Uluslararası zalimler Böl Parçala Yut stratejisini tekrar uygulamaya koydu

Uluslararası zalimler Böl Parçala Yut stratejisini tekrar uygulamaya koydu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

böl parcala yut uluslararasi zalimler ehli sünnet düsmanlari ehli sünnet müdafaasi sünnet inkarcilari kemalizm dini atatürk ve din

***

Ne zaman Osmanlı’dan söz açılsa, kemalist damarları kabaran “Resmi Tarih” mezunlarının; “Osmanlı’nın ta Viyana’da ne işi vardı” diye sorduklarına şahit olursunuz. Böylelerini görünce, adeta zalim Haçlı Ordularının elçileriyle karşı karşıya kaldığımı düşünürüm. Kadir Mısıroğlu’nun da dediği gibi, “Osmanlıya, Haçlılardan daha düşman olan bir Cumhuriyet kurulmuş.”

Oysa Osmanlı, bugünkü Suriye ve Mısır’daki gibi katliamlar olmasın, insanlar katledilmesin diye gitmişti ta Viyana’lara. Osmanlı’dan sonra Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu kan gölüne dönmedi mi? Sağduyu sahiplerine bu örnek bile kâfîdir. Osmanlı’nın adaletine dair sayısız delil mevcuttur.[1] Çünkü Osmanlı bencillikten uzaktı, sırf kendilerini değil, insanlığı düşünüyordu. Lokal değil, global bir bakış açısına sahipti. Zira Osmanlı, dünyaya adaleti hakim kılmayı hedefleyen evrensel bir dini, yani Islam’ı temsil ediyordu. Ama yöresel/ulusal dinlere mensup olanlar Osmanlı’yı anlamaktan acizdirler, çünkü onların ufukları dardır.

Adı üstünde “yöresel”, “ulusal” din…

Belli bir yörenin/ulusun dini, yani “sınırları” olan bir bölge sözkonusu. Sınırlı bölgeye hitap eden bir din; gayet tabii olarak mensuplarının ufkunu da sınırlayacaktır. Kemalizm dini gibi…[2] Eğitimi bile “Milli” Eğitim… Yani taraflı.

Işte bu yüzden anla(ya)mıyorlar…

Peki bu duruma nasıl geldik?

Yani nasıl oldu da bu insanları Kemalizm gibi ulusal bir dinin tapkınları haline getirdiler?

Kısaca anlatmak gerekirse, zalimler, insanlığa zulmetmesini engelleyen ve kendisine aman vermeyen Islam’a, daha doğrusu o dönem Islam’ın temsilcisi konumunda bulunan Osmanlı’ya savaş açtılar.

Ancak bunu sinsice yaptılar…

“Bizden sanılan” birinin eliyle Hilafet’i kaldırarak[3] Islam’ın siyasi yapısını bölüp parçaladılar ve yuttular… Müslümanların siyasi karar alma mekanizmalarını devre dışı bıraktılar, böylece zalimlere müdahale etmeyen bir yapı kaldı ortada. Akabinde ulus devletler kurdurdular. Bu değişimi kabul ettirebilmek için yaptıkları ilk iş, Müslümanların damarlarına milliyetçilik/ırkçılık zehirini enjekte etmek oldu. Telkin ve baskılara maruz bıraktıkları insanların zihinlerini değiştirmeye çalıştılar.

Bir yandan müslümanları (zayıflatmak için) uluslara bölerken, diğer yandan kendileri (güçlenmek için) birlikler kurup uluslararasılaşıyorlardı… Uluslararası zalimler…

Bunun sonucunda cahiliye dönemindeki gibi kavmiyetçiliği esas alan müşriklerin dönemi başlamış oldu. Tam bir hayvanlaşma çağı…

Ruhî ve ahlakî güzellikleriyle değerlendirilen insan, artık tıpkı hayvanlar gibi et, kemik, kafatası ve damarlarında taşıdığı kanıyla değerlendirilmeye başlandı.

Tıpkı şeytanın Hz. Adem aleyhisselam’ı değerlendirdiği gibi…

Şeytan, Hz. Adem hakkında Allahu Teala’ya, “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm”[4] demişti. Yani Hz. Adem aleyhisselam’ın içindeki cevhere değil; “materyaline” bakmıştı…

Işte Müslümanların da böyle materyalist bir kafayla değerlendirme yapmalarını sağlamak amacıyla damarlarına ırkçılık/milliyetçilik zehirini şırınga ettiler.

Bilindiği üzere şeytan, Hz. Adem aleyhisselam hakkındaki sözlerinden sonra cennetten kovulmuştu…

Peki ya bizim “cennet vatanımız” adeta cehenneme dönmedi mi? Yani biz de bir nevi cennetten kovulmadık mı?

Binaenaleyh, insanları güzel amellerine ve ruhî güzelliklerine göre değil de; etine, kemiğine, damarlarındaki kanına, ırkına, kısaca materyaline göre değerlendirmek şeytanın yöntemidir.

O halde cenneti kazanmak istiyorsak, dünyaya materyalist kafayla bakmamalıyız. Insanları ırkına, etine, kemiğine, kanına göre değil; imanına, ahlakî güzelliklerine göre değerlendirmeliyiz… Içinde taşıdığı cevheri görmezden gelmemeliyiz… Viyana’da yaşayan insanla Türkiye’de yaşayan insan arasında ayrım gözetmemeliyiz. Sadece kendimizin değil, aynı zamanda insanlığın kurtuluşu için çalışmalıyız.

Yaklaşık bir asırlık telkin ve basıklara rağmen Müslümanların yavaş yavaş uyanmaya başlamaları ve siyasi bir birlik kurmaya yönelik çabaları, haliyle uluslararası zalimleri ürküttü.

Ancak yeniden zulümlerine müdahale edecek olan Islam’ın siyasi oluşumunu önleyemeyeceklerini anladılar. Bu yüzden oluşacak yapıyı mümkün olduğunca zayıflatmak maksadıyla birtakım çalışmalar yapıyorlar. Herkesin malumudur ki, Islam’ın siyasi yapısını oluşturacak olanlar Ehl-i Sünnet itikadına sahip Müslümanlardır.

Işte uluslararasılaşmış zalim, tıpkı Islam’ın siyasi yapısını yıkarken izlediği; “Böl-Parçala-Yut” stratejisini tekrar uygulamaya koyuyor. Ehl-i Sünnet itikadına sahip Müslümanları, artık “cepheden” telkin ve basıklarla değil, onlardan görünen sözde alimler eliyle “içlerinden” sinsice bozmaya çalışıyor. Işte bu sözde alimler vasıtasıyla; Islam’da; “kader yok”, “teravih namazı yok”, “Islam’da miting yoktur”, “hadisler uydurma”, “Allah herşeyi bilmez”, “Peygamber postacıdır” (haşa) gibi iddialarla siyasi yapıyı oluşturacak olan Müslümanların kafalarını karıştırmak ve enerjilerini birbirileriyle münakaşalarda hatta kavgalarda harcatarak, yani bölüp parçalayarak tekrar yutmayı tasarlamaktadır. Siyasi yapıyı oluşturacak Müslümanların inancını imha etmeye, ete – kemiğe bürünmesini engellemeye çalışıyor.

Suriye, Mısır, Türkistan, Arakan ve Çeçenistan’da vs. Müslümanlar katledilirken, bazı sözde alimlerin; “Kader yoktur”, “Teravih namazı yoktur”, “Allah her şeyi bilmez”, “Tasavvuf şirktir”, “Ehl-i Sünnet mezheplerine uymayın”, “Hadislere uymayın”, “bilmem kaç dakika fazla oruç tutuyoruz”, “Kabir azabı yoktur”, “Peygamber postacıdır” (haşa) vs. gibi iddialarla TV’lerde boy göstermeleri sizce de garip değil mi?

Louis Massignon adlı masonun, “Müslümanların 14 asırlık dinlerini, itikatlarını, ibadetlerini tartışılır hale getirdik! Onları derin boşluğa düşürdük.”[5] derken neyi kastettiğini sanıyorsunuz?

Islam dünyasında Ehl-i Sünnet aleyhinde iki hacimli kitap basılmıştı. Bunlardan biri Mısır’da, diğeri de Hindistan’da yayınlanmıştı. Tesadüfe bakın ki bu iki ülke de o dönem ingiliz işgali altındaydı! Daha ilginci şudur ki, bu tür kitaplar bizde 1923’den sonra yazılıp yayınlanmıştır. Yani Türkiye bir Ingiliz valisiyle yönetilmeye başlandıktan sonra. Ibret alınız…

Unutmadan, yine ingiliz işgali altındaki Mısır’da Hilafetin farz olmadığına dair de geniş yankı uyandıran bir kitap yayınlanmıştı.

