Prof. Mahir Kaynak ve Hilafet

Prof. Mahir Kaynak ve Hilafet

*

Mahir Kaynak Hilafet, mitci Mahir Kaynak Halifelik, din ve devlet isleri,

***

Dini devlet işlerine karıştırmayalım, din ile devlet işleri ayrı olsun diyenlere istihbarat analizcisi merhum Prof. Dr. Mahir Kaynak’tan cevap:

“Bir inanç veya ideolojinin siyasi açıdan anlam ifade edebilmesi için onu destekleyen ekonomik ve askeri bir gücün olması gerekir. (..) Bugün siyasi açıdan Islam daha önce rastlanmamış bir rol oynamaktadır. Islam’ı siyaset sahnesine süren Müslümanlar değildir. Onu destekleyen askeri ve ekonomik güç, karar veren merkez, üst düzey örgütler tamamen Islam dışındaki odakların kontrolündedir. Müslümanlar sadece bu büyük organizmanın gövdesini oluşturmaktadır. Işin daha ilginç yanı Müslüman olmayan bu odakların Islam’ı siyaset dışına atmak yerine günümüzün en büyük hesaplaşmasında bir araç olarak kullanmakta kararlı görünmeleridir. Bu çelişkinin temelinde Müslümanların büyük ekonomik kaynaklar üzerinde ve stratejik açıdan çok önemli alanlarda yaşamaları, ancak bunları kontrol edebilecek örgütlenmelere yani devlet yapılarına sahip olmamalarıdır. Suudi Arabistan’ın büyük zenginliği ama yok sayılabilecek siyasi gücü aslında genel modelin tipik bir örneğidir. (..)

Türkiye’nin bu tablo içindeki tavrını ‘anlamsız’ kelimesi bile yeterince ifade etmez. Islam etrafında şekillenen, günümüzün bu en önemli güç mücadelesinin orta yerinde, dini siyasete karıştırmamak gibi bir hülyanın peşindedir. Din siyasete zaten boğazına kadar batmıştır. Olanı saymamak aymazlıktır. Dışladığı, reddettiği şey aslında tek kurtuluş yoludur. Yani bu çatışmada Islam’ı kendisi temsil ederek, bu konuda hak iddia ederek rol oynayarak bağımlı ve küçük ülke olmak kaderinden kurtulabilir. Zaten Türkiye üzerindeki büyük kavga onun bu gücünü kendi hesaplarına kaydetmek isteyenler arasındadır. Yapılacak şey kendi amaç ve irademizin olduğunu göstermekten ibarettir.”[1]

Yani Prof. Mahir Kaynak, “Islam’ı temsil etmek, hak iddia etmek” derken, aslında “Hilafet kurulsun, Türkiye Islam aleminin başına geçsin” demek istiyor.

.

**********

.

KAYNAK:

.

[1] Mahir Kaynak, “Islam’ın Siyasi Gücü”, Aktüel, sayı 189, 16-22 Şubat 1995, sayfa 33.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Hıristiyan’ın Türkiye’deki Laiklik hakkındaki yorumu

Bir Hıristiyan’ın Türkiye’deki Laiklik hakkındaki yorumu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

halide edip adivar, türkiyede sark garp ve amerikan tesirleri, türkiyede laiklik, sezarin hakki

***

Milli Mücadele’nin önde gelen isimlerinden olan Halide Edib Adıvar anlatıyor:

“Edinburg Muharrirler Kongresinde bizimle çok alakadar ve çok kuvvetli hıristiyan ve dindar olan biri demişti ki:

“Sizdeki laisizm, nihayet Islâm dinini kaldıracak ve hepiniz Hıristiyan olacaksınız.”

Ben gülerek:

“Müslümanların Hıristiyan olmaya ihtiyaçları yoktur. Çünkü Hıristiyanlığın insanî yüksek tarafı esasen Islâm’da da vardır”, demiştim.

O da dedi ki:

“Laisizm ruhunu, Incil’deki bir hikâye ile ifade eder. Musevilerin sofu ve riyakar bir zümresi olan Pharisee’ler, Museviliği yıktığına inandıkları ve düşman bildikleri Isa’nın ayağını kaydırmak ve onu Romalılara yok ettirmek maksadıyla ona ajanlar gönderiyorlardı. Bunlardan birisi Hz. Isa’ya

“Sen doğru bir adamsın efendim, insanlara Allah’ın yolunu gösteriyorsun. Bu halde Sezar’a (Kayser’e, Roma hükümdarına) vergi vermek doğru mudur?” diye sormuştu, Isa:

“Vergi parasını bana gösterin” demiş, sonra da Sezar’ın resmini işaret ederek:

“Sezar’ınkini Sezar’a, Allah’ınkini Allah’a verin” demişti..

“Bana öyle geliyor ki hanımefendi:

Siz Türkler, laisizmi yaparken yalnız Sezar’ınkini değil Allah’ınkini de Sezar’a verdiniz.”

