Sloganzedelere yardım etmek…

Sloganzedelere yardım etmek…

Kemalist = Sloganzede

***

Mekteplerden, daha doğrusu slogan üretim merkezlerinden mezun olan sloganzedelere ezberledikleri yakın tarihin yalan olduğunu ve M. Kemal’in o meşhur “geldikleri gibi giderler” sözünün aksine, geldikleri gibi gitmediklerini kabul ettirmek, ünlü fizikçi Albert Einstein (Aynştayn)’ın dediği gibi “atom parçalamaktan” daha zordur.

Nasıl geldikleri gibi gittiler?

Hayır, geldikleri gibi gitmediler…

M. Kemal ve cuntasını demoklesin kılıcı gibi başımıza diktiler. Ondan sonra gittiler.

Geldiklerinde;

Hilafet vardı…
Şeriat vardı…
Osmanlıca yazımız vardı…
Medreselerimiz vardı…
Tekke ve zaviyelerimiz vardı…
Ayasofyamız vardı…
Medeniyetimiz, kültürümüz vardı…
Musul şehri vardı…
Başörtüsü vardı…
Cuma günü tatil vardı…

Şimdi hangisi var?

Adnan Menderes’in serbest bırakmasına kadar Ezan-ı Muhammedi ve Kur’an okumayı bile yasaklamışlardı…[1]

Din dersleri de yasaktı…[2]

Hatta Hacca gitmeyi dahi engellediler…[3]

Bunları elin gavuru bile yapmadı.

Başörtülü bacılarımıza zulmettiler; Oysa ecdadımız, bir fransızın başörtüsüne el uzatması üzerine düşmana karşı savaşmıştı.

Sanki suç işliyorlarmış gibi Cuma namazı kılan öğrencileri gerilim fon müziğiyle Ana Haber bülteninde özel haber yaptılar; Oysa ecdadımız, Cumaya rahatça gidebilmek için düşmana karşı savaşmıştı.

Binaenaleyh, ecdadımız bunların “kaldırılması” için değil, bunları “kaybetmemek” için savaştı.

Ecdadımızı dize getiremeyenler, “bizden sanılan” bir adamı başımıza diktiler, “kuvvetle” ve “mertçe” alamadıklarını; “hile” ve “kancıklıkla” bu adamın eliyle aldılar.

Öyle bir hile ki…

Gavur şapkasını “giymemek için savaşanların” sülbünden gelenleri; şapka inkılabının “savunucusu” yaptılar.

Öyle bir hile ki…

“Şeriat için çarpışanların” sülbünden gelenlere; “Kahrolsun Şeriat” dedirttiler.

Işte bu insanları süslü sloganlarla aldattılar… Tıpkı şeytanın kötü şeyleri güzel ve süslü gösterip aldatması gibi.

Şu Ayet aslında meseleyi çok güzel özetliyor…

Neml Suresi (Elmalılı Meali)

24 – “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar.”

Sloganzedelere yardım etmek Müslümanlar olarak hepimizin vazifesidir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ezan-ı Muhammedi ve Kur’an okumak yasaktı;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

[2] Din Dersleri yasaktı;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[3] Hacca gitmek yasaktı;

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı

Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Milli Mücadele’de ilk kurşunu sıkan Mehmet Çavuş (KARA) (1894 – 1962)

***

Yakın zamana kadar, Millî Mücadele’de düşmana karşı ilk kurşunun, İzmir’in işgali sırasında Hasan Tahsin Recep (asıl adı Osman Nevres)’in, Yunanlılar’a attığı iddia edilirdi. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve ortaya konan vesikalar, Millî Mücadele’de düşmana karşı atılan “ilk kurşunun -hattâ kurşunların-“, Dörtyol’da (Adana), 19 Aralık 1918’de, Mondros Mütarekesi’nden elli gün sonra, yiğit Dörtyollular’ın cesur evlâdı Mehmet Çavuş (Mehmet Kara) ve müfrezesi tarafından atıldığını ortaya çıkarmıştır.[1]

Dörtyollu Kara Hasan, Kuzuculu Köyü’nde bir teşkilât kurarak düşmana karşı direnişe geçti. Mal ve hayvanlarını satarak silâhlanan yöre gençleri de Kara Hasan’a katıldılar. Böylece, zamanla sayısı 300-400’e varan bir millî teşkilât ortaya çıktı.[2]

1919 yılı başlarında harekete geçen Kara Hasan (Hasan Paşa[3]) ve çetesi de, Türkiye’de, işgal güçlerine karşı, millî direnişi ilk başlatan teşkilât olmuştur.

Peki, Dörtyollu Mehmet Çavuş, Milli Mücadele’de ilk kurşunu attığında M. Kemal Atatürk neredeydi dersiniz?

Bilindiği gibi, Sultan Vahidüddin M. Kemal’in Milli Mücadele’ye katılması için Samsun’a gitmesini emretmişti, fakat M. Kemal uzun müddet yola çıkmadı ve çeşitli temaslarda bulunarak İstanbul’da oyalandı. Hatta hükümet 6 Mayıs 1919’da yazdığı bir tezkere ile kendisinden acele etmesini istemek zorunda kaldı.[4]

Bu bilgiyi Prof. Dr. Akandere de teyid etmektedir ve M. Kemal’in İstanbul’da oyalanması hakkında:

13 Kasım 1918 tarihi ile 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmek amacıyla İstanbul’dan ayrıldığı 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında çeşitli temaslar ve faaliyetlerde bulunmuştu. Onun bu temas ve faaliyetleri; “kurulacak hükümetlerde Harbiye Nazırı olarak görev almak, siyasî yönden iktidara gelme ümidi…”[5] diyerek konuyu özetlemektedir.

Nitekim M. Kemal’in 11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Vahideddin’e çektiği “çok gizli” telgrafta:

“Derhal İngilizlerle ayrı barış yapmak üzere ***kendisinin de katılacağı yeni bir Bakanlar Kurulu*** oluşturulmasını önermesi”[6] de olayı yeterince aydınlatmaktadır.

Mondros Ateşkes Anlaşmasının imzalanması ve bu anlaşmanın uygulanması sonucu, halk, bir takım fiili çalışmalar içerisine girmiştir. Bu amaçla mahalli bir takım teşekküller kurulmuştur. Bunlara genel olarak “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri” adı verilmektedir. Her cemiyet, kendi yöresini işgalden kurtarılmasını sağlamak, işgale karşı direnmekle görevliydi. M. Kemal, Samsun’a ayak basmadan önce emperyalist güçlere karşı Anadolu ve Rumeli halkı tarafından pek çok il ve ilçede teşkilatlanmalar ve işgale karşı koyma girişimleri başlamıştı.[7]

2 Aralık 1918’de Edirne’de kurulan “Trakya Paşaeli Müdafaa-i Heyet-i Osmaniye Cemiyeti”, 7 Ekim 1919’da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile birleşmişti. 4 Aralık 1918’de Istanbul’da Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti kurulmuş ve 10 Mart 1919’da bunun Erzurum şubesi de resmen açılmıştı. Bunlar gibi yararlı dernekler, henüz işgal hareketi başlamadan kurulmaya başlamıştır.[8]

Örneğin, “Kars Islam Şurası” 5 Kasım 1918’de faaliyete geçmiştir. 30 Kasım 1918 tarihinde ise Kars’ta toplanan kongrede “Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi” adı altında 3 hükümet birleşmiştir. Başkanlığına Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir.[9] 17-18 Ocak 1919’da Kars’ta “Cenub-u Garbi Kafkas Hükümeti Muvakkate-i Milliyesi” adıyla çalışmalarını sürdürmüştür.[10]

25 Mayıs 1919’da ise Oltu’da “Oltu Şura Hükümeti” kurulmuştur.[11] Istanbul’da 21 Aralık 1918’de “Kilikyalılar Cemiyeti” kurulmuş, bunun bir şubesi Adana’da açılmıştır.[12]

Oltu İslam Terakki Fırkasının Mekâsıd-ı Âliyesini Nâtık Programı

Milli Mücadele’nin M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a hareketinden önce başladığına dair daha fazla malumat için Atatürk olmasaydı halk düşmana karşı savaşmayacaktı yalanı ve M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü başlıklı yazılarımıza bakabilirsiniz.

***

Istanbul’da 29 Kasım 1918’de Milli Kongre ve 4 Mayıs 1919’da Milli Ahrar çalışma hayatına girdi. Trabzon’da 12 Şubat 1919’da “Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti” kuruldu.[13] Trabzon Muhafaza-ı Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, vilayetin siyasî olduğu kadar, sosyal ve ekonomik geleceğiyle de ilgilenmeyi kendine görev edindiğinden bu tür sorunların çözümüne yönelik bir rapor bile hazırladı.[14] Samsun’da 19 Şubat 1919’da “Karadeniz Türkleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, Istanbul’da 27 Mayıs 1919’da “Türkiye Müdafaa-i Vatan Cemiyeti”, Diyarbakır’da da “Müdafaa-i Vatan Cemiyeti” kuruldu.[15]

Bu amaçlarla kurulan diğer başlıca cemiyetler ise şunlardır:

Müdâfaa-i Heyet-i Osmaniye, İzmir’de İzmir Müdâfaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Manisa’da İstihlas-ı Vatan Cemiyeti, Erzurum’da Vilayat-ı Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, İzmir’de Redd-i İlhak Cemiyeti, Balıkesir’de Balıkesir Hareket-i Milliye, Alaşehir’de Alaşehir Kongresi, Denizli, Aydın Nazilli’de Heyet-i Milliyeler, İstanbul’da Rodos ve İstanköy Adalar Müdâfaa-i Hukuku-ı İslamiye Cemiyeti, Trabzon’da Trabzon Muhafaza-i Hukukı Milliye Cemiyeti, Sivas’ta Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, İstanbul’da Milli Kongre Cemiyeti.[16]

Toplumun kendi haklarını ve varlığını korumak için kurulan bu cemiyetler kısa bir süre sonra ülkede yerel iktidarların en önemli temsilcileri haline gelmiştir.

Kadınların da, vatanı kurtarmak için cemiyetler kurduklarını görmekteyiz. Bunların en önemlisinin Sivas’taki Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti olduğu bilinmektedir. Bu cemiyet, daha sonra Niğde, Konya, Kayseri, Amasya, Pınarhisar, Erzincan, Kastamonu, Yozgat, Burdur, Kangal’da da çalışmalara başlamıştır.

Hepsinde hareket ve çıkıs noktası aynı olup, vatanı isgalcilerden kurtarmak ve her türlü istilaya karşı koymaktır.

Bu derneklerden İstanbul’daki Millî Kongre ile Erzurum’daki Müdafaa-i Hukuk Derneklerinin Fransızca yayınlar yaptıklarını da bilmekteyiz. Millî Blok Fırkası ise, Amerika ile işbirliği yapmak gibi çalışmalarda bulunuyordu. Cemiyetlerle ilgili sayıları binleri geçen belgeler mevcuttur.[17]

Öte yandan henüz, İzmir işgal edilmeden (yani daha M. Kemal Atatürk Samsun’a çıkmadan), İzmir’in işgal edileceğinin duyulması üzerine 14 Mayıs’ı 15 Mayıs’a bağlayan gece, İzmir’in Redd-i İlhak Heyeti, İzmir’de bir miting tertiplemişti. Bu mitingde, işgale karşı direnme konusu işlenmişti. Dağıtılan beyannamede, Türkün, Wilson prensipleri adıyla hakkının zorla alındığı, Yunan işgalinin Türkler tarafından memnunlukla kabul edileceğinin söylendiği, Yunanlıların İzmir’de çoğunluk olduğunun iddia edildiği, bunların yalan olduğu açıklanmaktaydı.[18]

15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali üzerine Türk halkının işgalcilere tepkisi iyice artmıştı, yurdun her yerinde mitingler düzenlenmiş ve işgale karşı tepkiler olanca ağırlığı ile su yüzüne çıkmaya başlamıştı. M. Kemal, 19 Mayısta Samsun’a çıkmadan önce, Doğu Anadolu’da 17 Mayısta Hınıs’ta, 18 Mayısta Erzurum’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri İzmir’in işgalini protesto eden mitingler düzenledikleri gibi, batı Anadolu’da da 16-19 Mayıs ve daha sonraki tarihlerde Redd-i İlhak Cemiyetleri tarafından yapılan mitinglerle ve İzmir’in işgali protesto edilmişti.[19]

Bu arada Redd-i İlhak Dernekleri de, vatanı korumak için gerekli çalışmaları yapmaktaydı. Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi, Yunanlıların Aydın’ı almasından sonra, 23 Haziran 1919’da Söke, Denizli, Sarayköy belediyelerine çektiği telde, Yunanlıların buradan muhakkak çıkarılacağını ve “Yunanlıların bir Müslüman yurdu olan Aydın vilâyetinden ihracı için icap ederse senelerce uğraşmaya ahdetmeliyiz” diye niyetlerini açıklamaktaydı.[20]

M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele’ye nasıl katıldığını, Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur’dan öğrenelim:

“Bu milli kuvvetler Izmir cephesinde Yunanlılar, cenup (Güney) cephesinde Fransızlar ile çarpışıyorlar.

Her yerde vatan müdafaası için harıl harıl çeteler teşekkül ediyor. Mesela İzmir’de Demirci Efe, Sarı Efe, Çerkes Ethem… Bursa’da Gökbayrak, Giresun’da Topal Osman, Adapazarı ve Sakarya boylarında Yahya Kaptan çetesi, İbo…

Görülüyor ki, Milli Mücadele hareketi her tarafta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır. Bir kişinin değil, binlerce kişinin. Mustafa Kemal’in, İsmet’in bunda zerre kadar hissesi yoktur. Bu esnada Mustafa Kemal hâlâ meydanda değil. O Anadolu’ya kovuluncaya kadar başka işlerle meşgul olmuştur. Mustafa Kemal Anadolu’ya Milli Mücadele için gelmemiştir. Kovulmuştur. Bunu da kendisi Nutkunda söylüyor.

