Atatürk ile ilgili bilinmeyenler

Atatürk ile ilgili bilinmeyenler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

 

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: “Atatürk’ü hâlâ bilmiyoruz”, Habertürk Gazetesi

***

Belkıs Kılıçkaya’nın HABERTÜRK TV’de ekranlara gelen ‘Doğru Açı’ programının konuğu Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu oldu.  “Atatürk: Entelektüel bir biyografi” adlı kuşatıcı bir çalışmaya imza atan Hanioğlu, Kılıçkaya’nın sorularını yanıtladı.

Kılıçkaya’nın sorularına Hanioğlu’nun verdiği yanıtlar şöyle:

Kılıçkaya: – Atatürk’ü biliyor muyuz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır aslında hakkında son derece fazla eser olduğu halde bilmiyoruz. Yayınevi benden böyle bir kitap yazmamı istediğinde zaten dehşetengiz bir literatür olduğunu söyledim, ama onlar yeni bir kitaba ihtiyaç olduğunda israr ettiler. Şerafettin Turan, Kinros, Mango gibi çok ciddi yazılmış Atatürk biyogrofileri var, ama onlar da Atatürk’ün düşünce entellektüel birikimi üzerinde çok az duruyorlardı. Ve ben öyle yazmaya başladım Atatürk’ün entellektüel biyogrofisine. Ama tabii kelimenin gerçek anlamında bir entellektüel değil tabii Atatürk, neticede asker ve siyasetçi. Batıda Literatüs dedikleri belli konuları takip eden, bunları kendi toplumuna uygulamak isteyen biri. Ama netice itibariyle bir Durkheim değil, teori geliştirmiş bir sosyalbilimci, felsefeci değil.

Kılıçkaya: – Atatürk’ün bugün hala sır veya tabu olduğunu söyleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Etrafında kişisel bir lider kültü var. Sonra kurucu lider kültü de var. 80 sonrası bu duruma daha da hız ve ivme kazandırıldı ve işte artık Atatürk’ün kendi fikirlerini kendi bağlamında analiz edemiyoruz. Atatürk’e yanılmazlık atfediliyor, fikirlerini sadece kendisi üretmiş ve bu arada yarı bir tanrı diyebiliriz, böyle bir pozisyona getirilmiş. Ciddi bir düşünce analizi bu nedenle yapılamıyor. Mesela Abdullah Cevdet üzerine biyografi çalışması yaptım. Bir tabuyla rastlaşmadım, rahat rahat fikir analizi yaptım, erken cumhuriyet ideolojisinde çok etkili bir isim Abdullah Cevdet.. Ama Atatürk Türk toplumunda çok hassas ve çok kolay yanlış anlamalara yol açıyor, tabulaştırdığımız için tartışıp, analiz edemiyoruz.

Kılıçkaya: – Fikri planda muhtelif Atatürkler var. Ve bugüne kadar Türkiye’de siyasi sınıf ve elitlerde fikir ve eylemlerine meşruiyet ararken Atatürk’ten bir malzeme çıkarabildiler. Aslında fikri planda hangi Atatürk’ten söz edebiliriz, hangisi gerçek?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu soru biliyorsunuz çok sorulur, Atilla İlhan da sorardı, Taha Akyol çok güzel bir kitap yazdı.. Atatürk değişik dönemlerde liderlik yapmış biri. 1915’ten ölümüne kadar liderdi, bu uzunca bir zaman ama yeknesak bir süre değil. İstiklal harbi dediğimiz bir harbin yöneticisi, ulus-devletin kurucusu, sonra da bir toplumsal dönüşüm ve mühendislik uygulayıcısı bir lider. Dolayısıyla 3 farklı eylemde görüyoruz, hatta liderlik öncesine de giderseniz Osmanlı subayı olarak değişik mevkilerde görürsünüz. Burada 2 şeye dikkat etmek lazım: Birincisi Atatürk’ün içinde yaşadığı ortam değişmiştir, imparatorluk subayıyken, ulus-devlet kurucusu olmuştur.

Kılıçkaya: – Bu arada yaşadığı mekan, mahal çevre de tamamen de değişiyor…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Elbette, 1912’de Selanik’in kaybedilmesiyle Atatürk hiçbir zaman evine dönemeyecek bir insan. 1910’larda çok anlamlı olan bir fikrin yani Türklüğün Osmanlıcılıkla bağdaşlaştırılması çabasına ulus-devletin kurulmasıyla artık gerek kalmıyor. İkinci dikkat edilmesi gereken mevzuu da, bu dönemde bir siyasetçi olarak pek de benimsemediği fikirleri dile getiriyor.