Düşmanımızı tanıyalım…

Nasıl “bizden sanılan” birinin eliyle hilafeti kaldırdılarsa, yine “bizden sanılanların” eliyle de inancımızı yok etmek istiyorlar.

Uluslararasılaşmış zalime, ulusal dinlerle değil; uluslararası, evrensel bir din ile, yani Islamiyet ile karşı koyulmalıdır. Biz bu zalimleri 1000 yıl dize getirmiştik, Allahu Teala’nın izniyle tekrar başarabiliriz, başarmalıyız da. Insanlığın çektiği acılara bigâne kalmak ve görmezden gelmek bize yakışmaz. Dünyaya adaleti hakim kılmak için gereken adımları süratle atmalıyız. Bu nedenle Hilafetin yeniden tesis edilmesi ve bir Islam Birliğinin kurulması zaruridir. Aksi halde hepimizi ezerler.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Osmanlı’nın adaletine dair delillerden bazıları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/05/yunanlilar-osmanlinin-adaletini-itiraf-etti-darisi-kemalistlerin-basina/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/13/hey-gidi-gunler-hey-yabancilarin-gozuyle-osmanli/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/05/osmanli-devletinin-dunya-medeniyetine-katkilarini-boyle-anlattilar/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/14/misirli-dr-fehmi-sinnavinin-kaleminden-osmanli-devletinin-adaleti/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/09/kemalistin-dilinden-kamalizm-dini/

[3] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/18/o-kiralik-katil-kimdi-yoksa-m-kemal-ataturk-muydu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/11/hasta-adam-misak-i-milli-kurtulus-savasi-m-kemal-ataturk-ve-kemalizm-afyonu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/10/kemalizm-tarihe-siyonizm-gozlugu-ile-bakmaktir/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/16/osmanliyi-kim-yikti-osmanliyi-ataturk-yikmadi-yalani/

[4] Bakınız; 7-Arâf Suresi, 12, veya 38-Sâd Suresi, 76.

[5] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/07/14/bir-masonun-itirafi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Bir Mason’un itirafı…

Bir Mason’un itirafı…

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

louis massignon müslümanlarin herseyini bozduk, bir masonun itirafi, ehli sünnet

***

Louis Massignon:

“Müslümanların herşeyini bozduk, yok ettik. Dinleri inançları, dine bağlılıkları ve insani duyguları yok oldu. Onların milli ve manevi değerlerini, batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik.

Islamiyeti öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı, Kur’an öğrenmeyi suç ve gericilik[irtica] olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbirşeye tam olarak inanmıyor. 14 Asırlık dinlerini, itikatlarını, ibadetlerini tartışılır hale getirdik! Onları derin boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha kolay oldu! Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışı imkanı, hatta cinselliği kullanarak Müslümanları hıristiyan yapınız.[1]

***

Bu masonun şu itirafı çok önemli: “Islamiyeti öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı, Kur’an öğrenmeyi suç ve gericilik[irtica] olarak göstermeyi başardık. ”

Irtica/gericilik, bu kelimeler size bir şey hatırlatıyor mu? Bu ülkede namaz kılmak ve Islamiyeti yaşamak, “yobazlık/ irtica” yani “gericilik” olarak takdim edilmiyor mu? Kur’an okumak yasak değil miydi? Peki bütün bunlar kimin planlarıymış gördünüz mü?

Ayrıca “14 Asırlık dinlerini, itikatlarını, ibadetlerini tartışılır hale getirdik!” diyor. 14 asırdır Ehl-i Sünnet itikadı vardı ve bunu bozmaya çalışıyorlar. 1400 yıldır belli olan itikadlarımızı ve ibadetlerimizi bazı sahte hocaları TV’lere çıkarmak suretiyle tartışılır hale getirdiler. Bu nedenle Ehl-i Sünnet’e sımsıkı sarılmalıyız.

***

Konuyla alakalı iki yazımızı dikkatlerinize arz ediyoruz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/30/kemalizmin-din-oyunu-mezhep-ve-hadis-i-serifleri-inkar-13-bolum-uydurma-hadis-diyenlere-cevap/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/03/10/turkce-ibadet-olur-diyen-yasar-nuri-ve-avenesine-cevap/

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Louis Massignon, Su Dergisi, yıl 1, sayı:3,mayıs-haziran 2005.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar (13 Bölüm) Uydurma Hadis diyenlere cevap

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar (13 Bölüm)  Uydurma Hadis diyenlere cevap

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yaşar Nuri Öztürk

***

(Yazının sonuna istifade edebileceğiniz iki kitabın ismini yazdık, inşaallah istifade edilir.)

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 1

Bu yazıda kemalizm ideolojisinin dinimizi nasıl tahrif etmeye çalıştığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sereceğiz inşaallah.

***

Kemalizm’in din sahasında oynadığı bir oyun var ve hala az da olsa, etkisini büyük ölçüde kaybetmiş de olsa, devam etmektedir. Örneğin Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz gibi kemalistler bu oyunun bayraktarlığını yapmaktadırlar.

Her akl-ı selimin kabul ettiği gibi Kur’an Ayetleri, Hadis-i Şerifler olmadan kolayca farklı yorumlanmaya müsaittir… Bundan dolayı kemalistler Hadis-i Şeriflerin devre dışı bırakılmasına karar verdiler ve böylece Kur’an’ı kendi ideolojilerine uydurabilmeyi hedeflediler. Dolayısıyla birtakım “sözde” Islam alimleri harekete geçti veya büyük olasılıkla harekete geçirildi.

Bunlardan biri de Yaşar Nuri Öztürk‘tür.

Yaşar Nuri Öztürk, Hadis-i Şerifleri devre dışı bırakmak için işe öncelikle (haşa) Kur’an’ı kullanmakla başladı… Halbuki delil getirdiği Ayetler, M. Kemal’in Islam kanunları yerine kul yapımı olan Isviçre’nin medeni, Almanya’nın borçlar ve Italya’nın ceza kanununu tercih etmesini tenkid eden nitelikteki Ayetlerdir ve Kur’an bizlere bu tür kul yapımı kanunlardan sakınmamızı öğütlemektedir.

Hadis-i Şerifler ise bizzat Kur’an’ın bizi yönlendirdiği kaynaktır.

Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an Ayetlerini kullanarak Hadis-i Şerifleri tenkid etmekle bu işe başlamıştı ve kemalist ideolojinin sözcüleri olan medya patronları da televizyonlarında, gazetelerinde Yaşar Nuri Öztürk’e fevkalade müthiş ve görülmemiş oranda büyük bir destek verdiler.

Ancak ilmi altyapısı olmayan bir zümreyi peşinden sürüklemiş olmakla birlikte, bu konuda pek başarılı olamadı, zira Türkiye’deki müslümanların çoğunluğu Imam-ı Azam Ebu Hanife’nin (rahmetullahi aleyh) mezhebine bağlıdırlar ve Hadis-i Şerifleri yok sayarak doğru yoldan şaşmadılar.

Yaşar Nuri Öztürk, hesap tutmayınca bu sefer Hadis-i Şerif denince akla gelen ilk isim olan Imam Buhari’yi (rahmetullahi aleyh) ve dolayısıyla Hadis-i Şerifleri; yazdığı “Imam-ı Azam” kitabıyla yani Imam-ı Azam Ebu Hanife’yle vurmaya kalktı. Üstelik aynı kitapta M. Kemal Atatürk’ü savunmaktan da geri kalmadı.

Fakat elhamdulillah bunda da başarı sağlayamadı. Ehl-i Sünnet alimlerimizin gayretleri ve kendisine yazdıkları reddiyeler ile bu plan da tutmadı.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 2

***

Az evvel Yaşar Nuri Öztürk’ün Hadis-i şerifleri devre dışı bırakarak Kur’an’ın kolayca “farklı” yorumlanmasının önünü açmaya çalıştığından bahsetmiştik… Tabi bunlar bizim tespitlerimizdir.

Zekeriya Beyaz’ı ise sanırım ayrıca tanıtmamıza ve hangi gayeye hizmet ettiğini yazmamıza gerek yok. “Tavuktan da Kurban olur” diyerek bizi Islam alemine rezil eden adam.

Işte Hadis-i şerifleri devre dışı bıraktığı zaman, Kur’an’da nelerin kurbanlık olduğu hususunda açıkça malumat bulamıyor ve bu yüzden “mecburen” tavuk da olur demek zorunda kalıyor. Neyse… Yaşar Nuri ile aynı kafada diyebiliriz.

Hadis-i şeriflerin devre dışı bırakılması; Kuran’ı kendilerine uydurmak isteyen kemalistler için bulunmaz bir nimettir.