 

**********

 

KAYNAK:

Halide Edib Adıvar, Türkiye’de Şark- Garp ve Amerikan Tesirleri, sayfa 155, 156.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Islamiyetle laiklik bağdaşır mı? – Babanzade Ahmed Naim

Islamiyetle laiklik bağdaşır mı? – Babanzade Ahmed Naim

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Babanzade Ahmed Naim Üniversite’de Meslektaşlarıyla beraber. (Ortada oturan)

***

Bilindiği gibi, Meclis tarafından Kur’an-ı Kerim’in Tefsir edilmesi işi Elmalılı Hamdi Yazır’a verilirken; Buhari-i Şerif’in çevrilmesi işi de Babanzade Ahmed Naim’e havale edilmişti.[1]

Darülfünunda (Üniversite) felsefe, psikoloji, ahlâk, mantık dersleri hocalığı yapan, Umum Müdürlük (rektör) görevinde de bulunmuş olan Babanzade Ahmed Naim, “Islamın dinî emirleri yalnız itikatlara ve ibadetlere, yani yalnız Hâlîk ile mahlûk arasındaki münasebetlere münhasır değildir. Insan haklarından, muamelât, evlenme-boşanma ve ceza (Medenî Hukuk ve Ceza Hukuku) kısımlarına da şamildir.” diyerek Islamiyetle laikliğin bağdaşamayacağını ifade etmektedir.

Ahmed Naim, Islam dininin “Allah’a ait olanı Allah’a, Kayzer’e ait olanı Kayzer’e vermek” düsturunu da hiç kabul etmediğini belirttikten sonra şöyle devam ediyor:

“Bilinen manâları ile söylersek, [Islam dini] ne ruhanî hükümeti tanır, ne cismanî hükümeti. Ruhanî ve cismanî hükümetin ayrı ayrı teşkiline izin vermez. Cismanî hükümete ait muamelelerin bütünü dinen ya emredilmiştir veya yasaklanmıştır, hepsi Allah’ın emri veya Peygamber’in sünnetidir. Kitap ve sünnet, dünyada da ahirette de fertlerin ve ümmetin işlerini nizama sokmayı üstlenmiştir. (Ey Rabbimiz, bize dünyada iyilik, güzellik ver, ahirette de iyilik güzellik.) (Bakara 2/201) ilahî talimi bu mühim noktayı işaret etmektedir. Binaenaleyh son zamanlar Avrupada tatbik edilen din ve siyaset işlerini ayırmak düsturunun bizde intibak mahalli yoktur.”[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Bu görevi “Meclis” vermişti, M. Kemal Atatürk değil:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/18/ataturk-elmalili-hamdi-yazira-kuran-tefsir-ettirdi-yalani/

[2] Prof. Dr. Ismail Kara, Türkiye’de Islamcılık Düşüncesi, Istanbul 1986, cild 1, sayfa 296.

***

Benzer konularımız için bakınız;

Ahmed Hamdi Başar da bizdeki laikliğe “dinsizlik” diyor:

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/15/ahmed-hamdi-basar-da-bizdeki-laiklige-dinsizlik-diyor/

***

Mehmed Akif Ersoy’un damadı Ömer Rıza Doğrul’un laiklik hakkındaki görüşü:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/28/turkiyede-ve-avrupada-laiklik-anlayisi/

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı da, “Islam’da laiklik olmaz” diyor:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı bunları bir konferansta dile getirmişti. Izlemek için tıklayın:

https://www.facebook.com/photo.php?v=324673504286538

***

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/02/laiklik-nedir-cesur-bir-laikin-agzindan-laikligin-gercek-yuzu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Muzaffer Faik Amaç, Mahkemede yaptığı savunmayı kitapçık halinde bastırmıştı. Işte o kitapçığın kapağı

***

1948 yılında, Diyarbakır’da, Muzaffer Faik Amaç adlı bir öğretmen, öğrencilerine din düşmanlığı yaptığı için veliler tarafından şikayet edilmiş ve bunun üzerine adı geçen öğretmen mahkemeye verilmiş. Suçu ise, derslerinde Allah’ı inkar etmek, Islam’ı hakir görücü konuşmalar yapmak ve Islam dininin değerleriyle alay etmek…

Muzaffer Faik Amaç, çıkarıldığı mahkemede çok enteresan bir savunma yapmış. Savunmasında, Türkiye’deki laikliğin ne anlamlara geldiğini de pek güzel açıklamış. Ilgiyle okuyacağınızı umduğum bu uzun alıntı, Türkiye’de laikliğin ne anlama geldiğini açıklaması açısından oldukça ilginç. Muzaffer Faik Amaç’ın savunması çok daha uzundu, ama biz kısalttık.

Muzaffer Faik Amaç’ın savunması:

“Sayın yargıç,

Öğrencilerin dini duygularına dokunur sözler söyleyerek görevini kötüye kullanmaktan sanık bulunuyorum.

Sayın yargıç,

Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Bunun için Meclis’te Kur’an’a aykırı kanunlar yapılır, mahkemelerinde Allah’ın buyruğuna aykırı yargılar verilir. Böyle bir devlette, din kurullarına bağlılıklarını ne savcılar ileri sürebilir, ne de yargıçlar. Öğretmen için de durum böyledir. Bilimsel görüşü aşılamak ve Atatürk devrimlerine bağlı yurttaşlar yetiştirmekle görevli bulunan öğretmenler, bu kutsal görevlerini yerine getirirlerken ondört asır önce konmuş olan din inançlarını hesaba katmazlar. Bunun tersini arzulayanlar, yirminci yüzyılda ortaçağ kafası taşıyan fosillerdir.

