M. Kemal Atatürk’ün Padişah Vahidüddin’den Para ve Otomobil talebinde bulunduğuna dair Belge

M. Kemal Atatürk’ün Padişah Vahidüddin’den Para ve Otomobil talebinde bulunduğuna dair Belge

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Işte o Vesika (Belge)

***

M. Kemal Atatürk’ün yokluk içinde, beş parasız, bütün imkanlardan mahrum bir şekilde kırık dökük, pusulasız bir vapurla gizlice Samsun’a çıktığını anlatan resmi tarih yalanlarına son…

M. Kemal Atatürk, 13 Mayıs 1919 tarihinde, yani Yunanlılar’ın Izmir’e çıkarma yapmalarından sadece iki gün önce Harbiye Nezareti’ne yazdığı 14 numaralı yazı ile “alelhesap bir miktar meblağın itası (verilmesi)”, “Ekalli (en az) iki binek otomobili” ile “muhassesat-ı adiyelerinin 3 aylık maaşlarının peşin verilmesi” talebinde bulunmuş ve ancak bunlar verildikten üç gün sonra hareket edebileceğini bildirmiştir. Yani bunlar verilmediği takdirde hareket etmeyecektir!

***

Belgenin latinize edilmiş hali:

“Harbiye Nezaret-i Celilesi’ne

1 – 7/5/335 tarih ve 7 numaralı tezkire-i acizanemle karargah mensubinin üç aylık muhassesat-ı adiyelerinin şimdiden ve buradan itası lüzumunu istirham etmiştim. Henüz devair-i müteallikası neticelendirilmemiştir.

2 – Masarifat-ı fevkalade müfettişlikçe ba’del-tasdik kabul edilmesi, 6/5/335 tarih ve 5 numaralı tezkire ile istirham edildiği halde henüz bir karar ita edilmemiştir. Bu kararın itasıyla (verilmesiyle) beraber alelhesap bir miktar meblağın ita’sı (verilmesi) lüzumu tabiidir.

3 – Ekalli (en az) iki binek otomobili lazımdır. Bu da henüz temin edilememiştir.

4 – Muhassesat-i zatiyemle karargahın seferi karargah ittihazı hakkındaki, 12/5/335 tarih ve 12 numaralı tezkire-i acizi de henüz mevki-i muamelede bulunuyor. Balada arz olunan mevad netayice iktiran ettirildikten ve ailelerinin havayicini (asli ihtiyaçlarını) te’min etmek gibi hususatını muktazi olduğu parayı bilfiil vermek imkanı hasıl olduktan üç gün sonra hareket olunacağı muhakkaktır.

Bu işler için bir haftadan beri karargahımın ümera ve zabitanı bizzat takip ile meşgul oldukları cihetle bir an evvel işin katiyete iktiran ettirilmesini ehemmiyetle istirham eylerim.

Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi ve Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari

13/Mayıs/1335 (1919)

Mirliva M. Kemal”

 

**********

 

KAYNAK: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 1, vesika 11.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Hasta Adam, Misak-ı Milli, Kurtuluş Savaşı, M. Kemal Atatürk ve Kemalizm afyonu

Hasta Adam, Misak-ı Milli, Kurtuluş Savaşı, M. Kemal Atatürk ve Kemalizm afyonu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Batı, Birinci Dünya Harbi’yle “hasta adam” teşhisi koyduğu Osmanlı’yı öldürmeye teşebbüs etmişti. Ancak işgal altındaki Osmanlı Devleti’nin Meclisi, Misak-ı Milli hedefini koymuş ve direnmeye karar vermişti. Batı, “hasta adam”dan beklemediği bu hareketin, taşıdığı yüksek Islam ruhundan kaynaklandığını anlamakta gecikmedi.

Bu yüzden bir gizli savaş başlatıldı, bir oyun tertiplendi…

Misak-ı Milli’yi gerçekleştirme kararı alan milletin başına, işbirlikçi M. Kemal’in getirilmesini sağladılar. O, orduya nerde “dur” derse orada durulacaktı. Ona “dur” emrini verdirecek olan da Batı’ydı. M. Kemal’in bu milletin reisi konumuna yükselmesi ve bunun için de sarsılmaz bir otoriteye sahip olması icab ediyordu. M. Kemal’in meclisten “Gazi” ünvanını ısrarla istemesi, Başkumandanlık yetkilerini elinde tutmakta direnmesi, öte yandan Padişahın itibarsızlaştırılması ve diğer Kurtuluş Savaşı liderlerinin tasfiyesi, hep bu oyunun birer parçalarıydı. Onca “General” varken, “Albay” rütbesindeki Ismet’in Garp Cephesi Kumandanı yapılması da bu oyunun bir parçasıydı. Eğer ülkenin menfaati gözetilmiş olsaydı, Garp Cephesine bir “Albay” değil, bir “General” atanırdı. Demek ki, M. Kemal kendi menfaatini gözetmiştir.

Bir süre sonra devleti ele geçiren M. Kemal ve avenesi, tek siyasi muhatap olarak Islam düşmanlarıyla Lozan’da pazarlığa oturdu. Böylece Misak-ı Milli hedefini gerçekleştirmek isteyen milleti; Batı’nın “durdur” emriyle “durdurmuştur.” Kurtuluş Savaşı’nı baltalamıştır. Yani, milletin ruhunu satmıştır. Bunun karşılığında komisyon olarak Batı, M. Kemal rejiminin meşruiyetini tanımıştır. Türkiye’nin sınırları, Osmanlı Meclisi’nin çizdiği ve Ankara Meclisi’nin de onayladığı Misak-ı Milli değildir artık… Türkiye’nin sınırları, Ingilizlerin çizdiği haritayla belirlenmiş ve M. Kemal eliyle millete zorla kabul ettirilmiştir. Zorla, zira M. Kemal dualarla açtığı Ankara’daki meclisin Lozan anlaşmasını kabul etmeyeceğini bildiği için, bu meclise darbe yaparak kendi adamlarıyla ikinci Meclisi oluşturmuştur. Ülkemiz, maalesef bir Ingiliz vilayeti haline getirilmiş ve başındaki de bir Ingiliz valisi olmuştur.

Fakat bu kadarla yetinmediler…

Bugün Kurtuluş Savaşı’nı başlatan ruh, yarın yine başlatabilirdi. Öyleyse kendi güvenlikleri için bu ruhu imha etmeleri gerekiyordu. Bunu da kendi valileri M. Kemal eliyle yapacaklardı. Misak-ı Milli hedefini gerçekleştirmek için Kurtuluş Savaşı’nı başlatan milletimizdeki Islam’ın ulvi ruhu, M. Kemal’in devleti ele geçirmesiyle batıdan gelen süfli ruhla boğulmak istenmiştir. Batı’nın bu virüslü süfli ruhunun taşıyıcı bedeni ise Atatürk inkılaplarıydı, kemalizmdi.

Atatürk inkılaplarıyla Islam ruhunu boğmaya çalıştılar, karşı çıkan müslümanları ise asıp-kestiler.

Cinayetlerini haklı göstermek ve gençleri aldatmak için kemalizm propagandası yaptılar, slogan ürettiler.

Kemalizm; sapıklıktır, hakikatleri gizlemektir, milleti sloganlarla avutmak ve aldatmaktır… Beyinleri uyuşturmak ve yıkamaktır.

Kemalizm afyondur!

Yoksa hangi akıl, Allahu Teala’nın Kur’an’da emrettiği “kısas”ı, yani bir insan öldürenin maktulun ailesince affedilmediği takdirde öldürülmesini emreden ayeti -haşa- “çağdışı” görüp, Izmir suikastinde M. Kemal’i öldürmeye “teşebbüs” edildiği için 19 kişinin idamını alkışlar?!

Hangi akıl, Allahu Teala’nın emri olan başörtüsüne “dayatma” deyip, M. Kemal’in emri olan yahudi dininin şapkasına muhalefet edenlerin asılmasını savunur?!

Tabiki hiç bir akıl.

Kemalizm ile;

Allah’ı arayan milleti, sevgili arayan bir millet haline getirdiler.

Camileri dolduran milleti, Anıtkabir’i, sinemaları, baloları, barları, stadyumları ve genelevleri dolduran bir millet haline getirdiler.

Yanlışlar, kötülükler ve haramlar millete güzel gösterildi.

Tıpkı Allahu Teala’nın Hz. Adem ve Hz. Havva’ya haram kıldığı ağacın meyvesinin, onlara Iblis tarafından güzel gösterilmesi gibi.

Ey Millet aldatıldınız!

Iblis tarafından aldatılan Hz. Adem ve Hz. Havva gibi…

Iblis ve uşakları tarafından aldatıldınız.

Şeytan, insanın cennetten kovulmasına sebep olduğu gibi, tekrar cennete girmesine de engel olmak istiyor.

Tıpkı Hz. Ibrahim’in peşinden kurban olmaya giden Hz. Ismail’in yoluna çıkıp süslü sözlerle engel olmaya çalıştığı gibi…

Hz. Ismail onu taşlamıştı ve o andan itibaren ona “kör şeytan” deniyor.

Siz de taşlayın…

Sizi kainata tek gözle, tek boyutlu, materyalist bir gözle bakmaya zorlayanları siz de taşlayın.

Allahu Teala’nın vaadi haktır ve nurunu elbette tamamlayacaktır. Canı veren ve alan Allahu Teala “hasta adam”ı öldürmelerine izin vermedi…

Işte Islam ruhu uyanmaya başlıyor. Batı’nın, M. Kemal’in inkılap zincirleriyle boğmak istediği Islam ruhu, bu zincirleri kırıp atıyor. Millet artık ruh hakikatini görmeye başlıyor, elhamdulillah.

Yeter ki biz, bu ruhu taşımaya layık olalım. Ibadetlerimizi yapalım… Namazımızı kılalım, orucumuzu tutalım… Zekatımızı verelim… Zina’dan uzak duralım… Yalan söylemeyelim, aldatmayalım… Haram yemeyelim… Nefsimize hakim olalım… Kötü söz söylemeyelim… Çalışalım… Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi örnek alalım.

Önce kendimizi düzeltelim… Inşaallah sonra ailemiz ve çevremiz de düzelecektir. Ama işe evvela  kendimizden başlayalım.

Ey Müslüman, kendine gel.

***

NOT: Yazıda adı geçen ve geçmeyen bütün Peygamberlere selam olsun.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

Ey Atatürkçüler! Bize inanmıyorsunuz, o halde alın size yabancı gözüyle Lozan ve neticesi…

1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara’da bulunan Semyon Ivanoviç Aralov’un, Lozan Konferansı’nın sonuçları ile alakalı olarak hatıratında:

“… Ingiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye’nin olan Musul’u ve daha başka yerleri Türkiye’den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde Ingiliz planını gerçekleştirmeyi başardı.

Türkiye’nin Musul’u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi” diye yazdı.

 

**********

 

KAYNAK:

Semyon Ivanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Birey-Toplum Yay., Istanbul 1985, sayfa 233.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Masallara son: Işte M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a gidebilmesi için Ingilizlerin verdiği izin belgesi

Masallara son: Işte M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a gidebilmesi için Ingilizlerin verdiği izin belgesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk’e verilen 16 Mayıs 1919 tarihli Ingiliz geçiş izni

***

Hani M. Kemal Atatürk Samsun’a Ingilizlerden gizli gitmişti?


**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sultan Vahidüddin (rh.a.) : “M. Kemal bize ihanet etti”

Sultan Vahidüddin (rh.a.) : “M. Kemal bize ihanet etti”

Murad Bardakçı’nın eserinden sadeleştirerek veriyoruz:

“Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan Ittihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim. Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden M. Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayi Milliye’yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım..(En sonunda bana ve milletime ihanet için cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de M. Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor.)

Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi efkâra (kamu oyuna) açıklanarak, Islam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim”.

mustafa kemal bize ihanet etti vahdettin vahidettin

Sultan Vahidüddin’in, M. Kemal’i “ihanetle” suçladığını gösteren belge

 

**********

 

KAYNAK:

Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han’ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Ey Hilafeti yıkanları savunan gaflet uykusundakiler!

Ey Hilafeti yıkanları savunan gaflet uykusundakiler!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yahudi, hıristiyan, dinsiz ve ateistlerin birleşip Hilafeti yıkmaları bir müslüman olarak size hiç mi dokunmuyor?

Hadi dini bir yana bırakalım…

Ingilizlerin ve batılı devletlerin ceddinizin hürmet ettikleri, saygı gösterdikleri ve uğrunda canlarını verdikleri bir müesseseyi yıkmaları, milliyetçilik duygularınıza da mı dokunmuyor?

Bu derecede mi vefasız oldunuz?