Bu bölümde, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) için “ayet açıklama yetkisi yoktur” diyerek – hâşâ – “postacı” muamelesi yapan bu zihniyete Kur’an’dan Ayetlerle cevaplar verilecektir.

***

Sünnet’in ve Peygambere İtaatin Önemi

Kur’ân-ı Kerim pek çok Ayetleri ile “Peygambere itaat edin” ferman eder. Dolayısıyla Peygambere itaat Allah’ın ümmete emri ve farzıdır. Şayet bu emir Peygamberin şahsına olsa vefatından sonra bu Ayetlerin hükümsüz kalması gerekir ve sonraki asırlarda Peygamberi görmeyenleri hiç ilgilendirmemesi gerekirdi. Bu durumda da yüce Allah – hâşâ – gereksiz pek çok Ayeti inzal etmiş olurdu.

Hâlbuki buradaki emir Peygamberin şahsına değil, yoluna ve sünnetine, ahkâm-ı ilâhiyi uygulamasına olmak hem nassen (açık ayet-i kerime) hem aklen gereklidir.

Bu hususta yüce Allah;

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin” (Nisa, 4:59) buyurur.

Allah’a itaat elbette kitabda geçen emir ve nehiylerine uymaktır. Resule itaat ne anlama gelmektedir? Elbette sünnetine itaattir. Sonra yüce Allah;

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisa, 4:80) buyurarak bu konuda çok açık konuşmuştur.

“Peygamber size ne vermişse alın ve size neyi yasaklamışsa ondan sakının” (Haşr, 59:7) ayeti peygambere emretme ve yasaklama yetkisi vermiş ve ümmetinin de buna uymasını ve itaat etmesini emretmiştir.

“Peygamberin verdiği hükme gönül rızası ile kabullenmedikçe iman etmiş olmazsınız” (Nisa, 4:65)

ve “Allah ve rasülü bir şeye hükmettikleri zaman inanan erkek ve kadınlara kendi arzularına uyma hakkı yoktur, Allah ve resulüne itaat mecburiyeti vardır” (Ahzap, 33:36) ayetleri de peygamberin verdiği hükme inananların itaat mecburiyetini anlatmaktadır.

Allah’ı (celle celaluhu) sevdiklerini iddia edenlere de yüce Allah’ın koyduğu bir ölçü vardır. Herkes Allah’ı sevdiğini ve Allah’ın da kendisini sevdiğini, bunun için azap etmeyeceğini iddia etmektedir. Bu iddia daha çok Allah’ı bilmeyen ve imanda eksiği olan Yahudi ve Hıristiyanlarda ve mü’minlerin de “Fırak-ı Dalle” olarak nitelenen yoldan çıkmışlarında vardır.

Yüce Allah bunlara şöyle hitap eder: “Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız Allah’ın elçisi olan peygambere itaat edin ki Allah da sizi sevsin. Peygambere itaat etmiyorsanız biliniz ki Allah’ı sevme iddianız yalandan ibarettir.” (Âl-i İmran, 3:31)

“Öyle ise peygamberin emrine aykırı davrananlar ve itaatte kusur edenler başlarına bela gelmesinden ve kendilerine ahirette elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” (Nur, 24:63) buyurarak ikaz eder.

Bu konuda yüzlerce ayet vardır. Bu ve benzeri ayetler sünnete uymanın farz olduğunu ispata kâfidir. Gerçek mü’minler peygambere itaat etmede birbirleri ile yarışırlar ve peygamberin önüne asla geçmezler. Hatta peygamberin huzurunda bulunuyor gibi “seslerini yükselterek itiraz etmezler.” (Hucurat, 49:2)

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 3


Zekeriya Beyaz

***

Sünnet inkarcıları bir önceki bölümde zikrettiğimiz 2 Ayet-i Kerime’nin manasının farklı olduğunu iddia ediyorlar. Buna bir cevap verelim…

1. IDDIA: Alttaki Sure’nin 7. ayetini verdin, ancak; “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının” ifadesi sadece söz konusu ganimetler içindir.

Haşr Suresi
7 – Allah’ın o kent halkından, Resulüne verdiği ganimetler, Allah’a, Resul’e, ona akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, yolcuya aittir. Ta ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.

CEVABIMIZ:

“Resul size neyi verirse alın, size neyi yasaklarsa ondan kaçının” (Haşr 7) bu ayetlerde geçen وما آتاكم “neyi verirse” ve وما نهاكم “neyi yasaklarsa” ibarelerindeki ما umum (genel) belirtir. Yani Resulullahın (sallallahu aleyhi vesellem) verdiği her şeyi alın ve nehyettiği her şeyden kaçının.

Bunu Allah’ın (celle celaluhu) emredici olan فخذوه, فانتهوا ibareleri de delalet ediyor. Konuyu Bedir ganimetlerine hasrettirmek isteyenlerin hakikat namına ifade edecekleri bir delilleri yoktur. Zira ayetteki umumilik, Arapça grameri açısından açık ve seçiktir. Bilinen bir fıkhî kaidedir ki;

“Muteber olan, itibara şayan olan; lafzın umumi oluşudur. Sebebin hususiliği değil.”

Demek ki bu umumidir. Fakat bu ayete umumilik veren ما nın cinsini belirleyen bir husus vardır. O da “sebebi nuzulüdür”. Bu ayet Bedir savaşı sonucu elde edilen ganimetlerin taksimi, kimlere ne kadar verileceği hususunda idi. Yani “ahkama” dair bir hükmü belirlemektedir. Demek ki umumi olan ما nın cinsi, nevi ahkamî olmasıdır. O halde mâna, Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ahkama dair ne verirse alınacak ve neyden nehyederse ondan kaçınılacaktır.

**********

2. IDDIA: Resule itaat Allah’a itaattir, bu yüzden Kur’an’a itaat, aynı zamanda Resule itaattir. Onun içindir ki; “Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa Suresi, 4:80)

CEVABIMIZ:

Verilen ayet aslında bizim lehimizedir. Ayet’te; “Kim Allah’a itaat ederse resule itaat etmiş olur” diye yazmıyor.

“Kim resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” deniyor. Arada dünyalar kadar fark var.

Bunun aynı şeyler olmadığını gösterelim…

Nur Suresi’nin 56. Ayetinde şöyle buyuruluyor:

56 – Namazı kılın, zekâtı verin “ve” Resul’e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.

Burada önce namaz ve zekatın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, Ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’an’a itaat emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatıyor. Bu ibadetleri yerine getirenler “zaten” Kur’an’a itaat etmiş oluyorlar. Bu durumda Peygambere (sallallahu aleyhi vesellem) itaatin “ayrıca” vurgulanması ne anlama geliyor?

Dolayısıyla eğer Peygambere (sallallahu aleyhi vesellem) itaat, sadece Kur’an’da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekat emirleri “yanında” Peygambere (sallallahu aleyhi vesellem) itaatin de “ayrıca” vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı. Cenab-ı Hakk da manasız birşey yapmaz. “O” bütün noksanlıklardan münezzehtir.

Binaenaleyh, bu iddialar ilme vakıf olmayanların iddialarıdır ve zaten şimdi olduğu gibi her daim çürütülmeye mahkumdur.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 4

Mezhep konusu ile devam ediyoruz…

***

Hak birden fazla olur mu?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: “Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazan birbirine zıt hükümleri hak olabilir?”

Bu soruya özetle şu cevap verilir:

“Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin…

İşte burada hak taadüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.” denilebilir mi?

İşte bunun gibi İlahi hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur… Mesela, bugün bile Şafii mezhebine mensup olanların genel karakteri köylülüğe ve bedeviliğe daha yakındır. Cemaatı bir vücut haline getiren hayat-ı içtimaiye de (sosyal hayat ta) eksik olduğundan her biri namazda imam arkasında fatihayı ayrı ayrı okuyarak, Cenab-ı Allah’a kendi dertlerini bizzat söylerler ve O’ndan ne istediklerini ifade ederler.

İmam-ı Azam’a tabi olanlar ise genellikle medeniyete ve şehirliliğe daha yakın ve içtimai yaşayış da müsait olduğundan bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam herkes namına söyler, ona uyanlar kalben onu tasdik ettiklerinden ve onun sözü herkesin sözü hükmüne geçtiğinden Hanefi mezhebi mensupları imam arkasında fatiha okumazlar…

Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şarani hazretleri “Mizan” isimli bir eser yazmış, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 5

Kur’an ayetinin birden fazla yoruma müsait olması, mezhepleri gerekli kılıyor…

Bir misal:

Mezhep imamları İslami meseleler de değil uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, “başınıza meshediniz” emri “bi ruusikum” ibaresiyle gelmiştir.

