Kendi Kaynaklarından Kemalizmin Kadına Bakışı-1

Kendi Kaynaklarından Kemalizmin Kadına Bakışı-1

Kimse bu yazıya “uydurma” diyemez, çünkü kemalistlerin kaynaklarını kullandım…

***

Bu çalışmada kemalizmin kurucu kadrosunun ve kalburüstü isimlerinin kadına ve kıza “gerçek” bakışı, daha doğrusu nasıl bir “cinsel obje” olarak görüp istismar ettikleri gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Daha evvel yaptığımız bir paylaşımda, “Kemalistlerin tescilli tâciz ve tecâvüz listesi” başlıklı bir haber derlemesine yer vermiştik, ancak söz konusu paylaşım daha ziyade günümüz siyasetçileriyle sınırlı tutulmuştu.[1]

Bu yazı ise M. Kemal’den Inönü’ye, M. Kemal’in has adamları olan Falih Rıfkı’dan Kılıç Ali’ye, başta dönemin CHP milletvekilleri olmak üzere başbakanlık yapmış olanlarından meşhur kemalist yazar ve çizerlere kadar geniş bir yelpazeyi içine almaktadır.

Çalışmada sadece ve özellikle yerli kaynaklar kullanılmıştır. Bunun bir istisnası ise Italyan bir tarihçinin “tamamlayıcı yorumu”ndan ibaret kalmıştır. Hem bir makale hacmini aşmamak ve hem de “yabancıların uydurması…” gibisinden ilim ve bilimle alakası olmayan cahilane itirazlara sebebiyet vermemek maksadıyla kaynak olma özelliği taşımasına rağmen Türkçe’ye tercüme edilmiş/edilmemiş yabancı eserlere yer vermedik. Şayet yazıyı yabancı kaynaklarla da zenginleştirmeye kalksaydık, hiç şüphe yok ki, bu hacimde bir makale daha kaleme almamız icab edecekti.

Kullandığımız yerli kaynakların da tamamı kemalist veya kemalizme temelden muhalif olmayanların eserleridir. Belki burada, M. Kemal’i methetmekle beraber kemalizme sıcak bakmayan Münevver Ayaşlı’nın kitabı bir istisna teşkil edebilir. Ilave olarak kemalizmin amansız düşmanı Türkçü Hüseyin Nihal Atsız’ı da zikredebiliriz. Fakat ondan yapacağımız alıntının sadece “bilgi vermek” gayesi taşıdığını, Türkçü çevrelerin meseleye bakış açısını göstermeye matuf olduğunu ve iddiamızın temelini teşkil etmediğini hatırlatmak isteriz. Dolayısıyla muhataplarımızın söz konusu kaynağı reddetme hakkını şimdiden kabul ediyoruz.

“Gerçek M. Kemal” ve çevresi hakkında kullanacağımız kaynaklar, yine çevresinde bulunmuş kişiler ve bizzat görgü şahitleri ve-veya onlardan nakledenler olacaktır. Kemalistlerin umumiyetle cahil olduklarını (daha doğrusu kasten cahil bırakıldıklarını) ve bu yüzden kaynak gösterdiğimiz şahısları tanımayabileceklerini de hesaba katarak arada bir Can Dündar ve Uğur Dündar gibi günümüz yazar-çizer takımından da teyit alma yoluna gittik.

Yani kaynaklarımız arasında kemalistlerin nefret ettikleri Dr. Rıza Nur veya Kadir Mısıroğlu ve benzerleri bulunmaMAktadır.

Aslında böyle bir yazıyı kaleme almak gibi bir niyetimiz yoktu. Fakat son zamanlarda ve bilhassa “cinsel” konularda Müslümanlara yönelik aslı astarı olmayan iftiraların atılması, bizi böyle bir paylaşımda bulunmaya icbar etmiştir. Yani kısacası bizi buna mecbur bırakan husus, kemalistlerin iflah olmaz tavırlarıdır.

Yazı, başlığından da anlaşılacağı üzere “birinci” bölümdür ve meşhur “5816 Sayılı Koruma Kanunu”na aykırı hiçbir kelime ihtiva etmemektedir… Kaynak olarak kullanılan bütün kitaplar ticari piyasada mevcuttur. Fakat M. Kemal hakkında verilen “gerçek” bilgiler onu günahsız ve hatasız bir kahraman olarak haşa “ilah” mertebesinde gören birtakım cahil kemalistlerin hayallerinde yaşattıkları “Yüce Atatürk” imajı ile taban tabana zıt olduğundan dolayı “hakaret” olarak algılanabilir, ancak değildir.

Önümüzdeki haftalarda ikinci bölümü de paylaşmayı düşünüyoruz.

Üçüncü ve son bölümün paylaşılıp paylaşılmamasında, kemalistlerin bundan sonraki tutumu, hal ve hareketleri belirleyici olacaktır. Gerçekleri görür ve az da olsa utanır ve susarlarsa ne ala… Ama yok hadlerini aşıp hala Müslümanlara saldırmaya devam ederlerse, “5816 Sayılı Koruma Kanunu” falan demeden ve her şeyi de göze alarak en sarsıcı bilgileri paylaşmaktan ve yorumlamaktan çekinmeyeceğiz. Bunun bilinmesinde fayda var…

Özür dileyerek şunu da ifade edeyim: Burada sürekli “biz” diyerek çoğul eki kullanıyorum. Ancak bu yazıyı ve bu sitedeki bütün yazıları “bir” kişi kaleme almaktadır. Istisnaları zaten “Alıntı” notuyla paylaşıyorum. Bunu belirtmek mecburiyetinde kalışımın sebebi ise maalesef bizim cenahtan olduğunu iddia edip web sitemdeki yazıları sahiplenen bazı ahlaksızların aramızda bulunmasıdır. Çalıp çırpıp kendi web sitelerinde, sosyal medyalarında ve hatta kitaplarında kaynak göstermeden paylaşıyorlar. Bu sahtekarlarla verdiğim mücadelede bana yardımcı olmanızı, çalan çırpanlara karşı tepki göstermenizi istirham ediyorum. Bu çalışmalarımdan dolayı sizden bir ücret talep etmiyorum, fakat böylelerine tepki göstermenizi istiyorum. Böyle bir notu paylaşmaya mecbur bırakılmam bile bizim cenahın nasıl yozlaşmış olduğunu gösteren en bariz delillerden sadece biridir. Allah ıslah etsin… Sadece bu yazıyı okuyarak, kemalistlere ait en az 50 iğrenç ve maneviyattan uzak kitabı okumak külfetinden ve yüzlerce saat mesaiden kurtulmuş oluyorsunuz. Dediğim gibi hiçbir ücret talep etmiyorum, fakat her dua edişinizde gönüllerinize misafir olmayı arzu ediyor ve umuyorum.

*

*

Yazıda ele alınan başlıklar:

  • “Gerçek M. Kemal”
    Bu başlık altında onun ahlakı, genel olarak kadınlara bakışı, insanlara muamelesi, dansçı Refet Süreyya, Madam Corinne, manevi kızları Nebile ve Afet Inan ile ilişkisi ele alınmıştır.
  • Şimdiye kadar yayınlanmamış belgelerle “M. Kemal Atatürk-Zsa Zsa Gabor ilişkisi…”
  • “M. Kemal’in Sofra Arkadaşları: Mutad Zevat!”
  • “Kemalizm ve Çocuk istismarı…”
    Bu başlık altında Kılıç Ali ile 13 yaşındaki Safiye Ayla ilişkisi ve Ismet Inönü ile 19 yaşındaki Safiye Ayla ilişkisi anlatılmıştır.
  • “Milli Mücadele’de Ankara’da Fuhuş alemleri…”

*

***

*

Gerçek M. Kemal…

*

***

*

Evvela sahip oldukları tarih bilgisi okullardaki “Atatürk Köşesi”nden ibaret olan kemalistlere şunu ifade etmeliyim ki, size anlatılan “yüce yaratılışlı” M. Kemal Atatürk “suni” bir karakterdir ve gerçeklerle pek alakası yoktur. Okullarda anlatılan masallar, sizi rejime bağlamak için üretilmiştir… Mitolojidir, efsanedir…

Efsanelerden arındırılmış “Gerçek M. Kemal”in hala yazıl(a)mamış olduğunu iddia eden sadece biz değiliz. Atatürkçü tarihçi Cemal Kutay da “Gerçek Atatürk”ün anlatılmamış olmasından dert yanar:

“Asıl ibretli olan da…iktidara gelenlerin, O’nu (M. Kemal’i) efsanelerden arındırılmış gerçek yapısı ile evlatlarımıza anlatma himmeti yerine 5816 numaralı ‘Atatürk Kanunu’ ile sadece savcıların hassasiyetine emanet basit yolunu tercih etmeleridir. Ogün-bugün, üzeri sisli perdelerle örtülü bu hakikatlerden hangisi ele alınmış, aydınlığa çıkartılmış, kitablaştırılmıştır?”[2]

Kemalist çizgisi malum “Halk TV”de “Şimdiki Zaman” adlı bir program sunmuş olan “Atatürkçü” gazeteci ve araştırmacı yazar Gürkan Hacır dahi;

“Atatürk’ün ölümünün üzerinden yetmiş dört yıl geçmesine rağ­men, halen gerçekçi bir biyografisine sahip değiliz.”[3] diyebilme cesaretini göstermiştir.

Bunun sebebini ise M.Kemal’in sözcüsü konumunda bulunan Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” adlı kitabında bir nevi itiraf eder. Atay, M.Kemal’in kendisi hakkında dehşetli iddialar ihtiva eden Armstrong’un “Bozkurt” adlı eseri için; “beni en iyi anlatan kitap” dediğini nakleder. Buna rağmen kitabın M. Kemal döneminde Türkiye’de yayınlanması yasaklanmış ve üstelik reddiye yazılmıştır.

Atay şöyle der:

“Atatürk methedilmekten hiç şüphesiz hoşlanmakla beraber, mesela, Türkiye’de yayınlanmasına izin verilmiyen ‘Armstrong’un ‘Bozkurd’u kendi üzerine yazılmış eserler arasında en beğendiği idi. Bu kitabın haksız ve yanlış, hatta doğru da olsa yazılmasını hoş bulmıyacağınız tarafları olsa bile, Atatürk’ün şahsiyet ve karakter sırlarına hayli yaklaşan bir tarafı olmalı idi.”[4]

*

[4] no’lu dipnota bahsi edilen “itiraf”… M.Kemal’in sözcüsü konumunda bulunan kalemşör Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli kitabının ilgili sayfası…

***

Peki M. Kemal’i büyük ölçüde doğru anlatan bu kitap neden yasaklandı? Akıllı olanlar buradaki mantığı çözüp “uyanır”, cahil olanlar ise uyumaya devam eder.

Neden olacak, tabii ki “Resmi Tarih” inşa etmek için… Falih Rıfkı bile; “doğru da olsa yazılmasını hoş bulmıyacağınız tarafları…” olduğunu söylüyor. Hala anlamadınız mı?

Kitap, M. Kemal’in kendi üzerine yazılan biyografiler arasında en beğendiği eser olmasına, yani “gerçek M. Kemal”i anlatmasına rağmen yasaklandı. Çünkü bu “gerçek M. Kemal”i halka kabul ettirmenin ve üzerine yeni bir rejim tesis etmenin mümkünatı yoktu. Halka mitolojik bir karakter, suni, insanüstü bir M. Kemal, kahraman bir M. Kemal anlatmak icab ediyordu. Öyle de yapıldı.

Işte o “Gerçek M. Kemal” ve avenesini bu yazıda göreceksiniz.

“Gerçek M. Kemal”in insanlarla diyaloğu, davranışları ve kadınlara bakışı zannedilenin aksine “mükemmel” ve hatta bazen “normal” bile değildi. M. Kemal yeri gelir bilim insanlarını ve sanatçıları dahi azarlardı. Kafalarına bardak koydurur sonra da nişan alıp ateş ederdi. Hizmetinde çalışan emekçileri “eşek, hayvan” gibi hakaretlerle terslerdi. Bir kadına “oros…” diye küfrettiği bile rivayet edilir. Yeri gelir kadın bile pataklardı. Bunların delillerini aşağıda yeri geldikçe göstereceğiz…

Biraz açalım…

19 Mayıs’ta Samsun’a çıkanlar arasında bulunan ve M. Kemal’in kurmay heyetinde istihbarat ve siyasi şube müdürlüğü yapan dostu Hüsrev Gerede, onun, manevi kızı Sabiha Gökçen’i “patakladığını” söyler:

“Sabiha’yı Bursa’da, eniştesinin yanında görerek almıştır. Bu kızı da okutmak istedi. Fakat okumaya karşı yeteneksiz ve isteksiz, bunun yanında pek de inatçı olan bu kızı patakladığını bana birkaç kez anlatmıştı.”[5]

Peki ya ahlakı nasıldı?

Istiklal Marşı şairi Mehmed Akif Ersoy Milli Mücadele döneminde onun ahlakına yakından şahit olmuş ve beğenmemişti. Bu bilgiyi M. Kemal’in genel sekreterliğini yapmış olan tarihçi Hikmet Bayur’un el yazısıyla almış olduğu ve evrakı arasında bulunan notlarından öğreniyoruz. Bu evrakı kamuoyu ile paylaşan kişi ise Hüseyin Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş gibi Türkçülerin bulunduğu Irkçılık-Turancılık Davası’nda yargılanan Türkçü Dr. Fethi Tevetoğlu’dur. O dönem Dışişleri Bakanlığı’nda Umur-u-Siyasiye Müdürlüğü vazifesini deruhte eden tarihçi Hikmet Bayur, Mehmed Akif ile olan anısını şöyle kaydetmiştir:

“1922 Yazı’ndaki Büyük Saldırı ve Zafer’in tarihi yaklaşırken, Meclis’de süresi bitmiş olan Başkomutanlık Kanunu’nun yenilenmesi konusu pek çetin tartışmalara yol açmıştı. (…) Sonunda kanun, pek ufak bir çoğunlukla çıkabildi. Akif, aleyhde oy verenler arasındaydı. Kapalı oturumda yapılan bu oylamayı öğrenmişdim.

Esasen görevim dolayısıyla -o sırada Dışişleri Bakanlığı’nda Umur-u-Siyasiye Müdürü idim- bu gibi oturumlarda olan bitenlerin hemen hepsini öğrenirdim.

Akif’e neden aleyhde oy verdiğini sorduğumda, doğrudan doğruya karşılık vermeyerek: “Ah bunun aslı, Enver’in ahlakı!” dedi.

Bununla bu iki sıfatın aynı adamda bulunmasını istediğini anlatmış oldu.

Içki ve hovardalık bir yana bırakılırsa, Enver’in hele siyasi alandaki ahlakı pek övülecek birşey olmadığını ve Gazi’nin her bakımdan güvenilecek bir şahsiyet olduğunu söylemem üzerine Akif, Enver için: “iymanı tamdı” dedi ve bu konuyu bırakmak istediğini durumu ile anlattı.”[6]

Onun ahlakına dair ta Milli Mücadele döneminde yapılmış bu müşahedenin sıhhati konusunda en ufak bir şüphe dahi mevzubahis değildir. Ancak biz yine de dostu Gerede’den de bir nakil yapmayı uygun görüyoruz. Gerede şöyle der:

“Bazen tuhaf, açık saçık öyküler ve anılar anlatır…”dı.[7]

M. Kemal’in kalemşörlügünü yapan ve sözcüsu konumunda bulunan Falih Rıfkı Atay da, onun bu gibi hikayeler anlattığını şu sözlerle kabul eder:

“Daha da coşkun ve cümbüşlü bir geceden sonra, Çankaya’daki evine gitmiştim. Kendisine dedim ki:

  • Şimdiye kadar sizin için yabancı dillerde yalnız frenkler yazdılar. Biz yanınızdayız. Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz. Izin vermez misiniz Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eserleriniz hakkında bir kitap hazırlasak…
    Bilardo istakasını bırakarak yüzüme baktı:
    Dün geceyi yazacak mısınız?
  • Canım efendim, bu kadar da hususiyetlere girmeğe ne lüzum var?

-Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki…

Hususi meclislerinde bize geçmiş hayatını, kendi yaşayışımızda belki de hatırlamaktan sıkılacağımız iç vak’aları ile anlatırdı. Karakter ve şahsiyet üzerine hiçbir ışık vermiyen bu türlü hikayeleri unuttum bile…”[8]

*

[8] no’lu dipnota bahsi edilen “itiraf”… M.Kemal’in sözcüsü konumunda bulunan kalemşör Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli kitabının ilgili sayfası…

***

Yavaş yavaş “gerçek” M. Kemal’i tanımaya başlıyoruz… Ancak tam olarak tanıyabilmek için sıkılmadan devam edelim…

M. Kemal’in sadık adamlarından General Fahrettin Altay, “10 Yıl Savaş Ve Sonrası” adlı hatıralarında M. Kemal ve maiyetiyle birlikte gece yarısına doğru bir gazinoda düzenlenen Cumhuriyet balosuna gittiklerini anlatır. Fahrettin Altay bu olay hakkında;

“Atatürk Afet Hanımla, madam Baver öteki kızları ve maiyeti başka otomobillerle kafile halinde Fresko gazinosuna gittik. Çok kalabalık vardı, Türk hanımlar pek az idi, ecnebi bayanlar da çok değildi. Zeki Beyin orkestrası çalıyordu. Milletvekilleri, elçiler yüksek memur ve askerler Atatürk’ü şiddetle alkışladılar. Ilk dansı Atatürk Fransa Elçisinin kızı ile açtı. (Madam yoktu). Kızın güzelliği herkesin dikkatini çekti, pist dans edenlerle bir anda doldu.” dedikten sonra şöyle devam eder:

“Fransız Sefirinin kızı ile bir iki defa daha dans etti. Çok neşeli, dolaşıyor, herkese iltifatta bulunuyor, arada da biraz oturup seyrediyordu. Fransız Sefiri kızını alıp görünmeden savuşmuş.”[9]

*

[9] no’lu dipnot ile alakalı… Fahrettin Altay’ın “10 Yıl Savaş Ve Sonrası” adlı hatıralarının ilgili sayfası…

***

Fransız Elçisi neden kızını alıp görünmeden savuşuyor?

General Fahrettin Altay, bu olaydan iki gün sonra Başbakan Ismet Inönü’nün M. Kemal’e uğradığını anlatır ve aynı meseleye kısaca şöyle temas eder:

“Başvekil geldi sol yanına aldı. Bayram gecesi baloda Fransız sefiri olayını iyi bir sonuca bağladığını anlattı. Dans ederken kızına yapılan muamelenin fena maksatla olmayıp takdir maksadı ile olduğunu, iyi bir şekilde tefsir edildiğini izah etti.”[10]

M. Kemal’in Fransız sefirinin kızıyla dans ederken nasıl bir muamele yapmış olabileceğini Cumhurbaşkanlığı şifre ikinci katipliği yapan Haldun Derin‘in hatıralarında görüyoruz. Derin şu tafsilatı veriyor:

“Gazi, yabancı devlet temsilcilerinin bulunduğu bir davette Fransa büyükelçisinin kızını öpmüş… bunun öyküsünü de (M.Kemal’in Genel Sekreteri olan Hasan Rıza) Soyak’tan dinlemiştik. Olan bitenin sonradan serinkanlılıkla söz konusu edilişinde, Gazi, kendi kendisi ile bir hesaplaşma yaparmışçasına, azıcık çıkışır yollu, ‘Üptük, yoktur çaremiz!’ derken, tatlı Rumeli şivesine bürünen yarı suçlayıcı bir hoşgörü havasını yansıtmakta imiş…”[11]

Kemalistler tarafından pek tutulan Can Dündar‘ın “Yakamdaki Yüzler” adlı kitabına göre Haldun Derin’in “Geriye kalan anıları, gerçek bir mirastır.” Dündar, bu hadiseye hatıralarında yer veren Haldun Derin‘i;

“Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamaları fotoğrafına dikkatle baktığınızda onu görürsünüz. Atatürk ile Inönü’nün arasında 21 yaşında, gözlüklü bir adam vardır. Işte o adam, 92 yaşında öldü. Haldun Derin, Çankaya Köşkü’nde üç dönemin tanığıydı. 1933’te Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürlüğü’nde şifre katibi olarak göreve başlamış, sonra Inönü’nün ve bir süre Bayar’ın özel kalem müdürlüğünü yapmıştı.” şeklinde tanıttıktan sonra şunları ilave eder:

“Bir davette Fransız elçisinin kızını öpüp sonra kendisiyle hesaplaşırcasına Rumeli şivesiyle ‘Üptük, yoktur çaremiz,’ demesi… Dolmabahçe’de ceylan gözlü Arap rakkaseyi yüzüne kondurduğu takdir öpücüğüyle kutlaması…”[12]

O gece orada bulunanlardan biri de meşhur romancımız Münevver Ayaşlı idi. O sırada henüz 20 yaşında olan Münevver Hanım, M. Kemal’in yukarıda bahsi geçen hareketine temas etmemekle beraber, söz konusu dansa şahit oluşunu şöyle anlatır:

“Trenimize eklenen bir hususi vagonda, Fransız Büyükelçisi Monsieur Sarut ilk defa Ankara’ya geliyordu. Yanında çok güzel kızı ve oğlu da vardı. Ankara’da istasyonda büyük bir kalabalık, büyükelçiyi karşılıyordu. Ertesi gün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı idi ve ilk defa Cumhuriyet Balosu verilecekti. Nerede? Sonradan meşhur Kerpiç Lokantası olan yerde. O zamanlar daha Kerpiç bile yoktu. Fresko var, Fresko Garı (Barı?) ve Fresko Lokantası. Işte Ankara’da ilk Cumhuriyet Balosu, Yahudi Fresko’nun barında verildi. Bu baloya, Fransız büyükelçisi, kızı ve oğlu da davetli idiler. Gazi Hazretleri teşrif ettiler ve ilk dansı Fransız sefirinin çok güzel kızı ile yaptılar.”[13]

M. Kemal hakkında yapmış olduğu çalışmalarından dolayı dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından takdir ve taltif edilip “Dr.” ünvanına layık görülen koyu kemalist Eriş Ülger‘in kitabında, M. Kemal’in yaveri Salih Bozok‘tan naklen verilen bilgilere göre, bir akşam Sarıkamış’ta Ordu Komutanı Ali Sait Paşa’nın evinde kendisi ve eşi Latife hanım adına verilen yemeğe katılan M. Kemal’in, “her nasıl olduysa” ayağı Ali Sait Paşa’nın eşi Naciye hanımın ayağına değer… Bakın siz şu tesadüfe… Gelin gerisini kitaptan okuyalım:

“Gazi Hazretleri, Ali Sait Paşa’nın başarılı ve güvenilir bir komutan olduğundan bahsederken, birden bire Latife Hanımefendi’nin masanın ortasına bomba gibi düşen cümlesi kulaklarda çınladı:

‘Kemal, eline ayağına dikkat et.” (Bu cümle Ipek Çalışlar ve Nezihe Araz’ın kitaplarında şöyledir: “Kemal, ayaklarına dikkat et. Bana kadar uzanıyor!” dedi[14] )

Salih Bozok bu hadiseyi şu gülünç izahatıyla tabiileştirmeye çalışır:

“Gazi Hazretlerinin bütün seyahat boyunca ayakta durması sebebiyle ayaklarındaki ağrıdan şikayetleri vardı. Sık sık ayak ayak üstüne atıyor ve bacaklarının hareket etmesini sağlayarak sıkıntısını hafifletmek istiyordu. Bu nedenle de sanırım Paşa Hazretlerinin ayağı Naciye Hanımefendi’nin ayağına çarpmış olabilir. Bunu vesile yapan Latife Hanımefendi, yukarıdaki sözüyle adeta yemeğin sonunu ilan etti.”(…)
“Misafirler birer ikişer evi terk ederken, ben, Kılıç Ali, Rize Milletvekili Rauf Bey, Yaver Rüsuhi ve Muzaffer Bey yemek salonunda kalmıştık ve hepimizin de keyfi kaçmıştı. Hizmetkarlar sofrayı toplarken, Latife Hanımefendi’nin sesi adeta evi temelinden sarsıyordu.