Bu derecede mi asimile oldunuz?

Ama nasıl dokunsun ki?

Batı hayranları ve işbirlikçileri tarafından size anlatılan Tarih derslerinde “kaybetmediğiniz” ve “düşmanı yendiğiniz” anlatılıyor.

Nasıl dokunsun ki?

Size anlatılan Tarih derslerinde Hilafeti “bizim”, “bizden birinin” kaldırdığı anlatılıyor.

Daha doğrusu “bizden sanılan” birinin…

Hatta sizden olduğuna inanmazsınız endişesiyle bu teze takviye yapma ihtiyacı duydular ve o adama ATATÜRK ismi verildi.

Hem “sizin gibi” TÜRK… Yani sizden biri…

Ve hem de ATA… Yani “o yaptıysa bir bildiği vardır, sorgulamayın” hesabı…

Gururunuza dokunmaması, sizden alınanları talep etmemeniz ve geri istememeniz için yazıldı bu senaryo.

Tıpkı gururlu bir insanın “sen kovmadın, ben istifa ettim” diyerek hakkı olan tazminatı talep etmemesi gibi…

Onlar almadı, ATA’mız yıktı, “biz” yıktık avuntusu.

Ya hu, oysa komşunuzun çocuğu topunuzu çalsa hesap sorarsınız be!

Marabadan birinin ineği hıyar tarlanıza girse hesap sorarsınız…

Öz kardeşiniz cep telefonunuzun ekranını çizse, iki elinizi belinize koyar, dik dik baktıktan sonra sigaya çekersiniz.

Adamlar koskoca medeniyetinizi, tarihinizi, hilafetinizi, toprağınızı çalmış ve dedelerinize zorla şapka giydirmişler ama kılınız bile kıpırdamıyor. Üstelik onları savunuyorsunuz.

Ne biçim müslümansınız; hiç mi vicdanınıza dokunmuyor?

Dini bir yana bıraktım…

Ne biçim insansınız; hiç mi onurunuz incinmiyor?

Hadi insanlığı da bir yana bıraktım…

Ne biçim hayvansınız; nefsinize de mi dokunmuyor?

…Nasıl dokunsun ki; “Biz yaptık” sanıyorsunuz…

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sultan Vahidüddin: “M. Kemal bize ihanet etti”

Sultan Vahidüddin: “M. Kemal bize ihanet etti”

 

Murad Bardakçı’nın eserinden sadeleştirerek takdim ediyoruz:

“Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan Ittihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim. Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden M. Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayi Milliye’yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım..(En sonunda bana ve milletime ihanet için cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de M. Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor.)

Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi efkâra (kamu oyuna) açıklanarak, Islam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim”.

**********

KAYNAK:

Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han’ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şeyh Said Ingiliz ajanı mıydı? Musul’u niçin kaybettik? Şeyh Said Isyanı Gerçeği

Şeyh Said Ingiliz ajanı mıydı? Musul’u niçin kaybettik? Şeyh Said Isyanı Gerçeği

Bu konuyu 10 bölüm halinde paylaşmayı uygun gördük… Bu çalışmada meseleyi muteber kaynaklar ışığında ele almakla beraber, M. Kemal Atatürk başta olmak üzere birçok devlet adamının, yerli / yabancı tarihçilerin ve araştırmacı yazarların vs. Şeyh Said isyanı hakkındaki yorumlarına yer verilecektir.

Ancak, konuya girmeden evvel Şark Istiklâl Mahkemesi’ndeki zulmü hatıratında anlatan Van eski milletvekili merhum Ibrahim Arvas’ın şu sözlerine yer verelim istiyoruz:

Müddeiumuminin (Savcının) birkaç cümle ile şarklılar aleyhindeki zulmü ile kin ve adavetini (düşmanlığını) gösterir misaller arz edeyim:

“Ne kadar baba-oğul mahkum varsa, evvela babanın gözü önünde oğlunu astırır, sonra babayı asardı. Bu hususta babanın feryat ve figanları zerre kadar katı kalbine tesir etmezdi. Şark Istiklâl Mahkemesi reis ve azalarının hepsi belalarını buldular. Ve her biri ayrı bir dert ve ıstıraba müptela oldu.”[1]

Işte M. Kemal Atatürk ve avenesinin uygulamaları böyleydi…

***

Bölüm 1

Şeyh Said’in (rahmetullahi aleyh) kıyamı Islamî bir kıyamdı ve davası kesinlikle kürtçülük değildi… Hele Ingiliz ajanı asla değildi. Musul’u onun yüzünden kaybettiğimiz iddiası ise tamamen kemalistlerin Lozan’daki hezimetlerine buldukları bir kılıftır. M. Kemal’in 7 düveli yendiğini iddia edenlere soruyorum; 7 düveli yenen M. Kemal, sadece Şeyh Said’in isyanı nedeniyle mi Musul’u kurtaramamıştır? Ne oldu kudretli, dahi, üstün zekalı (!) paşaya?

Denizlerin hakimi olan Ingilizlerden açık boğazların bitişiğinde bulunan Istanbul’u “güya” kurtaran M. Kemal; iç karadaki Musul’u nasıl kurtaramıyor? Inanılacak gibi değil…

Musul meselesi Lozan’da çözülmemiş ve Cemiyet-i Akvam’a (dönemin Birleşmiş Milletler’ine) havale edilmiştir. Musul, işte o anda kaybedilmişir. Zira, nasıl ki bugün Birleşmiş Milletler’de Amerika aleyhine bir karar çıkmayacağı aşikar ise, Cemiyet-i Akvam’da da, dönemin Amerikası olan Ingiltere aleyhine bir karar çıkmayacağı aşikardı. Buna rağmen çözüm Cemiyet-i Akvam’a havale edilmiştir. Kısaca Musul’u kaybetmemizin sorumluları M. Kemal Atatürk ve avenesidir.

Şeyh Said hakkında, “elinde ingiliz silahları vardı, dolayısıyla Ingiliz ajanıdır” diyenlere de soruyorum; o halde General Harrington’un M. Kemal’e yolladığı ve Inebolu’da teslim edilen silahların anlamı nedir? Peki, Italya, Rusya ve Fransa’dan alınan silahların anlamı nedir? Demek istiyorum ki, bu tür ucuz iddialarla gülünç olmayın. Kaldı ki, Şeyh Said’in Ingilizlerle bir bağlantısının bulunmadığını o dönem en yetkili makamda oturan Ismet Inönü hatıratında belirtmiştir… Bu hususa ileride temas edeceğiz.

Bu çalışmamızda bütün bunları kaynaklarıyla delillendireceğiz inşaallah.

Öncelikle Şeyh Said’in neden kıyam ettiği hakkında malumat vereceğiz… Şöyle ki; Eğer bir ülkenin idarecileri Şeriat’ı kaldırır ve Islam’a harp ilan ederse, o idareye itaat etmek vacip olmaktan çıkar. Bu konuda Ehl-i Sünnet alimlerinin eserlerini okumanızı tavsiye ederiz.

Zaten Şeyh Said’in isyanından önce Istiklal Harbinin önde gelen Paşaları, M. Kemal hükümetinin din aleyhtarı ve totaliter(baskıcı) siyasetinden kaygılanmış, ve bu nedenle 17 Kasım 1924′te, cumhuriyet tarihinin ilk muhalif partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF)’nın kuruluşunu ilan etmişlerdi.[2] Dolayısıyla M. Kemal’in icraatlarının dinin aleyhinde olduğu yönünde genel bir görüş birliği vardı.

Genel Başkanlığını Kazım Karabekir’in yaptığı TCF’nin tüzüğüne, “Madde: 6, Fırka (parti), dinî düşünce ve inançlara hürmetkardır” şeklinde bir ibare konmuştu. TCF yetkililerinden Fethi Bey; “Terakkiperverler dindardır. Halk Fırkası dini batırıyor. Biz dini kurtaracağız ve muhafaza edeceğiz”[3] şeklinde beyanat veriyordu.

Devrimlere karşı olan kesim, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Hüseyin Rauf Orbay gibi Milli Mücadele’nin ünlü isimlerinin yer aldığı TCF’na yöneliyor ve ortam giderek gerginleşiyordu…

TCF’nin parti tüzüğünden ve Fethi Bey’in beyanatından da anlaşıldığı üzere, M. Kemal hükümeti Islam’a aykırı bir yönetim anlayışına sahipti ve Islam aleyhinde hareket ediyordu.

Piran hadisesinden iki hafta önce, 1925 Ocak ayı sonlarında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Erzurum Milletvekili Ziyaeddin Efendi, TBMM kürsüsünde, iktidardaki CHF’nin icraatlarına ağır eleştiriler yönelterek;

“Yeniliğin isret (içki içme), dans, plaj sefasından başka bir şey ifade etmediğini, fuhuşun arttığını, Müslüman kadınların edeplerini kaybetme yolunda olduklarını, sarhoşluğun himaye, hatta teşvik olunduğunu, en önemlisi dinî duyguların rencide edildiğini, yeni rejimin sadece ahlaksızlık getirdiğini, rezil bir yönetimin memleketi çamurların içine sürüklediğini”[4] ilan ediyordu.

Şeyh Said, 13 Şubat 1925 Cuma günü, Piran camisinde verdiği vaazda halka şöyle sesleniyordu:

“Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Bakanlığı kaldırıldı ve din mektepleri Milli Eğitim’e bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.”[5]

Şeyh Said bu arada, “Emir’ül Mücahidin Muhammed Said El-Nakşibendi” imzasıyla halka yönelik çeşitli beyannameler yayınladı. Ayrıca, direnişe destek vermeleri için Alevi Zaza aşiret reisleri, Kürt bey, ağa ve aşiret reisleri ile Ergani’deki Türk bey ve ağalarına da aynı imza ile mektuplar gönderdi ve onları Kemalist yönetime karşı ortak mücadeleye davet ederek yardım istedi. Yayınlanan beyannamelerden birinde;

“Kurulduğu günden beri din-i mübini Ahmedi’nin (Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin apaçık dininin) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi M. Kemal ve arkadaşlarının, Kur’an’ın ahkamına aykırı hareket ederek, Allah (celle celaluhu) ve Peygamberi inkar ettikleri ve Halife-i Islam’ı sürdükleri için, gayri meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün Islamlar üzerinde farz olduğu, Cumhuriyetin başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının şeriat-ı garrayı Ahmediyye’ye (Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin şeriatına) göre helal olduğu…”[6] hususlarına yer veriliyordu.

Bir başka beyannamede de; “Hilafetsiz Müslümanlık olmaz! Halife memleketten çıkarılamaz! Şimdiki hükümet mütemadiyen(sürekli olarak) dinsizlik neşretmektedir. Kadınlar çıplaktır. Mekteplerde dinsizlik ilerliyor…”[7] şeklinde ifadeler yer alıyordu.

Şeyh Said, Urfa’daki Izoli Kürt aşireti reisi Bozan Ağa’ya gönderdiği mektupta;

“1300 seneden beri Cenabı Hakk’ın Peygamber Efendimizi göndermekle neşir ve tebliğ ettiği dinimizi imhaya çalışanlara karşı harp ilan ettim. Bunda bana yardım edilmezse, cümlece mahvoluruz!”[8]

Şeyh Said, yine Urfa’daki Milli aşireti reisi Halil Beg’e gönderdiği mektupta;

“Şimdiki hükümet Islam Hilafetini, Saltanatı, meşihatı Islamiye’yi (Şeyhülislam Makamı) ve ilim medreselerini ilga etmiş, Evkaf Nezaretini (Vakıflar Bakanlığı) kafirlik maarifine ilca etmiş(çevirmiş), kadınlık mesturunu(örtünme) kaldırmış, zinayı ve içki içilmesini, kadınların yabancılarla dans yapmasını mübah kılmış, bu gibi fuhşiyata mahsus mesela dans salonu, tiyatro, sinema, bar ve umumhane gibi geniş binalar inşa etmişler, Allah (celle celaluhu) ve Resulünün (sallallahu aleyhi ve sellem) dini olan dinimizle istihza(alay) etmekte bulunmuşlar, onların namına olarak ahkamı Islamiyeyi tahkir ve Islamiyetin esaslarını değiştirmişler, erkanı(ileri gelenleri) sarsmışlar, dine karşı ve bu din erbabına karşı ilan-ı harp eylemişler. Allahü Taala din ve Şeriatın intikamını almaya başlamıştır.. himmetinizden muavenet talebinde bulunuyorum, bütün aşiretlerinize bildiriniz.”[9] diyordu.

