Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş Dil Teorisi hakkında ne söyledi?

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş Dil Teorisi hakkında ne söyledi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yakup kadri karaosmanoglu atatürk, m. kemal yakup kadri karaosmanoglu günes dil teorisi, dil encümeni yakup kadri harf inkilabiYakup Kadri Karaosmanoğlu

***

M. Kemal’in Dil siyaseti hakkında daha evvel bir yazı paylaşmıştık.[1] Burada, 1979-1980 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda müsteşar yardımcılığı görevinde bulunmuş olan Yavuz Bülent Bakiler’in, M. Kemal’in meşhur Çankaya sofrasının müdavimlerinden olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile yaptığı bir sohbete yer vereceğiz. Güneş Dil Teori’siyle alakalı bu sohbetin Yakup Kadri ile yapılmış olması çok mühimdir. Zira o, M. Kemal’in talimatıyla 26 Haziran 1928’de kurulan “Dil Encümeni”nde komisyon üyeliği de yapmıştı. Lafı fazla uzatmadan sizi Yavuz Bülent Bakiler-Yakup Kadri Karaosmanoğlu sohbetiyle baş başa bırakalım:

1966 yılında Ankara’daydım. Hisar Dergisinin yazarları arasındaydım. Derginin sahibi Mehmet Çınarlı, bir gün bana dedi ki:

-Hisar’ın Kasım sayısını Atatürk’e ayıracağız. Senin için Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan bir randevu aldım. Yarın evinde seni bekleyecek. Git, kendisiyle Atatürk üzerine güzel bir konuşma hazırla!

Bir gün sonra Yakup Kadri’nin Kavaklıdere’deki evine gittim. Beni yanına oturttu. Ben, ömrümde onun kadar zor konuşan, dakikada ancak 5-10 cümle söyleyebilen bir kimse tanımadım. Ses alma cihazım yoktu. Yalnız, çok kuvvetli bir hafızam vardı. Böyle sohbetlerde, karşımdakini dikkatle dinliyor, sonra oturup bana anlatılanları olduğu gibi yazıyordum. Bir ara sordum:

-Efendim dedim. Atatürk’ün, son dil anlayışı olan Güneş Dil Teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

-O dil teorisinin hiçbir ciddi tarafı yoktur. Bizi, bütün dünya milletleri karşısında çıkmazlara sokan bir safsatadan ibarettir, dedi ve bildiklerini uzun uzun anlattı.

Ben hemen cebimden kâğıt kalem çıkararak dinlediklerimi yazmak istedim. Bileğimi tutarak yazmama mani oldu:

-Çok rica ediyorum, bunları sakın yazmayın dedi. Yazarsanız tekzib ederim diye ikazda bulundu.

-Efendim söz! dedim. Katiyyen yazmayacağım!

Hisar’a döndüğüm zaman Mehmet Çınarlı şaşkındı:

-Yahu Yakup Kadri’ye ne sordun ki adamı çok korkuttun? Bana telefon açtı. Yavuz Bülent’in hazırladığı metni görmezsem, imzalamazsam, tekzib ederim, diye tutturdu.

-Güneş Dil Teorisi üzerine bir soru sordum. Yazmaya kalkınca çok korktu. Atatürk’ün ölümü üzerinden 28 yıl geçtiği halde, koskoca Yakup Kadri korkusundan ne yapacağını şaşırdı. Sizi de araması, korkusundandır, dedim.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Atatürk üzerine sohbetimiz, Hisar dergisinin 1966 yılı kasım sayısında yayımlandı (35. sayı). Kendisine söz verdiğim için Güneş Dil Teorisi hakkında anlattıklarını yazmadım. Aradan 54 yıl geçtiğine göre artık yazabilirim…

Karaosmanoğlu’ndan dinlediklerim aynen şöyle:

“Vedat Nedim Tör, 1935 yılında Basın Yayın Genel Müdürüydü ve arkadaşımdı. Bir gün beni telefonla aradı: ‘Yakup, Avusturya’dan gelen Kıverniç isimli bir uzman, şimdi yanımda. Türkçe üzerine çok farklı iddiaları var. Kendisi, bu çalışmalarını Atatürk’e bizzat anlatmak istiyor. Sen Atatürk’ün sofralarında olan adamsın. Alıp götürsene bu adamı Gâzi’ye!’