Kılıçkaya: – Şimdi onları dönem dönem ele alırsak, Kurtuluş Savaşı söylemi mesela Sultan Galiyev gibi diyorsunuz…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet bir yandan Müslüman Bolşevikler gibi konuşuyor, bir yandan da Islami bir söylemi dile getiriyor. Bu tarihten evvel çok az metin var Atatürk’ün kaleme aldığı. Ve sadece bu yazdıklarına bakarak da bu söylediklerine inanmadığı ve siyaseten böyle konuştuğunu anlıyoruz. Atatürk Bolşevizmden hoşlanmazdı, bunu kurtuluş savaşı öncesinde yazdıklarından da sonrasında da izliyor ve görüyoruz, yazdıkları üzerinden. Yine daha evvel dinlerin oluşumuyla ilgili bir takım fikirleri var ve bunlar son derece seküler bir dünya görüşünü dile getiriyor sahiden de…

Kılıçkaya: – Atatürk genel olarak bilindiği gibi en çok ve sadece Fransızlar’dan mı etkilendi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır, mesela Alman popüler bilimcilerinden çok etkileniyor. Atatürk 1925’ten önce batıdaki fikir akımlarını ve tartışmaları türk dergi ve tercüme yayınlar üzerinden izliyor. Zira bir ordu komutanı, Trablusgarp’ta savaşıyor, Balkan savaşı sonra Birinci Dünya Savaşı var. Batıdaki entellektüel tartışmaları yakınen izlemesini beklemek pek anlamlı olmaz. Aynı dönemde ayrıca Osmanlı’da da batıdaki fikirler eş zamanlı olarak tartışılıyor.

Kılıçkaya: – Atatürk’ün Kurtuluş savaşı’ndaki Müslüman-Bolşevik kimliğini bir kenara bırakırsak samimiyetle inanıp dile getirdiği fikri hayatında kimlerden etkilendi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bir konu üzerinde derinlemesine okumaktan çok dediğim gibi tercüme dergilere yansıyan yayınları izliyor. 1925’e kadar daha popüler bir bilimi izliyor. Ve Türkiye’ye yansıyan şeklinden de ciddi biçimde etkileniyor, mesela Ludwig Büchner’in “Madde ve Kuvvet” kitabından yahut Draper’in “Din ve bilim” çatışması ki Abdullah Cevdet çevirisiyle bu kitap aynı zamanda çok ciddi bir İslam eleştirisidir. Gökalp üzerinden Durkheim’den etkilenmiştir, sosyal darwinizmden çok ciddi etkilenmiştir. Yani Darwin’in kuramının toplum hayatında geçerli olacağı görüşünden, zayıfın daima güçlüye karşı mağlup olacağı fikri. Ve tabii çevreye daha fazla uyum sağlayanın daha kalıcı olacağı inancı. Savaş için de, toplumsal hayat için de geçerli olan bu diye inanyorlar. Bu fikir batıda da savaşın meşrulaştırılmasında etkili oldu. Atatürk bu saydığımız kitapların Türkçe tercümelerini okuyor. Ancak 1930’dan sonra çok ciddi bir okumaya girişiyor. Özellikle antropolojik çalışmalar üzerine çok okuyor. Sonunda şunu söyleyebiliriz, Fransa’da ”Asır sonu dünyası” denen ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan dönemin ve bu dönemin bu dünyanın ürünü olan pekçok fikri benimsemiş biri Atatürk.

Kılıçkaya: – Yine o dünyanın ürünlerinden etkilenmiş fikir adamları var Osmanlı’da da. Atatürk onlardan da etkileniyor mu?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabii Garpçılar var, Türkçüler var ve bunlardan fazlasıyla etkilendi… Ancak yazdıklarına bakacak olursak, aslında Atatürk ilk defa Mısır’da Kahire’de çıkan Türk dergilerinde dile getirilen seküler ve İslamiyetin Türkleri gerilettiğini öne süren bir milliyetçilik tezine inanıyor. İkinci meşrutiyet döneminde bu milliyetçilik egemen değil ama Atatürk üzerinde ciddi bir etki bıraktığını görüyoruz. Nitekim Atatürk’ü iktidarda da görüyoruz, Atatürk seküler ve İslamiyeti bir parantez içine alan bir milliyetçilik geliştirmeye çalıştı Türkiye’de…

Kılıçkaya: – Garpçıların önemli isimleri Atatürk’e gelip ‘biz yazdık siz gerçekleştirdiniz’ diyor. Bunlar o devirde hakikaten kolay kabul edilebilecek fikirler değil. Hatta yazanlar da gerçekleşmesinden şaşırmış görünüyor galiba…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Biraz marjinal fikirler bunlar. Şunu unutmamak lazım, çok büyük bir değişim ve dönüşüm dönemi ve siyasetçiler buna ”Kabuk değiştirme dönemi” diyorlar, 1918’den sonrasına bakacak olursak çok büyük bir değişim ve dönüşüm sözkonusu. Çok uluslu bir imparatorluktan bir sürü ulus-devlet çıkıyor, bunlardan biri de Türkiye cumhuriyeti. Ve bir imparatorluk için kabul şansı olmayan fikirler resmi ideolojinin ayrılmaz bir parçası haline getiriliyor. Bunu pekçok kez de yazdım, eğer Birinci Dünya Savaşı gibi bir savaş olmasaydı Garpçılar’ın fıkirlerinin gerçekleştirilmesi ve resmi ideolojinin bir parçası haline gelmesi son derece zor olurdu.

Kılıçkaya: – Garpçılardan söz etmişken, onlar tarafından kaleme alınan kılık kıyafet devrimi, harf inkılabı var, başka neler var?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tekke ve zaviyelerin kapatılması, medereseler yerine Fransa’daki College de France gibi üniversitelerin açılması, fesin yerine şapka, latin alfabesine geçiş, kadının toplumsal hayattaki yerini daha önemli hale getiren yasal düzenlemeler.