Şeyh Said, Varto’daki Alevi Zaza olan Hormek aşireti reisleri Halil, Veli ve Haydar Ağalara gönderdiği mektupta da söyle yazıyordu:

“Din-i mübini Ahmedi’yi, kafir olan M. Kemal’in yedi zulmünden tahlis etmek(kurtarmak) gazası niyetiyle susar’a hareket edildi. Bu gaza ve cihadın mezhep ve tarikat tefrik edilmeden, ‘Lailahe illallah Muhammedün Resulüllah’ diyen bütün Islam muvahhidleri üzerinde farz olduğundan, büyük bir gayret ve secaat sahibi olan Müslüman aşiretinizin de şeriat-ı garrayı Ahmediyye’ye ve bu cihad-ı ekbere itba’ edeceğinize itimadım berkemaldir. Ya eyyühel-ensar, dinimizi ve namusumuzu bu mülhidlerin(imansızların) elinden kurtaralım, size istediğiniz yerleri verelim. Bu dinsiz hükümet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihad farzdır.”[10]

Öte yandan, Dersim Mebusu ve Alevi Zaza olan Hasan Hayri Efendi, Şeyh Said’in Elaziz Cephesi Kumandanı olarak görevlendirdiği Şeyh Şerif ile dayanışma içerisine girdi. Elaziz’de Şeyh Şerif ile birlikte hazırladığı ortak bir mektup, 06 Mart 1925’te Dersim’deki tüm aşiret reislerine gönderildi.[11]

Şeyh Said’in diğer mektuplarında da benzer görüşler yer almaktadır. “Kürt” isminin dahi geçmediği söz konusu mektup ve beyannameler, direnişi sahiplenmek isteyen Kürt siyasi çevrelerince ileri sürülen “Şeyh Said Kürtlük ve Kürdistan için ayaklandı” yönündeki iddiaları tümüyle çürütmektedir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ibrahim Arvas, Tarihi Hakikatler, Ankara 1964, sayfa 37-39.

[2] Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, Vatan Neşriyat, Istanbul 1957; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, Istanbul 1952, sayfa 606.

[3] Nurşen Mazıcı, Belgelerle Atatürk döneminde Muhalefet (1919-1926), Dilem Yayınları, Istanbul 1984, sayfa 82.

[4] Metin Toker, Şeyh Sait ve Isyanı, Akis Yayınları, Ankara 1968, sayfa 21.

[5] Behçet Cemal, Şeyh Sait Isyanı, Sel Yayınları, Istanbul 1955, sayfa 24.

[6] M.Şerif Fırat, Doğu Illeri ve Varto Tarihi, TKAE Yayını, Ankara 1981, sayfa 180.

[7] Behçet Cemal, a.g.e., sayfa 48.

[8] Behçet Cemal, a.g.e., s.45; Metin Toker, a.g.e., sayfa 27.

[9] H.Şelıc, Zaza Gerçeği, Dicle-Fırat Yayınları, Almanya/Münih 1988, sayfa 36.

[10] M. Şerif Fırat, a.g.e., sayfa 181.

[11] M.Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep 1952, sayfa 180.

********************

********************

********************

Bölüm 2

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

24 Subat 1925 tarihinde toplanan TBMM Genel Kurulu’nda, Başbakan Ali Fethi bey [Okyar], Şeyh Said ayaklanmasına ilişkin ayrıntılı açıklamalarda bulundu. Başbakan konuşmasında;

“Nakşibendi Şeyhlerinden Şeyh Said’in emriyle 13 Şubat 1925 günü isyanın fiilen Piran’da başlamasıyla birlikte, asiler tarafından telgraf hatlarının tutulduğunu, hapishanelerin basıldığını, Genç, Çabakcur, Hani ve Palu’da hükümet konaklarına hücum edilerek jandarmaların esir alındığını, `Sallallahu Muhammed! Teslim! Teslim!´ nidalarıyla askeri müfrezelere saldırılar düzenlendiğini, bu mıntıkayı ele geçiren asilerin 23 Şubat günü Elaziz vilayet merkezine kadar ilerlediklerini, her taraftan yardım görmek suretiyle kuvvetlenen asilerin karşısında tutunamayan müfrezelerin geri çekilmeye mecbur olduklarını” ifade ederek, ayaklanmanın askeri safahati hakkında ayrıntılı bilgi vermesini müteakip, ele geçirilen birtakım belgeleri açıkladı ve “hilafetçiliğin, şeriatçılığın isyanın emelinde yattığıni” açık bir şekilde beyan etti.

Başbakan ayrıca; “vesikalardan birinde, hilafet, şeriat ve Sultan Abdülhamid’in oğullarından birinin saltanatını temin etmek”ten söz edildiğini ifade ederek, aynı tarzda, “din propagandasına ve şeriatın geri getirilmesi ilkesine dayanan kampanya” hakkında bilgi verdi.[1]

Şeyh Said hareketinin bir irticai ayaklanma olduğu görüşünü, elindeki belgelere dayanarak TBMM kürsüsünden kamuoyuna resmen ilan eden Başbakan’ın, aynı konuşmasında; “ötede beride dolaştıkları işitilen kanunen yakalanamayan tanınmış Kürtçü zevat tarafından fiiliyata teşvik vardır” diyerek, “Kürtçü kışkırtma”dan söz etmesi ve ayaklanmayı “din perdesi altında Kürtçülük” olarak addetmesi ise önyargıya dayalı kişisel bir iddiadır.

Zira bu iddia, Başbakan’ın elindeki Şeyh Said’e ait olan mektup ve beyannamelerin içeriği ile çeliştiği gibi daha sonra değineceğimiz üzere, Şeyh Said ve isyanın diğer önderlerinin Şark Istiklal Mahkemesi’ndeki savunmaları ile de tamamiyle tezat teşkil etmektedir. Kaldı ki, o dönemde “Kürtçü” olarak tanınan ve Azadi örgütü yetkililerinden olan Diyarbekirli Kadri Cemilpaşa gibi bazı şahsiyetler, bırakınız kışkırtıcılık yapmayı, ayaklanmadan haberlerinin bile olmadığını yıllar sonra kaleme aldıkları hatıralarında açık bir şekilde itiraf etmişlerdir.[2]

Ayaklanmanın devam ettiği günlerde; Hakimiyet-i Milliye, Akşam, Cumhuriyet, Vakit, Yeni Türk, Resimli Gazete,

Orak-Çekiç, Vatan, Tanın, Son Saat, Son Telgraf, Tevhid-i Efkar, Toksöz, Sebilürreşad vs. gibi yayın organlarında, Şeyh Said isyanı üzerine çesitli yorumlar yapılıyordu. Bir örnek olarak, Türk sosyalistlerinin haftalık yayın organı Orak-Çekiç gazetesi, 26 Şubat 1925 tarihli sayısında irdelediği Şeyh Said ayaklanması ile ilgili yorumunda, Kemalist yönetimi destekliyor ve şöyle yazıyordu:

“Irticanın başında Şeyh Said var.. Irticaya karşı mücadelede halkımız hükümetle beraberdir. Kahrolsun irtica! Ankara Büyük Millet Meclisi’nde müfrit [aşırı] solun tırnakları, kafasına kurunu vustayı [ortacağ zihniyetini] dolamış olan yobazların, gericilerin gırtlağına yapıştı. Mürtecilerin, yobazların sarıkları, kendilerine kefen olacak! Yobazlarıyla, şeyhleriyle, halifeleriyle, sultanlarıyla, kahrolsun irtica ve derebeylik!” [3]

(Irtica ile “din”in kastedildiğini söylememize gerek yok sanırım.)

Diğer yayınların coğunun isyana dair haber ve yorumları da aşağı yukarı aynı içerikteydi. Örneğin, Cumhuriyet gazetesi de;
“Isyan hadisesinin irticaya dayanan fikirlerle başladığını, asilerin Hilafet meselesini ortaya sürerek halkı teşvik etmeye kalkıştığını”[4] yazıyordu.

Öte yandan, Şeyh Said önderliğindeki Zaza Islamî/Nakşibendi hareketini “Kürtçülük” ve “Kürdistan” meselesi ile ilişkilendiren kimi yazarlar ve yayınlar da mevcuttu. Ne var ki, bunlar konu hakkında hiçbir kanıt ortaya koyamıyorlardı. Yazdıkları ise sadece laftan ibaretti. Hükümetin eline de bu yönlü herhangi bir belge geçmemişti. Nitekim hükümet, bu tür değerlendirmeleri adeta “tekzip edici” nitelikte olan bir açıklama bile yapmak zorunda kalmıştı.

Konu ile ilgili olarak, Bakanlar Kurulu’nun 03 Mayıs 1341 (1925) tarih ve 1885 sayılı kararında;

“Isyanın umumi ve mürekkep [birleşik] bir `irticanın´ tezahürü olduğu müsbet ve malum olan hadisenin matbuatta [basında] Kürt meselesi şekline inhisar ettirilmesinin [yansıtılmasının] `hakikata gayri mutabik´ olduğu [gerçekle bağdaşmadığı]” hususlarına yer verildi.[5]

Yabancı basında da, genellikle ayaklanmanın “dinî nitelikli” olduğu yönündeki görüş ve değerlendirmeler ön plana çıktı.

Ingiltere’de yayınlanan “The Times” gazetesi;

“Şeyh Said ve taraftarlarının Genç, Harput ve Diyarbekir’i ele geçirerek, Abdülhamid’in (rh.a) oğullarından Abdürrahim’i gıyaben `halife´ ilan ettiklerini, ayaklanmanın söylenildiği gibi Kürt ulusal hareketi değil, tamamen fanatik bir `dinî´ hareket olduğunu”[6] vurguluyordu.

Fransa’da yayınlanan haftalık “L’illustration” dergisi ise, Şeyh Said isyanının yayıldığı alanı gösteren bir haritaya sayfalarında yer veriyor ve olayı şöyle yorumluyordu:

“Elaziz, Genç ve Palu bölgelerinde Şubat sonunda başlayan ayaklanma oldukça ciddi boyutlar kazandı. Ayaklanmanın elebaşısı Said adında bir Şeyh…… Ayaklanmacılar Ankara’nın `din karşıtı politikasından rahatsızlar ve halifeliğin´ yeniden tesis edilmesini istiyorlar.”[7]

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Behcet Cemal, Şeyh Sait Isyanı, Sel Yayınları, Istanbul 1955, sayfa 43-46; Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Vesikalar, Olaylar, Hatıralar, Temel Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 49-55.

[2] Zinar Silopi [Kadri Cemilpaşa], Doza Kürdistan (Kürdistan Davası), 1.Baskı, Beyrut 1969; 2.Baskı, Öz-Ge Yayınları, Ankara 1991, sayfa 92.

[3] Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar-1 (1908-1925), Bilgi Yayınevi, Ankara 1978, sayfa 364 vd.

[4] Cumhuriyet Gazetesi, 23 Şubat 1925.

[5] Hasip Koylan, Şeyh Said Isyanı, Ankara 1946, sayfa 316.

[6] The Times Gazetesi, 26 Şubat 1925, sayfa 12.

[7] L’illustration Dergisi, 07 Mart 1925.

********************

********************

********************

Bölüm 3

Şeyh Said ve ayaklanmanın diğer önderlerinin, Diyarbekir’deki Şark Istiklal Mahkemesi’nde 26 Mayıs 1925 tarihinde başlayan ve 28 Haziran 1925 günü sona eren yargılamaları sırasında yaptıkları savunmalar, ayaklanmanın tamamiyle “Islam Şeriatı” adına yapıldığı hususunu, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

Şeyh Said, savunmasında şu açıklamalarda bulunmuştur:

“Kıyamımızın [direnişimizin] sebebi şeriat meselesi… Hükümet şeriatın bir kısmını kaldırdı. Bunun iadesine sebep olursak sevaba nail olurduk diyordum…

Şeriatın ahkamı [hükümleri] icra edilmezse kıyam [direniş] vacip [gerekli] olur. Kitap [Kur’an], kıyam vaciptir diyor, seriatı icra ettireceksin diyor. Ahkamı şer’iyye [şeriat hükümleri]; katil, zina, müskirat [içkiler] gibi ahvali men ediyor… Imam [devlet başkanı] şeriat ahkamını icra etmezse, bu isyanın cevazına [izin] delildir. Vakta ki vuku buldu, iste şeriat da vaciptir diyor, hiç olmazsa günahkar olmayız dedim. Bütün hattı harekatımızı Kur’an-ı Azimüşşan’dan istihraç ediyoruz [çıkarıyoruz]…

Kıyamı kalbimde tasavvur ediyordum, fakat muharebe [savaş] suretiyle değil, risale [broşür] yazıp şeriat-ı ahkamı tasrih ederek [açıkça belirterek] kanunları da şeriata mutabık [uygun] bir şekilde talep etmek istedik, Meclis-i Mebusan’a [Türkiye Büyük Millet Meclisi] göndermek istedik. Meclis’in büyük bir kısmı dindardır, isteklerimizi kabul ederler, medreseleri açarlar dedik. Tabii vakt-i saadet [Hz.Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dönemi] kadar olmasa da bir dereceye kadar iyileşir dedik…

Ben Lice’de esir Süvari Kaymakamı Cemil Bey’e, Mürsel Paşa’ya [7.Kolordu Komutanı] hitaben bir mektup yazdırdım ve ‘maksadımın şeriat olduğunu, el birliği ile bu dinin ihyasına çalışmamız gerektiğini’ yazdım. Ne hariçten, ne dahilden bizi teşvik eden yoktur. Hariçten maksadım ecnebilerdir.

