M. Kemal Atatürk’ün Ingilizlerle imzaladığı Osmanlı ve Hilafeti Yıkma ve Halkı dinsizleştirme Antlaşması!

M. Kemal Atatürk’ün Ingilizlerle imzaladığı Osmanlı ve Hilafeti Yıkma ve Halkı dinsizleştirme Antlaşması!

*

ohrili kemal, kemal ohri, m. kemal atatürk hilafet, halifeligin kaldirilmasi, m. kemal ingiliz iliskisi, ingiliz ajani, lozan ingiliz gizli maddeleri

Ohrili Kemal Bey, Çanakkale Savaşı sırasında karşı cephede gözü bağlı halde…

***

Kemal Ohri, 1947 yılında Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye göndermiş olduğu mektubunda Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran Türk-Ingiliz Gizli Antlaşması’nın[1] hala yürürlükte olduğunu kendisine hatırlatmakta, antlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu antlaşmanın Ingiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmiştir.

Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.

***

Bu belge hakkında iki makaleye yer vereceğiz. Bu makalelerden biri, Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, diğeri ise Prof. Dr. Cemil Koçak’a aiddir.

Sözü evvela Prof. Dr. Metin Hülagü’ya bırakıyoruz:

Geçenlerde basında bir iddia yer aldı. Iddia o ki 2024 yılında hilafeti tekrar getirmek için referandum yapılacakmış!

Eğer bilginin kaynağı derinlerden gelmiyorsa yapılan bu iddialı açıklama sadece bir varsayım, yorum yahut bir algı operasyonu olarak değerlendirilebilir.

Iddianın doğruluğu bir tarafa konusu dikkat çekiciydi: Hilafet; yani Batı’nın korkulu rüyası.

Iddia ve hilafet kelimeleri yan yana gelince aklım birden Cumhuriyet’in ilk yıllarına gitti…

Kemal Ohri’yi ve onun, devrin Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye, Cumhuriyet’in çeyrek yaşını henüz doldurduğu yıllarda yazmış olduğu rapor-mektubu hatırladım….

*

ohrili kemal, kemal ohri, m. kemal atatürk hilafet, halifeligin kaldirilmasi, m. kemal ingiliz iliskisi, ingiliz ajani, lozan ingiliz gizli maddeleri hilafet halki dinsizlestirme

***

Mektup, Lozan Antlaşması öncesi Cumhuriyet’e kurban edilen Hilafet’ten bahsetmekteydi.

1957 yılında vefat etmiş olan Ohrili Kemal Beyin hayatına dair bilgiler oldukça sınırlıdır. Ancak yaptığı görevler, meşguliyetleri ve bulunduğu yerler dikkate alındığında onun, yabancı kaynakların da ifade ettiği üzere, hiç de sıradan biri olmadığı aşikârdır.

Kemal Bey, soyadından da belli, Ohri doğumludur. Balkanların çocuğudur.

Tabii olarak Ohrili Kemal diye tanınmıştır.

Ohrili Kemal, Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşıdır.

Atatürk ile 3 yıl aynı sıralarda, Erkan-ı Harbiye’de beraber okumuştur.

Erkan-ı Harbiye’den Mustafa Kemal ile aynı yıl mezun olmuştur.

1910 yılında Osmanlı Hükümeti tarafından tahsil için Almanya’ya gönderilenler arasında yer almıştır.

Ohrili Kemal Ismet Inönü’nün de arkadaşıdır.

Ismet Inönü ile amir-memur ilişkisi içinde olmuştur. Bu ilişki daha sonraları yakın bir dostluğa dönüşmüştür.

Ohrili Kemal Çanakkale cephesinde Kurmay Heyeti içinde yer aldı. 3. Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü görevinde bulundu. Daha sonraları ise Kuzey Grubu Karargâh Kurmayı oldu.

19 Mayıs 1915’te Arıburnu’nda 2. Tümen’e mensup çok sayıda asker şehit olunca Ohrili Kemal, 22 Mayıs 1915’te 3. Kolordu Harekât Şube Müdürü olarak Arıburnu’nda Anzak karargâhında Yzb. Auberi Herbert ile yaptığı görüşmeler neticesinde 24 Mayıs 1915’te geçerli olan kısa süreli bir mütareke yapılmasını sağladı. Anzak siperleri önünde şehit düşen 3000 kadar Türk askerinin defin işleri bu mütareke neticesi ancak mümkün olabildi.

ohrili kemal, kemal ohri, m. kemal atatürk hilafet, halifeligin kaldirilmasi, m. kemal ingiliz iliskisi, ingiliz ajani, lozan ingiliz gizli maddeleri hilafet halki dinsizlestirme 2

***

HILAFET’I CUMHURIYET’E KURBAN EDEN GIZLI ANTLAŞMA

Yukarıda giriş sadedinde verdiğimiz bilgilerden sonra Kemal Ohri ile ilgili üzerinde durmak istediğimiz asıl husus onun 1924’te Hilafet’in ilgası ve dini eğitimin Türkiye’de yasaklanması konuları ile alakalı olup Ingiltere ile Türkiye arasında imzalanmış olduğunu belirttiği gizli antlaşma ve kaleme aldığı mektubudur.

Onun 28 Şubat 1947’de Isviçre’nin Cenevre kentinden Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye göndermiş olduğu mektubu yakın dönem siyasi tarihimize ışık tutması ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uygulamaların ne kadar milli yahut yerli olduğunu, ne kadarının öz irademizle alındığını ve ne kadarının zorlamalar, mecburiyetler ve kamuflelerle tatbik alanına konulduğunu göstermesi bakımlarından hakikaten ibretliktir.

Her nasılsa “Sakıt Hanedan Azasından Kemal Ohri’nin Ismet Inönü’ye Mektubu” ana başlığı ile Cumhuriyet Arşivi kayıtlarına geçmiş olup araştırmacılara açık halde bulunan söz konusu mektup Ohrili Kemal’in Cenevre’de Segy pansiyonunda kaldığı sıralarda daktilo edildikten sonra postaya verilmiştir.

Aslında bir tür analiz-rapor denilebilecek olan mektup toplamda 11 sayfadan meydana gelmekte olup Ohrili Kemal’in kendi şahsi meselelerini de içermektedir. Ancak mektubun esas yazılış amacı Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye istihbari bilgiler vermek ve siyasi önerilerde bulunmak olmuştur.

Mektubun doğrudan doğruya dönemin Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye hitap ediyor olması Ohri ile Inönü arasındaki ilişki ve yakınlığı göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Mektup muhtevası itibariyle ve kısa ifadelerle, Osmanlı Devleti’nin savaşa girme şekli; Ittihat ve Terakki liderlerinin yanlış politikası; Ingiltere’nin hilafet siyaseti; hilafetin kaldırılmasını öngören Ingiltere ile imzalanan gizli antlaşma; o günkü genel siyasi şartlar; hilafetin kaldırılması sonrası Islam dünyasının Türkiye ve Ingiltere’ye bakışı; Ingiltere’nin hilafeti yeniden getirme arayışları ve sair konulardan oluşmakta ve ayrıca kişisel bilgi ve birikimler ışığında genel bir değerlendirme ile birlikte Ismet Inönü’ye yapılan bir kısım önerileri kapsamaktadır.

Yukarıda kısaca muhtevasından bahsettiğimiz Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı Ismet Paşa’ya 1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile Ingiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.

Kemal Ohri’nin antlaşmaya dair tafsilatlı bilgi vermemesinin nedeni, öyle anlaşılmaktadır ki, antlaşmanın gizliliği bir tarafa, gerek Ismet Inönü’nün gerekse daha başkalarının zaten konuya hem önceden beri vakıf olmaları hem de konunun zaman zaman bir kısım teklifler nedeni ile gündeme gelmiş olmasından kaynaklanmış gözükmektedir.

Hal böyle olmakla birlikte mektupta geçen ifadeler dikkatlice okunduğunda söz konusu antlaşmanın mahiyet ve neden imzalanmış olduğuna dair kesin bilgi olarak ortaya çıkan hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:

-Türkiye ile Ingiltere arasında yapılmış gizli bir anlaşma mevcuttur.
-Antlaşma toplamda 4 maddeden oluşmaktadır.
-Sözü edilen gizli anlaşma Lozan Antlaşması (1923) öncesinde imzalanmıştır.
-Antlaşmayı Ismet Inönü imzalamıştır.
-Gizli antlaşma Lozan Antlaşması’na rağmen geçerliliğini korumuştur.
-Gizli antlaşma 1947 yılında hala geçerli durumdadır.
-Gizli antlaşmanın içeriği hilafet ve saltanatın kaldırılmasını kapsamaktadır.
-Gizli antlaşma Türkiye’deki Dini Eğitim Yasağını da içermektedir.
Lozan Antlaşması Hilafet ve Saltanat’ı kaldırma sözü verilmesi neticesinde ancak imzalanabilmiştir.
Hilafet ve Saltanat ilga edilmeden barış yapılamamıştır.
-Antlaşmanın Ingiltere ile birlikte ilga edilmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na defalarca teklif edilmişse de Ingiltere’yi kızdırmamak adına bu teklifler dikkate alınmamıştır.