Söz gelişi, Kur’an’da Bakara suresinin 276. ayetinde Allah, faizi haram kılmıştır. Oysa, 2279 sayılı kanun faizden para kazanmak işini düzenlemektedir. Maide suresinin 38. ayetinde, Allah, hırsızlık edenin elini kesin diye buyurmuştur; oysa ceza kanunumuz, bu buyruğa aykırı olarak, hırsızın sadece hapsedilmesi yargısını koymuştur. Bakara suresinin kısas’ı emreden 179. ayeti, laik Türkiye Cumhuriyeti kanunlarıyla hükümsüz bırakılmıştır.

Istenirse daha da çoğaltılabilecek olan bu türlü örneklerden açıkça anlaşılmaktadır ki, kanunlarımızın bir çoğunda, Kur’an’ın buyruklarına aykırı yargılar vardır.

Çünkü milletin biricik ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, Kur’an’ın buyruklarıyla bağlı değildir. Bundan, zorunlu olarak çıkan sonuç şudur: Kanunları yürütmekle görevli olan hükümet de din karşısında tam bir bağımsızlığa sahip bulunmaktadır.

Memurlar, kanunların kendilerine yükledikleri görevleri yapabilmek için dini inançların dışında kalmak zorundadırlar. Söz gelişi, Kur’an’daki buyruklara aykırı laik kanunların uygulanmasını isteyip de kısas ayetinin uygulanmamasını isteyen bir cumhuriyet savcısı, din inançlarının dışına çıkmış sayılmaz mı? Savcı, bir yandan Kur’an’ın buyruklarının bırakılıp ona aykırı olan laik kanunların uygulanmalarını isterken; öte yandan da Kur’an’ın hiç bir ayetinin hiç eskiyemeyeceğini, bu ayetlerin bugün için de yürürlükte olduğunu, yarın için de yürürlükte kalacağını söylerse, bu savcının içtenliğine inanılır mı? Kur’an buyruklarının hiç bir zaman eskimeyeceğine inanan bir kimse, o buyruklar yerine başkalarının konmasını isteyebilir mi? Duruşmalarda şer’i hükümler yerine, laik kanunların uygulanmasını isteyen bir cumhuriyet savcısı, bu isteğiyle kullar eliyle, yapılmış olan kanunların Allah kelamı olan ayetlere üstünlüğünü dolaylı bir şekilde ileri sürmüş ve din duygularını incitmiş sayılmaz mı? Suçluların, Kur’an’ın yargılarına göre değil, laik ceza kanununa göre cezalandırılmalarına karar veren laik Türk yargıcı da yargıçlık görevini yerine getirirken din inançlarına uygun hareket ettiğini ileri sürebilir mi? Din karşısındaki bu bağımsızlık, eğitim kurumları için de zorunludur. Ilk, orta, lise ya da yüksek okullarda ders okutanlar, din inançlarının dışına çıkmadıkça görevlerini yerine getirmiş sayılamazlar.

Ilkokul beşinci sınıf tarih kitabının 203. sayfasında şu cümleler vardır:

‘Eskiden din ile dünya işleri birbirinden ayrı tutulmazdı. Cumhuriyetin en büyük iyiliklerinden biri din ile dünya işlerini biribirinden ayırmış olmasıdır.’

Laik Türk okullarında laiklik ilkesinin pek tabii bir sonucu olarak öğrencilere aşılanan bu fikir gerçek bir Müslümanın din duygalarını incitecektir. Çünkü Islam dini, hem dünyaya, hem ahirete ilişkin buyrukları kapsamaktadır. Oysa ilk okul tarih kitabından aldığımız bu cümlede, dinin dünya hayatına karışmaması gerektiği anlatılmaktadır. Bu cümle ile, Kur’an’ın dünyaya ilişkin buyruklarının bugün artık eskimiş olduğu, uygulanmasının yararlı değil, zararlı olacağı fikri aşılanmış olmuyor mu? Bu fikir bir Müslümanın din duygularını incitmez mi? Tarih kitabının bu cümlesi Kur’an’daki şu ayetlere aykırı değil midir?

‘Yoksa kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmıyor musunuz? Artık bunları işleyenlerin dünya diriliğinde cezası rüsvaylık, kıyamet gününde de azapların en ağırına uğratılmaktır.’

‘Her kim Allah’ın inzal ettiği ile hükmetmezse, onlar kafirlerdir.’

Görülüyor ki, bir Müslüman, Kur’an’ı bir bütün olarak almak, onun her buyruğunu kabul etmek zorundadır. Hükümler zamanla değişir anlamına gelen, zaman ile ahkam tagayyur eder, kuralı, Kur’an’da açıkça yazılı olan buyruklar hiç bir zaman değiştirilemez. Kur’an buyruklarının değiştirilemeyeceğini, eskiler, mevridi nasta içtihade mesag yoktur, kuralı ile anlatmışlardır. Kur’an’ın ahirete ilişkin buyruklarını alıp, dünyaya ilişkin buyruklarını hiçe saymak, yani din ile dünya işlerini ayrı tutmak, Islam dininin temel inançlarına aykırıdır. Oysa ilk okul tarih kitabı din ile dünya işlerini ayrı tutmamış olmasını bir gerilik, bunun ayrılmasını da ilerlemek olarak göstermekte ve öğrenciye bu fikri aşılamaktır. Bu fikir, öğrencilerin din duygularını kötülemez mi? Atatürk devrimini ve hele laiklik ilkesini değerlendirmek için bu türlü din inançlarının kötülenmesi zorunlu değil midir?

