M. Kemal-Enver Paşa ilişkisi ve Turancılık

M. Kemal-Enver Paşa ilişkisi ve Turancılık

*

Enver Pasa ve M. Kemal

***

M. Kemal’in Enver Paşa hakkındaki suçlamaları:

“(Enver) hesapsızdır, fikir ve kararların nasıl tatbik edileceğini düşünmeyi teferruat sayar; askerlikte genel bakımdan bilgisizdir, çünkü tabur, alay vs. gibi birliklere sıra ile komuta etmeden, en çok Makedonya ile Bingazi’de çete ve aşiret vuruşmalarında bulunduktan sonra sırf siyasal destekle en yüksek makamlara erişmiştir… Bu yüzden Enver, bir tümen veya bir kolorduya herhangi bir hareketi emrettiği vakit, o hareketin yapılabilmesi ve beslenebilmesi için nelerin gerektiğini hiç düşünmezdi ve bu emirleri âdeta bir çavuşa 40-50 kişi ile bir tepeyi tutması emrini verir gibi verirdi. Sarıkamış yıkımı bu biçim kıt anlayıştan doğmuştur.”[1]

Zaten Birinci Dünya Harbi’nde yaşanan hezimetten de Enver Paşa’yı mesul tutuyordu:

“Harbi sevk ve idare edenler, harb-i umumide kendi mevcudiyetimizi unutarak tamamen Almanların esiri olmuşlardır… Bu sebeple idare-i harbte tadad olunamayacak (sayılamayacak) kadar hatalar vardır. Bu hataların mesul-i yeganesi (biricik sorumlusu) Enver Paşa’dır. Enver Paşa’dan başka mesul aramak lazım gelirse, milletin kendisidir. Enver Paşa vefat etmiştir. Onun emriyle hareket eden kumandanları mesul tutmak doğru değildir.”[2]

Gördüğünüz gibi yalnızca Enver Paşa’yı değil, “milleti” de mesul tutuyor. Ancak Enver Paşa’nın emriyle hareket eden kumandanlara (yani kendisine) toz kondurmuyor…

Milleti mesul tutması bir dil sürçmesi falan değildir. Nitekim Fatih Sultan Mehmed Han’ın peşinden giden bu millete “serseri” demişliği bile vardır:

“Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zaptolunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.”[3]

Ancak tarihi ya yanlış okumuş ya da çarpıtıyor… Zira Osmanlı devleti durduk yere bir yeri fethetmezdi. Yerli halklara zulmedildiğinde müdahale eder ve halkları korurdu.

16. Yüzyılda Osmanlı’nın prestiji çok yüksekti. Doğu’da olduğu gibi, Batı’da da Osmanlı’nın özellikle de ezilen ve sömürülen sınıflar arasında hayranı çoktu. Ezilen ve sömürülen insanlar, Osmanlı Devleti’nin kendi ülkelerini fethetmesini istiyordu. Bu hamaset değil, hakikattir. Nitekim Ukraynalı yazar A. Krımskiy’e göre, “Balkanlar, Macaristan, Batı Avrupa ve Rusya’da farklı düşünce ve sebeplerden dolayı çok sayıda insan, muhtemel bir Türk istilası tehlikesinden hem korkuyor, hem de açıkça bunu istiyordu.”[4]

*

osmanlini hosgörüsü osmanlinin adaleti gibbons the foundation of ottoman

[6] no’lu dipnot ile alakalı… Tarihçi Gibbons’un kaleme aldığı kitabın ilgili sayfası…

***

Tarihçi Gibbons da bu gerçeği şu sözlerle itiraf eder:

”Balkanlar’daki her halk, komşularından ziyade Osmanlı’nın hakimiyetini tercih etmiştir. Osmanlı’nın hakimiyeti, Macar veya Italyanların hakimiyetinden daha çok tercih edilirdi.”[5]

Aynı kitabın bir başka yerinde ise, “Osmanlılar yeni çağda dinî özgürlük ilkesini temel taşı olarak vazetmiş ilk millettir.” der.[6]

Lakin bu halklar daha sonra Fransız Ihtilaliyle ortaya çıkan milliyetçilikten etkilenmiş ve büyük devletlerin kışkırtmasıyla isyan etmiştir. Burada suçlu olan taraf insanlık yapan Osmanlı değil; nankörlük yapanlardır.