Dillerin en zengini olan Arapça’da çeşitli kelimelerin başına gelen ‘b’ harfi, bazan “güzelleştirmek”, bazan “bazı” manasını vermek, bazan da “bitiştirmek” manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm” kelimesinin başına gelen ‘b’ harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır. Buradaki ‘b’ harfi her üç manaya da gelir.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik hazretleri:

“Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki ‘b’ harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur” der.

***

İmam-ı Ebu Hanife hazretleri ise: “Bu ‘b’ bazı manasına gelen ‘b’dir. Başın bazısına meshedilse kafi gelir” der.

***

İmam-ı Şafii hazretleri ise: “Bu ‘b’ bitişmek manasına gelen ‘b’ dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur” der. Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır…

***

Bu arada kanun maddesi bir olduğu halde anlayış farklarından aynı meselede çeşitli mahkemelerden birbirine yüzde yüz zıt ve farklı hükümler ortaya çıkmaktadır. Birisi ortaya çıkıp da “bu neden böyle oluyor?” diyemezken mezhep meselesinin dile dolanması iyi niyetle ve gerçekçilikle uyuşmaz.

Sonuç olarak diyoruz ki:

İnkıraz bulan hak mezhepler dahil yaşamakta olan dört mezhebe ve imamlarına ayni sevgi ve saygıyı beslemek Müslümanlığımızın gereğidir.

Bidat meselesine gelince:

Müctehid imamların anlayış ve fikirleri, Dinimizin iki esası olan Kuran ve Sünnetten alınmıştır ve o ikisinin yorumlanmasından ibarettir.

Nitekim şu Kur’an ayeti bunu açıkça göstermektedir:

“…Eğer onlar (ihtilafa düştükleri konularda) peygambere ve aralarında dini yönden görüşlerine itimat edilen kimselere sormuş olsaydılar, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa, 83)

Dikkat edilirse ayette Hz. Peygamberden sonra, görüş sahibi ve sahasında uzman kimselere de problemlerimizi iletmemiz isteniyor. İşte hak mezheplerin olması bu ayetin bir açıklamasıdır.

Ayrıca meşhur bir rivayete göre Peygamberimiz Hz. Muaz’ı Yemene gönderirken nasıl ve neye göre hüküm vereceğini sorduğunda onun sırayla Allah’ın Kitabına, Rasülünün Sünnetine ve onlarda bulamaz isem kendi görüşüme göre hüküm veririm demiştir. Peygamberimiz bu cevaba çok sevinmiştir. ( Ebu Davut, Akziye, 11; Tirmizi, Ahkam,3)

Bu da konumuz açısından önemli bir kaynaktır.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 6

Hadis ve Mehzep inkarcıları haykırarak şu soruyu soruyorlar:

3. IDDIA: Fıkıhta 4 mezhebin varlığı, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ihtilafa düşmeyin; bölünüp parçalanmayın.” (Ali İmran 3/103) ayetine muhalif değil midir?

CEVABIMIZ:

Malum Efendimiz öncesi Arap toplumu, kabile yapılanmasının hakim olduğu bölük pörçük bir manzara arz ediyordu. Çağdaşları olan Roma, Fars imparatorluklarına benzer bir devlet yapılanmaları yoktu. Güçlünün hakim olduğu, hak ve adaletin gözetilmediği, menfaatlerin her şey kabul edildiği, sıradan sebeplerde asırlar süren iç savaşların yapıldığı hayat tarzları vardı.

Farklılıklar “zenginlik” değil, “çatışma sebebi” olarak görülüyordu. Fakat İslam geldikten sonra bu menfi unsurların hepsi zamanla ve teker teker toplum hayatından izale oldu. Önce zihinlerde herkesin Allah’ın kulu olması hasebiyle yaratılışta birbirine eşit varlıklar olduğu fikri anlatıldı. İnsanları birbirinden ayıran özelliklerin çatışma değil, toplumsal hayatı zenginleştiren, birlikte yaşamayı kolaylaştıran unsurlar haline getirilmesi sağlandı.

Zengin-fakir, efendi-köle ve kabileler arasındaki korkunç uçurumlar tevhid akidesi ve peşi sıra gelen hukuki öğretilerle kapanmaya yüz tuttu. Asırlar süren kabile savaşlarına son verildi. İnsanlar din, dil, cins, ırk vb. bütün farklılıklarına rağmen bir üst devlet çatısı halinde birlikte yaşamaya başladı. Bütün bunlarda hiç şüphesiz Kur’an’ın mezkur ayetinde ifade buyurduğu “Allah’ın ipi” yani müfessirlerin beyanına göre Kur’an ve sünnetiyle İslam dini merkezi rolü oynadı. İşte bahse medar olan ayet, önce kesin ve kat’i bir emirle bahsettiğimiz cahiliyenin bölük-pörçük günlerine dönüşü yasaklıyor, ardından bu hallerini hatırlatma babında şöyle diyor:

“Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman kimseler idiniz de Allah gönüllerinizi te’lif etti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da Allah sizi kurtarmıştı. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Al-i İmran 3/103)

Bu bütünlük içinde ayete baktığımızda verilen mesaj gayet açık ve net; Müslümanların kendi aralarında birlikteliklerini sağlamaları, sonra onu ölesiye muhafaza etmeleri ve dağınıklığa düşmemeleridir.

Fakat bu demek değildir ki Müslümanlar arasında düşünce ayrılıkları olmasın? Hayır, bu ayetten “düşünce ayrılıklarınız olmasın” gibi bir hüküm çıkmaz. Hele soruda bahsedildiği gibi fıkhi görüş ayrılıklarına muhalif bir delil hiç çıkmaz. Zira farklı düşünce olmasın demek her şeyden önce eşyanın tabiatına terstir. İlahi iradeye aykırıdır. Fıtrata muhalefettir. Görüş ayrılıkları elbette olacak ama bu ayrılıklar insanlar arasında “düşmanlığa sebebiyet vermeyecek.” Kamplaşmaların nedeni olmayacak. İkincisi fıkhın yapısına terstir. Fıkıh eğer hayatla evrensel ve tarih üstü değerlere sahip olan İslam dinini birbirine bağlayan bir bağ ise -ki öyle olduğuna hiç şüphe yok-, o bağın fonksiyonunu eda etmesi, ana esaslar istikametinde üretilecek yeni düşüncelerle olur.

İşte fıkhi alandaki görüş farklılıklarının eda ettiği misyon budur. Aksi halde düşüncenin donuklaşması devreye girer. Bu ise kendi yatağında akıp giden bir nehir olan hayatın, fıkıhla bağının kopmasını netice verir. Fıkıh hayattan, hayat da fıkıhtan koparsa doldurulması zor boşluklar meydana gelir.

Bu ayet aslında kemalistlerin aleyhinedir. Ayet; ayrılmayın, parçalanmayın derken, daha çok M. Kemal ve zihniyetinin Türk, Kürt, Arap, Acem ayrımcılığı yapmasını tenkid eder.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 7

4. IDDIA: Hadis-i şerif inkarcıları şöyle diyor: “Milyonlarca Hadis-i şerifi Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) 23 yıllık Peygamberliği döneminde “söylemiş” olması imkansızdır.”

CEVABIMIZ:

Bu soruyu soran birisinin kesinlikle dini ilimlere vakıf olmadığına hükmedilir. Evet, bilmemek ayıp değil, fakat araştırma yapmadan bu iddiaya dayanarak Hadis-i şerifleri reddetmek cahilliktir.

Bu konuya bir açıklık gertirelim:

Bir Hadis kitabında örneğin Sahih-i Buhari’de veya Sahih-i Müslim’de bulunan Hadis-i şeriflerin her biri “ayrı ayrı” Hadisler değildir… Bazı Hadis-i şerifler tekrardan (mükerrer) aynı kitapta yer alır. Mesela Imam Buhari’nin (rahmetullahi aleyh) Sahih-i Buharisi’nde 1 Hadis-i şerif durumuna göre 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve daha fazla bölümde “tekrar tekrar” kaydedilmiştir. Zira bir Hadis, 2, 3, 4, 5 veya daha fazla “ayrı” meseleler ile alakalıdır.

Yani 1 Hadis-i şerif, “Namaz” ile ilgili babta yer alırken, aynı zamanda “Temizlik” babında da yer alabilir, bu durumda 1 Hadis-i şerif Sahih-i Buhari’de 2 kere yer almış olur. Böylece Hadis-i şerif sayısı doğal olarak artar. Nitekim Sahih-i Buhari’de sadece “2761” Hadis olmasına rağmen tekrarlarla sayı “9082”ye ulaşıyor.

Bununla birlikte, bir de Sahih-i Buhari’de yer alan 1 Hadis-i şerif, aynı zamanda Sahih-i Müslim’de de geçebilir… Hatta diğer Hadis kitaplarında da yer alabilir. Bu durumda 1 Hadis-i şerifin kaç kez tekrarlanabildiğini tahmin edebilirsiniz. Birçok Hadis inkarcısının bilmediği bir şey daha var, o da; 6 Hadis kitabından oluşan “Kütüb-i Sitte” Hadis Külliyatı’nda sadece ve sadece “7300” Hadis-i şerifin bulunmasıdır.