Kemal Ohri söz konusu antlaşmanın imzalanma gerekçesini Ittihat ve Terakki idarecilerinin Birinci Dünya Savaşı’nın neticesi itibariyle Osmanlı Devleti’nin tamamıyla çökmesine sebebiyet vermesinden korkarak ve toptan harp diyerek yanlış bir adımla ve gereksiz yere Cihad-ı Mukaddes ilanında bulunmaları ve dolayısıyla Ingiltere’yi hilafetin kaldırılmasını gerçekleştirme şeklindeki eski kararında teşvik ve tahrik etmeleri ve nihayet harbin sonunda, Türkiye’nin istilaya uğratılması ve barış yapılabilmesini mümkün hale getirebilmek adına Hilafet ve Saltanat’ın kaçınılmaz olarak ilgası yoluna gidilmiş olduğu şeklinde açıklamaktadır.

Mektupta üzerinde durulan bir diğer husus ise o günlerde Ingiliz siyasilerinin hilafeti yeniden uygulamaya sokma düşüncesi içerisinde oldukları bilgisidir.

Bu konuya kısaca işaret eden Ohrili, hilafetin başka bir devletin veya gücün eline geçmesinin kesinlikle Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olacağını ve şayet hilafet yeniden ilan edilecekse bunun yeri, eskiden olduğu gibi yine Türkiye olmalıdır, demektedir. Hilafetin başka bir yerde ve tarzda uygulanması ise kesinlikle “caiz değildir” diye belirtmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından hilafetin ilga edilmesi kararının alınmış olmasının gerek Türk halkı gerekse Islam dünyası nezdinde huzursuzluğa sebebiyet verdiğini de belirten Ohrili, Hilafet ve Saltanat’ın ilgasının ve Türkiye’de dini eğitimin yasaklanmasının gerisindeki etkin gücün Ingiltere olduğu şeklindeki halktaki kanaatin Islam dünyasında da geçerli bir kanaat olduğunu ve bu durumun Türk-Ingiliz ittifakına zarar verdiğini söylemekte, Ingiltere’nin hilafet sistemini başka bir ülkede yeniden hayata geçirmeye kalkışmasının müttefiklik kurallarına uygun bir siyasi hareket olmayacağı gibi Türkiye’nin menfaatlerine de kesinlikle zarar vereceği fikrini izah etmeye çalışmıştır.

Ohrili, Ingiltere’nin hilafeti başka bir coğrafyada uygulamaya koyması halinde Türkiye’nin bundan ciddi derecede zarar göreceğini dile getirdikten sonra Türkiye ile Ingiltere arasında var olan gizli antlaşmanın varlığına değinmekte ve iki devlet arasında yapılan gizli bir antlaşma neticesi ilga edilen hilafet makamının siyasi ve dini temsilinin esasen Büyük Millet Meclisi’ne bırakılmış olduğu hususuna da vurgu yapmaktadır.

Mektupta ayrıca Türkiye’de Cumhuriyet’e geçişle birlikte yasaklama getirilen dini terbiyenin Mustafa Kemal tarafından geçici bir süre için düşünüldüğüne yine Mustafa Kemal’in siyasi uygulamaları ve konuşmalarından örnek vermekte ve bu yasağın biran evvel sona erdirilerek dini terbiyenin başlatılmasının doğru olacağını belirtmektedir. (Geçici bir süre için düşünüldüğüne dair bu iddia, Inönü’yü ikna etmek için ortaya atılmış olsa gerek: Kadir Çandarlıoğlu)

Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye nihai önerisi ise Lozan Antlaşması öncesinde Ingiltere ile imzalanmış olan gizli antlaşma neticesi ilga edilen ancak mevcudiyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsına bırakılmış bulunan Hilafet’in, söz konusu gizli antlaşma feshedilmek suretiyle Hilafet’in Türkiye’nin çıkarları adına yeniden uygulamaya konmasının Türkiye için son derece faydalı olacağı fikridir.

Kemal Ohri’nin rapor-mektubunda vermiş olduğu istihbari bilginin doğru olup olmadığını tespit anlamında 1940’lı yılların siyasi gelişmelerine ve Islam dünyasının o dönemki dini temsil ve uygulama noktasında içinde bulunduğu hale bakmak gerekmektedir.

Ancak o devrin hilafet noktasında siyasi durumuna bakmadan evvel, Ohri’nin beyanlarını destekler manada, yine Ohri’nin mektubundan iktibasla, Mustafa Kemal’in 1923 Izmir harp oyunlarından sonra yaptığı konuşmasındaki “Büyük bir dostluğun yeniden kurulması, sulhun teessüsü (gerçekleştirilmesi) makam-ı hilafetin ilgasına menuttur (hilafet makamının kaldırılmasına bağlıdır).” ifadesini burada zikretmek gizli antlaşma konusuna açıklık getirmesi bakımından doğru olacaktır.

Hilafet 1924 Martında Türkiye’de kaldırıldıktan sonra başta Hint Müslümanları olmak üzere Islam dünyasında ciddi bir şaşkınlık yaşanmıştı. Milli Mücadele yıllarında Islam dünyası ile olan işbirlikleri ve Şeyh Senusi gibi dini liderlerin Anadolu ve Ortadoğu’da propaganda faaliyeti içerisinde olmalarının sağlanması; Anadolu’da Islam ve Hilafet Kongrelerinin düzenlenmesi; Yavuz Sultan Selim’e atıfla kanımızın son damlasına kadar Islam’ın savunucusu olacağız söylemleri ve verilen savaşın hilafet için, halife için, hilafet merkezi Istanbul için olduğunun dağıtılan beyannamelerde belirtilmesi Islam dünyasının Milli Mücadele hareketine maddi, manevi ve siyasi bakımlardan destek vermesini sağlamıştı. Ancak bütün bu ve benzeri söylem ve eylemlerden sonra 1924’te hilafetin ilgası Islam dünyasında büyük bir şok ve akabinde ciddi bir travmanın yaşanmasına sebebiyet vermiştir.

Hilafet makamını, bazı itirazlar söz konusu olsa da, Islami idarenin vazgeçilmez unsuru olarak gören Islam ulemasının girişimleri ile önce 1924’te Mekke’de, hemen sonrasında 1926’da Kahire’de ve en nihayet 1931’de Kudüs’te Islam dünyasının muhtelif coğrafyalarından gelen temsilcilerin katılımları ile tertiplenen Hilafet Kongreleri izlemiştir.

Ankara, her birisinin ayrı bir hikâyesi olan bu kongrelerin hiç birisine sıcak bakmadığı gibi bazılarında temsilci bulundurmakla birlikte menfi bir tavır takınmayı benimsemiştir.

Hilafet, Kemal Ohri’nin mektubunda da belirttiği üzere 1940’lı yıllarda Ingiliz siyasilerinin gündeminde canlı ve de sıcak bir konu olmuştur.

Ingiltere Hindistan’da Ingiliz idaresine karşı başlayan ve dönemin halifesi olan Osmanlı padişahının çağırısı ile yatışıp sona eren Sipahi Isyanı sonrasında hilafetin ne denli etkili bir silah olduğunun daha o zamanlar farkına varmıştı. Hilafetin gücü ve Batı’ya karşı bir silah olarak kullanılabileceği gerçeği Sultan II. Abdülhamid devrinde uygulamaya konan Islamcılık siyaseti ile yakın zamanlarda bir kez daha görülmüş ve anlaşılmıştı.

Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ancak Lozan Antlaşması’na rağmen geçerli olan ve 1947 yılına kadar da geçerliliği devam etmiş gözüken ve pek muhtemeldir ki hala da yürürlükte bulunan; bir milletin edebini, terbiyesini, inanç ve maneviyatını olduğu kadar hilafet gibi önemli bir makamı-meseleyi alakadar etmek suretiyle ülkesinin ve devletinin siyasi istikbalini de yakından ilgilendiren ve hatta ilgilendirmekten ziyade ona kesin bir surette biçim veren söz konusu gizli antlaşma bugün hala geçerli midir diye ilgililere sormak herhalde çok tabii bir vatandaşlık hakkı olsa gerekir.

