Tokyo Camii’ni Atatürk yaptırdı yalanı – Mustafa Armağan

Tokyo Camii’ni Atatürk yaptırdı yalanı – Mustafa Armağan

ÇOK KONUŞULAN ATATÜRK EFSANESİ YALAN ÇIKTI

Ortalık efsaneden geçilmiyor. Yok Mimar Sinan, Mihrimah’a âşık olmuş da, vuslata eremeyince ona iki cami yapmış da, yok aşkını tül perde haline getirdiği cami duvarıyla göstermiş de…

Mustafa Armağan, Zaman Pazar’daki yazısında “Tokyo Camii’ni Atatürk yaptırdı” söylentilerini böyle yalanladı…

Tokyo Camii ‘ni Atatürk yaptırmadı

Ortalık efsaneden geçilmiyor. Yok Mimar Sinan, Mihrimah’a âşık olmuş da, vuslata eremeyince ona iki cami yapmış da, yok aşkını tül perde haline getirdiği cami duvarıyla göstermiş de… Dedikodusu hakkında bile bilgimizin bulunmadığı şu sahte aşk hakkında romanlar bile yazıldı ya, helal olsun.

Şimdi de kalkmışlar, Atatürk’e Tokyo Camii’ni yaptırıyorlar! Güya Atatürk Paris Camii’ne yılda 10 bin Frank para gönderiyor, öte Tokyo Camii’ni de yaptırıyormuş. Bir şairden çok efsane imalatçısı olarak çalışan Sunay Akın da iyice coşmuş, “Gezegenin en doğusunda sabah ezanının okunduğu ilk camiyi Mustafa Kemal yaptırdı” diye döktürüyor ekranda. Güya 1894’te İstanbul’a gelen (oysa 2 yıl önce gelmişti) ve 4 yıl kalan (oysa 1914’e kadar aralıklarla 20 yıl kalmıştı) Yamada adlı Japon “1930’lu yıllarda” Ankara’ya gelip Atatürk’ten Tokyo’da bir cami yaptırmasını istemiş. Atatürk de “Ama beyefendi, bu çok güzel bir teklif. Camiyi ben yaptırıyorum.” demiş. Sonra Atatürk Yamada’ya dönmüş ve “Hocam, beni tanımadınız mı? Ben Harp Akademileri’ndeyken (oysa sadece Akademi vardı o zaman) sizden Japonca öğrenmiştim!” demiş. Sonra gelsin alkışlar…

Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun Aydınlanma hurafelere savaş açarken en büyük hurafe imalatçısı haline geldi dedikleri bu olsa gerek! Anlayacağınız, Cumhuriyet’i tek bir kişinin eksenine oturtmak için yapmayacakları ‘çılgın’lık yok bunların. Efsaneleri dinleyin ama tarihe kulak verin derim. Asıl onun ne dediği önemli.

Abdülhamid ve Yamada

Topkapı Sarayı Müzesi’ni gezip silahlar bölümüne uğramazsanız olmaz. Osmanlı kılıçları, okları, yayları derken garip bir zırh takımıyla yüz yüze gelirsiniz. Bir Japon miğferi ve zırhıyla süslü kılıcına bakarken altındaki şu yazıyı okursunuz: Yamada Torajiro’nun Sultan II. Abdülhamid’e hediye ettiği zırh takımı ve kılıç. Oracıkta aklınıza şu sorunun çengeli asılıverir: Japonlar Osmanlı sultanına neden bu değerli hediyeyi göndermek ihtiyacını duydular ki?

1880 yılında İmparator Mikado’nun bir akrabası gelir İstanbul’a. II. Abdülhamid bu Asyalı misafirine büyük ilgi gösterir. 7 yıl sonra bu defa Prens Akihito’nun eşiyle beraber yolu düşer İstanbul’a. İmparatorun nişanı ve hediyeleriyle huzura çıkan misafirin ziyaretinden memnun kalan Abdülhamid, 1889’da Ertuğrul gemisiyle mukabele etmek ister. Ne var ki, ertesi yıl feci bir kazada batan gemi, Osmanlı-Japon dostluğunun temelini atar aynı zamanda. Şunu da söyleyelim ki, bu gemi sadece Japonya’ya hediye götürmüyor, aynı zamanda yolu üzerindeki Asyalı Müslümanlara moral kaynağı oluyordu. Nitekim yanaştıkları limanlarda Müslümanların gemiyi Halife’nin bayrağı asılı diye akın akın ziyaret etmeleri görülmeye değer bir manzara teşkil ediyordu.

Japonlar Osmanlı’nın bu jestine nasıl karşılık vereceklerini şaşırmış gibidirler. 1891’de Noda adlı gazeteci topladığı parayı Said Paşa’ya teslim eder. Sinekten yağ çıkaran Sultan onu bırakmaz, Harp Okulu’ndaki öğrencilere Japonca öğretmesini rica eder. 4 Nisan 1892’de bu defa sıra Yamada’dadır. Topkapı Sarayı’ndaki aile yadigârı zırh, miğfer ve kılıcı Sultan’a takdim eder. Japon halkının topladığı paralarını teslim ettikten sonra askeri okul öğrencilerine Japonca öğretme nöbetini devralır.

Bundan sonra Yamada’nın daha çok işadamı ve adı konulmamış bir konsolos kimliğiyle çalıştığını görürüz. Nakamura adlı arkadaşıyla İstanbul’da bir mağaza açar. Sultan tarafından nişanlarla ödüllendirilir. Türkiye hakkında Japon basınında yazılar kaleme alır. Sarayı ziyaret etmek isteyen hemşehrilerine aracılık eder. Hatta bugün “Trabzon hurması” diye bilinen meyve fidanlarını Abdülhamid’in isteği üzerine ülkemize getiren de odur (asıl adı ‘Japon hurması’ydı). Japonların ünlü çay merasimlerinden birini Sultan’ın ve İstanbul’un ekâbiri huzurunda icra ettiğini, Sultan’a Japon kuşları getirdiğini vs. bile biliyoruz.

Yamada 1. Dünya Savaşı patlak verince ülkesine döner ve Ertuğrul Şehitleri Anıtı’nın açılması için gayret gösterir. (Rüştü Erdelhun’u yeniden gündeme getiren sevgili Fatih Uğur’a not: Erdelhun da Yamada’nın dostları arasındadır.) 1930’da (“1930’larda” değil!) Atatürk’ün Cumhuriyet Bayramı’na daveti üzerine yeniden İstanbul’a gelir Yamada ve onunla görüşür.

“Şingetsu” adlı hatıratında bu görüşme sırasında Atatürk’ün kendisine “yıllar önce Harbiye’de Japonca öğrenen genç Harbiyelilerden biri” olduğunu söylediğini aktarır” (Selçuk Esenbel, “Hilal ve Güneş”, İstanbul Araş. Enst. Yay., 2010, s. 57). Bu ifadeden Atatürk’ün “Hocam, beni tanımadınız mı? Ben Harp Akademileri’ndeyken sizden Japonca öğrenmiştim!” demediğini, sadece Harbiye’deyken Japonca öğrenenlerden biri olduğunu söylediğini anlıyoruz. “Japonca öğrenen” biri olmak başka şey, “Bana siz Japonca öğrettiniz hocam” demek başka şey. Kaldı ki, resmi belgelerden Atatürk’ün Harp Okulu’nda “Alman veya Rus lisanı” dersleri aldığını bildiğimiz halde Japonca öğrendiğine dair bir kayıt yoktur. Biyografiler veya dostlarının tanıklıklarından da böyle bir bilgiye ulaşamayız.

Asıl Tokyo Camii’ni Atatürk’ün yaptırdığı iddiasına ne zaman sıra geleceğini merak ediyorsanız işte tam oradayız:

1938’de hizmete açılan Tokyo Camii’nin Atatürk tarafından yaptırıldığını bir yana bırakın, en ufak bir maddi katkıda bulunulduğunu gösteren belgeye dahi sahip değiliz. Buyurun, Başbakanlık Arşivi, İş Bankası’ndaki hesabın girdi-çıktıları ortada. Belgeyi bulun, biz de susalım. Ancak dedikodularla tarih gemisi yürümez. Tokyo Camii’ni Türkiye yaptıramazdı, zira o sırada laiklik sarası tutmuş bir ülke olduğumuz için açılış törenine dahi Tokyo Büyükelçimiz Hüsrev Gerede katılmaktan kaçınmıştı (camiyi biz yaptırmış olsaydık neden katılmasın?). Yemen ve Suudi Arabistan’dan temsilcilerin (Hafid Vehib), hatta Müslüman olmayan Japonların bile törene katıldığını biliyoruz da, Tatar kökenli Abdürreşid İbrahim dışında bizimle irtibatı olan kimsenin katıldığına dair bilgi bulamıyoruz. Caminin, Başkırtların başını çektiği Müslümanlar tarafından yaptırıldığını, Japon halkının da yardım ettiğini biliyoruz. Tokyo Camii 2. Dünya Savaşı’nda tahrip olmuş, arsası 1986’da Türkiye’ye devredilmiş ve mevcut camiyi Diyanet İşleri Başkanlığı yaptırmıştır (2000).

Yamada’nın hatıralarını yakında yayınlayacağını öğrendiğim Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Selçuk Esenbel’in, onun cami yaptırmak için Ankara’ya gelip Atatürk’le konuştuğundan tek kelimeyle olsun söz etmemesi yeterli kanıt değilse Diyanet Ansiklopedisi’nin “Japonya” maddesine ve Ahmet Uzunoğlu’nun “Tokyo Camii” kitabına bakabilirler. O da yetmezse Tokyo Camii’nin resmi sitesine buyursunlar: http://www.tokyocamii.org/publicViews/article/sayfacesit:10/language:2

Bu milleti yıllar yılı hurafecilikle suçlayan malum kesimlerin 21. yüzyılda ‘Aydınlanmış hurafelere’ dört elle sarıldığını gördükçe hallerine acımamak elinden gelmiyor insanın…

 

**********

 

KAYNAK: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1317921&title=tokyo-camiini-ataturk-yaptirmadi

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Araplar bize ihanet etti, bizi arkadan vurdu yalanı – Şerif Hüseyin meselesi

Araplar bize ihanet etti, bizi arkadan vurdu yalanı – Şerif Hüseyin meselesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Osmanlı Ordusuna tıbbi yardım malzemeleri yetiştiren Mısır gemileri

***

Her Türk genci “Araplar’ın I. Dünya Savaşı’nda bize ihanet ettiğini” öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin’in Ingilizler ile anlaşarak Osmanlı’ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin’in “Araplar”ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, “Arapların ihaneti” söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:

“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916’da Ingilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. Ingilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde Ingiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. ‘Asıl cephe’, önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ‘ezici çoğunluğu’, Istanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”[1]

Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil Işbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun sitesinde[2] şöyle vurgulanıyor:

“O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. Ingiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı.” Araplar’ın topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’un ifadesiyle, “I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.”[3] Arap Milliyetçiliğinin öncüsü Müslüman değil;

“Hıristiyan” Araplardı.

***

Arap Milliyetçiliğinin Öncüsü ‘Hıristiyan’ Araplardı

Araplar Filistin’de Osmanlı Tuğrası ve Ayyıldızlı Sancaklar altında Türklerle omuz omuza

***

Arap milliyetçiliği, 1860’larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı Imparatorluğu’na ve yönetimindeki “Türklere” karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun “Hıristiyan” oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken “Arapların Islam öncesi tarihlerine” ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu. Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı.[4] Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı Imparatorluğu’ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar “ayrılıkçı olmadığına” dikkat çekerek şöyle diyor:

“Görülüyor ki Arapların milli hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil ‘Hıristiyan’ Araplardı.”[5]

Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Islam’ın Bugünkü Meseleleri” adlı kitabında aynı konuda başka bazı önemli bilgiler de var. Güngör, Osmanlı Imparatorluğu’nun 1915 yılında Itilaf Devletleri’ne karşı dünya Müslümanlarına hitaben yaptığı “cihad” çağrısının aslında sanılandan – veya gösterilenden – çok daha etkili olduğunu anlatıyor. Çeşitli tarihsel kaynakları dipnot vererek şöyle diyor:

“Cihad Fetvası doğurduğu neticeler itibariyle çok defa yanlış anlaşılmıştır. Islam dünyasının bu çağrıya hiç aldırış etmediği, hatta Müslümanların Osmanlı ordularına karşı Ingilizler safında çarpıştığı veya onlar hesabına Türklere ihanet ettikleri söylenir. Meseleyi biraz derinliğine araştıranlar göreceklerdir ki, bu iddialar bazı gerçeklerin yanlış yorumuna dayanmaktadır. Cihad Fetvası’nın istenen tesiri gösteremeyişinin başlıca sebebi, o çağda Islam dünyasının bir mihrak etrafında savaş için organize olabilmesi şöyle dursun, bizzat savaş davetini gereği gibi duyuracak komünikasyon imkanlarından bile mahrum bulunmasıydı. Ingiliz propagandasının Cihad Fetvası’ndan daha tesirli olduğu ve bu propaganda sayesinde fetvanın tam tersine bir maksat için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Çanakkale muharebelerinde bize karşı Ingiliz saflarında çarpışan Müslüman sömürge askerleri arasından alınan esirlerin sorgularından çıkan neticeye göre, bu askerler dinsiz Ittihatçılar’ın Halife’yi hapsettikleri ve Ingilizler’in de onu kurtarmak için Ittihatçılar’a savaş açtıkları propagandasına inandırılmışlardı. Imparatorluk dışında en çok Müslüman nüfus barındıran Hindistan’da da bu hususta çok kesif bir propaganda yapıldığı görülmektedir. Ingilizler savaş sırasında Hint Müslümanlarını “harbin bir mahiyet-i diniyyeyi haiz olmadığına, Osmanlı padişahına ve Islam’ın saltanatına hiç bir zararı dokunmayacağına” inandırmışlardı. Ayrıca Lordlar Kamarası’nda “Hilafet’e ait hiç bir şeye müdahale olunmayacağı, muharebenin ancak Ittihat ve Terakki Cemiyeti’yle olduğu” beyan edilmişti. Nitekim Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kendi isyan hareketinin ‘Halife’nin değil, ancak bozkurda ibadet edecek derecede Turancılıkla meşbu (dolmuş) olan nazırların (Bakanların) aleyhine’ olduğunu bildirmişti.”[6]

Prof. Güngör, I. Dünya Savaşı sonrasında da dünya Müslümanlarının Osmanlı’ya ve Türkiye’ye yönelik süregiden sadakatlerinden şöyle söz ediyor:

“Harbin sonunda Osmanlı topraklarının parçalanması, Istanbul’un ve Halifeliğin Türkler’den alınması veya Halife’nin devlet reisliği sıfatından sıyrılarak papa gibi sırf ruhani bir lider mertebesine indirilmesi fikirleri ortaya çıkınca, Hindli ve Mısırlı Müslümanlar arasında büyük reaksiyonlar görüldü. Hind Müslümanları Ingiliz hükümetine Hilafet’e dokunulmaması ve Türk devletinin parçalanmaması konusunda çeşitli yerlerde ve birçok defa tehdide kadar varan protestolar yağdırdıktan sonra, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesine büyük maddi ve manevi yardımlar yapmışlardır ki, bu yardımların mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir.[*] Dikkati çekecek bir başka husus da, Hilafet’i korumak üzere harekete geçenler arasında Sünni olmayan Müslümanların da (Ağa Han gibi) bulunmasıdır.”[7]

[*] Prof. Güngör’ün Hintli müslümanların yaptıkları yardımlar için “mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir” diyerek üzerinde durmadığı yardımlar hakkında kısaca malumat verelim.

Hindistan müslümanları, Hilafetin korunması için Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’ye para yollamışlardı. Bu para 500-600 bin liradan (125.000 Ingiliz lirası) oluşuyordu.[8] Hilafet makamı için gönderilen bu meblağ, M. Kemal tarafından tabiri caizse “gasp” edilmiştir. M. Kemal bu paranın 250 bin lirasını temel sermaye olarak kendi şahsi bankası olan Iş Bankası’nın kurulması için tahsis etmiştir.[9]

“Vacip” olan Hilafet için yollanan paralar; Allah-u Teala tarafından “haram” kılınan (faizli) bankaya sermaye yapılmış ve korunması istenen Hilafet ise kaldırılmıştır. Şu ihanete bakın!!

Araplar veya diğer ülkelerdeki müslümanlar değil, bizimkiler ihanet etti… Daha doğrusu bizden “sanılanlar”…

***

Özellikle Hıristıyan Arapların milliyetçilik davası gütmelerinin nedenleri ve gelişimi

Araplar Filistin’de Türklerle omuz omuza

***

Avrupa’nın kültürel etkinliği Suriye’de kendisini başlıca dinî alanda, özellikle Hıristiyan Araplar vasıtasıyla hissettirmiştir. Çünkü 19. yüzyılda büyük güçlerin kendi aralarında kutsal mekânlar ve Hıristiyan azınlıklar üzerindeki etkinliklerini artırmak için giriştikleri dinî rekabet had safhaya çıkmıştır. Bu mücadelede öne çıkan ve en etkili olanlar Fransız Cizvitleri ve Amerikan Protestan misyonerleridir. Bunlar, özellikle Suriye’de kolej ve çeşitli okullar açarak Arap geçmişini ve Arap mirasını bilen, bunun yanında Avrupa kültüründen de haberdar olan ve bu kültürden etkilenmiş bir Arap nesli yetiştirmeyi hedeflemişlerdir.[10]

Bu okullarda misyonerlerin gözetiminde eğitimini tamamlayan Suriyeli Hıristiyan entelektüeller Mısır ve Suriye’de gazete ve dergi çıkarmak suretiyle bölge halkını etkilemeye başlamışlardır. Daha önce yayımlanan gazeteler Istanbul ve Kahire’de devlet tarafından yayımlanıyor ve genelde resmî haberlere yer veriliyordu. Ayrıca Fransızca, Rumca ve Ermenice gazeteler yayımlanmasına rağmen, hemen hemen hiç Arapça gazete yoktu. 1860’lardan itibaren bölgede matbaanın yaygınlaşması, Arap yazar ve okuyucuların artması ve nispî özgürlükler sayesinde gazete ve dergiler çıkmaya başlamıştır. Bu dönemi takip eden otuz yıl içinde de matbuat Lübnanlı Hıristiyanların eline geçmiştir.[11]

Tabiatıyla, bu şartlar altında gelişen Arap milliyetçiliği, özellikle Hıristiyan Araplar arasında daha da yaygınlaşmıştır. Milliyetçilik hareketlerinin gelişimi, 1882’de Ingiltere’nin Arap dünyasının merkezi olan Mısır’ı işgal etmesiyle, yani Mısır’ın doğrudan Avrupa’nın etkisi altına girmesiyle daha da hızlanmıştır.[12]

Arap milliyetçiliğinin gelişimi bölgeler arasında değişkenlik gösterdiği gibi, Hıristiyan ve Müslüman Araplar arasında da farklı bir seyir göstermiştir. Müslüman Araplar, Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında askerî anlamda tutunamaması neticesinde devleti toparlayabilmek amacıyla yapılan ve hayatın her alanını kapsayan, Batılı tarzdaki reformlara karşı tepki göstermişlerdir.[13] Ki zaten buna müslüman Türkler de tepki göstermişlerdi. Hıristiyan Araplar ise, Avrupalı hamîlerinin de desteğiyle, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını da fırsat bilerek, bağımsız ve müstakil devlet olma gayesini gütmüşlerdir.[14]

Arap milliyetçilik hareketlerinin, özellikle Suriye eyaletinin bugün Lübnan diye bildiğimiz bölgesinde yoğunlaşmasının bazı sebepleri vardı. Bunlar, bölgedeki misyoner okullarının Batılı tarzda verdiği eğitim, Fransız Ihtilâli’nin siyasî fikirleri, Arap dili ve edebiyatını canlandırma teşebbüsleri, burada matbaaların kurulmasıyla Arap gazetelerinin yayınlanması ve Lübnanlı göçmenlerin Amerika’da bir müddet yaşadıktan sonra geri dönerek orada edindiği tecrübeleri bölgeye taşımak istemeleriydi.