Aklımda kaldığı kadarıyla:

‘Kemal, hiç mi utanmıyorsun? Bu ne rezilliktir? Şimdi de arkadaşlarının karılarına mı kur yapıyorsun?’ gibilerden bir şeyler söylüyordu.”[15]

Yorum yok!..

Haldun Derin’in yaptığı şu nakil ise “pes” dedirtecek cinsten:

“Bir başka gün, Florya’da nöbeti kendisinden devraldığım Zühtü Uray arkadaşımdan, geçirdiği gecenin kalburüstü öyküsünü dinledim. Sofra sabahın 2’sine doğru dağılmış… Ama daha önce bir ara Atatürk; Deniz Köşkü’nden çıkıp biz Kalem nöbetçilerinin kaldığı eve gelmiş… Evin düzenine ve temizliğine göz kulak olma hizmeti için ev sahibi ‘mutat’ zatın ücretle tutup görevlendirdiği azınlık yurttaşlardan esmerce bayanı, anatomik durumunu aydınlatıcı bir beden yoklamasından geçirme merakına kapılmış Atatürk… Gerçekten de bu muayeneyi yapmış ve Deniz Köşkü’ne memnun dönmüş…”[16]

Yorum yok…

18 Haziran 1938’de hususi yatı ile seyahate çıkan Romanya Kralı Karol, Istanbul’a gayri resmi olarak uğramıştı. Gerisini M. Kemal’in kütüphanecisi Nuri Ulusu Bey’den dinleyelim:

“Bilahare Atatürk’e gelip anlatınca duymuştum. Yatta Kralın yanında çok güzel bir Romen kızı varmış, çok da havalıymış; hareketlerinden krala çok yakın olduğu izlenimi veriyormuş, ama hiç yanlarına gelmemiş ve kral da bu kızı Atatürk’le tanıştırmamış. Tevfik Rüştü Bey, Atatürk’e herhalde bu kızla seyahate çıktığı için resmi bir ziyaret yapılmadığını, ama kralın kendisini ziyaret etmek istediğini söyleyince, Atatürk Savarona’da olduğu için, oraya gelmesi talimatını vermişti. Hatta bir ara benden dürbün istedi ve kralın yatına bakarak izledi ve ‘Kralın yanındaki kız hakikaten çok güzelmiş, neyin nesi acaba, herhalde kızı bize getirmez’ demişti.”[17]

*

[17] no’lu dipnotta bahsi geçen görüşme 21 Haziran 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesine böyle yansıdı: “Limanımızda bir telaki – Rumen Kralı Majeste Karol ile Büyük Şefimiz arasında mühim müzakereler oldu…” Ama “dürbün”den bahsedilmiyor… Edilmez!

***

Bu 1938 senesinin hadisesi… Demek ki insan ölümcül bir hastalığa yakalansa dahi böyle şeyler düşünebiliyormuş… Dikkat edilirse birçok mevzuu açıp uzun boylu tahlil ve tefsir etmiyorum. Fakat az çok insan tabiatından, nefsinden ve psikolojisinden anlayan okuyucuların, burada vermiş olduğum bilgilerin ne manaya geldiğini bildiklerini ve metinde bahsi geçen şahısların iç dünyaları ve manevi mertebeleri hakkında bir fikir edindiklerini tahmin ediyorum… Bundan son derece eminim. Dolayısıyla da müsterihim.

Geçelim…

Yine General Fahrettin Altay, M. Kemal’in milletimizin kadınlarını çırıl çıplak soyup Iran Şahı’na takdim ettiğini hatıralarında “Iran Şahı için Binbirgece Masalları” başlığı altında şöyle anlatır:

“Atatürk beni çağırıp:

– ‘Bu gece Beylerbeyi Sarayında Şehinşah’a hususi bir ziyafet veriyoruz hariçten kimse bulunmayacaktır, kendileri mihmandarlardan yalnız senden başka kimse­nin bulunmasını istemiyorlar. O da yalnız bir nedimini ge­tirecektir, Ali Sait Paşaya haber gönderdim. Şehinşahın bütün maiyeti ile mihmandarlara ve hariciye memurla­rına Park Otelde bir yemek verecektir, sen oraya gitme bizimle gel ve kimseye de birşey söyleme..’ Buyurdular.

Gece motorla Dolmabahçe Sarayından Beylerbeyi Sarayına geçtik, Başbakan ile Meclis Reisi de vardı. Sarayın kapısında gayet güzel ve ağır giyinmiş on kadar kadın bizi karşılıyordu ki bunlar o zaman Istan­bul’un saz şarkı ve dans artistleri idi, başlarında da Suadiye’de plajda gördüğümüz C. hanım bulunuyordu. Hepsi diz çökerek hükümdarları selâmladılar ve Şah’a takdim olundular. O da gülerek iltifatlarda bulundu.

Saray içinde güzel bir mermer havuz vardır. Sular şıkırdıyor. Gerilerde bir orkestra ve mükemmel bir büfe… Saray kısaca gezildi, üst kat tamir ediliyor ve Şehinşah’ın geceyi orada geçirmeleri ihtimaline karşı fevkalâde yatak odaları hazırlanmış bulunuyordu. Havuzun başına bir masa ve koltuklar o şekilde konulmuşlardı ki büfe ve orkestra burayı göremiyordu. Şah’a ikramlarda bu­lunuldu, kendisi bir kadeh şarap alarak önüne koydu bu sırada artistler güzel şarkılar okumaya ve gösteriler yap­maya koyuldular. Şah meclisin sıcaklığını bozmamak için arada bir yudum alıyordu Numaralar gittikçe açılıyor ve serbestleşiyor, Şah bunları gülümseyerek seyrediyor fakat ciddiyetini hiçbir şekilde bozmuyor. Iki genç kız havuza atladılar sularla oynamaya ve dans etmeye başladılar. Bu sırada “Ş” adındaki çıplak genç artist Şahın önüne yaklaştı elleri önünde başı eğik havuzun kenarında ve ayakta dikildi. Şehinşah kızın başını okşayarak,

‘ – Çok maharetlisiniz, genç ve güzelsiniz, Allah bağışlasın haydi kızım içeri girin de giyinin üşürsünüz…’ (dedi.)

Şehinşah’ın o geceki durumu, ağırlığı, meclisin neşesini bozmaksızın hiçbir hafiflik göstermemesi dikkati çekiyordu. Gece yarısına doğru Dolmabahçe’ye dönmeli arzusunda bulundular hep birlikte kalktık gene motora binerek saraya gittik.

‘Binbir gece’ masallarını ‘bin ikinci’ gece yapamadık vesselam…”[18]

*

[18] no’lu dipnotta geçen rezalet General Fahrettin Altay’ın hatıralarında bu şekilde yer almıştır…

***

Iran Şahı ve M. Kemal… M. Kemal’in arkasında Fahrettin Altay… Şahın arkasında Hüsrev Gerede…

***

Burada anlatılanları doğrulayan başka bir kaynak göstermeden olmaz…

Şimdi, M. Kemal’in hizmetine girdiği 3 Temmuz 1927′den, ölümü olan 10 Kasım 1938′e kadar yanından hiç ayrılmayan ve bu müddet zarfında ünlü sofrasının konuklarına, devlet başkanlarının ziyaretlerine şahit olan Uşağı Cemal Granda’nın hatıralarından da insanı isyan ettiren bu rezaleti okuyalım:

“Iran Şahının Istanbul’a gelişi sırasında Beylerbeyi Sarayında özel bir ziyafet verilmiş, güzel sesli hafızlar, Şah’a unutulmaz bir gece yaşatmışlardı. Öyle sanıyorum ki Şah, Türkiye’de kaldığı süre içinde en çok Beylerbeyi Sarayındaki eğlenceleri beğenmiştir.

Beylerbeyi Sarayındaki eğlencelere dışardan kimse alınmadı. Şah, kendi mihmandarı Fahrettin Altay‘dan başkasını istememiş. Kendisi de sadece bir nedimini getirdi. Şahla beraber gelenler, mihmandarlar ve dışişleri memurları o gece Park Otelde, ayrı bir sofrada ağırlandılar. Şah, Beylerbeyi’ndeki eğlencelerin dışarıya sızmamasını ısrarla istedi.

Beylerbeyi Sarayında Başbakan Ismet Inönü ile Meclis Başkanı da vardı. Dolmabahçe’den motorla Beylerbeyi’ne gelen Şahı, kapıda şık giyimli on beş kadar genç ve güzel kadın karşıladı, Bunlar o zamanki Istanbul’un saz şarkı ve dans artistleriydiler. Şaha takdim edilen kadınlar, önünde diz çökerek hükümdarı selâmladılar. O da gülerek kendilerine iltifatta bulundu. Şaha önce Saray gezdirildi.

Gece orada kalması ihtimali düşünülerek bir yatak odası hazırlanmıştı. Sarayın ortasındaki mermer havuzun kenarına yerleştirilen koltuklara oturuldu. Arkada güzel bir büfe ve orkestra vardı.

Şah, önüne getirilen içki tepsisinden bir kadeh şarap aldı. Derken artistler şarkılar okumağa ve çeşitli gösteriler yapmağa başladılar. Genç kadınlar havuza atlayarak yüzüyor, sularla oynaşıyor, müziğin ahengine uyarak dans ediyorlardı. Şah, Bin Bir Gece Masallarını andıran bu şahane dekorun önünde keyiflenmiş, bir yandan şarap yudumluyor, bir yandan da gülümseyerek:

— ‘Çok güzel, çok güzel,’ diyordu.

Bu sırada uzun boylu, çıplak, güzel bir artist, havuzun kenarına kadar gelip Şahın önünde durdu. Kadın saygılı bir şekilde önüne bakıyordu. Şah, kadının saçlarını okşayarak:

— ‘Allah bağışlasın. Çok güzel ve maharetlisiniz. Haydi içeri girin de giyinin. Sonra üşürsünüz,’ dedi.[19]

*

[19] no’lu dipnotta bahsedilen rezalet… Cemal Granda’ya ait anıların ilgili sayfası…

Bize çok zor gelse de, 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu ihlal etmemek için hiçbir yorumda bulunmuyor ve devam edip geçiyoruz. Fakat yeri gelmişken burada bir parantez açalım.

Cemal Granda veya diğerlerinin hatıraları için “uydurmadır” vs. diyecek olanların sözüne itibar edilmez. Bu ancak bir cahil sözü olabilir. Zaten böyle diyen de olamaz. Zira M. Kemal’in çevresinden olup onun lehinde yalan söyleyen çoktur ama aleyhinde yalan uyduracak yoktur. Böyle bir şeyin mümkün olmasına imkan ve ihtimal dahi yoktur! M. Kemal’in kütüphanecisi Nuri Ulusu, onun itimadını suistimal edecek olanları “Ata’dan önce biz yok ederdik” diyerek teminat verir. Kitaptan okuyalım:

“Atamın yanında, her görüşmenin içinde oldum. Her türlü konuşmaları yanımızda oldu. Neler yaşadım, neler duydum ve de neler öğrendim. Büyük Atatürk’ün bana, bizlere olan bu güveni ve itimadıyla ne kadar övünsem, hatta kaba tabirle böbürlensem azdır ama bu görüşme ve konuşmaların gizli ve özel olanları hep belirttiğim gibi Atamızla aramızda ölene kadar kalacaktır, nitekim kalmıştır da. O da bunu iyi bildiğinden beni, bizi hiç yanından ayırmazdı. Mütevazı kimlik ve kişiliklerimize rağmen sanki onun çok güçlü çok güvendiği kişilerdik. Bunu bize hep ama hep hissettirmiştir, bize hep güvenmiş ve inanmıştır. Allah’a çok şükür ne ben ne de maiyetindeki tek bir arkadaşım bile bunu suistimal etti. Zaten de edemezdi, Ata’dan önce o kişiyi biz yok ederdik. O derece inançlıydık.”[20]

*

10 Kasım 1938’de Nuri Ulusu’ya yazdırılan ölüm raporu…

***

Ulusu, hatıralarının başka bir yerinde, “Atatürk ve Biz Yakın Çalışanları” başlığı altında Cemal Granda, sofracıbaşı Ibrahim, berber Mehmet, berber Rıdvan gibi bütün çalışma arkadaşlarını saydıktan sonra ekip ruhunu ve M. Kemal’in kendilerine olan güvenini şöyle vurgular; “Her zaman, her yerde büyük Atamızın yanında hazır ve nazırdık. Hepimizi öylesine yetiştirmiştir ki, herkes hemen hemen bir diğerinin yokluğunu aratmazdı, hizmette kusurumuz hiç yoktu, kısaca çok iyi bir ekiptik. O da bunu iyi bilir ve hepimizi ayrı ayrı sever, takdir eder, zaman zaman da ödüllendirirdi.”[21]

*

10 Kasım 1938’de Nuri Ulusu M. Kemal’in başucunda…

***

Kemalist çizgisi malum “Halk TV”de “Şimdiki Zaman” adlı bir program sunmuş olan “Atatürkçü” gazeteci ve araştırmacı yazar Gürkan Hacır’a göre, M. Kemal biyografileri arasında Falih Rıfkı’nın “Çankaya”sı “en gerçekçi kitap”, Cemal Granda’nın hatıraları ise “samimi” ve kendisi de her şeyi “olduğu gibi” anlatan “saf” bir adamdır:

“Her ne kadar yaşadığı dönemde ‘Atatürk’ün dili’ dense de, Falih Rıfkı’nın yazdığı Çankaya (dikkatli okumak şartıyla) en gerçekçi kitaptır. Ayrıca oldukça samimi yazılmış, uşağı Cemal Granda’nın anıları da ilgi çekicidir. Granda o kadar saf bir adamdır ki içinde hiçbir şey saklamaz, olduğu gibi anlatır.”[22]

Burada parantezi kapatıp devam edelim…

Peki M. Kemal yukarıda da bahsi edildiği gibi Türk kızlarını soyundurup havuzda dans ettirecek bir kişiliğe sahip miydi?

Cumhuriyet Dönemi’nin en tanınmış ses sanatçılarından olup M. Kemal ile tanışan Safiye Ayla’nın anlattıklarına bakılırsa, EVET!.. Zira benzer bir vaziyete kendisi de düşmüştür. Hatıralarından naklediyorum:

“Benim hakkımda çıkarılan dedikoduların ardı arkası kesilmiyordu. Çünkü bu denli ‘çirkin’ bir kadına Ata’nın değer vermesini anlayamıyor, onun adına bir düşüş olarak görüyorlardı. Bu durum Atatürk’e de yansıtılmış olmalıydı. Yine bir gece Çelik Palas’taydık. Oldukça ilerlemiş bir saatti. Sofranın demirbaşları, birer ikişer odalarına çekilmişlerdi. Başkaları giderken, Paşa bana başıyla işaret edip ‘sen kal’ demişti. Biraz sonra da, ‘Safiye, yarın sabah çırılçıplak havuza gireceksin!’ dedi. ‘Başüstüne Paşam!’ diye yanıtladım. Atatürk’ün amacı, benim çirkinliğimi diline pelesenk etmiş olan bir devlet adamının eşine, vücudumun güzelliğini göstermekti.”[23]

Ah Safiye, vah Safiye…

*

[23] no’lu dipnotta sözü edilen Safiye Ayla’ya ait hatıraların ilgili sayfası… M. Kemal: “Safiye, yarın sabah çırılçıplak havuza gireceksin!”

***

M. Kemal’in dostu ve adı daha evvel de geçen Hüsrev Gerede anlatıyor:

“Dolmabahçe Sarayı’nda büyük tören salonunda verdiği bir akşam yemeğine Tepebaşı Gazinosu’nda gösteri yapan yabancı artistleri getirmişti. Bunların içindeki güzel bir Rus kadınını yanına çağırtarak konuştu, kendisiyle ilgilendi, becerilerini övdü. Kadından hoşlandığını davranışlarıyla göstermekten de kendisini alamadı.”[24]

*

[24] no’lu dipnota dair… 14 Nisan 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesi: “Dost Sovyet artistleri dün Istanbul’a geldiler…” … “bale dansözlerinden Barasova…”

*

[24] no’lu dipnota dair… 11 Mayıs 1935 tarihli bu belgeden de görüldüğü üzere, M. Kemal Rus artistlere 13 adet altın tütün tabakası, Inönü ise bayan artistlere 3 gümüş çerçeve hediye etmiştir…

***

Bu bilgiyi okuduktan sonra haliyle M. Kemal’in bir kadından hoşlandığını hangi davranışlarıyla belli edeceğini merak ediyorsunuz. Bunu gözünüzde canlandırabilmeniz için biraz daha somutlaştırmaya, muşahhaslaştırıp berraklaştırmaya ihtiyaç var.

O halde Cumhurbaşkanlığı şifre ikinci katibi Haldun Derin’den dinleyelim:

“Amerikalı bir hanım gazeteci; adı Gladys Baker‘di. Bayan Baker kendisine eşlik eden biraz daha körpece bir kız arkadaşıyla Türkiye’ye gelmiş, görecekleri yerleri gezip dolaşmışlardı.
Ikisini bir arada 26 Mayıs’ta Atatürk kabul etti. Yemeğe alıkoydu. Doğrusu, cumhurbaşkanının gazetecilerle görüşüp, onları böylesine ağırladığı pek olağan değildi. Gladys Baker, buluşmalarının ardından hazırlayıp, 21 Haziran’da yayımlattığı sorulu-yanıtlı uzunca metnin sonunu şöyle bağlıyor: ‘(Atatürk’e) mesut olup olmadığını sordum’ diyor, ‘Evet… Çünkü muvaffak oldum’ cevabını aldığını belirtiyordu. (Uzun yıllar Atatürk’ün özel kalem müdürlüğünü yapmış olan) Süreyya Anderiman, iki Amerikalı ile temasları süresinde Atatürk’ün yanından ayrılmamıştı. Cumhurbaşkanınca gösterilen konukseverliğin ayrıntılarını sıcağı sıcağına Anderiman’dan dinledim.
Sofrada sohbet giderek koyulaşıp, resmi tavır ucun ucun teklifsizliğe dönüşmüş… Atatürk, Gladys’in mesleğinin ötesinde dişiliği ile de ilgilenmiş… Elleriyle hatuna cömertçe iltifatlar yağdırmış… Taze, yakınlaşılıp kaynaşılmayı yadırgamıyor, onur sayıyormuş. Gevşeyerek, göz süzüşleriyle sanki ‘Içeri çekilsek, baş başa kalsak keşke’ diyesiymiş. (…) Miss Gladys’in yayımlanan yazısının dile getirdiği izlenimler arasında, ‘Insanı teslim alıcı gözlerinde, Gazi’nin fevkalade önderlik kuvveti vardır’ denilmiş olması, utangaç ve çok terbiyeli Anderiman’ın gülümsemelerle bezediği açıklamalarına daha bir anlam kazandırıyor gibi idi.”[25]

*

[25] no’lu dipnot ile alakalı… Cumhurbaşkanlığı şifre ikinci katibi Haldun Derin’e ait hatıraların ilgili sayfası…

***

[25] no’lu dipnota dair… 25 Mayıs 1935 tarihli Ulus gazetesi: “Bir gazeteci ve bir şair iki Amerikalı Bayan şehrimize geldi”, “Mis Gladys Baker ile arkadaşı şair Mis Sarah Henderson Hary dün Istanbul’dan şehrimize gelmişlerdir.”

***

Gladys Baker ve M. Kemal… Sağında ise Süreyya Anderiman…

***

Gladys Baker ve M. Kemal…

***

Uşağı Cemal Granda’nın hatıralarında, M. Kemal’in Amerikalı gazetecilerle Özel Kalem Müdürü Süreyya (Anderiman) Bey vasıtasıyla görüştüğü doğrulanmaktadır. “Iki Kadın Gazeteci” başlığı altında verilen anekdot; “1933 yılında Park Otel’de orta yaşlı, fakat çok güzel iki kadın Atatürk’ün dikkatini çekti” cümlesiyle başlamaktadır.[26]

Tam da burada, “sapına kadar kemalistim” diyen Ingiliz Edebiyatçısı ve Falih Rıfkı Atay’ın üvey kızı Mina Urgan’ın hatıralarında geçen bir bilgiyi paylaşmak icab eder. Yakın Tarih hakkında az çok malumat sahibi olanların da bildiği üzere, Urgan’ın annesi Şefika hanım ile M. Kemal yakın arkadaştılar. Öyle ki Şefika hanım ona “tuhaf” bir lakap bile takmıştı. Yakın arkadaşının ona layık gördüğü bu lakabı aynen nakledelim:

“Gereğinde insanları baştan çıkarmakta ustalığından ötürü, gözüpek annem, ‘milli şefimiz’ yerine, ‘milli aşiftemiz’ diye bir ad takmıştı M. Kemal’e. Ona hemen yetiştirmişler bunu. Kızacağına kahkahalar atmış. Zaten annem çevresindeki halim selim hanımlara hiç benzemeyen belalı bir hatun olduğundan ‘tavariş Şefika’ dermiş ona.”[27]

Yorum yok…

Şefika hanımın haklı olup olmadığını bilemiyoruz, neticede M. Kemal’i bizden daha iyi tanıdığı aşikar. Üstelik M. Kemal’in genel sekreterliğini yapmış olan tarihçi Hikmet Bayur da farklı düşünmez ve Afet Inan’ın kızı olan Arı Inan ile yaptığı bir mülakatta, M. Kemal’in düzensiz hayat tarzına yönelik eleştirisini vaktiyle yüzüne karşı şu sözlerle dile getirdiğini anlatır:

“-Hikmet Bayur: Çok hovardalığa vurmuştu işi. Ve her akşam iç, iç. Yani söylediğiniz şeyler olur, ama siz Kuva-yı Milliye zamanında çalıştığınız gibi çalışırsanız dedim. Yoksa böyle yataktan sofraya, sofradan yatağa gidilirse olmaz dedim. Hiçbir şey demedi yani. Daha birçok şey söyledim ona.”[28]

“Bu ne cesaret? Demek ki ATA’mız demokrattı, eleştiriye açıktı” diyecekler çıkabilir… Hemen ilave edelim ki, Hikmet Bayur bunları söyledi söylemesine ama Afganistan’ı da boyladı. Sürekli M. Kemal’in içki içmesine mani olmak için çırpınmasının ve iyi niyetinin bedelini 1928’de Kabil büyükelçiliğine atanarak daha doğrusu sürgün edilerek ödedi.[29]

M. Kemal’in yukarıda adı geçen Şefika hanım ile olan dostluğunun derecesini anlamak bakımından Münevver Ayaşlı’nın hatıralarında geçen şu nakil sanırım yeterince açıklayıcı olacaktır:

“…Falih Rıfkı, ikinci hanımını Gazi’ye (M. Kemal’e) takdim ettiği zaman, ‘Sen, bu o… için mi Şefika’yı boşadın’ demiş. Mehruba Hanım bayılmış, Falih Rıfkı Bey’e bir şey olmamış, gülmüş.”[30]

Falih Rıfkı’nın Şefika hanımı boşamasına üzülmüş ve hatta öfkelenmiş olmasını anlayışla karşılayabiliriz, fakat yerine gelen diğer kadına “oros…” diyerek küfretmesini ve herkesin içinde haysiyetini ayaklar altına almasını kabul edebilmemiz mümkün değildir. Üstelik bir Cumhurbaşkanı olarak halktan birine böyle bir muamelede bulunmasının izah edilebilecek bir tarafı yoktur.

