Mezhepler neden var? Kuran açık değil mi?

Mezhepler neden var? Kuran açık değil mi?

*

ebubekir sifil hoca fikhi ihtilaflar hadisler uydurma mi, mezhepler neden var, Peygamberimizin zamaninda mezhepler var miydi, Kuran acik mi, uydurma hadisler var mi

Bu yazının alıntılanması halinde sitemizi kaynak gösterme zorunluluğu yoktur, ancak Ebubekir Sifil hocanın sitesini kaynak göstermenizi rica ederiz: https://ebubekirsifil.com/

***

Fikhî Ihtilafların Kaynağı

Fıkhî hükümlerdeki ihtilaf, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) zamanında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan “ahkâmda ictihad” olgusundan kaynaklanmaktadır. O dönemde ictihadın çok yaygın olmaması, Hz. Peygamber (s.a.v)’e inmekte olan vahyin insanları ictihaddan müstağni kılmasıydı.

“Hz. Peygamber (sav) vefat ettikten sonra Sahabe’nin (Allah onlardan razı olsun) çeşitli merkezlere dağılmasıyla birlikte ictihad dairesi de genişlemeye başladı.

Vahyin kesilmesi ve Sahabe’nin çeşitli yerlere dağılmasıyla şer’î hükümlerde ihtilafın çerçevesinin genişlemesi tabiîdir. Zira fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır:

1. Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı.

2. Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı

Allah Teâlâ’nın şer’î meselelerde hikmeti, Kur’an ve Sünnet naslarının pek çoğunun birden fazla şekilde anlaşılmaya ihtimalli olmasını iktiza etmiştir. Kur’an-ı Kerim apaçık Arap diliyle inmiştir ve Arap dilinde lafızların ihtimalli yapısı herkes tarafından bilinen ve ikrar edilen bir husustur ki, Arap dili bu yapısıyla diğer dillerden ayrılır.

Tıpkı bunun gibi Allah Teâlâ’nın yaratışındaki hikmet de insanların akıl ve idrak bakımından farklı farklı olmasını iktiza etmiştir. Bu sayede varlık kemal bulur, insanların ilim ve akıl bakımından birbirlerinden temayüz etmesi ve birbirleriyle yarışması mümkün olur.

Akıl sahibi hiç kimse, bu iki temel hakikatin kaçınılmaz olarak görüş ve hükümde ihtilafa yol açacağından ve bunun kesin, bedihî bir netice olarak ortaya çıkacağından şüphe etmez.

Şimdi şu açık matematik denkleme bakalım:

1. Ihtimalli nasslar + Farklı anlayış tarzları ve aklî kapasiteler = Ihtilaf.

2. Kat’î nasslar + Bir tek anlayış tarzı ve aklî kapasite = Tek görüş.

Mezhep ve görüşleri birleştirmeye çağırma fikri muhtemelen bu iki temel hakikatten ve bu iki bedihî (açık) gerçekten gafil olma halinin doğruduğu bir sonuçtur. Görünüşte -nefislere hoş gelen- “vahdet-birlik” ve “tek görüş etrafında buluşma ve ittifak” adına hareket ediliyor olması da bu fikrin bazı kesimler tarafından benimsenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak heyhat, heyhat !!!

Allah Teâlâ’nın mahlûkatta cari kıldığı hikmeti bu insanlar göremiyor. Allah Teâlâ dileseydi bütün insanları, düşünce ve anlayışta bir tek ümmet yapar, Kitab’ı da icmal ve ihtimale yer vermeyen (tümüyle) mübeyyen ve müfesser bir tarzda indirirdi!

Allah Teâlâ, kullarının kendisine ibâdet ettiği bu dinin hükümleri konusunda anlayış ve görüşleri birleştirmeyi dilese, bir yandan şer’î nassların yapısını değiştirir, diğer yandan da tek hüküm üzere ittifak etsinler diye insanların anlayış tarzlarını teke indirirdi.”

Örnek olarak 2/el-Bakara suresindeki şu ayeti ele alalım:

“Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç “kur'” beklerler.”[1]

Buna mukabil, aynı surede bu ayetten hemen iki ayet önce, “Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört “ay” bekleme süresi vardır”[2] buyurulmaktadır.

Allah Teala, ilk ayette “üç kur'” buyurduğu halde, diğer ayette “dört ay” buyurmuştur. Yine ilk ayette bekleme süresi “üç”lü, rakamla, ikinci ayette ise “dört”lü rakamla ifade buyurulmuştur. Bu rakamlar kat’î olup bilinen rakamlardır ve birden fazla anlama gelmezler.