Daha da önemlisi, Hadis kitaplarında yer alan her Hadis, gerçekte Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “sözü” değildir. Bazen “fiili” olabilir…

Örnek olarak, bir rivayette; “Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle yaparken gördüm” ifadesi yer alır. Bu durumda bu Hadis-i şerifin Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “sözü” olmadığı ortaya çıkar, ancak fiilidir ve bu da bağlayıcıdır.

Bazen de, Hz. Peygamberimizin ne sözüdür, ne de fiilidir… Bu durumda “takriri” olabilir. Bu kategorideki rivayetler ise, Hz. Peygamber Efendimizin bir Sahabi’nin (radıyallahu anhüm ecmain) fiilini gördüğü ancak yanlış olduğu yönünde uyarmadığı, yapmasına mani olmadığı, yani kısaca onayladığı şeylerdir. Yanlışlarda uyarı yapardı.

Bütün bunlarla birlikte bu saydıklarımızın “dışında” olan Hadisler de, Hadis kitaplarında yer alır… Bu meyandaki Hadisler ise, ne Peygamber Efendimizin sözüdür, ne fiilidir, ne de takriridir; bunlar Ashab-ı Kiram’ın (radıyallahu anhüm ecmain) yani Efendimizi görüp iman etmiş olanların sözleri ve fiilleridir.

Hepsi Hadis kitaplarında “Hadis” adı altında yer almasına rağmen, “Lügat manası” Hadis’dir ancak çoğunlukla tarihi hadiselerin nakline “Haber”, “Eser” denir.

Örneğin bazı Hadisler şöyle başlar:

– “Hz. İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:…”

Bu durumda bu Hadisin asıl tanımı “Haberdir” Zira burada Hz. Ömer (radıyallahu anh) Efendimizin söyledikleri kayıt edilmiştir.

Dolayısıyla Hadis inkarcılarının; “Milyonlarca Hadis-i şerifi Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) 23 yıllık Peygamberliği döneminde “söylemiş” olması imkansızdır” şeklindeki iddialarının kesinlikle “ilmi” değeri yoktur.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 8

5. IDDIA: Hadis inkarcıları, iki Hadisin aynı konu ile alakalı olduğu halde birisinin başka bir hadis kitabında “farklı” lafızla (sözle) kayıt edildiğini, bu durumda birisinin tahrife uğradığını dolayısıyla hangisinin tahrif edilmiş olduğu bilinmediği için ikisini de kabul etmememiz gerektiğini iddia ediyorlar.

CEVABIMIZ:

Misal olarak, bir Hadis-i şerifin lafzı şöyle:

1 – Bir mümin, bir kardeşine tebessüm etse, 100 sevap kazanır… Bir ihtiyacını giderse 200 sevap kazanır.

– Diğer hadisin lafzı da örneğin şöyle:

2 – Bir mümin, bir kardeşine tebessüm etse, sevap kazanmış olur… Bir ihtiyacını giderse, tebessüm etmesinden daha fazla sevap kazanır.

Şimdi burada kafamdan verdiğim örnekde aynı konu hakkında iki “Hadis” var (aslında hadis değil, kafamdan yazdım)

Birincisi “lafzen” rivayet edilmiştir. Ikincisi ise “manen” rivayet edilmiştir. Burada lafızlar “aynı” değil ancak 2. sözü söyleyenin maksadı “hangi davranışın daha efdal olduğunu” bildirmektir, bu yüzden sevabın miktarını yazmamış. 1. Sözü söyleyen ise, lafzına tamamen sadık kalmış ve aynen söylendiği şekilde “100 sevap, 200 sevap” diye rivayet etmiştir. Böylece iki ayrı lafız ile bize ulaşan rivayetlerin her ikisi de aynı manayı ortaya koyuyor… Bundan dolayı iki hadise de uydurma denilemez.

***

Şimdi başka tür bir Hadis-i şerif versiyonu ile örnekleyeyim…

Meşhur bir hadis vardır; “Sen olmasaydın, ey Habîbim (Muhammed), felekleri [kâinatı] yaratmazdım”

Hadis Alimleri (Muhaddisler) bu hadis için “uydurma” derler, ancak bununla “manasının” uydurma ve gerçeği yansıtmadığını söylemek istemezler. Sadece bu “lafız” ile Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ağzından çıkmamıştır anlamında söylerler. Ilim sahibi olmayan hadis inkarcıları da bu hadisi; “uydurma” ve aslı astarı olmayan bir söz sanırlar. Halbuki bu “uydurma” tabiri muhaddisler arasında “ilmî” bir terimdir.

Nitekim bu hadisin “manası” uydurma değildir, şöyle ki; Allahu Teala Eşref-i Mahluk olan insan için kainatı yaratmıştır… Ve ilk insan Hz. Adem (aleyhisselam) dünyaya gelmiştir. Bununla birlikte başka bir hadiste Allahu Teala’nın Hz. Adem’e (aleyhisselam) şöyle dediği rivayet edilir;

“Ya Adem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O (Muhammed) olmasaydı, seni yaratmazdım.”

Rabbimiz bu hadiste; “O olmasaydı seni yaratmazdım” diyor.

Bütün kainat insanlık için yaratıldığına göre… Ilk insan olarak Hz. Adem’in (aleyhisselam) dünyaya geldiği dikkate alınırsa ve Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) olmasaydı, Hz. Adem’i (aleyhisselam) de yaratmayacağını Cenab-ı Hakk bildirdiğine göre, yukarıda verdiğim hadisin “manen” uydurma olmadığı anlaşılır…

Yani sonuç; “Sen olmasaydın, ey Habîbim (Muhammed*), felekleri [kâinatı] yaratmazdım”.

Nitekim Hasan el-Basrî’ye; “Dün rivâyet ettiğin hadisin lafızlarını bu gün değiştiriyorsun.” diye itiraz edilince, “Manada isabet etmişsem bunda bir beis yoktur.” cevabını vermiştir. (Hatib el-Bağdadî, el-Kifaye fi İlmi’r-Rivâye, Medine t.y., sayfa 207).

*(Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve ala ali seyyidina Muhammed.)

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 9

6. IDDIA: Hadis inkarcılarının başka bir iddiası da şöyle: “Bazı Hadis-i şeriflerde Hz. Peygamberin hadislerin ‘yazımını’ yasakladığı görülüyor.”

CEVABIMIZ:

Aslında bu bir çelişkidir, zira hem hadisleri delil olarak kabul etmezler, hem de hadislerin delil olmadığını ispatlamak (!) için bizzat hadislerden delil getirirler. Fakat biz yine de cevabımızı verelim…

Evet, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) hadis “yazımını” yasaklamıştır. Ancak herkese yasak değildi ve daha sonra yazımına da izin verilmiştir. Tıpkı, Kabir ziyaretini bir ara yasaklayıp, daha sonra ziyarete izin vermesi gibi. Ayrıca dikkatinizi çekerim; “yazımı” yasaklanmıştır, “sözlü rivayetin” yasaklanmış olduğu bildirilmiyor. Yazımın yasaklanmasının bir kaç nedeni olabilir.

Şöyle ki;

1 – Hadisler ile Kur’an Ayetlerinin birbirleri ile karışmasını önlemek.

2 – Bilindiği üzere arapların edebiyata meyilli olmalarından dolayı o dönem hafızaları çok güçlü idi. Hadislerin “yazıya” dökülmesi hafızalarda gevşekliğe sebep olurdu. Yani amaç, aynı zamanda hafızayı korumaktır.

3 – O dönem araplar içinde okur – yazar çok nadirdi… Okuma – yazma bilenlerin bir çoğunun da yazıları iyi değildi, dolayısıyla yazıda hata yapma oranı oldukça yüksekti… Hele arapça gibi bir dilde bir harfin yanlış yazılmasının dahi manayı değiştirebileceği göz önüne alınırsa, doğabilecek karmaşayı tahmin edebilirsiniz.

4 – Bir an için hadislerin hatasız yazıldığını düşünsek bile, bu sefer de “okuma”da hatalar ortaya çıkardı. Bundan dolayı “yazım” yerine “sözlü rivayet” doğal olarak daha uygundur. Nasıl ki, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “özel” katiplerinin oluşu ve herkese bu görevi vermeyişi, ayet yazımının genel manada yasak olduğu anlamına gelmiyorsa; aynı şekilde bazılarına hadis yazımının yasaklanması da genel manada hadis yazımının yasaklandığı anlamına gelmez.