Peki Cumhurbaşkanı M. Kemal’in halktan birilerine bu gibi hakaret ve küfürler etme ihtimali var mıydı? Böyle bir karaktere sahip miydi? Maalesef öyleydi. Sadece birkaç misal vermekle iktifa edelim;

Azerbaycan’dan gelen bir “Türkçü”ye; “sığıntı”[31], hizmetçisine; “hayvan”[32], dostu Fethi Okyar’a; “ahmak”[33], emekçilere; “eşek”[34] sofrasında bulunan misafirlere; “süprüntü”[35] dediği yine yakın çevresi tarafından kaleme alınmış kitapların satır aralarında görülmektedir.[36]

Dostu Hüsrev Gerede’nin anlattığı şu vak’ayı ise bir davette dansa kalkmak istemeyenlerin diğer insanların gözleri önünde nasıl aşağılanıp hakarete maruz bırakıldıklarını göstermesi bakımından kayda değer buluyorum:

“Atatürk, Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa’nın eşi Mısırlı Prensesin büyüklük taslamasına içerlemiş. Bir gece Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği davete bunları da çağırmış. Prensesi dansa kaldırmak istemiş, kadın da kalkmamiş. Kemalettin Sami Paşa ve eşini derhal kapı dışarı etmiş.”[37]

*

[37] no’lu dipnot ile alakalı…Hüsrev Gerede’ye ait hatıraların ilgili sayfası… Ayrıca bu sayfada, aşağıda bahsi geçecek olan “Afet Inan” ve “Recep Zühtü” meselesine dair de malumat bulunmaktadır…

***

Geçelim…

Ismet Inönü’nün eşi Mevhibe hanımın bizzat kızı tarafından kaleme alınmış biyografisinden aynen naklediyorum:

“Derken başkentte yeni bir haber duyuldu. Eski Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın hanımının köşke yerleştiği, kulaktan kulağa yayıldı. Olacak şey değildi! Dul bir hanım hangi sıfatla Çankaya’da yaşayabilirdi! Mevhibe, Gazi’nin düzenli ev hayatına kavuşamamasına Ismet Paşa’nın üzüldüğünü görüyordu; son günlerde neredeyse kendi eşinin Çankaya sofralarında bulunmamasına sevinir olmuştu.”[38]

*

[38] no’lu dipnotta sözü edilen Mevhibe hanımın “Çankaya’nın Hanımefendisi” adlı biyografisinin ilgili sayfası…

***

Mevhibe Inönü’nün burada “ne” ima ettiğini sanırım herkes anladı. Peki M. Kemal’in, düşmanları tarafından katledilmiş olan Cemal Paşa gibi bir arkadaşının hanımıyla kastedildiği tarzda bir “bağı” olabilir miydi? Böyle bir şeyin mümkün olup olmayacağını bilemiyoruz… Fakat Atatürkçü gazeteci Uğur Dündar‘a bakılırsa; “mümkün”dür.

Anlatalım… Nasılsa elçiye zeval olmaz;

M. Kemal’in Selanik’ten arkadaşı ve Cumhurbaşkanı olduktan sonra kendisine “sen” diye hitap edebilen belki de tek kişi olan Nuri Conker’i hepimiz biliyoruz… Meşhur kemalist gazeteci Uğur Dündar, işte bu Nuri Conker’in biyografisine yazdığı “Önsöz”de M. Kemal-Madam Corinne ilişkisi hakkında şunları yazar:

“Atatürk, Conker’e öyle güvenmiştir ki, Sofya’ya göreve giderken ‘sevgilisi’ Madam Corinne’i ona emanet etmiştir…”[39]

Peki ya Madam Corinne kimdir?

Madam Corinne, M. Kemal’in Yüzbaşı arkadaşı olan ve Balkan Savaşı’nda şehit düşen Ömer Lütfü‘nün eşiydi.[40]

Yani M. Kemal, Uğur Dündar’a göre şehit düşen arkadaşının eşiyle sevgili olmuştur.

*

[39] no’lu dipnotta bahsi geçen “Atatürk ve Can Yoldaşı Nuri Conker” adlı kitabın, Uğur Dündar tarafından kaleme alınmış “Önsöz”ü…

***

Yorum yok!..

Neyse artık, bahsi değiştirelim…

1926’dan 1927 senesine kadar M. Kemal’in sevgilisi olduğunu iddia eden ve o sırada 22-23 yaşlarında olan Refet Süreyya Hanım, 90 yaşında Aktüel dergisine verdiği bir mülakatta şunları söylemiştir:

“Beni çok sevdi, çok kıskandılar, düşman oldular. Bir tanesi Afet’ti. (M. Kemal’in manevi kızı olduğu iddia edilen Afet Inan: K.Çandarlıoğlu). Talebeler çoktu o zaman. Isviçre’ye gidip lisan öğreneceklerdi. Bizi gönder, diye. Afet beni tabii dehşetli kıskanıyor. Mesele orda başladı. Ordaymış, ancak bir ay evvel onunla da yatıp, kalkmış. Beni gördüğünde bıraktı. Gayet tabii ki o kız dehşetli kıskandı. Genç bir kadın. Ağlamış, sızlamış. Duyduğum vakit acıdım. Çünkü benden evveldi. Gayet tabiidir ki, kıskanıyor değil mi ya? Kabahat kimde? Gazi’de. Çünkü ikimizi…”[41]

Refet Süreyya’nın anlattıkları doğru olabilir mi? Kesin konuşabilmek için başka bir kaynağa daha müracaat etme ihtiyacı hasıl oldu.

1925’de Çankaya Köşkü’ne misafir olan M. Kemal Atatürk’ün sadık adamlarından General Fahrettin Altay, yukarıda adı geçen Refet Süreyya hanımın bir gece soyunarak dans ettiğini hatıralarında şöyle anlatır:

“Akşam Çankaya’ya döndüğümde Atatürk’ü sofrada buldum. Karşısında Inönü oturuyordu. Kendi sağına da Konya Kız Öğretmen Mektebi müdiresi Saadet hanım, solunda isminin Refet Süreyya olduğunu öğrendiğim bir bayan oturuyordu. Inönü’nün sağında Afet Hanım, solunda S. Hanım bulunuyor. Diğer misafirler Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Ali Cenani, Rasim Ferit ve Tevfik Beyler. Gazi konuşuyor sanattan bahsediyor, herkes dinliyor. Bir ara kalktı müziğe vals çaldırdı. Refet Süreyya Hanım’ı dansa kaldırdı. Bu dün akşam bahsi geçen artistmiş. Danstan sonra biraz oturulup içildi, artist bayan bir paravanın arkasında soyundu çıplak denecek bir halde ortaya çıktı açık sarı ince ipekli bir mayo ve tül bir gömlekle serpanten danslar Hindistan oyunları yaptı. Almanya’da 9 sene bulunmuş bu marifetleri öğrenmiş. 30 yaşlarında dolgunca etli, bacaklarındaki mor mor lekeler morfinoman olmak ihtimalini gösteriyor. Yemek neşeli geçiyor, içiliyor, konuşuluyor, alkışlar yapılıyor, arada bir hep birden dans ediliyor. Atatürk Afet hanımla da dans etti. Bu zarif genç pembe ipekli dekolte tuvaleti ve güzel endamı ile göze çarpıyordu. (…) Bir ara eskiden yazdığı bir hatıra defteri getirtti. 1918’de Karlsbat’ta Fransızca yazmış. Bundan birkaç sayfayı Ruşen Eşref’e okuttu, Türkçeye çevirtti. Bir şatoda güzel bir dansözle nasıl görüştüğünü onunla çeşitli danslarını açık açık yazmış. Ruşen de uzun boyu gibi yüksek sesi ile bunları ballandıra ballandıra şairane bir eda ile okudu. Ilk gördüğüm bu genç ve güçlü şairden pek hoşlandım. Inönü az içiyor, kendisini güzel idare ediyor. Atatürk bir ara çıplak dansözle dans etmesini Inönü’ye teklif etti, o kendisine mahsus bir incelikle işi geçiştirdi.”[42]

*

[42] no’lu dipnotta sözü edilen”ince ipekli bir mayo ve tül bir gömlekle serpanten danslar Hindistan oyunları…” General Fahrettin Altay’ın hatıralarında bu şekilde yer almıştır…

***

Altay’a göre sene 1925… Gerçi Refet Süreyya hanım M. Kemal ile yaşadığı ilişkinin 1926-1927 yıllarında olduğunu ifade ediyor ama söz konusu röportajı verdiği sırada 90 yaşındaydı, dolayısıyla tarihleri karıştırmış olabilir. Hatıratlarda yer-yaş-yıl-isim gibi bilgilerin hatalar ihtiva etmesi sık rastlanan bir durumdur. Bu gibi hatalar okullarda okutulan ve temel kaynak sayılan “Nutuk”ta bile bol miktarda mevcuttur.[43]

Refet Süreyya hadisesi, kemalist bir yayınevi olan “Inkılap Kitabevi” tarafından yayınlanan “Atatürk ve Berberi” isimli kitapta da geçmektedir.

“28 Ekim 1925, Çarşamba” diye başlayan bu kitabın ilgili sayfasında Refet Süreyya‘ya şöyle temas edilir:

“Ilerleyen saatlerde sofra kalabalıklaştı. Misafirler arasında artist Refet Süreyya Hanım da bulunuyordu. Gazi sanattan söz açtı. Bir ara orkestradan vals çalmasını istedi. Bu esnada Refet Hanım, paravanın arkasına giderek üzerini değiştirdi, kısa süre sonra dönerek Gazi ile dans etti.”[44]

*

[44] no’lu dipnotta bahsedilen “Atatürk ve Berberi” isimli kitap ve arka kapakta yer alan Uğur Dündar‘ın “tanıtım” yazısı…

***

Kemalist gazeteci Uğur Dündar’ın bu çalışma hakkında yapmış olduğu değerlendirme ve “tanıtımı” kitabın arka kapağında şöyle yer almıştır:

“…Raflardaki yerini almadan inceleme olanağı bulduğum, Atatürk ve Berberi: Hoşçakalın Çocuklar, hafızamda uzun süre kalacak eserler arasındaki yerini de almış oldu… Atatürk’ün, deyim yerindeyse burnunun dibinde, en güvenilir kişi olan (elinde ustura bulunan biri) Berber Mehmet’in anılarının bazılarına bugüne değin hiçbir eserde rastlamadım. Atatürk’ün canını emanet ettiği berberi Mehmet’in bilinmeyen yönlerini belge ve fotoğraflara dayanarak, yalın bir dille kaleme alan Yaşar Gürsoy’u kutluyorum.”

Senelerdir Berlin’de müzik eğitimi gördüğü söylenen ve Almanca adıyla “Zeugnis Des Stern’sche Konservatoriums der Musik in Berlin”den diploma alan Refet Süreyya Hanım, Türkiye’ye geliş hikayesinden şöyle bahsediyor:

“Berlin’deki Türk talebeleri olarak parasız kaldık. Istanbul’a geldik. Maarif’e gittim. Dediler ki, Ankara’ya gitmeye mecbursunuz. Maarif vekili çok iyiydi, yardım etti…”

Meçhul sevgilinin, Atatürk ile karşılaşmalarına neden olan tesadüf ise Ankara’da gerçekleşiyor:

“Gazi dışarı çıkmış, Meclis-i Mebusan’a gidiyor. Ben de otelden, talebelerle geldim. Maarif vekili ile görüşeceğim. Gazi’yi gördüğüm gibi yanına gittim, şaşırdı. Resim var yanımda. Bizim beraber resmimiz var.”

*

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: refet-sureyya-m.-kemal-ataturk-kadinlar-kemalizm-kadinlar.png
Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: refet-sureyya-ataturk-m.-kemal-ve-kadinlar-kemalizm.png

Refet Süreyya ve M. Kemal…

***

Refet Süreyya Hanım, Gazi’nin fotoğrafını imzalarken çekilen resmi büyük bir titizlikle saklıyor. Ikiye kırılmış bu fotoğraf, ikisinin karşılaştıkları ilk tesadüfi anın, tesadüfi belgesi… Bu karşılaşmayı bir gün sonranın gelişmeleri izliyor:

“Nerdedir bu, demiş. Demişler ki, talebedir. Ankara’da otelde bekliyor. Gece otomobilini yolladı. Beni davet etti. Öylelikle işte. Artık beni koyvermedi, bitti.”[45]

Refet Süreyya hanım, “Berlin’deki Türk talebeleri olarak parasız kaldık. Istanbul’a geldik” diyor.

Yani yurt dışında parasız kalan Türk talebeleri, vatandaşı oldukları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sığındılar ve bir nevi burs talep ettiler. Ancak yukarıdaki delillerden de anlaşılacağı üzere, M. Kemal bu kızlardan dansçı Refet Süreyya’yı Çankaya Köşkü’ne götürüp senelerce birlikte yaşadı. Bunu bir “Cumhurbaşkanı” yaptı!

Peki böyle bir şey mümkün müydü? O dönemin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin idarecileri, muhtaç vatandaşlarına gerçekten böyle bir muameleyi reva görüyor muydu?

Işte tam da burada başka bir kaynakta benzer bir anlatıma daha rastlıyoruz…

Niyazi Banoğlu’nun “Nükte Fıkra ve Çizgilerle Atatürk” isimli eserinin ikinci cildinde yer alan “Atatürk’ün ifşa ettiği bir sır” başlıklı yazıda şöyle bir anekdot anlatılıyor:

“Atatürk bir gece sofrasında, Başvekil hariç bütün Vekilleri çağırmış ve:

-Bu gece, demiş, sizlere ne gibi şeyler yapmamaklığımız lazım geldiğini, yaptığımız bir şeyi naklederek anlatacağım.

Ve şunları anlatmıştı:

-Berlin’de plastik dans kurslarına devam eden bir Türk kızından bir mektup almıştım; parasız kaldığından kurslarına devam edemiyeceğini yazıyor, benden yardım istiyordu. Maarif Vekili ile görüştüm, tahsisat bulduk ve kıza Berlin’deki ilgili memurumuz vasıtasiyle parayı gönderdik. Bir ay sonra kız bana tekrar mektup yazdı, parayı alamadığını daha doğrusu almadığını bildirdi ve memurumuzdan şikayet etti; parayı vermek için kendisine bazı tekliflerde bulunmuş. Kız bu teklifleri kabul etmektense aç kalmayı tercih etmiş…

Atatürk bunları anlattıktan sonra Maarif Vekiline sordu:
-Bu memurumuzu ne yaptık?
Cevap yok. Atatürk bütün Vekillere döndü:
-Bu memurumuzu ne yaptık biliyor musunuz beyler? Meb’us (Milletvekili) yaptık.”[46]

Halbuki o dönem Milletvekillerini kendisi tayin ediyordu.[47] Üstelik parasız kalan kızlardan birisini bizzat Çankaya’ya götüren de kendisiydi.

*

[47] no’lu dipnota dair… O dönemde Milletvekilleri Tek Parti Rejimi’nin Parti Başkanı yani M. Kemal tarafından tayin ediliyordu… Cumhuriyet Gazetesi: “Kaç yeni meb’us alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez – Kat’i vaziyet ancak Gazi Hz. umumi listeyi ilan edince anlaşılacak…”

***

Refet Süreyya hanımın Almanya’da dans eğitimi aldığı doğrudur. Isminin söz konusu konservatuvara bağlı olduğu anlaşılan “Özel Yahudi Müzik Okulu” enstitüsünün kayıt defterinde (sayfa 99) yazılı olduğu görülmektedir. En alttaki fotodan, okula kayıt tarihinin 01.09.1916 olduğu anlaşılmaktadır. (sayfa 136)[48]

*

[48] no’lu dipnotta sözü edilen okulun talebe listesi… Başlıktan da görüleceği üzere, bu bir “Özel Yahudi Müzik Okulu”ydu. “Jüdische…”

***

Refet Süreyya’nın [48] no’lu dipnotta sözü edilen okula 01.09.1916’da kayıt olduğu görülmektedir…

***

Peki “manevi evlat” Afet Inan Refet Süreyya’yı neden kıskanıyordu?

Latife Hanım’ın yeğeni Mehmet Sadık Öke, dansçı Refet Süreyya’nın M. Kemal’le tanışması üzerine Afet Hanım ile Madam Bawer’in Çankaya’dan gönderilmeleri arasında doğrudan bir alaka kuruyor ve şöyle diyor:

“Bu dönemde Afet Hanım’ın Lozan’a gönderilmesi, Madam Bawer’in kovulması gibi olaylar, Paşa’nın Çankaya’da bu striptizciyle aşk yaşadığına dair iddiasını destekler niteliktedir.”[49]

Anladığımız kadarıyla Afet Inan, diğer “manevi evlatlar”dan biraz, hatta baya farklı bir konuma sahipti. Afet’in Nebile’yi kıskandığını ve evlendirilip evden gönderilmesinde başrolü oynadığını Hüsrev Gerede’nin hatıralarından öğreniyoruz… Okuyalım:

“Afet’in Nebile’yi çok kıskandığı bir gerçektir. Bunun etkisiyle Nebile’yi evlendirmek zorunda kalmıştır. Ona Maçka’da ufak bir apartman, çok sayıda mücevher ve eşya vermiştir.” (…) “…Mutsuz evliliği izleyen günlerde menenjite yakalanmış, gözleri kör olmuş, uzun süre hasta yattıktan sonra ölmüştür.”[50]

Peki Afet hanım neden M. Kemal’i “manevi evladı” Nebile’den kıskanıyordu? Kütüphaneci Nuri Ulusu’nun verdiği malumat belki bize bir yol gösterebilir:

“Nebile’nin düğününde de çok duygusal anlar yaşamıştı. O gün ayrı bir özel ilgi vardı sanki, gerçi bu özel ilgiyi elinden geldiğince de belli etmemeye çalışırdı ve kimse de anlayamazdı ama biz onunla adeta özdeşleştiğimiz için, o ne hissediyor, ne duyuyor, hemen anlardık. O da bizim bu duygularımızı bilir ve özel durumlarda böyle kişiler için bize şöyle bir bakar, ‘Ne düşündüğümü anladınız, değil mi?’ dercesine hafifce de gülümserdi.”[51]

*

[51] no’lu dipnot ile alakalı… Kütüphaneci Nuri Ulusu’ya ait hatıraların ilgili sayfası…

***

“Manevi evlat” Nebile ve M. Kemal dans ederken…

***

Hüsrev Gerede’nin aşağıya aldığımız (ve sayfa fotosu yukarıda [32] no’lu dipnotta bulunan) sözleri bizi sanki işin aslına biraz daha yaklaştırıyormuş gibi:

“Cumhuriyet Bayramında misyon şeflerine resmi yemek, diplomatlara da suare verilirdi. Ankara Palas’ta verilen benim de bir kez bulunduğum bu yemeklerden birinde karşısına hiçbir resmi sıfatı olmayan manevi kızı Afet Hanımı oturtmuştu. Yabancı elçilerin bu durumdan çok rahatsız oldukları kesindi. Hatta Amerikan Elçisi Mr. Grew’un eşi, ünlü doktor Perry’nin torunu Madam Grew havası yaramıyor diye Ankara’ya gitmemiş. Bunun başlıca nedeninin Afet Hanımın Gazi’nin karşısına oturtulması olduğunu Madam Grew, Tokyo’da birlikte olduğumuz zaman eşime söylemişti.”[52]

Halbuki “manevi kızı” Afet Inan’ın protokolde yer alabilmesi için ya resmi bir vazifesi, ya da First Lady yani M.Kemal’in “resmi” eşi olmalıydı…

Haldun Derin ise Afet hanımın protokolde yer almasını sağlamak için birtakım formüllerin arandığını yazar:

“Bir kısım resmi topluluklara katılabilmesi için Bayan Afet’e protokolde yer ayrılması konusunu Gazi ortaya atmış; ancak, bu dileğin yerine getirilmesini sağlayacak formül bulunmamış…”[53]

Peki bu ısrar neden?

M. Kemal’in evlenmesi ve düzenli bir hayata kavuşması için sürekli çaba gösterenlerin başında Ismet Inönü gelmekteydi. Inönü’nün eşi Mevhibe hanım ise Afet Inan’ın Çankaya’ya gelişi ile eve yeniden bir kadın eli değmesinden duyduğu memnuniyeti şöyle ifade ediyordu:

“Işte bu günlerde, M. Kemal bir Izmir gezisinde Afet Hanım’a rastlamıştı.(…) Afet Hanım’ın Çankaya’ya gelişi ile evin havası tümden değişti. Köşkün yönetimiyle ilgileniyor, M. Kemal’in sofrasında oturuyor, bir tür özel sekreterliğini yapıyordu. Iyi huylu, ağırbaşlı, akıllı bir kızdı. Gazi onu yurt gezilerinde de yanından ayırmıyordu. Kısa sürede en güvendiği yakını bu çekinden genç kız oldu. Çankaya’ya yeniden bir kadın eli değmişti…”[54]

M. Kemal’in diğer ve en küçük manevi kızı Ülkü Adatepe’nin anılarında, Afet Inan-M. Kemal ilişkisi hakkında şunlar yazar:

“Tarih profesörü olacak Afet’in durumu öbür kızlardan (Atatürk’ün öbür manevi evlatları işaret ediliyor) farklıydı. Gazi onu evlat edindiği zaman artık çocuk değil yetişmiş bir genç kızdı. Yavaş yavaş Gazi için bir eşin alabileceği yeri aldı. Sade, iyi huylu, ciddiydi. Gazi’nin eviyle meşgul oluyordu. Masanın başına oturuyordu. Gazi’yle birlikte geziyor, yabancı elçilerin başına protokol meseleleri açıyordu. Gazi’nin fikirlerini gayretle benimsiyor, Türk Tarih Kurumu ve çeşitli toplumsal reform kurumlarının görüşmelerinde bunları yorumlamak için çabalıyordu. Hepsinden önemlisi onun için dinlendirici bir arkadaş olmasıydı. Latife Hanım gittikten sonra Çankaya’daki evde açılan boşluk böylece doldurulmuştu. Gazi ölünceye kadar Afet yanından ayrılmadı. Ancak onun ölümünden sonra evlendi.”[55]

*

“Manevi evlat” Afet Inan ve M. Kemal dans ederken…

***

Kısaca sıralayalım:

“Yavaş yavaş Gazi için bir eşin alabileceği yeri aldı.”

“Gazi’nin eviyle meşgul oluyordu. Masanın başına oturuyordu. Gazi’yle birlikte geziyor, yabancı elçilerin başına protokol meseleleri açıyordu.”

