Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

*

osmanli adaleti Osmanli arap ülkelerini fethi Osmanli hosgörüsü Osmanli devleti hosgörü

***

Araplar, Osmanlı Devleti’nin hakimiyetini kabul ettiklerinde kendilerini haklardan yoksun ve baskı altında bulunan halklardan görmüyorlardı. Osmanlı fethini 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yabancıların köleleştirmesi olarak kabul etmiyorlardı. Çağdaş Arap milliyetçiliğinin büyük ideologlarından biri olan Suriyeli tarihçi el-Husri, çalışmalarında Arapların Osmanlı sultanlarının iktidarını doğrudan Islam halifeliğinin devamı olarak gördüklerini ve kendilerini yabancı bir iktidar tarafından fethedilmiş ve ona boyun eğdirilmiş bir halk olarak hissetmediklerini belirtmiştir.[1] Bir başka Arap tarihçisi Zeyn N. Zeyn, Osmanlıların Araplara ait toprakları Arapların elinden almadıklarını, onların Memlukler, Ispanyollar ve Farslar ile savaştıklarını, ancak Araplar ile savaşmadıklarını dile getirmiştir. Yine aynı yazara göre Osmanlılar, iktidara Jön Türkler gelinceye dek Arapların asimile edilmesi ve Türkleştirilmesi yönünde hiçbir girişimde bulunmamışlardır.[2]

Yazımızı Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’den bir alıntı ile noktalayalım:

“Osmanlı döneminde mahkemelerin durumu hakkikaten övünülecek bir haldeydi. Biz bugün bu vasfa sahip mahkemelere mâlik değiliz…

Mahkemeler şeriatın hüküm sürdüğü, davaların süratle neticelendiği kurumlardı. Anlaşamayan taraflar arasında hüküm veren kadı, din hususunda da bilgisi olan müftünün ta kendisiydi, ve ka­pısını çalan herkese dinî, dünyası hususunda bilgi verirdi; ne fetva­dan, ne de kazadan (hakimlik görevinden) para almazdı. Her şehir­deki ve kasabadaki müftü Kahire’deki genel müftüye bağlıydı. Ge­nel müftüyü de Bâb-ı Âli tayin ederdi. Islâm âleminin her yanında­ki genel müftüler şeyhülislâma bağlıydılar. Şeyhülislâm Osmanlı hilafetinde sultandan sonra en önemli ikinci şahsiyetti. Şeyhülislâm başbakan olan sadrazamdan önce gelirdi. Arşivler Müslümanca bir adaletin uygulandığına tanıklık eden belgelerle doludur. Oysa bu­gün çağdaş devletlerin arşivleri karıştırıldığında karşımıza mahke­me bitmeden vefat eden birçok davalı ve davacı buluruz; yahut öy­lesine ciddi ve önemli davalar vardır ki, kesin bir karara kavuşması gerekirken hemen olağanüstü yasalar çıkar ve herşey tersyüz olur!

Sonunda kanunların sadece adı kalır, hepsi yalaka olur! Osmanlı döneminde mütfü ve kadı’nın önünde bir köle ya da cariyeyle paşa, prens, general, hatta sultanın kendisi karşı karşıya gelebilirdi. Bir mahkeme ki, davacı ve davalıdan birinin köle, diğerinin hükümdar olduğunu düşününüz… Kadı böyle bir mahkemede ya bir celse ya da iki celsede işi bitirirdi, daha uzatmazdı. Hem de işler vakar ve ihtimam ile olurdu. Karşılıklı rızanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü adaletin Allah’ın şeriatına uygun biçimde ifasına çalışılıyordu.”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] el-Husri, el-Biladu’l-Arabiyye ve’d-Devletü’l-Osmaniyye, Beyrut 1960, sayfa 36, 82, 83.

[2] N.Z.Zeyne, The Emergence of Arab Nationalism. With a Background Study of Arab-Turkish Relations in the Near East, Beirut 1966, sayfa 9, 10, 17.

Tafsilat için bakınız; Nikolay Ivanov, Osmanlı’nın Arap Ülkelerini Fethi 1516-1574, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, sayfa 270, 271.

[3] Dr. Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, (Tercüme eden: Sadık Ömeroğlu), Insan Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 35 – 38.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Osmanlı pasaportunun itibarlı olduğu günler! – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Osmanlı pasaportunun itibarlı olduğu günler! – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Şimdi Amerikan vatandaşı olmak için insanlar yarışıyor. Vaktiyle Osmanlı vatandaşı olmak böyle itibarlıydı.

İnançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanlar için Osmanlı vatandaşlığı bir can simidi vazifesi görürdü.