Bu bölgenin diğer Arap bölgelerinden farkı Batı ile daha çok ve sık irtibat halinde olmasının yanında, coğrafî yapısı dolayısıyla Avrupa ile olan ticarî faaliyetlerin de büyük ölçüde buradan yürütülmesiydi. Lübnan’da, Hıristiyan Araplar arasında Türk aleyhtarı fikirlerin gelişmesinde bunların kendilerini Müslüman Türk idaresinde okyanusta bir ada gibi hissetmelerinin de etkisi büyüktür.

Hıristiyan Arapların bu düşüncelerine karşılık Müslüman Arapların büyük çoğunluğu Osmanlı idaresinden ayrılmak niyetinde değillerdi.[15]

***

Müslüman Arapların büyük çoğunluğu Osmanlı idaresinden ayrılmak niyetinde değillerdi

Ayyıldızlı Osmanlı sancakları altında Italyanlar’a karşı şavaşan Libyalı Araplar

***

Sultan II. Abdülhamid’in (rahmetullahi aleyh) en büyük endişelerinden biri alternatif bir Arap hilafetinin oluşturulması idi. Dolayısıyla, kendisi Arapları yüksek askerî ve idarî mevkilere getirerek ve nihayet Pan-Islamist politikasıyla Arapları kazanmaya çalışmıştır. II. Abdülhamid idaresinde, padişahın kontrolü sayesinde Araplar arasında milliyetçilik şuuru çok yavaş bir gelişme göstermiştir. Nitekim 1877-78 meclisinde Arap mebusları (milletvekilleri) birleştiren ve onları diğerlerinden ayıran açık seçik bir ortak çıkar ya da belli bir “Arap görüşü” olmamıştır. Arap mebuslar kendilerini imparatorluğun temsilcileri olarak algılamış ve doğrudan doğruya seçildikleri bölgeyle ilgilenmişlerdir.[16]

Daha önce de belirtildiği gibi Müslüman Arap entelektüeller, ayrılıp bağımsız bir devlet kurmanın peşinde koşmaktan ziyade, Osmanlı Devletini hem dinî hem de siyasî yönden güçlendirecek reformların yapılmasını hedeflemişlerdir.

Dönemin Müslüman liderleri Arapları Türk idaresinden kurtulma yönünde değil de Batı’nın tecavüzlerinden korunmaları yönünde uyarıyorlardı. Önde gelen Müslümanlar ve Arap nüfusunun büyük çoğunluğu (Arap yakındoğusunun) Osmanlı idaresine sadıktılar. Onların ‘kalan son güçlü Islam imparatorluğunu’ zayıflatmak gibi bir niyetleri yoktu.[17]

Bunu doğrulayan bir bilgiye ise 1890’da Paris’te Jön Türklerin yaptığı bir toplantıda rastlamaktayız.

Bu toplantıda Mizancı Murad’ın Arap katılımcılara bir Arap devleti kurma niyetlerinin olup olmadığını sorması üzerine Madra Mutran ve Halil Ganem bu iddiaları reddetmişler ve Halil Ganem şunları söylemiştir:

“Biz Araplar biliyoruz ki, eğer Frenkler ülkemize girerlerse, birkaç yıl içinde topraklarımız onların eline geçecektir ve ülkeyi diledikleri gibi yöneteceklerdir. Türklere gelince, onlar bizim dinimize inanırlar ve âdetlerimizi bilirler. Dört yüz yıllık yönetimleri boyunca bir santimetre mülkümüzü dahi almamışlardır. Toprakları, mülkleri, sanayiyi ve ticareti yerli halka bırakmışlardır. Araplar, Türklerle ticaretten ve kesintisiz bağımızdan yararlanmışlardır. Şimdi bunu değiştirmek ve Türklerin yerine başkasını getirmek doğru olur mu?… Arap aydınlarının ve ileri gelenlerinin ümmetlerinin Osmanlı çıkarları çerçevesinde yaşamasından başka bir isteği yoktur.”[18]

Arap entelektüelleri arasında bir yandan bu tür gelişmeler yaşanırken, diğer taraftan okuma yazma bilmeyenler, köylüler ve fakirlerin bir çoğu bu gelişmelerden habersiz veya etkilenmeden hayatlarını sürdürmüşlerdir.[19] Yani bu tür akımlar ve gelişmeler ancak belirli çevrelerde etkili olmuş ve tartışılmıştır.

***

Müslüman Arapların Osmalı’ya bağlılıkları ve yardımları

Hüseyin Hüsnü Paşa’nın Trablus notlarını tuttuğu defteri

***

M. Kemal Atatürk ve Enver Paşa ile Trablus’ta bulunmuş olan Dr. Hüsnü Hüseyin Paşa, 22 Ekim 1911’den 30 Temmuz 1912 tarihleri arasındaki 10 ayda (282 gün) yaşadıklarını not defterine kayıt etmiştir.

Bu notlardan birinde Hüsnü Hüseyin Paşa yöre halkından yapılan yardımdan şöyle bahsetmektedir:

“20 Salı: Şeyyat Kabilesi’ne mensup Ayş ailesi tarafından iki oğlak hediye edildi.”[20]

Hüseyin Hüsnü Paşa, yöre halkından savaşçı bir kabilenin kendilerine yardım için geldiklerini ise şöyle kayıt etmiştir:

“12 Perşembe: “… Beracine kabilesi gelecekmiş. Herkesle beraber ben de istikbal olunan tarafa gitdim. Pek muharip (savaşçı) ve kalabalık olan bu kabilenin vürudu ve mevcud Urban tarafından istikbali pek hararetli idi. Zaman zaman ağlamakdan kendimi alamadım. Urban muharebeye kadınlarla beraber girdiklerinden bunlarla da kadınlar gelmişdi. Fakat bunlar davul çalıyorlardı. Davulları bir tekneden ibaret olup kadınlar halka teşkil etdikleri halde davulu naklediyorlar. Diğer kadınlar da ellerindeki kalın sicimlerle davulu ihtizaz etdiriyorlardı.”[21]

Bu bilgilerden sonra şimdi Trablustan Medine’ye geçelim ve Feridun Kandemir’in “Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası, Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler” isimli eserine müracaat edelim:

“Medine’den ayrılmadan önce, son ere kadar hepsinin, bu arada çeşitli yaralar alarak vücutları adeta delik deşik olmuş, kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış gazi mehmetçiklerin, birbirlerine sokulup yardım ederek, halsiz-mecalsiz, son defa Harem-i Şerifi ziyaretle Ravza-i Mutahhara’ya yüzlerini-gözlerini sürerek dualar ede ede yaptıkları veda ziyareti görülecek şeydi.

Ingiliz altınları ile Türk’e diş biler hale getirilmiş bazı ‘sözde Araplar’ bile bu manzara karşısında göz yaşlarını tutamamışlardı. Bizimle beraber Medine’de kalıp aylar süren kuşatmanın her türlü sıkıntısını çeken, açlığına bile katlanan ‘yerli Araplar’ ise tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlıyorlardı. Hele yıllardan beri Harem-i Şerifte vazifeli olarak çeşitli hizmetlerde bulunan harem ağalarının hıçkıra hıçkıra mehmetçiklerin boyunlarına sarılışlarını benim gibi görenlerin, o anda ne hale geldiklerini tarif edemem.”[22]

Görüldüğü gibi, olayın görgü şahidi bile asilere “bazı sözde Araplar” dedikten sonra, yerli Arapların Osmanlı askerleri ile beraber Medine’de kalıp aylar süren kuşatmanın her türlü sıkıntısını çektiklerini, açlığına bile katlandıklarını ifade etmektedir.

Atatürkçü yazar Sabahattin Selek ise Arapların Kurtuluş Savaşı’nda bizimle beraber Fransızlara karşı savaştıklarını ve Fransızlarla barışın sağlanmasında önemli etken olduklarını belirtmekle kalmıyor, Fransızlara karşı Türklerle işbirliği yapan kuruluşları ve liderleri de sayıyor:

“Fransız’lara karşı Suriye’de başlamış olan Arap millî hareketi, Türk Güney cephesinin yükünü bir dereceye kadar hafifletmiştir. Türk ve Arap kuvvetleri arasında kalan Fransızlar, hem Güney Anadolu’da, Kilikya’da, hem de kuzey Suriye’de savaşmak zorunda bulunmuşlardır. Arap millî kuvvetleri, zaman zaman Türk topraklarına kadar girerek Fransızları tedirgin etmişlerdir. Buna karşılık Türk Kuvayi Milliye’si, akınlarını Kuzey Suriye’ye kadar uzatmışlardır. Türk-Arap işbirliğinin, Arap millî liderlerine büyük umutlar verdiğini yazışmalardan anlıyoruz.

Ankara’ya yaptıkları teklifte, Suriye, Irak ve Türkiye’nin istiklâllerini kurtararak bir konfederasyon kurmalarından veya sonra kararlaştırılacak bir formül üzerinde anlaşmaktan söz etmişlerdir.

Fransızlara karşı savaşan ve Türklerle işbirliği yapan kuruluşlar ve liderler şunlardır:

Halep’te “Halep Teşkilât-ı Milliyesi”, Şam’da “Suriye ve Filistin Müdafaa-i Kuvayi-i Osmaniye Heyet-i Umumiyesi, yine Şam’da “Gönüllü Kahire Fırkası”, “Amman Çerkeş Fırkası”.

Bu teşekkülleri Osmanlı ordusu eski subaylarından olan Suriyeliler yönetmekte idiler. Şam’da Şefik Bey, Halep’te Yarbay Emin Bey, kurmay Yarbay Şakir Nimet Bey gibi…

(…)

Fransa, Ortadoğu’nun bu bölgesindeki menfaatlerini korumağa çalışırken, işin çıkmaz bir maceraya sürüklendiğini bir süre sonra anlamaya başlamıştır. Kilikya ve bir Türk şehri uğruna Suriye Mandası tehlikeye düşebilirdi. Suriye’de rahat kalabilmek maksadiyle, Türklerle anlaşmaktan başka yapacak bir şey yoktu.”[23]

Işte bu gelişmeler üzerine 20 Ekim 1921’de Ankara antlaşması ile Fransızlar ile barış sağlanabilmiştir.

Yardım konusunda Hint müslümanlarını unutmak mümkün müdür?

Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan’ın Ingiliz arşivinde bulduğu Hint Müslümanlarının yardımlarına ilişkin bir belge hakkında anlattıklarını sizinle paylaşmayı bir görev addediyoruz:

“Yıl 1913. Hint Müslümanları Balkan harpleri yapan Osmanlı’ya yardım için büyük bir meydanda yardım kampanyası açarlar. Herkes elinde olanı verir. Bir kadın hiçbir parası olmadığı için çocuğunu getirir ve der ki:

‘Benim çocuğumu satın alın. Alında parasını Osmanlıya gönderebileyim.’

Bir diplomatik belgede Londra’daki arşivde bunu okuyunca gözümden yaşlar boşandı. Görevli ‘hasta mısınız’ diye sordu. Ben ‘hayır’ dedim. Bir mendil istedim. Gözlerimden akan yaşları sildim. Ingiliz arşivlerinden okudum. 1940’larda bir Ingiliz Büyükelçisinin notlarında şu yazıyordu: ‘Aradan geçen zamana rağmen Islam ülkelerinin sefirlerinin hala Türkiye’ye bakışlarını ve onu önder olarak görmelerini anlayamıyorum. Türkler böyle giderse ya Islam aleminin liderliğine ilerler ki bu bizim zararımıza olur ya da şimdi gitmekte oldukları batıya doğru yol alırlar.’ “[24]

Bu bapta bu kadar misal kafidir sanırız.

***

Bazı Araplar arasındaki huzursuzluğun kaynağı

Araplar ve Türkler Libya’da Italyanlara karşı omuz omuza

***

Aslında bazı Araplar arasındaki huzursuzluk; Sultan Abdülhamid’i tahtan indiren ve devleti yönetme cüretinde bulunan mason güdümlü Ittihat ve Terakki cemiyetinden ve tutumlarından kaynaklanıyordu desek pek de yanlış olmaz.

Örneğin, Suriye Valisi Ittihatçı Cemal Paşa’nın Şubat 1915’de Süveyş kanalına düzenlediği saldırı başarısız olunca, Suriye’ye döndükten sonra “güya” Arap liderlerin ülkelerini yabancılara sattıkları gerekçesiyle bunlara karşı çok katı bir politika izlemeye başlamış, hatta bazı Arap liderlerini isyana engel olması ümidiyle idam ettirmiştir.[25]

Cemal Paşa hatıralarında idamlar hakkında kendini savunurken de, bu kararları vermekteki amacının Arap isyancıları korkutmak olduğunu ifade etmektedir.[26] Cemal paşanın bu hareketinin Araplar arasında hoş karşılanmadığını tahmin etmek herhalde güç değildir.

Başka bir huzursuzluk kaynağı ise, Ittihatçıların yaptıkları reformların vazgeçilmez şartı olan merkezi otoritenin mümkün olan en geniş alana ulaştırılması prensibi ve bunun tamamlayıcı unsuru olan devletin dili Türkçe’nin kamu hayatının “her alanında” kullanılması hedefiydi. Işte bu reformlar Araplarla gittikçe siyasîleşen bir anlaşmazlığa sebep olmuştur. Ittihatçıların Suriye’deki idarî makamlara adamlarını yerleştirmeleri ve buradaki okullarda, mahkemelerde ve idarî birimlerde “Türkçe kullanımını mecburi” hale getirmeleri “Arapçılık”ı Suriye’de muhaliflerin bir enstrümanı haline getirmiştir.[27]

Balkanlardaki hareketlenmeler ve Araplar arasındaki huzursuzluklar sebebiyle Ittihatçıların Pan-Islamizm’den Pan-Turanizm’e geçiş yapmaları[28] ve bunun yanında sıkı bir merkeziyetçi politika izlemeye başlaması sonucu Araplar arasında bir reaksiyon oluşmuştur.[29]

Bu reaksiyonun temel sebebinin genelde “Türkleştirme” politikası olduğu ileri sürülmüştür. Türk milliyetçiliği yolundaki gelişmeler, hem Arap milliyetçiliğine örnek oluşturmuş hem de Araplarda, Türklerin artık kendilerini “bir yana bıraktığı”, “gözden çıkardığı” hissini uyandırmıştır.[30] Ancak, Türkçe kullanma zorunluluğu Istanbul ile Araplar arasında önemli ve hassas bir konu olarak ortaya çıkmışsa da, Arap siyaseti temelde Imparatorluktaki genel eğilimlere uymaya devam etmiştir.[31]

Araplar sadece “Türkleştirme”ye değil, aynı zamanda; neredeyse her sahada kültürlerinin bombardımanına maruz kaldıkları Fransızlara, diğer bir deyişle “Fransızlaşma”ya da tepki göstermişlerdir ve bundan daha doğal bir şey de olamaz. Kimse kimseyi kendine benzetmek hakkını haiz değildir. Son olarak Arapların “Fransızlaşma”ya gösterdikleri tepkiyede bir misal verelim ve bu bahsi kapatalım; 1908 yılında Beyrut’ta yayınlanan “La Question Sociale et Scolaire en Syrie” adlı anonim bir broşürde, Arapların Fransızları sevdikleri, ancak bu sevginin kendilerini kaybettirecek kadar ileri gidemeyeceği ifade edilmiştir.[32]

***

Osmanlı’nın son Vilayeti olan Yemen’deki Araplar da ihanet etmedi

Imam Yahya’nın Osmanlı’ya bağlı olduğunu bildiren mektubu

***

Yemen ile ilgili Prof. Dr. Metin Ayışığı’nın “Osmanlı’nın son Vilayeti: Yemen” isimli makalesini hiçbir yoruma lüzum hissetmeden naklediyoruz…

Osmanlı Devleti, onbinlerce vatan evladına mezar olan Yemen meselesini halletmek için devletin egemenlik hakkı saklı kalmak kaydıyla, orada özel bir yönetim kurulması kararını almıştı. Uzun süren görüşmelerden sonra 11 Ekim 1911 tarihinde imzalanan antlaşmayla, 400 yıldır akan kan durmuş, aynı zamanda Trablusgarb ve I. Dünya Savaşları ile Kurtuluş Savaşı süresince, hep dost olan güvenilir bir müttefik kazanmıştır.

Ancak, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 16. Maddesine göre, Yemen ve Asir’deki Osmanlı kuvvetlerinin en yakın Itilaf devletleri garnizonlarına teslim olmaları gerekiyordu. Yemen Valisi Mahmud Nedim Bey ise, merkezi hükümetten resmen emir almadıkça Itilaf ordularına teslim olmaktan kaçınıyordu. Aynı görüşü paylaşan Imam Yahya da, Istanbul’dan özel bir memurun gönderilmesini şart koşuyordu. Bunun için Mütareke hükümlerini kendilerine bildirmek üzere yüzbaşı Ömer Subhi Bey gönderildi. Ancak Subhi Bey’in de gelmesi durumu değiştirmemiş, Mahmud Nedim Bey, zaman kazanmak için olsa gerek, bu kere Dahiliye Nezaretinden kesin bir emir gelmedikçe teslim olmayacağını ilgili makamlara bildirdi.

Yemen Imamı Yahya bin Hamideddin de, Yemen’in Itilaf devletleri tarafından işgaline razı olmadığı gibi,Osmanlı birliklerinin kesinlikle teslim olmasını istemiyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında gerek hükümet ve gerekse ordu nezdinde, siyaseten ve maddeten çok büyük yardımlarda bulunmuştu. Bu süre içinde hiç bir yabancı devlet veya Osmanlı Devleti’ne düşman bir devletle münasebete geçmedi. Imam Yahya, yabancılar tarafından yapılan her türlü teklifi reddetti. O, ordunun ve idarecilerin Ingilizler’e teslim olmasıyla, memleket için doğacak büyük mahzurlar ve vahim sonuçlara dikkat çekiyordu. Onlara, teslim olmaları durumunda meydana gelebilecek her türlü sorumluluğu üzerine alarak, durumu vilayet makamı ve ordu kumandanlığı ile tüm yerleşim birimlerine tebliğ etti. O, tek bir neferin bile Yemen’den ayrılmaması taraftarıydı.

Ayrıca Osmanlı Devleti ile yapmış olduğu antlaşmaya dayanarak, tüm yabancı devletler ve bilhassa Ingiltere hükümetine sert protestolar gönderdi. Yemen’in her türlü müdahale ve yabancı saldırılardan korunması için mahalli gelirlerin tümüyle ordu ve mülki memurlara harcanacağı beyan edip, teminat verdi. O, teslim olma konusundaki itirazı için, sarf edilen çabalardan yegane maksadının, Osmanlı ordusunun ve Osmanlı idaresinin eskiden olduğu gibi Yemen’de devam edip, Osmanlı kimliğinden ayrılmama olduğunu söylüyordu.

Yemen’in bir başka yüzü de, burada görev yapan askeri ve sivil memurlardı. Neredeyse 40 aydır maaş alamayan bu insanlar, büyük bir yokluk ve sefalet içindeydiler. Imam Yahya dahi , son derece sıkıntı içinde olan bu memur ve ailelerine geçinebilecekleri ölçüde para ve hububat yardımında bulunmuştu. Bu durumu defalarca dile getirmiş olan Yemen Valisi Mahmud Nedim Bey, hükümete başvurarak, Yemen’de bulunan komutan ve subaylarla, bunların ailelerinin hak ettikleri maaşların hiç olmazsa bir kısmının ödenmesini talep etti. Üstelik, Yemen’deki tüm idari teşkilat görevlerine fiilen devam ediyordu. Bu gelişme üzerine, 18 Nisan 1922 tarihinde toplanan Meclis-i Vükela, Hariciye Nezaretinin yazısını da gündemine aldı. Yapılan görüşme sonucunda, Osmanlı Hükümeti ile Itilaf devletleri arasında kesinlik ve geçerlik kazanmış bir antlaşma mevcut olmamasına ve hukuken Osmanlı Devleti’nin hiçbir parçasının terk edilmiş ve ayrılmış sayılamayacağına göre, her türlü maddi ve manevi bağlarını korumakta olan Yemen’in, Osmanlı Devleti’nden ayrılmış sayılmasının caiz olamayacağı, bu nedenle Yemen’de bulunup da, Mondros Mütarekesi’nden sonra üstlerinin izniyle orada kalan komutan ve subaylarla, askeri memurların maaşlarının derhal ödenmesi için Harbiye Nezaretinden gelen yazı üzerine, gerekli işlemin derhal başlatılması konusunda Maliye Nezaretine talimat verilmesini karar altına aldı.

Imam Yahya’nın, bu konudaki tüm gayret ve uğraşıları, Osmanlı kuvvetlerine verilen teminat ve defalarca yaptığı açıklamalar, hiç bir zaman kabul görmemiştir. Dört sene içinde, Osmanlı ordusu ve yerli gönüllüler tarafından elde elde edilen büyük zaferler, âdeta yok sayılarak harp malzemesi ve cephanenin büyük kısmının depolandığı Lühec bölgesi kuvvetleri, tüm mühimmatıyla birlikte Ingilizler’e teslim olmuştur. Bu gelişme üzerine, derhal tertibat alan Imam yeni kuvvetler toplayarak, cephe almış ve bunda da başarı sağlamıştır. Durum bu merkez iken, Imamın teslim olma konusundaki tüm uyarılarına rağmen, ordunun bazı komutan, asker ve memurları Ingilizler’e teslim olmaya karar vermiştir. Imam Yahya, almış olduğu tedbir ve kararlarla Yemen’in Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını kabul etmeyerek, devlete olan samimiyet ve bağlılığını ispat etmiştir.

Türkiye ile bağlarını hiç bir zaman koparmamış olan dost ve kardeş Yemen’le olan sıcak ve samimi ilişkilerimiz, tarihten gelen bir süreçle almış olduğumuz güçle sonsuza dek devam edecektir.[33]

***

Arapların teklifini M. Kemal Atatürk reddetmişti

M. Kemal Atatürk’ün Büyük Millet Meclisinin açıldığı günün ertesinde, 24 Nisan 1920 tarihli gizli celsede yaptığı konuşmanın metni (Meclis tutanağı)

***

Önemle ifade edelim ki, Şerif Hüseyin ve 300 civarındaki bedevisinin isyan etmesi, tüm Araplara mal edilemez. Şerif Hüseyin’e karşı bizimle beraber omuz omuza mücadele edenler yine Araplardır. Üstelik Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Osmanlı’ya bağlı kalmak istediğini M. Kemal Atatürk’e bildirmiş ancak M. Kemal bu isteği reddetmiştir. Ne enteresandır ki, bunu da M. Kemal’in 24 Nisan 1336 (1920) tarihli meclis konuşmasından öğreniyoruz…

Meclis tutanağından aynen alıntılıyoruz…

M. Kemal Atatürk:

“…Suriyede Ingilizler, Fransızların tarzı idaresine, muhakkirane olan idaresine hedef olduktan sonra bu aksamdaki ehli islâm pek büyük bir hataya duçar olduklarını takdir ettiler ve onu müteakip bir kısmı kendi dahillerinde müstakil olmak fakat yine bir suretle bir şekilde Camiai Osmaniye dahilinde bulunmak cihetini düşündüler. Bittabi makamı muallâyi hilâfete karşı olan merbutiyetleri cümlemiz gibi bütün ehli iman için bir vazifei mukaddese idi. Diğer bir kısmı daha ileriye gittiler. Bize hiç bir şekil ve surette istiklâlin lüzumu yoktur, biz halifemiz ve padişahımıza merbut olarak Camiai Osmaniye dahilinde bulunacağız, dediler (…) Binnetice Emir Faysal dahi hususî murahhaslarını bizimle temasa getirdi. Resmî temasla bu müracaatın bizce telâkki edilen nikati izah etmek isterim. Her halde Suriyeliler her hangi bir devleti ecnebiye ile münasebetinin kendileri için binnetice esaret olacağına kani oldular. Bundan (dolayı bize teveccüh ettiler.) Bizim bilmukabele gösterdiğimiz şekil şundan ibaret idi. Dedik ki, artık hududu millimiz dahilinde bulunan menabii insaniyeyi ve menafii umumiyeyi hududumuzun haricinde israf etmek istemeyiz.[34]

Anadolu’daki hareket, Irak’ta genç kuşak arasında, sosyal ve siyasal değişim alanında olumlu etki yaptı. Genç kuşağın üzerindeki bu etki, dergi ve gazetelerde[35] ilk müjdelerini vermeye başladı. Iş daha da ileri giderek, Türk kurtuluş savaşına kimi Iraklıların katılmaktan geri kalmadıkları görüldü. Içlerinde savaş meydanlarında kurban gidenler de olmuştur.[36]

Islam milletlerinin Türk Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen rolü, maddi ve ma’nevi yardımlarla kalmadı, ayrıca Arap ülkelerinden, Hindistan, Iran ile Afganistan’dan akın eden gönüllü taburları ile yine Kürt gönüllüleri Türk ordusuna katılmak üzere Türkiye’ye geldiler.[37]

***

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) : “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir”

Bu çalışmamızda görüldüğü üzere, Şerif Hüseyin ve 300 civarındaki bedevisi dışında müslüman Arapların isyan ettiği yönündeki iddialar doğru değildir. Zaten Şerif Hüseyin’in isyanı özellikle böyle bir şeye taraftar olmayan Mısırlı entelektüeller arasında huzursuzlukla karışık şaşkınlık oluşturmuştur. Bunun Türklerin itibarını sarsmak için Ingilizler tarafından ortaya atılmış bir aldatmaca olduğunu ileri sürmüşlerdir[38], dolayısıyla daha önce de belirtildiği gibi, Araplar bizimle beraber Şerif Hüseyin’e karşı savaşmışlardır. Şerif Hüseyin’in isyan etmesine zemin hazırlayanlar ise Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indiren Ittihatçılardı.

Şöyle ki, Sultan II. Abdülhamid, Şerif Hüseyin’i devamlı bir surette Istanbul’da tutar ve Arabistan’a göndermezdi. Çünkü Onun Ingilizler tarafından belli bir maksada imale edildiğini çok iyi biliyordu. Bu gerçekten gafil olan Ittihatçılar Şerif Hüseyin’in Hicaz’a gitmesine göz yummuşlar ve bu suretle Onun meşhur isyanına zemin hazırlamışlardır.

Bunlara ilaveten şunları söyleyelim ki, Arap Yarımadası’na oluk gibi akan Ingiliz altınlarına rağmen, yalnızca 300 civarında bedevi Osmanlıya isyan etmiştir. Halbuki aynı çarpışmalarda Türk ordusu tarafında yer alan Araplar bu sayıdan katbe kat fazla idi. Hem de bölgenin ileri gelen insanlarından olarak… Şerif Hüseyin’in sokaktan topladığı adamlar nevinden değil…

Binaenaleyh, kemalistlerin bizi müslüman kardeşlerimizden soğutmak gayesiyle ortaya attıkları, “Araplar bize isyan etti – bizi arkadan vurdu” iddiasını böylece çürütmüş olduk.

***

Hucurat Suresi

10 – “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”

Sahabelerin (radıyallahu teala anhüm ecmain) bulunduğu bir mecliste, oradakilere atalarının, dedelerinin kim olduklarının sorulması üzerine sıra Iran asıllı bir sahabe olan Selman-ı Farisi Hazretleri’ne gelince, O:

“Ben Islam’a girdikten sonra soy sop aramam. Ben Islam oğlu Selman’ım ” cevabını verdi.

Bu güzel cevaptan son derece etkilenen Hz Ömer (radıyallahu anh) da şöyle dedi:

“Bütün Kureyş bilir ki babam Hattab, Kureyşin önde gelenlerinden biriydi. Böyle iken ben Islamoğlu olan Selman’ın kardeşi Islamoğlu Ömer’im.”[39]

Yazımızı bir Hadis-i Şerif ile bitirelim:

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir.”[40]

*

**********

*

KAYNAKLAR:

[1] Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002.

[2] Sitenin adresi: http://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/myths3/MFroots.html

[3] Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap Ilişkileri, Irfan Yayınevi, Istanbul, 1992, sayfa 153.

[4] Prof. Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 379.

[5] Prof. Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 594.

[6] Prof. Dr. Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 159, 160.

[7] Prof. Dr. Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 160, 161.

[8] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 52, 53.

[9] Hakkı Naşit Uluğ, Hemşerimiz Atatürk, Türkiye Iş Bankası Kültür Yay. Ikinci basım, Istanbul 1973, sayfa 241-245.

[10] Bernard Lewis, (1968), The Arabs in History, [Tarihte Araplar, Istanbul: Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London, sayfa 172.

[11] Albert Hourani, (1984), Arabic Thought in the Liberal Age, 1798-1939, Cambridge University Press, Cambridge, sayfa 97.

[12] Maurice Harari, (1962) Government and the Politics of the Middle East, Prentice-Hall, Inc., Englewood Cliffs, sayfa 105; Bernard Lewis (1968), The Arabs in History,[Tarihte Araplar, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London sayfa 173.

[13] Bu kaynağa bakılabilir; William Ochsenwald , Modern Ortadoğu’da Islâm ve Osmanlı Mirası, Imparatorluk Mirası. Balkanlar’da ve Ortadoğu’da Osmanlı Damgası, (Ed.) L. Carl Brown, Iletişim Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 395).

[14] Dr. H. Bayram Soy (Kırıkkale Üniversitesi, Fen- Edebiyat Fak.), Arap Milliyetçiliği: Ortaya Çıkışından 1918’e kadar, Bilig, Yaz / 2004, sayı 30, sayfa 178.

[15] N. Zeine (1981), Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport, sayfa 39.

[16] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 31.

[17] N. Zeine, Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport 1981, sayfa 58.

Ayrıca bakınız;

– Salih Tuğ, Islam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, XIX. ve XX. Asırlar, Irfan Yayınları, Istanbul 1969, sayfa 255.

– N. Zeine, Arap Milliyetçiliği, çev. Kemal Kahraman, Cambridge Islam Tarihi, Hikmet Yayınları, Istanbul 1989, sayfa 134.

– Aparajita Gogoi ve Gazi Ibdewi Abdulghafour, Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi 1994, sayfa 85.

[18] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 49.

[19] N. Zeine, Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport 1981, sayfa 58.

[20] Hüseyin Hüsnü Paşa’nın not defteri, 20 Kanun-ı evvel 1327 [1911] Salı günlü not.

[21] Hüseyin Hüsnü Paşa’nın not defteri, 12 Kanun-ı Sani 1327 [1912], Perşembe günlü not.

[22] Feridun Kandemir, Medine Müdafaası: Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler, Nehir Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 235.

[23] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 416, 417.

[24] Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan’ın anlattıklarını Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı Sızıntı Dergisi’nin 401’inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz.

[25]  Zeine N. (1981), Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport, sayfa 101,102.

Ayrıca bakınız;

– Aparajita Gogoi – Gazi Ibdewi Abdulghafour (1994), Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi, sayfa 100.

– Maurice Harari (1962), Government and the Politics of the Middle East, Prentice-Hall, Inc., Englewood Cliffs, sayfa 107.

[26] Cemal (Paşa) (1959), Hatıralar, Ittihat-Terakki ve Birinci Dünya Harbi, hazırlayan: Behçet Cemal, Selek Yayınları, sayfa 250, 251.

Ayrıca bakınız; Helmut Mejcher (1991), Der arabische Osten im zwanzigsten Jahrhundert, 1914-1985, Ulrich Haarman (Ed.), Geschichte der arabischen Welt, Verlag C. H. Beck, München, sayfa 442.

[27] Alexander Schölch (1991), “Der arabische Osten im neunzehnten Jahrhundert, 1800-1914”, Ulrich Haarman (Ed.), Geschichte der arabischen Welt, Verlag C. H. Beck, München, sayfa 426-427.

[28] Pan-Islamizm’den Pan-Turanizm’e geçiş hakkında bakınız; Feroz Ahmad (1986), Ittihat ve Terakki 1908-1914, Kaynak Yayınları, Istanbul, sayfa 254-255.

[29] Bernard Lewis (1968), The Arabs in History,[Tarihte Araplar, Istanbul: Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London, sayfa 174.

[30] Ömer Kürkçüoğlu (1982), Osmanlı Devleti’ne Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi, 1908-1918, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, sayfa 16.

Ayrıca bakınız; Aparajita Gogoi – Gazi Ibdewi Abdulghafour (1994), Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi, sayfa 94.

[31] Hasan Kayalı (1998), Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul, sayfa 88-90.

[32] Hans Kohn (1928), Geschichte der Nationale Bewegung im Orient, Kurt Vowinckel Verlag, Berlin, sayfa 216.

[33] Prof. Dr. Metin Ayışığı’nın kaynakları;

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Meclis-i Vükela Mazbataları, B.E.O, Dahiliye, Hariciye, Harbiye Tasnifleri ; DH-KMS Tasnifi, DH-İ/UM tasnifi ve DH-ŞFR tasnifi. Tanin, Tasvîr-i Efkâr, İkdam, Vakit v.s. gibi dönemin gazeteleri. Ahmet İzzet Paşa; Feryadım, Nehir Yayınları, c.1, İstanbul 1992. Ayışığı, Metin; Mareşal Ahmet İzzet Paşa (Askeri ve Siyasi Hayatı), T.T.K Basımevi, Ankara 1997. Bayur, Yusuf Hikmet; Türk İnkılabı Tarihi,T.T.K Basımevi, Ankara 1951. Danişment, İsmail Hami; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,Türkiye Yayınevi, İstanbul 1961. Ehiloğlu, Zeki; Yemen’de Türkler, Kardeş Matb., İzmir 1952. Erden, Ali Fuad; İsmet İnönü, Burhaneddin Erenler Matb., İstanbul 1952. Genel Kurmay Askeri Tarih Yayınları; I. Dünya Savaşı Harbinde Türk Harbi, C.6, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1978. Gülsoy, Ufuk; Yemen Demiryolu Projesi,Tarih Medeniyet Dergisi, Ağustos 1997, sayı. 41. İnal, Mahmut Kemal; Son Sadrazamlar, M.E.B. yay., İstanbul 1965. Karal, Enver Ziya; Osmanlı Tarihi,T.T.K Basımevi, Ankara 1995. Kuran, Ahmet Bedevi; Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Çeltük Mat., İstanbul 1959. Kutay, Cemal; Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Tarih Yayınları, İstanbul 1961. Lewis, Bernard; Modern Türkiye’nin Doğuşu, T.T.K Yayını, Ankara 1984. Selek, Sabahattin; İsmet İnönü Hatıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985. Sertoğlu, Mithat; Yemen Macerası, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1975, sayı 4. Sırma, İhsan Süreyya; Yemen, İ.A, M.E.B., c.13, İstanbul 1961. Tanrıkut, Asaf; Yemen Notları, Güzel Sanatlar Matb., Ankara 1965. NOT: Orjinali 38 sayfa olan bu tebliğ, 4-8 Ekim 1999 tarihleri arasında Ankara’da toplanan XIII. Uluslar Arası Türk Tarih Kongresi’nde sunulmuştur.

[34] T.BM.M. Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, Içtima: 1, 24 Nisan 1336 (1920), 2 nci in’ikat – 4 ncü celse, sayfa 2, 3. (Meclis tutanakları)

Ayrıca bakınız; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2., Ankara, 1959, Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, sayfa 57.

[35] Mahmud El-abta, Bağdattaki cadde adamı, Bağdat 1962, sayfa 225, 226. Aktaran: Dr. Qassam KH. Al-Jumaily, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923), (Düzenleyerek Yayıma Hazırlayan: Doç. Dr. Izzet Öztoprak), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1999, sayfa 22.

[36] Mehmet Ali Kemaleddin, Irak’ta fikir gelişmesi, Bağdat, Tarihsiz, sayfa 92.

[37] Dr. Qassam KH. Al-Jumaily, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923), (Düzenleyerek Yayıma Hazırlayan: Doç. Dr. Izzet Öztoprak), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1999, sayfa 13.

Ayrıca bakınız; Ahmet Rıfat, Doğunun Uyanışı; Kemalist ordunun yetenek ve gücü, Kahire 1922, sayfa 9.

[38] Ronald Storrs (1939), Orientations, Readers Union Ltd., London, sayfa 177.

[39] Sızıntı dergisi, Mayıs 1992, sayı 160.

[40] Müslim, Imare, 53, 54, 57.

NOT: Birkaç yerde Mustafa Akyol’un makalesinden istifade edilmiştir.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Osmanlı Devleti’nde Fabrikalar, Matbaa – Osmanlı geri kaldı yalanı

Osmanlı Devleti’nde Fabrikalar, Matbaa – Osmanlı geri kaldı yalanı

(Yazıya fotoğraf ve belgeler ekledik, ancak daha fazla fotoğraf ve belge için yazının sonundaki “Diğer Fotoğraflar ve Belgeler” bahsine bakabilir ve yazıya dair kaynakları da bu bahisten sonra görebilirsiniz. Unutulmamalıdır ki, buradaki fotoğraf ve belgeler Osmanlı’daki fabrikalara ve teknik gelişmelere dair fotoğraf ve belgelerin tamamı değildir, sadece bir kısmıdır)

Benzer bir konumuz için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/14/sultan-ikinci-abdulhamid-han-doneminde-yapilan-bazi-eserler/

***

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Osmanlı’da Askeri Üniforma Fabrikası

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri koro halinde Osmanlı’ya (haşa) sövmek adeta bir milli marş haline getirilmiş ve Padişahların gerici, barbar, vatan haini olduklarını haykırmak da bu ülkede aydın olmanın sanki temel koşulu sayılmıştır… Iş o raddeye vardırılmıştır ki, bunlara ilaveten, halka bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam, aptal, cahil, yobaz diye hakaret edenlere aydın sınıfının baş köşesinde yer verilir olmuştur.

Bu zihniyet bununla da yetinmemiş ve, “herşey Cumhuriyet ile başladı”, “Osmanlı’dan borç dışında hiçbir şey devralmadık”, “matbaa hocalar yüzünden ülkeye geç girdi” gibi sloganları okullarda yavrularımızın beyinlerine adeta nakşetmiştir. Insanlara gelişmenin önündeki tek engelin (haşa) hocalar, dolayısıyla Allahu Teala’nın kanunları (Şeriat) olduğunu empoze eden kemalist devrimbazlar, böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin, Kur’an ve Sünnet’te yer alan kanunlar ile yönetilmemesine bir gerekçe üretmişlerdir.

Halbuki Osmanlı teknik gelişmeye karşı olmak şöyle dursun, teknik terakkiyi teşvik bile etmiştir. Matbaa’nın ülkeye girişinin gecikmesiyle de hocaların bir alakası olduğu söylenemez. Kaldı ki, bu gecikme kemalistlerin iddia ettikleri gibi 300 yıl da değildir. Matbaa, Gutenberg’in icadından 33 yıl sonra Osmanlı’ya girmiştir ve bu da o dönemin şartları göz önüne alındığında gayet normal sayılabilir. O dönemin şartlarını gözetmeden, üstelik abartılı rakamlarla Osmanlı’ya yüklenen kemalistlerin, “ilerici, yenilikçi” olarak niteledikleri Türkiye Cumhuriyeti’ne televizyonun 40, internetin ise 20 yıl gecikmeyle girmiş olmasına hiç değinmemeleri oldukça dikkat çekicidir.

Zaten o dönem Osmanlı’nın matbaaya ihtiyacı yoktu ki… Dolayısıyla bekleyen yolcusu olmayan durağa, otobüsün geç veya erken gelmesi ne ifade eder ki?

Müslümanlar, insandan insana, ya da öğretmenden öğrenciye veya bilenden bilmeyene aktarılan sözlü bilgiye daha çok güvenirler. Bu bakımdan Müslüman topluluklarında bilgi ağız-kulak yoluyla dolaştığı için kitapların basma teknolojisi yoluyla çoğaltılmasına uzun zaman ihtiyaç duyulmamıştır. Bilgisayar kullanmayı bir kitaptan mı öğrenmek isterdiniz, yoksa birebir uzmandan mı? Elbette çoğunluk ikinci şıkkı tercih edecektir. Bir insanın bilgiyi doğrudan bilenden alması; bilenin kitabından almasından çok daha faidelidir.

Bu yüzden geçmişte olduğu gibi bugün de zengin ve asil aileler çocukları için özel ve meşhur hocalar tutarlar. Adetullah da böyle değil midir? Allahu Teala gökten herkesin evine Kur’an-ı Kerim yağdırmaya kadir değil midir de Peygamber göndermiştir? Oysa, “Alın size Kitap, okuyun ve uygulayın” denebilirdi. Allahu Teala bir Peygamber göndererek bizden, Ona bakarak, Onu dinleyerek, meselelerin nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini öğrenmemizi istemiştir.

Demek ki en iyi yöntem budur, zira yazılı metinlerin fikirleri yansıtması yetersizdir. Bilgiye ulaşmaktaki en iyi seçenek bileni bizzat dinlemektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin; “Ilim Çin’de de olsa, gidip alın” Hadis-i şerifi de bunu teyid etmektedir. Kur’an-ı Kerim’deki “oku” ayetinden sadece yazı okumak anlaşılmamalıdır, ve zaten bu ayetle “Ümmî”, yani okuma – yazma bilmeyen “Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimize hitap edilmiştir. Allahu Teala, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’in okur – yazar olmadığını pekâlâ biliyordu, bu durumda okuma bilmeyen birisine oku demek muhaldir, Allahu Teala da muhal olan bir şey yapmaktan münezzehtir. Demek ki burdaki “oku” ; alemi, kainatı, evreni veya kendini oku olarak da anlaşılabilir.

Sakın bu yazdıklarımızdan matbaaya karşı olduğumuz sanılmasın, matbaadan da istifade edilir ancak ağız-kulak yoluyla bilgi aktarımın daha istifade edilebilir bir yöntem olması hasebiyle ve daha başka faktörlerden dolayı, ülkeye girmiş olmasına rağmen, matbaaya ihtiyaç duyulmaması; asla gericilik değildir.

Matbaa ile ilgili -inşaallah- müstakil bir yazı kaleme alacağımız için şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz.

(Matbaa ile ilgili müstakil yazımız yayınlandı, okumak için tıklayın: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/31/matbaa-osmanliya-ne-zaman-geldi/)

***

Yazının girişinde de belirttiğimiz gibi, kemalistlerin; “Osmanlı’dan borç dışında hiçbir şey devralmadık” sözü, kendilerinin iktisadi alandaki başarısızlıklarına ürettikleri gülünç bir mazeretten başka bir şey değildir. Osmanlı’dan miras kalan nakit para, kalan borçtan çok daha fazladır. Bununla beraber Osmanlı’dan cumhuriyete birçok fabrika intikal etmiştir.

1813’de, yani Osmanlı Devleti’nde Beykoz yakınında Selviburun’da kağıt fabrikasının yanı başında eski bir değirmenin yerinde kurulan bir tabakhane vardı. Bu tabakhane harpten sonra Sanayi ve Maadin Bankası ve 1933’te Sümerbank’a bağlandı[1] ve hala faaliyettedir.

Osmanlı’da Kağıt Fabrikası

***

Osmanlı’da Kağıt Fabrikası

***

Hani Osmanlı’dan bir şey kalmamıştı?

Dahası var…

Osmanlı döneminde kurulan Defterdar Fabrikasında halen yünlü kumaş[2] imâl edilmektedir.

Bakırköy’de, pamuk ipliği ve dokuma tezgahları da askeri ihtiyaçlar için çalışmış ve imalâta hala devam etmektedir.[3]

Halk arasında Basmahâne olarak bilinen Bakırköy Bez Fabrikası halen Türk hükümeti tarafından işletilmektedir. Bu dört müessesenin sonuncusu Hereke fabrikasının yüksek evsaflı ipek ve yün mamulleri bugün Sümerbank vasıtası ile halka satılmaktadır. Orijinal planların en verimli neticesi, küçük endüstrinin halen devam etmesidir. Çeşitli Osmanlı fabrikaları, makineleri ve çalışanları ile bir tecrübe kaynağı ve örnek olarak Türkiye Cumhuriyetine miras kalmıştır. Türkiye 1929’da ithalat-ihracat vergilerini kontrolü altına aldığı zaman özel teşebbüsler dahili ihtiyaçları karşılayamıyacak kadar zayıftı. Neticede, yeni kurulan devlet bir hal çaresi olarak eski fabrikalara döndüğü zaman, yenilikler getireceğine geleneksel usulde hareket ediyordu. Mevcut tecrübeli idareciler ile işçiler ilerideki gelişmeler için hazırlanan kadronun bir parçasını teşkil etmekteydiler.[4]

Osmanlı’da Hereke Dokuma Fabrikası

***

Osmanlı’dan cumhuriyete miras kalan fabrikalar arasında 1884’te Paşabahçe’de kurulan cam fabrikasını unutmamak gerekir. Bu fabrika, o zamanın modern standardlarına uygun donatılmıştı. Hala aynı yerde büyük başarı ile faaliyettedir.[5]

Türkiye Cumhuriyeti’nde şeker imalathanelerin kurulması bile Osmanlı Devleti’nin eski bir tasarısıydı. Bu proje 1840 yılında mevcuttu.[6]

Binaenaleyh, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne hiçbir şey kalmamıştır sözü; slogandan ileri gitmemektedir.

Osmanlı’da kurulan Beykoz Kundura Fabrikası

***

Hem Osmanlı’dan bir şey kalmadı diye hakaret ettiler, hem de Osmanlı’dan kalan fabrikanın parasını yediler…

***

Kemalist rejim, hem “Osmanlı’dan bir şey kalmadı” diye hakaret etti, hem de Osmanlı’dan kalan fabrikanın parasını afiyetle yedi…

***

Kemalist rejim, hem “Osmanlı’dan bir şey kalmadı” diye hakaret etti, hem de Osmanlı’dan kalan fabrikanın parasını afiyetle yedi…

***

Merkantilizm ile birlikte batıda ulusal sermaye birikimlerinin güçlenmesi sanayileşmeyi kolaylaştırmıştır. Oysa aynı dönemde Osmanlı Devleti’nde merkantilizm karşıtı uygulamalar sanayileşmeyi yavaş gelişmeye itmiştir.[7] Yine bu dönemde Osmanlı merkezi idaresinin zayıflaması sanayileşmeyi olumsuz etkilemiştir. Ancak yine de 1839’dan sonra yenileşme hareketlerine paralel olarak sanayileşmede önemli mesafeler alınmıştır.[8]

***

** Avrupa Sanayi Devrimi Öncesinde Osmanlı’da Sanayi **

15 – 17. Yüzyıl’da Istanbul’daki Büyük Sınaî tesislerinin vaziyet planı

***

Istanbul’da 1718’lerden sonra önemli ölçüde devlet teşebbüsü sanayi işletmeleri kurulmuştur. Örneğin bu asırda, Istanbul’da, biri çuha ve diğeri ipekli kumaşlar yapmağa mahsus iki fabrika vardı. Bir ara, yani 1720 senesinde, bu çuha imalathanesinde ipekli kumaş dokutturulması takarrür ederek ipekli tezgahları da kurulmuş ve Sakız adasındak ipekli kumaş işleyen ustalar getirtilerek kırk tezgah üzerinden işe başlanmıştı.[9]

Halkın bu yerli ipeklilere rağbet göstermesi üzerine ayrıca bir ipekli kumaş imalathanesi de vücuda getirilmiş, fakat çuha fabrikasında yapılan dîba, hatayî ve sair ipekli kumaşların yapılmasına da devam olunmuştur.[10]

Bu ipekli kumaş imalathanesinde de bir dîba (kalın canfes), on adet ağır telli hatayî, beş adet sade hatayî, beş telli kanaviçe, beş hare ve beş adet atlas tezgahı varken 1724 senesinde bunların miktarı arttırılarak 17 ağır telli hatayî, 8 dîba, 2 nakışlı yastık, 12 sade hatayî, 1 kanaviçe, 2 keremsud, 8 adet atlas ve 4 adet sandal (bir nevi ipekli kumaş) tezgâhı konulmak suretiyle fabrika genişletilmiştir.[11]

Bundan başka, Bursa’da da ayrıca ipekli kumaş ve çatma da yapılıyor ve yine burada kutnici (ipekçi) kuşakçı ve sandalcı esnafı da bulunuyordu.[12]

Diyarbekir merkezinde de alaca, kutnı vesair kumaşlar dokunmakta idi.[13]

Şam’da şukka bend denilen güvez zemin üzerine nakışlı sarı ve beyaz kılaptan yollu ve som saçaklı muayyen eb’adda bir kumaş ile yeşil zemin üzerine satrançlı, nakışlı sarı kılaptan yollu som saçaklı zenbuş ismi  verilen kadın elbiseliği ve yine som ağır şamî didik adındaki muhtelif renklerde kumaşlar yapılırdı.[14]

Avrupa’da muhtelif, sanayide inkişaf olurken Osmanlı sanayiinin düştüğü görülmekte ise de, bazı imalâtın henüz bu XVIII. asırda üstünlüğünü muhafaza ederek, hariç memleketlere ihraç edildiği görülmektedir.[15]

Ayrıca Ipek imalathaneleri (Üsküdar’da), kağıt fabrikası (1744-1745’de Yalova’da), top dökümhaneleri (Hasköy’de), barut fabrikası (Bakırköy ve Yeşilköy arasında), tüfek fabrikası (Levent çiftliği ve Dolmabahçe’de), cam ve porselen imalatı (Incirköy’de), kağıthane kağıt fabrikası bu sanayi işletmelerinden bazılarıdır.[16]

Osmanlı Devleti’nin askeri, madencilik, saat yapımı ve diğer mekanik sanayi alanlarında da batıdan çok da geri olmadığı ancak hammadde temininde güçlük çektiği görülmektedir.[17]

Bu konuya ileride “Madenler” bahsinde ve Prof. Dr. Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun “Osmanlılar ve Batı Teknolojisi” isimli kitabından bir alıntıya yer vereceğimiz Dipnot [82]’den dipnot [99]’a kadar ki kısımda temas edilecektir.

Osmanlı’da Çuha Fabrikası

***

** Avrupa Sanayi Devrimi Sonrasında Osmanlı’da Sanayi **

19. Yüzyıl’da Istanbul’da Endüstri Bölgelerinin bulunduğu yerler

***

Osmanlı Devleti’nin sanayileşme çabası XIX. yüzyıldan itibaren farklı bir nitelik kazanmıştır. Bu farklılığa yol açan temel unsurlardan en önemlisi 1750’lerden itibaren ortaya çıkan ve tüm dünya devletlerini olduğu gibi Osmanlı’yı da etkileyen Avrupa sanayileşmesidir. Hariçten gelen eşyaların dayanıklı ve nefaset itibariyle yüksek olmamakla beraber göz alacak derecede cazib olması cihetiyle fevkalâde rağbet görüyordu; hatta bayramlarda padişaha ve saraya ve büyüklere takdim edilen bu ipekli eşyaya karşı gösterilen rağbet neticesinde memleket dışına külliyetli para çıkmasına sebeb olduğundan, Sultan III. Mustafa bu halin fena neticelerini ve memleket iktisadiyatına yaptığı tesiri görerek, yerli malına rağbet edilmesini ve Avrupa ayarında yerli kumaş imal olunmasını emretmişti. Bunun için, 1759’de ilk nazarda parlak ve cazib olup biraz kullanıldıktan sonra çabuk bozulan Avrupa ipeklisinin yerine dibayı rumî denilen Türk ipeklisi yapılmağa başlamış ve padişaha takdim edilen numune matlûba muvafık düştüğünden, badema herkesin bu ipekli kumaşı kullanması takarrür etmişti.[18] Lakin yabancı mallar yine de rağbet görmekte devam etmiştir. Bu durum tıpkı bugünkü ucuz ve kalitesiz Çin Halk Cumhuriyeti mallarının yok satması ve tüketicinin ihtiyacını karşılamasıyla Avrupa’nın ekonomik anlamda sıkıntı yaşamasına benzemektedir.

Karşılaşılan bu menfî tablo üzerine XIX. yüzyılda devlet öncülüğünde başlayan ve modern anlamda sanayileşme, fabrikalaşma diyebileceğimiz girişimler başlatılmıştır. Osmanlı’da ekonominin her alanında hissedilen ve mali olduğu kadar iktisadi düşünceleri de içeren “Imar-ı Mülk”  çalışmaları devletin ekonomideki ağırlığını ve kontrolünü arttırmıştır. Yapılan tüm bu çalışmaların finansmanı ise padişaha ait gelir ve giderlerin yürütülmesinden sorumlu olan Hazine-i Hassa tarafından karşılanmıştır. Devlet Hazine-i Hassa’dan oldukça büyük meblağlarda kaynak transferini yeni sanayi kuruluşlarına aktarmıştır.

Sadece 1847-1848 yıllarında Hazine-i Hassa’dan iktisadi amaçlı teşebbüslere 71 milyon kuruşu aşan harcama yapılmıştır. Aynı yıllar içerisinde toplam devlet gelirlerinin yaklaşık 1/6’sını aşan kısmının bu yatırımlara harcandığı görülmektedir.[19]

Bütçenin bu kadar büyük bir oranının sanayi yatırımlarına ayrılması devletin sanayileşme amacı doğrultusunda nasıl bir çaba içerisinde olduğunu açıkça göstermektedir.

Diğer taraftan sanayiyi teşvik için ve fabrikalar kurmak maksadıyla 1851 ve 1873 yıllarında alınan kararlarla fabrika kuracaklara gümrük ve vergi muafiyetleri tanınmıştır. 1888 yılında bu muafiyetler fabrika inşasına lüzumlu maddeleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve 1897’de yeni fabrikalara on yıl müddetle vergi muafiyeti getirilmiştir. Öte yandan şeker, dokuma, cam, porselen, kağıt, kibrit, kauçuk gibi alanlarda faaliyette bulunan bir takım fabrikalara belirli süreler ve bölgeler için sınırlı kapsamda imtiyazlar verilmiştir. Özellikle büyük fabrikalar kurulurken Avrupa’dan ilk defa getirtilecek makine ve alet, edevat için gümrük muafiyetleri tanınmıştır. Yine bu fabrikalarda imal edilen mamuller için ihraç ve iç gümrük muafiyetleri de tanınmıştır.[20]

Buna örnek olarak, 1898’de Sivas’ta Kemer adlı yerde iplik gaytan, akmeşe ve bez imalatı için Niyazi Bey’e bir fabrika kurması için elli sene müddetle imtiyaz verilmesi gösterilebilir.[21]

Süreli imtiyazlarla ilgili oldukça çok arşiv belgesi bulanmaktadır.[22] Ancak bazı durumlarda imtiyaz verilmesi uygun görülmemiştir.

Örneğin 1864 senesinde Manisa’da Hacı Murat Zade Mehmet adlı bir kişi yeni cami civarında kendi tapulu bahçesi içinde iki taş has un değirmeni ve yirmi çark pamuk fabrikası yapmak için Saruhan Kaymakamı’na bir dilekçe ile başvurmuştur. Ancak yapılan yazışmalar neticesinde Meclis-i Vâlâ hiçbir şekilde imtiyaz istenmemesi koşulu ile fabrika kurulmasına izin verilebileceğini belirtmiştir.[23]

Aynı şekilde yine 1864’de Siroz’da Mosieur Tod adlı Ingiltere vatandaşı pamuğu temizlemek (tathir), zeytinyağı çıkarmak, un yapmak ve ağaç biçmek amaçlarıyla dört ayrı fabrika kurmak için müracaatta bulunmuştur. Bu müracaat incelenmiş bir takım şartlar yanında hiçbir şekilde imtiyaz ve tekel istenmemesi koşulu ile fabrikaların kurulmasına izin verilmiştir.[24] Belgelerde bu tür örneklere oldukça yaygın bir şekilde rastlanılmaktadır.[25]

[25] no’lu dipnotta bahsedilen belgelerden bir örnek

***

Sanayileşmede özel teşebbüs alanında kurulan Turgutlu, Kırkağaç, Biga, Tekirdağ ve Balıkesir’deki pamuk fabrikaları, Izmir’de susam fabrikası, Van aba fabrikası, Malkara, Midilli ve Çanakkale’de un fabrikası, Beyrut’ta kağıt fabrikası ve Trabzon’da kumaş, elbise fabrikası bu tür özel girişimlere örnek gösterebileceğimiz türden fabrikalardır. Bunların dışında 1840-1881 yılları arasında bini aşkın örnek bulunmaktadır. Osmanlıdaki devlet ve özel girişim sanayileşme çabaları sonucu kurulan fabrikaların bir çoğu cumhuriyet dönemi Türkiye’sine devrolmuştur. Özellikle büyük çaplı devlet fabrikaları 1960’lara kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu fabrikalar 1927’lerden itibaren başlatılan sanayileşme çabalarına ışık tutmuştur. Öte yandan özellikle küçük çaplı teşebbüsler şeklinde gerçekleştirilen özel girişim fabrikaları iç talebin karşılanmasında önemli etkiye sahip olmuştur. Ayrıca, bu tür özel girişimler, girişimcilik ruhunun Türkiye’de yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Sanayileşme bir süreçtir, dolayısıyla Osmanlı döneminde gösterilen çabalar bu sürecin ilk aşamalarını oluşturmaktadır. Günümüz Türkiye’sinde gelinen noktada bu sürecin katkısı azımsanamayacak düzeydedir.[26]

***

** Osmanlı’da Sanayi Parkı **

1800 – 1875’lerde Istanbul ve yakın civarında Endüstri ve Imalathanelerin bulunduğu yerler

***

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde sanayileşmeye dönük yapılan girişimler neticesinde döneme damgasını vuran önemli sanayi kuruluşları inşa edilmiştir. Bu kuruluşlar yapılan çalışmaların sözde kalmadığını göstermektedir. Bu devrede Osmanlı devlet adamlarının dikkate değer ziraî ve sınaî “birlikler kurmuş, bir nevi’ “sanayi parkı” tesis etmişlerdir.

Bu fabrikalar güçlü Avrupa sermayesi ile üretilen mallar karşısında rekabet etmek zorunda kalmış, bazen maliyetlerinin altında mal satarak zarar dahi etmişlerdir. Ancak, kısa dönemde de olsa güçlü Avrupa mallarının Osmanlı pazarını kontrolü engellenmiştir. Dönemi itibari ile sanayileşme çabasına paralel olarak kurulan bazı devlet fabrikaları arasında Feshane-i Amire, Izmit Çuha Fabrikası, Veliefendi Basma Fabrikası, Hereke Kumaş Fabrikası, Bursa Ipek Fabrikası, Yeni Darphane, Zeytinburnu Demir Fabrikası ve Yıldız Çini Fabrikası’nı saymak mümkündür. Istanbul’da Eyüp civarında 1827’de[27] bir iplik eğirme fabrikası inşa edilmiş, 1830 başlarında da Beykoz’daki deri tabakhanesi ve ayakkabı imalathaneleri geliştirilmiştir. Hünkâr iskelesindeki kağıt fabrikası aynı sene elbise imalathanesine dönüştürülmüş,[28] 1835’te el imalatı olan yeni feslerin yapımı için Feshane ihdas edilmiş,[29] 1836’da Balkan dağlarının güneyinde Islimiye’de bir yün ipliği ve kumaş fabrikası işletmeye açılmıştır.[30]


Osmanlı’da Yıldız Çini Fabrikası

***

Osmanlı’da Fes ve Askeri Üniforma Fabrikası

***

Osmanlı’da Fes Fabrikası

***

Aynı devrede Tophane civarında yeni bir bıçkıhane ve bakır levha imalathanesi kurulmuş ve 1830’larda da hayvan gücüyle çalışan Tophane top döküm fabrikası ile Dolmabahçe tüfenk imalathaneleri buharla işler duruma getirilmiştir.[31]

Zeytinburnu civarındaki imalat merkezinde bir izabe ve makina imalathanesi bulunmaktaydı. Burada demir boru, çelik ray, sapan, parçalar, üzengi, kilit, mızrak başları, top, kılıç, bıçak, ustura ve diğer dövme ve dökme parçaları istenilen mükemmellikte ve miktarda imal edilmekte idi. Bir bölümde kumaş ve pamuklu çorap dokunmakta idi. Işçiler iki katlı, 650 kadem boyunda barakalarda ikamet etmekte idi ve bu muazzam merkez aşağı yukarı yarım mil uzunluğunda duvarlarla çevrili idi. Civarında da bir teknik okul kurulmuştu.[32]

Yine Istanbul’da diğer bir sanayi merkezi Zeytinburnu’nun batısında Bakırköy civarında (bazı yabancılar tarafından Makriköy diye bilinirdi) tesis edilmiş bulunuyordu. Bunun içinde bir pamuk eğirme, dokuma ve basma fabrikası, bir fırını ve iki ocağı bulunan bir demir imalathanesi, buharla işleyen bir makina atölyesi, küçük buharlı gemi inşaatı için de bir tersanesi vardı. Fırın evvelce mevcut bir barut imalathanesinin bitişiğinde bulunmaktaydı. Bu durum alaycı müşahitler tarafından geniş, hatta patlamaya hazır bir istikbalin habercisi olarak tanımlanıyordu.
[33]

Aynı kompleks içinde bir de çiftlik projesi bulunmaktaydı ve daha batıya doğru, Yeşilköy (Ayastefanos) istikametinde kurulmuştu. Fransız prototipine göre kurulan bu çiftlik yeni hayvan soyları, tecrübe edilmekte olan değişik mahsul, ve binlerce ağaç fidanlarıyla donatılmıştı. Bir çok öğrenci çiftliğin giriş kısmında yeni inşa edilen ve en ileri ziraatî teknik eğitiminin verildiği okulda toplamış bulunuyordu.[34]

Istanbul kompleksinin batı sınırında Küçük Çekmece yakınlarında evvelce mevcut ikinci bir barut fabrikası bulunmaktaydı. Bu imalathaneler, evvelce yukarıda zikredilen merkezî yerleşme alanı ve bir de doğu hududunun en ucunda, Yedikule’de bulunan tuzla[35] Istanbul kompleksinin belli başlı unsurları idi. Dört üniteyi bir araya getirecek olan bu projeyi bazıları Türk “Manchester ve Leeds”i ve Türk “Birmingham ve Sheffield”i olarak görüyorlardı.[36]

1840’ta bütün bölgelerin seçimi ve bu sahalarda yapılan inşaat, her türlü alım, kira işi, işçi tutulması ve imalat bir yerden idare edilmekteydi. Aynı idare 1843’te Izmit civarında Marmara denizine nâzır, doğudan 60 mil uzaklıkta büyük bir devlet fabrikası inşa etmişti. Bina ileri Avrupa inşaat tekniği ile yapılmıştı, makinalar mevcut olanların en iyisi idi ve fabrika da kısa zamanda Avrupanın en iyi kumaşları ile boy ölçüşecek yün dokumalar imal etti.[37]

Aynı idare Istanbul’a daha yakın Marmara denizinin kuzey kıyısında Hereke’de bir pamuk ipliği fabrikası inşa etti. Bu fabrika 1840’ın sonlarına doğru sarayda kullanılmak üzere fantezi ipek kumaş imalâtına yöneldi.[38]

1840 devlet programının bir bölümünde de başka idarelerce işletilen bir çok yeni imalâthâneler bulunmaktaydı. Bunların arasında 1841’de Selvi Burnunda (Beykoz) kurulmuş bir tabakhane.[39] 1843’te Istanbul Feshâne’sine ilave edilen yün dokuma kısmı[40], Darphâne’ye aynı sene yerleştirilmiş buharlı baskı makinaları[41], Istanbul’un kuzeyinde Beşiktaş’ta 1844’te kurulan demir döküm fabrikası[42], ve aynı sıralarda Boğaziçinde inşa edilecek bir porselen fabrikası[43] vardı. Bildirildiğine göre Istanbul’dan uzakta Balıkesir’de 1842’den itibaren bir devlet fabrikası kaba yün kumaşları imal ediyordu.[44] 1844’te Izmit’te bir kağıt fabrikası kurulmuştu[45] ve 1840 başlarında Bulgaristan’da Samako’daki gülle dökme fabrikalarının geliştirilmesi hususunda tedbirler alınmıştı.[46] Bağdat’da 1842-47 senelerinde yeni bir barut fabrikası inşa edilmişti[47] ve bu on senenin sonuna doğru Tokat’ta bakır eritme makinaları ile fırın tedariki için büyük miktar ilave para harcanmıştı. Bakır cevherinin teksifi için de Dicle nehri üzerinde devlet madenlerinin yakınında benzer tesisler islah edildi.[48]

Buraya kadar verdiğimiz liste herhalde tam değildir.

***

** Osmanlı’da Madenler **

Söğüt, Domaniç, Inegöl ve Yenişehir kasabalarının ortalarında yer alan Maden köyünün Lipodoma ismiyle tespit edildiğine dair belge. Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Tasnifi, Maliye,
No. 7078)

***

XVII. asır sonuyla XVIII. asır başlarında Istanbul’dan başka Bosna hududunda Banaluka (Banyaloka) madeninde top yuvarlağı yani gülle dökülüyordu. Bu tarihlerde eski mülkî teşkilâtımızda Serez sancağına bağlı Pravişte kazasında zuhur eden Helcm madeninin demirle karıştırılarak gülle yapılması münasip görülüp 1697’den itibaren orada da bir top dökümhanesi tesis olunmuştur.[49]

Kastamonu’nun Bakırküresi bakırları ile Keban, Ergani, gümüş ve bakır ve Çaniçe namı diğer Gümüşhane’nin gümüş ve bakır madenleri ve daha aşağıda isimlerini kaydettiğimiz madenler faaliyetlerine devam ediyorlardı. Işleyen madenler mukavele ile Maliye tarafından madenciliğe vakıf mültezimlere verilirdi. Mesela Gümüşhane’den çıkarılan gümüş ve bakır hükümet tarafından satın alınarak gümüş kısmı darphaneye ve bakır da tophaneye[50] ve fazla bakır da memleket dışına gitmemek üzere dahilde sarf olunurdu.

Bununla beraber, Çaniçe ve diğer ismiyle Gümüşhane, Keban ve Ergani madenlerinin 1787’de hükümet tarafından işletildiği de görülmektedir.[51]

Malatya, Erciyeş, Maraş, Akdağ, Içel, Karaman, Niğde, Mısır ve diğer bazı yerlerdeki güherçile madenlerinin bir kısmı faaliyette ve bir kısmı da tatili faaliyet etmişlerdi. Bu güherçile, fazla ihtiyaç zamanında harice satılmıyarak baruthane için mubayaa olunurdu.[52]

XVIII. asırda aşağıda yerleri gösterilen madenler işletilmekte idi:

Bereketli madeni (Niğde’de): Kurşun ve gümüş cevherlerinin çokluğu sebebiyle zengin madenlerden sayılmıştı. Bu madene on saat mesafede Yahya köyünde de simli kurşun bulunup o da işletilmeğe başlamıştı.

Bozkır madeni: Çoğu kurşun ve bir miktar da altın ve gümüş bulunmak suretiyle işletilmiştir. Bir ara tatil edilerek tekrar faaliyete geçmiş ise de, 1786’da terkedilip on sene sonra tekrar işletilmiştir.

Ergani madeni: Bol miktarda bakırla bir miktar altın ve gümüş hasıl olurdu. Buradan çıkarılan bakır Tokat’a sevk edilerek orada tasfiye olunurdu. Bundan dolayı Tokat bakırı denilirdi.

Gediz şap madeni: Faaliyeti asırlarca devam etmişti.

Gerger ve Şiru (Malatya’da): Zuhur eden simli kurşunun işletilmesi için 1792’de hükümetçe emir verilmiştir. Gerger tarafında altın ve gümüş madenlerini havi bir de Tevfik madeninden bahsediliyor.

Gümüşhane madeninde: Bakır, gümüş, altın.

Giresunda Espiye madeninde: Bakır, gümüş, altın.

Keban madeninde: Bakır, gümüş, kurşun.

Inegöl madeninde: Gümüş.

Kastamonu’da, Bakır küresi madeninde: Bakır.

Kigi madeninde: Demir.

Nif (M. Kemalpaşa) madeninde: Simli kurşun.

Şarki (Şebin) Karahisar’da: Şap ve Milas mevkiinde simli kurşun.

Kosova vilâyetinin Üsküb sancağında Kratova’da: Kurşun ve gümüş.

Gömülcine civarında Maroniye madeninde: Şap.

Samako (Bulgaristan’da Sofya’nın güneyinde): Demir.

Selanik taraflarında Sidrekapısı madeninde: Kurşun, gümüş.

Taşoz adasında bulunup 1720’de işletilmesine emir verilen gümüş madenleri.

Bosna’da Kamengrad’da: Bakır[53]

Madenlere dair olan bu toplama Başvekâlet (Başbakanlık) arşivindeki “Cevdet tasnifi” vesikalarında iktisad ve darphane vesikaları arasından alınmıştır.[54]

***

** Osmanlı’da Baruthaneler **


 Osmanlı’da Baruthane Fabrikası

***

XVII. asırda Istanbul’da Kağıthane ile Şehremini taraflarında ve Gelibolu, Izmir ve Selanik’te ve Macaristan’da Tamışvar’da baruthaneler vardı; görülen ihtiyaca binaen bunlardan Şehremini baruthanesi 1678 senesinde yaptırılmıştı. Kağıthane ve Şehremini baruthanelerinde her sene üç bin kantar siyah barut işlenir[55] ve burada kullanılacak bin ikiyüz kantar rumî güherçile Mısır’dan gelirdi.[56] Selanik baruthanesi güherçilesi Serez, Iştip, “Koçana ve Köprülümden, Gelibolu’nun güherçilesi de Üsküp, Filibe ve Tatarpazarçığı taraflarından getiriliyordu.[57]

Şehir içinde baruthane bulunmasının mahzuru düşünülerek Istanbul dışında halî bir mahalde yeni bir baruthane yapılması münasip görülmüş ve bunun için Yedikule dışında deniz kenarında kemalistlerce gerici gösterilen Osmanlı hükümdarlarına ait bahçelerden Iskender Çelebi bahçesinde yirmi dokuz yük akçe sarfiyle halen meşhur ve malûm olan yerde baruthane yapılmıştır (1698).[58] Hükümet, Türkiye barutlarının Ingiliz perdahtı barut gibi yapılmasına ehemmiyet vermekte idi.[59]

***

** Osmanlı Devleti’inde bir fabrika nasıl kurulur? Ruhsat nasıl alınır? **

Bu bölümde, 1849’da bir Osmanlı vatandaşının meyan balı* üretmek için bir fabrika inşa etmek maksadıyla valiliğe mürcaatı ile başlayan ruhsat alma süreci belgeler ışığında ele alınacaktır:

1849’da bir Osmanlı vatandaşı Kuşadası’na yakın Söke’de bazı şartlar karşılığında meyan balı imal etmek için Aydın Valiliği’ne başvurur.[60]

Aydın Valiliği Ticaret Nezareti’ne konuyla ilgili görüş sorar. Ticaret Nezareti’nin olumlu görüş belirtmesi üzerine evraklar merkeze gönderilir.

Öncelikle merkezden Söke Kaza Meclisi’ne “fabrika inşasıyla meyan balı imalinde mevkice ve halk tarafından bir mahzurun olup olmadığı” görüşü sorulur.[61]

Söke Kaza Meclisi, gerekli çalışmayı yaparak ilgili fabrikanın mevkiye ve halka zararı olmayacağının anlaşıldığını merkeze bildirir. Söke Kaza Meclisi’nin görüşü alındıktan sonra Hariciye Nezareti’nin (Dışişleri Bakanlığı’nın) konuyla ilgili görüşü sorulur.[62] Merkezle valilik arasındaki yazışmalardan sonra (fabrika kurmak isteyen şahıs vefat ettiği için fabrikayı bir yakını kurmak ister ve) Ticaret Nezareti’ne bir başvuru yapar. Ticaret Nezareti gerekli iznin verilmesi için dilekçe üzerine not düşerek konuyu Nafia Meclisi’ne havale eder.

Nafia Meclisi, Ticaret Nezareti’nden gelen yazıyı inceler ve bir takım kararlar alarak konuyla ilgili görüşlerini bildirir.[63]

Daha önceki yazışmalardan Aydın valisi ve kaza meclisinden gelen yazılar üzerinde durularak bu işin yapılmasında devletin menfaatinin olacağının anlaşıldığı belirtilir.

Fabrikayı kurmak isteyen Osmanlı vatandaşının bu işi yapabilecek düzeyde olduğunun anlaşıldığı, dolayısıyla gerekli iznin verilebileceği söylenir. Ancak izin, gerekli resim ve harçların ödenmesi, eğer meyan balı ihraç edilecekse, ihracat için gerekli vergilerin ödenmesi, bölge halkının tarlalarına zarar verilmemesi, daha önce bu işle uğraşanlara dokunulmaması, hazineye yıllık 3000 kuruş ödenmesi ve bu fabrikada istihdam olunacak amelenin Osmanlı vatandaşı olması şartlarıyla uygun görülür. Nafia Meclisi’nden de izin çıktıktan sonra yazı, Meclis-i Vâlâ’ya karar için takdim edilir.[64]

Meclis-i Vâlâ tüm yazışmaları inceler ve bir karara varır…

Meclis-i Vâlâ, meyan balı ilaç yapımında kullanıldığı için Mekteb-i Tıbbiye Nazırı (Tıp Fakültesi Yöneticisi) ile bir yazışma yapar ve yapılacak olan fabrikadaki ürünlerin tıp açısından bir sakıncası olup olmadığını sorar. Tıbbiye Meclis’i konuyu görüşmüş ve meyan balı ilaç yapımı için kullanıldığından zararlı bir şey olmadığını belirtmiştir. Yine Tıbbiye Meclisi meyan balının halk arasında alım, satım, imalat ve kullanımında tıbben bir sakınca olmadığını, ancak içine başka bir şey karıştırılmadan halis olarak imal edilmesinin şart koşulmasını istemiştir.

Tıbbiye Meclisi kurulacak olan fabrikanın imalatından olduğu belli olması için bu fabrikaya mahsus bir “damga” yapılmasının ve üretilecek kapların üzerine bu damganın basılmasının eklenmesini şartlara ilave ederek Meclis-i Vâlâ’ya görüşünü bildirmiştir.

Bunun üzerine Meclis-i Vâlâ Tıbbıye Meclisi’nden alınan kararları da uygulanacak şartlar listesine ekleyerek olumlu görüşle konuyu sadrazama sunar. Sadrazam bir üst yazıyla konuyu Padişah oluruna arz eder.[65] Padişah da ruhsat verilmesini uygun bulur.[66]

Işte böyle titizlik ve mükemmelikte işleyen bir ruhsat alma süreci.

* Meyan; Aydın’da oldukça bol yetişen bir bitkidir. Eczacılıkta öksürük kesici, idrar söktürücü ve ilaçları tatlandırıcı plak olarak kullanılmaktadır.

***

** II. Abdülhamid dönemindeki gelişmeler (Mustafa Armağan’dan naklen) **

BayezidŞişli metrosu taslağı

***

II. ABDÜLHAMID’IN projecilik yönü, siyasi dehasının gölgesinde kalmıştır ama günümüze gönderdiği mesajlar bakımından ihmal edilmemesi, hatta örnek alınması gereken özelliklerinin başında gelir.

Mesela II. Abdülhamid Han’ın 20. yüzyılın başlarında Istanbul’da Halic’e, dahası Boğaziçi’ne birer köprü yaptırmayı düşündüğünü ve dahi bunun için de çeşitli projeler hazırlattığını biliyor muydunuz? Fernidan Arnoden adlı Fransız mimarın 1900 tarihinde bir, Boğaziçi Demiryolu Kumpanyası’nın iki Boğaz köprüsü projesi, gerçekleştirilememiş olsa da, en azından belgeleri, çizimleri, resimleri elimizde bulunmakta ve o devirde Istanbul’un geleceğini öngören yoğun altyapı çalışmalarına girildiğinin işaretlerini almaktayız. Ancak Boğaziçi’ne bir köprü yapılması için 73 yıl daha sabretmesi gerekecektir Dersaadet’in.[67]

Gerçekleşemeyen ama projesi çizdirilen, fizibilitesi çıkartılan ve ihalesi yapılarak inşasına başlanan projelerden birisi de Yemen Demiryolu’dur. Raporu 1898’de o zamanlar Yemen Valisi olan (sonradan Sadrazam) Hüseyin Hilmi Paşa vermiş ve 1913 yılında inşasına başlanmıştır. Ancak Italyan kuvvetlerinin Yemen’deki Cibana limanını topa tutmasıyla çalışmalar durmuş ve proje iptal edilmiştir.[68]

Büyük ölçüde gerçekleşen projelerden birisi ise Hicaz Demiryolu’dur. Bu proje Almanların finanse edip Haydarpaşa-Ankara arasında gerçekleştirdikleri Bağdat Demiryolu’nun tersine, finansmanıyla, inşaatıyla, tasarımıyla, Islam âleminden toplanan ianeleriyle tamamen yerli bir girişimin eseri olup Avrupa kamuoyuna, ‘Öldü, ölüyor derken yoksa Hasta Adam diriliyor mu?’ sorusunu ciddi ciddi sordurmuş görünüyor.[69]

Nitekim Ingiliz yazar R. Tourret, bu projeyi, “dünyada belki de borçsuz, faiz ödemesi olmayan ve tamamlandığında kâra geçmiş tek demiryolu” olarak selamlamaktaydı. Bu yüzden bazı araştırmacılar, “Abdülhamid döneminin bu yoğun altyapı yatırımları olmasaydı Türkiye, Konya gibi büyükçe bir bölgeden ibaret kalacaktı” yargısını vermekten çekinmeyeceklerdir.[70]

Telefon ise Avrupa’da kullanılmaya başlandığı tarihten (1876) sadece 5 yıl sonra, yani 1881’de Istanbul’a getirilmiş ve sınırlı da olsa istifadeye sunulmuştur. Telgraf hatları döşenmesine onun zamanında hız verilmiş, hatta bu hatların her birinde meteorolojik gözlemler yapılması için talimat verilmiştir. Böylece telgraf hatlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, hatların ulaştığı noktalardaki hava durumunun merkeze bildirilmesi imkân dahiline girmekte, böylece bu çabalar çağdaş ‘hava durumu’ raporlarımızın başlangıcını oluşturmaktadır.[71]

1879’dan sonra, yani ikinci Abdülhamid Han döneminde halkın katılımıyla 5 bin kilometre yol yapıldı. Nitekim “Gidemediğin yer senin değildir” sözünün patent hakkını elinde bulunduran Halil Rifat Paşa da Abdülhamid’in acar valilerinden biriydi ve Sivas Valiliği sırasında mesaisinin mühim bir kısmını yol yapım çalışmalarına teksif etmişti. Bir başka deyişle, Kuzey ve Doğu Anadolu’yu birbirine bağlayan bugünkü yollarda onun hatırı sayılır bir emeği vardır.[72]

Hamidiye Boğaz Köprüsü Projesi

***

Gümüşhane-Bayburt-Erzurum-Doğubeyazıt-Iran kara yolu (1879) haricinde 12 bin kilometrelik bir güzergâha sahip Samsun-Bağdat şosesi 1895 yılına kadar tamamlanmıştı. Açılan yollar Samsun’a göçü başlatmış ve bu şirin Karadeniz şehrimiz inkişafını Abdülhamid devrine borçlanmıştı.[73]

Bursa, büsbütün böyleydi. Hem şehir içi, hem de şehirler arası yollar sonucunda Bursa, yeniden bölgenin önemli bir kara yolu kavşağı haline gelmişti.

Ancak sonraki yıllarda, yaptırdığı yollara dikilen kitabelerden onun ismini silen zavallılara da rastlanmıştır.[74] Bu da elbette görkemli “Abdülhamid gerçeği”nin örtme çabasının zavallı bir tezahürü olarak tarihe geçecektir.


Bursa Türk-Islam Eserleri Müzesi’nde bulunan ve üzerinden Sultan Abdülhamid’in isminin kazındığı Mihaliç Caddesi’ne ait mermer kitabe. Silinen kısım, manzumenin ilk satırıdır. (Fotoğraf: Mehmet Gülgönül)

***

Abdülhamid’in özelliklerinden birisi olarak şunu da zikretmek gerekir ki, cami yaptırdığı her köye bir mekteb-i iptidai, yani ilkokul yaptırmışta.[75]

Abdülhamid döneminde Bursa’da öğretmen yetiştirmek üzere açılan Hamidiye Medrese-i Muallimîn’i (Kitabın yazarı, o zamanlar adı Çelebi Mehmet Ortaokulu olan bu kurumda orta öğrenimini tamamlamıştır. Belki de Sultan Abdülhamid’e duyduğu ilgi ve sevgi, onun açtığı bir okulda okuduğundandır.)

***

Abdülhamid devrinde yılda ortalama 400 yeni ilkokul açılmıştır ki, bu, gerçekten de o zamana göre bir rekordur.[76]

Bugün Deniz Harp Okulu’nun temeli olan Deniz Mühendislik Okulu,

GATA’nın atası olan Askeri Tıp Okulu,

Harp Okulları’nın temeli olan Mekteb-i Harbiyeler,

Askeri Baytar Okulu,

Kurmay Okulu,

sonradan adı Siyasal Bilgiler Fakültesi olan Mekteb-i Mülkiye,

bugünkü Istanbul Üniversitesi tıp fakültelerinin çekirdeği olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye Abdülhamid dö-neminde geliştirilen ve bugünkü modern kimliklerine ulaşan eğitim kurumları olarak karşımıza çıkmaktadır. Tabii bir de bu dönemde tasarlanıp açılan yüksek okullardan bahsetmeliyiz.

Bunlar arasında Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin temelini teşkil eden ve Mecelle müellifi Cevdet Paşa’nın nutkuyla açılan Mekteb-i Hukuk (1880),

şimdi Ankara’ya taşınmış olan Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi (1887),

öğretmen okulları (Darülmuallimînler),

sonraları adı Yüksek Mühendis Mektebi olan Hendese-i Mülkiye Mektebi,

Osmanlı ve Cumhuriyet sanatkârlarının çoğunun bünyesinde yetiştiği Sanayi-i Nefise Mektebi (1882; bugünkü Güzel Sanatlar Fakültesi’nin başlangıcıdır),

yakın zamanlara kadar varlığını koruyan Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi’nin çekirdeği olan Hamidiye Ticaret Mektebi (1884),

Arap ve Kürt aşiretlerinin çocuklarını okutmak ve Osmanlılık fikriyatını bedevi kabilelere yaymak için düşünülen ve dahice bir fikir olduğu kabul edilen Aşiret Mektebi (1892),

Bursa’da Ipekböcekçiliği Enstitüsü’nün temeli olan Harir Darütta’limi ve Harir Darüttahsili mektepleri (1886-1889),

Bağcılık ve Aşıcılık Okulu,

Orman ve Madencilik Okulu,

Polis Okulu ve Uygulama Okulu gibi son derece zengin bir okul zinciri kurulmuş, 20. yüzyıla girilirken bu okullardan yetişenler Türkiye’de Cumhuriyet’i, diğer bölgelerde ise Osmanlı’dan kopan diğer devletleri kurmuşlardır.

Tabii bu okul zincirine 1898 yılında Ankara’da Numune Çiftliği’nin içinde açılan bir Çoban Mektebi’ni de eklememiz gerekir. Anlayacağınız, çobanların dahi okullu olmasının arzulandığı bir dönemdir Sultan II. Abdülhamid’in iktidar yılları.[77]

GATA’ya dair yazdıklarımızı GATA’nın Resmi Web sitesinden teyid edebilirsiniz: http://www.gata.edu.tr/anamenu/anamenu/gata-tarihcesi-53.asp

***

Büyük Sancağın Gölgesinde adlı kitabından tanıdığımız Kienitz’e göre, Osmanlı saat kuleleri daha Kanuni Sultan Süleyman döneminde, yani 16. asırda yapılmaya başlanmıştır.[78]

1577 yılında yaptırılan Banyaluka Ferhatpaşa Cami-i saat kulesi ve Üsküp saat kulesi, ilk örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin varlığından söz ettiği ve halen ayakta olan Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey saat kulesi (sayfa 296) ile Travnik’deki 2 saat kulesi[79] çarpıcı örnekler olarak karşımıza çıkar. Bir de 1602 yılında Şumnu’da (bugün Bulgaristan sınırları içinde kalmıştır) bir caminin yanında saat kulesi yapıldığını bize yine Evliyamız haber vermektedir.

Evliya Çelebi 1660-1661 tarihlerinde geldiği Üsküp’deki bu ilginç saat kulesinden şöyle söz etmektedir:

Yukarı kale önünde Hünkâr Camii yanında minare gibi bir saat kulesi var. Saat çanının sesi bir konak yerden duyulur. Sesi o kadar kuvvetlidir. Kulesi de görülecek bir şeydir.[80]

Abdülhamid tahta çıkışının, yani cülusunun 25. sene-i devriyesinde (1901) valilere, vilayetlerine birer saat kulesi yaptırmalarını ferman eylemiştir. Ancak bu tarihten kısa bir süre önce yine Sultan Abdülhamid’in isteği üzerine Istanbul’da Yıldız (1890) ve Dolmabahçe (1894) saat kuleleri yükselmeye başlamıştır bile.

Bu saat kuleleri Çorum’dan Amasya’ya, Balıkesir’den Çankırı’ya, Kütahya’dan Adana’ya, Ladik’ten Izmir’e, Niğde’den Gerede’ye, Safranbolu’dan Aydın’a, Gümüşhacıköy’den Bursa’ya, Göynük’den Ankara’ya, Merzifon’dan Bilecik’e, Sungurlu’dan Tokat’a, Vezirköprü’den Yozgat’a, Edirne’den Çanakkale’ye kadar Anadolu’nun belli başlı yerleşim merkezlerinde şehirlerin ayrılmaz parçaları olarak yerlerini almışlardır.[81]

II. Sultan Abdülhamid, küçük yaşta ölen kızı Hatice Sultan adına “Hamidiye” çocuk hastanesini yaptırmıştı. Resim 1899 yılında tamamlanan hastaneyi gösteriyor (Bugünkü Şişli Etfal Hastanesi).

Sultan II. Abdülhamid’in yaptırdığı “Hamidiye” Çocuk Hastanesi (Bugünkü Şişli Etfal Hastanesi)

Hastanenin Resmi Web sitesinden teyid edebilirsiniz: http://www.sislietfal.gov.tr/index.php?b=sayfa&id=1

***

** Şimdi sözü Prof. Dr. Ekmeleddin Ihsanoğlu’na bırakıyoruz… **

Osmanlıların, geleneksel Islamiyet’in yasaklarından kaynaklanan bir toplum psikolojisiyle yeniliklere karşı koymuş olduklarına dair sık sık ileri sürülen görüşlerin aksine[*], Osmanlı endüstrisinin gerilemesinde en önemli faktörlerin “ekonomik” faktörler olduğuna inanıyorum.

Aşağıda belirteceğimiz üç sahadaki gelişmeyi sürekli destekleyen müşterek faktör malzeme ve insan gücü tedariki olmuştur:

I. Askeri alandaki yenilikler, II. Madencilik, III. Saat yapımı ve diğer işlerde mekanik hareketlerin uygulanması. Endüstri için gerekli olan malzemenin ikmali iki ana kısıtlamadan etkilenmiştir:

Insanlar tarafından sunî olarak uygulanan ambargo, merkantirist ekonomi ve ticaret politikaları ve diğer kısıtlamalar ve jeolojik çevre ve diğer tabii sebeplerden ortaya çıkan kısıtlamalardır. Osmanlılar bu iki kısıtlamanın ekonomilerine aynı zamanda tesir etmesiyle başa çıkamadılar. Insan gücü eksikliğinin tesirleri kısa vadeliydi ve Osmanlıların yayılmasının sonu olan 1606’dan sonra dahi pek çok alternatif kaynaklar mevcuttu. Onun için biz dikkatimizi, Osmanlı teknolojik ve endüstriyel gelişmesini tayin eden bir faktör olarak, hammadde eksikliklerinin ekonomik tesirleri üzerinde toplayacağız.

[*] Bu çok tekrarlanan müşahadeler, Osmanlı Imparatorluğu topraklarını kendi hristiyan bağnazlıklarından doğan çarpıklıklardan ıstırap çeken ilk Avrupalı seyyahların raporlarında yer alır.

I. Askeri alandaki yenilikler

Bu sahadaki incelememizde belirlenecek en kritik nokta, Osmanlıların Batıdaki değişikliklere ayak uydurmakta güçlük çekmeye ne zaman başladıklarıdır. Avrupa’da askerî ilimler sahasındaki teknolojik devrim 1550-1650 arasındaki yüz yıllık devirde olmuştur ve Osmanlılar bu devrimin ilk sarsıntısını muvaffakiyetle atlatmışlardır.

Gerek “wagenburg” veya “tabur” askeri düzenini benimsedikleri geçmiş yüzyıllarda, gerek ağır topları çok avantajlı şekilde kullanıp geliştirdikleri 15. ve 16. asırlarda olduğu gibi, 1550 ve 1650 yılları arasında da tüfekle teçhiz edilmiş piyade birliklerini Avrupa’da olduğu gibi başarı ile kullanmışlardır. Gerçekten de Marsigli[82] dahil birçok çağdaş Avrupalı gözlemci tarafından kaydedildiği gibi, 17. asırda Osmanlılar yeni silahlar, mermi gibi mühimmatı kullanmayı çabuk öğrenmişler ve inceliklerini benimseyerek bunları geliştirmişlerdir. 1680 Avusturya harplerinde Türk askerleri tarafından kullanılan tüfeklerin, Avusturya ordusundaki tüfeklerle aynı kalitede hatta bazı yönlerden, mesela atış menzilindeki tesiri bakımından daha üstün oldukları görülmüştür.[83]

Osmanlı deniz ve askerî gücünün azalmaya başladığı tarihin tespitinde Tietze’nin[84] verdiği tarihler, en kabul edilebilir tarihlerdir. 1645 ve 1669 tarihleri arasında Venedik’le Girit adası sebebiyle yapılan uzun harpte Osmanlı kuvvetleri eşit savaşmış ve neticede berabere kalmışlardı. Viyana’nın 1683’deki ikinci kuşatmasında, Türk kara kuvvetlerinin şansının döndüğü daha da aşikârdı. Bu gerilemenin, Avrupa’daki teknoloji devriminin başlamasından sonra, yüzyıl gecikmeyle ortaya çıkmasının sebeplerini, Türklerin uyguladıkları taktiklerin zayıflığında veya yeniliklere karşı psikolojik engellerde değil, Imparatorluğu tesiri altına alan “malzeme tedarikindeki değişiklikte” aramak gerekir.

Vermor Parry’nin, Osmanlıların temel mühimmat ve harp malzemesi bakımından kendilerine yeterli oldukları fikri genel olarak doğrudur[85] fakat 1520 ve 1807 seneleri arasında malzeme tedarikinde mühim bir değişiklik olmadığı şeklindeki iddiası pek kolay kabul edilemez.[86] Bizzat Parry tarafından verilen, Osmanlıların mühimmat ve en iyi kalite kalay ile barut temininde Avrupa’ya bağımlı olduklarına dair deliller[87] yanında, bir de Türk kaynaklarından aldığımız delillere bakalım. Naima, 1630 (H. 1040)’daki Bağdat kuşatmasında kötü kalite baruttan dolayı, topların falya deliklerinde açılan yumruk kadar yarıklardan bahseder.[88]

Hüseyin Hezarfen 1660 (H.1070) yılında Girit harbi sırasında donanmaya yollanan malzemenin arasında bulunan ve Mısır barutun çok harafsız (terbiyesiz) olduğunu ve mermileri uzağa atmak şöyle dursun ağır topları mahvettiğini anlatır.[89] Osmanlılar barut temininde kendi kaynakları yanında, Ingiltere ve Hollanda ile alış-veriş yollarının açık olmasına da bağımlıydılar. Daha önceleri Papa’nın ve Avusturya Imparatoru’nun Türkiye ile yapılan harp malzemeleri alış-verişinin kısıtlanması hakkındaki isteklerine aldırmayan bu memleketlerin açık pazar politikaları, 17. asrın sonunda dinî inançlardan dolayı değil, millî ekonomik politikasından dolayı daha az serbest hale gelmiştir. Avrupa’da merkantilist politikanın dönüm noktası olarak şu iki tarihten birini alabiliriz; 1664’de Fransız Doğu Hindistan Şirketinin (French East India Company) kuruluşu veya 1688’deki ingiltere’deki anayasa devrimi.

Bunlar, 1669’da Osmanlı deniz kuvvetlerinin ve 1683’de kara kuvvetlerinin çökmeye başlama tarihlerine yakın tarihlerdir. Böylece, Osmanlıların harp kabiliyetinin azalması, geri teknolojinin ya da zayıf taktiklerin değil, “malzeme teminindeki sıkıntının” sebep olduğu tezi kuvvetleniyor. Bu tezin açıklanması için araştırılması gereken konu 1660 ve 1700 yılları arasındaki Levant ticaretinde meydana gelen değişikliklerdir.

II. Madencilik

Osmanlılar maden teknolojisinin, Agricola’nın De Re Metallica’da (1557) anlattığı gelişme durumundan haberdardır. 1580 yıllarına doğru Trakya’da Sidrekapısı’ndaki (Siderokastron) belli başlı Osmanlı madenlerinden birini gezen seyyah ve coğrafyacı Mehmed Aşık’ın ayrıntılı bir tarifinden, Osmanlılar’ın Batılılarla aynı teknikleri uyguladıklarını anlıyoruz. Aşık Çelebinin tarifine göre[90], Sidrekapısı’ndaki maden kuyusu ancak 115-155 metre (150-200 zira) derinliğe inmekteydi. Bu Orta Avrupa’daki maden ocaklarının ortalama derinliğinin yarısı kadardı.[91]

Bununla beraber, çarkla dönen kovalarla ve ilave el pompalarıyla su boşaltma metodları, drenaj için toprak sathında yeraltı sularına paralel olarak açılan hava deliklerine bağlı mekanik olarak çalışan çarklar ile havalandırma sistemi, hepsi Agricola tarafından detaylı olarak tarif edilen metodlara çok benzemekteydi.