Neyse mevzumuza dönelim…

M. Kemal’in yukarıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, Enver Paşa’dan hoşlanmıyordu. Milli Mücadele döneminde Ali Fuat Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta, Cemal Paşa ile Enver Paşa’nın arasını açmaya çalıştığı, ancak bu takdirde Cemal Paşa’ya yardım edebileceğini söylediği görülmektedir.[7]

*

ali fuat cebesoy moskova hatiralari m. kemal enver pasa

[7] no’lu dipnot ile alakalı… M. Kemal’in Ali Fuat Paşa’ya gönderdiği telgraf…

***

Enver Paşa’nın Turancı fikirlerine de uzak duruyordu. Ilber Ortaylı, M. Kemal ile Enver Paşa ilişkisi hakkında şunları yazıyor:

“…Anadolu hükümeti (M. Kemal), Rusya’nın Müslüman topraklarında faaliyet göstermek isteyen ve bunda kısmen başarılı olabilen Enver Paşa’ya karşı onaylayıcı davranmadı…”[8]

Yani M. Kemal, Orta Asya Türklerinin özgürlüğü için mücadele veren Enver Paşa’ya yardımcı olmadı. Dolayısıyla M. Kemal’in Turancı olduğunu ve bir Türk Birliği kurmak istediğini söylemek mümkün değildir…

Alman “Weltbild” yayınlarından çıkan 2 cildlik “Islam” tarihinin 2. cildinin 150. sayfasında, M.Kemal’in Pantürkizm yani Türk Birliği için hiçbir harekette bulunmadığı, 149. sayfada ise Harf inkılabı ile Türk gençliğini “Osmanlı Kültür Mirası”ndan uzak tutmaya çalıştığı belirtilir.[9]

Bu konunun uzmanı Günay Göksu Özdoğan ise şunları yazar:

“Türkiye Cumhuriyeti ulusal devletinin kuruluşuyla ülkeyi yöneten Kemalist kadro tarafından Pantürkçülük tamamen reddedildiği gibi devletin resmî ideolojisi olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan Kemalist Türk ulusçuluğu da Türkçü görüş ve örgütlenmeleri siyaset dışına itti.”[10]

M. Kemal’in temel dış politika ilkelerini 14 başlık altında toplayan siyaset bilimci Hüner Tuncer, M. Kemal’in Pan-Islam, Pan-Türk ve Turancılık hareketlerine iltifat etmediğini belirtir.[11]

Murat Kılıç, M. Kemal’in milliyetçilik anlayışını gayet açık bir şekilde hülasa etmiş:

“Cumhuriyet yönetimi bu harekete olumsuz baksa da cumhuriyetin ilk yıllarında Pantürkist hareketlerin tamamen yokluğundan da söz edilemez. Bu dönemde pantürkist harekete mensup bazı kişiler Türk ocakları bünyesinde faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Türk Ocakları her ne kadar 1924 kongresinde esas amacının Türk kültürü koruma ve cumhuriyet inkılâplarını savunma ve Cumhuriyet Halk Fırkası ile işbirliği olduğunu belirterek CHF (CHP) çizgisinde bir milliyetçilik anlayışına doğru yönelmişse de, Turancılığı benimseyenler için ortak bir platform olma işlevini devam ettiriyordu. Bunun farkında olan tek parti yönetiminin müdahalesi ile Türk Ocaklarının etkinlik alanının ancak Türkiye sınırları içinde olması gerektiğine dair bir tüzük değişikliği yapıldı. Ancak bu pantürkist taleplerin önüne geçemeyince Türk Ocakları 1931 Martında tamamen kapatıldı.”[12]

Prof. Dr. Erel Tellal ise “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin “Dış Türklerle ilgilenmiyorum” manasına geldiğini ifade eder:

