Atatürk-Yunan Dostluğu-6: “Yunan’ın Bekçisiyiz!” Balkan Paktı ve Montrö…
Atatürk-Yunan Dostluğu-6: “Yunan’ın Bekçisiyiz!” Balkan Paktı ve Montrö…

Atatürk-Yunan Dostluğu-6: “Yunan’ın Bekçisiyiz!” Balkan Paktı ve Montrö…

Atatürk-Yunan Dostluğu-6: “Yunanistan’ın Bekçisiyiz!” Balkan Paktı ve Montrö…

*

Şu ana kadar 5 bölüm halinde ortaya konulan delillerden de görüldüğü üzere M. Kemal samimi bir Yunan dostudur ve bu ilişkinin “yapmacık” olmadığı açıktır. Zaten ilmi olarak aksi de ispat edilemez.

Nitekim Türk Hava Kurumu eski Genel Başkanı Emekli Hava Korgeneral Dr. Erdoğan Karakuş’un “Ingiliz Belgeleri”nden naklettiğine göre Türk-Yunan ilişkisi; “son derece içtendir”[1]

*

Dr. Erdoğan Karakuş’un [1] no’lu dipnotta bahsi geçen kitabının ilgili sayfası…

***

Fakat biz yine de kendimizi cahil kemalistlerin yerine koyup; “Ama Atatürk Balkan Paktı ve Montrö Mukavelesi için Yunanistan’a şirin gözükmek mecburiyetinde kalmıştı” şeklinde bir hezeyan mırıldanalım…

Bu iddiayı çürütmek sadece iki bilgiye bakar. Balkan Paktı 1934, Montrö Mukavelesi ise 1936’da imzalanmıştır. Halbuki bizim zikrettiğimiz vak’aların bir kısmı bu tarihlerden sonra vuku bulmuştur.

Yeri gelmişken bunlara bir yenisini daha ekleyelim…

M. Kemal, 25.05.1937 akşamı Atina’da bulunan Başbakan Ismet Inönü ile telefonla görüşür ve şöyle der:

“Bu anda samimi kardeş ve müttefik muhitte yaşamakta bulunduğunuzu istihbar aldım. Bu kadar kıymetli dostlarla ve ayrılmaz müttefik millet mümessillerile geçirmekte olduğunuz gecenin ne kadar gıptacısı olduğumu anlatamam. Gönlümü dolduran dostluk ve arkadaşlık duygularını olduğu gibi oradaki kardeşlere söylemenizi ricadan başka söz bulamıyorum. Size ve dostlarımıza selamlar.”[2]

Söz konusu iddianın neden asla mevzubahis olamayacağını delillerle ispatlamaya devam edelim…

Balkan Paktı nedir?

Kısaca hülasa edecek olursak Balkan Paktı, 1934’de Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan bir “Balkan Birliği” projesidir. Türkiye’nin yoğun ısrarlarına rağmen Bulgaristan bu birliğe katılmayacaktır. Meclis’te kabul edilen bu paktın en mühim maddesini CHP milletvekili ve gazeteci Asım Us’un “Notları”ndan okuyalım:

“Balkan devletlerinden biri bir diğer veya birkaç Balkan devleti tarafından gerek münferiden (tek başına), gerek müştereken (ortaklaşa), gerek Balkan harici bir devlet ile gerek aynı zamanda veya ayrı ayrı zamanlarda taarruza uğrarsa diğer taraf bitişik hudutlarda mütearrızlara karşı müdafaa eder.”[3]

Peki bu pakt kimin işine yaradı? Bu sualin cevabını konunun uzmanından alalım…

Balkan Paktı, Uluslararası Ilişkiler Profesörü Şükrü Sina Gürel’in ifadesiyle “zayıf bir örgüt olarak doğdu.” Prof. Gürel bunun sebebini şöyle açıklar:

“Balkan Paktının, üye devletlerini sınırlarını bölge dışı tehditlere karşı koruyacak bir düzenleme olmaması, Türkiye açısından büyük bir eksiklikti. Oysa pakt, Yunanistan’ın beklentilerini büyük ölçüde karşılar nitelikteydi. (…) Balkan Antantı paktının açıklayıcı ek protokolünde, bu paktın amacının ‘Balkan sınırlarını bir Balkan devletince girişilecek herhangi bir saldırıya karşı güvence altına almak’ olduğu belirtildikten sonra, Balkan devleti olmayan bir devletten gelebilecek saldırılarla ilgili olarak şöyle denmekteydi: ‘Bununla birlikte, eğer bağıtlı taraflardan biri Balkan olmayan bir devletin saldrırısına uğrarsa ve bir Balkan devleti bu saldırıya o anda ya da sonradan katılırsa, Balkan Antantı Paktının hükümleri bu Balkan devletine karşı tümüyle uygulanacaktır.’ Böylece, Italya, Balkan devletlerinden birine saldıracak olursa, Balkan Paktı üyeleri harekete geçmek zorunda olmayacaklar… Böyle bir düzenleme, asıl amacı bölgeye ve kendisine yönelecek bir Italyan saldırganlığını önlemek olan Türkiye’nin değil, Bulgaristan’ın saldırısından çekinen Yunanistan’ın isteklerine yanıt oluyordu. Ancak böylesine eksik bir düzenlemenin bölge devletlerinin güvenliğini sağlamaktan ne kadar uzak olduğu da zamanı geldiğinde anlaşılacaktı.”[4]

