M. Kemal Atatürk Diyanet’i Neden Kurdu? Atatürk ve Din-5
M. Kemal Atatürk Diyanet’i Neden Kurdu? Atatürk ve Din-5

M. Kemal Atatürk Diyanet’i Neden Kurdu? Atatürk ve Din-5

M. Kemal Atatürk Diyanet’i Neden Kurdu? Atatürk ve Din-5

*

Yazıya başlamadan evvel yetkililere ve arşiv çalışanlarına bir duyuru yapmak istiyorum… “Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi” bünyesinde bulunan başta Diyanet Işleri Başkanlığı Arşivi, CHP Katalogları, Emniyet Genel Müdürlüğü ve ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerinde “mühim” görülen “tasnif dışı” belgelerin tarafıma ulaştırılmasını rica ediyorum. Zira Tek Parti döneminin Diyanet mensupları, muhafazakarlar nezdinde dahi rejimin işbirlikçisi veya en azından “dirayetsiz şahıslar” olarak görülüp zan ve töhmet altındadırlar. Fakat yaptığım okumalarda bunun böyle olmadığını, Diyanet mensuplarının Din-i Mübin-i Islam’ın devamı ve bekası ve toplumun imanını kurtarmak için kemalist dayatmalara karşı ellerinden gelen bütün gayreti ortaya koyduklarını ve büyük bir mücadele verdiklerini gördüm. Gelin o zatların bu emeklerini arşiv belgeleriyle ispatlayıp ruhlarını şad edelim. Bu çağırım özel arşiv sahipleri ve sahaflar için de geçerlidir. Ister hayrına, isterse ücret mukabilinde. Yeter ki, şairin dediği gibi: “Kalmasın alemde Allahım bir hakikat nihan!

Bu son derece mühim duyuruyu yaptıktan sonra artık yazımıza geçebiliriz…

*

“Atatürk ve Din” başlıklı yazı dizimizin gelecek bölümlerini anlayabilmenin yolu “Diyanet Işleri Başkanlığı”nın hangi gaye ile kurulduğunu bilmekten geçmektedir. Bu sebeple her zaman olduğu gibi bu yazıda da muteber kabul edilen kaynaklarda yer alan bilgileri ve arşiv belgelerini paylaşmaya çalışacağız… Her ne kadar bazı kimseler Diyanet’in kuruluşunu M. Kemal’in Müslümanlara bir “hizmeti” olarak takdim etse de gerçeğin böyle olmadığı daha ilk nakilde anlaşılacaktır.

Ilk olarak kemalistlerce pek tutulan Prof. Dr. Ilber Ortaylı‘nın kanaatine başvuralım:

“Ne var ki bu devlette Bab-ı Meşihat’ın yerini alan Diyanet Işleri Başkanlığı, protokoler derecesi ve fetva yetkileri azaltılmış olarak başbakandan sonra gelen kabine üyesi değil, ona bağlı bir memurdur. Diyanet de genel bütçeden payını alır ve maaşlar Memurin Kanunu’yla verilir. Laiklikten anlaşılan düzenin, böyle bir yapı olmadığından şikayet edenlere söylenecek şey; Cumhuriyet’i kuranların dini bu şekilde kontrol etmenin gereğini, kaçınılmazlığını anlamış olduklarıdır.”[1]

*

[1] no’lu dipnotta bahsi geçen kitabın ilgili sayfası…

***

Yani Prof. Ortaylı’ya göre Diyanet; “dini kontrol etmek” için kurulmuştur. Aşağıda yaptığımız nakillerde bu tespitin doğrulandığı ve çeşitli gerekçe ve çelişkilerin öne sürüldüğü görülecektir.

Sosyolog ve Siyaset Bilimci Şerif Mardin’in tespiti ise şöyledir:

“Cumhuriyet Halk Fırkası (CHP) ilmiye sınıfını ortadan kaldırmak ve tarikatleri yer altına itmek suretiyle, Türkiye’de dinî gücün iki dayanağını fiilen yıkmış oldu. Bununla birlikte devlet, arta kalan bütün din görevlilerinin kendisine bağlandığı ve Başbakanlığa bağlı bir kurum olan Diyanet Işleri Başkanlığı kanalıyla yine de dinin denetlenmesinde anahtar bir rol oynamıştır.”[2]

Hiç yorum yapmamıza gerek yok… Sadece naklediyoruz.