Ben de gidip Kıverniç’i gördüm. Türkçe üzerine anlattıkları, beni de çok şaşırttı. Onu alıp Gazi’nin huzuruna çıkardım. Adam Atatürk’e dedi ki: ‘Ekselans! İlk insan, Güneşi gördüğü zaman A diye bir ses çıkardı. Böylece Türkçe’deki ilk sesli harfi telaffuz etti. Güneş battığı zaman A!A!, A!A! demeye başladı. Şimdi hayretimizi A!A! diye ifade etmemiz bundandır. Sonra bu ilk insan, Güneşe AĞĞĞ! demeye başladı. AĞ hem güneş, hem de beyaz demektir. İlk insan, karşısında bir canavar görünce: OOO! dedi. Türkçe’nin ikinci sesli harfi böylece ortaya çıktı. Sonra ilk insan, uzaklık fikrini: UUU! diye anlattı. Merakını gidermek için E?E? diye sordu. İlk insan, yine çeşitli tabiat olayları karşısında Ö, Ü, İ, I gibi seslileri çıkardı. Sonra bu sesliler yanına, birtakım sessizler koyarak ilk heceleri söylemeye başladı. Mesela A yanına T‘yi koydu: AT! AT! AT! dedi. U yanına Ç koyarak UÇ! UÇ! UÇ! dedi.

Ekselans! İlk insanın ilk telaffuz ettiği AĞ hecesi, başka kelimelerin oluşmasında büyük rol oynadı. AĞ, kelimelerde ana köktür. Mesela ilk insan: AĞ+AN+AĞ+AR+AK+AĞ hecelerini arka arkaya sıraladı. AĞANAĞAR/AĞANAĞAKAR dedi. Sonra ilk defa baştaki AĞ hecesini dilinden düşürdü: ANAĞAKARA demeye başladı. Sonra bu kelimeden de bazı heceler ve harfleri düşürerek ANĞARA! ANĞARA! diye haykırdı. ANĞARA da zamanla ANKARA oldu.’

Atatürk, adamın anlattıklarını dinledi ama hiçbir soru sormadı. ‘İlk insanın önce A dediğini, bir canavar gördüğünde OOO! diye bağırdığını AĞANAĞAKARAĞ karışıklığından Ankara ismini çıkardığını nereden biliyorsun? İlk insanla aramızda milyonlarca sene var’ demedi. Adam da Atatürk’ün çok, hoşlandığı cümleyi söyledi:

Ekselansları dedi: ‘İlk insan Türk’tür! İlk lisan Türkçe’dir. Bütün dünya dilleri Türkçe’den doğmuştur!’

Atatürk çok coşkun duygularla Türk milliyetçisiydi. (Dinin yerine milliyetçiliği ikame etmek istiyordu: Kadir Çandarlıoğlu)[2] Hemen etrafındakilere emir verdi: ‘Bütün dünya dillerinin Türkçe’den doğduğuna dair, araştırmalar yapacaksınız, eserler yazacaksınız!’ dedi.”

Falih Rıfkı Atay, ÇANKAYA isimli eserinde, bu Güneş Dil Teorisine inanmadığını yazıyor. Bu teori tam bir safsatadan ibarettir. Ama bazı adamlar Atatürk’ün gözüne girmek için uydurmalara başladılar. Yok biz Ay’a ok atarken okay! okay! demişiz de Batılılar bunu Okey‘e çevirmişler. Yok bizim AVRAT kelimemizi AFRODİT, AKADAM tamlamamızı AKADEMİ şekline sokmuşlar. Biz BARABAR demişiz, Batılılar PARALEL demişler, biz BELLETEN demişiz, onlar bunu BÜLTEN şekline sokmuşlar vs. vs… Prof. Hâzım Nazım ONAT, Arapça’nın Türkçe’den doğduğuna dair 435 sayfalık bir kitap yazınca, Konya’dan milletvekili oldu.