Öğrenci, bir yandan Kur’an’ın buyruklarının kesin doğruluğuna inansın, bu buyrukların hiç bir zaman eskimeyeceğini kabul etsin, Allah kelamı olan Kur’an buyruklarının kullar eliyle değiştirilmeyeceği fikri onda egemen olsun; öte yandan da Kur’an’daki ayetler yerine, şer’i hukuk yerine laik hukuk kurallarının konmasını bir ilerleme olarak nitelendirsin, bu mümkün müdür?

Çelişkisiz düşünen ve düşündüğünü söylemekten kaçınmayan herkes kabul etmek zorundadır ki, ya Kur’an’daki ceza ve hukuk kuralları bugünün ihtiyaçlarına da uygundur ve uygulanmasında yarar vardır; öyleyse şer’i hukuku bırakıp laik hukuku kabul etmekle yanlış bir yol tutulmuştur, ya da Kur’an’ın dünyaya ilişkin buyrukları artık eskimiştir, bugünün ihtiyaçlarına uymamaktadır.

Işte bu ancak ikinci ihtimali kabul edersek, laiklik ilkesini benimsemek mümkün olacaktır.

Her yurttaş bu iki şıktan birini seçmek ve benimsemek zorundadır. Ya Atatürk devrimini benimseyecektir, öyleyse Kur’an’daki dünya ile ilgili ayetlerin artık eskimiş olduğunu ve kullar eliyle yapılan kanunları Allah kelamı ile bu ayetlere üstünlüğünü kabul ve itiraf etmiş, böylece de dini inançlarını kötülemiş bulunacaktır. Ya da Kur’an’ın hiç bir ayetinin hiç bir zaman eskimeyeceğini, kullar eliyle yapılan kanunların hiç bir zaman Allah kelamı olan ayetlerin yerini tutmayacağını söyleyecek ve böyle olunca da Atatürk devriminin temeli olan laiklik ilkesini kötülemiş bulunacaktır.

Hem onu, hem de ötekini kabul etmeye imkan yoktur.

Hırsızlık edenin eli kesilir, ya da kesilmez. Bir üçüncü ihtimali düşünmek mantık bakımından imkansızdır. Hırsızlık edenin elini kesersek, Kur’an’ın buyruğunu yerine getirmiş; ama yüzyıllarca geriye gitmiş oluruz. Hırsızlık edenin elini kesmezsek, kullar eliyle yapılmış olan kanunların Allah kelamından daha yararlı olduğunu dolaylı bir şekilde ileri sürmüş sayılacağımızdan, din inançlarını kötülemiş oluruz.

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin laik okullarında ders okutan bir felsefe öğretmeninden ne beklenirdi? Eski Konya Millet Vekili ve Şeri’iyye Vekili Mehmed Vehbi efendinin, Hulasatül Beyan fi Tefsiril Kur’an adlı kitabındaki şu satırları öğrencilere okuyup bunların doğruluğunu ileri sürmeğe mi kalkışmalıydı:

‘Kısas ayetinin hükmü bir zamandan beri ihmal olunup katil hakkındaki şer’i cezaya karşı Adliye Ceza Mahkemelerinin katil cinayetini irtikab eden kimseye vermiş oldukları hapis cezasıyla yetinildiğinden hapishaneler taburlar teşkil edeceğinden erbabı cinayetle dolmakta; ve millet de hapishanelerdeki bu insanları beslemeğe mecbur kaldıkları cihetle ayrıca zarara uğramaktadır… Işte bu beyan olunan fenalığın başlıca sebebi, bu ayetin hükmü olan kısasın esasını ihmala ve ecnebi kanunlarından alınan bir takım ahkamla amel edebilmekte bulunulmasıdır.”

Evet, Mehmet Vehbi efendi ve onun gibiler böyle düşünüyor, böyle yazıyorlar. Atatürk rejimine bağlı yurttaşlar yetiştirmekle görevli bulunan laik felsefe öğretmeni de böyle mi düşünmeliydi? O da öğrencilerine böyle mi söylemeliydi?

Beni, Bakanlığa şikayet eden altı tüccar ve onları kışkırtan Diyarbakır Müftüsü Halil’e sorarım:

Kur’an’ın, Maide suresinin 44. ayeti şöyle demiyor mu: ‘Her kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kafirlerdir.’

Bugün laik Türk mahkemelerinde Kur’an’ın dünya ile ilgili buyruklarına göre mi hüküm veriliyor? Kur’an’ın buyrukları yerine laik ceza kanunu  ve Türk Medeni Kanunu’yla hükmolunmuyor mu? Her yurttaşın uymakla yükümlü olduğu kanunlar arasında Kur’an’ın buyruklarına aykırı kanunlar yok mu? Kanunları yapan Büyük Millet Meclisi’nde Müslüman olmayan milletvekilleri de yok mu? Oysa, Kur’an’ın Nisa suresinin 59. ayeti: ‘Ey iman edenler, Allah’a, Peygamber’e ve sizden olan ulul emre itaat edin’ demiyor mü?

Diyanet Işleri Başkanlığının çıkardığı Kur’an Dili adlı kitapta “müminlerden olmayan ulul emre itaat dince vacip kılınmamıştır” diye bir cümle yok mu?

Bu durum karşısında, Türkiye Cumhuriyetinin laik kanunlarından Kur’an buyruklarına aykırı olanlara Müslüman yurttaşlar uymasınlar mı? Sayın Müftü Halil, Müslüman yurttaşlara böyle bir öğütte bulunabilir mi? Ve kendisi de bu kanunlara uymakla yükümlü değil mi?

Sayın yargıç,

Huzurunuzda da tekrar ediyorum:

Dinin esasları, devletin sosyal düzenine aykırıdır.
Dinin esasları, devletin iktisadi düzenine aykırıdır.
Dinin esasları, devletin siyasal düzenine aykırıdır.
Dinin esasları, devletin hukuk düzenine aykırıdır.

Bu apaçık gerçekleri söylemenin suç olduğunu sananlar, beni değil, Büyük Millet Meclisini suçlamış olurlar. Çünkü, dinin esaslarının bugünkü devletin sosyal, siyasal, iktisadi ve hukuki temel düzenine aykırı olduğunu söyleyen, Büyük Millet Meclisi’nin ta kendisidir.

Evet sayın yargıç,

Ben, öğrencilerime, Kur’an’ın dünya hayatına ilişkin buyrukları eskimiştir, artık bununla iş görülemez, dedim. Çünkü Atatürk devrimine ve bu devrimin temeli olan laiklik ilkesine bağlı yurttaşlar yetiştirmekle görevli bulunan bir felsefe öğretmeninin bu fikrin tersini kabul etmesini ve söylemesini imkansız bulanlardanım.

Sayın yargıç,

Şimdiye kadar söylediklerimi özetliyorum:

Ben, derslerimde öğrencilerime, Atatürk devriminin ilkelerini kavratmak ve onlarla bilim görüşünü aşılamak için bütün gücümle çalıştım. Bu çalışmam sonucunda öğrencilerin din duyguları incinmişse, bunun birinci nedenini dinsel inançlarla bilim arasındaki aykırılıklarda aramak gerekir. Bunun ikinci nedenini de 14 yüzyıl önce konmuş olan dinsel hukuk kuralları ile laik Türkiye Cumhuriyeti’nin laik hukuku arasındaki derin ve kesin aykırılıklarda aramak gerekir.

Laik bir devlette, devlet işleri görülürken bu işlerin dinin esaslarına uygun olup olmadığı hiç araştırılmaz. Söz gelişi, Büyük Millet Meclisi Kur’an’a aykırı kanunlar koymuştur ve koyacaktır. Savcılar, laik kanunların uygulanmasını isterlerken, din kurallarına bağlılıklarını ileri sürmezler.

Yargıçlara gelince: Maide suresinin 44. ayetinde ‘Her kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, onlar kafirdirler’ deniyor. Oysa laik Türk yargıcı Allah’ın indirdiğiyle değil, aslı Italya’dan alınan ve bir çok bakımdan Kur’an’a aykırı olan Türk Ceza Kanunu’yla, gene aslı Isviçre’den alınmış olan Medeni Kanun’la hüküm veriyor.

Sonuç çıkarmayı gerekli görmeden bilinenleri tekrarlıyorum:

Laik Türk yargıcı, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiyor! Halbuki Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerdir. Öğretmenler için de durum böyledir.

Meclisinde Allah’ın buyruklarına aykırı kanunlar yapılan, mahkemelerinde Kur’an’a aykırı hükümler verilen ve ders kitaplarında Kur’an: Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitap, diye tanımlanan laik bir devlette öğretmenlerin öğrencilerine; Kur’an’ın dünya hayatına ilişkin buyrukları eskimiştir, artık onunla iş görülemez, demeleri suç sayılabilir mi?

Sayın yargıç,

Şimdiye kadarki savunmalarımdan anlaşılıyor ki, bu dava, suçlunun cezasız kalmaması gibi yüksek bir duygudan doğmuş değildir. Bu dava, laiklik ilkesini benimsemeyenlerin yarattığı bir davadır. Bu dava, okulların medreseleşmesini arzulayanların düzenledikleri bir davadır. Bu davada karşınızda yargılanan bir fert değildir. Bu davada cezalandırılması istenen Faik Muzaffer değildir. Bu davada laiklik ilkesinin ta kendisi sanık sandalyesindedir. 20. yüzyılın ortasında, altıncı yüzyılın hayali ve özlemiyle yaşayanlar yanlış kapı çalmışlardır. Laiklik ilkesinin cezalandırılacağı yer, laik Türk Mahkemesi değildir ve olamaz.

Sayın Yargıç,

Bu devrim davasında vereceğiniz kararın ne olacağından hiç kuşkum yoktur. Bunun için kararınızı büyük bir güven ve rahatlık içinde beklemekteyim.”[1]

 

********************
********************
********************

 

Bu ilginç savunma, bize Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi temeller üzerine kurulduğunu pek güzel açıklıyor.

Faik Muzaffer Amaç akıllı ve zeki bir insanmış. Kendini yargı önünde aklamak uğruna, rejimin tüm hilelerini bir bir gün yüzüne çıkarmış. Umuyorum, bu savunmadan dönemin yetkilileri oldukça rahatsız olmuşlardır. Çünkü Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların asıl amaçları, yukarıdaki düşünce ve gerçekler olsa da, bunu açıkça halka söylemiyorlardı. Faik Muzaffer Amaç, bunların tüm niyetlerini bütün açıklığıyla gözler önüne sermiş.