Kılıçkaya: – Yani Kılıçzade Hakkı’nın ”Pek uyanık bir uyku” adlı makale gerçeğe dönüşüyor.

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet, bütün bu fikirler daha evvel Osmanlı entellektüel çevrelerinde tartışılan fikirlerdi. Dolayısıyla Atatürk’u bu fikirleri kendisi üreten biri gibi görmemek lazım.

Kılıçkaya: – Bunun elbette bir önemi yok ama sanki daha evvel vardı denildiğinde onu adeta bir tenzili rütbeye uğratıyormuş gibi yorumlanıyor Türkiye’de..

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabiki önemi yok. Evet ama bunu dersek Atatürk’ün Türk toplumunun dönüşmesinde oynadığı rolü küçültmüşüz gibi algılanıyor. Ama şöyle de bir uç noktaya gitmemek lazım, ”sonunda Atatürk de başkalarının fikirlerini gündeme getirdi, kendisinin bir katkısı olmadı”! Hayır, bu doğru değil, bunlara kendi yorumlarını getirmiştir ve çok büyük bir inançla gerçekleştirmiştir. Mesela Latin alfabesine bir anda geçmiştir. Ya da bir takım hukuki reformları medeni kanunun yani ittihatçıların hukuki aile gibi değil de direkt batıdan alınması hadisesi çok çabuk olmuştur.

Kılıçkaya: – Bilinip bilinmediğine dair bir emare midir, mesela Atatürk’ün kuvvetler ayrılığına kesinlikle karşı olduğunu daha yeni yeni konuşuyoruz.

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet Taha Akyol kitabında bunu çok güzel yazdı, ki bu çok açık bir durum, Atatürk kuvvetler ayrılığına değil birliğine inanıyordu. Nitekim Birinci Meclis Fransa’da ihtilal sonrası meclisi andıran konvansiyonel bir meclis, yürütme yasama ve hatta onun ötesinde Istiklal mahkemeleri araclığıyla yargıyı da tek elde toplayan bir meclis.

Kılıçkaya: – Bütün bu anlattığınız değişimleri Atatürk’ün gerçekleştirmesinde sosyal darwnizme inancının rol oyandığını ve kolaylıkla gerçekleştirebildiğini söyeleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabiki, darwinizmin ve özellikle de sosyal darwinizmin Atatürk’ün üzerinde çok ciddi etkileri var. Kendisinin ilginç fikirleri var mesela atalarımızın balık olduğuna, insanların onlardan türediği yolunda. Yani Atatürk’de genel anlamda bir Darwinizm, özel anlamda da sosyal darwninizmin çok etkili olduğunu görüyoruz. Bunun darwinist düşüncenin toplumsal hayata uygulanmasının gerekliliği fikrini görüyoruz. Ki yani bu Atatürk’ün bir takım politikaları uygulamasında ve uygulama biçiminde bunlara ve duyduğu inançta çok önemli bir rol oynamıştır. Darwnizm şöyle bir inanç getiriyor, sonunda evrimi ve bunun nasıl bir yol izleyeceğini anlayabilmek mümkündür, sosyal darwnizme inananlara bilimsel bir güvence ve bilimsel meşruiyet sağlıyor. Bu güçlünün zayıfı mağlup etmesi ve güçlü olunması gerektiği…

Kılıçkaya: – Atatürk üzerinde ”Bilimcilik” ne kadar etkili oldu?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu çok derin ve önemli bir etki. Biz bugün Atatürk’ün birçok vecizesine baktığımızda eski deyimle kelamı kibarına baktığımızda onları kendi bağlamında değerlendirmiyoruz. Bugün o sözler ne manaya geliyorsa, bugün ne anlaşılıyorsa o sonucu çıkarıyoruz. Mesela Atatürk’ün en meşhur vecizelerinden biri ”Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü. Bu sözün öncesi de var ama devamında başka bir yol göstericiye inanmanın çok kötü olacağı belirtiliyor. Burada ifade edilen bilimin önemi değil, sonunda bilimin dinin yerini alacağı bir geleceğin toplumunun doğacağına dair bir fikir var. Ki bu ”Asır Sonrası Dünya” dediğimiz o dönemde Bilimciler’in temel düşüncelerinden biridir bu. Yani geleceğin dünyasının toplumunda din olmayacak yahut çok az insan için geçerli -ki bunlar da tamamen entellektüel olmaktan uzak cahillerle kendini gösteren bir taassup inancı olarak var olacak. Bu o dönemde dünyayı kasıp kavuran bir fikir.

Kılıçkaya: – Atatürk’ün Bilimcilik inancının halktaki tezahürü nedir, ona nasıl yansıyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu enteresan birşey Atatürk ve o dönem entellektüelleri Gustave Le Bon’un etkisiyle çok ciddi manada ”Elitizm’e, seçkinciliğe yönelir. Atatürk Gustave Le Bon’un pekçok kitabını okumuştur, Gustave Le Bon da Atatürk’ten ”Dahi general” diye övgüyle söz etmiştir. O dönemin Garpçılar’ı ”Din avamın bilimidir, Bilim ise seçkinlerin dinidir” derlerdi. Dolayısıyla dinin kitleleri modernleştirmede etkileyici bir silah olacağı düşünülüyor ve adeta protestanlık reformu gibi bir dinde de bir reform yapılması yönünde bir tezleri vardı.

