Hadis inkarcılarının belini kıran yazı

Hadis inkarcılarının belini kıran yazı

*

Hemmam ibn Münebbih'in sahifesi sam zahiriye kütüphanesi, Muhammed Hamidullah Hz. Peygamber döneminde hadisler yazildi mi, Hadisler ne zaman yazildi. Hadisler 200 300 yil sonra mi ya

***

Hadis inkarcılarına göre hadisler Hz. Peygamber s.a.v. Efendimizden 200-300 yıl sonra yazılmıştır. Halbuki bunun doğru olmadığını belgelerle ispatlıyoruz.

YAZININ DEVAMI BURADA:

http://belgelerlegercektarih.net/hadisler-ne-zaman-yazildi-hz-peygamber-s-a-v-efendimizden-200-yil-sonra-mi-yazildi/

.

Reklamlar

Atatürk namuslu kadınlara sarkıntılık eden birini Milletvekili yaptı

M. Kemal Atatürk namuslu kadınlara sarkıntılık eden birini Milletvekili yaptı

*

m-kemal-ataturk-ayici-arif-bey-m-kemal-ataturk-ahlaksiz-milletvekili-ayici-arif-bey-sarkintilik

[1] no’lu dipnota dair… Hasan Rıza Soyak’ın hatıratında bahsi geçen hadisenin anlatıldığı sayfa…

***

Yazının hemen başında peşinen söyleyelim ki, M. Kemal’in namuslu kadınlara sarkıntılık eden birini Milletvekili yaptığı iddiası bize ait değildir.

Bunu söyleyen M. Kemal’in büyük bir güven duyduğu Umumi Kâtibi (Genel Sekreteri) Hasan Rıza Soyak’tır. Soyak, M. Kemal’in namuslu kadınlara sarkıntılık yapan Ayıcı lakabıyla meşhur Arif Beyi CHP Milletvekili yaptığını hatıralarında şöyle anlatıyor:

“Yine herkes öğrenmiştir ki, [Arif Beyin] Büyük Millet Meclisi ikinci devresi için yapılan seçimde Eskişehir’den mebus çıkması, halkın şiddetli itirazları karşısında, ancak Atatürk’ün çok ısrarlı ricası üzerine mümkün olabilmiştir.

Filhakika Arif Beyin, vilayetlerinden aday gösterileceğini haber alan Eskişehirliler, buna asla taraftar olmadıklarını bildirmek için, Belediye reisi Ali Ulvi Beyin (Bu zat sonradan mebusluk da etmiştir) reisliği altında Ankara’ya bir heyet göndermişlerdi. Atatürk tarafından, istasyondaki Hususi Kalem binasında, benim çalıştığım odada kabul edilmiş olan heyet azası; Arif Beyin o civarda komutan olarak bulunduğu zaman namuslu kadınlara sarkıntılık ve buna benzer uygunsuz hareketleriyle halkı dilgir ettiğinden, hadiseler zikrederek, uzun uzadıya bahsetmişler, hakkındaki kararın değiştirilmesini istemişlerdi.

Atatürk bu maruzatı dinledikten sonra:

‘Evet biliyorum; Arif Beyin birçok hafiflikleri ve kusurları olmuştur; fakat şimdi kusurlarını idrak etmiş ve halini düzeltmiş durumdadır. Ben size artık o kötü hareketlerinin tekerrür etmeyeceğini temin edebilirim. Kendisi zeki, çalışkan, bilgili ve kıymetli bir arkadaştır. Memleketinize faydalı iyi bir mebus (milletvekili) olacağına kaniim. Namzetliğinin kabul buyurulmasını rica ederim’, demiş bu suretle heyeti ikna edebilmişti.”[1]

M. Kemal’e bakın… Sanki basit bir yaramazlık yapmış gibi, “bir daha yapmaz” diyor. Neymiş zeki, çalışkan ve bilgiliymiş… Ama yıllar sonra Izmir suikasti bahanesiyle Arif Bey’i asmakta tereddüt etmeyecektir. Yani yanlış, “halka” yapılınca “bir şey olmaz” ama kendisine yapılınca “idam”!.. Böyle bir hukuk anlayışı olmaz.

Biliyorsunuz, o dönem milletvekilleri M. Kemal tarafından belirlenirdi.[2] Namuslu kadınlara sarkıntılık yaptığı ve buna benzer uygunsuz hareketlerde bulunduğu halde Arif Beyi, üstelik o şehirden milletvekili yapmak, sizce ahlaki bir davranış mıdır? O namuslu kadınların ve ailelerinin durumunu düşünebiliyor musunuz? Bir kendini bilmez geliyor, ananıza, bacınıza, hanımınıza, kızınıza sarkıntılık ve buna benzer uygunsuz hareketler yapıyor, ama buna rağmen “Ulu Önder” M. Kemal bu şahsı sizin meclisteki temsilciniz olarak vazifelendiriyor… Vicdanınız bunu kabul eder mi?

Ensar Vakfı’nda hoca olmayan ve vakfıla üyelik dâhil hiçbir irtibatı bulunmayan bir çalışanın yaptığı çirkin olaydan dolayı bütün müslümanları suçlayanlar, nerdesiniz? Kadın ve insan hakları dernekleri nerdesiniz? Malum parti neden bu mesele hakkında bir açıklama yapmıyor?

Halbuki Ensar Vakfı Başkanı Karaman’daki çocuk istismarına dair, “Dava sürecini takip edeceğiz. Hak ettiği cezayı umarım bu kişi alır. Medyadan takip ettiğim kadarı ile 600 yıllık bir ceza isteniyor. Benim inancıma göre, bu 600 yıllık ceza bile az, bu kişinin idam edilmesi gerekir” demişti.[3]

Bununla da kalmadı ailelerin yanında, sanığın en ağır şekilde cezalandırılması için davaya müdahillik dilekçesi verdi. Çocuklardan bazılarının vekaletlerini üstlendi, ailelerin ve çocukların hukukunu korumak için mahkemede hazır bulundu.

Ama M. Kemal Atatürk tacize maruz kalan namuslu kadınların yanında olmak, haklarını savunmak ve Arif Beyi cezalandırmak şöyle dursun, onu CHP milletvekilliği ile ödüllendirdi.

Vakıf üzerinden bütün cemaatlere ve Kur’an kurslarına ateş püskürenler, namuslu kadınlara sarkıntılık eden bir “ahlaksızı” o insanları “temsilen” milletvekili atayan M. Kemal Atatürk’e neden bir çift laf etmezler? Hatta onu “Ulu Önder” ilan ederler? Bu insanlar samimi değil… Dürüst değil… Kendilerinden olanların her türlü ahlaksızlığını hoş görüp, başkalarını ise linç ediyorlar.

Aman Allah’ım, bu nasıl bir çelişkidir? Bu nasıl bir samimiyetsizlik ve ikiyüzlülüktür?

Ister kabul edin, ister etmeyin M. Kemal Atatürk’ün “ahlak” anlayışı budur. Hatırlayın, Kazım Karabekir Paşa’ya, “Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi (CHP), bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”[4] diyordu.

*

kazim-karabekir-dini-ve-namusu-olanlar-kazanamazlar-dini-ve-ahlaki-olanlar-ac-kalmaya-mahkum-m-kemal-ataturk-karabekir-1

kazim-karabekir-dini-ve-namusu-olanlar-kazanamazlar-dini-ve-ahlaki-olanlar-ac-kalmaya-mahkum-m-kemal-ataturk-karabekir-2

[4] no’lu dipnota dair… Uğur Mumcu’nun yayınladığı Karabekir’in hatıralarında, M. Kemal’in, “Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar” dediği görülüyor…

***

Arif Bey’in bütün rezaletlerine rağmen M. Kemal Atatürk tarafından CHP Eskişehir milletvekilliği ile ödüllendirilmesi, Karabekir Paşa’nın naklettiği sözlerin somutlaşmış halidir. Yani M. Kemal, Karabekir Paşa’ya bu sözleri söylemekle kalmamış, aynı zamanda bu ahlak anlayışını tatbik etmiştir.

M. Kemal’in yalnızca namuslu kadınlara sarkıntılık eden birini milletvekili yaptığını zannediyorsanız aldanıyorsunuz. O, kadın katili Recep Zühtü’yü bile CHP milletvekili yapmıştı.[5]

Evvelce M. Kemal’in ahlak anlayışına dair başka misaller de neşretmiştik. Cumhurbaşkanlığı makamında bir kadına striptiz yaptırdığı,[6] ve Türk kadınlarını Iran Şahı önünde soyundurduğuna[7] dair paylaşımlar bunlardan sadece ikisi.

Sizi bilmem, ama ben (Müslümanlığı ve Türklüğü bir kenara bıraktım) bir Insan olarak böyle bir ahlak anlayışını kabul etmiyorum, etmeyeceğim!

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Hasan Rıza Soyak (M. Kemal Atatürk’ün Genel Sekreteri), Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Bankası Yayınları, Istanbul 1973, cild 2, sayfa 353.

Aynı sözler Bülent Demirbaş tarafından yayına hazırlanan Arif Bey’in hatıralarında da nakledilir. Bakınız;

Miralay Mehmet Arif Bey, Anadolu Inkılabı / Milli Mücadele Anıları (1919-1923), Yayına Hazırlayan: Bülent Demirbaş, Arba Yayınları, Istanbul 1987, sayfa 131, 132.

[2] O dönem Milletvekilleri M. Kemal tarafından belirleniyordu. Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[3] Takvim Gazetesi, 25 Mart 2016.

[4] Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 83-85.