Laikliğin dinsizlik demek olmadığını söyleyen çağdaş yobazlar, gerçekte laikliğin, hele hele Türkiye’de uygulanmakta olan laikliğin dinsizlikten başka bir şey olmadığını biliyorlardı. Ama bu baklayı ağızlarından çıkarmak niyetinde değillerdi. Aradan onca zaman geçmesine rağmen hala bunu söylüyorlar, laikliğin din düşmanlığı olmadığını, aksine dini koruma altına aldığını, dinin kutsal bir müessese olarak korunmak gerektiğini belirtiyorlar. Çağdaş laik yobazlar bunları söylüyorlar söylemesine, ama gerçek hiç de öyle değil. Allah, dini, insanlar korunsun ve doğru yolu bulsunlar diye gönderdi, yoksa dini bir kenara bırakıp “sözde” korusunlar diye değil. Eğer dine uyulmayacaksa, neden gönderilsin?

Gerçekte laiklik ilkesi Faik Muzaffer Amaç’ın söyledikleri gibi idi. Ama geniş halk yığınlarından bu gerçekler saklanıyordu. Bu bakımdan Muzaffer öğretmeni ne kadar tebrik etsek azdır. Düzenin gerçek kimliğini, gerçek niyetini gün yüzüne çıkarmış olduğundan ötürü ne kadar kutlasak yine de azdır.

Her ne kadar rejimin kurmayları tarafından laiklik ilkesi Muzaffer öğretmenin tarif ettiği şekliyle ele alınmıyor, takiyye yapılıyor ve gerçekler toplumdan gizlenmeye çalışılıyorsa da, Cumhuriyetin kurulduğu yıldan günümüze kadar geçen dönem içinde, resmi makamların uygulamaları Muzaffer öğretmeni doğruluyordu.

Sağ olasın Muzaffer öğretmen. Eline, diline sağlık…
Sen de olmasan, biz ne yapardık.

Iyi ki doğmuşsun, iyi ki Diyarbakır lisesinde görev yapmışsın.
Ve iyi ki, kimi gafillerin hala inanmakta zorluk çektikleri gerçekleri dile getirmişsin.

Ve iyiki de, bu savunmanı bir kitapçık haline getirmiş, bastırmışsın.

Çünkü biz de senin gibi düşünüyoruz, ama bu düşüncelerimizi senin gibi bir laikin, senin gibi bir devrimcinin, senin gibi çağdaş bir yobazın, senin gibi bir laiklik sevdalısının dilinden duymaya hasret kalmıştık.

Bir oyun oynanıyordu Türkiye’de, bu oyunun kuralları Islam dışı kaidelerle çizilmişti, ama biz bunu söylemeye kalktığımızda, karşımıza senin gibi düşünen, ama senin gibi cesaretli ve yiğit olmayan, korkak ve hilekar insanlar çıkıyordu. Ve onlarla bir türlü anlaşamıyorduk.

Ne iyi ettin de bu savunmayı yaptın.
Ne iyi ettin de bu savunmayı ayetlerle, Islami nasslarla açıkladın.
Ne iyi ettin de laikliğin gerçekte bir din düşmanlığı olduğunu açıkladın.

Eline sağlık olsun…
Diline sağlık olsun…

Bizler ciltler dolusu eserler yazsa idik, seninki gibi bir açıklama getiremezdik.

Senin gibi düşünen insanlar çok az.

Örneğin Uğur Mumcu vardı.

Ama onların hiç birisi senin gibi yürekli değillerdi. Senin gibi ağızlarındaki baklayı mertçe çıkaramıyorlar. Içlerinde bir tek Aziz Nesin vardı senin gibi olan. Dinsiz olduğunu, Allah’a inanmadığını, Kur’an’a inanmadığını söyleyen bir tek o vardı. Gerçi çoğusu Aziz Nesin ve senin gibiler, ama sizler başkasınız.

Sizler mertsiniz…

Takiyye yapmıyor, olduğunuz gibi görünüyorsunuz…

Sizler gibi, bu rejimi tüm açıklığıyla, tüm boyutlarıyla ve gerçek çehresi ile bize anlatan insanlara ne kadar da ihtiyacımız var, bir bilseniz…

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Faik Muzaffer Amaç, Laiklik Ilkesi Sanık Sandalyesinde, Barış Yayınları, Istanbul 1966.

 

***

 

Faik Muzaffer Amaç’ın savunmasında geçen, Kur’an’daki “Kısas” yani katilin hükmü ve hırsızın hükmü hakkında tafsilat için bakınız;

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KISAS (Katilin hükmü) :

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

***

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – HIRSIZLIK (Hırsızın hükmü) :

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/14/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-hirsizlik-hirsizin-hukmu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kendi düşen ağlamaz…

Kendi düşen ağlamaz…

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

 Resimdeki yazı, Ahmet Hamdi Akseki tarafından 1943 yılında “Peygamberimiz Hz. Muhammed” (sallallahu aleyhi vesellem) adlı kitabın, Sebilürreşad yayını olarak bastırılıp piyasaya çıkarıldıktan sonra Dahiliye Vekaleti (Içişleri Bakanlığı) tarafından sakıncalı (!) bulunarak toplattırılmasının gerekçesidir.

