Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş Dil Teorisi hakkında ne söyledi?

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş Dil Teorisi hakkında ne söyledi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yakup kadri karaosmanoglu atatürk, m. kemal yakup kadri karaosmanoglu günes dil teorisi, dil encümeni yakup kadri harf inkilabiYakup Kadri Karaosmanoğlu

***

M. Kemal’in Dil siyaseti hakkında daha evvel bir yazı paylaşmıştık.[1] Burada, 1979-1980 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda müsteşar yardımcılığı görevinde bulunmuş olan Yavuz Bülent Bakiler’in, M. Kemal’in meşhur Çankaya sofrasının müdavimlerinden olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile yaptığı bir sohbete yer vereceğiz. Güneş Dil Teori’siyle alakalı bu sohbetin Yakup Kadri ile yapılmış olması çok mühimdir. Zira o, M. Kemal’in talimatıyla 26 Haziran 1928’de kurulan “Dil Encümeni”nde komisyon üyeliği de yapmıştı. Lafı fazla uzatmadan sizi Yavuz Bülent Bakiler-Yakup Kadri Karaosmanoğlu sohbetiyle baş başa bırakalım:

1966 yılında Ankara’daydım. Hisar Dergisinin yazarları arasındaydım. Derginin sahibi Mehmet Çınarlı, bir gün bana dedi ki:

-Hisar’ın Kasım sayısını Atatürk’e ayıracağız. Senin için Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan bir randevu aldım. Yarın evinde seni bekleyecek. Git, kendisiyle Atatürk üzerine güzel bir konuşma hazırla!

Bir gün sonra Yakup Kadri’nin Kavaklıdere’deki evine gittim. Beni yanına oturttu. Ben, ömrümde onun kadar zor konuşan, dakikada ancak 5-10 cümle söyleyebilen bir kimse tanımadım. Ses alma cihazım yoktu. Yalnız, çok kuvvetli bir hafızam vardı. Böyle sohbetlerde, karşımdakini dikkatle dinliyor, sonra oturup bana anlatılanları olduğu gibi yazıyordum. Bir ara sordum:

-Efendim dedim. Atatürk’ün, son dil anlayışı olan Güneş Dil Teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

-O dil teorisinin hiçbir ciddi tarafı yoktur. Bizi, bütün dünya milletleri karşısında çıkmazlara sokan bir safsatadan ibarettir, dedi ve bildiklerini uzun uzun anlattı.

Ben hemen cebimden kâğıt kalem çıkararak dinlediklerimi yazmak istedim. Bileğimi tutarak yazmama mani oldu:

-Çok rica ediyorum, bunları sakın yazmayın dedi. Yazarsanız tekzib ederim diye ikazda bulundu.

-Efendim söz! dedim. Katiyyen yazmayacağım!

Hisar’a döndüğüm zaman Mehmet Çınarlı şaşkındı:

-Yahu Yakup Kadri’ye ne sordun ki adamı çok korkuttun? Bana telefon açtı. Yavuz Bülent’in hazırladığı metni görmezsem, imzalamazsam, tekzib ederim, diye tutturdu.

-Güneş Dil Teorisi üzerine bir soru sordum. Yazmaya kalkınca çok korktu. Atatürk’ün ölümü üzerinden 28 yıl geçtiği halde, koskoca Yakup Kadri korkusundan ne yapacağını şaşırdı. Sizi de araması, korkusundandır, dedim.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Atatürk üzerine sohbetimiz, Hisar dergisinin 1966 yılı kasım sayısında yayımlandı (35. sayı). Kendisine söz verdiğim için Güneş Dil Teorisi hakkında anlattıklarını yazmadım. Aradan 54 yıl geçtiğine göre artık yazabilirim…

Karaosmanoğlu’ndan dinlediklerim aynen şöyle:

“Vedat Nedim Tör, 1935 yılında Basın Yayın Genel Müdürüydü ve arkadaşımdı. Bir gün beni telefonla aradı: ‘Yakup, Avusturya’dan gelen Kıverniç isimli bir uzman, şimdi yanımda. Türkçe üzerine çok farklı iddiaları var. Kendisi, bu çalışmalarını Atatürk’e bizzat anlatmak istiyor. Sen Atatürk’ün sofralarında olan adamsın. Alıp götürsene bu adamı Gâzi’ye!’

