O kiralık katil kimdi? Yoksa M. Kemal Atatürk müydü?

O kiralık katil kimdi? Yoksa M. Kemal Atatürk müydü?

Islam düşmanları kendi elleriyle ve alenen Osmanlı’yı tarihe gömmenin bir cinayet olacağını çok iyi biliyorlardı. Ve yine biliyorlardı ki, her cinayetin er ya da geç hesabı sorulur… Hiçbir şey yapanın yanına kâr kalmaz.

Peki ama bu durumda Osmanlı’yı nasıl yok edeceklerdi..?

Buna bir çare düşündüler…

Bir kiralık katil lazımdı onlara… Ama o da işi “sessizce” bitirmeliydi.

Kimsenin şüphelenmemesi için cinayete “intihar” süsü verilmeliydi.

Ancak bir cinayete intihar süsü verebilmek pek kolay değildi. Tankla-topla-tüfekle olmayacağına göre, yalanla-dolanla-entrikayla olmalıydı…

Komünist ile komünist, dindar ile dindar olabilen, yalanı kızarmadan söyleyebilen birisi lazımdı onlara.

Fakat Osmanlı’da yaşayanların Osmanlı’nın ardından ağlamamaları, bilakis geriye kalanla yetinmeleri ve sevinmeleri için de bir plan yapmak gerekiyordu.

Tıpkı ölen bir babanın evlatlarını sevindirebilmek için miras bırakması gibi, elbette Osmanlı halkına da miras bırakılmalıydı. Ancak giden; kalan mirastan daha kıymetli olduğu için, gidenin kıymetini düşürmek ve kalanın da değerini artırmak lazımdı…

Bunu da yine bir taşeron vasıtasıyla halledebilirlerdi. Düşündüler taşındılar, bir oyun tertiplediler; Yunanlıları Izmir’e çıkarmak ve daha sonra arzu ettikleri siyasi ortam oluşunca desteği geri çekmek. Zira Ingiliz desteği olmayan Yunan Ordusu, doğal olarak “geri çekilecek” ve işgal ettiği topraklardan çıkacaktır.

Ancak yunanlılar “kovuldu” gösterilecek ve bu şeref (!) yalnızca kiralık katile verilecek, dolayısıyla itibarı artacak ve böylece halkın güveni kazanılacaktır.

Bütün bunlar olurken padişaha, zorla, baskı yaparak; milli mücadelenin aleyhinde söz söyletmek suretiyle gidenin (Osmanlı’nın) kıymetini düşürmek elzemdi… Ki böylece giden kıymetsiz ve geriye kalan, ancak gasp edilip daha sonra “sözde” kurtarılan miras değerli olsun…

“Sözde” kurtaranın da değerli olması lazımdı tabi. Halkı minnet borcu altına sokması hayati önemi haizdi. Çünkü ancak böyle birisi için, Ezan’dan Allah ismini çıkardığı vakit, “ama o kurtardı” denebilirdi… Halk öyle bir minnet borcu altına sokulmalıydı ki; O dine ve mukaddesâta hakaret ettiği, alimleri astığı, Yaradanın kitabındaki emirleri uygulamadan çıkarttığı zaman dahi, “ama o kurtardı” denmeliydi.

Neyse…

Neticede kiralık katil tarafından öldürüleceğini anlayan Osmanlı’nın son temsilcisi, düşman gemisine bindirilerek kaçırılacak ve böylece Osmanlı intihar etmiş olacaktı.

Işte şimdi daha iyi anlıyoruz ki, gelecek nesillerin bu ölümün intihar mı yoksa cinayet mi olduğuna dair otopsi yapmalarını engellemek ve senaryoyu kendileri yazmak, kısaca aklanmak için, katilin parmak izlerini silmesi kabilinden; lisânımızı değiştirdiler.

Tabi Konfüçyüs’ün şu sözünü de şimdi daha iyi anlıyoruz:

“Bir ülkeyi yıkmak istiyorsanız, dilini tahrip edin.”

Sizce o kiralık katil kimdi?

**********

KAYNAK:

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 575, 576.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Osmanlı’yı kim yıktı? Osmanlı’yı Atatürk yıkmadı yalanı

Osmanlı’yı kim yıktı? Osmanlı’yı Atatürk yıkmadı yalanı

*

***

Günümüzde, özellikle muhafazakar ve milliyetçi gençlerden bazıları M. Kemal’in bir Osmanlı paşası olduğunu, Osmanlı’nın işgalciler tarafından yıkılması üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu, dolayısıyla yeni kurulan devletin Osmanlı’nın bir devami olduğunu iddia ediyorlar.

Oysa bu kesinlikle doğru değildir…

Osmanlı Devleti, M. Kemal tarafından yıkılmıştır. Üstelik bununla da övünmektedir:

“Osmanlı Devleti, yazık ki ölmüştür; Babıâli Hükûmeti, yazık ki ölmüştür. Affedersiniz, hata ettim! Yazık ki demeyecektim, iftihara değer ki ölmüştür. Çünkü, onlar ölmeseydi milleti öldüreceklerdi. Sonra, devamlı olarak hakaret ve tecavüze maruz bırakılan meclis-i mebusanlar da ölmüştür. Onun yerini meclis-i mebusan değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi almıştır.”[1]

Milleti öldüreceklermiş… Bu millet Osmanlı Devleti’yle yüzyıllardır Dünya’da süper güç olmuş ve adaletle hükmetmiştir.

M. Kemal emeline ulaşabilmek için Milletvekillerini tehdit etmiş ve Nutuk’ta da bunu övünerek anlatmıştır.

1 Kasım 1922’de “Osmanlı Imparatorluğu münkarizdir” (yıkılmıştır) denmiş ve Saltanat, yani Osmanlı Imparatorluğu resmen sona erdirilmiştir.[2]

M. Kemal, Saltanatın kaldırılması müzakerelerinde şunları söylemiştir:

“Efendiler! Içinde bulunduğumuz şartlara rağmen safsatayla, münakaşayla, nazariyatla vakit geçirdiğimizi görüyorum. Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye münakaşa ile mügalata ile verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle, zorla alınır. Türk milleti de hakimiyet ve saltanatı bil fiil isyan ederek kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir durumdur. Mesele, `hakimiyet ve saltanatı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız´ meselesi değildir. Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmekdir. Bu herhalde ve mutlaka olacaktır. Burada toplananlar meclis ve herkes, meseleyi bu şekilde görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade olunucaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”[3]

M. Kemal zaten yaptığı her şeyde, diktatörlüğünü maskelemek için; “Millet bunu yapmıştır” der. Burada da yine aynı şekilde “Millet yapmıştır” ifadesini kullanmıştır, fakat Milletin Vekillerini “kafalarını kesmek” ile tehdit eden de kendisidir. O halde nasıl Millet yapmış oluyor??

Demek ki maksat; diktatörlüğünü maskelemektir…

M. Kemal, Nutuk’un hadiseyi anlatan bu bölümünde Saltanatın kaldırılmasının genel ve düşünsel nedenlerine değinmez, ancak bir dizi sert ifade ile Padişah ve Sadrazamın uzaklaştırılmasını haklı gösterir:

“Bütün menfaatlerini mülevves (pis) bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta gören…”, “idrakten mahrum, vicdandan mahrum, birtakım insanlar…”, “ahmakça teklifat…”, “sefil… adi bir mahluk… alçak…”, “Aciz, adi, his ve idrakten mahrum…”[4] diye küfürler savurarak adeta ağzının ishal olduğunu cümle aleme ilan etmiştir.

Halbuki, evvelce gerek Padişah Vahidüddin (rahmetullahi aleyh)’e, gerek Saltanat’a ve gerekse Hilafet’e methiyeler dizen bizzat kendisiydi.

Örneğin TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde, şöyle and içmişti:

“Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, Islâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”[5]

Desenize ne namus kaldı ne de haysiyet.

Ey Gençler!!

Hala uyanmayacak mısınız?

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 15, Kaynak Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 77. (2 Şubat 1923).

[2] Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hukuk-i hâkimiyet ve hükümranînin mümessil-i hakikisi olduğuna dair heyet-i umumiye kararı. No. 308, 1/2 Kasım 1922. Bk.: Düstur, III. Tertip, 3. cild, sayfa 152, 153.

[3] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Devlet Basımevi 1938, sayfa 490-498.

[4] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Devlet Basımevi 1938, sayfa 490-498.

[5] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ İğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*