“Latife Hanım gittikten sonra Çankaya’daki evde açılan boşluk böylece doldurulmuştu.”

“Gazi ölünceye kadar Afet yanından ayrılmadı. Ancak onun ölümünden sonra evlendi.”

Daha ne desin?..

Türkçü Hüseyin Nihal Atsız tarafından 1941’de kaleme alınan “Dalkavuklar Gecesi” isimli eserin hikayesi “Hatti Devleti”nde geçer. Hikayede temsil edilen kişilerin isimleri umumiyetle “tersinden” yazılmıştır. Mesela M. Kemal’in yaveri Cevat Abbas’a, “Yaver Sabba” denir. Hatti kralı Subbiluliyuma‘nın ise M. Kemal‘i temsil ettiği söylenir.

Işte bu hikayede, (daha sonra “Uzmay” soyadını alacak olan) Afet hanımı temsil ettiği söylenen “Yamzu”dan (tersinden okunduğunda: Uzmay); “kralın gözdesi” diye bahsedilir:

“Güzün en ılık bir gününde kıral sarayının büyük tören odasında kurultay topladı. Subbiluliyuma altın kakmalı tahtının üzerinde idi. Yanında gözdesi Yamzu vardı. Bu Hattutaş güzeli yuvarlak yüzü, uzun saçları, ayı balığı gibi şişman gövdesiyle yabancı bilginlerin gözlerini kendi üzerine çekiyordu.”[56]

Italyan tarihçi Fabio L. Grassi’nin bu ilişkiye dair yaptığı yorum, bize göre son derece dikkat çekicidir:

“Kadınlarla ilişkisine gelince; Atatürk, Afet’i evlat edinmekle karmaşık ama kişiliğine uygun bir çözüm bulmuş oldu.”[57]

Gördüğünüz gibi hiç yorum yapmıyor ve sadece nakletmekle iktifa ediyoruz… Belki “üçüncü bölümde” başka bilgi ve belgeler eşliğinde yorumlama imkanımız olur…

Bu arada pek bilinmeyen bir “manevi evlat” daha vardı. Ismi Bülent! Cemal Granda ondan şöyle söz eder:

“Ertuğrul yatının kaptanlarından Kemal Kaptan’ın kızkardeşi Bülent Hanım da Atatürk’ün manevi evlatları arasında bir süre yer almıştı. Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde okuyan Bülent Hanım, yirmi yaşlarında, güzel, alımlı bir kadındı. Çok güzel giyinir, çevresinde hemen bir hayranlık halkası yaratırdı. Selanik’li olduğu için Atatürk, hemşerisi bu genç ve güzel kıza ayrı bir ilgi gösterirdi. Biz Bülent Hanımı manevi evlat biliyorduk, ama bir gün ansızın Köşkten uzaklaştırıldığını duyduk. Meğer Bülent Hanım, bir Hıristiyanla sevişmiş. Bunu Atatürk’e duyurmuşlar. Köşke gelmediğini görünce meraklandık. Soruşturunca da artık gelmemek üzere gittiğini anladık. Atatürk’ün çevresindeki kadınlar gerçi okumuş, kültürlü, görgülü, sözü sohbeti yerinde kimselerdi. Fakat Bülent Hanım gibi güzel olanı yoktu. Bu yüzden onun uzaklaştırılışına oldukça üzüldüm. Insan uzaktan bile olsa güzel kadına dayanamayıp bakıyor.”[58]

*

***

*

M. Kemal Atatürk-Zsa Zsa Gabor ilişkisi…

*

***

*

Macar Yahudisi Zsa Zsa Gabor’un gerçek ismi “Säri” ve/veya “Sara”dır… Kayıtlarda her iki isme de rastlanmaktadır.

Burhan Asaf Belge ile evlenmeye karar verip Türkiye’ye gelen Gabor’un hatıralarına bakılırsa, M. Kemal ile 15 yaşında bir ilişki yaşamış… Hatta (af buyurun) : “Bekaretimi 15 yaşında Atatürk’e verdim.” diyerek terbiyesizliğini ortaya koymuştur.

Burhan Asaf Belge’nin oğlu Murat Belge ise Zsa Zsa Gabor’un bu hikayeleri uydurduğu kanaatindedir. Söyleşi tarzında hayatını anlattığı kitapta Tuba Çandar ile aralarında geçen konuşmanın ilgili kısmını buraya alıyorum:

“Bir zaman sonra da Hariciye Vekaleti’ne giriyor ve üçüncü katip gibi bir görevle Macaristan’a gidiyor. Malum, bizim Hariciye yurtdışındayken yüksek tutar maaşları, Türkiye’nin prestijine halel gelmesin diye… Dolayısıyla Budapeşte’deyken hali vakti yerinde babamın. Orada bu Zsa Zsa Gabor’la karşılaşıyor. 1930’larda Macaristan’daki Yahudilerin de keyfi kaçmaya başlamış artık. Zsa Zsa da o yıllarda daha film yıldızı Zsa Zsa Gabor değil tabii ki …
Kız kardeşi Eva’yla birlikte yaşıyor. Kızlarına evlilik tasarımları düzenleyen dediği dedik bir anne var başlarında. Bir de evlenip etliye sütlüye karışmadan oturan bir ablaları varmış… Işte o yıllarda babam karşılarına çıkınca, ana-kız bunu iyi bir imkan olarak değerlendiriyorlar. Böylece Zsa Zsa’nın Burhan Belge’yle evlendirilmesi ve ülkeden bir an önce uzaklaştırılması tezgahlanıyor. Bunlar da evlenip geliyorlar işte Türkiye’ye.

  • Macaristan’dan bir gelin geliyor yani başkent Ankara’ya … Kaç yılları bu?

Tam tarih olarak bilemiyorum ama 1933 ya da 1934 olmalı… Bunlar geliyorlar ve Yakup Kadri’nin evinde saklanıyorlar, çünkü o devrin Ankarası kaynıyor Burhan Belge yurtdışından güzeller güzeli bir kadın getirmiş diye… Derken bir akşam yemeğe çıkıyor bunlar ve Karpiç’e gidiyorlar. Kısa bir süre sonra büyük bir patırtı kopuyor ve işte… Gazi geliyor! Derhal masalar birleştiriliyor. Derken vals başlıyor. Meğer Gazi çok güzel vals yaparmış, Zsa Zsa’yı dansa kaldırıyor.

  • Atatürk ile Zsa Zsa arasındaki hoşluk bu kadarla mı kalıyor?

En azından Zsa Zsa’nın anılannda bu kadarla kalmadığı iddia ediliyor. At binmeler, ormanda gezintiler filan da var anılarında… Amerika’ya gittiğimde, Zsa Zsa’nın bir “otobiyografi”si vardı, ona bakmıştım. Hani parayla yazdırırlar ya birine otobiyografilerini. Böyle bir şey bu da…”[59]

Gazeteci Yılmaz Çetiner, “Atatürk ile Zsa Zsa Gabor arasında, onun yazdığı gibi bir aşk var mıydı?” diye Burhan Belge’nin kız kardeşi Leman Karaosmanoğlu’na sorar. Aynı zamanda M. Kemal’in kalemşörü Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi olan Leman hanım şöyle cevap verir: “Jojo bu, her türlü yalanı söyler kendi reklamını yapmak için..”[60]

Burhan Asaf Belge’nin kız kardeşi Leman hanıma ve oğlu Murat Belge’ye saygı duyuyor ve bu hassas “aile” meselesine dair beyanlarını anlayışla karşılıyoruz. Modern Hukukta, Hukuk davalarında davalının ve davacının bile ailesi hakkında şahitlik yapmaktan çekinme hakkı varken, Leman hanım ve Murat Belge’yi “aile” isimlerine leke sürdürmek istememelerinden dolayı kınayacak kadar vicdansız değiliz. Tam tersine, nasıl olursa olsun, böyle zor bir meselede açıklama yapma cesareti göstermiş olmaları bile başlı başına teşekkürü hak etmektedir.

Şahsen ben de Gabor’un çelişkili beyanlarına inanmıyor ve hatta ahlaksızca yapılmış açıklamalar olarak görüyorum. Ne yani… Övünmek maksadıyla da olsa sırf M.Kemal aleyhine yazdığı için her dediğini kabul mü edeceğiz? O zaman nerede kalıyor bizim objektifliğimiz? Nerede kalıyor ilim namusumuz? Halbuki karşı taraf adi de olsa biz her zaman adil olmak mecburiyetindeyiz.

Sadece Gabor’un değil, bu mevzuda söz almış birçok kişinin çelişkili beyanlarına tesadüf ettik. Buna Burhan Asaf Belge ve onun kuzeni Suat Tunca’nın, Köşk’e yakınlığıyla tanınan eşi Suzan Tunca da dahildir. Icab ederse hepsini tek tek ve kolaylıkla çürütebiliriz.

Fakat, gerek Zsa Zsa Gabor’un çelişkili beyanları ve gerekse Burhan Asaf Belge’nin akrabalarının anlaşılır tekzibine rağmen, bu meselede “puzzle”ın kayıp parçasını tamamlar nitelikte mühim bir “görgü şahidimiz” var.

Kimdir o?

M. Kemal’in Kütüphanecisi Nuri Ulusu!

Nuri Ulusu bu meseleyi şöyle anlatır:

“Bir gece Karpiç gazinosundayız, Atatürk çok keyifli, yan masalardan birinde oturan gruptan bir kızla bir erkek masasına geldiler. Adını hatırlayamadığım bir kişi Atatürk’e iltifatlarda bulunduktan sonra yanındaki genç kızı takdim etti. Atatürk de onları masaya davet etti, oturdular. Müzik çok güzel çalıyor, çiftler dans ediyordu. Atatürk birden ayağa kalktı ve adama dönerek, genç kızla dans için müsaade istedi, aldığı memnuniyetle Paşam cevabıyla, o güzel kızı dansa kaldırdı. (…) Müzik bitince Atatürk ikinci dansı yapmadan kızı masaya getirdi ve zarif bir referansla yerine oturttu, adama da teşekkür etti ve müsait bir günde onları saraya davet etti.

Birkaç gün sonra randevu alarak saraya geldiler. Ben kütüphanede çalışırken Ibrahim (M. Kemal’in sofra şefi: Kadir Çandarlıoğlu) geldi ve ‘Nuri, geçen gece Karpiç’dekiler geldi’ dedi. Ben pek ilgilenmedim. Bilahare bu mevzularda fevkalade ilgili olan Ibrahim’in anlattığına göre, Atatürk bu çiftle çok ilgilenmiş, öğle yemeğini birlikte yemişler, iltifatlarda bulunmuş, sonrada gitmişler.

Derken birkaç gün sonra bu sefer kadını Atatürk ile yalnız gördüm. Akşam yemeğe kaldı. Masada birkaç yakın arkadaşından başka kimse yoktu. Misafir hanım önce şarap istedi, ama Atatürk rakı ikram edince kırmadı ve içmeye başladı.

Alaturka çalıyordu, bilahare oyun havalarına geçildi. Birkaç tane dansöz getirilmişti. Onlar oynadılar ve gittiler, vakit bayağı geç olmuştu. Masadakiler yavaş yavaş ayrılmışlardı, sadece kadın ve Atatürk müzik eşliğinde sohbete devam ediyorlardı. Şefimiz Ibrahim bize dönerek ‘Sizde artık yatabilirsiniz’ deyince bizler odalarımıza çekildik, ama tabii meraktan da çatlayarak.

Neyse sabah oldu, doğru Ibrahim’in yanına gittik. Ne oldu filan diye sorunca Ibrahim ‘Epeyi geç vakte kadar oturdular, sonra arabayla kızı yolladık, gitti’ dedi. Bizim istihzalı, istihzalı (alaylı) bakışlarımıza karşılık birazda kızarak ‘Yahu bir şey olsaydı söylemez miydim, söylediklerim gerçek, kadın gitti, ama Atatürk’ü bayağı etkilemiş’ dedi.

Nitekim ondan sonra birkaç defa daha bu sarışın güzel kadın saraya ve Ankara’ya köşke de geldi. Atatürk’ün bu güzel sarışın kadından çok hoşlandığı belli oluyordu.

Yıllar geçti, bu sarışın güzel kadını gazete ve mecmualarda görmeye başlayınca şaşırdım. O sarışın, güzel kadın, ünlü Amerikalı film yıldızı Zsa Zsa Gabor olmuştu. Bilahare Atatürk’ün bu kadınla, kadın evliyken beraber olduğuna dair haberler, yazılar çıktı. Hepsi yalandır. Atatürk kadını tanıdığında kadın bekardı ve çok da küçüktü, ama çok alımlı, yaşından büyük gösteren bir yapıdaydı.”[61]

*

[61] no’lu dipnot ile alakalı… Kütüphaneci Nuri Ulusu’ya ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Nuri Ulusu, sofra şefi Ibrahim’in; “odalarınıza çekilin” talimatıyla, ki o da bunu gayet tabii olarak M. Kemal’in emriyle söylemiştir, o gece ikilinin arasında neler olup bittiğini tam olarak bilememektedir. Halbuki mevzu gayet açıktır.

Burhan Asaf Belge ile birlikte olan Zsa Zsa Gabor, bir gece yalnız başına M.Kemal’e misafir oluyor ve sabaha kadar onunla baş başa rakı içiyor… Üstelik gecenin ilerleyen saatlerinde, sarayda çalışan bütün personele “odalarınıza çekilin” talimatı veriliyor. Farzedelim ki sofra şefi Ibrahim’in dediği doğru ve Zsa Zsa Gabor sabahleyin hiçbir şey olmadan evden ayrıldı. O halde “odalarınıza çekilin” talimatının bir manası olur muydu?

Peki… Biraz mantık:

Yukarıda da bahsi geçtiği üzere Fransa devletiyle bir “diplomatik kriz”i göze alıp “herkesin içinde” Fransız Büyükelçisi’nin kızına nahoş bir harekette bulunan M. Kemal’in, “evinde” sabaha kadar “baş başa içki içtiği” Zsa Zsa Gabor ile hiçbir şey yaşamadan yolcu ettiğini söylemek, sanırım kemalist mantıksızlığın zirve nümunelerinden biri olsa gerektir.

Ancak burada başka vahim bir durum daha ortaya çıkıyor. Nuri Ulusu’nun da itiraf ettiği üzere, Zsa Zsa Gabor “çok küçük”tü… Sofra şefi Ibrahim’in itirafına göre ise, “Atatürk ondan etkilenmişti…” Yani M. Kemal, çok küçük bir kızdan etkilendi ve o küçük kız ile sabaha kadar baş başa rakı içti. Hadi diyelim ki o kadar da küçük değildi. Ancak Zsa Zsa Gabor’un Burhan Asaf Belge ile birlikte olduğu sabittir. Böyle bir kadınla sabahlara kadar baş başa içki içmenin makul bir izahı olabilir mi? Bunun izah edilebilecek bir tarafı var mıdır?

Nuri Ulusu’nun verdiği bilgiler ile Gabor’un “One lifetime is not enough” adlı hatıralarında anlattıkları arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunduğunu inkar edemeyiz. Doğrudan hatırattan tercüme edip nakletmek isterdik, fakat “çarpıtılmış tercüme” denilmesinin önüne geçmek için Hürriyet gazetesinden Doğan Uluç‘un tercümesini kullanmayı tercih ettik:

“Bir gün haber gönderip Ankara’da villasına (Köşk olsa gerek) çağırınca gittim. Dansözler oynamaya başladı. Afyon yutup rakı içtim. Hatırladığımda rüya gördüğümü veya afyon sisi, rakı uyuşukluğu içinde olduğumu sandım. Tek bildiğim Türkiye’nin kurtarıcısı o gece(sansürlüyorum: Kadir Çandarlıoğlu). Sonra altı ay süreyle her çarşamba villayı ziyaret ettim.”[62]

Dikkat ettiyseniz Nuri Ulusu da “dansözlerin oynadığından” ve “rakı içildiğinden” bahseder. Gabor, bu geceden sonra M. Kemal ile belirli aralıklarla görüşmeye devam ettiğini yazarken, Nuri Ulusu da, “ondan sonra birkaç defa daha bu sarışın güzel kadın saraya ve Ankara’ya köşke de geldi” diyerek onu doğrulamaktadır.

Şimdi gelelim Gabor’un yaşı ve Burhan Asaf Belge ile evliliğine…

Bizim cenahtan bazı arkadaşlar, maalesef hiçbir araştırma yapma lüzumu hissetmeden, Gabor’un hatıralarını; “Bekaretini 15 yaşında Atatürk’e verdi!” tarzında nahoş başlıklarla gündeme taşıdılar. Elbette herkes hata yapabilir, fakat evvela araştırma yapmak şartıyla. Araştırmanın gayesi ise “gerçeği ortaya çıkarmak” olmalıdır. Eğer bir araştırmanın neticesi hatalıysa, zaten bunu kimsenin ayıplamaya hakkı yoktur. Zira ortada bir çaba, gayret ve emek vardır. Bizler, kemalistler gibi araştırma yapmadan ortaya çıkmamalıyız. Bizim onlardan en bariz farkımız bu olmalıdır. Önümüze gelen her gazete haberini ve hatıratı tahkik etmeden ortaya atmak yanlıştır ve sakıncalı neticeler doğurur. Bu ne ilmi, ne de ahlakidir. Üstelik kemalistlere malzeme olup davamıza zarar vermektedir.

Bir kemalist web sitesinde Gabor’un yalan söylediği, bunun iftira olduğu ve onun 1936’da Türkiye’ye gelip 1937’de Burhan Asaf Belge ile evlendiği belirtilir.

Belgelere, vesikalara ve muteber kaynaklara dayanmayan bu tarz bilgileri kabul etmeden evvel doğruluğunu araştıralım ve bu hakikaten karışık, karmaşık ve girift meseleyi kadayıfın telleri gibi tek tek ele alıp çözmeye çalışalım…

Burhan Asaf Belge 24 Temmuz 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde kaleme almış olduğu “Görüp Döndükten Sonra” başlıklı yazısında, “1934’de Haziran ve Temmuz aylarını kapsayan yedi haftalık bir orta-Avrupa seyahati”ne çıktığını ifade eder.[63] Bu seyahatin gayesi Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de toplanan Uluslararası Basın Kongresi’ne delege olarak katılmaktı.

*

Burhan Asaf Belge’nin [63] no’lu dipnotta bahsi edilen “Görüp Döndükten Sonra” başlıklı köşe yazısı…

***

Ayrıca Ağustos 1934’de Kadro dergisinde neşredilen “Ortaavrupa” başlıklı makalesinde, Ortaavrupa’yı teşkil eden Almanya, Çekoslovakya, Avusturya ve tabii ki Macaristan‘ın vaziyetini masaya yatırır.[64]

Burhan Asaf Belge’nin hayatını konu alan bir Doktora tezinde Zsa Zsa Gabor ile evliliği hakkında şunlar yazar:

Bu yedi haftalık orta-Avrupa turunun Burhan Belge açısından en ilginç sonucu, ileriki yıllarda dünyaca ünlü sinema yıldızı olacak olan Zsa Zsa Gabor’la tanışıp evlenmesidir. Başlangıçta Istanbul’da bir süre kaldıktan sonra Ankara’ya yerleşen Belge-Gabor çiftinin birlikteliği fazla uzun sürmeyecektir. Bunun temel nedeni, Burhan Belge gibi bir resmi görevlinin yabancı bir kadınla olan evliliğinden kaynaklı dedikodular ve Gabor’un –ki henüz yirmi yaşında bile değildir- şehir içinde gezerken sergilediği rahat hareketlerinin çevrede uyandırdığı tepkilerdir. Nihayet 1938’in sonuna gelindiğinde ayrılmışlar, Gabor da Amerika’ya gitmiştir.”[65]

Evvela şunu belirtelim ki, Gabor’un ülkeyi terke zorlanmasına sebep olan; “şehir içinde gezerken sergilediği rahat hareketler”de bulunduğu gerekçesi, bize hiç inandırıcı ve tatmin edici gelmemektedir.

Belge’nin kız kardeşi Leman Karaosmanoğlu, o günü şöyle anlatmaktadır: “Rahmetli Başbakan Refik Saydam, ağabeyimden bu pisliği bir an önce temizlemesini istemiş ‘hizmet pasaportu, biraz da döviz verip gönderin bu kadını’ demiş. Gabor, Bağdat üzerinden Singapur yoluyla Amerika’ya gitti.”[66]

Eğer Leman hanımın verdiği bu malumat doğru ise, o halde Zsa Zsa Gabor, M. Kemal’in ölümünden en erken 3 ay sonra gönderilmiş olmalıdır. Zira Refik Saydam 25 Ocak 1939’da başbakanlık koltuğuna oturmuştu.[67] Yoksa Leman hanım, onun ileride başbakan olması dolayısiyle ve kronolojiden bağımsız olarak mı bu sıfatı kullanmıştı, orasını bilemiyoruz. Fakat 1938 sonu veya 1939 başı olması arasında hiçbir fark yoktur. Burada mühim olan husus, M. Kemal’in ölümünden sonraya rastlayan yakın bir tarihte gönderilmiş olmasıdır ki, meşhur tabirle; “zamanlaması manidar”dır!.. M. Kemal hayatta iken neden gönderil(e)medi? Bu kadın 3 ay içinde mi “zıvanadan” çıktı? Yoksa M. Kemal’den dolayı dokunulamıyor muydu? Esasen sırf bu sualler bile meselenin özüne vakıf olmaya kafidir.

Ama devam edelim…

Sosyal medya çöplüğünde dolaşıma sokulan ve ciddi bir araştırmanın mahsulü olmayan safsataları bir yana bırakacak olursak, Belge ile Gabor evliliğinin tarihine dair iki ayrı görüş söz konusudur. Dostu Vedat Nedim Tör, yukarıda adı geçen seyahat sırasında yani 1934’te Belge’nin Gabor’la döndüğünü söylerken, Burhan Belge’nin kız kardeşi Leman Hanım ise evlilik olayının, bir grup gazetecinin Hitler’le görüşmeye gittiği 1935 senesinde gerçekleştiğini belirtmektedir.

Bu görüşlere dair Doktora tezinde yapılan yorum şöyledir:

“Fakat Vedat Nedim’in verdiği bilgi daha doğru gözükmektedir.”

Yani 1934!

Nitekim Burhan Asaf Belge’nin oğlu tarihçi Murat Belge de “1933 ya da 1934 olmalı” demektedir.[68]

Halbuki bize göre doktora tezinde varılan bu “netice” yanlıştır. Zira serdedilen iki görüş arasında herhangi bir tenakuz bulunmamakta, tam tersine bir birini tamamlamaktadır. Bu bilgileri daha da anlamlı kılan husus ise oğlu Murat Belge’nin “Türkiye’de saklandılar” sözüdür.

Elimizdeki bilgileri hemen şuracıkta hülasa edelim;

Vedat Nedim: “1934’de Türkiye’ye geldiler.” (Resmen evli değiller)
Murat Belge: “1933-1934’de gelip saklandılar.”
Leman hanım: “1935’de Avrupa’ya gidip evlendiler.”

M. Kemal’in Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun ilave bilgisi: “Atatürk kadını tanıdığında kadın bekardı.”

Bize göre burada herhangi bir çelişki yoktur. Tam tersine bir birini tamamlayan çok mühim üç bilgi söz konusudur.