[5] Kadın katilinin milletvekili yapıldığı hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/05/24/ataturkun-deli-raporlu-milletvekili-recep-zuhtu/

[6] Cumhurbaşkanlığı makamı olan Çankaya köşkünde striptiz yapıldığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/30/m-kemalin-cumhurbaskanligi-makaminda-striptiz-mi/

[7] Türk kadınlarının Iran Şahı karşısında soyundurulduğuna dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/19/kemal-ataturk-olmasaydi-baban-kim-olurdu-o-namusumuzu-kurtardi-diyenere-ithaf-olunur/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Aziz Nesin’in hatıratında Atatürk’ün Yahudi olduğu yazıyor

Aziz Nesin’in hatıratında M. Kemal Atatürk’ün Yahudi olduğu yazıyor

Aziz Nesin’in babasına göre M. Kemal Yahudi dönmesiydi. Bu bilgi Aziz Nesin’in “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” isimli hatıratının 131 ve 257’nci sayfalarında geçiyor.

131’inci sayfada Aziz Nesin şöyle diyor:

“Evlerimizde M. Kemal’in aleyhinde konuşuluyordu: M. Kemal’in aslı, asıl soyu yahudiydi. Yahudi dönmesiydi. Bir gözü de kördü, resimlerine baksanıza gözünün birinin cam olduğu belli işte… M. Kemal Müslümanlığı ortadan kaldıracaktı.”[1]

*

aziz-nesin-boyle-gelmis-boyle-gitmez-otobiyografi-dusun-yayinevi-istanbul-1966-sayfa-131

131’inci sayfa…

***

257’inci sayfada ise şunları yazıyor:

“Artık fes giyilmeyecek, şapka giyilecek. Fes giymek yasak.! diye bir sözler duymaktayız. Babam kızıyor, küplere biniyor. M. Kemal’in ne ‘Kör’lüğü kalıyor ne ‘dönme’liği… Babam ‘M. Kemal!’ adını ağzına almıyor, ondan söz ederken ‘Kör’ diyor yalnız…”[2]

*

aziz-nesin-boyle-gelmis-boyle-gitmez-otobiyografi-dusun-yayinevi-istanbul-1966-sayfa-257

257’inci sayfa…

***

Aslında bu beni fazla alakadar etmiyor ama enteresan bir bilgi olduğunu düşündüğüm için paylaştım. Bu bilgi (doğru kabul edilmediği takdirde bile), o devirde halkın M. Kemal hakkında ne düşündüğüne ve ona hangi gözle baktığına dair bize bir fikir vermektedir. Bir Müslüman, M. Kemal’e niçin “yahudi dönmesi” der?

.

KAYNAK:

[1] Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (Otobiyografi), Düşün Yayınevi, Istanbul 1966, sayfa 131.

[2] Aziz Nesin, Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (Otobiyografi), Düşün Yayınevi, Istanbul 1966, sayfa 257.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

Venizelos M. Kemal Atatürk’ü neden Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi?

Venizelos M. Kemal Atatürk’ü neden Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi?

*

ataturk-venizelos-m-kemal-nobel-baris-odulu

Venizelos ve M. Kemal…

***

15 Mayıs 1919 günü Izmir’i işgal eden ve oradan yakıp yıkarak Anadolu içerlerine kadar gelen Yunan Ordusu’nun, daha doğrusu câni sürüsünün Başbakanı Elefterios Venizelos 12 Ocak 1934’te yazdığı bir mektupla M. Kemal’i Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir.

Venizelos bu mektubunda Osmanlı Devleti’nin yaklaşık 7 asırdır Yakın Doğu ve Orta Avrupa’da kan döktüğünü, ancak M. Kemal’in 1923 yılında kurduğu laik, modern Türkiye Cumhuriyeti’yle bu duruma son verdiğini, eski topraklarını terk ederek milli sınırları ile iktifa ettiğini belirtiyor ve bu “katkılarından” dolayı onu Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiğini ilan ediyor. Anlaşılan Venizelos; Osmanlı’yı yıkan, Hilafeti kaldıran ve dini yok edip laikliği getiren M. Kemal’e bir “ödül” verme ihtiyacı duyuyor. Adeta sevincinden göbek atıyor.

*

ataturk-venizelos-m-kemal-nobel-baris-odulu-11

Venizelos’un Nobel Ödülü Komitesi Başkanlığına Fransızca gönderdiği mektubun birinci sayfası…

***

Işte Anadolu’yu yakıp yıkan ve insanımızı doğrayan câni sürüsünün Başbakanı Venizelos’un Nobel Ödülü Komitesi Başkanlığına gönderdiği o mektup:

“Bay Başkan

Yedi asra yakın bir süre zarfında Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir kısmı kanlı mücadelelere sahne olmuştur. Osmanlı Imparatorluğu ve sultanların mutlakıyetçi idareleri bunun başlıca amili idi. Hristiyan milletlerin Imparatorluğa bağlanmaları ve bundan mütevellit Salibin Hilâle karşı yaptığı kaçınılmaz mücadeleler, kurtulma emeli ile bu milletlerce yapılan isyanlar, Osmanlı Imparatorluğu sultanların idaresinde kaldığı sürece devamlı tehlike kaynağı teşkil eden bir durum husule getiriyordu.

M. Kemal Paşa’nın muhasımlarına karşı yaptığı milli harekâtın galibiyetle sonuçlanmasını müteakip 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, bu istikrarsız duruma son verdi. Bir milletin hayatında bu kadar kısa bir süre içinde böylesine köklü bir değişme nadir vuku bulmuştur. Teokratik bir rejim içinde yaşayan, din ile hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme yolundaki bir imparatorluğun yerini güç ve hayat dolu modern ve milli bir devlet almıştır.

*

ataturk-venizelos-m-kemal-nobel-baris-odulu-22
Venizelos’un Nobel Ödülü Komitesi Başkanlığına Fransızca gönderdiği mektubun ikinci sayfası…

***

Büyük devrimci M. Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, mutlakıyetçi sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten laik bir devlet kurulmuştur. Millet tümüyle çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı takviye hareketi yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürümüştür. Türkiye yabancı unsurlarla meskûn vilâyetlerini terk etmek hususunda tereddüt etmemiş ve antlaşmalarda belirtildiği üzere kendi milli sınırları ile samimi şekilde iktifa ederek Yakın Doğu’da barışın gerçek bir savunucusu olmuştur.

Kanlı mücadeleler nedeni ile uzun yıllar Türkiye ile düşman durumunda kalan biz Yunanlılar, Osmanlı Imparatorluğu’nun yerini alan bu ülkede vuku bulan bu köklü değişikliğin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu faciasının hemen akabinde kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli samimiyetle kabul etti. Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle samimi bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan sadece, iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur. Barışın medyun olduğu bu kıymetli katkının sahibi kişi Türkiye Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa’dır. 

Bu nedenle 1930 yılında Yunan Hükümet Başkanı sıfatı ile ben Türk-Yunan Paktı’nın imzası ile Yakın Doğu’da barışa doğru yeni bir devir başlarken, M. Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım.

*

ataturk-venizelos-m-kemal-nobel-baris-odulu-33
Venizelos’un Nobel Ödülü Komitesi Başkanlığına Fransızca gönderdiği mektubun üçüncü ve son sayfası…

***

Ihtiramatı faikamın kabulünü rica ederim, Bay Başkan.
E.K. Venizelos”

***

Eğer bazıları bu durumu içine sindirebiliyorsa ve meseleyi hala anlayamamışsa diyecek bir şey yok.

.

KAYNAK:

Mektup için bakınız; Atatürk’ün Milli Dış Politikası (Cumhuriyet Dönemine Ait 100 Belge) 1923-1938, cild 2, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981, sayfa 241-243.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Lozan’da Çanakkale topraklarını düşmana sattılar (Lozan 128. madde)

*

Çanakkale’de Şehitlerimizin kanları ile sulanmış topraklar düşmanlarımıza satılmıştır (Lozan 128. madde)

*

lozan-zafer-mi-hezimet-mi-lozan-canakkale-topraklari-satildi-lozan-128-madde-lozan-anlasmasi-maddeleri-ataturk-lozan

Lozan’ın 128. maddesi…

***

Laiklerin bizi kurtardı dedikleri şahıslar, Lozan’da, Çanakkale Şehitlerimizin kanları ile sulanmış topraklarımızı; düşmanlarımıza “satmışlardır.”

Lozan anlaşmasının 128. Maddesine bakalım:

“Türk hükümeti, Britanya Imparatorluğu, Fransa ve Italya hükümetlerine (düşmanlarımıza) (…) abideleri muhtevi olan arsaları ayrı ayrı ebediyyen terk etmeyi taahhüt eder.”

Ne demek bu toprakları ebediyyen, yani sonsuza kadar, Ingiliz’e, şuna buna vermek?

Soruyorum: Bizim şehitlerimizin de kanlarıyla sulanmış bir toprak parçasını emperyalistlere sonsuza kadar bırakmayı taahhüt etmek de dahil midir Lozan zaferine?

***

NOT: Bu yazı, 2012’de neşredilen “Belgelerle Gerçek Tarih” isimli kitabımızın 538. sayfasında yer almıştır.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Tarikatlar, laikler ve ötesi – Serdar Tuncer

Tarikatlar, laikler ve ötesi – Serdar Tuncer

*

serdar-tuncer-15-temmuz-laiklik-cemaatler-tarikatler-serdar-tuncer-kemalizm

***

Abdestimizi aldık, namazımızı kıldık, “Ya Allah Bismillah” diyerek meydanlara döküldük. Yaralandık, can verdik, devletin ve milletin namusunu kurtardık. Ülkeyi iç savaşın, işgalin ve kaosun eşiğinden döndürdük.

Sonra bir de baktık ki; Türkiye savaşta Müslümanların, barışta ise Kemalist laiklerinmiş!

Ekranlar, köşeler, kıyılar bizi sevmeyen, dindarlığımızdan rahatsız olan, sloganlarımızı küçümseyen, bizsiz bir ülke hayâl eden adamlarla doluverdi birden. Ülkeyi kurtaranların dindarlığına bakarak bir parça Müslüman olmayı denemek yerine, ülkeye kast edenlerin dindar görünümünden yola çıkarak dine ve dindarlara vurdukça vurdular.