Amasya mıntakasına ordu müfettişi tayin ediliyor. Zabitlerce hali malum olduğundan Harbiye Nezareti (Savunma Bakanı) kabul etmiyor. Dahiliye Nazırı (Içişleri Bakanı) olan Mehmet Ali de muhalefet ediyor. Vahidettin ısrar ediyor; tayin ediyorlar. Işte bu suretle tard ve teb’it olarak M. Kemal Istanbul’dan çıkıp Amasya’ya varıyor. Bunu kendi de inkar edemiyor. (Nutuk, sayfa 7). Demek ki arzusuyla Milli Kıyama iştirak için gelmiş değildir. Mütarekeden (Mondros Ateşkes anlaşmasından) onun Samsun’a geldiği tarihe kadar çok zaman geçmiştir. Her tarafta Milli Kıyam çoktan vukua gelmişti. Demek milli kıyamda da âmil (etken) değildir. Şimdi bu adam bu şerefleri nasıl kendisine mal eder, bilmem? Hem de bu vukuatın âmil ve şahitleri binlerce olarak hayatta iken… Herkesi asmış, kesmiş, herkesin ağzına kilit vurmuş simdi alabildiğine yalan söyleyip övünüyor. Kimse itiraz edemiyor ki.. Hür bir memleket olsa çoktan paçavraya çevrilirdi. Milli Kıyam ve milleti kurtarmak uğrunda nice canlarını vermiş, nice kellesini koltuğuna alarak çalışmış adamlar var. Bunların bir hatırasını bile yadetmeyip, onların kanları pahasına aldıkları şerefleri bir adam kâmilen kendine alıyor, hem bir katre kanını bile zayi etmeden… Alçak dünya!.. Sende neler olur!..

M. Kemal’in Anadolu’ya geçmesinin sebebi hakkında ortada dönen şöyle bir rivayet de var: Ferit Paşa işgal kuvvetlerine karşı bir kuvvet elde etmek ihtiyacını hissetmiş. Bu rivayete göre de bu ihtiyacı hisseden Vahidettin’miş. Bu kuvvet Anadolu’da ordular ve halktan askerî bir kuvvet yapıp, bunu işgal kuvvetlerine ve padişaha muarız gösterip bunlara Istiklal talep ettirmek imiş. Bu projeyi fiile çıkarmak için M. Kemal’i münasip görmüşler. Padişah, M. Kemal’e para vermiş. Keza hükümet bütçesinden de ona birkaç bin lira vermişler ki, bunun ilmühaberinin fotoğrafisini Paris’de “Repuplique enchance” gazetesi neşretti (yayınladı). Padişah ve Ferid, M. Kemal’i çağırmışlar, işi söylemişler. Kendisini memur edip eline bir de ferman vermişler. Aynı zamanda bu işi yapacağına ve kendisine verilen emirleri dinleyeceğine, birgün emir verilince vazgeçeceğine dair namusu üzerine de yemin ettirmişler.

M. Kemal’in tayinini haber alan bütün vatanperverler telaş edip onun gönderilmesini mene çalışmışlardır. Bunlardan biri de Sadrazam Tevfik Paşa’dır. Hazine-i Hassa (padişah hazinesi) Müdürü Refik Bey ile padişaha: M. Kemal namussuzdur. Yollamasın, başka birini yollasın diye haber göndermiştir. Bunu bizzat Refik Bey söylüyor. Işte M. Kemal’in bu namusu ve millet hizmetler etmiş, ihtiyar aleyhindeki büyük buğz ve adaveti –ki nutkunda görülür- bundan ileri gelmektedir. Işte Milli Kıyamın başına geçecek olan M. Kemal’in buraya kadar olan tercüme-i hali budur.”[21]

Dr. Rıza Nur’un “Milli Mücadele hareketi her tarafta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır” şeklindeki sözlerini Prof. Dr. Halil Inalcık’ın da ifade ettiğini görmekteyiz:

“Işgallere karşı bütün yurtta, batıda Yunanlılara, güneyde Fransızlara, doğuda Ermenilere karşı kendiliğinden başlayan direniş hareketi, Türk tarihinde yeni bir dönemin başlangıcını göstermekteydi.”[22]

Dr. Rıza Nur’un belirttiği gibi, M. Kemal Atatürk, Nutuk’ta “Anadolu’ya gönderildiğini” itiraf etmektedir:

“Beni İstanbul’dan nefy ve ted’ib (yola getirme) maksadıyla Anadolu’ya gönderdiler.”[23]

Diğer taraftan Istiklal Harbinin önde gelen isimlerinden Rauf Orbay’ın hatıralarında da M. Kemal’in o dönem henüz Anadolu’ya geçme kararını vermediği yazılıdır.[24] Kazım Karabekir’in hatıralarında yazdıkları da bu bilgiyi teyid ediyor… Kazım Karabekir, M. Kemal ile aralarında geçen bir görüşmeyi şöyle anlatıyor:

Karabekir: “Paşam, İstanbul’da çok kalmayınız. Ve buradaki diğer komutanlar üzerinde de müessir (etkili) olarak bir an evvel Anadolu’yu kuvvetlendirelim. Birçok batmış milletler istiklâllerine kavuşurken asırlar doldurucu muazzam tarihi olan Türk milletini kurtaralım.”

M. Kemal: “Vaziyet size hak verdiriyor. İyi olayım gelmeye çalışırım.” dedi.[25]

“Gelmeye çalışırmış”, yani gönülsüz…

M. Kemal’in 14 Haziran 1919 tarihinde Samsun/ Havza’dan Sultan Vahidüddin’e yolladığı bir telgrafta da Milli Mücadele’ye kendi arzusuyla katılmadığı görülüyor:

“Huzurdayken İzmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, (yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları) şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan, (yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî “sine bakılırsa, “benim fikrimi çelmenizden”) aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.”[26]

[26] no’lu dipnotta bahsi geçen telgraf

***

“Benim fikrimi çelmenizden” diyor, daha ne desin? Kendisi Milli Mücadele’ye “ikna” edilmiş.

Peki M. Kemal Samsun’a gitmeye neden ikna edilmeye çalışılmıştı? M. Kemal’in Istanbul da kalmak istemesinin nedeni, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, sonradan ihanet ile suçladığı insanların kabinesine (hükümetine) girmek isteyişindendi.

Bu gerçeği, Kazım Karabekir de hatıralarında yazmıştır:

“..Yıldırım ordularının grubunun lağvı üzerine açıkta kalmış olan Mirliva (Tuğgeneral) M. Kemal Paşa Hazretleri’ni ziyaret ettim. Bu ziyaret sebeplerinden biri de müşarünileyh (anılan kişiyi, yani M. Kemal’i) İstanbul’da kalıp `Kabineye´ girmek hususundaki arzularından sarfınazar ettirmek (vazgeçirmek) gayesine matuftu..”[27]

Son olarak “Gazi’nin Hayatı” isimli eserin 79. sayfasına bakalım:

“M. Kemal Paşa, Anadolu’ya kendisini uzaklaştırmak isteyen hasımları tarafından gönderilmiştir.”[28]

Gördüğünüz gibi bu eserde de M. Kemal’in “gönderildiği” yazmaktadır. M. Kemal ve müdafileri “hasımları tarafından Istanbul’dan uzaklaştırıldığını” iddia ederler… Bu sadece onların “yorumu”dur. Oysa Milli Mücadele’ye gönderildiğini M. Kemal’in telgrafında açıkça görmek mümkündür.

***

Benzer yazılarımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/01/ataturk-olmasaydi-halk-dusmana-karsi-savasmayacakti-yalani-izmirin-isgali/

***

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 154 ve devamı.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] P. Du Veou, La Passion de la Cilicie 1919-1922, (Çev.: Reşat Gögen, Kilikya Faciaları adıyla basılmamış daktilo metni), Paris 1937, s.40-42. A. Hulki Saral Türk İstiklâl Harbi IV, Güney Cephesi, Gnkur. Basımevi, Ankara 1966. s. 55, 56.; A. Cevdet Çamurdan, Kurtuluş Savaşı’nda Doğu Kilikya Olayları, Adana 1969, s. 87-159.; Kadir Aslan’ın müracaatı üzerine, Hatay Valiliği ve Dörtyol Kaymakamlığı’na, ATAŞE (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü) tarafından gönderilmiş olan 29 Ocak 1992 tarih ve 3214-4-92 Arşiv sayılı ve ATAŞE Tarih Uzmanı İlhamı Bebek tarafından hazırlanan, 27 Ocak 1992 tarihli rapor.; ayrıca; Kadir Aslan, Milli Mücadelede Dörtyol, Hatay 1991, s. 22-29.

[2] Damar Ankoğlu, Hatıralarım, İstanbul 1961, s. 126, 127.; A. Hulki Saral Türk İstiklâl Harbi IV, Güney Cephesi, Gnkur. Basımevi, Ankara 1966. s.56.; Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, 2. Baskı, Kültür ve Turizm Bak., Ankara 1983, s. 258.; ayrıca, “Millî Mücadele Döneminde ilk direnme hareketleri Dörtyol-Adana Bölgesi’nde başladı. 19 Aralık 1918’de, Ermeni milis kuvvetlerinin öncülüğünde ilerleyen Fransız İşgal Kuvvetleri’ne karşı, Dörtyol Bölgesi’nde Kuva-yı Milliye çarpışmaya başladı. Bu direnme hareketleri gelişerek, bütün güney bölgesine yayıldı”, bk. Ertuğrul Zekâi Ökte, Millî Mücadele Döneminde Millî Hareketler Ordu İşbirliği, (Konferans Metni), İstanbul 1981, s. 12.; Kadir Aslan, Milli Mücadelede Dörtyol, Hatay 1991, s. 40-105.; Ayr. bkz. Kemal Çelik, Millî Mücadele’de Adana ve Havalisi 1918-1922, (1st. Üni. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi), İstanbul 1993, s. 44, 45.

[3] Müfreze Kumandanı Kara Hasan’a, çevre halkı ve arkadaşları tarafından “Paşa” unvanı verilmiştir. Bugün, Dörtyol İlçesi’ndeki askerî kışla da “Kara Hasan Paşa” adını taşımaktadır.

[4] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul 1993, sayfa 157.

[5] Prof. Dr. Osman Akandere, “Millî Mücadele’nin Başlarında Mustafa Kemal Paşa’da Sine-i Millet Düşüncesi İle Askerlikten İstifası Öncesi ve Sonrası Kendisine Gösterilen Bağlılıklar” Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı:11, Konya 2002, sayfa 247-309., 249.

[6] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.

[7] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 10, Cilt 9, Kasım 1987.

[8] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 10, Cilt 9, Kasım 1987.

[9] Dr. Ahmet Ender Gökdemir, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 19, Cild 7, Kasım 1990.

[10] Dr. Ahmet Ender Gökdemir, Cenûb – i Garb – i Kafkas Hükûmeti, Ankara, 1998, sayfa 90.

[11] S. Esin Dayı, I.Oltu İslam Terakki Komitesi Kongresi, sayfa 65.

[12] Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi, 1918-1938, Ankara 1983, sayfa 14.

Ayrıca bakınız: Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, 1, Öğretmen Dünyası Yayınları, Ankara 1982, sayfa 69.

[13] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler: 1859-1952, İstanbul 1952, sayfa 506-509; Mesut Çapa, Milli Mücadele Döneminde Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Trabzon 1998, sayfa 9-16; Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, İstanbul 1998, sayfa 22,23; Mahmut Goloğlu, Atatürk ve Trabzon, Ankara 1981, sayfa 2-5.

[14] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), DH/İ-UM, E-51/74.

[15] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Kasım 1987, sayfa 139,140.

[16] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler: 1859-1952, İstanbul, Doğan Kardeş Yayınları, sayfa 478-527.

[17] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 10, Cilt 4, Kasım 1987.

[18] Genelkurmay, Harp Tarihi, Ask. Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İstiklâl Arşivi, Klasör, 399, Dosya. 27/7, Fihrist. 2; Tank Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasî Partiler, İst.1952, sayfa 493,494; Bilge Umar, İzmir’de Yunanlıların Son Günleri, İst. 1974, sayfa 85-105.

[19] Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi, Askerî ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Atatürk Arşivi, Klasör. 15.

[20] Genelkurmay, Harp Tarihi, Ask. Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İstiklâl Arşivi, Klasör. 402, Dosya. 6, Fihrist. 36.

[21] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 3, sayfa 560, 565, 566.

[22] Prof. Dr. Halil Inalcık, Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 2009, sayfa 12.

[23] M. Kemal Atatürk, Nutuk, sayfa 7.

[24] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, İstanbul 1993, cild 1, sayfa 231.

[25] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993 sayfa 33.

[26] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 1, Der. Nimet Arsan, Ankara 1963, sayfa 15-17.

Ayrıca bakınız; Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, cild 1, Devre 1, İçtima 1, İnikat 2, sayfa 10, 11. (Meclis tutanakları)

[27] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993 sayfa 25, 26.

[28] Gazi’nin Hayatı, sayfa 79 (Kitap, M. Kemal Atatürk yaşarken hazırlanmıştır.)

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşının perde arkasını anlatıyor

Kadir Mısıroğlu Kurtuluş Savaşının perde arkasını anlatıyor (Altta Kadir Mısıroğlu‘nun iddialarını delillendireceğiz)

Bölüm 1

https://www.facebook.com/photo.php?v=448646961842753

***

Bölüm 2

https://www.facebook.com/photo.php?v=448648271842622

***

Bölüm 3

https://www.facebook.com/photo.php?v=448650018509114

***

Kadir Mısıroğlu’nun videodaki, “M. Kemal Rus Albay Budiyenny ve Ingilizler ile görüştü” şeklindeki iddialarını kemalist kaynaklarla ispatlayacağız…

M. Kemal Atatürk’ün Rus Budiyenny ile görüştüğüne dair bazı kaynaklar:

Albay Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, Hilmi Kitabevi, Istanbul 1957, sayfa 339. (Ertürk, Kurtuluş Savaşı’nı Istanbul’dan Anadolu’ya silah ve adam kaçırmak gibi faaliyetlerle destekleyen meşhur “Mim Mim” adlı gizli kuruluşun başkanıdır.

Dr. Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, Ankara 1967, sayfa 124.

Dr. Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri, Sovyet Arşiv Belgeleriyle, Kaynak Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 28 – 38.

***

Ingilizler ile görüşme yapıldığını ise Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Ingiliz Arşivi, çeşitli yerli kaynaklar ve M. Kemal Atatürk’ün “Nutuk”unu delil göstererek ispatlayacağız. Fakat evvela şunu belirtelim ki, Inebolu’ya gelen Ingiliz heyeti, General Harington’un emriyle “cephane” bile getirmişlerdi !!

Ingilizlerin, M. Kemal Atatürk’e “cephane” getirdiklerine dair bilgi için bakınız;

Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

***

Bu görüşmenin yapıldığına dair kaynaklardan bazıları şunlardır:

Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgeleriyle Sakarya’dan Izmir’e 1921 – 1922, Bilgi Yayınları, 2. Baskı (1. Baskı 1972), Istanbul 1989, sayfa 56.