Ben de gidip Kıverniç’i gördüm. Türkçe üzerine anlattıkları, beni de çok şaşırttı. Onu alıp Gazi’nin huzuruna çıkardım. Adam Atatürk’e dedi ki: ‘Ekselans! İlk insan, Güneşi gördüğü zaman A diye bir ses çıkardı. Böylece Türkçe’deki ilk sesli harfi telaffuz etti. Güneş battığı zaman A!A!, A!A! demeye başladı. Şimdi hayretimizi A!A! diye ifade etmemiz bundandır. Sonra bu ilk insan, Güneşe AĞĞĞ! demeye başladı. AĞ hem güneş, hem de beyaz demektir. İlk insan, karşısında bir canavar görünce: OOO! dedi. Türkçe’nin ikinci sesli harfi böylece ortaya çıktı. Sonra ilk insan, uzaklık fikrini: UUU! diye anlattı. Merakını gidermek için E?E? diye sordu. İlk insan, yine çeşitli tabiat olayları karşısında Ö, Ü, İ, I gibi seslileri çıkardı. Sonra bu sesliler yanına, birtakım sessizler koyarak ilk heceleri söylemeye başladı. Mesela A yanına T‘yi koydu: AT! AT! AT! dedi. U yanına Ç koyarak UÇ! UÇ! UÇ! dedi.

Ekselans! İlk insanın ilk telaffuz ettiği AĞ hecesi, başka kelimelerin oluşmasında büyük rol oynadı. AĞ, kelimelerde ana köktür. Mesela ilk insan: AĞ+AN+AĞ+AR+AK+AĞ hecelerini arka arkaya sıraladı. AĞANAĞAR/AĞANAĞAKAR dedi. Sonra ilk defa baştaki AĞ hecesini dilinden düşürdü: ANAĞAKARA demeye başladı. Sonra bu kelimeden de bazı heceler ve harfleri düşürerek ANĞARA! ANĞARA! diye haykırdı. ANĞARA da zamanla ANKARA oldu.’

Atatürk, adamın anlattıklarını dinledi ama hiçbir soru sormadı. ‘İlk insanın önce A dediğini, bir canavar gördüğünde OOO! diye bağırdığını AĞANAĞAKARAĞ karışıklığından Ankara ismini çıkardığını nereden biliyorsun? İlk insanla aramızda milyonlarca sene var’ demedi. Adam da Atatürk’ün çok, hoşlandığı cümleyi söyledi:

Ekselansları dedi: ‘İlk insan Türk’tür! İlk lisan Türkçe’dir. Bütün dünya dilleri Türkçe’den doğmuştur!’

Atatürk çok coşkun duygularla Türk milliyetçisiydi. (Dinin yerine milliyetçiliği ikame etmek istiyordu: Kadir Çandarlıoğlu)[2] Hemen etrafındakilere emir verdi: ‘Bütün dünya dillerinin Türkçe’den doğduğuna dair, araştırmalar yapacaksınız, eserler yazacaksınız!’ dedi.”

Falih Rıfkı Atay, ÇANKAYA isimli eserinde, bu Güneş Dil Teorisine inanmadığını yazıyor. Bu teori tam bir safsatadan ibarettir. Ama bazı adamlar Atatürk’ün gözüne girmek için uydurmalara başladılar. Yok biz Ay’a ok atarken okay! okay! demişiz de Batılılar bunu Okey‘e çevirmişler. Yok bizim AVRAT kelimemizi AFRODİT, AKADAM tamlamamızı AKADEMİ şekline sokmuşlar. Biz BARABAR demişiz, Batılılar PARALEL demişler, biz BELLETEN demişiz, onlar bunu BÜLTEN şekline sokmuşlar vs. vs… Prof. Hâzım Nazım ONAT, Arapça’nın Türkçe’den doğduğuna dair 435 sayfalık bir kitap yazınca, Konya’dan milletvekili oldu.