Maksadımız, Diyarbekir’e girdikten sonra, birtakım adamları toplayıp, ulema [alimler, bilginler], fuzala [erdemli kimseler] ile ictima [toplantı] ederek hükümetimizle muhabere [haberleşme] edecektik, men-i müskirat [içki yasağı] tatbik ettirecek, medreseleri açtıracaktık. Hükümet kabul etmeseydi günahtan kurtulur, evimizde otururduk. Önce hükümete yazsa idim ve kabul etmeseydi hicret isterdik, hicret izni vermeseydi günah bizden giderdi, otururduk. Hükümete şeriat meselesini anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının icrasını talep edecektik. Allah’ın kaderi bırakmadı. Piran olayı çıktı, önünü alamadık…

Eğil tarafına, Ergani’ye gittim, Türkleri de davet ettim Gelin dinimize çalışalım, kanunu ilahiyi [Allah’ın kanununu] tatbik ettirelim, diyordum. Ergani’den Şevki Efendi, Hamid Ağa, Hacı Hüsnü Efendi vardı. Onlar Türk’tüler, iştirak ettiler… Kürt Teali Cemiyeti’nden haberim yok. Nerededir, muhaberatını [iletişimini] temin eden kimlerdir, hiç haberim yok… Bitlisli Yusuf Ziya’yı tanırım. Iki sene evvel [1923] Hınıs’a, benim köyüme misafir geldi. Orada: ‘Bir Kürdistan hükümeti teşkil etmek için ittifak edelim..’ dedi. Bu muhaldir [hayalidir], olmaz dedim. Fikrim bunu kabul edemiyordu. Sonra Erzurum’a gitti. Ben onun da umudunu kestim, kendi de kani oldu. Erzurum’dan avdetinde [dönüşünde] bir daha görmedim. Benim maksadım bu dine bir hizmet etmekti. Bu çeşit niyetim de yoktu. Allah u Taala’nın kaderi beni bu çeşide düşürdü. Muvaffak olamadık.

Şimdi anladığıma göre, muvaffak olsaydık, bu ahali ile bir şey olamazdı. Çünkü ahaliden sıtkım sıyrıldı, şeriata razı olan ahali kalmamıştır.”[1]

Şeyh Said Efendi’nin, Şark Istiklal Mahkemesi yargıçlarının muhtelif sorularına verdiği cevapları içeren yukarıdaki açıklamalarında da görüldüğü üzere, o, ayaklanmanın “Kürdistan” için değil, tamamen Islam Şeriatı’nın geri getirilmesi amacıyla gerçeklestirildiğini ve temel düşüncesinin de bu olduğunu net bir şekilde ve ısrarla vurgulamaktadır.

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, 10.Baskı, Istanbul 1990, sayfa 35-71.

Ayrıca bakınız; Uğur Mumcu, Kürt-Islam Ayaklanması 1919-1925, sayfa 123-144.

- Hasip Koylan, Şeyh Said Isyanı, Ankara 1946, sayfa 236-244.

- Behçet Cemal, Şeyh Sait Isyanı, Istanbul 1955, sayfa 97-105.

- Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Vesikalar, Olaylar, Hatıralar, Temel Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 177-207.

- Adem Karataş, Ve Alim Ve Mücahid Ve Şehid Şeyh Said, Konya 1993, sayfa 229-245.

- Ilhami Aras, Adım Şeyh Said, 2.Baskı, Istanbul 1994, sayfa 111-125.

- H.Selıc, Zaza Gerçeği, Münih 1988, sayfa 37-38.

********************

********************

********************

Bölüm 4

(M. Kemal Atatürk bile “irtica” diyor)

Bu bölümde, Şeyh Said isyanı nedeniyle gelen telgraflara, M. Kemal’in verdiği cevaplara yer verilecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı M. Kemal, konu ile ilgili bütün açıklamalarında, Şeyh Said ayaklanmasının “dinî” niteliğine dikkat çekerek, olayı bir “irtica” hareketi şeklinde değerlendirmiştir.

***

GENÇ HAVALİSİNDEKİ İSYAN OLAYINI TELİN EDEN ADANALILARA CEVAP

26.02.1925

Mücadele-i Millîyede pek şerefli ve müstesna bir mevki ihraz eden Adanalıların Genç havalisinde zuhur eden irtica hadisesi münasebetiyle izhar ettiği samimi ve şayan-ı takdir hissiyata teşekkür ederim. Nik ü beddi bihakkın müdrik milletimizin Cumhuriyete ve inkılâba merbutiyeti sayesinde işbu hadise müsebbiplerinin kariben lâyık oldukları veçhile tecziye edilecekleri muhakkaktır. Muhterem Adanalılara hürmetlerimin tebliğini rica ederim.[1]

IMZA: Gazi M. Kemal

***

ŞEYH SAİT İSYANI ÜZERİNE TRABZON HALKININ OLAYI TELİN EDEN VE İNKILÂPLARA BAĞLILIĞINI BİLDİREN TELGRAFLARINA CEVAP

01.03.1925

Halkın ibraz buyurduğu yüksek idraki ve Cumhuriyetperverlik hissiyatını kemal-i şükran ve memnuniyetle müşahede ediyorum. Muhterem halkımızın her taraftan yükselen hararetli lanet ve nefret hisleri karşısında irtica zihniyet teşebbüslerinin ebediyen eriyeceğine itimadım kat’îdir. Cümleye selâm ve hürmetlerimin tebliğini rica ederim, efendim.[2]

IMZA: Reisicumhur Gazi M. Kemal

***

BAĞLILIKLARINI BİLDİREN TRABZON TÜRKOCAĞI REİSİNİN TELGRAFINA CEVAP

01.03.1925

Trabzon Türkocağı Reisi Reşit Beye

Cumhuriyet ve inkılâbımıza vaki olan suikast teşebbüsatı karşısındaki vatanperverane hissiyatınıza ve hakkımdaki hissiyat ve itimada teşekkür ederim, efendim.[3]

IMZA: Reisicumhur Gazi M. Kemal

***

İRTİCA HADİSESİ DOLAYISİLE İSTANBUL DARÜLFÜNUN EMİNİNE VERİLEN CEVAP

01.03.1925

Darülfünun müderris ve talebesinin akdettikleri içtimada Cumhuriyet aleyhine ve din aletile yapdan her türlü irticakâr hareketlere karşı izhar edilen şiddetli lanet ve takbih hislerini mul’in telgrafnamenizi memnuniyetle aldım. Darülfünunumuzun milli ve vatani mesailde daima gösterdiği yüksek idrak ve hassasiyet şayanı şükran ve âti için de mucibi itminandır. Büyük milletimizin takati beşer haricinde sayılan uzun ve ciddi mücahedesinin ve pek ulvi fedakârlıklarının muazzez semeresi olan inkılâp aleyhine ne şekil ve surette olursa olsun tezahür edecek istidat ve teşebbüsatın umumi nefret ve mukavemetle karşılanacağı tabii idi. Birkaç gündenberi bunun en celi ve asil asarını görmekle mubahiyiz. Her sınıf halkın ve doğru yolu idrak hususunda gösterdiği şayanı takdir isabet ve liyakat muvacehesinde irtica zihniyetinin ebediyen eriyeceğine itimat edebiliriz. Bu münasebetle hakkımda izhar buyurulan teveccühkâr hissiyata teşekkür eder ve cümleye selâm ve hürmetlerimin tebliğini rica ederim efendim.[4]

M. Kemal, Şeyh Said isyanını irtica kategorisine dahil ederek şu şekilde yorumlar:

“Ísyan hadisesinin; irticai, umumi, mürekkep [birleşik] bir cereyan-ı efkâr [fikir akımı] ve bir silsile-i istihzaratın [hazırlıklar zinciri] fiili bir işareti ve neticesi olduğu, bir seneden beri cereyan eden ahval [durumlar] ve hadisat [olaylar] ile bir defa daha sabit olmuştur.”[5]

Nutuk’ta ise M. Kemal, Şeyh Said ayaklanmasının çıkışını Kazım Karabekir ve arkadaşlarınca kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilişkilendirir ve bu hususta bazı ayrıntıları da aktarır.

M. Kemal’in bu konudaki görüşleri aynen şöyledir:

“Efendiler, vakayi ve hadisat [olaylar] dahi ispat etti ki, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programı en hain dimagların mahsulüdür; bu fırka [parti], memlekette suikastçilerin, mürtecilerin [gericilerin] tahassungahı [kalesi], ümid-i istinadı [dayanma ümidi] oldu.. Tarih; ‘mürettep [düzenlenmiş], umumi, irticai’ olan Şark Isyanı esbabını [sebeplerini], tetkik ve taharri [araştırma] ettiği zaman, onun mühim ve bariz sebepleri meyanında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dinî mevaidini [vaatlerini] ve şarka gönderdikleri katib-i mes’ullerinin teşkilat ve tahrikatını [kışkırtmalarını] bulacaktır..

Efendiler, yaptığımız inkılabın vüs’at [genişlik] ve azameti [büyüklüğü] karşısında, eski hurafat [hurafeler] ve müessesatının [kurumlarının] birer birer sukutunu [düşüşünü] gören mutaassıp ve irticakar anasır [unsurlar], ‘efkar ve itikadat-ı diniyeye hürmetkar’ olduğunu ilan eden bir fırkaya ve bahusus bu fırkanın içinde isimleri şöhret bulmuş zevata dört el ile sarılmaz mı? Yeni fırka yapan zevat bu hakikati müdrik değilmidirler? O halde, ellerine aldıkları din bayrağı ile millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı?..

Efendiler, yeni fırka, unvan ittihaz ettiği ‘terakki’ ve ‘cumhuriyet’ namlarının zıdd-ı tamlariyle inkişaf etmiştir. Bu fırkanın rüesası [başkanları], hakikaten mürtecilere [gericilere] ümit ve kuvvet vermiştir. Buna misal olarak arzedeyim; Ergani’de, usatın [isyancıların] valiliğini kabul eden maslup [idam edilen] Kadri, Şeyh Sait’e yazdığı bir mektupta: ‘Millet Meclisi’nde, Kazım Karabekir Paşa’nın fırkası, ahkam-ı şer’iyeye [şeriat hükümlerine] riayetkar ve dindardır. Bize muzaheret [yardım] edeceklerine şüphe etmem. Hatta Şeyh Eyüp (rüesa-yi usattan [isyancıların reislerinden] olup idam edilmiştir) nezdinde bulunan katib-i mes’ulleri, fırkanın nizamnamesini getirmiştir..’ diyor. Şeyh Eyüp de, muhakemesi sırasında: ‘Dini kurtaracak yegane fırkanın, Kazım Karabekir Paşa’nın teşkil ettiği fırka olup, ahkam-ı şer’iyeye riayet edileceğinin fırka nizamnamesinde ilan edildiğini’ söylemiştir.

Ne oldu Efendiler?! Hükümet ve Meclis, fevkalade tedbirler almağa lüzum gördü. Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkardı. Istiklal Mahkemeleri’ni faaliyete geçirdi. Ordunun sekiz dokuz seferber fırkasını, uzun müddet tedibata [uslandırma] hasretti. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denilen muzır teşekkül-i siyasiyi seddetti [kapattı]. Netice bittabi cumhuriyetin muvaffakıyetiyle tecelli etti. Asiler imha edildi.”[6]

Şeyh Said isyanını Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bir “kışkırtması” olarak yorumlayan M. Kemal, başka beyanlarında da; “mürettep, umumi, irticai” dediği ayaklanmayı bir “karşı devrim” olarak değerlendirmiştir.

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Vakit Gazetesi: 28.02.1925.

[2] Büyük Tarih Trabzon’da, Der: Trabzon Çocuk Esirgeme Kurumu, Istanbul 1938, sayfa 20.

[3] Büyük Tarih Trabzon’da, Der: Trabzon Çocuk Esirgeme Kurumu, Istanbul 1938, sayfa 21.

[4] Tanin Gazetesi: 03.03.1925.