“Türkiye yeni siyasal yapısını kurarken iki etkenden özenle soğuk durdu: Komünizm ve politize olmuş Islam dini. Birincisinden uzak durma çabaları çerçevesinde gerçekleştirilen 1923 ve 1929 komünist tutuklamaları, SSCB’de olumsuz tepkilere yol açtı. Buna karşılık, statükocu ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesi ‘Dış Türklerle, bu arada SSCB’deki Türklerle de ilgilenmiyorum’ anlamına geldiği için ilişkileri düzgün tuttu.”[13]

Prof. Dr. Çağlar Keyder, “Türkiye’de Devlet ve Sınıflar” isimli eserinde; “Doğu’daki Türki halkları etrafında toplamayı amaçlayan Turancılık, Sovyetler Birliği’yle yapılan antlaşmayla son bulmuştu.”[14] der. Keyder, aynı eserin 253. sayfasında, Kemalistlerin, Turancılık kalıntılarını reddedip cezalandırdığını belirtir.

Şimdi bazıları hemen Ziya Gökalp kartını oynamaya kalkacaktır, fakat M. Kemal’in Turancı Ziya Gökalp’e karşı da bir hayranlığı olduğu söylenemez. Her ikisini de tanıyan bir aydın bu hususta şöyle diyor:

“Gazi M. Kemal’in Gökalp’a karşı; ihtimal ki Gökalp’ın Ittihatçılık bağlantısı ve Enver Paşa hayranlığı ile Turancılık çabaları dolayısıyle, fazla bir ilgisi görülmemiştir. Özel konuşmaları sırasında Gökalp hakkındaki görüşlerinin de hayranlık ifade etmediği anlaşılmaktadır.”[15]

Ilber Ortaylı da aynı kanaattedir; “(Kemalist) inkılablarımızda Ziya Bey’in (Gökalp) rolünü büyütmek doğru değildir.”[16]

Meşhur Türkçü Turancı Zeki Velidi Togan’ın, Turancılığa taraftar olmayan M. Kemal yüzünden 1932’de Türkiye’yi terk ettiği ve M. Kemal’in ölümünden hemen sonra tekrar yurda döndüğü biliniyor.

Uzun lafın kısası M. Kemal Turancı falan değildir, zaten Bozkurt destanıyla da alay etmiş biridir.[17] Enver Paşa ile M. Kemal’in aynı yolun yolcuları olduğunu sanmak büyük bir gaflettir. O dönemin Türkçü’leri bile cumhuriyetçi değildiler. Bunu M. Kemal’in kalemşörü Falih Rıfkı hatıralarında samimi bir şekilde anlatır:

“Müslümanlıkta din ile dünyanın birbirinden ayrılmıyacağını iddia eden hocalar, Halifenin Padişah da olması lazım geldiği fikrinden caymamışlardır. Muhafazakar Osmanlı ve sağ temayüllü Türk’çüler de hala meşrutiyetçidirler. M. Kemal hilafeti padişahlıktan ayırmakla ve devlet merkezini Ankara’ya nakletmekle bütün hüküm ve nüfuzu kendi şahsında toplamak isteyen bir zorlama yapmıştır.”[18] 

 

Atay, aynı eserin bir başka yerinde ise şöyle der:

“Ileri Türk’çüler, dedim. (Batıcı demek istiyor: K.Çandarlıoğlu) Gerileri de vardır. Içlerinden Tanzimatçı ve gelenekçidirler. Bunlar köklere kadar inen inkılap kararlarını sevmiyeceklerdir. Çoğu saltanatın kaldırılışını hazmetmemişlerdir. Bir kısmı hilafetin kaldırılmasından memnun olmıyacaklardır. Fakat hiç biri yeni yazı ve dile, Türk milletini gerçek kültür hürriyetine (!) kavuşturucu inkılaplara kadar bizimle beraber kalmıyacaklar, M. Kemal’den de ayrılmayacaklardır. Bunlar ‘Kerhen’ (istemeyerek) Kemalisttirler. Şimdi de aynı kimseleri Türk’çülük devrindeki geri cereyanlara saplanmış olarak görmekteyiz.”[19]

Demek ki neymiş, gerçek Milliyetçiler, Kemalci ve Cumhuriyetçi değil; Meşrutiyetçi imişler… Dolayısıyla Milliyetçilerle M. Kemal aynı safta olamaz. Enver Paşa ile M. Kemal de aynı safta olamaz.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

 

[1] M. Kemal, Eskişehir-Izmit Konuşmaları (1923), sayfa 86.

