Yargıtay üyesi Abdullah Yaman’dan Kemalistlere TOPTAN CEVAP LAHİYASI

Yargıtay üyesi Abdullah Yaman’dan Kemalistlere TOPTAN CEVAP LAHİYASI
*

kemalist-inkilaplar-kemalizim-atatc3bcrk-devrimleri-ibrahim-c3b6zdabak-karikatc3bcrc3bc-cakma-kurban-olayim

***

9 KASIM 2017 günü sosyal medya hesabından yayınladığı, (bizim ise 13 Kasım günü sitemizde naklettiğimiz) “Zorunlu ibadete hayır” başlıklı yazı ile büyük tartışmalar yaratan Yargıtay üyesi Abdullah Yaman sözkonusu yazı sebebiyle verilen sözde cevaplara yine sosyal medya hesabından “Toptan cevap layihası” başlıklı bir yazı ile cevap verdi.

İşte o yazı

TOPTAN CEVAP LAHİYASI

Bir önceki yazımızda, Kemalist mü’minleri teşhis için biyometrik fotoğraf çekmeye çalıştık…

Malum, biyometrik fotoğraf tekniği, fotoşop uygulamasına müsaade etmediği için görüntü neyse birebir yansıtmak durumundasınız…
Bir muhalefet partisi milletvekilinin “Atatürk’e saldırıyor” şeklinde tezvirat yapması ve müteakiben ODA TV ve SÖZCÜ gibi nefret satarak geçim temin eden basının aynı çarpık başlıkla haberleştirmeleri üzerine komut alan ne kadar meczup, tinerji ve balici(1) varsa çekirge sürüsü misali saldırmaya başladılar…

Bendeniz fotoğrafla teşhis koymaya çalışırken, birbirinden iğrenç tepkileriyle MR, Tomoğrafi, Röntgenlerini de çektirerek kendilerine konulan teşhisi teyit etmeye başladılar…

Allah için, akıl, fikir, zeka içeren bir şey söyleseler gam yemeyeceğim… Hakaret, küfür ve tehditten öte karşı tez getiremediler…
Silerek, engelleyerek korunmaya çalıştıysam da muvaffak olamayınca, bıraktım… Hem böylelikle bu mahlukatın şişede durdukları gibi durmadıklarını cümle alem görsün istedim…

Galiz küfürleri aktarmaya edebim elvermiyor… En naif tepkileri ise “defol git bizim ülkemizden” oldu…
Adamlar haklı… Yıllardır toplumun diğer kesimleriyle ev sahibi-kiracı ilişkisi içinde yaşamaya alışmışlar…
Ne yalan söyleyeyim; bir müddet tefekkürden sonra acımaya başladım…
Esasında bu saldırganların her birinin çaresiz müfredat mağduru olduklarının idrakine vardım… Eğitim marangozlarının tornalarından şekillenip piyasaya salınmışlar… Tefekkür etme, sorgulama, analitik düşünme gibi ameliyelerle hiç işleri olmamış…
El’an serumlandıkları ODA TV ve SÖZCÜ ile aralarında simbiyotik bir ilişki kurulmuş… Karşılıklı olarak nefret alışverişinde bulunarak birbirlerinin gazlarını alıyorlar… Adeta itikafa girdikleri bu ODA’nın ne çıkışı ne de camı/penceresi mevcut… Boyunları tutulurcasına izledikleri TV den hep aynı ezberler pompalanmış…

Din tanımlamasına kızmışlar, ama ertesi gün Anıtkabir’de sözlerimi teyit eden bir kanaat önderinin sözlerini görmezden gelecek kadar sağır rolüne yatmışlar…

Abdullah Yaman’ın burada tam olarak kimi kastettiğini bilmiyoruz, lakin bu görüntüler de her şeyi açıkça ortaya koyuyor…

***

Allah şifa versin demekten öte diyecek bir şey bulamıyorum…Dikkatimi çeken bir diğer husus ise özellikle Yargıtay üyeliğime yapılan vurgu idi… Öyle ki, günde 1.25 TL bedelle Kemalist gazı almakla görevli SÖZCÜ gazetesi, açıklamayı Yargıtay’da yapmışım gibi bir tezviratla kurumsal refleksi tahrik etmeye çalışmış…

“Efendiler”, bendenizin yazıyı paylaştığı profilde sıradan bir ilkokul resmi yer almakta… Yargıtay üyesi veya hakimlik yaptığıma dair en ufak bir tanıtıcı bilgi yer almamakta… Buna rağmen ne diye Yargıtay’ı bu işe bulaştırırsınız ki?
İşin ilginci, muhalefet partisi milletvekilinin ve dolayısıyla haberi ondan aktaran her iki haber kanalının da Cumhurbaşkanını göreve çağırmış olmalarıydı… Hani, şu sık sık yargıya müdahale etmekle itham ettikleri Cumhurbaşkanını…
Demek oluyor ki, söz konusu düşman tasfiyesi olunca ilkeler bir süreliğine tatile çıkabiliyormuş… Doğrusu, her taraflarından ilke/tutarlılık akan bu odaklara şapka çıkaracağım, çıkarmasına ama bu sefer de “şapka kanununa muhalefet etti “ diye linç edeceklerinden endişeleniyorum…
İşin bir başka yönü de yalan ve iftiradan beslenmeleriydi…
Kemalist medya unsurları ile sosyal medya leşkerlerinin üzerinden tepindikleri en büyük yalan ise benim korkuya kapılarak “yazdıklarımı silmiş” olmam hadisesiyle ilgiliydi…

“Efendiler” haklı olduğum hiçbir tezde, geri adım atmam söz konusu dahi olamaz…Sosyal medyaya sürdüğünüz cihatçılarınıza psikolojik destek sağlamak için yalan dolana ihtiyacınız olabilir ama lütfen benim üzerimden yapmayın… Bakın, bu kez yalanınızın yürürlük süresi yatsıyı bile bulmadı…

Anlaşılan o ki, düşünce (içinden geçirmek) hürriyetine sonuna kadar saygılısınız… Lakin düşünceyi ifade etme hususuna gelince; kadı kızında da görülebilecek bir takım kusurlarla mamulsünüz…
Gelelim esas mevzuya, yani Atatürk’e saldırıp saldırmadığım meselesine…
Sıffin savaşında mızraklarının ucuna Kuran sayfaları taktıktan sonra Hz. Ali taraftarlarına yönelik “bunlar Kuran’a saldırıyor” diyen uyanıklardan zerre miktarınca farkınız yok…
Hazine arazisine inşa ettiği gecekondusunu yıkımdan kurtarmak için Atatürk maskı ve bayrakla çatıya çıkan oportünistler ne kadar samimi ise siz de o denli içtensiniz…
Özetle, sizin dünyanızdaki Atatürk, dünyevi çıkarlarınızı korumak için sağa sola salladığınız bir sopadan öte fonksiyon ifa etmiyor…
“Efendiler”… Yazılarımı 10 amperlik bir IQ nün algılayacağı üslupta yazıyorum…

Bir zamanlar idolleştirdiğiniz mütekait baro başkanınızın bile anlayamamış olmasına ne demeli, bilemiyorum…
Dünyanın en iyi sondaj makinalarını seferber etseniz, tüm arkeologları göreve de çağırsanız bir önceki yazımdan size ekmek çıkmayacağını bilmeniz gerekir…
Sair kesimlerin size uzattıkları elle ilgili; reddiyeci, alaycı tavrınız ile “dinler arası diyalog” çabalarına da sekte vurdunuz 🙂)
İyisi mi; “Lekum diniküm veliye din”

(1) Seviyeli tepki ve eleştiride bulunanları yukarıdaki tabirlerden tenzih ederim.

Abdullah Yaman

***

Helal olsun…

.

 

Reklamlar

Müslümanlara uygulanan baskı: Kemalist Türkiye’de bir hakim, kararından ötürü sanık oldu

Müslümanlara uygulanan baskı: Kemalist Türkiye’de bir hakim, verdiği karardan ötürü sanık sandalyesine oturtuluyor

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Milliyet Gazetesi, 31 Ocak 1965

***

1965 yılında enteresan bir olay oldu. Bir hakim hakkında, verdiği karardan dolayı tahkikat açılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hakimi baktığı nurculuk davasında, sanığa beraat kararı verdiği için kendisi hakkında tahkikat açılmış, nurculuk suçu (!) işleyen birisine beraat kararı verdiği sorulmuştur. Bu hakim, Abdülmecid Belli idi.

Abdülmecid Belli, Maraş Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi iken bir nurcu sanığı beraat ettirmiş ve bu beraat kararının suç teşkil ettiği ihsas ettirilmişti. Kararın gerekçesinin, devletin sosyal, siyasal, hukuki temel nizamlarının din esaslarına göre değişmesini terviç ettiği (desteklediği) belirtilmiş, böylece güya anayasanın ihlal edildiği ima edilmek istenmişti.[1]

Halbuki Türkiye’de yargının bağımsız olduğu, verdiği kararlardan ötürü hiç bir hakimin sanık sandalyesine oturtulamayacağı kanunla belirtilmişti. Böyle olmasına rağmen, bir hakim Cumhuriyet Türkiyesi’nde verdiği bir beraat kararından ötürü sanık sandalyesine oturtulmuştu.

Böylece kemalizmin, millete nasıl zorla sevdirilmek istendiği daha iyi anlaşılıyor…

Buna göre;

Öğretmenler okullarda, hakimler mahkemelerde, paşalar kışlalarda, tarihçiler kitaplarda, şairler şiirlerde, sanatkarlar heykellerde, ünlüler televizyonlarda kemalizmi ve kurucularını sevdirmekle vazifeli kılınmışlar.

Ama nafile: “Zulüm payidar olmaz.”

***

NOT: Günümüzün gençleri de, kemalizm kurucularının birer kahraman olduklarını zannediyor ve onlara sevgi besliyorlar. Allahu Teala sonumuzu hayr etsin.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Yeni Istiklal Gazetesi, 10 Şubat 1965, sayı 183, sayfa 7.

Ayrıca bakınız; Milliyet Gazetesi, 31 Ocak 1965.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Müslümanlara uygulanan baskı: Kemalist Türkiye’de bir Öğretmenin Dramı

Müslümanlara uygulanan baskı: Kemalist Türkiye’de bir Öğretmenin Dramı

***

Darıca Ilk Okulu Öğretmeni Nureddin Atikoğlu’nun kemalizmden çektiklerini okuduğunuzda kemalist rejimin hüküm sürdüğü yıllarda müslümanlara uygulanan baskıyı ve ülkemizde Islam’ın nasıl yok edilmek istendiğini daha iyi anlama fırsatı bulacaksınız. Nurettin Atikoğlu, başına gelen olaylardan sonra kendi bakanlığı Milli eğitim bakanlığına bir gazete aracılığı ile soruyor ve cevap verilmesini bekliyor.

Işte Nureddin Atikoğlu’nun gazetede yayınlanan yazısı:

“Onbir yıl mesleki hayatı olan ilk okul öğretmeniyim. Mesleğime, bütün maddi mahrumiyetime rağmen bağlı, şevk ve samimiyetle devam etmekteyim. Bulunduğum illerin en ücra köşelerinde sebatla ve çereme imkanlarım nisbetinde faydalı olarak çalıştım. Yapılan teftişler neticesinde beğenilmeyen bir rapor almadım. Mesleğimde bu aşk ve gayretimi, müfettişlerin yılda bir defa uğradığı veya uğramadığı yıllarda dahi üzerimde amir varmış gibi çalıştıran ilahi kuvvetin daimi kontrolünde olduğumu, mesleğimin, dolayısı ile asil milletimin manevi mes’uliyetini hamil olduğumu ihtar eden inanç ve milliyetçiliğime borçluyum. En zor şartlar altında da olsa milletime hizmeti (maddi menfaat dilenciliği yapmadan) en büyük şeref ve minnettarlık borcu saymaktayım. Bu arzu, aşk ve ülkü benimle ebediyete kadar yaşayacaktır.

Hal böyle iken, sahifenin öbür yüzü oldukça elem ve hüzün verici, huzur ve ahenk bozucudur.

Şöyle ki:

1963-1964 Öğretim yılında Gölcük/Ümmiye Köyü Ilk Okulunda çalışırken, ders esnasında Jandarmalarla sarıldım, arandım. Şahsi kütüphanemden, Islam Tarihi, bir çok dini kitaplar ve mecmualarım müsadere edildi. Bir gün Kaza Jandarma Komutanlığına istendim. Kumandanlıkta yazılı, Kaymakamlıkta da Jandarma Komutanlığının iştirakiyle sözlü ifadem alındı. Kitapların üzerinde bulunan tek kelime “eski yazı”dan Elif cüzü bulundurmamdı. Kur’an-ı Kerim okumuş bulunmamdan, bir Müslüman olarak dinimi öğrenme gayretimden, dinimin temeli olan namazımı kılışımdan ve nihayet sayın Valimiz tarafından da Hz.Peygamber (a.s.) ‘e ümmet oluşumdan ötürü kınandım.