Laik eğitimin önemine vurgular, bütün tarikatların aynı potansiyele sahip olduğunu anlatmalar, “sıradaki FETÖ kim olacak?” gibi imalı sorular, TSK başta olmak üzere bütün devlet kurumlarından herhangi bir intisabı bulunan herkesin tasfiyesini istemeler… Zırvanın bini bir para…

Bir dakika beyler!

Madem öyle, 27 Mayıs’a, 12 Mart’a, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a bakıp, darbelerin arkasında Atatürkçüler var diyerek, ordu başta olmak üzere bütün devlet kurumlarından Kemalistleri azledelim evvela.

Var mısınız?

Hatta bir adım daha ileri gidip, eğitim sisteminden, ordu yapılanmasına, bürokrasiden bilmem nerelere kadar Atatürk’ü ve ilkelerini tartışmaya açalım, ne dersiniz? Sahte dindarlar ayağa kalkınca da dayak hakiki Müslümanlara reva görülüyor, hakiki Atatürkçüler ayaklanınca da… Bu işte bir gariplik yok mu?

Biraz insaf, birazcık izan, bir parça özeleştiri yâhu!

15 Temmuz’da darbeye kalkışanlar dindar değil, dinin aslında ne olduğunu öğrenemediği için, bir şarlatanın hezeyanlarını din zanneden ahmaklar sürüsüydü.

Bunların ışığı nur, laf ebeliğini velayet, üçkâğıdı keramet zannetmesinde sizin payınız Pensilvanyalı’dan daha az değil.

Güzel bir şeyin aslı bilinmediği için sahtesi gerçek zannediliyorsa, aslını yasaklayanın en az sahteyi satan kadar suçu vardır.

14 asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu merdiven altlarına mahkûm ederek takiyye görünümlü münafıklığın kapısını siz açtınız.

Tarikatı yasakladığınız için, o a(l)danmışlar ordusu, tasavvuf büyüklerinden çalıntıyı, kalbin zümrüt tepelerinden sızıntı zannettiler.

Müslümanım diyene kapıları kapatmasaydınız, içeri girebilmek için Müslüman değilmiş gibi yapa yapa İslâm’ı unutan bu müptezeller ülkemize bu terörü yaşatamayacaktı.

Şimdi de bu cürümdeki hata payınızla delikanlı gibi yüzleşmek yerine kalkıp bir de diyorsunuz ki; “tarikatlar da ileride böyle bir şey yapabilir, hepsi aynı, tiz önlem alınmalı” vs.

Varlığını size borçlu bir terör örgütünden sizi kurtaranlara teşekkür edeceğinize bir de kalkıp onları suçluyorsunuz.

İnsanların takım elbise giymesini yasakladığınız ülkede takım elbiseli bir maymun cinayet işledi diye dönüp bütün insanlara potansiyel katil muamelesi yapmaktan daha abes sizinki!

Akıllı olun ve anlayın artık: FETÖ’nün varlığı istikbâlimizi ve istiklâlimizi imhadır; tasavvufun yokluğu mâzimizi ve kendimizi inkâr!

Garibim tasavvuf ehli de, samimi ve safiyâne bir şekilde size bunlar gibi olmadıklarını anlatmak için çırpınıp duruyor.

Yâhu arada benzerlik yok ki farkı anlatasın!

Herhangi bir tekkenin kapısından üç gün evvel girmiş herhangi bir derviş namzedine gidin ve şu üç meseleyi anlatıp, “Bu sözleri söyleyen insan nasıl birisidir?” diye tek bir soru sorun.

Bir adam çıkmış kendisinden bahisle diyor ki:

“Kâbe’deydim, temizliğe o zaman şimdiki kadar dikkat edilmiyordu. Pislik sebebiyle de çok sinek bulunuyordu. Ben on beş gün kadar hiç haremden ayrılmamıştım. Buna rağmen herkesi ısıran sinekler bir kere dahi olsun beni ısırmadı”

“Çocukluğumda kazlarımız vardı. Ben onları çok severdim. Bir gün bu kazlar bir komşumuzun bahçesine gitmişler. O da kızmış, kazları bir güzel dövmüş. Baktık bizim kazlar kan revan içinde. Onları öyle görünce içim sızladı, çok rikkatime dokundu. Çok geçmeden havada bir bulut belirdi. O komşunun tarlasına öyle bir dolu yağdı ki, bahçede ne var ne yok hepsini aldı götürdü. O da biz de şaşırdık, çünkü köyde başka hiç bir yere dolu yağmamıştı.”

“Bir gün arkadaşlardan biri bir rüya görüyor; Hatice validemiz Peygamber Efendimiz’e, ders yaptığımız dört beş kişiyi kast ederek, “Ya Rasûlullah bunlar bizden hoşnut musun diye soruyorlar” diyor. Efendimiz’den cevap geliyor: “Evet hoşnudum. (Beni kastederek) Hele birisi, hele birisi…” diyor.

O derviş namzedinden alacağınız cevap şudur: “Kendisi için bunları anlatabilen adam üçkâğıtçıdır, yalancıdır, şeytanın maskarası olmuştur.”

FETÖ mensupları ise bunları anlatan dünyası küçük şarlatana “Kâinat İmamı” diyorlar.

Farkı anlatabiliyor muyum?

Maneviyatın ne olduğunu bilmeyen insanlara, bu kibir kokulu hezeyanları velayet diye satabilirsiniz. Ancak bir kez tekke eşiğinden girmiş taze bir derviş dahi, bunların yaşansa dahi dile dökülmemesi gereken şeyler olduğunu bilir ve anlatanın makbul bir kimse olamayacağını anlar.

Yani demem o ki; bu türedi ahmağın çakma cemaatinden hareketle bütün tarikatlara potansiyel tehlike muamelesi yapacağınıza, tarikatların önündeki tekke ve zaviye sûretli bütün yasal engelleri kaldırın ki, bir başka şarlatan paralel bir ihanete teşebbüs etse bile kendisine inanacak adam bulamasın.

Böyle bir şey bir daha olur mu, olursa nasıl anlarız?

Ölçü meydanda: “Ben, benden öncekilerin Allah’ın Rasûlü’ne kadar uzanan bir silsile ile bu güne kadar taşıdığı dini, onların tek bir açık nokta kalmayasıya anlayıp yaşadığına inanıyor ve onlar gibi yaşamak istiyorum” diyen zatlardan çevresine, devletine ve milletine bir zarar gelmez.

Bu zatlar eline Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’yi alır ve “haydi bu ikisinin arkasından gidelim” diye çağırır insanları.

“Ben size benden önceki 14 asır boyunca gelenlerin bilmediği, anlamadığı, yanlış anladığı şeyleri en doğru haliyle anlatıyorum” iddiasındaki adamlara gelince, işte orada durun.

Bu adamlar, “Kur’ân’dan başkasını boş verin” der, eline kendi kitaplarını alır, “haydi benim arkamdan gelin” diye nida ederler.

Anlatabiliyor muyum?

Geleneği olmayanlar geleceğin tehlikesidir!

Ötesini söylemeyeceğim.

.
**********

Serdar Tuncer

ALINTI:

http://www.yenisafak.com/yazarlar/serdartuncer/tarikatlar-laikler-ve-otesi-2031414

Bütün yazıları: http://www.yenisafak.com/Yazarlar/serdartuncer/Yazar-Arsiv

Facebook hesabı: https://www.facebook.com/SerdarTuncerResmiSayfasi/

Twitter hesabı: https://twitter.com/Yaziyor?lang=de

Web sitesi: http://www.serdartuncer.com.tr

.

 

Darbeci M. Kemal Atatürk’ün Darbe Teşebbüsleri

Darbeci M. Kemal Atatürk’ün Darbe Teşebbüsleri

*

ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk

Darbeci Kemal…

***

FETÖ’nün darbe teşebbüsünden sonra kemalistlerin artık tek bir gündem maddesi var: “Cemaat ve tarikatlar arasından yeni bir FETÖ çıkar mı?” Kemalist çevreler, sürekli bu suali gündemde tutarak bütün cemaatleri itibarsızlaştırmayı hedefliyorlar. Sanki bugüne kadar yapılan bütün darbeler “Atatürkçü”lerce yapılmamış gibi FETÖ üzerinden bütün Islami cemaatler ve tarikatlar hedef alınıyor. Halbuki daha evvelki darbelerde “orduyu göreve” davet edenler bizzat bu medya baronlarıydı.

Buna mukabil Ehl-i Sünnet alimleri, FETÖ’nün yanlış yolda olduğunu defalarca dile getirmişler[1] ve 15 Temmuz’da meydanlara inip tankların önünde kale gibi durmuşlardır.

Daha evvelki yazımda da belirttiğim gibi “senin darbecin kötü benim darbecim iyi” gibi bir anlayışı kabul etmiyorum. Ilke olarak darbeye karşı olanların, M. Kemal’e de karşı olmaları icab eder. Aksi halde kendileriyle tezada düşerler.

Gerçek kemalistler çok iyi bilirler ki, M. Kemal de darbeciydi. Selanik’ten gelip Sultan II. Abdülhamid Han’a darbe yapan “Hareket Ordusu”nun isim babası M. Kemal idi. Bu darbeyi masonların yaptığı artık sır değil.[2]

Yetmedi… Milli Mücadele sırasında bu sefer ingilizlerle işbirliği yaparak Sultan Vahideddin’e ve Osmanlı Meclis’ine darbe yaptı.[3]

M. Kemal’in dostu ve Ankara’da “Başbakan” yaptığı Rauf Orbay, bu anlaşmayı adeta ifşa ediyor:

“Ingilizlerin Meclis’i basmalarını sağlamak için burada kalacağım.”

Daha açık bir ifadesiyle;

“Istanbul’a, Meclis’e gideceğim ve dediğiniz olmazsa Anadolu’da milli bir hükümet kurmanız için Meclis’in ortasında bomba patlatarak kendimi feda edeceğim!”[4]

Yani bir nevi PKK’ya terör örgütü diyemeyen HDP’li Selahattin Demirtaş’ın Ankara’ya rağmen Diyarbakır’da Meclis kurmak istemesi gibi…

Bu da yetmedi, Ankara’da dualarla açılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Birinci Meclis’e de darbe yaptı.[5]

Darbeci M. Kemal’in vukuatı bu kadarla sınırlı değil tabi. Burada saydıklarımızdan başka darbe teşebbüsleri de var… Sanki O adeta darbe yapmak için dünyaya gelmiştir. Şaka gibi ama Atatürkçü Sadi Borak’ın “Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk” isimli kitabında “M. Kemal’in Hükümeti Devirme Teşebbüsleri” başlıklı bir bölüm dahi var.