[2] Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 1990, cild 1, sayfa 55, 56.

[3] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. Izzet Öztoprak, Türkiye Iktisat Kongresi’ni Açış Söylevi Izmir 17 Şubat 1923.

[4] A. Krımskiy, “O Turkofilstve Evropı i Moskovskoy Rusi XVI Veka”, Istoriya Turtsii i Eye Literaturı, Moskva 1910, sayfa 151. Türkçesi: “Türkiye’nin Tarihi ve Literatürü.”

[5] H. A.Gibbons, The Foundation of Ottoman Empire, Clarendon Press, Oxford 1916, sayfa 133.

[6] H. A. Gibbons, The Foundation of Ottoman Empire, Clarendon Press, Oxford 1916, sayfa 81.

Daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

[7] Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, (Yayına Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu), Temel Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 309.

[8] Ilber Ortaylı, G.M.K. Atatürk, Kronik Yayınları, Istanbul 2018, sayfa 78. (Bu kitapta maalesef tarihi hakikatlere aykırı yorumlar, kaynaksız iddialar ve usandırıcı tekrarlar mevcuttur.)

[9] Weltgeschichte, Der Islam, Die Islamischen Reiche nach dem Fall von Konstantinopel, cild 2, Weltbild Yayınları, 1998, sayfa 149, 150, (Bölümün yazarı: Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Stanford Shaw.)

[10] Günay Göksu Özdoğan, “Dünyada ve Türkiye’de Turancılık,” (Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, cild 4) içinde, 3. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2008, sayfa 398.

[11] Hüner Tuncer, Atatürkçü Dış Politika, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 23.

[12] Murat Kılıç, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliğinin Tipolojisi, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 16, Aralık 2007, sayfa 133, 134.

[13] Erel Tellal, “1923-1939 SSCB’yle İlişkiler”, Baskın Oran, ed., Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 15. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2009, cild 1, sayfa 314.

[14] Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, Iletişim Yayınları, 19. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 94, 253.

[15] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: M. Kemal, 1922-1938, cild 3, Remzi Kitabevi, Istanbul 1988, sayfa 175, 176.

[16] Ilber Ortaylı, G.M.K. Atatürk, Kronik Yayınları, Istanbul 2018, sayfa 79. (Bu kitapta maalesef tarihi hakikatlere aykırı yorumlar, kaynaksız iddialar ve usandırıcı tekrarlar mevcuttur.)

[17] M. Kemal’in Bozkurt destanıyla alay ettiğine dair yazı için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/19/m-kemal-ataturk-bozkurt-armasiyla-alay-etti-mi/

[18] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 317. (Sansürsüz baskı).

[19] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 258. (Sansürsüz baskı).

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

Reklamlar

Atatürk Türk Alfabesi mi getirdi yoksa Latin Alfabesi mi?

Atatürk Türk Alfabesi mi getirdi yoksa Latin Alfabesi mi?