Mason olan Ahmet Arzan ile devam edelim:

“Laikliğe üçüncü boyutu da Atatürk kazandırmıştır. Bu da laikliğin kendisini koruma hakkı olduğu prensibidir. Diğer bir anlatımla laik devlet kendini korumak için dini faaliyetleri kontrol edecektir. Diyanet Işleri Başkanlığı bunun için kurulmuştu. Atatürk bu ihtiyacı neden duymuştu? Islamiyet vahiyler yoluyla gelen inanç ve ibadete ait olan ve daha çok, kişiyi ilgilendiren emirlerle, işlemlere yani hukuka ve devlet işlerine ait olan emirleri kapsamaktaydı ve dolayısıyla Islamiyetin siyasi bir yapısı vardı.”[3]

Mason Arzan’ın doğru bir şekilde ifade ettiği gibi Islamiyet sadece fertlerin ibadet hayatını tanzim eden bir din değil, aynı zamanda hukuka ve devlet işlerine ait olan emirleri de kapsamaktaydı ve dolayısıyla siyasi bir yapısı vardı. Işte kemalist rejim, Kur’an-ı Kerim’in bu sahaya ait hükümlerini devre dışı bırakırken “Diyanet”i hem bir “meşrulaştırma” aracı, hem de halktan gelebilecek muhtemel tepkilere karşı bir “kalkan” olarak kullanmıştır.

Osman Kavala’nın eşi ve aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Ilkeleri ve Inkılap Tarihi Enstitüsü öğretim üyesi Ayşe Buğra da, Osman Savaşkan ile hazırladığı “Türkiye’de Yeni Kapitalizm / Siyaset, Din ve Iş Dünyası” adlı eserinde bu noktaya dikkat çeker:

“Dinin Osmanlı hukuki ve siyasi düzeninde yerinin önemi düşünülürse, bu siyaset dışı lslam anlayışının toplum tarafından kabul edilmesi için siyasi müdahale araçlarının kullanılması kaçınılmazdı. Bu yüzden 1920’lerde Diyanet Işleri Başkanlığı kuruldu ve bu kuruma, insanların dini hassasiyetlerinin rejime karşı kullanılmasını önlemek üzere, ülkedeki dini uygulamaları denetleme, koordine ve kontrol etme görevi verildi.”[4]

Kemalist rejimin Diyanet’i bir kalkan olarak kullandığına dair muşahhas somut bir misal verelim.

6 Şubat 1933 tarihli dönemin kemalist Vakit gazetesinden öğrendiğimize göre “Bursa Hadisesi” olarak kayıtlara geçen ve Ezan-ı Muhammedi yerine Türkçe Ezan okunmasından rahatsız olan cemaatin, vakıflar müdürlüğüne gidip tepki göstermesi üzerine, Evkaf Umum Müdürü; “Diyanet işleri riyasetinin ve Evkaf umum müdürlüğünün emirlerini bozmak iktidarına malik olmadığı”nı söylemişti.[5] Yani; Inkılaplara karşı gösterilen tepkileri “Diyanet Işleri Başkanlığı’nın emridir” diyerek yatıştırma yoluna gitti.

*

[5] no’lu dipnotta verilen haber…

***

Ertesi gün aynı gazetenin birinci sayfasında çıkan aşağıdaki yazı ise Diyanet’e biçilmek istenen “kalkan” vazifesini biraz daha açığa çıkarmaktadır:

“Bursada bazı cahiller ezanı Türkçe değil, Arapça isteriz… demişler. Bu suretle bir taraftan diyanet işleri riyasetinden verilen emire (Halbuki M. Kemal’in emriydi: Kadir Çandarlıoğlu) itiraz etmişler. Bu cahiller iyi bilmeliler ki bugün diyanet işlerinin başında bulunan zat, muhterem hoca Rıfat Efendi, Türk milletinin yalnız vatanına değil, aynı zamanda dinine ve mevcudiyetine kastedildiği günlerde Ankarada mücadele bayrağının altına herkesten evvel koşmuş bir büyük alim ve büyük bir müslümandır. Böyle büyük bir vatanperver müslümanın vicdani kanaati ile verdiği bir emre daha ibadetin manasını ve mahiyetini bilmiyen bir takım yobazlar tarafından itiraza uğraması insanı hayretler içinde bırakacak bir hadise değil midir?”[6]