Ayrıca bakınız: Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 560, 561, 562.

[5] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I, Ankara 1989, sayfa 356.

[6] M. Kemal, Nutuk (1919-1927), Ankara 1989, sayfa 592-594. / 18. Bölüm, 11 ve 12. Konu.

********************

********************

********************

Bölüm 5

(Kürtçülük iddiası büyük bir yalan)

Şeyh Said Efendi’nin öncülüğünü yaptığı kıyam konusunda bugüne dek yazılan eserlerde, Kemalist yönetim karşıtı siyasi çevrelerin toplandığı muhalefet cephesi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) ile Şeyh Said veya direnişin diğer öncüleri arasındaki ilişkiler nedense hep göz ardı edilmiştir.

M. Kemal’in sözünü ettiği TCF’nin “katib-i mes’ulü” olan kişi, emekli yarbay/kaymakam Fethi Bey’di. Fethi Bey’in, ayaklanmanın meydana geldiği dönemde Urfa’da bulunması bir tesadüf eseri miydi, bilinmez. Ancak Fethi Bey, Nakşibendi tarikatının Şeyh Said’e bağlı ekolünün Siverek temsilcisi olan Şeyh Eyüp ile görüştüğünü Şark Istiklal Mahkemesi’nde ifade etmiştir. Bu nedenle Fethi Bey, yargılaması neticesinde, Mahkeme Heyeti’nce; “Şark ihtilalinin zuhura gelmesini manen teshil [kolaylık] ve teşvik mahiyetinde harekatı kavliyede [sözlü] bulunmuş olduğu” kanaatine varılarak, beş yıl hapsine ve cezasını geçirmek üzere Samsun Cezaevi’ne gönderilmesine karar verildi.

Şeyh Eyüp ise ayaklanmaya bilfiil iştirak ettiği gerekçesiyle idam edildi. Şark Istiklal Mahkemesi ayrıca, 25 Mayıs 1925 tarihinde görev bölgesi dahilindeki TCF’nin tüm şubelerini kapatma kararı aldı. Bakanlar Kurulu da, 3 Haziran 1925 tarihinde TCF’nin kapatılmasına karar verdi.[1]

Şeyh Said, daha Piran olayı çıkmadan, Genç Vilayeti merkezi olan Darahini’de yapılan bir toplantıda, TCF’nin programından bazı maddeleri okuyarak, “bunların şeriat hükümlerine uygun olduğunu” söylemiştir.[2] Şeyh Said ayrıca, Diyarbakır’daki Şark Istiklal Mahkemesi’nde de, muhalefet partisi olan TCF’yi övmüş, iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası’nı (CHF) ise eleştirmiştir. Keza az önce adı geçen Siverekli Şeyh Eyüp de yargılaması sırasında; “TCF’yi takdir ettiğini ve ona merbut [bağlı] bulunduğunu, CHF’yi ise beğenmediğini” ifade etmiştir.

Şeyh Eyüp’ün, TCF’nin Siverek ilçe Başkanlığını yaptığı yönünde bilgiler de bulunmaktadır.[3] Öte yandan, ayaklanma sırasında, Elaziz Cephesi Kumandanı Şeyh Şerif ile dayanışma içerisine girerek, ittifak sağlamak amacıyla Dersim aşiret reislerine gönderilmek üzere hazırlanan bir mektubu Şeyh Şerif ile birlikte imzalayan Dersim eski Mebusu [Milletvekili] ve Karabal aşireti reisi Kangozade Hasan Hayri Efendi de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubuydu.[4]

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Kazım Karabekir ve arkadaşlarınca kurulmuştur… Kazım Karabekir ve arkadaşlarının bir Kürtçülük hareketine destek vereceklerini zannetmek Tarihi bilmemektir. Şeyh Said’in kıyamı “dinî” bir kıyamdır.

Şeyh Said ayaklanmasını “Kürtlük”le ilişkilendirmeye yeltenenler, Şeyh Said ve mücadele arkadaşlarının görüşlerini yansıtan beyanname ve mektupları ile Şark Istiklal Mahkemesi’ndeki savunmalarına değil, bir kısım yazarların veya politikacıların birer iddiadan öteye geçmeyen önyargılı düşüncelerinden yola çıkarak, hadiseye yorum getirmektedirler. Bu tarz bir yaklaşımın gerçekçi olamayacağı açıktır.

Nitekim, Şark Istiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya Örgeevren, 1957′de yayınlanan hatıralarında; “Şeyh Said ile duruşmaları birlikte yapılan ve sayıları sekseni geçen sanıkların, büyük bir inat ve ısrarla Kürtlük davası gütmediklerini söylediklerini”[5] çok net bir şekilde ifade etmiştir.

Kürt ve Türk yazarlarının iddialarının aksine, Kürt aşiretleri isyana katılmadılar. Bu husus, mevcut belgelerle de sabittir. Sadece Varto’da Zazalara komşu olan Cibran Kürt aşiretinin kısmi bir desteğinden söz edilebilir. Ki bu da aşiret lideri Miralay Xalid Beg’in hem Şeyh Said’in kayınbiraderi olması hem de adı geçenin o tarihte Bitlis’te tutuklu olmasından dolayı TC yönetimine duyulan tepkiden kaynaklanmıştır. Kaldi ki, Şeyh Said’i ihbar edip yakalatan Binbası Kasım da Cibran Kürt aşireti mensubu idi.

Zaza önderi Şeyh Said Efendi’yi istismar konusu yaparak, onu ve mücadelesini Kürtlüğün kazanç hanesine kaydetmekte beis görmeyen Kürt şövenistleri, asılsız iddiaları ile birlikte, hakikatler karşısında rüsva olmaya mahkumdurlar. Şeyh Said’i istismar eden çevrelere, şu hakikati bir kez daha burada hatırlatma gereğini duyuyoruz:

Şeyh Said’in, Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) üyesi olduğuna dair bugüne kadar hiçbir belge ortaya konulamamıştır. KTC’nin tespit edilebilen üyelerinin listesi bilinmektedir ve bu listede Şeyh Said’in ismi yoktur.[6]

Zaten Şeyh Said de, Şark Istiklal Mahkemesi’nde KTC ile ilişkisinin olmadığını bizzat açıklamıştır. Öte yandan, ayaklanmayı organize ettiği iddia edilen Azadi Örgütü üyelerinin isimlerini içeren listede de Şeyh Said’in ismine rastlanmamıştır.[7] Mevcut belgeler, Azadi Örgütü’nün, ayaklanmanın hiçbir safhasında, hiçbir rolünün olmadığını kanıtlamaktadır.

Şeyh Said Efendi ile birlikte Diyarbakır’daki Şark Istiklal Mahkemesi’ne sevkedilen toplam 81 “sanık” hakkında, yaklaşık iki ay süren soruşturma ve yargılama müzakereleri sonunda, Savcı Ahmet Süreyya [Örgeevren], 27 Haziran 1925 Cumartesi günü son iddianamesini okudu. Iddia sona erince ayaklanmanın öncülerinin son savunmaları dinlenmeye başlandı.

Şark Istiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya [Örgeevren], son savunmalar konusunda şunları ifade ediyor:

“Ilk olarak, isyan başlar başlamaz `Emirü’l-Mücahidin´ [mücahidlerini lideri] ve sonraları `Hadimü’l-Mücahidin´ [mücahidlerin yardımcısı] ünvanını takınan Şeyh Said’in müdafaası dinlendi. Şeyh, müdafaasını, büyükçe iki sayfalık bir kağıda yazmıstı. Gözlüğünü takarak ağır ağır okuyordu. Sözlerinde hukuki bir kıymet ve ehemmiyet taşıyan hiçbir şey yoktu. Isyanın sebebi olarak Piran’da vukua gelen ve jandarmalarla haklarında tutuklanma emri olan şeyhler arasındaki silahlı bir ayaklanmayı istemediğinden, ancak halkın kendiliklerinden yaptıkları silahlı harekete mani olamayarak nasılsa onlara katılmış bulunduğundan bahsediyordu.

Ayaklanmanın sebebi olarak da, `şeriat ahkamına riayet´ edilmesi [uyulması] arzusunu gösteriyordu. Şeyh Sait ile duruşmaları birlikte yapılan ve sayıları sekseni geçen sanıklar kümesi içinde bulunan Vartolu Binbaşı Kasım [Ataç] Bey’den maada [başka] bütün suçlular gibi, Şeyhin büyük bir inat ve ısrarla inkar veya saklamakta devam ettiği iki hakikat vardı:

1 - Kürtlük davası gütmediği,

2 - Piran ziyaretinden evvel, başkumandanlığını yaptığı isyanın `musammem ve mürettep´ [düşünülmüş ve planlanmış] olmadığı hususları.

Şeyh Said, isyan harekatına dair hemen her şeyi bilindiği gibi söylemekten hiç çekinmediği halde, bahsi geçen iki nokta hakkında gayet ketum olmayı bir an terketmiyordu.”[8]

Görüldüğü üzere, Şark Istiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya [Örgeevren], Şeyh Said ile diğer şahsiyetlerin davanın son gününe kadar dahi “Kürtlük davası gütmedikleri” yönündeki tutumlarında ısrarla direndiklerini itiraf etmesine rağmen, bilerek, hukuku çiğneyerek ve önyargıyla hareket ederek, davaya “Kürtlüğü” bulaştırmaktan geri kalmadı.

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Istanbul 2002, sayfa 103, 131.

Ayrıca bakınız; Uğur Mumcu, Kürt-Islam Ayaklanması (1919-1925), Tekin Yayınevi, Istanbul 1991, sayfa 162.

[2] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Istanbul 2002, sayfa 267.

[3] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Istanbul 2002, sayfa 103, 248.

Ayrıca bakınız; Uğur Mumcu, Kürt-Islam Ayaklanması (1919-1925), Tekin Yayınevi, Istanbul 1991, sayfa 161, 162.

[4] M.Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep 1952, sayfa 186, 189.

[5] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Said Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Vakıalar, Hatıralar, Dünya Gazetesi, yazı dizisi, 17 Nisan 1957.

Ayrıca bakınız: Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Istanbul 2002, sayfa 20.

[6] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 39-45.

[7] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said Isyanı, Özge Yayınları, Ankara 1992, sayfa 247-250.

[8] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Istanbul 2002, sayfa 20-21, 274-275.

********************

********************

********************

Bölüm 6

(Dindarlar mahkum oluyor, kürtçüler ise beraat ediyor)

Görüldüğü gibi, bütün bulgu ve belgelerin isyanın “dinî” bir isyan olduğunu göstermektedir… Buna rağmen mahkeme kararı mealen; “dini alet ederek milli bir isyan” şeklindedir.

Bu bölümde mahkeme kararı ile “sözde” sanıkların isimlerine yer vereceğiz, bazı isimler soyisim olmadığından dolayı aynıdır. Bu isimler hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenlerin konunun altına yorum yapmaları yeterli olacaktır.

Kararda 11 yaşındaki bir çocuğun 10 yıl hapse mahkum olduğunu göreceksiniz.

Ey Atatürkçüler, hani insan hakları nerde??

Allah (celle celaluhu) rahmet eylesin…

***

Mahkemenin, Savcılığın iddiası ile “sanıkların” son söz ve müdafaalarını dinledikten sonra, ittihaz eylediği 28 Haziran 1341 [1925] tarih ve 341/69 numaralı karar, aynı gün, Mahkeme Başkanı tarafından, açık celsede “sanıklara” tebliğ edildi.

