Kemalist Rejimin Yol Vergisi Zulmü: Bir Babaya Çocuğunu Sattıran Utanç!
*
Bu yazıda kemalist rejimin karanlık tarihinden acı bir sayfa paylaşacağım. Yoksulun sofrasından ekmeği çalan bir uygulamadan bahsedeceğim: Yol Vergisi.
M. Kemal döneminde çıkan bu vergi, sadece bir rejimin kanunu değildi; o günün köylüsünü, işçisini, memurunu, kısacası geçim sıkıntısı çeken her erkeğini, ya kazma-kürekle yol yapmaya ya da kıt kanaat biriktirdiği parasını “yol parası” diye devlete vermeye zorlayan büyük bir adaletsizlikti.
Yazıya geçmeden evvel kısa bir bilgilendirmede bulunmak istiyorum. Bu makalede odak noktamız, Yol Vergisi’nin dar gelirli vatandaşları maruz bıraktığı derin mağduriyetler ve insanlık dramlarıdır. Bundan dolayı verginin yıllar içinde farklı adlar ve şartlarla (mesela muafiyet şartının 6 çocuktan 5 çocuğa inmesi, ya da vergi miktarının sürekli değişmesi gibi) güncellenen teknik detaylarına girmeyeceğiz. Ancak unutulmamalıdır ki, bu kanun hangi isimle anılırsa anılsın, hangi miktarda uygulanırsa uygulansın, her dönemde asıl mağduriyeti köylü ve dar gelirli vatandaşlarımız çekmiştir.
Bu bilgilendirmeden sonra birkaç alıntıyla yol vergisini tanıyalım…
Büyük çoğunluğu M.Kemal’in doğrudan doğruya kendisinin kaleme aldığı ve o hayattayken yayınlanan “Vatandaş için Medeni Bilgiler!” kitabında yol vergisiyle ilgili şunlar yazar:
“Yol vergisinin aslı, yasayla özelliği belli her erkek vatandaşın yılda belirli bir süre ülke yollarının yapılmasında ve onarımında kendisinin çalışmasından ibarettir. Yol hizmetini gerçekte yapmayanlar belirli bir para verirler.”[1]
Oya Baydar ve Ayşe Berktay Hacımirzaoğlu’nun hazırladığı “75 Yılda Köylerden Şehirlere” adlı eserde ise şu bilgiler verilir:
“1921 yılında Tarik-i Bedeli Nakdisi adı altında bir vergi koyuldu. Bu yükümlülük iki şekilde ödenebiliyordu: Yükümlü ya 4 gün yol yapımında çalışacak ya da buna denk gelen miktarda vergi ödeyecekti. Bu vergi 1925 yılında Yol Mükellefiyeti Kanunu ve 1929’da da Şose ve Vergiler Kanunu ile yeniden düzenlenmiştir. Yeni düzenlemede 10 gün çalışma ya da 8 lira vergi ödeme hükmü getirilmiştir. 1952 yılında (Menderes döneminde: Kadir Çandarlıoğlu) uygulamaya konulmuş olan Akaryakıtlardan Alınacak Yol Vergisi Hakkındaki Kanun’la eski uygulamalara son verilmiştir.”[2]
Verginin temel mantığını ve mağduriyetin kaynağını anlamak, ilerideki sarsıcı bilgileri doğru yorumlamak açısından elzemdir. Bu sebeple, Yol Vergisi’nin getirdiği ağır şartları, tarih profesörü Osman Akandere’nin “Milli Şef Dönemi” adlı eserinden, konuyu özetleyen şu kapsamlı metne başvuruyoruz:
“Türkiye’de 2.6.1929’dan itibaren belirli yaş sınırlan arasındaki bütün erkeklerden ‘Yol Mükellefiyeti’ veya ‘Yol Parası’ adıyla bir vergi alınmaktaydı. Bu uygulama ile yol mükellefiyetine tabi olan erkekler her yıl ’10’ gün süreyle bedeni çalışma yapacaklar, bedeni olarak çalışmak istemeyenler ise belirlenen bir miktar parayı ‘nakden’ ödeyeceklerdi.93 Yol mükellefiyetinin karşılığı için ödenecek para miktarı yıllara göre değişiklik göstermiştir. Yıllara göre 6, 8, 12 lira olarak alınan ‘Yol Parası’ 1947’lerden sonra ’18’ liraya kadar yükseltilmiştir.
(…) Devlet, yol vergisini para ile ödeyemeyeceklerin borçlarını, hükümetçe gösterilecek yolların ve köprülerin yapılmasında çalışmak suretiyle bedenen yerine getirmeye mecbur tutmuştur. Bu açıdan bakıldığında devlet, vatandaşlarına bir angarya yükü getirmiştir. Bir vergi kanunu olarak görülen ve uygulanan ‘Yol Vergisi Kanunu’ bazı adaletsiz hükümleri ihtiva ettiği gibi, uygulanmasından görülen haksızlık ve eşitsizlik örnekleri ile geniş halk kesimlerinin hoşnut olmadığı ve tepki duydukları bir vergi olmuştur.
Bedenen çalışamayacaklardan istenen yol parası özellikle Ikinci Dünya Savaşı yıllarında, fakir halkın ve köylünün ödeme gücünün çok üzerinde olmuştur. Ayrıca bu verginin zengin ve fakir ayırımı yapılmadan herkesten aynı miktarda bir paranın alınması esasına yer vermesi, adalet ve eşitlik esasına dayanmayan haksız bir uygulama olmuştur. Kanunla bir zengin hatta milyonerle, ekmek ve tuz parasını bile temin edemeyen köylü ve şehirliler aynı oranda bir yol parası ödemekle mükellef tutulmuşlardır. Nitekim parası olan zengin ve orta sınıf hiç zorlanmadan ve ağırlığını hissetmeden Yol Vergisini ödemiş ve bedenen çalışma mükellefiyetinden kurtulmuştur.
Buna karşılık köylüler ve özellikle yevmiyeli olarak çalışmayan işçiler ile şehirlerde oturan dar ve sabit gelirli vatandaşlar, yani geniş halk kesimleri için bu vergiyi ödemek çoğu zaman zor olmuş, hatta mümkün olmamıştır. Bu kesimler, dişinden tırnağından artırdığı üç beş kuruş parayı aç kalmak pahasına bu vergiyi ödemek için vermişlerdir. Fakat çoğu zaman kendilerinden istenilen bu vergiyi vermek güç ve kudretinden mahrum kalmışlardır. Bu nedenle Yol Vergisinin ve bedenen çalışma mükellefiyetinin ağırlığını fakir halk kesimleri çekmiştir. Zengin ve müreffeh insanlara nispetle, fakirlerin ve özellikle köylülerin aileleri daha kalabalık olduğu günümüzde de kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Kalabalık ailelere sahip köylüler ve diğer fakir halk kesimlerinin mükellefiyete tabi erkek nüfusları da fazla olmuştur. Bu durum, bu kesimlerin ödeyeceği vergi miktarının yekun tutmasına yol açmıştır.
Yol Vergisinin eşitsizliği yapılan yollardan istifade edilme yönüyle de kendini göstermektedir. Şöyle ki; toplanan yol paraları ile yapılan yollardan ve köprülerden zenginler, fakirlere ve köylülere göre daha fazla istifade etmişlerdir. Zenginler atı, arabası, ya da otomobili ile yapılan bu düzgün yollardan rahatça istifade ederek seyahat etmiş , eşyasını taşımış ve ticaretini gerçekleştirmiştir. Buna karşılık fakir köylü ve çiftçiler ise; keçi yollardan, sarp patikalardan, tozlu ve çamurlu yollardan her an ölümcül bir tehlike ile karşılaşma korkusu içinde yürüyüp gitmek mecburiyetinde kalmışlardır. Vergisini vererek ya da bedenen çalışarak yapılan yollardan ise, belki senede birkaç kez şehre inmek için istifade etmiştir. (…) Nitekim Demokrat Parti’yi neden tercih ettiği sorusuna ‘Ben de 6 lira yol vergisi veriyorum, nah şu ipek fabrikasının sahibi de’ diyerek cevap veren köylünün bu cevabı, verginin eşitsizlik ve adaletsizliğine gösterilen tepkiyi ifade etmesi bakımından dikkat çekicidir.
Yol Vergisini ödeyemedikleri için evlerinden, köylerinden ve oturdukları şehirlerden uzakta, olumsuz şartlar altında günlerce çalışmak zorunda kalan fakir halk kesimleri; verginin sosyal adaletsizliğe yol açan bu yönüne hep tepki göstermişler ve şikayetçi olmuşlardır. CHP ve ona dayanan tek-parti yönetiminin bu vergi ile, zenginleri himaye ettiği düşüncesi içerisinde olan bu insanlar büyük tepki ve kızgınlık duyguları içinde olmuşlardır.
Nitekim R.Salim Burçak, köylünün Yol Vergisi dolayısıyla maruz kaldığı muameleyi, ve halkın yönetime bakış açısını şu sözlerle anlatmaya çalışmıştır:
“…Atatürk’ün memleketin efendisi olarak gösterdiği köylü, jandarma ve tahsildardan, yol ve tarım ürünleri vergilerinden sızlanıyor, feryat ediyordu. Memleketin efendisi altı liralık yol vergisini veremediği için kendisini günlerce yollarda ve madenlerde çalıştıran, yetiştirdiği ürünü vergi adı altında keyfi ölçülerle elinden alan bir terör rejimine kendi devleti gözüyle bakamaz olmuştu.[3]
***
Kanun, 18-60 yaş arası bütün erkeklere bu vergiyi dayatıyordu. Bu zulmün eleştirisini ve yol vergisinin köylüye yüklediği yıkımı, sadece muhalif sesler değil; bizzat o dönemin iktidar partisine yakın çevreler ve yazarlar dahi teyit etmektedir. Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun önsözünü yazdığı “100 Soruda Cumhuriyet Halk Partisi Tarihi” adlı eserde, Atatürkçü Siyaset Bilimci Prof. Dr. Hakkı Uyar, verginin kentli ve çalışan erkeklerce kolaylıkla ödendiğini, ancak ‘kendi ürettiği ile geçinen köylünün ödemekte zorluk çektiğini’ şu sözlerle ifade etmiştir:
“Türkiye, Ikinci Dünya Savaşı yıllarında da hala parasal ekonomiye geçememişti. Bunun yarattığı sorunlar nedeniyle var olan uygulamalardan biri de Yol Vergisi idi. Bu vergi, Aşar vergisinin kaldırıldığı dönemde (1925) kabul edilen bir vergidir. Tek parti dönemi boyunca 5-12 lira arasında değişen miktarlarda uygulandı. 18-60 arasında erkeklerden alınan bu vergiyi, kentli ve çalışan erkekler kolaylıkla ödeyebilirken, parasal ekonomik/kapitalist ilişkiler ağına girmemiş ve kendi ürettiği ile geçinen köylü ödemekte zorluk çekti. Vergiyi ödeyemeyen köylü, bedensel olarak 3 günden az olmamak üzere çalışmak zorundaydı. Vergiden muaf olmanın bir yolu da en az 5 çocuk sahibi olmaktı.”[4]
Bu, adaletsizliğin, bizzat sistemin içinden gelenler tarafından bile görüldüğünün ve kabul edildiğinin en güçlü delilidir!
Laiklerin pek beğendiği Prof. Ilber Ortaylı’nın konuyla ilgili yorumu ise şöyledir:
“Yol vergisi, angaryalar, çeşitli vergiler mutlak suretle alınırdı ki onların alınması esnasında hiç hoş olmayan manzaralar ortaya çıkardı. Adnan Menderes döneminde o vergiler kaldırılıyor; insanların ne kadar rahatladığını düşünsenize. Köylüler Menderes’i karşılamak için yollara akın ederdi.”[5]
*