Kılıçkaya: – Ve sonuçta elitler için Atatürkçülük bir din, kült haline mi dönüştü?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Evet bilim ve Atatürk seçkinlerin dini haline geldi. Buna karşılık kitleler için Islam ehemmiyetini korudu. Erken cumhuriyetin bu alandaki projesi sonunda başarısız oldu, kitleler kendilerine verilmeye çalışılan modernleştirilen o protestanlık benzeri reforma tabi tutulan dini kabul etmediler.

Atatürk Ulusdevlet ve Kimlik Meselesi

Kılıçkaya: – Biz kimiz, kim olmamız tasavvur edildi, kim olduk?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Çok geniş bir konu tabii bu. Cumhuriyetin bir kimlik projesi vardı, daha doğrusu Cumhuriyet bir kimlik yaratma projesiydi. İmparatorluk mirası olan kimliklerin ulus-devlet kurma projesi dahilinde Türkiye bölgedeki tek ülke de değildi. Daha önce Osmanlıcılıkla bağdaşlaştırılmaya çalışılan bir ideoloji de yeni dönemde başlı başına resmi ideoloji haline getirildi ve sonra da bunun üzerinden bir kimlik projesi oluşturuldu. Osmanlının son dönemlerinde geliştirilen Türkçülük ilk başta kültürel bir hareketti daha sonra siyasi milliyetçiliğe dönüştü. Bütün bu gelişime rağmen ama bu anlayış ittihat Terakki üzerinde Balkan Harbi sonrasında 1912-1913 sonrasındaki etkisine rağmen ”Osmanlılık” sınırları içinde tutulmaya çalışıldı. Bu Türkçülüğü Osmanlılıkla bağdaştırma zorunluğu vardı. Bu Türkçülük erken cumhuriyet Türkçülüğü gibi milliyetçilikten başka bir sınır tanımayan, istediğini söyleyebilen bir ideolojiye çeviremezdiniz. Çok uluslu bir imparatorlukta bunları yönetmek istiyorsanız, sınırsız erken cumhuriyetin yöneldiği gibi bir milliyetçiliğin imparatorluğu çökerteceği varsayılıyordu ki, bu doğruydu. Bu ideoloji Cumhuriyetle beraber zincirlerinden kurtuldu. Artık Osmanlı ideolojisiyle Türkçülüğün bağdaştırılması gibi bir takım sınırlar gerekmiyordu, hatta Osmanlı geçmişi reddedildi bir anlamda. ”Türkler’in parlak geçmişi” tabiri caizse Osmanlı dönemini by-pass etti. Türkler’in geçmişi 9 bin yıl evveline neolitik çağa dayandırıldı, ilk uygarlığın Türkler’e ait olduğu hatta ilk lisanı da onların konuştuğu.. Böylece Osmanlı geçmişi de parenteze alındı, bu parlak geçmişin en kötü dönemi haline getirilip böyle kavramsallaştırıldı. Bu milliyetçiliğin Osmanlı döneminden farklı olarak seküler vurguları çok güçlüydü.

Kılıçkaya: – Bu milliyetçilikteki seküler vurgularda Osmanlı impartorluğunun çok uluslu olması mı yoksa İslamla ilişkisi mi etkili? Bu tercihte ne rol oynuyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır, çokuluslu bir imparatorlukta da seküler milli hareket olabilir. Sorun Osmanlı’nın son dönemde bir Türk-Islam sentezi milliyetçiliğe yönelmesidir, Ziya Gökalp’te mesela bunu görürüz.

Kılıçkaya: – Kurtuluş Savaşı’ndaki milliyetçilik anlayışını bir yana bırakırsak, ki orada söylemiyle çokuluslu bir toplumu harekete geçiren başarılı bir kumandan siyaset adamı Atatürk- bu milliyetçiliğin evrimi nasıl oldu, safha safha…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Eric Jan Zürcher’in çok kullandığı bir deyim var bu dönem için, ”İslam Milliyetçiliği” diyor. Atatürk mecliste sadece Türk değil Kürtler’e Çerkezler’e de sesleniyor, İstiklal harbinde de bu söylem var. Islamın son hilafet merkezini kurtarmaya çalışıyoruz, Endülüs’te olanlar olmasın, Islamı temsil, hilafetin son merkezini koruma gibi. Atatürk açıkça Kürtler’e Çerkezler’e vurgu yapıyor müslüman mülliyetçilik yapıyor. Bazen de ortak bir camia olunduğunu ve bunun ortak bir savaş olduğunu ve bir taraftan da bunun Türkçü bir hareket olmadığını vurguluyor. Bu tabi siyasi bir pozisyon. Daha evvel yazdıklarıyla da daha sonrakilerle de uyuşmuyor. Mesela içinde kadınların da olduğu Paris önlerine dayanan Türk cengaverler ifadesi var bu yazılarında Atatürk’ün. Bu çok seküler bir Türk milliyetçiliği. Ancak bu retoriği Kurtuluş Savaşı’nda tamamen bir kenara koyuyor. Bu şayet yapılmasaydı zaten bir Türkçülük hareketine dönüşseydi, başarı şansı çok azalırdı. Ayrıca bu harekete Hint müslümanlarından çok büyük destek geliyor, yani Atatürk’ün bu söylemi kullanmasının bir nedeni var, durup dururken bu dili kullanıyor değil.

