümet merkezi) yapılan Ankara’nın gözü önünde bir mahallede kendilerine Feriye Sarayları gibi yapılacak iki üç cesim (büyük) apartman içerisinde yerleştirerek Hükümet-i Cumhûriyeti’nin nezâreti altında ikametlerine müsaade olunması zükûr-ünas (erkek) evlâdlarının da bizim evlâdlarımız gibi resmî mekteblerde tahsil ettirerek, işe yaramayan aksâmını devlet memuriyetlerinde tahsil ve derecelerine göre istihdâm edilmesi ve binnetice yarım asır zarfında halka karışıp memlekete daha müfid (faydalı) bir unsur olmuş olurlardı. Osmanlı Hânedanı teessüs ederken zamanında kendilerinden daha büyük ve kudretli hükümdarlar yok muydu? Karahanoğulları, Isfendiyaroğulları ve Dulkadiroğulları hânedanı, bunları o zamanın Osmanlı Padişahları hatta yurtlarını zabtettikleri halde, kapı dışarı sürüp süründürmediler. Evlâdlarını, kendilerini taltîf ederek istihdâm ettiler. Biz de bu ciheti güzelce tatbik edebilirdik. Ben bu nokta-i nazarı müdâfaaya kalkışıyorken, Gazi’nin (M. Kemal’in) sağa sola, vukû bulan işâretleriyle mâiyet-i seniyyelerinden ilk evvel Istanbul Meb’usu Ali Rıza Bey karşıma çıktı. Birinci Harb-i Umûmi’de meşhur levâzım reisi Ismail Hakkı Paşa’nın sağ eli olan bu yadigâra,

“- Siz Saray hafiyesi ve Saray’a mensubsunuz” demesini müteâkib,

“- Bana Saray hafiyyesi ve Saray mensubu diyen bu adam bunu isbât etmesi îcâb eder. Aksi takdirde en büyük nâmussuzdur. Zaten vazifesinde hırsızlıkla iştihâr etmiştir” diye ağzının payını verdikten sonra (Bu Ali Rıza Meclis’te kestor [Mali işlere bakan yüksek görevli] olarak bulunduğu müddetçe yaptığı suistimalinden dolayı çıkarılmıştır) Mustafa Kemal etrafına bakınarak, arkasında gördüğü Kozan Meb’usu Jandarma Zâbiti Ali Sâib’e işaret etmesi üzerine, elleriyle ne yapayım gibi bir işâret vererek:

“- Zeki Bey, Zeki Bey, Hânedan bu müdafaanı görseler seni damad yaparlardı” diyerek yavan bir hezeyanla salondan çıktı.

Cevâben:

“- Damâd-ı Şehriyârî olmak, elbette bir şereftir. Burada kalmış olsalar sizlerden kimseye sıra kalmazdı. Değil Damâd-ı Şehriyârî olmak, fırkanızın edib-i muhteremi Celâl Nûri Bey, Saray’a soğancıbaşlığına çoktan tâlib çıkmıştı.”

Onun peşine Gazi, Topçu Ihsan’a işâret etti. Teşehhüd miktarı Bahriye Vekilliği yapıp, kendisiyle beraber Vekâleti de yıkıp meşhur Havuz-Yavuz meselesiyle mahkemeye sevkedilen şahs-ı maruf da payını alarak yerine oturması Gazi’yi büsbütün çileden çıkardı. Yine etrâfa işâret vermeye başladığı sırada, artık tahammül edemeyerek doğrudan doğruya kendisine hitâb ettim:

“- Paşa, paşa, ben ne Hânedandanım ne de mensubtum. Ben bir hakikati ve kendi görüşümü müdâfaa ediyorken, siz boyuna işâret vererek karşıma adam çıkarmak istiyorsunuz. Ben senin gibi de, Bendegân-ı Hazret-i Şehriyârî’den değilim. Tard olunduğun (görevine son verildiği) halde, Erzurum Kongresi’nde Yâverân-ı Hazret-i Şehriyârî Kordonu’nu kemâl-i fahr-i mübâhatla sînene takarak geldin. Ve bugün de hâlâ altın imtiyaz madalyasını göğsünde taşıyorsun. Mektebden çıkıyorken sadâkat yeminini ben değil sen yaptın. Kızaracak yüz benim de yüzüm değildir” diyerek kürsüyü terkettim. Zira müzâkere çığırından çıkarılmıştı. (Beyînat aynen bu şekilde cereyân etmişti. Matteessüf zabıt değiştirilerek birçok kelimeler çıkarılmıştır.)

Mustafa Kemal hiç me’mul etmediği (ummadığı) bir hücuma mâruz kalınca baygınlık geçirdi. Yâverân, hemen odasına naklederek, beş dakika sonra da otomobili ile Çankaya’daki köşklerine naklettiler. Sonradan aldığım bir habere göre “öldürün” demiş.[1] (…)

Bir akşamüzeri Meclis’te gardroptan pardesümü giyerken, cebimde fazlaca bir kabarıklık gördüm. Elimi cebime attım, sert bir mukavva parçası, hariçten yokladım, başka bir şey yok. Çıkardım, üzerinde kurşun kalem ile acele yazılmış bir yazıyı gördüm.

“- Biz seni çok severiz. Otomobille çiğneyeceklerdir. Meclis karşısında bekleyen otomobile dikkat, kağıdı yak!..”

Kağıdı ezerek hânede yakmak üzere cebime koydum. Çıktım. Ankara Palas Oteli, az ilerisinde boş bir makina bekliyordu. Ben kenardan yavaş yavaş yürümeye başladığım sırada o da harekete geçti. Taş Han önünde Rüşdü Paşa ile Fâik Bey’i gördüm. Meseleyi anlattım. Beraberce yürümeye başladık. Camii geçtikten sonra, tam dört yol ağzında ben tedârikli bulunarak karşıya geçmek istediğim anda otomobil var kuvvetiyle üzerime yollandı. Kurtulamayacağımı anlayınca birden bire fırladım. O hızla geçti, ilerde durdu.”[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hatıraları, (Hazırlayan: Ömer Faruk Lermioğlu), Sebil Yayınevi, Istanbul 2007, sayfa 197 ve devamı

[2] Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hatıraları, (Hazırlayan: Ömer Faruk Lermioğlu), Sebil Yayınevi, Istanbul 2007, sayfa 208, 209.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*