Ayrıca ayetlerin belirli Sahabilerce ezberlenmesi; hadislerde neden “yazı” yerine “sözlü” rivayetin teşvik edildiği hakkında bize bir fikir verir.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi, hadislerin yazımı herkes için yasak değildi… Abdullah b. Amr b. el-As’ın (rh.a) “es-Sahifetü’s-Sadıka” isimli hadis kitabı vardı ve Hz. Peygamber Efendimiz kendisini bizzat teşvik etmiştir. Bundan başka bir de Ebu Hureyre’nin (rh.a) “Sahife-i Sahîha” adındaki hadis kitabı mevcuttu. Hz. Ali (rh.a) Efendimiz ilmin kapısı olmasına rağmen bir hadis sahifesini yanında bulunduruyordu.

Daha sonra Kur’an herkesce iyice anlaşıldıktan sonra ve hadisler ile karışma tehlikesi de ortadan kalkınca “yazıma” genel olarak izin verilmiştir.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 10

7. IDDIA: Hadis inkarcılarının başka bir iddiası da şöyle: “Halifeler bile hadis rivayetini yasaklamışlar ve kendileri de hadis rivayet etmemişlerdir.”

CEVABIMIZ:

Gerek 1. Halife Hz. Ebu Bekir (rh.a) olsun, gerekse 2. Halife Hz. Ömer (rh.a) veya diğerleri olsun, bu mübarekler sadece işin ehli olanların hadis rivayet etmelerini istemişlerdir… Çok rivayet edenleri de dikkatli olmaları hususunda uyarmışlardır. Mesela bir Sahabi iyi derecede fıkıh bilmiyorsa, bu Sahabinin fıkıh ile ilgili hadis rivayet etmesi ne kadar doğru olabilir? Işte bu noktada doğal olarak halifeler devreye girer ve işin ehli olmayanların hadis rivayet etmelerine mani olurlar. Fakat bu, herkesi hadis rivayetinden men ettikleri anlamına da gelmez. Aslında bu bile Halifelerin hadis konusunda ne kadar titiz davrandıklarını ve hadislere ne kadar değer verdiklerini gösterir.

Hadis-i Şeriflerin dinde yeri olmayacak ve Halifeler hadis rivayetini yasaklayacaklar; bütün bunlara rağmen Sahabilerde rivayet edecekler, ancak koca Ömer (rh.a) onların boyunlarını vurmayacak !?! Olacak iş mi?

Diğer meseleye gelecek olursak…

Halifelerin hadis rivayet etmedikleri yönündeki iddia kesinlikle doğru değildir… Kaynaklara bakanlar bunu kolaylıkla görebilirler. Halifeler de hadis rivayet etmişlerdir ancak onların rivayetleri elbette Halife olmayan Sahabilere nazaran daha azdır, çünkü Halifeler Devletin başında olduklarından dolayı, daha çok devlet işleri ve bürokrasi ile ilgilenmişlerdir… Cihad, dolayısıyla feth edilecek yerler ile ilgilenmişlerdir… Ümmetin düzeni, Islam hukukunun tatbiki vs. ile meşgul olmuşlardır. Bir nevi iş bölümü yapılmıştır diyebiliriz buna.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 11

Şimdi Hadis-i Şerif inkarcılarının, birçok hadisin “çelişkili” veya “Kur’an-ı Kerim’e aykırı” olduğu yönündeki iddialarına cevap vereceğiz… Fakat buna geçmeden önce bir hususun altını çizelim… Inkarcıların önümüze koydukları bazı hadislerin kaynakları doğru değildir ve bazıları da hadis kitaplarında olduğu gibi değildir. Olayı vahim göstermek için büyük bir ihtimalle bizzat kendileri hadislerin metninde ve/veya kaynağında tahrifat yaptılar.

Ayrıca bir önemli nokta daha var, hadis inkarcıları bir hadis gördüklerinde hemen üstüne atlar ve akıllarına uymadığı zaman hemen “uydurma” damgasını basarlar. Oysa nasıl ki, bir ayeti tefsir etmek istediğimiz zaman ayetin “sebeb-i nüzulünü” yani ayetin inmesine sebep olan olayı veya suali bilmek gerekiyorsa, aynı şekilde hadislerin açıklanması için de “sebebi vüruduna” yani buyrulma/söylenme sebebine bakmak gerekmektedir.

Özellikle aşağıdaki “10. iddia”da sebeb-i vürudun önemi daha iyi anlaşılacaktır.

***

8. IDDIA: Peygamber kabın içine solumaktan nehiy buyurmuştur. (Müslim)

Enes’ten Rasûlullah, kabın içine üç defa solurmuş. (Müslim).

Enes şöyle demiş: Resûlullah içtiği şeyin içine üç defa solar ve: Bu daha kandırıcı, daha sâlim ve afiyetlidir. buyururdu. Enes: İşte bende içilen şeyin içine üç defa soluyorum. demiş. (Müslim)

Bu hadislerden birinde Peygamber, kabın içine solumaktan sakındırmış, diğer ikisinde de içilen şeyin içine üç defa bizzat kendisi solumuş. Burda çelişki var.

CEVABIMIZ:

Gördüğünüz gibi, 3 hadis var ve üçünün de “Sahih-i Müslim”de geçtiğini iddia ediyorlar, ancak hangi bab ve numarada geçtiği hakkında bilgi yok.

Neyse…

Gelelim hadislerin metnine…

Kabın içine nefes vermek yasaklanmıştır, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) içecekleri üç “nefeste” içtiği bildirilmiştir.

Hadislerin “asıl metni” şöyledir:

1 – “Biriniz bir şey içtiğinde kabın içine solumasın.”

2 – “Enes bir kaptan içerken iki veya üç defa “nefes alır” ve Nebi sallallahu aleyhi ve sellemin “üç nefeste” içtiğini söylerdi.”

Şimdi… Kabın içine nefes vermek/solumak başka bir şey, içeceği üç nefeste/solukta içmek başka bir şeydir. Burada bir çelişki yok.

Meseleyi daha iyi anlamanız açısından Ebu Hureyre’nin (radıyallahu anh) bir rivayetini buraya alıyoruz:

3 – “Biriniz bir kaptan içeceği zaman nefes vermesin. Lakin nefes almak istediğinde kabı ağzından uzaklaştırıp öyle nefes versin” (Hakim Müstedrek 4/155).

Umarım mesele anlaşılmıştır.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 12

9. IDDIA: Rasûlullah şöyle buyurdu: Gümüş kaptan bir şey içen kişi var ya, muhakkak o kişi karnına ancak cehennem ateşini göndermektedir. (Buhâri)

Enes ibn Mâlik(r.a.)’ten: Peygamber’in su bardağı kırıldı, akabinde kırık yerine gümüşten bir bardak edindi dediğini tahdis etti. Râvi Asım el-Ahvel: Ben bu kadehi gördüm ve ondan su içtim, demiştir. (Buhâri)

1. Hadiste Peygamberin gümüş kaptan bir şey içmeyi yasakladığını… 2. hadiste ise bizzat Peygamberin kendinin içtiği bildiriliyor. Bu hadisler çelişkili.

CEVABIMIZ:

Altın ve gümüş kaplardan yeme ve içme yasaklanmıştır. Enes b. Malik (rh.a.) hadisi, hadis-i şerif inkarcısının yazdığı şekilde değildir. Rivayetin gerçek metni şöyledir:

“Asım el-Ahvel’den: Enes b. Malik’te Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in bardağını gördüm. Bardak çatlamıştı ve gümüşten bir telle bağlanmıştı. Bu, güzel, geniş ve Nudar ağacından yapılmış bir bardaktı. Enes dedi ki:

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bu bardaktan şu kadar çok su verdim. İbni Sirin dedi ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Enes’de bulunan bardağında demir bir halka vardı. Enes r.a. onu altın veya gümüş bir halka ile değiştirmek istedi. Ebu Talha radıyallahu anh dedi ki; “Sakın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı nesneyi değiştirme!” bunun üzerine Enes radıyallahu anh bundan vazgeçti.” (Buhari – Eşribe 30, Humus 5.)

Burada hadis inkarcısının birkaç yanlışı ortaya çıkmıştır:

1 – Çatlayan bardağı değiştirme fiilini “Peygamberimize (S.a.v)” nispet etmiştir.

2 – Bunun gerçekleştiğini ve Peygamberimizin (S.a.v) gümüş kap kullandığını söylemiştir.

Halbuki Buhari’nin rivayetinde bu fiil Hz. Enes’e (r.ha.) aittir ancak olay hadis inkarcısının iddia ettiği şekilde gerçekleşmemiştir. Çatlayan bardakta “demirden” bir halka vardı ve Enes (rh.a.) bunu altın veya gümüş bir halka ile değiştirmek istemiş ancak Ebu Talha (rh.a.) uyarınca bundan vazgeçmiş ve Asım el-Ahvel’in (rh.a.)
bildirdiğine göre (bardağın dış kısmına giydirilen) gümüş halka yerine gümüşten bir tel ile onu bağlamıştır.

Bu hadislerde kesinlikle bir çelişkinin olmadığı, aksine hadis inkarcısının tahrifi görülmektedir.

***

10. IDDIA: Namaz kılan bir adamın önünden eşek, kara köpek ve kadın geçerse namaz bozulur” (Buhari 8/102; Hanbel 4/86).

CEVABIMIZ:

Tabi bozulur, çünkü Namaz kılanın dikkati dağılmış olur. Ama bozulmaktan kasıt; noksanlıktır.

Doğal olarak hadis inkarcları; “Neden kadın”? diye soracaklardır.

Şimdi bu noktada “sebeb-i vürud”un bilinmesi gerekiyor. Hadisin söylenmesine sebep olan soru bir “adamdan” geliyor da ondan. Hadis de zaten “Namaz kılan bir adamın önünden” diye başlıyor… Bayanlar için de herhalde “Eşek, kara köpek ve adam” olurdu… Allahualem.

***

11. IDDIA: “Peygamber, savaşta kadınların va çocukların öldürülmesinin bir sakıncası olmadığını söyledi” (Buhari, Cihad/146; Ebu Davud 113).

Peygamber, kadın ve çocukları öldürtmez, bu Peygambere atılan bir iftiradır.

CEVABIMIZ:

Bu hadiste kadın ve çocukların “kasten” öldürülmesinden değil, müşrik erkeklere atılan ok ve mızrakların yanlışlıkla kadın ve çocuklara isabet etmesinden bahsediliyor.

Misal olarak bir kaleyi muhasara ettiniz ve kaleye ok/mızrak atıyorsunuz, ancak savaş sonunda görüyorsunuz ki ok/mızrak yanlışlıkla kadınlara ve çocuklara isabet etmiş… Bu durumda sakınca olmadığı, yani ceza gerekmediği bildiriliyor.

***

12. IDDIA: Bir hadiste, “Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. ikinci vuruşta öldürürse daha az kazanır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır.” deniyor. Böyle saçmalık olur mu?

CEVABIMIZ:

Zararlı olan keler / kertenkele’yi uzaklaştırmak için bir çare bulunamıyorsa, çocuklarımıza, ailemize ve bedenimize sorumluluk gereği keler / kertenkele öldürülebilir.

Ancak öldürürken hayvanın eziyet çekmemesi, işkence yapılmaması yani eziyet vermeden zararından kurtulmak için bir darbede öldürülmelidir, çünkü birinci darbede ölmediği takdirde hayvan yaralı olarak kaçabilir ve kendisi eziyet ve acılara maruz kalabilir. Bu yüzden -eğer öldürülecekse- birinci vuruşta öldürmeye teşvik için fazla sevap verileceği bildirilmiştir.

 

********************
********************
********************

 

Kemalizm’in din oyunu: Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar – 13

Mezhep ve Hadis-i Şerifleri inkar edenlerin delillerine cevaplar:

13. IDDIA: Allah sadece Kur’an’a uymamızı emretti ve şöyle buyurdu:

Ankebut Suresi
51- “Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.”

CEVABIMIZ:

Hadis inkarcıları sürekli kendi tezlerine uygun olan malzemeyi seçerler. Halbuki Kur’an’ı bir bütün olarak incelemek gerekir.

Delil olarak ileri sürdükleri bu ayette de bunu görmek mümkün, cımbızlıyorlar. Oysa bir önceki Ayete, yani Ankebut 50’ye bakıldığında mesele anlaşılır.

Ankebut Suresi
50 – “Ona Rabbinden (başkaca) mucize indirilmeli değil miydi?” derler. Cevaben de ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

Yani, 50’inci ayette müşriklerin mucize görmek istedikleri bildiriliyor, 51’inci ayette ise; “Kur’an onlara yetmedi mi ?” diye soruluyor. Ancak onlar ayeti cımbızlayıp, “Hadis-i Şeriflere ne gerek var, Kur’an size yetmedi mi?” manası çıkarıyorlar. Pes yani… Oysa ayetin öncesine bakıldığında burada, müşriklere, “Mucize olarak size Kur’an yetmedi mi?” denildiği açıkça görülüyor.

***

14. IDDIA: Enam 38: Yeryüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın. Biz Kitap’ta hiç bir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.

CEVABIMIZ:

En’am 38’de, ayetin sıyak ve sibakına bakıldığı zaman, o ayetteki kitaptan kastın “Levh-i Mahfuz” olduğu görülür. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde şöyle yazmaktadır:

“Biz kitapta hiçbir şeyi geride bırakmadık ve kusur işlemedik, hiçbir şeyi eksik bırakmayıp, hepsini nizamına bağladık, kitaba yazdık. Bütün hilkat bir kitap ve bütün varlıklar o kitalp muhtevasının kelimelerini ve delalet ettikleri şeyleri ifade eden nakışlar (süsler) ve yazılardır. Âlemde cereyan edecek olan bütün yaratıkların, iri ufak, yüksek ve alçak her şeyin durumları levh-i mahfûzda tamamen ve açık bir biçimde yazılmış, hiçbiri ihmal edilmemiştir. “Allah’ın ilk yarattığı kalem” ve “Olacak şeyleri kalem” yazmış bitirmiştir”.

***

15. IDDIA: Kur’an’da herşeyin ayrıntılı olarak açıklandığı bildiriliyor:

Araf 174: İşte ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz, olur ki dönerler.

Nur 34: Yemin olsun ki, size, gerçeği açık-seçik anlatan ayetler, sizden önce gelip geçmiş olanlardan örnekler, korunanlar için de bir öğüt indirdik.

” Allah size kitabı ayrıntılı kılınmış bir halde indirilmişken Allah dışında bir hakemmi arayayım ? ” ( Enam,114 )

CEVABIMIZ:

Araf 174’de, “ayetin öncesinde anlatılan hadiseleri açıkça anlatıyoruz” şeklinde anlamak lazım. Şayet Kur’an’ın tamamı apaçık denmiş olsa bile, bu, Hadis-i şeriflerin/Sünnetin olmadığı anlamına gelmez… Bu, Peygambere (aleyhisselatu vesselam) Alimlere ve idarecilere yönlendirmesi konusunu da içinde barındırmasıyla Kur’an herşeyi anlatıyor anlamı taşır. Yani Kur’an apaçık diyorki, Namazı kıl, zekatı ver ve Rasule itaat et. Dolayısıyla Rasule havale ettiğini de açıkça ayetlerde bildiriyor. Zikir ehline sorun ayetinde de zikr ehline sorulması gerektiğini açıkça yazıyor.

Evet Kur’an o kadar ayrıntılı ki, Peygambere, ilim ehline ve emir sahibine uyulması gerektiğini bile yazıyor. Kur’an’ın, “emir sahibine itaat edin” buyruğuna uymayan birisi Kur’an’a uymuş olur mu?

***

16. IDDIA: ” Bir şeyde tartışma ve çekişmeye düştüğünüzde hükmü Allaha bırakın ” (Şura,10)

CEVABIMIZ:

Bu ayetin öncesine bakılırsa; “iman etmemişlere” yönelik olduğu yani genel bir ayet olduğu görülür. Kainatın yaratıcısı olan Allahu Teala’nın kanunları varken, örneğin M. Kemal gibi bayrağı haç olan Isviçre’nin medeni kanununu, Italyan’ın ceza kanununu, Almanya’nın borçlar kanununu alanlara, yani kul yapımı Anayasalar ile insanları yönetenlere yönelik olduğunu görebiliriz. Yaşar Nuri gibiler bu ayetlere rağmen hala neden Atatürkçüler?

Şura Suresi
9 – Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost Allah’tır. Ölüleri diriltecek olan da O’dur. O’nun her şeye gücü yeter.

10 – Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte benim Rabbim olan Allah budur. Ben yalnız O’na güvendim ve yalnız O’na yöneliyorum.

11 – O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzen içerisinde üretip çoğaltıyor. O’nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve görür.

12 – Göklerin ve yerin kilitleri O’na aittir. O dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, her şeyi hakkıyla bilir.

Iman edenler için elbette hükmü Allah celle celaluhu koyar, Alemlerin Rabbinin izniyle Rasulü de koyar. Iman edenlerin ihtilafa düştükleri şeylerde kime müracaat etmeleri gerekiyor, okuyalım:

Nisa Suresi

65 – Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.

Nisa Suresi

59 – Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

Kur’an’dan kafanıza göre takılın denmiyor.

***

17. IDDIA: ” Senden fetva istiyorlar. Onlara de ki : ” Fetvayı size Allah verir.” ( Nisa,176)

CEVABIMIZ:

Bu Ayet eksik şekilde servis ediliyor.

Ayetin tamamı şöyle:

Nisa Suresi
176 – Senden fetva istiyorlar. Deki: “Allah size kelâle (babasız ve çocuksuz kimse) nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o (kız kardeşi)nundur. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona varis olur. Eğer (ölenin) iki kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size (hükümlerini) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

Görüldüğü gibi, Ayet miras taksimatı hakkında… Miras taksimatı “paraya” yani maddiyata taalluk ettiğinden olsa gerek, Allah azze ve celle bunun bütün hükümlerini kimseye bırakmamış ve kendisi Kur’an’da açıklamıştır.

Rasulallah aleyhisselatu vesselam da hükmediyor:

Ahzap Suresi
36 – Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âşi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.

Fetva yetkisi elbette var:

Nisa Suresi
83 – Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.

Nisa Suresi
59 – Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

***

18. IDDIA: Zühruf 44: Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.

CEVABIMIZ:

Kur’an’dan sorulacaksınız buyuruluyor ama bizzat Kur’an Peygamberimize (aleyhisselatu vesselam) ve emir sahiplerine yönlendiriyor. Dolayısıyla Peygamberimizin (aleyhisselatu vesselam) hadislerine ve emir sahiplerinin sözlerine uymak, “Kur’an’dan sorulacaksınız”ın kapsamına girmiş oluyor.

***

19. IDDIA: Allah Kur’an’ı koruyacağını bildirmiştir, Hadislerin korunmadığına göre onlara uymak lazım gelmez.

CEVABIMIZ:

Kur’an korunuyorsa Sünnet/ Hadis-i Şerif de korunuyor.

Bakın, Kur’an’ın korunmasını dolayısıyla açıklaması olan Hadislerin de korunmasını size izah etmeye çalışayım.

Ayet’e bakalım:

Hicr Suresi

9 – Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı (zikri) biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

Arapça: İnnâ nahnu nezzelnez “zikre” ve innâ lehu le hâfizûn.

Ayet’te “Kitap” yazmıyor. “Zikr” kelimesi var. “Zikr” ise Vahyin “tamamını” kapsar. Vahyi metluv ve Vahyi gayri metluv… Yani Kur’an’da yazan vahy ve Kur’an’da yazmayan vahy.

Allah’ın: “Zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz” Ayetinin metnindeki “lehu” zamiri hakkında, iki görüş ileri sürülebilir:

1. Bu zamir, “Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)’e” işaret etmektedir. Eğer böyle anlaşılacak olursa, hadis inkarcılarının iddiası çürümüş olur, çünkü bu durumda korunması üstlenilen Kur’an değil, Peygamber olmuş oluyor.

2. Bu zamir, daha önce geçen “ez-Zikr” kelimesine işaret etmektedir. Eğer “ez-Zikri” Kitap ve sünnet ile beraber Şeriat’ın “tamamı” olarak yorumlarsak, Sünnet/ Hadis inkarcılarının iddiaları yine çürümüş oluyor.

Şayet “ez-Zikri”yi

SADECE “Kur’an-ı Kerim” olarak tefsir etmek durumunda kalırsak, o zaman Ayet’te, Kur’an-ı Kerim “dışındakilerin” tümünü devre dışı bırakmış oluruz, ki bu durumda Kur’an’da çelişki meydana gelmiş olurdu…

Çünkü Allahu Teala, Kur’an’dan başka daha pek çok şeyi korumuştur. Örneğin Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi düşmanların öldürmesinden ve hilesinden, kıyamete kadar arş, yer ve göklerin dağılıp parçalanmasından korumuştur.

Neticede Hadisler, Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin sünneti olduğuna ve bunların da vahy kaynaklı olduğuna göre, Sünnet ve Hadisler de korunmuştur.

Sünnet/ Hadis inkarcılarının iddia ettikleri gibi uydurma veya zayıf Hadislerin bulunması, sahih Hadislerin korunmuşluğuna gölge düşüremez.

Zira Kur’an’ın korunmuşluğuna rağmen, “sahte sözde” Kur’an’ların varlığı biliniyor, örneğin Hindistan’da bir kütüphanede bir tane mevcut veya “The True Furqan” isminde “sözde” Kur’an piyasalara sürülüyor, fakat bunlar da Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşüremez.

***

20. IDDIA: Bu ayette hadise inanmamamız öğütleniyor:

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana gerçek olarak okuyoruz. Hal böyleyken Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi “””HADISE””” inanıyorlar? / Casiye-6

CEVABIMIZ:

Affedersiniz ama bu kadar akıl fukarası olunamaz. “Hadis” kelimesi Arapça “söz” demektir zaten. Bütün kelimeleri türkçeye tercüme ettikleri halde Arapça olan “hadis” kelimesini “söz” olarak tercüme etmemeleri çok manidar. Milleti aldatmaktan başka bir anlamı var mı? Her “söz” sahibinin sözü “Hadis-i şerif” midir? Yani burada nerde Hadis-i şerifler tenkid ediliyor? Resmen akıl tutulması.

Ayetin öncesini yazalım:

Casiye Suresi

4 – “Sizin yaratılışınızda ve çeşitli canlıları yeryüzüne yaymasında kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır.”

5 – “Gece ile gündüzün değişmesinde ve Allah’ın gökten bir rızık sebebi olan yağmuru indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârları yönlendirmesinde aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.”

Yani, gece ve gündüzün değişmesinde veya birbiri arkasından gelmesinde, ki zamanın gidişini, ömürlerin geçişini gösterir. Ve Allah’ın gökten indirdiği rızıkta yani rızka sebep olmak itibariyle hem kudret ve hem rahmet yönünden âyet (delil) olan yağmur ve karda indirip de onunla yeryüzüne hayat vermesinde, hayatın ilk alâmeti olan bir haz duyma neşesiyle toprağı deprendirip türlü türlü bitkiler, ekinler, meyveler yetiştirmesinde hem de o yeryüzünün ölümünden sonra, hayattan bir iz kalmayıp gelişme kuvveti tükendikten, otlar kuruyup ağaçlar meyvelerini döktükten sonra ve rüzgarları çevirmesinde akıl edecek bir toplum için ibretler vardır. Zamanın akışını ve ömrün geçişini, o zaman ve yer üzerinde Allah Teâlâ’nın doğrudan doğruya tasarruflarını gösteren bu değişimler, her değişimde bir âhirete doğru gidildiğini ve temsil tarzında yapılan karşılaştırma yoluyla ölümden sonra tekrar dirilmeyi ifâde ettiğinden dolayı bu âyetlerde bilhassa aklın, aklı güzel kullanmanın önemi açıkça ifâde edilmiştir. Yani Allah’a ve âyetlerine inanmadıktan sonra o imansızlar hangi söze inanırlar, hiç? Yani hiçbir şeye inanmazlar anlamında. Yoksa, Hadislere inanmayın ayetlere inanın diye bir mana yok burada.

Kaldı ki, eğer Arapça’daki bütün “söz” yani “hadis” kelimelerini “Hadis-i şerif” anlamında kullanırsak, bu durumda bizim daha çok delilimiz olur.

Bu yönde birkaç Ayet verelim:

Kehf Suresi
6 – ‘‘Şimdi sen, bu “””hadise””” inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.’’

Arapça:
Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem yu’minû bi hâzel “””hadîsi””” esefâ.

***

Necm Suresi
59-61 – ‘‘Şimdi siz bu “””hadisten””” mi hayrete düşüyorsunuz? Gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz? Ve siz, kibirlenip kafa tutarak sersemce somurtuyorsunuz.’

Arapça: E fe min hâzel “””hadîsi””” ta’cebûn. Ve tedhakûne ve lâ tebkûn. Ve entum sâmidûn.

***

Kalem Suresi
44 – ‘‘Bu “””hadisi””” yalanlayanla beni baş başa Bırak; Onları bilmedikleri yerden yakalıyacağız.’’

Arapça: Fe zernî ve men yukezzibu bi hâzel “””hadîs”””, se nestedricuhum min haysu lâ ya’lemûn.

Bu hadis inkarcılarının ne kadar gülünç olduğunu gördünüz. Hiç kusura bakmasınlar, Yaşar Nuri Öztürk’ün yolundan gitmek insanı gülünç duruma düşürür.

***

Bu konu üzerinde daha fazla durmak istemiyorum, ancak ayrıntılı bilgi almak isteyenler konunun altına yorum yapabilirler…

Bu konuda iki eser tavsiye ediyoruz:

1 – “Prof. Dr. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları.”

2 – “Dr. Abdulgani Abdulhâlık, Hücciyetü’s Sünne (Sünnetin Delil Oluşu), tercüme eden; Dilaver Selvi, Şule Yayınları.”

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*