[5] no’lu dipnotta bahsi edilen kitabın ilgili sayfası…
***
M. Kemal tarafindan finanse edilen Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 6 Eylül 1925 tarihli nüshasında yer alan “Yol Bedeli Nakdisi Hakkında” başlıklı bir ilan, bu zulmün resmi belgesidir. Haberde, yol bedelinin muhtarlara veya bizzat Muhasebe Veznesi’ne ödenmediği takdirde, kanun gereği mallarına el konulacağı şöyle ilan olunmuştu:
“Yol bedel-i nakdisinin ikinci taksidi de mürur etmiştir. El-yevm birinci ve ikinci taksidi te’diye etmeyen mükellefatın 15 güne kadar muhtarlara ve yahud bi’z-zat Muhasebe-i Hususiye veznesine teslim etmedikleri takdirde ber-mucib-i kanun emvalleri (malları) hacz edileceği ilan olunur.”[6]
*

[6] no’lu dipnotta zikri geçen gazete haberi…
***
Işte bu, Kemalist rejimin diliydi! 15 gün içinde ödeme yapılmazsa, yoksulun elindeki avucundaki son tarlasına, hayvanına el konulacağı tehdidiydi.
Nitekim Tarihçi Mahmut Goloğlu’nun naklettiğine göre; Yol parasını vermeyen köylüye gaz yağı dağıtımı yapılmıyordu. Beş çocuklu ailelerden yol parası alınmıyordu ama üç çocuklu bir kadın yol parasını veremediği için, elleri kelepçeli götürülmüştü. Tahsildarlar, ayrıca bir kadının tek horozunu vergi borcuna karşılık haczetmişlerdi.[7]
*