Mahkeme kararında şöyle deniliyordu:

“Din ve şeriatı alet ittihaz ederek, hakikatte `müstakil bir Islam Kürt hükümeti´ kurmak[1] maksat ve gayesiyle Şeyh Said’in vukua getirdiği müsellah [silahlı] isyan ve ihtilal hareketlerine muhtelif şekil ve suretlerde karışıp katılarak isyanın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca, birçok şehir, kasaba ve köyleri –devlet ve hükümet zabıta ve askeri kuvvetleriyle, kanlı ve harp halinde, çarpışmak suretiyle- zapt ve işgal eden ve ihtilal bölgesindeki en mühim vilayet merkezlerinden Diyarbakır şehrini dahi muhasaraya alan ve orada dahi inat ve ısrarla harp ve kıtalden çekinmeyen ve nihayet uğradıkları acz ve mahrumiyetten sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zabit ve vatandaşları cerh, şehit, esir eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şahıslardan oldukları iddiasıyla muhakemeleri icra edilmiş olan seksenbir sanıktan;

1. Şeyh Said (Palu’lu, Nakşibendi Tekkesi şeyhi),

2. Melekanlı Şeyh Abdullah,

3. Kamil Beg,

4. Baba Beg,

5. Şeyh Şerif,

6. Fakih Hasan Fehmi,

7. Hacı Sadık,

8. Şeyh Ibrahim,

9. Şeyh Ali,

10. Şeyh Celal,

11. Şeyh Hasan,

12. Mehmet Beg,

13. Mustafa Beg,

14. Salih Beg,

15. Şeyh Abdullah,

16. Şeyh Ömer,

17. Şeyh Adem,

18. Kadri Beg,

19. Molla Mahmud,

20. Şeyh Şemseddin,

21. Şeyh Ismail,

22. Şeyh Abdüllatif,

23. Molla Emin,

24. Ali Arab Abdi Beg,

25. Mehmet Beg,

26. Süleyman Beg,

27. Molla Cemil,

28. Süleyman Beg,

29. Süleyman Beg,

30. Tahir Beg,

31. Mahmut Beg,

32. Şeyh Ali,

33. Hacı Halid,

34. Timur Ağa,

35. Abdüllatif Beg,

36. Mehmet Beg,

37. Süleyman Beg,

38. Bahri Beg,

39. Şeyh Cemil,

40. Yusuf Beg,

41. Ali Badan Beg,

42. Halid Beg,

43. Halid Beg,

44. Tahir Beg,

45. Tayip Ali Beg,

46. Çerkes,

47. Jandarma Hamid,

48. Hüseyin Hilmi Bey,

49. Hasan (Hani’li Salih Beg’in oğlu, 11 yaşında),

isyanın asli faillerinden olarak “idam cezasına” mahkum edildiler.

Ancak bunlardan Çapakçur Kaymakamı Hüseyin Hilmi Bey’in evvelce, muhtelif zaman ve mahallerde vatani hizmetleri olduğu anlaşıldığı için geçmiş bu hizmetlerinin hafifletici sebep olarak kabulü ile idam cezasının 15 sene kürek cezasına tahviline, Salih Beg’in oğlu Hasan’ın da 15 yaşını ikmal etmemiş olmasına binaen onun hakkındaki idam cezasının da `berayi ıslah´ 10 sene hapse çevrilmesine ittifakla karar verilmiştir.[2]

Böylece, 13 Şubat 1925 tarihinde Piran’da başlayan Islamî/Nakşibendî direnişinin yönetici kadrolarından Şeyh Said ile birlikte toplam 47 şahsiyet, Mahkemece verilen idam kararı üzerine, 29 Haziran 1925 Pazartesi günü saat 03:00 sıralarında, Diyarbakır’ın Dağkapı mevkiinde kurulan 47 sehpada asılarak idam edilmiştir.

Şeyh Said, idam edilmeden kısa bir süre önce, “Son Saat” Gazetesi muhabirinin not defterine Arapça olarak şu cümleyi yazmıştır:

“Mücadelem, Allah ve din uğruna ise, darağacında asılmama perva etmem. Muhammed Said Palewi”[3]

Idam sehpasına götürülürken de; “Yarın mahşer gününde hepimiz muhakeme olacağız (hesaplaşacağız)” deyip, Kelime-i Şahadet getirmiş ve ardından asılmıştır.[4]

KÜRTÇÜ ŞAHISLARIN BERAATI

Şeyh Said ve ayaklanmada yer alan mücadele arkadaşlarının savunmaları boyunca reddettikleri “Kürtlük davası” ithamını kasıtlı olarak iddianameye koyarak, onları işlemedikleri bu “suç” ile yargılayan ve idama mahkum eden Şark Istiklal Mahkemesi, o dönem öncesi ve esnasında “siyasi Kürtçülük” faaliyetlerinin bizzat içinde bulunan Diyarbakır’lı Cemil Paşa oğullarından Kadri, Ekrem, Ömer, Cevdet, Memduh ve Muhiddin için, “haklarındaki ihbarların kanuni mesuliyeti müstelzim fiillerden olmadığı anlaşıldığından… beraatlerine karar verilmiştir”[5] diyerek, adı geçenleri serbest bırakmıştır.

Zaza şahsiyetleri Kemalist rejim tarafından idam sehpalarında sallandırılırken, bugün kimi çevrelerce yere göğe sığdırılamayan Kadri Cemilpaşa, kardeşi Ekrem Cemilpaşa ve diğer tanınmış “Kürtçü zevatın” Şark Istiklal Mahkemesi’nce serbest bırakılmaları bile, Şeyh Said ayaklanmasının bir “Kürt isyanı” olmadığını gösteren delillerden biridir.

Şark Istiklal Mahkemesi’nin Şeyh Said davasına ilişkin kararında ayrıca, tekke ve zaviyelerin kapatılması hususu da bulunmaktadır. Mahkeme’nin, “isyanların çıkmasında tekke ve zaviyelerin dinî yapıları ve dinî etkinlikleri büyük ehemmiyet arzetmektedir” diyerek, tekke ve zaviyeleri birer “menba-ı şer ve fesad yuvası” addetmesi sonucu, Savcılığın 29 Haziran 1925 tarihli tebligatıyla Isyan Bölgesi Istiklal Mahkemesi mıntıkası dahilindeki tekke ve zaviyelerin faaliyetlerine son verilmiştir.[6]

Baslangıçta bir kanuna dayanmadan ve sadece Istiklal Mahkemesi’nin, “menba-ı şer ve fesad yuvası” düşüncesine dayanılarak kapatılan tekke ve zaviyeler, bu tarihten 5 ay sonra, 30 Kasım 1925 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılan 677 sayılı kanunla ve aynı düşünceyle Türkiye genelindeki bütün tekke ve zaviyeler hükümet tarafından kapatılmıştır.[7]

Tekke ve zaviye denilen dinî kurumların kapatılması konusunun ilk olarak Şeyh Said ayaklanmasına ilişkin dava dosyasında yer alması ve bilahare bunların lağvedilmesinin kararlaştırılması, ayaklanmanın dinî nitelikli yönünü çok berrak bir şekilde ortaya koyan bir başka faktördür.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Bazı kaynaklarda ise bu husus; “din ve şeriatı alet ittihaz ederek ayaklanmaya katıldıkları ve laik cumhuriyeti yıkma amacını güttükleri” şeklinde ifade edilmiştir. (Sadık Albayrak, Türkiye’de Din Kavgası, Şamil Yayınevi, Istanbul 1984, sayfa 221).

[2] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Istanbul 2002, sayfa 274-278.

[3] Son Saat Gazetesi, 8 Zilhicce 1343 (30 Haziran 1341/1925), sayfa 1; Sadık Albayrak, Irtica’ın Tarihçesi-4, Devrimler ve Gerici Tepkiler, sayfa 97.

[4] Hasan Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet Ilişkileri, Risale Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 246.

[5] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait Isyanı ve Şark Istiklal Mahkemesi, Istanbul 2002, sayfa 278-279.

[6] Ergün Aybars, Istiklal Mahkemeleri, Cilt: I-II (1923-1927), Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, Izmir 1988, sayfa 182.

[7] TBMM Zabıt Ceridesi, c.19, sayfa 145-165, 312; Düstur, c.7, sayfa 112. (Meclis tutanakları)

********************

********************

********************

Bölüm 7

(Dindarlar cezalandırılıyor)

Şeyh Said isyanının “dinî” bir isyan olduğuna başka bir delil ise “dindarların” cezalandırılmasıdır.

Şeyh Said Efendi ve arkadaşlarının idamlarının akabinde, Mahkeme Savcılığınca çıkarılan tebligat ile faaliyetlerine son verilen isyan bölgesindeki tekke ve zaviyelerle ilişkisi olan olmayan yüzlerce dindar insanın sevkedildiği Şark Istiklal Mahkemesi tarafından kimisi idama, kimisi de muhtelif hapis cezalarına çarptırılmak suretiyle, Kemalist rejime muhalif kesimler susturulmaya çalışıldı.

Bunlardan, Istanbul basınına yansıyan birkaç örneğe burada yer vermeyi yararlı buluyoruz:

- 18 Temmuz 1925: Maden’li Hafız Osman Efendi[1]

- 20 Temmuz 1925: Palu’lu Hacı Mehmed, Kasap Süleyman Efendi ve Selman Faris Efendi[2]

- 23 Temmuz 1925: Elazığlı Abdullah ve Hasan Efendi[3]

- 27 Temmuz 1925: Elazığlı isyancılardan Seyfullah ve Ömer Efendi[4]

- 04 Eylül 1925: Osmaniye [Ergani] isyancılarından Zülfikar Hoca ve Temir Efendi, idam edildiler.[5]

- 12-24 Eylül 1925: Elazığ’da halkı cumhuriyet aleyhinde ayaklanmaya sevkeden, özellikle bölgede Şeyh ve Seyid ünvanlarıyla tanınan toplam 110 kişi idama mahkum edildi. 12 gün içerisinde 1855 kişi mahkemeye çıkarıldı ve 110′u idam olup, diğerleri değişik ağır cezalara çarptırıldılar.[6]

- 19 Eylül 1925: Palu’lu Said ve 8 arkadaşı, Palu halkını dinî yönden tahrik ederek isyana kışkırtmaktan dolayı idama mahkum edilip, 20 Eylül 1925′te asılarak idam edildiler.[7]

- 22 Kasım 1925: Eski Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey ve Galip Bey, Dersim bölgesinde dini siyasete alet etmekten ve siyasi nüfuzuna güvenerek halkın ayaklanmasına yardımcı olmaktan idama mahkum edildiler ve 23 Kasım’da asıldılar.[8]

- 28 Aralık 1925: Palu’lu Hasan oğlu Ibrahim, Zafi oğlu Molla Yusuf, Cundullah oğlu Feyzi, Hazo ayaklanmasına katıldıkları gerekçesiyle yargılanan mahkumlardan ilk etapta yakalanan 140 kişi içinden bunlar hemencecik idama mahkum edildiler.[9]

- 01 Ocak-15 Şubat 1926: “Gerici hareketlere katıldıkları ve irticakarane faaliyetlerde bulundukları” gerekçesiyle 909 kişi hakkında karar verildi. 2.5 aylık gibi bir zaman zarfında yargılaması bitenlerden 57 kişi idam edildi.[10]

- 11 Mart 1926 tarihine kadar, Çapakçur’lu Şükrü Efendi, Ali oğlu Said, Ali oğlu Faik, Ali oğlu Ibrahim, Mehmet oğlu Selim, Ömer oğlu Ahmed, Safa oğlu Osman, Mehmed oğlu Abdülkerim, Ibrahim oğlu Ali, Molla Hacı Yusuf, Cündioğlu Feyzullah, Hasan oğlu Osman, Halil oğlu Mustafa, Silo Ahmed, Yaşar oğlu Ömer, Davud Efendi, Veysel ve ayrıca Tiran aşiretinden 10 kişi daha idam edildiler.[11]

- 11 Mart-25 Mart 1925 arası, Hazo ayaklanmasıyla ilgili olarak 21 kişi daha idam edildi. Bu arada yakalandıktan sonra hemen idam edilmek üzere de 56 kişiye gıyabi idam cezası verildi.[12]

- 06 Temmuz 1926: Nakşibendi Şeyhi Seyid Pir Ahmed ile 10 arkadaşı idama mahkum edildi.[13]

- 10 Mayıs-18 Temmuz 1926 arasında, bir aylık zaman zarfında Diyarbakır’da 840 kişi yargılandı. Bunlardan 30 kişi idam edildi, 420 kişi değişik cezalara çarptırıldı, diğerleri hakkında beraat kararı verildi.[14]

- 20 Ağustos 1926: Elazığ Müftüsü Kemaleddin Efendi ve ailesinden 5 kişi idam edildi.[15]

Bunlar, sadece Şark Istiklal Mahkemesi’nin yargıladığı kişilerden birkaç örnek teşkil etmektedir. Ayaklanma başlar başlamaz ilan edilen Örfi Idare [Sıkıyönetim] Mahkemelerinin, yargılamaya gerek görmeden idam ettiği yüzlerce belki binlerce insanın mevcudiyeti de ayrıca hesaba dahil edilmelidir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 19-20 Temmuz 1925. (Bu gazete M. Kemal Atatürk’ün gazetesidir.)

[2] Hakimiyet-i Milliye, 22 Temmuz 1925.

[3] Hakimiyet-i Milliye, 23-26 Temmuz 1925.

[4] Hakimiyet-i Milliye, 30 Temmuz 1925.

[5] Hakimiyet-i Milliye, 06 Eylül 1925.

[6] Hakimiyet-i Milliye, 12-25 Eylül 1925.

[7] Hakimiyet-i Milliye, 21 Eylül 1925.

[8] Hakimiyet-i Milliye, 24 Kasım 1925.