Kılıçkaya: – Kurtuluş Savaşı sonrasında varolan milliyetçilikde Ziya Gökalp etkisi ne kadardır?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Atatürk üzerinde bir Ziya Gökalp etkisi var. Cavit Orhan Tütengil bunun çalışmasını yaptı. Tabii tesiri var ama Ziya Gökalp’in fikirleri erken cumhuriyet üzerinde bile çok etkili revaçta fikirler değil. Bu anlamda savaş sırasında çıkan İslam mecmuasında savunduğu bir Türk Islam sentezi ortaya çıkartan Islamın çok önemli rol oyanadığı bir milliyetçilik. Cumhuriyetin geliştirdiği ise seküler laik bir milliyetçilik, bu ikisi uyuşmuyor. Zaten cumhuriyetle beraber yeni bir milliyetçilik ve yeni bir kimlik tanımı görünüyor. Bu milliyetçilik 2 temel zincirden de kurtuluyor. Osmanlılık zincirinden ve İslamdan.. Bu milliyetçilik kendisini seküler parametrelerle tanımlıyor, ve bu parametrelerle yeni bir ulus yaratılmak isteniyordu.

Kılıçkaya: – Sosyolojik milliyetçilik sonra seküler sonra antropolojik milliyetçiliğe geçiş nasıl seyretti?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Erken cumhuriyet 1930’lar öncesinde de sosyolojik milliyetçilikde seküler ve laik parametreler geçerliydi. Hiçbir zaman Ziya Gökalp’in düşündüğü biçimde bir sentezi üretmeyen bir milliyetçilikti bu. Ancak daha sonra bu da bir kenara atılıp antropolojik milliyetçiliğe geçildi..

Kılıçkaya: – Yani sosyolojik derken bugün de ara ara sözünü ettiğimiz Türkiyelilik gibi ama sonrasında da en vahim şekline mi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Antropolojik milliyetçilik daha ziyade ırk temelli bir milliyetçilikten söz ediyoruz. Türk tarih tezi ciddi anlamda fiziki antropolojiye dayanan hatta diffiyonist yani yayılmacı antropolojik fikirler etrafında şekillenen bir kuramdı. Buna göre Türklerin tarihi neolitik çağa 9 bin yıl öncesine gidiyordu, ilk lisanı kullanan da onlardı.

Kılıçkaya: – Atatürk bir millet tasavvur edip buna uygun bir tarih yazmayı mı seçti, yoksa eldekiyle ancak bu mu çıkar dedi? Aynı dönemde batıda da antropolojik milliyetçilik zirvede…

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Ben şuna katılmıyorum bazı akademisyenler bizdeki fiziki milliyetçilik kaçınılmazdı, fiziki antropolojik bir milliyetçilik ve kimlik yaratma zorunluluğu vardı diyorlar. Hayır, böyle bir zorunluluk yoktu, bu bize dönemin dayattığı bir zorunluuk değildi..

Kılıçkaya: – Bu dönemde Kürt yok, Çerkez yok…Türk de henüz üzerinde çalışılan yeni icad edilecek bir kimlik mi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tabii yeni bir kimlik yaratılacak, Türkler’e ”siz ne olduğunuzun farkında değilsiniz, siz kendinizi Müslüman gibi bir kimlik tanımı yapıyorsunuz, yanlış yoldasınız” deniyor.. Hatta Türk tarihinin anahatları kitabı yani Afet inan ve diğer tarihçilerin çalışmalarının yayımlandığı bu çalışma daha sonra 4 ciltilik lise tarih kitabına temel teşkil edecek.

Türkler’in ne kadar üstün bır ırktan geldiğinin farkında olmadıkları ve Yahudilere ait bir takım safsatalara kaptırmış durumda oldukları vurgulanıyor ve sizin gerçek bir kimliğiniz var, farkında değilsiniz ve şimdi bunu yapma zamanı ve biz bunu yapacağız deniyor. Sizin parlak bir geçmişiniz var neolitik çağa giden, İslam ve Osmanlı geçmişiniz değil parlak olan bu onun en kötü dönemi.. Neolitik çağda 9 bin yıl önce Ortaasya’da ilk medeniyet üretenler Türk deniyor.

Kılıçkaya: – Bunu yaparken nasıl bir yöntem izlendi, Atatürk şöyle şöyle birşey mi yazın dedi?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Hayır, şöyle birşey yazın demedi. 31-41 arası bu 4 ciltlik tarih kitabı tamamen böyle bir tarih anlatır. Ayrıca materyalist bir tarih yaklaşımı sözkonusudur. Wels’in çok etkisi var bu yorumda. Dünya Tarihi kitabı var, aslında tarihçi değil Wels, tabii bilimlerle uğraşıyor ama kozmozun ortaya çıkışı ilk canlılar ve Darwinist bir yorum söz konusu.