*

harf-inkilabi-islamdan-uzaklastirmak-atatc3bcrk-inkilaplari1

***

Bu başlığı okuyan aklı başında herkesin keyifli bir kahkaha attığını tahmin edebiliyorum. Ama ne yapalım… Şu anda kemalistlerin seviyesi maalesef bu. Birileri çıkmış, M. Kemal’in Latin değil, Türk Alfabesi getirdiğini söylüyor. Sebebi ise Latin alfabesindeki “Q”, “W” ve “X” harflerini almamasıymış. Bu saçmalığı ortaya atanlar ve buna kananlar, hiç mi kendilerine “peki ama alınan diğer harfler Latin harfleri değil mi?” diye bir sual sormuyor… Kadir Mısıroğlu’nun çok sevdiğim bir sözü var; “Kemalist demek; mantıkla alışverişi kesmiş adam demektir” diye… Hakikaten öyle. Ha, bir de, “Ç”, “Ş” ve “Ĝ” harfleri latin alfabesinde olmadığı için M. Kemal’in getirdiği Türk alfabesiymiş!.. Hay Allahım… Bu harfler latin alfabesine aid, yalnız burada Türk dilindeki bazı sesleri karşılamak için Latin alfabesindeki “C”, “S” ve “G” harflerine “Diyakritik işaretler” eklenmiş, hepsi bu. Yoksa tamamen “özgün” harfler geliştirilmemiştir. Eğer öyle olsaydı, bu iddia sahiplerinin Osmanlı’da kullanılan alfabeye de Türk Alfabesi demesi icab ederdi. Zira Türk dilindeki bazı sesleri karşılamak için Osmanlı’da kullanılan alfabeye de Arap Alfabesi’nde bulunmayan “Pe”, “Çim” ve “Je” harfleri eklenmişti. Ancak buna yine de Arap Alfabesi denir. Kaldı ki, fransızcada “Fransızca” manasına gelen “fran-ç-ais” kelimesinde -ç- harfi var.

Bu neredeyse bütün ülkelerde böyledir.

Mesela fransızcada “Özel” anlamına gelen “Sp-é-cial” kelimesindeki -é- harfi almancada yoktur. Buna mukabil almancada “Değişim” manasına gelen “-Ä-nderung” kelimesindeki -Ä- harfi de fransızcada yoktur. Aynı şekilde almancada “Bahar” manasına gelen “Fr-ü-hjahr” kelimesindeki -ü- harfi de ingilizcede kullanılmaz. Ama bütün bu devletler Latin alfabesi kullanıyor.

Bunun Latin alfabesi olduğunu kemalistler de bal gibi biliyor. Bilmemeleri imkansız. Nitekim M. Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği bir davette, bunun “Latin Alfabesi” olduğunu misafirlerine ifade etmiştir.

*

Atatürk harf devrimi, M. Kemal harf inkilabi, Atatürk türkcü mü, Atatürk milliyetci mi, M. Kemal milliyetci mi, Atatürk latin harfleri, Atatürk latin alfabesi, M. Kemal latin alfabesi, Atatürk Türk alfabesi,.jpg

[1] no’lu dipnot ile alakalı… Nuri Ulusu’nun hatıratında bahsettiği hadise…

***

Bunu biz değil, onun Kütüphanecisi Nuri Ulusu hatıralarında söylüyor. Üstelik bu hatırat, son zamanlarda “Atatürkçü” rolü yapan Ahmet Hakan’ın patronu Aydın Doğan’a aid “Doğan Kitap” Yayınları’ndan çıktı. Bu hadiseyi Nuri Ulusu hatıralarında şöyle anlatır:

“Bir yaz gecesi Dolmabahçe Sarayı’ndayız. Müthiş bir davet vardı. Diplomatlar, mebuslar, gazeteciler, ticaret mensubu kişiler, yabancı elçilik mensupları velhasıl bayağı kalabalık bir topluluğu davet etmişti.

Davet sebebini en başta ben olmak üzere üç beş kişiden başka kimse bilmiyor ve herkes merak ediyordu.

Hazırlık yeni Türk harfleriyle ilgiliydi. Ben gündüzden büyük salonun bir köşesinde bizim meşhur karatahtamızı, tebeşir ve silgimizi hazır etmiştim önüne de bir perde çekerek kapatmıştım.

Davet masalarda, bar bölümünde, tüm haşmetiyle sürüyordu, içkiler su gibi akıyordu. Belli bir zaman sonra Atatürk’ün talimatıyla misafirler yavaş yavaş büyük salona doğru yönlendirildiler, herkes ne olduğunu bilemeden salonu doldurmaya başladı. En son kişi de gelince, Atatürk oturduğu koltuktan ayağa kalktı, aniden ciddileşti, yüzü gerildi ve davetlilere dönerek ‘Şimdi tarihi bir olaya şahitlik edeceksiniz’ dedi ve benim hazırladığım bölüme gelerek perdenin ipini çekmesiyle koca kara tahta ve yanında ben ortada kalıverdik. Tebeşiri eline aldı ve ‘Latin Alfabesinin ilk harfi bu’ diye bağırarak A harfini tahtaya yazdı. Arkasındanda B-C-D diye devam ediyor ve tüm davetlilere de koro halinde tekrar ettiriyordu. Bu böyle bir müddet devam etti. Salonda o içkili, sesli, eğlenceli hava, yerini büyük bir sessizliğe bırakmıştı. Sadece Atatürk’ün sesi ve harfler duyuluyordu. Müthiş bir manzaraydı bu.

Yabancılarsa önce biraz dinlediler, ama sonra sıkılmış olacaklar ki dışarı çıkıp, sonra tekrar giriyor ve vaziyeti idare ediyorlardı. Bilahare imtihan başladı. Tüm misafirleri, diplomatları tek tek tahtaya davet ediyor Latin harfleriyle adlarını tahtaya yazmalarını istiyordu.”[1]

Evet… Mesele bundan ibaret. Böylece son zamanlarda sıkça dile getirilen bir kemalist yalan daha itinayla çürütülmüştür… Kemalistlerin “Türk alfabesi” getirdiklerini söylemeleri, halkı aldatmak ve gavur alfabesinin kabulünü kolaylaştırmak istemelerinden kaynaklanmıştır. Bunun sebeplerini ve misallerini bir yazımızda zikretmiştik, ordan bakılabilir.[2] Siz hiç HDP’nin Müslüman Kürt kardeşlerimize “komünist, laik ve gavur bir rejim” vaat ettiklerini duydunuz mu? Hayır, onlar Kürt dilinden, Kürdün haklarından, “bağımsızlığından” bahsederler, lakin getirmek istedikleri rejim “gavur” bir rejimdir. Işte bizde de böyleydi.

Bunun bir aldatmaca olduğuna dair bir misal verelim… “CHP Büyük Kurultayı’nın 10 Mayıs 1946 Olağanüstü Toplantısı”na sunulan CHP Müstakil Grubu Raporu’nda şöyle bir teklif yer alır:

“…ibadet yerlerinin Türk’ün geleneklerine uygun bir tarza konularak halkevlerinin ibadet yeri, ibadet yerlerinin de halkevlerine benzer bir şekle ifrağını (çevrilmesini)…”[3]

Yani camileri halkevlerine çevirmek istediler. Kanaatimizce bu uygulama camideki düzeni hıristiyanların kilise düzenine uyarlamaktan başka bir şey değildir. Zaten daha evvel de buna benzer bir teklif yapılmıştı.[4] Ancak böyle bir şeyi müslümanlara kabul ettiremeyeceklerini bildiklerinden dolayı, bunu; “Türk’ün geleneklerine uygun bir tarz” diye takdim ettiler.

Sormak lazım; Türk’ün geleneğinde Halkevi gibi bir yapı mı vardı? Eğer gerçekten Türk’ün geleneğine uygun bir şey yapmak isteselerdi ve bunda samimi olsalardı, halkevi yerine; “çadır” talep etmeleri gerekirdi. Çünkü bizim geleneğimizde “çadır” vardı.

Fakat böyle yapmadılar, zira bunun adı; Türk ambalajıyla gavurlaştırma projesidir!..

 

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: M. Kemal Ulusu), Doğan Kitap, 5. Baskı, Istanbul Aralık 2008, sayfa 82, 83.

[2] Sözü edilen yazımız için bakınız; M. Kemal Atatürk Dilimizi Türkçeleştirmedi, Gavurcalaştırdı:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/10/23/m-kemal-ataturk-dilimizi-turkcelestirmedi-gavurcalastirdi/

[3] CHP Büyük Kurultayı’nın 10 Mayıs 1946 Olağanüstü Toplantısına Sunulan
CHP Müstakil Grubu Raporu ve Ekleri, TBMM Basımevi, Ankara 1946, sayfa 355, 356.

[4] 1928 Dini Islah Beyannamesi için bakınız; “Ilahiyat Fakültesi’nde hazırlanan layiha etrafında”, Vakit, 20 Haziran 1928.

Ayrıca bakınız; Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, Eser Neşriyat, Istanbul 1977, cild 5, sayfa 1958-1961.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*