Bu durumu, ilk ayette geçen “üç kur'” ile ikinci ayette geçen “dört ay” ifadesinin oluşturduğu manzara ile karşılaştırdığımızda şunu görüyoruz:

Ilk ayetteki “kur'” kelimesi, Arap dilinde birden fazla anlama gelmektedir. Buna mukabil ikinci ayette geçen “ay” kelimesi kat’îdir, birden fazla anlam ifade etmez.

Ebû Amr b. el-Alâ’[3] şöyle demiştir: “Kimi Arap kabileleri hayız dönemine kur’ derken, kimileri bu kelimeyi iki hayız arasındaki temizlik dönemini ifade için kullanır. Bir kısmı hem hayız, hem de temizlik süresine birlikte kur’ der.”[4]

Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cassâs der ki: “Selef’in ittifakı sebebiyle “akrâ'” kelimesinin iki hususu, “hayız” ve “temizlik” dönemlerini anlatmak üzere kullanılması neticesi hasıl olmuştur.

“Bu meselenin iki vechesi vardır.

“1. Bu kelime birden fazla anlama ihtimalli olmasaydı Selef onu iki anlama gelecek şekilde tevil etmezdi. Onlar lügate, isimlerin anlamlarının bilgisine ve ibarelerden elde edilen manalara vâkıf idiler. Onlardan bir kısmının bu kelimeyi “hayız”, bir kısmının “temizlik” olarak tevil etmiş olmasından anlıyoruz ki bu kelime her iki durumu anlatmak üzere de kullanılabilir.

“2. Bu, onlar arasında yaygın ve bilinen bir ihtilaftı ve onlardan hiç biri, bu hususta karşıt görüşü benimsemiş olan muhalifini herhangi bir şekilde kınamamıştı. Tam tersine tarafların her biri, muhalifinin muhalif görüşü benimsemesini normal karşılamıştı.

“Işte bu durum, söz konusu kelimenin iki anlama da ihtimalli bulunduğunu ve meselenin ictihadî olduğunu gösterir…”[5]

Imdi, 2/el-Bakara suresinin 228. ayet-i kerimesinde geçen “üç kur'” ifadesinin anlaşılmasında görüşlerin farklılaşması ve aynı surenin 226. ayet-i kerimesinde geçen “dört ay” ifadesinin anlaşılmasında ittifak edilmesi tabii değil midir?

Bu hususta Imam el-Kurtubî şunları söyler: “Ulema “akrâ'”[6] kelimesinin anlamında ihtilaf etmiştir. Kûfeliler “O hayızdır” demişlerdir ki, Hz. Ömer, Hz. Ali, Ibn Mes’ûd, Ebû Musa, Mücâhid, Katâde, ed-Dahhâk, Ikrime ve es-Süddî’nin görüşü de bu doğrultudadır.

“Hicazlılar ise “O, temizlik süresidir” demiştir. Bu da Hz. Aişe, Ibn Ömer, Zeyd b. Sâbit, ez-Zührî, Ebân b. Osman ve eş-Şâfi’î’nin benimsediği görüştür.”[7]

Eğer Allah Teala bu meselede görüşlerin birleşmesini murad etseydi, 226. ayette “dört ay” buyurduğu gibi, 228. ayette de “dört hayız süresi” veya “dört temizlik süresi” buyururdu! Birden fazla anlama gelen bütün şer’î nasslar buna kıyas edilebilir…

Allah Teala’nın böyle murad etmiş olmasındaki hikmeti teyid eden hususlardan birisi de, şer’î nassların çoğunluğunun delaletinin zannî oluşudur. Allah Teala bununla sanki bir yandan görüşlerin ve anlayışların çeşitlenmesiyle insanlara kolaylık dilemiş, diğer yandan da akılların önünde geniş bir alan açmıştır ki insanlar Kelamullah’tan ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözlerinden istinbatta (naslann gizli mana ve hükümlerini açığa çıkarma) bulunsun ve çıkarılan hükümlerle (farklı tarzlarda) amel etsin!

Muhakkık alimler muhtelif bağlamlarda bu hikmetlere işaret etmiştir. Imam ez-Zerkeşî’nin aşağıdaki sözleri bu kabildendir:

“Bil ki Allah Teala, bütün şer’î hükümler için kat’î deliller tayin buyurmuş değildir. Aksine, şer’î delilleri(n bir kısmını) kasden zannî kılmıştır ki, mükelleflere genişlik olsun. Böylece mükellefler, delilin kat’î olması sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…”[8]

Fıkhî hükümlerdeki ihtilafların ilk ortaya çıkışının Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında olsun, O’ndan sonra olsun Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) asrına kadar gittiği vakıasını teyit eden birkaç pratik misal zikredelim:

1 – Sahabe’nin, Benu Kureyza’ya giderken yolda vakti giren namazı kılmanın hükmü konusundaki ihtilafı:

Imam el-Buhârî, Sahîh’inde Ibn Ömer (r.a)’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Ahzab günü[9] (Benu Kureyza üzerine gönderdiği birliğe hitaben) Hz. Peygamber (s.a.v), “Benu Kureyza’ya varmadıkça sakın kimse ikinci namazını kılmasın” buyurdu. Yolda giderken ikindi namazının vakti girdi. Onlardan bir kısmı “Benu Kureyza’ya varmadıkça kılmayalım” dedi. Diğerleri ise “Aksine, namazı şimdi kılalım. Hz. Peygamber (s.a.v)’in bizden istediği bu değildi (hızlı hareket etmemiz için öyle söyledi)” dediler. Bu durum kendisine zikredildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v) onlardan hiç birisini kınamadı.”[10]

2 – Ebu Sa’îd el-Hudrî (r.a) şöyle rivayet etmiştir:

“(Sahabe’den) iki kişi bir sefere çıkmıştı. Yolda namaz vakti girdi; ancak yanlarında su yoktu. Bunun üzerine temiz toprakla teyemmüm ederek namaz kıldılar. Bir süre sonra -henüz vakit çıkmamışken- su buldular. Onlardan birsi abdest alıp o namazı yeniden kıldı. Diğeri ise namazı yeniden kılmadı. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelerek bu durumu haber verdiler. Hz. Peygamber (s.a.v), namazı tekrar kılmayana, “Sünnet’e isabet ettin. (Teyemmümle kıldığın) namazın sana yeter” buyurdu. Abdest alıp namazı yeniden kılana hitaben ise “Sana iki kere sevap var” buyurdu. Ebû Dâvud ve en-Nesâî rivayet etmiştir.[11]

Bu iki olay Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında vukû bulmuştur. Sahabe’nin, Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonraki ictihadî ihtilaflarına gelince, müctehid imamlar arasında ihtilaflı olan meselelerin hemen hepsi Sahabe zamanındaki ihtilaflara dayanır.

Konuyla ilgili meşhur eserlere küçük bir müracaat bile, fıkhî meselelerdeki ihtilafların Sahabe zamanında yaygın olduğu gerçeğini teyid için yeterli olacaktır.

Sahabe’nin ihtilaf ettiği meselelere örnek olarak şunları zikredebiliriz:

3 – Dedenin mirası:

Ibn Abbâs (r.a), dedenin de tıpkı baba gibi miras bırakanın kardeşlerini -buradaki “kardeşlik” hangi surette olursa olsun fark etmez- mirasta mutlak surette hacb edeceği (dede hayattayken kardeşlere miras düşmeyeceği) görüşünü benimsemiştir. Bu görüşünde o, Kur’an’da “baba” kelimesinin “dede” hakkında da kullanılmasına dayanmıştır.[12]

Buna mukabil Hz. Ömer, Hz. Ali, Zeyd b. Sâbit (r.anhum) gibi diğer sahabîler, aynı bakış açısına sahip olmuş ve öz (ana-baba bir) olsun, üvey (baba bir) olsun, bütün kardeşlerin mirasta dedeye ortak olacağını söylemişlerdir. Zira bu kardeşlerden her biri, baba vasıtasıyla ölen kişiye bağlanmaktadır. [13]

4 – Boşanmış kadının, iddet süresinin ne kadar olduğu konusunda da Sahabe arasında ihtilaf vâki olmuştur. Ibn Mes’ûd (r.a), kadının, üçüncü hayzının bitimiyle gusledip temizlenmedikçe iddetinden çıkmış olmayacağını söylerken, Zeyd b. Sâbit (r.a) ve diğerleri, üçüncü hayız döneminin başlamasıyla kadının iddetinin sona ereceği görüşünü benimsemiştir. Bu ihtilaf, (yukarıda geçen) “kur'” kelimesinin anlamındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır.

5 – Kocası ölen hamile kadının iddetinin ne zaman biteceği konusundaki ihtilaf da böyledir. Hz. Ömer ve Ibn Mes’ûd (r.anhuma), bu durumdaki kadının iddetinin doğumla birlikte sona ereceğini söylerken, Hz. Ali ve Ibn Abbâs (r.anhuma), iki süreden en uzun olanın dolmasıyla iddetin sona ereceği görüşünü benimsemiştir.[14]

Hilafiyat kitaplarında konuyla ilgili daha fazla misal mevcuttur…

Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) zamanında ahkâm alanındaki ihtilaflar bu şekilde devam etmiş, Tabiun zamanına kadar gelmiştir. Tabiun ve Tebe-i Tabiin zamanına gelindiğinde ihtilafların çerçevesinin daha da genişlediğini görüyoruz. Bu genişlemenin bir sebebi daha önce benzerine rastlanmayan yeni olayların meydana gelmesi ve bunların hükümlerinin tesbiti için ictihad edebilmesi, bir diğer sebebi de farazî fıkıh[15] anlayışının yaygınlık kazanmasıdır.