Sadi Borak, M. Kemal’in Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek darbe yapmayı düşündüğünü şöyle anlatıyor:

“M. Kemal, o devrede askeri bir ihtilal yapmayı düşünmüş ve ilk adımı da atmıştır.

Bu plana göre, M. Kemal, Cemal Paşa’yı Enver Paşa’dan ayıracak, onunla işbirliği yapacak, Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek hükümeti düşürecek ve Cemal Paşa’nın başkanlığında Itilaf Devletleriyle münferit sulh yapacak ve kurulacak hükümette kendisi de Harbiye Nazırlığını (Savaş Bakanlığı: bugün Savunma Bakanlığı) alacaktı.

M. Kemal, Çanakkale’den döndükten sonra Suriye’den Istanbul’a gelmiş olan Cemal Paşa’ya Perapalas Otelinde bu planından bahsediyor. Cemal Paşa bu teklifleri açıktan açığa reddetmemiş, fakat müsbet (olumlu) cevap da vermemiştir. Işi savsaklamış, neticede Harbiye Nazırı Enver Paşa da plandan haberdar edilmiştir. Bu yüzden M. Kemal, uzun zaman şahsi bir tehlike devri geçirmiştir.”[6]

Garip değil mi? Halbuki “vatansever” bir komutandan beklenen, emrindeki askerle “düşman” üzerine yürümesidir, kendi “devleti” üzerine değil. Kendi devletine silah çeken eşkiyadır eşkiya!

Gelelim darbeci M. Kemal’in başka bir teşebbüsüne…

M. Kemal Filistin Cephesi’ndeki hezimetten sonra Istanbul’a geldiğinde Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’ye katılmak yerine Istanbul’da her zamanki gibi hükümeti düşürmeye çalışıyordu. Gelin, bir komite kurmaya karar veren darbeci M. Kemal’in faaliyetlerini kendi ağzından dinleyelim:

“- Bir gün Fethi Bey ve dört müşterek arkadaşımızla birlikte, bir hayli münakaşadan sonra, ihtilalci bir komite kurmağa karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeğe başladık: Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak gibi. Başka bir gün bizim Şişli’deki evde toplantımız nihayet bulduktan sonra dört kişiden biri dedi ki: ‘Arkadaşlar, ben çok düşündüm, Namusumla söz veririm ki sırrınız gizli kalacaktır, fakat komitede çalışmağa devam etmiyeceğim.’ Hepimiz hayret içinde birbirimize baktık. Içimizden biri: ‘Bu ne demek, muvaffakiyetten emin mi değilsiniz?’ diye sordu. ‘Hayır, bunu düşünmedim. Muvaffak olacaksınız. Fakat ihtilalciler muvaffak olsalar bile birçok tehlike karşısındadırlar. Bunu da kabul etmelidirler. Işte o zaman ben ve benim gibiler, sizin kararlarınızı tatbik etmek üzere iktidara gelecek ihtiyat namzetler oluruz.’ Fethi Beyle ben gözlerimizle konuştuk. Derhal dedim ki: ‘Beyefendinin iştirak etmiyeceği bir teşebbüs makul de olmıyabilir. Onun için cemiyeti hemen fesh etmeliyiz.’ Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti.”[7]

Rauf Orbay, Komiteden ayrılmak isteyen ve M. Kemal’in “dört kişiden biri” dediği şahsın Ismail Canbulat oldugunu söylüyor.[8] Ne gariptir ki bu şahıs Cumhuriyet kurulduktan sonra M. Kemal’e “suikast” teşebbüsünde bulunduğu gerekçesiyle asılarak saf dışı bırakılmıştır.[9]

Darbeci M. Kemal daha evvel, yani 1905 yılında da Sultan II. Abdülhamid’e darbe yapmayı düşünmüş ve yakayı ele verince de Şam’a sürgün edilmişti.[10] “Sürgün” kelimesini ATA’larına konduramayan-uygun görmeyen Uluğ Iğdemir gibi bazı kemalist tarihçiler buna “Atanma” demişlerdir.

*

ulug-igdemir-ataturkun-yasami-cild-1-ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk

ulug-igdemir-ataturkun-yasami-cild-1-ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk-ihtilal

[10] no’lu dipnot ile alakalı… Türk Tarih Kurumu Genel Müdürü Uluğ Iğdemir’in “Türk Tarih Kurumu Yayınları” arasında çıkan “Atatürk’ün Yaşamı” isimli kitabın ilgili sayfası…

***

Darbeci M. Kemal’i durdurana aşk olsun. 1905’de Sultan II. Abdülhamid’i deviremeyen M. Kemal, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu emeline 1909 yılında masonlarla birlikte ulaşmıştır.

Isterseniz darbeci Kemal’in dosyasını kısaca özetleyelim:

1 – 1905 yılında darbe teşebbüsü.

2 – 1909’da Selanik’ten yahudi taburuyla gelen Hareket Ordusu’nun darbesi.

3 – 1916’da Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek hükümeti düşürme teşebbüsü.

4 – 1918-1919’da Padişahı tahttan indirerek değiştirme ve Hükümeti düşürme teşebbüsü.

5 – 1920’de Ingilizler eliyle Osmanlı Meclisi’ne baskın.

6 – 1923 yılında Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılan Meclis’e darbe.

Tabiri caizse tam bir suç makinesi.

Şimdi…

FETÖ darbe teşebbüsünü bahane ederek “dinden-cemaatlerden-hocalardan” soğuduğunu ifade eden kemalistlerin, niçin defalarca darbe yapan “Atatürk”ten soğumadıklarını, hatta izinden gittiklerini çok merak ediyorum. FETÖ darbeciyse, M. Kemal de darbeci. Neden biri hain diğeri kahraman oluyor? Erdemli, ilkeli insanlar ikisine de hain der. Demek ki bunlar samimi değil. Dolayısıyla darbeciyi put edinenlerin, cemaatlere vatanseverlik dersi vermeye hakları yoktur.

Bu kesim gelmiş bir de hiç sıkılmadan TV ekranlarına çıkıp şaşkınlık içinde şöyle soruyorlar: “bu kadar Profesör, doktor, polis, general, yazar-çizer nasıl oluyorda FETÖ gibi halkına ateş etme emrini veren birinin arkasından gidiyor? Neden ‘akıllarını’ kullanmıyorlar, sorgulamıyorlar?”

Allah var, haklı bir sual.

Ancak benim de bu kemalistlere bir sualim var: “nasıl oluyorda sizler, şapka için ‘gerekirse kurbanlar verelim’ diyen, halkını darağaçlarında sallandıran ve defalarca darbe yapan M. Kemal’in ardından gidiyorsunuz? Niçin o sürekli vurgu yaptığınız “akıl”ı kullanıp bir kere olsun onu sorgulamıyorsunuz? Hatta sorgulayanları ‘hain’likle itham ediyorsunuz? Niçin her yere heykellerini dikiyorsunuz?”

Zahmet edip sorgulamaya başladığınızda, eleştirdiğiniz hatta nefret ettiğiniz şeyleri aslında kendinizin de yaptığını fark edeceksiniz.

Ama yaklaşık bir asırdır M. Kemal’i, insanımıza adeta bir “ilah” gibi empoze etmeye çalıştılar, işte bu yüzden sorgulamak veya soğukkanlı bir araştırma yapmak her babayiğidin harcı değildir. Buna dair tipik bir misal vermek istiyorum. Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nde Emeritus Profesörlüğü yapan Vamık D. Volkan ve Princeton Üniversitesi’nde özellikle Osmanlı ve Modern Türk Tarihi alanlarında olmak üzere Yakın Doğu tarihi üzerine Emeritus Profesör unvanına sahip olan ve aynı zamanda New York’ta Psikanaliz Ulusal Psikoloji Birliği’nde psikanaliz eğitimi almış olan Norman Itzkowitz M. Kemal’in psikanalitik psikobiyografisini yazmaya karar verirler. Bu iki yazarın yaşadıkları psikolojik zorluklar kitaplarının “giriş” kısmında Vamık D. Volkan tarafından kısaca anlatılıyor. Aynen alıntılıyorum:

“Ölümsüz Atatürk kitabını yazmak yazarlar için psikolojik olarak çok zordu. Hem Norman Itzkowitz hem de benim için Atatürk’ün imajı çok idealleşmişti. Onu ‘ölümlü’ bir insan olarak algılayabilmek için iç dünyamızın önümüze çıkardığı engellerle uğraşmak zorunda kaldık. Kitabın yazımının yedi yıl sürmesinin bir nedeni de buydu. Itzkowitz, Osmanlı tarihini çalışırken beş yıldan fazla bir zaman Türkiye’de kalmıştı. Çocuklarının odasının duvarında Atatürk’ün resmi asılıydı. Kitabı yazarken bir ara tutukluk yaşadı ve zihni pek çok bilgiyle dolu olmasına rağmen bir süre hiçbir şey yazamadı.(..) En sonunda psikolojik engellerimizi yenerek Atatürk’ün iç dünyasını anlatmaya çalışan ve gerçek olayları içeren bir biyografisini yazabilmek hem Norman Itzkowitz’i hem de beni mutlu etti. O dönem ben Amerika Birleşik Devletleri’nin Charlottesville şehrindeki Virginia Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü olarak çalışmaktaydım. ‘Ölümsüz Atatürk’ün Chicago Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmasından kısa bir süre sonra bu olayı kutlamak için, o zamanın Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Norman Knorr, yüzlerce kişinin katıldığı büyük bir parti verdi. O akşam bir rüya gördüm. Rüyamda çeşitli dillerde onlarca gazetenin başlıkları Atatürk’ün öldüğünü bildiriyordu. Bu rüyanın ortasında büyük bir üzüntü içinde uyandım ve kendimi ağlarken buldum. Kitabı bitirmekle bir bakıma, Atatürk’ün imajı ile yaşadığım yedi yıla da veda etmiş oluyordum.”[11]

Koskoca profesörlerin hali buysa, sıradan talebeleri ve niçin hala “put”umuzu yıkamadığımızı varın siz düşünün. Cemaatlere ve tarikatlara karşı çıkan kemalistler; “BÜYÜK, HATTA EN BÜYÜK ATATÜÜÜÜRK”ün “MÜRİDİ” olmuşlar haberleri yok!