Mahiyeti tam olarak nedir, kim, kimlerle, nerede ve nasıl ve niye böyle bir antlaşma imzalamışlardır ve antlaşma bugün hukuken ne durumdadır hususları da merak edilip akla ilk gelebilen sorulardandır. Feshedilmiş yahut geçen zaman içerisinde tabii olarak yürürlüğünü yitirmiş durumdaysa metnini ve hikâyesini okumak da herhalde ilginç olmalıdır.

Anlaşılan o ki Kemal Ohri yazdıkları ve söyledikleri ile sadece Lozan Antlaşması öncesi imzalanan ama gizli tutulan bir geçeğe işaret etmekle kalmamış fakat aynı zamanda; “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir”, şeklindeki o dönemde bile garipsenen bir ifade tarzının nedenini birazcık da olsa anlaşılır kılmıştır.

Yazının başında bir iddia olarak ortaya atıldığından bahsettiğimiz referandum konusu da esasen Ohri’nin rapor-mektubunda daha o tarihlerde bahis konusu edilmiş gibidir.

Ohri içinde bulunulan siyasi duruma genel olarak işaret ettikten sonra söz konusu iddiaya benzer bir teklifte bulunmuş ve fikrini şu şekilde ifade etmiştir:

“Gerçi hükümet şekli Islam kamuoyunda bir tesiri haiz olmamışsa da Islam’ın gereklerinin esaslarından biri olan hilafetin ilgası ve akabinde hala devam eden Islam terbiyesinin okullarda kesinlikle yasaklanması, yalnız Türkiye’de değil bütün Islam dünyasında büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştır.

Hakkıyla söylemek lazım gelirse Ingiltere siyasetiyle teşriki mesai büyük bir yarar olarak kabul edilmekle beraber hilafet ve saltanatın ilgası, herkeste büyük bir iç tepki doğurmuştur. Hele Türkiye dini teşkilatı kaldırıyor, denildikten ve halife bütün aile efradı ile memleketten tam bir hakaret ve sefaletle çıkarıldıktan sonra, bütün patrikhanelerin, hahamhanelerin.. vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri bu infiali, en yüksek dereceye çıkarmıştır. Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.

Bundan dolayıdır ki…. Türkiye’de dini terbiyenin kaldırılması, Islam âleminde hilafetin ilgası hep Ingiltere devletinin baskısından ileri gelmiş olduğu kabul edilmektedir…

Yine bütün parlak vaatlerle beraber Sovyetler savaşı kazandığı takdirde Islam âleminin ve bunun başında Türkiye’nin kendi elim akıbetini de görmesi gerekir.

Peki, bu vaziyeti düzeltmek nasıl mümkündür?

Bugünkü vaziyette tam anlaşma ve çözüm şekli şöyle olabilir:

Ingiltere, Türkiye ile imzalanmış olan 4 maddeli Lozan Antlaşması öncesindeki gizli antlaşmasını, Türkiye ile birlikte fesheder.
Türkiye 1924’te feshedilen ancak hilafet makamı olmakla Büyük Millet Meclisi’nin mefhum (kavram) ve mazmununda (anlamında) mündemiç (saklı) bulunan hilafetin temsili hakkını Meclis bir kanun ile Cumhurbaşkanı’na bahşeder.
Diğer memleketlerde olduğu gibi Türkiye’de de okullarda dini eğitime müsaade olunur.
Türkiye hükümetinin laik vaziyetini Kabine yine muhafaza eder. Zaten Islam’ın esasında ruhbanlık yoktur.

Bütün bunlar ile elde edilecek netice şudur:

Türkiye’de dindar kalmış olan çoğunluk infialini terk ile kerhen değil fakat samimi surette Ingiliz dostluk ve ittifak siyasetine sarılır ve diğer siyasetlerin girmesine şiddetle muhalefet eder.
Islam âlemi, bunu his ile Türkiye’nin müttefiklerine karşı çok samimi davranır.
Türkiye, hilafeti temsil ettiğinden bütün Islam âlemi üzerinde siyaseten etkili olur. Ve bu suretle de başka muhalif cereyanlara mani olmak imkânı hâsıl olur.

Burada, acaba hilafet başka bir yerde uygulanma alanı bulabilir mi diye bir soru akla gelebilir.

Bu düşünce çok kere akla gelmekle birlikte hilafet makamı ancak müstakil bir devlete ait olup bu da tam müstakil bir hükümetle olabilir. Bugün dünyada Islam olarak Türkiye’den başka bu vasıfları haiz, azmini ve tehdidini gerçekleştirmeye muktedir bir tek hükümet yoktur. Ayrıca böyle bir hükümet ortaya konmak istense bile, Türkiye kadar bu hareketi güzel bir surette idare edebilecek, hilafetin gerektirdiği görevleri yerine getirebilecek bir devlet halen mevcut değildir. Arap emirleri de ekseriyetle Türkleri tercih ederler; çünkü bu vasıfları ancak Türklerde görürler. Tabii ki müstesnaları vardır; fakat onlar da müstesnadırlar…

Bu kararı Türkiye kendiliğinden yapmalıdır, hususuna gelince, bu değerlendirme ne kadar isabetli olursa olsun, antlaşmalar müştereken yapılır ve yine müştereken bozulur. Özellikle Türkler bu hususta çok vefalıdırlar. Hele başta bu antlaşmayı imza etmiş olan zat başka türlü hareket edemez. Asıl bu mütalaayı Ingiltere devleti münasip bir şekilde teklif etmelidir. Yoksa bu antlaşmayı müştereken Ingiltere ile ilga etmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na teklif çoktan ve defalarca yapılmıştır. Fakat tereddüt aşikârdır. Ingiltere’nin gücenip darılacağı düşünülmektedir.”

Söze hilafete dair bir iddia ile başladık bu noktaya kadar geldik.

Ne diyelim…

Bazen ileride olacak bazı şeyler abdala önceden malum olur… derler.[2]

***

*

***

Prof. Dr. Cemil Koçak da bu belgeyi görmüş ve şunları yazmıştır:

II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye-Ingiltere yakınlığı sürüyor, Türkiye, Sovyet tehdidine karşı ABD ile Ingiltere’nin de desteğini almak istiyordu. Bu konuda Ohrili Kemal’in Inönü’ye tavsiyeleri vardı.

Kemal Ohri adını, aslında Ohrili Kemal olarak biliyoruz. Elimizde bulunan ve Cumhurbaşkanı Ismet Inönü’ye yazdığı 28 Şubat 1947 tarihli mektubunu Kemal Ohri olarak imzalamıştır. Bu tarihte Isviçre’nin Cenevre kentinde Segy pansiyonunda yaşadığını da yine mektubundan anlıyoruz.

Ohri’nin Inönü’ye yazdığı mektuptaki ana fikri; savaş sonrasında Ingiltere’nin hilâfeti yeniden tesis etmek düşüncesinde olduğu ve bunu gerçekleşmesi halinde hilâfetin Türkiye’nin dışında tesis edilmesinin uygun olmayacağıydı. Ingiltere’nin gerçekten de böyle bir görüşü olup olmadığını bilmiyoruz. Bu bilgi, Ohri’ye aitti. Ona göre; “müttefikimizin en kuvvetli, en emin dost ve müttefiki elinde bu kuvvetin bulunması varken; başka ellerde bulunmasına muvafakat edeceğine hükmetmek caiz değildi.” Eğer Ingiltere aksi bir davranış içine girerse, bu takdirde “dostluk’tan söz edilmesinin anlamı kalmayacaktı.

Mektubun ekinde yer alan yedi sayfalık analizde; Ohri’nin ana fikrini destekleyen görüşlere yer verilmişti. I.Dünya Savaşı’nda cihat ilânıdır ki, Ingiltere’nin Osmanlı devletini istilasına neden olmuştu. Ancak unutmamak gerekirdi ki; Osmanlı ile Ingiltere arasındaki münasebe

tler uzun yıllardır dostluk içinde kalmıştı. Nitekim Türkiye ile Ingiltere, yakın müttefik olmuşlardı ve bu sürmeliydi.

LOZAN’DA GIZLILIK

Ohri’nin yazdığına göre; Türkiye’nin kurulması aşamasında saltanatın ve hilâfetin kaldırılması; ardından “halen devam eden Islâm terbiyesinin kaldırılması, mekteplerde kat’iyen men edilmesi, yalnız Türkiye’de değil; bütün âlemi Islâmda büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştı.” Ona göre, hakkıyla söylemek lâzım gelirse; “Ingiltere siyasetiyle teşriki mesaî menafi fevkâlade takdir edilmekle beraber; bu ilgalar, herkeste büyük bir infiali deruni uyandırmıştı.”