*

[6] no’lu dipnotta verilen haber…

***

Halbuki Türkçe ezanı Diyanet icat etmiş değildi… Kemalist rejimin bir dayatması ve bizzat M. Kemal’in projesiydi. Onun inkılaplarına yakından şahit olan kalemşörü Falih Rıfkı Atay bu prosedürün nasıl işlediğini şöyle anlatır:

“Fevzi Çakmak devletin ve görevinin adamı idi. Muhafazakardı: Devrimlerden hiç birinin taraflısı olmadığını bilirdik. Genelkurmay Başkanlığından ayrılıncaya kadar eski yazıyı kullanmıştır. Atatürk belli başlı devrim kararlarını verdikten sonra, bir defa pek sevdiği Diyanet Işleri Reisi Hoca Rıfat Efendi’yi çağırıp onu tatlı dille kandırır, sonra: ‘Şimdi Mareşal’e (Fevzi Çakmak’a) gidelim’, derdi.
Biri camilerin ve hocaların, biri ordunun başında idi.”[7]

Bu bahsi geçelim ve delillerimize devam edelim…

“Islam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?” adlı eserini “Türkiye’de laiklik uğruna mücadelede düşenlerin anısına” adayacak kadar laik olan Anayasa Hukuku Profesörü Server Tanilli;

“Doğrudan Başbakanlığa bağlı bir kuruluş olarak Diyanet Işleri Başkanlığı, doğal olarak devlete en yakın örgüt. Onu devletten ayıran, rejim değişikliğini amaçlayan öğeleri de yoğun olarak bünyesinde barındırabilmesi; ancak sonuçta, bu örgüt, rejimin din örgütü olma özelliğini elbette ki kaybetmiyor.” dedikten sonra Diyanet’in; “Devletin din politikasını yayan ve aynı zamanda devlete dinsel politika üreten” bir yetki odağı olduğunu vurgular.[8]

Tanilli aynı eserinin başka yerinde bir hayli şaşırtıcı itiraflarda bulunur:

“Cumhuriyet’in ilk döneminde, laiklik, Batı’daki klasik ‘din-devlet ayrılığı’ ve ‘dinseI özgürlük’ şemasından farklı bir nitelik taşımıştır. Din, özerkleşme hakkından yoksun bırakılmış, devlet denetimi ve hatta yönetimi (Diyanet Işleri Başkanlığı) altında tutulmuştur. Asıl önemlisi, din-devlet ayrılığından çok daha kapsamlı ve köktenci olan bir din-dünya işlevi ayrılığı ilkesi temel alınmıştır. Böylece din, bir inanç ve ibadet işine indirgenmek isteniyor, din ve vicdan özgürlüğü, sadece ‘bireyselleştirilmiş din’i ve ibadetleri koruyordu. Bunun ötesinde, dinin yalnız siyasal alana değil, her türlü sosyal etkinlik ve ilişkiye müdahalesi de önlenmek istenir. Amaç, yalnız devletin ya da ‘siyasal’ın değil, aynı zamanda toplumun ve ‘toplumsal’ın da laikleştirilmesiydi. Laik devlet, toplumun ve bireyin de laikleştirilmesi konusunda bir ‘militan görev’ yükleniyordu. Toplumun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu, Islam dininin de bütüncül (total) bir nitelik taşıdığı hesaba katılırsa, bu tasarının ne denli cüretkarane olduğu da kolayca görülebilir.”[9]

Hint kökenli Amerikalı ve Türk tarihçi Prof. Feroz Ahmad’a göre kemalist rejim, reform programlarını ve inkılaplarını gerçekleştirebilmek için Diyanet Işleri Başkanlığı’nı bir “meşruiyet aracı” olarak kullanmaya niyetliydi.[10]

*

[10] no’lu dipnotta bahsi edilen kitabın ilgili sayfası…

***

Yazar Ahmet Küçükağa, “Türkiye’de Laiklik Serüveni” adlı kitabının birkaç yerinde “Diyanet” meselesine şöyle temas eder:

“Türkiye’de Diyanet Işleri Başkanlığı, devletin bir parçasıdır. Din görevlileri, tepeden alt kademeye kadar maaşlarını devletten almaktadırlar. Maaşlarını devletten alan bu kuruluş, elbette buyruklarını da devletten alacaktır. Devlet, pek çok konudaki duyurumlarını bu kanalla halka ulaştırmaya çalışmaktadır.”