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Buna dair misalleri “15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları” başlıklı yazımızın 4 no’lu dipnotunda vermiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2016/09/03/15-temmuz-saldirisinin-2-dalgasi-algi-bombalari/

[2] Bu hususta geniş malumat ve kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[3] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

[4] Bu sözlerin kaynakları ve M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/11/20/m-kemal-ataturk-tapinakci-miydi-kemalist-turkiyeyi-tapinakcilar-mi-kurdu/

[5] Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılmış olan Birinci Meclis’e yaptığı darbe için bakınız;

M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 727, 728.

Ayrıca bakınız;

Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Hazırlayan: Cemal Kutay), Tercüman Yayınları, Istanbul 1980, sayfa 100.

Ayrıca Alimlerin Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[6] Sadi Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Kitapçılık Ticaret Yayınları, sayfa 36.

[7] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 72. (Sansürsüz baskı).

[8] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni-Siyasi Hatıralarım, cild 1, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 232.

[9] Izmir Suikasti hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

[10] Dagobert Von Mikusch, Avrupa ile Asya Arasındaki Adam Gazi M. Kemal, cild 1, Cumhuriyet-Yeni Gün Yayıncılık, Istanbul 2000, sayfa 56.

Ayrıca bakınız;

Uluğ Iğdemir, Atatürk’ün Yaşamı 1881-1918, cild 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1980, sayfa 8, 9.

[11] Vamık D. Volkan, Norman Itzkowitz, Atatürk Anatürk, 2. Baskı, Alfa Yayınları, Istanbul, Ocak 2011, sayfa 6, 7.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları

15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları

*

fethullah gülen papaya mektup dinlerarasi diyalog atatürk darbe 15 temmuz darbe m. kemal darbe

FETÖ’nün Papa II. John Paul’e takdim ettiği mektuptan bir parça…

***

Kemalistlere göre M. Kemal “paralel örgüt” gibi oluşumlara meydan vermemek için hocaları asıp dini yasaklamış. Yaşanan olaylar da onun haklı olduğunu gösterirmiş…

Evvela şunu belirtelim ki, “biz dinî bir Cemaat değiliz” diyen FETÖ’yü M. Kemal’in astığı hocalar ile karşılaştırmak-kıyaslamak en hafif tabirle cehalettir.

Tam tersi, FETÖ daha çok M. Kemal’e özenmiştir. Zira O, Papa II. John Paul’e takdim ettiği mektupta şöyle demişti:

“Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog Için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.”[1]

M. Kemal de FETÖ’den farklı bir şey yapmamış ve Ingiliz Valisi olmak istemişti. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce istanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan M. Kemal Paşa, ingilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: “M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Anadolu’da Ingiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal, bu topraklar üzerindeki Ingiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

Eğer Ingilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…” [2]

Türk Tarih Kurumu‘nun tercüme ettirip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler.

Peki M. Kemal’in bu talebi karşılık bulmuş muydu? 13 Haziran 1921’de Inebolu’ya gelen bir Ingiliz hey’eti, General Harrington’un emriyle M. Kemal’e “cephane” getirdi![3] Dikkatinizi çekerim, cephaneyi gönderen General, az evvel belirtildiği üzere, M. Kemal’in G. Ward Price’ı aracı yaparak görüşmek istediği General Harrington’dur.

Bu ispata rağmen biz yine de FETÖ’yü M. Kemal’in astığı hocalardan biriyle karşılaştıralım… Bakalım, ortaya kemalistlerin iddia ettikleri gibi bir netice çıkıyormuymuş görelim. Kiminle karşılaştırsak acaba? Şapka aleyhinde gösteri yaptı diye idam edilen hocalarla karşılaştırıp işin kolayına kaçmak istemem doğrusu… O halde hakkında en çok iftira üretilen hocalardan biriyle yapalım bunu… Mesela Iskilipli Atıf Hoca.

1 – Iskilipli Atıf hoca bir örgüt kurmadı.

2 – FETÖ gibi harama helal demedi. Iskilipli Atıf Hoca din neyi emretmişse onu yazıyordu. FETÖ ise dinde olmayan fetvalar veriyordu. Bu yüzden M. Kemal’in astığı alimler ile aynı itikadda olan birçok Ehl-i Sünnet alimi FETÖ’ye reddiye yazmıştır.[4]

3 – Devlete baş kaldırmadı.

4 – Yabancılarla işbirliği yapmadı.

5 – Silahşör ve kalemşörleri yoktu.

6 – O devirde din ayaklar altına alınırken, bugün ise tam tersi bir durum söz konusudur. Yani FETÖ din adına hareket etmiş olamaz.

7 – Iskilipli Atıf Hoca darbeye teşebbüs etmedi. Böyle bir niyeti ve kuvveti de yoktu. Zaten o dönem kendisine böyle bir ithamda da bulunulmadı.

Kısacası Iskilipli Atıf Hoca yazdığı şapka risalesi yüzünden idam edildi. Halbuki bu risale şapka kanunundan evvel yazılmış ve Maarif Vekaletince (Eğitim Bakanlığı) onaylanmıştı. Bugün bazıları çıkıp Iskilipli Atıf Hoca’nın Milli Mücadele’de yaptığı “hıyanetler” yüzünden asıldığı iftirasını ortaya atıyorlar. Halbuki böyle bir şey söz konusu değildir. Mahkeme kararını inceleyip bunların iftira olduğunu ispatlamıştık.[5]

Başka bir iftira ise Iskilipli Atıf hocanın Ingiliz Muhipler Cemiyeti üyesi olduğuna dairdir… Iskilipli Atıf hocanın Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olduğuna dair kayıt var mıdır? Kaldı ki, bu Cemiyete giren herkes “hain” mi oluyor?

Bakın, Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, “Iki Devrin Perde Arkası” adını taşıyan hatıralarında ne diyor:

“Istanbul’daki mahallât imamları, müderrisler, kürsü şeyhleri, Tarikat-i Bektaşiye babaları ve muhtelif turuk-i ilmiyeye mensup kimseler, zâhiren (görünüşte) Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne intisap etmiş (girmiş), fakat el altından bu cemiyeti baltalamağa var kuvvetleriyle mesailerini sarfetmişlerdi. Bu Ingiliz Muhibler Cemiyeti’nde pek çok kimseler vardı ki, bunlar, gizli teşkilâtımıza, millî cepheye hizmet etmekte ve başta Papas Fro olmak üzere bütün hâinleri aldatmakta idiler.”[6]

Iskilipli Atıf hocanın “Ingiliz Muhipler Cemiyeti”ne üye olduğunu iddia edip idamına gerekçe yapanlar ve müstehak görenler, Abdullah Cevdet’in bu cemiyetin kuruluşunda oynadığı rolden niçin bahsetmezler? Abdullah Cevdet Ingiliz Muhipler Cemiyeti’nin yalnızca bir üyesi değil, aynı zamanda kurucularından biridir.[7] Hatta Ingiliz mandasını savunuyordu.[8] Abdullah Cevdet bu rolünden dolayı idam edilmiş midir? Ne gezer!.. Edilmediği gibi M. Kemal ile de irtibat halinde idi. Çünkü O, Iskilipli Atıf Hoca gibi dini değil, dinsizliği savunuyor[9] ve buna rağmen M. Kemal tarafından Çankaya’ya davet ediliyordu.[10]

*

ateist-tanrisizligin-ilmihali-kemal

***

atatürk abdullah cevdet tanrisizligin ilmihali sagduyu, m. kemal abdullah cevdet, m. kemal sagduyu tanrisizligin ilmihali, atatürk ateizm,

Ingiliz mandacısı ve Ingiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından Abdullah Cevdet’in tercüme ettiği dinsiz Jean Meslier’in “Sağduyu, Tanrısızlığın Ilmihali” isimli bu kitap M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla “Milli Eğitim Bakanlığı” tarafından “Devlet Matbaası”nda basıldı…

***

atatürk abdullah cevdet tanrisizligin ilmihali sagduyu, m. kemal abdullah cevdet, m. kemal sagduyu tanrisizligin ilmihali, atatürk

Aklı Selim’in 1928’de Arap harfleriyle yapılan ilk basımının, M. Kemal’e sunulan nüshasının ithaf sayfası: “En büyük acizden en büyük iktidara. 29/12/1928 Dr. Abdullah Cevdet”. Kitabın orijinali Çankaya Kitaplığında, 146 numarayla kayıtlı bulunmaktadır.

***

Demek ki mesele kemalistlerin iddia ettikleri gibi değilmiş. Hatta, tam tersi. M. Kemal’in hocaları asıp dini yasaklaması paralel örgütün “doğmasına” sebep olmuştur “engellenmesine” değil. Zira din ihtiyacı fıtri bir duygudur, yok edilemez. Dini yasakladığınız zaman insanları din konusunda “bilgisiz” bırakıp kendi elinizle bu tür örgütlerin kucağına atmış olursunuz.