[7] no’lu dipnotta sözü edilen kitabın ilgili sayfası…
***
Bu sözler, Yol Vergisi’nin, kadınları bile çocuk sayısıyla tehdit eden, vergi borcunu ödeyemeyeni, gaz yağı gibi en temel insani ihtiyaçlarından mahrum bırakan ve onları kelepçeleyen bir sistem olduğunu ispatlamaktadır.
Kemalist rejimin vicdansızlığı bununla da sınırlı kalmadı. Tüm bu baskı, haciz ve kelepçe manzaraları, maalesef borçlu babaları evlatlarını satmaya kadar götürmüş ve bu, dönemin en büyük insanlık ayıbı olarak tarihe geçmiştir.
15 Haziran 1925 tarihli bir belge, verginin ödeme gücü olmayan halk üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne sermektedir. Antalya Türk Ocağı’ndan Başvekalet’e gönderilen bu yazı, verginin 12 liraya çıkarılıp jandarma zoruyla toplanmaya başlanması üzerine yazılmıştır.
Yazıda, verginin diğer bölgelere göre dahi daha ağır olduğu şikayetiyle birlikte, halkın düştüğü çaresizlik şöyle sıralanmıştır:
Antalya’nın Osmaniye Mahallesi’nden Girit ve Kıbrıslı Mehmed, 12 liralık borcu ödeyemeyeceğini beyan etmiş; ancak hakkında çıkarılan tahsil kararının verdiği büyük kederle, henüz 7 yaşındaki sevgili evladını alenen açık artırmaya çıkarmış ve 50 liraya satarak borcunu kapatmıştır.
Yine Tuzcular Mahallesi’nden Iskendereli oğlu Isa, istenen yol vergisini temin etmek için ailesiyle yattığı yatağı satmaya kalkışmış; eşinin buna engel olmak istemesi üzerine çıkan kavgada, şahitlerin gözü önünde karısını boşamıştır.
Balıkçı Sami ise ailesine ait çamaşır leğenini satarak borcunu ödemiş, ancak bu yüzden eşiyle kavga etmiştir.[8]
Bir babanın, evladını 12 liralık bir borç yüzünden 50 liraya satmaya mecbur bırakıldığı bir nizam; artık ne bir kanun, ne bir maliye politikasıdır; bu, tam anlamıyla bir zulümdür, bir insanlık ayıbıdır! Işte 1925 Yol Vergisi’nin dar gelirli vatandaşı ittiği çaresizliğin en acı, en çıplak fotoğrafı budur.
*

[8] no’lu dipnotta bahsi geçen belgeler… Altta ise latinize edilmiş tam metin:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Katib-i Umumiliği Evrak Müdiriyeti Aded: 2379/15-6-1341
Türkiye Cumhuriyeti Baş Vekaleti Canib-i Samisine
4/6/1341 tarihiyle Antalya’da Türk Ocağı Riyaseti imzasıyla gönderilen ve encümen-i vilayet tarafından bu sene on iki liraya iblağ edilen tarik bedel-i nakdisi (yol parası) istitaat-ı maliyesi müsaid olmayanlar (mali durumu uygun olmayanlar) üzerinde sui-tesir icra etmekde olduğundan (kötü tesir icra etmekte olduğundan) bahs olan tahrirat iktizası ifa olunmak üzere leffen takdim edilmiştir efendim.
Türkiye Büyük Millet Meclisi reisi Vekili
***

Antalya Türk Ocağı
Aded: 15 Karar Numrosu
Hû
Ankara’da Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesine
1341 senesine aid tarik bedel-i nakdisinin encümen-i vilayet tarafından 12 liraya iblağı hakkında verilen karar bu ay zarfında saha-i tatbika vaz olunmuş ve polis jandarma marifetiyle tahsilata ibtidar kılınmıştır. Aksam-ı saire-i mahalindeki tarik bedelatında nisbeten bu mikdar vilayetimizin vaziyet-i hazıra-i iktisadiyesi itibariyle cidden mucib-i istiksar olmuştur. (cidden çok fazla bulunmuştur). Nitekim Antalya’nın Osmaniye mahallesinden Giritli Kıbrıslı Mehmet istitaat-ı maliyesinin darlığı hasebiyle bedel-i mezkurı tediye edemeyeceğini beyan etmiş, fakat hakkında ittihaz kılınan hapis kararının ruhuna ilka etdiği kahir bir infial (hapis kararının ruhunda bıraktığı ezici bir isyan) ile henüz yedi yaşındaki sevgili evladını ‘alenen mevki-i müzayedeye çıkarmış ve 50 liraya satmak suretiyle 12 lirayı tesviye etmiştir.
Yine Antalya’nın Tuzcular mahallesinde mukim Iskendereli oğlu Isa kendisinden talep edilen tarik bedelini (yol parasını) temin maksadıyla ailesiyle birlikte yattığı yatağı satmaya teşebbüs etmiş ve zevcesinin (eşinin) buna mani olmak istemesi üzerine aralarında zuhur eden münazaadan (kavgadan) sonra şahitlerin nazarları altında bu yüzden talak vaki olmuştur. (boşanma gerçekleşmiştir).
Keza Antalya ahalisinden balıkçı Sami ailesine aid çamaşur leğenini satmak suretiyle bedel-i mezkurı tesviye etmiş ise de zevcesiyle (eşiyle) kavga etmişdir. Bu 3 vak‘aya mümasil ve pek feci ahvali müessifenin tekerrürü ihtimalini derpiş ederek (tekrar etme ihtimalini öngörerek) nazarı dikkati alilerini bu hususa tevcih etmeği milli bir vazife addeylediğimizi arz, saadet ve selameti umumiyeyi kafil olan makamı samilerine bu vesile ile arzı tazimat eyleriz efendim.
Fi 4 Haziran Sene 1341 (1925)
Reis Vekili Doktor…..
***
Yol vergisi, o yıllarda zaten nefes almakta zorlanan halkın gücünü aşan bir mükellefiyetti. Bu yüzden, rejim vergisini toplamaya çalışsa da, halkın cebi tamtakır olduğu için bunda başarılı olamadı. Belgeler gösteriyor ki, 1929’da yani aradan geçen 4 seneye rağmen ikinci taksidin ödeme vakti geldiğinde bile, ülkenin birçok yerinde daha birinci taksidin parası bile toplanamamıştı.[9]
*

[9] no’lu dipnot ile ilgili…”Tarik bedelleri toplanamıyor…”
***

“Senede 10 liralık bir kağıdı görmeyen köylü yılda 13 lira yol parasını nasıl verir?..” Cumhuriyet Gazetesi, 25 Aralık 1930…
***