“Yeni kurulan Diyanet Işleri Başkanlığı, yeni rejimin emrinde, resmi ideoloji-çerçevesinde görev yapacaktı.”

“3 Mart 1924 yılında Başbakanlığa bağlı olarak kurulan ‘Diyanet Işleri Başkanlığı’, laikliğin hiç bir yerde görülmeyen bir şekli idi. Bu tarihten itibaren Türkiye, dine bağlı devlet özelliğinden çıkıyor, devlete bağlı din şekline dönüştürülüyordu. Halbuki dünyanın bütün laik ülkelerinde, din kendi içinde özerkti ve bağımsızdı. Ama yeni cumhuriyette din, devletin tekeli altına alınıyordu. Devlet dinden tecrit olunmuştu, ama din devletin kontrolünde oluyordu. Devlet dinden tecrit edilmiş bir dini hayat sürecek, yine devletin razı olduğu konular din adına halka anlatılabilecekti.”[11]

San Diego Eyalet Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Profesör Ahmet T. Kuru daha çarpıcı bilgiler veriyor:

“Türkiye’de ise, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ikinci model benimsenerek, Islamiyet, devlet kontrolü altında tutulmaya çalışıldı.(…) Türkiye’de (1937), Fransa’dan (1948) daha önce gerçekleşmiş olduğu gibi, okullarda başörtüsünün yasaklanması ile Islam’ı kontrol etmek için şemsiye bir örgütün (Diyanet ve CFCM) kurulması gibi konularda Fransa’dan çok daha önce politikalar üretmiştir. Diğer bir deyişle artan Müslüman nüfusu kontrol edebilmek için Fransa, Türkiye’deki kontrol modelini taklit etmeye başlamıştır. Bazı akademisyenler ise dışlayıcı laikliğin dini kontrol eden modelini Fransa’nın ilk olarak Cezayir sömürgesinde uyguladığını iddia etmektedirler. Pierre-Jean Luizard’a göre, Türkiye ve Fransa’nın Islam’a yönelik yaklaşımlarını en iyi açıklayan model Fransa’nın Cezayir’de kurmuş olduğu sömürge düzenidir. Burada söz konusu olan, din-devlet ayrılığından ziyade Islam üzerindeki devlet denetimidir.”[12]

“Türkiye’nin siyasal modernleşme sürecinin irdelendiği ve Japonya’yla karşılaştırıldığı 1964 tarihli bir derlemede yer alan ‘Sivil Bürokrasi’ başlıklı incelemede yazar, bir yabancı gözüyle, Diyanet Işleri Başkanlığı Kurumu’nun kurulmasının açık etkisinin din kurumunun bastırılarak; işlevi ve personelinin büyüyen sivil bürokrasi içinde eritilmesi olduğunu ifade etmiştir.”[13]

“Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” adlı kitaptan naklediyorum:

“Hilafetin kaldırılmasından sonra oluşturulan Diyanet Işleri Başkanlığı, Devlet tarafından din bürokrasisi teşkilatı olarak kurulmuştur. Bu teşkilatın Islam açısından teorik temeli olmadığı gibi, tarihte de bir örneği veya benzeri de mevcut değildir. Bu teşkilatın varlığı, Devlet’in objektif laikliğe aykırı olarak, dinin kontrolünü elinde bulundurma düşüncesine dayanmaktadır. Devletin dışında bırakılan bir alanın, kontrolsüzlükten ötürü beklenmedik veya aykırı gelişmeler gösterme ihtimali mevcuttur. Bürokratik bir teşkilat olarak tanzim edilen Diyanet Işleri Başkanlığı, bu yüzden ilmi ve dini otoriteyi değil, yalnızca resmi bürokratik otoriteyi temsil etmektedir. Dünyanın Türkiye tarafından örnek alınan kesiminde ise, din ve ilim üzerinde devlet gölgesi istenmemekte ve bu alanlar, bağımsız veya en azından özerk kılınmaktadır. Türkiye’de ise, her iki alan da sıkı kayıt altında tutulmuştur.”[14]