Kılıçkaya: – Atatürk okuduklarından mı etkileniyor yoksa tasavvur ettiğine uygun fikri temeller mi arıyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – İkincisi daha doğru. Atatürk’ün bu konuya ilgisini arttıran şey Türkler’in bir takım kitaplarda sarı ırka mensup olduğu bunun da ırk hiyerarşisine göre alt tabaka ırk manasına geldiği yönündeki görüşler. Atatürk Afet İnan’a ”Bunu araştır ve doğru olmadığını ispatla” der. Afet İnan ilk çalışmalarını yapar sonra meşhur antropolog Eugene Pitard’ın yanında çalışır, tez yazar. Atatürk’ün ölümünden hemen sonra devlet bütçesiyle 64 bin kişi üzerinde kafatası ve kemik ölçümü yapar. Antropometrik harita çıkartılır. Pitard önsözde tezi yönetenin kendisi olduğunu ama fikir babasının Atatürk olduğunu belirtir.

Kılıçkaya: – Aynı dönemde Ne Mutlu Türk’üm tezi de geçerli mi? Nasıl yorumlanıyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Osmanlı’nın son döneminde de Namık Kemal’in yazılarında da bu anlayış Osmanlılık üzerinden var. Ne mutlu Türk’üme benzer bir söylem.. Antropolojik milliyetçilik döneminde de geçerli. Ancak kapsayıcı milliyetçilik insanlar kabul edince iyi bir şeydir ama kabul etmeyince ne diyeceksin?

Kılıçkaya: – Atatürk öyle hissetmeyip kabul etmeyenlere karşı nasıl bir politika izliyor?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Tek parti dönemi baskıcı politikalar izledi, ancak sonrasında çoğulcu siyaset başladıktan sonra da toplum o kadar içselleştirdi ki devam etti. Son dönemde Türkiye’de apolojetik bir tarihçilik türedi, 30’larda, 40’lardaki uygulamanın orada kaldığı yazılıyor, hayır öyle olmadı, bugün de hala çok ciddi bir tortusu var.

Kılıçkaya: – Bugün Türkiye’de cumhuriyetin 30’lu yıllarını çok sert eleştirenlerin bile özellikle yönetici sınıf için soruyorum, farkında olarak ya da olmayarak aynı nizamda düşündüklerini söyleyebilir miyiz?

Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu: – Bu anlamda tek parti iktidarının ideolojisini red ettiğini sananlar bile onun parametrelerinin dışına çıkamıyorlar, alternatif geliştirdiklerini düşündüklerinde dahi…

 

**********

 

KAYNAK: Habertürk Gazetesi, “Atatürk’ü hâlâ bilmiyoruz”, 17 Ağustos 2012.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Atatürk ve din – Atatürk ve Islam – Atatürk ateist mi? Kemal Atatürk müslüman mı? Atatürk tabiata mı tapıyor?

Atatürk ve din – Atatürk ve Islam – Atatürk ateist mi? Kemal Atatürk müslüman mı? Atatürk tabiata mı tapıyor?

Konuya girmeden evvel meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlamak istiyorum. Bu yüzden uzunca bir giriş bölümü hazırladım, buyrun…

Müslümanım ama Atatürkçüyüm diyenler, M. Kemal Atatürk’ün 1925 yılından evvelki demeçlerini, onun müslümanlığına delil sayarlar… Halbuki o demeçler, halkın ve muhafazakarların desteğini almak için verilmişti. M. Kemal Atatürk’ün o dönem verdiği demeçlere itibar ettiğimiz takdirde, onun aynı zamanda padişahçı, saltanatçı, hilafetçi, şeriatçı olduğuna da hükmetmek lazım gelir. Zira o dönem padişahı, hilafeti övmüş ve o meşhur Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde yaptığı konuşmada Kur’an-ı Kerim’in Anayasa olduğunu beyan etmiştir. Lakin daha sonra tam aksi istikamette hareket ettiği herkesçe malumdur. M. Kemal Atatürk’ün o meşhur Balıkesir konuşmasını övenler, o halde gelin M. Kemal’in o konuşmada söylediklerini hayata geçirelim; Kur’an, “Anayasa olsun.” Var mısınız? Kabul ediyorsanız, bu durumda bizim gibi düşünenlere yardımcı olmanız gerekir. Eğer kabul etmiyorsanız, o halde M. Kemal’in o dönem yaptığı konuşmaları onun müslüman olduğuna delil göstermekten artık vazgeçin.

M. Kemal Atatürk’ün saltanat ve hilafeti övdüğüne ve dini kullandığına dair birkaç misal vermek istiyorum:

M. Kemal Atatürk TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde, şöyle and içmiştir:

“Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, Islâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”[1]

Üstelik, 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmalarında da Hilafet makamını ve Saltanatı koruyacağını söylemiştir (sadeleştirdik) :

Meclisimizde oluşan ve beliren milli kudretimiz, Hilâfet makamı ve saltanatı yabancı baskısından kurtaracak ve Osmanlı devletini dağılma ve tutsaklıktan kurtarma önlemleri alacaktır. Tam bağımsızlığa sahip, hilâfet makamına vicdani bağlılığı ile övünen, islâm dünyası içinde yaşama anlayışını kendinde gören bir milletin tutsak olamayacağı inancıyla, davranışlarımızı adım adım izleyen bütün medeni dünya ve insanlık sizlere yardımcı olacaktır. (Hararetli alkışlar)”[2]

