Atatürk 2. Dünya Savaşını önceden bildi yalanı

“Atatürk 2. Dünya Savaşını önceden bildi” yalanı

1951 senesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde çıkan “The Caucasus” adlı dergide, M. Kemal Atatürk’ün 27.09.1932 tarihinde ABD Genelkurmay Başkanı Mac-Arthur ile yaptığı ve Ikinci Dünya Savaşı başta olmak üzere dünyanın gelecekteki durumuna ilişkin kehanetini (!) içeren bir konuşmaya yer veriliyor. M. Kemal Atatürk’ün kehaneti söz konusu olur da Cumhuriyet gazetesi durur mu? Gazete, 8.11.1951 tarihli nüshasında bu konuşmayı okuyucularıyla paylaşıyor.

“Istanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o ordu ne güzel ordudur!..”[1] diyerek Istanbul’un müslümanlar tarafından fethedileceğini hemen hemen sekiz buçuk asır öncesinden haber veren Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dururken, M. Kemal’in bu “kehanetini” (!) dillerine dolayıp bunu bir iftihar ve itibar vesilesi addedenlerden kimseye hayır gelmez, ancak mizah dergilerine kapak olup tiraj rakamlarının artmasına katkı sağlamış olurlar, o kadar.

Bu konuşmada M. Kemal Atatürk güya, “Almanya’nın Ingiltere ve Rusya hariç olmak üzere, bütün Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir orduyu kısa bir zamanda oluşturabileceğini, bundan dolayı savaşın 1940-46 yılları arasında başlayacağını…” söylemiş.

Reha Muhtar gibi, “vay anasını sayın seyirciler!” dediğinizi duyar gibiyim.

Tabii ATA’larının bu kehanetini okuyan bütün kemalistlerin koltukları kabarır ve Kemalizme olan imanlarını tazelerler. Ama kârlı çıkan yine ABD olur…

Neden mi?

Konuşmadan (!) bir bölüm daha aktaralım:

“Atatürk, Amerika’nın geçen savaşta olduğu gibi, bu savaşta da tarafsız kalamayacağını ve Almanya’nın ancak Amerika’nın karışması dolayısıyla yenileceğini de eklemiştir. Ve adeta kehanet derecesinde olan bu hayrete değer sözleri şöyle (DIKKAT ! ÖNCE KEMALISTLERIN NEFSI OKŞANIYOR, SONRA DA ZEHIR VERILIYOR) :

– Avrupa devlet adamları, başlıca anlaşmazlık konusu olan önemli siyasî konuları, her çeşit millî egoizmlerden uzak ve yalnız herkesin yararına olarak, son bir çaba ve tam bir iyi niyetle ele almazlarsa, korkarım ki felâketin önü alınamayacaktır. Çünkü, Avrupa sorunu Ingiltere, Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlıklar sorunu olmaktan artık çıkmıştır. Bugün Avrupa’nın doğusunda bütün uygarlığı ve hatta bütün insanlığı tehdit eden yeni bir güç belirmiştir. Bütün maddî ve manevî imkânlarının hepsini birden, dünya ihtilâli amacı uğruna seferber eden bu korkunç güç, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılarca henüz bilinmeyen yepyeni bir siyasî yöntem uygulamakta ve düşmanlarının en küçük hatalarından bile kusursuz olarak yararlanmasını bilmektedir. Avrupa’da ortaya çıkacak bir savaşın başlıca kazananı ne Ingiltere, ne Fransa, ne de Almanya’dır. Sadece Bolşevizmdir. Rusya’nın yakın komşusu ve bu ülkeyle en çok savaşmış bir millet olarak biz Türkler, orada gelişen olayları yakından izliyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan doğu milletlerinin anlayışlarını kusursuzca sömüren, onların millî isteklerini okşayan ve kinleri kışkırtmasını bilen Bolşevikler, yalnız Avrupa’yı değil, Asya’yı da tehdit eden başlıca güç durumunu almışlardır.”[2]

1932 yılında yapılan konuşmanın 1951’de yani “Soğuk Savaş” döneminde yayınlanması oldukça dikkat çekicidir. Böylece Bolşevizm (Komünizm) yani Rusya karşıtlığı, dolayısıyla ABD taraftarlığı M. Kemal’e de söylettirilerek, “meşruluk” kazanıyor. Yani bir yandan ABD söz konusu konuşmayı kendi çıkarlarına uygun bir şekilde yayınlarken, diğer yandan Kemalizm ideolojisi de M. Kemal’in “kehaneti”yle şarj ediliyor.

Halbuki dönemin gazeteleri tetkik edildiğinde Ikinci Dünya Harbi’nin çıkabileceğine dair birçok habere rahatlıkla tesadüf edilebilir. Nitekim 8 Kasım 1934 tarihli Akşam gazetesi, Rus “Izvestiya” gazetesinde neşredilen bir makaleyi “Dünya yeni bir harbe gidiyor” başlığıyla okuyucularına duyurmuştur.[3] Yani M. Kemal böyle bir şey söylemiş olsa bile, buna kehanet denilemez. 

*

atatürk ikinci dünya savasini bildi yalani m. kemal ikinci dünya savasini bildi mi atatürk kehaneti m. kemal kehaneti

[3] no’lu dipnotla alakalı… Rus gazetesinden aktarılan “Dünya yeni bir harbe gidiyor” başlıklı makale. Sol tarafta…

***

Kaldı ki, M. Kemal Atatürk’ün Mac-Arthur ile yaptığı konuşmanın özeti 1 gün sonra, yani 28 Eylül’de resmi bir raporla Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hikmet Bayur tarafından Içişleri Bakanlığı’na yazılmıştı ve bu raporda yazanlar yukarıdaki sözleri kesin bir şekilde yalanlıyor.

M. Kemal’in konuya ilişkin görüşleri resmi raporda şöyle aktarılıyor:

“Dünyadaki harp tehlikeleri mevzuu bahis olduğunda Gazi Hz.’leri önümüzdeki on sene zarfında cihanşümûl harbin hemen imkansız olduğunu söylemiş, fakat terki teslihatın (silahları bırakmanın) da esaslı olamayacağını, zira emniyetin teessüs etmemiş (yerleşmemiş) olduğunu ifade buyurmuşlardır.”[4]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk dünya savasi atatürk ikinci dünya savasi atatürk 2. dünya savasi atatürk mac arthur atatürk mc arthur, kemal dünya savasi kehanet yalani

[4] no’lu dipnotta bahsi geçen resmi rapor

***

Görüldüğü gibi, M. Kemal Atatürk “Ikinci Dünya Savaşı başlayacak” demiyor, aksine, bunun “imkansız” olduğunu belirtiyor. Ayrıca raporda Bolşevizm (Komünizm) ile ilgili de tek kelime geçmemektedir.

Anlaşılan elin adamları, kemalistlerin “Atatürk” zaafının nasıl kullanılması gerektiğini çok iyi biliyorlar.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ahmed bin Hanbel, IV, 335; Buhârî, et-Tarihu’l-Kebîr, I (ikinci kısım), 81; et-Târihu’s-Sagîr, I, 341; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, II, 24; Hâkim, Müstedrek IV, 422; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, VI, 219.

[2] ABD’de çıkan “The Causasus” dergisinden naklen (sözde Anti-emperyalist gazete) : Cumhuriyet Gazetesi, 8 Kasım 1951.

Ayrıca Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü, (1981/sayfa 93 – 95) ve Atatürk Araştırmaları Merkezi (1989/sayfa 133 – 135) tarafından da yayınlanmıştır. (Yalanlar böyle yutturulmaya çalışılıyor.)

[3] Akşam gazetesi, 8 Kasım 1934, sayfa 2.

[4] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 0 30 10/1 3 1. Metin, Dâhiliye Vekâleti Kalemi Mahsus Müdüriyeti antetlidir.

Ayrıca bakınız;

Prof. Dr. Cemil Koçak, Radikal 2, (Pazar gazetesi), Sayı 532, 17 Aralık 2006.

 

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Reklamlar

M. Kemal Atatürk’ün şapkası ve Amerikalıların çuvalı

M. Kemal Atatürk’ün şapkası ve Amerikalıların çuvalı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

FARK YOK… HA ATATÜRK’ÜN ŞAPKASI… HA AMERIKALILARIN ÇUVALI

***

M. Kemal Atatürk’ün müslüman milletin başına yahudi dininin sembolü olan şapkayı geçirmesi; Amerikalıların askerlerimizin başına çuval geçirmesinden daha büyük bir hakarettir.

Amerikalıların askerlerimizin başına çuval geçirmesiyle en azından düşmanımızı tanıdık, kim olduğunu gördük ve ona göre kendimizi ayarlayıp temkinli olabiliriz. Fakat yahudi dininin sembolü olan şapkayı; “bizden sanılan” bir adam giydirdiği için onun gerçek hüviyetini tanıyamayanlar var… Onun aslında dinimize ve bize düşman olduğunu, en azından müslüman ecdadımıza bu şapkayı zorla giydirmekle onları aşağıladığını göremeyenler var.

Çuval da şapka gibi aynı malzemeden üretiliyor, aralarında bu bakımdan hiç fark yok… Lakin manası ve sembolüdür aralarındaki fark.

Şapka, yahudi dininin sembolüdür ve dinimizce giyilmesi caiz değildir, tıpkı Hıristiyan dininin sembolü olan “haçın” takılmasının caiz olmaması gibi…

Yahudi dininin sembolü olan “şapka” ile Hıristiyan dininin sembolü “haçın” arasında fark yok.

Kurtuluş Şavası’nda “şapkalı gavurlar geliyor” diyerek düşmana karşı savaşan Müslüman milletin başına bu şapkayı zorla geçirmek, kuşkusuz şehitlerimize, gazilerimize ve ecdadımıza yapılmış büyük bir hakarettir.

Daha da vahimi, bunu yapan M. Kemal Atatürk’ün hoşgörülmesi ve hatta savunulmasıdır. Bunun savunulacak nesi var?

Üstelik, bizden de böyle bir adamı sevmemizi, ilkelerine bağlı kalmamızı ve onun gösterdiği yolda yürümemizi istiyorlar…

Hayır!

Reddediyoruz!..

Ey kemalistler, eğer şapkayı Ingilizler başımıza geçirmiş olsaydı tepki göstermeyecek miydiniz?

Veya Amerikalılar değil de, M. Kemal Atatürk askerlerimizin başına çuval geçirseydi hoşgörüp savunacak mıydınız?

***

Şapka’nın yahudi dininin sembolü olduğunu gösteren konumuza bağlanmak için tıklayın:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/28/neden-musluman-milletin-basina-sapka-gecirmek-istediler/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yunanistan’da bile Müslümanlara Şeriat hükümleri tatbik ediliyor, Müslümanların yaşadığı Türkiye’de bunu istemek suç

Yunanistan’da bile Müslümanlara (şahsın hukukuna müteallik) Şeriat hükümleri tatbik ediliyor, Müslümanların yaşadığı Türkiye’de bunu istemek suç

***

Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci:

“Bugün Yunanistan’da bulunan Müslümanların, adlî ve hukukî otonomisi vardır. Buna göre, Batı Trakya’da yaşayan müslümanlar şahıs, aile ve miras dâ­valarını bulundukları şehrin (Gümülcine, Iskeçe, Dimetoka ve Rodos) müftileri huzuruna arzederler. Burada Hanefî mezhebi tatbik edilir. Bu işlere dair vesikalar Osmanlı alfabesi ile tutulup, tasdikli Yunanca tercüme nüshası resmî makam­lara bildirilir. 1980’lerin başında Papandreu hükümeti zamanında nikâh ve miras hususunda, isteyenlere Yunan makamlarına gidip, Yunan hukukunun tatbikini isteyebilme imkânı getirilmiştir. Batı Trakya’da, yalnızca iki medrese (Gümülcine ve Şahin medresesi) bugün aktiftir ve mezunları lise statüsünde kabul edilerek imam-hatiblik vazifesi almaktadır.”

**********

KAYNAK:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku Tarihi, Arı Sanat Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 281.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP (7 Bölüm)

Konuyu 7 bölüm halinde istifadenize sunuyoruz…

***

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 1

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

San Fransisco Konferansı’nda Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalandığını bir gün sonra [27 Haziran 1945] manşetten duyuran “New York Herald Tribune” gazetesi

***

Kemalist ideolojinin dayatıldığı eğitim kurumlarından yalan – çakma tarihi “ezberleyip” mezun olanlar, çok partili siyasi hayata M. Kemal Atatürk sayesinde geçildiğini sanıyorlar, ancak aldanıyorlar. Hiç değilse Ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin veya Hürriyet ve Itilaf Fırkası’nın “ne” olduklarını bilmeleri gerekirdi, zira bunların futbol kulübü değil; birer siyasi parti olduklarını ufak bir araştırma ile öğrenmek mümkündür.

M. Kemal’den önce çok partili sistem zaten mevcut idi… 1908’den 1922 tarihine kadar 14 yıl içinde tam 24 hükümet kurulmuştur.[1] Osmanlı Devleti’nde kurulan bazı siyasi partileri ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.

Buna karşılık M. Kemal dönemi tek parti rejimidir. Bu noktada haklı olarak, “o halde neden Cumhuriyeti kurdu?” diye soracaksınız. Bu sualin cevabını M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından Falih Rıfkı Atay’ın Cavid Bey’den naklettiği şu sözlerde görmek mümkündür:

“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[2]

Gerçi bu sözler Cavid Bey’e aid, ancak Falih Rıfkı da “Ne kadar yazık ki, yeni rejimin otoritesi, Izmir ve Ankara sehpaları üstünde tutundu. (..) Nasıl ki, Meşrutiyette Ittihat ve Terakki otoritesi de taklib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu” demek suretiyle tıpkı Cavid Bey gibi M. Kemal rejimini Enver Paşa rejimine benzetmiştir.[3]

“M. Kemal de, Ismet de, nihayet, Enver gibi birer askerdirler. Ankara iktidarı, ister istemez kafasının dikine giden bir ‘askerî dikta rejimi’ olacaktır. Cumhuriyet, işin iç yüzünü ‘maskelemekten’ başka bir şey değildir.”[4]

Bu sözler hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır.

Türk siyasal hayatında, M. Kemal Atatürk’ün ölümünden 8 yıl sonra gerçekleşen 1946 seçimleri, iktidarın bütün baskı ve yolsuzluklarına rağmen[5] tek parti rejiminden çok partili parlamenter sisteme geçişin başlangıç tarihidir. “Beyaz ihtilal” olarak adlandırılan 1950 seçimleri ise 27 yıllık tek parti iktidarına son veren siyasi dönüşümün, bir anlamda demokrasiye geçişin miladı olarak kabul edilebilir.

Önemle ifade edelim ki, bu geçiş başımızdakilerin faziletinden dolayı değil, Batılı devletlerin zorlamasıyla mümkün olmuştur.

Yalta Konferansı’nda, II. Dünya Savaşı sonrası düzeninin temel öğesi olacak, milletlerarası barış ve güvenliği sağlayacak Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın Anayasası’nı hazırlamak üzere San Fransisco’da toplanacak konferansa çağrılacak devletler tespit edilirken Türkiye de tartışılmıştır. Stalin, Türkiye’yi kastederek, Birleşmiş Milletler’de Almanya’ya karşı bütün gücüyle savaşmış devletlerin, savaş sırasında sallantıda kalmış, “hilekârlık” yapmış olanlarla yan yana oturmasının savaşmış devletleri kızdıracağını savunmuştur. Stalin’in önerisi kabul edilerek, 1 Mart 1945 tarihi itibariyle Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerin San Fransisco Konferansı’na davet edilmesi kararlaştırılmıştır. Türkiye de 23 Şubat’ta bu iki devlete savaş ilan ederek, BM konferansına kurucu üye olarak katılabilmek için gerekli hukuki koşulu yerine getirmiştir.[6]

1 Mart 1945’e kadar Almanya’ya ve Japonya’ya savaş ilan etmiş olan devletlerden oluşan San Fransisco Konferansı, 25 Nisan 1945 günü toplanmış ve 26 Haziran’da “çok partili siyasi sisteme geçişi” öngören Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalanması ile çalışmalarını sona erdirmiştir.[5] Türk heyeti San Fransisco Konferansı’nda her fırsatta çok partili siyasal rejime geçileceğini ifade etmiştir. Birleşmiş Milletler Anayasası’nın imzalanması, Türkiye’nin demokratikleşmesinde ve Batı dünyasına yaklaşmasında önemli bir adım olmuştur.[7]

Özetlersek, Ikinci dünya savaşının demokratik rejimler tarafından kazanılması ve diktatörlüklerin yıkılması, CHP’nin ülke için daha demokratik bir rejim kurması zorunluluğunu doğurmuştur. Bu zorunluluğa rağmen Ismet Inönü’nün uluslararası sisteme karşı direnişini Şükrü Karatepe şöyle ifade etmektedir;

“Diktatörlüklerin art arda devrildiği bu dönemde bile Ismet Paşa, fazla aceleci davranmıyor ve mümkün olan en az tavizle çok partili hayata geçişin yollarını arıyordu.”[8]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 6.

[2] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 327-328. (Sansürsüz baskı).

[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 360. (Sansürsüz baskı).

Bu konuda detaylı bilgi için bakınız;

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 243.

[4] Ibrahim Arslanoğlu, Türkiye’de Demokrasinin Tarihsel Gelişimi, Uluslararası Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu, Isparta Ekim 2008, sayfa 2-16, 22-24.

Ayrıca şu kaynaklarada bakılabilir;

– Çağatay Benhür, 1945-1946 Yıllarında Türkiye’de Politik Gelişmelere Genel Bakış, Journal of Qafqaz University, 2008, sayı 24, sayfa 38.

– Korkut Boratav, Türkiye Iktisat Tarihi 1908-2007, 13. Baskı, Imge Kitapevi, Ankara 2009, sayfa 93.

– Burhan Felek, “Başarı Toplu Hareketle Mümkündür”, başlıklı yazı, Milliyet Gazetesi, 15 Ocak 1975, sayfa 1.

– Metin Toker, Demokrasimizin Ismet Paşalı Yılları 1944 – 1973 – Tek Partiden Çok Partiye 1944 – 1950, 4. Baskı, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 127.

[5] Oral Sander, Türkiye’nin Dış Politikası, der. Melek Fırat, Imge Yay., Ankara 1998, sayfa 117.

Ayrıca bakınız; Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 204.

[6] Nasuh Uslu, Türk- Amerikan Ilişkileri, 21. Yüzyıl Yay., Ankara 2000, sayfa 205.

[7] Ahmet N. Yücekök, Ilter Turan ve , Mehmet Ö. Alkan, Tanzimattan Günümüze Istanbul’da STK’lar, Tarih Vakfı Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 162, 163.

Ayrıca bakınız;

– Mustafa Erdoğan, Liberal Toplum ve Liberal Siyaset – Türkiye’de Demokrasiye Geçişin Deneyimi (1945-1950), Siyasal Kitapevi, Ankara 1992, sayfa 275.

– Cemile Burcu Kartal (2003), Türk Siyasal Hayatında Beyaz Ihtilal: 1950 Seçimleri, Atatürk Dergisi, cild 3, sayı 4, sayfa 266.