***

Kahrolsun Şeriat, yaşasın Laiklik diye diye insanları dinlerinden, inançlarından, Allah’a karşı olan sorumluluklarından uzaklaştıranların;

– Çocuklarını uyuşturucuya kurban verdikten sonra sızlanmaya hakları yoktur.

– Kızları tecavüze uğradıktan sonra feryad etmeye hakları yoktur.

– Dinsizliğe sürükledikleri öğrencileri tarafından öldürülen meslektaşları için yürüyüş yapmaya hakları yoktur.

– Kardeşlerini teröre kurban verdikten sonra yakınmaya hakları yoktur.

– Evlatlarını AIDS’e kurban verdikten sonra “niye benim evladım Allahım” demeye hakları yoktur.

– Çocukları alkolik olduktan sonra başkalarını suçlamaya hakları yoktur.

– Yakınları sarhoş şoförlerin araçları altında ezildikten sonra feryad-ı figan etmeye hakları yoktur.

– Çocuklarını evlendirmek için biriktirdikleri paraların çalınmasından sonra hırsızı suçlamaya hakları yoktur.

– Yaşlandıklarında kendilerini huzurevine bırakan çocuklarına kızmaya hakları yoktur.

– Evdeki eşyalarını satan kumar, içki ve uyuşturucu bağımlısı çocuklarına kızmaya hakları yoktur.

– Yakınlarını cinayete kurban verdikten sonra dövünmeye hakları yoktur.

– Aldıkları borcun faizini ödeyememekten yakınmaya hakları yoktur.

– Eşlerinin zina yapmasına öfkelenmeye hakları yoktur.

– Bunalıma girip intihar eden çocuklarının ardından ağlamaya hakları yoktur.

Çünkü bütün bu olumsuzluklar “dinsiz nesil” yetiştirmenin neticesidir.

Kendi düşen ağlamaz.

Şeriat, yani Allahu Teala’nın kanunlarını istiyoruz.

***

***

ŞERİAT HAKKINDA BİRKAÇ KONU… OKUYUN LÜTFEN:

(Medya’nın bize anlattığının aksine, Şeriat İran değil; Kur’ân’dır, Sünnet’tir.)

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KISAS (Katilin hükmü)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

***

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri (Hırsızlık)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/14/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-hirsizlik-hirsizin-hukmu/

***

– Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – ŞAHITLIK: BIR ERKEK IKI KADIN

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/21/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-sahitlik-bir-erkek-iki-kadin-2/

***

– Kemalistlerin mi yoksa Allahu Teala’nın kanunları mı?

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

***

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri – TAADDÜD-Ü ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/03/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-taaddud-u-zevcat-cok-evlilik/

***

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Mirasta Erkeğe iki Kadın payı

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/06/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-mirasta-erkege-iki-kadin-payi-ama-sor-bi-niye/

***

– İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a) Şeriat hakkında ne dedi?

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/imam-i-azam-ebu-hanife-rh-a-seriat-hakkinda-ne-dedi/

***

– Kur’an Nizamı (Hilafet/Şeriat/Hüküm/Kanun) ile ilgili bir kaç Ayet-i Kerime

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/02/kuran-nizami-hilafetseriathukumkanun-ile-ilgili-bir-kac-ayet-i-kerime/

***

– Şeriat, Hüküm, Kanun hakkında birkaç Hadis-i Şerif

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/09/seriat-hukum-kanun-hakkinda-birkac-hadis-i-serif/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Laiklere birkaç soru…

Laiklere birkaç soru…

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Türkiye de ibrani, grek ve ermeni yazısıyla Türkçe yayın yapmak serbest de, Kuran ve Islam yazısıyla Türkçe yayın yapmak niçin yasaktır?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

Türkiye masonları localarında serbestçe mason ayini yapabiliyorlar da, Müslümanlar neden dergah, zaviye ve tekkelerinde toplanıp zikrullah yapamıyorlar?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

Ülkemize gelen hintliler kendi dinlerine ait sarıkla dolaşabiliyorlar da, bizde müslümanların başlarına sarık takmaları niçin yasaktır?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

Türkiye yahudileri cumartesi günü hafta tatili yapıyor, Türkiye hrıstiyanları pazar günü tatil yapıyor da, Türkiye Müslümanları niçin Cuma günü tatil yapamıyor?

?? Yoksa ülkemizdeki Laiklik; Islam’ı yok etmek amacını mı güdüyor ??

***

NOT: Mehmed Şevket Eygi hocamıza teşekkür ederiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Laiklik, Siyonist-Haçlı ittifakın ilan edilmemiş gizli bir savaşıdır (Laiklik oyunu)

Laikliği artık gömmek lazım

***

Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî laiklik ile Müslümanlara oynanan oyunu şöyle anlatıyor:

“Müslüman bir toplumda dinin devletten ayrıl­ması sadece diktatörlüğe yol açar. Bu diktatörlük çağdaş devlet adı altında yutturulur.