Ayrıca aynı gün Meclis’te, Sultan Vahidüddin’e (rahmetullahi aleyh) “Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri M. Kemal” imzasıyla şöyle bir telgraf çektiğini beyan etmiştir (sadeleştirdik) :

“Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanzı rica ederim.”[3]

M. Kemal Atatürk’ün o dönem yaptığı konuşmalar baz alınacaksa, bu durumda onu hilafetçi, saltanatçı, padişahçı, şeriatçı da göstermek icab eder ama bu tabii ki mümkün değil. Zira daha sonra o makamları kaldıran ve hatta söven bizzat kendisidir. Bundan da anlaşılıyor ki, M. Kemal’in o dönem yaptığı açıklamalar gerçek düşüncelerini yansıtmamaktadır. Hedefi milleti aldatmaktı…

Nitekim milleti aldatmak için bu tür açıklamalarda bulunduğunu kendisi Nutuk’ta itiraf ediyor:

“Gerçek, Osmanlı Saltanatının ve Hilâfetin yıkılmış ve ortadan kalkmış olduğunu düşünerek yeni temellere dayanan, yeni bir devlet kurmaktan ibaretti. Fakat durumu olduğu gibi dile getirmek amacın büsbütün kaybedilmesine yol açabilirdi…”[4]

Yani, amacının büsbütün kaybedilmemesi için durumu olduğu gibi dile getirmemiş. Açıkça yalan söylediğini itiraf ediyor.

Hedefine ulaşınca, Hilafet makamının gereksiz, anlamsız, yalnızca zarar ve yıkım getiren bir makam olduğunu[5] söylemekten çekinmemiştir.

Hatta şu sözlerle de, Fatih Sultan Mehmed (rahmetullahi aleyh) gibi ülkeler feth eden Sultanlara ve millete hakaret etmekten kendini alamayacak kadar ileri gitmiştir:

“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle **fatihlerin** arkasında **serserilik** etmiş…”[6]

Evvelce verdiği “namus” sözünü çabucak unutmuş olmalı…

Öte yandan, Mazhar Müfit Bey, M. Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmanın sonunda şu sözlere yer verdiğini yazar:

“En son olarak niyazım şudur ki, Cenâb-ı Vacibü’l-Amal Hazretleri, Habib-i Ekrem’i hürmetine, bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyaneti celile-i Ahmediye’nin ilâyevnilkıyâme- haris-i estakı olan millet-i necibemizi ve makam-ı saltanat ve hilâfet-i kübrâyı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvafık buyursun.”

Şu sözlere bakın, sanki ulemadan, evliyaullahtan birisi…

Uçtu uçacak…

Fakat gerçek böyle değil. Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan bir kitapta M. Kemal’in başka bir itirafını görüyoruz:

“Mazhar Müfit, bu konuşmayı **yadırgayarak** Paşa’ya **niçin böyle bir konuşma** yaptığını sorar.

Kongre akşamı Paşa’ya:

– ‘Erzurum, nutkunuzun sonunu **müftü efendinin duası gibi** bitirdiniz’, dedim. Bu tarz konuşmamı hoş gördüğü için sadece güldü ve:

‘Maksadını anlıyorum, anlıyorum amma şimdi vazifemiz halkı, vatanı ve esir padişahı kurtarmaya **inandırmaktan** ibarettir.”[7]

Işte bu itiraf, gerçeğin ta kendisidir. Neticede Nutuk’ta, “müslümanlığı bir yana bırakmanın tatlı bir hayal olduğunu inkar edecek değiliz”[8] diyen de kendisidir.

Başka söze ne hacet?

 

**********

**********

 

Bu uzun girizgâhtan sonra gelelim asıl konumuza…

Atatürk tabiata mı tapıyor?

Altta sıraladığımız sözler bizzat M. Kemal Atatürk’e aittir:

(Ali Rıza Sağman’a) “…Evet, ben bilirim ki insan dinsiz olmaz. Fakat Türk’ün dini tabiattır. Bunu size münevversiniz (Aydınsınız) diye söylüyorum.”[9]

**

“Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı kutsal sayar.”[10]

**

“Natür / Tabiat insanları türetti; onları kendine taptırdı da. Ancak; insanların dünyada yaşayabilmeleri için, onların tabiata egemenliğinide şart kıldı. Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar varlıklarını koruyamamışlardır. Tabiat onları kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve ettirmekten çekinmemiştir.”[11]

**

“Hürriyet insanın düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif Hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar bu manada hürriyete hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan, tabiatın mahlukudur.”[12]

**

“Yaşam, herhangi bir doğa dışı etkenin karışması olmaksızın dünya üzerinde doğal ve zorunlu bir kimya ve fizik seyri sonucudur.”[13]

**

“…Türk yalnız tabiatı kutsal bilir.”[14]

**

“Tabiatın **herşeyden büyük** ve **her şey** olduğu anlaşıldıkça, tabiatın çocuğu olan insan, kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.”[15]

***

Ayrıca M. Kemal Atatürk’ün inancıyla ilgili Osman Nuri Ergin’in vardığı sonuç da onun Determinist ve Tabiatçı olduğu yönündedir.[16]

Osman Nuri Ergin’in vardığı sonuca yakın bir yargıya Prof. Dr. Mete Tunçay da varmaktadır.[17]

Yakın yıllarda çıkan bir yabancı kitapta M. Kemal Atatürk’ün Tanrı-tanımazlığı hakkında; “Berkes gibi kimi uzmanlar Atatürk’ün Tanrı-tanımazlığını yadsıyor olsalar da, kendisinin **dinsizliğini** kabul eden hemen tek reformcu” olduğu yazmaktadır.[18]

***

M. Kemal Atatürk’ün inancı bizim için neden mi önemlidir?

Zira;

1 – Nisa Suresi’nde “sizden olan (yani müslüman olan) emir sahiplerine/ idarecilere itaat edin” buyuruluyor.