*** Imzalanan Birleşmiş Milletler Anayasası’sı için bakınız;

http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/chart_turkce.pdf

[8] Şükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, 3. baskı, Iz Yayıncılık, Istanbul 2001, sayfa 94.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 2

Fedakâran-ı Millet Cemiyeti’nin Kamil Paşa Hükümetine yaptığı başvuru. Meclis-i Vükelâ [Vekiller/ Bakanlar Meclisi] Mazbatası’nın aslı. Başbakanlık Arşivi (BBA) – No. 123, Zilhicce 1326.

***

NOT: Neden Ittihat ve Terakki; “Cemiyeti” de “Partisi” değil?

Çünkü o dönemin “mevzuatı” (tüzük, yasa, yönetmelik) siyasal parti ile dernek (cemiyet) arasında bir fark gözetmediği için, her Parti bir Cemiyet’ti.

***

Osmanlı Devleti’nde Siyasal Partiler…

1 – Osmanlı Ittihat ve Terakki Cemiyeti

Cemiyet ilk olarak “Ittihad-ı Osmani” adıyla (Osmanlı Birliği anlamına) 3 Haziran 1889 yılında Istanbul’da, Demirkapı’da (Sirkeci) Askeri Tıbbiye (Tıbbiye-i Şahane) mektebinde kurulmuştur. Aynı yıl Paris’teki Jön Türkler’in lideri Ahmet Rıza Bey’le ilişki kurulmuş ve cemiyet “Osmanlı Ittihat ve Terakki Cemiyeti” adını almıştır.[1]

Bu partiyle ilgili yığınla bilgi bulmak mümkündür. Bu yüzden burada üstünde durmayacağız.

***

2 – Fedakâran-ı Millet Cemiyeti

Ağustos 1908’de Istanbul, Gedikpaşa’da kurulmuştur.[2] Üstelik, cemiyetin “Hukuk-u Umumiye” isimli gazetesi bile vardı.[3] M. Kemal Atatürk döneminde gazetelerin başına gelenleri biliyoruz, hemen bildireyim ki, bu yazı dizimizin 3’üncü bölümünde gazeteler konusuna da temas edeceğiz.

Cemiyet kurucuları, 12 Ağustos 1908 tarihinde Sultanahmet Bahçesinde yaptıkları bir mitingten sonra aralarında bir cemiyet kurma yolunda sözleştiler.[4]

Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Sultan II. Abdülhamid’den maddi yardım talep etmiş ve kendilerine o dönemin parasıyla “1000 lira” verilmiştir.[5]

Daha sonra Sadr-ı âzam Kamil Paşa’dan da para istenmiştir.[6]

Gördüğünüz gibi, bir siyasi parti koskoca Padişahtan para alabiliyor.

Hatta Miting bile yapabiliyorlardı… Yani Osmanlı Devleti’nde miting yapılabiliyor ve mitingten sonra sağ kalıyorlar, yani darağacına falan gönderilmiyorlar, üstelik cemiyet kurabiliyorlar.

Hani Osmanlı’da bu tür şeyler mümkün değildi?

Halbuki bu tür faaliyetler M. Kemal Atatürk döneminde hayaldi. M. Kemal diktatoryasında insanlar derhal sudan bahanelerle Istiklal Mahkemesi’ne, oradanda doğru darağacına yollanıyordu.

Bitmedi !!

Bu silahşörlerden ve cellatlardan sonra asılan-kesilen insanları karalamak için görevi bu sefer kalemşörler devralıyordu. Zira vicdansızlar, çakma mahkemelerinde mahkum ettikleri mazlumları, milletin vicdanında da mahkum etmek istiyorlardı, ki hesabı sorulmasın.

Milletin hainleri affetmeyeceğini çok iyi bildiklerinden, en etkili gördükleri iftirada hazırdı; “Ingiliz ajanı, Vatan haini.”

M. Kemal’den gayri adeta herkesi Vatan hainliği ile suçladılar… Şeyh Said, Kazım Karabekir Paşa, Refet Bele Paşa, Ali Şükrü Bey, Kuşçubaşı Eşref vs. vs.

El insaf !!

Yunanlıları Kuvay-ı Seyyare’sindeki yiğitlerle darmadağın eden Çerkez Ethem’i de Vatan hainliği ile suçladılar. Şimdi bile, mahkeme tutanakları ortada olduğu halde, yazdığı risaleden dolayı asılan Iskilipli Atıf hocanın “Vatan hainliğinden” ötürü asıldığını iddia etmiyorlar mı?

Aynı senaryo… As-kes; Vatan haini damgası bas.

Oysa Ingilizler bir kurşun dahi atmadan Istanbul’u M. Kemal Atatürk’e teslim ettiler. Babalarının hayrına mı verdiler? Neyin karşılığında verdiler? Madem bir kurşun atmadan gideceklerdi, o halde niye geldiler? Hadi biz kovduk desek, bu Ingilizler yunanlılardan daha mı zayıftı ki, bir kurşun dahi atmadan kaçtılar? Hadi diyelim zayıftılar, bizden korktular ve kaçtılar, o halde Batı Trakya’yı neden alamadık? Musul’u neden alamadıkta Lozan’a kaldı? Öyle ya, Ingilizler “kaçtıysa”, oraları almamız icab etmez miydi?

Bu soruları çoğaltabiliriz, ancak arif olana bu kadarı kafidir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 19.

[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 131.

[3] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 132.

[4] Sina Akşin, Fedakâran-ı Millet Cemiyeti, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (AÜSBF) Dergisi, cild 29, sayı 1-2, sayfa 126.

[5] Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 11, 12, 13 Eylül ve 9 Kanun-ı sâni 1324. Abdülkadir Kadri, Hükumet-i Meşrutaya Hitap (Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 13 Eylül 1324.)

[6] Başbakanlık Arşivi (BBA) – Meclis-i Vükelâ Mazbatası (MVM) /No. 123. (Meclis-i Vükelâ Müzakeratına Mahsus Zabıt Varakası’nın Transkripsiyonu Dr. Şükrü Hanioğlu tarafından yapılmıştır.)

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 3

Osmanlı Ahrar Fırkası’nın Istanbul ikinci seçmenlerine Beyannamesi’nin aslı [27 Teşrin-i sâni 1324.]

***

3 – Osmanlı Ahrar Fırkası (Fırka-i Ahrar)

Osmanlı Ahrar Fırkası 1 Eylül 1324 (14 Eylül 1908) tarihinde Istanbul, Bab-ı âli Caddesi’nde (No:66) kurulmuştur. (Hilal Matbaasında özel bir daire). Ahrar, “hür”ün çoğuludur. Özgürler anlamındadır. Siyasal partiler yelpazesine göre Liberaller demektir.[1]

Ahrar’ın Osmanlı Devleti’nin 610’uncu yıldönümü dolayısıyla verdiği ziyafete (26 Ocak 1909) Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katılması, rakip parti Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ni öfkelendirmiştir. Gördüğünüz gibi, Osmanlı Devleti’nde siyasal partiler faaliyettedir… Üstelik, koskoca Sadr-ı âzam’ı davet edilebilmekte ve Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’da davete icabet etmektedir.

Diğer yandan Hüseyin Cahit, Ittihat ve Terakki Partisi ile özdeşleşen “Tanin” gazetesinde Sadr-ı âzam Kâmil Paşa’nın katıldığı söz konusu ziyafet hakkında iki büyük gazete sayfası uzunluğunda bir başmakale yazabilmiştir.[2]

Ancak aynı “Tanin” gazetesi Cumhuriyet, Özgürlük, Demokrasi getirdiği söylenen M. Kemal Atatürk’ün döneminde, yani 16 Nisan 1925’te süresiz kapatılmıştır.[3]

Yetmedi !!

Gazetenin sahibi ve başyazarı olan Hüseyin Cahit Yalçın, 20 Nisan 1925’te Cebeci Hapishanesi’ne tıkılmış ve 7 Mayıs’ta Çorum’da **ömür boyu sürgün** cezasına çarptırılmıştır.[4]

Suçu (!) neydi biliyor musunuz?

Gazetesi’nde, Terakkiperver Parti’nin Istanbul Merkez Şubesinin 12 Nisan’da aranmasını; “Dün Gece Terakkiperver Fırka basıldı” biçiminde duyurması.[5] Böyle diktatörlük nerede görülmüş??

Bitmedi !!

Farzedelim ki, Hüseyin Cahit suç işledi. Peki, 6 Mart 1925’te kapatılan[6] Tevhid-i Efkar, Istiklâl, Son Telgraf, Sebilürreşad gazeteleri de mi suç işledi? Hepsi mi suçluydu?

Bitmedi !!

1931 Matbuat Kanunu nedeniyle Vatan ve Vakit gazeteleri de kapatılmış, gazetelerin sahip ve yazarları Istiklâl Mahkemeleri’nde yargılanarak tutuklanmışlardır. Izmir’de Sada-i Hak, Trabzon’da Istikbâl ve Kahkaha, Istanbul’da Press de Suar isimli yayın organlarının hepsi kapatılmıştır.[7] Bunlarda mı suçluydu?

Bitmedi !!

14 Eylül 1930’da Yeni Asır gazetesi yazarlarından Behzat Arif, Yazı Işleri Müdürü Abdullah Abidin **üç buçuk yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[8] Bunlarda mı suçluydu?

Osmanlı’ya ve dinimize haşa “Ortaçağ karanlığı” diyen kemalist rejim, memleketi; “Cahiliye karanlığı”na götürdü.

Bitmedi !!

SCF’nin kapatılmasından sonra Son Posta Gazetesi’nde gerek Ahmet Ağaoğlu gerekse Zekeriya Sertel’in CHF’ye (CHP) yönelik yaptığı sert eleştiriler sonucu, Sertel ve gazetenin Sorumlu Müdürü Selim Ragıp **üç yıl ağır hapis** cezasına çarptırılmışlardır.[9]

Eleştiri suç mudur? Evet, diktatörlükle yönetilen ülkelerde suçtur. Dolayısıyla M. Kemal Atatürk dönemi Diktatörlükten başka bir şey değildir.

Kimse kimseyi kandırmasın…

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 142.

[2] Bakınız; 22 Mart 1325 tarihinde “Tanin” gazetesinde Hüseyin Cahit Yalçın’ın, “Kâmil Paşa’nın Izahnamesi” isimli yazısı.

[3] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul 1984, sayfa 153.

[4] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.

[5] Ahmet Turan Alkan, Istiklal Mahkemeleri, Ağaç Yay., Istanbul 1993, sayfa 69-85.

[6] Prof. Nurşen Mazıcı, Atatürk Döneminde Muhalefet 1919-1926, Dilmen Kitabevi, Istanbul. 1984, sayfa 153.

[7] Prof. Dr. Izzet Öztoprak, Kurtuluş Savaşı’nda Türk Basını, Tisa Mat., Istanbul 1981, sayfa 379-391.

[8] Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Yönetimi 1931-1945, Altın Kitaplar, Istanbul 1983, sayfa 67.

[9] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Gözlem Yayınları, Istanbul 1977, sayfa 199-201.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 4

(Hürriyet ve Itilâf Fırkası Denizli Şubesi kurucularının Delikliçınar mevkiinde de bir Şube açmak için gönderdikleri dilekçenin aslı. KAYNAK: Başbakanlık Arşivi [BBA – BEO], Dahiliye Gelen – Giden, 1327)

***

4 – Hürriyet ve Itilâf Fırkası

Hürriyet ve Itilâf Fırkası, 8 Teşrin-i sâni 1327 (21 Kasım 1911)’de Istanbul’da kurulmuştur. (Şehzadebaşı Imaret Caddesi, 19.) [1]

Parti, Ittihat ve Terakki karşısındaki en büyük ve güçlü muhalefet partisi olmuştur.[2]

Hürriyet ve Itilâf Fırkası, kuruluşundan 20 gün sonra 11 Aralık 1911 Istanbul ara seçimine katılmıştır. Bu seçimde Ittihatçıların adayı Dahiliye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Memduh Bey, Itilâfların adayı ise eski Sadr-ı âzâmlardan Tunuslu Hayrettin Paşa’nın oğlu Fırka’nın kurucularından Tahir Hayrettin Bey idi. Seçim sonucunda muhalefetin adayı 195’e karşı 196 oyla seçimi kazanmış ve büyük bir sürpriz yarattığı gibi iktidarda büyük bir tedirginlik ve kuşku oluşturmuştur.[3]

Fırka’nın yayın organları ise, “Teşkilât, Takdirat, Teminat, Merih, Hemrah, Islâhat, Şehrah, Ifham” gibi gazetelerdir.[4]

***

5 – Osmanlı Sosyalist Fırkası

Parti, Eylül 1326 (1910) yılında Istanbul’da kurulmuştur. (Nuru Osmaniye’deki Hürriyet Matbaası)[5]

Parti, kendi yayın organı olan Iştirak gazetesinde, “Ey Tramvaycılar, size ittihadınız, kıyamlarınız ne zarar veriyordu? Ey Anadolu Şimendiferi memurları, bir işaret-i teyakkuzunuz Hugnen’i derakap yumuşatmadı mı? Birleşiniz, el ele veriniz, artık kâfî… Artık çalışan fıkranın da gülmesi lazımdır…” diyerek işçileri grev yapmaya çağırıyordu.[6]

Osmanlı Devleti’nde işçileri grev yapmaya çağıran böyle bir parti mevcut idi… Oysa M. Kemal Atatürk döneminde bunlar “kıtır kıtır kesilmez miydi” ??

***

6 – Osmanlı Demokrat Fırkası (Fırka-i Ibad)

Kuruluş çalışmaları fiilen 1908 Temmz’unda başlamış, resmî izin ise 1909 Şubat’ında alınmştır.[7] 31 Mart Vak’ası patlak verdiği zaman fırkanın henüz program ve tüzüğü tamamlanmış değildi. Fakat fırkanın Dr. Ibrahim Temo’nun önderliğindeki genç kurucuları, 31 Mart Vak’ası aleyhindeki eylemlere katılmışlardır.[8] Fırka, bu olaylar sırasında kurulan “Hey’et-i Müttefika-i Osmaniye”nin bildirisine de katılmıştır.[9] Parti’nin seçim beyannamesi için bakınız; Hukuk-u Umumiye Gazetesi, 26 Eylül 1324.

Fırka, 5 Aralık 1911 (22 Teşrin-i sâni 1327) tarihli toplantıda Hürriyet ve Itilâf partisine katılma kararı aldığını Taşra kulüplerine tamim etmiştir. Bazı kulüpler örneğin, Şarköy ve Cerrahpaşa kulüpleri bu direktife uymuşlardır.[10] Alınan bu kararı kabul etmeyen yalnızca Bezmi Nusret Bey’dir.[11]

***

7 – Ittihad-ı Muhammedi Fırkası (Fırka-i Muhammediye)

23 Mart 1325 (5 Nisan 1909) tarihinde Istanbul “Volkan” gazetesi idarehanesinde kurulmuştur.[12]

Ittihad-ı Muhammedi (“Muhammed’çi birlik” anlamına) adlı siyasal parti, 31 Mart olaylarından 10 gün önce, parlamento dışında kurulmuştur. 21 Mart 1325 tarihinde Ayasofya camiinde okunan mevluttan sonra Derviş Vahdeti’nin bir nutku ile kuruluşu, ilân edilmiştir.[13] Fırka, “Fırka-i Muhammediye”, “Volkan’cılar Cemiyeti”, “Cemiyet-i Muhammediye” olarak da adlandırmıştır. Kurucular, üyelerine “Muhammedî’ler” adını vermişlerdir.[14]

Fırka’nın sahip olduğu yayın organı “Volkan” gazetesidir.[15]

Kendisiyle yapılan bir röportajda Vahdeti, Volkan’ın günde 25.000 kadar sattığını söylemiştir.[16]

***

8 – Mutedil Hürriyetperveran Fırkası (Mutedil Liberaller)

Teşrin-i sâni 1325 (Kasım 1909) tarihinde Istanbul, Bâb-ı âli, Tanzimat gazetesi idarehanesinde kurulmuştur.[17] Fırka üyeleri arasında Mebusan Meclisi Ikinci Reisliğine seçilenler olmuştur.[18]

***

9 – Islahat-ı Esasiye-i Osmaniye Fırkası (Cemiyet-i Hafiye ya da Yapıcılar Derneği Sorunu)

Parti, 1909 yılının sonunda Paris’te kurulmuştur. (2 Avenue des Camoens, 16e.) [19]

Fırka Fransızca ve Türkçe çeşitli yayın organlarına sahip olmuştur. Türkçe olarak Yeni Yol gazetesini yayınlamıştır. Asıl yayın organı ise önceleri “Islahat-ı Esasiye Fırkası’nın” daha sonra ise “Hürriyet ve Itilâf”ın yayın organı olarak çıkan Fransızca “Mécheroutiette” gazetesidir. Bazı sayıları Ingilizce de çıkan bu derginin yanısıra gene Fransızca olarak aylık “Le Constitutionnel” çıkarılmıştır. Ayrıca “Quelques Réflexions sur la Guerre” adlı bir broşürü de vardır.[20]

***

10 – Ahali Fırkası

Ahali Fırkası Şubat 1325 (Şubat 1910) yılında Istanbul’da kurulmuştur.[21]

Parti, müthiş siyonizm ve yahudi düşmanıdır. Parti Başkanı ve Gümülcine Milletvekili Ismail Bey, açıkça yahudi düşmanı olduğunu, bu milletin Osmanlılar ve Türkler için büyük bir tehlike olduğunu ileri sürmüştür.[22] Parti, bir yayın organına sahip olamamıştır. Fakat, kendisini destekleyen gazeteler de az değildir. Bunların başında Yeni Gazete bulunmaktadır[23]. Ayrıca Sada-yı Millet, Ikdam[24] ve Yeni Ikdam gazeteleriyle, Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın gazetesi Iştirak[25], Fırka’yı desteklemişlerdir.

***

11 – Heyet-i Müttefika-i Osmaniye

Bu parti 4 Nisan 1325 (17 Nisan 1909) tarihinde Istanbul’da kurulmuştur.[26]

***

12 – Milli Meşrutiyet Fırkası

23 Ağustos 1328 (5 Temmuz 1912) tarihinde Istanbul’da kurulmuştur. Merkezi ise Ifham Gazetesi Idarehanesidir.[27]

***

Evet, bu liste uzar gider… Hepsini yazamadık, ancak öyle zannediyorum ki bu kadar malumat kâfîdir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Tesisat ve Yeni Ikdam gazeteleri, 9 Teşrin-i sâni 1327.

[2] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 264.

[3] Tahir Hayrettin Bey’in mazbatası Mebusan’ın 28. Umumi içtimaında (10 Kânun-ı evvel 1327) kabul edilmiştir. Mazbata metni ve ayrıntılı bilgiler için bakınız; Tanin ve Yeni Ikdam gazeteleri, 29 Teşrin-i sâni 1327.

[4] Hürriyet ve Itilâf partisinin yayın organları hakkında Meclis’teki bir tartışma için bakınız; Mebusan Meclisi Zabıt Ceridesi 1327 – 1911, C 6, D 1, Si 4, Içtima 32, sayfa 682. (Mebusan Meclisi tutanağı).

[5] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 247.