Bu teori, 1935 yılından 1940 yılına kadar DTCF’de (Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi) ders olarak okutuldu. Bu safsatayı, İsmet İnönü, 1940 yılında ortadan kaldırdı. İyi ki kaldırdı. Çünkü ilim dünyasında büyük çıkmazlardaydık.[3]

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

[2] M. Kemal’in bu mevzuyla alakalı sözleri için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-inkilabi-milleti-din%C2%B4-yerine-turk-milliyetciligi%C2%B4-etrafinda-toplamak-seklinde-tanimliyor-soylevden/

[3] Yavuz Bülent Bakiler, Tabuları Yıkmak, Yakın Plan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 71-74.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yavuz bülent bakiler vahdeddin hain mi, padisah hain mi, sultan vahidettin hain mi vahdettin hain mi***

Sultan Vahdeddin, hem de bütün vatan hainlerinin toplamından kırk misli daha fazla vatan hainiydi. Bu konuda, elimde çok müthiş (!) belgeler var. Açıkladığımda siz de bana hak vereceksiniz…

1- Sivas’ta, Ziya Gökalp Ilkokulu’nda öğrenciydim. 1947 yılındaydık. Bir gün, dünyalar kadar sevdiğim sınıf öğretmenimiz, Atatürk’ü anlatırken elini göbek hizasına kadar kaldırarak şöyle demişti:

– Çocuklar, hain Vahdeddin vatanımızı Ingilizler’e böyle beş çuval altına satmak istiyordu. Padişahın gözleri çil çil Ingiliz altınlarını görünce kamaşmaya başladı. Ama hain Vahdeddin’in hevesi kursağında kaldı. Çünkü bu satışı haber alan Atatürk derhal Istanbul’dan Samsun’a çıkarak, oradan Erzurum’a, Sivas’a, Amasya’ya geçerek, Kongreler toplayarak vatanımızı hem hain padişahın, hem de Ingilizler’in elinden kurtardı…

Vay hain Vahdeddin vay! Inanıyorum ki bütün sınıf arkadaşlarım, o gün ona, içlerinden benim gibi sövüp saydılar.

2- Bu hadise üzerinden tam on yıl geçti. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyordum. Benden on yaş küçük bir erkek kardeşim var. O da, Sivas’ta Fevzi Paşa Ilkokul’nda öğrenciydi. Bir gün eve geldi, öfkeyle anlatmaya başladı:

– Ağabey, bugün padişahlara öyle sövdük, öyle sövdük ki sorma!

– Niye ulan?

– Ağabey bu hain Vahdeddin, vatanımızı Ingilizler’e on çuval altına satmak isterken, Atatürk bırakmamış. Ortaya atılarak bizi kurtarmış. Az kalsın gidiyormuşuz.

– On çuval değil, beş çuval Ingiliz altınına satmak istemişti Vahdeddin!

– Hayır on çuval altına ağabey!

– Oğlum bunu on sene önce, Ziya Gökalp’te okurken benim öğretmenim de sınıfta anlatmış, alışverişin beş çuval altın üzerine olduğunu söylemişti. Benim öğretmenim yalan söylemez ki!

– Benim öğretmenim de yalan söylemez ağabey!

Kendi kendime uzun uzun düşündüm. Bu fark acaba nereden geliyordu. Sonunda buldum:

– Tabii dedim, hain ve kurnaz padişah gerçi vatanı beş çuval altına satmaya razı oldu ama, Türk parasındaki kıymet kaybını dikkate alarak Ingilizler’e dedi ki, ‘Tamam! Bu koca Osmanlı mülkünü size beş çuval Ingiliz altınına satıyorum. Ama bakın, önümüzdeki yıllarda enflasyon olur da paramızın satın alma gücü düşerse, o zaman sizden beş çuval altın daha isterim. Beş beş daha on eder. Tamam mı’, Ingilizler de tamam dediler!

Dolayısıyla benim öğretmenim de, kardeşimin öğretmeni de doğru söylemişlerdi. Türk öğretmeni hiç yalan söyler mi?

3- Bu konuda üçüncü bir belgem daha var. Üniversitede okurken nasılsa, birden bire Falih Rıfkı Atay tiryakisi oldum. Bulduğum yirmi civarındaki kitabını su içer gibi okudum. Falih Rıfkı, Atatürk’ün sofrasında oturup kalkan, ona Babamız diyen, soyadını bile ondan alan bir Atatürkçü yazarımızdı. Bir gün onun ÇANKAYA isimli kitabının 174-175. sayfalarını okurken, dehşete düştüm. Çünkü o sayfalarda, bizzat Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a anlatıyordu ve Vahdeddin’in kendisini Milli Mücadele için Anadolu’ya göndermek istediğini açıklıyordu. Padişah’ın huzurundan ayrılırken, yaver Naci Paşa tarafından üzerinde Vahdeddin’in tuğrası bulunan bir altın saatin kendisine hediye edildiğini açıklıyordu.