“Vergiler umumiyet itibariyle ağırdır…” Cumhuriyet Gazetesi, 28 Kasım 1930…
***

“Altı liralık vergiyi veremeyen Amele…” Cumhuriyet Gazetesi, 19 Şubat 1934...
***
Gazetelere akseden haberler, verginin ne kadar adaletsiz ve tahsil edilemez olduğunun en açık delilidir. Halk aç ve biilaç iken, dönemin Cumhurbaşkanı M. Kemal bile 1 Kasım 1929’daki Meclis açılış konuşmasında, ‘Yol vergisi hasılatının tamamen elde edilmesi, ehemmiyetle takip olunmak lazımdır.’ [10] diyerek, rejimin bütün dikkatini hala ısrarla halkın zorla ödeyeceği bu paranın üzerinde tuttuğunu gösteriyordu. Bu sözler, yoksulun halini görmezden gelmekten başka bir şey değildi.
*


[10] no’lu dipnotta sözü edilen M. Kemal’e ait Meclis konuşmasının zaptı…
***
Maalesef bu baskı ve ısrar orada kalmadı. Devlet, borcunu ödeyemeyen vatandaşa karşı daha da sertleşti. Bu acımasızlığın en kesin delili, bizzat “Gazi M. Kemal” imzasıyla çıkan 3 Eylül 1930 tarihli Kararname‘dir.
Kararnamede, Yol Vergisi mükelleflerinden “borçlarını taksit müddetinde vermeyenler hakkında Tahsili Emval Kanunu’nun sureti tahsili” (yani, mallarına el koyma yoluyla tahsilat) uygulanması emredilmiştir.[11]
*

[11] no’lu dipnotta bahsi geçen kararname…
***
Gazi M. Kemal imzalı bu kararname ile ‘yoksul avı’ resmen hukuki bir zemin kazandı. Borcunu ödeyemeyen halka karşı Tahsili Emval Kanunu‘nun bütün ağırlığı devreye sokuldu. Artık sıtmalı hastanın üzerindeki yorgana kadar her şeye el konulmasının yolu, en üst düzeyden gelen bu emirle açılmıştı.
Bu baskının ne denli vicdanları kanattığının en acı delili ise dönemin rejime bağlı gazetelerinde bile yer buldu. M. Kemal’in yukarıda sözü edilen kararnameye imza atmasından yalnızca 5 ay sonra, vergisini ödeyemeyen bir vatandaş, tahsilat için kapısına dayanan memurun gözleri önünde çaresizlikten bir bıçakla intihar etti! Cumhuriyet Gazetesi’nin; “Vergi yüzünden bir intihar” başlıklı haberini aynen alıntılıyorum:
“M.Kemalpasa kazasına tabi (Çaltılıbük) nahiyesinden bir köylü, yol parası almaya gelen memurun önünde belindeki bıçağı göğsüne saplıyarak bu parayı verememekten mütevellit bir yeisle intihar etmiştir.”[12]
*

[12] no’lu dipnotta sözü edilen haber…
***
Yine Cumhuriyet gazetesine ait başka bir haberde, Karagümrük’te sefalet içinde yaşayan 49 yaşındaki emekli Cemalettin E.’nin, kendisinden istenen 10 lira yol parasını ödeyememesi ve çalışmaya gitmekten kaçması üzerine bu sefalete dayanamayıp boğazını keserek hayatına son verdiği bildirilmiştir.[13]
*

[13] no’lu dipnotta bahsi edilen haber…
***
Bu, M. Kemal döneminde çıkan mali bir kanunun, canlara kastettiği anlamına geliyordu.
Bir düşünün; yolu olmadığı için zaten zor durumda olan köylüye, yol yapmak için istenen parayı ödeyemediği gerekçesiyle bir de bu ölümcül baskıyı uygulamak hangi vicdana sığar? Bu, yol yapımından çok, yoksulun hayatına mal olan bir zulüm sistemiydi. Yol Vergisinin sebep olduğu zulüm, sadece intihar ve hacizle sınırlı kalmadı; maalesef cana kasteden bir katliama dönüştü. Gazetelerin manşetlerine yansıyan bu olay, zulmün hangi noktaya vardığını göstermektedir.
Akşam gazetesinde çıkan “Katil Bekçi Yol parasını vermiyen bir köylüyü öldürdü” başlıklı haberi buraya alıyorum:
“Tarsus’ta tarlasında yatan Hüseyin Pehlivan, kendisinden yol parası borcunu isteyen bekçiye, yanında sadece iki buçuk lirası olduğunu söyler. Ancak bekçi, paranın tamamında ısrar eder. Çıkan tartışmanın sonunda bekçi, tabancasını çekerek zavallı köylü Hüseyin Pehlivan’ı kurşunlayıp öldürür.”
*


[14] no’lu dipnotta bahsi geçen haber…
***
Bu vahşet, 6-12 liralık bir vergi borcu yüzünden bir canın feda edildiğini gösteriyor! Yol Vergisini tahsil etme baskısı, bizzat devlet görevlilerini katil pozisyonuna düşürmüş, köylünün can güvenliğini dahi ortadan kaldırmıştır. Işte bu, makalemizin başlığında belirttiğimiz gibi, bir maliye düzenlemesi değil, doğrudan bir zulümdür.
Yol Vergisini ödemeyen köylünün yaşadığı çaresizliği ve tahsilatın acımasızlığını, Köy Enstitüsü mezunu ve Cumhuriyet eski Senatörü Hüseyin Atmaca, “Köy Enstitüsünden Parlamentoya” adlı eserinde çarpıcı şekilde özetler. Atmaca’ya göre o yıllarda köylünün “iki Azraili vardı: Tahsildar ve Jandarma.” Jandarma dayağı olağan sayılırken, tahsildar vergisini ödeyemeyenlerin yatağını, yorganını, çanağını, çömleğini dahi satabiliyordu. Bu zulüm, Varişli Yakup’un trajik hikayesinde somutlaşır: Vergisini ödeyemeyen Yakup, 39 derece sıtma ateşinde tir tir titrerken bile tahsildar, hastanın üzerindeki son örtü olan yorganı gelip haczetmiştir. Atmaca’nın tabiriyle, bu dönemde “Insan hakları köy sınırından içeri giremezdi.” Bu anılar, uygulanan baskının mali bir görevden ziyade, insanlık haysiyetini hedef alan kurumsal bir zulüm olduğunu, gördüğünüz bu misalde de ispatlamaktadır.[15]
Akademisyen Nuray Özdemir’e göre; “Vergisini ödemeyenlere yönelik haciz ve hapis uygulamaları konusunda vilayetler kararlı bir tutum izlemişlerdir. Dönemin gazetelerinde yol vergisine karşılık haczedilen malların satışına dair ilanlar yer almıştır.” Özdemir, Eminönü Kaymakamlığı’nın Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan şu ilanını da nakleder:
“Eminönü Kaymakamlığı’ndan: Altı lira yol parası borcundan dolayı tahtelhacze alınan eski bir soba ile karyola 16/6/1935 tarihine musadif cumartesi günü saat onda Küçükpazar Belediye Tahsil Şubesi önünde satılacağı ilan olunur.”[16]
*