Nitekim gençliğinde -dinî cemaat zannettiği- FETÖ’ye mensup olan ve hakikatleri gördükten sonra da ayrılan Said Alpsoy, çıktığı özel bir TV kanalında FETÖ’nün Izmir’de başarılı bir şekilde teşkilatlanabildiğini, buna mukabil Erzurum ve Konya’da başarısız olduğunu açıkladı. Yani FETÖ, dinî bilgileri zayıf olan Izmir’lileri bünyesine katmakta başarılı olurken, alim yetiştirmekle meşhur olan Erzurum ve Konya’da hüsrana uğramıştır. Zaten M. Kemal dini yasaklamak ve alimleri asmakla isabetli bir karar vermiş olsaydı, bugün Paralel örgüt diye bir sorunumuz olmayacaktı. Yani Paralel örgütün varlığı bile, M. Kemal’in yanlış yaptığının müşahhas (somut) delilidir.

Ayrıca kemalistlerin Ak Parti’ye yüklenmeye hakları yoktur. Çünkü Ak Parti’yi cemaatin kucağına atan yine bunlardır. Zira haksız yere Ak Parti’ye kapatma davası açılmasaydı, FETÖ’nün adliyede bu kadar kuvvetlenmesi mümkün olmazdı. Aynı şekilde kemalist basının “orduyu göreve” davet etmesi üzerine TSK’da darbe planlarının yapılması da FETÖ’nün TSK’ya girmesine zemin hazırlamıştır. Eğer kemalistler hakikaten “demokrasi”ye uymuş olsalardı tasfiye edilmeyecek ve yerlerine de FETÖ gelemeyecekti. Kaldı ki FETÖ’nün devlete sızmasında Ak Parti öncesi iktidarların da payı vardır.

Hilafet kaldırılıp laiklik getirilmeseydi ve 1400 yıldır bozulmadan günümüze kadar gelmiş olan dinimize sahip çıkılsaydı; Ehli Sünnet dışı bir akım olan bu paralel örgüt, samimi müslümanları aldatarak darbeye teşebbüs edemezdi. Kısacası bu paralel örgüt, samimi -ancak kemalist rejim tarafından bilgisiz ve maneviyata aç bırakılmış- müslümanların laiklik karşıtlığını kullanarak kendisine bağlamıştır. Eğer laiklik olmasaydı ve bir Islam devletimiz olsaydı, müslümanları aldatamazlardı. Bu sebeple bıkıp usanmadan laikliğin kalkması gerektiğini söylüyoruz.

Başımızda bir Halife ve Şeyhülislam olsaydı, paralel örgütün “dinlerarası diyalog” projesi kapsamında Vatikan ile işbirliğine ve Islam’ın tahrifine müsaade edilmezdi.

Paralel Örgüt, dinlerarası diyalog ile Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Budistleri birleştirecek bir din anlayışı geliştirmeye çalışıyordu. Tıpkı M. Kemal’in vaktinde hayal ettiği gibi… Işte M. Kemal bu “tatlı hayalini” Nutuk’ta şöyle yazmış:

“Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”[11]

*

atatürk fetullah gülen, m. kemal paralel yapi atatürk fetö m.kemal yeni dünya dini nutuk dinlerarasi diyalog

[11] no’lu dipnot ile alakalı… M. Kemal’in “Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakalım…yeni dünya dini kuralım…” şeklindeki sözlerinin Nutuk’taki sayfası…

***

Anlaşılacağı gibi paralel örgütün hedefi, M. Kemal’in bu tatlı hayalini gerçekleştirmekti. Esasen bu bir “batı projesidir”, ancak gerek kemalistler, gerekse paralel örgüt batı tarafından yönlendirildiği için bu iki kesim ortak bir projede birleşmiştir.

Sanki bugüne kadar yapılan bütün darbeler “kemalistler”ce yapılmamış gibi, paralel örgütün hareketini fırsat bilip bütün cemaatleri töhmet altında bırakmak fırsatçılıktan başka bir şey değildir. Darbecileri batının köpekliğini yaptıkları ve kendi halkına ateş açtıkları için eleştiriyoruz. Güzel… eleştirelim. Ama batının şapkası için kendi halkını darağaçlarında sallandıran[12] M. Kemal’i de eleştirelim. Biz bütün darbecilere karşıyız. “Senin darbecin kötü benim darbecim iyi” gibi bir anlayışı kabul etmiyorum.

Gerçek kemalistler de çok iyi bilirler ki, M. Kemal de darbecidir. Selanik’ten gelip Sultan II. Abdülhamid Han’a darbe yapan Hareket Ordusu’nun isim babası M. Kemal idi. Yetmedi… Sultan Vahideddin’e ve Osmanlı Meclis’ine darbe yaptı.[13] Bu da yetmedi, Ankara’da dualarla açılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Birinci Meclis’e de darbe yaptı.[14]

Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirerek darbe yapanların masonlar olduğu bugün artık sır değil. Nitekim Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstadı Celil Layiktez bir makalesinde bu gerçeği itiraf etmişti.[15] Ancak asıl ilginç olan husus, “Hareket Ordusu” adıyla Selanik’ten Istanbul’a gelen bu darbecilerin içinde M. Kemal’in de bulunmuş olmasıdır. Daha da garibi, bu orduya “Hareket Ordusu” adını veren M. Kemal idi. Üstelik Hareket Ordusunu teşkilatlandıran heyette M. Kemal de bulunuyordu. Yani 15 Temmuz’da Türkiye’de yapılmak isteneni, M. Kemal 1909’da Müslümanların Halifesi ve Türklerin Hakan’ı Sultan II. Abdülhamid Han’a yapmıştı.

Şimdi yine bazı kemalistler bu yazdıklarımızın yalan olduğunu söyleyerek ağız dolusu söveceklerdir. Ama hiç zahmet etmesinler… Zira burada yazdıklarımızı M. Kemal Nutuk’ta itiraf ediyor, buyrun:

“31 Mart Vakası münasebetiyle Rumeliden Istanbula gönderilen kuvvetlerin kumandanı, merhum Hüsnü Paşa idi. Ben, bu kuvvetlerin erkânıharbiye reisi idim. Bu kuvvetlere Hareket Ordusu unvanını veren, Hareket Ordusunun Istanbula kadar harekâtını tertip ve idare eden bendim.”[16]

*

atatürk abdülhamid darbe atatürk hareket ordusu m. kemal nutuk

[16] no’lu dipnotta bahsi geçen itiraf…

***

Gördüğünüz gibi bu sözler M. Kemal’in Nutuk’unda geçiyor. FETÖ darbe teşebbüsünü bahane ederek “dinden” soğuduğunu ifade edenlerin, niçin defalarca darbe yapan kemalistlerden dolayı “Atatürk”ten soğumadıklarını çok merak ediyorum. Demek ki bunlar samimi değil. Dolayısıyla darbeciyi put edinenler, cemaatlere vatanseverlik dersi vermeye kalkmasın. M. Kemal’in CHP’si kurulduğundan bu yana sünnisinden alevisine, sağcısından solcusuna herkese kan kusturdu[17], buna rağmen kemalistlerin hiçbir şey olmamış gibi utanmadan insan haklarından, demokrasiden, din hürriyetinden bahsetmeleri ve laikliğin mutlaka muhafaza edilmesi gerektiğine dair propagandaları; algı operasyonundan başka bir şeyle izah edilemez. Algı bombaları, tank ve F 16 bombalarından daha tehlikelidir. 15 Temmuz işgal teşebbüsünden sonra TV’lerde, Yusuf Kaplan’ın yerinde ifadesiyle “Laiklik pompalanıyor, cemaatler bombalanıyor!”[18]

Bu propagandaların tesiriyle bazı insanlar şuursuzca “Türkiye laiktir laik kalacak” diye tempo tutuyor. Bu laik “vatanperverler” niçin 15 Temmuz’da atmadılar bu sloganları, sahi neredeydiler o gece? Ben söyleyeyim, gıda stoklayıp benzin depolarını dolduruyorlardı! Bunlar sözde “anti-emperyalist”… Halbuki Fransa ve ABD’nin laikliğini müdafaa ediyorlar. Düşmanlarımız ta Osmanlı’nın son döneminden beri bize laikliği dayatıyor, pompalıyor.

Dönemin Ingiltere Başbakanı ve Islam düşmanı Gladstone’un “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız” mealindeki sözlerini hatırladınız mı? Işte bu hedeflerine “laiklik” ile ulaştılar. Allah Teala kimseyi düşmanının değerlerini müdafaa etme zilletine düşürmesin.

Ayrıca 15 Temmuz’da meydanlar “Türkiye laiktir laik kalacak” diye değil, “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” sadaları ile inledi. Halkımızın “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” sadaları ile darbeye karşı çıkmış olması, bunun demokrasi ve laiklik adına değil, Islam adına yapıldığının en bariz delilidir. Bu da şunu gösterir: bu vatanın evladları “laiklik” için değil, “Islam” için ölüme gitti ve gider. Binaenaleyh Laik değil, Islami bir idare istiyoruz.

Insanlar, M. Kemal’in dayattığı şekliyle “Tanrı uludur, Tanrı uludur” demedi… M. Kemal’e rağmen yine “Allahu Ekber” sadaları ile inletti meydanları.

Kemalizmin “laiklikle” vicdanlara hapsetmek istediği din, 15 Temmuz’da büyük bir patlamayla tekrar aid olduğu yere, yani meydanlara-hayata geri döndü ve idareye el koydu. Idarecilere düşen vazife, medya baronlarının pompaladıkları tezvirata değil; vicdanlardan taşan bu sese kulak verip gereğini yapmasıdır.

Bu kesim gelmiş bir de hiç sıkılmadan TV ekranlarına çıkıp şaşkınlık içinde şöyle soruyorlar: “bu kadar Profesör, doktor, polis, general, yazar-çizer nasıl oluyorda FETÖ gibi halkına ateş etme emrini veren birinin arkasından gidiyor? Neden ‘akıllarını’ kullanmıyorlar, sorgulamıyorlar?”

Allah var, haklı bir sual.

Ancak benim de bu kemalistlere bir sualim var: “nasıl oluyorda sizler, şapka için ‘gerekirse kurbanlar verelim’ diyen[19], halkını darağaçlarında sallandıran ve defalarca darbe yapan M. Kemal’in ardından gidiyorsunuz? Niçin o sürekli vurgu yaptığınız “akıl”ı kullanıp bir kere olsun onu sorgulamıyorsunuz? Hatta sorgulayanları ‘hain’likle itham ediyorsunuz? Niçin her yere heykellerini dikiyorsunuz?”