Maden cevherinin eritilmesine gelince, Aşık Çelebi, genellikle galen ve diğer kurşun sülfür çeşitlerinin tasfiyesi için, maden ocaklarında kullanılan fırınların körüklerini çalıştıran su çarklarının (ziraatte kullanılan eski Iran su çarklarından ayırdetmek için) frenk çarkı olduklarını özellikle belirtmiştir. Sırbistan’daki Osmanlı gümüş madenleri baştan beri Saxon maden kanunlarına uygun olarak işletilmekle ve buna uygun hukukî ve teknik terminoloji kullanılmakla kalmamış, madenler çoğu zaman, Devlet tarafından istihdam edilen ve madenlerin kârından bir hisse alan Sakson madencilik uzmanlarının nezareti altında işletilmişlerdir.

Bu tedbir, maden işçilerinin üretimi yüksek tutmalarını teşvik mahiyetindeydi; gerçekten de, 1640’lara kadar Osmanlı Rumelisindeki gümüş madenlerinde çıkartılan maden miktarı sabit kalmıştır[92]. Bu tarihten sonra Sidrekapısı gibi daha önceleri önem taşıyan madenlerin vergi kıymetlerinin azalması, üretimde bir düşüş olduğuna işaret eder. Bu düşüş ise, daha ziyade erişilebilen maden damarlarının tükenmesi gibi tabii sebeplere dayanır[93]. Böylece, hayatî önem taşıyan cephane için lüzumlu kurşunun temininde 1680’lerdeki Osmanlı askerî krizi esnasında gittikçe artan sıkıntıyı açıklamak mümkündür. Bu tabii kıtlığa bir de suni olarak tatbik edilen ambargoları ve merkantilist politikaları ilave edersek, toplam tesirin önemi artar. Ticaretin tesirini saymazsak, yalnız malzeme kaynaklarının azalmasına bakarak bile, Osmanlıların mühimmat konusunda kendi kendine yeterliliğinin ondokuzuncu asrın başlarına kadar değişmediğini öne süren tabloyu bir dereceye kadar yeniden çizmeliyiz.

III. Saat yapımı ve diğer işlerde mekanik hareketlerin uygulanması

Osmanlılardaki yaratma gücü eksikliğinin ekonomik gerilemenin en büyük sebeplerinden biri olduğu tezine dönecek olursak, mekanik hareketler ve saat yapımı bakımından çok ilgi çekici bir durum ortaya çıkar. Müslümanlar eski Yunanlı mühendislerin unutulan başarılarını Ortaçağ Avrupa’sına yeniden tanıtmalarına ve saat tayininde öncü olmalarına rağmen, 1300’lerde mekanik saatlerin imalatının başlamasıyla, Avrupalılar bu endüstride öne geçmeye başlamışlardı.[94]

Bu, Osmanlıların icatlara ilgi duymadıkları anlamına gelmez. Mühendis, zanaatkâr ve yapı mütehassıslarının Osmanlı Imparatorluğu ile Rönesans Italya’sı arasında devamlı gidiş-gelişlerini inceleyen Franz Babinger ve diğerleri, muhacir ya da müşavir konumundaki bu kalifiye zanaatkârlar sayesinde Osmanlıların, devrin en yeni gelişmelerinin çoğunu izleyebildiklerini göstermişlerdir.[95] Fakat Osmanlıların katkılarının yalnız taklitlerden ya da hazır, geliştirilmiş tekniklerin benimsenmesinden ibaret kalmadığı, Takiyüddin (1525-1585) gibi rasatçıların çalışmalarından anlaşılmaktadır.

Otto Kurz tarafından yapılan yeni bir çalışmaya göre, Takiyüddin ağırlık ve zemberekle çalışan saatler hakkında 1550’lerde yazdığı ilmî makale onaltıncı asır Avrupasında bu konu hakkında yegâne makaledir.[96] Bu teknolojinin saat yapımındaki pratik uygulaması, Istanbul’un Galata semtinde 1630-1700 tarihleri arasında gelişen bir saatçi loncası tarafından gerçekleştirilmiştir. Kurz, bu saatçilerin ürünlerinin, bu sanatı öğrendikleri Isviçreli ve Ingiliz ustalarınınki kadar iyi olduğuna işaret eder.[97]

Galata’daki saatçiler loncasının çöküş tarihinin onyedinci asrın son birkaç onyılına rastlaması ise, askerî alandaki problemlere yol açan malzeme kısıtlamalarının bu sahada da etkili olduğunu gösterir. Bu tarihlerde Isviçreli ve Ingiliz saat yapımcıları, Türklerin saatlere olan ilgilerini farkederek, özellikle Türk pazarı için saatler imal etmeğe başladılar. Ayrıca, 17. asır süresinde yerli imalatçılara komple saat mekanizması ve parçalar satan Avrupa devletleri, bu tarihlerden sonra merkantilist politika yüzünden bunları temin etmekten kaçındılar. Yüzyılın başlarında saat tekniğinde pandüllü saatler ve zemberekli kol saatleri gibi ilerlemelerin olduğu inkâr edilemez[98], fakat Takiyüddin örneğinin isbat ettiği gibi bu değişikliklerin Galata’daki atölyelerde tatbik edilmesi için hiç bir önemli sebep yoktu. Ancak merkantilist zihniyet, bitmiş ürünün ihracını öngörüyor ve yeni teknolojinin kontrolsüz olarak yayılmasını istemiyordu.

Netice olarak bu makalede anlatmak istediğim, tarihinin en erken dönemlerinden beri Osmanlı toplumunun esas yapısı itibariyle yeni fikirleri benimsemeye, tatbik etmeye ve yabancı teknolojiyi mükemmelleştirmeye hevesli açık bir toplum olduğu, fakat ekonomik ve teknolojik alış-veriş ve temas yollarının onyedinci asrın sonlarına doğru tedricî olarak kapandığıdır. Bu kapanma kısmen, ekonomik gelişmenin devamlılığı için gerekli minerallerin, kereste ve diğer maddelerin tabii kaynaklarının gittikçe azalmasından doğmuştur. Fakat kaynaklardaki bu eksilmenin tesirleri, Imparatorluğunun Kuzey Atlantik ekonomileri tarafından kasti olarak dışlanmasıyla daha da artmıştır. Immanuel Wallerstein’e göre, bu bağımlı hale getirme ve tedricî olarak sistemle bütünleştirme sürecinin başlangıcı, onaltıncı asrın sonlarına dayanmaktadır.[99]

** Diğer Fotoğraflar ve Belgeler **

1600 – 1630’larda Tersane-i Amire’nin rekonstrüksiyonu

***

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Tersanenin 19. Yüzyıl ortalarındaki durumunun rekonstrüksiyonu

***

1827 Osmanlı’da Dikimhane-i Amire

***

1860 civarında Osmanlı’da Seraskerlik Ana Binası bugün Üniversitenin ana binası olarak kullanılmaktadır

***

Cennet Mekan Sultan II. Abdülhamid döneminde denizaltılar

***

Sultan II. Abdülhamid’in Tüp Geçit Projesi (Tünel-i Bahri)

***

Sultan II. Abdülhamid’in Tüp Geçit Projesi (Tünel-i Bahri)

***

Sultan II. Abdülhamid’in Haliç Köprüsü Taslağı

***

Sultan II. Abdülhamid döneminde Hamidiye Suları Pompa Tesisi

***

Adana pamuk ziraatinin arttırılması maksadıyla teşekkül edip merkezi Mersin’de bulunan Deutsche Levantinische Baumwoll-Gesellschaft namındaki Alman şirketinin hiçbir menfaat gözetmeksizin ziraatçilere dağıtmak üzere getireceği Amerikan ve Türkistan pamuk tohumlarının gümrüklerden vergisiz geçirilmesine müsaade edilmesi hakkındaki belge.

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA),  DH. MKT. 1231/9, 1/M/1326 (Hicri), (Miladi 4 Şubat 1908)

***

Bağdat demiryolunun Almanlar tarafından inşasının kabulüne dair belge.

 Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Y. PRK. BŞK. 24/36, 28/R/1309 (Hicri), (Miladi 1. Aralık 1891)

***

Bağdat demiryolunun Helif’e kadar uzatılması mukavelesinin imzalanmasından dolayı Alman imparatorunun padişaha teşekkür ve iyi niyet temennileri hakkındaki belge.

 Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Y.PRK. NHM. 10/68, 4/Ca/1326 (Hicri), (Miladi 04 Haziran 1908).

***

Osmanlı’da Askeri Üniforma Fabrikası’ndan bir görünüm

***

Osmanlı’da Askeri Üniforma Fabrikası’ndan bir görünüm

***

Osmanlı Beykoz Akbaba demiryolundan kalan ray parçası

***

Osmanlı dönemi Imar planı (Beykoz)

***

Davud Paşa Hayvan Hastanesi

***

Osmanlı’da Zeytinburnu Demir Fabrikası

***

Osmanlı Arşivlerinde Zeytinburnu Demir Fabrikası’na ilave olarak Sirkeci Iskelesi yakınında ekbina yapılması hakkında bir irade

Kaynak: İ.Dh, Dos. No:334, Göm. No:21909, 08 R 1272.

***

Harbiye Askeri Müzesi’nde bulunan Zeytinburnu Demir Fabrikası İmali İlk Seri Atışlı Sahra Topu

***

Bağdat ve Musul petrolleri hakkında Graskof’un hazırlamış olduğu rapor 1

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), HH. THR. 239/60, 18/Ra/1318 (Hicri), (Miladi 15 Temmuz 1900), Lef 1

***

Bağdat ve Musul petrolleri hakkında Graskof’un hazırlamış olduğu rapor 2

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), HH. THR. 239/60, 18/Ra/1318 (Hicri), (Miladi 15 Temmuz 1900), Lef 2

***

Bağdat ve Musul petrolleri hakkında Graskof’un hazırlamış olduğu rapor 3

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), HH. THR. 239/60, 18/Ra/1318 (Hicri), (Miladi 15 Temmuz 1900), Lef 3

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası Marangozluk atölyesi

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Demirhane Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Kuzey bölümü çalışma tezgahları

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Metal İşleme Atölyesi

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Montaj Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Namlu Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Tetik İşleme Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Torna Makinaları

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nda Tamamlanmış Toplar

***

Osmanlı Kibritleri Anonim Şirketi’nden bir görünüm

***

Osmanlı Yalı Köşkü Makina Fabrikası’nın Vaziyet Planı

***

NOT: Bazı resimler osmanlidonemi.blogcu.com’dan alıntılanmıştır. Yöneticisine teşekkür ederiz.

Benzer bir konumuz için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/14/sultan-ikinci-abdulhamid-han-doneminde-yapilan-bazi-eserler/

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Deutsche Levantezeitung 2 (1912) ve Yurt Ansiklopedisi (Istanbul 1983) 3945.

[2] Sümerbank Aylık Endüstri ve Kültür Dergisi (Istanbul), cild 1, no: 1 (Temmuz, 1961), sayfa 24.

[3] Ömer Alageyik, Türkiye’de mensucat sanayinin tarihçesi, Istanbul Sanayi Odası Dergisi 2, 1967, sayı 16, sayfa 9.

[4] Z.Y. Hershlag, Turkey, The Challenge of Growth, Leiden 1968, sayfa 91; Yazarın Türkiye’de mülâkat sureti ile elde ettiği bilgiler, Şubat 1967’den Mart 1968’e kadardır.

[5] Reichsamt des Inneren, Berichte über Handel und Industrie (BHI) 7 (1904) Heft 4, sayfa 320 ve devamı, ve Deutsche Levantezeitung 2, 1912, 9.

Ayrıca bakınız; Yurt Ansiklopedisi, Istanbul 1983, 3941.

[6] Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, Istanbul 1938, sayfa 80.

[7] Şevket  Pamuk, Osmanlı-Türkiye Iktisat Tarihi 1500-1914, Iletişim Yayınları, 2005, Istanbul, sayfa 72-74.

Ayrıca Halil Inalcık, Ticaret Editörler; Halil Inalcık ve Donald Quataert, Osmanlı Imparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi cild 1, sayfa 1300-1600 Çev: Halil Berktay, Eren Yayıncılık, Istanbul, 2004, sayfa 47-53.

[8] Rhoads Murphey; Osmanlılar’ın Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları: Efrenci Teknisyenlerinin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar, Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, 1992, sayfa 7, 8.

[9] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, cild 6, sayfa 572.

[10] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 1290, sene 1142 Safer.

[11] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, cild 6, sayfa 498, 499.

[12] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 183, sene 1174.

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 199.

[14] 1698’de Iran şahına gönderilen hediyeler dolayisiyle (Nâme defteri 5, sayfa 308).

[15] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, cild 6, sayfa 502.

[16] Wolfgang Müler-Wiener; XV.-XIX. Yüzyıllar Arasında Istanbul’da Imalathane ve Fabrikalar, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar, Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, Istanbul, 1992, sayfa 54-73.

[17] Rhoads Murphey; Osmanlılar’ın Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları: Efrenci Teknisyenlerinin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar, Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, 1992, sayfa 9-17.

Ayrıca Ahmet Tabakoğlu, Türk Iktisat Tarihi, Dergah Yayınları, Istanbul, 1986, sayfa 431, 440.

[18] Vasaf Tarihi, cild 1, sayfa 164.

[19] Tevfik Güran, Tanzimat Döneminde Devlet Fabrikaları, 150.yılında Tanzimat, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi Sayı: 142, Yayını Hazrlıyan; Hakkı Dursun Yıldız, Ankara, 1992, sayfa 235, 236.

[20] A. Gündüz Ökçün, XIX. Yüzyılın Ikinci Yarısında Imalat Sanayi Alanında Verilen Ruhsat ve Imtiyazların Ana Çizgileri, SBFD, cild 27, No:1, Mart 1972, sayfa 157-167.

Ayrıca bakınız; Vedat Eldem, Osmanlı Imparatorluğu’nun Iktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi, Sayı: 96, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1994, sayfa 59.

[21] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Ticaret (I. MT), Nr: 2, M-1, sayfa 1, Yıl: 1314 (1898).

[22] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Ticaret (I. MT), Nr: 2, M-2, sayfa 1, Yıl: 1314 (1898).

Ayrıca bakınız; Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Ticaret (I. MT), Nr: 3, sayfa 1, Yıl: 1318 (1904).

Ve; Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 69, Yıl: 1261 (1845).

[23] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Dahiliye (I.DH), Nr:23534-4, yıl:1281 (1864), “….Saltanat-ı Seniyye’nin bu missüllü fabrikalar hakkında mevzû olan Nizâmat-ı Hâliye ve müstakbelesine teb’id kılınmak şeraitinin derci ve bir gûne imtiyaz ve inhisar iddia olunmamak şartının dahi ilavesi ile bir fabrika inşasına ruhsatı hâvi….”.

[24] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Dahiliye (I.DH), Nr: 23561-3, Yıl: 1281 (1864),  “….  Kendüsüne teb’a-i devlet-i aliyye mu’âmelesi olunmak ve bir gûne zarar ve ziyân ve imtiyâz ve inhisâr iddia kılınmamak şartlarının dahi Meclis-i Mu’abirim ta’yin etdiği şerâ’ite ilâvesiyle ruhsatı hâvi….”.

[25] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 23530, sayfa 2, Yıl: 1280 (1863), “…. ve bir gûne imtiyâz ve inhisâr iddi’asına selâhiyeti olmayacağının dahi ilavesiyle ….”.

[26] Sefer Şener, Osmanlı Sanayileşme Süreci ve bu Süreçte Özel Girişimin Rolü, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi cild 9, sayı 3, 2007, sayfa 83, 84.

[27] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, cild 6, Ankara, 1951, sayfa 241.

[28] James E. Dekay, Sketches of Turkey in 1881 and 1832, New York 1833, sayfa 118-124.

[29] Julia Pardoe, The City of the Sultan, cild 3, Londra 1838, sayfa 177-184.

Ayrıca bakınız; Sümerbank Aylık Endüstri ve Kültür Dergisi, Istanbul Temmuz, 1961, cild 1, no. 1, sayfa 24.

[30] Ami Boue, La Turquie d’Europe, cild 3, Paris 1840, sayfa 100-102.

Ayrıca bakınız; Odalar Birliği, Türkiye’de Pamuk Ipliği ve Pamuklu Dokuma Mensucat Sanayii, Ankara 1958, sayfa 4-9.

[31] John Reed, Turkey and the Turks, Londra 1840, sayfa 272-276.

[32] Charles MacFarlane, her ne kadar Osmanlıların sanayileşme teşebbüslerini iyi karşılamıyor idi ise de, MacFarlane 1847-1848 senelerinde şahsen Istanbul-Izmit-Bursa bölgelerinde ekseri fabrikaları ziyaret etmişti. Bunların yeri, büyüklüğü, işçileri ve istihsalleri hakkında müşahhas raporları doğru çıkmıştır. Burada mukayeseli bilgiler bulunmaktadır. Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 603-608.

[33] MacFarlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850 sayfa 219 ve devamı.

[34] A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 324.

Ayrıca bakınız; MacFarlane, Turkey and Its Destiny, cild 1, Londra 1850, sayfa 60 ve devamı, cild II, sayfa 606 ve devamı.

[35] Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 220.

[36] Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 1,Londra 1850, sayfa 58.

[37] Public Record Office, Londra Foreign Office Archives (FO) 195/208, Sandison’dan Comming’e, Bursa, 9 Aralık 1843.

Ayrıca bakınız; Journal de Constantinople et des Interets Orientales (Istanbul), (JC), Kasım 1843, sayfa 2.

Ve; Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 450 ve devamı.

[38] Pamuk ipliği makinaları Istanbul’a nakledilmişti. Bakınız; Ömer Alageyik, Türkiye’de Mensucat Sanayiinin Tarihçesi, Istanbul Sanayi Odası Dergisi, cild 2, no. 16 (Haziran 1967), sayfa 9.

Ayrıca bakınız; Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 342 ve devamı.

[39] Anna Naguib Boutros-Ghali, les Dadian, tere. Archag Alboyadjin, Kahire 1965, sayfa 79.

[40] Ömer Alageyik, Türkiye’de Mensucat Sanayiinin Tarihçesi, Istanbul Sanayi Odası Dergisi, cild 2, no. 16 (Haziran 1967), sayfa 9.

[41] Archives des Affaires Etrangeres, Paris, Division commerciale, Bourgueney’den Guizot’ya, Istanbul, 6 Ocak 1844, JC, 1 Aralık, 1843.

[42] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 6 Haziran 1844, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 342.

[43] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 6 Şubat, 1848, sayfa 2.

[44] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 26 Haziran 1844, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 343.

[45] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 26 Haziran 1844, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 343.

[46] Public Record Office, Londra Foreign Office Archives (FO) 195/206, Canning’den Hariciye Nazırına, Istanbul, 2 Cemazielahır 1258.

[47] Anna Naguib Boutros-Ghali, les Dadian, tere. Archag Alboyadjin, Kahire 1965, sayfa 105.

[48] Warrington W. Smyth, A Year with the Turks, Londra 1854, sayfa 87, 104, 156, 157.

[49] Defterdar Sarı Mehmed paşa, Zübdetü’l-vekayi, varak 329b ve Raşid, cild 2, sayfa 395.

[50] Ahmed Refik, Osmanlı Devrinde Türkiye Madenleri, sayfa 20, 21.

[51] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Darphane vesikaları, No. 876.

[52] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 11, sene 1183.

[53] Ahmed Refik, Osmanlı devrinde Türkiye madenleri, sayfa 49, sene 1714.

[54] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, cild 6, sayfa 577-579.

[55] Asır sonlarına doğru Kağıthane’de ayda üçyüz ve şehir kârhanesinde ayda yüzelli kantar barut işlenilmekte idi (12 nci asrı hicride Istanbul Hayatı, sayfa 152, sene 979).

[56] Mühimme 180, sayfa 41, sene evahir-i Rebiulâhır -1095 (1684 Nisan).

[57] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Askerî vesikalar, No. 12600 ve aynı tasnifin iktisat vesikaları, No. 879.

[58] Defterdar Sarı Mehmed paşa, Zübdetü’l-vekayi, varak 351b ve Raşid, cild 2, sayfa 441.

[59] Onikinci asrı hicride Istanbul Hayatı sayfa 74, sene 1133 ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 997, sene 1137.

[60] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-1, Yıl: 1266 (1849).

[61] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-2, Yıl 1266 (1850).

[62] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-4, Yıl 1266 (1850).

[63] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-6, Yıl 1266 (1850).

[64] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-7, Yıl 1267 (1850).

[65] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-8, Yıl 1267 (1850).

[66] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-9, Yıl 1267 (1850).

[67] Mimar Fernidan Arnoden köprü için iki ayrı yer tespit etmiştir. Birincisi Sarayburnu-Üsküdar arasındadır ki, halen yapımı devam eden Tüp Geçit’in güzergâhıdır, ikincisi ise Rumelihisarı-Kandilli arasındadır ki, yaklaşık olarak 1986’da hizmete açılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün bulunduğu yerdedir. Ancak ikinci projede demiryolunun geçmesi ve Bakırköy-Bostancı istasyonları arasında bir gidiş geliş tasarlanmıştı. Adı, Hamidiye Köprüsü olacaktı. Bakınız; Hayri Mutluçağ, “Boğaziçi köprüsünün yapılması yolunda ilk çabalar”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 4, Ocak 1968, sayfa 32, 33 (3 adet resim ve çizim, 3 adet de belge mevcut). Ayrıca bakınız; Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, Istanbul 1991, Risale Yayınları, sayfa 309.

[68] Ufuk Gülsoy, Yemen Demiryolu projesi, Tarih ve Medeniyet, sayı: 41, Ağustos 1997, sayfa 44-49.

[69] Osmanlı Devleti’nin kendi sermayesiyle yaptırıp işlettiği tek hat olan ve emperyalizme bir tür meydan okuma diyebileceğimiz Hicaz Demiryolu’nun inşa sürecine ilişkin fotoğraflar için bakınız; Hicaz Demiryolu: Fotoğraf Albümü, Istanbul 1999, Albaraka Türk Yayınları. Bu demiryolu hakkında çıkan Ingilizce kitaplardan tespit edebildiklerimiz şöyle sıralanabilir: Paul Cotterel, The Railıvays of Palestine and israel, Touret Publishing, 1983; R. Tourret, The Hedjez Railmay, Tourret Publishing, 1989; VVilliam Ochsenvvald, The Hijaz Railroad, University Press of Virginia, Charlottesville, 1980; ve en son olarak da geçen yıl çıkan kitap: James Nicholson, The Hejaz Railmay, Stacy International, 2005. Türkçede çıkmış önemli bir çalışma için bakınız; Murat Özyüksel, Hicaz Demiryolu, Istanbul 2000, Tarih Vakfı Yurt Yayınlar.

[70] Prof. Engin Akarlı II. Abdülhamid: Hayatı ve Iktidarı, Osmanlı, cild 2, Istanbul 1999, Yeni Türkiye Yayınları, sayfa 253-265.

[71] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, Istanbul 1991, Risale Yayınları, sayfa 410.

[72] A. Semih Tepeciklioğlu, Türkiye karayollarının tarihine bir bakış: ‘Gidemediğin yer senin değildir!’, Hayat Tarih Mecmuası, sayı 1, Şubat 1970, sayfa 41-45. Halil Rıfat Paşa’nın, Şebinkarahisar-Giresun yolu üzerinde insan gücüyle meydana getirilen ilk karayolu tünelini açtıran yönetici olması, zikre değer bir hususiyetidir.

[73] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, Istanbul 1991, Risale Yayınları, sayfa 304 ve devamı.

[74] Fotoğrafa görülen Yeşil semtindeki Bursa Türk-Islam Eserleri Müzesi’nin bahçesinde bulunan Miha-liç’ten getirilmiş bir cadde kitabesi bunun en canlı kanıtı olarak gelip geçenlere, Abdülhamid düşmanlığının bir zamanlar hangi boyutlara ulaşmış olduğunu belgelemektedir. Keza Eskişehir’in Mahmudiye ilçesinde Abdülhamid’in yaptırdığı bir caminin kitabesi de 27 Mayıs devriminden sonra kazınmıştır. Onvell’ın tarihi silme operasyonlarının bir taklidi belki…

[75] Nadir Özbek, Osmanlı Imparatorluğunda Sosyal Devlet: Siyaset, Iktidar ve Meşruiyet, 1876-1914, Istanbul 2003, Iletişim Yayınları, sayfa 166. Benjamin Fortna da Oxford Üniversitesi tarafından basılan kitabında Abdülhamid’in iktidar yıllarında devlet okullarının sayısının olağanüstü derecede arttığını söyler ve ekler: Tarihçiler onun eğitim programını sanki eskinin hafiften revize edilmiş bir devamı sayarlar. Oysa Abdülhamid döneminde hem teşhis, hem tedavide değişim olmuş, özellikle de okulların “kalitesi” artmıştır. Bakınız; Benjamin C. Fortna, Imperial Classroom: Islam, the State, and Education in the Lale Ottoman Empire, Oxford University Press, New York 2002, sayfa 9.

[76] Mustafa Armağan, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı, 2. Baskı, Istanbul Temmuz 2006, sayfa 240.

[77] Buradaki bilgiler esas olarak Bayram Kodaman’ın “Abdülhamid devrinde eğitim ve öğretim” başlıklı makalesine dayanmaktadır. Bakınız; Doğuştan Günümüze Büyük Islam Tarihi, cild 12, Istanbul 1993, Zaman + Çağ Yayınları, sayfa 455-490. Bu makale, yazarın kitap halinde basılan araştırmasının özeti mahiyetindedir. Bakınız; Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Istanbul 1980, Ötüken Neşriyat.

[78] Friedrcih-Karl Kienitz, Büyük Sancağın Gölgesinde: Anadolu ve Balkan Yarımadası Şehirlerinin Tarih ve Kültürü, Tercüman 1001 Temel Eser: 45, XVI. Bölüm.

[79] Bu iki saat kulesi hakkında müstakil bir kitap için bakınız; Enver Sujoldzic, Tranvnicke sahat-kule/The clock-toıver’s of Travnik, Travnik 1999, Sediment Yayınları. Ayrıca şu Boşnakça kitapta da bilgiler ve çeşitli fotoğraflar bulunmaktadır: Mustafa Gafic, Derviş M. Korkut: Kazivanja o Travniki, Travnik 1998.

[80] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, cild 5, Sadeleştiren: Mümin Çevik, Istanbul tarihsiz, Üçdal Neşriyat, sayfa 385.

[81] Kulelerin tam envanterini ve fotoğraflarını görmek için bakınız; Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Ankara 1994, Kültür Bakanlığı Yayınları.

Ayrıca bakınız; Kemal Özdemir, “Osmanlı’da Batılılaşma’nın kentsel simgeleri: Saat kuleleri”, Art Decor, sayı 18, Eylül 1994, sayfa 88-94.

Dipnot [67]’den dipnot [81]’e kadar ki kısım Mustafa Armağan’ın, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı (2. Baskı, Istanbul Temmuz 2006) isimli kitabından iktibas edilmiştir.

[82] V.J. Parry, Barud, Encyclopedia of Islam, New Edition, cild 1, sayfa 1064.

[83] Peter Jaekel, Die Ausrüstung und Bewaffnung der Türkischen Heere, H. Glasner (ed.), Kurfürst Max Emmanuel: Bayern und Europa um 1700, München 1976, cild 1, sayfa 373-376.

[84] A. Tietze and H. ve R. Kahana, The Lingua Franca in the Levant: Turkish nautical terms of Italian and Greek Origin, U. of Illinois Press, Urbana 1958, sayfa 29, 30.

[85] V.J. Parry, Materials of War in the Ottoman Empire, M.A. Cook (ed.) Studies in the Economic History of the Middle East, London 1970, sayfa 219-229.

[86] V.J. Parry, La Maniere de Combattre, V.J. Parry ve M.E. Yapp (eds.) War, Technology and Society in the Middle East, London 1975, sayfa 253-254.

[87] V.J. Parry, Barud, Encylopedia of islam, New Edition, cild 1, sayfa 1053.

[88] Mustafa Naima, Tarih, Istanbul 1865 (H. 1282), cild 3, sayfa 52: “Barutun alçaklığından top falyaları cümle açılıp yumruk sığar mertebesi vasi olmuş idi.”

[89] Hezarfen Hüseyin, Telhis al-Beyan, (Barkan’ın “1070-71/1660-61 tarihli Osmanlı Bütçesi ve bir Mukayese”, Iktisat Fakültesi Mecmuası, 17, 1955-1956, sayfa 342’deki makalesinden iktibas): “ve barutun ekserisi Mısır’dan gelir, lâkin terbiyesiz olmakla dane’yi çok sürmez ve top falyasın sakat eder.”

[90] Aşık Çelebi, Menazır al-Avalim, Topkapı Sarayı Kütüphanesi III. Ahmed Yazmaları Nr. 1578, varak 357a-358b.

[91] Agricola (C.N. Bromehead, Mining and Quarying to the Seventeenth Century, C. Singer (ed.) A History of Technology Oxford, cild 2, sayfa 15’den iktibas) ortalama derinliği 200 adım veya 1200 fit olarak vermektedir.

[92] 1530 civarında Orta Avrupa’daki maden ocaklarında senede toplam 3.000.000 ons ile gümüş üretiminin en üst noktası için bakınız; J. Nef “Silver Production in Central Europe” Journal of Political Economy, 49, 1941, sayfa 575-591. 1640’a kadar Osmanlı maden ocaklarında, Avrupa maden ocaklarının toplam hacminin yaklaşık yarısı kadar olan yüksek üretimin devamı hakkında bakınız; R. Murphey, “Silver Productlon in Rumelia According to an Official Report circa 1600” Südost-Forschungen, 39 (1980), sayfa 75-104 ve bilhassa sayfa 78-80.

[93] Kolay ulaşılabilen damarların tükenmesindeki tabii sebepler bir yana daha derin madenler kazılmasında daha yüksek üretim maliyeti ile karşı karşıya kalınması, işin sürdürülmesinin yararlı olup olmayacağını belirleyen bir faktördü. Kullanılabilen elde mevcut teknoloji Avrupa’daki ve Türkiye’deki üreticiye sınırlamalar getiriyordu. Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da, onsekizinci asrın ikinci yarısında buhar makinasının geliştirilmesine kadar kullanılan teknoloji, üreticiye kısıtlamalar getiriyordu. Bu sürecin Ingiltere ve Fransa’da bile yavaş şekilde ilerlediği hakkında bakınız; F. Braudel, Civilisation Materielle, economie et capitalisme XV-XVIIIem siecles, Paris 1979, cild 1 sayfa 381.

[94] Otto Kurz, European Clocks and Watches in the Near East, Studies of the Warburg Institute Nr. 34, London 1975, sayfa 101.

[95] F. Babinger, “Mehmed II der Eroberer und Italien” Byzantion, 21, 1951, sayfa 127-170; F. Babinger “Vier Bauvorschläge Leonardo da Vinci’s an Sultan Bajezid II (1502-1503)” Göttingen, Nachrichten der Academie der Wissenschaften, Phil.-Hist. Klasse 1952, Nr. 1. Babinger bu makalesinde Leanardo’nun Haliç üzerinde bir yüzer köprü veya başka projeler için sürtünmeyi azaltmak maksadı ile özel olarak dizayn edilmiş dişli takımına sahip bir yel değirmeni için çizdiği taslakları anlatır.

[96] Bu çalışmanın Ingilizce tercümesi için bakınız; Sevim Tekeli (ed.), Clocks in the Ottoman Empire in the Sixteenth Century: Taqi al-Din’s ‘ The Brightest Stars for the Construction of Mechanical Clocks’. Ankara 1966.

[97] Otto Kurz, European Clocks and Watches in the Near East, Studies of the Warburg Institute Nr. 34, London 1975, sayfa 54-60.

[98] Otto Kurz, European Clocks and Watches in the Near East, Studies of the Warburg Institute Nr. 34, London 1975, sayfa 101.

[99] Immanuel Wallerstein, The Modern World System, New York 1974, Ayrıca bakınız aynı yazar, “The Ottoman Empire and the Capitalist World-Economy: Some Questions for Research”, O. Okyar and H. Inalcık (eds.), The Social and Ecomomic History of Turkey 1071-1920, Ankara 1980, sayfa 117-122; I. Wallerstein bu makalesinde daha önceki çalışmalarının neticelerini değerlendirir. Kapitalist sistemle tam bütünleşmenin onsekizinci yüzyılın sonundan önce olmadığı sonucuna varır. Braudel gibi başkaları ise, Batı’nın kesin iktisadi hakimiyetinin daha geç bir tarihte başladığını ileri sürerler: Braudel, Civilisation Matérielle, économie et capitalisme XV-XVIIIem siècles, Paris 1979, cild 3, sayfa 408: “Done, si les portes de l’économie ottomane sont forcées depuis longtemps, cette économie, au XVIII siècle encore, n’est ni conquise ni absolument marginalisée” (Eğer Osmanlı ekonomisinin kapıları uzun zamandan beri zorlanıyor ise, demek ki bu ekonomi XVIII. yüzyılda ne ele geçirilmiş ne de tamamen sistemden dışlanmıştır. Braudel, Civilisation Matérielle, économie et capitalisme XV-XVIIIem siècles, Paris 1979, cild 3, sayfa 415: “A mon avis, il n’y aurait eu décadence franche de L’Empire turc qu’avec les premières années du XIXe siecle” (Benim fikrime göre, Türk Imparatorluğunun asıl gerilemesi ancak XIX. yüzyılın ilk senelerinde başlamıştır).

Dipnot [82]’den dipnot [99]’a kadar ki kısım Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun, “Osmanlılar ve Batı Teknolojisi” isimli kitabından iktibas edilmiştir. (Ekmeleddin Ihsanoğlu, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 3692, Istanbul 1992.”

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Osmanlı’yı kim yıktı? Osmanlı’yı Atatürk yıkmadı yalanı

Osmanlı’yı kim yıktı? Osmanlı’yı Atatürk yıkmadı yalanı

*

***

Günümüzde, özellikle muhafazakar ve milliyetçi gençlerden bazıları M. Kemal’in bir Osmanlı paşası olduğunu, Osmanlı’nın işgalciler tarafından yıkılması üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunu, dolayısıyla yeni kurulan devletin Osmanlı’nın bir devami olduğunu iddia ediyorlar.

Oysa bu kesinlikle doğru değildir…

Osmanlı Devleti, M. Kemal tarafından yıkılmıştır. Üstelik bununla da övünmektedir:

“Osmanlı Devleti, yazık ki ölmüştür; Babıâli Hükûmeti, yazık ki ölmüştür. Affedersiniz, hata ettim! Yazık ki demeyecektim, iftihara değer ki ölmüştür. Çünkü, onlar ölmeseydi milleti öldüreceklerdi. Sonra, devamlı olarak hakaret ve tecavüze maruz bırakılan meclis-i mebusanlar da ölmüştür. Onun yerini meclis-i mebusan değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi almıştır.”[1]

Milleti öldüreceklermiş… Bu millet Osmanlı Devleti’yle yüzyıllardır Dünya’da süper güç olmuş ve adaletle hükmetmiştir.

M. Kemal emeline ulaşabilmek için Milletvekillerini tehdit etmiş ve Nutuk’ta da bunu övünerek anlatmıştır.

1 Kasım 1922’de “Osmanlı Imparatorluğu münkarizdir” (yıkılmıştır) denmiş ve Saltanat, yani Osmanlı Imparatorluğu resmen sona erdirilmiştir.[2]

M. Kemal, Saltanatın kaldırılması müzakerelerinde şunları söylemiştir:

“Efendiler! Içinde bulunduğumuz şartlara rağmen safsatayla, münakaşayla, nazariyatla vakit geçirdiğimizi görüyorum. Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye münakaşa ile mügalata ile verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle, zorla alınır. Türk milleti de hakimiyet ve saltanatı bil fiil isyan ederek kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir durumdur. Mesele, `hakimiyet ve saltanatı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız´ meselesi değildir. Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmekdir. Bu herhalde ve mutlaka olacaktır. Burada toplananlar meclis ve herkes, meseleyi bu şekilde görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade olunucaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”[3]

M. Kemal zaten yaptığı her şeyde, diktatörlüğünü maskelemek için; “Millet bunu yapmıştır” der. Burada da yine aynı şekilde “Millet yapmıştır” ifadesini kullanmıştır, fakat Milletin Vekillerini “kafalarını kesmek” ile tehdit eden de kendisidir. O halde nasıl Millet yapmış oluyor??

Demek ki maksat; diktatörlüğünü maskelemektir…

M. Kemal, Nutuk’un hadiseyi anlatan bu bölümünde Saltanatın kaldırılmasının genel ve düşünsel nedenlerine değinmez, ancak bir dizi sert ifade ile Padişah ve Sadrazamın uzaklaştırılmasını haklı gösterir:

“Bütün menfaatlerini mülevves (pis) bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta gören…”, “idrakten mahrum, vicdandan mahrum, birtakım insanlar…”, “ahmakça teklifat…”, “sefil… adi bir mahluk… alçak…”, “Aciz, adi, his ve idrakten mahrum…”[4] diye küfürler savurarak adeta ağzının ishal olduğunu cümle aleme ilan etmiştir.

Halbuki, evvelce gerek Padişah Vahidüddin (rahmetullahi aleyh)’e, gerek Saltanat’a ve gerekse Hilafet’e methiyeler dizen bizzat kendisiydi.

Örneğin TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde, şöyle and içmişti:

“Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, Islâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”[5]

Desenize ne namus kaldı ne de haysiyet.

Ey Gençler!!

Hala uyanmayacak mısınız?

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 15, Kaynak Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 77. (2 Şubat 1923).

[2] Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hukuk-i hâkimiyet ve hükümranînin mümessil-i hakikisi olduğuna dair heyet-i umumiye kararı. No. 308, 1/2 Kasım 1922. Bk.: Düstur, III. Tertip, 3. cild, sayfa 152, 153.

[3] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Devlet Basımevi 1938, sayfa 490-498.

[4] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Devlet Basımevi 1938, sayfa 490-498.

[5] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ İğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*