*

[4] no’lu dipnotta sözü edilen Prof. Şükrü Sina Gürel’e ait kitabın ilgili sayfası…

***

Zira üye devletlerin hudutlarını “bölge dışı” tehditlere karşı koruyacak bir düzenlemesi bulunmuyordu. Balkan Paktı hükümlerine göre, Balkan devletinin hudutları bir Balkan devleti (Bulgaristan) tarafından tecavüze uğrarsa, diğer üye ülkeler bu anlaşmanın kendilerine yüklediği mükellefiyetleri yerine getireceklerdir. Ancak Balkan devleti olmayan bir devlet tecavüz ederse bu paktın üyeleri herhangi bir harekette bulunmayacaklardır. Dolayısıyla bu paktın Türkiye’nin lehine olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira Türkiye’yi tehdit eden ve M. Kemal’in uykularını kaçıran Mussolini Italyası bir Balkan devleti değildir, yani Türkiye’nin topraklarında gözü olduğunu gizleme ihtiyacı dahi hissetmeyen Italya, Türkiye’ye saldırdığında Balkan Paktı’na üye ülkelerin harekete geçmesi gibi bir mükellefiyet söz konusu olmayacaktır. Bu paktın en büyük faydası yukarıda da ifade edildiği üzere Bulgar tehdidinden çekinen Yunanistan’a oldu. Çünkü Italya’nın güdümünde olan Arnavutluğu saymazsak bu pakta dahil olmayan tek Balkan ülkesi Bulgaristan idi. Kısacası bu pakt, Yunanistan’ı Bulgar tehdidinden koruyor fakat Türkiye’yi Italya tehdidi karşısında yapayalnız bırakıyordu.

Prof. Dr. Cemil Koçak da aynı noktaya dikkat çeker:

“Mihver’in (Almanya-Italya) Balkanlar üzerinden gelmesi muhtemel bir saldırısına karşı ortada Türkiye açısından bir güvence bulunmamaktaydı.”[5]

Kemalistlerin makbulü olan Prof. Dr. Ilber Ortaylı’nın “tavsiye kitapları” arasında bulunan Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam” adlı Atatürk biyografisinde yazanlar da Prof. Gürel’i teyit eder mahiyettedir.

Aydemir; “Pakt hiç bir zaman ciddi bir askeri güç haline gelemedi.” diyor ve ilave ediyor; “Ve Balkan Paktı, hele Atatürk’ün ölümünden sonra, artık havada kalan bir anlamdan ibaretti.”[6]

Halbuki M. Kemal Balkan Birliği’nin gelişeceğine inanıyordu, fakat birkaç sene sonra dağılmıştır. Bu da onun öyle sanıldığı kadar pek de ileri görüşlü olmadığına dair delillerden yalnızca bir tanesidir.

Balkan Paktı’nın temelini oluşturan “1933 Türkiye ile Yunanistan Içten Anlaşma Paktı” ile Türkiye ve Yunanistan, ortak hududlarının dokunulmazlığını karşılıklı olarak teminat altına alıyorlardı. Dışişleri Bakanlığı Siyasi Işler Genel Müdürlüğü vazifesinde bulunmuş olan Türk Büyükelçi Ismail Soysal, “Türk Tarih Kurumu” tarafından neşredilen “Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları” adlı eserinde söz konusu antlaşmanın ilgili kısmı hakkında şunları yazar:

“Bunun anlamı şu idi: Trakya’daki Türk-Yunan sınırı değişmez. Eğer başkası değiştirmeye kalkarsa, buna iki taraf da karşı çıkacaktır. Böyle bir saldırı Ege’ye inmek emelinden vazgeçmemiş olan Bulgaristan’dan gelebilirdi. Bu bakımdan en olası durum da Bulgaristan’ın Yunan Batı Trakyası üzerinden saldırıya geçmesi idi. Onun Türkiye’ye saldırması olasılığı ise pek akla gelmiyordu. Demek oluyor ki bu pakt ile daha çok Yunanistan, Bulgaristan’a karşı Türkiye’den bir güvence sağlamıştı. (..) Bu antlaşma 10 yıl için yapılmış ve 12 Mart 1934 günü yürürlüğe girmiştir. Ama 10 yılın sonundan çok önce, iki taraf arasında Atina’da 27 Nisan 1938 günü imzalanan bir anlaşma ile hem bu Pakt, hem de 1930 Antlaşması 10 yıl için uzatılmış ve onlara son verilmedikçe, yürürülükte kalmaları öngörülmüştür. O zamandan beri son verilmediğine göre 1933 Paktı bugün de geçerli görünmektedir.”[7]

*

[7] no’lu dipnotta bahsi edilen Ismail Soysal’a ait kitabın ilgili sayfası…

***

Yani bu anlaşma ile hem Lozan’da Yunanistan’a verdiğimiz Batı Trakya’nın hududunu tekrar tasdik etmiş ve hem de Yunanistan’ın emniyeti için Bulgaristan ile ilişkilerimizi şu veya bu mikyasta gerginleştirmiş oluyorduk. Daha da vahimi, Lozan’da kendi ellerimizle Yunanistan’a peşkeş çektiğimiz Batı Trakya’nın yunan namına bekçiliğini de biz üstleniyorduk. Yani yine ve yeniden Yunana hizmet ettik. Yüzyıllardır dünyaya adaletle hükmetmiş olan Türkiye’ye bir “Bekçi” kaderi çizmeye çalışmak kimsenin haddine değildir!

Her şey bu kadar açık iken, “Balkan Paktı tesis etmek için Yunanistan’a bu tavizleri vermek zaruri idi” şeklinde bir telakki asla kabul edilemez.

Peki Balkan Paktı’nın Montrö müzakerelerine bir faydası oldu mu?

Evvela Montrö Mukavelesi ve dolayısıyla da “Boğazlar Meselesi” hakkında kısaca malumat verelim. Lozan Antlaşması’na göre Çanakkale ve Istanbul Boğazının her iki yakası askerden tecrid edilecek ve bu bölgelerde hiçbir tahkimat yapılmayacak ve deniz üssü bulundurulmayacaktır. Silahlı kuvvet olarak ancak düzeni sağlamak için gerekli Jandarma ve Polis bulunabilecektir. Ayrıca Boğazlar sözleşmesinin mevcut hükümlerini tatbik ve kontrol etmek üzere, Türkiye temsilcisinin daimi başkanlığı altında Milletler Cemiyetine bağlı Ingiltere, Fransa, Italya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya, Yugoslavya temsilcilerinden mürekkep bir boğazlar komisyonu kurulmuştur. Tesbit olunan statünün ihlaline karşı Ingiltere, Fransa, Italya ve Japonya aralarında görüşüp karar vererek bu tecavüzü birlikte men edeceklerdir.[8]

Evet! Yanlış okumadınız… Lozan Antlaşması’na göre Boğazlarda tam bir hakimiyetimiz yoktu. Işte 1936’da imzalanan Montrö (Montreux) Mukavelesi ile yabancılardan oluşan komisyon ilga edildi ve askerimiz nihayet Çanakkale ve Istanbul Boğazının her iki yakasına girebildi. Yani “7 düveli yendik” masalından tam 13 sene sonra girebildik… Bu haber Türkiye basınında günlerce bayram havası estirdi.

Işte o haberler:

*

21 Temmuz 1936 tarihli Akşam Gazetesi: “Ordumuz bu sabah saat 11’de Çanakkale’ye girdi. Halk askere sarılıp öpüyor…”

***

22 Temmuz 1936 tarihli Cumhuriyet Gazetesi: “Boğazların Askeri işgali Dün Tamamlandı.” Tarihe dikkat! 1936… Milli Mücadele’den sonra imzalanan ve “Türkiye’nin tapusu” olduğu ileri sürülen Lozan Antlaşması’ndan 13 sene sonra13 senedir Çanakkale ve Boğazlar’da askerimiz yoktu… Hani düşmanı kovmuştuk? Hani Lozan “Zafer”di ?!

***

Suale geri dönecek olursak, Balkan Paktı’nın Montrö müzakerelerine pek bir faydası olduğu söylenemez. En azından belirleyici olmadığı açıktır. Zira Balkan Pakt’ı ile alakası olmayan Ingiltere, Rusya ve Fransa gibi büyük devletler, yayılmacı bir siyaset takip eden Almanya ve Italya’ya karşı Türkiye’yi kendi saflarında tutmak emelindeydiler. Akdeniz’e çıkmak isteyen Rusya, Almanya’dan çekinen Fransa ve faşist Italya’nın Akdeniz’de güçlenmesini istemeyen Ingiltere Türkiye’nin Lozan’da tesbit edilmiş olan Boğazlar statüsünün değiştirilmesi yolundaki talebine zaten sıcak bakıyorlardı. Ayrıca Yugoslavya ile Türkiye arasında Italya tehdidine karşı Pakt’dan evvel bir yakınlaşma hasıl olmuştu. Bulgaristan Pakt’a dahil olmadığı halde Yunanistan’ı bile hayrete düşürecek şekilde Türkiye’nin müzakere talebini desteklerken, Pakt’a dahil olan Romanya ise sorun çıkarmış ve fakat son kertede, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen bir tavır takınmıştır. Yani kendi hududlarının korunmasını istemiş ve buna dair herhangi bir değişiklik yapılmayacağının garantisini talep etmiştir. Dolayısıyla Montrö’deki kazanımları Balkan Paktı’na bağlamak gerçekçi bir değerlendirme olmaz.[9]

*

[9] no’lu dipnotta verilen malumatı havi kitabın ilgili sayfalarından biri…

***

Yunanistan’a gelince… Montrö Mukavelesi’ni Büyük Millet Meclisi’ne arz eden Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın aşağıdaki ifadelerine bakıldığında, Boğazların askerileşmesi hususunda alınan yunan desteğine mukabil onlara da Limni ve Semadirek adalarını askerileştirme tavizi verildiği anlaşılmaktadır:

“1924 Lozan mukavelesile gayri askeri hale ifrağ edilmiş olan komşumuz ve dostumuz Yunanistana aid Limni ve Samotra adalarına dair olan hüküm de Montreux mukavelesile kalkmış oluyor demektir ki bundan da ayrıca memnunuz.”[10]

*

[10] no’lu dipnot ile ilgili… Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın Meclis’te yaptığı konuşmanın zaptı…

***

Hakikaten Dr. Yaşar Ertürk’ün de ifade ettiği gibi Yunanistan; “1937 yılında çıkardığı bir kararname ile Limni’yi ‘tahkim edilmiş gözetim altında bölge’ ilan etti.”[11] Demek ki yunan desteği için de bir Pakt’a ihtiyaç yoktu. Görüldüğü gibi, verilen bir tavizle beraber Boğazlar meselesi halledilebildi.

Ayrıca Lozan’da 3 mil olarak tespit edilen Yunan kara suları, Montrö’nün imzalandığı 1936 senesinde Yunanistan’ın tek taraflı kararıyla 6 mile çıkarılmıştır.[12] Peki bugün “Lozan tapumuzdur, Lozan’ı deldirtmeyiz” diye vaveyla koparan kemalistler, yunanın bu delmesine neden tepki göstermediler?

Montrö Mukavelesi’yle Boğazlar üzerinde tam kontrol hakkını elde edip yeniden askerîleştirmemizi hiç şüphesiz Ingilizlerin desteğine borçluyuz.

Atatürkçü Prof. Dr. Sabahattin Özel de Ingiliz desteğine dikkat çeker:

“Ayrıca Ingiltere’nin Montreux Konferansı’ndaki tutumu, Eylül 1936’da Kral VIII. Edward’ın Türkiye Ziyareti ve Ingiltere’den sağlanan üç milyon sterlin tesis kredisi ilişkileri olumlu yönde etkilemiş faktörlerdir.”[13]

Prof. Özel, Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılıp müze haline dönüştürülmesini de “Balkan Paktı” ile irtibatlandırmaktadır. Ona göre müzeye dönüştürülme kararının değerlendirmesini şu şekilde yapmak mümkündür:

“Bu karar öncelikle 1933 yılında Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin kamulaştırılarak müze haline dönüştürümüş olmasına mukabil bir jest olarak görünmektedir. Diğer taraftan Balkan Paktı’nın ardından Ortodoks ağırlıklı Balkan dünyasına, bu arada Hıristiyan alemine yönelik evrensel bir mesaj anlamına gelmektedir.”

Prof. Özel’in burada zikretmiş olduğu iki ihtimali de tenkide tabi tutmak mecburiyetindeyiz. Her iki gerekçe Ayasofya Câmi-i Şerîfi’nin kapatılmasına bir mazeret teşkil etmez, edemez. Zira M. Kemal’in Selanik’te doğduğu evin kamulaştırılması onun şahsı ile alakalıdır. Şahsi bir jeste mukabil Milli bir jestte bulunulamaz. Bu bir. Iki; Balkan Paktı’na üye devletler Türkiye’ye yönelik bir “evrensel mesaj” kabilinden bir taviz vermişler midir ki M. Kemal Ayasofya tavizini verme ihtiyacını hissediyor? Şayet “Balkan Paktı’na taviz olsun” diye müzeye çevrildiyse, Pakt dağıldığına göre Inönü veya Bayar döneminde tekrar cami yapılmalı değil miydi? Diyelim ki “durduk yere ortamı germeyelim” mülahazasıyla bir adım atılmadı. Peki 1963’te Kıbrıs’ta yaşanan Kanlı Noel’de Başbakan Inönü, 1955-1959 Kıbrıs olayları sırasında Cumhurbaşkanı Bayar veya 1974 Kıbrıs Harekatı esnasında Başbakan Ecevit, hazır ortam da gerilmişken neden Ayasofya’yı tekrar cami olarak açma fikrini gündemlerine almamışlardır? Devlette devamlılık esas değil midir? Müzeye dönüştürülme “sebebi” ortadan kalktığına göre “hükmün” de ortadan kalkması icab etmiyor mu? Inönü-Bayar-Ecevit üçlüsü M. Kemal’in izinden gitmiyor muydu? Demek ki Ayasofya Camii böyle basit bir meseleden dolayı müzeye dönüştürülmüş değildir. Bu daha büyük ve derin bir mevzudur ve gizli bir pazarlığın neticesinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Fakat şimdi bunlara girecek değiliz, başka bir yazının konusudur. Geçelim…

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, eğer Ingiltere’nin desteği olmasaydı Montrö’de elde edilen kısmî başarı büyük bir ihtimalle hayal olurdu. M. Kemal’in samimi dostu olarak bilinen Ingiltere’nin Ankara Büyükelçisi Percy Loraine, 11 Mayıs 1936 günlü notunda, önde gelen bir grup Ingilizle birlikte Lancastria gemisinde öğle yemeği yerken Büyük Amiral Roger Keyes ile yaptığı görüşmeden bahseder. Loraine’in naklettiğine göre Amiral Keyes, “Türklerin Boğazlar’ı yeniden tahkim etmelerine izin verilmesine taraftar olduğunu ve böyle bir tahkimin yakında bir Ingiliz-Türk uzlaşmasıyla birleştiğinde Italyan küstahlığına ve Italya’nın Akdeniz’deki üstünlük heveslerine karşı en iyi yanıt olacağını” söylemiştir. Bu görüşmeyi nakleden Loraine şu yorumu yapar; “Son dönemde Ingiliz-Türk dostluğu yolunda büyük adımlar atıldığından haberi yoktu; durumu anlattığımda neredeyse sevincinden çığlık atacaktı.”[14]

“Amiral Keyes’i sevincinden çığlık attıracak ne anlattı acaba?” diye merak edenler için biraz daha malumat verelim… Ingiltere’nin Ankara Büyükelçisi Percy Loraine’in yukarıdaki görüşmeden 3 gün önce ve Montrö Konferansı’ndan birkaç ay evvel Dışişleri Bakanı Anthony Eden’e gönderdiği 8 Mayıs 1936 tarihli mektubuna bakılırsa, M. Kemal kendisini siyasi olarak “Ingiltere’nin kucağına” atmıştır. “Türk Tarih Kurumu” tarafından tercüme edilip yayınlanan kitaptan okuyalım:

“Bir dostumuz Atatürk’e, ‘Yavaş yavaş Ingiltere’ye yaklaşıyorsunuz’ demiş. Atatürk, ‘Yaklaşmak mı, kendimi Ingiltere’nin kucağına atıyorum’ diye karşılık vermiş. Bu hikaye doğru olmasa bile doğru bir görüntüyü yansıtıyor.”[15]

*

[15] no’lu dipnotta bahsi geçen belgenin Ingilizcesi:

“According to a story going round here a Turkish friend said to Atatürk the other ‘I notice you are drawing a good deal closer to England’, to which Atatürk replied: -‘drawing closer? I have thrown myself into the arms of England!”

***

Yorum yok!

En iyisi mevzu “Atatürk-Ingiliz Dostluğu”na dönüşmeden bu bahsi burada kapatalım, aksi takdirde bir hafta boyunca aralıksız yazmamız icab edecek…

Montrö Mukavelesi’nin bir başarı olduğu söylenebilirse de, ticaret gemilerine “ücretsiz” geçiş izni verilmesi tam bir rezalettir.[16] Bu hususta maddi kaybımızın haddi hesabı yoktur. Bu ülkenin vatandaşları otomobille “Istanbul Köprüsü”nden dahi “geçiş ücreti” öderken, yabancı iş adamlarının tonlarca yük taşıyan ticaret gemileri “Istanbul Boğazı”ndan “ücretsiz” geçiyor. Bu utanç verici bir aşağılamadır.

*

[16] no’lu dipnotta sözü edilen “Montrö Mukavelesi”nin Resmi Gazete’de neşredilmiş ilgili maddeleri…

***

Bilindiği gibi Montrö Konferansı’nda Türk Heyeti’nin başkanlığını Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras yapıyordu. Aras’a soracak olursanız eğer, neredeyse her şeyi başından beri kendisi düşünmüştür. Aras’ın makalelerinden oluşan “Atatürk’ün Dış Politikası” başlıklı kitapta Boğazlar meselesine “dikkat çekmeye” başlaması ta 1922’de Mudanya mütareke projesinin Meclis’te yapılan müzakerelerine kadar geriye götürülür. Proje Meclis’te müzakere edilirken Tevfik Rüştü Bey nasıl itiraz ettiğini şöyle anlatır: “Derhal kürsüye gittim. Mudanya mütareke projesini benim de diğer arkadaşlarım gibi beğenmediğimi söylemekle beraber Boğazlar bahsindeki ‘işgal altındaki mıntıkalar’ tabiri üzerinde dikkati çektim.” Bu bir…

Iki: 1923’de Lozan Muahedesi’nin Hariciye Encümeni’ne gelmesi. Aras: “Işte bu mazbata, encümende uzun uzadıya müzakere edildi. Üzerinde durulan meseleler arasında Boğazlar mukavelesi de vardı. Bu mukavele, Lozan Muahedesi’nden birkaç sene önce kabul edilmiş olan Milli Misak’ın bu bahse dair hükümlerine uygundu, ancak iki sahilin silahtan tecrit edilmiş olmasının emniyetimiz bakımından dikkatimizi çekmemesine imkan yoktu.”

Üç: Türkiye’nin Boğazlar mukavelesini tadil arzusu ilk olarak 24 Mart 1933’de Ingiltere tarafından teklif edilen “Silahları Azaltma Kongresi”nde meydana çıktı. Tevfik Rüştü Aras, “Ingiliz projesinin 19. maddesinin kabulü halinde, ağır deniz topları kullanıp dururken kara ağır toplarının kaldırılmış olacağını ve bu halin sahilleri silahsızlandırılmış olan Boğazlar’da hususi bir vaziyet yaratacağını ve bu yüzden Türkiye’nin mülki tamamlığının bir parçası olan Boğazlar’ın emniyetini sarsacağını” anlatır. Aras: “Kara ve hava silahlarını tehdit edici Ingiliz mukavele projesi kabul edilirse Lozan mukavelesiyle hususi bir rejime tabii olan Boğazlar mukavelesinde esaslı değişiklik husule getirilmiş olur.”

Ingilizler bu projenin teklifiyle adeta Türkiye’ye “gollük pas” atmıştır.

Dört: Boğazlar meselesi 17 Nisan 1933 günü Milletler Cemiyeti konseyinde Tevfik Rüştü Aras tarafından yine dolaylı olarak gündeme getirilir.

Beş: 14 Eylül 1935 Milletler Cemiyeti’nde tekrar.

Altı: Hitler Almanya’sının “Ren” mıntıkasına ordusunu sokması üzerine Londra’da toplanan Milletler Cemiyeti Konferansı’nda yine gündeme getirilir. Tevfik Rüştü Aras, burada Ingiltere Dışişleri Bakanı B. Eden’i ziyaret ederek Boğazlar meselesini açtığından ve görüşmenin başarılı geçtiğinden bahseder.

Işte bütün bu gelişmelerden sonra Ankara’ya avdet eden Aras şöyle der: “Ilk işim bütün durumu Başvekilim Ismet Inönü’ne hikaye etmek oldu. (…) Artık kati teşebbüse girişmek için Başvekilimle mutabık olduk. Bunun üzerine meseleyi Ebedi Şefimiz Atatürk’e açarak emir ve muvafakatlarını (izinlerini) rica ettim. Sözlerimi tamamıyla dinledikten ve kısa bir müddet düşündükten sonra bana dedi ki; ‘Biz böyle bir adım attıktan sonra bir daha dönemeyiz. Bu yüzden çok acı akıbetler de çıkabilir. Millet, o vakit senin kafanı koparır, fakat faydası olmaz. Bunun için git, tekrar düşün. Eğer en küçük bir tereddütün varsa bu teşebbüsten bana tekrar bahsetme, ben de seni böyle bir teklifte bulunmamış sayarım.”[17]

*

[17] no’lu dipnotta bahsedilen kitabın ilgili sayfası…

***

Nitekim M. Kemal, Montrö Sözleşmesi imzalandıktan sonra 19 Temmuz 1936’da Tevfik Rüştü Aras’a şu tebrik mesajını gönderir:

“Tebrik ederim; Montreux Konferansı’nı pek parlak demeyeceğim, makul neticelendirebildiğinden dolayı.”[18]

Netice olarak yukarıdan beri serdedilen delillere bakıldığında, M. Kemal’in bu ölçüsüz yunan dostluğunu ve Ayasofya meselesini Balkan Paktı’na ve Montrö’ye bağlamak mümkün değildir. Kaldı ki Balkan Paktı yunanın lehine olmakla kalmamış, birkaç sene sonra kendiliğinden dağılmıştır. Montrö Sözleşmesi ise büyük ölçüde Ingilizler sayesinde ve Tevfik Rüştü Aras’ın gayretleriyle imzalanmış, bununla birlikte dört dörtlük bir başarı sağlanamamıştır.

Hatırlayacağınız üzere “Atatürk-Yunan Dostluğu” başlıklı yazı dizimizin 5. bölümünde Türkiye’de yapılmış yunan aleyhtarı yayınların toplatıldığından bahsetmiş ve misaller vermiştik.

Peki buna karşılık Yunan tarafı ne yaptı?

Buna rağmen Yunanistan’da, üstelik ders kitaplarında Türkler aleyhinde ifadelerin yer aldığı belgelenmiştir. Bu kitapları inceleyen Basın Yayın Umum Müdürlüğü, Rum okullarında okunmak üzere Atina’da basılan iki Rumca tarih kitabının muhtevası hakkında kaleme alınan bir raporu 22.1.1947 tarihli bir yazıyla Başbakanlığa göndermiştir.

Raporun girişinde şunlar yazar:

“Yunan okullarında okutulan iki tarih kitabı tedkik edildi. Bunlardan yeni Yunanistan tarihi namındaki kitapta, Yunanistanın Türkler tarafından nasıl zabtedildiği ve sonradan Yunan milletinin istiklaline kavuşmak için yaptığı mücadelelerden ve ikinci dünya savaşının sonuna kadar Yunanistan’ın geçirdiği istihalelerden kısaca bahsedilmekte ve fakat her vesile ile Türk aleyhtarı bir lisan kullanıldığı bariz bir surette göze çarpmaktadır. Yapılan inceleme neticesinde bu kitabın baştan aşağıya kadar muzır (zararlı) yazılarla dolu olduğu kanaatına varılmıştır.”

Raporun devamında kitaplardan pasajlar nakledilir. Ancak biz burada sadece “daha mutedil” bir lisan kullanıldığı ifade edilen “Bizans Imparatorluğu Tarihi” başlıklı kitaptan bir nakil yapmakla iktifa edeceğiz:

“Istanbul’dan bahsederken, şehrin Türkler tarafından işgali esnasında Ayasofya kilisesinde dini ayin yapan ruhanilerin ölmediği ve Istanbul’un Türklerden kurtarılmasından sonra dirilip dini ayinlerine devam edecekleri Kral Konstantin Palaologosun Istanbul’un fethi esnasında ölmediği ve mermer haline gelmiş olduğu ve eşref saatin geldiği zaman tekrar dirilip Türkleri Istanbul’dan kovacağı ve zamanla Istanbul’un yunanlıların olacağına dair olan bir yunan efsanesi zikredildikten sonra şu mütalea ileri sürülmektedir:
‘Bu efsanenin günün birinde tahakkuk edeceğine inanmalıyız. Istanbul’un Türkler tarafından fethi münasebetiyle yarıda kalan Hristiyan Ortodoks dini ayininin devamını tekrar Ayasofyada dinlemek saadetine mazhar olacağımızı ümit edelim.’ Gibi bazı muzır (zararlı) fıkralara (kısımlara) tesadüf edilmiştir. (…) Yazılış tarzları iki memleket arasında teessüs etmiş bulunan dostluk ve iyi komşuluk hissiyatiyle kabili telif değildir (bağdaşmaz).”[19]

*

[19] no’lu dipnotta zikredilen belgeler…

***

Kemalist basında yunan güzellemeleri yapılırken, yunan tarafı ise “ilim yuvası”nda efsaneler anlatmak suretiyle dahi olsa kendi nesillerini Türklere düşman olarak yetiştirmekle kalmamış, bir de üstüne Istanbul’u almayı ve Ayasofya’yı kilise yapmayı bir “hedef” olarak önlerine koymuş ve bu minvalde yaptığı telkinlerle hissiyatını ve umudunu diri tutmayı başarmıştır. Sözde “aydınlarımızın” Ayasofya meselesinde neden yunanlılarla aynı fikirde oldukları sanırım şimdi daha iyi anlaşılıyordur. Eğer siz devlet olarak yunanın “gerçek yüzünün” anlatılmasına mani olur ve nesillerinizi şuurlandırmazsanız, körpe zihinleri düşmanın kültür istilasına maruz bırakmış olursunuz. Zira tabiat boşluk kabul etmez. Eğer hayatın gerçeklerini göz ardı ve vazifenizi ihmal ederseniz, Gezi Parkı olaylarında olduğu gibi; “Zulüm 1453’te başladı” yazan duvar yazılarıyla yüz yüze gelir ve geçmişte yapılan hatalarla yüzleşmek mecburiyetinde kalırsınız!

M. Kemal’in yunan dostluğuna dair paylaşacaklarımız şimdilik bu 6 bölümden ibarettir. Ileride icab ederse devamını da getirebiliriz.

“Yunan Mezalimi” isimli bir kitap yazdığı halde kemalistlere göre Üstad Kadir Mısıroğlu “Yunan dostu”, fakat Yunanistan’ı “rencide etmemek” için yunan aleyhindeki yayınları toplatan, Lozan’da tamirat parasını ve Batı Trakya’yı yunana bağışlayan, “Asil Yunan Milleti” ve “Mert yunan ordusu” diyerek canileri metheden, yunanın lehinde anlaşmalar yapan M. Kemal ise her nasılsa “Milli Kahraman”dır. Necip Fazıl Kısakürek merhumun dediği gibi; “Bu özürlü beyinle, akıl nasıl bağdaşsın.”

Son olarak Üstad Kadir Mısıroğlu’nun “Yunan Mezalimi” isimli kitabından birkaç sayfa ekleyelim… Belki utanan çıkar:

*

Şuurlanmamıza vesile olan Üstad Kadir Mısıroğlu merhumun Ruhuna el Fatiha…

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Erdoğan Karakuş, Ikinci Dünya Savaşı Öncesi Ingiliz Belgelerinde Türk-Ingiliz Ilişkileri, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Istanbul 2006, sayfa 116.

[2] Bilal N. Şimşir, Atatürk ve Yabancı Devlet Başkanları, cild 4, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2001, sayfa 438.

[3] Asım Us, Hatıra Notları, Kitabevi Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 69.

“Ingiliz Büyükelçiliği Raporları”na göre Bulgaristan’ı Balkan Paktı’na girmeye ikna etmek için Türkiye ile Ingiltere iş birliği yapmıştır! Bakınız; Mustafa Yılmaz, “Ingiliz Büyükelçiliği Raporlarında Türkiye (1935-1938)”, Beşinci Uluslararası Atatürk Kongresi, 8-12 Aralık 2003, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2005, sayfa 635-646’dan nakleden (Atatürkçü Prof.) Hikmet Özdemir, Atatürk’ün Ardından Sir Percy Loraine’in Tanıklığı, Remzi Kitabevi, Istanbul 2010, sayfa 31.