Bu teori, 1935 yılından 1940 yılına kadar DTCF’de (Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi) ders olarak okutuldu. Bu safsatayı, İsmet İnönü, 1940 yılında ortadan kaldırdı. İyi ki kaldırdı. Çünkü ilim dünyasında büyük çıkmazlardaydık.[3]

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

[2] M. Kemal’in bu mevzuyla alakalı sözleri için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-inkilabi-milleti-din%C2%B4-yerine-turk-milliyetciligi%C2%B4-etrafinda-toplamak-seklinde-tanimliyor-soylevden/

[3] Yavuz Bülent Bakiler, Tabuları Yıkmak, Yakın Plan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 71-74.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yavuz bülent bakiler vahdeddin hain mi, padisah hain mi, sultan vahidettin hain mi vahdettin hain mi***

Sultan Vahdeddin, hem de bütün vatan hainlerinin toplamından kırk misli daha fazla vatan hainiydi. Bu konuda, elimde çok müthiş (!) belgeler var. Açıkladığımda siz de bana hak vereceksiniz…

1- Sivas’ta, Ziya Gökalp Ilkokulu’nda öğrenciydim. 1947 yılındaydık. Bir gün, dünyalar kadar sevdiğim sınıf öğretmenimiz, Atatürk’ü anlatırken elini göbek hizasına kadar kaldırarak şöyle demişti:

– Çocuklar, hain Vahdeddin vatanımızı Ingilizler’e böyle beş çuval altına satmak istiyordu. Padişahın gözleri çil çil Ingiliz altınlarını görünce kamaşmaya başladı. Ama hain Vahdeddin’in hevesi kursağında kaldı. Çünkü bu satışı haber alan Atatürk derhal Istanbul’dan Samsun’a çıkarak, oradan Erzurum’a, Sivas’a, Amasya’ya geçerek, Kongreler toplayarak vatanımızı hem hain padişahın, hem de Ingilizler’in elinden kurtardı…

Vay hain Vahdeddin vay! Inanıyorum ki bütün sınıf arkadaşlarım, o gün ona, içlerinden benim gibi sövüp saydılar.

2- Bu hadise üzerinden tam on yıl geçti. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyordum. Benden on yaş küçük bir erkek kardeşim var. O da, Sivas’ta Fevzi Paşa Ilkokul’nda öğrenciydi. Bir gün eve geldi, öfkeyle anlatmaya başladı:

– Ağabey, bugün padişahlara öyle sövdük, öyle sövdük ki sorma!

– Niye ulan?

– Ağabey bu hain Vahdeddin, vatanımızı Ingilizler’e on çuval altına satmak isterken, Atatürk bırakmamış. Ortaya atılarak bizi kurtarmış. Az kalsın gidiyormuşuz.

– On çuval değil, beş çuval Ingiliz altınına satmak istemişti Vahdeddin!

– Hayır on çuval altına ağabey!

– Oğlum bunu on sene önce, Ziya Gökalp’te okurken benim öğretmenim de sınıfta anlatmış, alışverişin beş çuval altın üzerine olduğunu söylemişti. Benim öğretmenim yalan söylemez ki!

– Benim öğretmenim de yalan söylemez ağabey!

Kendi kendime uzun uzun düşündüm. Bu fark acaba nereden geliyordu. Sonunda buldum:

– Tabii dedim, hain ve kurnaz padişah gerçi vatanı beş çuval altına satmaya razı oldu ama, Türk parasındaki kıymet kaybını dikkate alarak Ingilizler’e dedi ki, ‘Tamam! Bu koca Osmanlı mülkünü size beş çuval Ingiliz altınına satıyorum. Ama bakın, önümüzdeki yıllarda enflasyon olur da paramızın satın alma gücü düşerse, o zaman sizden beş çuval altın daha isterim. Beş beş daha on eder. Tamam mı’, Ingilizler de tamam dediler!