[16] no’lu dipnotta sözü edilen haber…
***
Bu baskı sadece yerel bir zorluk değildi; ülke çapında bir çaresizlikti ve bizzat kamuoyu tarafından dile getiriliyordu. Işte o dönemin Cumhuriyet Gazetesi’nde, vergisini ödeyemeyen halkın yaşadığı durumu, Adapazarı’ndan Amasyalı oğlu Mehmet Emin’in gönderdiği bir mektup/haber aynen şöyle aktarıyordu:
“1— Yol vergisi; vilayetimizde geçen sene de olduğu gibi bu sene de 13 liradır. Hapishanemiz elyevm bu vergiyi ver(e)meyenlerle doludur. Sabahtan akşama kadar iş arayıp bulamayan bir çok zavallılar vergilerini verememişlerdir. Hatta 13 liraya mukabil 10 lira verenler yine hapse maruz kalıyorlar.”[17]
*

Dipnot [17]‘de yer alan haber…
***
Bu ifadeler, vergiyi ödeyebilmek için büyük fedakarlık yapan vatandaşın bile, o küçük farkı kapatamadığı için nasıl hapse atıldığını ve tahsilatın ne kadar acımasızca yapıldığını göstermektedir.
Gazetelere yansıyan vatandaş şikayetlerine devam edelim…
Yol Vergisinin sebep olduğu sınıfsal zulmü, vatandaşlar gazetelere yansıyan şikayetlerinde dile getirmiştir:
Hasan B., yol parasının çok ağır olduğunu, zenginlerin vergiyi kolayca ödediğini, ancak fakirlerin çalışmaya mecbur kaldığını ve yol yapımının düpedüz angaryaya dönüştüğünü belirtmiştir.
Hilmi Efendi’nin çaresizliği ise zulmün boyutunu göstermektedir: 10 senedir vergiyi ödeyemediği için 120 gün çalışma cezası tehdidiyle karşı karşıya kalan Hilmi Efendi, hapse girse bile 120 gün çalışmak zorunda kalacağını ve bu durumda ailesinin aç kalacağı endişesini dile getirmiştir.
Salahaddin B. ise, verginin yüksekliğini eleştirerek, hiç olmazsa 4 liraya indirilmesini ve 4 taksitte tahsil edilmesini talep etmiştir. Salahaddin B., her yıl binlerce kişinin yol parası borcu yüzünden hapse girdiğini belirterek, durumun vahametini ortaya koymuştur.[18]
*

[18] no’lu dipnotta bahsi geçen haber…
***
Nitekim 1935 senesine ait bir habere göre, Cumhuriyet Savcılığı yol parası vermedikleri gerekçesiyle bir günde 30 mükellefi daha hapishaneye göndermişti. Bu kişiler, otuzar gün hapsedilmek suretiyle tazyik edilecekti. Birkaç gün önce de 15 kişinin hapsedildiği hatırlatılmaktadır.[19]
*

[19] no’lu dipnotta yer alan haber…
***
Verginin halkın ödeme gücünün ne kadar üstünde olduğunu, Sözlü Tarih çalışmasında yer alan Düzce’den Sadullah Özbelli’nin anlattıkları en çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır. Özbelli’nin aktardığına göre; Düzce-Akçakoca arasındaki bölgede köylü, kendi arabaları ve öküzleriyle iki tam gün çalışarak, en iyi ihtimalle ancak 70 kuruş ile bir lira arasında bir kazanç elde edebiliyordu.
Ancak devlet, bu yorucu emeğin karşılığının yedi katı fazlasını, yani 5 lira Yol Vergisi talep ediyordu. Bu parayı bulamayan köylüye, 5 gün “Haciz Bayırı” denilen yerde balyozla taş kırma angaryası dayatılıyordu. Daha da kötüsü; ödeme yapamayanlar hapse atılsa bile, borçları silinmiyor; tahsilat yapılana kadar aynı zorbalık devam ediyordu.[20]
*


Dipnot [20]‘de atıfta bulunulan kitabın ilgili sayfası…
***
1931 senesine ait bir gazete haberinde, sadece Istanbul’da yol parası ver(e)meyen 20 bin kişi olduğu ve bunların 15 bininin zorla çalışmaya çağrıldığı yazmaktadır.
Eskiden 12 gün olan angarya süresi, yiyecek ve içecekleri kendilerine ait olmak üzere, daha sonra 8 güne indirilmiştir. Ancak zulmün asıl vicdansızlığı şuydu: Bu angaryadan kurtulmak için cüzi bir miktar (3 lira) ödemesi gereken yoksul vatandaş, bunu yapamadığı takdirde veya çalışmaya gelmediği takdirde, vergi borcu yüzde 50 zamlı alınmıştır.[21]
*

[21] no’lu dipnotta sözü edilen haber…
***
Bu, vergisini ödeyemediği için çalışmak zorunda bırakılan yoksulun, çalışmaya gidemediği için bile faizle cezalandırıldığının ve baskının Istanbul’un yanı başındaki dar gelirli on binlerce insana da uygulandığının somut delilidir.
Yol Vergisinin sınıfsal vicdansızlığı, sadece vergi borcunda kalmadı; borcun bedeli olan angarya süresinde de kendini gösterdi. Yukarıdaki haberde de görüldüğü üzere 1931 senesinde Istanbul’da yol parası ver(e)meyen 20 bin kişinin çalışması gereken süre, eski uygulamada 12 gün iken, yeni bir kararla 8 güne indirilmişti. Bu durum, büyük kentin çevresindeki dar gelirli emekçiler için cüzi bir rahatlamaya sebep olmuş olabilir. Ancak bu ‘rahatlama’ köylüye asla uğramadı.
Hakikaten bir yıl sonra (Nisan 1932) yayınlanan haberler, Çatalca köylerinde 8 bin kadar köylünün yol parası borcu karşılığında 36 gün boyunca yol çalışmasına zorlandığını gösteriyordu. Bu 36 günlük süre, köylünün tarlasını ve geçimini sağladığı ziraat mevsimine denk gelmişti.[22]
*