[6] Iştirak Gazetesi, No. 3, sayfa 36-41.

[7] Tonguç Gazetesi, 1 Nisan 1909 (19 Mart 1325) tarihli sayısında Fırkanın kuruluşu haberini vermektedir. Ayrıca bakınız; Mustafa Saffet, Azâd gazetesi, 1326, No. 1, sayfa 3, 4.

[8] Dr. Ibrahim Temo’nun kurucu rolü için bakınız; Ziya Şakir, Hürriyet ve Itilâf. (Tan gazetesindeki bir yazı dizisi).

[9] Osmanlı Gazetesi, 18 Nisan 1908.

[10] Teminat Gazetesi, 1327/No. 211, sayfa 4. Alemdar Gazetesi, 1327/No. 308/108. Tesisat Gazetesi, 11 Teşrin-i sâni 1327 tarihli sayısında yeni fırka hakkında şu kutlamayı yayınlamıştır: “Osmanlı Demokrat Fırkası’ndan: vatan ve milleti istikma-li saadetine çalışmak üzere teşekkül eden Hürriyet ve Itilâf fırka-i siyasiyesinin erkân-ı muhteremesine Fırka-i Ibad güldeste-i tebrikâtını arz ve o gaye-i kemâle vusulünü an-samim’ül-kalb temenni eyler.”

[11] Bezmi Nusret, Fırkalar ve Ben, Istanbul, 1328.

[12] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 182. Bununla beraber Derviş Vahdeti kuruluş tarihini “1324 senesi Kânun-ı sânisinin 24’üncü Cumartesi günü” bildirmektedir. Bakınız; Ittihad-ı Muhammedi Cemiyetinin Hakikati (Volkan Gazetesi, No. 70, sayfa 1.) (Fakat bu sembolik bir tarih olsa gerektir.)

[13] Volkan Gazetesi, 24 Mart 1325.

[14] Özellikle Volkan gazetesi böyle bir ifade kullanmaktadır. Bakınız; Tarık Zafer Tunaya, Volkan’ın Lavları, Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1967.

[15] Bu gazetenin 49. sayısından itibaren (5 Şubat 1324 – 18 Şubat 1908) başlığı altında şu satır yazılıdır: Ittihad-ı Muhammedi Fırkasının Mürevve-i Efkârı.

[16] Ittihat Gazetesi, No. 8, 20 Mayıs 1325, sayfa 3.

[17] Parti’nin kuruluş haberleri için bakınız; Ikdam Gazetesi, 27 Teşrin-i evvel 1325. Sada-yı Millet gazetesi, “Mutedil Liberaller” adıyla bir fırka kurulacağından (12 Teşrin-i sâni 1325), Sabah’ta (9 Teşrin-i sâni 1325), “Mutedil Liberal” fırkasından bahsetmektedirler. Yeni Gazete’de de kuruluş haberine rastlanmaktadır (22 Teşrin-i sâni 1325).

[18] Mebusan’ın 1. Yasama Devresi Birinci Reis Vekilliğine 86 oyla Kudüs Mebusu (ve Müftüsü) Ruhi El Halidi Bey seçilmiştir. (Islahat Gazetesi, Haziran 1325.)

[19] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 219.

[20] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 224.

[21] Yeni Gazete, 8 Şubat 1325.

[22] Örneğin Meclis’te yaptığı bir konuşma için bakınız; Mebusan Meclisi Zabıt Ceridesi, D:1, Si: 4, Içtima: 34, sayfa 715. (Mebusan Meclisi tutanağı).

[23] Yeni Gazete’nin Müdürü ve Başyazarı Abdullah Zühdü, “Ahali Fırkası” başlıklı başmakalesinde şöyle demektedir: “Meclis-i Mebusanımız ve memleketimiz en ziyade böyle bir fırkaya muhtaçtır” (10 Şubat 1325).

[24] Ikdam Gazetesi’ne göre bu fırka “Avrupa’da radikal sosyalist denilen fırka aksamından biridir” (9 Şubat 1325).

[25] Iştirak mensuplarına göre Ahali Fırkası sosyal demokrat bir fırkadır ve vücud-ü memleket için faydalıdır. Bakınız; Hayat-ı Meşrutiyet – Ahali Fırkası (27 Mart 1326. No. 7, sayfa 106).

[26] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 207.

[27] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler (Ikinci Meşrutiyet Dönemi 1908-1918), 2. Baskı, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1988, cild 1, sayfa 351.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 5

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın liderleri: [Soldan sağa] Kâzım Karabekir, Refet Bele, Dr. Adnan Adıvar, H. Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy

***

Birkaç bölümdür Osmanlı Devleti’nde kurulmuş olan partilere, yapılan seçimlere ve gazete haberlerine yer vermiştik. Kemalistlerin “Diktatörlük” dediği Osmanlı Devleti’nde bu tür faaliyetlere izin verilirken, ısmarlama tarihçilerin Cumhuriyet, Özgürlük, Hürriyet gibi süslü, cicili – bicili kelimelerle övdüğü M. Kemal Atatürk döneminde yeni açılan “bir” partiye dahi tahammül edilemiyor ve binbir entrikayla ve hukuk dışı bir şekilde kapatılıyor.

***

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Tek Parti Yönetimi kurulduktan sonra sistemli muhalefet çabaları olarak ortaya çıkmış iki partiden bahsedebilmek mümkündür. Bunlardan birincisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, diğeri ise ondan beş yıl sonra kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır. Sistemli denilebilecek bu muhalefet çabaları çok uzun sürmeyecek ve geriye dönüş çok çabuk yaşanacaktır. Her ne kadar partilerin kapatılmasının ve muhalefetin susturulmasının iktidarı elinde tutanlar tarafından “geriye gidişin engellenmesi” ve “ülkeyi ileri götürmek” adına yapıldığı iddia edilmiş olsa da esas amacın muhalefeti susturarak tek parti yönetimini pekiştirmek amacıyla yapılmış olduğunu her iki partinin kapatılma sebeplerinden kolayca anlaşılmaktadır. Bu kısa dönemli çok partili sistem deneyimlerini, demokrasi yolunda atılmış adımlar olarak kabul etmek zorlama bir yorum olacaktır.

Evvela Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TpCF) ile başlayalım… Ardından Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla devam edeceğiz.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TpCF) oluşmasına yol açan siyasal olay, 20 Ekim 1924 günü, Menteşe (Muğla) mebusu (milletvekili) Esat Efendinin Mübadele, Imar ve Iskan Vekili Refet Beye yönelttiği bir soru önergesidir.[1] Bu önerge mübadil ve muhacirlerin yerleştirilmelerinde görülen beceriksizlik ve yolsuzlukları eleştiriyordu. Bir hafta sonraki toplantıda Bakanın verdiği yanıtı, Meclis doyurucu bulmamış, “sual” “istizah”a (gensoruya) çevrilmiştir.

O gün Kazım Karabekir askeri görevinden istifa ederek Meclise katılmıştır. Vatan gazetesi haberi şöyle duyurmaktaydı:

“Kazım Karabekir Paşa Askerlikten istifa etti. Meclis mühim hadiseler arifesinde. Birçok mebuslar, Refet Paşadan sonra Karabekir Paşanın da müfettişlikten istifasıyla Meclise iltihakını yeni bir teşkilatın tebellürüne [billurlaşmasına] atfetmektedir”[2]

Aynı gazetenin ertesi günkü yazısındaysa şunlar yazıyordu:

“Siyasi Teşkilatların Tebellürüne Doğru. Mecliste Ali Fuat Paşanın Ordu Müfettişliğinden istifası ve Meclise iltihakı bekleniyor. Cevat Paşanın da istifası tahmin edilmektedir.”[3]

Gerçekten, 30 Ekim’de Ali Fuat Paşa istifa etmiştir.

Sonunda, 8 Kasım 1924 Cumartesi günü, Hükumete “Çarşamba gününden beri devam eden istihzalar neticesi, 19 adem-i itimada (güvensizlik oyuna) karşı 148 rey ile itimad beyan edilmiştir.”[4] 41 milletvekili oylamaya katılmamış, biri de çekimser kalmıştır. Önerge sahibi Esat Efendi güvenoyu verenler arasındaydı. Ertesi gün Halk Fırkası’ndan (CHP) istifalar başlamıştır.[5]

Bunlardan bir örnek olarak, Rauf Beyin istifanamesi şöyleydi:

“Halk Fırkası Riyasetine,

Perşembe günü cereyan edilen müzakereye verilen şekil, şimdiye kadar velev haricen olsun, muhafazasına çalıştığım birlik imkanını artık selbetti. Cumhuriyet idaresinin teyit ve takviyesine serbestçe çalışmak üzere fırkadan ayrıldığımı arzederim.

Istanbul mebusu Rauf.”[6]

Artık ok yaydan çıkmıştı… Iktidarın kaynağının yavaş yavaş halk egemenliğinden uzaklaşarak bir “monarşiye” dönüşmesinden kaygı duyanlar ve ayrıca iktidarın toplumsal sorunlara cevap verecek niteliklere haiz olmadığını düşünen bu milletvekilleri 24 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kurmuştur. Yeni kurulan parti meclisteki diğer milletvekilleri arasında da oldukça ilgi uyandırmıştır.[7] Karaosmanoğlu, Atatürk’ün Halk Fırkası’nın mecliste azınlıkta kalacağı yönündeki kaygılarını[8] aktardıktan sonra durumun düzeltilmesi adına M. Kemal’in bir dizi tedbir alma gereği hissettiğini aktarır.

Parti’nin kuruluşu ile ilgili Cumhuriyet’in ilanı sırasında Matbuat umum Müdürlüğü yapan Zekeriya Sertel Bey’in 1925 başlarında bir çeşit almanak olarak çıkan “Resimli Yıl”a yazdığı “Türkiye’nin Siyasi Tarihi” başlıklı makalenin bir bölümü şöyledir:

“Onların tek bir endişesi vardır ve bütün bu yeni cereyan bu endişeden doğmuştur: diktatörlüğün, istibdatın (despotluğun) önüne geçmek. (…) Bu zihniyetin manasız ve hailesiz (engelsiz) ilerlemesi memlekette bazı tehlikeler ihdas edebilirdi. Reis-i Cumhura fazla hak verilmesi bir gün bu makama gelecek eşhasın tahakküm ve istibdatını intac edebilirdi. Bunu ancak birinci fırkanın harekatını daimi bir kontrol altında bulundurabileceği yeni fırka yapabilirdi. Reis-i cumhurun istibdatına, eski fırkanın vazifesini suistimal etmesine ancak böyle bir emniyet sübabı mani olabilirdi. Işte TpCF’nı doğuran en büyük amil budur.”[9]

M. Kemal Atatürk’ün yakın dostlarından, M. Kemal’in ölümü üzerine, Ulus Gazetesi’nde; “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır”[10] diyecek kadar yakın dostlarınan Falih Rıfkı Atay’ın yazdıkları, Zekeriya Sertel’i doğrulamaktadır:

“Yeni seçimlerde Birinci Millet Meclisi’nin ikinci grubu tasfiye edilmiştir. Fakat bir muhalefet partisinin bütün unsurları yeni Meclise gelmiştir. Aralarında siyasî şöhretler, yarı veya tam aydınlar şöyle böyle Türkçüler, fakat bilhassa Osmanlılar vardır. Devrimci değildirler. Gerici de değildirler. Bunlar ‘bilâ kayd-ü şart Hâkimiyet-i Milliye’ prensibini tutacaklar, M. Kemal’in diktatör olmaması için dostça, muhalifçe uğraşacaklardır. Biraz sonra ilk gerçek demokrasi savaşını bunlar verecekler, ‘Terakkiperver Cumhuriyet’ Fırkasını kuracaklardır. Kendileri ile M. Kemal arasında asıl ayırıcı çarpışma, Cumhuriyet ilân edildiği zaman başlıyacaktır.”[11]

Ancak M. Kemal bildiğini okumaktadır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın “gerici” olduğunu iddia etmekte ve başından beri Genç isyanıyla alakalı göstermektedir. Fakat bu partinin Ankara’nın ötesinde tek bir şubesi dahi yoktu diyen Tekin Erer[12], yeni kurulmuş olan bir partinin bu kadar sıra sürede ciddi bir teşkilatlanma yapamadığını vurgulamaktadır. Fırkanın Urfa haricinde hiçbir şark vilayetinde teşkilatı yoktu. Sadece Urfa, Trabzon, Sivas, Samsun ve Eskişehir’de teşkilatları bulunan partinin doğu vilayetinde meydana gelen bir isyanla ilişkilendirilmesi düşündürücüdür.

Aynı şekilde Lord Kinross “…Istanbul’da ve üç büyük taşra şehrinde örgütlenerek, ileride seçimlere de katılmaya hazırlanıyordu. Daha tutucu kimseleri üyeleri arasına katmak isteseydi, belki de bir ara çoğunluğu bile eline geçirebilirdi. Ancak, düşmanlarının gerici kuvvetlerle işbirliği ettiğini ve Meclisi parçalamaya çalıştığını ileri sürmelerine rağmen, bunu yapmadı” diyerek, Terakkiperver’in gerici olarak adlandırılan kimselere kucak açmadığını yazmaktadır.[13]

Fırkanın dini siyasete alet etmek gibi bir çabasının olmadığını, tam tersine dini siyasete karıştırmaya her zaman prensip olarak karşı çıkıldığını Kazım Karabekir’in meclisteki bir konuşması açıkça ortaya koymaktadır.

Kazım Karabekir Paşa, mecliste yaptığı konuşmasında:

Dini alet ederek milli mevcudiyeti tehlikeye sokanlar lanete şayandır. Bu hareket, vatana ihanettir. Bunların en şiddetli şekilde tedibi için hükümetin yapacağı her hareketi partimiz bütün kuvvetiyle destekleyecektir.”[14] derken partinin yayınlamış olduğu ilk maddede “Her nevi irticai hareketlere mukavemetten çekinmeyeceğiz”[15] denmiş ve parti kurucularından Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da isyan üzerine “isyanlar, irticalar tenkil, asiler ve mürteciler te’dip olunmalıdır” demiştir.[16]

M. Kemal’in ruh hali hakkında bilgi edinebilmemiz için “The Times” muhabiri Maxwell Macartney ile 21 Kasım 1924 tarihinde yaptığı bir mülakata bakmamız yeterli olacaktır… Bu mülakat hakkında dönemin Ingiliz Büyükelçisi şunları söylemektedir:

“…Macartney’le konuşurken kullandığı dil ile sözlerinin tonu, açıkça, kıyasıya savaşacağına işaret ediyor. Betimlenen şu sahne: Gazi tam anlamıyla çılgına dönmüştü; (…) muhalefet üyelerinin isimlerini tek tek sayarken yüzü kıpkırmızı kesilmişti…Mr. Macartney Ankara’dan cidden çok yakın bir zaman içinde silahların patlayacağını düşünerek dönerken, Vasıf ve Necati de Galata Köprüsü’nü asılmış cesetlerle süsleyecek kadar iş bitirici bir kurum olan Istiklal Mahkemesi’nin başına geçmek üzere hükümetten ayrılarak Istanbul’a doğru yola çıkmışlardı.”[17]

Sonunda M. Kemal Atatürk muhalefeti susturabilmek için 4 Mart 1925’te 578 sayılı Takrir-i Sükun Kanunu’nu çıkardı.[18]

Bu yasayla iktidara olağan üstü yetkiler verilmiştir. Istiklal mahkemelerinin verdiği kararların meclisin onayına gerek olmadan sadece hükümet tarafından onayıyla yürürlüğe girecek olması da ne kadar sıkı bir istibdat yönetiminin kurulacağını doğrular niteliktedir.

Istiklal Mahkemeleri adından da anlaşılacağı üzere savaş döneminden kalma mahkemelerdir ve savaş döneminin gerekleri üzerine kurulmuştur. Mahkemelerin bir savaş varmışcasına tekrar canlandırılması ülke içerisinde bir savaş ortamı yaratma çabalarının bir ürünüdür.

M. Kemal Atatürk’ün eski sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy dahi Istiklal Mahkemeleri aracılığıyla muhalefetin susturulması konusunda şunları söylemekten kendini alamamıştır:

“Birinci Büyük Millet Meclisi’nde ne kadar tanınmış muhalif varsa, hepsi birer bahane bulunarak Istiklal Mahkemeleri’ne getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. Istiklal Mahkemeleri’nin en mühim icraatı, muhalefeti ve matbuatı susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”[19]

Var olmayan bir savaşı kazanmaktan daha çok, Ali Fuat Cebesoy’un da söylediği gibi, mahkemelerin, ister basın olsun ister bir parti olsun muhalefet olanları susturmak görevini iktidar adına yerine getirdiği görüntüsü vermektedir. Ali Gevgilli’nin konuyla ilgili yaptığı bir çalışmada söyledikleri de yukarıdaki tezleri destekler niteliktedir.

Gevgilli çalışmasında: “Gelenekçi, liberal ya da ileri ayırımı yapmaksızın, resmi ideoloji’nin dışındaki tüm siyasal örgütlenişle birlikte direnen basını ve yığınsal iletişim kanallarını da kapatıyordu.”[20]

Prof. Dr. Osman Akandere’nin Takrir-i Sükun kanunuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyledir:

Takrir-i Sükun kanunuyla 1920’li yıllar boyunca muhalefetsiz, sivil toplumsuz ve tepeden inmeciliğe karşı koymayan “uysal bir toplum” yaratma çabası başarıya ulaşmıştır.[21]

M. Kemal Atatürk hedefine ulaşmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5 Haziran 1925’te kapatılmıştır.[22] Üstelik, partinin savunması alınmadan.

Partinin kapatılmasına sebep olarak gösterilen parti tüzüğünün 6’ıncı maddesi “Fırka efkar ve itikat-i dinîyeye hürmetkardır” ifadesidir. Bu sırada 1924 Anayasası’na göre devletin resmi dininin Islam olduğu düşünülürse bir fırkanın parti tüzüğüne inançlara ve dinlere saygıyla yaklaştığını belirtmesinde ne gibi bir sakınca görüldüğünü anlamak güçtür.

Nitekim bu konuda M. Kemal Atatürk’ten daha ılımlı olduğunu düşündüğümüz Ismet Inönü şöyle demektedir:

“Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin programında bulunan ‘Milli ve dini geleneklere sadakat’ sözü büyük reformlar ve inkılâplar yoluna girmiş olan Atatürk idaresi ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına karşı muhafazakâr bir zihniyetin ifadesi sayılmıştır. Aslında bu iddia her büyük reformun karşısında tabiî ve meşru olan muhafazakâr cereyanı temsil eder masum bir iddia görülebilirdi. Kaldı ki, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi bir muhafazakâr cereyanı temsil ettiğini de hiç bir zaman söylememiştir. Kaydedilmeye lâyıktır ki, Terakkiperver Fırkanın başında bulunanların büyük kısmı mazileri ve zihniyetleri itibariyle ilen fikirli ve ıslahatçı insanlardı.”[23]

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını Lord Kinross şöyle yorumlar:

“Gazi, işi büyük ölçüde siyasi bir komplo gibi ele almayı daha uygun görmüştü. Bu, kaçırılmayacak bir fırsattı. Zira top yekun bir iktidar için sabırsızlanan ve kendisine karşı olan herkesten kuşkulanmaya başlayan Gazi’ye, onları suçlamak ve yolunun üzerinden uzaklaştırmak olanağı veriyordu.”[24]

Parti kapatılmakla kalmadı, Izmir Suikastı davası ve Istiklal Mahkemeleri ile Mecliste bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebusları siyasi hayattan tecrit edilmişlerdir. Takrir-i Sükun Kanunu ile başlayan muhalefeti tasfiye hareketleri Izmir Suikastı ve Istiklal Mahkemeleri ile sonuçlandırılmıştır. Mahkeme sonucunda 4 kişi idama mahkum edilirken, 7 kişi 10 yıl sürgün cezası almıştır. Izmir Suikastı davasında 6 Terakkiperver mebusu idama mahkum olmuş, 13 mebus Ikinci Meclis’ten sonra politika hayatından silinmiş, yasaklı mebuslardan bir çoğu M. Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra 1939 yılında tekrar siyasi arenaya dönebilmişlerdir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 100.