Tam olarak neden saklanıyorlar? Bize göre henüz evlenmediklerinden, dolayısıyla da “elalemin diline düşmemek” ve Burhan Asaf’ın resmi kariyerini tehlikeye atmamak için… Nerede saklanıyorlar? Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, yani Burhan Asaf Belge’nin kız kardeşi Leman hanımın evinde. Leman hanımın yukarıya aldığımız ve; “evlilik olayının, bir grup gazetecinin Hitler’le görüşmeye gittiği 1935 yılında gerçekleşti…” diyerek tarihini seneler sonra bile çok iyi hatırlamasının sebebi de bu olsa gerektir. Büyük bir ihtimalle Leman hanım, “nikah günü bir an evvel gelse ve adımız bir skandala karışmadan bu saklambaç sona erse de kurtulsak” dediği bir “endişe dönemi” geçirdi ve Gabor-Burhan Asaf ikilisinin evlilik için 1935’te Avrupa’ya gitmesiyle beraber rahat bir nefes aldı. Dolayısıyla da 1935 senesinin kafasına iyice kazınmasının sebebi buydu.

Lakin Murat Belge, onların bir gün Karpiç lokantasında M.Kemal’e yakalandıklarını şöyle anlatır:

“Derken bir akşam yemeğe çıkıyor bunlar ve Karpiç’e gidiyorlar. Kısa bir süre sonra büyük bir patırtı kopuyor ve işte… Gazi (M. Kemal) geliyor! Derhal masalar birleştiriliyor. Derken vals başlıyor. Meğer Gazi çok güzel vals yaparmış, Zsa Zsa’yı dansa kaldırıyor. Gazi daha sonra Leman Halamı da dansa kaldırıyor ve “Ah ah bu Burhan ne haşarıdır. Ne yaramazdır o!” gibilerinden laflar söylüyor kulağına, Leman’ın sonradan bana anlattığına göre. Leman da “Paşam onu affedin!” diye gözyaşları döküyor.”[69]

Burhan Asaf’ın birinci dönüşünden yaklaşık 3 ay sonra Yakup Kadri’nin 23.10.1934 tarihli ve M. Kemal imzalı bir kararname ile Tiran (Arnavutluk) ikinci sınıf Elçiliğine tayin (veya sürgün) edildiğini görüyoruz.[70]

*

[70] no’lu dipnotta bahsedilen M. Kemal imzalı kararname… Yakup Kadri’nin Arnavutluk’a tayini…

***

Her ikisinin de kurucuları arasında bulunduğu “Kadro” dergisi işte tam da bu sırada yayınına son verdi. 35 ve 36’ıncı son sayı, (Aralık 1934-Ocak 1935) birlikte çıktı.[71] Son sayının son yazısı ise Burhan Belge’nin “1935’in Romanı” başlıklı yazısıydı… Elbette son iki olayın tamamen Gabor-Burhan Asaf meselesiyle bağlantılı olduğunu iddia edecek değiliz. Tiran’a sürgün ve Kadro dergisi yayınlarının dur(durul)ması, devletin üst kademesinde yaşanan bir çekişmenin neticesinde vuku bulmuştu. Fakat M.Kemal’in bir “zamanlama” ustası olduğuna dair birçok rivayet mevcuttur.

*

[71] no’lu dipnotta bilgisi verilen Kadro Dergisi’nin son sayısı…

***

Şimdi burada kemalist cehalet devreye giriyor:

“Zsa Zsa Gabor, Leman hanımın dediği gibi 1935 senesinde değil, 1937’de evlendi.”

Peki kemalistler bunu derken neye dayanıyor? Tabii ki duvara… Muteber bir kaynağa dayandıklarını şimdiye kadar maalesef bir kere bile olsun göremedik.

Burhan Asaf Belge’nin 22 Nisan 1935’te, aralarında Nadir Nadi, Abidin Daver’in de bulunduğu bir grup gazeteciyle beraber Hitler’le görüşme yapmak üzere Almanya’ya bir seyahat yaptığı bilinmektedir. Bu seyahat 8 Mayıs 1935’te sona erer.[72]

Işte Burhan Asaf Belge, yukarıda Leman hanımın da ifade ettiği gibi Almanya seyahatine gitti ve doğrudan Türkiye dönmek yerine Budapeşte’ye geçti. Ve aşağıda da ispat edeceğimiz üzere bir hafta sonra 17 Mayıs 1935’te Zsa Zsa Gabor ile “resmen” evlendi.

Bu hükmü sadece Leman hanımın bir sözüne dayanarak vermiyoruz. Zaten Leman hanımın her sözü de doğru değildir. Mesela aynı yerde Gabor’un evlenirken 19-20 yaşında olduğunu da söyler, ki bu yanlıştır. Aşağıda ispat edeceğiz. Zira 1935’te evlendiklerine dair başka ve kesin delillere sahibiz.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Zsa Zsa Gabor’un gerçek ismi “Säri”dir ve ilk olarak 1935’de “Viyana Tiyatrosu”nda gerçekleştirilen “şarkı söyleyen rüya” adlı operetle sahneye adımını atmıştır.

Hakikaten Avusturya’da yayınlanan “Oedenburger Zeitung” isimli gazetenin 31 Temmuz 1935 tarihli nüshasında şu haber çıkar:

“Viyana Tiyatrosu’nda Tauber’in “Der singende Traum” (şarkı söyleyen rüya) adlı operetinde performansı sırasında Lilian Harvey’e olan benzerliği sebebiyle de dikkatleri üzerine çeken genç Macar sanatçı Säri Gabor, geçtiğimiz günlerde nişanlandı (nikahlandı).”[73]

*

[73] no’lu dipnotta bahsi edilen “Oedenburger Zeitung”un 31 Temmuz 1935 tarihli haberi…

***

Yani gazeteye göre Gabor, 1935’de nikahlandı. Ay ve gün bilgisi maalesef verilmez. O halde yapılacak ilk iş “Macaristan Budapeşte’deki ilgili bölgenin belediyesinde bulunan ve 1935 senesine ait olan Nikah Defteri”ne bakmak olacaktır:

*

[74] no’lu dipnotta sözü edilen Nikah defteri ve hemen altında büyütülmüş ilgili kısmı…

***

Solda, aşağıya doğru, nikah yeri ve tarihi: “Budapeşte 17 Mayıs 1935”
Orta solda: “Asaf Burhan, Müslüman (Mohamedian)”
Orta sağda: Gabor Sara. Yıldız içine aldığım yerde “yahudi” manasında bir kısaltma görüyoruz. Macarca yahudi “zsidó” şeklinde yazılır. Gabor Macar yahudisi idi.
Mesela alttaki evli çiftlerin din hanesine bakıldığında “kat.” yazıldığı görülür ki bu da “katolik” demektir. Macaristan’da çoğunluk katoliktir.
Yıldızın altındaki kutuda Gabor’un doğum yeri ve tarihi görülmektedir: “Budapeşte, 6 Şubat 1917.”
En sağ taraftaki kutuda ise evlenenlerin ve şahitlerin imzaları bulunmaktadır. Şahitlerden birinin ismi “Mehmet Muhittin” imiş.

***

“Nikah Defteri”nden açıkça görüldüğü üzere Gabor 6 Şubat 1917 doğumludur ve Burhan Asaf ile evliliği 17 Mayıs 1935’te Budapeşte’de gerçekleşmiştir.[74] 1937 tarihinde evlendiklerine dair ortada dolaşan bütün kayıtlar hatalıdır. Dolayısıyla bir kemalist web sitesinde yer alan bu tarih yanlıştır.

Gazeteci Kemal Bağlum’un “Anıpolitik”inde verdiği bilgiler iki ayrıntı haricinde tezimizi doğrular niteliktedir:

“Baba Karpiç başta Atatürk olmak üzere, devlet büyüklerine, politikacılara, yabancı misyonlara ve gazetecilere hizmet vermişti. Karpiç, bir seferinde de, Burhan Belge’nin 18 yaşındaki eşi, Macar asıllı Zsa Zsa Gabor ile Atatürk arasında geçen olaya sahne olmuştu. Burhan Belge akşam yemeği için eşi ile birlikte Karpiç’e geldiğinde, sonradan Hollywood’un tanınmış film yıldızlarından Zsa Zsa Gabor’u gören Atatürk, bu güzel kadını davet etmekten geri kalmamış, tanışıklık daha sonra da sürüp gitmişti.”[75]

Kemal Bağlum “Burhan Belge’nin 18 yaşındaki eşi” demektedir. Bize göre 18 yaşında olduğunu söylemesinin sebebi doğum gününü tam olarak bilmemesinden kaynaklanmıştır. Kütüphaneci Nuri Ulusu’nun hatıralarında Gabor’un evlenmeden evvel ve Karpiç gazinosunda tanışmasından sonra Çankaya’da M. Kemal ile birlikte içki içtiği belirtildiğine göre, Karpiç’te M. Kemal’le tanışması; Burhan Asaf Belge’nin Temmuz 1934’de Ortaavrupa turundan dönmesi ile Nisan 1935’te evlenmek üzere Avrupa’ya gitmesi arasında gerçekleşmiştir.

Bağlum büyük bir ihtimalle 1917 doğumlu olan Gabor’un 1935’de düz hesapla 18 yaşında olduğunu düşünmüştür. Halbuki Gabor, yukarıya aldığımız nikah defterinden de görüleceği üzere 6 Şubat 1917’de doğmuştur. Eğer Karpiç buluşması Ocak 1935’te gerçekleşmişse, bu durumda Gabor hala 17 yaşındadır. Evli olduğunu zannetmesi ise yukarıda verdiğimiz bilgilerden mahrum bulunmasına atfedilebilir.

Türkiye’nin mahrem tarihi hakkında birçok gizli bilgiye sahip olan Rıfat N. Bali’nin bu hususta verdiği malumat şu şekildedir:

“Zsa Zsa Gabor’un Ankara’da yaşadığı beş yıl zarfında eşi vasıtasıyla dahil olduğu kalburüstü çevre hakkındaki anılarında çok fazla bilgi yer almamakta, ilgi çekici tek bilgiyse, Atatürk’le gönül macerası yaşadığı iddiasıdır. Gabor’un verdiği bilgilerin yüzeyselliğinin bir diğer nedeni, Burhan Belge ile 15 yaşında evlenmiş olmasıdır. 15 yaşında Ankara’ya gelen Gabor, eşinden boşanıp Ankara’dan ayrıldığında sadece 21 yaşındaydı.”[76]

Bali’ye göre Gabor, eşinden boşanıp Ankara’dan ayrıldığında, yani 1938 sonu veya 1939 başında, sadece 21 yaşındaydı. Bu bilgi de tezimizi tersinden teyit etmektedir.

Elimizdeki bilgi ve belgelerden hareketle kısaca özetlemek icab ederse;

Burhan Asaf Belge, Budapeşte’de toplanan Uluslararası Basın Kongresi’ne delege olarak katılmak üzere 1934’te gerçekleştirdiği yedi haftalık orta-Avrupa turunda Zsa Zsa Gabor ile tanışır ve evlenmeye karar verip nikah günü almak için başvuruda bulunur. Lakin ya nikah günü ileri bir tarihte alınabildiği ya da Gabor’un 17 yaşını doldurmasını beklemek icab ettiği için resmi nikah kıyılamamıştır. Ancak o sırada Türkiye’ye dönmek mecburiyetinde kalan Belge, evlenmeye karar verdiği Gabor’u da beraberinde getirir. Fakat henüz resmen evlenmemiş olmalarından doğabilecek sıkıntıları da hesaba katarak nikah gününü kız kardeşi Leman hanımın evinde saklanarak beklemeye başlar. Nikah gününe kısa bir müddet kala 1935’te gazetecilerle yapılan Almanya seyahatini de fırsat bilerek Gabor ile beraber doğruca Avrupa’nın yolunu tutar ve orada evlenir. Dedikodudan çekinildiği için Türkiye’ye ilk gelişlerinde “evli” olduklarını söylemeleri kuvvetle muhtemeldir.

O halde 1917’de doğduğu bilinen Zsa Zsa Gabor’un Türkiye’ye ilk geldiği sırada 17 yaşında olduğu ve resmi olarak 18 yaşında evlendiği anlaşılmaktadır.

Peki Gabor M. Kemal ile ilk ne zaman buluştu?

17 yaşında mı yoksa 18 mi?

M. Kemal’in Kütüphanecisi Nuri Ulusu’dan yaptığımız yukarıdaki nakilde ne yazıyordu?

“Atatürk kadını tanıdığında kadın bekardı ve çok da küçüktü.”

Yani Vedat Nedim’in ifadesiyle “1934’de Türkiye’ye döndükleri”, Murat Belge’nin ifadesiyle “1933-1934’de saklandıkları” ve Leman hanımın ifadesiyle “1935’te Avrupa’ya evlenmeye gitmelerinden” önce buluştular.

Eğer;

(Türkiye’ye ilk geliş tarihi olan) Temmuz 1934 – 6 Şubat 1934(18. doğum günü) arası buluşmuşlar ise 17 yaşında, 6 Şubat 1934 – 22 Nisan 1935(evlenmek için Avrupa’ya gidiş tarihi) arası buluşmuşlar ise 18 yaşındadır. 17 olma ihtimali daha yüksektir.

Yani M. Kemal, 6 Şubat 1917 doğumlu Gabor’u 17 yaşında ve Burhan Asaf Belge ile birlikte olduğu ve evlenmeye karar verdiği sırada Çankaya’ya çağırmış ve sabaha kadar baş başa rakı içmiş ve eğlenmiştir. Gerisini siz tahayyül edin.

O halde, Gabor’un; “15 yaşında Atatürk ile baş başa idim…” vs. gibi sözleri tam olarak yanlış sayılmaz. Yaşını yanlış hatırlıyor olabilir. Hatıratlarda yaş-yer-yıl-isim gibi hatalı bilgilere sıkça rastlanır. Hemen bir art niyet aramaya kalkışmak doğru ve ilmi bir yaklaşım tarzı değildir.

M. Kemal’in kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun anlattıklarından hareketle, Burhan Belge ile henüz daha resmi olarak evlenmeden Çankaya’da baş başa içki içtiğine bakılırsa, bu iddiasını hiçbir şey olmamış gibi geçiştiremeyiz.

Bize göre bu meselede hala son söz söylenmiş değildir, çünkü Gabor-Burhan Asaf tanışıklığı belki biraz daha geriye çekilebilir. Bu hususta sorulacak daha başka sualler ve elimizde başka veriler de var, ancak şimdilik bu kadarı kafi. Bu mesele ancak bütün suallere cevap bulduktan sonra kesinlik kazanacaktır. Fakat kemalistler için en iyi ihtimal burada ortaya konulan tezdir ve mevcut haliyle bile bir rezilliktir.

Bu mevzuda son olarak kemalistlerin pek itimat ettikleri Can Dündar’a kulak verelim:

“Yıllar önce, Hollywood’da Zsa Zsa Gabor’la, Atatürk’le ilişkisi üzerine bir söyleşi yapmıştım. Seksen yaşında ondan söz ederken hâlâ gözleri parlıyordu.

‘Atatürk’ü bir erkek olarak nasıl tanımlarsınız?’ sorumu, üç sözcükle yanıtlamıştı: ‘Maço, maço, maço!..”[77]

Peki M. Kemal genç kızları evine-köşküne-sarayına davet edebilecek ve hatta içki içirebilecek bir karaktere sahip miydi? Elimizdeki bilgilere göre; EVET!… Bunlardan ikisini paylaşalım…

M. Kemal Latife hanımdan ayrıldığı halde eski baldızını birkaç kere yanına Dolmabahçe Sarayı’na çağırtmış ve şampanya içmeye zorlamıştı. Bunu bizzat Latife hanımın kardeşi Vecihe Ilmen Cumhuriyet gazetesine verdiği mülakatta şöyle ifade eder:

“Asıl rakı içerdi. 1927’de(,) ayrıldıktan sonra Dolmabahçe Sarayı’na beni birkaç kere çağırttı. Bir keresinde şampanya içiyordu. Beni de içmem için zorluyordu. Ben başını çevirdiği zaman içkimi yanımdaki saksıya döküyordum.”[78]

*

[78] no’lu dipnotta geçen sözlerin yer aldığı 10 Kasım 1984 tarihli Cumhuriyet gazetesi…

***

Vecihe Ilmen 1907 doğumlu olduğuna göre o sırada 19-20 yaşlarındaydı…

Kemalist Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” isimli hatıralarında bir düğünde tanıştığı M. Kemal ile yaşadıklarını yazdı. O sırada 11 yaşında olan Mina Urgan, M. Kemal’in kendisine şampanya ikram ettiğini ve böylece ilk alkollü içkisini M. Kemal’in elinden içtiğini ve ayrılırken de kendisini Çankaya’ya davet ettiğini anlatır… Urgan’dan dinleyelim:

“Derken orkestra bir vals çaldı. ‘Gel, seninle dans edelim’ dedi. Benim vals filan bildiğim yok. Bana öğretmek için, biraz çaba gösterdi; ama gene de beceremiyordum. ‘Sen bu işi yapamayacaksın’ diyeceğine, ‘ben senin için fazla ihtiyar bir kavalyeyim. Yaşına uygun genç bir kavalye bulalım sana’ dedi. Çevresini gözden geçirdi; on dört on beş yaşlarında bir oğlan buldu. Hızla boy attığı için pantolon paçalarıyla ceket kolları kısa kalmış, sivilceler içinde, en nankör yaştaydı zavallı oğlan. Ona dans etmesini bilmediğimi söyleyip, M. Kemal’in peşinden büfeye gittim. ‘Oğlanı pek beğenmedin galiba’ dedi ve bana bir kadeh şampanya verdi. Ilk alkollü içkimi M. Kemal’in elinden içtim böylece. Şampanya hoşuma gitmişti. Büfenin arkasındaki garsondan tam ikinci kadehi istiyordum ki, annemle üvey babam tepeme dikildi. Vaktin geç olduğunu, uyumam gerektiğini söyleyerek, beni oradan aldılar. Ankara Palas’ın kapıcılarından birine teslim edip, bir otomobile bindirdiler. Ama ben götürülmeden önce, M. Kemal o güzel elini kaldırmış, ‘seni Çankaya’da beklerim, unutma’ demişti.”[79]

*

[79] no’lu dipnotta sözü edilen Mina Urgan’a ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Bunlara ilave olarak bir bilgi daha paylaşalım…

Münevver Ayaşlı, Istanbul Amerikan Koleji’nde okuyan Ismet Inönü’nün en küçük kardeşi Hayri vesilesiyle bir gün Çankaya’ya gitmiş… Tenis oynamışlar. Bir müddet sonra Ismet Inönü ve M. Kemal de gelip oyuna katılmışlar. Akşam olunca, yemeğe davet olunmuşlar… Gerisini Münevver hanımdan dinleyelim:

“O akşam, Köşk’te de Gazi çok şen ve misafirperver idi. Bize ‘Yukarı benim odama çıkın. Hamamda elinizi yüzünüzü yıkayın. Benim parfümümden kullanın; fakat sakın bitirmeyin. Paris‘ten geldi, kokusunu çok seviyorum,’ dedi. Yine alaylı alaylı gülerek ‘Korkmayınız, korkmayınız, arkanızdan gelmem,’ dedi.
Yukarıya çıktık. Yatak odasına şaşakaldım. Büyük, çok büyük bir oda. Bütün renkler pembe beyaz, kapitone. Tek güzel şey Rusların hediye ettikleri büyük beyaz ayı postu, yerde serili idi. Bu oda, bir asker, bir kahraman, bir erkek odası değildi. Burası şen şuh, hovarda, zengin bir kadının yatak odasi idi. Hamam da öyle, zengin bir kadın hamamı idi.”[80]

Kemalistlerden her türlü yüzsüzlüğü bekleyebiliriz. Bir de bakmışsınız; “Ne olmuş yani evine davet edip içki ikram ettiyse” gibisinden bir itirazda bulunabilirler.

Evvela bir Cumhurbaşkanı’nın, üstelik kendinden 30-40 yaş küçük kızlara içki ikram etmesine “ne olmuş yani” falan denilemez. Bunun hiçbir izahı olamaz. Bu bir.

Iki; Meselenin sadece içki ikramıyla sınırlı kalacağını kim garanti edebilir? Alkol bu… Her kötülüğün başıdır. Kur’an-ı Kerim’e göre “şeytan işi bir pislik”tir.[81]

Haşa “banane Kur’an’dan, ben dinsiz bir Türküm” diyorsanız, ki Türk dinsiz olmaz! O halde işte size Türk Ata öğüdü…

Karahanlı Uygur Türklerinden Yusuf Has Hacip tarafından kaleme alınmış olan “Kutadgu Bilig”in “Beyliğe Layık Bir Beyin Nasıl Olması Lazım Geldiğini Söyler” başlıklı 28. bâbında yer alan şu beyitler bize bu hususta öğüt verir:

“2099 – Insan sarhoş olursa, deli olur ve aklını kaybeder; deli hiç doğru iş yapar mı?

2102 – Nice uygunsuz işler içki yüzünden işlenir; nice iyi işler sarhoşluk yüzünden geri kalır.”

Peki ne olabilirdi? M. Kemal içki içince aşırılıklarda bulunur muydu?

Kemalistlerin pek beğendiği Prof. Dr. Ilber Ortaylı’nın “tavsiye kitapları” arasında yer alan Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam” biyografisine bakılacak olursa, bu sualin cevabı; “EVET”tir!.. Aydemir’in ifadesi aynen şöyledir:

“[M. Kemal] Bu içki ve eğlence bahislerinde bazı aşırılıklara da kayabilir”di.[82]

Nitekim Istanbul Valisi Muhittin Üstündağ, görevini yeni vali Lütfi Kırdar’a devrettiği zaman devir töreninde gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söylemişti:

“-Ben Atatürk’e valillik etmiş bir adamım. Bunun manasını derhal kavrayamazsınız. Zira, Atatürk’e valilik yapmak, hiçbir vazife ve hiçbir devlet işiyle mukayeseye mütehammil olmayacak (karşılaştırılamayacak) ehemmiyette ve değerde bir iştir. Büyük Ata, ele avuca sığmaz, gönlü her arzu ettiği her işi hiçbir mani tanımadan yapmaya kalkışan yaramaz mizaçlı bir çocuktan farksızdı…”[83]

*

***

*

M. Kemal’in Sofra Arkadaşları: “Mutad Zevat!”

*

***

*

“Mutat Zevat” hakkında en uzun listeyi verenlerin başında belki de Prof. Dr. Yurdakul gelir. “Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar” kitabında;

“Genellikle bazı kimseler, Atatürk’ün sofrasında hemen daima bulunurlardı. Atatürk, bu kişilere ya not aldırır ya makale yazdırır veya elçi gibi kullanarak gidip araştırma ve tetkik etme görevi verirlerdi. Sofrada bulunan bu kimselere, her zamanki kişiler; bilinen, belirli kişiler anlamında ‘Zevat-ı Mutade’ denirdi. (…) Bu kişiler şunlardı”[84] der ve uzun bir liste verir. Halbuki biz sadece çekirdek kadroyu saymakla iktifa edeceğiz:

Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi, Nuri Conker, Cevat Abbas, Salih Bozok, Muzaffer Kılıç, Celal Sahir Erozan, Falih Rıfkı Atay, Fuat Bulca, Hakkı Tarık Us, Mahmut Soydan, Necmettin Sadak, Recep Peker, Recep Zühtü, Şükrü Saraçoğlu, Kılıç Ali.