– Prof. Dr. Erel Tellal, “1919-1923 Sovyetlerle Ilişkiler”, Baskın Oran, ed., Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 15. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2009, cild 1, sayfa 166.

Bu görüşme hakkında General Harington tarafından War Office’e (Ingiltere Savunma Bakanlığına) çekilen 7 Temmuz 1921 tarihli ve 543 numaralı şifreli telgraf için bakınız; Foreign Office, 371/6471. (Ingiliz Arşivi)

– M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 643.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk’ün kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yaptığı izahat

***

M. Kemal Atatürk, Ingilizlerin Yunanlılara verdikleri desteği çekip kendisine yardım edecekleri hakkındaki vaatlerini “Nutuk”ta şöyle anlatıyor:

“13 Haziran 1921 de Kuvayi Itilâfiye Başkumandanı General Harrington’un mukarribininden olduğunu ifade eden Binbaşı Henry ve Sturton namında iki zâbit motörle Ineboluya geldiler. Bu zâbitler; General Harrington tarafından şu tebligatta bulundular: Ben, bir torpito ile Ineboludan Istanbulda Boğaziçinde Harrington’un yalısına gideyim. Orada General ile sulh esasatı üzerinde anlaşayım. Ingilterenin istiklâli tanımımızı kabul ettiğini ve Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve mesaili saire üzerinde münakaşanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu zâbitlere verilen cevapta, benim Istanbula gitmiyeceğim (Çünkü, kendi hesabına çalıştığı için Ankara’dan ayrılmaya korkuyor. Cepheye bile Başkumandanlık kanunuyla Meclis yetkilerini üzerine alarak gitmişti.) ve General Harrington’un Ineboluya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin münasip olacağı bildirilmişti.”

***

M. Kemal Atatürk’ün bu görüşmeyle ilgili Nutuk’ta bahsetmesinin sebebi, kesinlikle kendi ihsanı değildir, bilakis, bu hadisenin başkalarınca duyulması üzerine kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yer vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Zira Nutuk’ta bu meseleye; “suitefehhümü mucibolmuş bulunan bir meseleyi zikredeceğim”, yani “yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir meseleyi zikredeceğim” diyerek girmiştir. Binaenaleyh, bu görüşmenin Nutuk’ta yer almasının sebebi, kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş olmasından kaynaklanmıştır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Kâzım Karabekir Anlatıyor adlı kitabın kapağı

***

Bu konumuzda Uğur Mumcu’nun “Kâzım Karabekir Anlatıyor” adıyla hazırlayıp yayınladığı Kâzım Karabekir’in anılarının önemli gördüğümüz kısımlarına 23 bölüm halinde yer vereceğiz. Bu konu şüphesiz Atatürkçüleri kızdıracaktır, fakat bunlar dahi bütün engelleme çabalarına rağmen ortaya çıkarılanlardır, henüz ortaya çıkmayan acı gerçeklere hazırlıklı olmakta fayda var.

***

Başlıyoruz…

*

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 1

14 Ocak 1923 günü M. Kemal, Karabekir ve Fevzi Paşa ile trenle İzmir’e gider. Gazi M. Kemal o gün çok öfkelidir. Öfkesinin nedeni de Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in çıkaracağı gazete için Ankara’ya matbaa makinası getirmesidir.

“Gazi M. Kemal pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, (Ankara’ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz) diye yaveri Cevat Abbas Bey’e verdi; veriştirdi. Ve (yakın, yıkın) diye çıkıştı. Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.

 

**********
Sayfa 68
**********

NOT: M. Kemal; “yakın, yıkın” diye çıkışıyor… Demokratlık ve fikir özgürlüğüne saygı bu olsa gerek…

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 2

(M. Kemal Hilafet ve Saltanat’ı kendine almak istiyor)

Kâzım Karabekir, M. Kemal hakkında:

“Gerek mutaassıp bir dil ve eda ile islamcılığı ele alması ve gerekse siyasî bir fırka (Parti) teşkiline ve onun başına geçmeye karar verdiğini ilân etmesi bende şu kanaati tamamladı:

Napolyon, vaktiyle başkomutanlıktan (muhalif fırka yapan bir diktatör başına neler geldiğini görür) fikrine dayanarak nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıkmışsa şimdi de, M. Kemal Paşa’da aynı surette başkomutanlıktan tek fırka ile -önlemekliğime rağmen- hilâfet ve saltanatı almak mefkuresine (idealine) yürüyecektir. Bu yolda benim vatan ve millete karşı vazifem de şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da bu tehlikeli yolu önlemek olacaktır. Şüphesiz ki, samimiyet ve ikna ve sonuna kadar uğraşmak ve mümkün olmazsa cephe almakla…”

 

**********
Sayfa 75
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 3

O gün Ankara’da tatsız bir gün yaşanmaktadır. Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ortadan kaybolmuştur. Mecliste, ikinci grup milletvekilleri kürsüden hükümete sert eleştiriler yöneltmektedirler.

Sonrasını Karabekir’den öğrenelim:

“Ne kötü tesadüftür ki, bugün Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in ortadan kaybolması ve bunun da M. Kemal Paşa’nın muhafız taburu komutanı Topal Osman Ağa’nın bir cinayeti olarak ortaya yayılması, Ankara havasında bir samimiyetsizlik ve itimatsızlık uyandırmaya sebep oldu. Yeni intihaba karar verildiği bir günde, Ankara’da matbaa açmış ve gündelik bir siyasî gazete çıkarmaya başlamış bulunan bir muhalif mebusun ortadan yok edilmesi çirkin olduğu kadar tehlikeli bir işti. Bunu muhalif mebuslar, doğrudan doğruya Gazi M. Kemal’den biliyorlar ve tevkif müzekkeresi çıkarmaya kadar da ileri gidiyorlardı.

2 Nisan sabahleyin ikamet ettiği daireden Başvekil Rauf Bey, Müdafaa-i Milliye Vekili Kâzım Paşa (Karabekir değil, başka Kâzım) telefonla yaverime şunu yazdırmış:

(Bugün saat 6’dan beri Çankaya’da Gazi’nin köşkü civarında Muhafız taburuyla Osman Ağa taburu arasında müsademe (çatışma) başladı. Osman Ağa ve en kıymetli heyeti maktul düşmüş (öldürülmüş). Gazi M. Kemal Lâtife Hanım ile birlikte istasyonda Rauf Bey’in yanında. İsmet ve Kâzım Karabekir Paşaların da gelmelerini istiyorlar.) Derhal gittim. Gazi’yi çok müteessir (üzüntülü) buldum. Muhafız Nizamiye taburunun kendi dairesini delik deşik ettiklerini anlattı. ‘Neticede Osman Ağa taburuyla anlaşır mı?’ diye endişe ediyorlardı. Kars’tan gönderdiğim bu bin kişilik Giresun taburunun talihinin sonunu böyle görmek beni çok müteessir etti. 14 Ocak günü trenle Bursa’ya ayrıldığımız gün Gazi M. Kemal’in Cevat Abbas Bey’e, Ali Şükrü Bey ve matbaası hakkında Söylediği şiddetli sözler ve benim kendilerini teskinim gözlerimde canlandı. Bu aralık Muhafız tabur komutanı İsmail Hakkı Bey geldi. Gazi M. Kemal, endişesini ona da söyledi ve
‘taburundan emin misin?’ diye sordu. O da emin olduğunu söyledi. Nihayet mesele birçok masumun ölümü ile neticelendi. Ali Şükrü Bey’in cesedi de ertesi gün ortaya çıktı. Ali Şükrü Bey de telefon telleriyle boğulmuş ve ‘Çankaya’ gerilerinde bir yere gömülmüş. 4 Nisan’da Ali Şükrü Bey’in cenazesi İkinci Grup’un elleri üstünde Meclis kapısına getirildi ve ‘ikinci kurban gidiyor’ diye haykırışmalar oldu”

 

**********
Sayfa 78, 79
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 4

“Diğer taraftan da Ankara’da yeni bir hava esmeye başladı: İslâmlık terakkiye(ilerlemeye) mani imiş! Halk Fırkası lâ dini (din dışı) ve lâ ahlâki (ahlâk dışı) olmalı İmiş!.. Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi Almanya tarafında bulunarak mağlûp oldukları halde istiklâllerini muhafaza ediyorlarmış.. Medeniyete girmişlermiş.. Türkiye islâm kaldıkça Avrupa ve İngiltere müstemlekelerinin çoğunun halkı Islâm olduğundan, bize düşman kalacakmış. Sulh yapmayacaklarmış. 10 Temmuz 1923’de Ankara İstasyon’undaki Kalem-i mahsus binasında fırka nizamnamesini müzakereden sonra Gazi ile yalnız kalarak hasbıhallere başlamıştık.

— ‘Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar..’ dediler.
Kendisini hilâfet ve saltanat makamına lâyık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan din ve namus
lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla lâtife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen M. Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi:

— Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”

 

**********
Sayfa 83, 84
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 5

Bu akşam (14 Ağustos) heyet-i ilmiye şerefine Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Şöyle ki:

Ziyafete M. Kemal Paşa da, ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa Heyet-i İlmiye’nin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görünmeyeni “Kur’ân’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı. Bu arzusunu ve hatta mücbir (zorlayıcı) olan sebebini başka muhitlerde (çevrelerde) de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Şeriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malûmatı vermişlerdi:

(Gazi M. Kemal, Kur’an-ı Kerim’i bazı islâmlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın arapça okunmasını namazda dahi men ederek bu tercümeyi okutacak. O züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kur’ân’ı da islâmlığı da kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.) Bazı yeni simalardan da bahş ettikleri gibi bu akşam da bu fikre mumaşaat eden (beraber olan) bazı kimseler görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:

— Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınız içerde ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alâkadar makamlara bırakmalı. Fakat, rastgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi kötü politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde arapçaya ve dinî bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi? Tercüme mi yapmak muvafıktır? Ona göre bunları harekete geçirmelidir.

— M. Kemal: Din adamlarına ne lüzum var? Dinlerin tarihi malûmdur. Doğrudan doğruya tercüme ettirmeli… gibi bazı hoşa giden bir fikir ortaya atılınca buna karşı şöyle konuştum:

— Müstemlekeleri (sömürgeleri) islâm halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasî çıkarlarına göre Kur’ân’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve arap diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, meselâ Fransızcadan da yapabilir. Fakat bence burada Maarif (Öğretim ve eğitim) programımızı tesbit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdanî olan din bahsinden değil ilim
cephesinden istifade hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa millî kalkınmaya hasr etmek daha hayırlı olur.
M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya attı:

— M. Kemal: Evet Karabekir, arap oğlunun (haşa Peygamberimizin) yavelerini (saçmalıklarını / yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler…

İşin bir Heyet-i İlmiye huzurunda berbat bir şekle döndüğünü gören Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref:

— Paşam, çay hazır, herkes sofrada sizi bekliyor.. diyerek bahsi kapattılar.

Bizler de hususi masadan kalkarak sofraya oturduk ve yedik içtik. Fakat Heyet-i İlmiye’nin bütün azaları müteessir (üzüntülü) görünüyordu. Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur’ân’ı ve Peygamber’i her yerde medh-ü sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza (incinme duygusu)
veriyordu.

 

**********
Sayfa 93, 94
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 6

Karabekir, din ve devrim konularındaki endişelerini her yerde anlatır.. “Uzmanlar” der “fikirleri işlesinler”. Yoksa din ve ahlâk konularında atılacak yanlış adımlar “gençliği züppeleştirir”. Paşa endişelidir. Şöyle düşünür:

Dinî ve ahlâkî devrim, bilim adamlarına dayanmadığına göre “nereden geldiği belli olmayan bu fikir” toplumda hem de “her şeye müsait bir muhitte yaman hadiselere” yol açabilir.

Karabekir, konuyu yakın arkadaşı İsmet Paşa ile de görüşür.

“16 Ağustos’ta İsmet Paşa ile görüştüm. 18 Temmuz’da Teşkilât-ı Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız (islâmlık terakkiye -ilerlemeye- manidir) münakaşasını ve Gazi M. Kemal’in yakın zamanlara kadar her yerde islâm dinini, Kur’ân’ı ve hilâfeti medh-ü sena ettiği ve pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu halde dün gece Heyet-i ilmiye muvacehesinde Peygamberimiz ve Kur’an hakkında hatır ve hayale gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan’dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim. İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda itilâf Devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlûp oldukları
halde istiklâllerini muhafaza etmiş olmaları hristıyan olduklarından, bize istiklâl verilmemesi de islâm olduğumuzdan ileri geldiğini bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da islâm kaldıkça müstemlekeci (sömürgeci) devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklâlimizin de dalma tehlikede kalacağını, bana anlattı. Ben de bu fikre iştirak etmediğimi şu mütalâalarıma dayanarak söyledim:

“Böyle bir fikrin doğuracağı hareket milletin başına yeniden daha korkunç ve daha meşum (uğursuz) bir istibdat (despotluk) idaresi getirecektir. Daha kazanamadığımız milli neşe kaçacak, birçok emekle kurulan “milli birliğimiz de bozulacaktır. Biz içerde birbirimizi boğarken bize bu kurtuluş yolunu gösteren politikacılar da (Türkler hıristiyan oldular) diye bütün islâm âlemini bizden nefret ettireceklerdir. Bu surette bizi tedip etmek için islâm âlemi ruhlarında isyan duyacaklardır. Artık İtilâf Devletleri Yunan ve Ermeni kuvvetleriyle başaramadıkları emellerini, islâm ordularını ve hele arapları, (salli âlâ Muhammed) diye üzerimize saldırmakla istihsale (elde etme) kalkışacaklardır. Sultan Mahmut devrinde (Türkler hıristiyan oluyor) diye arap ordularını Anadolu içlerine sevk eden ve orduları idare eden Fransızlar değil miydi? Türk donanmasını ifsat eden ve Mısır’a teslimine sebep olan politika aynı oyun değil miydi? Öteden beri bir taraftan hükümete (Avrupalı olun, garp hayatını aynen alın, başka kurtuluşunuz yoktur) derler. Diğer taraftan da attığımız adımlara teşvik ederler ve islâm âlemine de (Türkler hristiyan oluyor) diye aleyhimizde nefret uyandırırlar. Esasen imkânsız olan birşeyi yapıyor görünmek bile maddi ve manevî bütün kudret kaynaklarımızı mahv ve harap eder, Neticesi bu işi benimseyeceklerin hayatları ve prestijleri de kâfi gelmeyeceğinden kendi elimizle milleti anarşiye sürükleriz. Neticede bolşeviklik cereyanları arasında mahv olmak veya müstemleke olarak istiklâlimizi kaybetmek de çok uzun sürmez. M. Kemal Paşa’nın son beyanatı bütün ilim adamlarımızı hayret ve korku içinde bırakmıştır. Çok vahim neticeler doğurabilecek bu fikir hep birarada müzakere ve münakaşa etsek millet ve memleketin hayrına olur. Lozan bize istibdat ve tehlike getirmesin!”

 

**********
Sayfa 95, 96
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 7

Karabekir, o günlerde, Ankara’nın Keçiören semtinde “Kubbeli Köşk” diye bilinen bir küçük köşkte kira ile oturmaktadır. 19 Ağustos 1923 günü M. Kemal, Lâtife Hanım ve İsmet Paşa bu köşke yemeğe gelirler. Yemekte tartışma çıkar. Tartışma Karabekir ve İsmet Paşa arasındadır. M. Kemal, tartışmayı sessizce izler. …İsmet Paşa müthiş bir inkılâp hamlesi teklif etti:

— Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılâbı yapmazsak hiçbir zaman yapamayız.. ilk Fethi Bey grubundan işittiğim bu yeni inkılâp zihniyetini İsmet Paşa da bir çırpıda tamamlıyordu. Aradaki
zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak bu üç şahsiyetin üç maddelik programı kulaklarımda tekrarlandı:

1 — İslâmlık terakkiye manidir.
2 — Arap oğlunun yavelerini Türklere öğretmeli.
3 — Hocaları toptan kaldırmalı.

 

**********
Sayfa 97, 98
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 8

Kâzım Karabekir: “Erzurum mebusları aramızı açacak… Erzurum’da beni vuracaklar.”

Karabekir, kendi kendine bu soruları sorar. Erzurum milletvekillerinden yakınan M. Kemal Paşa’dır; Erzurum’da Karabekir’in vurulacağını söyleyen de İsmet Paşa. Kafasında kendi kendine bu sorulan soran Karabekir “beynimde bir şimşek çaktı; fakat kendimi bu şimşeğin tesirinde bırakamadım” diye yazar. Sonrasını kendisinden dinleyelim:

“Çabuk toparlandım ve kendi kendime : (Hisle değil hesapla hal olunmalıdır) dedim. İkametgâhıma gelince güvendiğim Erzurum mebuslarından ve silâh arkadaşlarımdan bir kaçını çağırttım. Ve onlara geçen bu hadiselerin bilmediklerisafhalarını anlattım:

Şark harekâtı hakkındaki muhaberemizi okudum. Celâlettin Arif meselesinde o zamanki Erkân-ı Harbiye Reisi olan İsmet Bey’e bu zatla M. Kemal Paşa’nın arası nasıldır? diye sorduğum şifreye aldığım cevapta (iyi olmadığını, önce bana hücumla beni düşürdükten sonra Erzurumlular vasıtasıyla M. Kemal Paşa’yı da düşürmek istediklerini) bildirdiğimi söyledim. Hasbıhallerimizde (sohbetlerimizde) M. Kemal Paşa’nın fırka komutanlarımdan Halit Bey’e şifre ile Celâlettin Arif ile Karabekir’in arasını aç dediğini ve Erzurum’a ilk geldiği zaman Halit Bey’le görüşmelerine O’na (seni de beni de İstanbul hükümeti istiyor. Bir gün Kâzım bizi tevkif ederek gönderebilir. Birbirimizi tutalım ve daima muhabere edelim., icap ederse (..) yerine sen geçersin) tavsiyesini tesbit ettik.

***

NOT: Uğur Mumcu “icap ederse (…)” şeklinde sansür uygulamış. Orda muhtemelen “icap ederse Karabekir’i öldürelim” yazıyordu.

 

**********
Sayfa 103, 104
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 9

Bu bölümde Uğur Mumcu’nun iki yerde sansür uyguladığını görüyoruz. Şu şekilde olan yerler sansürlenmiş: (..)

Bugünkü konumuzda gerek halkın, gerekse Istiklal harbinin yönetici kadrosunun M. Kemal’e karşı tepkili olduğunu okuyacaksınız.

Karabekir, Erzurum ve Kars’da halka konuşur; onların dertlerini dinler. Halka İstiklal Savaşı’nı anlatır. Halktan da büyük ilgi görür.

“Bana her yerde büyük sevgi ve saygı gösteriyorlardı. (..) Sahillerde apaçık Gazi M. Kemal’e aleyhtarlık da görülüyordu, Erzurum’da ise kongre sıralarından başlayarak vaziyeti bilenler ve zaferden sonra kongre azasının bile meclise alınmadığını görenler (..) çok kötü surette aleyhtarlığını yapıyorlardı. Ben, Gazi M. Kemal’in hilâfet ve saltanatı almak meselesinin henüz Anadolu’ya yayıldığını sanıyor ve heyet-i ilmiye huzurundaki ağır tecavüzüne bakarak eski mefkuresine (idealine) döneceğini hiç sanmıyordum. Bunun için de bu endişeyi gösterenleri teskin ve aleyhtarlığı gidermeye çalışıyordum.” Tam bu sırada Selahattin Adil Paşa’dan Karabekir’e bir telgraf gelir. Selâhattin Adil Paşa, M. Kemal Paşa’nın “Hilâfet ve saltanatı almak için” girişimlerde bulunduğunu bildirmektedir: Karabekir, 16 Ekim 1923 günü Fevzi Paşa’ya bir telgraf çekerek hükümet karşıtı dedikodulardan söz eder. Fevzi Paşa, bu dedikoduların kimler tarafından çıkarıldığını sorar.

Karabekir, 21 Ekim 1923 günü Fevzi Paşa’ya şu yanıtı gönderir:

“Seyahat ettiğim Orta Anadolu ve bilhassa sahillerde yapılmakta olan propagandalar doğrudan doğruya Gazi M. Kemal Hazretlerinin şahıslarına müteveccihtir (yöneliktir). Dedikodunun esasını Gazi M. Kemal Paşa’nın Mecliste her emrine amade muayyen (belirli) bir zümreye istinaden milli iradeyi bazice ederek mütehakimane idaresi (millî iradeye karşı baskıcı yönetim kurarak) rivayetleri teşkil ediyor. Trabzon’a geldiğim vakit Cumhuriyet şeklinin kabul edilmek üzere olduğunu gazeteler yazdı. Bu havadis dedikoduların artmasına mucip oldu.

Büyük Millet Meclisi şekli hükümetinin Türklüğün ibda ettiği (yarattığı) en güzel tarzı idare olduğu müşarünaleyh (anılan, yani M. Kemal) tarafından beyan edilirken… idare şeklimiz gitgide Avrupa cumhuriyetlerinden farksız bir şekil alacağını söylemeleri garip bir tezat teşkil ettiği söylenmeye başlandı. Ve bir hükümdar lazımsa bunun hanedan-ı saltanat olması gibi münakaşalar oluyor. Bu kabil dedikodular Kars’da dahi şayidir (yaygındır). Trabzon’da çıkan mizahî Kahkaha Gazetesi’nin 4 Ekim 1923 tarihli nüshası bu noktadan pek manidar görülmeye lâyıktır. Gazetelerin son günlerdeki tenkidadı bu bütün dedikoduları artırmaktadır, arz ederim. Kahkaha Gazetesi’ndeki resim, millet de, Millet Meclisi de, hükümet de hep Gazi M. Kemal şeklinde gösterilerek artık o ne isterse yapacak, üst tarafı kukla gibi oynatılacak fikrini tasvir ediyordu.”

 

**********
Sayfa 107, 108
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 10

(Cumhuriyet ittifak ile mi kurulmuş yoksa diktatörvari mi kurulmuştur okuyalım)

30 Ekim sabahı, Bahriye müfrezesi komutanı Kâzım Karabekir’e Ankara’dan açık bir telgrafın geldiğini, bu telgrafta Cumhuriyet’in ilan olunduğunu, bu nedenle yüz pare top atılmasının istendiğini bildirir. Karabekir “Vali ile görüşüp emir verir.” Vali Hazım Bey haberi şaşkınlıkla karşılar. Valinin Cumhuriyet’in ilânından haberi yoktur. Karabekir, hem şaşırmış hem kırılmıştır. Bu duygularını şöyle dile getirir:

“Ben hem mebus (milletvekili) ve hem de bir ordu kumandanı olduğum halde bana da kimse birşey bildirmemişti. Bu vaziyet haklı olarak halkı da orduyu da telâş ve endişeye düşürdü. Daha dün yüreklerine ferahlık verdiğim zatlar benden bu şeklin mânâsını soruyorlardı. Bu vaziyette tabii Cumhuriyet’in ilânını ertesi günü dahi kutlayamadık.

 

**********
Sayfa 108, 109
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 11

(Kâzım Karabekir; M. Kemal Cumhuriyeti dikte ettirdi ve eski arkadaşlarını kötüledi.) Ve Başkomutan M. Kemal Paşa’yı şöyle eleştirir:

“İstiklâl Harbi’nin tehlikeli günlerinde sonuna kadar feragat, fedakâr arkadaşlarının rey ve irşadına ihtiyaç gösteren M. Kemal Paşa artık muzaffer bir başkomutan sıfatıyla maiyet komutanlarına Cumhuriyeti dikte ettirmiştir. Eski arkadaşlarının rakip olabileceği endişesi ile sui şahsiyetler icadı da lâzım gelmişti; bunun için
eski arkadaşlarını kötülemek lâzımdı. Bunu da hakkıyla yapmıştır.”
(…)

Atatürk, Karabekir’e Söylev’de şu yanıtı verir:

“Baylar, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet’in ilânına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı çağırmayı ve onlarla görüşüp tartışmayı hiç de gerekli görmedim. Çünkü, onların öteden beri ve doğal olarak bu konuda benim gibi düşündüklerinden kuşkum yoktu. Oysa, o sırada Ankara’da bulunmayan kimi kişiler (muhtemelen Karabekir’i ve diğerlerini kastediyor) hiçbir yetkileri yokken (hiçbir yetkisi yokmuş, yuhh olsun bunu söyleyene), kendilerine bilgi verilmeden, düşünceleri ve uygun görüp görmedikleri sorulmadan Cumhuriyet’in ilân edilmiş olmasını gücenme ve ayrılma nedeni saydılar.”

Karabekir, Atatürk’ün bu sözlerini anılarında şöyle yanıtlar:

“Halbuki selahiyeti (yetkileri) olmadığını söyledikleri arasında hem mebus (milletvekili) hem de kolordu komutanları vardır.”

Yol ayrımı Cumhuriyetin ilânı ile artık iyice belli olmuştur.

Erzurum’dan Ayrılış…

Karabekir, 4 Kasım 1923 günü Trabzon’dan ayrılırken yayınladığı bildiride kırgınlığın ve küskünlüğün ip uçları görünüyor:

“Muhterem halkımıza veda ederken geçmiş günlerde el ve kalp birliğiyle mazhar olduğumuz muvaffakiyetleri anmakla beraber Cenâb-ı Hak’tan yalvarıyorum ki, bu masum halk bir daha felâket görmesin. Çektikleri azap ve Izdırap bitmiş olsun. Kahraman orduma berri ve bahri (Kara ve Deniz) silâh arkadaşlarıma vedâ ederken herbirini bağrıma basıp yüksek alınlarından ruhumla öpüyorum. Ve onların şerefle dolu menkıbelerini yad ederek mazide olduğu gibi istikbâl içinde bütün şark mıntıkasına yaslanmış olan pek heybetli bir arslan timsalinin dimağıma ebedî hatlarla nakş edildiğini görüyorum.”

 

**********
Sayfa 111, 112
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 12

(Gazeteciler ve Istiklâl Harbi’nde Birinci derecede vazife görmüş olanlar dahi sabahleyin top sesleriyle uyandıktan sonra Cumhuriyetin ilân olduğunu öğrenmişler, çünkü M. Kemal’in Saltanat ve Hilafeti kendine almak istemesini engelleyen bizzat Istiklâl Harbi’nin önde gelen Paşalarıdır. Bu sefer Cumhurbaşkanı olmayı kafasına koymuş, bu da engellenir şüphesiyle onlara haber vermeden, diktatörvari bir şekilde Cumhuriyet adı altında şahsî Saltanatını kurmuş.)

… Okuyalım …

Kâzım Karabekir, 5 Kasım günü vapurla Trabzon’dan ayrılır. Vapur 9 Kasım günü İstanbul’da olacaktır. Vapur kaptanı yolda emir almıştır. Vapur, bir gün sonra İstanbul’da demirleyecektir. Karabekir, bu gecikmenin nedenini halkın kendisini karşılamasına engel olunması biçiminde yorumlar.

“10 Kasım sabahı vapurumuz Boğaz’a girdi. Kavak’ta ayrı ayrı istikametlerde Rauf Bey ve Refet Paşa ve İstanbul gazete muhabirleri vapurumuza çıktılar. Her biri bir sual soruyor, beni arkadaşlarımla görüşmeye ve beş yıldan beri görmediğim şirin yerlerimizi seyr etmeye fırsat vermiyorlardı. Endişeleri Cumhuriyet’in ilân şeklinden doğuyordu. Bir sabah top sesleriyle endişe ile uyandık. Meğer Cumhuriyet ilân oluyormuş. Ankara’dan gelen haberler M. Kemal Paşa’nın yeni toplandığı bir muhit ile tam bir diktatörlüğe gittiğidir. Millî hâkimiyet yerine şahsî hükümranlık kurulmuştur, istiklâlimizi kurtaranlar hürriyetimizi boğacaklar mıydı? (…) Rauf Bey ile Refet Paşa’dan öğrendiğimde Cumhuriyet adı altında şahsî saltanat kurulmuş olduğu ve halk ve matbuanın da kurtuldukları bir istibdattan diğer bir yenisine düştüklerinden feryat ettikleridir. Istiklâl Harbi’nde Birinci derecede vazife görmüş bu arkadaşlar dahi sabahleyin top sesleriyle uyandıktan sonra Cumhuriyetin ilân olduğunu öğrenmişlerdir. M. Kemal Paşa, mefkuresi (ideali) olan hilâfet ve saltanat makamına geçmesini arkadaşlarının önlediğini görünce Cumhurreisliğine (Cumhurbaskanlığına) de mani olacakları endişesi ile işi sert bir kapatma suretiyle Millet Meclisi’nin daha vahim ciheti de kayd-ı hayat şartı ile mevkiinde kalabilmek için eski arkadaşlarını Cumhuriyet aleyhten ve padişah taraftarı göstermesidir.”

Öğle üzeri vapur Galata rıhtımına yanaşır. Rıhtımda kalabalık bir halk ve halkın önünde de resmî görevliler Karabekir’i karşılamaktadır. Halk, Karabekir’i coşkun gösterilerle kalacağı yer olan bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu Harbiye Nezareti’nin dış kapısındaki köşke kadar getirir.

 

***************
Sayfa 112, 113
***************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 13

(M. Kemal’in arkadaşları bunları anlatıyorlarsa, gerisini varın siz düşünün…)

Karabekir, Ali Fuat Paşa ve Adnan Bey’in de son gelişmeler konusunda kendisi ile aynı kaygıları taşıdıklarını öğrenir:

“Hepsi de M. Kemal Paşa’nın bu hareketinden teessür (üzüntü) duymuşlardı. Ve istikbalde (gelecekte) keyfî hareket edeceğinden endişeli idiler. Halka ve matbuata (basına) karşı zor durumda bulunduklarını ve sevinçli günlerin herkese zehir edildiğini anlatıyorlardı. Ankara’dan esen havanın kanlı bir istibdat (despotluk) hakareti ile meşbu (dolu) olduğunu intihaba esas olan umdelerin 2. maddesine rağmen Osmanlı hanedanı aleyhine de atıp tutmalar başladığını ve ilk günden beri kendisini tutan bizler aleyhine M. Kemal Paşa’nın fikrî ve fiilî aleyhtarlık uyandırmaya başladığını öğrendim. Koca İstiklâl Harbi, daha sevinçlerine doyamadık. Uğrunda fedakârlık edenleri ne çabuk elem ve ızdıraba
düşürdün!

M. Kemal Paşa, Fevzi ve İsmet Paşaların bir arada üçlü resimleri bastırılmıştı, istiklâl Harbi’ni bu üç başın idare ettiği propagandası yapılıyor ve Şark Cephesi adetâ küçültülüyor; adetâ istiklâl Harbi kadrosundan benimle birlikte çıkartılıyordu! Fedakâr ve vefakârlıklarıyla bu davaya hizmet edenler yerine yeni şahsiyetler beliriyordu. M. Kemal Paşa, Meclis Reisi olarak sağına Fethi Bey’i başvekil olarak da soluna İsmet Paşa’yı almış, her üçü de dillerine
doladıkları tehlikeli bir yolculuğa çıkmışlardı. Erkân-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa da ordu ile arkalarında sessiz sedasız yürüyecekti. Uzun harp yıllarının elem ve ızdıraplarını ve acı ve tatlı binbir hatıralarıyla vücut bulan millî birliğimiz ve millî salâbetimiz (sağlamlığımız), millî seciyemiz (karakterimiz) ve millî hürriyetimiz, şimdi son muvaffakiyetlerin sarhoşluğu ve ihtirasıyle gevşeyecek, çözülecek ve bozulacak mı idi? Bu hal silâhla emellerine kavuşamayan düşmanlarımızı er geç emellerine kavuşturacak bir tefrikaya (bölmeye), bir yıpranmaya, bir çöküntüye sebep olmayacak mı idi? Karabekir, bu kaygılarla kararını verir:

Ankara’ya gidecek uzlaştırıcı ve birleştirici rol oynamak ve böylece düşünce birliği sağlamaya çalışmak. Karabekir, kurulan yeni rejimin bir “başkomutanlık tahakkümü” (başkomutanlık zorbalığı) yaratacağından kuşku duyuyor, ittihat ve Terakki günlerinde ettiği yeminleri anımsıyordu.

İki arkadaş (M. Kemal ile), artık karşı karşıya geliyorlardı. Bir siyasal kavga başlamak üzereydi. O günlerde neler düşünüyordu Karabekir?

Şunları:

“İstiklâl Harbi’nin birinci derece mesul bir şahsiyeti ve milletin hürriyeti ve çocukluğundan beri ant içmiş bir vekili sıfatıyla karşıma dikilenlerin suallerine ve endişelerine haklı cevaplar vermek kolay birşey değildi. Hilâfet ve saltanatı almak için koyu bir mutaassıp çehre ile minberlere kadar çıkıp hutbeler okumak, muvaffak olamayınca da bizzat medh-ü sena edilen mukaddesata dil uzatmak ve bunları altüst etmek üzere bir diktatörlüğe çıkmak gibi iki tehlikeli ifradın birinden diğerine atlamak (M. Kemal’den bahsediyor) herkesin yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu felaha (kurtuluşa) doğru bir gidiş de değildi. Geldiğim günkü şikâyetler arasında (hükümetin İstanbul matbuatına (basınına) karşı şiddetle hareket edeceği) endişesi de vardı. Fakat kimsenin de bundan yıldığı yoktu.”

Gazeteler, o günlerde bir hükümet bildirisini yayımlar. Anadolu Ajansı’ndan gelen bildiri, hükümetin basın özgürlüğüne saygılı olduğu ve basın özgürlüğünü kısıtlayıcı hiçbir önlem düşünmediği yazılmaktadır. Karabekir, bu bildiriden söz ettikten sonra şunları yazar:

“Bu vait ve ilâna rağmen iki hafta sonra İstanbul’da bir İstiklâl Mahkemesi gelmiş ve matbuata (basına) karşı şiddetini göstermiştir.”

 

*************
Sayfa 114, 115
*************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 14

Evet, siyasal kavga başlamıştı. Bu kavga ne yolla ve nasıl yapılacaktı? Karabekir, Gazi M. Kemal’i uyarmaya karar vermişti. Uyarıların yararı olmazsa ne yapacaktı? Bütün sorun da buydu. Karabekir günlerdir hep aynı konuyu düşünmekteydi: (M. Kemal’in) “Millî hükümetin kuruluş günlerindeki dindarane sözleri ve hareketleri.. 2. TBMM Intihabındaki umdenin ikinci maddesindeki (hilâfetin âl-i Osman’da kalması değişmez düsturdur)..” kararını ve M. Kemal’in Balıkesir’de verdiği hutbeyi..

Karabekir bu kaygılarla ve bu düşüncelerle Gazi M. Kemal’i uyarmaya karar verdiğini yazıyor. Tahin Gazetesi’nde 11 Kasım günü şu satırlar yayınlanır:

“Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız. Millet Meclisi’nin bu kadar kayıt altında kaldığını, hariçten verilen kararları tescil mevkiine indirildiğini görmek cidden elîm oluyor. Hilâfet bizden giderse, beş-on milyonluk Türkiye Devleti’nin, âlem-i islâm için hiç ehemmiyeti kalmayacağını, Avrupa siyaseti nazarında da en küçük ve kıymetsiz bir hükümet mevkiine düşebileceğimizi anlayabilmek için büyük dirayete lüzum yoktur. Milliyetperverlik bu mudur?
Hakiki hilâfet hissini kalbinde duyan her Türk makam-ı hilâfete dört elle sarılmak mecburiyetindedir. Hanedan-ı Osmânî de kabul edilmese ve binaenaleyh ilelebet Türkiye’de kalması taht-ı temine girmiş hilâfeti elden kaçırmak tehlikesini icat etmek, akıl ve hamiyet (yurdunu koruma çabası) ile hissî milliyet ile zerre
kadar kabili telif (bağdaştırılabilir) değildir.”

Karabekir, bu satırları “bütün seyahat ettiğim yerlerdeki şikâyetlerin hülâsası (özeti) ” diye tanımlar.

 

*************
Sayfa 116, 117
*************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 15

24 Kasım günü İstanbul Fatih Belediyesi’nin verdiği yemekte TBMM Başkanı Fethi Bey ile karşılaşırlar. Yolların ayrıldığı o yemekte bir kez daha anlaşılır. Karabekir, Edirne’de Fethi Bey ile görüşmesini şöyle anlatır:

“O’ndan da Gazi M. Kemal Paşa nezdinde samimi birliğin hırpalanmamasına ifrat fikirlerin tepeden inme bir şeklin mucip olabileceği tehlikeleri önlemeye çalışmasını rica etmiştim. Fakat seyahatte gördüğüm hali ricalarımın aksi fikirde olduğunu bana anlattı. Gerçi kendileriyle Ankara’da fikir çarpışmamız olmuştu. Fakat kendi fikirlerinin yürümesi için İstiklâl Harbi’nde kendilerinden çok daha büyük fedakârlıklar yapan arkadaşların hakları olan mevkileri işgalden sonra onları küçük görmek ve göstermek ne arkadaşlığa ve ne de insanlığa yakışırdı!..”

 

**********
Sayfa 117
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 16

Askerlik mi? Siyaset mi? Karabekir, yeni bir yol ağzındadır. O günlerde halktan gördüğü sıcak ilgiden M. Kemal’in çekindiği kanısındadır. M. Kemal Paşa’nın Cumhuriyet”i kendilerine sormadan ilân etmesini buna bağlar. (…)

İstanbul’a İstiklâl Mahkemesi Gönderiliyor:

8 Ocak günü Karabekir bir haber alır: Ankara’dan İstanbul’a Topçu ihsan Bey başkanlığında bir İstiklâl Mahkemesi gönderilmiştir. Karabekir’in bundan haberi yoktur! Şükrü ‘Naili Paşa, Mahkemeyi Haydarpaşa garında karşılamış. Mahkeme üyeleri de Şükrü Naili Paşa’ya “iade-i ziyaret”de bulunuyorlardı. “Ne Ankara’daki üst makamlar ne de İstanbul’daki madun (Ast/Alt aşamada bulunan) bir kumandanım olan Paşa bu heyetin geleceğini bana bildirmemişlerdi” diye yazar Karabekir. Ipler, tam anlamıyla kopmuştur. Ankara Karabekir’i gözden çıkarmıştır.

“Ankara’daki şahsiyetler, Cumhuriyetin ilânında olduğu gibi bu sefer de bulunduğum bir yere İstiklâl Mahkemesi gönderdikleri halde bana haber vermemeleri çok ağır bir hava yaratıyordu. Bunun reisine de bu yolda emir verilmiş olacaktı ki, çok eskiden tanışdığımıza ve ne de madun (Ast/Alt aşamada bulunan) kumandanımı ziyarete giderken bir ordu müfettişi sıfatıma hürmeten beni ziyarete gelmediler. Bu çirkin vaziyeti Ankara makamlarına protesto ettiğim gibi Şükrü Naili Paşa’yı da çağırarak neden dolayı bana haber vermediğini sordum. Bu zat cevabında (Ankara’nın size haber vermemiş olacağı aklıma gelmemişti) diyerek işin içinden çıkmak istedi. Bunun askerce bir cevap olmadığını, Haydarpaşa’ya olsun giderken bana haber verebileceğini kendisine ihtar ettim. Benim kanaatim M. Kemal Paşa’nın Selanik’te çocukluğundan beri arkadaşı olduğundan hususi bir itimada mazhardı. Ondan, bu hususta diğer makamlar gibi bana haber vermemek suretiyle beni küçük düşürme emrini almıştı. Fakat benim, mevkiimin şeref ve selâhiyetimden en ufak birşeyi ihmal etmeyeceğimi arkadaşlarım şimdiye kadar çok görmüşlerdi. Şu halde maksadın beni tahrik ederek beraber çalışmaya imkan bırakmamaya çalışmak olduğu apaçık görünüyordu. Ben, tabii mümkün olduğu kadar sabır ederek ve samimi ve feragatli çalışmaya devam edecektim. Fakat, İstiklâl Harbi’ni zaferle kapattıktan sonra ise İstiklâl Mahkemeleri ile başlamayı hele Başvekil İsmet Paşa’ya hiç yakıştıramıyordum. Sonra bu benim en eski ve en samimi arkadaşımdı. Beni, Erkân-ı Harbiye Umumiye Reisliğine getirmeyi, güya, düşünüyordu. Vaktiyle şark hareketini muvaffakiyetle bitirdiğimi tebrik ederken bana en yüksek mevkilerin mevut (söz verilmiş) olduğunu yazıyordu.

Şimdi iki satır birşey yazmıyor; ağızdan birşey göndermiyordu. Hatta resmi sıfatım, resmi hakkıma riayetsizliği hoş görüyordu. Sulhten sonra onların ucan fikirlerini ben tehlikeli bir dış entrikası görüyordum. Demek, onlar da bu yolu İstiklâl Mahkemelerine dayanarak, durdurmakta ısrar ediyorlar ve başta benim gibi vefakâr ve feragatli bir arkadaşlarını açık ve mertçe olmayan sinsi bir usul ile ezmekten çekinmeyeceklerdi. Benim şimdilik yapacağım şey, Ankara’ya dönüşte bilhassa İsmet Paşa ile çok açık konuşmak olacaktı. Sonrasını da hadiseler tayin edecekti.

 

******************
Sayfa 118, 120, 121
******************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 17

O günlerde Fevzi Çakmak, İstanbul’dadır. Karabekir, Fevzi Paşa’ya Kurtuluş Savaşı ile kazanılan saygınlığın İstiklâl Mahkemeleriyle yitirileceğini anlatır. Fevzi Çakmak, Karabekir’e hak verir. 16 Aralık 1923 günü Karabekir, Ankara’ya gitmek üzere trene biner. Bu arada Karabekir, Doğu Cephesi’nden Batı Cephesi’ne gönderdiği fırka komutanlarından Osman Bey’in (Koptagel) yeniden Doğu’ya gönderildiğini öğrenir.

Olayı şöyle yorumlar:

“Bana haber verilmemiş olmasına da diğer hadiselerdekinden ziyade şaştım. Şifaen de Fevzi Paşa birşey söylememişti. Asıl tarihî rezaleti Kemalettin Sami Paşa ile yalnız kalınca öğrendim. Fevzi Paşa’nın imzasını taşıyan “zata mahsus” bir emirde; eğer İstanbul’da padişahlık lehine bir isyan çıkarsa kolordusu ile İstanbul üzerine harekete geçmesi emir olunuyordu! Onbirinci fırkanın alelacele Şark’a şevki de bu fırkanın Şark seferlerinde emrimde bulunması dolayısıyla herhangi bir hareketle benim emrime geçeceği endişesi imiş!