Bu sahanın uzmanı Prof. Dr. Ismail Kara’ya göre kemalist rejim için Diyanet Işleri Başkanlığı “nüfuz aracı” olarak kullanılan ve “sınırları tayin edilmiş bir din anlayışını empoze” eden bir kurum olmanın yanında, “milletin içinde muteber konumlarını sürdüren ulema ve meşayıhın (alim ve şeyhlerin) tayin edici ve etkili statülerini zayıflatarak ortadan kaldırabilmek” için kullanılan bir kurumdu.[15]

Kemalist rejim Diyanet vasıtasıyla vaizleri de kontrol altına almıştı. Hicret K. Toprak’ın , “Mihrap, Minber ve Devlet / Tek Parti Döneminde Diyanet Işleri Başkanlığı” başlıklı çalışmasından naklediyorum:

“Din görevlilerinden rejimin sadık birer takipçisi olarak toplumu kendilerine çizilen sınırlar içinde aydınlatmaları ve bu esnada geleneksel dini söylemleri bir tarafa bırakarak hedeflenen yeni bir din dilinin sınırlarını takip etmeleri bekleniyordu. (…) Örneğin 10 Şubat 1926’da, çağa uygun vaaz etmesi şartıyla Hafız Hamid Efendi’nin merkez vaizliğine tayin edilmesi.”[16]

*

[16] no’lu dipnotta sözü edilen belge:

“Uzunköprü Kazası Müftülüğüne
Uzunköprü kazası vaizliğine talip olan ve terceme-i hal evrakı Diyanet Işleri Riyaseti Celilesine irsal kılınan Hafız Hamid Efendi asri (çağdaş), milli, içtimai vaaz ve nasihat etmek üzere vaizin tertibinden beş (5) lira(cık) maaş-ı asli ile tevzif edildiği…”

***

Talimatlara uymayan ve siyasi konulara temas eden vaizler ise görevden alınıyordu.[17]

Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’e göre; “Diyanet teşkilatı bahsinde Türkiye’nin bugünkü durumu, yalnız laikliğe aykırı değil, diyanetin de aleyhinedir. Bugünkü vaziyet, diyanetin siyasete esaretidir. Bu vaziyetteki dini teşkilat ve müesseseler her gün biraz daha sönüp çökmeye mahkumdur. Gayet tabii: diyanet imanlı ve ehliyetli din adamları elinde ve onların hür ve feragatli çalışmaları ve esirgemeleri sayesinde yaşar: Aksi halde, din adamsızlıktan ve bakımsızlıktan çökmeye elbette mahkumdur.”[18]

Bunu söyleyen Ordinaryüs Profesör Başgil (1893 – 1967),

Fransa’nın Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun.
Paris Hukuk Fakültesinden Doktor.
Paris Edebiyat Fakültesi Felsefe Kolundan mezun.
Paris Siyasi Ilimler Okulundan mezun.
Idare Ilimleri Milletlerarası Enstitüsü Ilmi Komite üyesi ve
Lahey Devletler Hukuku Akademisi mensubuydu.

Diyanet Işleri Reisliği’ni kuran 429 sayılı kanunu masaya yatıran Ordinaryus Profesör Başgil şu açıklamaları yapar;

“Görülüyor ki, üzerinde durduğumuz kanun. Türkiye’de din ile devlet işlerini birbirinden sarih ve kat’i surette ayırmıştır. Ve devleti dünya işlerinde, dini de itikad ve ibadet ahkamıyla (hükümleriyle) dini müesseselerin, idaresinde salahiyetli kılmak suretiyle din ve devlet münasebetleri tarihimizin takip ettiği gidişin normal ve mantıki bir varış noktasını teşkil etmiştir. Bundan dolayı bu kanunu överiz. Fakat, din ve devlet ayrılşında, bu kanun devleti diyanete karşı re’sen karar salahiyetini haiz müstakil bir duruma koyduğu halde, diyanete de hiç olmazsa muhtar bir faaliyet sahası ayıracak yerde, laiklik umdesinin bu mantığını bir tarafa bırakarak, diyaneti, bütün teşkilat ve personeliyle birlikte, hükümetin eli ve emri altına koymuş, yani, netice itibariyle sadece ‘devlete bağlı din sistemi’ kurmuştur.”

Görüldüğü gibi Başgil, Islam ile bağdaşmayan “din-devlet ayrılığını” methetmekle beraber, diyanetin devletin eli ve emri altına konulmuş olmasını; “devlete bağlı bir din sistemi” olarak değerlendirip tenkid etmektedir. Yani Diyanet, Islam’ı anlatmaktan ziyade, rejimin talepleri doğrultusunda bir din anlatmakla mükellef tutulmuştur.

Ordinaryüs Profesör Başgil şöyle devam eder:

“Şer’iyye Vekaletini ilga eden 429 sayılı kanun, birinci maddesiyle devleti dinin vesayetinden kurtarmış, içtimai münasebetler hayatının icra ve teşri sahalarında ona mutlak bir karar ve hareket salahiyeti temin etmek suretiyle devlete tam bir istiklal kazandırmıştır. Fakat, buna mukabil, mabede de, itikat umurunda, ahlak ve ibadete bağlı amel hususunda olsun, bir karar ve hareket salahiyeti tanımak ve onu kendi sahasında muhtar (=autonome) kılmak lazım gelirdi. Laiklik prensibinin mantığı bunu emrederdi. Işte Şer’iyye Vekaletini ilga eden kanun bunu yapmamış ve laiklik yolunun yarısında duraklamıştır. Hatta, dikkat edersek, duraklamakla kalmamış, kendisinden dört ay kadar evvel 29/30 Ekim 1923’de yapılıp Cumhuriyeti resmileştiren 364 sayılı Anayasa mahiyetindeki kanunun ikinci maddesiyle bir nevi tenakuza (çelişkiye) düşmüştür. Çünkü bu ikinci maddede Ikinci Büyük Millet Meclisi, Türkiye Devletinin dininin Din-i Islam olduğunu Ilan etmiştir. Resmen bir âmme (kamu) dini kabul eden devlet, karar ve hareketlerinde tabiatıyla onun ahkamına (hükümlerine) riayete söz veriyor, demektir. Halbuki, Şer’iyye Vekaletini ilga eden 429 sayılı kanunla, aynı devlet, bu ahkamı bir tarafa bıraktığını söylemektedir. Buna benzer daha derin bir tenakuz, Şer’iyye Vekaletini ilga eden 429 sayılı kanundan takriben birbuçuk ay sonra yine Ikinci Büyük Millet Meclisi tarafından kabul olunan 20 Nisan 1924 tarihli ‘Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda görülmektedir. Bu kanun 1924 Anayasamızın tadil edilmezden evvelki şeklidir. Bunun ikinci maddesinde ‘Türkiye Devletinin dini, Din-i Islamdır’ denilmekte ve 26. maddesinde Büyük Millet Meclisinin teşri (yasama) salahiyetleri arasında ‘Ahkamı Şer’iyye’nin tenfızi (Islam dininin hükümlerini uygulamak) gösterilmekte idi. Hülasa eder ve bütün bu tereddüd ve tenakuzlar, içindeki hükümleri yan yana getirirsek, ortaya şöyle bir şema çıkar:

  • Türkiye Devletinin dini vardır (29/30 Ekim 1923 tarihli ve 364 sayılı kanun).
  • Türkiye Devletinin dini yoktur. (3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı kanun).
  • Türkiye Devletinin dini vardır ve bu dinin ahkamını tenfız etmek (hükümlerini uygulamak) devletin vazifesidir. (20 Nisan 1924 Teşkilatı
    Esasiye Kanunu).

Nihayet, 1937 Şubatında, Teşkilatı Esasiye Kanununda yapılan başka bir tadil ile bu kanunun ikinci maddesine giren altı prensip arasında ‘Laiklik’ tabiri de yer almış ve Türkiye Devletinin laik olduğu tasrih olunmuştur. Fakat Teşkilatı Esasiye Kanunundan diyanete mütedair cümle ve fıkralar kaldırılmakla ve bu kanunda Türkiye Devleti laiktir denilmekle devlet hakikaten laik olmuş mudur?

Kanaatimce hayır.

Çünkü laik olabilmesi için Şer’iyye ve Evkaf Vekaletini ilga eden 429 sayılı kanunun da tadil edilmesi ve bu kanunla doğrudan doğruya hükümet emrine verilen diyanet işleri teşkilatına, üniversiteler kadar olsun; bir muhtariyet tanınması; dini gaye ile tesis olunan Islami vakıfların tesis olunduğu maksat ve gayeye tahsis olunması ve yüksek din adamı ve alimi yetiştirecek dini öğretim müesseseleri kurulması icabederdi. Bunlar yapılmamıştır. Bir devletin laik olması için, karar ve hareketlerinde dini mülahaza ve prensiplere yer vermemesi, yalnız bu kadarla kalması kafi değildir. Aynı zamanda diyanet teşkilatına da muhtariyet tanınması, yani bu teşkilatı kendi sahasındaki karar ve faaliyetlerinde serbest bırakması şarttır. Halbuki, tekrar tekrar kaydettiğimiz 429 sayılı kanun ile, diyanet teşkilatı Başvekalete bağlı ve Başvekilin emri altında bir hükümet dairesi şekline konulmuştur. Bundan başka ve bu kadarla iktifa edilmeyerek, memleketteki dini öğretim müesseseleri de kapatılmıştır.”[19]

Yukarıdaki delillerden de görüldüğü üzere Diyanet Işleri Başkanlığı asla Müslümanlara hizmet etmek maksadıyla kurulmamıştır. Bilakis, kuruluşu Müslümanların din ve dünya tasavvurunu değiştirip dönüştürmek gayesine matuftu. Bir nevi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz döneminde münafıklar tarafından inşa edilen “Mescid-i Dırar” idi denilebilir… “Dine karşı Din” projesiydi. “Dinin kafasını dinin kılıcıyla” kesmek istediler… Peki hedeflerine ulaşabildiler mi? Bu meseleyi gelecek bölümlerde teferruatlı bir şekilde irdelemeye ve cevabını bulmaya çalışacağız.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Ilber Ortaylı, G.M.K. Atatürk, Kronik Yayınları, Istanbul 2018, sayfa 382.

[2] Şerif Mardin, Türkiye’de Din ve Siyaset / Makaleler 3, Iletişim Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 123.

[3] Ahmet Arzan, “Düşünce Özgürlüğü ve Laiklik”, Mimar Sinan (Mason) Dergisi, sayı 107, 1998, sayfa 69-70.

[4] Ayşe Buğra & Osman Savaşkan, Türkiye’de Yeni Kapitalizm / Siyaset, Din ve Iş Dünyası, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2015, sayfa 73-74.

[5] Vakit Gazetesi, 6 Şubat 1933.

[6] Vakit Gazetesi, 7 Şubat 1933.

[7] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Bateş Yayınları, Istanbul 1980, sayfa 206-207.

[8] Server Tanilli, Islam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?, Alkım Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 152.

[9] Server Tanilli, Islam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?, Alkım Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 184.

[10] Feroz Ahmad, Turkey / The Quest for Identity, Oneworld Publications, Oxford 2003, sayfa 84. Türkçe tercümesi için bakınız; Feroz Ahmad, Bir Kimlik Peşinde Türkiye, (Tercüme Eden: Sedat Cem Karadeli), Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2006.

[11] Ahmet Küçükağa, Türkiye’de Laiklik Serüveni, Emre Yayınları, Istanbul 1996, sayfa 9, 39, 41.

[12] Ahmet T. Kuru, Pasif ve Dışlayıcı Laiklik-ABD, Fransa ve Türkiye, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, (Tercüme eden: Eylem Çağdaş Babaoğlu), Istanbul 2011, sayfa 33 ve dipnot 84.

[13] R.L. Chambers, “The Civil Bureaucracy”, sayfa 107’den nakleden; Iştar Gözaydın, Diyanet / Türkiye Cumhuriyeti’nde Dinin Tanzimi, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2016, sayfa 219.

