M. Kemal Atatürk’e göre Kur’an Vahiy değildir

M. Kemal Atatürk’e göre Kur’an Vahiy değildir

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

elmalili-hamdi-yazir-tefsiri-mehmet-akif-ersoy-kuran-meali-tefsiri-iade-etti-buhari-serif-sinan-meydan-6-camide-tc3bcrkce-kuran hafiz asim atatürk

M. Kemal Atatürk’ün “Islam’ın Türkleştirilmesi Projesi”ne dair gelişmeler dönemin gazete sütunlarında

***

M. Kemal, Meclis kürsüsünde “Gökten indiği sanılan kitaplar…”[1 a] demek suretiyle Kur’an-ı Kerim’in Allah Teala tarafından vahyedildiğine inanmadığını açıkça beyan etmiştir. 1930 yılında “Lise Tarih” kitabı için kaleme aldığı metinlerde bu düşüncesini daha tafsilatlı olarak görüyoruz:

“Kuran sureleri Muhammede açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdir. Muhammedin beyan ettiği sureler uzun bir devirde dinî tefekkürlerinin (düşüncelerinin) mahsulü olmuştur. Muhammet bu surelere birçok çalıştıktan ve tedkikler (incelemeler) yaptıktan sonra edebî bir şekil vermiştir.“[1 b]

Aynı hezeyana Islam düşmanı oryantalist Leone Caetani’nin “Islam Tarihi” isimli eserinde de rastlıyoruz. Esasen M. Kemal’in bu sözleri, sözkonusu kitabın mahsulüdür. Zira M. Kemal, Leone Caetani’den etkilenmiştir. Bu hezeyanlar, 1931 yılında Müslüman çocuklara okutulan “Tarih II. Ortazamanlar” adlı Lise Tarih kitabında da yer almıştır.[1 c]

Anlaşılan M. Kemal bir “yaratıcıya” inanmıyordu. Ona göre tabiat “herşeyden büyük” ve “her şey” idi.[2] Bu anlayışa göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin vahiy alması mümkün değildir. M. Kemal’in böyle düşündüğünü çok farklı bir kaynakta da görüyoruz. Bilindiği gibi, M. Kemal 1932 yılında ibadetleri Türkçeleştirmek için Hâfızlardan oluşan bir heyeti Dolmabahçe Sarayı’na davet ediyordu. Işte bu heyette bulunanlardan biri de Hâfız Âsım idi. Hâfız Âsım, Dolmabahçe Sarayı’na davet edildiği gece yaşadıklarını Ali Kemâlî Aksüt’e anlatmış ve bu hâtıralar Mehmed Akif Ersoy’un da uzun bir müddet başyazarlığını yaptığı Sebîlürreşâd dergisinde yayınlanmıştır.

Işte Hâfız Âsım’ın o gece başından geçenler (Ertuğrul Düzdağ’ın kaleminden) :

“Kur’ân nihayet serbest vezinde bir şiirdir. Allah tarafından vahyedilmiş olamaz. Muhammed’in kendi sözleridir…”

Hâfız Âsım Efendi, Dolmabahçe Sarayı’nın büyük salonuna girerken çok heyecanlıydı. Fakat tam içeri girdiği sırada kulağına gelen bu sözleri duyunca, dizlerinin titrediğini hissetti.

Genç Hâfız Âsım, güzel sesli, güzel yüzlü bir gençti. Musikî bilir, pek güzel Kur’ân tilâvet ederdi. Kendisini çok seven Mehmed Âkif, Mısır’a gitmeden önce, onu dinleyeme doyamazdı.

Birkaç gün önce de Beyazıt Câmii’nde Âkif’in meşhur “Gece” şiirini bir münâcât âhengiyle okumuş dinleyenleri coşturmuştu.

Gâzi Paşa ise o günlerde uzun zamandan beri düşünüp bir türlü tatbik edemediği yeni bir inkılâbın hazırlıklarını yapmakta idi. Namazda okunan Kur’ân’ın yerine Türkçe’sini koymanın yollarını arıyordu.

Bunun için, Dolmabahçe Sarayı’nda her gece kurulan meşhur sofrasında, hepsi zamanın seçkin aydınları olan davetlilerle bu meseleyi konuşuyor, onların bu konudaki tartışmalarını dinliyordu. Bu gecelerde, kendisine adı verilen meşhur hâfızları da saraya getirterek, onlara Türkçe Kur’ân okutmakta ve sofradakilerle birlikte dinleyerek bir karara varmaya çalışmakta idi.

Işte Hâfız Âsım’ın Beyazıt Câmii’ndeki okuyuşunun güzelliği de kendisine haber verilmiş ve onu da dinlemek üzere çağırmışlardı.

Hâfız Âsım’ın görünüşü ve edebli tavırları herkesin hoşuna gitmişti. Karşılarına oturttuktan sonra, “Türkçe Kur’ân hakkında ne düşündüğünü” sordular. Âsım, “Kendi bilgisinin bu hususta fikir yürütmeye yetecek seviyede olmadığını” tevâzu ile arzetti.

Bunun üzerine, “Bir tecrübe edelim” denilerek, kendisine “Isrâ” sûresinin tercümesi verildi ve Âsım, bütün dikkatini ve mahâretini sarfederek okudu. Yapacağı bir yanlışın, kasten yapıldığı zannedilerek, gazabı uyandıracağından korkuyordu.

Okumasını bitirdi. Herkes beğenmişti. Gerçekten güzel okumuştu. Fakat bu güzel ses ve üslûp, acaba Kur’ân’ın aslını nasıl okuyacaktı? Bunu merak ettiklerinden, Hâfız’a, “Haydi bakalım, şimdi sen de istediğin sûreyi, Arapça olarak oku” dediler.

O zamana kadar, kendisine gösterilen koltukta, herkes gibi oturan Hâfız Âsım, bu teklif üzerine, hemen vaziyetini düzelterek koltuğa çıktı ve diz çökerek oturdu. Fakat onun bu hareketi, Gâzi Paşa’nın keskin gözünden elbette kaçamazdı. Şehlâ bakışlarını Hâfız’a dikerek:

“-Kur’ân’ı Türkçe okurken ayaklarını uzatmıştı. Şimdi diz çöktü. Anlaşılıyor ki, önceki okuduğunu Kur’ân saymıyor!” dedi.

Âsım, ne diyeceğini şaşırmıştı, fakat “Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah” diyerek:

“-Paşam, bu bir alışkanlıktır. Hareketimi düşünerek yapmış değilim. Fakat ne yalan söyleyeyim, kanaatim, söylediğiniz gibidir” cevabını verdi.

M. Kemal Paşa’nın bakışları yumuşadı. Bu mutaassıp câhil gence acıdığı anlaşılıyordu.

“-Herkes kanaatinde hürdür, elverir ki bu kanaatler samimî olsun, genç adam…” dedi.

Hâfız Âsım, herhangi bir seçim yapmadan, Kur’ân’ın o anda aklına geliveren bir yerinden okumaya başladı. Okuduğu “Hâkka” sûresiydi.

Bir miktar okuduktan sonra, kendisini sessizce dinlemekte olan sofradakilerin, huzursuz olup kıpırdadıklarını, birbirleriyle fısıldaştıklarını hissetti. Ne oluyordu?

Okuduğu âyetleri düşündü:

“…Innehu le-kavlu Resûlun kerîm ve mâ huve bi-kavli şâirin, kalîlen mâ tu’minûn ve lâ bi-kavli kâhinin kalîlen mâ tezekkerûn, tenzîlun min Rabbi’l âlemîn…”

Aman yâ Rabbi, ne yapmıştı? Neresini okumuştu:

“…O Kur’ân elbette şerefli bir Peygamber’in Allah’tan aldığı sözüdür. O, bir şâirin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz? Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz? O, Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir…”

Gâzi Paşa’nın ayağa kalktığını görerek, sustu. Zaten okuyacak hâli kalmamıştı. Paşa’nın sinirlendiği anlaşılıyordu:

“-Bu hâfız, sâde hâfız değil, aynı zamanda diplomat. Bizim biraz evvel konuştuklarımızı muhakkak duydu. Şimdi Kur’ân’la bize cevap veriyor.”

Hâfız Âsım, korku ve endişe içinde idi. Titrek bir sesle kendisini müdafaa etmeye çalıştı:

“-Paşam, ben hâfızım ama Kur’ân’ın mânâsına maalesef vukufum yoktur. Bilmeyerek size karşı gelecek bir şey yapmışsam, bu benim eserim değil, ancak Allah’ın bir tecellîsidir.”

Az sonra Dolmabahçe Sarayı’nın ılık havasından 1931 kışının soğuğuna çıkmakta olan Hâfız Âsım Efendi, altı yüz sayfalık Kur’ân-ı Kerîm’in içinden çıkıp, ağzından dökülüveren âyetlere kendisi de şaşıyor; kimse görmeyeceği için, artık korkmadan rahatça bıraktığı gözyaşlarını silerken şöyle mırıldanıyordu:

“Kur’ân, kendisini müdâfaa ediyor!”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1 a,b,c] M. Kemal’in, “Gökten indiği sanılan kitaplar…” sözü, elyazıları ve Leone Caetani hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/24/m-kemal-ataturkun-gokten-indigi-sanilan-kitaplar-sozunu-savunanlarin-iddialarina-reddiye-cevap/

[2] M. Kemal’in tabiat inancı hakkında daha fazla malumat sahibi olmak isteyenler aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirler;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[3] Aynen cereyan etmiş olan bu hâdiseyi, Hâfız Âsım Efendi’nin ağzından dinleyerek kaleme alan Ali Kemâlî Aksüt’tür. Bakınız; “Mustafa Kemal Paşa ve Kur’ân Tercümesi”, Sebîlürreşâd, cild 4, sayı 96, sayfa 328 ve devamı, Şubat 1951.

Ayrıca bakınız; M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, 4. Baskı, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 68-71.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*