[2] Vatan Gazetesi, 28 Teşrini evvel 1340.

[3] Vatan Gazetesi, 29 Teşrini evvel 1340.

[4] Vakit Gazetesi, 9 Teşrini sâni 1340.

[5] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 101.

[6] Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, Istanbul, Vatan Neşriyat, 1957 cild 2, sayfa 109.

[7] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 85.

[8] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, Iletişim Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 67.

[9] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 132.

[10] Falih Rıfkı Atay, Ulus Gazetesi, 11 Kasım 1938.

[11] Falih Rıfkı Atay, [1961], Çankaya: Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 393.

[12] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 23.

[13] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 462).

[14] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 18.

[15] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 18.

[16] Tekin Erer, Türkiye’de Parti Kavgaları, Toker Matbaası, Istanbul 1966, sayfa 144.

[17] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 91-92.

[18] Alpay Abacalı, Türk Basınında Demokrasi, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayını, 1994, sayfa 126-141.

Ayrıca bakınız; Hasan Türker, Türk Devrimi ve Basını 1922-1925, Izmir, Dokuz Eylül Yayınları, 2000, sayfa 187-230. Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, Istanbul, Remzi Kitabevi, 1973, sayfa 146-155. Orhan Koloğlu, Türk Basını, Ankara, Kültür Bakanlığı yayını, 1993, sayfa 53.

[19] Tekin Erer, Yasakçılar, Toker Matbaası, Istanbul 1965, sayfa 29.

[20] Ali Gevgilili, Türkiye’de Yenileşeme Düşüncesi, Sivil Toplum, Basın ve Atatürk, 2.basım, Bağlam Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 125.

[21] Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, Çok Partili Hayata Geçişte Rol Oynayan Iç ve Dış Tesirler (1938-1945), Iz Yayıncılık, Istanbul 1998, sayfa 22.

[22] F. Hüsrev Tökin, Türk Tarihinde Siyasi Partiler ve Siyasi Düşüncenin Gelişmesi, Elif Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 69-71.

Ayrıca bakınız; Ercan Haytoğlu (1997), Türkiye’de Demokratikleşme Süreci ve 1945’te Çok Partili Siyasi Hayata Geçişin Nedenleri (1908-1945), Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı: 3, sayfa 48).

[23] 9 Eylül 1963 günlü Ulus Gazetesi.

[24] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 497.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 6

Serbest Cumhuriyet Fırka reisi Ali Fethi Bey’i karşılamak için 4 Eylül 1930’da Izmir’de toplanan halktan bir görünüm

***

12 Ağustos 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırka’nın (SCF) kurulmasındaki asıl amaç, toplumsal muhalefeti denetleme, yani güdümlü ve kontrollü bir muhalefetti. Ancak Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulduğu andan itibaren halk tarafından gerçek bir muhalefet partisi gibi algılanarak, büyük ilgi ve destek gördü. Geniş muhafazakar halk kitlelerinin partiye akın etmesi üzerine 17 Kasım 1930’da kapatıldı.[1]

SCF, kendinden önce kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan (TpCF) hem kuruluş hem de kapanış özellikleri bakımından ayrılmaktadır. Her iki parti de CHP içinden çıkmış olmakla beraber; TpCF, CHP içindeki “doğal bir muhalefet hareketinin partiden ayrılması” ile kurulmuş; SCF ise, “tamamen bazı şartların zorlaması sonucunda M. Kemal tarafından kurdurulmuş, göstermelik bir muhalefet yaratma girişimi”nden ibarettir.[2]

Tevfik Çavdar’da, yıllardan beri biriken ve artan toplumsal muhalefet potansiyelini kontrol edebilir ve rejim karşıtı olmayan bir partiye (SCF’ye) yönlendirmek muhalif partinin kuruluş nedenlerinden biri olabileceğini yazmıştır.[3]

Kendiliğinden ve doğal bir muhalefet partisi olarak kurulmayan, “güdümlü bir muhalefet yaratma düşüncesinin ürünü” olan SCF’nin kuruluş ve örgütlenişi de “yapay” özellikler taşımaktadır[4]. Fethi Bey tarafından M. Kemal’in isteği ile 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan SCF, doğal bir gelişmenin ürünü olmamasına ve tüm “muvazaa” (danışıklı dövüş) görüntüsüne rağmen, hızlı bir şekilde gelişti ve halktan büyük ilgi gördü. Bu ilgi CHP’de tedirginlik yaratırken, SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in daha ilk günlerde iktidara aday olduklarına yönelik açıklaması, yeni partiye karşı CHP’deki rahatsızlığı arttırdı. Çünkü, CHP ileri gelenleri, SCF’yi hiçbir zaman iktidara aday bir parti olarak düşünmemişlerdi. Onlar için SCF, “küçük ve tehlikesiz bir muhalif parti” olarak TBMM’de bulunacak ve pek de suya sabuna dokunmayan eleştirilerle yetinecekti.

Hatta, SCF’nin TBMM’de eleştirilerde bulunabilmesi, muhalefet yapabilmesi için yapılacak olan milletvekili seçimlerinde CHP tarafından SCF için milletvekili kontenjanı ayrılacaktı. M. Kemal, Fethi Bey ve Ismet Paşa arasında geçen görüşmelerde partiye kaç milletvekili ve ne kadar para verileceği pazarlıkla belirlendi. Üstelik CHP’den SCF’ye verilecek milletvekillerinin seçimini de M. Kemal yaptı. 1931 yılında yapılacak seçimler için Ismet Paşa 50 milletvekili önerirken, Fethi Bey 120 milletvekili istemişti ve sonunda 70 milletvekilinde anlaşmışlardı.[5]

Fethi Okyar’ın şu sözleri dikkatle okunmaya değerdir: “Kütahya mebusu (milletvekili) Nuri ve Erzurum mebusu Tahsin Bey’lere Gazi (M. Kemal Atatürk), benim fırkama (partime) geçmeleri için emir verdi. Onlar da ‘Emredersiniz Paşam’ diyerek kabul ettiler. Biraz sonra gelen Reşit Galip Bey’e aynı emir verildi. O da, ‘Baş üstüne Efendim’ diyerek kabul etti.”[6]

TBMM’de muhalefet yapabilecek ölçüde SCF’ye milletvekili kontenjanı lütfedilmesi, CHP’nin SCF’ye biçtiği rolü net biçimde göstermektedir.

SCF Genel Başkanı Fethi Bey’in iktidara aday olduklarını açıklaması ve halktan gördükleri ilgi, CHP’nin iktidarı kaybedebileceği olasılığını gündeme getirdi. Bu da CHP yöneticilerini SCF karşısında hırçınlaştırdı. SCF’nin arkasındaki halk desteğinin bir göstergesi de, partinin kuruluşundan sadece bir ay sonra yapılan Belediye seçimleridir. Bu seçimlerde yapılan tüm baskılara ve CHP yöneticilerinin çabalarına rağmen, 502 seçim bölgesinden 22’sinde SCF kazandı. SCF’nin kazandığı yerlerden biri de Samsun’du. Yeni kurulan SCF’nin hazırlıksız bir şekilde katıldığı yerel seçimlerde gösterdiği başarı önemli bir ölçüttü.

SCF basında da kendisine birçok destek buldu. Istanbul’daki Yarın ve Son Posta gazeteleriyle Izmir’deki Yeni Asır gazetesi SCF’yi destekliyorlardı.[7] Bu gazetelerden başka doğrudan SCF’yi desteklemek amacıyla Izmir’de bir gazete yayınlandı: “Serbes Cumhuriyet.”[8]

1924-25 yıllarındaki TpCF denemesinden sonra, 1930 yılında girişilen SCF denemesi ile görüldü ki, CHP iktidarı tehlikededir. Modernleşme sürecinin ve iktidarının tehlikede olduğunu, çoğulcu bir ortamda bunların tehlikeye düşeceğini gören CHP, “olası tüm muhalefet odaklarını” ya ortadan kaldırdı, ya da kendine bağladı.

Danışıklı dövüşe ne gerek var diye sorabilirsiniz… Açıklayalım…

Halk, 18 kuruşa devlet eliyle ithal edilen şekerin neden kendisine 60 kuruştan satıldığını biliyordu. “Halkçı” diktatörlük 18 kuruşa ithal ettiği şekeri altı komisyoncudan geçirerek halka ulaştırıyordu. Çoğu zaman da, şeker yoksul halka hiç ulaşmıyordu. Bir koyunun 50 kuruşa satıldığı bir ortamda bir emekçi ailesinin şeker satın alması zaten olanaksızdı.

Yoksul halk şekerden önce, ekmeği bile yeteri kadar yiyemiyordu. “Türk çiftçisi”nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketinin amaçları değerlendirilirken, 1935-36 yıllarına ilişkin şunlar söyleniyor:

“Fakir gruptaki hububat istihlaki yetişkin erkek başına senede 416 kilo ekmeğe tekabül ettiği halde, hali vakti nispeten daha iyi olan 2’nci grupta bu istihlâkin (tüketimin) azalacak yerde 452 kiloya yükselmesi, köylünün 1935-36 senesinde ekmek ihtiyacını bile tamamiyle karşılayamaz olduğunu göstermektedir. 2’inci grupta kâhil (yetişkin) erkek başına senelik ekmek istihlaki 1’nci gruba nazaran 70 kilo buğday ekmeği daha fazla, yani cem’an (toplam) 34 kilo fazladır.”[9]

Komisyoncuları zengin etmeyi amaç edinen bir siyasal iktidar, elbette emekçi toplum kesimlerinin yararını bir yana itecekti. Zaten söz konusu olan “sınıfsız bir toplum”du. (…)

Istanbul’un büyük tüccarları, Milli Mücadele’de vatan kurtaran, şimdi karşılığını isteyen sivil-militer bürokratların soygun ve sömürü olanaklarını artırmak için, her seferinde yoksul halka daha fazla yükleniyordu.

“Gelir farkı gözetilmeksizin”, her yetişkin erkek “yurttaş”tan yılda 8 ila 15 lira arasında değişen yol vergisi alınıyordu. Yetişkin beş nüfusa sahip bir köylü ailesi için bu, yılda yaklaşık 60 TL. ödeme zorunluluğu demekti.

Bir ton buğdayın 40 liraya satıldığı koşullarda bu vergiyi ödemenin ne demeye geldiğini anlamak zor değildir. “Sınıfsız”, “imtiyatsız”, “kaynaşmış” toplumda hapishaneler vergilerini ödeyemeyen yoksul köylülerle dolup taşıyordu…

Devlet, tüketim malları üzerinde tekel kurarak, yeni vergiler koyarak, eski vergileri artırarak yoksul halk üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu. Kötü ürün ve fiyatların aşırı düşüşü karşısında vergi yükü giderek artıyordu. 1927’yi baz alan endekse göre, vergi yükü 1934’te 153’e çıkmıştı. Nüfus başına gayri safi gelir ise, aynı yılları esas alan endekse göre, (1927=100), 1930’da 92.6’ya, 1934’de 60.5’a kadar gerilemişti.[10]

Gelirde aşırı düşüşler olurken , artan vergilerin yarattığı baskı dayanılmaz boyutlardaydı…

Yol vergisiyle ilgili olarak, Gülten Kazgan şunlan yazıyor:

“Amacı demiryolu yapımının finansmanı olan Yol Vergisi de bir “baş” vergisi idi, her ailedeki yetişkinlerden alınan (8-15 TL. oranındaki) bu vergi, gelirdeki azalıştan bağımsız bir yük getiriyordu. Ürün fiyatları (üçte bire) 1/3’e düşünce, bir de buna kötü ürün yılları eklenince, tutarı aynı kalan verginin (gelir üzerinden) yükü bununla ters orantılı olarak ağırlaşmış oluyordu. Nitekim 1930’larda (1932-1934), 1932’deki kötü ürün yılının da etkisiyle, bu vergiyi ödeyemeyip bedeni yükümlülüğü yerine getiren yol yapımında çalışanların sayısı 700 bin kişiyi buldu. Aynı durum hayvan sayım vergisi için de geçerliydi: Hayvan başına kuruş olarak tahsil edilen bu vergi, hayvanların fıyatları veya hayvansal ürünlerin fiyatlarından bağımsızdı. Vergi 1929’da tekrar artırılmıştı. Bu ürünlerin fiyatları yarı yarıya düşerken, verginin aynı kalması, gelir üzerinden ödenen verginin ağırlaşması demekti.”[11]

Öte yandan iç ticaret hadlerinin % 40 (1930) civarında tarımın aleyhine olarak bozulduğu bir ortamda , ‘ruhları çağıranlar’ın neden geri yollayamadıklarını anlamak kolaylaşıyor. “Güdümlü muhalefet”e hemen büyük bir kitle desteğinin ortaya çıkması, “yeni parti”nin kitleler yararına bir programa sahip olmasından değil, iktidar partisinden kaçışın bir göstergesiydi. Halk yığınları Fethi Bey’in lideri olduğu partinin ne programından ne de temel politikalarından haberdardı.

Ama sağduyuyla “halkçı ve inkılapçı iktidar”dan kaçıyordu…

Samet Ağaoğlu, “Serbest Fırka” kurucularının Izmir’e gelişinde halkın Serbest Cumhuriyet Fırkası’na gösterdiği büyük ilgiyi şöyle anlatıyor:

“(…) Halk Anadolu Gazetesi’nin matbaasına doğru yürümüş… Matbaanın iç tarafına saklanmış olan polis neferleri, halkı korkutmak için olacak, izdihamın üzerine tabanca boşaltmaya koyulmuş ve atılan kurşunlardan biri 14 yaşındaki mektepli bir çocuğa rastgelerek öldürmüştür.

Bu meyanda hiçbir şeyden haberi olmayan bizler otelde idik ve alt kattaki salonda bir çokları ile görüşüyorduk. Birden bire otele büyük bir kalabalık hücum etti. Herkes müteheyyiç ve mütehevvirdi (heyecanlı ve öfkeliydi). Kimi ağlıyor, kimi nefrin ediyor, kimi tehditler savuruyor. Kalabalığın ortasında ihtiyar bir adamcağız kucağında taşıdığı bir çocuğu birden bire Fethi Bey’in ayaklarına atarak[12]:

– ‘Işte size bir kurban. Başkalarını da veririz! Yalnız sen bizi kurtar, dedi ve ağlayarak Fethi Bey’in ellerine sarıldı. Manzara müthiş ve tüyler ürperticiydi. Kanlara bulanmış körpe mektepli bir çocuk Fethi Bey’in ayakları altında son nefesini veriyordu. Babası da Fethi Bey’in ellerine sarılarak yakıcı bir lisanla daha başka evladını da kurban vermeye hazır olduğunu söylüyordu. Yalnız bizi kurtar! Kurtar bu zalim mutemetlerin elinden diye yalvarıyor.”[13]

Işte, bütün bu zulümler milleti her an patlamaya hazır bir bomba haline getirdi. Yüksek vergilerle halkın sömürülmesinden doğan hoşnutsuzluğu ve M. Kemal’in gerçekleştirdiği bir dizi reformun toplumda uyandırdığı memnuniyetsizliği ölçmek ve bunların Serbest Fırka’ca denetlenmesini sağlamak, dolayısıyla yıllardan beri biriken ve artan toplumsal muhalefet potansiyelini kontrol edebilir ve rejim karşıtı olmayan bir partiye (SCF’ye) yönlendirmek ve böylece tabiri caizse halkın gazını almak amaçlanmıştır.

Nitekim Amerikan Büyükelçisi Grew şöyle demektedir, “yeni parti, ülkenin siyasi ateşini ölçmek için bir termometre olmuştu; ateşin yüksekliğinden kimsenin şüphesi olamazdı.”[14]

Bir muhalefet partisi, aslında gizli olarak var olan, fakat siyasal baskılar nedeniyle görünmeyen siyasal muhalefeti ve bu muhalefetin gücünü de ortaya koyabilirdi.[15] 1930 yılında, hoşnutsuzluğun (çapını büyük olasılıkla bilmemekle beraber) farkında olan M. Kemal, raporların ve ülkede sık sık yaptığı kendi inceleme gezilerinin sonucunda, toplumsal hoşnutsuzluğu belli bir yöne yönlendirmek[16] istemiştir. Ülkede pek çok şeyin yolunda olmadığı ve hoşnutsuzluğun arttığı açıktır. Bir muhalefet partisi, emniyet sübabı işlevi görebilirdi.[17]

Ancak başarı belirtileri SCF’nin hızla iktidara gelme isteğini kamçılamış, dolayısıyla anlaşmaya (danışıklı dövüşe) aykırı bir şekilde hareket etmiştir. Işte bu, partinin sonunu hazırlayan en önemli etken olmuştur. Ibrahim Hilmi Çığıraçan’da, 9 Temmuz 1946’da Yeşilköy Halkevinde okumak üzere hazırladığı “Türkiye’de Intihap Usulleri ve Parti Mücadeleleri” başlıklı konferansında “meclis içinde, mücadeleden ziyade münakaşa ve muvazene (danışıklı dövüş) partisi olarak kurulmuş” olan SCF’nin sona erdirilmesini, “biran evvel iktidar mevkiine geçmek” arzusuna bağlamaktadır.[18]

Ayrıca M. Kemal’in Fethi Bey’e: “Siz hemen birkaç ay içinde iktidara geçmek için uğraşıyorsunuz.”[19] demesi, oyunu açıkça ortaya koymaktadır. M. Kemal Atatürk’e; “Bir siyasi partinin iktidara gelmek istemesinden daha doğal ne olabilir” diye sormak lazımdı. Lakin o dönemde bunu sormak, kelleyi vermeyi göze almak demektir. Fethi Bey de bunu gayet iyi bildiğinden olsa gerek 17 Kasım 1930 günü Dahiliye Vekaletine (Iç Işleri Bakanlığına) pullu dilekçe göndererek SCF’yi kapattığını açıklamıştır. Bu açıklamasının dikkat çekici bölümünü buraya aynen alıntılıyoruz:

“… fırkamız (partimiz) âtiyen (gelecekte) Gazi Hazretleriyle siyasi sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır. Bu vaziyette kalacak siyasi bir teşekkülün mevcudiyetini fırka müessisi sıfatiyle muhafaza ve idameyi muhal buluyorum. Bu sebeple SCF’nin feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arzederim efendim. A. Fethi.”[20]

Fethi Okyar’ın anılarından, bu fesih beyannamesinin bile bir pazarlık konusu olduğunu öğreniyoruz. M. Kemal Atatürk döneminde, Fethi Bey’e kurduğu partinin fesih gerekçesini dahi olduğu gibi yazma hakkı verilmemiştir. Örneğin, mektubun M. Kemal Atatürk ve Ismet Paşa tarafından düzeltilmeden önceki bir cümlesi şöyleymiş:

“Fırkamız doğrudan doğruya Gazi Hazretlerinin teşvik, ısrar ve tasvipleriyle vücuda gelmiş ve büyük reisimizin her iki fırkaya (CHP ve SCF) karşı eşit yardım muamelesine mazhar olacağı teminatını almıştı.” [21]

Diplomatik dili, halk diline tercüme edecek olursak fesih nedeni şöyle olsa gerek; “M. Kemal verdiği sözde durmadı, onunla çatışmayı da göze alamıyorum ve bu yüzden partiyi kapatıyorum.”