[9] Hakimiyet-i Milliye, 30 Aralık 1925.

[10] Hakimiyet-i Milliye, 19 Subat 1926.

[11] Hakimiyet-i Milliye, 11 Mart 1926.

[12] Hakimiyet-i Milliye, 11-25 Mart 1926.

[13] Hakimiyet-i Milliye, 07 Temmuz 1926.

[14] Hakimiyet-i Milliye, 10 Mayıs-19 Temmuz 1926.

[15] Hakimiyet-i Milliye, 21 Ağustos 1926.

Ayrıca bakınız; Hasan Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet Ilişkileri, Risale Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 248-250.

********************

********************

********************

Bölüm 8

(Devlet adamları ve yerli tarihçiler dinî bir isyan diyor)

Bu bölümde M. Kemal dışındaki bazı devlet adamlarının, ayrıca tarihçilerin ve bir Bilim Adamı’nın Şeyh Said ayaklanması hakkındaki fikir ve değerlendirmelerini, herhangi bir yoruma lüzum hissetmeden aynen aktarıyoruz:

Irtica ile “dinin” kast edildiğini hatırlatmamıza gerek yok sanırım.

***

1 – Ismet Inönü (Eski Cumhurbaşkanı ve o dönemin Başbakanı):

“Doğu isyanı bir irtica idi. Hakiki bir irtica idi. O zamanki ortamda memleketin siyasi hayatı karışıktı. Cumhuriyetin ilanı, cumhuriyetin devlet düzenine getirdiği değişiklikler Istanbul efkarında, matbuatta[basında], pek geniş tepkilere sebep olmuştu. Doğu isyanı bunun bir neticesidir. Hiç şüphemiz yoktu bizim. Memleketin yeni bir siyasi rejime girmesi ve siyasi rejimin üzerinde memleketin bunu kabul etmemiş olduğu şüphesini, ümidini veren geniş bir münakaşa ve propaganda hayatının tesiri.. Şark isyanı bunun neticesi olarak çıkmıştı.”[1]

***

2 – Yine Ismet Inönü (Eski Cumhurbaşkanı ve o dönemin Başbakanı):

“Şeyh Said, harekat esnasında dini kurtarmak davasını açıktan ortaya atmış bulunuyor. `Hilafet kalkmıştır, din tehlikededir, dini kurtarmak lazımdır.´ Davaları, bu. Şeyh Said, isyan hareketini, böylece bütün memlekete milli bir hareket olarak değil, bir din hareketi olarak gösteriyor. Her tarafı harekete geçirmek sevdasındadır. Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya Ingilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunmuyor.”[2]

***

3 – Celal Bayar (Eski Cumhurbaşkanı):

“Şeyh Said’in 1925′lerde yapmak istediğini, Humeyni [Iran Islam devriminin lideri] günümüzde yapmaktadır.”[3]

***

4 – Süleyman Demirel (Eski Cumhurbaşkanı):

“Türkiye’de irtica lafları, Şeyh Said isyanıyla beraber başlar. Şeyh Said isyanı mahkemesinin iddianamesinde irtica vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ve Serbest Fırka’nın kapatılmasında da bu iddialar vardır.”[4]

***

5 – Sadi Koças (Eski Başbakan Yardımcısı):

“Bu ayaklanmada görülen ve iddia edilen en önemli gerekçe dinî idi. Laik devlet anlayışını hazmedememiş, özellikle dış mihrakların tahrik ettiği sözde dindar Şeyh Said ve benzerlerinin açıkladıkları tek gerekçe, `din elden gidiyor´ sloganıydı.”[5]

***

6 – Hikmet Kıvılcımlı (Sosyalist lider):

“Şeyh Said isyanı gerek milli, gerekse milletlerarası mikyasta [ölçüde] irticai idi.”[6]

***

7 – Dr. Rıza Nur (Tarihçi ve ilk Milli Eğitim Bakanı):

“Şeyh Said gayet dindar bir adammış. Medreseler ve tekkelerin ilgası, şapka giydirileceği şayiası bu adamı tehyic etmişti [heyecanlandırmıştı]. Isyan etti. Resmi tahkikat asla milli bir Kürt isyanı olmadığını göstermiştir. Ben bunu orada Istiklal Mahkemesi reisliğini yapan Ali Saib’e de sordum. O da `asla Kürtlük meselesi yoktur, sırf dindir´ dedi.”[7]

***

8 – Cemal Kutay (Tarihçi):

“Isyanın gayesi dini kurtarmak ve bilhassa Osmanlı Halifeliğini yeniden kurmak şeklinde gösterilince, Genc ve Diyarbakır dışında bulunan ve Şeyh Said’in manevi nüfuzu altında bulunmayan Kürt aşiretleri isyana iltifat etmedi.”[8]

***

9 – Şevket Süreyya Aydemir (Tarihçi):

“Isyan bir milli hareket, yani Kürtlük, Kürt istiklali gibi sloganlarla değil, `dini kurtarmak, şeriatı kurmak´ gibi dumanlı, sınırları belirsiz tahriklerle başladı. Isyan bir hafta gibi kısa bir zaman içinde bazı vilayetlere yayılmakla beraber, daha ziyade bir `beyler, şeyhler´ isyanı olarak kaldı. Bu beylerin, şeyhlerin iradelerine bağlı olarak isyana sürüklenen kulların, müritlerin önemli yekunlara varmasına rağmen, bir halk hareketi halini almadı. Kürtlerle meskun bütün bölgelerde, milli bir hareket haline gelmedi. Bu sebeple bazı yazarların kullandığı ifadeye rağmen, Şeyh Said isyanını, bir Kürt isyanı olarak vasıflandırmak zordur.”[9]

***

10 – Ilhan Murad Bardakçı (Tarihçi):

“1925 yılında çıkan Şeyh Said ayaklanmasında, dava bağımsız devlet sorunu değildir. Şeyh Said’in ihtilal değil, istekler beyannamesi ele geçmeden, kendisi idam edilmiştir. Bu belge, bildiğimiz bir devlet kuruluşundadır. Içinde sadece, Islamî beraberliğin neden ihmal edildiği anlatılır ve kendilerinin devlete sadakatleri hikaye edilir.”[10]

***

11 – Orhan Türkdoğan (Bilim Adamı):

“Manisa’da Nakşibendi tarikatına mensup olan Giritli Mehmet ve arkadaşlarının tekke ve tarikatlarının kapatılmasına tepki olan ayaklanmaları, 1925 yılının Şubatında Nakşibendi tarikatının en yoğun olduğu Doğu bölgesinde patlak veren Şeyh Sait ayaklanması ile ortak noktalar taşır. Doğu ayaklanmasının baş yöneticisi olan Nakşibendi Şeyh Sait; dinin elden gittiği gerekçesi ile eyleme geçti.”[11]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Abdi Ipekçi, Inönü Atatürk’ü Anlatıyor, Istanbul 1981, sayfa 25, 26.

[2] Ismet Inönü, Hatıralar, 2.Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara 1987, sayfa 202.

[3] Kurtul Altuğ, Celal Bayar Anlatıyor, Kritik Olayların Perde Arkası, Tercüman Gazetesi, 12 Ekim 1986.

[4] Tercüman Gazetesi, 30 Temmuz 1986, sayfa 9.

[5] Nokta Dergisi, Sayı: 25 (28 Haziran 1987), sayfa 17.

[6] Hikmet Kıvılcımlı, Ihtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark), Yol Yayınları, Istanbul 1979, sayfa 194.

[7] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, cild 4, Istanbul 1967, sayfa 1324.

[8] Cemal Kutay, Türkiye Istiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, cilt: 19, sayfa 11505.

[9] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, Cilt: 3, Istanbul 1975, sayfa 225-227.

[10] Zaman Gazetesi, 06 Ağustos 1991.

[11] Orhan Türkdoğan, Tepedeki Adam: Mustafa Kemal, Atatürk Üniversitesi 50.Yıl Armağanı, Sayı: 2, sayfa 426.

********************

********************

********************

Bölüm 9

(Yerli yazarlar dinî bir isyan diyor)

Bu bölümde Şeyh Said isyanının “dinî” bir isyan olduğunu 8 yazarın konu hakkındaki yazdıkları ile ispatlayacağız.

***

1 – Necip Fazıl Kısakürek (Yazar):

“Şeyh Said’in Ingilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni [çirkin] bir yalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının ardından cenup [güney] istikametinde sınıra doğru sarkar, Irak Kürtleri ve Ingilizlerle irtibat kurar ve davasına, gerilerini ve yardım kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde girişirdi. (…) Bütün bu hadiselerin seyri de gösterir ki, Şeyh Said dış ve yabancı desteklerle alakalı olmaksızın sırf kendi başına ve sadece inancı uğrunda hareket etmektedir.”[1]

***

2 – Feridun Kandemir (Yazar):

“Şeyh Said’in peşine taktığı adamlarla ayaklanması suretiyle başlayan bu isyan, asla bir `Kürt isyanı´ değil, memlekette, bilhassa o devirlerde sık sık görülen mevzii ayaklanmalardan biri idi.”[2]

***

3 – Mahmut Goloğlu (Yazar):

“Islam dininin en bağnaz ve tutucu olanlarını içinde toplamış olan Nakşibendi tarikatının en çok etkili olduğu Doğu bölgesinde; hükümetin dinsizliği, milletin dinsizliğe götürüldüğü, dinin kaldırılmak istenildiği, dinin yitirilmekte olduğu, bunu önlemek gerektiği gibi söylenti ve propagandalarla devrim tepkilerinin belki de en büyüğü denebilecek olan ayaklanma başladı.”[3]

***

4 – Metin Toker (Gazeteci-Yazar):

“Şeyh Said, bir Kürt lideri gibi davranmaktan ziyade bir `karşı ihtilal´in ilk darbecisi gibi hareket ediyordu ve açtığı bayrak, hilafet bayrağıydı, şeriat bayrağıydı.”[4]

***

5 – Uğur Mumcu (Gazeteci-Yazar):

“Şeyh Said ve yargılanan diğer şeyhler, amaçlarının `Kürtlük´ olmadığını, `din uğruna kıyam ettiklerini´ söylemişlerdi. Gerçekten de ayaklanmanın kökeninde dinsel duygular yer almaktaydı. Türk-Kürt çelişkisi söz konusu bile değildi. Çelişki, laik devlet ile Nakşibendi tarikatı arasındaydı.”[5]

***

6 – Ismail Beşikçi (Yazar):

“Doğudaki aşiret reisleri, çok çeşitli görevleri bir arada yürütüyorlardı. Bazı aşiret reisleri sadece aşiret reisi olarak kaldıkları halde, bazıları aşiret reisliği ile birlikte dinî reisliği, yani şeyhliği de beraber yürütüyorlardı. Bazıları ise, hem aşiret reisi, hem dinî reis, hem de milli liderlik fonksiyonlarını benimsemişlerdi.. Şeyh Sait, böyle bir liderdir. Şeyh Sait, Palu ve Hınıs’taki çesitli medreselerin kurucusu, yani Palevi Tarikatı’nın da başı olduğu gibi, çevredeki aşiretlerin de reisidir. Bu üç fonksiyonun onda birleşmesi kendisini çok güçlü kılmış ve merkezle meydana gelen en büyük çatışmanın liderliğini yapmıştır. Fakat şurası muhakkak ki, Şeyh Sait hareketinin ulusal bir niteliği yoktur.. Şeyh Sait isyanı merkezin yetkilerine karşı yapılan ilk büyük çıkış olmuştur. Bu isyanda tamamen dinî sloganlar kullanılmış ve hareket tamamen irticai mahiyette bir hareket olmuştur. Bu hareketin geniş kapsamlı oluşunun en önemli sebebi, isyanın lideri olan Şeyh Sait’in yukarda söz konusu ettiğimiz fonksiyonlara (aşiret liderliği ve tarikat liderliği) sahip olmasıdır.”[6]

***

7 – Ilhan Selçuk (Gazeteci-Yazar):

“Şeyh Said ayaklanmasında, cumhuriyetçiler ile şeriatçılar çarpıştılar. Çatışmadaki `etnik´ renk, olayın toplumbilim açısından özünü saptıramaz. Bilimsel yaklaşım, etnik ayrımın da altını çizmekle birlikte, tarihsel dönüşümün cumhuriyetçi-şeriatçı çelişkisini öne çıkarmak zorundadır.”[7]

***

8 – Yavuz Bahadıroğlu (Yazar):

“Şeyh Said, Islam Dini adına ayaklandığını söylüyor ve herkesi `şeriatı savunma´ya davet ediyordu. Bu anlamda yayınladığı bildirilerde, `Şeriat için savaşanların lideri´ anlamına gelen bir mühür kullanıyordu. Yani bu ayaklanma resmi ağızların yansıttığı gibi, bir `Kürt ayaklanması´ değildi.”[8]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, Büyük Doğu Yayınları, 10. Baskı, Istanbul 1990, sayfa 53, 54, 56.