Kim?
Mustafa Kemal!
Bunu kime anlatıyor?
En has adamlarından Falih Rıfkı Atay’a!

‘Olamaz! Bir hain padişah böyle davranamaz!’ diye bağırmaya, dövünmeye, tepinmeye başladım. Sonra güvendiğim dostlarımdan birinden öğrendim ki, Vahdeddin Türkiye’den kaçarken beraberine aldığı o beş çuval altından bir çuvalını, Falih Rıfkı Atay gibi gazetecilere dağıtmış ki aleyhinde yazmasınlar.

4- Çok sağlam ve müthiş bir dördüncü dayanağım daha var. Emin Çölaşan da Vahdeddin’in vatan haini olduğunu yazdı. Etraftaki umumi kanaati belki siz de duymuşsunuzdur:

– Emin Çölaşan derin devletin adamıdır. Belgeleri ordan alır ve allayıp pullayıp sütununa aktarır! Böyle diyorlar. Ben de Çölaşan’a derin bir saygı duyuyorum. Derin devlet, şimdiye kadar hangi tesbitinde yanıldı ki Vahdeddin konusunda yanlış bilgi vermiş olsun!

Bugün, öğretmenlerimizin dillerinde kaç çuval Ingiliz altını vardır bilmiyorum. Bu kadar safsata artık yeter. Bilmeliyiz ki:

Sultan Vahdeddin, yorgun ve fakir düşen milleti ve memleketi savaşa sokanlardan biri, değildir. Türkiye’nin Birinci Dünya Harbi’ne girmesinde Vahdeddin’in milyarda bir bile vebali yoktur. Çünkü Türkiye 1914 yılında savaşa sokulduğunda, Vahdeddin daha padişah değildi. Bizi savaşa bulaştıran, önce Alman Genel Kurmayıdır; sonra Ittihad Terakki Partisi’nin lider kadrosu. Vahdeddin, savaşa katılmamıza şiddetle muhalifti. Nitekim padişah olur olmaz ilk işi, bizi savaşa sokanlardan Enver Pasa’yı daha geri bir hizmete çekmek oldu. Ve Mondros Ateşkes Antlaşması’nı kat’iyyen imzalamadı. Sevr Antlaşması’na da imza atmadı. Vahdeddin kat’iyyen vatan haini değildi. Bunu, Atatürk’ün en büyük hayranlarından Falih Rıfkı Atay da “Niçin Kurtulmamak” isimli eserinde böyle yazıyor.

.

**********

.

KAYNAK:

.

Yavuz Bülent Bakiler, Tabuları Yıkmak, Yakın Plan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 25-27.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu – Yavuz Bülent Bâkiler (iki bölüm birleştirildi)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yavuz Bülent Bâkiler. “Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyen MHP’lilerin gerçeği görmeleri için bu fotoğrafı özellikle seçtik

***

Atatürk’ün ölümü üzerinden 74 yıl geçti. Şimdi biz, İslâmiyetle ilgili konularda bile, “Atatürk dedi ki…” diye söze başlıyoruz. Atatürk bir İslâm âlimi midir? Sanıyorum ki, yüz yıl sonramızda bile, birtakım kimseler, kendilerini bu yanlıştan kurtaramayacaklar. Bugün, bazı ilim adamlarımız da, görüşlerini Atatürk’e dayanarak açıklıyorlar. Yâni, dinin önemini belirtmek için, Atatürk’ün konuşmalarından örnekler veriyorlar. Beri yanda, pozitivist düşüncede olanlar da, yani ahiretin bütün kapılarını kapatanlar da, Kur’an’a, Allaha inanmayanlar da “Atatürk demişti ki…” diyerek yazıyor, konuşuyorlar. Her iki görüş de yanlıştır.