Böylece Fethi Okyar, M. Kemal Atatürk’e “Bir siyasi partinin iktidara gelmek istemesinden daha doğal ne olabilir?” sualini yöneltmek yerine; partiyi kapatarak “kelleyi kurtarmıştır.”

Partinin kurucularından Ahmet Ağaoğlu’nun aktardıklarına bakılırsa, parti kurucusu Fethi Bey, parti kapatıldıktan sonra, “aldatıldığını” itiraf etmiş ve M. Kemal Atatürk’ün Fırka’yı “sırf memleketteki vaziyeti anlamak, halkın nabzını tutmak için” kurdurduğuna kanaat getirmiştir.[22]

Her başarısız çok partili hayat denemesi tek parti yönetiminin yerleşmesinin önündeki engelleri kaldırmaya yaramış ve Tek Parti Yönetimi’nin pekişmesini sağlamıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın “kendini fesh etmesinden” sonra tek parti yönetimi yerleşmiş, 1946’ya kadar rakipsiz ve her şeye egemen olan görüntüsünü korumuştur. Bu kısa dönemli çok partili sistem deneyimlerini, demokrasi yolunda atılmış adımlar olarak kabul etmek zorlama bir yorum olacaktır.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Çetin Yetkin, Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı, Karacan Yayınları, Istanbul 1982, sayfa 32.

Ayrıca bakınız; F. Hüsrev Tökin, Türk Tarihinde Siyasi Partiler ve Siyasi Düşüncenin Gelişmesi, Elif Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 75.

[2] Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1950), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1992, sayfa 101-102.

[3] Tevfik Çavdar, Serbest Fırka, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 8, Iletişim Yayınları, sayfa 2052 – 2059.

[4] Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1994, sayfa 141-148.

Ayrıca bakınız; Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.

[5] Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.

[6] Fethi Okyar, Ve Mehmet Seyitdanlıoğlu, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Fethi Okyar’ın Anıları, 3.baskı, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 135, 136.

[7] Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1950), Gündoğan Yayınları, Ankara, 1992, sayfa 101, 102.

Ayrıca bakınız; Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1994, sayfa 141-148.

– Osman Okyar-Mehmet Seyitdanlıoğlu, Fethi Okyar’ın Anıları, Atatürk, Okyar ve Çok Partili Türkiye, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1997.

– Tevfik Çavdar, Serbest Fırka, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 8, Iletişim Yayınları, sayfa 2052 – 2059.

– Tarık Z. Tunaya, Türkiyede Siyasi Partiler, 1859-1952, Istanbul, 1952.

– Çetin Yetkin, Atatürk’ün Başarısız Demokrasi Devrimi, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul, 1997.

– Cem Ermence, 99 Günlük Muhalefet: Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, Istanbul, 2006.

[8] Hakkı Uyar, “SCF’nin Yayın Organı: Serbes Cumhuriyet Gazetesi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce cilt 7, Liberalizm, Iletişim Yayınları, Istanbul, 2005.

[9] Türk çitfçisi’nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketi, Ankara, 1938, sayfa 41-55.

[10] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252.

[11] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252-253.

[12] Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 165, 166, 167.

[13] Samet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, sayfa 57.

[14] Lord Kinross, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yayınları, Ankara 1966, sayfa 521.

[15] C. Koçak, Türkiye Tarihi, cild 4, 8. baskı, Cem Yayınevi, Istanbul 2005, sayfa 148.

[16] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 16. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1999, sayfa 260.

[17] H. C. Armstraong, H. C., Bozkurt, Nokta Kitap Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 203.

[18] Ibrahim Hilmi Çığıraçan, Istanbul: Hilmi K., 1946, sayfa 22, 23.

[19] Asım Us, Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım – Meşrutiyet ve Cumhuriyet Devirlerine Ait Hatıralar ve Tetkikler, Istanbul: Vakit M., 1964 sayfa 142.

Ayrıca bakınız; Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 270.

[20] Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931) Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 273.

[21] Fethi Okyar, (Haz. Cemal Kutay), Üç Devirde Bir Adam, Istanbul: Tercüman Tarih Yay., 1980, sayfa 528.

Ayrıca bakınız; Ahmet Ağaoglu, Serbest Fırka Hatıraları, Istanbul, 1969, 2. basım, sayfa 90, 91.

[22] Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, 3. baskı Iletişim Yayınları, Istanbul 1994, sayfa 102.

.

********************

********************

********************

.

Çok Partili Sisteme M. Kemal Atatürk ile geçildi yalanı – Tek Parti Rejimi CHP – Bölüm 7

M. Kemal Atatürk ve Adolf Hitler

***

Aslında bırakın Türkiye’de demokrasiyi, hürriyeti, cumhuriyeti; “Tek ‘Parti’ rejimi” bile yoktu. “Tek ‘adam’ rejimi” vardı… O da “M. Kemal Atatürk rejimi” idi.

Çünkü Mebus (Milletvekili) tayinleri M. Kemal Atatürk tarafından bizzat yapılıyordu. 1927’de yayınladığı bir tamimde M. Kemal şunları söylüyor:

“Aziz vatandaşlarım. Cumhuriyet Halk Fırkası, namına bütün memlekette Türkiye Büyük Millet Meclisi azalığı için tespit ettiğim zevatın heyeti umummiyesini ittılanıza (bilginize) arzediyorum. Her vatandaş için yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşların heyeti umumiyesinın birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan, her daire-i ihtihabiye’ye (seçim bölgesine) tefrik edeceğim mebus namzetlerini ayrıca imzam tahtında arzedeceğim.”[1]

Yukarıdaki alıntıdan M. Kemal’in şahsi iradesinin ne kadar belirleyici olduğu anlaşılıyor. Mebus tayinini CHF’ye (CHP’ye) bile bırakmıyor. Kimlerin mebus olacağına ve kimlerin hangi illerin mebusu olacağına kendisi karar veriyor…

1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde;

“(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kati vaziyet Gazi hazretleri umumi listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.

Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür? Herhalde, “Hakimiyet kayıtsız şartsız M. Kemal’in ve onun yakın çevresinindir” demek gerçeğe daha uygun düşüyor. (…)

Böylesi koşullarda mahkemelerin “bağımsızlığı” da içi boş bir slogan olmaktan öteye gidemez. Cumhurbaşkanı, CHF tüzüğüne göre daimi ve değişmez genel başkandır. Meclis üyelerini de kendisi belirlediğine göre, bu durum, onun hem partiye, hem de meclise hâkim olmasına imkân veriyordu. Parti içinde ve dışında kendi iradesi dışında hiçbir girişime izin vermiyordu.

Hitler; “…M. Kemal’in ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi benim”[2] derken, M. Kemal’in şahsi rejimine verdiği önemi ifade ediyordu.[3]

Seçimlere katılacak adaylar CHP genel sekreteri ve fiili genel başkan tarafından belirlenmiş ve halkın onayına sunulmuştur. Seçim yapmanın anlamını yitirdiği seçimler sadece şeklen var olmuştur.[4] Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, ki kendisi Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucular listesinin 1’inci sırasında yer alır [5], tek parti döneminde yapılan seçimlerle ilgili şu şekilde yorum yapmaktadır:

“Gerçi iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre bütün illerde milletvekili seçimleri yapılıyordu, ama bu seçim, işin formalite yönüydü. Halk Partisi tarafından gösterilen aday mutlaka seçiliyordu. O halde bu adaylar, ‘halkın seçimine sunuluyordu’ demektense, ‘halkın oylamasına sunuluyordu’ deyişini kullanmak belki daha yerinde olur.”[6]

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun iki dereceli seçim yasasındaki yönteme göre yapıldığını, ancak illerdeki seçimlerin “formaliteden” öteye geçmediğini belirttiği 1923 seçimleri, Halk Fırkası tarafından gösterilen adayın mutlaka seçilmesi esasına göre sonuçlanır.[7] Adaylar belirlenirken, adayın kendisine bir şey sorulmamış ve hatta bilgi verilmemiş olması, seçimin bir diğer ilginç yönlerinden birisini oluşturur.

Bu konuda Yakup Kadri’nin anlattıkları ilginçtir. Yakup Kadri, kendisinin ve Hakkı Tarık’ın Istanbul’dan aday gösterileceğini düşündüğünü, ancak Istanbul listesi açıklanınca derin bir hayrete düştüğünü, çünkü hem kendisinin hem de Tarık’ın isminin listede bulunmadığını belirttikten sonra, daha sonra kendi ismini Mardin, Hakkı Tarık’ın isminin ise Giresun listesinde görünce şaşkınlığının bir kat daha arttığını belirtir.[8]

M. Kemal’in 1927 seçimleri ile alakalı yayınladığı bildiri ve tamimleri (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 532-535) üzerinde bir değerlendirme yapan siyaset bilimci Prof. Dr. Taha Parla, M. Kemal’in tutumu ve seçimlerdeki etkisini şu şekilde belirlemektedir:

“…Atatürk, artık tam bir ‘tek-seçici’ olarak, katıksız biçimde birinci tekil şahıs ifadesiyle konuşmaktadır:

(Atatürk) : ‘…milletvekili adayı olarak saptadığım kişiler’, ‘birlikte çalışmağa uygun gördüğüm arkadaşlar, (b)unlardan her seçim çevresine ayıracağım milletvekili adayları…’

Açıktır ki adayları saptayan bir parti kurulu, organı yoktur; hepsini tek başına seçen ve bunları seçim çevrelerine dağıtan mutlak bir parti şefi vardır…*sonucu baştan belli olan bir seçim* için milletin göstermiş olduğu isabetli davranışı övüyor:

(Atatürk) : ‘…sunduğum adaylar memleketin her tarafında aziz vatandaşlarımın ittifakla genel onay ve seçimine mazhar oldu’, bu davranıştaki soylu anlam…’

Tek-partinin plebisiter şefi, istediği kişileri milletvekili olarak millete onaylatıyor; ulusal egemenliği kullanacak olan Millet Meclisi’nin tüm üyelerini kendi seçiyor/seçtiriyor.”[9]

Resmen Millet ile dalga geçiyor. M. Kemal döneminde kapatılan gazeteler, milleti kandırmadığı için kapatıldılar herhalde…. 1927 seçimlerinde, M. Kemal Atatürk’ün seçtiği adayların millet tarafından “mecburi” olarak onaylandığı halde, kemalist kalemşörlerin sanki seçim yapılıyormuş havasıyla attıkları ısmarlama manşetleri hep beraber okuyalım…

***

Evvela kelimelerin anlamları:

Namzet: Aday.

Intihabat: Seçimler.

Rey: Oy.

Müntehib-i sani: Ikinci derece seçmenleri.

Kamilen: hep birden.

***

“Bütün Türkiye tek bir vücut gibi Gazi’nin gösterdiği namzetlere rey veriyor.”[10]

“Gazi, Ismet ve Kazım Paşalar Hazeratı Beşiktaş ve Adalar’dan müntehib-i sani namzedirler – Müntehib-i sani intibanını ilk neticesi: kamilen fırka namzetleri kazandılar.”[11]

“Şehrimizde müntehib-i sani intihabatı başladı – Dün binlerce müntehib-i evvel reylerini attılar”[12]

“Intihabadın birinci safhası bitiyor: 15 Ağustosta müntehib-i sani intihabatı tamamıyla bitecek ve artık iş mebusların intihabına kalacak.”[13]

“Gazi Hazretleri namzetlerin daire-i intihabiyelerini tefrik buyurdular. (Bizzat imza buyurdukları Istanbul namzet listesi fotokopisi)[14]

“Dün Ankara ve Istanbul dahil olduğu halde 23 vilayette intihabat yapılmış ve fırka namzetleri müttefikan mebus intihab edilmişlerdir.” (Şehrimizde 1458 müntehib-i saninin ittifak-ı arasıyla)[15]

“Intihabatın kısm-ı küllisi (48 vilayet) ikmal edildi.”[16]

“Intihabat her yerde bitti ve kamilen fırka namzetleri mebus oldular.”[17]

Vekilleri kendi seçen M. Kemal Atatürk dönemin gazetelerinde karikatürize edilerek böyle eleştirilmişti

Şirin Tekeli, 1923-1946 yılları arasında yapılan seçimleri “seçim” olarak değil, “demokratik olmayan oylamalar”, 1950-1983 yılları arasında yapılan seçimleri ise “demokratik seçimler” olarak nitelemektedir. Tekeli’nin tek parti dönemindeki seçimlerle alakalı olarak genel yorumu şu şekildedir:

“Cumhuriyet döneminde yapılan seçimleri iki grupta toplamak mümkündür: Demokratik olmayan oylamalar (1923-1946) ve demokratik seçimler (1950-1983). …siyasi iktidarı biçimlendirmek yönünden pek fazla sonuç doğurmayan, bu anlamda seçim tanımına pek uymayan, daha çok törensi nitelikte süreçler olmuştur. Gerçekten de bu seçimlerin hepsinde adaylar, tek parti CHP tarafından belirlenmiş ve gerçek siyasi mücadele, parti kademelerinde aday olabilmek için verilmiştir. Buna karşılık seçmenlerden beklenen, partinin saptadığı adayları onaylamanın ötesine pek gitmiyordu. Bu anlamda, tek bir kişi için değil, bir kurulun tüm üyeleri için plebisite benzeyen bu oylamalarda, partinin saptadığı adayların “hepsi seçilmiş” ve Meclis’te yerini almıştır.”[18]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 31 Ağustos 1927. Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, sayfa 534.

[2] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1881 -1938 Atatürk’ün Doğumundan ölümüne Kadar, Istanbul, sayfa 319.

[3] Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 113.

[4] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 16. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1999, sayfa 259.

[5] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin kurucular listesinin 1’inci sırasında:

http://www.add.org.tr/kurucularimiz.html

[6] Ahmet Demirel, Birinci Mecliste Muhalefet, 3. baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 574-575.

[7] Hıfzı Veldet Velidedeoğu, Milli Mücadele’de Anadolu, sayfa 246.

[8]
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, sayfa 34.

[9] Taha Parla, Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, cild 1, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Iletişim Yayınları, Istanbul 1997, sayfa 54.

[10] Vakit Gazetesi, 3 Eylül 1927.

[11] Cumhuriyet Gazetesi, 2 Ağustos 1927.

[12] Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ağustos 1927.

[13] Cumhuriyet Gazetesi, 14 Ağustos 1927.

[14] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Eylül 1927.

[15] Cumhuriyet Gazetesi, 3 Eylül 1927.

[16] Cumhuriyet Gazetesi, 4 Eylül 1927.

[17] Cumhuriyet Gazetesi, 6 Eylül 1927.

[18] Şirin Tekeli, “Cumhuriyet Döneminde Secimler”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cild 7, Istanbul 1983, sayfa 1801, 1802.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Çanakkale’de Neden Savaştık?

Çanakkale’de Neden Savaştık?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Çanakkale Savaşları kahramanlarından Seyit Onbaşı’nın 276 kilogramlık top mermisini kaldırıp namluya sürdüğü anın tasviri

***

Bakın Çanakkale’de savaşan Lütfi Bey ne için savaşıyormuş…

Üstü başı kan içinde savurduğu palası yıldır yıldır yanan, orta boylu tıknaz Lütfi Bey fırıldak gibi dönüyor, süngülerden sıyrılıyor, önüne gelen düşmanı biçiyordu. Sipere çekilen Doktor Mehmet Selim’in kulağı Lütfi Bey’in sesindeydi:

“Yetiş ya Muhammed kitabın gidiyor!”[1]

***

Kitabımız gitti Lütfi Bey… “Yetiş ya Muhammed kitabın gidiyor!” diye ölüme koşan yiğitlerin kanına rağmen bu Müslüman millete; Rasulallah (sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin “bununla hükmedin” diye getirdiği kitap yerine, elin kafirinin kitabını dayattılar. Işin en acı yanı da, içimizde bazı “Müslümanım” diyenlerin bu kafirliği savunmalarıdır

(Salavat: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed)

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Isa Kocakaplan, Türk Edebiyatı, Sayı 353, Mart 2003.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşının perde arkasını anlatıyor

Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşının perde arkasını anlatıyor (Altta Kadir Mısıroğlu‘nun iddialarını delillendireceğiz)

Bölüm 1

https://www.facebook.com/photo.php?v=448646961842753

***

Bölüm 2

https://www.facebook.com/photo.php?v=448648271842622

***

Bölüm 3

https://www.facebook.com/photo.php?v=448650018509114

***

Kadir Mısıroğlu’nun videodaki, “M. Kemal Rus Albay Budiyenny ve Ingilizler ile görüştü” şeklindeki iddialarını kemalist kaynaklarla ispatlayacağız…

M. Kemal Atatürk’ün Rus Budiyenny ile görüştüğüne dair bazı kaynaklar:

Albay Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, Hilmi Kitabevi, Istanbul 1957, sayfa 339. (Ertürk, Kurtuluş Savaşı’nı Istanbul’dan Anadolu’ya silah ve adam kaçırmak gibi faaliyetlerle destekleyen meşhur “Mim Mim” adlı gizli kuruluşun başkanıdır.

Dr. Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, Ankara 1967, sayfa 124.

Dr. Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri, Sovyet Arşiv Belgeleriyle, Kaynak Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 28 – 38.

***

Ingilizler ile görüşme yapıldığını ise Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Ingiliz Arşivi, çeşitli yerli kaynaklar ve M. Kemal Atatürk’ün “Nutuk”unu delil göstererek ispatlayacağız. Fakat evvela şunu belirtelim ki, Inebolu’ya gelen Ingiliz heyeti, General Harington’un emriyle “cephane” bile getirmişlerdi !!

Ingilizlerin, M. Kemal Atatürk’e “cephane” getirdiklerine dair bilgi için bakınız;

Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

***

Bu görüşmenin yapıldığına dair kaynaklardan bazıları şunlardır:

Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgeleriyle Sakarya’dan Izmir’e 1921 – 1922, Bilgi Yayınları, 2. Baskı (1. Baskı 1972), Istanbul 1989, sayfa 56.

Bu görüşme hakkında General Harington tarafından War Office’e (Ingiltere Savunma Bakanlığına) çekilen 7 Temmuz 1921 tarihli ve 543 numaralı şifreli telgraf için bakınız; Foreign Office, 371/6471. (Ingiliz Arşivi)

– M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 643.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk’ün kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yaptığı izahat

***

M. Kemal Atatürk, Ingilizlerin Yunanlılara verdikleri desteği çekip kendisine yardım edecekleri hakkındaki vaatlerini “Nutuk”ta şöyle anlatıyor:

“13 Haziran 1921 de Kuvayi Itilâfiye Başkumandanı General Harrington’un mukarribininden olduğunu ifade eden Binbaşı Henry ve Sturton namında iki zâbit motörle Ineboluya geldiler. Bu zâbitler; General Harrington tarafından şu tebligatta bulundular: Ben, bir torpito ile Ineboludan Istanbulda Boğaziçinde Harrington’un yalısına gideyim. Orada General ile sulh esasatı üzerinde anlaşayım. Ingilterenin istiklâli tanımımızı kabul ettiğini ve Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve mesaili saire üzerinde münakaşanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu zâbitlere verilen cevapta, benim Istanbula gitmiyeceğim (Çünkü, kendi hesabına çalıştığı için Ankara’dan ayrılmaya korkuyor. Cepheye bile Başkumandanlık kanunuyla Meclis yetkilerini üzerine alarak gitmişti.) ve General Harrington’un Ineboluya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin münasip olacağı bildirilmişti.”

***

M. Kemal Atatürk’ün bu görüşmeyle ilgili Nutuk’ta bahsetmesinin sebebi, kesinlikle kendi ihsanı değildir, bilakis, bu hadisenin başkalarınca duyulması üzerine kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yer vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Zira Nutuk’ta bu meseleye; “suitefehhümü mucibolmuş bulunan bir meseleyi zikredeceğim”, yani “yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir meseleyi zikredeceğim” diyerek girmiştir. Binaenaleyh, bu görüşmenin Nutuk’ta yer almasının sebebi, kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş olmasından kaynaklanmıştır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sultan Vahidüddin’in Mekke Beyannamesi

Sultan Vahidüddin’in Mekke Beyannamesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Sultan Vahidüddin’in (rahmetullahi aleyh) 1923 yılında Hicaz’da yayınladığı Mekke Beyannamesi’nden bir cümle:

“Şimdi bana bigayri hakkın (haksız olarak) ihanet-i vataniyye isnad edenler, Hilafet’i hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tadil ederek bu “Saltanat-ı Muhammediye”yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün Alem-i Islam’a ihanet etmişlerdir.”

Mehmed Vahidüddin bin Sultan Abdülmecid Han

 

**********

 

KAYNAK:

Public Record Office, Foreign Office Archives; no 686/123.

Ayrıca bakınız; Morning Post, 17 Nisan 1923.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal Atatürk’ün foyasını ortaya çıkardı

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, M. Kemal Atatürk’ün foyasını ortaya çıkardı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum (Allahu Teala rahmet eylesin)

***

İşte Mustafa Kemal!…

İlk başta, İstanbul’daki tâbi olduğu hükümetten aldığı resmî memuriyetten başka, Padişah’ın verdiği hususî fermanla Anadolu’da kuvvet ve nüfuz kazandıktan sonra emanete hiyanet etti ve kendi namına harekete başladı. Yani Padişah’ı aldattı. Tâbi olduğu hükümeti aldattı. Onları da ayağının altına aldı. Şimdi hiç sıkılmadan o Padişah’tan kaptığı hükümet ve devletin başına geçmiş oturuyor. Ve hiyaneti, Padişah’a ve sâir, aldattığı adamlara atfediyor…

…İşte memleketin dinini, hilâfetini, hanedanını, tarihini ve hatta aile hayat ve âdabını çiğnerken, bu adamın memleketten ve ahaliden aldığı bu en büyük şeyler mukabilinde onlara gösterdiği tavizler nedir diye araştıracak olursanız, darağaçlarından başka mühim ve müsbet bir şey bulabilir misiniz? ….

…Onun için diyoruz ki Mustafa Kemal sayesinde memleketin bütün varlıkları yıkılmış, dümdüz olmuş ve orada yükselmiş görünen ne varsa darağacından ibaret bulunmuştur. Estağfirullah, evet, darağaçları ile beraber eller yukarı kalkmış, hatta ayaklarda!…

…Müslümanlık iddia eden adamlardan şimdi belki öyleleri vardır ki Mustafa Kemal’in böyle ölçüsüz sözlerle Allah’ı beğenmediğini çok görmez de bizim Mustafa Kemal’in sözlerini beğenmeyerek tenkit edişimizi çok görür. Yani Allah’tan korkmaz da Mustafa Kemal’den korkar. Biz de öyle müslümanların hem aklına hem de müslümanlığına şaşarız…

…Tıpkı hilâfet meselesinde olduğu gibi başta din kuvvetinden de istifade ve yardım sağlamaya sıcak bakılmış ve ardından bir sağdan geri hareketle Türk’ün dini, şeriatı, uleması kılıçtan geçirilmeye başlanmıştır. Türk milleti bu kahpelikleri unutursa dünyanın en aşağı milletidir….

….Herif yaptığı işleri İslam âlemine ve İslam ulemâsına hiç sormuyor, lakin onlar İslam dininden ziyade bir türedinin hareketlerine tâbi imişler gibi arkasından te’vil yetiştirmeye çalışmaktan, bir defa da “Dur bakalım, ne yapıyorsun?” demeye vakit bulamıyordu.

İslâm’ın hükümet ve hilâfetini herifin istediği şekle sokmak için böyle çapraşık te’viller bulmaya hacet ve zaruret nereden hasıl olmuştu?

Yoksa İslam dini ile oynanabilir de Mustafa Kemal ile oynanamaz mı?

Yani İslam dininin semadan nazil olmasından daha önemli olmak üzere bu adam da gökten zenbil ile mi inmişti?

İzmir’i fethetmiş imiş, fethetmeye yetişmeyeydi! Çünkü onu bir İslam fatihinin takip ettiği fikir ve gaye ile fethetmedi. Şark’ta Müslümanlığı yıkmak ve Avrupalılık mefkuresini muzaffer kılmak için fethetti….

….Eğer İslam âlemi ve İslam uleması, ta iptidasından yanlışlıkla İslam kahramanı sandıkları Mustafa Kemal’den, İslam’ın şearine ve hilâfetinin hukukuna taarruz tarzında aykırı hareketler ve fena alâmetler görülmeye başladığı dakikadan itibaren bu herife karşı İslam dininin icap ettiği vaziyeti takınsaydı şimdiki gibi iş işten geçmeden, Türkiye’nin dini ve İslam âleminin hilâfeti hâk ile yeksan edilmeden vazifelerini idrak ve ifa etmiş olurlardı….

….Din düşmanlarına karşı elimizi kolumuzu harekete geçirmeden evvel zihnimizi harekete geçirmekte bu kadar zahmet çeker ve bu kadar geç kalırsak, onlarla bizim başa çıkabilmemiz mümkün ve mutasavver değildir.

İşte içimizdeki İslam dini düşmanlarının bütün maskeleri yüzlerinden düştüğü ve şapkalarına varıncaya kadar açıklık kazandığı bir zamanda yazdığım eserlerimin birçok sayfalarını hâlâ Kemalistlerin dinsizliğinde şüphe eden Müslümanların!!! şüphelerinin izalesine ait delil ve vesikalarla doldurmak mecburiyetinde kalmalı mı idim?

Böyle adamların ahiretteki vaziyetini Cenabı Hakk şu âyeti kerîme ile beyan buyuruyor:

“Ve “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık.” diye ilâve ederler.” (Mülk/10)

Kemalistlerin, hükümeti hilâfetten ayırırken dinden de ayırmış oldukları gerek mantıkî gereklerde ve gerek din ile dünyayı veyahut din ile siyaseti ayırmak gibi yarı açık, yarı kapalı tabirler altında kendi itirafları ile tamamen sübût bulduktan (sabit olduktan) sonra bunun mahzurlarının da o kadar büyütülecek bir şey değilmiş gibi sayıldığını görüyor ve Kemalcilerin İslam dinine yönelik suikastına karşı bu derece mütegafil davranan İslam âleminin dalgınlığından me’yus (ümidsiz, kederli, ye’se düşmüş) oluyordum.

“Begâfiller, dünyadan ve siyasetten ayırdığınız dini ahirete mi gönderiyorsunuz?” diye bağıran bir müslüman sesi duyulmaması ne kadar gücüme gidiyordu.

Dünyayı ve siyaseti, yani hükümeti dinin müdahalesinden kurtaracak, dini, hukuk-u medeniye ve siyasiyesinden iskat etmiş (düşmüş, hükümsüz kalmış) olan bir memlekete, Dâr-ı İslam denebilir miydi?

Başı şeriata bağlı olmamak üzere müteşekkil bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise öyle bir milletin de kişilerce isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi.

Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.

Fakat bunlara bedel Türkiye dışında, Ankara hükümetinin din ve dünyayı birbirinden ayırmaya ve bu suretle dini ahirete bırakarak dünyadan vücudunun izalesine matuf icraat ve kararlarındaki cinayeti Mustafa Kemal’in hatırı için kapatmaya veya hafif göstermeye çalışan müslümanların!!! ve bilhassa akıllılarının vaziyetleri, İslâmî kaideler nokta-i nazarından pek tehlikeli bir halde bulunuyordu.

Demek ki herif, Anadolu’nun ortasında kurduğu dinsiz hükümetle, bir taraftan 600 seneden beri ve belki daha fazla bir müddetle İslam dinine göğsünü kale yapan bir milleti toptan ilhada sevk ederek din ve dünyalarını tahrip ettiği gibi, bu icraatı kendilerine tasdik ettirdiği uzaktaki müslümanların dinî vaziyetlerini de tehlikeye sokarak onlara da az zararı dokunmuş olmuyordu…

…İşte ey okuyucu!

Mustafa Kemal’in inkılâplarının geçirdiği bu devirleri ve, merhaleleri sakın unutma ki bu oyunların ne acaip yollardan geçerek şimdiki uğursuz ve çelişik neticelere vasıl olduğunu (ulaştığını) anlayabilesin…

….Koca kahramanlar!, bir taraftan hilâfet hükümetini ve bizzat halifeyi İngilizlere satılmış göstermekle lekelemeye çalışırken asıl kendileri devletin hilâfetini, İslam kanunlarını, milletin dinini ve tarihini İngilizlere, Fransızlara ve İtalyanlara satmışlar.

Memleket satmak iftirasıyla kıyas kabul etmeyen bir hakikat olmak üzere kendileri memleketin ruhunu ve namusunu satmışlar.

Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?

Özellikle halife ve hükümet hakkında, memalikini (memleketlerini) İngilizlere sattılar diyerek Mustafa Kemal şirketinin yaptığı hokkabaz yaygaraları akıl ve mantığın kabul edemeyeceği ve hilâfetin sübûtuna şahit olduğu bir müfteri efsanesi mahiyetinde bulunduğuna nazaran bu müfteriler; memleketin namusu ile beraber milletin akıl ve mantığını da yok pahasına satmışlardır. Öyle olmasa para ile satın aldıkları Türkiye’den İngilizleri hangi kuvvet çıkarabilirdi?….

İki paralık Mustafa Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların ve sâir devletlerin İstanbul’dan çekilip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir.

Kemalistlerden biraz para ile, daha ziyade zorla aldıkları Musul’da bakınız İngilizler nasıl yerleşmiş oturuyorlar!

Denizlerin hakimi olan İngiliz’in elinden iç karadaki Musul’u kurtarmaya kadir olamayan Kemalist kuvveti, açık boğazların bitişiğinde bulunan İstanbul’u nasıl kurtarabilirdi?

Acaba İngilizler İstanbul’u bırakıp giderken onu kendilerine satan adamlardan paralarını geri almaya da vakit bulamamışlar mıdır?

Bu sıralarda başbâyi’ Halife Vahidüddin de hazır Türkiye dışında bulunduğuna nazaran İngilizler, paralarının karşılığında rehine olarak kendisini niçin zabt ve tevkîf etmediler?

Diğer İ’tilâfcı bâyi’ler de İstanbul ve Türkiye kıymetindeki İngiliz liraları ceplerinde bulunduğu halde İttihat ve Terakki firarileri gibi Avrupa’nın lüks şehirlerinde ve mükellef otellerinde safa sürmeyi bırakıp da Arabistan çöllerinde ve Balkan kayalıklarında oturmak istemeyi neden tercih ettiler?

…Hangi tarafa bakılsa sokak politikacılarının süprüntü propagandalarından ibaret olduğu görülen iftira tozu dumanı arasında dinini, namusunu pazara çıkardıkları Türk milletinin “memleketini satmak efsaneleri” ile de akılları üzerlerine heva oyunu oynayan hokkabazların oyunlarının mahiyeti Türkiye’de ve İslam âleminde tamamen anlaşıldıktan sonra; hâlâ bu oyunu ara sıra tekrar etmekten utanmayan kalemi ve vicdanı nasırlaşmış yazarlar Türkiye’de bulunduğu gibi Türk milletinin aklı üzerinde oynanan bu hava oyunlarının Türkiye dışındaki komisyoncu şubeleri de gazete adı verdikleri kepazelik yaftaları ile daima bu hava ve iftira oyununu tekrar ederek mültecilerin arkasından “Vatanlarını satanlar” diyerek ürerler…

…Türk milliyetinin miyarını, Müslüman Osmanlı ve Selçuklu Türklerinden alarak onlardan evvelki putperest ve yahut en sonraki hevâperest ve zenperest Türk’ü kaale almayışım, Türk’ün tarihindeki şan ve şerefinden bugün elde mevcut lisanına kadar nesi varsa hepsinin Müslüman Türk devirlerine ait olduğundandır.

En eski Türk’ün, Bozkurt Masalı’ndan başka bir şeyi olmadığı gibi yeni Türk’ün millî övgü ve eserleri adına bir Frenk şapkası ile bir Latin hurûfu ve bir de İsviçre Kanunu vardır…

…Kanun-u Esasî’nin başına, devletin dinini yazmaktan maksat da devleti teşkil eden milletin, kendisinin kıymet ve muhafazasına, memleketin muhafazası kadar ve belki daha fazla önem verdiği mukaddesatının başında dininin bulunduğunu hükümete anlatmak ve ona göre hareket etmesi için hükümeti taahhüt altına almaktır.

Şimdi milletle hükümet arasındaki esas mukavelenameden din maddesinin kaldırılmasına razı olan Türk milleti, millî maksatları arasından dini çıkararak, nazarında kıymet ve ehemmiyeti kalmadığını kabul etmiş ve hükümeti de artık dinine hürmet ve riayet mecburiyetinden âzâde bırakmış oluyor.

Demek ki Kanun-u Esasî’de mevzubahis olan devletin dini, hakikatte milletin dinidir. Ve onu yürürlükten kaldırmak, milletin dinini yürürlükten kaldırmaktır.

Dini hakkında bu düşüşü kabul eden millet nasıl dinli kalabilir? …

…Meselâ hükümet, dünkü gün camilerin bir kısmını fazladır diyerek yıktığı gibi yarın da bir bahane ile kalan camilerde cemaatla namaz kılmayı yasaklasa din kaydı ile mukayyet olmadığını kabul ettiği hükümetine karşı milletin bir şey demeye hakkı olamaz. Çünkü hükümetin mukayyet olmadığı hususlarda istediğini yapmaya mezun olması lâzım gelir…

…Dinin dünyadan, bir başka tabirle, hükümet ve siyasetten ayrılmak meselesini çıkaranlar İslam dinine en kestirme yoldan suikast etmek istemişlerdir.

Müslümanlığın kuyusunu kazmak için düzenlenen Kemalist kaziyyesinin en müthiş kısmını bu nokta teşkil ettiği halde bunu haddizatında Müslümanlığa sığar bir şey gibi göstererek Müslümanların gözüne perde çeken gizli din düşmanları bizim aramıza girmiş, teker teker millet fertlerini dinsiz yapmak müşkil olacak ve uzun sürecek, belki de dinsizler üzerine tehlike davet edecek olduğundan böyle yapmaktan ise hükümeti dinsizleştirip bundan halkın dinine zarar gelmez dersek, sonra dinsiz hükümet de, milletin dininin icabına bakar demişlerdi.

Bu açık dönme dolabın anlaşılmayacak neresi var?

Dindar ahalinin başına dinsiz hükümeti niye dikiyorlar?

Böyle bir hükümeti hâlâ müslümanlık davasında bulunan millet kabul etse bile Müslümanlık kabul eder mi?

Yok, yok!…

İslam dini kendisini tanımayan hükümeti tanımak gaflet ve zilletinde bulunamaz…

…Türkiye’de devletle dini ayıranlar, dine inanmadıklarından, düşmanlıklarından ayırdılar. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat İslam dinine inanmakla beraber din ve devlet ayırımına İslam’ın müsaade edebileceğini sananların da, müslümanlığı hiç bilmediklerine hükmetmek lâzım gelir…

…Bir kere “devlet” ve “hükümet” tabirleri birbirinden farklı olarak “devlet”e halk dâhil olduğundan başka, farz ve takdir olarak mezkûr Anayasa maddesindeki “devlet” ten “hükümet”, mânâsı kastedilmiş olsa bile “millî hükümet”, “halk hükümeti”, “cumhuriyet hükümeti” adları bile, özellikle böyle millete izafe edilen bir hükmetin açıktan dinsizliğini ve müslüman hükümeti olmadığını îlân etmesi üzerine de onu hâlâ kendisine hükümet ve metbu’ tanıyan ve onun din kanunları yerine kasten ikâme ettiği dinsiz kanunlara rızası ile itaat eden millet, teker teker kişiler itibariyle değil de toptan irtidat etmiş olacağı gibi dindar millete dinsiz millî hükümet teşkil etmelerini tecvîz ve tavsiye eden dışardaki tevilci Müslümanların kendileri bile içerdeki milletle beraber dinden çıkmış olurlar ki bunu kabul etmemek küfür inadı değilse, budalalığın en son derecesidir.

Milletin dini varmış da kendisi muzâf olmak üzere niye dinsiz hükümet teşkil etmiş?

Millî hükümet, milletin mümessili olduğuna nazaran dindar millet nasıl olur da kendisine dinsiz mümessil tayin ederek kendi namına ve kendi üzerine dinsizce icrâ-i ahkâm olunmasını kabul eder?

Bu açıktan açığa küfre rızâ değil midir?

Hükümetim benim üzerimde ahkâm-ı diniye ile hükmetmesin de başka ahkâm ve kanunlarla hükmetsin; ben üzerimde şeriatın, yani Allah ve Rasûlü’nün hâkim olmasını istemem demek, ne demektir?

Mesele bu kadar açık olduğu halde her havaya uyan ve dinlerini kendilerine oyuncak yapan yalancı müslümanlar, zırva tevili tarzındaki sözlerle Kemalistlerin savunuculuğunu ve yalancı şahitliğini yapmakta devam ediyorlar.