Tahkikat devam etti, tamamalandı ve neticede Cumhuriyet Savcılığınca “ademi takip” kararı ile müsadere edilen kitaplarım iade edilerek daha başlangıçta Türk Adliyesi kararını vermiş oldu. Fakat ne var ki, üstlerimin hırsları geçmemiş olacak ki, hiç bir istinad bulamadan Il Disiplin Kurulu kararı ile Darıca’ya naklim yapıldı. (Karar hala bana tebliğ edilmemiştir.) Köylülerim, benden evvel duymuşlar. Nakli durdurmak istisnasız imza toplayarak Vilayete müracaat etmişler. Vali bey isteklerinin yerine getirileceğini söyleyerek memnuniyetle yolcu etmiş. (Bana müjde ile sonradan haber verdiler) dördüncü gün vali bey beni istemişti, gittim. Köylülerimin teşebbüsünden bahsederek yine de Darıca’ya gönderileceğimi emir buyurdular. Ben “Gitmeyeceğim” demedim. “Hizmet için vatanımın her yeri aynıdır, fakat niye gideceğimi bilmiyorum” cevabını verdim.

Aramızda geçen kısa muhavede anlaşamakla beraber, halkın dini hislerine tercüman olduğum, şeriatçı ve ümmetçi olduğum tesbit edilmişmiş. Darıca gibi kalabalık bir öğretmen kitlesi içerisine vermeye mecbur olduklarını ve daima kontrol altında bulundurulacağımı söylediler. Şeriat devrinin geçtiği, ümmetçiliğin öldüğü ihtar edilerek huzurundan çıkarıldım. Neticede buraya gönderildim. Köylülerin tekrar müracaatları üzerine bir sene sonra arzularının yerine getirileceği vâadediliyor. Bir sene sonra tekrar müracaat, iki yılın doldurulması mecburiyeti ile tekrar red.

Dediklerini tatbik sahasına koymuş olacaklar ki, buraya geldikten sonra, tutum ve hareketim, evime kimlerin gelip-gittiği hususunda gizli tahkikat yaptırılmış.

Bu ders yılında yapılan veli toplantısında, ahlaka intikal eden konuşmam ilavelerle tahrif edilerek vilayete bildirilmiş. Yine bir tahkikat, ifade ve savunmalar. Neticeye bakılınca bunların hiç birisine itibar edilmeyerek, hedeflerine doğru kayış ve üç günlük maaş kesimi ile mükafatlandırılıyorum.

1965 Cumhuriyet Bayramında sınıf süslemelerim sırasında bir “hilal”in ipucu olarak fotoğrafı çekilmiş, yok şeriatı, yok Osmanlılığı ifade eder, ileri görüşlülüğüyle üst makamlara bildirilmiş. Dahası var:

Aralık ayı, yılbaşı geliyor. Sınıfım için 1966 Sönmez takvimi aldım ve sınıfıma götürdüm, daha asmadan okul müdürü, müdahale etti.

Ben:

– Kardeşim, bunda ne mahzur var, sebebini izah edin? Dini, ahlaki, milli ve ilmi bilgilerle dolu bir takvimdir, dedim.

– Dini propaganda yapıyor, nurculuk hakkında yazıyor, dedi.
– Nereden biliyorsunuz, hiç kullandınız mı, ne ile beni ikna ve ikaz ediyorsunuz? soruma,
– Hocam, kullanmazsanız iyi olur, Saatli Maarif Takvimi kullanın. Hakkınızda tahkikat konusu olur, dedi.

Geçen yıl astığımda okula gelen müfettişle, Ilk Öğretim Müdürleri tarafından müdahale edildiğini, ihtar edilmiş
olduğumu söyledi.