Hatta daha da ötesi vardı: “Türkiye’de dini terbiyenin kaldırılması; Islâm âleminde hilâfetin ilgası, hep Ingiltere devletinin tazyikinden münbais olduğu [kaynaklandığı] bilinmekte”ydi. Bu çerçevede Ingiltere, “adeta Islâm ve Islâmiyet düşmanı olarak gösterilmiş”ti.

INGILTERE VE HILÂFET

Ohri’ye göre; durum değişmişti; savaş sonrasındaki dünyada Ingiltere’nin en büyük gücü, Islâm ahalisiydi. Sovyetler Birliği, bu mücadeleyi kazanırsa; Islâm da, Türkiye de, güç bir durumla karşı karşıya kalırdı. O halde ne yapılmalıydı? Ohri’ye göre formül basitti: Ingiltere, Türkiye ile Lozan anlaşması öncesinde imzalamış olduğu dört maddelik ‘gizli’ anlaşmayı fesh etmeliydi. Buna karşılık, Türkiye de, yeni bir yasayla hilâfetin temsili hakkını 1924 yılında devrettiği Meclis’ten almalı ve Cumhurbaşkanına bahşetmeliydi. Diğer yandan; Türkiye, “diğer memleketlerde olduğu gibi; mekteplerde dini terbiyeye” izin vermeliydi. Bütün bunlar laikliğe halel getirmezdi; Ohri’ye göre; “Türkiye hükûmetinin laik vaziyetini kabine yine muhafaza eder”di.

cemil kocak m.kemal atatürk ingiliz iliskisi ingiliz ajani, hilafet neden kaldirildi

Böylece; “Türkiye’de dindar kalmış olan ekseriyet; infialini terk ile, kerhen değil, fakat samimi surette Ingiliz dostluk ve ittifak siyasetine sarılır ve diğer siyasetlerin girmesine şiddetle muhalefet eder”di. “Islâm âlemi, bunu hisle, Türkiye’nin müttefiklerine karşı çok samimi davranır”dı. “Türkiye, hilâfeti temsil ettiğinden, bütün âlemi Islam üzerinde siyaseten müessir olur”du. Bu şekilde “başka muhalif cereyanlara” da engel olunabilirdi.

“DINDAR HALK”

Ohri; mektubunda, hilafetin bir başka ele geçmesi ihtimaline de yer veriyor ve ardından Türkiye’nin dışında başkaca bir bağımsız Islâm devleti bulunmadığı sonucuna varıyordu. Bu nedenle böyle bir ihtimal gerçekleşemezdi. Hilâfete sahip bir Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşısında da daha güçlü olacağı açıktı: “Milletin esas çekirdeğini teşkil eden dindar halkın hilâfetin tekrar teessüsü ve terbiyei diniyenin yeniden başlaması üzerine göstereceği tecellüd [yiğitlik], bunlara tamamen hail [engel] teşkil eder”di. Savaş ihtimali karşısında “manevi rabıtanın göstereceği kuvvet” her zaman için göz önüne alınmalıydı. Yine unutulmamalıydı ki; 1921-1922 yıllarında “Anadolu harbi”ni kazanan; ne ona yapılan yardımlar, ne de askerî güçtü; bunu “Türkün iman kudreti” sağlamıştı. Misâkı Millî’de hilâfetin kurtarılması başlıca amaç olarak belirtilmişti.

Ohri, vaziyetten ümitliydi; Ingiltere, yeniden Islâmın kalbini kazanmalıydı. Içinde bulunulan askerî ve siyasî vaziyet, bunu gerektiriyordu. O halde, hilâfetin yeniden tesisi ve onun Türkiye’ye bırakılması, Ingiltere’nin de çıkarına olacaktı. Böylece Ingiltere, zamanında yapılan “hatayı tashih” edecek [düzeltecek] ve “Islâmın kalbini kazanacak”tı. Türkiye’yi “tekrar baş yapacak”tı. Aksi halde, gücünü sürdüremezdi. Türkiye de bu yolda girişimlerde bulunmaktan kaçınmamalıydı. Hatta zaman tükeniyordu ve acele etmekte yarar vardı.

OHRILI KEMAL KIMDIR?

Ohrili Kemal, binbaşı olarak Çanakkale savaşına katılmıştı. Anzak cephesinde ateşkes görüşmelerinde de bulunmuştu. Hatta onun gözü bağlı olarak karşı siper içinde çekilmiş bir fotoğrafı dahi bulunmaktadır. Maalesef daha sonraki hayatına ilişkin bilgimiz pek yok gibidir. Bu tarihte niçin Isviçre’de bulunduğunu da bilmiyorum. Onun yurt dışında ne kadar kaldığını da… Bu konuda herhangi bir bilgiye erişemedim. Fakat, 15 Ocak 1947 tarihli Inönü’ye mektubunda Ohri’nin Cumhurbaşkanından bir ricası vardı: “Buradaki konsolosluk aldığı emre imtisalen tam bir pasaport vermekten imtina ettiğini [sakındığını] bildiriyor. Bura hükûmeti tabiatıyla bu şekle uyarak ikâmetimi kabul etmiyor. Döviz talebim dahi hiç netice vermedi. Başbakanlığa müracaatım dahi hiçbir netice vermediği için; vatandaşlık hakkımın tanınması için icab edenlere emir buyurulmasını dilerim. Konsolosluk hemen avdetimi [geri dönmemi] bile emrediyor. Halen buna maddeten ve manevî imkânım yoktur. Kaldı ki, hukuki medeniyeden sakıt [yoksun] bir adam vaziyetinde muameleye tabi tutulmaklığım şayanı hayret ve teessürdür.”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Sözkonusu belge için Bakınız; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Katalog Numarası: 030 10/203 391 24.

[2] Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, superhaber.tv, 21 Temmuz 2018.

[3] Prof. Dr. Cemil Koçak, “Ingiltere ile dostluk ve hilâfet meselesi”, Star Gazetesi, 17 Ekim.2015.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Hangi diktatör halife ve padişah olabilecekken Cumhuriyeti kurar diyenlere cevap

Hangi diktatör halife ve padişah olabilecekken Cumhuriyeti kurar diyenlere cevap

Bir yazımızda, kemalist rejimin bekçilerinin, ortaya çıkan hakikatler karşısında uyanan milletin düzenden kopmamasını sağlamak amacıyla birtakım yöntemler geliştirdiğini ve bu yöntemlerden birinin hatta en önemlisinin “sloganlar” olduğunu uzun uzun anlatmıştık.[1]

Kitap okuma oranının sadece yüzde 4,5 olduğu Türkiye’de elbette kemalistler sloganlara sarılacaklardır. Çünkü okumayan bir toplumu sloganlarla aldatmak çok kolaydır… Böylece kemalistlerin başarı oranı yüksek bir beyin yıkama aracı olan sloganlara niçin sık sık başvurduklarını daha iyi anlıyoruz. Bu tür sloganlarla pili bitmiş kemalizmi şarj etmek istiyorlar ama nafile, zira kemalizmin miadı dolmuştur.

Son zamanların en popüler kemalist sloganlarından biri ise hiç kuşkusuz, “Hangi diktatör halife ve padişah olabilecekken Cumhuriyeti kurar?” sloganıdır.

Gerçeklerle alakası olmayan yukarıdaki söz konusu sloganın sırf insanları “aldatmak” gayesiyle atıldığını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım.

Bu sloganda sanki Halifeliğin “diktatörlük” olduğu mesajı verilmek isteniyor. Oysa Halifelik, diktatörlük değildir. “Diktatör olsaydı halife olurdu” manasına gelen bu söz tamamen bir çarpıtmadan ibarettir. Eğer bir insan diktatör ise, birazdan “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” örneğinde de göreceğimiz gibi, “Cumhuriyet” adı altında da diktatörlük kurabilir. Halifeliğin diktatörlük olduğunu iddia etmek, Allahu Teala’nın şu ayetle Hz. Davud aleyhisselam’ı haşa “diktatör” yaptığını söylemek anlamına gelir:

“Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.”[2]

Bu durumda Halife’nin diktatör olduğunu iddia edenler ya gafildir, ya gavurdur, ya da Müslüman maskesi takmış münafıklardır.

Şöyle bir sual yönelteyim; Tabiatın “herşeyden büyük” ve “her şey” olduğunu söyleyen[3], “Müslümanlığı bir yana bırakalım”[4] diyen, hatta ayete “safsata” diyebilecek kadar ileri giden[5], yani Müslüman olmadığı ortaya çıkan M. Kemal’in; “Ilâhî hükümlerin icrasında Peygamberin vekili” demek olan[6] “Halife” ünvanını alması mümkün müydü? Müslüman olmayan biri neden Halife olsun? Halife, Şeriat’ı uygulamakla yükümlüdür, o halde Şeriat’ı kaldıran biri nasıl Halife olacak? Zaten böyle birine kimse Halife diye biat etmezdi.