Siirt Mebusu’nun teessüfle hikâyesine nazaran baksanıza Avrupa’da Kemalistler’in dinsizliğine inanmayanlar varmış ki Kemalistler “hâlâ yaranamadık” diyerek en ziyade buna kızıyorlar. Acaba onlar da beriki müslüman avukatlar gibi ahmak oldukları için mi inanmıyorlar? Yoksa bu da Kemalist küfrünün dünyada bile hüsranını gösteren ilâhî bir hüküm mü?…

…İslam dinini ayaklar altına aldığı gibi İslam ulemâsını da tekmelerle susturarak pabuç hırsızına çeviren bugünkü Türkiye’yi hem de dinî ve şer-i bir dille savunmaya ağzı varan ulemanın hâlâ bu fena dünyada bulunduğunu ve insan sıfatıyla insanlar arasında gezdiğini gördükçe ruhsal alçaklığın bu derecesine karşı hayretten nefrete, nefretten hayrete düşmekle yüreğimin hızını alamıyorum…

 

**********

 

KAYNAK:

“es-seyfü’l-meslûl fevka rikâb-ı a’dâyi’l-İslâm fi Ankara” (Ankara’daki İslam düşmanlarının ense kökündeki, kınından sıyrılmış kılıç) Şeyhülislam Mustafa Sabri, Hilafet ve Kemalizm.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Lozan’da Ruhumuzu Sattılar

Lozan’da Ruhumuzu Sattılar (Başlık yazara ait değil)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Lozan Antlaşması hakkında şunları yazıyor:

“Lozan’da bedeninizi geri vereceğiz, buna karşılık ruhunuzu bize teslim edeceksiniz denilmiştir.

Ruhun teslim edilmesi teklifinin gerektirdiği bütün öldürücü hamleler (ameliyeler) eksiksizce yerine getirildi: Halifeliğin ilgası, yazı ile dil devrimi ve nihayet köklü bir Islamsızlaştırma hareketi gibi.

Işte uğramış olduğumuz ruhi manevi soykırımın serencamı. Peki, bedenimizi kurtarabildik mi? Ruhu uçup gitmiş vücuda ceset diyoruz. O halde kurtarabildiğimiz, cesedimizmiş.”

 

**********

 

KAYNAK:

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınevi, Istanbul 2010, sayfa 133.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır, Osmanlı Devleti’ni Kemal Atatürk yıkmıştır (13 Bölüm)

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek

***

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 1

Kemalistler genelde Osmanlı’yı düşmanlarımızın yıktığını ve bunun üzerine M. Kemal Atatürk’ün yeni bir Devlet kurduğunu söyler… Bazıları da M. Kemal Atatürk’ün “Ihtilal” yaptığını söyleyerek hakikati az da olsa, kekeme bir üslupla dile getirirler.

M. Kemal Atatürk, Osmanlı’yı yıkmak maksadıyla giriştiği eylemin “darbe” olarak görülmesini önlemek için, sürekli “Millet yapmıştır”, “Millet isyan etmiştir” diyerek, asker gücüyle yaptıklarını bu söylem ile maskelemek yolunu tutmuştur. Çünkü o dönemde ipler tam manasıyla elinde olmadığından dolayı halkı uyandırmak istemiyordu.

Bu kısa girişten sonra sözü büyük ölçüde; Kara Harp Okulu’ndan mezun olan, daha sonra 1973-77 yılları arasında CHP Ankara milletvekilliği yapan ve yakın Tarih ile ilgili çeşitli eserler kaleme alan, yazar Subay Sabahattin Selek’e bırakıyoruz… Atatürkçülüğünden şüphe edilmeyen birisidir kendileri.

Anadolu Ihtilâli, “dış görünüşüyle” yabancı işgallere karşı vatanı kurtarmak gerekçesine dayanmaktadır. Halbuki bu görüşün gerisinde uzun yılların hazırladığı, “devletin bünyesini değiştir” fikri yatar. Hareketin önünde ve başında bulunanların çoğunluğu ihtilâlci bir cemiyetin, Ittihat ve Terakkinin, fikir ve heyecan potasında yoğrulmuş kimselerdi. Eğer Türkiye kurtulacaksa, Osmanlı devlet düzenininde yapılacak şekli değişikliklerle değil, yeni bir devlet düzeni getirerek kurtulacaktı. M. Kemal Atatürk tarafından daha başka biçimde ifade edilmiş olan bu fikir Anadolu ihtilâlinin ilk olarak devletin politik strüktürünü değiştirmeyi hedef güttüğünü göstermektedir. Bunun yanı sıra başlangıçtan itibaren sosyal strüktürün de değişmesi gereğinin düşünüldüğünü ortaya koyan sözlere ve fikirlere rastlamaktayız.

Izmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgali, Anadolu ihtilâlinin doğmasında “olumlu bir etki yapmış” ve Ihtilâli çabuklaştırmıştır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 2

Sözü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz demiştik… Selek, M. Kemal’in Anadolu’ya gelişinin Izmir işgaline denk gelmesine; “iyi bir tesadüf” (!) demekte ve ayrıca M. Kemal hareketinin aslında düşmana değil, Osmanlı devlet düzenine karşı olduğunu itiraf etmektedir:

“Izmir’in işgali ve hükümetin işgal karşısındaki tutumu, ihtilâl liderinin işine çok yaramıştır. Halka, ‘dış düşmanı göstererek’ devlet düzeni dışında bir organizasyon kurmak, sonra bu organizasyonu memleket haklarını korumayan (!) hükümete karşı işletmek, Anadolu Ihtilâlinin stratejisine temel teşkil eder. Izmir’in işgali, M. Kemal Paşaya bu fırsatı vermese idi, ihtilâlin en büyük dayanağı olan orduyu bile Istanbul’dan ayırmak güç olurdu. O takdirde, mevcut kuvvetleri bir ihtilâl davranışı içine sokabilmek için, bu derece net olmayan başka gerekçeler göstermek gerekecekti. Iyi bir tesadüf (!), M. Kemal Paşanın Anadolu’ya gelişi ile Izmir’in işgalini zaman bakımından denk getirmiştir. Fırsatlardan faydalanmayı bilen ihtilâl lideri, ilk merhalede, memleketi yalnız ‘dış düşmanlardan kurtaracak adam rolünde görünmüş’ ve ihtilâlci hüviyetini gizlemiş olmasına rağmen, Izmir’in işgalini hükümete karşı alabildiğine istismar etmiştir.”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 3

Ihtilâl Plânı ve Metod

M. Kemal Paşanın ihtilâl plânını dört noktada özetlemek mümkündür.

Şöyle ki:

1 – Anadolu’nun Istanbul ile olan fikrî ve idarî bağını kopararak Anadolu’yu Istanbul’dan ayırmak.

2 – “Milli Istiklâli kurtarmak” parolasiyle Anadolu halkını bir teşkilât etrafında birleştirerek ihtilâl atmosferine sokmak.

3 – Ihtilal için ordunun desteğini sağlamak.

4 – Anadolu’daki mülki idareyi, valiler ve mutasarrıflar eliyle ihtilâl idaresine bağlamak.

Türkiye’nin o günkü şartları içinde ne bu plân açıkça ortaya konulabilir ve ne de gelişi güzel ihtilâlden söz edilebilirdi. Işin başında olanlar bile, M. Kemal Paşa’nın memleketi ihtilâle sürüklediğini kesinlikle bilmemeli idiler. Bunun içindir ki, M. Kemal Paşa daima millî istikâli, vatanı ve Padişahı kurtarmaktan sözetmiş; Padişaha karşı yapılan herhangi bir hareketi, Padişahı kurtarmak gerekçesine dayamıştır. Ihtilâl kelimesini telâffuz etmekten dikkatle kaçınması zamanın gerçeklerinin gereği olduğu kadar, Onun ihtilâl kavramına verdiği önemden de gelir.

Nitekim, zaferden sonra bile yaptığı işi ihtilâl olarak adlandırmaktan kaçındığını ve “Isyan” deyimini tercih ettiğini görmekteyiz. 1919-1926 yıllarındaki icraatının muhasebesini yaptığı nutukta, Osmanlı Devletinin, onun istiklâlinin, padişahın, halifenin, hükümetin hiç bir anlamı kalmadığı inancına vardığını belirttikten sonra şöyle demektedir:

“Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”[1]

***

KAYNAK:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ihaneti herkes görsün… Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 14’üncü sayfası. Osmanlı ve Hilafet makamı Türklerin istiklaline tecavüz mü etmiştir ey Kemal?? Türkler Osmanlı ve Hilafet ile şeref kazanmıştır şeref!!

***

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 4

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

Halkı ve orduyu ihtilâle sürükleyebilmek için M. Kemal Paşa’nın elinde üç önemli koz vardı:

a) Izmir’in Işgali,

b) Hükümetin zaafı,

c) Taşıdığı sıfat ve selâhiyetler (yetkiler).

Itilâf devletlerinin Türkiye üzerindeki emelleri ve Mondros mütarekesi gereğince bâzı yerlerin işgali, Anadolu’nun bir çok bölgelerinde halkı endişeye sevketmişti. Fakat Izmir’in işgali o güne kadar sezilmemiş olan büyük tehlikeyi meydana çıkarmıştır. O halde Izmir’in başına gelen felâket her yerde beklenebilirdi. Izmir’in işgali ile yaratılan heyecanı besliyerek bütün yurda yaymak ve devamlı kılmak gerekiyordu. M. Kemal Paşa bunu büyük bir koz olarak kullanacaktı. (…)

Easasen 6 aydan beri Itilâf devletlerinin işgali ve kontrolü altında bulunan Istanbul’da hükümet edilemezdi. Padişah da aynı sebeple hür ve serbest değildi. Bu görüşü ileri sürerek milletin Istanbul’a karşı ümidini ve güvenini kırmak, Ihtilâl için M. Kemal Paşanın elinde kuvvetli bir kozdu. Bu kozu devamlı olarak kullanabilirdi. M. Kemal Paşa “Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri) idi. Bu saygı değer sıfata ilâveten, ordu müfettişi unvanını taşıyordu.

Samsun’dan itibaren Anadolu’daki mülki ve askeri makamlara yazdığı telgraflarda, tamimlerde, imzasının üstüne her iki sıfatını da kaydetmeyi ihmal etmiyecekti. Ordu Müfettişi ve Padişahın yaveri olarak tanınmak ve güven kazanmak zorunda idi. Ilk etkiyi yaptıktan sonra bu sıfatları kaybetse bile gerisi nasıl olsa gelirdi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 5

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek devam ediyor…

M. Kemal Paşa, mücadelenin iç ve dış cephesinde asıl dayanağın ordu olduğu prensibini kabul etmekle beraber, Anadolu ihtilâlini bir askerî ayaklanma şeklinde göstermekten dikkatle kaçınmıştır. Gerek Padişaha ve hükümete, gerekse dış âleme, Anadolu’da bir halk hareketi ile karşılaşıldığı kanısını vermek gerekiyordu. Ordu, ancak bu hareketi destekleyen bir kurum olarak geri plânda görünmeliydi.

22 Ocak 1920 tarihinde, şifreli bir telgrafla, Konya’daki XII., Sivas’taki III. ve Erzurum’daki XV. Kolordu Kumandanlarına, Ingilizlerin Istanbul’a tecavüzlerini arttırarak bâzı nazırları ve meb’usları bilhassa Rauf Beyi tevkif etmeleri ihtimâlinden bahsetmiş …[1]

(Selek, M. Kemal’in, bâzı nazırların ve meb’usların bilhassa Rauf Beyin Ingilizler tarafından tevkif edileceklerini aylar öncesinden bildigini söylüyor… HAYRET!!! NERDEN BILIYORDU ACABA? Oysa Ateşkes anlaşması imzalanmıştı.)

VE İSTANBUL’UN İŞGALİ

Itilâf Devletleri, 16 Mart 1920 günü Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu ihtilâlinin başarısına “büyük ölçüde yardım etmişlerdir.” 2,5 aydanberi Ankara’da bulunan Heyeti Temsiliye Reisi M. Kemal Paşa, Istanbul’un işgalini kaçırılmayacak bir fırsat bilerek, kesin teşebbüslere girişmek imkânını bulmuş oluyordu.

(Ingilizler’de nedense hep M. Kemal’in işini kolaylaştıracak hamleler yapıyorlar!!!)

M. Kemal Paşa Istanbul’un işgali ile doğan durum karşısında, Istanbul idaresini tamamen bertaraf etmek ve Heyeti Temsiliyeyi geçici bir hükümet gibi çalıştırmak ve ihtilâlin meşruluğunu sağlıyacak bütün teşebbüslere girişmek ve özellikle Ankara’da bir meclis toplamak kararında idi. Bu kararın uygulanmasına, Heyeti Temsiliyenin bütün memlekette idarî bir merci olduğunu duyurmakla başladı.

M. Kemal Paşa, Kurucu Meclis toplamayı düşünürken “rejimi değiştirmek” amacını güdüyordu.[2]

“Milli Mücadele”, bir bakıma, Türklüğün “Osmanlılığa karşı” yaptığı bir kurtuluş savaşı da sayılmak gerekir. Osmanlı Devleti topluluğundan koparak bağımsız olmak için Bulgarların, Yunanlıların yaptıkları istiklâl mücadeleleri ile 1919 yılında başlayan Türk mücadelesi, önemli bir farklılık göstermemektedir.

***

KAYNAKLAR:

[1] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Vesikalar No: 226/a.b.)

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 421.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


Yukarıda bahsedilen M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun 421’inci sayfası. Ihaneti herkes görsün…

***

Ne demek istediğini anlıyorsunuz değil mi? Inşaallah, “müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyenlerde anlıyordur.

Bulgarlar ile Yunanlıların Osmanlı’dan ayrılmak istemeleri normaldir. Hıristiyanların kendi yönetimlerini kurmak istemeleri doğal karşılanabilir… Ancak M. Kemal neden ayrılmak istiyordu?

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 6

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek tabuları yıkıyor…

Yunanistan’a Anadolu’dan vaadedilen pay, Izmir ve hinterlandından* ibaretti. Bu sebeple Yunan Ordusu, Izmir’e çıktıktan 1919 Haziran sonuna kadar geçen bir buçuk ay içinde payına düşen bölgeyi işgal etmiş ve durmuştu. Yunanlılar isteseler de, Türkiye’den daha büyük faydalar sağlamak için diledikleri gibi hareket edemezlerdi. Bu, ancak Ingiltere’nin izni ile olabilirdi. Türkiye hakkındaki Ingiliz politikası ve Ingiltere’nin zafer ortaklariyle olan anlaşmaları, Yunanistan’a bu tarz bir şans tanıyacak gibi görünmüyordu.

(…)

Yunanistan taarruza hazırlanırken müttefik devletler 1921 Haziran ayında Paris’te bir konferans yaparak, Trakya’yı Yunanistan’a bırakan, fakat Izmir’i bir muhtar yönetime bağlıyan esaslarda anlaştılar. Yunanistan ve Türkiye’ye bu esasları daha sonra bildirmek üzere, harbi durdurmak için tavasutta bulundular. Yunanistan, gizlilik kararına rağmen Paris Konferansı’nda varılan anlaşmayı öğrenmişti.

(…)

Yunanistan, Anadolu’da ne yapabilirdi? En ölçülü hedef, Sevres Andlaşmasiyle Batı Anadolu’da kendisine verilen küçük, fakat zengin toprak parçasını elde tutmaya ve Yunanlılaştırmaya çalışmak değil mi? Bu bile bir hayaldi. Yunanistan’a katılacak arazideki Türk çoğunluğunun, şu veya bu suretle Yunan yönetimine boyun eğeceği kabul edilse bile, yine de Yunanistan burada barınamazdı. Çünkü Sevres Andlaşması, ancak haritada bir sınır çiziyordu. Batı Anadolu’da, tabiat ve coğrafya böyle bölücü bir sınır tanımıyordu.

Aksine, doğudan batıya doğru uzanan dağlar, nehirler, vadiler ve yollar, Izmir bölgesini Anadolu içlerinden gelecek her türlü saldırıya karşı açık tutuyordu. Bu bölge, olsa olsa, daha doğuda Bursa – Uşak veya Eskişehir – Afyon hattında savunulabilirdi. Nitekim, Sakarya’dan çekildikten sonra Yunanlılar bu yolda bir savunmayı seçtiler. Fakat, bu sefer de cephe çok genişliyor ve 100-150 bin kişilik bir ordu ile tutulamıyacak ölçüde büyüyerek 500-600 kilometreyi buluyordu. Yunanlılar, şüphesiz bu güçlükleri az veya çok sezmişlerdir.

***

*Hinterland: Coğrafyada, bir kıyı veya akarsunun gerisindeki bölge… Bir liman veya başka bir merkezin geçiş (ulaşım, ticaret vs.) sağladığı bölge.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 7

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek, Yunanlıların Anadolu’ya yerleşmesinin imkansız olduğunu yazıyor…

Anadolu toprakları çok genişti. Yunan Ordusu Ankara’yı alsa bile, Kayseri’ye, Sivas’a kadar uzanıp, üssünden bu kadar uzaklaşamazdı. Bu problemlerin Yunan kumandanları arasında zaman zaman tartışıldığını da bazı belgelerden anlıyoruz. Prens Andrea, bu tartışmalardan şöyle söz eder:

“Biz düşmanı Küçük Asya’nın sonsuz genişlikleri içinde Iran sınırlarına kadar kovalıyabilir miydik? Bu gibi sorulara hiçbir kestirme cevap verilemiyor, yalnız genel olarak belirsiz bir surette deniyordu ki, bu takdirde biz öyle bir arazi işgal etmiş oluruz ki, bunun ektirilip biçtirilmesi masraflarıımızı ödeyebilir”.[1]
Bütün bu düşüncelerin hayal olduğunu idrâk edebilmek için, Anadolu imkânlarının bir işgal ordusuna pek az şey bahşedeceğini bilmeye lüzum yoktu. Evvelâ, uzun sürecek bir harbe, Anadolu’ya yerleşmeye, Yunanistan’ın iç durumu da, malî imkânları da, elverişli değildi. Kralcı -Venizelist bölünmesi, ordu da dahil, Yunan hayatının bütün safhalarına yayılmıştı.

***

KAYNAK:

[1] Prens Andrea, Felâkete Doğru – Çeviri: Emekli Albay Hüseyin Rahmi, 1932, sayfa 7, 8.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 8

(Her cümle dikkatle okunmalıdır)

6 ve 7’inci bölümde Yunanlıların memleketimizi işgal etmelerinin mümkün olmadığına değindikten sonra, yarım bıraktığımız meseleye, yani Istanbul’un Ingilizler tarafından işgaline geri dönüyoruz.

“Istanbul, M. Kemal’in Anadolu’daki hareketini yıldırmak için işgal edilmiştir” diyenlerin kulakları çınlasın.

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Istanbul ellerinin altında bulunuyordu. Kan dökmeden, Türkleri tahkir etmeden ve Istanbul’un işgal edildiğini ilân etmeden, yine de diledikleri tedbirleri alabilirlerdi.