Tahammülün de bir haddi var. O anda insan üzülerek, kendi kendisine gayr-ı ihtiyari:

– Ecdadımın mübarek kanıyla yoğrulmuş, şehitler ve gaziler diyarı Türkiyem’de mi yaşıyorum, diye sorası geliyor.

Şimdi sayın hükümetimizden ve bilhassa cevaplandırılmasını istiyorum.

Bu meslekte; Mesleğininin maddi kifayetsizliği nazarı itibara almadan, sırf manevi zevkini tadarak, kudsiyetini idrak ederek, mesleğinin şerefiyle, mütenasip olmadığı gerçek ve inancıyla, içkili ziyafet, oyunlu kulüp masalarına dahi oturmayan, mevcut güç ve gayretini mesleki çalışmalara sarfeden, milletini; cahil, gerici, kara takkeli yobaz, köylü, şehirli, geri kafalı gibi iftiralardan münezzeh tutarak seven ve hizmetinde olan, bununla beraber “Allah indinde en makbul din Islam’dır” fermanı ilahisiyle yüce dinin saliki olma şerefine nail olarak, icraatiyle emri ilahiyi yerine getiren insanlar, vazifeye, emniyet ve huzur içerisinde devam edecekler mi? Yoksa; Allah’a kul, Peygambere ümmet olduğu, dini vecibeleri yerine getirebilmek için camiye gittiğinden dolayı, şeriatçı, ümmetçi, nurcu… Efendilerle içki masalarında sabahlamadığımızdan, biriç ve konken masalarında, balo ve benzeri erkekli dişili alemlerinde teşriki mesai etmediğimizden, lokmasıyla beslendiğimiz necip halkımızla ülfetimizden ve haşır neşir olmamızdan gerici, yobaz olarak mı isimlendirileceğiz? Kendi gözlerimizdeki odunu görmeden, milliyetçi ve mukaddesatçı gözünde kıl aralamaya kalkışarak, takibat, tahkikat uydurarak 8 nüfuslu 35 lira asli maaşlı bir öğretmenden (ifadeler ve savunmalar nazara alınmadan) üç günlük maaş keşimi (iktisadi abluka) vs. vs. derken siciller karalanıp üzerine titrediğimiz şeref ve haysiyetimizle mi oynayacaktır?

Eğer birincisi tatbik edilecekse, huzur ve emniyetimizin ifadesini, ikincisi tatbik edilecekse; gücümüz ve yaşımız ihtiyarlamadan neticeyi öğrenmek herhalde bir vatandaş olarak hakkımız olsa gerektir.

Arzumuz ve emelimiz; birincisinin tatbiki ve tahakkuku ile ard düşünceli, geri zihniyeli, milliyet ve maneviyattan yoksun, geri kafalı zavallı ilericilerimizin de ıslahı nefs ederek “tarik-i müstakim” olarak, birlik ve beraberlik ve vahdet yolunu ihtiyarila, düşmüş oldukları dalaletten kurtulmalarıdır.

Allah’ın veli kişisi Yunus Emre, bizim ilerici geçinenlere ne güzel ders vermiş ama anlayana can kurban;

“Ilim, ilim bilmektir,
Ilim, kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen,
Ya nice okumaktır?”

Nur içinde yatsın. Bu gidişle kendimizi (benliğimizi) aramaya çıkmanın zamanı gelmiş, hatta geçmiş olsa gerek.

Son sorumu tekrar ediyorum

Dini, milli, ahlaki ve ansiklopedik bilgilerle dolu, Sönmez Duvar Takvimini sınıfıma asarsam, yasaklara ve kanunlara riayet etmemiş mi olurum? Bu hususta bir sakınca ve yasak var mıdır?

Hürmetlerimle…”

Darıca Ilk Okulu Öğretmeni/Nureddin Atikoğlu[1]

Öğretmen Nureddin Atikoğlu’nun bu mektubu, kuşkusuz ki, zulüm devrinin yüzbinlerce uygulamasından sadece bir tanesi idi. Sesini duyuramayan binlerce Nureddin öğretmen vardı. Bu mektup hakkında yorumda bulunma ihtiyacı hissetmiyoruz. Mektup iyi okunduğunda kemalizmin, Müslümanlara neler çektirdiği kolayca anlaşılır.

 

**********

 

KAYNAK: 

[1] Yeni Istiklal Gazetesi, 15 Aralık 1965, sayı 227, sayfa 3.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*