Yani biz, dindarlığımızı veya din dışı yaşayışımızı Atatürk’e bakarak mı belirleyeceğiz? İslâmiyet söz konusu olduğunda, bizim için örnek insan, Hz. Muhammed’dir (Salavat). Biz sevgili peygamberimizin söylediklerine bakarız ve bir Müslüman olarak da, inanmak veya inanmamak konusunda Atatürk’ün söylediklerini çok tabii karşılarız. Yani Atatürk İslamiyete inanıyorsa sevinç çığlıkları atmayız. İnanmıyorsa ona yumruk sıkmayız. Çünkü Atatürk’ün de bir insan olarak inanmak ve inanmamak hakkı-hürriyeti vardır. Unutmamak lâzımdır ki, Milli Mücadelemizin lideri, devletimizin kurucusu kayıtsız şartsız Mustafa Kemal Paşadır. Ama o, dini konularda örnek alınacak bir kişi değildir.

Değerli dostum Arslan Tekin’in evvelki gün, Yeniçağ gazetesinde bir yazısı çıktı. “Dini Cehâletin Böylesi” başlıklı yazının ilk cümlesi dikkatimi çekti. Tekin: “Mustafa Kemal neden dinin sağlam öğretilmesini istiyordu?” diye başlıyordu.
Hemen belirteyim ki dinin öğretilmesi doğru, fakat Mustafa Kemal’in İslamiyet konusundaki görüşleri, yanlıştır.
Ben, Atatürk üzerine yazılan kitaplardan 90 tanesini okuyabildim. Şimdi 91. kitap elimdedir. Biliyorum ki, Mustafa Kemal, dehâ derecesinde zeki bir kimsedir. Büyük bir kahramandır. Milli Mücadele yıllarında, câmi minberlerine bile çıkarak İslâmiyeti ve sevgili peygamberimizi çok, ama çok öven beyanlarda bulunmuştu. Buna mecburdu. Çünkü halkımızı yanına almadan o büyük, o zor mücadeleden başarıyla çıkması imkânsızdı. Ama Cumhurbaşkanı olduktan; bütün kuvvetleri avucunda topladıktan sonra, tavrı değişti. Hz. Muhammed’den “Arab oğlu” Kur’an-ı kerimden de “O Arab oğlunun yaveleri” yani saçma sapan sözleri diye bahsetti. İsmet Bozdağ’ın “Paşalar’ın Kavgası”nda da, Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratında da vardır. Atatürk, Karabekir Paşa’ya demiş ki:

“Karabekir! Kur’anı Türkçeye çevirtiyorum. İstiyorum ki milletimiz okusun ve o Arab oğlunun ne yaveler yediğini görsün!”
Atatürk, İslâmiyetin batacağına yerine yeni bir dinin çıkacağına inanıyordu. Bunu Hüsrev Gerede’nin Anıları’nda okuyoruz. Hüsrev Gerede, Atatürk’ün çok yakın asker arkadaşlarından biri. Mustafa Kemal, Samsun’a 19 Mayıs 1919 tarihinde 18 kurmay arkadaşıyla birlikte çıktı. O kurmaylardan biri de Hüsrev Gerede’dir. Onun literatür yayınlarının 86.’sı olarak basılan anılarının 267. sayfasında H. Gerede, Atatürk için diyor ki: “Dindar, yani dini bütün ve inançlı mıydı? Buna doğrudan doğruya cevap vermek çok güçtür. Herhâlde oruç tutan, namaz kılan cinsinden değildi.” Gerede, dini konularda yazılar yazan Selim Sırrı Tarcan’a Atatürk’ün “Bu din batacak ileride yeni bir din çıkacaktır. Sen bu konularda yazı yazmayacaksın anladın mı?” diyerek mani olduğunu açıklıyor. (Sayfa; 268)
O yeni dinin Hristiyanlık olduğunu yarınki yazımda okuyacaksınız.

***

(Devamı…)

Arslan Tekin kardeşim, Mustafa Kemal’in, “Dinin doğru öğretilmesini istediğini” yazıyor. Ben de, Cumhuriyetimizin yeni filizlendiği yıllarda, devletimizin İslamiyete ve Hz. Peygambere nasıl baktığını belgelere dayanarak dikkatinize sunmak istiyorum: Devletimiz ortaokullarımızda ve liselerimizde okunması için 1931 yılında, Devlet Matbaasında 4 ciltlik bir tarih kitabı bastırdı. Bu kitabın 2. cildinde İslâmiyetle ve Hz. Peygamberle ilgili dehşet verici iddialar var. Tarih kitabının 89. sayfasında kelimesi kelimesine şöyle deniliyor:

MUHAMMED’İN DAVETİ: “Muhammed, Mekke’de, müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler, pek derin bir surette, zihnini işgal ediyordu. Muhammed 40 yaşına geldiği zaman vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammed’in dâvet ettiği bu dine…. İslam denilmiştir.”
Resmî olarak hazırlanan o İslâm Tarihi kitabının 90. sayfasında çocuklarımıza şu görüşler telkin edilmek istenmişti.