(…)

Osmanlı Meclisi “Misâk-ı Millî”yi kabul ve ilân etmekten başka bir şey yapmamıştı. Meclisten beş on milliyetçi lideri alıp Malta’ya götürmekle Anadolu’daki milliyetçilerin yılacağını ummak “çocukça bir düşünce” idi. “Misâk-ı Millî” serinkanlılıkla incelenebilseydi, Ingiliz menfaatleri ile hemen hemen hiç çatışmadığı görülecekti. Ingilizler, M. Kemal Paşa’nın Millî Meclisi Anadolu’da toplamak istediğini pek âlâ biliyorlardı. Nitekim Amiral Robeck, henüz seçim yapıldığı sıralarda meclisi toplamamanın mümkün olmadığını, bu sağlansa bile Anadolu’da bir meclis ve bir hükümet kurulacağını sezmemiş miydi?

Sonra Ingilizler, hilâfetten kurtulmak istiyorlardı. M. Kemal Paşa ile bu konuda anlaşabilirlerdi. Fakat, bütün bunları gözden kaçıran Ingilizler, Istanbul’u işgal edip Osmanlı Meclisini dağıtmakla, M. Kemal Paşa’ya ikinci büyük bir koz vermiş oluyorlardı. M. Kemal Paşa, asıl yapmak istediğini, Ingilizlerin sayesinde artık bundan sonra yapmak imkânını bulacaktı.

Burada, Türk kurtuluş hareketine yardım etmek istiyen meçhul bir kuvvetin Istanbul’daki Ingiliz sorumlu kişilerini ve bunlar kanalı ile Ingiliz hükümetini yanıltmış ve teşvik etmiş olmak ihtimali bile akla geliyor. Herhalde bu noktanın aydınlanmaya muhtaç tarafları olsa gerek.

***

(Kim bu meçhul kuvvet? Sakın M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak için görüşmek istediği ve Pera Palas’ta Osmanlı’ya darbe yapmak için anlaştığı üst düzey Ingiliz ajanı “Rahip Frew” olmasın??)

HAINLER…

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 9

(3’üncü noktaya dikkat)

Atatürkçü Sabahattin Selek devam ediyor:

Ortadoğuda bir Türk devletinin yaşamasını Ingiliz menfaatlerine daha uygun bulan görüşü şu gerekçe doğrulamaktadır:

1 — Emperyalist bir devlet olarak, Osmanlı Imparatorluğunun elinde bulunan Arap ülkelerine hâkim olmak istiyen Ingiltere’nin Türk istiklâl Harbinin hedeflerini gösteren «Misâk-ı Millî»den memnun olması gerekir. Misâk-ı Millî’nin tesbit ettiği sınırlar Ingiltere’nin tecavüz etmek istediği sınırlar değildi, Istanbul’a hâkim olmak iddiasından vazgeçtikten sonra, Ingiltere, Musul üzerinde Türkiye ile anlaşabilirdi.

2 — Kilikya bölgesini elde tutabilmek için Türkler ile savaştığı halde, Fransa’nın Türkiye’ye karşı genel politikasından, Ingiltere haklı olarak kuşkulanmaktaydı. Fransa kamu oyunda açık bir şekilde beliren Türk dostluğu Ingilizlerin dikkatinden kaçamazdı. Fransa Hükümeti her ân Türkiye ile anlaşmaya yatkın görünmekteydi. Nitekim, bu anlaşma 1921 yılında gerçekleşecekti. Fransa’nın bu tutumuna karşılık Ingiltere’nin Türklerin düşmanlığını kazanmakta ve Ortadoğu’daki durumlarını tehlikeye düşürmekte bir menfaati olamazdı.

3 — Birçok müslüman memleketlere hâkim emperyalist bir devlet olarak, Ingiltere, hilâfet müessesesini her devletten fazla düşünmek zorundaydı. Bu müessesenin devamı, halife Ingilizlerin elinde bulunsa bile, Ingiltere’nin işine elvermezdi. Devamlı olarak halifeyi elde bulundurmak çabası yerine halifeyi tasfiye edeceği muhakkak olan M. Kemal Paşa’yı desteklemek Ingiliz politikası bakımından uygun düşüyordu.

4 — Rusya’daki yeni rejimin mahiyeti henüz gereği kadar anlaşılamamış olmakla beraber, hele 1920 yılından itibaren bu rejimin Rusya’da yerleştiği kanaati uyanmıştı. Itilâf Devletlerinin Bolşeviklere karşı tuttukları ve destekledikleri Çarlık kuvvetleri (Varengel, Denikin, Kolçak) başarı sağlıyamamışlardı. Yeni Rus idaresi, Türk Millî Mücadelesine yardımcı idi. Rusya’dakî rejim değişikliğinden, genel Rus politikasının değişeceği sonucunu çıkarmak mümkün değildi. Bu sebeple, Ingiltere’nin Türkiye, özellikle Boğazlar ve Istanbul’dan dolayı ileride Ruslarla ihtilâfa düşmesinde bir fayda yoktu.

5 — Batı tarafından daha fazla sıkıştırılacak bir Türkiye’nin Bolşevik olması ihtimali de göz önünde tutulmalıydı. Batıya karşı bir Rus-Bolşevik cephesinin kurulması Ingiltere’nin menfaatlerine açıkça aykırı idi.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 10

(Yabancı devletler Osmanlı Devletini de Londra Konferansına davet ettikleri halde, M. Kemal neden Ankara hükümetinin tanınmasını istiyordu? Diyoruz ya, M. Kemal Osmanlı’ya darbe yapmıştır. Ayrıca Ingilizlerin denetiminde olan Istanbul’dan nasıl Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılması mümkün oluyordu? Acaba Ingilizler M. Kemal’i Istanbul hükümetine karşı kuvvetlendirmek mi istiyordu?)

Sözü Atatürkçü Sabahattin Selek’e bırakıyoruz:

Millî Mücadele boyunca Istanbul’da büyük ölçüde bir yeraltı faaliyeti devam etmiştir. Anadolu’ya sayısız silâh ve cephane kaçırılmış, yüzlerce sivil ve askerî şahıs hemen hemen “büyük güçlüğe uğramadan” Anadolu’ya geçebilmiştir.

M. Kemal Paşa, liderliğini yaptığı ihtilâli ölçülü adımlarla başarıya götürürken, asıl olan amacı hiçbir zaman gözden uzak tutmıyarak bir taraftan kendisini Türk toplumuna ustalıkla kabul ettirmeye çalışırken, diğer taraftan saltanatın tasfiyesi şartlarını hazırlıyordu.

Londra Konferansı (21 Şubat 1921), yeni Anayasa ile Türkiye’de beliren yeni devlet düzenini kuvvetlendirici bir gelişmeye yol açmıştır, itilâf Devletleri, “Doğu Meselesi”ni çözmek üzere Londra’da toplanmasına karar verdikleri konferans için yeni Türkiye’yi (Ankara Hükümeti’ni) Istanbul Hükümeti kanalı ile davet etmişlerdi.

(…)

Istanbul – Ankara arasındaki yazışmalar dış görünüşü ile Londra Konferansını ilgilendiriyordu. Gerçekte ise, M. Kemal Paşa, bunu vesile ittihaz ederek yeni Türk Devletini Istanbul’a empoze etmek ve Istanbul’u Ankara’ya bağlamak tasavvurunda idi. Bu sebeple önce bu yazışmaları özetliyeceğiz. Sadrıâzam Tevfik Paşanın Türkiye’nin Londra Konferansına davet edildiğini bildiren ilk telgrafı 21.1.1921 tarihlidir. Telgrafın esasa ait cümlesi şöyle idi:

“Osmanlı Hükümetine, gönderilecek davet, M. Kemal Paşanın veyahut Ankaraca gerekli izne sahip delegelerin Osmanlı delegeler kurulu arasında bulunmalarını da içerir.”

M. Kemal Paşa, biri özel, öteki resmî olmak üzere, Tevfik Paşaya iki telgrafla cevap verdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına yazdığı resmî telgrafta[1]; Istanbul’da meşru ve hukukî herhangi bir heyet bulunmadığını, Türkiye’nin kaderi üzerinde söz söyliyebilecek tek meşru ve müstakil kuvvetin T.B.M. Meclisi olduğunu, dolayısiyle itilâf Devletlerine ancak Ankara Hükümetinin muhatap olabileceğini belirtiyor ve şöyle diyordu:

“Heyetinize”[2] düşen vatanî ve vicdanî vazife, millet ve memleket namına meşru muhatap hükümetin Ankara’da olduğunu kabul ve ilân etmektedir.”

***

DIPNOTLAR:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 411.

[2] “Hükümet” dememek için “heyet” kelimesini kullanmaktadır.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 11

(Kongrelerde ve Meclis açılışında Padişah’a sadık kalacağına dair “namusu” üzerine yemin eden M. Kemal, Ingilizlerden aldığı desteklerle kuvvetlenmiş ve nihayet gerçek yüzünü göstermiştir… Artık Padişah’ı tehdit edecek cüreti bile kendinde bulabilmiştir. Üstelik, Meclis adına çektiği telgraflardan Milletvekillerinin haberi dahi yoktur. Kendi kafasına göre takılıyor. Kimden emir alıyor, kimlerle müzakere ediyordu acaba?)

Söz, yine Atatürkçü Sabahattin Selek’te:

Özel telgraf, son derece önemli olan aşağıdaki hususlar çerçevesinde yazılmıştı:

“…saltanat ve hilâfet merkezinden başlayarak maddî ve manevî bütün memleket kuvvetlerinin birlik olarak hareket etmesi gereklidir. Bunun için Padişahın millî iradenin tek temsilcisi olarak Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını resmen ilân etmesi artık icâp etmiştir.”

“…bize katılmak suretiyle vaziyetinizi belirtmenizi ve tesbit buyurmanızı, tarih ve millet önünde yüklenmiş olduğumuz görev ve yetkiye dayanarak teklif ederiz.”

“…Samimî tekliflerimiz kabul edilip yerine getirilmediği takdirde, saltanat ve hilâfet makamını işgal eden Padişahın durumunun sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur ve bunun bütün sorumluluğu, tahmin edilemiyecek sonuçlariyle birlikte, doğrudan doğruya Padişaha aittir.”

M. Kemal Paşa’nın deyimiyle, bundan sonra her iki telgrafı özetleyen ve yapılması gerekli şeyleri basit bir şekilde belirten şu telgraf çekildi:[1]

“1 — Padişah, Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıdığını kısa bir hatt-ı hümâyûn ile ilân buyuracaklardır.

2 — Birinci madde hükmü yerine getirildikten sonra ailevi olan iç işlerimizi şöyle ayarlayabiliriz: Padişah ötedenberi olduğu gibi Dersaadet’te (Istanbul’da) ikamet buyururlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet şimdilik Ankara’da bulunur. Istanbul’da artık kabine adı altında bir heyet kalmaz. Istanbul’un özel durumu dolayısiyle Padişahın yanında Büyük Millet Meclisinden görev ve yetki almış bir heyet bulundurulur.

3 — Istanbul ve yöresinin idaresine ait işler sonra düşünülür ve düzenlenir.

4 — Bu şartların kabulü üzerine, zaten Büyük Millet Meclisince tasdikli bütçemizde mevcut olan Padişaha ve saltanat hanedanına ait tahsisatı ve lüzumlu olan bütün memurlara diğer maaş sahiplerinin tahsisatını hükümetimiz ödeyecektir.”

M. Kemal Paşa, Meclisin toplanmadığı üç gün içinde yapılan bu yazışmaları ve Londra Konferansı için davet alındığını B. M. Meclisinin 29 Ocak 1921 günlü toplantısında, telgrafları da aynen okuyarak açıkladı. Paşa, konuşması sırasında, Anayasaya girmiş olan “Türkiye Devleti” deyimini ilk defa kullanıyordu. Bu tarihe kadar hep “T.B.M. Meclisi Hükümeti”nden söz ettiği halde, bugün sık sık “Türkiye Devleti” demesi, yeni devlet kuruluşu olayı bakımından özellikle üzerinde durulacak bir noktadır.

***

KAYNAK:

[1] T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, cild 7, sayfa 412.

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 12

Bir evvelki bölümde M. Kemal’in, Padişah’a, Ankara hükümetini tanıması yönünde tehdit telgrafı çektiğini ve bu telgrafı mecliste okuduğunu yazmıştık. M. Kemal’in mecliste okuduğu bu telgraftan sonra söz alan Mersin Milletvekili Ismail Safa Bey, baklayı ağzından çıkardı ve görüşmeler şöyle devam etti:

Ismail Safa Bey (Mersin) — “Arkadaşlar! Istanbul ile Milli Hükümet arasında birtakım yazışma yapılmış olduğunu muhterem başkanımız Paşa hazretleri burada izah buyurdular. Millî hükümetin teklifleri arasında gayet önemli bir madde var: Padişahın Meclisimizin meşruluğunu ve milletin mukadderatına bizzat hâkim olduğunu ilân etmesi isteniyor. Padişah, Milli Hükümet tarafından haklı olarak istenilen bu ilânı yapmadığı takdirde, ona karşı durumumuz ne olacaktır? Şimdiye kadar durumumuz, arkadaşlar biliyorsunuz, **gayet kapalı idi** ve hiç kimse bu noktaya dokunmaya cesaret edemiyordu. Hepimiz diyorduk ki; padişahımız ecnebilerin elinde esirdir. O halde, yapılan şeylerin hiçbirisinden razı değildir. Onun için daima padişahımızın bizimle beraber olduğunu ve fakat ecnebilerin elinde esir bulunduğu için padişah olarak emirlerini açıklamaya gücünün yetmediğini söylüyordu. Nasıl düşünürsek düşünelim, bu mesele genel kurulumuzca ve hepimizce böyle görülmek isteniyordu. Fakat bugün Padişahın bize karşı olan durumunu açık olarak, yani bizim meşruluğumuzu, milletin mukadderatına hâkim olduğumuzu tasdik edecek kadar durumunu açık söylemediği takdirde ne durum alacağız? Ona karşı ne düşünüyorsunuz? Bu nokta hakkında açıklama yapılmasını istiyorum.”

Erzincan milletvekili Osman Fevzi de söz alarak mücadelenin başlangıcından beri padişahın düşman elinde esir bulunduğunu, maksadın memleketi ve padişahı kurtarmak olduğunu, Anadolu uleması (alimleri) tarafından çıkarılan fetvaların da bu fikre dayandığını belirterek, şimdi durumun değişip değişmediğini sormuştur:

“Bundan dolayı şimdi acaba durum tamamen değişti mi? Kabul etmiyorum. Yani Padişah tarafından verilecek cevap kabul olunmaz tarzında anladığım bazı ifadelere karşı müdafaa ediyorum bendeniz. Yani şüphemi yok etsinler. Bu hâl sona erdi mi?”

 

********************
********************
********************

 

M. Kemal Atatürk Osmanlı’ya darbe yapmıştır – 13 ve SON

(Atatürkçü Sabahattin Selek, konuyu gayet güzel bir şekilde özetlemiş. Bazı yerleri fazla açmamış, dokunmakla yetinmiş ancak bundan iyisi Şam’da kayısı.)

“Anadolu Ihtilâli bir halk hareketi değildir. (…) Anadolu ihtilâli, aslî unsuru ittihatçılar (asker ve sivil) olan bir karma kadronun, daha doğrusu bir aydın (Selek’e göre: “aydın”) ekibin yarattığı ve yürüttüğü bir harekettir. (…)

Anadolu Ihtilâlinin, harple beraber, iç içe gelişmesi de ayrıca üzerinde durulacak bir husustur. Ihtilâlin ideolojik bir hareket olarak başlamamış olması ve böyle bir hazırlığa sahip bulunmaması, **dayanağını ve gerekçesini harpte bulmasına** yol açmıştır. Böylece, **harp, ihtilâle başarı şansı sağlamış oluyordu.**

Fakat, bu durum. Yeni Devletin kuruluşunda birtakım olumsuz etkiler yapmaktan da geri kalmamıştır. Dış düşmanlara karşı “vatan”ın savunulması ve milletin kurtuluşu için savaşanların **pek azı ihtilâlci idi.** Savaşçılara göre, kurtarılacak kutsal varlıklar arasında **saltanat ve hilâfet** makamları da vardı. Ileride bu iki müesseseyi de tasfiye edecek olan ihtilâlciler (darbeciler), bir süre, savaş arkadaşlarından **farklı görünememişlerdi.**

Anadolu millî hareketi içinde bütün siyasî görüşler bir koalisyon teşkil etmişti. Bu koalisyon, ihtilâlin uzak hedefleri bakımından büyük bir zaaftı. Çünkü, Ihtilâle karşı olan kuvvetler, zaferden sonra, **vatanın kurtuluşu için** girdikleri bu koalisyondan, alacaklı olarak çıkacaklardı. Bu sebepten tasfiyeleri güçleşiyordu. Ne kadar radikal davranılsa, bunlara taviz verilmek gerekecekti. Esasen, ilk günden beri, ihtilâl, taviz vere vere yürütülmekte idi.

“Yeni rejime yeni kadro”, gereği, şüphesiz, Atatürk’ün dikkatinden kaçmış değildir. Nitekim, zaferden sonra, geniş çapta bir tasfiyeye giriştiğini görmekteyiz. Birinci Büyük Millet Meclisindeki gruplaşma (1. ve 2. Gruplar), Millî Mücadele kadrosunun bölüneceğini ve gelecekteki sert çatışmayı belli etmiş görünüyordu. Bu durum, tasfiye hareketinin, zaferin hemen arkasından başlamasını zorunlu kıldı. Önce, Birinci Meclisin kendisini feshetmesi (Selek, “darbe” diyemedigi için “fesh” diyor. ) ve seçimlerin yenilenmesi (1 Nisan 1923) sağlandı. M. Kemal Paşa, “halkçılık esasına dayanan ve Halk Partisi adiyle siyasî bir parti kurmak” niyetinde olduğunu daha önce (6 Aralık 1922) açıklamıştı. Müdafaai Hukuk Grubunu (1. Grup) parti haline sokacak ve 2. Grubu seçimlerde tasfiye edecektir. M. Kemal Paşanın, 9 maddelik bir seçim beyannamesiyle 8 Nisan’da açtığı seçim kampanyası, bir hayli sert geçti. 11 Ağustos 1923 günü toplanan Ikinci Büyük Millet Meclisine, Ikinci Grubtan hemen hiç kimse girememişti. Bu sonuç, tasfiyenin ilk adımı idi.” (Ikinci Meclis vekillerini M. Kemal kendisi belirlemişti.)

***

Sabahattin Selek, ikinci adımın daha sert atılacağını ve bunun Izmir suikastinde yaşandığını belirttikten sonra şöyle devam ediyor:

“Tasfiyenin şiddetini canlandırabilmek için, idam mahkûmlarından bazılarını hatırlamakta fayda vardır:

Izmit Milletvekili Şükrü Bey, Saruhan Milletvekili Abidin Bey, Eskişehir Milletvekili M. Arif Bey, Sivas Milletvekili Halis Turgut Bey, Istanbul Milletvekili Ismail Canbolat Bey, Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa, Eski Lâzistan Milletvekili Ziya Hurşit Bey, Eski Trabzon Milletvekili Hafız Mehmet Bey, Eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey, ünlü Karakemal Bey, eski Maliye Nazırı Cavit Bey, Dr. Nazım Bey, Ittihat ve Terakki Kâtibi Mesullerinden Nail Bey, eski Ardahan Milletvekili Hilmi Bey.”

 

**********

 

KAYNAK:

Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1 ve 2.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*