M. Kemal’in şifre ikinci katibi Haldun Derin’in “Mutat Zevat” hakkında verdiği şu iğrenç bilgiler onların tıynetini yakından tanımamıza yardımcı olacaktır.:

“Huzuru mutat zevatın şunlardan oluştuğu kabul edilebilir: Salih Bozok, Cevat Abbas Gürer, Ali Kılıç, Recep Zühtü Soyak, Hasan Cavit Belül… En usluları sanırım sonuncusu… Pek ele avuca sığmayanlarından bir tanesi, Viyana’da tanışıp evlenme vaat ederek Ankara’ya getirdiği pek soylu Nemce dilberini evinde uzun süre alıkoyacak; sonra, başından savacaktı. (…) Mutatlardan bir başkasının, Umumi Katip Hikmet Bey’e (Bayur), onun birlikte yaşadığı ve sonra evlendiği, nişanlısı hanımı kastederek, ‘Yahu, bırak, biraz da biz sebeplenelim‘ yollu öneride bulunduğu; Bayur’dan, ‘Bak, kandırabilirsen, hay hay’ cevabını aldığı ağızdan ağıza dolaşan söylentiler arasında yer alacaktı.”[85]

Verilen sonuncu malumattan da anlaşılacağı üzere bir kadınla “üçlü ilişki” yaşamayı dahi kabul edebilecek bir zihniyete sahip oldukları görülmektedir.

Doktora tezi olarak hazırlanan ve bilahare kitaplaştırılıp “Yaban’lar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara” adıyla neşredilen bir çalışmada, M. Kemal döneminde “birer çocuk veya genç olarak başkentte yaşamış, şehrin fiziksel/söylemsel inşasına tanıklık etmiş/katkıda bulunmuş 24 kişiyle yapılan görüşmelere” yer verilir.

Bunlardan biri olan “görgü şahidi” F.A. Hanım’ın bu hususta anlattıkları bizim bütün yazı boyunca ortaya koyduğumuz delilleri teyit eder mahiyettedir:

“Davetli oldukları halde balolara gitmeyen bir kesimin gerekçesi de, orada bulunan erkeklerin, özellikle de mutad zevatın çapkınlıklarıdır. F.A. Hanım, Recep Peker, Şükrü Kaya gibi erkeklerin çapkın olarak tanındığını, bundan ürken kocasının balolara onu götürmediği gibi, kendisinin de gitmediğini anlatmaktadır.”[86]

“Mutat Zevat”tan olan M.Kemal’in fedaisi Recep Zühtü, Cemal Granda’nın anlattığına göre kendisini aldatan genç metresine;

‘Seni namussuz or…u. Şimdi senin canını cehenneme…’ diye asılmış tabancasına. Korkudan yataktan fırlayıp kaçmağa başlayan kadını kurşun yağmuruna tutmuştur.”[87]

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan bir belge Cemal Granda’yı doğrulamaktadır. Adalet Bakanlığı, 17 Şubat 1935 tarihinde Başbakanlığa gönderdiği bir yazıda, Recep Zühtü’nün “on yıldan beri beraber yaşadığı Fatma Medeniye adlı kadını, hakikati kat’iyetle anlaşılamayan bazı sebepler dolayısıyla 10 Şubat 1935 gecesi Çengelköyü’nde baş ve bacağından kurşunla vurduğunu ve kadının iki gün sonra öldüğünü” bildirmektedir.[88]

Granda, daha sonra Recep Zühtü’nün “akıl ve sinir hastalıkları”ndan rapor alarak, ceza almadığını yazıyor. Bu da doğru: Yine Adalet Bakanlığı tarafından 21 Nisan 1935 tarihinde Başbakanlığa gönderilen yazıda, “muhakemenin men’ine” karar verildiği görülüyor.[89]

*

[88] no’lu dipnotta bahsi geçen belge…

***

[89] no’lu dipnotta bahsi geçen belge…

***

Recep Zühtü, cinayetten iki gün önce, üstelik M. Kemal Atatürk’ün milletvekillerini atadığı bir dönemde Zonguldak’tan milletvekili olmuştu, ancak deli raporu aldıktan sonra milletvekilliği devam etti! Deli ama milletvekili…[90]

Yani M. Kemal döneminde TBMM’de “deli raporlu” bir “kadın katili” milletvekili bulunuyordu… Gerisini varın siz düşünün.

*

[90] no’lu dipnot ile ilgili… Recep Zühtü’nün cezaî ehliyetinin olmadığını gösteren deli raporu, 6 Mayıs 1935 tarihli Meclis tutanaklarında böyle yer aldı. Yukarıda celsenin baş kısmını görüyorsunuz. Başkan ise M. Kemal’in can dostu Nuri Conker…

***

Sadece o mu?

Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın anlattığına göre M. Kemal, namuslu kadınlara sarkıntılık yapan Ayıcı Arif’i, üstelik halkın itirazlarına rağmen sarkıntılık yaptığı şehirden; “bir daha yapmaz” diyerek CHP Milletvekili olarak tayin etmiştir.

Devamı için kemalistlerin hiç yapmadığı şeyi yapalım… Okuyalım:

“Yine herkes öğrenmiştir ki, [Arif Beyin] Büyük Millet Meclisi ikinci devresi için yapılan seçimde Eskişehir’den mebus çıkması, halkın şiddetli itirazları karşısında, ancak Atatürk’ün çok ısrarlı ricası üzerine mümkün olabilmiştir.

Filhakika Arif Beyin, vilayetlerinden aday gösterileceğini haber alan Eskişehirliler, buna asla taraftar olmadıklarını bildirmek için, Belediye reisi Ali Ulvi Beyin (Bu zat sonradan mebusluk da etmiştir) reisliği altında Ankara’ya bir heyet göndermişlerdi. Atatürk tarafından, istasyondaki Hususi Kalem binasında, benim çalıştığım odada kabul edilmiş olan heyet azası; Arif Beyin o civarda komutan olarak bulunduğu zaman namuslu kadınlara sarkıntılık ve buna benzer uygunsuz hareketleriyle halkı dilgir ettiğinden, hadiseler zikrederek, uzun uzadıya bahsetmişler, hakkındaki kararın değiştirilmesini istemişlerdi.

Atatürk bu maruzatı dinledikten sonra:

‘Evet biliyorum; Arif Beyin birçok hafiflikleri ve kusurları olmuştur; fakat şimdi kusurlarını idrak etmiş ve halini düzeltmiş durumdadır. Ben size artık o kötü hareketlerinin tekerrür etmeyeceğini temin edebilirim. Kendisi zeki, çalışkan, bilgili ve kıymetli bir arkadaştır. Memleketinize faydalı iyi bir mebus (milletvekili) olacağına kaniim. Namzetliğinin kabul buyurulmasını rica ederim’, demiş bu suretle heyeti ikna edebilmişti.”[91]

*

[91] no’lu dipnota dair… Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında bahsi geçen hadisenin anlatıldığı sayfa…

***

Ayıcı Arif bir ara M. Kemal’in “dublörlüğünü” de yapıyordu.[92] Bu iki bilgi bir arada düşünüldüğünde akıllara bir soru geliyor ama dillendirmeye gerek yok. Şimdilik sadece; “acaba…” demekle iktifa edelim.

M. Kemal’in etrafındaki rezaletten haberdar olduğu ve buna rağmen ses çıkarmadığı, uşağı Cemal Granda’nın şu ifadelerinden de anlaşılmaktadır:

“Ankara’nın yeni yeni kurulduğu yıllardı. Batı dünyasına bir kapı aralanmış, Avrupa’nın eğlence yaşamı da yavaş yavaş yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentine sızmağa başlamıştı. Ulus alanında “Tabarin Bar” adlı bir pavyon açılmıştı. Çıplak varyete kızlarının cirit attığı bu eğlence yerine bizim Köşktekiler de dadanmışlar, kaçamak yapıp, gönüllerince eğlenmeğe bakıyorlardı. O çağın ünlü kişileri Kılıç Ali, Recep Zühtü, Vasıf Çınar, Falih Rıfkı Atay, bu eğlenceleri hiç kaçırmayan kişilerdi. Akşam sofrasından sonra bir kolayını bulup Köşkten kaçıyorlar, soluğu bu pavyonlarda alıp, felekten gece çalmağa bakıyorlardı. Bunlara çoğunlukla Vasıf Çınar elebaşılık ediyordu. Tabii böyle yerlere para yetiştirmek çok zordu. Fakat bunun da kolayını bulmuşlardı. O zamanki Meclis Başkanı Kâzım Özalp’i tavlamışlar, eşref saatini bulunca bir köşede kıstırıp hemen:
— “Paşam, bize para ver de şöyle sayende bir eğlenelim. Gözümüz, gönlümüz açılsın,” diyorlardı.
Kâzım Paşa onları atlatabilirse ne âlâ. Atlatamazsa da adamına göre bol keseden elli lira, altmış lira dağıtırdı.
Bir gece dayanamayıp, kaçamak ben de o pavyona gittim. Serde gençlik var. Başımızda kavak yellerinin estiği günler. Fakat parasızlıktan içki yerine maden sodası içmek zorunda kalışımı hiç unutamam. Orada gördüklerim hâlâ hatırımdan çıkmaz .
O sıralarda Falih Rıfkı Atay, Tabarin Bar’daki yıldızlardan birine tutulmuş diye bir söylenti çıktıydı. Keti adlı bir Alman kızıydı bu. Güzeldi, sarışındı, gürbüzdü; bakmaya doyamazdı insan. Falih Rıfkı da o zamanlar genç, yakışıklı ve de ünlü bir yazar. Üstelik Atatürk’ün sofrasının baş kişilerinden biri. Fakat aralarındaki ilişkinin derecesini bilmiyorum. Belki de sadece plâtonik ve toylukla tutunulmuş, tek taraflı bir aşktı bu. Her erkeğin başından gelip geçen cinsten bir şey. Her neyse…
Bir gün bu söylentileri Atatürk’e de duyurdular. Çankaya Köşkündeki akşam sofralarından birindeydi. Yabancı pek kimse yoktu sofrada. Salih Bozok, Recep Zühtü, Kılıç Ali, Nuri Conker, Hasan Cavit gibi bilinen her zamanki kişiler… Günün olayları üzerindeki görüşmeler sona erdikten sonra hafif konulara geçildi. Son günlerin dedikoduları özenle ele alınıyor, sofrada bulunmayanların kirli çamaşırları bir bir ortaya dökülüyordu. Sofrada Falih Rıfkı Atay’ın bulunmadığı dikkatimi çekmişti. Derken söz dönüp dolaşıp Tabarin Bar’daki Alman kızı Keti’ye getirildi. Bunun ünlü yazarla olan ilişkisi ortaya atıldı. Bir ara bu söylentiyi allayıp pullayıp Recep Zühtü şöyle dedi:
— “Paşam, bu gazetecinin gidişatı hiç de iyi değil. Bence sizin yakınınız olması dolayısıyle yaşantısına biraz dikkat etmesi gerek.”
Atatürk hayretle sordu :
— “Ne varmış onun hayatında sanki?”
Recep Zühtü’nün de istediği zaten bundan başka bir şey değildi. O geceki sohbeti bile bile, çevire çevire bu hale o getirmiş değil miydi? Maksat, Falih Rıfkı’nın Alman kızıyla ilişkisini Atatürk’e duyurmaktı. Kendinden emin bir tavırla başladı anlatmağa :
— “Paşam, bu zat geceleri pavyona gidiyor, mevkiiyle bağdaşmayan davranışlarda bulunuyormuş.”
Atatürk, kaşlarını çatarak sordu:
— “Ne var bunda garip olan? Ne olmuş gidiyorsa? Pavyona gittiyse kıyamet kopmadı ya…”
— “Pavyona gitmekle kalsa iyi. Orada bir de dostu varmış. Üstelik kadın Türk de değil. Adı da Keti midir nedir? Işte bu yabancı kadınla mercimeği fırına atmışlar mı, yoksa atmak üzereler mi? Her neyse. Sizin bu kadar yakınınız olan bir kişinin bir Alman’la dost hayatı yaşaması doğru mu bilmem ki?..”
Atatürk , bütün bu sözleri hayretle dinliyordu:
— “Gözünle gördün mü ki, böyle tafsilâtlı anlatıyorsun?” diye sordu.
— “Bunu duymayan kalmadı Ankara’da Paşam. Isterseniz Meclis Başkanı Kâzım Paşa’ya sorun. Ara sıra pavyon parasını bile Paşa’dan istiyorlarmış.”
Recep Zühtü, bu sözleriyle hem Falih Rıfkı’yı küçük düşürüyor, hem de Meclis Başkanını zor durumda bırakmış oluyordu. Atatürk, Recep Zühtü’nün konuşması bitince gayet sakin bir halde şöyle sordu:
“Bütün bunları söylemekte maksadın nedir?”
— “Kötü bir maksadım yok Paşam. Sadece çevreniz deki bir adamın özel hayatına biraz dikkat etmesi gerektiğine işaret etmek istedim. Bir insanın dostu da olabilir ama, neden Türk kadını dururken, bir yabancı kadını seçmiştir. Bazı çevrelerde hiç de hoş karşılanmayan bu durumdan türlü çeşit anlam çıkaranlar olur.”
Atatürk, dedikodudan nefret eder, dedikodu yapanı da hiç sevmezdi. Atatürk’ün bu huyunu çok iyi bilen Recep Zühtü’nün hangi amaçla bu olay üzerinde bu derece ısrarla durduğuna bir türlü akıl erdiremiyordum.
Atatürk, konuşmanın bittiğini anlayınca sertçe şu sözleri söyledi:
— “Bana bak Recep Bey. Deminden beri sözünü ettiğiniz o gazetecinin bana kafasıyla kalemi lâzım. Geri kalanı kendisine aittir. Ne seni ilgilendirir, ne beni. Anladın mı?”[93]

Inanılır gibi değil; hovardalıklarının parasını Meclis Başkanı Kazım Özalp’tan alıyorlar, hem de bol keseden. Elbette Meclis Başkanı bunu kendi cebinden ödemiyor; Meclis bütçesinden veriyor. Yani pavyonlarda yaptıkları kadınlı içkili alemlerin faturasını dahi Meclis bütçesinden karşılattırıyor ve fakir halkın omuzlarına yüklüyorlardı. Üstelik bu “soygun”dan M. Kemal’in de haberdar olduğunu öğreniyoruz.

*

***

*

Kemalizm ve Çocuk istismarı…

*

***

*

M. Kemal’in has adamı Kılıç Ali 13 yaşındaki Safiye Ayla’ya göz koyuyor….

“Safiye Ayla’nın Anıları” adlı biyografiden naklediyorum:

“Henüz on üç (13) yaşındaydım. Nuri Bey’in evinden Kılıç Ali ile çıkıyorduk. Önce tepeden tırnağa bir süzdü beni. Sonra, ‘Sen, sabahın nasıl olduğunu hiç gördün mü?’ diye sordu. Şaşırmıştım. ‘Hayır!’ diye yanıtladım. Ilgisiz, anlamsız bir soru gibi gelmişti. O ise, adeta bakışlarıyla beni tutuklamak istiyordu. Dahası, bu sırada bana yaklaşmayı denedi; şiddetle karşı koydum!”[94]

*

[94] no’lu dipnotta sözü edilen Safiye Ayla’ya ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Safiye Ayla bu vahim olayı diğer hatıralarında “Kılıç Ali’yle Gerdekte” başlığı altında da anlatır.[95]

Buna rağmen Safiye Ayla, “daha sonraları Kılıç Ali bana karşı bu duygusundan tamamen arındı, temizlendi” diyerek onu aklamaya çalışır.[96]

Kendisine karşı belki bu duygusundan temizlenmiş olabilir veya öyle icab etmiştir… Peki ya Kılıç Ali’ye karşı koymasaydı hali ne olacaktı? Veya şöyle soralım… Ya kendisi M. Kemal’in beğendiği bir sanatçı olmasaydı o zaman Kılıç Ali acaba “duracak” mıydı? Öyle ya, M. Kemal’in beğendiği bir sanatçıya zorla sahip olmaya çalışmak bir nevi “intihar” demekti. Kendisi gibi sanatçı olmayan kızların başına kim bilir neler geldi. Burada gözler önüne sermek istediğim husus, M. Kemal’in yakınında bulunan kişilerin, yani “kemalizmin kurucuları”nın küçük çocukları istismar edebilecek tıynette olmalarıdır.

Gazeteci Tanju Cılızoğlu, Kılıç Ali ile görüşüp Safiye Ayla’nın kendisi hakkında anlattıklarının doğru olup olmadığını sormuş. Kılıç Ali’nın cevabı ise kan donduran cinsten:

“Oğlum biz o yıllarda bir kadın bacağı görebilmek için bile saatlerce Tokatlıyan Pastanesi’nin penceresi önünde otururduk. O gece de böyle bir şey oldu. Ne var bunda bu kadar deşeleyecek?”[97]

*

[97] no’lu dipnotta sözü edilen Safiye Ayla’ya ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Şu mide bulandırıcı cevaba bakar mısınız? “Ne var 13 yaşındaki bir çocuğa sulandımsa” demek istiyor ve bunu bir gazeteciye söyleyebilecek kadar da rahat… Bu çirkin hareketinden dolayı utanmıyor, kızarmıyor. Bunun manası açık… Bir insan aynı günahı çok kere işlediği zaman artık o fiili “alışkanlık” haline getirmiş demektir. Bu sebeple söz konusu fiilden dolayı bir pişmanlık duymaz, utanmaz, hatta zevk alır. Görüldüğü üzere Kılıç Ali hem pişman değil, hem utanmıyor, hem de bir gazeteciye bile rahatça anlatmaktan çekinmiyor. Tek kelime ile; “Kapkaranlık…” Zaten kapkaranlık olduğu için insanları Istiklal Mahkemesi’nde idama mahkum ediyor ve sonra da kararın infazında bizzat bulunup can çekişmelerini seyretmekten keyif alıyordu. Zaten kapkaranlık olduğu için idama mahkum ettiği alim ve hocalara “Yobaz!” diye bağırıyordu.

Kızlara, “yabancı erkeklerle baş başa kalmayın, tesettürlü olun” şeklinde vaazeden hocaları Kılıç Ali asmayacaktı da kim asacaktı? Aksi halde 13 yaşındaki küçük Safiye Ayla ve benzerleriyle nasıl baş başa kalacaktı? Onlara nasıl tacizde bulunup hatta tecavüz edecekti?

Atatürkçü Hasan Izzettin Dinamo, “Kutsal Barış” adlı eserinde bu sahneyi şöyle tasvir eder:

“(M. Kemal) Paşa’nın sofrasında bu moral aşılayıcı güzel sözleri dinleyen küçük sarkıcı, bu sırada on üç (13) yaşındaydı. Küçük Safiye kız, Vali Yardımcısı Nuri’nin evinde kurulmuş sofranın çevresinde sıralanan bir yığın sarhoş insanın içinde tereyağı gibi eriyen tatlı sesiyle büsbütün esrikleştirdikten sonra, gecenin saatleri sonuna değmek üzereyken, Gazi’nin sofradan kalkıp gittiğini gördü. Yaverler, birbirinden çekinerek ona sahip çıkamadıklarından en sonra onu Paşa’nın en güvenli adamı Kılıç Ali’ye teslim ettiler. (…) Paşa’yla arkadaşları, Dolmabahçe Sarayı’na doğru, gecenin sessizliğini otomobillerinin gürültüsüyle bozarak uzaklaştıktan sonra, Kılıç Ali, otomobiline aldığı genç şarkıcıyı, ağzından anason, pastırma, taze soğan kokuları taşarak, bir koluyla kendine çekerek şöyle dedi:

-Sen, hiç sabahın nasıl olduğunu gördün mü?
Küçük Safiye, şaşkın:
-Hayır! dedi.
Otomobil, hızla Küçükçiftlik Parkı’ndaki köşke doğru ilerlerken genç kız, Kılıç Ali’nin kızgın soluğunu yüzünde duyup durmaktaydı. Dairesine çıktıktan sonra da Kılıç Ali’nin keyifliliği, aşıklığı durmadı, daha da hızlandı. Genç kız, Gazi’nin anısını çiğneyerek onun adamına teslim olmaktansa, uzun bir süre boğuşmayı göze almıştı. Bundan da yenik çıkmadı. Genç şarkıcının kendini savunurken gösterdiği şiddet, çok yakışıklı bir adam olan, şimdiye dek el attığı hiçbir kadından boş dönmemiş olan Kılıç Ali’yi başına çöktüğü ikinci şölenden başarısız olarak Saray’a döndürdüğünde, sabah oluyordu. Bu başarısız boğuşmanın sonunda gerek Safiye gerekse Kılıç Ali, birbirlerine iyice küsmüş, gücenmiş gibiydi. Kılıç Ali’ninki, daha çok, hınçtı. Genç şarkıcının Kılıç Ali’ye teslim olmamasının en büyük nedeni, onun insanları nedenli nedensiz asıp kesen bir insan ünü taşımasındandı. On üç (13) yaşında bir genç kızın, aşkı henüz hülya türünden bir şey olarak tanımaktan kurtulamamış olan kalbi, bu ağır karadüş adamıyla sevgiyi bir türlü yan yana getirememişti. Yarı cellat olarak tanıdığı bu irikıyım askerin altına yatmayı ölümle bir tutuyordu.”[98]

*

[98] no’lu dipnot ile alakalı… Atatürkçü Hasan Izzettin Dinamo’nun “Kutsal Barış” adlı kitabının ilgili sayfalarında Kılıç Ali-Safiye Ayla boğuşması böyle anlatılır…

***

Hasan Izzettin Dinamo, bu gazete haberinden de görüldüğü üzere Atatürkçü idi… Yani yukarıdaki bilgiler “kemalist”lere ait bir kaynaktan alınmıştır…

***

Kılıç Ali’nin, M. Kemal’in en sadık adamı olduğu düşünüldüğünde vahametin ve rezaletin boyutu da ortaya çıkar. Zaten Altemur Kılıç babası Kılıç Ali’nin “hovarda bir hayat” sürdüğünü saklamaz ve ondan şöyle söz eder:

“Meşrep olarak çapkın olan Kılıç Ali’ye bu alanda da sayısız imkanlar açılmıştı. Ben bile küçük yaşımda babamın çeşitli yerli yabancı dostlarının adlarını duyuyordum… Mesela babamın hukuk tahsiline (yani bir talebeye: Kadir Çandarlıoğlu) yardımcı olduğu güzel bir F… Hanım vardı. Sonraları tanıdım; hakikaten efendi bir kadındı. Almanya’dan getirip sonra ağlaya ağlaya Sirkeci’den trene bindirip yurduna gönderdiği bir Fraulein Viola vardı!”[99]

Görüldüğü gibi Kılıç Ali hovardalıkta seviye atlayıp kemalizm ideolojisini uluslararası arenada bile temsil etmeyi bir ülkü haline getirmiş… Böylelikle Milletin bu sahadaki mâkus talihini yenmiş ve elindeki kılıçla “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini paramparça etmiştir…

Neyse şakayı bırakalım ve Halikarnas Balıkçısı’nın kızı Ismet hanımın Kılıç Ali hakkında verdiği şu tuhaf bilgileri okuyalım:

“Böylece hem Füreya Abla‘yı görür hem de muhabbet ederdik. Bazen de yemeğe kalır, Kılıç Ali Enişte’yle birlikte olurduk. Kılıç Enişte cüssesine rağmen çocukla çocuk olabilen sevecen bir kişiydi. Bakımlı bir erkekti de. Evde pedikür, manikür yaptıran gördüğüm ilk ve tek erkekti.”[100]

Ismet hanım; “çocukla çocuk olabilen sevecen bir kişiydi” diyor. Ah canım kızım… Bunun sebebini bilseydin “sevecen” yerine “sap..” derdin.