[4] Şükrü Sina Gürel, Tarihsel Boyutları Içinde Türk-Yunan Ilişkileri 1821-1993, Imge Kitabevi, Ankara 2018, sayfa 74-75.

[5] Cemil Koçak, Geçmişiniz Itinayla Temizlenir, Iletişim Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 286.

Dışişleri Bakanlığı Siyasi Işler Genel Müdürlüğü vazifesinde bulunmuş olan Türk Büyükelçi Ismail Soysal’ın yazdıklarına da kısaca yer verelim:

“1934 Balkan Paktı, Atatürk’ün istediği anlamda, Balkanlarda içeriden olduğu gibi, özellikle Italya düşünülerek, dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı bir savunma ittifakı olamamıştı. Böyle olsaydı, hem daha sağlam ve caydırıcı bir güç, hem de Avrupa kuvvetler dengesinde bir ağırlık elde edilebilecekti.” Bakınız; Ismail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları Cilt-1 (1920-1945), Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 461.

[6] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam / M. Kemal 1922-1938, cild 3, Remzi Kitabevi, 11. Baskı, Istanbul 1992, sayfa 410.

[7] Ismail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları Cilt-1 (1920-1945), Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 441.

[8] Hazırlayan: Vehbi Velican, Beynelmilel Harp Hukuk Prensipleri – Montreux Antlaşması ve Boğazlar Rejimi, Donanma Komutanlığı Basımevi, Gölcük 1965, sayfa 46.

[9] Yazıda ismi zikredilen ülkelerin Boğazlar meselesi hakkındaki tavrı ve bakış açısı için bakınız; T.C. Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl – Montreux ve Savaş Öncesi Yılları (1935-1939), Ankara 1973, sayfa 21-59.

[10] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, cild 12, Içtima 81, 31 Temmuz 1936, sayfa 309-310.

[11] Yaşar Ertürk, Adalar (Ege) Denizinde Türk-Yunan Mücadelesi, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2008, sayfa 90.

[12] Cemalettin Taşkıran, Oniki Ada, Babıali Kültür Yayıncılığı, 5. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 161.

Ayrıca bakınız;

Necdet Hayta, 1911’den Günümüze Ege Adaları Sorunu, Gazi Kitabevi, Ankara 2006, sayfa 307.

[13] Sabahattin Özel, Atatürk ve Atatürkçülük, Derin Yayınları, Genişletilmiş 2. Baskı, Istanbul 2008, sayfa 147.

Bir diğer Atatürkçü Prof. Dr. Feridun Ergin: “Venizelos, Türkiye ile Yunanistan’ı birleştirmek fikrini Ankara’da tekrar söz konusu yaptı ve Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istedi. Gazi, uzlaştırıcı bir formül olarak caminin müzeye çevrilmesini kabul etti.” Bakınız; Feridun Ergin, K.Atatürk, Istanbul Üniversitesi Iktisat Fakültesi Yayınları, Gür-Ay Matbaası, 1984, sayfa 204.

[14] Hikmet Özdemir, Atatürk’ün Ardından Sir Percy Loraine’in Tanıklığı, Remzi Kitabevi, Istanbul 2010, sayfa 110.

[15] Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), cild 8, 1934-1939, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2006, sayfa 238.

[16] 31.7.1936 tarih ve 3056 sayılı Kanun. Resmi Gazete, 5 Ağustos 1936, Sayı 3374, sayfa 7026 ve devamı.

[17] Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün Dış Politikası, Kaynak Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2010, sayfa 97-103.

[18] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 28 (1935-1936), Kaynak Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 235.

[19] Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, 030.10/87.576.5.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

https://www.instagram.com/kadir_candarlioglu_gercektarih

https://instagram.com/belgelerlegercektarihcom

.

Paylaşım Şartı:

Paylaşmak istediğiniz bir yazı, görsel vs. varsa, alakalı yazıya gidin ve yukarıdaki adres çubuğunda görülen linki kopyalayıp paylaşmak istediğiniz yere yapıştırın. Yani YALNIZCA LİNK PAYLAŞIMINA MÜSAADE EDİYORUZ. Ayrıca yazının sonunda “facebook” veya “twitter”ın sosyal medya paylaşım butonları var. O butonlara tıklayarak da paylaşılabilir. Başka türlüsüne hiçbir surette rızamız yoktur.

*

3 yorum

  1. Garip yolcu

    İngiliz emperyalizmin Anadolu valisinin deşifre olduğu bir gün mutlaka gelecek. O gün için çalışan sizin gibi değerli tarihçilerin bugün yazdıkları hakikatler tarih kitabı olarak okutulacak.

  2. Ottoman Empire Forever

    Hocam aylardır kitap linki bekliyoruz. Yeni kitap çalışmasının olduğunu söylemiştiniz ama eski yediyüz küsür sayfalık olan kitap çalışmasınada razıyız. Sadece ölmüş olan linki yenileseniz yeterli.Yenisi hazırlanana kadar hiç değilse eskisini okuyaduralım lütfen teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: