Salâtu Selâm’ın Ve Tekbir’in Türkçeleştirilmesi

Salâtu Selâm’ın Ve Tekbir’in Türkçeleştirilmesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Türkce Ezan, Türkce Salatu Selam, Türkce tekbir, Türkce ibadet Atatürk müslüman mi, Atatürk dindar mi, Atatürk dinsiz mi Tanri Uludur, Atatürk Ezan

Afyonkarahisar Müftülüğüne gönderilen tamim…

***

diyanet isleri baskani rifat börekcinin türkce salatu selam türkce tekbir hakkindaki tamimi, atatürk türkce ezan kemal türkce ezan

Bu da başka bir Müftülüğe gönderilen tamim…

***

Ezan ardından 1932 yılında Salat-ü Selam ve Tekbirin de Türkçe okunmasına karar verilmiş…

Tek partili yıllarda iktidar, kendi kurumsal aygıtı içerisinde konumlandırılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birtakım uygulamalarını muhalefet olarak addetmiş olsa da bu kurumu kendini meşrulaştırmak amacıyla kullanma gayreti içerisinde olmuştur

Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarında muhalefet denildiğinde akla ilk olarak dini muhalefet gelir. Temelde dini Saikler olmasa dahi muhalefet hareketleri bir biçimde dine dayanma gereği duyar. Bu durum günümüzde de değişmiş değildir aslında. Buna mukabil tek partili zulüm yıllarında çokça söz edilmesine karşın mahiyeti, talepleri, tesirleri, taşıyıcıları, hedef kitlesi hakkında pek fazla malumatımız yok.

Tek partili yıllarda iktidar, kendi kurumsal aygıtı içerisinde konumlandırılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın birtakım uygulamalarını muhalefet olarak addetmiş olsa da bu kurumu kendini meşrulaştırmak amacıyla kullanma gayreti içerisinde olmuştur. 1932 yılında uygulamaya konulan ve birkaç yıl sonra vazgeçilen fakat meydana getirdiği korku bütünüyle yakın tarihteki dini algıya tesir etmiş olan Türkçe ibadet uygulaması bunlardan biri olarak zikredilebilir.

Dini alanın rejim açısından nasıl bir mücadele konusu olduğunu görmek bakımından devrin Diyanet İşleri Reisi Rifat [Börekçi]’nin 6 mart 1933 tarihli tamimi dikkat çekicidir. Salât u selâm duaları da dahil olmak üzere ibadetlerin Türkçeleştirilmesi projesinin ulaştığı boyutları gösterdiği kadar bu yıllarda İslam odaklı muhalif seslerin nasıl susturulmaya çalışıldığını da göstermektedir. Bu devrin ayrıntıları hakkında bölük pörçük de olsa değişik kaynaklarda epey malumat bulunmakta. Tek-parti döneminde Ramazan aylarının dinî propaganda yapılabilecek uygun ve elverişli bir ortam yarattığına dair “endişeli” yaklaşımlar da dahil olmak üzere daha pek çok konu hakkında kronolojik bilgiler Dücane Cündioğlu’nun Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi(1. Baskı Ocak 1998) kitabından okunabilir. Diyanet’in yaşadığı baskı, çelişki, ağırdan alma vb. tavırları konusunda ise Cemil Koçak’ın Tek-parti Devrinde Muhalif Sesler (1. Baskı 2011) kitabının ilgili bölümlerine müracaat edilebilir.

İmam Ali Adıgüzel’in saklamış olduğu belgeden Dücane Cündioğlu’nun kitabında da söz ediliyor. Bu tamimin yayımlanma sürecine tesir eden Bursa olaylarından da tabii.

Bu belgeyi önemli kılan ise hem belgenin gönderildiği müftülüğün belli olması hem de üzerine yıllar sonra yazılan fakat muhalif sesi yansıtan kenar notu. Tamimin gönderildiği yıllarda, Afyonkarahisar müftüsü Hüseyin Fevzi Bayık’tır. Bayık, 1916 yılında Afyonkarahisar Müftüsü olur ve 1960’da aynı görevden emekliye ayrılır.

Belge üzerinde yer alan son derece dikkat çekici notta şunlar yazıyor: “Allah’a hamdolsun. Ezanı Muhammedinin aslı gibi Arapça okunmaya başlandığı tarih: 17.06.1950”

“Bilindiği üzere Arapça Ezan yasağı 16 Haziran 1950 tarihli 5665 sayılı kanunla, Türk Ceza Kanunu’nun 526. Maddesinin değiştirilmesiyle kaldırılmıştır. Tamimin gönderilmesinden şu çıkarımı da yapmak imkan dahilinde: “ Din adamları” her ne kadar devletin maaşlı memuru da olsalar, öyle görülüyor ki, her zaman kendilerinden beklenenler doğrultusunda hareket etmiyorlardı.

Bu nottan hareketle değişik tahminler yürütmek mümkün. Anlaşılan o ki bu belgeyi elinde bulunduran kişi, muhalefetini ve aynı zamanda sevincini ve elbette şükrünü el yazısıyla ifade etmekten kendini alıkoyamamıştı.”

***************

Arşivden çıkan yasak

Ezan ardından 1932 yılında Salat-ü Selam ve Tekbirin de Türkçe okunmasına karar verilmiş

Kararda Türkçe ezanın okunduğu bir zamanda Arapça Salat-ü Selam okumanın ahenksiz düşeceği belirtiliyor

Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezanın Türkçe okunmasının ardından Salat-ü Selam’ın ve Tekbir’in de Türkçe okunmasına karar verilmiş. 06 Mart 1933 yılında alınan karar doğrultusunda Türkçe olarak 3 farklı Salat-ü Selam hazırlanmış ve hazırlanan bu Salat-ü Selam müftülüklere tebliğ edilmiş. Diyanet İşleri Başkanlığı tebliğde her tarafta Türkçe ezanın okunduğu bir zamanda Arapça Salat-ü Selam okunmasının ahenksiz düşeceğini de ifade etmiş. Ayrıca hükümetin takip buyurduğu maksat gereği Tekbir’in de Türkçe okunması konusunda müftülüklere genelge gönderilmiş.

Türkçe Salat-ü Selam okunması ise Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden alınan belgeye göre Tireli Ali Oğlu Hafız Ahmet Efendi’nin İzmir’in Kemer Altı Camii’nde Arapça Salat-ü Selam okuduğu gerekçesiyle İzmir Sulh Hukuk Mahkemesince Türk Ceza Kanunu’nun 526. Maddesi gereğince iki gün hafif hapse ve yarım lira hafif para cezasına mahkûm edilmesiyle ortaya çıkıyor. Fakat Hafız Ahmet Efendi’nin savunmasında Salat-ü Selam’ın Türkçe okunması hakkında bir emir tebliğ olmadığı üzerine dönenim Adalet Vekili, Yüksek Başvekalet’ten (Başbakanlık)  “Ezan ve kamet gibi Salat-ü Selam’ın da Türkçe okunması hakkında Diyanet İşleri riyasetince yapılmış bir tebliğ ve tamim olup olmadığının bildirilmesi, yapılmış tebliğ varsa bir suretinin gönderilmesi hususuna emir ve müsaade buyrulmasını istirham eylerim efendim hazretleri” yazısıyla konu hakkında bilgi istiyor. Bunun üzerine Başbakanlık Müsteşarlığı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ezan ve kamet (sünnet olan ve ezana benzeyen) gibi Salat-ü Selam’ın da Türkçe okunması hakkında Diyanet İşleri riyasetince yapılmış bir tebliğ ve tamim olup olmadığı hususunda bilgisine başvuruyor.

Başbakanlık Müsteşarlığı’nın 10 Ocak 1934 ve 6/136 sayılı tezkerelerine cevaben Diyanet İşleri Başkanlığı ise gönderdiği yazıda “Salat-ü Selman’ın da Türkçesi 6/3/1933 tarihinde tüm müftülüklere ve 12/3/1933 tarihinde de berayi malumat Dahiliye Vekaleti yüksek makamına ve birkaç nüshası da Evkaf Umum Müdürlüğüne gönderilmiştir” diyerek söz konusu tebliğin örneğini gönderiyor.

Gönderilen tebliğde ise Diyanet İşleri Başkanlığı, öz dilimizle her tarafta Türkçe ezanın okunduğu bir zamanda Arapça Salat-ü Selam okumanın ahenksiz düşeceğini de ifade ediyor. Fakat bunun yanında hükümetin takip buyurduğu maksadın ise milliye de uygun gelmediğine binaen Türkçe Salat-ü Selam’ın üç sureti ile Türkçe tekbir gönderilmiştir. Din görevlilerince hangisi istenirse ondan okumaları da lüzumlu görülüyor.

Türkçe okunması istenen Salat-ü Selam ise şöyle

Tanrı Elçisi Muhammet Salat Sana Selam Sana

Tanrı Sevgilisi Muhammet Salat Sana Selam Sana

Tanrı Elçileri Salat Sizlere Selam Sizlere

Ey Tanrı’nın Elçisi Muhammet Senin Üzerine Olsun Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı’nın Sevgilisi Muhammet Senin Üzerine Olsun Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı’nın Elçileri Sizin Üzerinize Olsun Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı Elçisi Muhammet Sanadır Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı Sevgilisi Muhammet Sanadır Rahmet ve Selamet

Ey Tanrı Elçileri Sizedir Rahmet ve Selamet

Okunması istenen Türkçe tekbir ise şöyle:

Tanrı Uludur Tanrı Uludur

Tanrı’dan Başka Tanrı Yoktur

Tanrı Uludur Tanrı Uludur

Hamd Ona Mahsustur.

 

**********

 

KAYNAK:

diniajans.com

 

**********

 

Benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/03/10/turkce-ibadet-olur-diyen-yasar-nuri-ve-avenesine-cevap/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/06/ezan-anlasilsin-diye-turkceye-cevrildi-yalani-basit-hesap/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/28/ezanin-yasaklanmasini-protesto-edenlere-hapis-cezasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/23/zamaninda-ezani-neden-aslindan-uzaklastirdilar-bence-en-iyi-cevap-burda/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/28/m-kemal-ataturk-ve-avanesinin-kuran-karsisindaki-acziyetleri/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/05/turkce-ezan-ile-ilgili-bir-yazi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap

Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

türkce ibadet türkce namaz namazda meal imami azam ebu hanife fatiha suresi elmalili behey saskin

Türkçe Kur’ân olur diyen Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz kafasındaki ilahiyatçılara Elmalılı Hamdi Yazır’dan cevap:

“Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”

***

Ülkemizde müslümanların bir kısmı maalesef dini meselelerde cahil bırakılmıştır. Bu yüzden birtakım bozguncular tarafından ortaya atılan “süslü” iddiaların dini mesnedinin olup olmadığına bakılmadığı gibi, siyasi ve sosyal neticeleri de çoğu zaman hesap edilmez. Tam aksine iyi niyetli bir görüş olduğu zannedilerek kolayca kabul görür. Anadilde ibadet meselesinde de durum bundan farklı değildir. Bir an için Anadilde ibadeti kabul etsek dahi bunun tatbikine imkan olmadığı gayet açıktır. Mesela Avrupa’da çeşitli milletlere mensup müslümanlar yaşıyor… Bunların arasında türk, kürt, arap, acem, fransız, alman, afrikalı, endonezyalı ve pakistanlı vs. müslümanlar var. Peki bu müslümanlar namazlarını hangi Cami’de kılacaklar? Fransızca ibadet eden bir müslüman ile almanca ibadet eden bir müslümanın aynı camide namaz kılmalarına imkan var mı? O halde farklı milletlere mensup müslümanlar aynı mahallede ikamet etseler bile camilerini ayırmak mecburiyetinde kalmayacaklar mı? Işte bu, müslümanları ayırmaktır… Bölüp parçalamaktır. Tam da emperyalistlerin arzu ettiği manzaradır. Böyle birlik, böyle vahdet olabilir mi?

Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı “sözde” din adamları, “Türkçe ibadet” konusunu anlaşılmaz bir şekilde ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyorlar. Halbuki Kur’ân Arapça’dır ve Arapça olarak indirildiği birçok ayetle sabittir. Bu ayetlerden yalnızca 4 tanesini zikretmekle iktifa edelim:

“Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.”[1]

“Ve işte biz o Kur’ân’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik.”[2]

“Pürüzsüz Arapça bir Kur’ân (indirdik ki, Allah’ın azabından) korunsunlar.”[3]

“Bu Kur’ân ise apaçık bir Arapçadır.”[4]

Kur’ân’ın Arapça indirilmesinin en birinci sebebi, muhataplarının Arap olması ve Arapça konuşmasıdır. Kur’ân onlara bir “öğüt”, “hatırlatma” ve “uyarı” olarak indirildiğine göre, muhataplarının diliyle indirilmesi son derece tabiidir.

Allah Kitabı’nı, onun ilk muhatabı olan Arap toplumunun anlayacağı dilden ve kolaylaştırılmış olarak indirmiştir.[5] Ilk müslümanlar hem kendileri Kur’ân’ı anlamışlar hem de Islam’ı yaydıkları yeni kavim ve milletlere de onların dilleriyle anlatmışlardır. Yani, yaptıkları “tebliği”, her milletin kendi dilinden yapmışlardır.

Işte Kur’ân’da sıkca zikredilen “anlayasınız diye sizin dilinizden indirdik” mealinden hareketle, Türkçe ibadeti savunanlar şöyle demektedirler:

“Biz Arap olmadığımıza göre, kendi dilimize yapılacak bir tercümeyi ibadetlerimizde okumalıyız. Çünkü yukardakı ayetlerde açıkça vurgulanan nokta; Allah’ın bizden Kur’ân’ı anlamamızı istediğidir. Bizim anlamamız için ise Kur’ân’ın Türkçe olması şarttır.”

Bu görüşte olanlar kendilerine şu ayeti de delil olarak almaktadırlar:

“Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın.”[6]

Yukarda da işaret ettiğimiz gibi, bu ve benzeri ayetler, “tebliğin” dilinden bahsetmektedir. “Ibadetin” dilinden değil. Biz, bu ikisi arasında bir fark olduğuna inanıyoruz. Bu farkı şöyle bir prensiple ifade etmemiz mümkündür:

“Tebliğin dili, her milletin kendi dilidir. Fakat, ibadetin dili dinin indirildiği dildir.” Zira yukardaki ayetin açıkladığı genel prensibin “tebliğe ait” olduğu son derece açıktır.

Demek oluyor ki “tebliğ” yapan kişiler bu tebliği muhataplarının dili ile yapacaklardır. Bu durum, hem Ilâhi maksadın hem de aklın gereğidir.

Bizim bu noktada “tebliğ dili” ile “ibadet dili”ni bir birinden ayırt etmemiz, ana dilden ibadet yapma yaklaşımının özündeki bir yanlışı ortaya koymak isteyişimizdendir.

Bu yanlış şudur:

Kutsal bir metni, o metnin indirildiği dilin dışındaki bir başka dile her kim çevirirse çevirsin, bu çevirinin Kur’ân’a bire bir eşit olamayacağı gayet açıktır. Yani, ne kadar iyi tercüme edilirse edilsin, kim tercüme ederse etsin, bu tercüme Kur’ân’a eşit olamaz. Bu konuda bütün filologlar ve edipler aynı kanaati izhar etmişlerdir. Hatta bu kanaat, Kutsal metinler değil, her hangi bir edebî metin için de böyledir. Yani, bir dilde yazılan veya söylenen bir ifadeyi, aynısıyla diğer bir dile aktarmak imkansızdır. Bunun anlamı, bir dile ait bir şey ancak o dil ile aktarılınca aynısı ifade edilmiş olur. Ancak, bir metni açık ama ve yorumlarla anlamak ve anlamaya çalışmak bahsimizin dışındadır. Biz bire bir aktarımı tartışmaktayız. Bu gerçek sebebiyledir ki: “Türkçe Ibadet” olsun diyenler de, tercümelerin ayrı Kur’ân olmadığını kabul etmekdedirler.

Biz, tercüme ile Kutsal metni karşılaştırırken şöyle bir görüş ileri sürmekteyiz:

Arapça olarak indirilmiş olan Ilâhi bir Kitab’ın bir başka dile yapılacak tercümesinin “ibadetlerde” okunabilmesi için, bu tercümenin bizzat Allah tarafından yapılmasi gerekmektedir. Ancak o takdirde bu tercüme ile önceki indirilen Kutsal metin bir birine eşit olabilir. Çünkü her ikisi de aynı Kutsal ve Müteâl kaynaktan gelmektedir. Eğer tercüme bu şekilde olsa, hem ibadetlerde hem de diğer okunması gereken yerlerde okunabilir. Hiç bir fark ortaya çıkmaz. Aksi halde, yani bir insanın yapacağı eksik-gedik bir tercümeyi Ilâhi bir Kelam’ın yerine okuyamayız. Bu görüşümüzü te’yid eden Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu konuyla ilgili şu görüşlerini aktarmak istiyoruz:

“Şimdi insaf ile düşünelim. Bu şerâit altında Kur’ân’ı tercüme ettim veya ederim diyenler yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’ân’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle Arabî yolundan ve tefâsir-i merviyyesinden anlamağa çalışmaları zarurîdir. Kur’ân’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek ahkâm istinbâtına, mes’ele münâkaşasına kalkışmamalıdır: Bunu, îmanı olanlar yapmaz, kendini bilen ehl-i insaf da yapmaz.

Kur’ân’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Maamafih öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’ân’ı harekesiz olarak şöyle dursun harekesiyle bile dürüst okuyamadığı hâlde onun ahkâm ve maanîsinden ictihâda kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki, Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsirlere, müfessirlerin te’villeri karışmıştır diye onları da kaale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’ân’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki, okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin te’vili değilse, câhil mütercimin re’yi ve te’vili, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki, Kur’ân tercümesi demekle ikitfâ etmiyor da “Türkçe Kur’ân” demeğe kadar gidiyor.

Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”[7]

Elmalılı Hamdi Yazır’ın ifadelerinden tercümelerin asla Kur’ân sayılamayacağını ve onların Kur’ân’ın okunması gerektiği ibadet mahallerinde okunamayacağını anlamaktayız. Biz, Kur’ân’ın başka bir dile yapılan tercümesiyle ibadet edilmesine karşıt görüşlerimizi bu bağlamda ele alıyoruz. Yani, Kur’ân’ın tercüme edilemez oluşundan yola çıkarak, yapılacak eksik gedik bir tercümenin Kur’ân yerine kâim olarak ibadet esnasında okunmasını, Kur’ân’da zikredilen birçok ayetle çelişkili görmekteyiz. Ayrıca başta “Müteşâbihât” ayetler olmak üzere, “Mukattâ” harfleri gibi birçok Kur’ân ayetlerinin, değil tercümeleri, anlamlarını bile bizim bilmemizin mümkün olmadığı yine ayette bildirilmektedir. Bize, onlarla neyin kastedilmiş olduğuna iman edip, bunların Rabbimizden olduğunu kabul etmemiz emredilmektedir.[8]

Durum böyle olunca, bir başka dile bu önemli özellikleri nedeniyle de tecümesi adeta imkansızlaşan bir Kutsal Kitab’ın okunduğu ibadet mahallinde, tercüme de okunabilir diye iddia etmenin ne derece isabetli olduğu iyi düşünülmelidir.

Kur’ân birçok ayette, kendisine benzer bir Kitab’ın getirilemeyeceğini, hatta bir suresinin bile benzerini getirmenin imkansızlığını (I’caz) açıkça bildirmektedir. Buna Kur’ân’ın “Tahaddî”si, yani meydan okuması denilmektedir. Indiği devrin “Edebî” yönden gelişmiş ve temayüz etmiş bir çağ olması da dikkate alınırsa, bu meydan okuyuş daha da bir önem arzeder. Bütün Islam alimlerinin ittifakıyla Kur’ân’ın bu mucizelik yönü, yani bir benzerinin getirilemeyeceği kıyamete kadar da geçerlidir. Böylece Kur’ân’ın bizzat kendisi, kendisinin yerine konulacak bir “benzer”in imkansızlığına, gayet açık bir şekilde dikkatleri çekmiştir. Bu konudaki bazı Kur’ân ayetleri şöyledir:

“Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz. Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”[9]

“De ki: “Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir.”[10]

Kur’ân’ın bir benzerinin getirilemeyeceği, onun diğer bir dile de aynısıyla tercüme edilemeyeceğini de ayrıca ifade eder. Yani, Kur’ân’a ne indirildiği dilden ne de bir başka dilden eş ve benzer getirilemez. Bu ayetler, bu anlamda tercümeleri de içine almaktadır. Ancak, Kur’ân’ı bire bir eşitlikle çeviremeyeceğiz demek, “ibadet haricinde” onu anlayabilmek için tefsir kitaplarına müracaat etmeyeceğiz demek değildir.

Ama tefsirleri, kendi dilimizle ibadet edeceğiz diyerek okumaya kalkmamızın ne derece akıl dışı olduğu her türlü izahtan varestedir.

Yaşar Nuri Öztürk çıkıp canlı bir televizyon yayınında “Elif, Lâm, Mîm” mukattâ harfleri, “A,B,C” gibi alfabe harfleridir diyebiliyor ve Türkçe ibadeti savunuyor. Böyle bir iddianın gayr-ı ciddî ve gayr-ı ilmî olması bir yana, yukarıda zikretmiş olduğumuz “Tahaddî” ayetleri ile çeliştiği açıktır. Eğer bu ayetler sanıldığı gibi basit harfler olsaydı, o tarihte hayatta olan yüzlerce şair ve edip Kur’ân’ın bu meydan okuyuşuna hemen bir karşılık verip Islam davasını söndürebilirlerdi. Halbuki tarih böyle bir başarıyı müşrikler adına kaydetmemektedir. Aksine, bu kolay yolu bırakıp kılınçla mücadeleyi tercih ederek mal ve canlarını tehlikeye atmaları, Kur’ân’a benzer bir kitap getirmenin imkansız oluşunun tarihî olarak isbatı ve şahididir.

Türkçe ibadetin gerekliliğini savunanlar, Namazda Kur’ân okumanın gerekmediğini iddia etmektedirler. Bu yaklaşım kendi içinde iki temel noktaya dayanmaktadır. Biri, Kur’ân’da konuyla ilgili emir ya da açıklamanın olmadığı, diğeri de namazın bir “Dua” olduğudur.

Halbuki Kur’ân’da namaz kılarken Kur’ân okumamız gerektiğine dair hem açıkça, hem de işaret yoluyla emirler vardır. Bu nedenle, “Kur’ân’da bize namazda Kur’ân okumak emredilmiyor” demek doğru değildir. Bu iddia, yeterli Kur’ân araştırmasına dayanmayan basit bir iddia seviyesinden öte geçemez.

Namazda Kur’ân okumamızı açık bir şekilde ifade eden bir ayeti burada zikrediyoruz:

“Sana **vahyedilen** Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”[11]

Bu ayet gayet açık bir şekilde Namazda Kur’ân okumamız gerektiğini emretmektedir. Namazda Kur’ân okumamızın gerektiği bu şekilde ayetle sabit olunca, tercümenin değil, ancak orjinal metnin kendisini okuyacağımız da sabit olur. Çünkü Allahu Teala’nın namazda okumamızı istediği “Vahyedilen” Kur’ân’dır. Tercümelerin ise böyle bir “vahyedilmiş” olma özelliği yoktur. Işte bu ayet, namazda okunacak metnin, “vahyedilmiş” olma özelliğini ayırıcı bir şart olarak zikretmektedir.

Bir ayet daha yazıp “Namaz Dua mıdır?” bahsine geçelim:

“Güneşin batıya kaymasından, gecenin karanlığına kadar (belirli vakitlerde) gereği üzere namazı kıl, bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazında, gece ve gündüz melekleri hazır bulunur.”[12]

Arapça bilenler için Arapçası’nı da yazıp bir noktaya dikkat çekelim:

أَقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

Bu ayette geçen: “قُرْآنَ الْفَجْرِ” = “Kur’âne’l-Fecr” ifadesi sabah namazında açıktan okunan Kur’ân’a işarettir.[13]

Ana dilden ibadeti savunanların ikinci temel dayanakları, namazın “Dua” olduğu tezidir. Bu anlayışa göre, “namaz madem ki duadır. O halde kul bu duayı anladığı dilden ve istediği gibi yapabilmelidir.”

Namazın dua olduğu iddiası, Kur’ân’da zikredilen ve namaz olarak tercüme edilen “Salah” kelimesinin lügat anlamından kaynaklanmaktadır. Önce bu kelimenin Kur’ân’da hangi anlamlarda kullanıldığına birkaç örnek verelim…

Salah: (S-L-Y) Bu, kelimenin Arap dilindeki kök halidir. Bu kök halindeki anlamı da, ateşe atmak, ateşte pişirmek, kuzuyu kebap yapıp ateşte pişirmek anlamına gelmektedir. Bu kök anlamındaki yanmak ve pişmek anlamında Kur’ân’da da geçmektedir:

“Bugün yaslanın (girin) ona (Cehenneme) bakalım inkâr ettiğiniz için.”[14]

اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنتُمْ تَكْفُرُونَ

Burada اصْلَوْ = “Islav” kelimesi ateşe atılmak ve orada yanmak anlamında kullanılmıştır.

Çoğulu “Salavât” olan “Salah” kelimesi, Yahudi tapınağı “havra” anlamına da gelir. Bu anlamıyla da Kur’ân’da zikredilmiştir.[15]

“Iftiâl” babından kullanımında “Istalâ” olarak ateşte “ısınmak” anlamına gelmektedir:

“Artık Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: «Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber, yahut **ısınmanız** için o ateşten bir parça getiririm» dedi.”[16]

Daha bir kısım anlamlarının olduğunu gördüğümüz bu kelime, “Salatün” şeklinde kullanıldığında “dua” anlamına gelmektedir. Aynı kelime namaz anlamında da zikredilmektedir. Ancak namaz için kullanıldığında genellikle “Ikâme” ifadesine de yer verilir ve beraber ifade edilir.

“…Bir de haklarında hayır dua et. Çünkü senin duan kalblerini yatıştırır…”[17]

Bu kelimenin yalnız başına “Salah” olarak zikredilipte namaz anlamına geldiği şu ayeti de burada zikredelim:

“Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.”[18]

Kur’ân-ı Kerim’de bu kelimenin başka kullanımları ve anlamları için dipnotta verilen kaynağa bakılabilir.[19]

Bu verilen anlamlardan sonra, Kur’ân’da geçen “Salah” duadır diyerek, bu kelimeyi sadece dua anlamıyla anlamanın ne derece yanlış bir Kur’ân anlayışı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Namazın dua olmadığını, bu kelimenin kullanımlarından anlayabileceğimiz gibi, Kur’ân’da açıkça zikredilen “Dua” anlamındaki kelimeden de anlayabiliriz. Çünkü Kur’ân bize dua etmemizi istediğinde bunun için “Salah” kelimesini değil, “Dua” kelimesini kullanmaktadır. Ayette geçen “Dua” kelimesini görebilmeniz için tercümenin altına Arapça metini ekliyoruz:

“Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana **dua** edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.”[20]

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

Her hangi bir ihtiyaçtan dolayı yapılan duaları da Kur’ân yine bu “Dua” sözcüğüyle anlatmaktadır. Bunlar için “Salah” kelimesi kullanmamaktadır. Bir diğer örnek için de şu ayetler verilebilir:

“Orada Zekeriyya, Rabbine **dua** etti: «Rabbim! Bana katından hayırlı bir nesil ver. Şüphesiz sen, duayı hakkıyle işitensin» dedi.”[21]

هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ الدُّعَاء

*

“İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün gönlünü vererek Rabbine **dua** eder…”[22]

…وَإِذَا مَسَّ الْإِنسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ

Bu ayetler, insanın bir ihtiyacı nedeniyle yapacağı duayı “Salah” olarak değil “Dua” olarak zikretmesi, namazı dua olarak anlayanların anlayışlarının doğru olmadığını göstermeye yeterli olacağı kanaatindeyiz.

Ayrıca namazın dua olduğu anlayışı mantıksal bir çelişki içermektedir, dolayısıyla yanlıştır.

Namaz = Dua’dır diyebilmemiz için, Dua = Namaz’dır da diyebilmeliyiz. Mantıksal olarak bu önermelerden biri doğru ise diğeri de zorunlu olarak doğrudur. Şayet bu önermelerin doğruluğuna evet denirse, o zaman şu suale doğru bir cevap verilmesi gerekmektedir:

Ellerini kaldırmış bir saattir dua eden bir kul kaç rekat namaz kılmış sayılacaktır?

Elbette buna verilecek tutarlı hiçbir cevap olamaz. O halde Namaz = Dua gibi bir yaklaşım yanlıştır.

Bu takdirde doğru olanı göstermemiz gerekmektedir.

Bu da şudur:

Namaz, içerisine duayı da alan çok yönlü bir ibadettir. Bu ibadetin içine dahil edeceğimiz yüzlerce manevi ve mistik hallerden ve hikmetlerden bahsedebiliriz. Bu meyanda dua, namazın taşıdığı anlamlardan bir anlam, ona dahil olan hikmetlerden bir hikmettir. Ama namaz asla sadece bir dua değildir.

Türkçe ibadetin gerekliliğini savunanların bir başka iddiasına göre, Imam-ı Azam Ebu Hanîfe yabancı dilde ibadete cevaz vermiştir!

Imam-ı Azam Ebu Hanîfe hakikaten yabancı dilde ibadete cevaz vermiş midir?

Hanefî Fıkhının en önemli kaynaklarından olan el-Mebsût müellifi Serahsî, namazda Farsca okumaya ilişkin Ebu Hanîfe ve arkadaşlarının görüşlerini nakletmektedir. Serahsî, Ebu Hanîfe’nin (rahimehullah) görüşüne, Imam Ebu Yusuf ve Imam Muhammed’in katılmadığını belirttikten sonra özetle şunları söylemektedir:

“Ebu Yusuf ve Muhammed (Allahu Teala ikisine de rahmet eylesin), Kur’ân’ın mu’ciz[23] olduğunu söylemişler ve başka dillerde bu özelliğin bulunmadığından da hareketle tercümenin namazda okunmayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Ebu Hanîfe ise, Farslıların (Iranlılar) Selman-ı Fârisi’ye yazmış oldukları bir mektubu kendine delil almıştır. Bu mektubda Iranlılar; Selman-ı Fârisiye, **dilleri Arapça söylemeye yatışıncaya kadar** Fatiha’yı kendilerine Farscaya tercüme etmesini istemişler. Işte bu rivayete dayanarak Imam, tercümenin okunabileceği ictihadında bulunmuştur.”[24]

Imam Serahsî’nin (rahmetullahi aleyh) hiç bir kaynak ve senet zikretmeksizin yaptığı bu naklin ilmî hiç bir değeri olmamasına rağmen, Yaşar Nuri gibi Türkçe ibadeti savunanların bunu delil almaları doğrusu düşündürücüdür. Birçok sahih hadisi bile reddedenlerin, bu son derece zayıf bir rivayete sarılmaları ilmî araştırmalar adına üzücüdür. Ayrıca, bu rivayette açıkça Iranlıların “Dilleri yatışıncaya kadar…” şeklindeki kaydı görmeden bunu genel geçer bir delil saymak son derece sakıncalı bir çıkarımdır.

Türkçe ibadeti savunanların ellerinde delil olarak sadece bu fetva vardır. Bu fetva el-Mebsût’ta zikredilmektedir. Zayıf ve senetsiz bir rivayettir. Sahih bile kabul etsek, dikkat edilmişse rivayette, Iranlılar bir kayıt koymuşlardır. “Dilleri yatışıncaya kadar.” Ebediyyen değil. Bu önemli bir noktadır. Zaten uygulaması da sürekli olmamıştır. Ayrıca Ebu Hanîfe’nin de görüşünden daha sonra vazgeçmiş olduğu aynı kaynakta nakledilmektedir.

Nitekim Hanefîlerin büyük Alimlerinden Ibn Abidîn (rahmetullahi aleyh) de, konuya ilişkin Hanefî görüşleri aktarırken, Ebu Hanîfe’nin bu görüşünden daha sonra döndüğünü ifade etmekte ve bu durumun namaz kılacak kimsenin Fatiha’yı okumaktan aciz olması şartına bağlı olduğunu da özellikle belirtmektedir.[25]

Ibn Kudâme’nin (rahmetullahi aleyh) el-Muğnî isimli eserinde şunlar verilmiştir:

Ebu Hanîfe’nin namazda tercümenin okunacağına dair görüşünden döndüğü ve bu görüşle ne Hanefîlerin ne de başkalarının amel etmediği nakledilmiştir. Namazda Kur’ân’dan başka bir şeyin okunmayacağında alimlerin icmâı vardır. Namazda Arap olmayanların tercüme okuyabilecekleri görüşü, insanların dinden çıkmalarını kolaylaştırmak gibi bir art niyete dayanmaktadır.[26]

Kaldı ki, Hanefî mezhebinin mutlak müçtehidi her ne kadar Ebu Hanîfe ise de, Ebu Yusuf ve Imam Muhammed gibi bu mezhebin büyük Imamlarının bu görüşe karşı çıkmış olmaları dikkate alınmalıdır. Özellikle de Hanefî mezhebinde, bu iki imamın görüşü birleşince amelin ve fetvanın onların görüşlerine göre olduğu unutulmamalıdır.[27]

Türkçe ibadeti benimseyenler, Allahu Teala’nın dilinin olmadığı, dolayısıyla geçmiş milletlere de onların dilinden ayetler ve Kitaplar indirdiği şeklinde bir argüman getirmekte ve bu görüşlerini de şu iki ayetle (Elmalılı meali) delillendirmektedirler:

“O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.”[28]

“Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde.”[29]

Bu yaklaşımın yanlış olduğunu ifade etmiştik. Yani, Hz. Ibrahim ve Hz. Musa (aleyhisselam)ın sahifelerini onların dilinden indiren Allah’ın bizzat kendisidir. Yoksa bir beşerin tercümesi değildir. Işte bu önemli nokta gözden kaçmaktadır. Eğer bizim dilimizden de Allah bizzat kendisi bir Kur’ân indirse idi, tereddütsüz biz onu hem namazda hem de başka ibadetlerde okurduk. Demek istiyoruz ki, geçmiş ümmetlere onların dilinden inen Kitapları alimler tercüme etmemiş, onları bizzat Allah o dilde indirmiştir. Bu önemli farkın mutlaka dikkate alınması gerekmektedir.

Kaldı ki, söz konusu ayetlere böyle bir mana verilmesine Kur’ân’ın bütünü izin vermemektedir. Yukarıda zikredilen ayetlerin delil oluşu, birincisindeki “هُ” = “O” zamirinin; ikincisindeki “هَذَا” = “bu” ism-i işaretinin bir bütün olarak Kur’ân’ı ifade ettikleri varsayımına dayanmaktadır. Yani “evvelkilerin kitaplarında”, “Ibrahim’in ve Musa’nın sahifelerinde” var olan şey Kur’ân’ın bütünüdür.

Gerçekten de eş-Şuarâ, 196. ayetinin sibâkı, bu görüntüyü vermektedir:

192 – Ve muhakkak ki O (Kur’ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
193 – (Resulüm!) Onu Rûhu’l-emin (Cebrail) indirdi;
194 – Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;
195 – Açık parlak bir Arapça lisan ile.
196 – O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.

Bu ayetlerde üç kere geçen “هُ” = “O” zamirlerinden ilk ikisi zaruri olarak Kur’ân’a delalet etmektedir. Zira, uyarıcılardan olsun diye Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin kalbine Cebrail (a.s)’in indirdiği şey Kur’ân’dır. Bunda şüphe yoktur. Üçüncü zamiri de, ayetlerin söz akışına göre “Kur’ân” olarak almak tabii gözükmektedir. Doç. Dr. Halil Altuntaş bu konuda şunları yazmaktadır:

“Kur’ân’ın bütünü böyle bir anlayışa izin vermemektedir. Zira Kur’ân, tarihi olarak, sözü edilen semavi kitaplardan sonraki dönemlere ait olayları da gündeme getirmektedir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve Ashabı’nın yaşadığı olayları ele almaktadır. Bizzat Hz. Peygambere (s.a.v) yönelik ayetleri ihtiva etmektedir. Örnekler çoğaltılabilir. Bunların, evvelki kitaplarda yer almış olması düşünülemeyeceğine göre, ikinci zamir Kur’ân’ın kendisine, muhtevasına delalet ediyor olamaz. Bu sebeple, zaruri olarak üçüncü (هُ) zamirine bir “muzaf” takdir etmek gerekiyor. Mesela el-Kurtubî bu zamiri, “onun nüzulünün zikri” diye yorumlarken[30], ez-Zemahşerî ve Ebu Hayyan el Endelusî onu “şüphesiz bu Kur’ân, yani onun zikri”[31] diye açıklamışlardır.”[32]

Dinin emretmiş olduğu ibadetlerin pek çoğunda insanın aklî olarak anlayamadığı ama yapması istenen ibadetler vardır. Anlamayı sadece okunan şeylere indirgemek ve onları ille de anlamak gerektiği gibi bir “Rasyonelciliği” savunmak bizi çıkmazlara götürür. Örneğin, biz namazda yaptığımız hareketlerin de anlamını okuyamıyoruz. Bunların tercümeleri de yoktur. Namaza başlarken ellerin kalkıp tekbir alınmasının, ayakta durmanın, rükua eğilmenin ve secdenin, keza, secdeyi iki yapıp da rukuyu bir yapmanın v.s. anlamlarını bilmiyoruz. Ama bunları yapıyoruz. Ayrıca bu hareketlerin Türkçesi, Arapçası yoktur. Bunların bize Kul olarak Allahu Teala’nın hoşnutluğunu kazandırdığını düşünür ve yaparız. Bir diğer örnek hacdır. Kabe’yi dönmenin, şeytan taşlıyorum diyerek dikili taşlara taş atmanın, Arafat dağında gün boyu ayakta durmanın da anlamlarını bilemiyoruz ve tercüme de edemiyoruz. Ama yaparken büyük bir haz duyduduğumuza asla şüphe yoktur.

Şu ayet meali de (Elmalılı Meali) meseleyi gayet açık bir şekilde özetlemektedir:

“Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin).”[33]

Netice itibariyle namazda “meal”lerden değil de “Kur’ân”dan okumamız gerektiği ayetle sabit bir husustur. Türkçe Kur’ân olmadığını ise evvelce delilleriyle zikretmiştik.

Son sözü Elmalılı Hamdi Yazır söylesin istiyoruz:

“Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?”[34]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] 12-Yusuf Suresi 2. (Hepsi Elmalılı mealinden.)

[2] 13-Ra’d Suresi 37.

[3] 39-Zümer Suresi 28.

[4] 16-Nahl Suresi 103.

[5] 54-Kamer Suresi 17. Ayrıca bakınız Ayet no: 22, 32, 40.

[6] 14-Ibrahim Suresi 4.

[7] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.

[8] Bu konudaki ayet 3-Al-i Imran Suresi’nin 7’inci ayetidir:

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.”

[9] 2-Bakara Suresi 23, 24.

[10] 17-Isra Suresi 88.

[11] 29-Ankebut Suresi 45.

[12] 17-Isra Suresi 78.

[13] Burada (17-Isra Suresi 78) ifade edilen “Sabah Kur’ân’ı” ifadesi hakkında Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinin ilgili ayetine bakılabilir.

[14] 36-Yasin Suresi 64.

[15] 22-Hacc Suresi 40.

[16] 28-Kasas Suresi 29.

[17] 9-Tevbe Suresi 103.

[18] 4-Nisâ Suresi 103.

[19] Isfehânî, Râgıb, el-Müfredât Fî Garîbi’l-Kuran, Beyrut, sayfa 285, 286.

[20] 2-Bakara Suresi 186.

[21] 3-Al-i Imran Suresi 38.

[22] 39-Zümer Suresi 8.

[23] Kur’ân’ın Mu’ciz olması demek, insanların ve cinlerin onun benzerini getirmekten aciz olmaları demektir. Daha önce ifade etmiş olduğumuz Kur’ân’ın “Tahaddîsi” budur.

[24] Serahsî, Ebu Bekr Muhammed, Kitâbu’l-Mebsût, Beyrut 1978, cild 1, sayfa 37.

[25] Ibn Abidîn, Muhammed Emin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtar, Istanbul 1984, cild 1, sayfa 483, 484.

[26] Ibn Kudâme, Ebu Muhammed, el-Muğnî eş-Şerhu’l-Kebîr, Beyrut 1992, cild 1, sayfa 526.

[27] Ibn Abidîn, Muhammed Emin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtar, Istanbul 1984, cild 1, sayfa 70 – 74. Bu konuda Hanefî mezhebinin görüşleri geniş olarak verilmiştir.

[28] 26-Şuarâ Suresi 192-196.

[29] 87-A’lâ Suresi 18, 19.

[30] Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Cami’li Ahkâmi’l-Kur’ân, cild 13, sayfa 138.

[31] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, cild 3, sayfa 335; Ebu Hayyan el-Endelusî, el-Bahru’l-Muhît, cild 7, sayfa 40, 41.

[32] Doç. Dr. Halil Altuntaş, Kur’ân’ın Tercümesi ve Tercüme ile Namaz Meselesi, 4. Baskı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2006, sayfa 36, 37.

[33] 73-Müzzemmil Suresi, 20.

[34] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.

Bu çalışma Ahmed Keleş’in Türkçe Ibadet adlı risalesinin bir nevi hülâsası sayılabilir.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Kemal Atatürk’ün eseri: Kuran ve Ezan’ın yasaklanması

Kemal Atatürk’ün eseri: Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 1 

Kurtuluş Savaşı sonrası, 3 Mart 1922 de, Büyük Millet Mecılsi’nin üçüncü toplanma yılını açış konuşmasında, Mustafa Kemal, sözü camilere getirdi. Burda Türkçe Ezan ve Kaemat gerçekleştireceği işaretini verdi.[1]

1924 Yılında Cumhuriyetin en büyük laik aşaması yapıldı: Halifelik kaldırıldı. Dolayısıyla Şeriye ve Evkaf Vekaletleri de (Osmanlı’da kanunların şeriata uygunluğunu denetleyen bakanlık/Şeyhül Islamlık) kalkıyordu.

3 Mart 1924 tarihli kanunun birinci maddesi, Türkiye Cumhuriyetinde halkla ilgili bütün işlemlerin yürütülmesini Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümete bırakıyordu. Ancak dinsel sorunları halledebilmek için Başbakanlığa “bağlı” Diyanet Işleri Reisliği kuruldu. Camiler, medreseler, tekke ve zaviyelerin idaresi[2], imam, hatip vaiz, şeyh, müezzin ve kayyumların atanmaları, il ve ilçelerdeki müftülük örgütleri de bu kuruluşa bağlandı. Diyanet Işleri Reisliğinin bir de Danışma Kurulu vardı.

Amacı “Cumhuriyet ve laikliğe hizmetti”. Bu kurul, ezan ve salatın Türkçeleştirilmesi, hutbelerin Türkçe okunmasını ele aldı. Ayrıca, hutbelerin konularının siyasi, sosyal, askeri, mali içtimai ve iktisadi sorunları kapsamalarının da üzerinde duruldu.[3]

(Yani Diyanet dini laikliğe uydurmak ile görevli kılındı.)

1928’de Latin harflerinin alınması sırasında izinsiz olarak okul ya da kurs açılarak Arapça öğretilmesi yasaklandı. Bu yaklaşım, aynı yıl devletin bir dini olduğu maddesinin Anayasa’dan çıkarılmasıyla devam etti.

Diyanet Işleri Reisi Rıfat Börekçi zamanında alınan bir kararla Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini takiben namazların Türkçe olarak eda edilmesi uygulamasının başlatılacağı ve diğer Kur’an-ı Kerim’lerin satışlarının men edileceği açıklanmıştı. Diyanet Işleri’nin yetki alanındaki bu değişiklikleri hazırlama görevi Ilâhiyat Fakültesi’ne verilmişti.[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Vatan gazetesi, 13 Haziran 1922.

[2] Tekke ve Zaviyeler, 2 Eylül 1925 tarihli kararnamelerle kapatıldı (T.C. Tarihi, 4. Cild, sayfa 238.)

[3] Osman Ergin, Maarif Tarihi, 1. Cild, sayfa 243.

[4] Cihan Aktaş, [1991] 2005, Tanzimat’tan 12 Mart’a Kılık-Kıyafet ve Iktidar, Istanbul, Kapı Yayınları, sayfa 228, 229.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 2

“M. Kemal Atatürk’ün kurduğu ülkede dinimizi yaşayabiliyoruz” diyenlere kapak olsun. (Kur’an okutmak bile yasaktı)

***

4 Ocak 1932 tarihinde yayınlanan bir talimatnamede; Harf Devrimi Kanunu’na aykırı olarak Arap harfleriyle eğitim yapmak için gizli veya aleni dershane açanların ve bu dershanelerde eğitim verenlerin, Türk Ceza Kanunu’nun 526’ıncı maddesi gereğince üç aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılacağı belirtilmiş.[1]

1 Kasım 1935 ve 30 Kasım 1936 tarihleri arasında çeşitli illerde 35 kişi gizli bir surette Arap harfleri ile tedrisat (öğretim) yapmak suçundan yakalanıp adliyeye sevk edilmişlerdir.[2]

1937 yılında Gaziantep’te 50 yaşlarındaki bir kadının kendi evinde gizlice eski usül Arap harfleri ile çocuk okuttuğu haber alınmış ve suçüstü (!) yakalanarak, aramada ele geçen kitaplarla birlikte mevcuden mahkemeye sevk edilmiştir.

Ele geçen ve M. Kemal’in döneminde “suç” teşkil eden kitaplar ve bazı eşyalar ise şunlardır:

3 adet Mevlüt, 5 Tebareke Cüz’ü, 25 Amme Cüz’ü*, 1 Kadesemiallah, 7 Kur’an-ı Kerim, 10 Elif Cüz’ü, 2 Minder, 1 sıra, 1 sopa.[3]

Benzer şekilde, Arapça namaz sûresi okutmak veya Arapça tedrisatta (öğretimde) bulunmak suçundan 1938 yılı içerisinde; Çankırı’da bir şahıs[4], Kastamonu’da bir kadın,[5] Isparta’da muhtelif şahıslar,[6] Bursa’da bir şahıs,[7] Rize’de,[8] Erzurum’da[9] ve Çorum’da[10] bazı şahıslar hakkında işlem yapılmıştır.

Kayseri’de Bedestan Camii’nde 16 yaş üstü gençlere hafızlık dersi veren Nurioğlu Mehmet, Arap harfli kitapları kullandığı gerekçesiyle tutuklanarak mahkemeye sevk edilmiştir.[11]

Teyyare Ş ehitlerini anma merasimi sırasında Posof Kaymakamı’nın Arapça dua ettirilmesine müsaade etmesi üzerine söz konusu kaymakam bu hareketinden dolayı uyarılmıştır.[12]

1936’da kahvehanelerde radyodan Kur’an dinlenmesi bile yasaklanmıştır.[13]

***

*Amme Cüz’ü: Namaz Sureleri denilen kısa Sureleri içinde bulunduran Kur’an-ı Kerim’in son 20 sayfasına verilen isimdir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Halim Alyot, Türkiye’de Zabıta, Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum, Kanaat Basımevi, Ankara, 1947, sayfa 937.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Ankara, Dosya. 13217–11, Kardeks 1964; Dâhiliye Vekâletinin (Içişleri Bakanlığının) Maarif Vekâletine (Eğitim Bakanlığına) yazdığı 12.1.1937 tarih ve 368 sayılı yazı.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–3, Kardeks 596; Gaziantep Valiliğinin Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) yazdığı 31.12.1937 tarih ve 1481 sayılı yazı.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–3, Kardeks 595; Çankırı Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 3.1.1938 tarih ve 21 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–5, Kardeks 597; Kastamonu Vali Vekili N. A. Keskin imzası ile Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 10.1.1938 tarih ve Em.1/37 sayılı yazı.

[6] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–8, Kardeks 906; Isparta Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 10.1.1938 tarih ve 26837/48 sayılı yazı.

[7] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–12, Kardeks 287. Bursa Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 20.1.1938 tarih ve 175 sayılı yazı.

[8] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–13, Kardeks 3109; Rize Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 29.1.1938 tarih ve 1087 sayılı yazı.

[9] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–15, Kardeks 3118; Dâhiliye Vekâleti (Içişleri Bakanı) Şükrü Kaya imzasıyla Maarif Vekâletine (Eğitim Bakanlığına) gönderilen 21.2.1938 tarih ve 7872 sayılı yazı.

[10] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–14, Kardeks 3119; Dâhiliye Vekâleti (Içişleri Bakanı) Şükrü Kaya imzasıyla Adliye ve Maarif Vekâletlerine (Adalet ve Eğitim Bakanlığına) gönderilen 25.2.1938 tarih ve 8778 sayılı yazı.

[11] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA.), CHP Kataloğu, Nr: 490.01, Yer No: 590.38.1, belge no: 88.

[12] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA.), CHP Kataloğu, Nr: 490.01, Yer No: 590.38.1, belge no: 79.

[13] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA.), CHP Kataloğu, Nr: 490.01, Yer No: 590.39.1, belge no: 33.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 3

Haşa Kur’an; mikrop mu? Okuyalım – paylaşalım

Ikinci bölümde M. Kemal Atatürk döneminde Kur’an’ın (haşa) “suç” sayılan eşyalar arasında zikredildiğini ve Kur’an öğreten bazı şahıslar hakkında işlem yapıldığını yazmıştık. Inönü döneminde de benzer “suçları” işleyen şahıslar hakkında işlem yapılmaya devam edilmiştir.

1939 yılında Erzurum’un köylerinde[1] bazı şahıslar yakalanarak adliyeye sevk edilmişlerdir. Içişleri Bakanı, 3’üncü Umumi Müfettişliğine gönderdiği bir yazıda, çocuklara Arapça tedrisat (öğretim) yaptıranlarla ilgili olarak “kanunlarımıza ve rejime aykırı olan bu vak’a faillerinin fenalıklarını yerinde bastırmak ve `sari mikroplar´ gibi yurda dağıtmamak başlıca esastır. Binaenaleyh Halk Partisi ve evleri cihazı ile harekete geçilerek bu kötü propagandalar önlemek ve kötüleri adaletin pençesine vermek lazımdır. Bu yoldaki iyi çalışmalarınızı memnuniyetle takip ediyorum.”[2] sözleriyle görevlileri uyarmıştır.

Ancak bu uyarıya rağmen Arapça tedrisat (öğretim) yaptıran birçok insan yakalanarak adliyeye sevk edilmiştir. Urfa’da dükkânında Arapça harflerle basılmış Elifba, Amme, Tebareke cüzleri satan bir şahıs,[3] Giresun’da Arapça tedrisat yaptıran şahsın yanı sıra kanuni vazifesini yapmamaktan muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri,[4] Konya’da bir köyimamı,[5] Rize’de bir mahalle imamı[6] adliyeye sevk edilerek muhtelif cezalara çarptırılmışlardır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–146, Kardesks 26563; Erzurum Valisi Hilmi Balcı imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 2.3.1939 tarih ve Em.430/159 sayılı yazı.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–148, Kardeks 26602; Dâhiliye Vekâletinden 3’üncü Umumi Müfettişliğine gönderilen 24.1.1939 tarih ve 6647 sayılı şifre.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13219–107, Kardeks 27219; Urfa Valisi Kazım Demirer imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 5.2.1940 tarih ve Ş.1.3–151 sayılı yazı.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13219–103, Kardeks 26941; Giresun Valisi Muhtar Akman imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) 17.7.1940 tarih ve 379 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–102, Kardeks 22892; Konya Valisi Nizamettin Ataker imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 5.4.1940 tarih ve Ş.I.509 sayılı yazı.

[6] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–133, Kardeks 26572; Rize Valisi Hüsnü Uzgören imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 6.10.1941 tarih ve 2681 sayılı yazı.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 4

(Kur’an öğretmek yasak… Kasketleri ters giymek bile yasak, aman Ya Rabbi bu ne yobazlık.)

Bu tür olayların artması üzerine Diyanet Işleri Reisi M. Şerafettin Yaltkaya 1942 yılında Istanbul Müftülüğü’ne bir yazı göndererek bu tür faaliyetlerin yasak olduğunu belirtmiştir:

“Bazı Kur’an öğreticilerinin ilk tahsil çağındaki çocukları kursa devam ettirdikleri istihbar edilmiştir. Bu gibi usulsüz hareketlere meydan verilmemesi lüzum ehemmiyetle beyan olunur.”[1]

Polisin takip ettiği bir diğer konu ise, kadınların peçe, çarşaf ve peştamal giymesinin yasaklanması olmuştur. 1935 yılında Içişleri Bakanlığınca yayınlanan bir tamimle bu giysilerin giyilmesinin yasaklandığı bildirilerek kolluk kuvvetlerinin gerekli tedbirleri alması istenmiştir.[2] Bu yasak Inönü döneminde de devam etmiş ve Emniyet Umum Müdürlüğü, 1940 yılında `Medeni kıyafete aykırı kisve taşıyanlar hakkında´ bir emir[3] yayınlayarak, devrimlere aykırı ve belli bir maksada yönelik olarak kasketlerini ters giyen erkekler ile peştamal giyen, yüzünü örten, peçe takan kadınların takip edilip bunlara müsaade edilmemesini istemiştir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] 19.8.1942 tarih ve 3254 sayılı yazı. Bkz.: Sadık Albayrak, Türkiye’de Din Kavgası, Istanbul, Şamil Yayınevi, 1984, sayfa 34.

[2] Içişleri Bakanının imzası ile Umumi Müfettişliklere ve Valiliklere gönderilen 22.7.1935 tarih ve 6936 sayılı yazı, Belge No: 13216-7/1, bkz., 150’likler, Kubilay Olayı, Çarşaf-Peçe-Peştemalla Örtünme Sorunları: Polis Arşiv Belgeleriyle Gerçekler, Polis Dergisi, Yayın No: 129, Eminyet Genel Müdürlügü (EGM) Yayınları, Ankara, 1998, sayfa 89, 90.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından illere gönderilen 20.4.1940 tarih ve EUM- Ş.I.C.18007 sayılı genelge, D.13216–7.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 5

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

(Fotoğraflar: Birinci fotoğraf 1 no’lu dipnota dair Gazete haberi, ikinci fotoğraf ise [6] no’lu dipnota dair belgedir)

***

(M. Kemal Atatürk döneminde; “Allahu Ekber” diye “tekbir” getirmek yasaktı)

Türkçe ezan-kamet uygulaması daha ilk günlerden itibaren çeşitli direnmelerle karşılaşmıştır. Bu uygulamaya ilk kitlesel tepki 1 Şubat 1933’te Bursa’da görüldü. Bir grup halk sokağa dökülerek valilik önünde gösteri yaptı. Olaya çok sert tepki gösteren M. Kemal Atatürk bizzat Bursa’ya gitti.[1] Olaydan sonra Nakşibendî şeyhi Kozanlı Ibrahim yakalanarak ağır bir cezaya çarptırıldı. Güvenlik kuvvetleri, bazı kişileri tutukladı, ihmali görülen memurlara işten el çektirildi.[2]

Bursa’da Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanmasını protesto eden 19 kişi hapis cezasına mahkum edildiler. Cumhuriyet Gazetesi bu haberi, “19 yobaz hapis cezasına mahkum edildiler” manşetiyle okuyucularına duyurmuştur.[3]

[3] no’lu dipnot ile ilgili… Işte Cumhuriyet Gazetesinin söz konusu manşeti

***

Kendilerini “Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diye tanımlayanların, “Atatürk olmasaydı Ezan-ı Muhammedi olmayacaktı” yönündeki iddialarına bakacak olursak, bu kardeşlerimiz de bizim gibi Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanmasına karşıdırlar. Ancak Atatürk döneminde yasaklandığından haberleri bile yok. O dönemde yaşamış olsalardı, kendilerine de “yobaz” denilecekti… Hatırlatalım istedik. Inşaallah artık gerçekleri görürler.

Devam edelim…

Bundan sonraki süreçte ezann Türkçe okunması için çok sıkı tedbirler alınmasına rağmen ülkenin bazı yerlerinde fedakar ve cefakar insanlar ezanı yine Arapça okumaya devam ettiler, fakat çeşitli cezalara çarptırılmaktan da kurtulamadılar.

Emniyet Genel Müdürlüğü arşiv kayıtlarında ve basın organlarında hakkı haykıranlar hakkında yapılan işlemlerle ilgili birçok olaya rastlamak mümkündür. Ilk uygulamaya geçildiği tarihten itibaren yani M. Kemal Atatürk’ün döneminde başlayan yasak karşıtı eylemlerden ötürü birçok insan hakkında işlem yapıldığı görülmektedir.

Örneğin, Isparta’da Uzun oğlu Ahmet Usta’nın evinde okutulan bir mevlit esnasında “Arapça tekbir” alan Hilmi Alâeddin isimli şahıs adliyeye sevk edilmiştir.[4]

Bayburt ilçesi Ulucami müezzini hasta olması dolayısıyla 15 Şubat 1938 günü sabah namazına gelen cemaatten mezkûr ilçeden Şükrü Yıldız, Arapça ve Türkçe karışık olarak kamet getirdiğinden dolayı savcılığa şikâyet edilmiştir.[5]

Yine M. Kemal Atatürk döneminde Kırşehir’de “Allahu Ekber” şeklinde tekbir alan bir müezzin hakkında işlem yapılıp Adliyeye teslim edildiği 10.1.1936 tarihli bir resmi belgede görülmektedir:

“10.1.1936 gün ve 3/14 sayılı yazıya:

Kırşehir vilayetinin Kaman nahiyesinde arapça tekbir (yani: “Allahu Ekber”) alan müezzin Yusuf oğlu Hüseyin hakkında yapılan incelemede bilmeyerek tekbiri Arapça okuduğu anlaşılmış ve Adliyeye teslim edilmiş olduğu vilayetin bildirisinden anlaşılmıştır.

Saygılarımla arz ederim.

Başvekalete, Riyaseticumhur Umumi Katipliğine de sunulmuştur.

Dahiliye Vekaleti Vekili

(Imza)” [6]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hadiseyi manşetten duyuran dönemin Vakit Gazetesi.

[2] Ilhami Soysal, “Mezhepler Tarikatlar”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 5, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1983, sayfa 1366.

[3] Cumhuriyet Gazetesi, 5 Mayıs 1933.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–13, Kardeks 3109; Isparta Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 6.1.1938 tarih ve 26426/12 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217-17, Kardeks 3111; Gümüşhane Valisi N. M. Tosun imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 18.2.1938 tarih ve Em.I-47 sayılı yazı.

 [6] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 490 01/590 38 1 (Belge için ikinci fotoğrafa bakınız).

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 6

(Mücahidlerimiz bütün cezai yaptırımlara, tehditlere, baskılara ve sindirmelere rağmen “ALLAH” ismi şerifini haykırmaktan ve yüceltmekten vazgeçmediler… Allah (celle celaluhu) da, güzel isimleri hürmetine bu mücahidlerimizden gani gani razı olsun… Amin.)

***

atatürk ezan yasakladi mi kemal ezan-i muhammedi

Akşam gazetesi, [1] no’lu dipnottaki gelişmeyi okuyucularına böyle duyurdu

***

Arapça ezan okumak meselesinden dolayı tutuklu bulunan Çarşı Meydanı ve Ortahisar camileri müezzinleri Hamdi, Musa, Halil Efendilerin evrakları ile birlikte Çorum’a gönderilmiştir.[1]

Çorum’da Bayram namazından sonra Arapça ezan okuyan bir vatandaş “ağır cezada” yargılanmıştır.[2]

Erzurum Vilayeti Hınıs kazasında Ramazanda imamlık yapmış olan Molla Ahmed Arapça sela verdikten sonra kaçmış ve aranmasına başlanmıştır.[3] Arapça tekbir almaktan suçlu Şarkîkaraağaç ilçesi inhisarlar takip memuru Hilmi Aydın (o dönemde) 3 lira hafif para cezasına çarptırılmıştır.[4]

M. Kemal’den sonra Ismet Inönü döneminde de yasağa rağmen ezanı Arapça okumaktan vazgeçmeyen mücahidler olduğu görülmektedir. Arapça ezan yasağına karşı gelen birçok insan tutuklanarak muhtelif cezalara çarptırılmıştır. Örneğin, Silivri kazasının Seymen köyünde ziraat memuru Behçet, Arapça kamet getirmekten “1 gün hapis” cezasına çarptırılmıştır.[5]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Akşam Gazetesi, 1 Mart 1933.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13219–133, Kardeks 36252; Çorum Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 10.5.1933 tarih ve 180 sayılı yazı.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–21, Kardeks 3395; Dâhiliye Vekâleti Şükrü Kaya imzasıyla Maarif Vekâletine (Eğitim Bakanlığına) gönderilen 24.2.1938 tarih ve 8510 sayılı yazı.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–7, Kardeks 593; Isparta Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 18.4.1938 tarih ve 28791/630 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–111, Kardeks 23756; Istanbul Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 14.2.1939 tarih ve 2431/2664 sayılı yazı.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 7

***

***

(Fotoğraflar: Sırayla 1 – Haberin yer aldığı Cumhuriyet gazetesi. 2 – Gazete haberinin zoom, yani büyütülmüş hali. 3 – Olayın Meclis tutanağına geçtiği yer.)