Böylece fıkhî hükümlerde ihtilafın genişlemesinin, ilmî ve amelî hayatın gerektirdiği tabiî bir durum olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

 

**********

 

DIPNOTLAR:

[1] 2/el-Bakara Suresi, Ayet 228.

[2] 2/el-Bakara Suresi, Ayet 226.

[3] Ebu Amr Zebbân b. el-Alâ’. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur. Sahabe’den Enes b. Mâlik, Tabiun’dan el Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, Ikrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söylerler. Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bakınız: Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Übedâ, cild 3, sayfa 1316 ve devamı.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, cild 34, sayfa 120 ve devamı.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, cild 6, sayfa 407.

[4] el-Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, cild 3, sayfa 113.

[5] el-Cassâs, Dâru Ihyâi’t-Turâsi’l-Arabî-Müessesetu’t-Târîhi’l-Arabî, cild 2, sayfa 55, 56.; Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî baskısı; cild 1, sayfa 364.

[6] “Akrâ'” kelimesi, “Kur'” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar'” diye de okunur.

[7] el-Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, cild 3, sayfa 113.

[8] el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, sayfa 240.

Ebubekir Sifil’in notu:

Gerek el-Mahlâvî’nin adı geçen eserinde, gerekse eş-Şevkânî’nin Irşâdu’l-Fuhûl’de yaptığı iktibas bu şekildedir. ez-Zerkeşî’nin elimizde mevcut matbu el-Burhân nüshasındaki (cild 4, sayfa 108) ifadesi ise, “Böylece mükellefler, delilin öyle gerektirmesi sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…” tarzındadır.

[9] Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine’ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bakınız; Ibn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, cild 3, sayfa 214 ve devamı.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bakınız; Ibn Hacer, Fethu’l-Bârî, cild 7, sayfa 413.

[10] el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bakınız; Ibn Hacer, Fethu’l-Bârî, cild 8, sayfa 411.

[11] Cem’u’l-Fevâid, cild 1, sayfa 113. Bakınız; Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.

[12] Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf Suresi, Ayet 27) ayetidir.

[13] Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece Ibn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer ve Hz. Ali, Ibn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bakınız; Ibn Abdilberr, el-Istizkâr, cild 15, sayfa 429 ve devamı.

[14] Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve -kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen- “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve Ibn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir.

[15] Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh” da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur.

 

**********

 

KAYNAK:

Ebu’l-Feth El-Beyânûnî, Mezhep Meselesi ve Fıkhî Ihtilaflar, Tercüme ve Notlar: Ebubekir Sifil, Rihle Kitap, 2. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 23 ve devamı.

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

https://ebubekirsifil.com/

http://rihledergisi.com.tr/

https://twitter.com/EbubekirSifil

https://www.facebook.com/E.Sifil?ref=ts&fref=ts

http://sahniseman.org/

 

***

 

Benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/30/kemalizmin-din-oyunu-mezhep-ve-hadis-i-serifleri-inkar-13-bolum-uydurma-hadis-diyenlere-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/01/hadisleri-inkar-edenlerin-tuzagi/

.

Reklamlar

Kur’ân Apaçık mı?

Kur’ân Apaçık mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kuran apacik mi, apacik kuran abdulkadir yilmaz hanifdostlar, kurandaki din sadece kuran diyenler, kuran yeter diyenler, hadis inkarcilari

***

Günümüz mealcilik furyasının önemli argümanlarından biri Kur’ân-ı Kerim’in “apaçık bir kitap” olduğu postulatıdır. Buna göre herhangi biri bir meali açıp okuyacak olsa apaçık bir metin okumuş olacağı için bir anlama problemi yaşamayacaktır.

Nitekim Kur’ân birçok ayette kendisini “apaçık bir kitap” olarak tavsif etmiştir. Kitabın kendisine dair yaptığı bu tanımdan hareketle “mademki Kur’ân apaçıktır, herhangi bir kimse eline bir meal alıp okuduğunda onu hakkıyla anlayacaktır” iddiası ise sebep-sonuç ilişkisi içerisinde kaçınılmaz ve tartışıl(a)maz bir netice gibi takdim edilmektedir. Öyle ya, Kur’ân kendisi için “apaçık” diyorken kim kalkıp da “apaçık Kur’ân’ın mealini okuyan herhangi biri onu kolaylıkla anlar” iddiasını tartışabilir!

Ancak “apaçık kitap/Kur’ân” tabirini biraz daha yakından mercek altına aldığımızda, bu terkipte söz konusu edilen açıklığın Kur’ân’ın ifadeleriyle değil, bizzat kendisiyle ilgili olduğunu görürüz.