[22] no’lu dipnotta yer alan haber…
***
Böylece, kent çevresindeki angarya süresi 8 güne indirilirken, Anadolu’nun ve Istanbul Vilayeti’nin gerçek köylüsünün, (en azından yukarıdaki haberde geçen köylünün) üzerindeki yük 36 güne çıkarılarak, zulüm süresi neredeyse üçe katlanmıştır!
Kanunun eşitliğinin aldatmaca olduğunu, bizzat dönemin iktidar partisi siyasetçileri dahi yıllar sonra itiraf etti. Bu durum, verginin kanunen herkese yönelik olmasına rağmen, uygulamada veya bazı yasal düzenleme geçişlerinde yalnızca belirli bir kesimin hedef alındığını düşündürmektedir.
*


Yol yapımında çalıştırılan vatandaşlar…
***
CHP’li Ahmet Isvan, Demokrat Parti’nin seçim çalışmalarında yaşadığı yüzleşmeyi ve duyduğu vicdan azabını hatıratında şu keskin sözlerle dile getirmiştir:
“Gittiğiniz her köyde Demokrat Parti temsilcisi bulunuyor, bize genellikle dostça fakat kesin ifadelerle karşı çıkıyor, jandarma dayağının ve asıl, 6 lira yol vergisinin hesabını soruyordu. Evet biz, birkaç yıl önce bitmiş olan Tek Parti zamanında köylü vatandaşlarımızdan, -dikkat edilsin, bütün vatandaşlardan değil, yalnız köylü vatandaşlarımızdan- yılda 6 lira yol vergisi almış, bu vergiyi ödeyemeyenlerin malına haciz koydurmuş, evindeki eşyaları, kapkacağını, halısını, kilimini, haczettirmiştik. O günlerde bir günlük yevmiye 25 kuruştu. Bunları dinlerken, ‘Yeter Söz Milletindir!’ (Demokrat partinin seçim sloganı) haykırışının ne kadar yerinde ve etkili olduğunu anlamak çok kolaydı. Bu suçlamalara karşı bizim yararlanabileceğimiz tek savunma, aşar vergisini kaldırdığımızı söylemek ve savaş giderlerinin büyüklüğünü hatırlatmak oluyordu. Görüldüğü gibi savunmamız çok cılızdı. 6 lira yol vergisinin kırsal alanda CHP görüntüsü üstünde yaptığı etki, benim köylerde katıldığım parti çalışmalarında on yıl boyunca önümüze dikilen en kalıcı tahribatı oluşturuyordu. Biz hep aşağıdan almaya, savunmaya çalıştık. O zamanlar niye ‘Evet hata edilmiştir, ama bundan ders aldık’ deyip işin içinden çıkmadık, hala düşünürüm.”[23]
Isvan’ın burada vurgulayarak ifade ettigi “bütün vatandaşlardan değil, yalnız köylü vatandaşlarımızdan yılda 6 lira yol vergisi aldık” sözü izaha muhtaçtır. CHP’li Isvan’ın Yol vergisi kanunundan bihaber olamayacağına göre bu sözler yol vergisinin kağıt üstünde herkese uygulansa dahi, en azından belirli bir müddet sadece köylüden alındığına ve uygulamada sadece köylüye zulüm getirdiğine dair bir itiraf olarak da görülebilir.
Bu verginin sınıfsal zulmü, kentli aydınların ve dar gelirli memurların dahi vicdanını derinden yaralamıştır. Aziz Nesin, “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı eserinde, bu vergi yüzünden yaşadığı siyasi ve vicdani uyanışı anlatmaktadır.
Nesin, babasına danışarak ve çevresindeki gözlemlerle ulaştığı acı gerçeği şöyle özetler:
“Bir gazetede okumuştum: Yol vergisini ödemeyen köylüleri, devlet zorla yol yapımında çalıştırıyormuş. Köylü ya yol parası denilen yılda 6 lira olan yol vergisini ödeyecek yada 6-12 gün yol yapımında çalışacak. Genellikle yol yapımıyla köylünün harman işleri aynı zamana denk düştüğünden, yol vergisini ödeyecek parası olmayan köylü yol yapımından kaçıyor. O zaman jandarma bunları yakalayıp, zorla döverek, çalıştırılacakları yollara götürüyor.
Inanmamıştım bu gazete yazısına. Ya yazıldı, belki de bir gazete haberi yada röportajıdır. Benim için, yazılan bu olay inanılacak gibi değildi. Çünkü ben o yaşımda, beni yatılı okulda okutan, yedirip içirip besleyen, giydirip kuşandıran, aydan aya da yüzelli kuruş harçlık verenin hep hükümet olduğunu sanıyordum. Hükümet, bizim hükümetimizdi, çok iyi bir hükümetti. Ben hükümetten yanaydım. Nasıl olurdu da bizim iyi ve saygın hükümetimiz, yol vergisini ödeyecek parası olmayan yoksul köylüyü zorla, jandarma dipçiği altında yol yapımında çalıştırır!
Babamın yol vergisi ödemediğini de bilmiyordum. Vermiş olsaydı bilmem gerekirdi. Babama sordum bunu. Kentlilerin yol vergisi ödemediklerini söylediler. Başkalarına da sordum. Kentin yollarını belediyeler ve devlet yapıyormuş. Öyleyse, köylü olmak başlı başına suçlu olmak demekti. O günden sonra bu konu daha çok ilgimi çekti. Gazetelerde bu konuyla ilişkin başka haberler, yazılar da okudum. Davutpaşa Ortaokulundayken Ş. Cemal Nadir’in karikatürleri için Akşam Gazetesini, ben de salt değişiklik olsun diye Ratip Tahir’in (Burak) karikatürleri çıkıyor diye Milliyet Gazetesini alırdım. Ama gazete yazısı okumaya, bu yol vergisi olayından sonra ilgi duymaya başlamıştım.
Kutsal bildiğim hükümetin saygınlığına karşı ilk kuşkularım böyle başlamıştı. Yol vergisini ödeyecek parası yok diye jandarma dipçiği, dayak zoruyla yoksul köylüye yol yaptıran, kentliye ayrıcalık tanıyan bir hükümet nasıl halkçı olabilirdi? Bu ne büyük bir haksızlıktır!
Sonra, altı çocuğu olanların yol vergisinden kurtulduklarını öğrenmiştim. Gazetelerin yazdığına göre, köylü yol vergisinden (angaryasından) kurtulmak için boyuna çocuk yapıyordu. Çocuğun bakım gideri yol parasından az tutuyordu.
Bir uyanışın başlangıcındaydım. Ilk kez, beni yatılı okulda okutanın, karnımı doyuranın, beni giydirip kuşatanın hükümet değil, halk olduğunu düşündüm. Yalnız bizleri değil hükümeti de, yoksul köylüsünün jandarma dayağı zoruyla angaryaya sokan hükümeti de besleyenin, yaşatanın yine bu halk olduğunu düşündüm. Öyleyse ben kime borçluydum? Hükümete değil! Borcum halkımaydı. Yediğim her lokmayı, buna bana sağlayan halkıma ödemek zorundaydım.
Cumhuriyet yönetiminin yoksul köylümüze yüklediği bu yol yükümlülüğü haksızlığının ne olduğunu, ben çok yıllar sonra araştırıp öğrenebilecektim. Cumhuriyetin ilk dönemi tarihimizi, bu dönemin toplumsal yapısını, sosyolojisini inceleyecek olanların, 19 Ocak 1925 tarihli “Yol Mükellefiyeti Kanunu”nu kesinlikle bilmeleri gerektiği kanısındayım. Cumhuriyetin kuruluşundan iki yıl sonra yapılan ve “Köylü Efendimizdir!” denilen bir dönemde yürürlükte olan bu yol yükümlülüğü yasası, halka yasa yoluyla yapılan haksızlıktır. Haksızlığın en ağırı da, yasalar çiğnenerek yapılanı değil, yasalara göre, yasalara uyularak yapılanıdır; hem haksızlık, hem de yasal olanıdır. Bu yasal yükümlülüğün angarya olduğunu, angaryanın da insanlık dışı ve yasak olduğunu, bu yasanın yapılışından yirmi yıl sonra, Ikinci Dünya Savaşı sonrasında, Türk hükümetinin de imzaladığı Insan Hakları Evrensel Bildirisiyle öğrenecektik.”[24]
*