***

M. Kemal Pilavoğlu şeyhliğindeki Ticani tarikatı mensupları, resmi zevatın bulunduğu ortamlarda ezanı Arapça olarak okuyor ve bu Arapça Ezan yasağına direniyorlardı. Arapça ezan eylemcisi Ticaniler değişik ortamlarda da, örneğin bir millî maçta Dolmabahçe Stadı’nda, Ankara valisinin huzurunda ve ülkenin değişik şehirlerinde, Arapça ezan okuma eylemi yapıyorlardı.

Bu tarikat üyeleri en çarpıcı eylemlerini, 4 Şubat 1949 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclis’inde gerçekleştirdiler. Meclis müzakerelerinin devam ettiği sırada dinleyici locasında bulunan tarikat mensubu iki kişi ayağa kalkıp yüksek sesle Arapça ezan okuyarak yasağı protesto etti.[1]

Dış basına da yansıyan bu olayı, gazeteler “görülmemiş hadise”[2] olarak yorumladılar. Eylemi gerçekleştiren Muhittin Ertuğrul ve Osman Yasin adlı mücahidlerin daha önceleri çeşitli kereler Arapça ezan okumak suçundan (!) mahkum oldukları anlaşıldı. Her iki şahıs hakkında da soruşturma açıldı.[3]

Fotoğrafta da göreceğiniz üzere olay, tutanaklara şöyle geçti:

“Bütçe Komisyonunda ve Mecliste, Bütçe Kanunu huzurunuza geldiği zaman konuşursunuz. Heyeti Umumiye de böyle arzu ediyor. (Dinleyiciler locasından Arapça ezan okunmaya başlandı).

(Bu ne sesleri?).

BAŞKAN: Samiinden birisi. Çıkarınız onu dışarı.

Müzakereye devam ediyoruz.”[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hürriyet Gazetesi, 5 Şubat 1949.

[2] 5 Şubat 1949 tarihli Cumhuriyet, Milliyet, Kader gibi gazeteler olayı manşetten verdiler.

[3] T.B.M.M. Tutanak Dergisi, cild 16 , Dönem: 8, 1949, sayfa 37.

[4] T.B.M.M. Tutanak Dergisi, Kırk birinci Birleşim, cild 16, Dönem: 8, Toplantı: 3, sayfa 20.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 8

Savcıya verilen bir ihbarname şöyle; “Dün öğle namazında camiye gittim, müftü camide idi, müezzin Türkçe kameti getirdikten sonra müftü namaza başlamadı, dikkat ettim dudakları kıpırdıyor, Arapça kamet getiriyordu.”

Savcı, bunun üzerine takibata başlamıştır.[1]

Bu ve benzer tüm yaptırımlara karşın, yasağın çiğnenmesi devam etmiş, özellikle güvenlik güçlerinin ulaşmakta zorluk çektiği yerlerde Arapça ezan okunmaya devam etmiştir. Örneğin 1945 yılında doğu illerinde teftiş yapan bir polis müfettişi, Bingöl’de köylerde hâlâ Arapça ezan okunmaya devam edildiğini söylemektedir.[2]

Benzer bir durum, dönemin bir tanığı tarafından “Köyde eski Türkçe [Arapça] ezan okurlardı. Böyle Allahüekber, Allahüekber… Eski Türkçe ezan okumak yasaktı o zamanlar. Ezan zamanı, candarmalar gelirdi, ki bakalım bunlar nasıl okuyorlar ezanı diye. Candarmaları gördükleri zaman bizimkiler yeni ezanları okurlardı, `Tanrı uludur, Tanrı uludur´ diye”[3] şeklinde dile getirilmektedir.

Bunların halkımıza yaptıkları zulüm saymakla bitmez.

 

**********

 

KAYNAKLAR

[1] Hürriyet Gazetesi, Ezan 18 yıl Türkçe okundu, 16 Haziran 2000.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 11215–1, Kardeks 56857; Emniyet Polis Müfettişi Ziya Oral tarafından Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 8.5.1945 tarih ve 231 sayılı yazı.

[3] Milliyet-Pazar, Tarihe Bin Canlı Tanık, “Taş taşa değmeyince duvar olmaz”, Içimizden Biri Ahmet Kaya, 10 Ağustos 2004.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 9

18 Temmuz 1945 tarihinde Millî Kalkınma Partisi’nin kuruluşuyla başlayan çok partili hayatla birlikte Türkçe ezan ve diğer uygulamalara karşı girişilen hareketler hemen bütün toplum katmanlarına yayılmaya başladı.[1]

1946 yılında ezanın Türkçe okunması açıktan eleştirilmeye başlandı. Adalet Bakanı Fuat Sirmen’in bir bildirisine göre 1947 yılında Arapça ezan okumak suçundan 29 kişi tutuklandı.[2]

18 yıl aralıksız süren[3] Arapça Ezan ve kamet yasağı, 1950 yılında Adnan Menderes Hükümeti tarafından çıkarılan 5665 sayılı yasayla kaldırıldı.

Ezanın Türkçeleştirilmesi çalışmaları ile birlikte yine M. Kemal Atatürk tarafından başlatılan Kur’an’ın Türkçe okunması yönündeki çalışmalar, Ismet Inönü döneminde tekrar gündeme gelmiştir. 9 Ocak 1942 tarihinde Türk Dil Kurumu yeni bir Kur’an çevirisine karar vermiştir.[4] Gürtaş’a göre Inönü’nün, Türkçe Kur’an ile namaz kılınması yönünde teşebbüsleri olmuş, ancak siyasi atmosfer bu amacın gerçekleştirilmesine engel olmuştur.[5]

 

**********

 

KAYNAKLAR

[1] Tarık Zafer Tunaya, Islamcılık Cereyanı, Baha Matbaası, Istanbul, 1962, sayfa 191.

[2] Gotthard Jaeschke, Yeni Türkiye’de Islamcılık, (Çeviren: Hayrullah Örs), Bilgi Yayınevi, Ankara, 1972, sayfa 110.

[3] Altan Öymen anılarında, Türkçe ezan deneyimin öyküsünü ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Bakınız: Altan Öymen, Değişim Yılları, Doğan Kitapçılık, Istanbul, 2004, sayfa, 483–496.

[4] Gotthard Jaeschke, Türkiye Kronolojisi (1938–1945), (Çeviren: Gülayşe Koçak), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1990, sayfa 69.

[5] Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Eğitimi, Diyanet Işleri Başkanlığı (DİB) Yayınları, Ankara, 1982, sayfa 39–41.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 10 ve SON

Evet değerli kardeşlerim… Bu yazı dizimizin de sonuna geldik. Elbette burada zikretmediğimiz daha çok vakalar vardır, fakat elimizden bu kadar geldi. Bunca delile rağmen hala bir kemalist, bu çirkin uygulamanın M. Kemal Atatürk tarafından başlatıldığını inkar edebiliyorsa, bilin ki onun beyni yıkanmıştır.

***

Namaz’ın aslından çıkarılıp “Türkçeleşmesi” konusunda hem M. Kemal, hemde Ismet Inönü mutabıktır, ancak Inönü bu adımların yavaş ve kademe kademe atılması taraftarıydı… M. Kemal ise bu noktada daha hızlı hareket etme düşüncesindeydi.

Falih Rıfkı Atay’ın kitabından yaptığımız aşağıdaki alıntıda bunu net bir şekilde göreceğiz:

“Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakârların sözcülüğünü yapan Inönü, Atatürk’e yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir, demişti. Arkadan dil ve Kur’an metni meseleleri çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağında da şüphe yoktu.”

 

**********

KAYNAK; M. Kemal’in yakın arkadaşlarından ve onu göklere çıkaran birisi:

Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Istanbul 1984, sayfa 394.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*