Zahmet edip sorgulamaya başladığınızda, eleştirdiğiniz hatta nefret ettiğiniz şeyleri aslında kendinizin de yaptığını fark edeceksiniz.

Ama eminim yine bildik sloganı atacaklar: “Atatürk olmasaydı olmazdık”. 15 Temmuz’da tanka kafa atan gençleri, kaptığı sopayla meydanlara koşan nineleri, tankların üstüne çıkan amcaları, darbecilerin üzerine yürüyen teyzeleri görüp de hala bu sloganı atan varsa, bana göre ya cahildir, ya da “vatan haini”dir.

Şayet darbeciler başarılı olsaydı, kurulacak yeni düzende, gelecek nesillere tıpkı darbeci M. Kemal gibi “kahraman” olarak takdim edileceklerdi. Böyle olacaktı… Hiç şüpheniz olmasın. Allah Teala Milletimizi-Ümmetimizi korusun.

***

Müslümanlara Çağrı…

Eğer bu zaferi “meydan”dan “medya”ya ve oradan da “masa”ya taşıyamazsak 15 Temmuz Zaferi’nin bir anlamı kalmaz. Biz Müslümanlar olarak “meydan”larda zafer kazanmamıza rağmen, kemalistler “medya”da yoğun propaganda yaparak FETÖ üzerinden cemaatlere ve Islam’a saldırıyor. Bir de utanmadan “masa”da siyasi liderleri aracılığıyla yeni dönemde “Laikliğin” olması gerektiğini söylüyorlar. Sanki bugüne kadar yapılan darbeler “laiklik ve Atatürkçülük” adına yapılmamış gibi… Kemalistlerin FETÖ üzerinden bütün cemaatlere saldırması bir ingiliz oyunudur. Hakikaten onlar da IŞID üzerinden Islam’a saldırmıyor mu? Kemalistlerin zihin kodlarını Ingilizler kurduğundan aslında bunda şaşılacak bir durum yok.

Eğer kemalistlerin “medya”daki bu saldırısına yine “medya” üzerinden cevap veremez ve kendi fikirlerimizi siyasi liderlerimiz aracılığıyla kabul ettiremezsek “masa”da kaybederiz. Böylece 15 Temmuz’da “meydan”larda elde ettiğimiz zafer heba olur. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda elde ettiğimiz zaferin Lozan masasında kaybedilmesi gibi. Tekrar aynı oyuna gelmeyelim!

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Zaman Gazetesi 10 Şubat 1998.

Ayrıca bakınız; Aksiyon Dergisi 10 Şubat 1998.

[2] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

Bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/22/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ingiliz-valisi-olmak-istedi/

[3] Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

Ayrıca bakınız;

– Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

– Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

M. Kemal’in Ingilizlerle olan münasebeti hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/11/20/m-kemal-ataturk-tapinakci-miydi-kemalist-turkiyeyi-tapinakcilar-mi-kurdu/

[4] Ehli Sünnet Alimleri, hıyanetinden çok evvel FETÖ’nün yanlış yolda olduğunu belirtmiş ve reddiyeler yazmıştır:

Mesela Ebubekir Sifil hocanın, “Çağdaş Nurculuk Mu, Bid’atkârâne Bir Hıyanet Mi?” başlıklı makalesi başta olmak üzere birçok reddiyeleri bulunmakta ve bu hareketin din anlayışı tenkid edilmektedir. Bakınız;

https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/cagdas-nurculuk-mu-bidatkarane-bir-hiyanet-mi/

Başka bir makalesi için bakınız; Ebubekir Sifil, “Dinlerarası Diyalog ve Misyonerlik Faaliyetleri”, Inkişaf Dergisi – Eylül-Kasım 2005:

https://ebubekirsifil.com/dergi-yazilari/dinlerarasi-diyalog-ve-misyonerlik-faaliyetleri-inkisaf-dergisi-eylul-kasim-2005-arsiv/

Diğer makaleleri için bakınız;

https://ebubekirsifil.com/dosya/dinler-arasi-diyalog-dosya/

Yalnızca Ebubekir Sifil hoca değil, Ali Eren, Kadir Mısıroğlu ve Cübbeli Ahmet Hoca ismiyle tanınan Ahmed Mahmud Ünlü de FETÖ’ye reddiyeler yapmışlardır.

Ali Eren’in iki ciltlik eseri için bakınız;

Ali Eren, Dinde Deformistler, 2 cild, Yasin Yayınevi, 2013.

Ali Eren bu tarihten evvel de gazetede FETÖ’yü tenkid ediyordu.

Atatürkçülerin “deli” dedikleri Kadir Mısıroğlu ise FETÖ’nün hıyanetini taa 1995 yılında TV ekranlarında anlatmıştı. Anlatmakla kalmadı, sonunu da haber verdi: “Papaz bile olamaz, sıfıra müncer olacak!”

NOT: Kaldı ki Kadir Mısıroğlu’nun deli raporu falan yoktur. Bu meseleyi sohbetlerinde tafsilatıyla anlatmıştır.

Ayrıca Mısıroğlu, FETÖ’nün Ehl-i Sünnet’e aykırı hareket ettiğini “Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri cild 3” (Sebil Yayınevi, Istanbul 2012) isimli kitabında ispatlamakla kalmamış, bu yapı ile alakalı “Asrın Ihaneti Paralel Yapı veya F. Gülen’in Günah Galerisinden Sayfalar” (2015) isimli müstakil bir eser de kaleme almıştır. 2016 yılında neşredilen “Kırk Görgü Şahidinden Naklen Benden Tarihe Haberler” isimli eserinde ise Said Nursi’nin talebelerinden Hüsrev Altınbaşak’ın kendisine FETÖ’nün hain olduğunu söylediğini naklediyor. (sayfa 530 ve devamı)

Cübbeli Ahmed hocanın sohbetlerinde bu yapıyı uzun süredir tenkid ettiği ve reddiyeler yaptığı görülüyor. Bununla alakalı bir kitap da neşretmiş ve kendisini sevenlerin bu yapıyla mücadeleyi bırakmamasını vasiyet etmiştir:

Ahmed Mahmud Ünlü, Islam Alemini, Özellikle de Vatanımızı Tehdit Eden 3 Büyük Tehlike Hakkında 3 Vasiyetim, Arifan Yayınları, 2010.

3 Vasiyet Hakkında:

1-Diyalogçuların misyoner faaliyetlere yol açıp, insanların Hıristiyanlaşmasına ve neticede Türkiye’nin bölünmesine sebep olması.
2-Ehl-i Beyt mezhebi adı altında sünni Müslümanların Şi’ileştirilmesi.
3-Selefi düşünce adı altında Vehhabiliğin aşılanması.

[5] Iskilipli Atıf Hoca Neden Idam Edildi? Bütün Iftiralara Cevaplar:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/08/iskilipli-atif-hoca-neden-idam-edildi-tum-iftiralara-cevaplar/

[6] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/06/18/ingiliz-muhipler-cemiyetine-uye-olan-hocalar-hain-miydi/

[7] Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivi, 39-14192 ve B.II.

Ayrıca bakınız; Cengiz Dönmez, Ingiliz Muhipler Cemiyeti, 2. Baskı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2008, sayfa 78, 85.

[8] Manda için kendisine yöneltilen bir soruya Abdullah Cevdet şu cevabı vermektedir: “…Biz intihab (seçim yapma) değil, kabul mevki’indeyiz ve benim ümidim. Ingiliz yardımına ma’tufdur…”.

Bakınız; “Doktor Abdullah Cevdet Bey’le Mülakat”, Peyam, 25 Teşrinisânî 1919-1 Rebiy’ülevvel 1338, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, Istanbul 1981, sayfa 296.

[9] Doktor Abdullah Cevdet’in Aklı Selim adıyla Fransızcadan tercüme ettiği kitap, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında 1928’de Arap, 1929’da ise Latin harfleriyle olmak üzere iki kez neşredildi ve basımı Istanbul’da Devlet Matbaası’nda gerçekleştirildi.

Bakınız; 1995 yılında Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitabın “önsöz”ü. (sayfa 27)

[10] Ingiliz mandacısı ve Ingiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından Abdullah Cevdet’in M. Kemal ile bir görüşmesi hakkında malumat için bakınız; Abdullah Cevdet, “Gazi Paşa’nın Köşkünde”, Içtihad, no. 194, 15 Kânûnievvel 1925, sayfa 3813-6.

[11] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 713.

[12] M. Kemal emperyalist batının şapkası için kendi halkını darağaçlarında sallandırdı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[13] Osmanlı Meclisi’ne yaptığı darbe hakkında malumat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

[14] Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılmış olan Birinci Meclis’e yaptığı darbe için bakınız;

M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 727, 728.

Ayrıca bakınız;

Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Hazırlayan: Cemal Kutay), Tercüman Yayınları, Istanbul 1980, sayfa 100.

Alimlerin Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[15] Bu hususta geniş malumat ve kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[16] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 739.

[17] Cumhuriyet devrinde Alevilere yapılan zulüm için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2016/07/23/cumhuriyet-aleviligi-yasakladi/

[18] Yusuf Kaplan’ın “Geliyorum diyen tehlike: Laiklik pompalanıyor, cemaatler bombalanıyor!” başlıklı makalesinin tamamı için bakınız;

http://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/geliyorum-diyen-tehlike-laiklik-pompalaniyor-cemaatler-bombalaniyor-2030919

[19] M. Kemal’in şapka uğruna “gerekirse kurbanlar verelim” dediğine dair kaynaklar:

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221, 222.

Ayrıca bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kadir Mısıroğlu: Shakespeare Müslümandır, gerçek adı Şeyh Pir’dir

Kadir Mısıroğlu: Shakespeare Müslümandır, gerçek adı Şeyh Pir’dir

*

shakespeare-musluman-mi-shakespeare-seyh-pir-seyh-peer-kadir-misiroglu-seyh-pir-kadir-misiroglu-shakespeare

William Shakespeare…

***

Beyaz TV ekranlarına çıkan Kadir Mısıroğlu, Shakespeare için “gizli müslüman” dedi ve gerçek adının “Şeyh Pir” olduğunu iddia etti. Mısıroğlu’nun bu açıklaması sosyal medyadaki cahiller tarafından istihza malzemesi yapıldı. Halbuki bu mesele Ingiltere’de bile eskiden beri münakaşa mevzuu olmuş bir konudur. Bazı yazarlara göre Shakespeare müslümandı, bazılarına göre ise değildi. Mısıroğlu’nun bu iki görüşten birini tercih etmesinde garip karşılanacak ne var?

Türkiye’de “Hz. Muhammed’in Hayatı” (sallallahu aleyhi ve sellem) isimli kitapla tanınan tasavvuf uzmanı Martin Lings, Shakespeare’in müslüman olabileceği kanaatindedir ve onun sufi olduğunu yazar.[1]

Nitekim Vanessa Thorpe, “The Guardian”da Shakespeare ile alakalı “Sufi or not Sufi? That is the question” (Sufi mi değil mi? Sual bu) başlıklı bir makale kaleme alır.[2]

*

shakespeare müslüman mi shakespeare seyh pir seyh peer kadir misiroglu seyh pir, kadir misiroglu shakespeare the guardian vanessa thorpe

 Vanessa Thorpe’un [2] no’lu dipnotta bahsi geçen makalesi…

***

Aynı şekilde Ali Jaafar da “Sufi or not Sufi? Was Shakespeare a Muslim?” (Sufi mi değil mi? Shakespeare müslüman mıydı?) başlıklı makalesiyle bu tartışmalara katılır.[3] Bu mevzuda daha birçok makale var.

Yani eğer sufiyse, o halde “Şeyh” denmesinde hiçbir gariplik yoktur.

Zaten Idries Shah’ın “The Octagon Press” tarafından Londra’da basılan “The Sufis” isimli eserinde Shakespeare’e “Şeyh Pir” dendiği yazmaktadır. Bu eserin ilk baskısı 1964 tarihlidir.[4]

*

shakespeare müslüman mi shakespeare seyh pir seyh peer kadir misiroglu seyh pir, kadir misiroglu shakespeare ali jaafar daily star

[3] no’lu dipnotta sözü edilen; “Sufi mi değil mi? Shakespeare müslüman mıydı?” başlıklı ingilizce makale…

***

Ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Doç. Dr. Semih Çelenk, “Radikal” gazetesinde yayınlanan bir makalesinde şu malumatı vermektedir:

“Peter Brook “Evoking Shakespeare”de, Rusya’da karşılaştığı bir seyircinin ona Shakespeare’in Özbek olduğunu söylediğini, “Sheik”in Şeyh “Peer”in ise erdemli kişi (yani pir) anlamına geldiğini, dolayısıyla Shakespeare’in bir kod adı olduğunu ve kendisinin aslında bir kripto-Müslüman olduğunu iddia ettiğini yazıyor.”[5]

Bu satırlar 24 Nisan 2005 tarihinde yazılmış… Yani Kadir Mısıroğlu’nun “garip” bulunan beyanından 11 sene evvel. Peki bu kemalistler ve Hürriyet’te yazan Ahmet Hakan denen zat niçin sözkonusu makale yazarıyla alay etmediler? Çünkü o, Kadir Mısıroğlu gibi M. Kemal’in gerçek yüzünü ifşa eden yazılar kaleme almıyordu. Kemalist laik rejime karşı olduğu ve buna rağmen fikirleri geniş kitleler tarafından kabul görmeye başladığı için Kadir Mısıroğlu’nu itibarsızlaştırmak icab ediyor. Mesele bu! Başka hiçbir şey değil…

*

shakespeare müslüman mi shakespeare seyh pir seyh peer kadir misiroglu seyh pir, kadir misiroglu shakespeare riyaz timol

Riyaz Timol’un 2011 yılında “Milli Shakespeare Günü” anısına “1st ethical”da yayınlanan makalesi:

“Putting the Shaykh (Şeyh) into Shakespeare”

***

Şayet mesele bir “uydurmasyon”a tepki olsaydı, bu durumda ilk adres M. Kemal’in kendisi olmalıydı. Zira o, hiçbir yerde duyulmamış olmasına rağmen “Amazon Nehri”nin türklerin “Amma Uzun Amma uzun” sözünden çıktığını “bir yerinden” uydurmuştur. Fakat bu “uydurmasyon”a rağmen M. Kemal’e adeta tapıyorlar. Hayret bir şey doğrusu. Bu zırvalar yalnızca bununla da sınırlı değil. “Niagara şelalesi”nin ismi de türklerin “Ne yaygara Ne yaygara” sözünden meydana gelmiş.

Ünlü filozof Aristoteles (Aristo) ise “Ali ustadan” geliyormuş.[6]

M. Kemal’in “Güneş Dil Teorisi”ne göre böyle!.. Yani kemalistler ve Ahmet Hakan alay etmek için bir şeyler arıyorlarsa, M. Kemal’in icraatlarına baksınlar, zira orada bol miktarda “malzeme” bulabilirler.

Kemalistlere soruyorum: Ingiltere’de münakaşaya sebep olmuş bir meseleyi gündeme getiren Kadir Mısıroğlu’na “cahil” ve “safsatacı” diyeceksiniz, ama dünyada hiç kimsenin iddia bile etmediği safsatalarla devletin dil politikasını şekillendiren M. Kemal’i kahraman-dâhî-süper zeka ilan edeceksiniz, öyle mi? Ne diyelim, kemalizm beyninizi iyi yıkamış.

Hem Shakespeare neden müslüman olamasın? Islam’a ve türklüğe aykırı onlarca icraata imza atan M. Kemal’e dindar ve türk diyenler, mesele Shakespeare olunca niçin bunu ihtimal dahilinde görmüyorlar?

Hakikaten inanılacak gibi değil;

– Türklerin inanç, örf, adet, kültür, gelenek ve töresine uygun bir kanun yapmak yerine, bayrağı haç olan Isviçre’den Medeni Kanun alan,
.
– Eski Türklere ait bir başlık yerine, Yahudi dininin sembolü olan şapkayı Müslüman millete dayatan,
.
– Göktürk alfabesi yerine Latin alfabesini kabul eden,
.
– Alaturka musikiyi yasaklayıp Alafranga müziği empoze eden,
.
– “Paşa” kelimesi yerine fransızlardan “General” kelimesini alan M. Kemal’e; “ATATÜRK” diyerek onu Türklere -haşa- ATA yapanlar;
.
“Ey içki, eğer senin adın yoksa, sana iblis adını verelim” diyen Shakespeare’in müslüman olma ihtimalini alaya alıyorlar.

Kısaca, Islam’a uygun sözleri bulunan Shakespeare’in Müslüman olma ihtimali, türklük yerine batıcılık-gavurculuk yapan ve babasının kim olduğunu bilmediğini bizzat itiraf eden M. Kemal’in, “Türk” olma ihtimalinden fazladır.[7]
.
Shakespeare’in müslüman olup olmadığı esasen mühim değildir, olmayabilir de… Ancak onunla alakalı bu tür tartışmaların Ingiltere’de bile yapılmış olmasına rağmen sanki Kadir Mısıroğlu’nun bir uydurmasıymış gibi lanse edilmesi hiç hoş değil.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Martin Lings’in Shakespeare hakkındaki çalışmaları için şu eserlerine bakılabilir:

“Shakespeare’s Window into the Soul: The Mystical Wisdom in Shakespeare’s Characters.”

“The Secret of Shakespeare.”

“Sacred Art of Shakespeare: To Take Upon Us the Mystery of Things.”

[2] Vanessa Thorpe, “Sufi or not Sufi? That is the question” (Sufi mi değil mi? Sual bu), The Guardian, 24 Ekim 2004.

[3] Ali Jaafar, “Sufi or not Sufi? Was Shakespeare a Muslim?” (Sufi mi değil mi? Shakespeare müslüman mıydı?), Lebanon News: The Daily Star, 30 Kasım 2004.

[4] Idries Shah, The Sufis, The Octagon Press, Londra 1964, sayfa 220.

[5] Doç.Dr. Semih Çelenk, “Shakespeare olmak ya da olamamak”, Radikal Gazetesi, 24 Nisan 2005.

[6] M. Kemal’in “Güneş Dil Teorisi” kapsamında uydurulan sözlerin kaynakları ve geniş malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

[7] M. Kemal’in babasının kim olduğu bile belli değildi. Nitekim o, babasını tanımadığını hizmetçisi Cemal Granda’ya söylemişti.

Işte Granda’nın hatıratından ilgili bölüm:

“Fakat Atatürk, bu Cemal adına tutulmuş olacak ki yeniden seslendi:

– Bu Cemalettin ismini kim koydu sana?

Artık adamakıllı korkmağa başlamıştım;

– Babam, diye cevap verdim.
– Öyle ise baban ne adammış senin. Diye sertçe çıkıştı.

Bunun üzerine:

– Ben babamı tanımıyorum. Deyince yüzü daha da sertleşti:
– Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?..
– Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.

Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:

– Ananı tanıyorsun ya yeter!.. Dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: Ben de babamı tanımıyorum ya…”

Bakınız;

Cemal Granda, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 19-21.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Duyuru

Duyuru

Mail kutumuza çok sayıda tebrik, dua, tavsiye ve eleştiri mesajları geliyor. Ayrıca sualler soruluyor, belgeler gönderiliyor. Ancak araştırmalarımız yoğun bir şekilde devam ettiği için maalesef bütün mesajlara cevap vermek mümkün olmuyor. Bununla birlikte vaktimiz elverdiğince bütün mesajları okumaya çalışıyoruz. Eleştirenler dahil herkese teşekkür ederiz.

.