Şimdi bunun izahına geçelim:

Kur’ân-ı Kerim’de Kitab-ı mübin/Apaçık kitap tabiri yedi yerde, Kur’ân-ı mübin/apaçık Kur’ân tabiri iki yerde geçmektedir.

Kader bilgisi olarak niteleyebileceğimiz hususların kitab-ı mübin’de olduğunu bildiren ayetlerde[1] geçen “kitap”tan kasıt, Allah’ın ilmi ya da levh-i mahfuzdur.[2] Dolayısıyla bu ayetlerin “meâl-i müşterek”leri şöyledir:

“Kaderle ilgili hususlar, mübin olan, (yani içinde kayıtlı olan hususların aynen vuku bulmaları suretiyle doğruluklarını ortaya koyan) levh-i mahfuzdadır ya da Allah’ın ilmindedir”.

Buralardaki “kitap” sözüyle Kur’ân-ı Kerim kastedilmediğinden bu ayetler ilgili iddiaya mesnet teşkil edemezler.

Maide: 15 ile Neml: 1’de geçen “Kitab-ı mübin” ve Hicr 1 ve Yasin 69’da geçen “Kur’ân-ı mübin” tabirleri ile kastedilen ise Kur’ân’dır:

“Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi” (Maide: 15)

“Tâ. Sîn. Bunlar Kur’ân’ın, apaçık kitab’ın ayetleridir.” (Neml: 1)

“Elif. Lâm. Râ. Bunlar kitabın, apaçık Kur’ân’ın ayetleridir.” (Hicr: 1)

“O ancak bir zikir ve apaçık Kur’ân’dır.” (Yasin: 69)

Ancak buralarda yer alan “mübin” kelimesi, Kur’ân’ın/Kitab’ın ifadelerinin apaçık olduğunu, binaenaleyh her okuyanın kolaylıkla anlayabileceği bir kitap olduğu hususunu bildirmez. Zira bu anlam Kur’ân-ı Kerim’de yer alan ve Kur’ân’ın bazı ayetlerinin muhkem, bazılarınınsa müteşabih olduğunu bildiren Âli İmran: 7 ayetiyle çelişir:

“O’nun (Kur’ân’ın) bazı ayetleri muhkem olup bunlar Kitab’ın esasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihtir.” (Âl-i İmran: 7)

Usulcülerin çoğu ayetteki “muhkem”i tek bir anlama ihtimal eden, “müteşabih”i ise birkaç anlama ihtimali olan şeklinde tarif etmişlerdir.[3] Buna göre Kur’ân-ı Kerim’de manası açık olan ayetler olduğu gibi kapalı olan ayetler de bulunmaktadır. Bu hususu bizzat Kur’ân’ın kendisi haber vermektedir.

Zaten vakıa da bu durumu destekler. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadeleri istikra edildiğinde bazı ifadelerinin kapalı olduğu ve âlimlerin kimi ihtilaflarının da bu durumdan kaynaklandığı görülecektir. Buna örnek olarak 2/Bakara: 228’de geçen “kurû” kelimesini gösterebiliriz. Nitekim bu kelime hanımların temizlik dönemi anlamına geldiği gibi hayız dönemi anlamına da gelmektedir. Bu anlamlardan birincisini tercih eden Şafii âlimlere göre boşanmış kadınların bekleyeceği iddet, üç temizlik döneminden ibarettir. İkinci anlamı tercih eden Hanefi âlimlere göre ise iddet dönemi üç hayız dönemidir. Görüldüğü gibi bu hususta meydana gelen ihtilaf, ayette geçen bir kelimenin anlamının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

Ayrıca usul-i fıkıh ilminde Kur’ân ve Sünnet nasslarındaki ifadelerin, açık olmaları yönüne dikkat çeken “zahir”, “nass”, “müfesser” gibi; kapalı olmaları yönüne dikkat çeken “mücmel”, “müevvel” gibi kısımlara ayrılması da hep bu istikranın sonucudur. Nitekim Fahruddin er-Râzî “Muhkem” terimini, nass ve zahir ifadeleri kapsayan bir üst başlık, müteşabih terimini ise mücmel ve müevvel ifadeleri kapsayan bir diğer üst başlık olarak takdim etmiştir.[4]

Binaenaleyh “apaçık kitap/Kur’ân” tabirini, ifadeleri apaçık olarak görmek, hem Kur’ân’ın kendisine hem de vâkıa ters düşen bir anlayıştır.

Bütün bunların yanında mezkur anlayış, Hz. Peygamber efendimizi Kur’ân-ı hem tilavet eden hem de talim eden biri olarak tavsif eden ayetlerle[5] de çatışır.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kur’ân ayetlerinin okuduktan sonra onları bir de talim etmesi, Kur’ân’ın ifadelerinin apaçık olmasına aykırı bir durum teşkil eder. Zira apaçık ifadelere sahip olan bir kitabın bir muallim tarafından talim edilip öğretilmesi fuzuli bir iştigal olur. Nasıl olsa herkes kendisine okunanı apaçık olduğu için hemen anlayıvermektedir!

Bütün bunlardan hareketle şunu söyleyebiliriz ki Kur’ân-ı Kerim’in en azından bazı ifadeleri “kesinlikle” açık değil kapalıdır.

Peki, durum böyleyse “apaçık kitap/Kur’ân” ifadesi ne anlama gelmektedir?

Müfessirler, (b,y,n) maddesinden gelen “mübin/apaçık” sözcüğünün kök fiilinin müteaddi/geçişli olabileceği gibi lazım/geçişsiz de olabileceğini belirtmişlerdir.

Buna göre kök fiil lazım kabul edildiği takdirde terkibin anlamı şöyle olmalıdır: “(Allah tarafından nazil olduğu) apaçık olan kitap/Kur’ân”

Her ne kadar kök fiilin hem müteaddi hem de lazım olmasına teorik olarak bir engel yoksa da özellikle Yasin: 69 ayetinin bağlamı, kök fiilin lazım olduğu şu manayı desteklemektedir:

“Biz ona bir şiir öğretmedik, zaten (şiir) ona yaraşmaz da! O ancak bir zikir ve (şiir vs. olmadığı; vahiy olduğu) apaçık (ortada olan) bir Kur’ân’dır.”

Bağlamı dikkate alındığında şu husus net olarak ortaya çıkar ki, ayette önce Kur’ân-ı Kerim’in şiir ve beşer mahsülü olmadığı ifade edilmiş sonra da onun semavi bir kitap olduğunun; dolayısıyla vahiy menşeli Allah kelamı olduğunun apaçık bir husus olduğu vurgulanmıştır.

Bu ayeti kerimenin bağlamı ile birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan anlamının Neml: 1 ve Hicr: 1 ayetlerinde geçerli olduğunu söylemek durumundayız; zira Kur’ân ayetleri birbirini tefsir eder niteliktedir. Bir ayette kapalı olan bir husus, başka bir ayet vasıtasıyla vuzuha kavuşabilir.

Bu ayetlerde geçen “mübin” kelimesini kök fiilinin müteaddi olduğunu varsaydığımızda ise bu kelimeye “apaçık” anlamı vermek mümkün olmaz. Bu durumda “mübin” kelimesi “beyan eden”, “ortaya koyan” anlamlarına gelir. Ortaya koyduğu şeyin ne olduğu hususunda çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bunlar arasından “hidayet-dalalet”, “hak-batıl”, “helal-haram” gibi anlamlar öne çıkmaktadır.[6]

Ayrıca İmam Matüridi, kök fiili müteaddi olarak aldığı halde ortaya çıkan ihtimaller arasında şunu da zikretmiştir: Kur’ân beyan eder, ortaya koyar ki o, Allah katından inmiştir; beşer mahsülü değildir.[7] Bu durumda “mübin” kelimesini ister lazım isterse müteaddi kabul edelim ayetin anlamını belirleyen husus bağlamıdır ve bu bağlam, Kur’ân’ın beşer ürünü olmadığı vahiy kaynaklı olduğu anlamını tayin etmektedir.

Hâsılı, müfessirlerin eserlerinden istifade ile bu terkibi bağlamı içerisinde değerlendirerek anlamaya çalıştığımızda ortaya çıkan mana, mealciliğe hiç de yâr olacak bir mana değildir. Apaçık kuran/kitap sözünü “bütün ifadeleri apaçık bir kitap” şeklinde anlayıp bunun üzerine “Kur’ân-ı herkes mealden anlayabilir” neticesini bina eden malül anlayışın sahipleri, aslında Kur’ân’ın kendisine, vakıaya ve Hz. Peygamberin beyan edicilik vazifesine aykırı bir anlam ve neticeyi Kur’ân’a mâlederek kendi sırtlarına bir vebal yüklemişlerdir.[8] 

***

Abdulkadir Yılmaz’ın “Apaçık Kitap Kur’ân” adlı makalesi:

http://darulhikme.org.tr/darulhikme/tr/2009/12/21/apacik-kitap-kuran/

 

********** 

 

KAYNAKLAR:

[1] el-Enam: 59, Yunus: 61, Hud: 6, en-Neml: 75, es-Sebe: 3.

[2] Bkz.

el-Enam: 59: Taberi, IX, 283; Tefsîr-i Beydâvî, II, 165; Tefsîr-i Celâleyn, 134; el-Keşşâf, II, 355; Tefsir-i Kebîr, XIII, 12 (er-Razi “Allah’ın ilmi” vechini tercih etmiştir) Âlûsî, VII, 172; Hak Dini Kur’ân Dili, III, 472; Kurtubî, VII, 5; Mâverdî, II, 122; Nesefî, II, 24.

Yunus, 61: Âlûsî, XI, 146; Taberî, XII, 208; Te’vîlât-ı Mâtürîdî, VI, 59 (İmam Matüridi buradaki kitabın levh-i mahfuz olduğu görüşünü aktardıktan sonra gökten indirilen kitaplar olması ihtimalini de zikretmiştir. Ancak ayetin öncesi bu ihtimali uzaklaştırmaktadır.) Tefsîr-i Celâleyn, 176; Tefsîr-i Beydâvî, III, 118; Kurtubî, VIII, 357; Nesefî, II, 242; Tefsir-i Kebîr, XVII, 100.

Hud: 6: Taberî, XII, 328; Kurtubî, IX, 8; Tefsîr-i Beydâvî, III, 128; Nesefî, II, 259; Tefsir-i Kebîr, XVII, 149; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 555; Tefsîr-i Celâleyn, 291; Âlûsî, XII, 3

en-Neml: 75: Taberî, XVIII, 116; el-Keşşâf, III, 369; en-Nesefî, III, 321; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 167; Kurtubî, XIII, 231; Mâverdî, IV, 226; Tefsir-i Kebîr, XXIV, 184; Tefsîr-i Celâleyn, 79; Âlûsî, XX, 17.

es-Sebe: 3: Tefsîr-i Celâleyn, 113; en-Nesefî, III, 462; Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 362; Âlûsî, XXII, 106; Tefsîr-i Beydâvî, IV, 241; Kurtubî, XIV, 261.

[3] ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhît: I, 364.

[4] el-Mahsul, I, 231.

[5] Bakara: 129, Âli İmran: 164, Cuma: 2.

[6] Bkz. Tefsir-i Taberî, II, 6; Tevilat-ı Matüridi, VI, 419. Tefsîr-i Mâverdî, III, 147.

[7] Bkz. Tevilat: VIII, 536.

[8] Zikrettiğimiz ayetlere çeşitli tefsirlerden alternatif anlamların bulunması vardığımız sonucu değiştirmeyecektir. Zira biz, belirttiğimiz hususlardan hareketle tefsirlerde zikredilen bir mananın daha fazla öne çıktığını ve bu mananın tercihe daha layık olduğunu düşünüyoruz. Ortaya konulması muhtemel alternatif anlamlar, “Kur’ân’ın ifadesi apaçık olan ve kolaylıkla herkesin anlayabileceği bir kitap” olduğu neticesini doğurmadıkça, yazımızda öne çıkardığımız anlamla bir çelişki arz etme durumunun söz konusu olmayacağını belirtmeliyiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Hadisleri inkar edenlerin Tuzağı

Hadisleri inkar edenlerin Tuzağı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Uydurma hadisler var mi sadece Kuran diyenlere reddiye

***

Hadis inkarcıları, el-Hatib el-Bağdâdî’nin eserine aldığı Ebu Hureyre ve Ebu Said El-Hudri’ye aid aşağıdaki rivayetleri sürekli gündeme getirerek Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin güya Hadis-i Şerif’leri yasakladığını ve bu nedenle hadislerin dinde delil olamayacağını iddia ediyorlar.

Inkarcıların delil getirdikleri sözkonusu iki Hadis şöyledir:

“Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve yazdığınız şey nedir? dedi. Senden işittiğimiz hadisler (sözler) dedik. Hz. Peygamber Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.” (El Hatib, Takyid, sayfa 33)

Ebu Said el-Hudri’den rivayet edilen bir haberden öğrenildiğine göre, bu sahabi “hadis yazmak için Hazreti Peygamberden izin istemiş, fakat o, bu izni vermekten çekinmiştir.” (El Hatib, Takyid, sayfa 32)

Halbuki El Hatib eserinde bu konuyla ilgili olarak sahabe ve tabi’undan gelen katipliğin leh ve aleyhindeki haberleri sıraladıktan sonra, hadis “yazmanın” yasaklanmasına, Arapların çoğunun fakih olmamalarını, Kur’an ayetleriyle diğer sözleri birbirinden ayırt edememelerini, Kur’ana dahil edilecek her hangi bir sözü Allah kelâmı zannetmek tehlikesine maruz bulunmalarını belli başlı sebepler olarak ileri sürüyor.[1]

El-Hatib’in bu görüşü, genellikle üzerinde ittifak edilen bir görüş olarak tezahür eder.

Kaldı ki, burada hadis rivayetinin yasak olduğundan bahsedilmiyor… Yukarıda zikredilen sebeplerden ötürü sadece “yazımının” yasaklandığı bildiriliyor.

Nitekim El Hatib aynı eserinde, yukarıdaki hadisi rivayet eden Ebu Said El-Hudri’nin, hıfzından şikayet eden ve kendisi için hadis “yazmasını” isteyen Ebu Nazra’ya, “yazmam ve mushaf yapmam; Allah’ın Resûlü bize söylüyor, biz ezberliyorduk. Siz de bizden bizim Peygamberden ezberlediğimiz gibi ezberleyin”[2] diyerek onun isteğini reddettiğini aktarmaktadır.

Yani Hadis inkarcılarının delil getirdikleri hadisi rivayet eden Ebu Said El-Hudri’nin, hadis “rivayet etmenin” değil, hadis “yazmanın” yasaklandığını gösteren sözleri, hadis inkarcılarının kaynak verdikleri el-Hatib el-Bağdâdî’nin eserinde yazmaktadır.

Yine aynı eserde ve yine Ebu Said El-Hudri’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Benden (bir şey) yazmayınız. Kim benden Kur’ândan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin. Benden rivayet ediniz, bir beis yoktur. Kim benim üzerime kasden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.”[3]

Ancak bu inkarcılar, eserlerden cımbızlayarak insanları kandırmaya çalışıyorlar. Üstelik hadis inkarcılarının hadislerden delil getirmeleri ne derece tutarlıdır onu da sizin takdirinize bırakıyorum.

Hadis “yazımının” evvelce yasak olduğu bir gerçek, fakat kabir ziyareti de önceleri yasak olmasına rağmen sonradan buna müsaade edilmiştir. Aynı bu şekilde, hadis yazımına da daha sonra izin verilmiştir.

Hadislerin tarihini inceleyen Prof. Dr. Talat Koçyiğit bu konuda şöyle demektedir:

“Islâmiyetin Araplar arasında günden güne kuvvet kazanması, Islam ülkesinin Mekke ve Medine hudutlarını aşıp geniş bir sahayı kaplaması, buna parelel olarak müslümanlar arasında yazı bilenlerin çoğalması ve yazının inkişafı, çok kısa bir zamanda, bu günün insanlarını bile hayrete düşürecek bir şekilde süratlenmişti. Kur’ândan nazil olan ayetler, vahiy Katipleri tarafından muntazaman kaydediliyor, bununla da iktifa olunmıyarak hafızlar tarafından hıfzediliyordu. Artık Kur’ânın kaybolma tehlikesi, yazılması ve hıfzedilmesiyle ortadan kalkıyordu. Böyle bir durumda hadislerin de yazılmasında bir mahzur kalmıyordu. Islâmiyetin intişariyle birlikte daha geniş bir düşünce sahasına kavuşan sahabe, her gün biraz daha geçmiş günlerin cehaletinden kendisini kurtarıyor, ayet ve hadisi birbirinden ayırt edebilecek bir kültüre doğru süratle ilerliyordu. İşte biz, bundan sonradır ki Hazreti Peygamberin hadis yazanlara mani olmadığını, yazmak isteyenlere izin verdiğini, hadisleri hıfzedemiyenlerin şikayetleri karşısında yazmalarını tavsiye ettiğini görüyoruz. Kaynaklarda bu konuyle ilgili pek çok haber bulmak mümkindir.”[4]

Prof. Dr. Talat Koçyiğit, daha sonra hadis yazımına izin veren rivayetleri kaynaklarıyla birlikte zikrediyor. Bunları da başka bir yazıda sizlerle paylaşırız inşaallah.

***

Hadis inkarcılarına yazdığımız başka bir reddiye için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/30/kemalizmin-din-oyunu-mezhep-ve-hadis-i-serifleri-inkar-13-bolum-uydurma-hadis-diyenlere-cevap/

***

Tavsiye Edilen Kitap:

Dr. Abdülgani Abdülhalık, Hücciyyetü’s- Sünne (Sünnetin Delil Oluşu).

Ücretsiz okuyabilirsiniz:

http://www.tahavi.com/sunnetin_delil_olusu/index.html

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hatib Bağdâdi, Takyidu’l-ilm, Dımaşk 1949, sayfa 57.

[2] Hatib Bağdâdi, Takyidu’l-ilm, Dımaşk 1949, sayfa 36.

Ayrıca bakınız;

Herevi Ebu İsmail Abdullah İbn Muhammed, Zemmu’l-kelâm, I. 115a. (yazma, Ilahiyat Fakültesi Ktb.)

[3] Hatib Bağdâdi, Takyidu’l-ilm, Dımaşk 1949, sayfa 29.

[4] Prof. Dr. Talat Koçyiğit, Hadis Tarihi, Ankara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi 1977, sayfa 30.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*