M. Kemal’in Padişah / Kral olması da mümkün değildi.

Kral, “en yüksek devlet otoritesini, bütün devlet başkanlığı yetkilerini kalıtım veya soylularca seçilme yoluyla elinde bulunduran kimse”ye denir.[7]

Dolayısıyla M. Kemal’in kral olabilmesi için ya soylularca seçilmesi, ya da şehzade olması gerekirdi. Soylular, soylu olmayan birini seçmeyeceklerine ve M. Kemal’in de şehzade olmadığına göre Padişah olması mümkün değildi.

Kaldı ki, M. Kemal’in babasının kim olduğu bile belli değildi. Nitekim o, babasını tanımadığını hizmetçisi Cemal Granda’ya söylemişti.

Işte Granda’nın hatıratından ilgili bölüm:

“Fakat Atatürk, bu Cemal adına tutulmuş olacak ki yeniden seslendi:

– Bu Cemalettin ismini kim koydu sana?

Artık adamakıllı korkmağa başlamıştım;

– Babam, diye cevap verdim.
– Öyle ise baban ne adammış senin. Diye sertçe çıkıştı.

Bunun üzerine:

– Ben babamı tanımıyorum. Deyince yüzü daha da sertleşti:
– Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?..
– Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.

Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:

– Ananı tanıyorsun ya yeter!.. Dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: Ben de babamı tanımıyorum ya…”[8]

Görülüyor ki, M. Kemal Halife de, Padişah da olamazdı. Hal böyleyken, olayın “Padişahlık ve Halifeliği elinin tersiyle itti” şeklinde lanse edilmesi ve bundan ötürü ona bir meziyet (!) atfedilmesi, demogojinin nirvanasına ulaşıldığının göstergesidir.

Bu noktada haklı olarak, “o halde neden Cumhuriyeti kurdu?” diye soracaksınız. Bu sualin cevabını M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından Falih Rıfkı Atay’ın Cavid Bey’den naklettiği şu sözlerde görmek mümkündür:

“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[9]

Gerçi bu sözler Cavid Bey’e aid, ancak Falih Rıfkı da “Ne kadar yazık ki, yeni rejimin otoritesi, Izmir ve Ankara sehpaları üstünde tutundu. (..) Nasıl ki, Meşrutiyette Ittihat ve Terakki otoritesi de taklib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu” demek suretiyle tıpkı Cavid Bey gibi M. Kemal rejimini Enver Paşa rejimine benzetmiştir.[10]

Bu sözler hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır.

Örneğin Ingiltere, Parlementer Monarşik bir yönetim yapısına sahiptir ve devlet idaresinin başında “Kraliçe” II. Elizabeth bulunmaktadır. Anlayacağınız Ingiltere’de “Cumhuriyet” yoktur, ancak şu an belki dünyanın en özgür ülkesidir. Azınlıkta olan Müslümanlar için Şeriat mahkemelerinin kurulmasına onay verecek kadar özgür bir ülkedir Ingiltere… Bizde ise çoğunluk Müslüman olduğu halde Islam kanunlarını uygulayan Şeriat mahkemelerini istemek dahi “suç” kapsamına girmektedir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin; “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” veya “Çin Halk Cumhuriyeti”nden farkı yoktur… Hepsi de despotluktur… Diktatörlüktür. Osmanlı Devleti ise Türkiye Cumhuriyeti’nden daha demokratikti, zira gayr-i müslimlerin kendi dinlerine göre muhakeme edilmelerini bir hak olarak telakki etmiş ve onlara özel mahkemeler açmıştı.

Eğer yalnızca “Cumhuriyet” kelimesiyle bir ülkede demokrasi, özgürlük, hürriyet ve insan haklarına saygı olduğu iddia edilirse, bu durumda dünyada belki en anti demokratik ülke konumunda bulunan “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti” bizim “Türkiye Cumhuriyeti”nden özgürlükler bakımından daha ileride olması gerekirdi. Öyle ya, onlarda yalnızca “Cumhuriyet” değil, aynı zamanda ”sözde demokrasi” de mevcut. Fakat orada da bizde olduğu gibi “…izm” var. Bizde “Kemalizm” onlarda ise “Komünizm” ideolojisi hakim. Onların yönetim biçimi de “tek parti rejimi”, M. Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim de “tek parti rejimi”ydi, hatta “tek adam” rejimiydi. Zira partiye seçilecek olanları bile M. Kemal belirliyordu.[11]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

karikatc3bcrize-kemal-atatc3bcrk-milletvekillerini-kendi-seciyor-gazete-diktatc3b6rlc3bck-tek-parti-rejimiVekilleri kendi seçen M. Kemal Atatürk dönemin gazetelerinde karikatürize edilerek böyle eleştirilmişti…

***

Çünkü Mebus (Milletvekili) tayinleri M. Kemal Atatürk tarafından bizzat yapılıyordu. 1927′de yayınladığı bir tamimde M. Kemal şunları söylüyordu:

“Aziz vatandaşlarım. Cumhuriyet Halk Fırkası, namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için tespit ettiğim zevatın heyeti umummiyesini ittılanıza (bilginize) arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinın birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan, her daire-i ihtihabiye’ye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim.”[12]

Yukarıdaki alıntıdan M. Kemal’in şahsi iradesinin ne kadar belirleyici olduğu anlaşılıyor. Mebus tayinini CHF’ye (CHP’ye) bile bırakmıyor. Kimlerin mebus olacağına ve kimlerin hangi illerin mebusu olacağına kendisi karar veriyor…

1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde;

“(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kati vaziyet Gazi hazretleri umumi listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.

Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür? Herhalde, “Hakimiyet kayıtsız şartsız M. Kemal’in ve onun yakın çevresinindir” demek gerçeğe daha uygun düşüyor. (…)

Böylesi koşullarda mahkemelerin “bağımsızlığı” da içi boş bir slogan olmaktan öteye gidemez. Cumhurbaşkanı, CHF tüzüğüne göre daimi ve değişmez genel başkandır. Meclis üyelerini de kendisi belirlediğine göre, bu durum, onun hem partiye, hem de meclise hâkim olmasına imkân veriyordu. Parti içinde ve dışında kendi iradesi dışında hiçbir girişime izin vermiyordu.

Hitler; “…M. Kemal’in ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi benim”[13] derken, M. Kemal’in şahsi rejimine verdiği önemi ifade ediyordu.[14]

Özetlersek, Türkiye’de çok partili hayata M. Kemal Atatürk’ün ölümünden 8 yıl sonra geçilmiştir. Önemle ifade edelim ki, bu geçiş başımızdakilerin faziletinden değil, Batılı devletlerin zorlamasıyla mümkün olabilmiştir.[15]

Halbuki M. Kemal’den önce, yani Osmanlı Devleti’nde çok partili sistem mevcut idi… 1908′den 1922 tarihine kadar 14 yıl içinde tam 24 hükümet kurulmuştur.[16]

Madem kemalist terminolojiye göre krallar diktatördür, o halde M. Kemal neden Ingiliz Kralı 8. Edward’ı, yani bir diktatörü Dolmabahçe Sarayı rıhtımında karşıladı? Hatta kendi otomobiliyle ikamet edeceği Ingiliz Konsolosluğu rezidansına götürdü? Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de Sultan Ahmed Camii’nin minarelerine “Welcome” (Hoş geldiniz) mahyası asılmıştı, iyi mi? Dahası var, M. Kemal Atatürk, Kral yani diktatör 8. Edward’dan 16 milyon sterlin kredi almış, üstelik “neden daha fazla yakınlaşmayalım?” diyerek Ingiltere ile aralarında dostluk kurulmasını dilemiştir.[17] Demek ki kemalistlere göre M. Kemal bir diktatörle işbirliği yapmak istemiştir…

Gazeteci Mehmet Barlas, M. Kemal’in has adamlarından Celal Bayar’dan duyduğu bir hatırayı nakletmektedir. Bayar 1937’de Ismet Inönü’nün yerine Başbakan tayin edilince M. Kemal’e, “Benim Başbakan olarak yetkilerim nelerdir?” diye sormuş. Bunun üzerine M. Kemal şu cevabı verir:

“Dış politika ile ben ilgilenirim, elçileri ben seçerim. Içişleri bana bağlıdır, valileri, polis müdürlerini ben tayin ederim… Ordudaki tayin ve terfileri de ben yaparım. Gerisi sana ait.”[18]

Bu diktatörlük değil midir?

*

kemal atatürk 8 edward atatürk ingiliz krali atatürk diktatör müM. Kemal, Ingiliz “Kralı” 8. Edward’ı, Dolmabahçe Sarayı rıhtımında karşılarken…

***

*

***M. Kemal Atatürk Diktatör müydü?***

*

kemal-atatc3bcrk-diktatc3b6r-adolf-hitler-chp-kemalizm-kanunlarin-c3bczerine-cikariz***

Amerikan Foreign Policy dergisi M. Kemal Atatürk’ü, Hitler ve Stalin gibi diktatörlere de yer verdiği “Bıyıklı Diktatörler” konulu listesinde “ilk sıraya” koydu.[19] Ilk sırada M. Kemal Atatürk’e yer verilen listede, Atatürk için “Kayzer” nitelemesinde bulunuldu. Böylece M. Kemal Atatürk, diktatörlükte; Hitler ve Stalin gibi diktatörlere fark atmış oldu.

Bunu biz değil; M. Kemal’in ulaşmak istediğini söylediği “Muasır Medeniyetler seviyesinin” en güçlü temsilcilerinden olan devletin bir dergisi yazıyor.

Ama haksız da sayılmazlar… O kadar insanı asıp kesmesinden sonra herhalde “Nobel Barış ödülü” verecek değillerdi.

Neyse…

Tek parti devrinin ve M. Kemal zamanının diktatörlük olduğunu CHP milletvekili Hamdullah Suphi de itiraf etmektedir. Hamdullah Suphi, Tek Parti devrinin değerlendirmesini şu şekilde yapmaktadır:

“…Bizde de iki diktatör peydah oldu. Bildiğimiz devirdir; ve en son mümessili bugün Meclis kürsümüzde konuşmutur. (Ismet Inönü’yü kastediyor.)”.[20]

Daha sonra CHP iktidarının otokritiğini yapan Hamdullah Suphi, türbelerin kapatılmasını tenkit etmekte ve türbelerin kapatıldığı sırada M. Kemal’e söylediklerini şu şekilde anlatmaktadır:

“Eğer bu memleketi bize cedlerimiz bir vatan bırakmamış olsalardı, siz neyi kurtaracaktınız? Evimi yangından kurtarana minnet duyarım, fakat bu evi bize bırakana minnet duymayayım mı?”[21]

Bakın M. Kemal ne diyor:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[22]

Devlet, kanun ve millet kendisinin oyuncağı olmuş sanki… Keyfine, hırsına, intikam hissine göre değişir durur.

M. Kemal’in sözünün özeti; “Sade keyfim hüküm sürer” demektir.

Hele şu kısım: “…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, çalarım, asarım, keserim…”

Peki şimdi bu sözleri söyleyen M. Kemal ile Nazi Almanya’sının diktatörü Adolf Hitler arasında ne gibi bir fark var?

Peki M. Kemal’in Mecliste yaptığı şu konuşmaya ne dersiniz:

“Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar. Meclis ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir.”[23]

Hem “Hakimiyet Milletindir” diyor, hem de Milletin vekillerini tehdit ediyor.

Bunu biz uydurmuyoruz… Bizzat M. Kemal Nutuk’ta övünerek anlatıyor.

Böyle demokrasi olur mu? Böyle insan hakları olur mu?

Hele şu sözlerine ne demeli:

“Kan ile yapılan inkılaplar daha sağlam olur, kansız inkılap ebedileştirilemez. Fakat biz inkılaba erişmek için lüzumu kadar kan döktük. Bu kanlarımız, yalnız muharebe meydanlarında değil, aynı zamanda memleketin dahilinde de döküldü. Temenniye değer ki, bu dökülen kanlar kafi gelsin ve bundan sonra kanlar dökülmesin.”[24]

Fesubhanallah, bu sözler akla da mantığa da aykırı. Kan ile yapılan inkılapların sağlam olduğu nerede görülmüş? Hem adam kan döktüğünü kendisi itiraf ediyor.

1923 yılında yaptığı ve 7 Aralık 1929 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan şu açıklaması da ilginçtir:

“Fransız Devrimi, ancak yüz yılda başarılmıştır. Biz ise, devrimimizin henüz üçüncü yılındayız. Kimse iddia edemez ki, bizim devrimimiz de bir tepkiyle, bir gericilik hareketiyle karşılaşmasın. Fakat, bu üç yıl içinde akıttığımız kanların yeterli görülmesi için, çıkacak gerici hareketleri doğduğu yerlerde boğmaya çalışmalıyız.”[25]

Inanılacak gibi değil…

Bir ülke düşünün ki;

Hacca gitmek yasak[26]

Allahu Ekber demek yasak[27]

Din dersleri yasak[28]

Kur’an okumak yasak[29]

Muhalefet yasak (Tek Parti Rejimi)[30]

Yazı yazmak yasak[31]

Istediğini giymek yasak[32].

Bu nasıl demokrasi, bu nasıl özgürlük?

Bilindiği gibi, M. Kemal 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş ve Kastamonu’lulara şunları söylemişti:

“Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!”[33]

Şapka için “kurban vermek”ten bahseden bir Cumhuriyetçi…

Evet, bütün bu zulümler bazılarının “hürriyet, özgürlük, demokrasi getirdi” dedikleri adamın eliyle icra edilmiştir…

Böyle Demokrasi, böyle Cumhuriyet olur mu?

Kararı siz verin.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Kemalistler neden slogan üretiyorlar sualinin cevabı;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/21/kemalistlerin-icinde-bulundugumuz-durumu-anlayamamalari/

[2] Sâd Suresi, ayet 26.

[3] M. Kemal Atatürk tabiatı kutsal sayıyor;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[4] M. Kemal, Müslümanlığı bir yana bırakalım diyor;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

[5] M. Kemal Atatürk ayete safsata diyor;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/

[6] Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Istanbul 1993, cild 1, sayfa 708.

[7] Büyük Türkçe Sözlük, “Kral” maddesi.

[8] Cemal Granda, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 19-21.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/20/bu-m-kemal-ataturkun-islam-dusmanliginin-disa-vurumu-degil-midir/

[9] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 327-328. (Sansürsüz baskı).

[10] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 360. (Sansürsüz baskı).

[11] M. Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim “tek adam rejimi”ydi;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[12] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 31 Ağustos 1927. Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 534.

[13] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1881 -1938 Atatürk’ün Doğumundan ölümüne Kadar, Istanbul, sayfa 319.

[14]  Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 113.

[15] Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 205.

Ayrıca bakınız;

Ahmet N. Yücekök, Ilter Turan ve , Mehmet Ö. Alkan, Tanzimattan Günümüze Istanbul’da STK’lar, Tarih Vakfı Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 162, 163.

Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum ve Liberal Siyaset – Türkiye’de Demokrasiye Geçişin Deneyimi (1945-1950), Siyasal Kitapevi, Ankara 1992, sayfa 275.

Cemile Burcu Kartal (2003), Türk Siyasal Hayatında Beyaz Ihtilal: 1950 Seçimleri, Atatürk Dergisi, cild 3, sayı 4, sayfa 266.

[16] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[17] Açılan bu kredi ve M. Kemal Atatürk’ün Ingilizler’le ittifak yapmayı istediği ile ilgili ayrıntılı bilgi ve Ingiliz Dışişleri arşivindeki belgeler için bakınız; Hikmet Özdemir, Atatürk ve Ingiltere, The British Council, Ankara, özellikle sayfa 43 – 183.

Ayrıca bakınız;

TBMM Zabıt Ceridesi, cild 27, Içtima 1, 1 Kasım 1938, sayfa 7.

[18] Sabah gazetesi, 11 Mayıs 1989.

[19] Amerikan “Foreign Policy” dergisi, Charles Homans, 30 Mart 2011.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/25/ataturk-biyikli-diktatorler-listesinde-ilk-sirada/

[20] Halkevleri, Istanbul Il Gençlik Kolu Yayınları, Istanbul 1963, sayfa 106.

[21] Halkevleri, Istanbul Il Gençlik Kolu Yayınları, Istanbul 1963, sayfa 108.

[22] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, sayı 82, 83.

[23] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 691.

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/24/hakimiyet-milletindir-diyen-m-kemal-ataturk-milletin-vekillerini-tehdit-ediyor-nutuktan/

[24] [1923] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, sayfa 68,69.

Ayrıca bakınız;

Erdem Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Atatürk Özel Sayısı, cild 1, sayı 12, Eylül 1998, sayfa 911.

M. Kemal Atatürk, Bursa Konuşması, 22 Ocak 1923; Avni Doğan, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, sayfa 165.

[25] 1923, Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 7.12.1929.

[26] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

[27] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

[28] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

[29] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[30] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[31] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/27/kemalist-rejim-din-kitaplarini-bile-yasaklamistir/

[32] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[33] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221, 222.

Ayrıca Bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Türk Büyükleri Hilafet makamına saygı gösterirken, M. Kemal Atatürk hakaret etmiştir

Türk Büyükleri Hilafet makamına saygı gösterirken, M. Kemal Atatürk hakaret etmiştir

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

sultan alparslan malazgirt savasi hilafet halifelik***

Burada zikredeceğimiz örnekler, Hilafetin Abbasiler’de olduğu dönemi kapsamaktadır.

Nasır b. Ali (İlig Han)

Nasır b. Ali, Karahanlı hükümdarları içinde Abbasî halifesini ilk tanıyan olarak bilinir. Sikkelerinde devrin hakimiyet anlayışının bir icabı olarak Abbasî halifelerinin adları yer almıştır.[1]

***

Gazneli Sultan Mahmud

Gazneli Sultan Mahmud, daima halifenin ismini paralarının üstüne bastırmaya, seferlerinden sonra elde edilen ganimetten Halife’ye hediyeler göndermeye ve fetihnamelerinde kendisini bu inancın bir savaşçısı olarak göstermeye dikkat etmiştir.[2] Halife el-Kadir adına hutbe de okutmuştur.[3]

***

Tuğrul Bey

Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Tuğrul Bey, “Sultan” ilan edildikten sonra, etraftaki hükümdarlara fetihnameler gönderirken bir elçilik heyetini de Bağdat’taki Abbasî halifesine gönderdi. Halife’ye gönderdiği fetihnamede, “Selçuk Oğullarının eskiden beri halifeliğe sadık bulunduklarını” yazıyordu.[4]

Abbasî Halifesi Kaim Biemrillah, Şiî Fatımîler tarafından esir alınınca, onlara karşı Tuğrul Bey’in yardımına müracaat etti. Tuğrul Bey 1055’de Bağdat’ı asilerden temizlemek ve Mısır’daki Fatımîleri ortadan kaldırmak için sefere çıktı. Bunu Bağdat önlerine geldiğinde halifeye yazdığı mektubunda şöyle ifade ediyor:

“Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) hizmetle şeref kazanmak, takdis edilmek ve bizzat hacca giderek yolları açmak, asileri tenkit eylemek ve Mısır ve Suriye şaşkınları (Şiî Fatımîler) ile savaşmak arzusunda” olduğunu belirtiyor ve Bağdat’a girme müsaadesini istemek suretiyle de halifeye saygı ve nezaketini gösteriyordu.[5]

Tuğrul Bey Bağdat’a girerek, şehri asilerden temizledi. Büveyhîlerin hakimiyetine son verdi. Daha sonra Irak’ın kuzeyinde de mücadele ederek Şiîleri hakimiyet altına aldı. Tuğrul Bey’e 1058’de Bağdat’ta yapılan bir merasimle taç giydirildi. Bu taç merasiminde Tuğrul Bey, halifeye Peygamberin halefi olması münasebetiyle saygısını sunarken, halife de sultana Islamiyet’e hizmetlerinden dolayı tebrik ve teşekkür ederek, onu “Dünya Sultanı (Şark ve Garb)” ilan etti. Tuğrul Bey’e “Rüknü’d-Dîn” ve “Kasım Emîru’l-Mu’minîn” (halifenin ortağı) lakaplarını tefviz etmiştir.[6]

***

Alparslan

Tuğrul Bey’in ölümünden sonra tahta geçen Alparslan, 1071’de elde ettiği Malazgirt zaferini başta halife olmak üzere her tarafa fetihnameler göndererek müjdelemiştir. Halifeye gönderilen fetihnameler 12 Eylül 1071 (13 Zilkade 463) günü Ka’im Biemrillah tarafından sarayda toplanan bütün devlet erkanı ve büyükleri önünde merasim ile okunmuş ve tebrikler yapılmıştır. Fetih Bağdat’ta şanına layık olarak kutlanmıştır. Alparslan Hemedan’a dönünce halifenin elçisi pek çok hediyelerle geldi. Islam’ın zuhurundan beri böyle bir zaferin kazanılmadığı kanaati bu sırada belirtilmiştir.[7]

***

II. Kılıç Arslan

Anadolu Selçuklu Devleti’nin sultanı II. Kılıç Arslan, 1176’da Bizans’a karşı kazandığı Miryokefalon zaferinden sonra Halife Musta’zi’ye bir fetihname göndererek zaferi haber verince, Bağdat sevince boğuldu. Halife haberi, “Islam ülkelerinden beklediğimiz uğurlu zafer haberleri geldi” şeklinde ifade ederek bildirmiştir. Camilerde hatipler, halifenin bu müjdesini halka bildirecek, halife ve hatipler Islam askerleri için dua edeceklerdir.[8]

***

I. Izzeddin Keykâvus

Bir başka Anadolu Selçuklu Sultanı I. Izzeddin Keykâvus da halifeye elçi göndererek onun hakimiyet tevcihini kazandı. Karşılıklı hediyeleşmeler yapıldı. Halife Nâsır kurduğu “Fütüvvet” teşkilatına girmek talebinde bulunan Izzeddin Keykâvus’a bir saltanat menşuru ile biriikte siyah bir imame zırhlı elbise, kamçı ve nalları altun bir katırı hakimiyet alameti olarak gönderdi; en-Nâsır, Türklere ve Selçuklulara mahsus olan Türkçe “Inanç, Bilge, Kutlu” lakaplarını sultan için kullanarak; onu Fütüvvet teşkilatına aldığını bildirmiş, bunun şartlarına ve mukaddes hilafet makamına bağlanmasını istemiştir. Aynca sultana yukarıdaki hediyelere ek olarak bir fütüvvet şalvarı da göndermiştir.[9]

***

Alâeddin Keykûbad

Halife ile ilişki Izzeddin’den sonra Alâeddin Keykûbad döneminde de devam etmiştir. Sultanın tahta geçtiğini öğrenen Halife Nâsır hakimiyet alametlerini Konya’ya göndererek, Payitaht’ta yapılan merasimle saltanatını tasdik etti.[10] Bu merasimler, her ne kadar siyasi güçten yoksun olsa da halifeye bağlılık izleri taşımaktadır.

***

Şimdi de M. Kemal

“Efendiler, bu pek büyük yenginin türlü etkenlerinin üstünde en önemlisi ve yücesi, Türk ulusunun bağılsız ve koşulsuz olarak egemenliğini eline almış olmasıdır. Bu olayın tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük, ne verimle bir devrim olduğunu açıklamağa gerek görmem. Ulusumuzun uzun yüzyıllardanberi hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve ezinci altında ne denli ezildiğini, onların açgözlülüklerini doyurma yolunda ne denli büyük yıkımlara ve yitiklere uğradığını düşünürsek, ulusumuzun egemenliğini eline almış olması olayının tüm ululuk ve önemi gözlerimizin önünde belirir. . .” (…) “Türk ulusunun (yurdunda) tam anlamıyla efendi olarak yaşaması, ancak o, gereksiz ve anlamsız olduktan başka, varlıkları yalnızca zarar ve yıkım getiren o makamların ortadan kaldırılmasıyla olanaklı olabilirdi.”[11]

Izmir Iktisat Kongresi’nde de şunları söylemekten hicap duymamıştır:

“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle **fatihlerin** arkasında **serserilik** etmiş…”[12]

Nutuk’tan:

“Hilafet vaziyetine gelince, ilim ve fennin nurlara müstağrak kıldığı hakiki medeniyet aleminde gülünç telakki edilmekten başka bir mevzuu kalmış mıydı? (…) Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müsliminin halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lazım geliyordu.”[13]

M.Kemal’e “Osmanlı paşası” diyenlere, “Abdülhamid nasıl bizimse, o da bizimdir” diyen cahil ve gafillere Nutuk’tan bir bölüm daha:

“Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı. Bu “tasallutlarını” (saldırılarını!) 6 asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu “mütecavizlerin” (tecavüzcülerin!) hadlerini ihtar ederek…”[14]

*

m. kemal nutuk osmanliya hakaret

Işte Nutuk’ta geçen o sözler…

***

Bu sözler M. Kemal’e aid! Eğer Osmanlı ecdadınsa, M.Kemal ATA’n olamaz arkadaş! Yok böyle bir dünya…

***

Son olarak Ismet Inönü

“Tarihin herhangi bir devrinde, bir halife, zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusunu geçirirse o kafayı behemehal koparacağız!”[15]

***

Peki, M. Kemal ve Ismet Inönü mü doğru yoldaydı, yoksa yukarıda isimlerini sıraladığımız Türk Büyükleri mi? Elbette Islam’a hizmet eden Türk Büyükleri doğru yoldaydı.

Şimdi haklı olarak, “o halde Müslüman milletimiz M. Kemal ve Inönü’nün peşinden neden gitti” diye soracaksınız. Aslında isyan edenler de vardı. Ancak M. Kemal’in peşinden gidenler, onun Kurtuluş Savaşı sırasında Hilafeti koruyacağına dair verdiği sözlere aldanmışlardı.

Örneğin TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde M. Kemal şöyle and içmişti:

“Makam-ı Celil-i Hilafet ve Saltanata, Islamiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billah.”[16]

Ayrıca Meclist’e, Sultan Vahidüddin’e (rahmetullahi aleyh) “Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri M. Kemal” imzasıyla şöyle bir telgraf çektiğini beyan etmişti (sadeleştirdik) :

“Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilafet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanzı rica ederim.”[17]

Bir örnek de Inönü’den verelim…

Ismet Inönü’nün Paris’te Grillon Oteli’nde verdiği bir beyanattan:

“Türk Milleti’nin kat’iyyen Makam-ı Mualla-yı Hilafet’in müdafii ve hadimi (hizmetçisi) olmaktan bir an geri kalmayacağını söyleyebilirim. Size ve sizin vasıtanızla bütün Müslümanlara diyebilirim ki, Hilafet her zaman olduğu gibi dinen pek sıkı merbut (bağlanmış) olduğumuz gibi icab ederse O’nun müdafaası için son damla kanımızı dökmeye her zaman hazırız. Türk Milleti Islamiyet’in kılıncı olmakla müftehirdir. “[18]

Yani?

Evet haklısınız, aldattılar…

Islam’a hizmet eden Türk atalarımızın yolundan gidiyorlarmış gibi, yani bizdenmiş gibi görünüp başımıza geçtiler ve dizginleri ele alınca bu necip milleti gavurlaştırmaya çalıştılar.

Izlemenizi tavsiye ettiğim bir video:

***

Sohbetin tamamı:

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Reşad Genç, Karahanlı Devlet Teşkilâtı, Tifdruk Matbaası, Istanbul 1981, sayfa 43.

[2] Erdoğan Merçil, “Gâzneliler, İldenizliler”, Büyük Islâm Tarihi, cild 6,  (Doğuştan Günümüze), Zafer Matbaası, Istanbul 1987, sayfa 254, 255.

[3] Erdoğan Merçil, “Gâzneliler, İldenizliler”, Büyük Islâm Tarihi, cild 6,  (Doğuştan Günümüze), Zafer Matbaası, Istanbul 1987, sayfa 231.

[4] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Arpaz Matbaacılık, 3. Baskı, Istanbul 1980, sayfa 106.

[5] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Arpaz Matbaacılık, 3. Baskı, Istanbul 1980, sayfa 106.

[6] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-Islâm Medeniyeti, Arpaz Matbaacılık, 3. Baskı, Istanbul 1980, sayfa 135.

[7] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 33.

[8] Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 127.

Ayrıca bakınız;

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 210.

[9] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 298.

[10] Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi (Siyasî Tarih Alparslan’dan Osman Gazi’ye) Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 330.

[11] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları 1959, sayfa 173 – 182.

[12] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. Izzet Öztoprak, Türkiye Iktisat Kongresi’ni Açış Söylevi Izmir 17 Şubat 1923.

[13] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14.

[14] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 691.

[15] Inönü’nün sözlerini aktaran: M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 843.

[16] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ Iğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

[17] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11. (Meclis tutanakları)

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[18] Müslim Standart Gazetesi, 17 Kasım 1922.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

“M. Kemal Atatürk Türk Islam Birliği/Hilafet istiyordu” Yalanı

“M. Kemal Atatürk Türk Islam Birliği/Hilafet istiyordu” Yalanı

Son dönemde özellikle belirli bir kesim tarafından sürekli gündemde tutulan “M. Kemal Atatürk, Türk Islam Birliği ve Hilafet istiyordu” şeklinde bir iddia var… Bu iddia gülünç olmaktan öteye gidemez.

Bu iddiaya mesnet teşkil eden delilleri ise Nutuk’ta geçen şu satırlardır:

“Ortaya atılan görüş şuydu: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve diğer kıt’alarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve arzularını kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman lüzumlu ve yararlı görürlerse, çağın gereklerine uygun birtakım uyuşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Şüphesiz, her devletin, her toplumun biribirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır.

Tasarlanan bu bağımsız İslâm devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve «falan ve filân İslâm devletleri arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur.

Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği şartlar içinde birlikte hareket sağlamak için, bütün İslâm devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır.

Birleşmiş olan İslâm devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir» derlerse ve isterlerse, işte o zaman, o «birleşik İslâm devletine hilâfet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife ünvanını verirler.”

***

Bu satırları okuduğumuz zaman, “evet M. Kemal Hilafet’e göz kırpmıştır” denilebilir. Fakat bu satırlar Nutuk’tan cımbızlanmıştır. Bu sözlerin yer aldığı sayfanın hemen bir önceki paragrafına bakın ve tablonun nasıl değiştiğini kendi gözlerinizle görün:

“Türkiye’ye musallat olmamak şartıyla, hilâfetçileri ve Panislâmizm taraftarlarını memnun etmek için, bu tasavvur ve tahayyül bir dereceye kadar bizde de tasvir edilmişti.”[1]

***

Işte bu cümleden “sonra” yukarıda iddia sahiplerinin cımbızladığı sözler geliyor. Açıkça görülüyorki, M. Kemal “Türkiye’ye musallat olmamak şartıyla” diye söze başlamış ve Türkiye’yi bu oluşumun içinde düşünmediğini gayet anlaşılır bir dille beyan etmiştir.

Üstelik bu fikir batılılara aittir ve M. Kemal’in de ifade ettiği gibi Hilafetçileri “memnun” etmek gayesi taşımaktadır, dolayısıyla kurgulanmış “yapay” bir Hilafet kurumu söz konusu. Batı’nın her emrine “evet, derhal” diyen kukla bir Hilafet kurumu…

M. Kemal’in gerçek manada bir Hilafet’ten yana olduğu katiyyen söylenemez. Türk Islam Birliği istediği yönündeki iddia da asılsızdır… Zira M. Kemal Inkılâp’larını dini izole etmek için yapmıştır ve bunu da kendisi şöyle ifade etmektedir:

“Türk inkılâbı, kelimenin ilk anda akla getirdiği ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi anlatır. Bugünkü devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz olmuştur. Milletin, varlığını devam ettirmek için efradı arasında düşündüğü müşterek bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, <<yani ulus, din ve mezhep bağı yerine kişilerini Türk milliyetçiliği etrafında toplamıştır.>> Türk milleti, milletlerarası genel savaş alanında hayat ve kuvvet sırrı olacak ilim ve vasıtanın, ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez bir gerçek olarak kabul etmiştir. İnkılâpların normal ve zorunlu gereği olarak genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihtiyaçlardan ilham alınarak yapılmasını bir hayat şartı saymıştır.”[2]

Burada iki önemli nokta var…

Birincisi, M. Kemal inkılâbı; “din ve mezhep bağı yerine kişilerini Türk milliyetçiliği etrafında toplamak” şeklinde tanımlamaktadır.

Ikincisi; “genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihtiyaçlardan ilham alınarak yapılmasını bir hayat şartı saymıştır.” diyerek, Allah’ın (celle celaluhu) Kur’an’daki kanunları yerine, kul yapımı kanunları tercih etmiştir.

Bunun anlamı, “Cenab-ı Hakk’ın kanunlarını beğenmemek”ten başka ne olabilir??

Oysa Islam Birliği nedir??

Müslümanların Kur’an ve Sünnet etrafında birleşerek, Allah’ın (azze ve celle) emrettiği kanunları hayata geçiren bir idare oluşturmaktır.

Uzun lafın kısası, M. Kemal Hilafet veya Türk Islam Birliği taraftarı değildi.

Hatta Hilafet makamının gereksiz, anlamsız, yalnızca zarar ve yıkım getiren bir makam olduğunu söylemiştir.[3]

Üstelik: “Tarihimizin en mutlu dönemi, hükümdarlarımızın halife olmadıkları zamandır”[4] diyecek kadar Hilafet’e karşıydı.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 713. (Bölüm 14: Lozan Barış Konferansı ve Saltanatın Kaldırılmasına İlişkin Gelişmeler, Hilafet Meselesi. Konu 24: Hilafet Konusunda Halkın Şüphe ve Endişesini Gidermek İçin Yaptığım Açıklamalar.)

[2] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, sayfa 240.

Ayrıca bakınız; Behçet Kemal Çağlar, Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara 1968, sayfa 159.

Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler, Ankara, 1946, sayfa 5.

[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yay. 1959, sayfa 173-182.

[4] (1923) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 3, Ankara 1961, sayfa 69.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*