[24] no’lu dipnotta bahsi edilen kitabın ilgili sayfaları…
***
Aziz Nesin’in kendi itirafıdır ki, kutsal bildiği hükümetin bu haksız uygulaması, onun halkçı ideallere yönelmesini sağlamış, yazarın ilerideki keskin sosyalist ve eleştirel kimliğinin tohumlarını atan en önemli olay olmuştur. Dolayısıyla da M. Kemal’in çıkardığı Yol Vergisi zulmü, Aziz Nesin’in ve belki de onunla berbaer birçok kişinin sosyalist olmasına yol açmıştır.
Burada bir konuya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Bu yaşananları ‘kaymakamların işgüzarlığı’ diye geçiştirmek, zulme bizzat göz yuman hükümetin siyasi sorumluluğunu örtbas etmektir. Halbuki baskı, bizzat merkezi iradenin göz yumması ve hatta teşvikiyle uygulanmıştır denilebilir. Kemalist rejimin resmi yayını olan ve Dahiliye Vekaleti yani Içişleri Bakanlığı tarafindan her ay neşredilen “Idare Dergisi”nin muhtelif sayılarında, en çok yol vergisi toplayan kaymakamlar takdirnamelerle taltif edilmiştir.
Çine Kaymakamı Mehmet Ali Bey, görev yaptığı yerde “Yol Vergisi tahsilatının %90’ı geçmesi” gibi bir başarı(!) gösterdiği için Vilayetçe takdirname ile taltif edilmiştir.[25]
Bu resmi taltifname, yerel yöneticilere adeta “Vergi tahsilatında her türlü zorbalığı yapabilirsiniz, yeter ki tahsilat artsın” mesajını vermiyorsa nedir? Sıtma ateşiyle titreyen hastanın üzerindeki yorganın dahi haczedildiği, babaların çocuklarını satmaya zorlandığı bir dönemde; bir kaymakamın Yol Vergisi tahsilatını %90’a çıkardığı için ödüllendirilmesi, bu zulmün bizzat Kemalist rejimin politikası olduğunun en utanç verici ispatı değil midir?
Bununla ilgili başka misaller de verilebilir. Mesela Çumra, Bozkır ve Gelibolu Kaymakamları gibi birçok isim, tahsilat başarısını %92 ile %95 gibi rekor seviyelere çıkardıkları için bizzat vilayetlerce takdirnameye layık görülmüştür.[26]
Bu taltiflerin tam tersi olarak, tahsilatı yapmayan memurlar ise cezalandırılıyordu: Hendek Kazası Nahiyesi Müdürü Şükrü Bey, yol vergisi borçlarını bir senedir tahsil etmeyip bakayaya bıraktığı için ihtar cezasına çarptırılmıştır.[27]
*


***


[25] ve [26] no’lu dipnotlarda bahsi geçen resmi yayına ait sayfalar…
***
Zulmü yapana ödül, zulmü ihmal edene ceza veren bu sistem, baskının siyasi iktidarın bilgisi dahilindeki sistematik bir politika olduğunu göstermiyor mu? Üstelik bu yoksul halktan zorla toplanan paralar, Milletvekili Emin Sazak’ın itiraf ettiği gibi, yol yapımına değil, “valinin otomobiline”, “tenis oyununa” ve “valinin konağına” sarf ediliyordu. Bu durum, kanuna yüklenen gayenin dahi merkezi idarece keyfi bir şekilde saptırıldığını göstermektedir.
Vergi borcu yüzünden bir babanın çocuğunu sattığı, yoksulların intihar ettiği ve hapishanelere doldurulduğu bir dönemde, bu paranın lükse ve keyfe harcandığı gerçeği, halkta derin bir öfke ve ihanet duygusu doğuruyordu. Dönemin CHP Eskişehir Milletvekili Emin Sazak, bizzat Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden, Hükumetin yol paralarını asıl gayesine uygun bir şekilde harcamadığını cesurca ifşa etmiştir. Meclis zaptından okuyalım:
“Bu şosalar nasıl yapılacak? Şosa işimiz Cumhuriyet Hükumetinin şiarına yakışmayacak surette geridir. Yol parası diye alırız, tenise sarfederiz, yol parası alırız, valinin otomobiline, valinin konağına sarfederiz. Yol parası alırız, bilmem nereye sarfederiz. Parayı aldığımız vakit, adı neyse oraya sarfetmek lazımdır. Bu; Büyük Meclise ve muvaffakiyetli Hükumete yakışır mı? Yol parası diye al, tenis oyununa sarfet, bu olmaz. Arkadaşlar, bu yol işi hakikaten utanacağımız bir vaziyettedir. Yani bizden geri olan milletlerin şose işleri, bizden muhakkak ileridedir. Bundan utanmak lazımdır.”[28]
*

[28] no’lu dipnotta sözü edilen Emin Sazak’a ait Meclis konuşmasının zaptı…
***
Bu sözler, haksız yere alınan paraların lükse ve keyfi harcamalara aktarıldığını, yani yoksulun sırtından alınan her kuruşun, yol yerine bir avuç ayrıcalıklı zümrenin keyif ve lüks harcamalarına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bir vekilin meclis çatısı altında dahi dayanamayıp dile getirdiği bu hakikat, uygulanan zulmün ne kadar derinleştiğini göstermektedir.
Fakir halktan zorla toplanan Yol Vergisi’nin, yol yapımından ne kadar uzaklaştığının bir diğer çarpıcı delili ise, bu paranın valinin otomobili ve tenis oyununun ötesinde, devletin diğer bütçe açıklarını kapatmak için kullanılmasıdır.
1928 ve 1929 yıllarında, Vilayet bütçelerindeki açıkları kapatmak için yol vergisi mükelleflerinden ‘maarif hissesi’ adı altında ek para alınmıştır. 1929 yılında bu miktar 300 kuruştan (3 lira) az olmamıştır.[29]
*