Ankara’daki Cumhurreisi, başvekil ve Erkân-ı Harbiye Reisi, yani M. Kemal, İsmet ve Fevzi Paşalar gibi her birine karşı ayrı hukukum, ayrı feragatim ve ayrı samimiyetim vardı… bir arada düşünüyorlar ve karar veriyorlar ki, İstanbul’da bir ihtilâl çıkacak ve bir padişah ordusu kurulacak ve ben bunu idare edeceğim!

Bu karara karşı şu tertibi kararlaştırıyorlar:

Maiyet komutanım olan merkezi Eskişehir’deki 4. Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa, komutasındaki bir ordu ile İstanbul’a yürüyecek.. Bu kolorduya mensup olan fakat Şark’tan geldiğinden bana iltihak-ı tehlikesi bulunan Osman Paşa fırkası derhal vapurlarla Şark’a iade olunacak.. Erkân-ı Harbiye Umumiye Reisi Fevzi Paşa da bizzat İstanbul’a gelerek ahvali gözleri ile görecek ve icabını yapacak.

Fevzi Paşa, gözleriyle görüp, kulaklarıyla ahvali anladıktan ve benim de orduyu siyasetten ayırmaya uğraştığıma da kani olduktan sonra atılan bu adımı haber alacağımı tahmin ederek hiç değilse Ankara’ya hareketim sırasında münasip bir şekilde bana haber vermemesi, çok defalarca gördüğüm askerî nüfuzumun
derecesini ölçemeyecek kadar duymaz mı sandığı, yoksa M. Kemal ve İsmet Paşaların teveccühlerini kayıp mı edeceğine inandığını kestiremedim. Her ne olursa olsun bu bir, skandaldı. Cumhuriyet idaremize ve bunu ellerine alanlara asla yakışmazdı. Kemalettin Sami Paşa’nın aldığı emri, âmir olan, bana bildireceğini hesaba katmayanlar bu zatın, daha Harb-ı Umumî’den önce maiyetimde istihbarat şubesinde çalıştığını ve benim pek eski bir arkadaşım olduğunu bilmeli idiler. İsmet Paşa bunu bilirdi. Bunu yakînen bildiğine göre işi başka bakımdan düşünmek zaruretinde kaldım:
Beni ordudan istifaya mecbur etmek için sebepler hazırlamak. Şimdiye kadar bu sebepler numara alacak kadar çoğalmıştı. Bunu ben apaçık birinci derecede İsmet Paşa’ya, ikinci derecede Fevzi Paşa’ya söylemeye karar verdim.”

 

******************
Sayfa 121, 122, 123
******************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 18

(Bu bölümde birçok hususa değinilmesinin yanısıra, M. Kemal’in Ismet Inönü’ye; “Benden sonra senin gelmen için lâzımını yapmalıyız” dediğini okuyacaksınız. Yani kimse M. Kemal başka, Ismet Inönü başka demesin… Aksine aynı zihniyet.)

Karabekir, bu kararla Ankara’ya gelir. Garda, İsmet Paşa, Rauf Bey, Millî Savunma Bakanı Kâzım Özalp ve bazı milletvekilleri ve paşalarca askerî törenle karşılanır. 17 Aralık akşamı Rauf Bey ile yemek yerler, konu siyasettir. Sofrada konuşulan konuları Karabekir, anılarında şöyle anlatır:

“Hasbıhallerimizin esasını yeni üçlü manzumenin, yani M. Kemal, İsmet ve Fevzi Paşaların bize karşı aldıkları tavır teşkil etti. Açık görülen manzara şu idi:

M. Kemal Paşa, ilk istiklâl Harbi arkadaşlarından kaçıyor.. İsmet Paşa da O’nu kaçırıyor. Fevzi Paşa da bu uysal ruhu ile bu yolculuğa katılıyor ve istiklâl Harbi’nin üç banisi gibi görünmesi de ayrıca O’na haz verdiğinden o da bizim uzaklaştırılmamıza ve küçültülmemize yalnız seyirci değil bizzat amil de oluyordu. İstiklâl Harbi’nin ilk kurtuluş yılındaki menfî hareketler, bu surette yalnız saklanmıyor, bizim fedakârlıklarımız da onların hesabına geçirilmiş gibi oluyordu. Bizim bu tahlilimize kuvvet veren çok deliller vardı. Hele M. Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya (Benden sonra senin gelmen için lâzımını yapmalıyız) dediğini arkadaşlar kulaklarıyla duymuşlardı. Bu vaziyet karşısında ne yapsak boştu. Fakat sonuna kadar samimi bağları kırmamaya ve dost düşmana karşı millî birliği korumaya çalışmak da vazifemizdi. (…)

Bu düşünce ile Rauf Bey ile İsmet Paşa’yı barıştırmayı ve M. Kemal Paşa ile de samimi görüşmeyi birinci plana aldım. Rauf Bey de fikrimi kabul etti. Ve İsmet Paşa’ya karşı gayet samimi davranacağını ve kusuru varsa söylendiği anda tarziye vereceğini (özür dileyeceğini) söyledi.

18 Aralık’ta resmî ziyaretlerimi yaptım. İsmet Paşa yerinde yokmuş; kartımı bıraktım.

 

**************
Sayfa 123, 124
**************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 19

(Karabekir Istiklal Mahkemelerine karşı)

Kemal Paşa’ya yazdığım veya söylediğim şu düsturu İsmet Paşa’ya da tekrar ettim:

“Sevgi ve saygı ikna ile kazanılır. Korkutmaktan, sindirmekten doğacak olan ancak nefrettir.. Bu esasta uzun uzadıya görüştük.

İstiklâl Mahkemeleriyle işe başlamalarından M. Kemal Paşa’ya ve kendisine karşı kalplerdeki büyük sevginin sarsıldığını ve hele mahkemeler keyfî kararlar verirlerse değil İstanbul’un, bütün vatandaşların endişeye düşerek aynı duygulara kapılacaklarını, bunun için bu mahkemenin hiçbir tesire kapılmadan asilâne iş görmesini ve işi çabuk bitirip geri gelmesini ve artık şu veya bu sebeplerle bu mahkemeleri bir vâsıta olarak kullanmamalarını ve meselenin Türk milletinin ve Türk vatanının şerefi olduğunu ve Cumhuriyet idaremizi zayıf gösterecek olan bu cebir ve şiddet vasıtası yerine halka Cumhuriyet’in feyz ve hürriyet getirdiğini fiilen göstermekliğimiz lüzumunu izah ettim.

 

**********
Sayfa 125
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 20

Kazım Karabekir:

Terfi müddetim geldiği halde aldırış etmeyen, aleyhimde bir düziye “İstiklâl Harbi’nde nasılsa Şark’ta bulundu. Bana müşkilât göstermekten başka birşey yapmadı” propagandası yapan ve etrafımdan hafiyelerini eksik etmeyen M. Kemal Paşa, bugün benim hatıratıma da el atmak kararında idi. Buna muvaffakat
edemezdim. (Hatıratımı elimden almak için üç kere evimi basıp arattı. 3 bin nüsha eserimi yaktırttı. Ve bir hayli evrakımı aldı, Fakat o ancak gölge yakalamıştı.)

Uğur Mumcu:

Karabekir’in üç kızı var. Emel ve Hayat adlı ikizler ile Timsal Karabekir. Emel Karabekir, ölmüş; Timsal Karabekir, babası öldüğünde yedi yaşındaymış. Hayat Karabekir Feyzioğlu ile konuşuyorum. Hayat Hanım, bugün 63 yaşında. Babasını, babasının arkadaşlarını, olayları, Erenköy’deki köşkteki yaşantılarını, 30’lu ve 40’lı yılları bugün gibi anımsıyor. 1933 yılında köşk nasıl aranmış; babasının belgeleri ve kitapları nasıl götürülmüştü?

Hayat Karabekir:

“Sabahleyin çok erken, gürültülerle uyandık, iki kardeş bir odada yatardık. Odadan çıkıp, ne oluyor diye üç katlı evden aşağı inmeye çalıştık. Her katın merdiveni başında iki tane polis var. inemezsiniz diyor. Peki, annem babam nerede, diye bir heyecanlandık. ‘Sonra annem, gelin çocuklar, dedi. Gelin, biz buradayız. Bugün aşağı kata inemezsiniz. Babanın evrakını almaya gelmişler. Evin içi polisle dolu. Bir çuvala babamın kitaplarının konulduğunu gördük… Bir dolap vardı. Gelenler dolap olduğunu anlamazlardı. Babam en son bu dolabı açtı. (Bak evlâdım, burada kitaplar var. Hani bunu
görememişsen, onun içine de bak) dedi. (Madem ki her tarafa bakıyordun, bunun içine de bak).

Galiba 40 çuval kadardı. 40 çuvalı gözümüzün önünde aldılar götürdüler. Annem, böbrek hastası. Yukarı katta. Aşağıda büfede ilâcı kalmış, kahvaltıdan sonra alacak. Hayır, aşağı kata inemezsiniz.. Peki neden korkuyorsunuz? Bir kâğıt, bir kitap saklarsınız.. Belgeleri götürmüşler, 5 tane kitabı kalmış babamın. O kitapları ararlarmış. Kitabın kaç tane basıldığını matbaadan öğrenmişler. 5 tanesi muhakkak ki bir yerlerde. Onu arıyorlar. Polis müdürü ısrarla anneme sormuş. Annem bu 5 kitabı kendisinin yaktığını söylemiş. Polis müdürü (bu devirde kitap yakılır mı?) deyince annem (nasıl böyle konuşuyorsunuz! Siz hepsini yaktıktan sonra, ben de yaktım.). Hiçbir zaman bulamamışlar bu 5 kitabı.”

Karabekir, sürekli polisçe izlenirmiş. Her gün. nereye gitse, köşke kim gelse, bunlar tek tek rapor edilirmiş.

 

******************
Sayfa 134, 152, 153
******************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 21

Karabekir Paşa’yı en çok üzen olay, Atatürk’e karşı düzenlenen İzmir suikastı nedeniyle tutuklanmasıymış.

Kızı, o günleri şöyle anlatıyor:

“İsmet Paşa’nın çayına çağırıyoruz diye Etlik’teki evinden almışlar İzmir’de Elhamra sinemasındaki mahkemeye çıkıncaya kadar tahtakuruları içinde Emniyet Müdürlüğünde yerde yatırmışlar. Yukarıda bir pencere varmış, o pencereyi de demirle kapatmışlar. Pencereyi de çivilemişler. Yer şiltesi vermişler. Mahkeme başlıyor, salon subayla dolu. Mahkeme başkanı Kel Ali subaylara oturun diyor, oturmuyorlar. Karabekir Paşa dönmüş, eliyle işaret, etmiş, oturmuşlar. Mahkeme olurken de uçaklar uçabilecekleri en alçak seviyeden uçmuşlar. (Karabekir suçsuz, Karabekir suçsuz) diye kâğıtlar atmışlar. Beraatından sonra çok tezahürat yapılmış. Beraat ettiği zaman halk galeyana gelmiş”

 

**************
Sayfa 154, 155
**************

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 22

Kâzım Karabekir:

“Nutuk çok yanlış ve tarafgiranedir. Nutuk’ta daha ziyade teferruat üzerinde durulmuş ve esaslar kamilen ihmal edilmiştir. Benim yakılan kırk kitabım içinde biri de Nutuk’un hata ve sevap cetveli adını taşımaktaydı. Bununla Nutuk’un yanlışları bir bir gösterilmişti.”

Nutuk’a Yanıt 1945 yılından, dilerseniz, kısa bir süre için ayrılalım ve 1927 yılına dönelim:

Atatürk Nutuk’u, 1927 yılının 15-20 Ekim günleri arasında CHP Kurultayında okumuş; Nutuk, ilk kez 1927 yılında yayınlanmıştır. Kâzım Karabekir Paşa, Nutuk’un ilk baskısı üzerinde el yazıları ile notlar düşmüş ve “Hakikat mihveri yahut hata-sevap cetveli” başlığı ile Nutuk’a yanıtlar vermiştir.

***

Nutuk’a cevaplar…

1 – M. Kemal: “Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş.”

– Kâzım Karabekir: “Bu söz doğru değildir. Şarktaki ordu İran ve Kafkas Azerbeycan’ında birçok zaferler kazanarak oralara yerleşmiş bulunuyordu. Hatta Şimalî Kafkasya’ya bile hâkim olmaya başlamıştı. Mağlûp ve perişan olan Filistin’deki Yıldırım Ordusu (M. Kemal’in kumanda ettiği Ordu) idi. Az sonra Musul,
cenubundaki ordu perişan olmuştu.”

2 – M. Kemal: “Ordunun elinden silah ve cephanesi alınmış ve alınmakta.”

– Kâzım Karabekir: “Bu sözden, şarktaki, adına Onbeşinci Kolordu namı verilen Dokuzuncu Kolordu (4 fırkalı) müstesnadır. Ben silâh vermediğim gibi İstanbul dahilinde olduğu halde diğer kolorduların da elinden silâh ve cephaneleri alınmıyordu. (…)”

 

**********
Sayfa 163
**********

 

**********

 

Kâzım Karabekir, M. Kemal Atatürk ile ilgili Gerçekleri Anlatıyor – 23 ve SON

 

…VE SON BÖLÜM…

**********

Nutuk’a cevap…

1 – M. Kemal: “Beni İstanbul’dan neyf ve ted’ib maksadıyla Anadolu’ya gönderenler…”

— Kâzım Karabekir: “Bu kaydında, bana Anadolu’ya geleceğini vaad ettiği halde neden önce Konya’daki ordu müfettişliğine (kendi harp ettiği ordu bakiyesi) tayin olunduğu halde, hastayım, terfi isterim diyerek kabul etmediğinin hakiki sebebini yazmıyor. Sebep, hâlâ İstanbul’da Harbiye Nazırlığını (Milli Savunma Bakanlığı) alarak kalmaya çalışması ve Padişah Vahdettin’e damat olmaya uğraşmasıdır. (…) Nitekim Konya’ya gitmeyi kabul etmeyince oraya yine Filistin’de ordu komutanı bulunan Mersinli Cemal Paşa gönderildi. Bu vaziyette M. Kemal’in de benim mıntıkama gelmesini bazı arkadaşlarımız ısrarla kendilerinden rica ettiler. Hâlâ İstanbul’da Harbiye Nazırlığı ile uğraşmasını artık bütün muhiti (çevresi) ayıplıyordu. Gel dediği gibi şarka gelmek hususunda hâlâ ısrar ediyor idiyse zamanın rical ve Padişahı benim ikazıma uymayan M. Kemal’i zorla göndermiş oldukları anlaşılıyor ki, kendileri için elîm (acınacak) bir vaziyettir.”