Yukarıda ismi geçen “Füreya Abla”, Füreya Koral’dır ve 1910 doğumludur. 1935 senesinde yani 25 yaşında iken Kılıç Ali’nin ikinci eşi olmuştur. Kılıç Ali ise o sırada 46 yaşında idi.

*

*

Safiye Ayla bu sefer de Ismet Inönü’nün radarında…

Safiye Ayla’nın M. Kemal ile ikinci görüşmesi 17 yaşında iken gerçekleşmiştir:

“On yedi yaşına basıncaya dek, yani aradan geçen dört yıl boyunca Atatürk’ü hiç görmemiştim”[101]

Yıl 1936… 19-20 yaşlarında olan Safiye Ayla’nın Başbakan Ismet Inönü ile bir geceyi aynı odada geçirdiğini de öğrenip iyice sarsılıyoruz… Safiye Ayla’nın hatıralarında yer alan “Inönü’yle Bir Gece” başlıklı kısımdan naklediyorum:

“Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda yurda çağrılan büyükelçilerimize yemek veriyordu. O gün sofraya büyük bir kalabalık toplanmıştı. Devrin bütün ünlü ses sanatçılarının, müzisyenlerinin katıldığı toplantıya, o günlerde Istanbul’da bulunan bütün yabancı kabare artistleri de getirilmişlerdi. Aralarındaki Macar kızları nefes kesecek güzellikteydi.
Ata, bu birbirinden güzel kızlardan birkaçını Ismet Paşa’nın yanına oturttu. Inönü kızların hiçbirine saygı kurallarından öte yakınlık ve ilgi göstermedi. O sırada ben Selahattin Pınar ve Nubar Tekyay’la birlikte sofranın Atatürk ve Inönü’ye uzak bir köşesinde oturuyordum. Birden beklenmedik bir şey oldu. Ismet Inönü yerinden kalktı ve elinde bir şampanya kadehiyle yanıma geldi. ‘Karakız, benim elimden bir şampanya içer misin?’ diye sordu. Içki kullanmayan bir insan olduğum halde, bu nezaket karşısında şampanyayı son damlasına kadar içtim. O davranışım Atatürk’ün gözünden kaçmadı. Paşa yerine dönünce beni yanına çağırdı, ‘Bak Inönü sana iltifat ediyor, git yanına otur bakalım’ dedi. Emri yerine getirdim. (…)

Bir gece geç saatlerde arkadaşlarımla birlikte Florya Köşkü’ne çağrıldım. Ata kabine üyeleriyle uzun bir toplantı yapmış, sonra da, ‘Safiye gelsin,’ demiş. Biz gittiğimizde Atatürk’le Inönü masada yan yana oturuyorlardı. Atatürk beni yanına, Inönü’nün tam karşısına oturttu. Içki içmediğimi çok iyi bildiği halde bir duble rakı içmemi istedi. Her acemi gibi rakıyı bir dikişte bitiriverdim. Kısa bir süre sonra da hareketlerimin kontrolü benden çıktı. Tam o durumdayken Ata bana her zamanki gibi, ‘Bugün ne yaptın Safiye?’ diye sordu. (…) Inönü, yatmak için izin istedi. Atatürk biraz sonra bana, ‘Safiye, git sor bakalım Paşa’nın bir arzusu var mı?’ dedi.

Ismet Paşa beni büyük bir nezaketle karşıladı. ‘Karakız, çok yorgunsun, bu gece yanımda kal’ diyerek pijamasını verdi. Sabah uyandığımda takım elbisesiyle koltukta oturuyordu. Utanıp telaşlandım, ‘Paşam afedersiniz uyuyakalmışım’ deyip hemen gitmek istedim. (…) Bu geceden birkaç gün sonra Inönü’nün özel kalem müdürü beni telefonla arayarak ziyaretime geldi. (Ismet) Paşa çok kıymetli bir yüzük göndermişti. Müdür, ‘Saryan’dan (kuyumcu) alınmıştır. Paşam, bunu beğenmezseniz yerine istediğiniz bir şeyi alabileceğinizi söyledi’ dedi.”[102]

*

[102] no’lu dipnotta sözü edilen Safiye Ayla’ya ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Hala anlamayanlar için hülasa edelim:

Safiye Ayla’yı Dolmabahçe Sarayı’na davet eden M.Kemal, Inönü’nün ona olan ilgisini görüyor. Bunun üzerine başka bir gece Inönü ile Florya Köşkü’nde bulundukları bir sırada tekrar Safiye’yi davet ediyor. Içki içmediği bilindiği halde rakı ikram edilip sarhoş olması sağlanıyor. Inönü o gece köşkte kalıyor ve odasına çekiliyor. M. Kemal ise sarhoş olmuş olan Safiye’yi Inönü’nün odasına gönderiyor. Inönü de sanki Florya Köşkü’nde başka bir oda kalmamış gibi, Safiye’nin kendi odasında yatmasını istiyor. Birkaç gün sonra da kuyumcudan bir hediye gönderiyor. Bütün burada yaşananların planlı, programlı, tertipli olduğu ve ne manaya geldiği açık… Bunun ne demek olduğunu burada yazıp 5816 sayılı koruma kanununa toslamak istemiyorum ama merak edenler bir lügate, sözlüğe bakabilirler.

Safiye Ayla’nın hatıraları Ismet Inönü daha henüz hayatta iken gazeteci Tanju Cılızoğlu tarafından ilk olarak 12 Mayıs 1969 tarihli Akşam gazetesinde, daha sonra ise 1987’de Güneş gazetesinde tekrar ve ilavelerle neşredildi[103] fakat Ismet Inönü kendisiyle alakalı iddiayı tekzip etmedi.

*

[103] no’lu dipnot ile alakalı… Safiye Ayla’nın o gece Inönü ile yaşadıklarını anlattığı bölüm… 8-18 Nisan 1987 tarihleri arasında Güneş gazetesinde neşredilen yazı dizisinin 18 Nisan 1987 tarihli 11. bölümü… “Ben Inönü’nün odasına girdiğimde beni son derece büyük bir nezaket ve arzu ile karşıladı…”

***

Tefrikanın yani yazı dizisinin 8 Nisan 1987 tarihli birinci bölümünde, 1969’da Akşam gazetesinde çıkan ilk yayına atıf yapılarak şöyle deniyor;

“Ismet Paşa o günlerde sağdı henüz. Kendisi ile ilgili yazının çıktığı gün erkenden gazeteleri almış Akşam Gazetesi’ni ortadan acele yok etmişti. Bu olayı yıllar sonra (Inönü’nün gazeteci damadı) Sayın Metin Toker‘den öğrenecektik. Bu arada Safiye Ayla’nın kendisi ile ilgili olarak anlattıklarını soran gazetecilere de Inönü şu yanıtı vermişti: ‘Safiye söylüyorsa doğrudur.”[104]

*

[104] no’lu dipnotta bahsi edilen Ismet Inönü’nün itirafı… 8-18 Nisan 1987 tarihleri arasında Güneş gazetesinde neşredilen yazı dizisinin 8 Nisan 1987 tarihli 1. bölümü…

***

Safiye Ayla 13 yaşında “kalbimiz temiz” diyen laik, kemalist, cumhuriyetçi bir tayfanın eline düşmüş ve daha 20 yaşına bile basmadan neredeyse herkesin ayağını bastığı bir paspas muamelesi görmüştür. Daha böyle niceleri var. Bir de utanmadan “Atatürk olmasaydı, bir adamın dört karısından biri olacaktın” demiyorlar mı?

Yalan!

Osmanlı’da böyle evlilikler %5 civarındaydı.

Doğrusu şu:

“Osmanlı/Islam idaresi olsaydı, şimdi olduğu gibi bir adamın onlarca metresinden biri olup ve keyfi istediğinde “elimin kiri” denilip bir kenara atılmayacaktın!.. Devlet idarecileri küçük kızların üzerinde tepinemeyecekti!

Mesele bundan ibarettir.

Peki bunlar sadece Safiye Ayla’nın başından geçen olaylar mıydı? Başka sanatçılar neden böyle hikayeler anlatmadılar. Safiye Ayla yalan söylemiş olamaz mı? Olamaz… Zaten az evvel de tebarüz ettirdiğimiz üzere Kılıç Ali bu iddiaları yalanlamak şöyle dursun, utanmadan teyit etmişti. Inönü ise utanarak susmayı tercih etti.

Ayrıca Safiye Ayla her şeyi anlatmadı… O sadece diğer sanatçılardan biraz daha cesurdu. Bu cesaretinin sebebi, daha doğmadan babasını, 3 yaşında iken de annesini kaybetmesi ve kimsesiz kalarak bir yetimhanede büyümesine bağlanabilir. Yani bir “hanım kız” değildi Safiye… Buna rağmen yalnızca başından geçen bir-iki olayı anlattı o kadar. Her şeyi anlatsaydı kim bilir neler olurdu! Fakat korkuyorlardı.

O kadar ki, kendileriyle birçok kere bir araya gelen ve güven tesis eden gazeteci Murat Bardakçı’nın bütün ısrarlarına rağmen kendisine bile hiçbir şey anlat(a)mamışlardır. Bardakçı’nın kitabından okuyalım:

“Atatürk’ün meclislerine katılan müzisyenler sonraki senelerde birbirlerinden habersiz ama ortak bir davranış gösterdiler: O meclislerde çok şey işitmiş ve birçok hadiseye şahit olmuşlardı ama Safiye ve Münir Nureddin başta olmak üzere hiçbiri gördüklerini yahut işittiklerini açıkça anlatmadılar! Söyledikleri sadece ‘Atatürk’ün zekası, yakışıklılığı, Türk Musikisi’ni çok sevdiği, ‘Cana rakibi handan edersin’i ezbere okuduğu ve Rumeli Türküleri icra edildiği sırada gözlerinin yaşardığı’ gibisinden klişe ifadelerden ibaret kaldı.

Bu sanatkarların bazıları ile defalarca beraber olmuş ve o günlerin ayrıntılarını öğrenmeye çalışmış bir kişi olarak açıkça söyleyebilirim: Suskunluklarının sebebi aradan çok seneler geçmiş olmasına rağmen üzerlerinden bir türlü atamadıkları bir çeşit endişe idi; bazı bahisleri, hatta musikili meclislere ait hatıralarını bile anlatmaktan çekiniyorlardı! Israrlı sorular karşısında ya ‘Bu kadar kafi’ deyip bahsi kapatır yahut sımsıkı birleştirdikleri dudaklarının üzerinde elleri ile fermuar çeker gibi yapıp susarlardı.”[105]

Durun daha bitmedi…

M.Kemal tarafından Başvekil yapılan Rauf Orbay‘ın hatıralarında ise “Mutat Zevat”tan bazılarının;

“Bir yerde güzel bir kız, güzel bir çocuk gördüler mi, sürükleyip götürdükleri” yazar:

“…kat’iyyen kendi haberi olmadan hareket eden bazı silahşor tanınmış mebusların (milletvekillerin), hükumeti ve dolayısiyle bizzat M. Kemal Paşa’yı halk nazarında küçültecek derecede yaptıkları taşkınlıklarla münasebetsiz hareketlerden şikayet ederken; ‘Bir yerde güzel bir kız, güzel bir çocuk gördüler mi, sürükleyip götürüyorlar. Işi bu dereceye vardırdılar. Size gelmeden evvel kendilerine bu gibi çirkin hareketlerden kaçınmaları için münasip şekilde söyledik. Ikaz etmek istedik. Aldığımız cevap: ‘Bu gibi haller erbab-ı zeka’ya arız olan hastalıktır. Vazgeçilmez’ oldu. Bunu birkaç arkadaş arasında yüzümüze karşı hem de gülerek söyleyen Topçu Ihsan beyle, nerede ise dövüşüyorduk.”[106]

*

[106] no’lu dipnotta sözü edilen Rauf Orbay’a ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Yani çocuk istismarı…

Ve bunlar CHP’de milletvekiliydiler. Burada adı geçen Topçu Ihsan, 13 yaşındaki Safiye Ayla’ya sulanan Kılıç Ali ile yakın dosttu. Kılıç Ali hatıralarında ondan defalarca “Arkadaşım Ihsan” diye söz eder. Ismet Inönü’nün Topçu Ihsan’ı Yavuz-Havuz davasıyla tasfiye etmeye karar verdiği sırada Kılıç Ali’nin onu nasıl kurtarmaya çalıştığını hatıralarından okuyabilirsiniz.[107]

Dolayısıyla ikisinin de çocuk istismarı konusunda aynı zihniyette oldukları anlaşılmaktadır.

Yukarıya aldığımız nakilde, her ne kadar “M.Kemal’in haberi yok”tu deniyorsa da, bu siyaset ağzıdır. Siyasette, doğrudan bir hareketin şükuh sahibi, prestij sahibi liderini tenkid edemeyenler, yanlış giden her şeyden o kişinin etrafında bulunanları mesul tutmakla iktifa ederler. Bu da müspet bir netice vermediği ve şartlar da müsait olduğu takdirde etrafına yöneltilen tenkid okları daha sonra halka halka, kademe kademe tepeye doğru çıkar.

Nitekim Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’e ses çıkaramayanların, bütün kabahati onun “etrafındakilere” yani kendilerine yüklediklerini hayıflanarak anlatır. [108] Ayrıca 91 ve 93 numaralı dipnotlarda naklettiğimiz vak’alar da onun bütün bunlardan haberdar olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Bir diğer delil ise hemen şimdi; “Milli Mücadele’de Ankara’da Fuhuş alemleri…” başlığı altında verilecektir.

*

***

*

Milli Mücadele’de Ankara’da Fuhuş alemleri…

*

***

*

19 Mayıs’ta M. Kemal ile birlikte Samsun’a çıkanlar arasında bulunan Hüsrev Gerede‘nin hatıralarında belirtildiğine göre, Milli Mücadele döneminde M. Kemal’in bulunduğu Ankara’da “fuhuş alemleri” yapılmakta ve içki alemlerinde sabahlara kadar göbek atılmaktadır.

Bunları biz uydurmuyoruz… Gelin hep beraber kitaptan okuyalım:

“Benim, Rauf Bey’le Istanbul Meclisi’ne gitmem kararlaşınca M. Kemal Paşa ‘Aman Hüsrev Bey kardeşim, Ankara’ya senin yerine bize güvenilir bir arkadaş gönder.’ demişti. Istanbul’a gelir gelmez ilk işim Recep’i aratmak oldu. Harp Akademisi’nde öğretmen yardımcısı olan Recep, Meclis’e geldi, ülkenin ve ulusal direnişin durumunu anlattım. Karşılık olarak ‘Kocamustafapaşa’da kayınvalidem, karım ve çocuklarımla oturuyorum. 24 Saat sonra kararımı bildiririm,’ dedi. 24 Saat sonra geldi, ‘Gideceğim. Kayınbiraderim Eczacı Ilhami ailenin başında bulunacak,’ dedi. Bu gencin kayınvalidesi Kocamustafapaşa’da tanınmış bir ebe hanım imiş. Servetleri olmayan, kalabalık bir aile reisi olarak, yurt yolundaki bu özverili kararı beni çok duygulandırmıştı.

Recep bu mektubunda Heyet-i Temsiliye karargahı olan Ziraat Okulu’nda içkili, kadınlı alemler yapıldığını, sabahlara dek göbek atmakla vakit geçirildiğini, Sofya’dan gelen Makedonya delegesi Gospodin Açıkof’un onuruna verilen ziyafette Türklük ve Müslümanlık adına utanç duyduğunu, artık orada kalamıyacağını, bizden bu duruma bir çözüm yolu bulmamızı istiyordu.

Bu fuhuş ve rezalete Paşa’nın yakın çevresindekilerin neden olduklarını, içlerinde Özel Kalem Müdürü Yüzbaşı Hayati’nin ve arkadaşlarının adlarını da sayıyordu. Kaptan Rauf’a mektubu gösterdim, çok üzüldü.
Kibar ve efendi bir adam olan, böyle rezaletlere en az bizim kadar üzüleceği bilinen Doktor Refik (Saydam)’e özel bir şey yazmam kararlaştırıldı. Ben de Refik’e oldukça kapalı bir biçimde bu durumun Anadolu’da ve Istanbul’da yapacağı olumsuz etki ve propagandaya dikkat çekerek Paşa nezdinde girişimde bulunmasını, yakın çevresindeki ahlaksızların görevden uzaklaştırılmalarının sağlanmasını yazdım.

Mektup adı anılan ahlaksızlar tarafından okunmuş. Beni M. Kemal Paşa’ya şikayet etmişler. Refik efendiliği ve kibarlığı yüzünden bir şey yapamamış, etkili olamamıştı. Ben Ankara’ya kaçmayı başarıp da Heyet-i Temsiliye’ye katıldığım zaman, anımsadığım kadarıyla bu Hayati ve Salih (Bozok. M. Kemal’in yaveri) bana karşı cephe almışlar, beni boykot etmişlerdi.

Adamları, yaptıkları rezaletin yurt ve ulus adına sakıncalar doğurduğu konusunda uyardım. M. Kemal Paşa’ya yakın çevresine, ulusal davanın inceliklerini kavrayan, onurlu ve güçlü kişiler almasını söyledim. Paşa’nın bu sözlerime canı sıkıldı. Bir şey söylemedi. Bir gün bekledim. Bu edepsizlerden hiç birisine bir şey yapılmadığını görünce, 19 Mart 1920 genelgesi üzerine Büyük Millet Meclisi için gelmekte olan milletvekillerinin kaldıkları okul binasına taşındım.

Ertesi gün beni göremeyen M. Kemal Paşa ‘Hüsrev Bey nerede?’ diye sormuş. Milletvekillerinin koğuşuna taşındığımı öğrenince ‘Hüsrev’i darılttık.’ demekle yetinmiştir.[109]

*

[109] no’lu dipnot ile alakalı…Hüsrev Gerede’ye ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Gördüğünüz gibi, Milli Mücadele döneminde Millet can derdinde iken, Karabekir Paşa Doğu cephesinde, Kuva-yı Milliyeciler ise Batı cephesinde düşmanla canla başla çarpışırken, malum zevat Ankara’da gününü gün ediyordu. Dikkat edilirse Hüsrev Gerede, M. Kemal’i ikaz ettiğini belirttiği halde vaziyetin değişmediğini ve bunun üzerine de başka bir yere taşındığını ifade eder.

Yani M. Kemal’in her şeyden haberi vardı. Dolayısıyla “Ama efendim, etrafındakiler yapmıştı” gibi bahaneler öne sürülemez. “Hatta…” diyor ve bir virgül koyuyorum. Icab ederse vakti geldiğinde noktayı da koyarız, hiç merak etmeyin.

Bu yazıya, “hafif” ve “ince” fırça darbeleriyle çizilmiş ve fakat henüz tamamlanmamış bir tablo gibi bakın ve resmi görmeye çalışın. Eğer kemalistler buradaki çizgileri, aslında kendi “hallerini” göremez ve bize saldırmaya devam ederlerse, o zaman şunu bildireyim ki; bu tabloyu daha “sert” ve “kalın” fırça darbeleriyle de çizmesini biliriz.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.


[1] Kemalistlerin tescilli tâciz ve tecâvüz listesi için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/2020/05/02/kemalistlerin-tescilli-taciz-ve-tecavuz-listesi-inanmayan-arastirsin/

[2] Cemal Kutay, (Atatürk’ün) Ardında Kalanlar, Cem Ofset, Istanbul 1988, sayfa 9.

[3] Gürkan Hacır, Maamin-Bizim hep inanmamızı istediler, Profil Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2012, sayfa 151.

[4] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 12. (Sansürsüz baskı)

[5] Hüsrev Gerede’nin Anıları – Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (Hazırlayan: Sami Önal), Literatür Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2002, sayfa 274.

[6] Dr. Fethi Tevetoğlu, “Mehmet Akif’den Hatıralar”, Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Mehmet Akif Ersoy Özel Sayısı, cild 2, sayı 1, Ankara 1986, sayfa 15-16.

Hece Aylık Edebiyat Dergisi’nin 133. sayısının (Mehmet Akif Ersoy Özel Sayısı, Ocak 2008) 210’uncu sayfasında, Dr. Fethi Tevetoğlu’nun Türk Dili Dergisi’nde de çıkan söz konusu yazısına yapılan atıfta, Mehmed Akif’e “neden aleyhte oy kullandığını” sorarak diyalog kuran kişinin Fethi Tevetoğlu olduğu yazmaktadır ki bu yanlıştır. Suali soran tarihçi Hikmet Bayur’dur. Kanaatimce buradaki karışıklık, bir dalgınlık eseri değilse, makalenin tam olarak okunmamış olmasından kaynaklanmıştır. Dr. Fethi Tevetoğlu, bahsi geçen yazısına başlarken şu bilgiyi vermektedir:

“Bu gün burada sunmak istediğim hatıra ise, Inkılab Tarihi profesörüm, rahmetli Yusuf Hikmet Bayur’un kendi el-yazısı ile 23 küçük sahife halinde yazılmış Mehmet Akif’e ait değerli bir belgedir. Bu belge Türk Tarih Kurumu’ndaki özel (Yusuf Hikmet Bayur dosyası)’nda bulunmaktadır. Tarafımızdan incelenen ve istinsah (kopya) edilen bu belge… (…) Yusuf Hikmet Bayur’un Latin harfli el yazısı ile kaleme alınmış notlarından oluşan bu belgenin, Kayseri Cezaevi’nde tutuklu bulunduğu sırada, 23 Mart 1962 günü lstanbul’dan, yazar ve araştırıcı sayın Muhiddin Nalbantoğlu’nun gönderdiği bir mektuba karşılık olarak hazırlandığı anlaşılmaktadır. Okunamayan birkaç kelimenin yerleri boş bırakılmış haliyle (Yusuf Hikmet Bayur’un Mehmet Akif Hakkındaki Hatıraları) aynen şöyledir: …” Bakınız; Dr. Fethi Tevetoğlu, “Mehmet Akif’den Hatıralar”, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, cilt 52, sayı 420, Aralık 1986, sayfa 551.

[7] Hüsrev Gerede’nin Anıları – Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (Hazırlayan: Sami Önal), Literatür Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2002, sayfa 234.

[8] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 13. (Sansürsüz baskı)

[9] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 409-410. (Insel Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 413.)

[10] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 412. (Insel Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 415.)

[11] Haldun Derin, Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951), (Yayına Hazırlayan: Cemil Koçak), Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 66. (1. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995)

[12] Can Dündar, Yakamdaki Yüzler, Imge Kitabevi Yayınları, Ankara 2007, sayfa 91 ve devamı.

[13] Münevver Ayaşlı, Geniş Ufuklara ve Yabancı Iklimlere Doğru, Timaş Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2016, sayfa 133.

[14] Ipek Çalışlar, Latife Hanım, Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2019, sayfa 253. (Doğan Kitap Baskısı: 2006, sayfa 301)

-Nezihe Araz, M. Kemal’le 1000 gün, Apa Ofset Basımevi, 1993, sayfa 79.

[15] Eriş Ülger, Cumhuriyet Kadını Latife Hanım, Parola Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2020, sayfa 274-275.

Ayrıca bakınız;

Eriş Ülger, Latife Gazi M. Kemal, Inkılap Kitabevi, Istanbul 2004, sayfa 144.

[16] Haldun Derin, Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951), (Yayına Hazırlayan: Cemil Koçak), Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 116. (1. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995)

[17] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: M. Kemal Ulusu), Doğan Kitap, 5. Baskı, Istanbul Aralık 2008, sayfa 171.

[18] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 459-460. (Insel Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 465.)

[19] Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağı idim, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 359-360.

[20] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: Mustafa Kemal Ulusu), Istek Yayınları, Gözden Geçirilmiş 4. Baskı, Istanbul 2019, sayfa 148.

[21] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: Mustafa Kemal Ulusu), Istek Yayınları, Gözden Geçirilmiş 4. Baskı, Istanbul 2019, sayfa 310.

[22] Gürkan Hacır, Maamin-Bizim hep inanmamızı istediler, Profil Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2012, sayfa 154.

[23] Necati Güngör, Safiye Ayla’nın Anıları, Heyamola Yayınları, 2. Baskı, Istanbul, ilk Baskı 2006, sayfa 22-23.

Aynı hadise Safiye Ayla’nın diğer hatıralarında da geçer, bakınız; Nalan Seçkin, Musalladan Şöhrete Safiye Ayla, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 36.

[24] Hüsrev Gerede’nin Anıları – Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (Hazırlayan: Sami Önal), Literatür Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2002, sayfa 281.

[25] Haldun Derin, Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951), (Yayına Hazırlayan: Cemil Koçak), Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 111-112. (1. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995)

M. Kemal’in bu iki kadınla görüştüğüne dair bakınız; Özel Şahingiray, Atatürk’ün Nöbet Defteri, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1955, sayfa 387. Ancak bu kaynakta gayet tabii olarak tafsilat verilmez.

[26] Cemal Granda, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, (Hazırlayan: Turhan Gürkan), Fer Yayınları, Istanbul 1971, sayfa 171-172.

Ancak Granda’nın görüşme yer ve yılını yanlış hatırladığı görülmektedir. Lakin hatıratlarda yaş-yer-yıl-isim gibi hatalı bilgilere sıkça rastlanır. Nutuk’ta bile mevcuttur. Doğru yer; “Büyükada Yat Kulübü” ve yıl “1935” olacaktı. Bakınız; Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün Istanbul’daki Hayatı, cild 2, Büyük Istanbul Derneği Yayınları, Istanbul 1974, sayfa 142, 144 ve devamı. Ama Banoğlu da 142’inci sayfada “Atatürk Yat Kulübünde: 25 Mayıs 1935, Pazar” demektedir. Halbuki “Cumartesi” günü olmalıydı.

[27] Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları, 78. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 167. (Ilk baskı 1998)

[28] Arı Inan (M. Kemal’in manevi kızının kızı), Tarihe Tanıklık Edenler-Cumhuriyet’in Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2017, (Iş Bankası’nın 1. baskısı 2011. Çağdaş Yayınları 1. baskısı 1997), sayfa 320.

[29] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı Idim, (Yayına Hazırlayan: Turhan Gürkan), Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 64 ve devamı.

Ayrıca bakınız; Kemal Arıburnu, Atatürk – Anekdotlar, Anılar, Ayyıldız Matbaası, Istanbul 1960, sayfa 104.

[30] Münevver Ayaşlı, Geniş Ufuklara ve Yabancı Iklimlere Doğru, Timaş Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2016, sayfa 142.

[31] Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları, Iletişim Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 236-238.

Tafsilat ve sayfa fotoğrafları için bakınız; https://belgelerlegercektarih.com/2020/10/22/m-kemal-ataturk-bir-azerbaycan-turkune-hakaret-etti-mi/

[32] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı Idim, (Yayına Hazırlayan: Turhan Gürkan), Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 166, 246-248.

[33] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: M. Kemal Ulusu), Doğan Kitap, 5. Baskı, Istanbul Aralık 2008, sayfa 193.

[34] Hıfzı Topuz, Bana Atatürk’ü Anlattılar, Remzi Kitabevi, 12. Baskı, Istanbul 2017 (1. Baskı 2010), sayfa 137.

[35] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 354. (Sansürsüz baskı).

[36] 27 no’lu dipnottan 30 no’lu dipnota kadar verilen kaynakların tafsilat ve sayfa fotoğrafları için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/2018/11/12/ahmet-hakana-cevap-10-sen-daha-saygisizlik-ve-seviyesizlik-gormemissin/

[37] Hüsrev Gerede’nin Anıları – Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (Hazırlayan: Sami Önal), Literatür Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2002, sayfa 281-282.

[38] Gülsün Bilgehan, Mevhibe – Çankaya’nın Hanımefendisi, Bilgi Yayınevi, (Tek cild halinde), Ankara 2015, sayfa 207.

[39] Yaşar Gürsoy, Atatürk ve Can Yoldaşı Nuri Conker, (Önsöz: Uğur Dündar), Alfa Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 1.

[40] Yaşar Gürsoy, Atatürk ve Can Yoldaşı Nuri Conker, (Önsöz: Uğur Dündar), Alfa Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 54.

Ayrıca bakınız;

Melda Özverim, M. Kemal ve Corinne Lütfü, Doğan Kitap, 3. Baskı (ilk Baskı 1998), Istanbul 2007, sayfa 31-32.

[41] Aktüel Dergisi, Neyyire Özkan’ın Refet Süreyya ile Röportajı, sayı 11, 19 Eylül 1991, sayfa 18-24. Ayrıca bakınız; http://arsiv.takvim.com.tr/2007/09/29/pap101.html ve https://www.sabah.com.tr/aktuel/2013/10/10/ataturkun-mechul-sevgilisi

[42] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 406-407. (Insel Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 409-410)

[43] M. Kemal’in Nutuk’ta yaptığı hatalar için bakınız; https://belgelerlegercektarih.com/2020/11/13/m-kemal-ataturkun-nutukunda-hatalar-eklemeler-cikarmalar/

[44] Yaşar Gürsoy, Atatürk ve Berberi – Hoşcakalın Çocuklar, Inkılab Kitabevi, 3. Baskı, Istanbul 2012, sayfa 66-67.

[45] Aktüel Dergisi, Neyyire Özkan’ın Refet Süreyya Röportajı, sayı 11, 19 Eylül 1991, sayfa 18-24. Ayrıca bakınız; http://arsiv.takvim.com.tr/2007/09/29/pap101.html ve https://www.sabah.com.tr/aktuel/2013/10/10/ataturkun-mechul-sevgilisi

[46] Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, cild 2, Nurgök Matbaası, Istanbul 1954, sayfa 49.

Ayrıca bakınız;

Hilmi Yücebaş, Atatürk’ün Nükteleri, Fıkraları, Hatıraları, Kültür Kitabevi, Istanbul 1963, sayfa 85.

[47] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1931.

Bu konuda tafsilat için bakınız; https://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[48] Almanya’da dans eğitimi alan Refet Süreyya hanımın ismini Özel Yahudi Müzik okulunun kayıt defterinde görebiliyoruz.

Kayıt defterleri için tıklayınız;

https://www.udk-berlin.de/fileadmin/2_dezentral/FR_Musikwissenschaft/Dokumente/StudierendeIndex.pdf (sayfa 99.)

https://www.udk-berlin.de/fileadmin/2_dezentral/FR_Musikwissenschaft/Dokumente/StudierendeSternKonsSneu.pdf (sayfa 136. Kayıt tarihi: 01.09.1916.)

[49] Mehmet Sadık Öke, Teyzem Latife – Atatürk’le Geçen Bir Ömrün Saklı Kalmış Hikayesi, (Yayına Hazırlayan: Fatih Bayhan), Pegasus Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 406.

[50] Hüsrev Gerede’nin Anıları – Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (Hazırlayan: Sami Önal), Literatür Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2002, sayfa 273.

[51] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: Mustafa Kemal Ulusu), Istek Yayınları, Gözden Geçirilmiş 4. Baskı, Istanbul 2019, sayfa 263.

[52] Hüsrev Gerede’nin Anıları – Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (Hazırlayan: Sami Önal), Literatür Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2002, sayfa 282.

[53] Haldun Derin, Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951), (Yayına Hazırlayan: Cemil Koçak), Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 66. (1. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995)

[54] Gülsün Bilgehan, Mevhibe – Çankaya’nın Hanımefendisi, Bilgi Yayınevi, (Tek cild halinde), Ankara 2015, sayfa 207.

[55] (Atatürk’ün torunu ve Ülkü Adatepe’nin oğlu) Ahmet Kemal Doğançay, Saklı Anılar, Nokta Yayınları, Istanbul 2008, sayfa 90.

[56] Hüseyin Nihal Atsız, Dalkavuklar Gecesi, “Kurultay” kısmında.

[57] Fabio L. Grassi, Atatürk, (Tercüme eden: Eren Yücesan Cendey), Turkuvaz Kitap, Istanbul 2009, sayfa 289.

[58] Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağı Idim, Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 311-312.

[59] Tuba Çandar, Murat Belge / Bir Hayat.., Doğan Kitap, 4. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 17-18.

[60] Yılmaz Çetiner, Nefes Nefese Bir Ömür, Epsilon Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 316.

[61] Atatürk’ün Yanı Başında-Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun Hatıraları, (Derleyen: M. Kemal Ulusu), Doğan Kitap, 5. Baskı, Istanbul Aralık 2008, sayfa 155-156.

[62] Zsa Zsa Gabor’un hatıratından tercüme eden: Doğan Uluç, “Mustafa Kemal ve ‘gözde’leri”, Hürriyet Gazetesi, 13 Şubat 2005. Doğan Uluç, Gabor’un Londra’daki evine gidip röportaj yapma fırsatı da bulmuştu. Bakınız; Doğan Uluç, Kupa Ası – Olaylar Içinde Olaylar, Doğan Kitap, Istanbul 2009, sayfa 125.

[63] Burhan Asaf, “Görüp Döndükten Sonra”, Hakimiyeti Milliye Gazetesi, 24 Temmuz 1934.

[64] Burhan Asaf Belge, “Ortaavrupa”, Kadro Dergisi, sayı 32, Ağustos 1934, sayfa 33.

[65] Doktora Tezi: Aytaç Yıldız, Burhan Asaf Belge: Cumhuriyet Erken Döneminde Aydın ve Iktidar Ilişkisi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon Sinema Anabilim Dalı, Ankara 2009, sayfa 22. Bu tez “Iletişim Yayınları” tarafından neşredildi: Aytaç Yıldız, Üç Dönem Bir Aydın Burhan Asaf Belge (1899-1967), Iletişim Yayınları, Istanbul 2011.

[66] Yılmaz Çetiner, Nefes Nefese Bir Ömür, Epsilon Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 315.

[67] Cumhuriyet Gazetesi, 26 Ocak 1939.

[68] Tuba Çandar, Murat Belge / Bir Hayat.., Doğan Kitap, 4. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 17.

[69] Tuba Çandar, Murat Belge / Bir Hayat.., Doğan Kitap, 4. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 18.

[70] Resmi Gazete, 23.10.1934 tarihli ve 1462 sayılı kararname. 31 Teşrinievvel 1934, sayı 2842.

[71] Kadro Dergisi, sayı 35-36, ilkkanun 1934-Sonkanun 1935.

[72] Doktora Tezi: Aytaç Yıldız, Burhan Asaf Belge: Cumhuriyet Erken Döneminde Aydın ve Iktidar Ilişkisi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon Sinema Anabilim Dalı, Ankara 2009, sayfa 23-24. Bu tez “Iletişim Yayınları” tarafından neşredildi: Aytaç Yıldız, Üç Dönem Bir Aydın Burhan Asaf Belge (1899-1967), Iletişim Yayınları, Istanbul 2011.

[73] “Oedenburger Zeitung” gazetesi, 31 Temmuz 1935.

[74] Macaristan Budapeşte 11. Bölge Belediyesi’nde bulunan ve 1935 senesine ait Nikah Defteri.

[75] Kemal Bağlum, Anıpolitik: 1945-1960, Bilgi Yayınevi, Istanbul 1991, sayfa 212.

[76] Rıfat N. Bali, “Bir Amerikan Istihbarat Raporu – II. Dünya Harbi Yıllarında Zsa Zsa Gabor’un Türkiye Hakkında Görüşleri”, Toplumsal Tarih Dergisi, sayı 156, Aralık 2006, sayfa 79.

[77] Can Dündar, Aşka Veda, Can Sanat Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 103-104.

[78] Cumhuriyet Gazetesi, 10 Kasım 1984’den nakleden; Şemsi Belli, Atatürk’ün Aşk Hayatı, Inceleme Yayınları, Istanbul 1988, sayfa 122.

[79] Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları, 78. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 161. (1999 tarihli baskısında ise sayfa 156. Ilk baskı 1998.) Kitabın 162’nci sayfasında Mina Urgan’ın o sırada 11 yaşında olduğunu öğreniyoruz.

Ayrıca bakınız; Süleyman Bulut, Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler-2, 26. Baskı, Can Yayınları, Istanbul 2016, sayfa 59 ve devamı.

[80] Münevver Ayaşlı, Geniş Ufuklara ve Yabancı Iklimlere Doğru, Timaş Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2016, sayfa 147.

[81] Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 90: “Ey iman edenler! Içki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”

[82] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam / M. Kemal 1881-1919, cild 1, Remzi Kitabevi, 44. Baskı, Istanbul 2018, (ilk Baskı 1963), sayfa 106.

[83] Niyazi A. Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, cild 1, 4. Baskı, Istanbul 1954, sayfa 202-206.

Ayrıca bakınız;

Nazır Şentürk, Istanbul Valileri, Doğan Kitap, Istanbul 2008, sayfa 109.

[84] Yudakul Yurdakul, Atatürk’ten Hiç Yayınlanmamış Anılar, Truva Yayınları, 8. Baskı, Istanbul Ocak 2009, sayfa 45 ve devamı.

[85] Haldun Derin, Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951), (Yayına Hazırlayan: Cemil Koçak), Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 59. (1. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995)

[86] L. Funda Şenol Cantek, Yaban’lar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara, Iletişim Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 2016, (ilk Baskı: 2003), sayfa 267.

[87] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı Idim, Yayına hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 218 ve devamı.

[88] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, No: 30 10/9 52 8.

[89] Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, No: 30 10/9 52 8.

[90] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, cild 3, Içtima 24, 6 Mayıs 1935, sayfa 83, 84.

[91] Hasan Rıza Soyak (M. Kemal Atatürk’ün Genel Sekreteri), Atatürk’ten Hatıralar, cild 2, Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 353.

Aynı sözler Bülent Demirbaş tarafından yayına hazırlanan Arif Bey’in hatıralarında da nakledilir. Bakınız;

Miralay Mehmet Arif Bey, Anadolu Inkılabı / Milli Mücadele Anıları (1919-1923), Yayına Hazırlayan: Bülent Demirbaş, Arba Yayınları, Istanbul 1987, sayfa 131-132.

[92] Yaşar Gürsoy, Atatürk ve Berberi – Hoşcakalın Çocuklar, Inkılab Kitabevi, 3. Baskı, Istanbul 2012, sayfa 84.

[93] Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağı Idim, Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 207 ve devamı.

[94] Necati Güngör, Safiye Ayla’nın Anıları, Heyamola Yayınları, 2. Baskı, Istanbul, ilk Baskı 2006, sayfa 102.

[95] Nalan Seçkin, Musalladan Şöhrete Safiye Ayla, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 74. Her ne kadar Safiye’nin yaşıyla alakalı bir tartışma varsa da, biz onun beyanını esas aldık. Hem o yaşta olmasaydı bile, kendisini “13 yaşında” tanıttığına göre Kılıç Ali 13 yaşında olduğunu zannettiği bir kıza göz dikmiştir. Yani netice değişmiyor.

[96] Nalan Seçkin, Musalladan Şöhrete Safiye Ayla, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa76.

[97] Nalan Seçkin, Musalladan Şöhrete Safiye Ayla, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 76.

[98] Hasan Izzettin Dinamo, Kutsal Barış, cild 4, Tekin Yayınevi, Istanbul 2007, sayfa 229-230.

[99] Altemur Kılıç, Kılıç’tan Kılıç’a – Bir Dönemin Tanıklığı, Remzi Kitabevi, Istanbul 2005, sayfa 37.

[100] Ismet Kabaağaçlı Noonan, Halikarnas Balıkçısı’nın Kızından Anılar Akın Akın, Bilgi Yayınevi, Istanbul 2009, sayfa 206.

[101] Necati Güngör, Safiye Ayla’nın Anıları, Heyamola Yayınları, 2. Baskı, Istanbul, ilk Baskı 2006, sayfa 17.

Ayrıca bakınız;

Nalan Seçkin, Musalladan Şöhrete Safiye Ayla, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 40.

[102] Nalan Seçkin, Musalladan Şöhrete Safiye Ayla, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998, sayfa 80-84.

Ayrıca bakınız; Necati Güngör, Safiye Ayla’nın Anıları, Heyamola Yayınları, 2. Baskı, Istanbul, ilk Baskı 2006, sayfa 105-108.

[103] Tanju Cılızoğlu, “Safiye Ayla anlatıyor: Unutamıyorum-11”, Güneş Gazetesi, 18 Nisan 1987. Bu hatıraların ilk neşri için bakınız ; Akşam Gazetesi, 12 Mayıs 1969.

[104] Tanju Cılızoğlu, “Safiye Ayla anlatıyor: Unutamıyorum-1”, Güneş Gazetesi, 8 Nisan 1987.

2017’de yeni bir “Safiye” biyografisi daha neşredildi. Bu biyografinin yazarı gazeteci Murat Bardakçı da, Tanju Cılızoğlu ile birkaç defa görüşmüş ve Inönü’nün bu haberi yalanlayıp yalanlamadığını sormuş… Gerisini kendisinden dinleyelim:

“Bu kitabı yazarken Tanju Cılızoğlu ile birkaç defa görüştüm ve görüşmelerimizden birinde Safiye’nin iddiaları hakkında Ismet Paşa’dan bir tekzip yahut açıklama gelip gelmediğini sordum. Tanju Bey ‘Gelmedi. Ben de merak edip, Paşa’nın damadı (gazeteci) Metin Toker‘e Ismet Paşa’nın tepkisini sordum, ‘Safiye ne derse doğrudur’ dediğini ama o gün ev halkının görmemesi için Pembe Köşk’e (Inönü’nün evine) gazete girmesini yasakladığını söyledi’ dedi.”

Bakınız ; Murad Bardakçı, Safiye, Iş Bankası Yayınları, Istanbul 2017, sayfa 119-120. Fakat Bardakçı her nedense Kılıç Ali meselesine temas etmez, dikkatli okuyucular ve mevzuu bilenler için sadece küçük bir ima vardır o kadar. Ama kafi değil! Eğer bir Safiye biyografisi kaleme alıyorsanız, bu meseleyi de yazmanız icab eder.

[105] Murad Bardakçı, Safiye, Iş Bankası Yayınları, Istanbul 2017, sayfa 400-401.

[106] Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, (Yayına Hazırlayan: Feridun Kandemir), Sinan Matbaası 1965, sayfa 64.

[107] Atatürk’ün Sırdaşı Kılıç Ali’nin Anıları, (Derleyen: Hulusi Turgut), Iş Bankası Yayınları, 9. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 249 ve devamı

[108] Falih Rıfkı Atay, Pazar Konuşmaları (1941-1950), Pozitif Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 128. (Falih Rıfkı Atay’ın 1946’da kaleme aldığı “Zilli Bebek” yazısından)

[109] Hüsrev Gerede’nin Anıları – Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler (Hazırlayan: Sami Önal), Literatür Yayıncılık, 2. Baskı, Istanbul 2002, sayfa 179-181.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

https://www.instagram.com/kadir_candarlioglu_gercektarih

https://instagram.com/belgelerlegercektarihcom

.

Paylaşım Şartı:

Paylaşmak istediğiniz bir yazı, görsel vs. varsa, alakalı yazıya gidin ve yukarıdaki adres çubuğunda görülen linki kopyalayıp paylaşmak istediğiniz yere yapıştırın. Yani YALNIZCA LİNK PAYLAŞIMINA MÜSAADE EDİYORUZ. Ayrıca yazının sonunda “facebook” veya “twitter”ın sosyal medya paylaşım butonları var. O butonlara tıklayarak da paylaşılabilir. Başka türlüsüne hiçbir surette rızamız yoktur.

*

13 Comments »

  1. Allah sizden razı olsun, site adeta bir mektep gibi hayatımız boyunca denk gelemeyeceğimiz asla öğrenemeyeceğimiz gizlenen pek çok hakikate sayenizde erişiyoruz lütfen bu yolda mola vermeyin duraksamayın pes etmeyin bıkmadan usanmadan mücadele edin, buradaki bilgiler ile bir nesil bir kuşak kurtuldu emin olun buna en yakın örnek bendeniz

  2. Bir solukta okudum
    Allah razı olsun
    Çok faydalı hemen çocuklarıma anlatacağım ki Cumhuriyeti kuran kadro aslında ne imiş bilsinler…

  3. Elinize sağlık hocam. Midem bulanarak okudum. Makalenin başlığı ‘Çankaya Fuhuş Çetesi’ olsa yeriydi. Bu kadar rezalete bu kadar pişkinlik insanı hayrete düşürüyor.

  4. Emeğinize sağlık, kolay değil yaptığınız iş. İnsanın haykırası geliyor ama putlaştıranlar okusada sarsılmazlar onların normali bu, olmak istedikleri bu. Devamınıda bekliyoruz.

  5. Kadir Hoca yine vesika konuşturmuş.
    Tarih hakikatleri konuşmaya başlayacak yakında.
    Doğruları anlatan nadir insanlardan biri.

  6. -atamı aşağılayıp durmayın. o balkan savaşları sırasında bile istanbulu kurtardı.
    -nasıl oldu bu iş.
    – şubat 1913 te bolayırda bulgarlara çok ağır şekilde yenilmedimi
    – yenilmekle istanbulmu kurtarılır.
    – kurtarılır tabi aslanım. sonrasında Bulgar ordusu çatalcaya kadar gelmedimi
    – geldi
    -oradaki komutan satacaktı ordumuzu istanbula girecekti Bulgarlar. başçavuş vurdu o komutanı öldürdü. böylece istanbul kurtulmuş oldu
    -ulan atanla ne alakası var bunun
    -çok alakası var. atam bolayırda yenilmese bulgarlar çatalcaya kadar gelemezdi. o başçavuşta o komutanı öldüremezdi. bak işte istanbulu atam kurtarmış siz nankörsünüz.

  7. Kadirbeyefendi kardesim Allah sizden razi olsun Allah calismalarinizi bu yoldaki gayretlerinizi hayirla mukafatlandirsin bu millete ne kadar buyuk hizmet ettiginizin farkinda degil cogu insanlar maalesef INSAALLAH tez zamanda idrak ederler bu calismalariniz milletimizin uyanisina vesile olur INSAALLAH Allaha emanet olunuz selamun aleykum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.