[29] no’lu dipnotta atıf yapılan kanunun Resmi Gazete sayfası…
***
Bu, Yol Vergisi’nin artık yol yapma vasıtası olmaktan tamamen çıktığını, yoksul halkın sırtına yüklenen bir ‘acil durum vergisine’ dönüştüğünü gösterir. Yani yol parası, zor durumdaki vatandaşın cebinden alınıp, vilayetlerin eğitime ait dahi olmayan genel bütçe açıklarını kapamak için kullanılıyordu. Kemalist rejimin, kendi mali başarısızlığını bile fakirin alın terinden çıkarması, zulmün kurumsal bir hal aldığını göstermektedir.
Eldeki bütün bu deliller, kemalist rejimin Yol Vergisi’ne yaklaşımını net bir şekilde göstermektedir. Bu yaklaşım, “Yol Vergisi”ni memlekete yol yapmak için değil; bizzat yoksul halkı en acımasız usullerle ‘yolmak’ gayesiyle tasarlanmış bir zulüm aracı olarak gördüklerini ortaya koymaktadır.
Allah Teala, bir babaya çocuğunu sattıran kemalist zulüm düzeninden bütün insanlığı korusun.
*
NOT: Bu makalenin üzerine okunması gereken yazı budur:
.
**********
.
KAYNAKLAR:
.
[1] Afet Inan-M. Kemal, Medeni Bilgiler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2.Baskı, Istanbul 2010, sayfa 218.
[2] Oya Baydar (Editör) ve Ayşe Berktay Hacımirzaoğlu (Yayına Hazırlayan), 75 Yılda Köylerden Şehirlere, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 71.
[3] Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, Iz Yayıncılık, Istanbul 1998, sayfa 183-186.
[4] Hakkı Uyar, 100 Soruda Cumhuriyet Halk Partisi Tarihi (1923-2015), Anka Yayıncılık, 2.Baskı, Ankara 2015, sayfa 70.
5 çocuk şartıyla vergiden muaf tutulmak isteyenler bunun da yolunu bulmuşlardı. Mesela Dersim Nazımiye kazasında Asliye Hukuk mahkemesine intikal eden davaların çoğu yaş düzeltmesine ait bulunmaktadır. Bunun sebeplerinden biri de “Doğmamış olan çocuklar, yol vergisinden kurtulmak için nüfus kütüğüne kaydettirilmektedir.” Bakınız; Derleyenler: Tuba Akekmekçi-Muazzez Pervan, Necmeddin Sahir Sılan Raporları (1939-1953) “Doğu Sorunu”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 232.
[5] Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı (1923-2023), Timaş Yayınları, 9. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 167.
[6] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 6 Eylül 1925.
[7] Mahmut Goloğlu, Demokrasiye Geçiş, Iş Bankası Yayınları, 2.Baskı, Istanbul 2021, sayfa 19.
[8] Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, 30.10.0.0/117.816.3. (15 Haziran 1925)
[9] Cumhuriyet Gazetesi, 7 Eylül 1929.
[10] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 3, cild 13, Içtima 1, 1 Kasım 1929, sayfa 4.
[11] Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi, 30.18.1.2/13.56.20. (3 Eylül 1930)
[12] Cumhuriyet Gazetesi, 29 Ocak 1931.
[13] Cumhuriyet Gazetesi, 9 Haziran 1929.
[14] Akşam Gazetesi, 9 Ekim 1933.
[15] Hüseyin Atmaca, Bir Köy Çocuğunun Serüveni – Köy Enstitüsünden Parlamentoya, Abis Yayınları, 2009, sayfa 53, 67.
[16] 27 Mayıs 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nden nakleden; Nuray Özdemir, “Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Yol Vergisi”, Tarih Araştırmaları Dergisi, Yıl 2013, Cild 32, Sayı 53, sayfa 231.
[17] Cumhuriyet Gazetesi, 28 Kasım 1930.
[18] Son Posta Gazetesi, 19 Mayıs 1931.
[19] Son Posta Gazetesi, 5 Mayıs 1935.
[20] Sevgi Kurtulmuş, “Türkiye Toplumsal Hafızasında Yokluk ve Yoksunluk: Milli Şef Dönemi”, ‘Yakın Tarihimizin Sessiz Tanıkları’ içinde, Iz Yayıncılık, Istanbul 2021, sayfa 492.
[21] Son Posta Gazetesi, 15 Ekim 1931.
[22] Cumhuriyet Gazetesi, 2 Nisan 1932.
[23] Ahmet Isvan, Başkent Gölgesinde Istanbul, Iletişim Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 22-23.
[24] Aziz Nesin’in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (3 cild takım), Nesin Yayınevi, Istanbul 2019, sayfa 638-639.
[25] Idare Dergisi, Yıl 7, Sayı 79, Ekim 1934, sayfa 1545.
[26] Idare Dergisi, Yıl 4, Sayı 44, Kasım 1931, sayfa 1410. Ayrıca bakınız; Idare Dergisi, Yıl 3, Sayı 28, Temmuz 1930, sayfa 1411; Idare Dergisi, Yıl 9, Sayı 102, Eylül 1936, sayfa 1220.
[27] Idare Dergisi, Yıl 5, Sayı 46, Ocak 1932, sayfa 18.
[28] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, Cild 18, Içtima 65, sayfa 264, 26 Mayıs 1937.
[29] 2.6.1929 tarih ve 1512 sayılı 1929 Mali senesi bütçe kanununa müzeyyel kanun. TC Resmi Gazete, 11 Haziran 1929, sayı 1213, sayfa 7519.
.
**********
.
Kadir Çandarlıoğlu
https://www.instagram.com/kadir_candarlioglu_gercektarih
https://instagram.com/belgelerlegercektarihcom
.
Paylaşım Şartı:
Paylaşmak istediğiniz bir yazı, görsel vs. varsa, alakalı yazıya gidin ve yukarıdaki adres çubuğunda görülen linki kopyalayıp paylaşmak istediğiniz yere yapıştırın. Yani YALNIZCA LİNK PAYLAŞIMINA MÜSAADE EDİYORUZ. Ayrıca yazının sonunda “facebook” veya “twitter”ın sosyal medya paylaşım butonları var. O butonlara tıklayarak da paylaşılabilir. Başka türlüsüne hiçbir surette rızamız yoktur.
*



Leave a reply to Hakan Atamer Cancel reply