Aynı zamanda bize ideal olanın dini devletten ayırmak olduğu­nu öğretenler kendi ülkelerinde öyle yapmamaktadırlar. Meselâ Is­rail… Bu devleti kuranlar peygamberlerinin ismini takmışlardır devletlerine. Bu isim, dinin devletten ayrılması bazında kullanılı­yorsa, son derece fanatik bir olgu olarak gözümüze çarpmıyor mu? Yahudiler uluslararası arenada da kendi geleneklerinin yaşatılmasını isterler. Meselâ Madrid Konferansında Cumartesi günü hiçbir şekilde konuşmamayı tercih ettiler ve o gün herhangi bir etkinlikte bulunmayacaklarını açıkça bildirdiler. Meselâ Britanya boşanmış bir kadınla evlenmek isteyen kralı tahtından almıştır. Çünkü böyle bir uygulama Britanya’daki Hıristiyanlık prensiplerine aykırı idi.

Biz Avrupalıları nasıl görüyoruz? Ya Müslüman Boşnakları katle­den Sırpların destekçisi, ya Filistinli çocukları öldüren Yahudilerin şefaatçisi, ya Keşmir’deki mazlum Müslümanları doğrayan Hinduların destekçisi olarak görüyoruz. Onlar dini ağızlarına almıyormuş gibi yaptıkları halde haddizatında dünyanın her tarafında dinî bir savaş yürütmektedirler.

Dini devletten ayırmak meselesi onların bize bolca tavsiye etti­ği, ama kendilerinin yavaş yavaş tam tersini yapmaya başladıkları bir meseledir. Çocuklarına şimdi bunun tam tersini öğretiyorlar… Bu kavram tamamen siyasî entrikalar üretmek üzere ortaya atıl­mıştır. Islâm dünyası için durum böyledir. Siyonist-Haçlı ittifakı Müslüman devletlerin içinde ilan edilmemiş gizli bir savaşın de­vamlı sürmesi için bu kavramı ortaya atmıştır. Bu savaş önceki Haçlı saldırılarından daha şiddetli ve daha çok kayıp verdiricidir. Hıristiyanlar ve Yahudiler bu fikrîyâtın açtığı savaşın devam etmesi için mal ve silah dahil olmak üzere her türlü malî ve fikrî yardımı yapmaktadırlar.”

 

**********

 

KAYNAK:

Dr. Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, tercüme eden: Sadık Ömeroğlu, Insan Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 41, 42.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sahte, Yalancı Peygamber Müseyleme ve M. Kemal Atatürk’ün Laikliği

Sahte, Yalancı Peygamber Müseyleme ve M. Kemal Atatürk’ün Laikliği

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) zamanında yalancı Peygamberler çıktı. Bunlardan biri de Yemen’de ortaya çıkan (Müseyleme b. Habib) Müseylemet’ül Kezzab idi.

“Ahir zaman peygamberi benim” dedi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’e mektup yazdı:

(Haşa) Müseyleme Resûlullah’tan; Muhammed Resûlullah’a mektuptur;

“Sen, benim peygamberliğimi tasdik eyle, bende senin peygamberliğini tasdik edeyim. Yemen, Çin tarafına sen geçme. Mekke, Medine, Şam tarafına da ben geçmeyeyim. Bu dünyayı bölüşelim” diye yazdı.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem):

Muhammed Resûlullah’dan; Müseylemet’ül Kezzaba (yalancı Müseyleme’ye) mektubtur;

“Bu dünyada kulların hiç bir hakkı yoktur. Dünya Allah’a aittir.”[1] Sen kim oluyorsun da kimin malını kimden bölüşüyorsun? dedi.”[2]

Açıkça görülüyorki, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Dünya hakimiyetini bölüşmek yani laiklik isteyen Müseylemet’ül Kezzab’a (yalancı Müseyleme’ye) verdiği cevapta; Dünya hakimiyetinin ancak Allah (celle celaluhu)’ya ait olduğunu ve kulların bunda hiç bir hakkı bulunmadığını, yani kanun koyucu olamayacaklarını belirtmiştir.

***

Peki M. Kemal’in rejiminde basılan Tarih kitabında ne yazıyor dersiniz? Tabii ki yalancı Peygamber Müseylemet’ül Kezzab övülüyor. Olacak iş değil. Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesellem) “yalancı” dediği adam övülüyor.

Buyrun okuyun:

“Müseyleme, taraftarlarının şarap içmelerine müsaade gösterdi. Müseyleme’ye imtisal eden başka adaklar olmuştur. Müseyleme, başlangıçta muvaffak olur gibi oldu. Müseyleme, Muhammed’e* gönderdiği mektupta, Arap’lar üzerinde hüküm ve nüfuzun paylaşılmasını teklif etti. Hakikatte Müseyleme de kıymetsiz sayılmayacak ahlakî ve dinî mezhep Islamiyyet seviyesinden pek aşağı değildi. Nihayet Müseyleme ve onun gibiler birer suretle bertaraf edilmişlerdir.”[3]

*Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve ala ali seyyidina Muhammed.

Bir de “müslümanım ama Atatürkçü’yüm” diyerek bunları savunanlar var. Yazıklar olsun.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sûre-i Maide, Âyet 120, Sûre-i En’am, Âyet 73; Imam-ı Şa’râni Ölüm-Kıyamet-Ahiret Hadis No: 186, sayfa 136; Ibn-i Kesir, Kitabü’n Nihaye, cild 1, sayfa 234.

[2] Islâm Tarihi, cild 10, sayfa 353-355.

Ayrıca bakınız; Mevâhib-i Ledünniyye, cild 1, sayfa 391.

[3] Tarih, Orta Zamanlar, cild 2, Devlet Matbaası, Istanbul 1931.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*