Dolayısıyla benim öğretmenim de, kardeşimin öğretmeni de doğru söylemişlerdi. Türk öğretmeni hiç yalan söyler mi?

3- Bu konuda üçüncü bir belgem daha var. Üniversitede okurken nasılsa, birden bire Falih Rıfkı Atay tiryakisi oldum. Bulduğum yirmi civarındaki kitabını su içer gibi okudum. Falih Rıfkı, Atatürk’ün sofrasında oturup kalkan, ona Babamız diyen, soyadını bile ondan alan bir Atatürkçü yazarımızdı. Bir gün onun ÇANKAYA isimli kitabının 174-175. sayfalarını okurken, dehşete düştüm. Çünkü o sayfalarda, bizzat Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a anlatıyordu ve Vahdeddin’in kendisini Milli Mücadele için Anadolu’ya göndermek istediğini açıklıyordu. Padişah’ın huzurundan ayrılırken, yaver Naci Paşa tarafından üzerinde Vahdeddin’in tuğrası bulunan bir altın saatin kendisine hediye edildiğini açıklıyordu.

Kim?
Mustafa Kemal!
Bunu kime anlatıyor?
En has adamlarından Falih Rıfkı Atay’a!

‘Olamaz! Bir hain padişah böyle davranamaz!’ diye bağırmaya, dövünmeye, tepinmeye başladım. Sonra güvendiğim dostlarımdan birinden öğrendim ki, Vahdeddin Türkiye’den kaçarken beraberine aldığı o beş çuval altından bir çuvalını, Falih Rıfkı Atay gibi gazetecilere dağıtmış ki aleyhinde yazmasınlar.

4- Çok sağlam ve müthiş bir dördüncü dayanağım daha var. Emin Çölaşan da Vahdeddin’in vatan haini olduğunu yazdı. Etraftaki umumi kanaati belki siz de duymuşsunuzdur:

– Emin Çölaşan derin devletin adamıdır. Belgeleri ordan alır ve allayıp pullayıp sütununa aktarır! Böyle diyorlar. Ben de Çölaşan’a derin bir saygı duyuyorum. Derin devlet, şimdiye kadar hangi tesbitinde yanıldı ki Vahdeddin konusunda yanlış bilgi vermiş olsun!

Bugün, öğretmenlerimizin dillerinde kaç çuval Ingiliz altını vardır bilmiyorum. Bu kadar safsata artık yeter. Bilmeliyiz ki:

Sultan Vahdeddin, yorgun ve fakir düşen milleti ve memleketi savaşa sokanlardan biri, değildir. Türkiye’nin Birinci Dünya Harbi’ne girmesinde Vahdeddin’in milyarda bir bile vebali yoktur. Çünkü Türkiye 1914 yılında savaşa sokulduğunda, Vahdeddin daha padişah değildi. Bizi savaşa bulaştıran, önce Alman Genel Kurmayıdır; sonra Ittihad Terakki Partisi’nin lider kadrosu. Vahdeddin, savaşa katılmamıza şiddetle muhalifti. Nitekim padişah olur olmaz ilk işi, bizi savaşa sokanlardan Enver Pasa’yı daha geri bir hizmete çekmek oldu. Ve Mondros Ateşkes Antlaşması’nı kat’iyyen imzalamadı. Sevr Antlaşması’na da imza atmadı. Vahdeddin kat’iyyen vatan haini değildi. Bunu, Atatürk’ün en büyük hayranlarından Falih Rıfkı Atay da “Niçin Kurtulmamak” isimli eserinde böyle yazıyor.

.

**********

.

KAYNAK:

.

Yavuz Bülent Bakiler, Tabuları Yıkmak, Yakın Plan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 25-27.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*