[2] Feridun Kandemir, Şeyh Said Isyanı, Inci Dergisi, Sayı: 16 (28 Haziran 1952), sayfa 20.

[3] Mahmut Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri (1924-1930), Başnur Matbaası, Ankara 1972, sayfa 101.

[4] Metin Toker, Şeyh Said ve Isyanı, Akis Yayınları, Ankara 1968, sayfa 17.

[5] Uğur Mumcu, Halklar Kardeştir, Milliyet Gazetesi, 03 Mart 1992, sayfa 7.

[6] Ismail Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni, Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller, E Yayınları, Istanbul 1969, sayfa 210, 212.

[7] Ilhan Selçuk, Kıyam!.., Cumhuriyet Gazetesi, 07 Ağustos 1991, sayfa 2.

[8] Yavuz Bahadıroğlu, Şeyh Said isyanı neden çıktı?, Yeni Akit Gazetesi, 23 Ocak 2011.

********************

********************

********************

Bölüm 10

(Yabancı yazar ve tarihçiler dinî bir isyan diyor)

Şeyh Said ayaklanmasını irdeleyen birçok yabancı yazar ve tarihçilerin görüşleri de, isyanın “Islamî” nitelikli olduğu noktasında birleşmektedir:

***

1 – Thomas Bois:

“Piran’lı Şeyh Said’in 1925′teki isyanı, hoşnutsuzluğun ilk işareti olmuştur. Müslümanların fanatizmi olarak nitelendirilen bu isyan, Cumhuriyetin reformlarını tehdit etmesi nedeniyle feodal kalıntıların ve halifeliğin Atatürk tarafından tamamen kaldırılmasına karşı düzenlenmiştir.”[1]

***

2 – Arnold J.Toynbee:

“Şeyh Said 13 Şubat’ta isyan bayrağını açmış ve birkaç hafta içinde ayaklanmayı geniş bir bölgeye yaymıştı. Isyancıların programlarının başlıca maddeleri, M. Kemal Paşa’nın laik hükümetinin kaldırdığı şeriatı geri getirmek ve Sultan Hamid’in (2. Abdulhamid radıyallahu anh) oğullarından Selim Efendi’yi Sultan ve Halife ilan etmekti.”[2]

***

3 – Lord Kinross:

“Piran’da başlayan ve Doğu illerine yayılan isyanın elebaşısı Şeyh Sait adında Hınıslı bir aşiret başkanı idi. O bölgedeki Nakşibendi dervişlerinin de başı olan Şeyh Said, aşiretini, halifeliğin kaldırılmasına ve Kemalist hükümetin `kafirce´ siyasetine karşı ayaklanmaya çağırdı. 13 Şubat 1925′te, birkaç haftalık sürekli bir propagandadan sonra `Allah’ın emriyle´ isyan ilan etti. Yeşil Müslüman sancağı altındaki kuvvetleri, şeriatı geri getirmek amacıyla, bölgeye yayılarak hükümet binalarını ele geçirdiler.(…) Yerden ve havadan;

Halife’nin kendilerinden fedakarlık istediğini, halifelik olmadan Müslümanlığın da olamayacağını bildiren beyannameler dağıtılıyordu. Şeriat geri getirilmeli; okullarda dinsizlik öğreten, kadınları yarı çıplak gezdiren hükümetin başı ezilmeliydi. Şeyh Sait, Kürt istiklali yerine din davası ile ortaya çıktığı için komşu kabilelerden kendine fazla taraftar toplayamamıştı. Bunlar bir Nakşibendi dervişinin ruhani başkanlığını kabule yanaşmıyorlardı..[3]

4 – Bernard Lewis:

“Ayaklanmayı, `Allahsız Cumhuriyeti´ devirmeyi ve Halife’yi geri getirmeyi isteyen derviş ve şeyhler yönetmişti.[4]

***

5 – Paul Gentizon:

“Şeyh Said, din adına `Cumhuriyetin imansız öncülerine´ karşı koydu..[5]

***

6 – Martin van Bruinessen:

Şeyh Said’in kendisi çok dindar bir adamdı ve Türkiye’deki laiklik reformlarına içten bir kızgınlık duyuyordu.. Hareket `cihad´ olarak adlandırıldı. Şeyh Said, `Emir’ül-Mücahidin´ (Mücahidlerin Amiri) unvanını aldı.”[6]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Thomas Bois, The Kurds, Beyrut 1966.

[2] Arnold J.Toynbee, Türkiye: Bir Devletin Yeniden Doğuşu (Çev.Kasım Yargıcı), Milliyet Yayınları, Istanbul 1971, sayfa 288.

[3] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Milliyet Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 605, 607, 610, 611.

[4] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu (Çev.M.Kıratlı), 2.Baskı, Ankara 1984, sayfa 266.

[5] Paul Gentizon, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, (Çev. Fethi Ülkü), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1983, sayfa 106.

[6] Martin van Bruinessen, Agha, Shaikh and State, On the Social and Political Organization of Kurdistan, Utrecht 1978, 468 s.; Türkçe basım: Ağa, Şeyh ve Devlet, Kürdistan’ın Sosyal ve Politik Örgütlenmesi (Çev.Remziye Arslan), Öz-Ge Yayınları, Ankara [tarihsiz (1992?)], sayfa 370.

NOT: Bu çalışmamızda büyük ölçüde Cihad Kar’ın; “Şeyh Said Zaza Ayaklanması ve Gerçekler” başlıklı araştırmasından istifade edilmiştir… Bizim de azımsanmayacak ölçüde katkımız olmuştur.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

(Fotoğraf: Lozan anlaşmasından sonra Ismet Inönü’nün şapkayı başına geçirdiği görülüyor)

“M. Kemal Atatürk olmasaydı” diyenlere sesleniyorum, eğer M. Kemal Atatürk sayesinde kurtarılanlar varsa, bunlar; Kur’an nizâmından M. Kemal eliyle kurtarılan şeytanî – siyonist nizâmın kurucularıdır. Dünyanın haline bir bakın; her yerde müslümanlar eziliyor. Bunun temelini kim attı sanıyorsunuz? Başımızda bir Halife olsa böyle mi olurdu?

“Efendim, müslümanlar eziliyor ama Atatürk olmasaydı ibadetimizi bile yapamazdık” diyenlerin dünyadan haberleri olmadığına hükmetmek lazım gelir. Zira işgal yıllarında dahi müslümanların ezanına, namazına, kitabına, giyimine-kuşamına karışılmamıştır. Eğer işgal kuvvetleri M. Kemal’in yaptıklarının onda birini yapsalardı, bu argümanı öne sürenler dahil, herkesin karşı çıkacağından, en azından buğz edeceğinden adım gibi eminim.

Keşke ibadetlerimizi yapamasaydık da şuurumuzu kaybetmemiş olsaydık. Çünkü zihnî işgal, fiilî işgalden daha tehlikelidir. Bu yüzden kolumuza zincir, ayağımıza pranga vurmadılar da başımıza şapka geçirdiler. Bizi “fiilen” değil, “zihnen” işgal ettiklerinin sembolüdür bu. Ibadetten zorla men ettikleri takdirde ters tepeceğinin farkındaydılar. Eğer zorla olsaydı, biz; “esir” olduğumuzun “bilincinde” olacak ve dinimize daha sıkı sarılacaktık. Lakin şimdi, “kurtulduk zannıyla”, “dost” (!) Batı’nın verdiği bütün ahlaksızlıkları; “bizden sanılan” ve bizi “kurtardı” denilen adamın eliyle aldık ve böylece dinî hislerimiz zayıfladı. Bunun neticesinde (bedenen) “hür” olduğumuz halde; “zihniyetimiz değişti” ve artık ibadet “etmiyoruz”. Bunun yerine Batı çalıyor ve biz bir çingene ayısı misali zihnimize ne empoze edilirse onu oynuyoruz, zira zihnimiz işgal altında. Bazıları ise çalmadan oynuyor, çünkü onlar zaten o zihniyetteydiler. Ancak isimleri Mustafa, Kemal, Türkan, Reha, Uğur, Ismet, Şemsi Efendi olduğu için “bizden” olduklarını zannediyorduk ve maalesef hala zannedenler var. Yine “bizden sanılanın” eliyle Ezan’dan “Allah” isminin çıkarılması bu zihin işgalinin bir tezahürüdür. Bunu gördüklerinden dolayı karşı çıkan din kardeşlerimiz asılmıştır. “En büyük cehalet, cahil olduğunu bilmemektir” derler, fakat ben bunu değiştiriyorum ve; “En büyük esaret, esir olduğunu bilmemektir” diyorum.

Binaenaleyh, Yunan harbinde yunanlılar için, “şapkalı gavurlar geliyor” diye bağıran müslüman millete zorla şapka giydirmek; kazandığımızın değil, kaybettiğimizin ilanıdır. Zira bir yer fethedildiği zaman, bir fetih sembolü belirlenir… Tıpkı Fatih Sultan Mehmed Han (rahmetullahi aleyh)’ın fetih sembolü olarak Ayasofya’yı Camii’ye çevirtmesi gibi. Düşmanlarımız fetih sembolü olarak Yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başımıza geçirdiler.

Yalnız bir farkla…

Bunu “bizden sanılan” birisinin eliyle yaptılar ve böylece bir taşla iki kuş vurdular.

1 – Bizi yendiler (bunu itiraf edelim).

2 – Bizi birbirimize düşürdüler.

Böylece en çetin düşmanları olan bizi, birbirimize kırdırarak kendileri bizden kurtulmuş oldular.

Fotoğrafta (yukarıda) da gördüğünüz gibi, Ismet Inönü, Lozan antlaşmasından sonra yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başına geçirdi…

Yani, yenilgi kabul edildi ve halka da zorla giydirerek kabul ettirdiler.

***

Şapka; yahudi dininin sembolüdür ve bu bakımdan Hristiyanların sembolü olan “haç”tan hiçbir farkı yoktur. Müslüman milletin başına zorla “şapka” geçirmek; boyunlarına “haç” takmaktan farksızdır.

“Şapka”nın yahudi dininin sembolü olduğuna dair birkaç adet fotoğraf:


***

***

 

**********

 

KAYNAK:

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 55, 56 ve  kitabın “giriş” kısmı. (Birleştirilmiştir)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal ve Ingiliz oyununu deşifre ediyor

Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal ve Ingiliz oyununu deşifre ediyor

Şeyh-ül Islam Mustafa Sabri Efendi şöyle demektedir:

“Ingilizlerle M. Kemal muvazaasının asarını (danışıklı döğüşünün eserlerini), Lozan müzâkeratı zamanına kadar te’hir etmeyerek (ertelemeyerek) “Mudanya” Mütârekesinden Yunan inzihamından evvelki, yani Ingilizlerle Anadolu’da zuhur eden Kemâl’i kıyamını bastırmak üzere hem Istanbul’daki Halife hükümetine cebr-u tazyik icra ettikleri (baskı yaptıkları), hem de müşkülât ikaından hâli kalmadıkları zamanlarda bile bulmak mümkündür. Istanbul’un ve Halife’nin ecnebi işgâl-i askerisi altında serbest hareketten mahrum vaziyeti, Anadolu’yu Halife aleyhine ayaklandıran M. Kemal’i mücâdelede galip getirmeye sebep olduğu gibi meb’deinden (başından) itibaren üç sene süren M. Kemal harekâtının Yunanlılar’a karşı yüz ağarlamıyarak mağlubiyetle ve Anadolu dahilinde şehirden şehire çekilmekle geçen birinci, ikinci ve kısmen üçüncü senelerinde bile, müdafaa-i memleket nâmına yine bu hareketten hayır ve menfaat husûlî ihtimâlini hatırından çıkarmayan ve esasen M. Kemal’i Anadolu’ya husûsî bir sıfat ve mâhiyette gönderen Padişah’ın hiç bir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek Ingilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve M. Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada Ingilizler de aynı adamla (yani M. Kemal’le) Padişah’a Makam-ı Hilâfet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harb-i umûmî neticesinde Izmir’i velev muvakkaten (geçici) olsun, Istanbul’daki Hilâfet Hükûmeti’nin elinden alarak, Yunanlılar’a veren ve sonra bunu Ankara’nın lâik hükümetine iâde eden Ingilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilâfeti, bu alışveriş içinde Âlem-i Islâm’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”

***

 

KAYNAK:

Yarın Gazetesi, 1 Teşr’nisânî 1929. (53 numaralı nüsha.)

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*