(..). M. Kemal Paşa, itilâf Devletleriyle başa çıkamayacağımızdan millî mücadeleye taraftar değildi. Benim (tek dağ başı mezar oluncaya kadar ya İstiklal, ya ölüm) teklifime delilik diyordu.”

(…) 14. sayfada millî teşkilât ve mitinglerin kendi tamimi ile yapıldığını anlatmak istiyor. Halbuki, kendileri Samsun’a çıktıkları 19 Mayıs’da bu tamimi yapmaları icap ederdi. On gün sonra tamim etmesinin sebebi ne olabilir? “Verdiğim talimat üzerine her yerde mitingler yapılmaya başlandı” diyorlar. Halbuki, Erzurum’daki mitingi 18 Mayıs’ta yani M. Kemal Paşa daha Samsun’a çıkmadan önce yaptırmıştım. Trabzon’a gelince burası M. Kemal’in tamiminden sonra da yapmamıştır (..) asabî mizaçlı olan halkın miting neticesinde Rumlara saldırması tehlikesinden korkutmuştur”

Karabekir, Nutuk’a düştüğü notlarda Atatürk’ün Kurtuluş Savaşının başında “Amerikan mandası” ve “bolşeviklik ilânını” çözüm olarak düşündüğünü de yazmış!”

**************
Sayfa 163,164
**************

 

**********

 

KAYNAK:

Kâzım Karabekir Anlatıyor, Uğur Mumcu, 5. Basım, Tekin Yayınevi, İstanbul 1993.

[“Kâzım Karabekir Anlatıyor” başlıklı yazı dizisi 10-29 Haziran 1990 günleri arasında Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır.]

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Bursa, M. Kemal Atatürk’ün emriyle çarpışılmadan boşaltıldı – Venizelos Osman Gazi’nin sandukasını tekmeledi

Bursa, M. Kemal Atatürk’ün emriyle çarpışılmadan boşaltıldı – Venizelos Osman Gazi’nin sandukasını tekmeledi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk ile Kılıç Ali aynı karede

***

Kadir Mısıroğlu, “Bursa, çarpışılmadan düşmana teslim edildi” diyordu, lakin okullarda resmi tarih ile beyinleri yıkananlar inanmıyordu. Işte aynı şeyi M. Kemal Atatürk’ü göklere çıkarmakla tanınan Kılıç Ali de söylüyor.

Bursa’nın Yunanlılar tarafından saldırıya uğraması üzerine M. Kemal Atatürk, Bursa Valisi Hacim Muhittin Bey’den şehri savunmasını istemek yerine terketmesini emretmiştir.

M. Kemal’i göklere çıkarmakla tanınan Kılıç Ali:

“Meclise ilk defa olarak girdiğim o günlerde Bursa düşmüş, Yunanlılar tarafından işgal edilmiş olduğu için Bursa mebusu Muhittin Baha ile Hamdullah Suphi Beyin pek hazin nutuklarını dinlemiş, çok müteessir olmuştum. Bu müzakere esnasında bazı mebuslar Vali Hacim Muhittin Beyin vakitsiz olarak Bursa şehrini terketmesinden bahsediyor, tecziyesini (cezalandırılmasını), hatta idamını bile istiyorlardı. Karar Hacim Muhittin Beyin aleyhine olarak çıkabilirdi…”

Dedikten sonra, M. Kemal’in yerinden fırlayarak şunları söylediğini yazıyor:

“Efendiler, Hacim Muhittin Beyi cidden tecziye etmeli, fakat vakitsiz çıktığından dolayı değil, benim ona daha çok evvelden şehri terketmesi için verdiğim emri dinlemiyerek son güne kadar içeride inad ederek kalmasından dolayı tecziye etmek lazımdır!”[1]

Kılıç Ali’nin yazdıklarını Meclis tutanakları da doğruluyor. Ancak Kılıç Ali yalnızca Hacim Muhittin Beyin ismini yazmış, esasen daha fazla kişinin divanı harbe verilmesi istenmişti. Bunların arasında Alaşehir Kumandanı Âşir ve 20. Kolordu Kumandanı Albay Bekir Sami de vardı. Zaten hatıratlarda bütün ayrıntılara yer verilmesi beklenemez.

Neyse, konumuza dönelim…

Bu konu hakkında Meclis tutanağında aynen şöyle yazıyor:

Karahisarı Sahip mebusu Mehmet Şükrü Beyin, Bekir Sami, Hacim Muhittin ve Âşir Beyle­rin infisallerine ve şimdiye kadar bir divanı harbe tevdi edilmemeleri sebebine dair Dahiliye ve Erkânı harbiyei umumiye riyasetinden istizah takriri.

HAMDULLAH SUPHİ BEY (Antalya) — Bursa’dan alınan bütün malumat, Bursa’dan gelen me­buslar bizi temin etmişti. Düşman civara gelmeden, şehirden çıkmıştır.

MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (De­vamla) — Çok aldanıyorsunuz Beyefendi Hazretleri.

HAMDULLAH SUPHİ BEY (Antalya) — So­ran sizsiniz, cevap veriyorum. Rica ederim, eğer me­busluk sıfatını tanıyorsanız, dürüst söylemeye hakkı­nız yoktur. Deminden de İsmail Suphi Beye öyle muamele yaptınız.

MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (De­vamla) — Müsaade buyurun, cevap veriyorum. Bu zatın söylediği umumiyetle yalandır ve yanlıştır.

HAMDULLAH SUPHİ BEY (Antalya) — Mü­saade buyurun yalan değildir, yanlış değildir. Asla efendim…

MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (De­vamla) — Ben söz aldım, söz söylemek hakkı benim­dir. (Efendiler; Bekir Sami Bey Bursa’yı terk etme­miştir ve ben kendi imzam tahtında Bursa işgal edil­meden evvel emir verdim. Harekâtı askeriyenin istil­zam ettiği hareketin doğrusu Bursa’yı terk etmek idi.

NAFİZ BEY (Canik [Samsun]) — Şu halde siz de mesul­sünüz!

***

Evet, Samsun Milletvekili Nafiz Bey haklı olarak; “Şu halde siz de mesul­sünüz!” demiştir.[2]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Meclis’te yaşanan tartışmanın tutanağı (KAYNAK: TBMM Zabıt Ceridesi, cild 3, Içtima 48, 14 Ağustos 1336, celse 2, sayfa 227.

***

Bu nasıl bir anlayıştır? Yunanlılara karşı Bursa’yı savunan adamları, şehri terketmediği için suçluyor.

Neden mi?

Yunanlılar Anadolu’yu işgal edecek, halk da ordunun kaçtığını görerek ümitsizliğe düşecek. Sonra, nihayet M. Kemal başkumandan olup ordunun başına geçecek ve Ingilizlerin desteklerini çekmesiyle geri çekilmek zorunda kalan Yunanlıları “M. Kemal kovdu” gösterilecek.

Ateş büyüsünki, söndüreni makbul olsun. Tıpkı Kemal Sunal’ın “Yedi Bela Hüsnü” filmindeki gibi:

Şaban’ın filmini örnek gösteriyoruz ki meseleyi daha iyi anlayabilesiniz

***

Bursa’nın tek kurşun atılmadan boşaltılmasından sonra Venizelos’un oğlu Sofokles’in başında bulunduğu Yunan ordusu Bursa’ya girdi.

Sofokles bir fotoğrafçıyı da yanına alarak bir manga askerle birlikte Osman Gazi’nin türbesine yöneldi. Venizelos’un askerleri, kale burcuna saldırırcasına türbe kapısına yüklenmiş ve tahta kapının çatırdayıp devrilmesiyle birlikte, Sofokles önde, fotoğrafçı arkada türbeye girmişlerdi. Ne yapılacağını anlamayan askerler de, her an birileri çıkıverecekmiş gibi, süngülü tüfeklerini türbe kapısına doğrultmuşlardı.

Osman Gazi’nin sandukası, başındaki sarığıyla öylesine vakur ve öylesine haşmetliydi ki; askerler ister istemez irkilmişlerdi. Sofokles, şaşkın bakışlar arasında sandukanın yanına gelerek, önce askerleriyle beraber bir içki âlemi tertiplemiş, sonra da iyice kendinden geçtiği bir esnada mahmuzlu çizmelerini kaldırıp sandukaya üst üste üç tekme savurmuştu. Ardından Sofokles, kılıcını, hayali düşmanına doğru hamle yapar gibi sallayarak küfürle karışık şu narayı atacaktı:

“Kalk ey koca sarıklı, koca Osman! Kalk da torunlarının halini gör! Kurduğun devleti yıktık. Seni öldürmeye geldim!..”

Bir müddet türbenin içinde kılıcını sallayarak dolaştıktan sonra zafer kazanmış bir kumandan edasına bürünen Venizelos’un oğlu, ayağını sandukanın üzerine koyup kılıcına dayanarak fotoğrafçıya şöyle seslenmişti:

“Çek bakalım bir Bursa hatırası…”

Sofokles, Don Kişotça bir tavırla çektirdiği bu fotoğrafı Atina’ya gönderirken arkasına ise şu satırları yazacaktı:

“Ordularımız Bursa’ya hakimdir. Şu anda Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman ayaklarımın altındadır. Bizans’ın intikamını aldım.”[3]

Bu konuda Yılmaz Akkılıç’ın “Kurtuluş Savaşında Bursa” isimli eserinde malumat bulabilirsiniz.[4]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Işte, Cennet Mekan ecdadımız Osman Gazi’ye yapılan ve bir bakıma M. Kemal Atatürk’ün sebep olduğu küstahlık

***

Sofokles Venizelos’un babası Eleftherios Venizelos ile M. Kemal Atatürk

***

Kadir Mısıroğlu, Sofokles Venizelos’un küstahlığına temas ettiği “Yunan Mezalimi” adlı eserinde Müslümanlara şöyle sesleniyor:

“Aziz Vatan Evladı! Unutma! ve Affetme!”[5]

Kemalistler, M. Kemal Atatürk Peygamberin mezarını yıkmak isteyen Suudi kralını tersledi ve onu tehdit etti diye yalanlar uyduracaklarına bu rezalete cevap versinler… Bırakın taa Arabistan’daki kabri, Bursa’daki kabri bile koruyamadı.

***

NOT:

M. Kemal Atatürk’ün Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin mezarını yıkılmaktan kurtardığı yönündeki iddia tamamen uydurmadır. Bunun uydurma olduğunu şu konumuzda görebilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/06/hz-muhammedin-mezarini-yikilmaktan-ataturk-kurtardi-yalani/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Kılıç Ali, Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor, Sel Yayınları, Istanbul 1955, sayfa 40.

[2] TBMM Zabıt Ceridesi, cild 3, Içtima 48, 14 Ağustos 1336, celse 2, sayfa 227.

[3] Zekeriya Yıldız, Gümüşlü Kümbetin Mesajı, Dergim Dergisi, sayı 2, Ocak 1998.

[4] Yılmaz Akkılıç, Kurtuluş Savaşında Bursa, Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı, Bursa 1997, sayfa 336.

[5] Kadir Mısıroğlu, Yunan Mezalimi (Türk’ün Siyah Kitabı), 9. Baskı, Sebil Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 223.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün Padişah Vahidüddin’den Para ve Otomobil talebinde bulunduğuna dair Belge

M. Kemal Atatürk’ün Padişah Vahidüddin’den Para ve Otomobil talebinde bulunduğuna dair Belge

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Işte o Vesika (Belge)

***

M. Kemal Atatürk’ün yokluk içinde, beş parasız, bütün imkanlardan mahrum bir şekilde kırık dökük, pusulasız bir vapurla gizlice Samsun’a çıktığını anlatan resmi tarih yalanlarına son…

M. Kemal Atatürk, 13 Mayıs 1919 tarihinde, yani Yunanlılar’ın Izmir’e çıkarma yapmalarından sadece iki gün önce Harbiye Nezareti’ne yazdığı 14 numaralı yazı ile “alelhesap bir miktar meblağın itası (verilmesi)”, “Ekalli (en az) iki binek otomobili” ile “muhassesat-ı adiyelerinin 3 aylık maaşlarının peşin verilmesi” talebinde bulunmuş ve ancak bunlar verildikten üç gün sonra hareket edebileceğini bildirmiştir. Yani bunlar verilmediği takdirde hareket etmeyecektir!

***

Belgenin latinize edilmiş hali:

“Harbiye Nezaret-i Celilesi’ne

1 – 7/5/335 tarih ve 7 numaralı tezkire-i acizanemle karargah mensubinin üç aylık muhassesat-ı adiyelerinin şimdiden ve buradan itası lüzumunu istirham etmiştim. Henüz devair-i müteallikası neticelendirilmemiştir.

2 – Masarifat-ı fevkalade müfettişlikçe ba’del-tasdik kabul edilmesi, 6/5/335 tarih ve 5 numaralı tezkire ile istirham edildiği halde henüz bir karar ita edilmemiştir. Bu kararın itasıyla (verilmesiyle) beraber alelhesap bir miktar meblağın ita’sı (verilmesi) lüzumu tabiidir.

3 – Ekalli (en az) iki binek otomobili lazımdır. Bu da henüz temin edilememiştir.

4 – Muhassesat-i zatiyemle karargahın seferi karargah ittihazı hakkındaki, 12/5/335 tarih ve 12 numaralı tezkire-i acizi de henüz mevki-i muamelede bulunuyor. Balada arz olunan mevad netayice iktiran ettirildikten ve ailelerinin havayicini (asli ihtiyaçlarını) te’min etmek gibi hususatını muktazi olduğu parayı bilfiil vermek imkanı hasıl olduktan üç gün sonra hareket olunacağı muhakkaktır.

Bu işler için bir haftadan beri karargahımın ümera ve zabitanı bizzat takip ile meşgul oldukları cihetle bir an evvel işin katiyete iktiran ettirilmesini ehemmiyetle istirham eylerim.

Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi ve Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari

13/Mayıs/1335 (1919)

Mirliva M. Kemal”

 

**********

 

KAYNAK: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 1, vesika 11.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün ne zaman Islami söylemlere başvurduğu hakkında bir Analiz

M. Kemal Atatürk’ün ne zaman Islami söylemlere başvurduğu hakkında bir Analiz

Son zamanlarda M. Kemal Atatürk’ü müslüman bir profil olarak takdim etmek moda oldu. Bu modanın başlamasının yegane sebebi ise müslümanların şuurlanmasıdır. Gerek Internet gibi kitle iletişim araçlarının hayatımıza girmesi, gerekse kemalistlerin değişen dünyada eski baskıcı yöntemlerini uygulamaya fırsat bulamamaları ve bunun neticesi olarak dini kitapların basılabilmesi, dolayısıyla laikliğe uygun yapay bir din anlatmayı üstlenen Hıyanet (Diyanet) Işleri Başkanlığının dini anlatan tek kaynak olma özelliğini kaybetmesi; bu şuurlanmanın temel etkenlerindendir.