KUR’AN VE VAHİY: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir. O, Arapların ahlak ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslâha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslâh için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra, kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.”
Böyle inkârlarla mı İslâmiyet doğru olarak anlatılacaktı?

Tarih Kitabının 91. sayfasındaki inkâra bakınız:

İLK VAHİY: “Muhammed, uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber, kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimi surette kani idi.”

Böyle midir? Arslan Tekin kardeşim de böyle mi düşünmektedir? Şimdi diyeceksiniz ki: “Bu tarih kitabını kim, kimler yazmış?”

Bu kitap 14 önemli kişinin çalışmasıyla hazırlanmış.

İşte 9 CHP milletvekili şunlar:

Samih Rıfat – Yusuf Akçuraoğlu – Dr. Reşit Galib – Hasan Cemil – İsmail Hakkı – Reşit Saffet – Sadri Maksudi Arsal – Şemsettin Günaltay – Yusuf Ziya – M.Tevfik Bey Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri – Afet İnan: Musiki mektebi Muallimi – Bâki Bey: Miralay – Şemsi Bey: Miralay.

Haydi iki örnek daha vereyim:

Cumhuriyetin ilânından sonra İslâmın Amentüsü, yani imanın 6 şartı değiştirildi. Türk’ün yeni Amentüsü Hâkimiyet-i Milliye Matbaasında bastırılarak dağıtıldı.

Deniliyordu ki: 1-”Vatanı yoktan var eden Mustafa Kemal’e,

2-Onun ordularına,

3-Onun kanunlarına,

4-Mücahit Analarına

5-İyilik ve kötülüğün insanlardan geldiğine

6-Öldükten sonra dirilme olmayacağına ve Atatürk’ün Tanrının en sevgili kulu olduğuna iman ederim!..” Beğendiniz mi?
Son olarak Kâzım Karabekir Paşanın 13-14-15-16 Kasım 1970 tarihli Yeni İstanbul gazetelerinde çıkan hâtıratını özetliyorum.

Karabekir Paşa diyor ki: 18 Temmuz 1923 tarihinde, Mustafa Kemal Paşa başkanlığında toplanan bir komisyonda, yeni Anayasamızda, dinimizin Hristiyanlık olarak gösterilmesi isteniyordu.

İktisat Vekili Tevfik Rüştü Bey, Dahiliye Vekili Fethi Okyar Bey, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey… bu fikri şiddetle savunuyorlardı. Söz olarak ben de kendilerine itiraz ettim.
Hava çok gerginleşti. Başkanlık kürsüsünde oturan Atatürk’e döndüm:
-Paşam siz ne düşünüyorsunuz? Siz ki Meclisimizi Fatihalarla tekbirlerle açtınız dedim. Atatürk:
-Münakaşalar şiddetlendi. Toplantıyı tatil ediyorum, diyerek toplantıyı tatil etti…”

 

**********

 

KAYNAK:

Yavuz Bülent Bâkiler’in, “Atatürk dinin nasıl öğretilmesini istiyordu” adlı köşe yazısının birinci bölümü 18 Ağustos, ikinci bölümü ise 19 Ağustos 2012 tarihinde Türkiye Gazetesi’nde yayınlandı.

Birinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545763#.UF4gH6BkGNc

Ikinci Bölüm: http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=545868#.UF4f_qBkGNd

Yukarıdaki linklerle Türkiye gazetesinde yayınlanan bu köşe yazılarına bağlanın ve altındaki facebook, twitter vs. gibi sembollere tıklayarak yazıyı paylaşın. Böylece yazar, bu tür köşe yazılarına rağbet olduğunu görecek ve inşaallah bu konulara ağırlık verecektir.

Yazıda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin ismi defalarca geçti. 3 kez salavat getirelim: Allahümme Salli Ala Seyyidina Muhammed Ve Ala Ali Seyyidina Muhammed.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*