Günümüzde Osmanlı Devleti’nde halkın teb’a olduğunu söylemek moda oldu. Teb’a ile modern vatandaşlık arasında mühim farklılıklar varmış. Cumhuriyetten sonra teb’alıktan vatandaşlığa geçilmiş. Halbuki tâbiyet ile vatandaşlık arasında fark yoktur. Teb’a ile vatandaş da aynı mânâya gelir. Vatandaş, bir devletin kanunlarına uyma sözü veren; mukabilinde temel hak ve hürriyetleri üstün otorite tarafından korunan kimsedir.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

1912 senesinde Singapur Konsoloshanesi’nden verilen Osmanlı pasaportu

***

Teb’a=Vatandaş

Vatandaşlıktan kasıt, seçme, seçilme ve hükûmeti kontrol ise, bu demokrasi demektir. Ayrı bir mevzudur. İmparatorluklarda tâbiyet kriterleri, bir ırkın hâkim, diğerlerinin azınlık görüldüğü ulus-devlete benzemez. Hangi ırk ve dine mensup olursa olsun, halk hükümdarın çocukları sayılır. Nasıl bir baba çocukları arasında ayrım yapmazsa, imparatorluk vatandaşları da kanun önünde eşittir.

Osmanlı Devleti, ulus-devlet değil; imparatorluktur. Vatandaş telâkkisi, azınlık hakları bakımından çağdaşlarından daha ileridir. Osmanlı vatandaşları çeşitli dinlere mensup olmakla beraber, hukuken eşittir. Sadece gayrı müslimlerin amme hizmetine girme imkânı Tanzimat’tan sonra genişletilmiştir. O devirde dünyanın hiçbir yerinde hâkim unsur dışındakilere bu hak tanınmamıştır.


Kars’ta yaşayan Molokanlar’dan bir grup

***

Ne olursan ol gel!

Müslüman veya gayrımüslim, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden herkes vatandaş statüsündedir. Devletten din, vatan ve milleti koruma vazifesini bekler. Modern telâkkiye uygun olarak devlet ile teb’a arasında hukukî münâsebet bahis mevzuudur. Başka ülkelerde yaşayan Müslümanlar da Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, dârülislâm olmak hasebiyle, devlet, kendisini, sınırlarını açmak ve gelenlere vatandaşlık vermek mecburiyetinde hissetmiştir. Hangi ülkede yaşarsa yaşasın, dünya Müslümanlarına Osmanlı vatandaşı muamelesi yapılmıştır. Hatta Osmanlı ülkesine sığınan gayrımüslim mültecilere de karşılıksız teb’a statüsü tanınmıştır.

1848 ihtilâlinden sonra giriştikleri istiklâl mücâdelesinden mağlup çıkan Macar ve Leh vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın elinden kaçıp Osmanlı ülkesine sığındı. Bâbıâli, kendisini çok kritik siyasî vaziyete düşüren bu mültecileri her ne pahasına olursa olsun iâdeye yanaşmadı. Bu hâdise, İngiltere ve Fransa gibi hürriyete düşkün ülkelerde çok müsbet karşılandı. Hatta Londralı gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp kendileri çekerek tezahürat gösterdi. Bu mülteciler, Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi.

18. asırda Rus Çarı Deli Piyotr’un sakal yasağına karşı çıktıkları için Osmanlı ülkesine sığınan Hıristiyan Kazaklar, Manyas’a yerleştirildi. Bazı inançlarında Ortodoks Ruslardan ayrılan Molokanlar Kars’ı yurt tutmuştu. Kazaklar ve Molokanlar, cumhuriyetten sonra Anadolu’yu terk etmek zorunda kaldı. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler de birer birer hayattan sıyrıldı. Ulus-devletin, farklı renklere tahammülü yoktur.

Rusya, XIX. asırda Anadolu’dan göçen her Hıristiyan’a para ve toprak verdiği halde, Rusya’ya göçenler, Rusya’dan Anadolu’ya gidenlerin yanında çok ehemmiyetsiz sayıda kalmıştır. Başka Endülüs olmak üzere Avrupa’dan kaçıp Osmanlı ülkesine sığınan yüzbinlerce Yahudi de hatırlanmalıdır.

Manyas’ta yaşayan Kazaklar’dan bir grup

***

Şimdi yüzümüze bakan yok!

Eskiden Osmanlı ülkesine gelenlere Osmanlı hükümeti sınırda pasaport yerine geçen bir mürur tezkeresi verirdi. XIX. asırda bu usul değişti. Pasaportu, yolcunun kendi devleti verir oldu. 1838 tarihinde yurtdışına çıkacak olan Osmanlı vatandaşlarına Hâriciye Nezâreti tarafından Avrupa’daki teamüle uyarak pasaport verilmeye başlandı. Osmanlı ülkesine girecek ecnebiler de Avrupa şehirlerindeki Osmanlı konsolosluklarından vize alacaktı. Osmanlı vatandaşı olmak itibarlıydı. Yaşlı Arablardan, “Eskiden Osmanlı pasaportunu görünce ecnebiler selâma dururdu. Şimdi yüzümüze bakan yok” sözünü çok işittim.