[14] Ali Osman Eğilmez, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, Kitabevi Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 167. Yazar Mehmed Emin Gerger’e göre de devlet, din işlerine karıştığı yani dini kontrol altında tuttuğu için; “Diyanet kurumunun anayasal bir kurum olarak kabul edilmesi, laiklik anlayışına ters düşmektedir. Bakınız; Mehmed Emin Gerger, Din-Siyaset ve Laiklik, Nehir Yayınları, Istanbul 1989, sayfa 224.

[15] Ismail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak Islam, cild 1, Dergah Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 80.

[16] Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, 51.3.19.3’den nakleden; Hicret K. Toprak, Mihrap, Minber ve Devlet / Tek Parti Döneminde Diyanet Işleri Başkanlığı, Küre Yayınları, Istanbul 2019, sayfa 207-209 ve dipnot 369. Türk Tarih Kurumu ve Türkiye Bilimler Akademisi şeref üyesi Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, bu kitaba yazdığı “Önsöz”de şöyle demektedir:

“Işte Diyanet Işleri Başkanlığı bu kadro tarafından Islam’ı yeni rejime uygun hale getirmenin bir projesi olarak pratiğe geçirildi. Kurumun asıl görevi, inkılapların yavaş yavaş devreye sokulmaya başladığı nazik bir dönemde muhafazakar toplumu ikna ve kontrol etmekti.” (sayfa 9)

[17] Cumhuriyet Gazetesi, 27 Şubat 1925.

[18] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yayınevi, 8. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 204.

[19] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yayınevi, 8. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 188-193.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

https://www.instagram.com/kadir_candarlioglu_gercektarih

https://instagram.com/belgelerlegercektarihcom

.

Paylaşım Şartı:

Paylaşmak istediğiniz bir yazı, görsel vs. varsa, alakalı yazıya gidin ve yukarıdaki adres çubuğunda görülen linki kopyalayıp paylaşmak istediğiniz yere yapıştırın. Yani YALNIZCA LİNK PAYLAŞIMINA MÜSAADE EDİYORUZ. Ayrıca yazının sonunda “facebook” veya “twitter”ın sosyal medya paylaşım butonları var. O butonlara tıklayarak da paylaşılabilir. Başka türlüsüne hiçbir surette rızamız yoktur.

*

6 yorum

  1. Hasan TAHSİN

    Asla Cumhuriyeti yıkamayacaksın ey ehli bedevi devesi. Senin sitenin üstünden de geçeceğiz, seni de e tipi bir deliğe de sokacağız elbet bundan şüphen olmasın.

    1. Omer

      Resmi tarihin sümenaltı etmek için elinden geleni yaptığı bir ülkede bu belgeli paylaşımlarınız takdire şayan, Allah sizden razı olsun, selam hak üzere ilerleyenlerin üzerine olsun.

    2. ismail

      Hasan tahsin anlamak istemiyorsun. Bak Osmanlı 600 sene hükmetti bu topraklara. Şöyle bir deyim vardı Osmanlıda gavur parasıyla beş para etmezsin denirdi. Çünkü en değerli bizim paramızdı. karşımızda gavur paralarının zerre haysiyeti yoktu. şimdiki duruma bak. Türkiyede yaşıyorum diyene zavallı gözüyle bakılıyor. Atam dediğin adamla girdi burgamlı kazıklar 100 senedir çıkmıyor 100 sene sonrada çıkmayacak. İngilizin adamıydı. Onlar kolluyor hasiyetini. Onlardan aldığı güçle ölüsü bile hala devletide milletide eziyor. Senin yüzünde köselemi kaplı. utanman yokmu senin. devlet bizi asardfa keserde. bu durum senin atam dediğinin vatan satan kahraman olduğu gerçeğini değiştirmez. Sende zerre kadar utanma olsa hiç değilse susarsın. satmış memleketi satmış zorla kurtardım dedirtmiş. Almanya ikinci dünya savaşında yerle bir oldu. toparlandı. çünkü satılmadı. O sebeple bizden belki on belki 20 misli daha güçlü. biz satıldık.ekonomimiz bitirildi. 100 yıldır savaş ekonomisi. İngiliz yahudi lobisine sürekli soyuluyoruz. Atanda sabatay yahudisi değilmiydi.

ismail için bir cevap yazın Cevabı iptal et

%d blogcu bunu beğendi: