Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu

Cumhuriyet, demokrasi ve CHP – Yavuz Bahadıroğlu

***

“Cumhuriyetimizi Atatürk’e, demokrasimizi İnönü’ye borçluyuz” derdi, Başöğretmenim Hikmet Bey…

Her cumhuriyet bayramında hepimizi karşısına dizer, kendisi merdiven başına çı­kar, bacaklarının üzerinde yaylana yaylana ve gerine gerine nutuk atardı:

“Vatanı biz kurtardık!”
“Cumhuriyeti biz kurduk!..”
“Demokrasiyi biz getirdik…”
“Memlekete en çok biz hizmet ettik!”
“Biz”, yani CHP…Başöğretmenim iflah olmaz bir CHP’liydi. O da fötrünü başına geçirir, güneş gözlük­lerini takar, ilçedeki “CHP’li önder”lerle birlikte şehir turu atardı.

Demokrat Parti’nin köyümüzü suya kavuşturduğu günlerde, dayanamayıp sordum: “Sizin partinin hiz­metlerini anlatır mısınız?”

Yine “vatan-millet-Cumhuriyet” demeye başlayınca, bütün cesaretimi toplayarak itiraz ettim:
“Köylere yol mu yaptınız, su mu getirdiniz, hastane mi inşa ettiniz, ne yaptınız?”

Ben somut şeyler istedikçe, o inadına soyuta kaçıyor, nutuk atıyordu. Duyan da CHP’nin Türkiye’yi ih­ya ettiğini zannederdi. Hâlbuki hiçbir tesisin, hiçbir hizmetin üstünde CHP imzası yoktu. Bunu babam­dan duymuştum.
Tabii çok kızdı… Teneffüste öğretmenler odasına çağırdı ve bir güzel haşladı.

Ama sualim hâlâ cevapsızdı. Hâlâ da cevapsız..

27 sene kesintisiz ve muhalefetsiz iktidar olan CHP’nin ülke kalkınmasına hiçbir katkısı yok! Bunun ken­disi de farkında olduğu için, “hizmet”leriyle değil ideolojisiyle gündem oluşturmaya çalışıyor: Dün “Cumhuriyet mitingi”, bugün “cumhuriyet yürüyüşü” ve çelenk krizi…

“Yaşasın cumhuriyet!..
Yaşasın laiklik!..” çığlıkları.
CHP hâlâ sloganlarda varlık arıyor:
“Cumhuriyeti biz kurduk, demokrasiyi biz getirdik!..”

Daha neler! Demokrasiyi CHP’nin getirdiği iddiası, tamamen mesnetsiz bir iddia… CHP ne zaman de­mokrat olmuş ki, demokrasi getirsin?

27 Mayıs darbecilerine “Emrinizdeyim” diyerek hulus çeken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü…

“İhtilâlin ne içindeyiz ne dışında” diyen de o…
İdam sehpalarından geçirilerek ikram edilen iktidarı içine sindirip teşehhüt miktarı başbakanlığa razı olan yine o…

CHP’nin hâkim olduğu yıllarda şehirlerde “Polis Devleti”, köylerde “Jandarma Devleti” var… Vatandaş­lar “parya” muamelesi görüyor, sırtlarına her türlü “angarya” yükleniyor…

Millet yokluğun, kıtlığın, yoksulluğun yanında bir de ezansızlıktan dolayı acı çekiyor… Bu yüzden eline geçen ilk fırsatta (14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde) CHP’yi yerle bir ediyor. Öyle bir sille yiyor ki, bir daha ayağa kalkamıyor, iktidara gelemiyor. Bu gidişle de gelemeyecek: Çünkü hâlâ milletin tersine gidi­yor.

Milletin tersine gittikçe de, “alternatif” olmaktan çıkıyor.
Ne talihsizlik: Türkiye’nin en eski partisinin ülke kalkınmasına ilişkin hiçbir projesi yok…

Teröre ilişkin hiçbir teklifi yok…
Hiçbir ekonomik modeli yok…

Koskoca CHP, marjinal partilerin koluna girmiş, onlarla birlikte bağırıyor, yürüyor, eleştiriyor.

Genel Başkanı, Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna katılmayarak gündem oluşturmaya çalışıyor.

Gerçekten de hem CHP, hem de Türkiye için büyük talihsizlik!

***

Yavuz Bahadıroğlu – Yeni Akit

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP (7 Bölüm)

Konuyu 7 bölüm halinde istifadenize sunuyoruz…

***

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 1

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

San Fransisco Konferansı’nda Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalandığını bir gün sonra [27 Haziran 1945] manşetten duyuran “New York Herald Tribune” gazetesi

***

Kemalist ideolojinin dayatıldığı eğitim kurumlarından yalan – çakma tarihi “ezberleyip” mezun olanlar, çok partili siyasi hayata M. Kemal Atatürk sayesinde geçildiğini sanıyorlar, ancak aldanıyorlar. Hiç değilse Ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin veya Hürriyet ve Itilaf Fırkası’nın “ne” olduklarını bilmeleri gerekirdi, zira bunların futbol kulübü değil; birer siyasi parti olduklarını ufak bir araştırma ile öğrenmek mümkündür.

M. Kemal’den önce çok partili sistem zaten mevcut idi… 1908’den 1922 tarihine kadar 14 yıl içinde tam 24 hükümet kurulmuştur.[1] Osmanlı Devleti’nde kurulan bazı siyasi partileri ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.

Buna karşılık M. Kemal dönemi tek parti rejimidir. Bu noktada haklı olarak, “o halde neden Cumhuriyeti kurdu?” diye soracaksınız. Bu sualin cevabını M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından Falih Rıfkı Atay’ın Cavid Bey’den naklettiği şu sözlerde görmek mümkündür:

“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[2]

Gerçi bu sözler Cavid Bey’e aid, ancak Falih Rıfkı da “Ne kadar yazık ki, yeni rejimin otoritesi, Izmir ve Ankara sehpaları üstünde tutundu. (..) Nasıl ki, Meşrutiyette Ittihat ve Terakki otoritesi de taklib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu” demek suretiyle tıpkı Cavid Bey gibi M. Kemal rejimini Enver Paşa rejimine benzetmiştir.[3]

“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[4]

Bu sözler hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır.

Türk siyasal hayatında, M. Kemal Atatürk’ün ölümünden 8 yıl sonra gerçekleşen 1946 seçimleri, iktidarın bütün baskı ve yolsuzluklarına rağmen[5] tek parti rejiminden çok partili parlamenter sisteme geçişin başlangıç tarihidir. “Beyaz ihtilal” olarak adlandırılan 1950 seçimleri ise 27 yıllık tek parti iktidarına son veren siyasi dönüşümün, bir anlamda demokrasiye geçişin miladı olarak kabul edilebilir.

Önemle ifade edelim ki, bu geçiş başımızdakilerin faziletinden dolayı değil, Batılı devletlerin zorlamasıyla mümkün olmuştur.

Yalta Konferansı’nda, II. Dünya Savaşı sonrası düzeninin temel öğesi olacak, milletlerarası barış ve güvenliği sağlayacak Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın Anayasası’nı hazırlamak üzere San Fransisco’da toplanacak konferansa çağrılacak devletler tespit edilirken Türkiye de tartışılmıştır. Stalin, Türkiye’yi kastederek, Birleşmiş Milletler’de Almanya’ya karşı bütün gücüyle savaşmış devletlerin, savaş sırasında sallantıda kalmış, “hilekârlık” yapmış olanlarla yan yana oturmasının savaşmış devletleri kızdıracağını savunmuştur. Stalin’in önerisi kabul edilerek, 1 Mart 1945 tarihi itibariyle Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerin San Fransisco Konferansı’na davet edilmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye de 23 Şubat’ta bu iki devlete savaş ilan ederek, BM konferansına kurucu üye olarak katılabilmek için gerekli hukuki koşulu yerine getirmiştir.[6]

1 Mart 1945’e kadar Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerden oluşan San Fransisco Konferansı, 25 Nisan 1945 günü toplanmış ve 26 Haziran’da “çok partili siyasi sisteme geçişi” öngören Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalanması ile çalışmalarını sona erdirmiştir.[5] Türk heyeti San Fransisco Konferansı’nda her fırsatta çok partili siyasal rejime geçileceğini ifade etmiştir. Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalanması, Türkiye’nin demokratikleşmesinde ve Batı dünyasına yaklaşmasında önemli bir adım olmuştur.[7]

Özetlersek, Ikinci dünya savaşının demokratik rejimler tarafından kazanılması ve diktatörlüklerin yıkılması, CHP’nin ülke için daha demokratik bir rejim kurması zorunluluğunu doğurmuştur. Bu zorunluluğa rağmen Ismet Inönü’nün uluslararası sisteme karşı direnişini Şükrü Karatepe şöyle ifade etmektedir;

“Diktatörlüklerin art arda devrildiği bu dönemde bile Ismet Paşa, fazla aceleci davranmıyor ve mümkün olan en az tavizle çok partili hayata geçişin yollarını arıyordu.”[8]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 6.

[2] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 327-328. (Sansürsüz baskı).

[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 360. (Sansürsüz baskı).

Bu konuda detaylı bilgi için bakınız;

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 243.

[4] Ibrahim Arslanoğlu, Türkiye’de Demokrasinin Tarihsel Gelişimi, Uluslararası Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu, Isparta Ekim 2008, sayfa 2-16, 22-24.

Ayrıca şu kaynaklarada bakılabilir;

– Çağatay Benhür, 1945-1946 Yıllarında Türkiye’de Politik Gelişmelere Genel Bakış, Journal of Qafqaz University, 2008, sayı 24, sayfa 38.

– Korkut Boratav, Türkiye Iktisat Tarihi 1908-2007, 13. Baskı, Imge Kitapevi, Ankara 2009, sayfa 93.

– Burhan Felek, “Başarı Toplu Hareketle Mümkündür”, başlıklı yazı, Milliyet Gazetesi, 15 Ocak 1975, sayfa 1.

– Metin Toker, Demokrasimizin Ismet Paşalı Yılları 1944 – 1973 – Tek Partiden Çok Partiye 1944 – 1950, 4. Baskı, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 127.

[5] Oral Sander, Türkiye’nin Dış Politikası, der. Melek Fırat, Imge Yay., Ankara 1998, sayfa 117.

Ayrıca bakınız; Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 204.

[6] Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 205.

[7] Ahmet N. Yücekök, Ilter Turan ve , Mehmet Ö. Alkan, Tanzimattan Günümüze Istanbul’da STK’lar, Tarih Vakfı Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 162, 163.

Ayrıca bakınız;

– Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum ve Liberal Siyaset – Türkiye’de Demokrasiye Geçişin Deneyimi (1945-1950), Siyasal Kitapevi, Ankara 1992, sayfa 275.

– Cemile Burcu Kartal (2003), Türk Siyasal Hayatında Beyaz Ihtilal: 1950 Seçimleri, Atatürk Dergisi, cild 3, sayı 4, sayfa 266.

*** Imzalanan Birleşmiş Milletler Anayasası’sı için bakınız;

http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/chart_turkce.pdf

[8] Şükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, 3. baskı, Iz Yayıncılık, Istanbul 2001, sayfa 94.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 2

Fedakâran-ı Millet Cemiyeti’nin Kamil Paşa Hükümetine yaptığı başvuru. Meclis-i Vükelâ [Vekiller/ Bakanlar Meclisi] Mazbatası’nın aslı. Başbakanlık Arşivi (BBA) – No. 123, Zilhicce 1326.

***

NOT: Neden Ittihat ve Terakki; “Cemiyeti” de “Partisi” değil?

Çünkü o dönemin “mevzuatı” (tüzük, yasa, yönetmelik) siyasal parti ile dernek (cemiyet) arasında bir fark gözetmediği için, her Parti bir Cemiyet’ti.

***

Osmanlı Devleti’nde Siyasal Partiler…

1 – Osmanlı Ittihat ve Terakki Cemiyeti

Cemiyet ilk olarak “Ittihad-ı Osmani” adıyla (Osmanlı Birliği anlamına) 3 Haziran 1889 yılında Istanbul’da, Demirkapı’da (Sirkeci) Askeri Tıbbiye (Tıbbiye-i Şahane) mektebinde kurulmuştur. Aynı yıl Paris’teki Jön Türkler’in lideri Ahmet Rıza Bey’le ilişki kurulmuş ve cemiyet “Osmanlı Ittihat ve Terakki Cemiyeti” adını almıştır.[1]

Bu partiyle ilgili yığınla bilgi bulmak mümkündür. Bu yüzden burada üstünde durmayacağız.

***

2 – Fedakâran-ı Millet Cemiyeti

Ağustos 1908’de Istanbul, Gedikpaşa’da kurulmuştur.[2] Üstelik, cemiyetin “Hukuk-u Umumiye” isimli gazetesi bile vardı.[3] M. Kemal Atatürk döneminde gazetelerin başına gelenleri biliyoruz, hemen bildireyim ki, bu yazı dizimizin 3’üncü bölümünde gazeteler konusuna da temas edeceğiz.

Cemiyet kurucuları, 12 Ağustos 1908 tarihinde Sultanahmet Bahçesinde yaptıkları bir mitingten sonra aralarında bir cemiyet kurma yolunda sözleştiler.[4]

Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Sultan II. Abdülhamid’den maddi yardım talep etmiş ve kendilerine o dönemin parasıyla “1000 lira” verilmiştir.[5]

Daha sonra Sadr-ı âzam Kamil Paşa’dan da para istenmiştir.[6]

Gördüğünüz gibi, bir siyasi parti koskoca Padişahtan para alabiliyor.

Hatta Miting bile yapabiliyorlardı… Yani Osmanlı Devleti’nde miting yapılabiliyor ve mitingten sonra sağ kalıyorlar, yani darağacına falan gönderilmiyorlar, üstelik cemiyet kurabiliyorlar.

Hani Osmanlı’da bu tür şeyler mümkün değildi?

Halbuki bu tür faaliyetler M. Kemal Atatürk döneminde hayaldi. M. Kemal diktatoryasında insanlar derhal sudan bahanelerle Istiklal Mahkemesi’ne, oradanda doğru darağacına yollanıyordu.

Bitmedi !!

Bu silahşörlerden ve cellatlardan sonra asılan-kesilen insanları karalamak için görevi bu sefer kalemşörler devralıyordu. Zira vicdansızlar, çakma mahkemelerinde mahkum ettikleri mazlumları, milletin vicdanında da mahkum etmek istiyorlardı, ki hesabı sorulmasın.

Milletin hainleri affetmeyeceğini çok iyi bildiklerinden, en etkili gördükleri iftirada hazırdı; “Ingiliz ajanı, Vatan haini.”

M. Kemal’den gayri adeta herkesi Vatan hainliği ile suçladılar… Şeyh Said, Kazım Karabekir Paşa, Refet Bele Paşa, Ali Şükrü Bey, Kuşçubaşı Eşref vs. vs.

El insaf !!

Yunanlıları Kuvay-ı Seyyare’sindeki yiğitlerle darmadağın eden Çerkez Ethem’i de Vatan hainliği ile suçladılar. Şimdi bile, mahkeme tutanakları ortada olduğu halde, yazdığı risaleden dolayı asılan Iskilipli Atıf hocanın “Vatan hainliğinden” ötürü asıldığını iddia etmiyorlar mı?

Aynı senaryo… As-kes; Vatan haini damgası bas.

Oysa Ingilizler bir kurşun dahi atmadan Istanbul’u M. Kemal Atatürk’e teslim ettiler. Babalarının hayrına mı verdiler? Neyin karşılığında verdiler? Madem bir kurşun atmadan gideceklerdi, o halde niye geldiler? Hadi biz kovduk desek, bu Ingilizler yunanlılardan daha mı zayıftı ki, bir kurşun dahi atmadan kaçtılar? Hadi diyelim zayıftılar, bizden korktular ve kaçtılar, o halde Batı Trakya’yı neden alamadık? Musul’u neden alamadıkta Lozan’a kaldı? Öyle ya, Ingilizler “kaçtıysa”, oraları almamız icab etmez miydi?

Bu soruları çoğaltabiliriz, ancak arif olana bu kadarı kafidir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 19.

[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 131.

[3] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 132.

[4] Sina Akşin, Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (AÜSBF) Dergisi, cild 29, sayı 1-2, sayfa 126.

[5] Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 11, 12, 13 Eylül ve 9 Kanun-ı sâni 1324. Abdülkadir Kadri, Hükumet-i Meşrutaya Hitap (Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 13 Eylül 1324.)

[6] Başbakanlık Arşivi (BBA) – Meclis-i Vükelâ Mazbatası (MVM) /No. 123. (Meclis-i Vükelâ Müzakeratına Mahsus Zabıt Varakası’nın Transkripsiyonu Dr. Şükrü Hanioğlu tarafından yapılmıştır.)

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 3

Osmanlı Ahrar Fırkası’nın Istanbul ikinci seçmenlerine Beyannamesi’nin aslı [27 Teşrin-i sâni 1324.]

***

3 – Osmanlı Ahrar Fırkası (Fırka-i Ahrar)

Osmanlı Ahrar Fırkası 1 Eylül 1324 (14 Eylül 1908) tarihinde Istanbul, Bab-ı âli Caddesi’nde (No:66) kurulmuştur. (Hilal Matbaasında özel bir daire). Ahrar, “hür”ün çoğuludur. Özgürler anlamındadır. Siyasal partiler yelpazesine göre Liberaller demektir.[1]

Ahrar’ın Osmanlı Devleti’nin 610’uncu yıldönümü dolayısıyla verdiği ziyafete (26 Ocak 1909) Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katılması, rakip parti Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ni öfkelendirmiştir. Gördüğünüz gibi, Osmanlı Devleti’nde siyasal partiler faaliyettedir… Üstelik, koskoca Sadr-ı âzam’ı davet edilebilmekte ve Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’da davete icabet etmektedir.

Diğer yandan Hüseyin Cahit, Ittihat ve Terakki Partisi ile özdeşleşen “Tanin” gazetesinde Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katıldığı söz konusu ziyafet hakkında iki büyük gazete sayfası uzunluğunda bir başmakale yazabilmiştir.[2]

Ancak aynı “Tanin” gazetesi Cumhuriyet, Özgürlük, Demokrasi getirdiği söylenen M. Kemal Atatürk’ün döneminde, yani 16 Nisan 1925’te süresiz kapatılmıştır.[3]

Yetmedi !!

Gazetenin sahibi ve başyazarı olan Hüseyin Cahit Yalçın, 20 Nisan 1925’te Cebeci Hapishanesi’ne tıkılmış ve 7 Mayıs’ta Çorum’da **ömür boyu sürgün** cezasına çarptırılmıştır.[4]

Suçu (!) neydi biliyor musunuz?

Gazetesi’nde, Terakkiperver Parti’nin Istanbul Merkez Şubesinin 12 Nisan’da aranmasını; “Dün Gece Terakkiperver Fırka basıldı” biçiminde duyurması.[5] Böyle diktatörlük nerede görülmüş??

Bitmedi !!

Farzedelim ki, Hüseyin Cahit suç işledi. Peki, 6 Mart 1925’te kapatılan[6] Tevhid-i Efkar, Istiklâl, Son Telgraf, Sebilürreşad gazeteleri de mi suç işledi? Hepsi mi suçluydu?

Bitmedi !!

1931 Matbuat Kanunu nedeniyle Vatan ve Vakit gazeteleri de kapatılmış, gazetelerin sahip ve yazarları Istiklâl Mahkemeleri’nde yargılanarak tutuklanmışlardır. Izmir’de Sada-i Hak, Trabzon’da Istikbâl ve Kahkaha, Istanbul’da Press de Suar isimli yayın organlarının hepsi kapatılmıştır.[7] Bunlarda mı suçluydu?

Bitmedi !!

14 Eylül 1930’da Yeni Asır gazetesi yazarlarından Behzat Arif, Yazı Işleri Müdürü Abdullah Abidin **üç buçuk yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[8] Bunlarda mı suçluydu?

Osmanlı’ya ve dinimize haşa “Ortaçağ karanlığı” diyen kemalist rejim, memleketi; “Cahiliye karanlığı”na götürdü.

Bitmedi !!

SCF’nin kapatılmasından sonra Son Posta Gazetesi’nde gerek Ahmet Ağaoğlu gerekse Zekeriya Sertel’in CHF’ye (CHP) yönelik yaptığı sert eleştiriler sonucu, Sertel ve gazetenin Sorumlu Müdürü Selim Ragıp **üç yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[9]

Eleştiri suç mudur? Evet, diktatörlükle yönetilen ülkelerde suçtur. Dolayısıyla M. Kemal Atatürk dönemi Diktatörlükten başka bir şey değildir.

Kimse kimseyi kandırmasın…

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 142.

[2] Bakınız; 22 Mart 1325 tarihinde “Tanin” gazetesinde Hüseyin Cahit Yalçın’ın, “Kâmil Paşa’nın Izahnamesi” isimli yazısı.

[3] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul 1984, sayfa 153.

[4] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.

[5] Ahmet Turan Alkan, Istiklal Mahkemeleri, Ağaç Yay., Istanbul 1993, sayfa 69-85.

[6] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.

[7] Prof. Dr. Izzet Öztoprak, Kurtuluş Savaşı’nda Türk Basını, Tisa Mat., Istanbul 1981, sayfa 379-391.

[8] Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi 1931-1945, Altın Kitaplar, Istanbul 1983, sayfa 67.

[9] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yayınları, Istanbul 1977, sayfa 199-201.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 4

(Hürriyet ve Itilâf Fırkası Denizli Şubesi kurucularının Delikliçınar mevkiinde de bir Şube açmak için gönderdikleri dilekçenin aslı. KAYNAK: Başbakanlık Arşivi [BBA – BEO], Dahiliye Gelen – Giden, 1327)

***

4 – Hürriyet ve Itilâf Fırkası

Hürriyet ve Itilâf Fırkası, 8 Teşrin-i sâni 1327 (21 Kasım 1911)’de Istanbul’da kurulmuştur. (Şehzadebaşı Imaret Caddesi, 19.) [1]

Parti, Ittihat ve Terakki karşısındaki en büyük ve güçlü muhalefet partisi olmuştur.[2]

Hürriyet ve Itilâf Fırkası, kuruluşundan 20 gün sonra 11 Aralık 1911 Istanbul ara seçimine katılmıştır. Bu seçimde Ittihatçıların adayı Dahiliye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Memduh Bey, Itilâfların adayı ise eski Sadr-ı âzâmlardan Tunuslu Hayrettin Paşa’nın oğlu Fırka’nın kurucularından Tahir Hayrettin Bey idi. Seçim sonucunda muhalefetin adayı 195’e karşı 196 oyla seçimi kazanmış ve büyük bir sürpriz yarattığı gibi iktidarda büyük bir tedirginlik ve kuşku oluşturmuştur.[3]

Fırka’nın yayın organları ise, “Teşkilât, Takdirat, Teminat, Merih, Hemrah, Islâhat, Şehrah, Ifham” gibi gazetelerdir.[4]

***

5 – Osmanlı Sosyalist Fırkası

Parti, Eylül 1326 (1910) yılında Istanbul’da kurulmuştur. (Nuru Osmaniye’deki Hürriyet Matbaası)[5]

Parti, kendi yayın organı olan Iştirak gazetesinde, “Ey Tramvaycılar, size ittihadınız, kıyamlarınız ne zarar veriyordu? Ey Anadolu Şimendiferi memurları, bir işaret-i teyakkuzunuz Hugnen’i derakap yumuşatmadı mı? Birleşiniz, el ele veriniz, artık kâfî… Artık çalışan fıkranın da gülmesi lazımdır…” diyerek işçileri grev yapmaya çağırıyordu.[6]

Osmanlı Devleti’nde işçileri grev yapmaya çağıran böyle bir parti mevcut idi… Oysa M. Kemal Atatürk döneminde bunlar “kıtır kıtır kesilmez miydi” ??

***

6 – Osmanlı Demokrat Fırkası (Fırka-i Ibad)

Kuruluş çalışmaları fiilen 1908 Temmz’unda başlamış, resmî izin ise 1909 Şubat’ında alınmştır.[7] 31 Mart Vak’ası patlak verdiği zaman fırkanın henüz program ve tüzüğü tamamlanmış değildi. Fakat fırkanın Dr. Ibrahim Temo’nun önderliğindeki genç kurucuları, 31 Mart Vak’ası aleyhindeki eylemlere katılmışlardır.[8] Fırka, bu olaylar sırasında kurulan “Hey’et-i Müttefika-i Osmaniye”nin bildirisine de katılmıştır.[9] Parti’nin seçim beyannamesi için bakınız; Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 26 Eylül 1324.

Fırka, 5 Aralık 1911 (22 Teşrin-i sâni 1327) tarihli toplantıda Hürriyet ve Itilâf partisine katılma kararı aldığını Taşra kulüplerine tamim etmiştir. Bazı kulüpler örneğin, Şarköy ve Cerrahpaşa kulüpleri bu direktife uymuşlardır.[10] Alınan bu kararı kabul etmeyen yalnızca Bezmi Nusret Bey’dir.[11]

***

7 – Ittihad-ı Muhammedi Fırkası (Fırka-i Muhammediye)

23 Mart 1325 (5 Nisan 1909) tarihinde Istanbul “Volkan” gazetesi idarehanesinde kurulmuştur.[12]

Ittihad-ı Muhammedi (“Muhammed’çi birlik” anlamına) adlı siyasal parti, 31 Mart olaylarından 10 gün önce, parlamento dışında kurulmuştur. 21 Mart 1325 tarihinde Ayasofya camiinde okunan mevluttan sonra Derviş Vahdeti’nin bir nutku ile kuruluşu, ilân edilmiştir.[13] Fırka, “Fırka-i Muhammediye”, “Volkan’cılar Cemiyeti”, “Cemiyet-i Muhammediye” olarak da adlandırmıştır. Kurucular, üyelerine “Muhammedî’ler” adını vermişlerdir.[14]

Fırka’nın sahip olduğu yayın organı “Volkan” gazetesidir.[15]

Kendisiyle yapılan bir röportajda Vahdeti, Volkan’ın günde 25.000 kadar sattığını söylemiştir.[16]

***

8 – Mutedil Hürriyetperveran Fırkası (Mutedil Liberaller)

Teşrin-i sâni 1325 (Kasım 1909) tarihinde Istanbul, Bâb-ı âli, Tanzimat gazetesi idarehanesinde kurulmuştur.[17] Fırka üyeleri arasında Mebusan Meclisi Ikinci Reisliğine seçilenler olmuştur.[18]

***

9 – Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası (Cemiyet-i Hafiye ya da Yapıcılar Derneği Sorunu)

Parti, 1909 yılının sonunda Paris’te kurulmuştur. (2 Avenue des Camoens, 16e.) [19]

Fırka Fransızca ve Türkçe çeşitli yayın organlarına sahip olmuştur. Türkçe olarak Yeni Yol gazetesini yayınlamıştır. Asıl yayın organı ise önceleri “Islahat-ı Esasiye Fırkası’nın” daha sonra ise “Hürriyet ve Itilâf”ın yayın organı olarak çıkan Fransızca “Mécheroutiette” gazetesidir. Bazı sayıları Ingilizce de çıkan bu derginin yanısıra gene Fransızca olarak aylık “Le Constitutionnel” çıkarılmıştır. Ayrıca “Quelques Réflexions sur la Guerre” adlı bir broşürü de vardır.[20]

***

10 – Ahali Fırkası

Ahali Fırkası Şubat 1325 (Şubat 1910) yılında Istanbul’da kurulmuştur.[21]

Parti, müthiş siyonizm ve yahudi düşmanıdır. Parti Başkanı ve Gümülcine Milletvekili Ismail Bey, açıkça yahudi düşmanı olduğunu, bu milletin Osmanlılar ve Türkler için büyük bir tehlike olduğunu ileri sürmüştür.[22] Parti, bir yayın organına sahip olamamıştır. Fakat, kendisini destekleyen gazeteler de az değildir. Bunların başında Yeni Gazete bulunmaktadır[23]. Ayrıca Sada-yı Millet, Ikdam[24] ve Yeni Ikdam gazeteleriyle, Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın gazetesi Iştirak[25], Fırka’yı desteklemişlerdir.

***

11 – Heyet-i Müttefika-i Osmaniye

Bu parti 4 Nisan 1325 (17 Nisan 1909) tarihinde Istanbul’da kurulmuştur.[26]

***

12 – Milli Meşrutiyet Fırkası

23 Ağustos 1328 (5 Temmuz 1912) tarihinde Istanbul’da kurulmuştur. Merkezi ise Ifham Gazetesi Idarehanesidir.[27]

***

Evet, bu liste uzar gider… Hepsini yazamadık, ancak öyle zannediyorum ki bu kadar malumat kâfîdir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tesisat ve Yeni Ikdam gazeteleri, 9 Teşrin-i sâni 1327.

[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 264.

[3] Tahir Hayrettin Bey’in mazbatası Mebusan’ın 28. Umumi içtimaında (10 Kânun-ı evvel 1327) kabul edilmiştir. Mazbata metni ve ayrıntılı bilgiler için bakınız; Tanin ve Yeni Ikdam gazeteleri, 29 Teşrin-i sâni 1327.

[4] Hürriyet ve Itilâf partisinin yayın organları hakkında Meclis’teki bir tartışma için bakınız; Mebusan Meclisi Zabıt Ceridesi 1327 – 1911, C 6, D 1, Si 4, Içtima 32, sayfa 682. (Mebusan Meclisi tutanağı).

[5] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 247.

[6] Iştirak Gazetesi, No. 3, sayfa 36-41.

[7] Tonguç Gazetesi, 1 Nisan 1909 (19 Mart 1325) tarihli sayısında Fırkanın kuruluşu haberini vermektedir. Ayrıca bakınız; Mustafa Saffet, Azâd gazetesi, 1326, No. 1, sayfa 3, 4.

[8] Dr. Ibrahim Temo’nun kurucu rolü için bakınız; Ziya Şakir, Hürriyet ve Itilâf. (Tan gazetesindeki bir yazı dizisi).

[9] Osmanlı Gazetesi, 18 Nisan 1908.

[10] Teminat Gazetesi, 1327/No. 211, sayfa 4. Alemdar Gazetesi, 1327/No. 308/108. Tesisat Gazetesi, 11 Teşrin-i sâni 1327 tarihli sayısında yeni fırka hakkında şu kutlamayı yayınlamıştır: “Osmanlı Demokrat Fırkası’ndan: vatan ve milleti istikma-li saadetine çalışmak üzere teşekkül eden Hürriyet ve Itilâf fırka-i siyasiyesinin erkân-ı muhteremesine Fırka-i Ibad güldeste-i tebrikâtını arz ve o gaye-i kemâle vusulünü an-samim’ül-kalb temenni eyler.”

[11] Bezmi Nusret, Fırkalar ve Ben, Istanbul, 1328.

[12] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 182. Bununla beraber Derviş Vahdeti kuruluş tarihini “1324 senesi Kânun-ı sânisinin 24’üncü Cumartesi günü” bildirmektedir. Bakınız; Ittihad-ı Muhammedi Cemiyetinin Hakikati (Volkan Gazetesi, No. 70, sayfa 1.) (Fakat bu sembolik bir tarih olsa gerektir.)

[13] Volkan Gazetesi, 24 Mart 1325.

[14] Özellikle Volkan gazetesi böyle bir ifade kullanmaktadır. Bakınız; Tarık Zafer Tunaya, Volkan’ın Lavları, Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1967.

[15] Bu gazetenin 49. sayısından itibaren (5 Şubat 1324 – 18 Şubat 1908) başlığı altında şu satır yazılıdır: Ittihad-ı Muhammedi Fırkasının Mürevve-i Efkârı.

[16] Ittihat Gazetesi, No. 8, 20 Mayıs 1325, sayfa 3.

[17] Parti’nin kuruluş haberleri için bakınız; Ikdam Gazetesi, 27 Teşrin-i evvel 1325. Sada-yı Millet gazetesi, “Mutedil Liberaller” adıyla bir fırka kurulacağından (12 Teşrin-i sâni 1325), Sabah’ta (9 Teşrin-i sâni 1325), “Mutedil Liberal” fırkasından bahsetmektedirler. Yeni Gazete’de de kuruluş haberine rastlanmaktadır (22 Teşrin-i sâni 1325).

[18] Mebusan’ın 1. Yasama Devresi Birinci Reis Vekilliğine 86 oyla Kudüs Mebusu (ve Müftüsü) Ruhi El Halidi Bey seçilmiştir. (Islahat Gazetesi, Haziran 1325.)

[19] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 219.

[20] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 224.

[21] Yeni Gazete, 8 Şubat 1325.

[22] Örneğin Meclis’te yaptığı bir konuşma için bakınız; Mebusan Meclisi Zabıt Ceridesi, D:1, Si: 4, Içtima: 34, sayfa 715. (Mebusan Meclisi tutanağı).

[23] Yeni Gazete’nin Müdürü ve Başyazarı Abdullah Zühdü, “Ahali Fırkası” başlıklı başmakalesinde şöyle demektedir: “Meclis-i Mebusanımız ve memleketimiz en ziyade böyle bir fırkaya muhtaçtır” (10 Şubat 1325).

[24] Ikdam Gazetesi’ne göre bu fırka “Avrupa’da radikal sosyalist denilen fırka aksamından biridir” (9 Şubat 1325).

[25] Iştirak mensuplarına göre Ahali Fırkası sosyal demokrat bir fırkadır ve vücud-ü memleket için faydalıdır. Bakınız; Hayat-ı Meşrutiyet – Ahali Fırkası (27 Mart 1326. No. 7, sayfa 106).

[26] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 207.

[27] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 351.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 5

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın liderleri: [Soldan sağa] Kâzım Karabekir, Refet Bele, Dr. Adnan Adıvar, H. Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy

***

Birkaç bölümdür Osmanlı Devleti’nde kurulmuş olan partilere, yapılan seçimlere ve gazete haberlerine yer vermiştik. Kemalistlerin “Diktatörlük” dediği Osmanlı Devleti’nde bu tür faaliyetlere izin verilirken, ısmarlama tarihçilerin Cumhuriyet, Özgürlük, Hürriyet gibi süslü, cicili – bicili kelimelerle övdüğü M. Kemal Atatürk döneminde yeni açılan “bir” partiye dahi tahammül edilemiyor ve binbir entrikayla ve hukuk dışı bir şekilde kapatılıyor.

***

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Tek Parti Yönetimi kurulduktan sonra sistemli muhalefet çabaları olarak ortaya çıkmış iki partiden bahsedebilmek mümkündür. Bunlardan birincisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, diğeri ise ondan beş yıl sonra kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır. Sistemli denilebilecek bu muhalefet çabaları çok uzun sürmeyecek ve geriye dönüş çok çabuk yaşanacaktır. Her ne kadar partilerin kapatılmasının ve muhalefetin susturulmasının iktidarı elinde tutanlar tarafından “geriye gidişin engellenmesi” ve “ülkeyi ileri götürmek” adına yapıldığı iddia edilmiş olsa da esas amacın muhalefeti susturarak tek parti yönetimini pekiştirmek amacıyla yapılmış olduğunu her iki partinin kapatılma sebeplerinden kolayca anlaşılmaktadır. Bu kısa dönemli çok partili sistem deneyimlerini, demokrasi yolunda atılmış adımlar olarak kabul etmek zorlama bir yorum olacaktır.

Evvela Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) ile başlayalım… Ardından Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla devam edeceğiz.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TpCF) oluşmasına yol açan siyasal olay, 20 Ekim 1924 günü, Menteşe (Muğla) mebusu (milletvekili) Esat Efendinin Mübadele, Imar ve Iskan Vekili Refet Beye yönelttiği bir soru önergesidir.[1] Bu önerge mübadil ve muhacirlerin yerleştirilmelerinde görülen beceriksizlik ve yolsuzlukları eleştiriyordu. Bir hafta sonraki toplantıda Bakanın verdiği yanıtı, Meclis doyurucu bulmamış, “sual” “istizah”a (gensoruya) çevrilmiştir.

O gün Kazım Karabekir askeri görevinden istifa ederek Meclise katılmıştır. Vatan gazetesi haberi şöyle duyurmaktaydı:

“Kazım Karabekir Paşa Askerlikten istifa etti. Meclis mühim hadiseler arifesinde. Birçok mebuslar, Refet Paşadan sonra Karabekir Paşanın da müfettişlikten istifasıyla Meclise iltihakını yeni bir teşkilatın tebellürüne [billurlaşmasına] atfetmektedir”[2]

Aynı gazetenin ertesi günkü yazısındaysa şunlar yazıyordu:

“Siyasi Teşkilatların Tebellürüne Doğru. Mecliste Ali Fuat Paşanın Ordu Müfettişliğinden istifası ve Meclise iltihakı bekleniyor. Cevat Paşanın da istifası tahmin edilmektedir.”[3]

Gerçekten, 30 Ekim’de Ali Fuat Paşa istifa etmiştir.

Sonunda, 8 Kasım 1924 Cumartesi günü, Hükumete “Çarşamba gününden beri devam eden istihzalar neticesi, 19 adem-i itimada (güvensizlik oyuna) karşı 148 rey ile itimad beyan edilmiştir.”[4] 41 milletvekili oylamaya katılmamış, biri de çekimser kalmıştır. Önerge sahibi Esat Efendi güvenoyu verenler arasındaydı. Ertesi gün Halk Fırkası’ndan (CHP) istifalar başlamıştır.[5]

Bunlardan bir örnek olarak, Rauf Beyin istifanamesi şöyleydi:

“Halk Fırkası Riyasetine,

Perşembe günü cereyan edilen müzakereye verilen şekil, şimdiye kadar velev haricen olsun, muhafazasına çalıştığım birlik imkanını artık selbetti. Cumhuriyet idaresinin teyit ve takviyesine serbestçe çalışmak üzere fırkadan ayrıldığımı arzederim.

Istanbul mebusu Rauf.”[6]

Artık ok yaydan çıkmıştı… Iktidarın kaynağının yavaş yavaş halk egemenliğinden uzaklaşarak bir “monarşiye” dönüşmesinden kaygı duyanlar ve ayrıca iktidarın toplumsal sorunlara cevap verecek niteliklere haiz olmadığını düşünen bu milletvekilleri 24 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kurmuştur. Yeni kurulan parti meclisteki diğer milletvekilleri arasında da oldukça ilgi uyandırmıştır.[7] Karaosmanoğlu, Atatürk’ün Halk Fırkası’nın mecliste azınlıkta kalacağı yönündeki kaygılarını[8] aktardıktan sonra durumun düzeltilmesi adına M. Kemal’in bir dizi tedbir alma gereği hissettiğini aktarır.

Parti’nin kuruluşu ile ilgili Cumhuriyet’in ilanı sırasında Matbuat umum Müdürlüğü yapan Zekeriya Sertel Bey’in 1925 başlarında bir çeşit almanak olarak çıkan “Resimli Yıl”a yazdığı “Türkiye’nin Siyasi Tarihi” başlıklı makalenin bir bölümü şöyledir:

“Onların tek bir endişesi vardır ve bütün bu yeni cereyan bu endişeden doğmuştur: diktatörlüğün, istibdatın (despotluğun) önüne geçmek. (…) Bu zihniyetin manasız ve hailesiz (engelsiz) ilerlemesi memlekette bazı tehlikeler ihdas edebilirdi. Reis-i Cumhura fazla hak verilmesi bir gün bu makama gelecek eşhasın tahakküm ve istibdatını intac edebilirdi. Bunu ancak birinci fırkanın harekatını daimi bir kontrol altında bulundurabileceği yeni fırka yapabilirdi. Reis-i cumhurun istibdatına, eski fırkanın vazifesini suistimal etmesine ancak böyle bir emniyet sübabı mani olabilirdi. Işte TpCF’nı doğuran en büyük amil budur.”[9]

M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından, M. Kemal’in ölümü üzerine, Ulus Gazetesi’nde; “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır”[10] diyecek kadar yakın dostlarınan Falih Rıfkı Atay’ın yazdıkları, Zekeriya Sertel’i doğrulamaktadır:

“Yeni seçimlerde Birinci Millet Meclisi’nin ikinci grubu tasfiye edilmiştir. Fakat bir muhalefet partisinin bütün unsurları yeni Meclise gelmiştir. Aralarında siyasî şöhretler, yarı veya tam aydınlar şöyle böyle Türkçüler, fakat bilhassa Osmanlılar vardır. Devrimci değildirler. Gerici de değildirler. Bunlar ‘bilâ kayd-ü şart Hâkimiyet-i Milliye’ prensibini tutacaklar, M. Kemal’in diktatör olmaması için dostça, muhalifçe uğraşacaklardır. Biraz sonra ilk gerçek demokrasi savaşını bunlar verecekler, ‘Terakkiperver Cumhuriyet’ Fırkasını kuracaklardır. Kendileri ile M. Kemal arasında asıl ayırıcı çarpışma, Cumhuriyet ilân edildiği zaman başlıyacaktır.”[11]

Ancak M. Kemal bildiğini okumaktadır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın “gerici” olduğunu iddia etmekte ve başından beri Genç isyanıyla alakalı göstermektedir. Fakat bu partinin Ankara’nın ötesinde tek bir şubesi dahi yoktu diyen Tekin Erer[12], yeni kurulmuş olan bir partinin bu kadar sıra sürede ciddi bir teşkilatlanma yapamadığını vurgulamaktadır. Fırkanın Urfa haricinde hiçbir şark vilayetinde teşkilatı yoktu. Sadece Urfa, Trabzon, Sivas, Samsun ve Eskişehir’de teşkilatları bulunan partinin doğu vilayetinde meydana gelen bir isyanla ilişkilendirilmesi düşündürücüdür.

Aynı şekilde Lord Kinross “…Istanbul’da ve üç büyük taşra şehrinde örgütlenerek, ileride seçimlere de katılmaya hazırlanıyordu. Daha tutucu kimseleri üyeleri arasına katmak isteseydi, belki de bir ara çoğunluğu bile eline geçirebilirdi. Ancak, düşmanlarının gerici kuvvetlerle işbirliği ettiğini ve Meclisi parçalamaya çalıştığını ileri sürmelerine rağmen, bunu yapmadı” diyerek, Terakkiperver’in gerici olarak adlandırılan kimselere kucak açmadığını yazmaktadır.[13]

Fırkanın dini siyasete alet etmek gibi bir çabasının olmadığını, tam tersine dini siyasete karıştırmaya her zaman prensip olarak karşı çıkıldığını Kazım Karabekir’in meclisteki bir konuşması açıkça ortaya koymaktadır.

Kazım Karabekir Paşa, mecliste yaptığı konuşmasında:

Dini alet ederek milli mevcudiyeti tehlikeye sokanlar lanete şayandır. Bu hareket, vatana ihanettir. Bunların en şiddetli şekilde tedibi için hükümetin yapacağı her hareketi partimiz bütün kuvvetiyle destekleyecektir.”[14] derken partinin yayınlamış olduğu ilk maddede “Her nevi irticai hareketlere mukavemetten çekinmeyeceğiz”[15] denmiş ve parti kurucularından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da isyan üzerine “isyanlar, irticalar tenkil, asiler ve mürteciler te’dip olunmalıdır” demiştir.[16]

M. Kemal’in ruh hali hakkında bilgi edinebilmemiz için “The Times” muhabiri Maxwell Macartney ile 21 Kasım 1924 tarihinde yaptığı bir mülakata bakmamız yeterli olacaktır… Bu mülakat hakkında dönemin Ingiliz Büyükelçisi şunları söylemektedir:

“…Macartney’le konuşurken kullandığı dil ile sözlerinin tonu, açıkça, kıyasıya savaşacağına işaret ediyor. Betimlenen şu sahne: Gazi tam anlamıyla çılgına dönmüştü; (…) muhalefet üyelerinin isimlerini tek tek sayarken yüzü kıpkırmızı kesilmişti…Mr. Macartney Ankara’dan cidden çok yakın bir zaman içinde silahların patlayacağını düşünerek dönerken, Vasıf ve Necati de Galata Köprüsü’nü asılmış cesetlerle süsleyecek kadar iş bitirici bir kurum olan Istiklal Mahkemesi’nin başına geçmek üzere hükümetten ayrılarak Istanbul’a doğru yola çıkmışlardı.”[17]

Sonunda M. Kemal Atatürk muhalefeti susturabilmek için 4 Mart 1925’te 578 sayılı Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkardı.[18]

Bu yasayla iktidara olağan üstü yetkiler verilmiştir. Istiklal mahkemelerinin verdiği kararların meclisin onayına gerek olmadan sadece hükümet tarafından onayıyla yürürlüğe girecek olması da ne kadar sıkı bir istibdat yönetiminin kurulacağını doğrular niteliktedir.

Istiklal Mahkemeleri adından da anlaşılacağı üzere savaş döneminden kalma mahkemelerdir ve savaş döneminin gerekleri üzerine kurulmuştur. Mahkemelerin bir savaş varmışcasına tekrar canlandırılması ülke içerisinde bir savaş ortamı yaratma çabalarının bir ürünüdür.

M. Kemal Atatürk’ün eski sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy dahi Istiklal Mahkemeleri aracılığıyla muhalefetin susturulması konusunda şunları söylemekten kendini alamamıştır:

“Birinci Büyük Millet Meclisi’nde ne kadar tanınmış muhalif varsa, hepsi birer bahane bulunarak Istiklal Mahkemeleri’ne getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. Istiklal Mahkemeleri’nin en mühim icraatı, muhalefeti ve matbuatı susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”[19]

Var olmayan bir savaşı kazanmaktan daha çok, Ali Fuat Cebesoy’un da söylediği gibi, mahkemelerin, ister basın olsun ister bir parti olsun muhalefet olanları susturmak görevini iktidar adına yerine getirdiği görüntüsü vermektedir. Ali Gevgilli’nin konuyla ilgili yaptığı bir çalışmada söyledikleri de yukarıdaki tezleri destekler niteliktedir.

Gevgilli çalışmasında: “Gelenekçi, liberal ya da ileri ayırımı yapmaksızın, resmi ideoloji’nin dışındaki tüm siyasal örgütlenişle birlikte direnen basını ve yığınsal iletişim kanallarını da kapatıyordu.”[20]

Prof. Dr. Osman Akandere’nin Takrir-i Sükun kanunuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyledir:

Takrir-i Sükun kanunuyla 1920’li yıllar boyunca muhalefetsiz, sivil toplumsuz ve tepeden inmeciliğe karşı koymayan “uysal bir toplum” yaratma çabası başarıya ulaşmıştır.[21]

M. Kemal Atatürk hedefine ulaşmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır.[22] Üstelik, partinin savunması alınmadan.

Partinin kapatılmasına sebep olarak gösterilen parti tüzüğünün 6’ıncı maddesi “Fırka efkar ve itikat-i dinîyeye hürmetkardır” ifadesidir. Bu sırada 1924 Anayasası’na göre devletin resmi dininin Islam olduğu düşünülürse bir fırkanın parti tüzüğüne inançlara ve dinlere saygıyla yaklaştığını belirtmesinde ne gibi bir sakınca görüldüğünü anlamak güçtür.

Nitekim bu konuda M. Kemal Atatürk’ten daha ılımlı olduğunu düşündüğümüz Ismet Inönü şöyle demektedir:

“Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin programında bulunan ‘Milli ve dini geleneklere sadakat’ sözü büyük reformlar ve inkılâplar yoluna girmiş olan Atatürk idaresi ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına karşı muhafazakâr bir zihniyetin ifadesi sayılmıştır. Aslında bu iddia her büyük reformun karşısında tabiî ve meşru olan muhafazakâr cereyanı temsil eder masum bir iddia görülebilirdi. Kaldı ki, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi bir muhafazakâr cereyanı temsil ettiğini de hiç bir zaman söylememiştir. Kaydedilmeye lâyıktır ki, Terakkiperver Fırkanın başında bulunanların büyük kısmı mazileri ve zihniyetleri itibariyle ilen fikirli ve ıslahatçı insanlardı.”[23]

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını Lord Kinross şöyle yorumlar:

“Gazi, işi büyük ölçüde siyasi bir komplo gibi ele almayı daha uygun görmüştü. Bu, kaçırılmayacak bir fırsattı. Zira top yekun bir iktidar için sabırsızlanan ve kendisine karşı olan herkesten kuşkulanmaya başlayan Gazi’ye, onları suçlamak ve yolunun üzerinden uzaklaştırmak olanağı veriyordu.”[24]

Parti kapatılmakla kalmadı, Izmir Suikastı davası ve Istiklal Mahkemeleri ile Mecliste bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebusları siyasi hayattan tecrit edilmişlerdir. Takrir-i Sükun Kanunu ile başlayan muhalefeti tasfiye hareketleri Izmir Suikastı ve Istiklal Mahkemeleri ile sonuçlandırılmıştır. Mahkeme sonucunda 4 kişi idama mahkum edilirken, 7 kişi 10 yıl sürgün cezası almıştır. Izmir Suikastı davasında 6 Terakkiperver mebusu idama mahkum olmuş, 13 mebus Ikinci Meclis’ten sonra politika hayatından silinmiş, yasaklı mebuslardan bir çoğu M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra 1939 yılında tekrar siyasi arenaya dönebilmişlerdir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 100.

[2] Vatan Gazetesi, 28 Teşrini evvel 1340.

[3] Vatan Gazetesi, 29 Teşrini evvel 1340.

[4] Vakit Gazetesi, 9 Teşrini sâni 1340.

[5] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 101.

[6] Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, Istanbul, Vatan Neşriyat, 1957 cild 2, sayfa 109.

[7] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 85.

[8] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, Iletişim Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 67.

[9] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 132.

[10] Falih Rıfkı Atay, Ulus Gazetesi, 11 Kasım 1938.

[11] Falih Rıfkı Atay, [1961], Çankaya: Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 393.

[12] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 23.

[13] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 462).

[14] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 18.

[15] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 18.

[16] Tekin Erer, Türkiye’de Parti Kavgaları, Toker Matbaası, Istanbul 1966, sayfa 144.

[17] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 91-92.

[18] Alpay Abacalı, Türk Basınında Demokrasi, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayını, 1994, sayfa 126-141.

Ayrıca bakınız; Hasan Türker, Türk Devrimi ve Basını 1922-1925, Izmir, Dokuz Eylül Yayınları, 2000, sayfa 187-230. Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, Istanbul, Remzi Kitabevi, 1973, sayfa 146-155. Orhan Koloğlu, Türk Basını, Ankara, Kültür Bakanlığı yayını, 1993, sayfa 53.

[19] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 29.

[20] Ali Gevgilili, Türkiye’de Yenileşeme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, 2.basım, Bağlam Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 125.

[21] Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, Çok Partili Hayata Geçişte Rol Oynayan Iç ve Dış Tesirler (1938-1945), Iz Yayıncılık, Istanbul 1998, sayfa 22.

[22] F. Hüsrev Tökin, Türk Tarihinde Siyasi Partiler ve Siyasi Düşüncenin Gelişmesi, Elif Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 69-71.

Ayrıca bakınız; Ercan Haytoğlu (1997), Türkiye’de Demokratikleşme Süreci ve 1945’te Çok Partili Siyasi Hayata Geçişin Nedenleri (1908-1945), Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 3, sayfa 48).

[23] 9 Eylül 1963 günlü Ulus Gazetesi.

[24] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 497.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 6

Serbest Cumhuriyet Fırka reisi Ali Fethi Bey’i karşılamak için 4 Eylül 1930’da Izmir’de toplanan halktan bir görünüm

***

12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırka’nın (SCF) kurulmasındaki asıl amaç, toplumsal muhalefeti denetleme, yani güdümlü ve kontrollü bir muhalefetti. Ancak Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulduğu andan itibaren halk tarafından gerçek bir muhalefet partisi gibi algılanarak, büyük ilgi ve destek gördü. Geniş muhafazakar halk kitlelerinin partiye akın etmesi üzerine 17 Kasım 1930’da kapatıldı.[1]

SCF, kendinden önce kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan (TpCF) hem kuruluş hem de kapanış özellikleri bakımından ayrılmaktadır. Her iki parti de CHP içinden çıkmış olmakla beraber; TpCF, CHP içindeki “doğal bir muhalefet hareketinin partiden ayrılması” ile kurulmuş; SCF ise, “tamamen bazı şartların zorlaması sonucunda M. Kemal tarafından kurdurulmuş, göstermelik bir muhalefet yaratma girişimi”nden ibarettir.[2]

Tevfik Çavdar’da, yıllardan beri biriken ve artan toplumsal muhalefet potansiyelini kontrol edebilir ve rejim karşıtı olmayan bir partiye (SCF’ye) yönlendirmek muhalif partinin kuruluş nedenlerinden biri olabileceğini yazmıştır.[3]

Kendiliğinden ve doğal bir muhalefet partisi olarak kurulmayan, “güdümlü bir muhalefet yaratma düşüncesinin ürünü” olan SCF’nin kuruluş ve örgütlenişi de “yapay” özellikler taşımaktadır[4]. Fethi Bey tarafından M. Kemal’in isteği ile 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan SCF, doğal bir gelişmenin ürünü olmamasına ve tüm “muvazaa” (danışıklı dövüş) görüntüsüne rağmen, hızlı bir şekilde gelişti ve halktan büyük ilgi gördü. Bu ilgi CHP’de tedirginlik yaratırken, SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in daha ilk günlerde iktidara aday olduklarına yönelik açıklaması, yeni partiye karşı CHP’deki rahatsızlığı arttırdı. Çünkü, CHP ileri gelenleri, SCF’yi hiçbir zaman iktidara aday bir parti olarak düşünmemişlerdi. Onlar için SCF, “küçük ve tehlikesiz bir muhalif parti” olarak TBMM’de bulunacak ve pek de suya sabuna dokunmayan eleştirilerle yetinecekti.

Hatta, SCF’nin TBMM’de eleştirilerde bulunabilmesi, muhalefet yapabilmesi için yapılacak olan milletvekili seçimlerinde CHP tarafından SCF için milletvekili kontenjanı ayrılacaktı. M. Kemal, Fethi Bey ve Ismet Paşa arasında geçen görüşmelerde partiye kaç milletvekili ve ne kadar para verileceği pazarlıkla belirlendi. Üstelik CHP’den SCF’ye verilecek milletvekillerinin seçimini de M. Kemal yaptı. 1931 yılında yapılacak seçimler için Ismet Paşa 50 milletvekili önerirken, Fethi Bey 120 milletvekili istemişti ve sonunda 70 milletvekilinde anlaşmışlardı.[5]

Fethi Okyar’ın şu sözleri dikkatle okunmaya değerdir: “Kütahya mebusu (milletvekili) Nuri ve Erzurum mebusu Tahsin Bey’lere Gazi (M. Kemal Atatürk), benim fırkama (partime) geçmeleri için emir verdi. Onlar da ‘Emredersiniz Paşam’ diyerek kabul ettiler. Biraz sonra gelen Reşit Galip Bey’e aynı emir verildi. O da, ‘Baş üstüne Efendim’ diyerek kabul etti.”[6]

TBMM’de muhalefet yapabilecek ölçüde SCF’ye milletvekili kontenjanı lütfedilmesi, CHP’nin SCF’ye biçtiği rolü net biçimde göstermektedir.

SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in iktidara aday olduklarını açıklaması ve halktan gördükleri ilgi, CHP’nin iktidarı kaybedebileceği olasılığını gündeme getirdi. Bu da CHP yöneticilerini SCF karşısında hırçınlaştırdı. SCF’nin arkasındaki halk desteğinin bir göstergesi de, partinin kuruluşundan sadece bir ay sonra yapılan Belediye seçimleridir. Bu seçimlerde yapılan tüm baskılara ve CHP yöneticilerinin çabalarına rağmen, 502 seçim bölgesinden 22’sinde SCF kazandı. SCF’nin kazandığı yerlerden biri de Samsun’du. Yeni kurulan SCF’nin hazırlıksız bir şekilde katıldığı yerel seçimlerde gösterdiği başarı önemli bir ölçüttü.

SCF basında da kendisine birçok destek buldu. Istanbul’daki Yarın ve Son Posta gazeteleriyle Izmir’deki Yeni Asır gazetesi SCF’yi destekliyorlardı.[7] Bu gazetelerden başka doğrudan SCF’yi desteklemek amacıyla Izmir’de bir gazete yayınlandı: “Serbes Cumhuriyet.”[8]

1924-25 yıllarındaki TpCF denemesinden sonra, 1930 yılında girişilen SCF denemesi ile görüldü ki, CHP iktidarı tehlikededir. Modernleşme sürecinin ve iktidarının tehlikede olduğunu, çoğulcu bir ortamda bunların tehlikeye düşeceğini gören CHP, “olası tüm muhalefet odaklarını” ya ortadan kaldırdı, ya da kendine bağladı.

Danışıklı dövüşe ne gerek var diye sorabilirsiniz… Açıklayalım…

Halk, 18 kuruşa devlet eliyle ithal edilen şekerin neden kendisine 60 kuruştan satıldığını biliyordu. “Halkçı” diktatörlük 18 kuruşa ithal ettiği şekeri altı komisyoncudan geçirerek halka ulaştırıyordu. Çoğu zaman da, şeker yoksul halka hiç ulaşmıyordu. Bir koyunun 50 kuruşa satıldığı bir ortamda bir emekçi ailesinin şeker satın alması zaten olanaksızdı.

Yoksul halk şekerden önce, ekmeği bile yeteri kadar yiyemiyordu. “Türk çiftçisi”nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketinin amaçları değerlendirilirken, 1935-36 yıllarına ilişkin şunlar söyleniyor:

“Fakir gruptaki hububat istihlaki yetişkin erkek başına senede 416 kilo ekmeğe tekabül ettiği halde, hali vakti nispeten daha iyi olan 2’nci grupta bu istihlâkin (tüketimin) azalacak yerde 452 kiloya yükselmesi, köylünün 1935-36 senesinde ekmek ihtiyacını bile tamamiyle karşılayamaz olduğunu göstermektedir. 2’inci grupta kâhil (yetişkin) erkek başına senelik ekmek istihlaki 1’nci gruba nazaran 70 kilo buğday ekmeği daha fazla, yani cem’an (toplam) 34 kilo fazladır.”[9]

Komisyoncuları zengin etmeyi amaç edinen bir siyasal iktidar, elbette emekçi toplum kesimlerinin yararını bir yana itecekti. Zaten söz konusu olan “sınıfsız bir toplum”du. (…)

Istanbul’un büyük tüccarları, Milli Mücadele’de vatan kurtaran, şimdi karşılığını isteyen sivil-militer bürokratların soygun ve sömürü olanaklarını artırmak için, her seferinde yoksul halka daha fazla yükleniyordu.

“Gelir farkı gözetilmeksizin”, her yetişkin erkek “yurttaş”tan yılda 8 ila 15 lira arasında değişen yol vergisi alınıyordu. Yetişkin beş nüfusa sahip bir köylü ailesi için bu, yılda yaklaşık 60 TL. ödeme zorunluluğu demekti.

Bir ton buğdayın 40 liraya satıldığı koşullarda bu vergiyi ödemenin ne demeye geldiğini anlamak zor değildir. “Sınıfsız”, “imtiyatsız”, “kaynaşmış” toplumda hapishaneler vergilerini ödeyemeyen yoksul köylülerle dolup taşıyordu…

Devlet, tüketim malları üzerinde tekel kurarak, yeni vergiler koyarak, eski vergileri artırarak yoksul halk üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu. Kötü ürün ve fiyatların aşırı düşüşü karşısında vergi yükü giderek artıyordu. 1927’yi baz alan endekse göre, vergi yükü 1934’te 153’e çıkmıştı. Nüfus başına gayri safi gelir ise, aynı yılları esas alan endekse göre, (1927=100), 1930’da 92.6’ya, 1934’de 60.5’a kadar gerilemişti.[10]

Gelirde aşırı düşüşler olurken , artan vergilerin yarattığı baskı dayanılmaz boyutlardaydı…

Yol vergisiyle ilgili olarak, Gülten Kazgan şunlan yazıyor:

“Amacı demiryolu yapımının finansmanı olan Yol Vergisi de bir “baş” vergisi idi, her ailedeki yetişkinlerden alınan (8-15 TL. oranındaki) bu vergi, gelirdeki azalıştan bağımsız bir yük getiriyordu. Ürün fiyatları (üçte bire) 1/3’e düşünce, bir de buna kötü ürün yılları eklenince, tutarı aynı kalan verginin (gelir üzerinden) yükü bununla ters orantılı olarak ağırlaşmış oluyordu. Nitekim 1930’larda (1932-1934), 1932’deki kötü ürün yılının da etkisiyle, bu vergiyi ödeyemeyip bedeni yükümlülüğü yerine getiren yol yapımında çalışanların sayısı 700 bin kişiyi buldu. Aynı durum hayvan sayım vergisi için de geçerliydi: Hayvan başına kuruş olarak tahsil edilen bu vergi, hayvanların fıyatları veya hayvansal ürünlerin fiyatlarından bağımsızdı. Vergi 1929’da tekrar artırılmıştı. Bu ürünlerin fiyatları yarı yarıya düşerken, verginin aynı kalması, gelir üzerinden ödenen verginin ağırlaşması demekti.”[11]

Öte yandan iç ticaret hadlerinin % 40 (1930) civarında tarımın aleyhine olarak bozulduğu bir ortamda , ‘ruhları çağıranlar’ın neden geri yollayamadıklarını anlamak kolaylaşıyor. “Güdümlü muhalefet”e hemen büyük bir kitle desteğinin ortaya çıkması, “yeni parti”nin kitleler yararına bir programa sahip olmasından değil, iktidar partisinden kaçışın bir göstergesiydi. Halk yığınları Fethi Bey’in lideri olduğu partinin ne programından ne de temel politikalarından haberdardı.

Ama sağduyuyla “halkçı ve inkılapçı iktidar”dan kaçıyordu…

Samet Ağaoğlu, “Serbest Fırka” kurucularının Izmir’e gelişinde halkın Serbest Cumhuriyet Fırkası’na gösterdiği büyük ilgiyi şöyle anlatıyor:

“(…) Halk Anadolu Gazetesi’nin matbaasına doğru yürümüş… Matbaanın iç tarafına saklanmış olan polis neferleri, halkı korkutmak için olacak, izdihamın üzerine tabanca boşaltmaya koyulmuş ve atılan kurşunlardan biri 14 yaşındaki mektepli bir çocuğa rastgelerek öldürmüştür.

Bu meyanda hiçbir şeyden haberi olmayan bizler otelde idik ve alt kattaki salonda bir çokları ile görüşüyorduk. Birden bire otele büyük bir kalabalık hücum etti. Herkes müteheyyiç ve mütehevvirdi (heyecanlı ve öfkeliydi). Kimi ağlıyor, kimi nefrin ediyor, kimi tehditler savuruyor. Kalabalığın ortasında ihtiyar bir adamcağız kucağında taşıdığı bir çocuğu birden bire Fethi Bey’in ayaklarına atarak[12]:

– ‘Işte size bir kurban. Başkalarını da veririz! Yalnız sen bizi kurtar, dedi ve ağlayarak Fethi Bey’in ellerine sarıldı. Manzara müthiş ve tüyler ürperticiydi. Kanlara bulanmış körpe mektepli bir çocuk Fethi Bey’in ayakları altında son nefesini veriyordu. Babası da Fethi Bey’in ellerine sarılarak yakıcı bir lisanla daha başka evladını da kurban vermeye hazır olduğunu söylüyordu. Yalnız bizi kurtar! Kurtar bu zalim mutemetlerin elinden diye yalvarıyor.”[13]

Işte, bütün bu zulümler milleti her an patlamaya hazır bir bomba haline getirdi. Yüksek vergilerle halkın sömürülmesinden doğan hoşnutsuzluğu ve M. Kemal’in gerçekleştirdiği bir dizi reformun toplumda uyandırdığı memnuniyetsizliği ölçmek ve bunların Serbest Fırka’ca denetlenmesini sağlamak, dolayısıyla yıllardan beri biriken ve artan toplumsal muhalefet potansiyelini kontrol edebilir ve rejim karşıtı olmayan bir partiye (SCF’ye) yönlendirmek ve böylece tabiri caizse halkın gazını almak amaçlanmıştır.

Nitekim Amerikan Büyükelçisi Grew şöyle demektedir, “yeni parti, ülkenin siyasi ateşini ölçmek için bir termometre olmuştu; ateşin yüksekliğinden kimsenin şüphesi olamazdı.”[14]

Bir muhalefet partisi, aslında gizli olarak var olan, fakat siyasal baskılar nedeniyle görünmeyen siyasal muhalefeti ve bu muhalefetin gücünü de ortaya koyabilirdi.[15] 1930 yılında, hoşnutsuzluğun (çapını büyük olasılıkla bilmemekle beraber) farkında olan M. Kemal, raporların ve ülkede sık sık yaptığı kendi inceleme gezilerinin sonucunda, toplumsal hoşnutsuzluğu belli bir yöne yönlendirmek[16] istemiştir. Ülkede pek çok şeyin yolunda olmadığı ve hoşnutsuzluğun arttığı açıktır. Bir muhalefet partisi, emniyet sübabı işlevi görebilirdi.[17]

Ancak başarı belirtileri SCF’nin hızla iktidara gelme isteğini kamçılamış, dolayısıyla anlaşmaya (danışıklı dövüşe) aykırı bir şekilde hareket etmiştir. Işte bu, partinin sonunu hazırlayan en önemli etken olmuştur. Ibrahim Hilmi Çığıraçan’da, 9 Temmuz 1946’da Yeşilköy Halkevinde okumak üzere hazırladığı “Türkiye’de Intihap Usulleri ve Parti Mücadeleleri” başlıklı konferansında “meclis içinde, mücadeleden ziyade münakaşa ve muvazene (danışıklı dövüş) partisi olarak kurulmuş” olan SCF’nin sona erdirilmesini, “biran evvel iktidar mevkiine geçmek” arzusuna bağlamaktadır.[18]

Ayrıca M. Kemal’in Fethi Bey’e: “Siz hemen birkaç ay içinde iktidara geçmek için uğraşıyorsunuz.”[19] demesi, oyunu açıkça ortaya koymaktadır. M. Kemal Atatürk’e; “Bir siyasi partinin iktidara gelmek istemesinden daha doğal ne olabilir” diye sormak lazımdı. Lakin o dönemde bunu sormak, kelleyi vermeyi göze almak demektir. Fethi Bey de bunu gayet iyi bildiğinden olsa gerek 17 Kasım 1930 günü Dahiliye Vekaletine (Iç Işleri Bakanlığına) pullu dilekçe göndererek SCF’yi kapattığını açıklamıştır. Bu açıklamasının dikkat çekici bölümünü buraya aynen alıntılıyoruz:

“… fırkamız (partimiz) âtiyen (gelecekte) Gazi Hazretleriyle siyasi sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır. Bu vaziyette kalacak siyasi bir teşekkülün mevcudiyetini fırka müessisi sıfatiyle muhafaza ve idameyi muhal buluyorum. Bu sebeple SCF’nin feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arzederim efendim. A. Fethi.”[20]

Fethi Okyar’ın anılarından, bu fesih beyannamesinin bile bir pazarlık konusu olduğunu öğreniyoruz. M. Kemal Atatürk döneminde, Fethi Bey’e kurduğu partinin fesih gerekçesini dahi olduğu gibi yazma hakkı verilmemiştir. Örneğin, mektubun M. Kemal Atatürk ve Ismet Paşa tarafından düzeltilmeden önceki bir cümlesi şöyleymiş:

“Fırkamız doğrudan doğruya Gazi Hazretlerinin teşvik, ısrar ve tasvipleriyle vücuda gelmiş ve büyük reisimizin her iki fırkaya (CHP ve SCF) karşı eşit yardım muamelesine mazhar olacağı teminatını almıştı.” [21]

Diplomatik dili, halk diline tercüme edecek olursak fesih nedeni şöyle olsa gerek; “M. Kemal verdiği sözde durmadı, onunla çatışmayı da göze alamıyorum ve bu yüzden partiyi kapatıyorum.”

Böylece Fethi Okyar, M. Kemal Atatürk’e “Bir siyasi partinin iktidara gelmek istemesinden daha doğal ne olabilir?” sualini yöneltmek yerine; partiyi kapatarak “kelleyi kurtarmıştır.”

Partinin kurucularından Ahmet Ağaoğlu’nun aktardıklarına bakılırsa, parti kurucusu Fethi Bey, parti kapatıldıktan sonra, “aldatıldığını” itiraf etmiş ve M. Kemal Atatürk’ün Fırka’yı “sırf memleketteki vaziyeti anlamak, halkın nabzını tutmak için” kurdurduğuna kanaat getirmiştir.[22]

Her başarısız çok partili hayat denemesi tek parti yönetiminin yerleşmesinin önündeki engelleri kaldırmaya yaramış ve Tek Parti Yönetimi’nin pekişmesini sağlamıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın “kendini fesh etmesinden” sonra tek parti yönetimi yerleşmiş, 1946’ya kadar rakipsiz ve her şeye egemen olan görüntüsünü korumuştur. Bu kısa dönemli çok partili sistem deneyimlerini, demokrasi yolunda atılmış adımlar olarak kabul etmek zorlama bir yorum olacaktır.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Çetin Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, Karacan Yayınları, Istanbul 1982, sayfa 32.

Ayrıca bakınız; F. Hüsrev Tökin, Türk Tarihinde Siyasi Partiler ve Siyasi Düşüncenin Gelişmesi, Elif Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 75.

[2] Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1950), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1992, sayfa 101-102.

[3] Tevfik Çavdar, Serbest Fırka, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 8, Iletişim Yayınları, sayfa 2052 – 2059.

[4] Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1994, sayfa 141-148.

Ayrıca bakınız; Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.

[5] Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.

[6] Fethi Okyar, Ve Mehmet Seyitdanlıoğlu, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Fethi Okyar’ın Anıları, 3.baskı, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 135, 136.

[7] Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1950), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1992, sayfa 101, 102.

Ayrıca bakınız; Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1994, sayfa 141-148.

– Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.

– Tevfik Çavdar, Serbest Fırka, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 8, Iletişim Yayınları, sayfa 2052 – 2059.

– Tarık Z. Tunaya, Türkiyede Siyasi Partiler, 1859-1952, Istanbul, 1952.

– Çetin Yetkin, Atatürk’ün Başarısız Demokrasi Devrimi, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul, 1997.

– Cem Ermence, 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul, 2006.

[8] Hakkı Uyar, “SCF’nin Yayın Organı: Serbes Cumhuriyet Gazetesi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce cilt 7, Liberalizm, Iletişim Yayınları, Istanbul, 2005.

[9] Türk çitfçisi’nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketi, Ankara, 1938, sayfa 41-55.

[10] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252.

[11] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252-253.

[12] Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 165, 166, 167.

[13] Samet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, sayfa 57.

[14] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 521.

[15] C. Koçak, Türkiye Tarihi, cild 4, 8. baskı, Cem Yayınevi, Istanbul 2005, sayfa 148.

[16] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 16. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1999, sayfa 260.

[17] H. C. Armstraong, H. C., Bozkurt, Nokta Kitap Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 203.

[18] Ibrahim Hilmi Çığıraçan, Istanbul: Hilmi K., 1946, sayfa 22, 23.

[19] Asım Us, Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım – Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerine Ait Hatıralar ve Tetkikler, Istanbul: Vakit M., 1964 sayfa 142.

Ayrıca bakınız; Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 270.

[20] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 273.

[21] Fethi Okyar, (Haz. Cemal Kutay), Üç Devirde Bir Adam, Istanbul: Tercüman Tarih Yay., 1980, sayfa 528.

Ayrıca bakınız; Ahmet Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, Istanbul, 1969, 2. basım, sayfa 90, 91.

[22] Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, 3. baskı Iletişim Yayınları, Istanbul 1994, sayfa 102.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 7

M. Kemal Atatürk ve Adolf Hitler

***

Aslında bırakın Türkiye’de demokrasiyi, hürriyeti, cumhuriyeti; “Tek ‘Parti’ rejimi” bile yoktu. “Tek ‘adam’ rejimi” vardı… O da “M. Kemal Atatürk rejimi” idi.

Çünkü Mebus (Milletvekili) tayinleri M. Kemal Atatürk tarafından bizzat yapılıyordu. 1927’de yayınladığı bir tamimde M. Kemal şunları söylüyor:

“Aziz vatandaşlarım. Cumhuriyet Halk Fırkası, namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için tespit ettiğim zevatın heyeti umummiyesini ittılanıza (bilginize) arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinın birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan, her daire-i ihtihabiye’ye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim.”[1]

Yukarıdaki alıntıdan M. Kemal’in şahsi iradesinin ne kadar belirleyici olduğu anlaşılıyor. Mebus tayinini CHF’ye (CHP’ye) bile bırakmıyor. Kimlerin mebus olacağına ve kimlerin hangi illerin mebusu olacağına kendisi karar veriyor…

1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde;

“(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kati vaziyet Gazi hazretleri umumi listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.

Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür? Herhalde, “Hakimiyet kayıtsız şartsız M. Kemal’in ve onun yakın çevresinindir” demek gerçeğe daha uygun düşüyor. (…)

Böylesi koşullarda mahkemelerin “bağımsızlığı” da içi boş bir slogan olmaktan öteye gidemez. Cumhurbaşkanı, CHF tüzüğüne göre daimi ve değişmez genel başkandır. Meclis üyelerini de kendisi belirlediğine göre, bu durum, onun hem partiye, hem de meclise hâkim olmasına imkân veriyordu. Parti içinde ve dışında kendi iradesi dışında hiçbir girişime izin vermiyordu.

Hitler; “…M. Kemal’in ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi benim”[2] derken, M. Kemal’in şahsi rejimine verdiği önemi ifade ediyordu.[3]

Seçimlere katılacak adaylar CHP genel sekreteri ve fiili genel başkan tarafından belirlenmiş ve halkın onayına sunulmuştur. Seçim yapmanın anlamını yitirdiği seçimler sadece şeklen var olmuştur.[4] Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, ki kendisi Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucular listesinin 1’inci sırasında yer alır [5], tek parti döneminde yapılan seçimlerle ilgili şu şekilde yorum yapmaktadır:

“Gerçi iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre bütün illerde milletvekili seçimleri yapılıyordu, ama bu seçim, işin formalite yönüydü. Halk Partisi tarafından gösterilen aday mutlaka seçiliyordu. O halde bu adaylar, ‘halkın seçimine sunuluyordu’ demektense, ‘halkın oylamasına sunuluyordu’ deyişini kullanmak belki daha yerinde olur.”[6]

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre yapıldığını, ancak illerdeki seçimlerin “formaliteden” öteye geçmediğini belirttiği 1923 seçimleri, Halk Fırkası tarafından gösterilen adayın mutlaka seçilmesi esasına göre sonuçlanır.[7] Adaylar belirlenirken, adayın kendisine bir şey sorulmamış ve hatta bilgi verilmemiş olması, seçimin bir diğer ilginç yönlerinden birisini oluşturur.

Bu konuda Yakup Kadri’nin anlattıkları ilginçtir. Yakup Kadri, kendisinin ve Hakkı Tarık’ın Istanbul’dan aday gösterileceğini düşündüğünü, ancak Istanbul listesi açıklanınca derin bir hayrete düştüğünü, çünkü hem kendisinin hem de Tarık’ın isminin listede bulunmadığını belirttikten sonra, daha sonra kendi ismini Mardin, Hakkı Tarık’ın isminin ise Giresun listesinde görünce şaşkınlığının bir kat daha arttığını belirtir.[8]

M. Kemal’in 1927 seçimleri ile alakalı yayınladığı bildiri ve tamimleri (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 532-535) üzerinde bir değerlendirme yapan siyaset bilimci Prof. Dr. Taha Parla, M. Kemal’in tutumu ve seçimlerdeki etkisini şu şekilde belirlemektedir:

“…Atatürk, artık tam bir ‘tek-seçici’ olarak, katıksız biçimde birinci tekil şahıs ifadesiyle konuşmaktadır:

(Atatürk) : ‘…milletvekili adayı olarak saptadığım kişiler’, ‘birlikte çalışmağa uygun gördüğüm arkadaşlar, (b)unlardan her seçim çevresine ayıracağım milletvekili adayları…’

Açıktır ki adayları saptayan bir parti kurulu, organı yoktur; hepsini tek başına seçen ve bunları seçim çevrelerine dağıtan mutlak bir parti şefi vardır…*sonucu baştan belli olan bir seçim* için milletin göstermiş olduğu isabetli davranışı övüyor:

(Atatürk) : ‘…sunduğum adaylar memleketin her tarafında aziz vatandaşlarımın ittifakla genel onay ve seçimine mazhar oldu’, bu davranıştaki soylu anlam…’

Tek-partinin plebisiter şefi, istediği kişileri milletvekili olarak millete onaylatıyor; ulusal egemenliği kullanacak olan Millet Meclisi’nin tüm üyelerini kendi seçiyor/seçtiriyor.”[9]

Resmen Millet ile dalga geçiyor. M. Kemal döneminde kapatılan gazeteler, milleti kandırmadığı için kapatıldılar herhalde…. 1927 seçimlerinde, M. Kemal Atatürk’ün seçtiği adayların millet tarafından “mecburi” olarak onaylandığı halde, kemalist kalemşörlerin sanki seçim yapılıyormuş havasıyla attıkları ısmarlama manşetleri hep beraber okuyalım…

***

Evvela kelimelerin anlamları:

Namzet: Aday.

Intihabat: Seçimler.

Rey: Oy.

Müntehib-i sani: Ikinci derece seçmenleri.

Kamilen: hep birden.

***

“Bütün Türkiye tek bir vücut gibi Gazi’nin gösterdiği namzetlere rey veriyor.”[10]

“Gazi, Ismet ve Kazım Paşalar Hazeratı Beşiktaş ve Adalar’dan müntehib-i sani namzedirler – Müntehib-i sani intibanını ilk neticesi: kamilen fırka namzetleri kazandılar.”[11]

“Şehrimizde müntehib-i sani intihabatı başladı – Dün binlerce müntehib-i evvel reylerini attılar”[12]

“Intihabadın birinci safhası bitiyor: 15 Ağustosta müntehib-i sani intihabatı tamamıyla bitecek ve artık iş mebusların intihabına kalacak.”[13]

“Gazi Hazretleri namzetlerin daire-i intihabiyelerini tefrik buyurdular. (Bizzat imza buyurdukları Istanbul namzet listesi fotokopisi)[14]

“Dün Ankara ve Istanbul dahil olduğu halde 23 vilayette intihabat yapılmış ve fırka namzetleri müttefikan mebus intihab edilmişlerdir.” (Şehrimizde 1458 müntehib-i saninin ittifak-ı arasıyla)[15]

“Intihabatın kısm-ı küllisi (48 vilayet) ikmal edildi.”[16]

“Intihabat her yerde bitti ve kamilen fırka namzetleri mebus oldular.”[17]

Vekilleri kendi seçen M. Kemal Atatürk dönemin gazetelerinde karikatürize edilerek böyle eleştirilmişti

Şirin Tekeli, 1923-1946 yılları arasında yapılan seçimleri “seçim” olarak değil, “demokratik olmayan oylamalar”, 1950-1983 yılları arasında yapılan seçimleri ise “demokratik seçimler” olarak nitelemektedir. Tekeli’nin tek parti dönemindeki seçimlerle alakalı olarak genel yorumu şu şekildedir:

“Cumhuriyet döneminde yapılan seçimleri iki grupta toplamak mümkündür: Demokratik olmayan oylamalar (1923-1946) ve demokratik seçimler (1950-1983). …siyasi iktidarı biçimlendirmek yönünden pek fazla sonuç doğurmayan, bu anlamda seçim tanımına pek uymayan, daha çok törensi nitelikte süreçler olmuştur. Gerçekten de bu seçimlerin hepsinde adaylar, tek parti CHP tarafından belirlenmiş ve gerçek siyasi mücadele, parti kademelerinde aday olabilmek için verilmiştir. Buna karşılık seçmenlerden beklenen, partinin saptadığı adayları onaylamanın ötesine pek gitmiyordu. Bu anlamda, tek bir kişi için değil, bir kurulun tüm üyeleri için plebisite benzeyen bu oylamalarda, partinin saptadığı adayların “hepsi seçilmiş” ve Meclis’te yerini almıştır.”[18]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 31 Ağustos 1927. Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 534.

[2] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1881 -1938 Atatürk’ün Doğumundan ölümüne Kadar, Istanbul, sayfa 319.

[3] Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 113.

[4] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 16. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1999, sayfa 259.

[5] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin kurucular listesinin 1’inci sırasında:

http://www.add.org.tr/kurucularimiz.html

[6] Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet, 3. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 574-575.

[7] Hıfzı Veldet Velidedeoğu, Milli Mücadele’de Anadolu, sayfa 246.

[8]
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, sayfa 34.

[9] Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, cild 1, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Iletişim Yayınları, Istanbul 1997, sayfa 54.

[10] Vakit Gazetesi, 3 Eylül 1927.

[11] Cumhuriyet Gazetesi, 2 Ağustos 1927.

[12] Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ağustos 1927.

[13] Cumhuriyet Gazetesi, 14 Ağustos 1927.

[14] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Eylül 1927.

[15] Cumhuriyet Gazetesi, 3 Eylül 1927.

[16] Cumhuriyet Gazetesi, 4 Eylül 1927.

[17] Cumhuriyet Gazetesi, 6 Eylül 1927.

[18] Şirin Tekeli, “Cumhuriyet Döneminde Secimler”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 7, Istanbul 1983, sayfa 1801, 1802.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Sünneti (hıtam) Yasaklama Teşebbüsü

Cumhuriyetin İlk Yıllarında Sünneti (hıtam) Yasaklama Teşebbüsü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Fotoğrafta, Türkiye’de Müslüman çocukların sünnet (hıtam) edilmelerinin yasaklanmak istenmesi hareketine karşı Mustafa Sabri Efendi’nin o sıralarda Batı Trakya’da çıkarmakta olduğu “Yarın Gazetesi”nde verdiği cevaba ait makalenin başlığı görülmektedir.

Evet, yanlış okumadınız…

Kemalistlerin alkışlayıp övdükleri Atatürk dönemi; Müslümanların donlarının içinin bile değiştirilmek istendiği bir dönemdi.

***

Fotoğrafı Aldığımız Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri, cild 1, Sebil Yayınevi, 2. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 525.

TEŞEKKÜR: Yanılmıyorsam bu fotoğrafı internet ortamına aktaran ilk site “%100 Osmanlı”dır. Yöneticisine teşekkürü bir borç bilirim ve değerli çalışmalarının devamını dilerim.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yıl 1925, Haber: “Güzel bacaklı hanımlar yarışması”

Yıl 1925, Haber: “Güzel bacaklı hanımlar yarışması”

güzel bacak yarismasi, güzel bacakli kadinlar yarismasi güzel bacakli kadin yarismasi, atatürk güzel bacak m. kemal güzel bacak

6 Eylül 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesi

***

Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden bir anı:

“Ankara’da iken bir gün, İngiltere büyükelçilerinden biri bana: ‘Şehriniz yabancı dolu, onlara ve kendinize neden golf yeri ayırmazsınız?’ demişti.

Sonra kendisi bir golfçüyü misafir olarak getirdi. Biz de parasız yatırıp kaldırdık. Şimdi Ankara’ya özel bir itibar kazandıran Golf Kulübü meydana geldi. Amerika’ya gittiğimde belediyelerin, halk için parasız golf yerleri yaptıklarını görmüştüm.”

Falih Rıfkı, bunları yazdığı sırada, ülkemizde yıllık milli gelir 50 doların altında, milletin yüzde sekseni elbise ayakkabı bulamaz, ülke açlar, işsizlerle, şehit, dul ve yetimleri ile dolu bir halde idi.

Batılı hayata, yani lükse, içkiye, kadına, sefahata duyulan açlığı tatmin ihtiyacı, Batılılaşma dedikleri taklit hamleleri 1924′lerden itibaren memleket sathına hızla yayılıyordu.

İktidarın, Yunus Nadi’ye çıkarttırdığı “Cumhuriyet” gazetesinin 6 Eylül 1925 tarihinde verdiği şu haber de gönül verdiğimiz Batılılaşma hamlelerinden biriydi: “Memleketimizde ilk defa yapılan bir müsabaka” başlıklı haber şöyle devam ediyordu. “Evvelki akşamki Güzel Bacak müsabakasına dört hanım iştirak etmiştir.”

 

**********

 

KAYNAK: Cumhuriyet Gazetesi, 6 Eylül 1925.

AKTARAN: Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün bu sözleri diktatörlük değil de nedir?

M. Kemal Atatürk’ün bu sözleri diktatörlük değil de nedir?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Izmir’de Nutuk vermiş… şöyle diyor:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[1]

***

Diktatörlüğünü ne de güzel anlatmış… Devlet, kanun ve millet kendisinin oyuncağı olmuş… Keyfine, hırsına, intikam hissine göre değişir durur.

M. Kemal’in sözünün özeti; “Sade keyfim hüküm sürer” demektir.

Hele şu kısım: “…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, çalarım, asarım, keserim…”

Peki şimdi bu sözleri söyleyen M. Kemal ile Nazi Almanya’sının diktatörü Adolf Hitler’in arasında ne gibi bir fark var?

Hey gidi demokratlar, cumhuriyetçiler…

 

**********

 

KAYNAK:

[1] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, sayı 82, 83.

Ayrıca bakınız;

Hasan Rıza Soyak (M. Kemal Atatürk’ün Genel Sekreteri), Atatürk’ten Hatıralar, Yapı ve Kredi Bankası Yayınları, Istanbul 1973, cild 2, sayfa 459.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemalist rejimin hakim olduğu Türkiye’de Hacca gitmek yasaktı

Kemalist rejimin hakim olduğu Türkiye’de Hacca gitmek yasaktı

***

Kemalist rejimin hakim olduğu Türkiye’de Hacca gitmek yasaktı

( Bu konu, “Atatürk olmasaydı ibadet edemezdiniz” diyenlere ithaf olunur. Hani devlet dine karışmayacaktı..? Bu devlet; “Allah’ın Evi Kabe” ile aramıza bile girdi ! )

Kuran-ı Kerim öğretiminin ve “Allahu Ekber” demenin yasaklanması[1] gibi uygulamalarla hafızalarda yer eden Tek Parti döneminde, tüm dini faaliyetler gibi hac farizası da yasaktı.

1947’lere kadar Türkiye’den hacca resmen izin çıkmadı. 1948’de döviz yokluğu bahanesiyle hac yine yasaklandı. Hac için ilk izin ise ancak 1949’da çıkartıldı. O yasaklı yıllarda Rusya dahi hacılarına yasak koymamıştı.

Kemalist devrimbaz Neşet Çağatay bile bunu itiraf etmektedir. Çağatay’a göre, hacca gidilmesine izin verilmesi, Imam Hatip okullarının açılması, okullarda din dersi verilmesi; çok partili sisteme geçildikten sonra halktan oy alabilmek için Kemalist rejimin verdiği tavizlerdi.[2]

Türkiye Büyük Millet Meclisi Yasama Uzmanı Izzet Eroğlu ise kemalist rejimin din aleyhindeki uygulamaları hakkında şöyle yazmaktadır:

“4 Mart 1925 tarihinde çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile basın ve siyasal muhalefet tamamıyla susturulmuş ve muhalif gazete ve dergilerin çoğu kapatılmıştır. Katı laiklik anlayışı doğrultusunda bazı camilerin ibadete kapatılması, hac izni verilmemesi ve dini eğitime müsaade edilmemesi din ve vicdan hürriyetini kısıtlamıştır.”[3]

Daha fazla kaynak için [4] no’lu dipnota bakınız.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1]  Kemal Atatürk’ün eseri: Kuran ve Ezan’ın yasaklanması:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

M. Kemal Atatürk Din derslerini ve Imam Hatipleri kaldırmadı yalanı

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[2] Prof. Dr. Neşet Çağatay, Türkiye’de Gerici Eylemler (1923’den Buyana), Ankara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1972, sayfa 41.

[3] Türkiye Büyük Millet Meclisi Yasama Uzmanı Izzet Eroğlu, Yasama Dergisi 14, 1924 Anayasası Döneminde Insan Haklarının Normatif Çerçevesi ve Uygulaması, sayfa 83.

[4] Hacca gidilmesine ancak 1948 – 1949’dan sonra izin çıktığına dair birkaç kaynak:

Şaban Sitembölükbaşı, Türkiye’de Islam’ın Yeniden Inkişafı (1950 – 1960), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 23.

Hürriyet Konyar, Çok Partili Hayata Geçiş Sürecinde CHP’nin Lâiklik  Politikasındaki Değişim, Tarih ve Toplum Dergisi, sayı 135, Mayıs 1994, sayfa 39.

Hürriyet Konyar, Ulus Gazetesi, CHP ve Kemalist Ilkeler, Bağlam Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 183.

Sebilürreşad Dergisi, “Hac Yasak Edilebilir mi?”, cild 1, sayı 15, Eylül 1948.

Sebilürreşad Dergisi, “Bu yıl Hac Niçin Yapılmadı” cild 1, sayı 23, Aralık 1948.

Sebilürreşad Dergisi, “Hacılarımıza Müjde”, cild 4, sayı 83, Temmuz 1950, sayfa 121.

Binnaz Toprak, Geçiş Sürecinde Türkiye, “Dinci Sağ”, Belge Yayınları, Istanbul 1992, sayfa 248.

Binnaz Toprak, Türkiye’de Dinin Denetim Işlevi, Türkiye’de Politik Değişim ve Modernleşme, Alfa Basım Yayım Dağıtım, Istanbul 2000, sayfa 315.

Çetin Özek, 100 Soruda Türkiye’de Gerici Akımlar, Gerçek Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 165. (74’üncü soru).

Zafer Tarık Tunaya, Islamcılık Cereyanı, cild 3, Cumhuriyet Yayınları, 1998, sayfa 43.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Ey kemalistler, hani kadın hakları nerde ??

Ey kemalistler, hani kadın hakları nerde ??

Kisve kanunu hükümlerinin tamamiyle tatbik edilmesine çok çalışılması ve alakadarlarının dikkat nazarlarının ehemmiyetle çekilmesi hakkında umumi müfettişliklere ve valiliklere çekilen şifreye dair 1935 tarihli belge 

***

Ahzab Suresi
59 – Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

***

Allah (celle celaluhu) bu ayette kadınların tanınmaması, tanınıp da eziyet edilmemeleri için dış elbiseyi emrederken; bu hain kemalistler yasaklıyor:

C.H.P. Maraş Il Yönetim Kurulu, Maraş’ta “Türk kadının yüksek duygularına ve medeni düşüncelerine taban tabana aykırı olan ve Türk malı olmayan (Türk malı olmayan derken, `Türk kumaşı´ anlamında değil; `Türk’e ait olmayan giysi´ anlamında söylüyor) çarşaf ve peçenin kaldırılmasına” ve bunun için 1 Ocak 1936’ya kadar halka mühlet verilmesine, bu tarihten sonra bu kıyafetlerle gezenlerin men edilmesine karar vermiştir.[1]

Tirebolu Belediyesi 7 Ekim 1926’da aldığı bir kararla ilçede peçe takılmasını yasaklamış, peçesini 48 saat içinde çıkarmayan kadınların cezalandırılacaklarını ilan etmiştir. Trabzon Vilayet Meclisi de Aralık 1926’da kadınların peçe takmasını yasaklamış, 10 günün sonunda peçe takmaya devam edenlerin karakola sevk edileceğini bildirmiştir. Sivas’ta ise 1928 yılı Kasım ayında Türk Ocağı’ndan elli kişi, peçe ile mücadele kampanyası başlatmıştır.[2]

1934 Aralık ayında Bursa Halk Fırkası Kongresi bütün vilayet dahilinde peçe ve çarşafın kaldırılmasını kararlaştırmıştır.[3]

11 Aralık 1934’de ise bu kez Muğla’da Bodrum Kent Kurultayı 1 Ocak 1935 tarihinden itibaren kadınların çarşaf ve peçe giymelerinin yasaklanmasına, yasağa uymayanların belediyece cezalandırılmasına karar vermiştir.[4]

**********

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Fon kodu: 490.01, Yer no: 17.88.1.

[2] Sadık Sarısaman, Cumhuriyetin Ilk Yıllarında Kadın Kıyafeti Meselesi, Atatürk Yolu, 6, sayı 21, Mayıs 1998, sayfa 103.

[3] Akşam gazetesi, 16 Aralık 1934.

[4] Yeni Asır gazetesi, 12 Aralık 1934.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün Şapka Zulmü ve Istiklal Mahkemesi’nde asılan alimler, hocalar

M. Kemal Atatürk’ün Şapka Zulmü ve Istiklal Mahkemesi’nde asılan alimler, hocalar

Şapka Zulmü – 1

Bu yazı dizimizde “Şapka” meselesini ele alacağız inşaallah.

Bilindiği gibi, M. Kemal 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş, Kastamonu’lulara hitaben yaptığı şu konuşma ile şapka konusu Türkiye’nin gündemine oturmuştu:

“Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!”[1]

M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad’da tuttuğu anı defterinden:

“…Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde idi. Gayet zarif, latif birkaç genç kadın simokinli erkeklerle dans ediyorlardı. İki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz fotöylerden bu tekerrür ve temadi eden Vonstep’leri seyre pek müsaitti.

– Ne güzel dedim. Dansı çok sevdiğimden ve ataşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden addedildiğimden bahsettim. Hanımefendi de kızlık hayatında çok dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti…

– Bu hayatın bizde (Türkiye’de) teessüsü (tesisi) ne kadar müşkül…

(M. Kemal) : Dedim ki, ben her vakit söylerim, burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selahiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı ictimaiyemizde (sosyal hayatımızda) arzu edilen inkılabı bir anda bir “JOP” ile tatbik edeceğimi zannederim.”[2]

Kuvay-ı Milliye’nin kadın kahramanlarından olduğu bilinen ve özellikle M. Kemal ve Ismet Inönü’ye yakınlığıyla tanınan Halide Edib (Adıvar) da, şapka uygulamalarını eleştirenler arasındaydı. O, fakir halka karşı girişilen baskı ve halkın şapkaya olan başkaldırısı üzerine o yıllarda şöyle diyordu;

”Şapka kanunu bu dönemde girişilen devrimlerin ilki ve en gözalıcısı olmakla beraber, aynı zamanda en beyhude, en anlamsız ve en sathisi (yüzeyseli) idi.”[3]

Halide Edib Adıvar’a göre, devrimler arasında en ciddi muhalefeti yaratan şapka kanununa, sokaktaki adamın karşı koyması, kanunu yapanlardan gerçekte çok daha batılıydı.(…)[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221, 222.

Ayrıca Bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

[2] Prof. Dr. A. Afetinan; M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara 1983, sayfa 26, 27.

Ayrıca bakınız: Der. Behçet Kemal Çağlar, Atatürk Devriminden Damlalar, Istanbul 1967, sayfa 52.

[3] Paul Gentizon, M. Kemal ve Uyanan Doğu, sayfa 100-103.

[4] Halide Edib Adıvar, Dictatorship and Reforms in Turkey, Yale Rewiew, 1929 Güz Sayısı, sayfa 30.

********************

********************

********************

Şapka Zulmü – 2

Halide Edip Adıvar’ın beyhude ve anlamsız addettiği şapka kanunu ve uygulamaları ile ilgili olarak, daha çok hiç bir hukuki temele dayanmadan yürütülen baskılarla ilgili olarak Mete Tuncay’ın yaklaşımı da bir hayli ilginç ve düşündürücü niteliktedir. Mete Tuncay ”Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması” adlı eserinde:

”Şapkaya karşı doğan tepkilerin şiddetle bastırılması üzerine, gerçekten pahalı olduğu halde, hiç kimsede şapka giymenin pahalı olabileceğini söyleyecek hal kalmamıştır. Çünkü görülmüştür ki,artık sorun ”fes” ya da ”şapka”yı değil, onlardan birinin giyileceği kafayı yerinde tutabilmektir!” diyerek Eylül-Ekim 1925 tarihlerinde, artık Türkiye’de gelinen noktanın şapkayı veya fesi değil, onu giyecek kafanın yerinde kalması probleminin olduğunu, yani ölmek veya ölememek sorununun yaşandığını dile getirir.

”Sorun fes ya da şapkayı değil, onlardan birinin giyileceği kafayı yerinde tutabilmektir!”[1] sözünün en açık anlamı ”şapka için ölmek veya ölmemek”tir.

Işte böyle bir vahşet. Cağdaşlık adına cağdışılık, barbarlık.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Halide Edib Adıvar, Dictatorship and Reforms in Turkey, Yale Rewiew, 1929 Güz Sayısı, sayfa 30.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 3

Tarih 25 Kasım’a gelindiğinde, meclis şapkayla ilgili 2 Eylül Kararnamesinin yerine ”Şapka Kanunu” çıkması ve uygulamaların kanun ışığında daha zecri (zorlayıcı) tedbirlerle yürütülmesi için bir kanun teklifi vermişti.

Kanun teklifinin gerekçesinde:

“Aslında hiç bir öneme sahip olmayan ve fizik olarak hiç bir kıymet ifade etmeyen başlık konusu, muasır medeniyet ailesi içerisine girmeye kararlı Türkiye için özel bir değere sahiptir. Şimdiye kadar Türkler ile diğer çağdaş, medeni milletler arasında bir simge/sembol niteliğinde sayılan şimdilik başlığın, fesin değiştirilmesi ve yerine çağdaş medeni milletlerin tümünün ortak başlığı olan ve medeniyetin de bir simgesi olan şapkanın giyilmesi gereği belirmiştir. Türk milleti de çağdaş medeni milletler arasına girmeye karar verdiğinden, behemahal (mutlaka) şapkayla ilgili kanunun kabulünü teklif ederiz!!”[1] denilerek şapkanın medeni/uygar olmakla eş anlamlı olduğu belirtiliyor.

Oysa bir simgeyi zorla benimsetmekle çağdaş, medeni milletler arasına girilmez… “Özünü” benimsemek ile girilir. Halka “zorla” birşeyi yaptırmak bile başlı başına Medeni milletlerin kabul ettiği ilkelere “aykırıdır.”

Kemalist rejime göre günümüzde muasır medeniyetin önünde bir engel daha var; “bayanlarımızın başındaki örtü.”

Bunu da kamusal alandan uzaklaştırmaya muvaffak olmakla beraber, son dönemde ağır bir mağlubiyet almışlardır.

Halbuki yukarıda da ifade etmiş olduğumuz gibi çağdaş medeni milletlerin arasına “şapka”yı zorla giydirmekle girilmez. Bu çağdaşlık değil, aksine barbarlıktır.

Nitekim Fransız “La Presse” gazetesi de bu hususa değinmiş ve yayınladığı bir başmakalede şu sözlere yer vermiştir:

“Bir memlekette ki, başına hükümetin istediğini giymeyeni asarlar, orada Cumhuriyet olur mu? Sizde (Türkiye’de) Millet Meclisi mi var?”

Öte yandan aynı makalede M. Kemal de çok ağır ifadelerle eleştirilmiştir:

“Şark’ta (Doğu’da) onun gibi (M. Kemal) merhametsiz bir Firavun nâdir hüküm sürmüştür”[2] diyerek durumu açıkça ortaya koymuştur.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Mete Tuncay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, sayfa 150.

[2] La Presse gazetesi, 9 Eylül 1928 nüshası.

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 4

Eylül 1925 tarihlerinde basın da üzerine düşen görevini yapıyor ve alabildiğine sarık, cübbe ve fes üzerine hücuma geçiyordu. Şapkaya övgüler düzülerek yürütülen kampanya da fesle ilgili gazete başlıkları dikkat çekiciydi. Gazeteler fes’i şöyle veriyorlardı:

”Bu özük kazın rengindeki başlık bütün bir milletin kanının akıtıldığı bir rejimi hatırlatmaktadır.”

”Opera -komik olan bu başlık.”

”Bu fuar tiyatrosu malzemesi.”

”İçiyle ve dışıyla tanı bir şarap şişesi kasesi.”

”Gelincik.”

”Horoz İbiği”ni kullanmak herkesi utandırıyor.”

“Her adımda bir rüzgar esintisinde sallanan püskülüyle fes.”[1]

Gazete başlıklarıyla halkın fesiyle alay ediliyor, fesli komikliklere karşı halk mücadeleye çağırılıyordu. Gazetelerin yönlendirmesiyle özellikle İstanbul’da halk içinde büyük kavgalar başlıyordu. Şapka giyenler, feslilerin sarıklıların karşısına çıkmışlar, hükümet desteğini de düşünerek tenha yerlerde gördükleri fesli kişileri, sarıklı kişileri grublar halinde feci şekilde dövüyorlardı.

M. Kemal üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Paul Gentizon kitabında bu konunun şahidi olarak şapkayla ilgili terör olaylarına yer verir:

”Şapka giyenler, her yerde külah giyenlerin karşısına çıktı. Hatta neredeyse baş giysisini değiştirecek yerde fes’de ısrar edenlere veya şapka giymeyip başı açık dolaşanlara karşı dayak dahil her türlü enerjik çarelere başvrulurdu. Birçok fırsatlarda sokaklarda,vapurda, gösteri salonlarında ”şapka”lar,”fes”lere hücum etti! Fes ve fesliler daima yenildi. Fesler şapkalılarca parçalandı, ayaklar altına alınıp ezildi veya denize atıldı.”[2]

”Şapka”lar ”Fes”lere hücum etti, dayak dahil her türlü enerjik çarelere başvuruldu ifadeleri, bir yabancının gözüyle bile ne tür bir terör estirildiğini ve şapkalıların feslileri nasıl bastırdığını açıkça ifade eder. Ve en korkuncu, şapka giymeyip başı açık olanların bile dövüldüğü bir çılgınlıklar ortamı olmuştur zamanın Türkiyesi.”

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Gazette Costantinople, 5 Ekim 1925, Paul Gentizon, M. Kemal ve Uyanan Doğu, sayfa 99.

[2] Paul Gentizon, M. Kemal ve Uyanan Doğu, sayfa 99, 100.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 5

Şapka kanunu çıkar çıkmaz köprünün iki başı ile anayol kavşaklarına yerleştirilen polisler fesleri ve feslileri toplamaya başladılar.[1]

Kızılay da fes toplama kampanyasına girişerek topladığı fesleri yoksullara “terlik” yaptırdı.[2]

Türkiye Cumhuriyeti’nde bulunan Asker sınıfının, Diyanet Işleri Başkanlığına bağlı memurların, ülkedeki tüm memurların ve genel olarak sivillerin resmi törenlerde giyecekleri elbiseyi belirleyen bir yönetmelik yayınladı. Resmi merasimde giyilecek kıyafet, ceketatay, siyah yelek ve pantolon olmak üzere frak olarak belirlendi. Bunu önü sert kolalı beyaz gömlek, dik veya uçları kırık beyaz kolalı yaka, beyaz fiyonklu boyun bağı, siyah rugan ayakkabı ya da maskaratları düz rugan iskarpin, silindir şapka, beyaz eldiven, baston veya siyah şemsiye tamamladı.

Resmi gecelere veya resmi tiyatrolara ise silindir şapka ile gidilecektir.[3]

Istanbul’da bulunan şapkacılar şapka yetiştirmek için Avrupa’dan “gemiler dolulusu” şapka, (birde Antiemperyalistiz diyorlar) kasket getirdiler. Halkın şapkaya yaptığı akın karşısında (mecbur, kelle gidecek yoksa) Ankara’da şapkacılarda tek bir şapka bile kalmadı.

Bu durumu Paul Gentizon “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” kitabında şu sözleriyle betimliyordu:

“Kıtlık günlerinde, bazı saatlerde ekmek fırınlarının önünde olduğu gibi, şapka dükkânları da adeta müşteriler tarafından sarılıyor ve önünde uzun kuyruklar oluşturuluyordu.”[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Cumhuriyet gazetesi, 2 Eylül 1925, sayfa 1.

[2] Orhan Koloğlu, Islamda Başlık, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1978, sayfa 95.

[3] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 051.V48.13.114.45, (17 Eylül 1925).

[4] Paul Genziton, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Çeviren: Fethi Ülkü, Üçüncü basım, Ankara, Bilgi Yayınları, 1995, sayfa, 99.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 6

Şapka fiyatları o denli yüksektiki, Hükümet, Bozok (Yozgat) Mebusu (Milletvekili) Ahmet Hamdi’nin önerisiyle, şapka almakta zorluk çeken memurlara “şapka avansı” adıyla bir yıl vadeli olmak ve ilerde maaşlarından taksit taksit kesilmek üzere borç vermeyi kabul etti.[1]

Öneri şöyleydi:

“Memurlarımızın ekserisi maişetine kifayet edebilecek maaşla istihdam edilmektedir. Elbise ve şapka masrafı için avans suretiyle verilen ve bil-fekk maaşattan mahsubunun icrası memurinin maduriyetini mucib olacağından birer maaş ikramiye itasını arz ve teklif ederim. (12.10.1341.Bozok (Yozgat) Mebusu (Milletvekili) Ahmet Hamdi. 26 Teşrinievvel 1341.”

m. kemal atatürk sapka kanunu avansi herkes sapka takmak zorunda miydi, kimler sapka takmaliydi,

[1] no’lu dipnot ile alakalı… TBMM’de şapka tedariki için memurlara avans verilmesi teklif edildi…

***

Memur bile olamayanların perişanlığını varın siz düşünün.

Diyanet Işleri Başkanlığı da “şapka avansı”ndan yararlanan kurumlardandı. Müftülerinde memurlara verilen elbise avansından yararlanabilecekleri, başvurmaları halinde kendilerine ödeneceği illere gönderilen genelgeler vasıtasıyla duyuruldu.[2]

Rıfat Börekçi, kuruma gönderdiği genelgede kendi görevlilerinin de şapka almaları gerektiğini, şapka fiyatlarının, memur maaşlarına oranla pahalı olduğu gerekçesiyle memurlarına 50’şer lira “şapka avansı” verileceğini bildirdi. Şapka fiyatları yükseldiği için bu avans 80 liraya çıkarıldı.[3]

İl, ilçe ve köylerde Diyanet Işleri Başkanlığı tarafından görevlendirilen din görevlileri, baş ölçüleriyle beraber, gerekli ücreti de Istanbul Müftülüğüne göndererek şapka satın almaya çalıştılar.[4]

80 lira “şapka avansı” verilen dönemde 1 ekmeğin fiyatı ise 5 kuruş civarında idi.[5] Bu zulüm değil de nedir??

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 2, Içtima Senesi 3, Cild 19, Içtima 110, 26 Ekim 1925, sayfa 2, 3.

Ayrıca bakınız:

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 030.18.1.1.15.61.2.

[2] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 051.V35.5.44.6.

[3] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 051.V41. 8.67.20, (6.11.1926).

[4] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 051.V08.2.6.15; 051.V16.3.16.13; 051.V05.2.2.17.

[5] Habervitrini.com, 02 Eylül 2002.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 7

DÜŞÜNCEYE BILE TUTUKLAMA, NERDE ÖZGÜRLÜK?? NERDE DEMOKRASI?? CUMHURIYET?

Şapka kanunu başta olmak üzere M. Kemal’in din aleyhinde yaptığı devrimlere karşı halk ayaklandı… Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde çıkan bu ayaklanmalar sonucunda birçok insanımız Istiklal Mahkemeleri tarafından çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.[1]

14 Kasım’da Sivas’ta Hükümet aleyhinde beyannameler duvarlara yapıştırıldı. Sivas’ta meydana gelen olaylarla ilgili hükümet, bildiriyi hazırlayan, yapıştıran ve “düşünce” birliği yapmış olanlarla (DÜŞÜNCEYE BILE TUTUKLAMA) birlikte şehrin bütün muhtarlarını tutukladı.[2]

Rize’de de şapka inkılâbı ve diğer devrimlere karşı Cami Imamı Şaban ve Muhtar Yakup Ağa’nın girişimiyle “Dinsizliğe doğru gidiyoruz. Hükümeti bu dinsizlikten men etmek gerekir” denilerek bir eylem gerçekleşti.[3]

Isyanı bastırmak üzere görevlendirilen Hamidiye Zırhlısı, kentin açıklarına demirleyerek Rize’yi iki gün boyunca bombaladı. Isyan, Rize’ye giden Istiklal Mahkemesinin olaya el koymasıyla sonuçlandı. Hatta bu olaylar sırasında bir de türkü çıkar ortaya: “Atma Hamidiye atma / Lahana tarlalarını…edeysun / Vergi de vereceğuz, serpuş da giyeceğuz…”[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Mustafa Baydar, Şapka Konusunda Atıf Hoca – Süleyman Nazif Çatışması, Türk Dili, 23, Sayı 230, sayfa 135.

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 13 Aralık 1925, sayfa 2.

Hakimiyeti Milliye Gazetesi, 26 Kasım 1925.

Prof. Dr. Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, 2. baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 343.

Ayrıca bakınız: – Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler 1924–1930. Ankara 1972, sayfa 157.

[3] Cumhuriyet Gazetesi, 14 Aralık 1925, sayfa 2.

[4] Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler 1924–1930, Ankara 1972, sayfa 157.

– Prof. Dr. Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara Yurt Yayınları, 1981, sayfa 154.

Ayrıca bakınız: – Ersin Kalkan, O Şapkayı Torunları Giydi, Hürriyet Pazar, 19 Mart 2006, sayfa 12, 13.

Prof. Dr. Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, 2. baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, 1998, sayfa 347.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 8

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

(Fotoğraf: Kayseri’de Mekkeli Hacı Ahmet, Eytam müdürü iken şapka giymemek için istifa eden Hacı Abdullah ve üç arkadaşının Ankara Istiklal Mahkemesi’ne sevk kararı. Belge M. Kemal imzalıdır. 2. dipnot: [2])

22 Kasım’da Kayseri’de halkı ayaklandırmak isteyen Mekkeli Ahmet Hamdi ve dört sarıklı arkadaşının yönlendirmesiyle yapılan yürüyüşten sonra 300 sarıklı tutuklandı.[1] Şapka kanunu “çıkmadan bir gün önce” Şeyh Ahmet Efendi ve arkadaşları 25 Kasım’da Istiklal Mahkemesi’nin şehre gelmesiyle yargılanmaya başlanmıştır.

Mahkeme, Mekkeli Hacı Ahmet, Eytam müdürü iken şapka giymek istemediği için istifa ettiği iddia edilen Hacı Abdullah ve 3 arkadaşının muhakemesine Ankara’da devam edilmesine karar verdi.[2] Muhakeme sonucunda Şeyh Efendi ve dört arkadaşının idam edilmesine karar verildi.

(KANUNDAN “ÖNCE” TUTUKLANIYORLAR VE IDAM EDILIYORLAR. KANUN ÇIKMAZDAN EVVEL GERIYE DÖNÜK EYLEMLER SUÇ SAYILAMAZ, BU BIR HUKUK KAIDESIDIR… AMA IDAM EDILIYORLAR.)

“Şapka Iktisası Hakkında Kanun’un TBMM’den çıktığı gün Erzurum’da, halkın bir kısmı çarşıyı kapatıp, şapka giyilmesine, tekkelerin kapatılmasına karşı Vali’nin evi önünde; “Biz gâvur memur istemeyiz” diye bağırarak yaptıkları gösteri ile Erzurum’da ilk olaylar patlak verdi. Göstericiler silah zoruyla dağıtıldı. Ilk iş olarak da gösteriye ön ayak oldukları anlaşılan 27 kişi tutuklandı.[3]

Bu olay üzerine M. Kemal ve adamlarının borazanlığını yapan Cumhuriyet gazetesi şunları yazdı:

“Erzurum’da bir iki softa, birkaç serseri inkılâbımızın ifadesi olan Türkiyat-ı Içtimaiyemize karşı nümayişe (gösteriş) sevk etmiş. Devlet görevlilerini (Valileri), gâvur kabul etmişlerdir. Bu inkılâplar vücut bulacak değildir, vücut bulmuştur. Erzurum’da nümayişin yapıldığı gün TBMM’den şapkanın mecburiyeti hakkındaki kanunun çıkmış olması kadar kudret-i inkılâp ifade eyleyecek bir hadise olamaz. Önümüzdeki hadise bir irtica hadisesidir.”[4]

M. Kemal’in dönemi, okullarda anlatıldığı gibi “günlük gülistanlık” değilmiş meğer… Bir şapka uğruna ne ocaklar sönmüş.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Cumhuriyet gazetesi, 13 Aralık 1925, sayfa 2.

Ayrıca bakınız: Ergun Aybars Istiklal Mahkemeleri. Ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 343.

Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler 1924–1930. Ankara: 1972., sayfa 157.

Cihan Aktaş, Tanzimattan Günümüze Kılık Kıyafet ve Iktidar 1, Ikinci baskı, Ankara Nehir Yayınları, 1991, sayfa 145.

[2] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Fon kodu: 030.18.01.01, Yer no: 16.71.4. **Bakınız: Fotoğraf**

Ayrıca bakınız: Ergün Aybars, Istiklal Mahkemeleri 1923–1927, Ankara 1982, sayfa 304–305.

[3] Türk Ili gazetesi, 26 Kasım 1925, sayfa 1.

– Hakimiyeti Milliye gazetesi, 30 Kasım 1925.

Ayrıca bakınız: Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara Yurt Yayınları, 1981, sayfa 152.

Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler 1924–1930, Ankara 1972, sayfa 156.

Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, 2. baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, 1998, sayfa 343.

[4] Cumhuriyet gazetesi, 27 Kasım 1925.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 9

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

(Fotoğraf: Bir akrabasına yazdığı mektupta şapka [kemalistlere göre dolayısıyla rejim] aleyhinde ifadeleri olduğu anlaşılan 9. Kolordu Muharebe Bölüğü’nden Mehmet Fahri’nin Istiklal Mahkemesi’ne sevk kararı. Belge M. Kemal imzalıdır.)

Zulüm devam ediyor… Askerin bile mektubu açılıp okunuyor ve “düşüncesi” dahi Istiklal Mahkemesine sevkine neden oluyor. Ey Zalimler… Nerde demokrasi?? Nerde insan hakları?? Nerde düşünce özgürlüğü??

Dokuzuncu Kolordu Muharebe Bölüğü’nden Mehmet Fahri’nin akrabalarından birine yazdığı mektupta şapka kanunu ile ilgili olarak hükümet ve rejim aleyhinde olduğu tespit edilmiş ve Müdafaa-i Milliye Vekâleti’nin ilgisi yazısı üzerine ve Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanılarak Bakanlar Kurulunca Istiklal Mahkemesine sevkine karar verilmiştir.[1]

26 Kasım’da Maras’ta Üsküplü Ibrahim Hoca Camii Kebir etrafında topladığı bazı kimselerle “şapka istemeyiz” diye bağırarak hükümet aleyhine bir gösteri düzenledi. Bu olay gazetelerde “Yeni bir irtica olayı” olarak duyuruldu. Olaylar sırasında Maraş’ta Camii Kebir’in tam karşısındaki Halk Fırkası (CHP) binasında misafir olarak bulunan “Cumhuriyet” gazetesi muhabirinin anlatımına göre;

“Cuma namazından sonra, `Müslümanlar ne duruyorsunuz? Müslümanlık gidiyor, Allah Allah, Lailaheillallah!´ sözleriyle bir hareketlilik başlatıldı.”[2]

Bunlar kısmen mahalli mahkemelere sevk edilirken, bir kısmı da Ankara Istiklal Mahkemesine gönderildi.[3]

Rize ayaklanmasını soruşturmak üzere bu şehre gelen Istiklal Mahkemesi, 11 Aralık’ta çalışmalarına başladı. 12–13 Aralık’ta yapılan 143 kişinin yargılaması sonucunda[4] 8’i idama, 14’ü on beşer, 22’si onar, 19’u beşer sene hapse mahkûm edildi.[5]

Giresun da ise, diğer şehirlerdekine benzer olaylar oldu.[6]

Iskilipli Atıf Hoca da “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesinin ayaklanmalarda rolü olduğu gerekçesiyle yargılandı.[7]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Fon kodu: 030.18.01.01, Yer no: 017.89.5.

Belge için Fotoğrafa bakınız.

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 6 Aralık 1925, sayfa 1.

[3] Cumhuriyet Gazetesi, 14 Aralık 1925, sayfa 2.

Ayrıca bakınız: Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, 1924–1930, Ankara, 1972, sayfa 157.

Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara Yurt Yayınları, 1981, sayfa 153.

[4] Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 346.

[5] Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 347.

Ayrıca bakınız: Ahmet Nedim, Ankara Istiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, birinci basım, Istanbul Işaret Yayınları, 1993, sayfa 150.

[6] Hakikat Gazetesi, 14 Aralık 1925.

[7] Hakimiyeti Milliye Gazetesi, 15 Aralık 1925.

Ayrıca bakınız: Ahmet Nedim, Ankara Istiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, birinci basım, Istanbul Işaret Yayınları, 1993, sayfa 149.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 10

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

(Fotoğraf: Alaşehir’de Fesini çıkarmak istemeyen vatandaş Kazım’ın Ankara Istiklal Mahkemesi’ne sevk kararı. Belge M. Kemal imzalıdır.)

Rize’den Giresun’a gelen Mahkeme heyeti, 16 Aralık’ta tiyatro binasında duruşmalara başlayarak, şapka aleyhinde bulunan 60 tutukluyu yargıladı. Yargılamanın sonucuna göre Şeyh Muharrem’le Abdullah Hoca idama; Şeyh Hüseyin ile Dadak Ali ve Tekir Ali on beşer sene hapse; Hoca Hüseyin on; Dadak Mustafa, Küçük Hüseyin, Gedik Murat, Rasim ve Osman beşer yıl hapse mahkûm edildiler.[1]

Bunların hepsi şapka takmak istemediklerinden ve bunu da açıkça dile getirdiklerinden dolayı idam ediliyor veya yıllarca hapse mahkûm oluyorlar. Batsın böyle Cumhuriyet, batsın böyle Demokrasi, batsın böyle hürriyet, batsın böyle insan hakları, batsın böyle düşünce özgürlüğü. Nitekim batıyor zaten.

Istiklal Mahkemesi Istanbul’da da 28 kişinin tutuklanmasının ardından, 21 Aralık akşamı bir takım tutukluları da yanlarına alarak, Giresun’dan Istanbul’a hareket etti. Bu tutuklamaların gerekçesinde, Iskilipli Atıf Hocanın kitapçığını çoğaltmak ve dağıtmak da vardı. Bir risaleden dolayı tutuklama, işte demokrasi bu olsa gerek. Istanbul’da tutuklananlar arasında; Mısır gazeteleri muhabiri, bazı Türkçe gazetelerin Ingilizce mütercimi ve Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un damadı Ömer Rıza, Mahfel mecmuası sahibi Tahir’ül Mevlevi, Evkaf Müsteşar sabıkı Şevki ve Nuri Bey’ler de vardı.[2]

Ankara’ya gelen Istiklal Mahkemesi, 31 Aralık’tan itibaren görevine başladı.[3]

Kararını veren Mahkeme, Molla Ibrahim, Muhtar ve Bayraktar Hamdi, Müezzin Hafız Mehmet, Inşallah Maşallah lakaplı Ali ve Pekmezci Hüseyin’in idamlarına karar verdi. Bununla birlikte, Ismail oğlu Mahmut ve Müezzin Battal Mehmet’in de içlerinde bulunduğu on bir kişi on beşer sene hapse, eski Maraş Mebusu (Milletvekili) Hasib Bey’i on sene ve diğer bir sanığı üç sene hapse mahkûm etti.[4]

Bu toplu hareketlerin dışında, münferit tepkiler de olmuştur. Örneğin, Alaşehir’de ikamet eden Kazım, fesini çıkarması için yapılan uyarıyı dikkate almayıp kimlik tespiti için kendisini karakola götürmek isteyen jandarma yüzbaşısı, takım subayı ve yazıcı nefer ile tartışmış. Tartışma esnasında jandarma yüzbaşısını, takım subayını ve yazıcı neferi sustalı çakı ile bıçakladığı gerekçesiyle Dâhiliye Vekâleti’nin isteği üzerine 4 Kasım 1925 tarihinde Istiklal Mahkemesi’ne sevkine karar verilmiştir.[5] Halk artık canından bezmiştir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ahmet Nedim, Ankara Istiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, birinci basım, Istanbul Işaret Yayınları, 1993, sayfa 350-351.

Ayrıca bakınız: Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 20 Aralık 1925.

Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara Yurt Yayınları, 1981, sayfa 155.

Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 347.

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 12 Aralık 1925, sayfa 1. Ve Hakikat Gazetesi, 14 Aralık 1925.

[3] Cumhuriyet Gazetesi, 25 Aralık 1925.

Ayrıca bakınız: Ahmet Nedim, Ankara Istiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, birinci basım, Istanbul Işaret Yayınları, 1993, sayfa 350, 351.

Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara Yurt Yayınları, 1981, sayfa 155.

Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 347, 348.

[4] Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 350;

Ayrıca bakınız: Ahmet Nedim, Ankara Istiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, birinci basım, Istanbul Işaret Yayınları, 1993, sayfa 352.

Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara Yurt Yayınları, 1981, sayfa 157.

[5] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Fon kodu: 030.18.01.01, Yer no: 016.69.1. Belge için Fotoğrafa bakınız.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 11

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

(Fotoğraf: 7 Eylül 1925 tarihinde; “Istanbul’da Sarıklıların Miktarı Azalıyor” başlığı ile yayınlanan “Cumhuriyet” gazetesi.)

3 Şubat 1926’da yapılan son duruşmada Iskilipli Atıf Hoca ve Ali Rıza’nın idamlarına karar verildi. Diğer sanıklardan olan Süleyman ise Fatih’te sofular ve Tabyanlılar şeyhiydi.[1]

Iskilipli Atıf Hoca davasında şahidlerin “bilahare” yani “sonradan” dinlenmesine karar verildi. Yani Hocanın idamından “sonra” şahidlerin dinlenmesine karar veriliyor.

Böyle hukuk ucubesi, böyle bir saçmalık nerde görülmüş? Sadece M. Kemal’in rejiminde görebilirsiniz.

Hasankale Telgraf Müdürü Halit, Uşaklı Köseoğlu Ahmet, Salih, Yusuf Kenan onar, Saatçi Süleyman, Kamil Paşaoğlu Muhlis on beşer sene küreğe; Muharip Ali, Hoca Osman, Hacı Bey, Hoca Mehmet, Kara Sabri, Emekli Yüzbaşı Ismail yedişer sene ve Fatih türbedarı Hasan beş sene hapse mahkûm oldular. Hoca Tahir, Hacı Fettah’ın üç sene Adana’da; Hasan Fehmi’nin üç sene Isparta’da; Sami Muhsin, Sabuncuzade Mustafa ve Zühdü’nün üç sene Istanbul’da sürgün bulunmalarına karar verildi. Diğer sanıklar beraat etiler. Idam hükümleri ertesi sabah Meclis binasının önünde yerine getirildi.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara Yurt Yayınları, 1981, sayfa 158.

Ayrıca bakınız: Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 351;

Cumhuriyet gazetesi, 12 Mayıs 1926, sayfa 2.

[2] Ahmet Nedim, Ankara Istiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, birinci basım, Istanbul Işaret Yayınları, 1993, sayfa 356.

Ayrıca bakınız: Ergun Aybars, Istiklal Mahkemeleri, ikinci baskı, Istanbul Milliyet Yayınları, Eylül 1998, sayfa 352.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 12

(Kemalist rejimin bir rezilliği daha.)

Halka zorla şapka giydirmekle kalmadılar, şapkayı nasıl kullanacaklarını, selam vereceklerini ve hatta evde nerelerde şapkayı muhafaza edeceklerini bile “Genelge” ile bildirdiler… Böyle zulüm ve komik birşey olabilir mi?

M. Kemal ve arkadaşları şapkayı “zorla” günlük hayata dahil ettikleri için şapkanın kullanma kılavuzunun da belirlenmesi gerektiğine hükmetmişler.

Bunun için 5 Ağustos 1925 tarihinde yayınlanan bir “genelge” ile bütün devlet memurlarının şapkayı nasıl kullanacakları belli kurallara bağlandı. Memurların çalışma alanlarında ve bir üst makamda bulunan görevlinin yanına girerken başlarının açık olacağı belirtildi. Baş açık iken yapılacak resmi selamlaşma bir üst makamda bulunan kimseleri baş ile beraber vücudun üst kısmını hafifçe öne eğmek şeklinde olacak. Baş açıkken elle resmi selamlama yapılmayacak, salonda ve daire içinde yapılacak törenlerde baş açık bulunulacak, hizmetliler dahi daire içinde başı açık hizmet edecekler.[1]

Şapka giyen birisi dışarıda karşılaştığı insanları, şapkasını sağ eli ile başından alarak selamlayacak. Alelade selamlarda şapkayı biraz kaldırmak, elini şapkanın kenarına dokundurmak yeterlidir. Fakat bu uygulama samimi arkadaşlar arasında yapılabilir. Şapkanın baştan alınarak kol ve göğüs hizasına ve selamlanan zatın derecesine göre vücudun öne eğilmesiyle yapılan selam usulü, resmi selamlama şeklidir. Sokakta karşılaşan kişi ile ayakta konuşulduğu takdirde, eğer bu kişi yaşça büyük veya saygın bir kişi ise şapka elde tutularak baş açık olarak konuşulacak.

Sohbet uzadığı vakit, muhatap olunan kişi `başınızı örtünüz´ dediği zaman şapka başa konacak. El sıkışmak suretiyle ayrılırken hürmet icabı yine şapka çıkarılmalıdır. Tanıdık birinin yanında eşi, kızı, kız kardeşi, annesi gibi kadınlar bulunur ise hanımefendiler resmi selam şekliyle selamlanacaktır.

Kahve, gazino, tiyatro, lokanta sinema, yazıhane, ev, oda, salon gibi kapalı mekânlarda baş açık olmalı, resmi bir makama girilirken baş açılarak şapka ele alınmalı, şapka resmi dairelerde kendileri için ayrılan yerlere, evlerde portmantolara asılmalıdır. Dairede işleri olanların odalara şapkalarını ellerine almaları gerekiyor. Boş masaya ya da sandalyenin üstüne şapka koymak doğru değildir.[2]

Eskiden kalma selamlaşma usulü olan başı hafif öne eğmenin yerini şapkayı çıkararak selamlaşma aldığı için halkın pratiğe dökmesinde acemilikler yaşandı ve selamlaşmalarda komik görüntüler oluştu.[3]

Inanılmaz ama gerçek…

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 051.V42.12.98.34, 9 Ağustos 1925.

[2] Cumhuriyet gazetesi, 8 Eylül 1925, sayfa 1.

[3] Açıksöz gazetesi, 8 Eylül 1925, sayfa 1.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 13

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

(Fotoğraf: Hatıratta geçen söz konusu sözlerin sayfa resmi.)

Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur, halkı nasıl cepheye sürdüklerini ve savaştan sonra M. Kemal’in halka ne yaptığını hatıralarında şöyle anlatmaktadır:

“Şimdi tuttuğumuz siyaset, elimizdeki düstur şudur:

‘Padişah, halife, hükûmet İstanbul’da düşmanlar elinde esirdir. Biz vekilleriyiz. Onları, dini, milleti, devleti kurtaracağız. Ey millet! Yunan gibi asırlardan beri kölemiz olan bir millete nasıl boyun eğeceksiniz? Bu millet buna dayanamaz. Gayrete geliniz. Din gayreti lazımdır.’

Çünkü, bütün millet adeta istisnâsız Padişah’a muti (itaatkar), dine merbut (bağlı); Padişah, din diyor, başka bir şey bilmiyor.

Harbden de yorulmuş, bitmiş, parasız, sefalette; bu haldeki bir milleti kolay kolay yeni bir harbe hazırlamak da mümkün değil. Bunun için Rumlar ile izzet-i nefislerini gıcıklıyoruz.

‘Bakkal Yorgi başınıza vali, mutasarrıf; taşcı Vasil jandarma zabıtı olacak, nasıl dayanacaksınız?’ diyoruz. Hakikaten Türk buna tahammül edemiyor. Anadolu’dan bu esnadaki seyahatlerimde bizzat böyle propaganda yaparken, bu sözlerin herşeyden müessir (etkili) olduğunu görüyordum. ‘Kur’an’ı’ apdesthane kağıdı yapacaklar. Size ‘şapka giydirecekler’ diyorduk. Bu da pek müessir (etkili) oluyordu.

Talihe bak ki, şapkayı sonunda M. Kemal’in eliyle giydiler.”

 

**********

 

KAYNAK:

Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 3, sayfa 623, 624.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 14

(75’lik dede, Şapka Kanunu’na muhalefetten gözaltına alındı)

Batman Adliyesi’ne duruşmayı izlemek için gelen 75 yaşındaki Salih Boral, başındaki yerel sarık sebebiyle başsavcının talimatıyla ‘Şapka Kanunu’na muhalefetten’ gözaltına alındı.

İşlemler için yaklaşık 5 saat karakol, sağlık ocağı ve adliye arasında gidip gelen 75’lik dede çıkarıldığı mahkemece serbest bırakıldı. Gözaltı kararını veren Başsavcı Harun Yılmaz, sarık takmanın suç olduğunu ileri sürerek, Boral’ı adliyede sarıkla dolaştığı için gözaltına aldırdığını kaydetti. Hukukçular ise Şapka Kanunu’nun devlet memurları için geçerli olduğunu ve asıl şapka takmayan başsavcının suç işlediğini açıkladı.

Batman’da 3 Mayıs 2004 günü Toptancılar Sitesi’nde 3 kişinin ölümü, 22 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan patlamada dükkânı zarar gören Salih Boral, site esnafınca TÜPRAŞ hakkında açılan davanın duruşmasını izlemek üzere Batman Adliyesi’ne gitti. Duruşma bitiminde adliyeden ayrılmak üzere olan Boral, neye uğradığını anlayamadan polis tarafından gözaltına alındı. Başsavcı Harun Yılmaz’ın talimatı üzerine yakalanan ve hakkında Şapka Kanunu’na muhalefetten hazırlık soruşturması başlatılan Boral’ın sarığına mahkemece el konuldu. Bir buçuk metre uzunluğundaki sarık suç delili olarak zabıtlara geçti. Hakkında hazırlık dosyası oluşturulan Boral ile ilgili dava açılıp açılmayacağına nöbetçi savcılık karar verecek.

Duruşma salonunda ve adliye koridorlarında sarığının cebinde olduğunu söyleyen Boral, olayın kendisini çok üzdüğünü söyledi. Adliye polisinin uyarısı üzerine sarığını cebine koyduğunu ve duruşma sonuna kadar çıkartmadığını dile getiren Boral, başına gelenleri, “İçeri girerken bir polis beni uyardı. Polisin uyarısı üzerine sarığımı cebime koydum. Duruşma bitiminde bahçeye çıktık. Basın mensupları diğer arkadaşlara bir şeyler soruyordu. Fotoğraf çektik, daha sonra bahçede sarığımı taktım, adliyeden çıkmaya hazırlanırken, bir polis geldi `Amca bizimle geleceksin.´ dedi.” cümleleriyle anlattı.

“(…) Polislerin beni suçlu gibi götürüp getirmesine çok şaşırdım ve üzüldüm. Yaşadığım heyecan nedeniyle tansiyonum 18’e kadar çıktı. Herkes üzüldü, beni götüren polislerden biri bile `Amca benim de babam böyle sarık takıyor. Üzülüyoruz; ama ne yapalım elimizde bir şey yok.´ dediler. Bu nasıl bir uygulama anlayamadık.” (…)

 

**********

 

KAYNAK: Zaman gazetesi, “75’lik dede, Şapka Kanunu’na muhalefetten gözaltına alındı”, 8 Mart 2005.

 

********************

********************

********************

 

Şapka Zulmü – 15

Şapka İdamlarında Bir Kadın: Şalcı Bacı

Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği gerekçesiyle idama mahkum olanlar arasında bir kadından da söz edilir. Bu, bohçacılık yaparak hayatını kazanan ve “Şalcı Bacı” diye tanınan bir kadındır. Gazeteci Nimet Arzık, bu olayı duyduğunda bir hikaye yazdığını ve adını “Şalcı Bacı Asılmağa Gidiyordu” koyduğunu anlatır. Nimet Arzık, Şalcı Bacı’nın “Şapka Kanunu’na Muhalefet suçundan asılacağı” kararına şaşırdığını, “candarmalar” onu iterek götürürlerken “Kadın şapka giye ki asıla?” diye sorarak geçtiği yollardaki “donuklaşmış” insanların içlerini kabarttığını da ifade eder.

Şalcı Bacı’nın “Kadın şapka giye ki asıla?” şeklindeki safça şaşkınlığı yansıtan sorusunu Nimet Arzık şöyle cevaplandırır:

Giyer, giymez, ama “icaplar” vardı. Görev icapları, ödev icapları, ibret icapları, gösteri icapları. Şalcı Bacı’yı iki metre boyuyla, “isli” yüzüyle, yılan yılan incelmiş örgüleriyle, siyah puşusuyla ve bütün sabır felsefesiyle darağacına vardırıyordu bu icaplar. Bildik evler arkasında kalıyordu, hükümet meydanına dek. Erkek adımlarla, bilmedik bir dünyaya doğru yürüyordu. Donuklaşmış halkın arasından, koşuşanlar vardı ağlayarak, onu o bilmedik dünyanın eşiğine kadar uğurlayan.

“Şapka Kanunu’na Muhalefet” suçundan Şalcı Bacı’yı idama gönderenlerden biri, gazeteci-yazar Çetin Altan’ın dedesi Kumandan Tatar Hasan Paşa’ydı. Altan bir kitabında bu olayın kendisini nasıl etkilediğini şöyle anlatmıştı:

Dedem Hasan Paşa çok sert bir askerdi. İsmet Paşa topçu okulunda öğrenci iken, Hasan Paşa okul müdürüydü. Sonrası ünlü komutanlar olan o dönemin öğrencileri, anlatıp dururlar Hasan Paşa’nın sertliğini. Bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte, hızını alamayıp bir de kadın asmıştı. Sanırsam siyasal duçtan ilk asılan kadın odur tarihimizde. Kadın sehpaya çıkmadan önce “Ben bir hatun kişiyim. Şapka ile ne derdim ola ki” demiş galiba. Ben o tarihte henüz doğmamıştım. Çok ama çok sonradan öğrendim bunları. Ve inanın ince sızı gibi tatsız bir burukluk kaldı içimde.

Erzurum’da halk içinde Şapka Kanunu’na gösterilen muhalefet üzerine Vali Paşa’yla Kumandan Tatar Hasan Paşa kafa kafaya vererek bu muhalefeti kırmak için “daha kestirmeden” bir çözüm arayışına düşmüşlerdi. İşte Şalcı Bacı’yı idama götüren gelişmeler böyle başlamıştı. Nimet Arzık’ın anlattığına göre Vali ve Kumandan Paşa şöyle demişlerdi:

Ne yapalım, muhayyelelere dehşet salmak için kimse hükümetin emrinden dışarı çıkmaın diye. N’apalım? Bir kadın asalım, inkılaplara karşı geldi diye.

Sonrası da şöyle: İnkılaba karşı, gösterişli boyundan ötürü Şalcı Bacı’yı bulmuşlardı. Bohçacıydı yazık. Evden eve gezer, çarşaflar, yatak örtüleri, puşu’lar satardı, dolaştıkça yassılaşan bohçasına sarılı.

Ve evlerinde rahat oturan kadınların şikayetlerini dinlerdi, “izli” yüzünün huzuru bozulmadan bazan bir “kitaplık” laf ederdi, yerini bulan. Şalcı Bacı’nın ne şapka’dan, ne de inkılaptan haberi vardı. Ama “ihbar” diye bir müessese ardır, hala acı acı işler Türkiye’de. İşte o müessese işlemişti.

Böylece Şalcı Bacı’nın yüzü inanamazlık ve şaşkınlıkla karışmıştı. İkide bir de duralarken “Kadın şapka giye ki asıla?” diye sorarak direnmişti. Arzık hikayesinde diyor ki:

Ve asıldı. Sarkmış bücudu ne kadar, ne kadar uzandı, Türkiye’nin her tarafına gölgeler salacak kadar uzun.

İşte Tatar Hasan Paşa’ların ve Vali Paşa’ların işine öyle geliyor diye, kendi halinde zavallı bir bohçacı kadın, şapka giymesi mümkün olmayan savunmasız Şalcı Bacı bir çırpıda Şapka Kanunu’na muhalefetten idam edilenler kervanına katılmıştı.

 

**********

 

KAYNAK: Cihan Aktaş, Tanzimat’tan 12 Mart’a Kılık-Kıyafet ve İktidar.

********************

********************

********************

Şapka Zulmü – 16 ve Son

Şapka kanunu: “Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilümum müessesata mensup memurin ve müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder.”

Bazı kemalistler bu kanunla memurlara şapka giyme mecburiyeti getirildiğini, ancak halkın böyle bir mecburiyeti olmadığını iddia etmektedirler. Esasen ilk okuyuşta metinden böyle bir mana çıkabilir, ancak dikkatle ve M. Kemal’in beyanlarıyla birlikte okunduğunda meselenin hiç de öyle olmadığı açıkça görülür.

Metni sadeleştirip tahlil edelim: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel idare ve bütün kurumlara mensup memur ve müstahdemler şapka giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet engeller.”

Burada başlıca iki kesim var: Memurlar ve halk.

Memurlar şapka giymek mecburiyetindeler, yani bir gün dahi kesinlikle şapkasız dolaşamazlar.

Halka ise bir gün şapka giymemesinden dolayı ceza verilemez. Ancak şapkasız dolaşmayı alışkanlık haline getirenlere, yani defalarca şapka giymemiş olduğu tespit edilenlere karşı hükümet harekete geçer.

Ikisi arasındaki farkın sebebi “şapkanın temini”ndeki güçlükler olsa gerek. Zira şapka fiyatları yüksektir. O kadar yüksekti ki, Hükümet, şapka almakta zorluk çeken memurlara “şapka avansı” adıyla “bir yıl vadeli” olmak ve ilerde maaşlarından “taksit taksit” kesilmek üzere borç vermeyi kabul etmişti.[1]

Şapka için “1 yıl vadeli avans”tan söz ediyoruz. Halkın bu fahiş fiyatlı şapkaları anında temin etme imkanı yoktu. O halde temin edebildikleri güne kadar, yani “alışkanlık haline getirmemek” şartıyla şapka giymemekte mazurdurlar.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kemalistlere göre halk şapka giymek mecburiyetinde değildi, başı açık da gezebilirdi.

Memurların şapka giyme mecburiyetini bir yana bıraktığımız takdirde dahi, bu kanunun insan haklarıyla bağdaşır bir yanı yoktur. Zira şapkadan başka başlık giymeyi yasaklamak her şeyden evvel insan haklarına aykırıdır. Insanların neyi giyip giymeyeceklerine kanunlar değil; kendileri karar verirler. Ayrıca kanunda “Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet meneder” denilmektedir. Yani şapka giymemek “alışkanlık haline getirilirse” bu kanunen suçtur. Kemalistlerin iddialarının aksine, bize göre burada “başı açık gezme” izni sözkonusu değildir.

Bilindiği gibi başlık, kıyafetin tamamlayıcı ve vazgeçilmez bir unsurudur, en azından o devirde öyleydi. M. Kemal’in 26 Ağustos 1925 gecesi Inebolu Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmada da bunu görmekteyiz… Şöyle hitap etmişti halka:

“Bizim kıyafetimiz medeni ve milletlerarası mıdır? (Hayır, hayır sesleri)
“Size katılıyorum. Tabirimi mazur görünüz, altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne milletlerarasıdır.”
“O halde kıyafetsiz bir millet hiç olur mu? Arkadaşlar, böyle nitelendirilmeye razı mısınız? (Hayır, hayır, asla sesleri)
Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvayarak aleme göstermekte mana var mıdır? ve “bu çamurun içinde cevher gizlidir fakat anlayamıyorsunuz?” demek isabetli midir? Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak gerekli ve doğaldır. Cevherin korunması için bir kutu lazımsa, onu altından veya platinden yapmak gerekmez mi? Bu kadar açık gerçek karşısında tereddüt caiz midir? Bizi tereddüde sevk edenler varsa, onların ahmaklığına alıklığına hükmetmekte hala tereddüt mü edeceğiz? Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta “siperi şemsli serpuş”, bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine “şapka” denir.”[2]

Gördüğünüz gibi, M. Kemal başlığın kıyafetin bir unsuru olduğunu kabul etmektedir. Yani halkımız başlıksız dışarı çıkmıyordu çünkü kıyafetin bir unsuruydu. Zaten müslüman toplumda başlıksız dolaşmak “ayıp” telakki edilirdi. Dolayısıyla kemalistlerin altını çizdiği “başı açık dışarı çıkma” izni olmuş olsa dahi bu bir anlam ifade etmiyordu.

M. Kemal şöyle de demişti:

“Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!”[3]

Neymiş… M. Kemal şapka için “kurbanlar verelim” demiş… Şayet bu kanun sadece memurlara şapka giyme mecburiyeti getirmiş olsaydı, “kurbanlar” vermek mevzubahis olmazdı. Çünkü şapka giymeyen memurun “kurban” edilmesi gerekmez, işine son verilir ve mesele kapanırdı.

Burada açıkça görülüyor ki, şapka sadece memurlara getirilmiş bir mecburiyet değildi. Halk da şapka giymekle mükellef tutulmuştu. Aksi halde M. Kemal’in “bazı kurbanlar vermek”ten sözetmesinin hiçbir manası olmazdı. “Evet bu sözlerin hiçbir manası yoktu” şeklindeki bir itiraz ise, “M. Kemal boş konuştu” demekten farksızdır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Katoloğu, 030.18.1.1.15.61.2.

[2] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 220, 221.

[3] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221, 222.

Ayrıca Bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

 

**********

NOT: Şüphesiz yapılan zulümler burada zikrettiklerimizden çok ama çok daha fazladır. Ancak elimizden yalnızca bu kadar geldi. Inşaallah bizden sonrakiler daha fazlasını insanların istifadesine sunacaklardır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*