Yafa’dan verilen mürur tezkeresi

***

1869 tarihinde de Osmanlı Tâbiyet Kanunu çıkarıldı. Artık reâyâ, zimmî, müstemen, harbî yerine, Teb’a-yı Devlet-i Aliyye (Osmanlı vatandaşı) ve Ecnebi tabirleri kullanılmaya başlandı. Babası Osmanlı teb’ası iken dünyaya gelen çocuklar, Osmanlı teb’asındandır. Anne ve babası ecnebi olduğu halde, Osmanlı ülkesinde doğan çocuklar, reşid olduktan sonra üç sene içinde Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Reşid olduktan sonra fâsılasız beş sene Osmanlı ülkesinde oturan ecnebiler de Hâriciye Nezâreti’ne istidâ verip Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Osmanlı teb’ası iken, izinle ecnebi tâbiyete geçenler, bu tarihten itibaren ecnebi sayılır. İzinsiz terkedenlerin yeni tâbiyeti hükümsüzdür. Osmanlı ülkesinde ikamet edenler, aksini isbat etmedikçe Osmanlı vatandaşı sayılır.

 1918 tarihli bir Osmanlı pasaportu (İsmail Semuh Bey’e ait)

***

 

ALINTI: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, “Osmanlı pasaportunun itibarlı olduğu günler!”, Türkiye Gazetesi, 07 Kasım 2012.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlının Sırrı Neydi? – İsmail Çolak

Osmanlının Sırrı Neydi? – İsmail Çolak

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Osmanlı Devleti; kuruluşu, idarî yapısı ve anlayışı, hızlı ve sağlam bir büyümeyle sınırlarını kıtalara ve okyanuslara dayandırması ve daha da önemlisi bu uçsuz bucaksız coğrafyada kanatları altında tuttuğu farklı milletler-dinler topluluğuna insanlık, adalet ve hoşgörüyle hükmedip cihanın en kudretli ve uzun ömürlü devleti mevkisine yükselmesi gibi açılardan, çeşitli otoritelerce tarihin “en mucizevî” devletlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Araştırmacılar, bu harikulade yapının temelinde yatan “sırları” çözmek için dünya çapında bir gayret ve merakla, Osmanlı’nın geride bıraktığı miras üzerinde çok yönlü keşifler yapmaya hâlâ hummalı bir şekilde devam etmektedirler.

Biz de burada bir keşfe çıkacak ve “Osmanlı Dehası”nin sırrını çözmede, tarihçilere yol gösteren ve hayrete sevk eden başlıca hususlardan biri olan, “Balkanlardaki hızlı ilerleyişin sonunda, burada kalıcı ve uzun soluklu ‘mucizevî’ bir hakimiyetin kısa müddet içinde nasıl kurulduğu ve buna imkan tanıyan mükemmel politikanın/anlayışın hangi temellere dayandığı ya da hangi kaynaklardan beslendiği” üzerinde duracağız.

Balkanların Ortodoksluğu ve Osmanlı ‘Hoşgörüsü’

Osmanlı’nın kuruluş döneminde, siyasî nüfuz mücadeleleri, mezhep çatışmaları, saltanat kavgaları, ağır vergi yükü ve angarya işlerden fevkalade daralan Balkan milletleri huzur, emniyet ve sükûna susamışlardı. Aradıkları refah ve saadete kavuşabilmek özlemiyle, bir kurtarıcı el ve âdil düzen beklentisi içerisinde iken, İslâmiyet’in ananevî müsamaha anlayışı ve uygulamasından beslenen engin hoşgörüsü, (veya tesamuhu) insanca muamelesi, din ve vicdan hürriyeti, can, mal ve ırz güvenliği tanıyan yönetim şekliyle istediklerinin ve umduklarının fevkinde haklar vaat eden Osmanlı’yı tercih etmişler ve çoğunlukla da kendi davetleri ve gönül rızalarıyla itaat etmişlerdi.