Nisa Suresi

59 – Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

***

2 – Allah’ın “nimet verdiği mutlu kimselerin yoluna” uyulması gerekiyor. Bunlar şüphesiz, “müslüman olmayanlar” değildir.

Fatiha Suresi

6 – Hidayet eyle bizi doğru yola,

7 – O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.

***

3 – Allahu Teala kafirlerin dost edinilmesini mü’minlere yasaklamış, hatta babaları veya kardeşleri olsalar bile onlardan beri olmalarını, onları yüceltmemelerini kendilerine farz kılmıştır.

Tevbe Suresi

23 – Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları dost edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir.

***

Son olarak bir Hadis-i Şerif zikredelim:

193 – ……Bize Cerir, el-A’meş’ten tahdîs etti ki, Ebû Vâil şöy­le demiştir: Abdullah ibn Mes’ûd (radıyallahu anh) şöyle dedi: Rasûlullah’ın huzu­runa bir adam geldi de:

— Yâ Rasûlallah! Henüz kendilerine katılmamış olduğu bir kav­mi, bir zümreyi seven bir kimse hakkında nasıl bir hüküm söylersi­niz? diye sordu.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) :

—  “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurdu.

Hadis-i şerifin kaynağı: Buhârî, Edeb, 96. Ve daha başka kaynaklarda da mevcuttur.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ Iğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

[2] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 3, cild 1, sayfa 29, 30. (Meclis tutanakları) Fotoğrafa bakınız.

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11. (Meclis tutanakları) Fotoğrafa bakınız.

[4] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 6. Bölüm: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Toplanması, 3. Konu: Hükümetin Kurulması.

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay. 1959, sayfa 173-182.

[6] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. İzzet Öztoprak, Türkiye İktisat Kongresi’ni Açış Söylevi İzmir 17 Şubat 1923.

[7] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk ile Beraber, Türk Tarih Kurumu yay. 1986, cild 1, sayfa 85.

[8] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Bölüm 14: Lozan Barış Konferansı ve Saltanatın Kaldırılmasına İlişkin Gelişmeler, Hilafet Meselesi, 24. Konu: Hilafet Konusunda Halkın Şüphe ve Endişesini Gidermek İçin Yaptığım Açıklamalar.

[9] Ali Rıza Sağman, Hatıralar, Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi içerisinde, Istanbul 1943, cild 5, sayfa 1631, 1632.

[10] Ayın Tarihi: 1930, No.73, sayfa 6049-6055.

Ayrıca bakınız: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. İzzet Öztoprak.

[11] Mustafa Kemal Atatürk, Havacılık Hakkında Konuşma, 3 Mayıs 1935. 4 Mayıs 1935 tarihinde Ulus gazetesinde de yayınlanmıştır.

Ayrıca bakınız: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. İzzet Öztoprak.

[12] Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Dr. A. Afetinan (Atatürk’ün manevi kızı), Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 450.

[13] [1930]. Prof. Dr. A. Afetinan (Atatürk’ün manevi kızı), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, sayfa 267.

[14] 30 Kasım 1929, Vossische Zeitung (Alman gazetesi) Muhabirine Demeç. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Ankara 1989, cild 3, sayfa 124.

Ayrıca bakınız: Atatürkçü sitede yayınlanmıştır: Türk Kültürünü ve Tarihini Yaşatma Derneği, Daniel Dumoulin – Ali Kaman – Ece Develi – Hüseyin Develi.

Siteye bağlanmak isteyenlere Link:

http://www.isteataturk.com/haber/3591/ataturkten-dusunceler-z

[15] Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. A. Afetinan, M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları Medeni Bilgiler (Türk Tarih Kurumu) kitabından naklen; Atatürk ve Hukuk, Yargıtay, 130. Yıl Armağanı, Yargıtay Yayınları no: 27, Yargıtay Birinci Başkanlığı Yayın Işleri Müdürlüğü, Pan Matbaacılık, Ankara 1999, sayfa 312. Fotoğrafa bakınız.

[16] Osman Nuri Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, cild 5, Istanbul 1943, sayfa 1673.

[17] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 219/dipnot 17.

[18] James A. Bill ve Carl Leiden, Politics in Middle East, Boston ve Toronto, Little, Brown and Co., 1979, sayfa 54, 55/dipnot 26.

***

Fotoğraflar:

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

[2] no’lu dipnota dair Meclis Tutanağı

**********

**********

[3] no’lu dipnota dair Meclis Tutanağı

**********

**********

[15] no’lu dipnotta kaynağını verdiğimiz “Atatürk ve Hukuk, Yargıtay, 130. Yıl Armağanı” isimli kitabın sözkonusu 312’inci sayfası

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*