Bütün bu gelişmeleri yakından takip eden kemalistler, rejimin kurtuluşunu, M. Kemal Atatürk’ü “müslüman” olarak tanıtmakta gördüler. Zira şuurlanan bir müslüman; Hilafet’i, Kur’an’ı, Ezan’ı, Şeriat’ı vs. ülkemizde uygulamadan kaldıran bir adamı ve rejimini asla kabul etmez… Binaenaleyh rejimin sürdürülebilirliği açısından bir tehlike oluşturur. Hedefleri ise bunu önlemektir.

Müslümanım ama Atatürkçüyüm diyenler, M. Kemal Atatürk’ün 1925 tarihinden evvelki demeçlerini, onun müslümanlığına delil sayarlar… Halbuki o demeçler, halkın ve muhafazakarların desteğini almak için verilmişti. M. Kemal Atatürk’ün o dönem verdiği demeçlere itibar ettiğimiz takdirde, onun aynı zamanda padişahçı, saltanatçı, hilafetçi, şeriatçı olduğuna da hükmetmek lazım gelir. Zira o dönem padişahı, hilafeti övmüş ve o meşhur Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde yaptığı konuşmada Kur’an-ı Kerim’in Anayasa olduğunu beyan etmiştir. Lakin daha sonra tam aksi istikamette hareket ettiği herkesçe malumdur.

Şimdi bir analiz yapalım… M. Kemal Atatürk’ün not defterlerinin, imzalı yazılarının, mektuplarının, telgraflarının, kaydedilmiş demeç ve nutuklarının, doğrulukları uzmanlar ve araştırmacılarca denetlenerek tarih sırasına göre bir araya getirilmesiyle oluşturulan “Atatürk’ün Bütün Eserleri” isimli 30 cildlik  kitap dizisine müracaat ederek, M. Kemal Atatürk’ün Islami terimleri hangi zaman diliminde ve hangi yoğunlukta kullandığına bakalım.

“Atatürk’ün Bütün Eserleri” (Nutuk hariç) isimli bu külliyatında Taha Akyol’un yaptığı içerik analizine göre, M. Kemal Atatürk, Islami terimleri Meclis’in açıldığı 23 Nisan 1920’den 27 Ocak 1923 tarihine kadar olan yaklaşık 3 yıllık dönemde toplam 792 kez kullanmıştır. Bakınız; Tablo 1

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Tablo 1

***

Zaferden sonra kullanılan Islami terimler hızla azalmakla birlikte, bir süre devam ediyor, zira saltanatın ve daha sonra Hilafetin kaldırılmasında bu uygulamaları meşrulaştırmak amaçlanmıştır.

Buna göre, 23 Nisan 1923 ile 1 Kasım 1929 tarihini kapsayan yaklaşık 7 yıllık dönemde M. Kemal Atatürk, sadece 362 kez Islami terimlere başvurmuştur.

3 yılda 792 kez,
7 yılda ise yalnızca 362 kez… Inanılmaz bir düşüş söz konusu.

Hilafet kaldırıldıktan sonra, 1927’den 1929 yılına kadar, yani 2 yılda M. Kemal Atatürk’ün sadece bir kez “Allah” ismini söylediği görülüyor.

O da “Allahaısmarladık”tır herhalde…

Bakınız; Tablo 2.

Tablo 2

***

Görüldüğü gibi M. Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda sıkça Islami söylemlere başvurmuştur. Bu söylemleri, zaferden sonra Hilafetin kaldırılmasına kadar hızla azaltmış da olsa devam ettirmiş ve dizginleri ele alıp halkın desteğine ihtiyacı kalmayınca da tamamen terketmiştir. Yani kısaca, emellerine ulaşmak için dini kullanmıştır.

***

M. Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda dini kullandığına dair Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Metin Hülagü ve Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan’ın yorumlarına yer verdiğimiz konulara bakabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkun-milli-mucadele-donemi-islamcilik-politikasi-2-2/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/06/prof-dr-cemil-kocak-toplum-yakin-gecmisin-gerceklerini-ogrenirse-cok-sasirir-roportaj/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/07/tarihci-mehmet-o-alkan-ataturk-dini-kullandi/

***

Ayrıca şu konularımıza da bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/14/m-kemal-ataturkun-balikesir-hutbesiyle-ilgili/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/22/1315/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Neden “Kurtulduk” diyorlar?

Neden “Kurtulduk” diyorlar?

***

Eğer “kurtulmadık, bize ait olan birçok toprağımız kaybedildi” denseydi… (Örneğin Suriye, Mısır, Bosna Hersek, Batum, Mekke, Medine, Irak, Azerbaycan, Yunanistan, Bulgaristan, Sudan vs.)

Müslüman milletimiz yine o yerleri düşmanlarımızdan almaya çalışacaktı, dolayısıyla kafirler rahatsız olacaklardı.

Bunu engellemek için, başımıza “bizden sanılan” ama “onlardan olan” birilerini getirdiler.

Işte bunlar;

“Kurtarıldınız” dediler… Bununla kurtarılacak bir yerin kalmadğını millete empoze etmeye çalıştılar.

“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” dediler… Böylelikle Bosna Hersek’teki Boşnak’ın, Mekke’deki Arab’ın, Azerbaycan’daki Azeri’nin vs. “bizden olmadığı” telkin edildi.

“Yurtta sulh, Cihanda sulh” dediler… Böylece kaybettiğimiz yerleri geri almaya kalkışmayan bir nesil yetiştirmeyi hedeflediler.

 

**********

 

KAYNAK: Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 566.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Prof. Dr. Cemil Koçak: Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok şaşırır (Röportaj)

Prof. Dr. Cemil Koçak: Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok şaşırır (Röportaj)

Gazeteci Neşe Düzel’in şu anda Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Cemil Koçak ile 2006 yılında yaptığı röportajdan önemli gördüğümüz kısımları istifadenize sunuyoruz:

– Cemil Koçak: Atatürk’ün de farklı zamanlarda aynı konuda farklı görüşleri var.

– Neşe Düzel: Hangi konular bunlar?

– Cemil Koçak: Mesela Atatürk’e Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi hakkında ne düşünüyorsunuz diye soruyorlar. 1919’da sorduklarında ‘Savaşa girilmemesi diye bir ihtimal yoktu’ diyor. Çünkü Atatürk o zaman İttihatçı’larla birlikte davranmak zorundaydı ve onları koruyor. Zaman geçiyor, Cumhuriyet kuruluyor. Aynı soru yine soruluyor. İttihatçılar için,’Bunlar cahildir. Birinci Dünya Savaşı’na girip memleketin altını üstüne getirdiler’ diyor. Atatürk’ün Sovyetler Birliği’yle ilişkisini ve sözlerini alın, emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkan çok Bolşevik Che Guevera tarzı bir Atatürk kurabilirsiniz kafanızda. Ama aynı Atatürk camiden çıkıp Meclis’i açıyor. Hocalarla birlikte dua ederek kurbanlarla, besmelelerle Meclis’i açıyor. Meclis Osmanlı’da böyle hiç açılmadı.

– Neşe Düzel: Atatürk bugün Meclis’i böyle açabilir miydi? Açsaydı ne olurdu?

– Cemil Koçak: İrtica denirdi buna. Atatürk siyasetçi olarak böyle yapmak zorunda olduğunu düşündü. Çünkü o dönemde İslami bir dayanışmaya ihtiyacı vardı.

– Neşe Düzel: Atatürk’ün dinle ilgili sözlerinin de Türk Tarih Kurumu tarafından sansür edildiğini okudum gazetelerde. Bu mümkün mü?

– Cemil Koçak: Mümkün. Atatürk’ün meşhur Medeni Bilgiler kitabındaki dinle ilgili bazı sözleri sansürlenmiş. Atatürk bu kitabında, ‘İslam Arapların dinidir… Biz ise Türküz… İslam bizi geriletti… Bizden uzak dursun’ havasında bir söz ediyor. 1930’larda söylenmiş bir söz bu. Bizim için hangi Atatürk geçerli, bunu söyleyen Atatürk mü, Meclis’i duayla açan Atatürk mü? Atatürk gidip camide halka hutbe de okuyor. Balıkesir’de bir camide konuşuyor. Yapacaklarını, İslam da bunları emrediyor diye anlatıyor. Atatürk ondan sonra hiç camiye gitmiş mi? Gitmemiş.

– Neşe Düzel: Tarihçiler geçmişte ne olduğunu araştırmakta zorlanıyorlar mı?

– Cemil Koçak: Arşivlerin hepsini kilitli bir dolaba koysanız da, yakın tarihle ilgili yeterince malzeme var. Yazılmış kitapları, o gün basılmış gazeteleri profesyonel bir gözle okursanız, yakın tarihte ne olduğu anlaşılıyor. Mesela Milli Mücadele yıllarının gazetelerine bakıyorsunuz, İstanbul’da işgal altında çıkan gazeteler Mustafa Kemal’i alkışlıyor, Anadolu hareketini destekliyor. Yayımladıkları karikatürlerde Yunan subaylarıyla, diğer yabancı askerlerle dalga geçiliyor. Normal koşullarda işgal altında bunlar mümkün değildir.

– Neşe Düzel: Peki nasıl olabiliyor bu?

– Cemil Koçak: Demek ki o kadar da bir işgal yok. Eğer hakiki bir işgal olsa, insana nefes aldırmazlar. Anadolu çok büyük bir işgal yaşamadı. İşgal asıl Güneydoğu’da Fransızlar tarafından Gaziantep, Kahramanmaraş ve Urfa’da yaşandı. Batı Anadolu’da da Yunan işgaline karşı savaşıldı. İtalyanlar ve İngilizler geldi ama hiç savaşmadık. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri İstanbul’a yüz bin kişilik orduyla geldiler ama, İstanbul’da Kartal’dan öteye geçmediler. Kaltal’dan sonrası Kuvayi Milliye’den soruluyordu. Çünkü onların Osmanlı devletini tamamen ortadan kaldırma niyetleri yoktu. Zaten İngilizler Musul ve Kerkük’ü almıştı. Anadolu’yla ilgilenecek durumda değillerdi. Çünkü kuzeyde Rusya’da Bolşevikler bambaşka bir sistem kuruyordu. Asıl hedefleri Rusya’ydı. Rusya daha büyük tehditti ve oraya asker göndermek istiyorlardı.

– Neşe Düzel: Biz Kurtuluş Savaşı’nı kime karşı yaptık?

– Cemil Koçak: Mücadelenin ana hattı, batıda Yunanistan’ın ittirilmesi, doğuda da Ermenistan’ın ittirilmesidir. Kazım Karakarabekir’in ordusu doğuda Ermenilerle savaştı. Osmanlı Ermenileri değil bunlar. Rusya’da Bolşeviklerle de savaşan Beyaz ordu taraftarı Menşevik Ermeniler bunlar. Doğu Anadolu’yu istiyorlardı. Türk ordusu Güneyde Fransızlarla, batıda da yüz binin üzerindeki Yunan askeriyle savaştı. İngilizlerin Musul ve Kerkük’ü alması üzerine Fransızlar da hiç olmazsa güneydoğuda bir yer edinmeye çalışıyordu. Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü ve şehit-yaralı toplam 30 bin kişilik zaiyatımız oldu. Kurtuluş Savaşı’nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’le birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir.

– Neşe Düzel: Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok mu şaşırır?

– Cemil Koçak: Şaşırır fakat çok rahatlar. Bu toplum rahatlamaya ihtiyacı olan bir toplum.

– Neşe Düzel: Toplumdan saklanan sırların kaynağında İttihatçılar mı var? Onları mı korumaya çalışıyoruz?

– Cemil Koçak: Cumhuriyeti kuran kadronun İttihatçı olmasının da payı var tabii. Normalde cumhuriyetçilerin Osmanlı saltanatında olan her şeyi suçlaması gerekirken, savunmak durumunda kalıyorlar. Çünkü İttihatçılar, geçmişlerini silip atamıyorlar. Çünkü Cumhuriyet bir kopuş değil, bir geçiş aslında. Fransız ihtilalindeki gibi gelenler gidenleri giyotinle kesmiş olsalardı, önceki dönemle bir kopuş olurdu. O zaman Enver Paşa, Sarıkamış’ta ölen 90 bin asker için 90 bin kere didiklenirdi. Ama durum öyle değil. Enver Paşa’nın yaveri, Cumhuriyet’te Atatürk’ün yaveri. Yaverler düzeyinde bir devamlılığı var işin. Aynı kadro, aynı zihniyet Cumhuriyeti devam ettiriyor. İşte o zaman da rejim değişikliği olmuyor, iktidar değişikliği oluyor. Osmanoğulları’nın saltanatı bitiyor, Cumhuriyet kuruluyor. İttihat Terakki Partisi isim değiştiriyor ve ittihatçılar Cumhuriyet Halk Partisi oluyor. İttihatçılar Osmanlı’yı batırıyorlar ama Cumhuriyeti de kuruyorlar.

 

**********

 

KAYNAK: Neşe Düzel, Radikal Gazetesi, 13 Kasım 2006.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk Inkılaplarının Amaçları

Atatürk Inkılaplarının Amaçları

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Atatürk inkılaplarıyla; yaklaşık bin yıldır Islam’ın hükmettiği, şehitlerin kanlarıyla yoğrulmuş ve ecdadının ekip biçtiği topraklarda beslenen, suyunu içen, havasını teneffüs eden, bu toplumun değerlerini ve kültürünü içselleştiren hatta izlerini DNA’sında taşıyan, ve “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” düsturunu benimsemiş olan insanlara; “olduğunuz gibi görünmeyeceksiniz, kafirler gibi görüneceksiniz” dediler ve direnenleri asıp kestiler. Çünkü “olduğu gibi görünmeyen, kafirler gibi görünen” bir adamın çocuğu da (babasının, dolayısıyla kafirlerin) “göründüğü gibi olacaktı.”

Atatürk inkılaplarıyla olduğumuz gibi görünmemiz engellendi ve neticede göründüğümüz gibi olduk.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*