O kadar ki, Osmanlı’nın meydana getirdiği kuşatıcı tolerans ve “din kalkanı” sayesinde Balkan milletleri, Macarlar ve Venediklilerin “Katolik olma mahkumiyetinden” kurtulmuş; müntesibi bulundukları Ortodoks mezhebini yaşatma imkânını elde etmişlerdir. Osmanlıların, koyu Ortodoks olan Balkan halkı üzerindeki Katolik baskısını önlemesi ve Ortodoks kilisesine karşı gösterdiği müsamaha, Türk idaresinin bir kurtarıcı olarak karşılanmasına sebep olmuş; “Ortodoks mezhebi Balkanlardaki varlığını Türklere borçlu” hale gelmişti.

Macar Tarihçi Sandor Takats (1860-1932), sadece Ortodoksluk değil; Protestanlığın da varlığını Osmanlı’ya borçlu olduğunu, “Macaristan-Türk Aleminden Çizgiler” adlı eserinde şöyle savunmaktadır: “Hıristiyan Almanya İmparatorluğunda mezhep harplerinde kan gövdeyi götürürken Müslüman Türk idaresinde bütün dinlere saygı vardı ve mezhepler yan yana yaşayabiliyorlardı. Ortodokslar gibi Protestanlar da Osmanlı’ya çok şey borçludurlar. Çünkü Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther, Katolik zulmü karşısında Kanuni Sultan Süleyman’a mektup göndermiş ve şunları yazmıştır: “Putperest Katoliklere, Papa denilen ve Hz. İsa’yı tanrı yapan dinsizlere ve onları destekleyen Alman İmparatoru Şarlken’e haddini bildiriniz ve bize yardımlarınızı sürdürünüz.”

Barış ve İnsanlığın “Son Kalesi”

Devlet-i Ali Osman, bir şemsiye gibi hükümranlığına aldığı cemaat ve kavimleri ortak bir meşruiyet temelinde; “Osmanlı Barışı”nda buluştururken, “Millet Sistemi” çerçevesinde her birinin kendi kimliğini, inancını ve varolma hakkını elinden almıyor; hatta buna saygı duyulmasını diğer kavimlerden istiyor ve onları buna zorluyordu. Millet sistemi hakkında İlber Ortaylı şu açıklamayı yapmaktadır: “Millet sistemi bir kompartıman sistemidir ve insanlar kendi dinî kompartımanının üyesi olarak en alttan üst çizgiye yükselme imkânına sahiptir ve bunun için mücadele ederler. Milletlerin idarî teşkilatı onların merkezle antlaşma, müzakere ve istimâlet sisteminde olduğu gibi bir tür akitle dinî hürriyet, kültürel muhtariyet ve idarî işbirliği statüsünü vermesidir.”

Osmanlı sisteminin, mevcut yapıyı zorlamadan, ona saygı duyarak ve sürekli toplumsal nabzı tutarak yürüdüğü bariz biçimde göze çarpmaktadır. Lowry’ye göre, Osmanlı varlığı, yöneticileriyle pek az ortak tarafı olan bir halkı kazanabilmek için daha önce var olan yapının üzerine “ince bir tabaka” halinde serilmekle sağlanıyordu.

Osmanlı idaresinin uzun ömrünün sırrı; kaskatı değil, esnek durmasını bilmiş olmasında yatmaktadır. Osmanlı muhayyilesi, kendisini yeryüzünde mazlumların sığındığı “son kale” olarak görüyordu. Osmanlı, azgın emperyalist dalgaların surlarını dövdüğü “mazlumların koruyucusu” yalçın bir kale gibiydi. Dahası, Osmanlı “devlet-i ebed müddet” sloganını hiç terk etmemek üzere benimsediğinden ötürü; Bab-ı Ali ketebesinden, sokaktaki cahil adama kadar hiç kimse o cemiyetin varlığı ve işlevinin kalkacağına inanmamış görünüyordu.[1]

Tarihçileri bile hayrete sürükletip şaşkınlığa sevk edecek ölçüde, Rumeli ve Balkanlarda, çok kısa sürede bu denli geniş bir coğrafyaya Osmanlı’nın, mucizevî bir hızla yayılarak hâkimiyet sınırlarını genişletmesi ve fetihlerini kalıcı hale getirmesi; zannedildiğinin aksine kılıç ve kalkanla değil yukarıda izah ettiğimiz şekilde insanlık, hukuk ve adâlete dayanmak sayesinde mümkün olmuştur. Bundan sonra onların nezdinde Osmanlı idaresi, huzur ve istikrarın özdeşi ve yegâne adresi haline gelecektir.[2]

Söğüt’te, 400 çadırlık küçük bir beylikten cihan devleti seviyesine erişen Osmanlı Devleti’nin doğuşu ve amudî bir yükselişle doğu-batı istikametinde hızla büyümesi karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen batılı tarihçi Fernard Grenard bunu şu ifadelerle dile getirmiştir: “Bu yeni imparatorluğun kuruluşu, insanlık tarihinin en büyük ve en şaşılacak vak’alarından biridir. Onların kaderlerindeki en büyük fevkaladelik başlangıçları oldu; böylesine büyük bir netice için pek küçük olarak işe başladılar. Ama bir defa iktidarı yayılıp sağlamlaştıktan sonra, girdabın içinde tek sabit nokta oldular. Onlar yarımadada rüzgarın tesiriyle oradan oraya dalgalanan muhtelif unsurları etraflarında toplayan bir cazibe çekirdeğiydiler.”[3]

Osmanlı Barışının Temel Dinamikleri

Devlet-i Ali, kısa zamanda çeşitli din, ırk, dil ve mezhebe mensup sayısız milleti şemsiyesi altında toplayıp Osmanlı potasında meczederek “çok dinli ve çok milletli bir dünya devleti” haline gelmişti. En küçük beldesinden pâyitahtına kadar cami, kilise ve havra yan yanaydı.

Sultan II. Mahmud, bunu şu veciz ifadeyle âdeta bayraklaştırmıştı: “Tebaamdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Musevileri de havrada görmek isterim.” Osmanlı’yı, bu nev-i şahsına münhasır vasfından dolayı İlber Ortaylı, “Müslüman Üçüncü Roma” olarak tavsif etmektedir: “Osmanlı İmparatorluğu, tarihteki üçüncü ve “Müslüman Roma”dır… Ortadoğu-Akdeniz imparatorlukları içinde klasik Roma’ya en çok benzeyenidir ve orijinal, son derece renkli bir cemiyettir… Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslâm için savaşıyordu… Osmanlı devlet idaresi, herkesin dinî vecibesini yerine getirmesi ve hayatını yaşaması için asayiş kuvveti rolünü üstleniyordu.”

Osmanlı’yı ayakta tutan temel unsurlardan biri de Osmanlı idarecilerinin kendilerini, ümmetin işlerini yapmak için Allah-u Tealânın onların başına koyduğu bir hizmetçi olarak bilmeleridir. Kanunî Sultan Selim’in ifadesiyle; “Reaya devletin efendisidir.”

İnsana saygı ve adalet

Bu bapla ilgili Piri Paşa, Yavuz Sultan Selim’den şöyle söz etmiştir: “Kendilerini padişah bilmezlerdi. Hak Tealânın kemine-kemter bendesi…” Olarak kabul ederlerdi. Devlet, kendi himayesine girmiş Zımnilerin her türlü hak ve hukukunu garanti altına almıştı. Yıldırım Beyazıd, Semendere kadısına gönderdiği bir adaletnâmede, halkın kendisine Allah’ın bir emaneti (Vediatullah) olduğunu belirttikten sonra, kanuna ve tahrir defterine aykırı olarak, sancak beylerinin ve diğer görevlilerin onlardan fazla bir şey almalarını zulüm saymış ve bunu şiddetle yasaklamıştı. Ayrıca, bu emri yerine getirmede ihmali ve kusuru görülenlerin derhal cezalandırılmalarını emretmişti. Çünkü Osmanlı, -Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi- her fethettiği toprağı hakiki manada bir “Osmanlı Memleketi/Vatanı” olarak telakki ediyordu.[4]

Diğer yandan, Osmanlıların takip ettikleri adil vergi sistemi, Türk idaresinin geniş halk kitleleri ve köylü sınıfı tarafından benimsenmesinde başlıca rolü oynamıştı. Heath W. Lowry, bunu şöyle belirtir: “Osmanlıların büyüklüğünü şuradan da anlıyoruz: Her şeye açık, yeni fikirlere açık ve insanlara açık. Osmanlıları 600 sene ayakta tutan şey, vergi sistemi ile adalettir.”[5]

Alman Türkolog F. Giese, “Die Velt Des Islam” dergisine 1914 yılında yazdığı “Türkiye’deki Dinî Müsamaha” başlıklı makalesinde şunu dile getirmiştir: “Tolerans mefhumu, Hıristiyan memleketlerinde 16. Yüzyıldaki reformlardan sonra ortaya çıktı, son iki asırda hayli yerleşerek, bilhassa 1848’den sonra herkesçe kabul edildi… Gerçek şudur ki, batıda kilise başka inançtakilere karşı oldukça katı ve müsamahasız davranırken Müslümanlar, kendi ülkelerindeki Gayri Müslimlere tam bir tolerans gösteriyorlardı… İslâm hukukunun Gayri Müslimlere karşı bu müsamahalı tutumu, Türkler tarafından da tarih boyunca uygulanmıştır. Hatta, Osmanlı Devleti’nde zaman zaman Gayri Müslimlerin şartları, Müslümanlarınkinden bile daha iyi olmuştur.”[6]

Fransız Tarihçi Fernard Grenard, aynı hususta fikirlerini şöyle ifade etmektedir: “Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı… Türk hakimiyetinden yerli Hıristiyanlar bu bakımdan da memnundular ki, vaktiyle, Türkler gelmeden önce, ülkeleri devamlı asayişsizlik ve tahribat içindeydi. Şimdi ise sükun hüküm sürüyordu… Viyana bozgunundan sonra Venedik, geçici olarak Sakız’ı ve Mora’yı işgal etti. O kadar zulüm yaptılar ki, Sakız ve sonra Mora’ya Türkler dönünce yerli Rumlar, onları büyük sevinçle karşıladılar.”[7]

Osmanlı’nın sırları

Raphaela Lewis de, Osmanlı’nın uzun ömre sahip olmasının ve uzun vadeli bir hükümranlık sağlamasının sırrını şu üç temele dayandırır: “Osmanlı Devleti’nin sırrı, mükemmel yetiştirilmiş bir mülkî idareyi, İslâm’ın kutsal kanunlarına dayandığı için bütün Müslümanların saygısını kazanacak bir adlî sistemi ve yırtıcı olduğu kadar sâdık ve disiplinli bir orduyu birleştirmesindedir. Devlet, kuvvetine rağmen karşı koyması tehlikeli, hatta imkânsız olan eski ve yerleşmiş mahallî geleneklerle karşı karşıya geldiği vakit çatışmamayı çok iyi biliyordu. Osmanlılar, fethettikleri ülkelerdeki Hıristiyan halkı kendi haline bırakacak kadar insanî ve hayal gücü zengin bir idare tarzı güdüyorlardı. Gerçekten de, birçok bölgede halkın büyük bir kısmı, kendilerini idare eden Osmanlılardan ırk ve din bakımından çok değişik oldukları halde, baş kaldırma ve ayaklanmalar çok nadir oluyordu. Savaş zamanı, devletin âsayişi korumakla görevlendirdiği kuvvetler de tebaanın başında sadece birkaç idareci bırakarak cepheye gittikleri zaman bile bu gibi hâdiseler olmuyordu. Mahallî şartların çerçevesi içinde bazı kavimlerin isyankârlığı hariç, yıllar boyu itaat ve her türlü değişikliğe karşı koyma geleneğine bağlı olarak yaşamışlardı.”[8]

İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliğinde Ateşe olarak çalışan politikacı, yazar ve seyyah Aubrey Herbert, 1900’lü yılların İstanbul’unda bile özgür atmosferin hâlâ canlılığını koruduğunu şu takdirkâr ifadelerle dile getirmiştir: “Türkleri ve hükümetlerini acımasızca tenkit eden bütün İngilizler, İstanbul’da ve Anadolu’da rahatsız edilmeden hayatlarını sürdürdüler. Belki İngiltere hariç, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde, eleştirilere bu kadar müsamaha edilmez. İrlanda’da, düşmanlığından şüphe dâhi edilen kişiyi öldürüp parçalarlar. Fransa, İtalya ve Almanya bütün muhaliflerini sınır dışı eder. Lakin bugüne kadar, ömür boyu Türkiye aleyhinde bulunmuş olanlar bile Türkiye’de sükûnet içinde yaşar ve saygı görerek ölürler.”[9]

 

**********

 

 

Dipnotlar – Kaynaklar:

[1] Heath W. Lowry, Fifteenth Century Ottoman Realities: Christian Peasant Life on the Age on Island of Limnos, Istanbul 2002, s.176; Mustafa Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, İstanbul 2004, 44-45; İlber Ortaylı, Osmanlı Barışı, İstanbul 2004, s.11-12, 54, 158.

[2] Halil İnalcık, The Ottoman Empire, London 1973, s.13; Erhan Afyoncu, “Balkan Ortodoksluğu Osmanlı’ya Borçlu”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs 1998, Sayı: 50, s.20; Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul 1980, s.193; Ömer Lütfü Barkan, Kanunlar, Yeni İl Kanunu, s.81, mad.19, tarih 1583; Başbakanlı Arşivi (BA), Mühimme Defteri, No: 3, s.447, vesika no: 1024; İsmet Miroğlu, “Osmanlı Yönetiminde İnsana ve Hukuka Saygı”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ocak 1999, Sayı: 58, s.16; Mücteba İlgürel, “İstimalet”, DİA, XXIII, s.362; İnalcık, “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğu’na XV. Asırda Rumeli’de Hıristiyan Sipahiler ve Menşeileri”, Osmanlı İmaparatorluğu Toplum ve Ekonomi, İst.1996, s.70; Bilgehan Pamuk, “Osmanlı Fetihlerinin Stratejik Sırrı”, Tarih ve Düşünce Dergisi, Nisan 2004, Sayı: 48, s.30; Mümtazer Türköne, Osmanlı Modernleşmesinin Kökleri, İstanbul 1995, s.45.

[3] Nak. İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru, C.3, İstanbul 1999, s.17.

[4] Celal-zade, Selim-name; nak. Ahmet Uğur, “Osmanlı’nın Sırları”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ekim 1998, Sayı: 55, s.35; Miroğlu, agm, s.18; İnalcık, “Arnavutluk’ta Osmanlı Hakimiyeti’nin Yerleşmesi ve İskender Bey İsyanının Menşei”, Fatih ve İstanbul, C.1, Sayı: 2, İst.1953, s.155; “Türkleri ve Balkanlar”, Balkanlar, İst.1993, s.15; Ortaylı, age, s.45-46; Pamuk, agm, s.25.

[5] İnalcık, “Osmanlıda Raiyyet Rüsumu”, Belleten XXIII (1950), s.575-581; Miroğlu, agm, s.16; İdea Politika, Sayı: 4, Güz 1999, s.46; Armağan, age, s.19.

[6] Erdal İlter, “Ermeni Kilisesi ve Terör”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi (Özel Sayı), Nisan 2003, Sayı: 38, s.78-79.

[7] Grandiur et Decadance de I’Asie, Paris 1939, s.126-128; Naima, Naima Tarihi s.4; Miroğlu, agm, s.16, 19.

[8] Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiye’sinde Gündelik Hayat, Çev: Mefkure Poray, İstanbul 1973; Tarih ve Düşünce Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2005, Sayı: 55, s.34.

[9] Aubrey Herbert, Ben Kendim, Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler, Ankara 1999, s.233. Bu makale kapsamında ayrıntı için bkz. İsmail Çolak, Modern Zamanlarda Osmanlı’yı Aramak, 2. Baskı, İstanbul 2005, Lamure Yayınları.

 

**********

 

ALINTI:

İsmail Çolak, Osmanlının Sırrı Neydi?, Gülistan Dergisi, 76. Sayı, Nisan 2007.

http://www.gulistandergisi.com/dergi_oku.php?id=347

***

Tavsiye edilen konularımız…

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Osmanlı Devleti’nin Dünya Medeniyetine katkılarını böyle anlattılar:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/05/osmanli-devletinin-dunya-medeniyetine-katkilarini-boyle-anlattilar/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’nin kaleminden Osmanlı Devleti’nin Adaleti

Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’nin kaleminden Osmanlı Devleti’nin Adaleti

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Dr. Fehmi Şinnâvî’nin “Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi” adlı eserinin kapağı

***

Osmanlıları zalim diye vasfettiler ve bu mevzuda bir halk ede­biyatı geliştirdiler. Nice tiyatroları gösterildi, kitaplar yazıldı, fıkra­lar anlatıldı, programlar yapıldı. Bununla iki hedefi gerçekleştiriyorlardı. Birincisi Türklere karşı Arapların beynini yıkamak, ikinci­si de birinci amacın gerçekleşmesinden sonra Arapların toprakları­na ve zenginlik kaynaklarına el koyabilmek… Böylece onları zulme uğramaktan koruyacak güçlü bir müttefikleri de olmayacaktı!

Söyle bana, Allah için, yeryüzünde hangi devletin hakimi Kanunî (Sultan Süleyman) diye isimlendirilmiştir? Tek başına bir devlet başkanının Kânunî diye isimlendirilmesi dahi o yöneticinin adaletine dair en büyük tarihî kanıt değil midir? Oysa aynı tarihi açıp karıştırdığımızda Rusya hükümdarının karşımıza Deli Petro ismiyle çıktığını görüyoruz. Veya başka bir hâkimin sapık ve günahkâr lakaplarıyla meşhur olduğunu müşahede ediyoruz. Andığımız bu tarihî kanıtların hiçbiri de mi inandırıcı gelmiyor?

Osmanlı devleti şeriatı kanunlaştırmıştı. Yüzlerce sene boyun­ca şeriatle yönetti. Onu sonunda Mecelletü’l-Ahkâm diye bilinen kalıba döktü. Bu ilim dünyasında Mecelle diye bilinir. Söyleyin bakalım, Islâm dünyasının neresinde bir halk meclisi ya da senato meclisi kalkıp şeriatı tek tek, madde madde kanunlaştırmaya çalışmış ve bu kadar düzenli bir mecmua derlemiştir? Bugün ne yapılı­yor, habire ertelenip duruluyor! Hemen bir söylenti çıkıyor, kanunların şeriata muhalif maddelerden arındığı belirtiliyor. Ardından şu an yürürlükte olan kanun maddelerinin şeriatın bizzat ken­disi olduğu söyleniyor. Niyeymiş, çünkü hiçbirisi şeriata muhalif değilmiş! Söyleyin hangisi daha zalim? Şeriat kanunlarını genelleştiren ve tek tek maddeler haline getiren araştırmacı bir devletin kendisi ve hukukçuları mı daha zalimdir, yoksa şeriatı uygulamaktan aciz olan ama öte yandan burnu havada gezen ve kibirlenen diğer devlet yöneticileri mi? Mısır’da görev yapmış olan Lord Cromer 1902 tarihindeki raporunda şunları belirtir:

“Mısır’a yerli mahkemelerin Ingilizler tarafından sokuşturulması son derece esef verici neticelere sebep olmuştur. Çünkü yerel mahkemelerin kurulmasından sonra cinayetler artmış, bu suçlarla baş edilemez hale gelmiştir.”

Cromer bu sözlerinden sonra açıkça itiraf eder ki, Ingilizlerin gelmesiyle kurulan mahkemelerden önce hadiseler hakikaten pek azmış. Osmanlıların üslubu ile kurulan mahkemeler de adlî işlerin süratle tamamlandığını ve toplumda suç oranının çok az olduğunu belirtmiş. Çünkü Osmanlı mahkemelerinde ne geciktirme, ne de davayı uzatma vardı. Orada avukatların birbirleriyle oynaması da yoktu. Ya da üst üste gelen yalancı şahitler de yoktu. Çünkü orada genel bir örf hâkimdi. Örften amacımız insanlar arasındaki güvendir. Halk şuna kesinlikle inanıyordu ki, bu mahkemeler hakkı batıldan ayırır, suç işleyene cezasını verir.

Işte Islâm’ın düşmanları bile Osmanlı mahkemelerini böyle tavsif ediyor. Onlar kendilerinin de böyle bir şeriata sahip olmala­rına kimbilir ne kadar temenni etmişlerdir? O dönemde gayrimüslim olan birçok kimse şer’î mahkemelere sığınıyordu. Müslüman­ların kendi adlî meselelerinde hüküm vermelerini istiyorlardı. Ama ah şu siyaset, ah şu siyasî basın… Ama şu Araplar ki, şair Şevki Bey’in de vasıflandırdığı gibi, akılları kulaklarındaydı!

Osmanlı döneminde mahkemelerin durumu hakkikaten övünülecek bir haldeydi. Biz bugün bu vasfa sahip mahkemelere mâlik değiliz:

Mahkemeler şeriatın hüküm sürdüğü, davaların süratle neticelendiği kurumlardı. Anlaşamayan taraflar arasında hüküm veren kadı, din hususunda da bilgisi olan müftünün ta kendisiydi, ve ka­pısını çalan herkese dinî, dünyası hususunda bilgi verirdi; ne fetva­dan, ne de kazadan (hakimlik görevinden) para almazdı. Her şehir­deki ve kasabadaki müftü Kahire’deki genel müftüye bağlıydı. Ge­nel müftüyü de Bâb-ı Âli tayin ederdi. Islâm âleminin her yanında­ki genel müftüler şeyhülislâma bağlıydılar. Şeyhülislâm Osmanlı hilafetinde sultandan sonra en önemli ikinci şahsiyetti. Şeyhülislâm başbakan olan sadrazamdan önce gelirdi. Arşivler Müslümanca bir adaletin uygulandığına tanıklık eden belgelerle doludur. Oysa bu­gün çağdaş devletlerin arşivleri karıştırıldığında karşımıza mahke­me bitmeden vefat eden birçok davalı ve davacı buluruz; yahut öy­lesine ciddi ve önemli davalar vardır ki, kesin bir karara kavuşması gerekirken hemen olağanüstü yasalar çıkar ve herşey tersyüz olur!

Sonunda kanunların sadece adı kalır, hepsi yalaka olur! Osmanlı döneminde mütfü ve kadı’nın önünde bir köle ya da cariyeyle paşa, prens, general, hatta sultanın kendisi karşı karşıya gelebilirdi. Bir mahkeme ki, davacı ve davalıdan birinin köle, diğerinin hükümdar olduğunu düşününüz… Kadı böyle bir mahkemede ya bir celse ya da iki celsede işi bitirirdi, daha uzatmazdı. Hem de işler vakar ve ihtimam ile olurdu. Karşılıklı rızanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü adaletin Allah’ın şeriatına uygun biçimde ifasına çalışılıyordu.

 

**********

 

KAYNAK:

Dr. Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, tercüme eden: Sadık Ömeroğlu, Insan Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 35 – 38.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*