Kendi Kaynaklarından Kemalizmin Kadına Bakışı-2

Kendi Kaynaklarından Kemalizmin Kadına Bakışı-2

*

***

Bundan iki ay evvel “Kendi Kaynaklarından Kemalizmin Kadına Bakışı” başlıklı serinin birinci bölümünde M.Kemal ve arkadaşlarının gerçek yüzlerini itiraz edilemeyecek bir surette ortaya koymuştum.

Bu bölümde CHP milletvekilleri ve başbakanlarının yanı sıra kemalist medya patronlarının, Nazım Hikmet ve Orhan Kemal gibi komünist kalemlerin gerçek yüzlerini yine “kendi kaynakları”ndan naklettik. Birinci bölümde takip ettiğimiz kaynak usulünü ikinci bölümde de hassasiyetle muhafaza ettik. Yalnızca yazının son bahsinde yer verdiğimiz “Köy Enstitüleri” ve onun mimarı Ilköğretim Genel Müdürü Ismail Hakkı Tonguç ile alakalı devletin hazırlattığı “resmi rapor” -kısmen- sorgulanabilir. Sebebini ise yazının sonunda ifade ettik.

Aslında bu başlık altında komünistlere yer vermek belki bir tezat olarak görülebilir, zira komünizmin kemalizmle hiçbir alakası olmadığı gibi Nazım Hikmet ve Orhan Kemal veya Aziz Nesin ve Sabahattin Ali gibi meşhur komünist kalemler kemalist rejimin gadrine uğrayıp hapis yatmışlardır. Hatta Sabahattin Ali CHP döneminde katledilmiştir. Fakat kemalist taban cahil olduğu için adı geçen yazar ve şairleri “Atatürkçü” zannediyor, kemalist tavan ise kasten “Atatürkçü” olarak satıp istismar ederek yıkılmakta olan rejimini bunlarla tahkim etme yoluna gidiyor.

Esasen komünistlerin de bu vaziyetten pek şikayetçi oldukları söylenemez. Onlar da “Atatürk” zırhını “nimet” telakki ederek bir taraftan Müslümanlara karşı bir güzel kullanıyor, diğer taraftan ise her zeminde dolaylı da olsa fikirlerinin propagandasını yaparak kemalistleri kendi ideolojilerine evriltmenin bir fırsatı olarak görüyorlar. Bu sebeple yazıda onlara da yer vermekte bir beis görmedik.

Birinci bölümde olduğu gibi bu bölümde de hadiseleri pek fazla yoruma kaçmadan ve kemalist-komünist kaynaklardan alıntılar yapmak suretiyle olduğu gibi verdik. Hatta çaresiz kalıp cevap verememenin şaşkınlığı ve acısıyla çokça yapıldığı gibi; “kesildi-kırpıldı-çarpıtıldı” tarzında bahaneler üretilmesinin önünü kesmek için alıntıları mümkün mertebe cümlelerin tamamını ihtiva edecek ve mevzuun ana hatlarını ihata edilebilecek şekilde uzun tuttuk. Bütün bu iyi niyetli çabaların fayda veremeyebileceğini hesaba katarak adetimiz olduğu üzere bazı kitapların ilgili sayfa görüntülerini eklemeyi ihmal etmedik. Çünkü bize ait hiçbir söze inanmak istemiyorlar. Bunun bir güven sorunundan ziyade cehaletten kaynaklandığına inanıyoruz. Ancak biz bu cehaleti izale etmek için yine de elimizden gelen gayreti göstermeye çalıştık.

Hafiften başlayalım…

*

***

*

Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi Nadir Nadi…

*

***

*

Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin kendisi gibi gazeteci oğlu Nadir Nadi, Ikinci Dünya Harbi arifesinde 1939 Ağustos’unda Berlin, Paris ve Roma gibi şehirlere gidip Batılı idareciler ile röportajlar yapmak ve vaziyeti yerinde görmek niyetiyle Avrupa’ya bir “nabız yoklama” seyahati yapar.

Ancak bir müddet Polonya’da kalan Nadi’nin aklının başka yerlerde olduğunu bizzat yazdıklarından görmek mümkündür:

“Gdinia’ya döndüğümde güneş, deniz ve gök, sabahki iyimser mahmurlukları içinde, yine sarmaş dolaştılar. Sıkıntılı halim birden geçti, neşelendim. Ilk rasladığım deniz eşyası satan bir dükkandan bir mayo aldım, doğru plaja gittim. Vücut güzelliklerini yabancı gözlerden esirgemiyen cömert kadınlara bakarak Baltık Denizinin ılık ve süt mavisi sularına daldım.”[1]

*

[1] no’lu dipnot ile alakalı… Nadir Nadi’ye ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Sadece bakmakla iktifa edilse yine bir şey denilemez, fakat yazılarak alenileştirilmesi, haliyle ifşa edilip ayıplanmasını da haklı ve hatta lüzumlu kılmaktadır. O sırada aynı zamanda “Galatasaray Lisesi”nde öğretmenlik de yapan Atatürkçü Nadir Nadi’nin bu sözleri aslında, ülkemizdeki “kadınların açılmasını” niçin bu kadar çok arzu ettiklerine dair önemli bir ipucu niteliği taşımaktadır.

Nadi, aynı hatıralarında arkadaşı Peyami Safa için şunları yazar:

“Fransız kültürüne hayrandı ve Paris’i görmeyi çok istiyordu. Eserlerinden ışık aldığı yazarların mahallelerinde dolaşacak, onların yediği, içtiği meyhanelere uğrayacak, Paris havasını doyasıya koklıyacaktı. Sokakta raslıyacağı ilk kadını öpebileceğine dair bahse tutuşuyordu.”[2]

Gördüğünüz gibi, akılları fikirleri hep kadınlarda…

Geçelim…

*

***

*

Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Erol Simavi…

*

***

*

1960’ta Hürriyet Gazetesi’nde Genel Yayın Müdürü olan Necati Zincirkıran, Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin 1953’te ölmesi üzerine ağabeyi Haldun ile birlikte Hürriyet’in yönetimine geçen gazeteci Erol Simavi’nin kadınlarla ilişkisi hakkında şunları anlatır:

“Ne var ki, Erol Simavi’nin Gönül Yazar’la olan ilişkisinden ileriki yıllarda bir de kız çocuğu olduğunu ve onu nüfusuna kaydettirdiğini herkes biliyordu. Ayrıca, daha sonra Nükhet Duru ile de buna benzer bir hayat yaşamamış mıydı? Erol, bunları hiç saklamıyor açıkça yapıyordu.”[3]

*

Evli olduğu halde Gönül Yazar ile beraber olan Erol Simavi…

***

Öyle ki, Irem Barutçu’nun ifadesiyle; “yakın kurmaylarıyla birlikte çapkınlık yaptığı bile görülmüştü…”[4]

“Erol Simavi’nin, Gönül Yazar’dan önce de beraberlikleri olmuştu, sonra da olacaktı. Gönül Yazar, ‘Erol Bey’in hayatına saçının telleri kadar çok kadın girmiştir,’ cümlesiyle Simavi’nin çapkınlığının mertebesini ifade edecekti. Fakat o güne dek hiçbir ilişkisi Gönül’le yaşadığı birliktelik kadar ayyuka çıkmamıştı.”[5]

Erol Simavi, eşi Belma hanım ile evliyken, her öğle yemeğini sevgilisi Gönül Yazar’ın evinde yer ve öğle uykusunu da orada uyurdu. Fakat Gönül Yazar bu gizli saklı buluşmalardan sıkılmış ve fakat Simavi’nin eşi Belma hanımı da üzmek istemiyormuş… Gönül Yazar’dan dinleyelim:

“Neyse sonra, benim paramın üzerine para ekledi ve Etiler’de 420 bin liraya ev aldık. 80 bin liraya da evi döşedik. ‘Ne güzel olmuş Gönül’cüğüm,’ demişti Erol Bey evi gördüğü zaman… ‘Mabedimiz,’ derdi evimize… Yalnız, öyle her gece kalmazdı benimle. Her öğle yemeğine eve gelirdi. Öğle uykusunu bizde uyurdu. Akşamları genellikle gezerdi. Telefon açtığında çatal-bıçak sesleri ve kahkahalar gelirdi arkadan. Doğrusu ben hep ağlardım evde… Çalışamıyordum da… Üzülüyordum; çünkü ben gizli saklı bir şeydim… Askini bir de el ele yaşamak var… Doğrusu Belma Hanım’ı da kırmak istemezdim…”[6]

*

[6] no’lu dipnota dair… Irem Barutçu’nun, “Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi” isimli kitabının ilgili sayfası…

***

Simavi’nin 5 sene boyunca sekreterliğini yapmış olan Reyhan Can, patronunun çapkınlığını şu anekdotla ortaya koyar:

“Erol Bey, sesi güzel diye Izmir’deki Efes Oteli’nin santralındaki kadına tutulmuştu. Onun için özel birtakım hediyeler sipariş etti. Ben Sirkeci’ye indim ve aldım. Plak ve ne olduğunu tam hatırlayamadığım bazı hediyeler vardı pakette. Müracaatı aradım ve ‘Gece arabasıyla Izmir Efes Oteli’ne, şu kişiye gidecek,’ diye talimat verdim.”[7]

*

***

*

Eşi ve çocuklarını evde bırakıp ABD’de kız peşinde koşan CHP’li Başbakan Şükrü Saraçoğlu…

*

***

*

CHP Tek Parti döneminin eski Maliye Bakanı ve ileride Başbakanı olacak olan Şükrü Saraçoğlu, bakanlıktan ayrıldıktan kısa bir müddet sonra 1931’de yani M. Kemal daha hayatta iken ekonomi alanında temaslarda bulunmak üzere ABD’ye gönderilir. Kafilede, “bu Amerika seyahati bana Saraçoğlu’nu daha yakından tanımak ve dostluğumuzu ilerletmek fırsatını verdi” diyen gazeteci Ahmet Emin Yalman da bulunuyordu. Gerisini Yalman’dan dinleyelim:

“New York’un en hareketli ve toplu eğlence caddesi olan Broadway, baştan başa dans yerleriyle dolmuştu. Bunların üzerinde: ‘Burada yüz tane güzel taksi kızı var’, ‘New York’un en şirin elli taksi kızı buradadır’ diye levhalar asılmıştı. Ciddi olarak da işsiz kalan takım takım güzel, terbiyeli kızlar hayatlarını kazanmak için buraya akın etmişlerdi. Içeri girilince iki dolarlık kupon alınıyor, dansların çok kısa süren her devresi için bunlardan biri seçilen kıza veriliyordu. Aynı şekilde kupon vermek üzere, kızla oturup konuşmak ve kendisine içki ikram etmek de caizdi. Buhran ve içki devrinin Amerika’sını yakından seyretmek için bu dans yerlerinden uygun bir fırsat olamazdı. Boş kaldığımız akşamlar, Saraçoğlu ve Mukdim Osmay ile beraber buraya uğramayı ihmal etmiyorduk. Her defa da bir yenisini deniyorduk. Bir akşam Ellidokuzuncu sokakta açılan yeni bir dans yerinde afet gibi kızla karşılaştık. Kibar tavırlı, zarif, terbiyeli bir kızdı. Saraçoğlu buna vuruldu, kızın neşeli konuşma tarzına bayıldı. Kendisine şu fikir geldi: Serbest olduğu bir akşam kızın evine gidelim, iki arkadaşını çağırsın, biz de içki ve nevale getirelim, beraberce akşam yemeği yiyerek daha yakından tanışalım.”[8]

Türkçü geçinen Şükrü Saraçoğlu o sırada 45 yaşında, evli ve çocuk sahibiydi… Hatta oğlu Yılmaz Saraçoğlu 1928 doğumludur. Yani ABD’de genç kız peşinde koşarken oğlu 3 yaşındaydı. Fakat Ahmet Emin Yalman anılarının devamında, kızın kendilerini atlatıp iyi bir ders verdiğini ifade eder. Bu azgın tekelere az bile yapmış…

*

[8] no’lu dipnot ile alakalı… Ahmet Emin Yalman’a ait anıların ilgili sayfası…

***

Bir de utanmadan; “Osmanlı’da-Islam’da çok eşlilik vardı, biz kemalistler kadınlara hürriyet verdik” demezler mi?

Bunlar kadınlara özgürlük falan vermedi, onlara “ulaşmanın” özgürlüğünü temin ettiler, hepsi bu.

*

***

*

“Ceylan” avına çıkan solcu yazar Çetin Altan ve CHP’li Milletvekili, Bakan ve Başbakan…

*

***

*

Bir ara Milli Savunma Komisyonu Başkanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı da yapmış olan CHP’nin “asker” milletvekillerinden Hasan Ferda Güley, hatıralarının “Çetin Altan’lı bir ‘Kaçamak’ın Bedeli” başlıklı kısmında solcu gazeteci Çetin Altan, Avni Doğan ve eski başbakanlardan Ferit Melen ile birlikte bir gece kulübüne gidip nasıl kaçamak yapmaya karar verdiklerini şöyle anlatır:

“Çetin Altan’ın da katıldığı bir Orta Anadolu parti gezisinden Ankara’ya döndüğümüz günlerde idi. Meclis lokantasında Avni Doğan, Ferit Melen, Çetin Altan ve ben, bir masada yemek yerken Avni Doğan birkaç gece önce bazı dostlarının kendisini gençlik parkında, Majestik adındaki bir gece kulübüne götürdüklerini, büyük bir Ispanyol trubunun çok renkli oyunlar ve gösteriler sergilediklerini söyledi ve keyifli keyifli, ‘gelin, şöyle dördümüz bu akşam Majestik’e bir kaçamak yapalım’ dedi ve ekledi: ‘Tabii, chacun pour soi’ (Fransızca: her koyun kendi bacağından asılır: Kadir Çandarlıoğlu). ‘Hay Hay’ dedik ve kararlaştırdığımız saatte buluşup Majestik’e gittik.”

Güley şöyle devam ediyor:

“Yüzü, gözleri, hele kaşları Atatürk’ü andıran, fakat Ata’nın tam tersine davudi bir sesi olan Avni Doğan’ın hepimizden yaşlı olduğu halde o gece seyrettiğimiz güzel kadınlar karşısında kendisini hepimizden daha şanslı gören bir hovarda hali vardı. Baktım pisti dolduran birbirinden güzel kızlar içinde birine, sadece ufak tefek yapılı birine bakıyordu. Bana kadehini dudaklarına götürürken ona doğru kaldırmak, onun güzelliğine içmek istiyor gibi geldi. Bunu kendisine söylediğim zaman yadsımadı, ‘evet, geçen gelişimden beri yalnız ona bakıyorum.

Ceylan… Ceylan’a benziyor değil, sahici Ceylan. Onun resmini yapmayı ne kadar isterdim’ dedi. O zaman anladım ki bu gece Majestik’te bulunuşumuzun asıl nedeni bu sarışın Ispanyol kızıdır.”

Güley devamında, Çetin Altan’ın ne yapıp edip Ispanyol kızını iyi bildiği fransızcasıyla tavladığını yana yakıla anlatır ve hatıralarında bu macerayı şöyle noktalar:

“O kadar ki gecenin sabaha yakın saatlerinde önce Avni Doğan’ı, sonra Ferit Melen’i evlerine bıraktıktan sonra (Anıttepe sırtlarından Ankara’ya güneşin doğmasını seyredelim) gerekçesiyle güzel Ispanyol konuğumuzu bindiğimiz taksi ile kentin uzaklarına götürürken ve doğan güneşi seyrederken ben de birlik olduğum halde kızı oteline bırakmak onun (Çetin Altan’ın) payına kaldı.[9]

*

[9] no’lu dipnot ile alakalı… Hasan Ferda Güley’e ait hatıraların ilgili sayfası…

***

Ferda Güley’in aynı hatıralarında ve bu sefer CHP Milletvekili olup aynı zamanda yazarlık da yapan Esat Mahmut Karakurt hakkında yazılanlar ise kemalizmin kadını nasıl bir “cinsel obje” olarak gördüğünü açık ve net bir şekilde gözler önüne seriyor:

“Best Seller listelerinin başında yer alan Esat Mahmut Karakurt bekardı, ya da daha doğru deyişle kısmetine düşen kadınlarla evliydi. Bir gün peşinden koşup da bir türlü elde edemediği bir kadınla nihayet arkadaş olmuş. Bir yerde yiyip içtikten sonra üstad, yüreği arzu ve heyecanla dolu arkadaşını kendi bekar evine götürmüş. Biraz yaşlı da olsa pençesine düşürdüğü kuzuları değil, develeri bile hamutu ile gövdeye indirebilen iri yapılı Karakurt kendi deyimi ile ‘ceylan kadar güzel’ yeni avını bütün çabasına karşın yiyememiş. Doğanın bu acımasız darbesi altında ezilmiş, süklüm püklüm kıvranırken asıl acımasız darbe yanı başındaki ceylandan gelmiş: ‘Bari şuraya astığım kombinezonumu ver.”[10]

*

[10] no’lu dipnot ile alakalı… Hasan Ferda Güley’e ait hatıraların ilgili sayfası…

***

*

***

*

Dil inkılabının bayraktarlarından CHP Milletvekili Ahmet Cevat Emre’nin umumhanedeki metresi…

*

***

*

M. Kemal’in dil inkılabı çalışmalarına dahil edip Türk Dil Kurumu bünyesinde çeşitli vazifeler verdiği ve “hizmetlerinden” memnun kalması üzerine bilahare CHP’den Çanakkale milletvekilliği ile ödüllendirdiği Ahmet Cevat Emre, hatıralarında arkadaşı Neyyir Kaptan’dan ve “sürgün arkadaşlarımın en kuvvetlisi, en yakışıklısı, en ‘bonkör’ü ve kadın sevmekten yana en alçak gönüllüsü” dediği Ibrahim Cibali’den bahsederken neler anlatır neler… Hep birlikte okuyalım:

“Yangonun meyhanesinde para suyunu çekmemişse, Ibrahim arkadaşlarını Italyan madam Marinin genel evine götürür, bira konsomasyonuna oturturdu. Neyyir kaptanla orada tanıştım. Bir akşam, Ganbot süvarisi Ahmet kaptanın sofrası genişletilmişti; Suzanne, evin en güzel Fransız yosması, kaptanın yanında idi.

Aftosu (metresi) olduğu söyleniyordu; masaya iki Italyan kız daha katıldı. Bir ara, Suzanne’a fransızca, hoşuna gidecek bir iki söz söyledim; pek memnun göründü. Neyyir kaptan tam çakır keyifiydi, bir az aşmıştı bile. Rumca şarkıya başladı:

Aman aman Şotisa
Mekames kârostisa
(Aman aman Sakızlı bayan,
Beni hasta ettin aman!)

Neyyir kaptana sordum: ‘Sizin Sakızlı bayan nerede?’
‘— Sorma, kardeşim, dedi, onu Izmirde bıraktım. Yeoryiça ile evli olduğunu sonra öğrendim. Kalktığımız zaman Neyyir kaptanı koluma taktım, kendi kendine yürüyecek halde değildi. Ayrılırken Suzanne, fransızca, gündüz gitmemi söyledi; Ahmet kaptan franszca bilmiyordu.

Neyyir kaptanı sabunhaneye götürdüm, iki kayınımı beraber, onu Mehmedin yatağına yatırdım. Sabah mahmurluğunu şampanya gibi patlıyan bir şişe şarapla kırdık: bu nefis şarap ta o mayalanmış şiradan yapılmıştı.

Suzanne’a söylediği saatte gittim, beyaz kağıda sarılı bir buket te götürdüm, ona namuslu kadın gibi davranmış oluyordum, çok hoşuna gitti: onun da ruhan böyle bir saygıya ihtiyacı vardı! Görüştüğümüz müddetçe benden çiçek, bonbon, koku (esans)’tan başka hiç bir şey almadı, bir defa da getirdiğim bir şişe konyaktan portakal likörü yapmış, bana ikram etmişti. Ben de ütülü elbise ve ağır kravatla ziyaretine giderdim: Italyan madam Marinin (genel) evinde bir Fransız metresim vardı!”[11]

*

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: ahmet-cevad-emre-kadin-kendi-kaynaklarindan-kemalizmin-kadina-bakisi-ataturk-kadin-haklari-m.-kemal-kadin-haklari.jpg
Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: ahmet-cevad-emre-kadin-kendi-kaynaklarindan-kemalizmin-kadina-bakisi-ataturk-kadin-haklari.jpg

[11] no’lu dipnotta bahsi geçen CHP milletvekili Cevat Emre’ye ait hatıraların ilgili sayfası…

***

*

***

*

Kadınları kullanıp sonra da başından savmak isteyen Komünist Edebiyatçı Orhan Kemal…

*

***

*

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından olup aynı gazetenin Ankara bürosunda parlamento muhabiri olarak vazife almış olan Fikret Otyam, “Ustam, arkadaşım” dediği ve Türk edebiyatının büyük ustaları arasında gösterilen komünist Orhan Kemal’in kendisine farklı tarihlerde gönderdiği mektuplarını, “Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları” isimli kitabında toplamıştır.

19 Nisan 1959 günü “Unkapanı’ndan gönderilen mektubunda, Orhan Kemal’in “kadın” algısına dair bir fikir edinebilirsiniz:

“Karı, çocuklar bugün, yarın Yıldız’ın yanındalar. Yani senin anlıyacağın, kirasını ödediğim evimde yıllar yılı yapayalnızım. Oh be! Tam bir bekar hayatı. Hani karılar? Hani o değişik karılar? Insanı çılgına döndürecek karılar? (Ulan bunları Ayten’e [Fikret’in eşi] falan söyleme sakın, rezil olurum!) Ne düşünüyorum biliyor musun? Hayatım boyunca bekar olmalıymışım. Beyoğlunun bilmem ne sokağındaki bilmem ne pansiyonunda yatıp kalkmalıymışım. Ressamlar, şairler, hikayeciler evime dolup taşmalıymış. Karılar, kızlar… Ama insanın başına tümen tümen çocuk musallat etmek için evlenmek sözünü ağızlarına almıyacak cinsten, namuslu karılar! Eş, dost rakısı, mezesiyle düşmeli, karı kancık takımı sofrayı hazırlayıp, bulaşıkları yıkamalı, işleri bitince de defolup gitmeli, ya da bir kenara kıvrılıp yatmalıymışlar.”[12]

Vaktiyle Türk Komünist Partisi (TKP)’nin Adana il sekreterliğini yapmış olan Orhan Kemal’in kadınlar hakkındaki çirkin fikirleri açıkça görülüyor. Kadınların tesettürlü olmasına karşı çıkan, Müslümanların “sapık” olduğu algısını yaymak için ellerinden gelen gayreti gösteren ve “Kalbimiz Temiz” edebiyatı yapan tayfanın okuduğu ve baş tacı ettiği Orhan Kemal işte bu…

Fakat burada bir sansürden (yoksa “sahtekarlıktan” mı demeliyim) bahsetmem lazım.

Orhan Kemal’in kadınlarla alakalı bu çirkin ifadeleri, Fikret Otyam’ın 1975’de “E Yayınları” tarafından neşredilen kitabında geçmesine rağmen, 2015’de “Iş Bankası Yayınları” tarafından neşredilen baskıda sansürlenmiştir.

Ne hakla?

Hadi M.Kemal gerçeklerini 5816 sayılı Koruma Kanunu’nu bahane gösterip sansürlüyorsunuz, peki ya Orhan Kemal’i neden sansürleme ihtiyacı hissediyorsunuz?

Halkın gerçekleri olduğu gibi görmesine neden mani oluyorsunuz?

Ama ziyanı yok… Biz sansürü de ifşa ederiz.

Şimdi bu iki kitabın ilgili sayfalarında yer alan mektubu, mukayese edebilmenizi ve gerçekleri görebilmenizi sağlamak adına olduğu gibi buraya alıyorum.

Evvela sansürsüz olan 1975 tarihli “E Yayınları” baskısı:

*

Orhan Kemal’in [12] no’lu dipnotta geçen rezil ifadeleri Fikret Otyam’ın 1975’de “E Yayınları” tarafından neşredilen kitabında sansürsüz olarak bu şekilde yer almıştır…

***

Şimdi ise sansürlü baskı:

*

2015’de “Iş Bankası Yayınları” tarafından neşredilen sansürlü baskı… Kırmızı renkle işaretlediğim kısıma “3 nokta” konularak söz konusu rezil ifadeler -hiçbir not düşülmeksizin- çıkarılmıştır.

***

*

Fikret Otyam ve Orhan Kemal…

***

*

***

*

Evli ve çocuklu kadınları kocalarından boşatan Komünist şair: Nazım Hikmet…

*

***

*

Başka bir Komünist Nazım Hikmet ise eşi Piraye’den ayrılıp dayısının evli ve çocuk sahibi kızı Münevver’i kocasından boşatıp beraber yaşamaya başlar. Bu beraberlikten Mehmet Nazım adında bir de oğlu olur.

Nazım Hikmet’in, “Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar” başlığıyla kitaplaştırılan eserine düşülen bir notta, Münevver’in bir ara boşanmaktan caydığı, bunun üzerine Nazım’ın “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” atasözünü çağrıştıran bir vaziyete düşmemek için tekrar Piraye’ye dönmek istediği yazmaktadır:

“Nazım’ın geleni gideni çoğalmıştı. Çıktı çıkacak diye bekleniyordu. Nazım kendisini görmeye gelen dayıkızı Münevver Berk’e bu günlerde aşık oldu. Piraye’den ayrılmak istedi. Sonra cezaevinden çıkamayacağının anlaşılıp Münevver Berk’in kocasına dönmesi üzerine, Nazım da Piraye’yle barışmanın yollarını aradı.”[13]

Ancak Münevver hanım daha sonra eşinden boşanınca, Nazım da Piraye’yi tekrar bırakıp Münevver’de karar kılıyor… Şair Dr. Hulusi Dosdoğru onun Piraye hanıma olan vefasızlığının çevresinde kötü bir tesir yaptığını anlatır:

“Özgürlüğüne kavuşmadan çok önce, Nazım Hikmetin gençlik şiirlerinde yer alan eşi Piraye hanımla arası açılmış ve son mahpusluk döneminde ziyaretine sık sık gelen akrabası Münevver hanımla ilişki kurmuştu. Daha sonra Münevver hanım, ressam olan eski kocasından boşanarak Nazım Hikmetle hayatını birleştirdi. Çok geçmeden şairin Piraye hanımdan ayrılıp Münevver hanımla hayatını birleştirmesi, onu yakından tanıyan ve sevenlerin çoğu tarafından iyi karşılanmadı.”[14]

Ancak Nazım Hikmet, çok geçmeden Münevver hanıma da vefasızlık edip Rus doktor Galina ile birlikte yaşamaya başlar.[15] Farkındayım… Aramızda Nazım’ın hızına yetişemeyenler var. O halde kısaca hülasa edelim…

Nazım Hikmet Piraye hanım ile evliyken, evli ve çocuklu olan dayıkızı Münevver hanımla da beraberdi. Piraye’yi boşadı. Münevver’den bir oğlu oldu. Sonra onu ve çocuğunu terk edip doktor Galina ile beraber yaşamaya başladı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de evli ve çocuk sahibi olan Rus Vera’ya tutuldu. En nihayet bu 4 kadın arasından Vera’yı seçti. Vera ise kocasını ve çocuğunu bırakıp Nazım ile evlendi.

Şimdi Vera ile nasıl tanıştığını komünist dostu Zekeriya Sertel’den okuyalım… Fakat Sertel‘den yapacağımız uzun alıntılara geçmeden evvel onun Nazım ile olan yakınlığına dair şu açıklaması mutlaka okunmalıdır:

“Ben, Nazım Hikmet’i, Türkiye’den ayrılıp Romanya’ya ayak bastığı günden ölümüne kadar adım adım izledim. Yakın bir arkadaşı olarak hayatının birçok kısmına katıldım, birçok çalışmasına tanık oldum. Geçirdiği bunalımları, değişiklikleri yakından izledim. Nerede olursa olsun onunla ilişkimi hiç yitirmedim. Çok zamanlar onun dert ortağı oldum. Sosyalist memleketlerde onun en candan arkadaşı bendim. Bütün dertlerini ve düşüncelerini bana açar, benden hiçbir şey gizlemeye lüzum görmezdi. Zaten Sovyetler Birliği’nde dertleşebileceği başka yakın bir dostu da yoktu. Dost olarak yanına sokulanların çoğu, gizli emniyetin adamlarıydı. Nazım bunu bile bile, onlarla dostluk yapmak zorunda kalırdı. Bir gün olur da bu adamların Nazım üstüne verdikleri raporlar açığa çıkarsa, büyük şair üstüne bilmediğimiz birçok şeyin aydınlanacağını sanıyorum. Ama ona ihtiyaç olmaksızın ben bildiklerimi eksiksiz ve katkısız, olduğu gibi anlatmaya çalışacağım. Bildiğim hiçbir şeyi gizlemeyeceğim. Türk halkı ve dünya okuyucuları, Nazım’ı olduğu gibi tanımalıdırlar. Bu benim tarihi bir ödevimdir.[16]

*

Nazım Hikmet ile kitabın yazarı Zekeriya Sertel aynı karede…

***

Işte şimdi Vera’ya nasıl tutulduğunu komünist dostu Zekeriya Sertel’den dinleyebiliriz:

“Tutuldum,” dedi, “hem de karasevdaya tutuldum.”
Şaşırdık, hiç hesapta yoktu bu. Birçok sevdalısı olduğunu biliyorduk ama Nazım hepsine boşveriyordu.
“Anlat Allah aşkına,” dedim, “nasıl oldu bu iş?”
“Efendim,” dedi, “ben, biliyorsun sakin sakin köşemde oturup harıl harıl çalışan bir adamım. Son zamanlarda birdenbire karşıma bir kadın çıktı. Güzel bir Rus kadını.”
“Nerde rastladın bu kadına?”
“Moskova’da sinema stüdyosuna bir senaryo göndermiştim, aylar geçti cevap çıkmadı. Ne olduğunu öğrenmek için şu stüdyoya bir uğrayayım dedim. Stüdyoda, beni, senaryomu incelemeye memur edilen bir genç kadınla tanıştırdılar. Gitmez olaydım, işte ne olduysa o an oldu. Hani yıldırım aşkı derler bir çeşit sevgi vardır, işte ben de bu kadına o anda öyle vuruldum. Senaryomu beğenip beğenmediğini sordum. ‘Okuyorum henüz,’ dedi. ‘öyleyse,’ dedim, ‘bize buyurun, beraber okuyalım, size yardım ederim. Anlamadığınız yerler olursa anlatırım, sizin için kolaylık olur, iş de çabuk biter.’

“Teklifimi kabul etti, eve geldi, bu ziyaretler birbirini izledi, nihayet olan oldu. Karasevdaya tutulmuştum. Sonra kendisine beraber bir senaryo yazmayı teklif ettim, onu da kabul etti; şimdi beraber çalışıyoruz.”
“E, şimdi ne olacak Nazım?”
“Işte beni üzen de bu. Sevmek güzel şey ama bu işte o kadar diken var ki bunları nasıl ayıklayacağımı bilmiyorum.” Işte o günden beri Nazım’ın rahatı ve uykusu kaçmıştı. Her gün boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyordu. Bir türlü işin içinden çıkamıyordu. Çünkü işin içinde üç kadın vardı. Bütün bunları, gönüllerini kırmadan, incitmeden nasıl idare edecekti. Geçici bir tutkuluk olsa mesele yoktu ama Nazım’ın gözü kararmıştı. Oysa tutulduğu Rus kadını evliydi ve bir de çocuğu vardı. Nazım’la böyle uluorta serbestçe gezip tozamazdı. O halde ne olacaktı, evlenecek miydi bu kadınla?

Rus kadını 28 yaşlarında, genç ve güzelce bir kadındı. Boyu bosu yerinde, pembe yüzlü, büyük ve güzel gözlüydü, kalın ve şehvetli dudakları vardı. O zaman Nazım 58 yaşındaydı. “Nazım,” dedim, “sen bu kadınla evlenemezsin canım. Arada çok yaş farkı var. Böyle genç ve güzel kadınlarla evlenmiş ihtiyar arkadaşlarımızın akıbetini biliyoruz. Bu kadın öldürür seni.”
“Sen bizim aileyi tanımazsın, Dedem Nazım Paşa, 75 yaşında koridorlarda hizmetçilerin yanaklarını okşardı.”
Artık aramızda başka laf yoktu. Hep bunu konuşuyorduk. Nazım’ın anlattığına göre, kadın dayatmaya başlamıştı. Evlenmezse ilişkiyi kesip kocasına dönecekti. Eğer resmen evlenirse o vakit kocasını ve çocuğunu bırakıp ona gelecekti. Kadının hesabı açıktı, Nazım’la evlenirse birdenbire Moskova’nın en tanınmış kadını olacaktı. Birçok Sovyet kadınının özlemini çektiği lükse ve bolluğa kavuşacak, zengin bir hayat yaşayacaktı. Zaten Nazım ihtiyar ve hasta bir adamdı, bu evlilik hayatı nasıl olsa çok sürmeyecek ve kadın zengin bir mirasa konacaktı. Onun için Nazım’a iki şart koşmuştu: Mutlaka resmi nikah yapmak, hafta sonlarında evine gidip bir-iki gün çocuğuyla kalmak.

*

***

Hatta Vera (kadının adı), Nazım’la ilişkisini kocasına da bildirmiş ve ondan izin istemişti. Kocası Nazım’a kadar gelerek karısının ileri sürdüğü bu iki şart üzerinde ısrar etmişti. “Resmen nikah yapmaz, karımın çocuğunu görmek için haftada bir eve gelmesine izin vermezseniz, ben de onu boşamam,” demişti. Yani karı-koca bu işi beraber kararlaştırmışlardı. Oyun açıktı, ama Nazım bunu görecek halde değildi. Vera’yla evlenebilmek için bütün şartları kabule hazırdı. Nikah da yapacaktı, kadının çocuğunu görmesine de izin verecekti, fakat ondan önce çözülmesi gereken önemli engeller vardı. Bunları nasıl halledecekti. En başta on yıldan beri hayatına karışan ve bütün dertlerine ortak olan doktor Galina vardı. Bu kadın, ona yıllarca yalnız doktoru gibi değil, bir ana, bir sevgili, bir hayat arkadaşı gibi bakmıştı. Nazım hastalandıkça Galina’yı başucunda bulurdu. Ağır günlerinde en büyük tesellisi, Galina’yı başucunda görmesiydi. Galina, onun hastalığını inceden inceye öğrenmiş, onu hasta etmemenin, hastalanınca da tedavi etmenin sırlarını bulmuştu. Yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini, hayatının her anını o planlardı.

Nazım, bir çocuk gibi onun kontrolü altına girmişti. Bu sayede Galina, Nazım’ı üç defa ölümden kurtarmıştı. “Bu kadın olmasaydı, ben şimdiye kadar çoktan ölmüştüm,” der ve böylece kadına karşı borçlu olduğunu söylerdi. Doktor Galina, Nazım’ı gerçekten seviyordu ve ona o kadar bağlanmıştı ki, artık Nazım’dan ayrılması düşünülemezdi. Nazım da Galina’nın bu hizmetlerini karşılıksız bırakmamıştı. Ona bir prenses hayatı sağlamıştı, her gittiği yerden ona son moda elbiseler, ziynet eşyası falan getirirdi.

*

***

Hatta daha da ileri giderek, ona küçücük bir de ev almıştı. (Anlaşılan halkçı geçinen komünistimizde çok para vardı: Kadir Çandarlıoğlu). Şimdi bu kadını bir başka kadın için nasıl bırakacaktı? Doktor Galina, Münevver Hanım’ın varlığını kabul etmişti. Münevver Hanım gelirse, evi derhal gerçek sahibine bırakmaya hazır olduğunu söylerdi. Ama yabancı bir kadın için Nazım’ı bırakmaya katlanacağı şüpheliydi.

Galina ve Münevver Doktor Galina’dan söz ederken, Nazım sağ elini sol memesinin üstüne koyarak, “Vicdanım rahatsız Zikri, vicdanım,” diyordu. (Vah vah: Kadir Çandarlıoğlu). “Bu kadının bana yaptıklarını düşündükçe, onu böyle yüzüstü bırakmaya gönlüm razı olmuyor. Vicdanım beni eziyor ama kurtuluş yolu göremiyorum. Bırakacağım, ne yapayım.”
Evet ama nasıl? Doktor Galina evde hakim durumdaydı, her şey onun elindeydi. Onu kolundan tutup sokağa atsa, o, pencereden girip gene gelecekti. Bunları düşündükçe, “Ne yapmalı yarabbi, ne yapmalı? … ” deyip kıvranırdı. Sonra Münevver Hanım vardı. Bu kadın, on yıldır her türlü cefaya, yoksulluğa, eziyete katlanarak Istanbul’da kocasına kavuşma gününü bekliyordu. Evinin önünde, onu göz hapsine alan bir polis cipi bulunurdu. Kadının çalışıp hayatını kazanmasına bile imkan vermiyorlardı. Bütün umudu, bir gün gelip kocasına kavuşmaktı. Nazım, Münevver Hanım’la resmen evlenmiş değildi ama aralarındaki ilişki bir derin sevdaya bağlıydı. Ayrıca aralarındaki karı-kocalık ilişkilerini bütün dünya biliyordu. En önemlisi, Münevver Hanım tek oğlu Memet’in anasıydı. Piraye Hanım’la bile ayrılması kolay olmamıştı. Münevver’e bağlılığı ise daha da fazlaydı. (…)

Bir taraftan da evlenme hazırlıklarına girişti. Hazırlık yapıladursun sevgilisini alıp Kafkaslar’da Kislovask denilen bir sayfiye yerine gitti. Orada herkesten uzak, sevgilisiyle başbaşa, büyük aşkını yaşamaya başladı. Dertleri arkada bırakmıştı. Mutluydu, hayatının rengi değişmişti, birdenbire her şey güzelleşivermişti. Ağaçlar, dağlar, dereler ona türküler söylüyordu. Hayata yeniden gelmiş gibiydi. Sevgisinden ve sevgilisinden başka hiçbir şey düşünmüyordu. Bir taraftan durmadan, sevgisi ve sevgilisi için şiir yazıyordu:

(…)
Yolculuğa hazır bir yelken gibidir,
aydınlık bir yelken gibi
sabahleyin odamızda karanlık.
Gülüm çıkar yataktan bir kayısı gibi çıplak.
Mavi afişteki güvercin gibi aktır sabah karanlığında yatak.

Nazım, burada on beş gün kadar kaygısız ve mutlu günler yaşadı ve her gün birbirinden güzel aşk şiirleri yazdı. Artık kendini unutmuş gibiydi, yeryüzünde bir o, bir de sevgilisi vardı. Ama Moskova’da onu üzüntülü günler bekliyordu.

Moskova’ya dönünce artık köşke gidemezdi. Köşk her şeyiyle ve bu arada, kendisine verilen değerli hediyelerle birlikte Galina’­ya bırakılmıştı. Şehirdeki evi dayayıp döşemek için de parası yoktu. Otomobilsiz de kalmıştı, cebinde harçlığı bile yoktu. Sağa sola telefonlar edildi. Azerbaycan’daki dostları ona para gönderdiler. Türkmenistanlılar bir otomobil hediye ettiler, Özbekistan’daki dostları da yardımına koştular. Böylece Nazım, el yardımıyla dünya evine girmiş oldu.

Ama bu evlenme kimsenin hoşuna gitmemişti. Moskova ve Azerbaycan’daki dostları, onun bu hareketini yadırgamışlardı. Nazım’ı sevenler ve onu büyük bir adam olarak sayanlar, ondan büyük adamlara yakışır, yüksek hareketler bekliyorlardı. Onun yıllardır kendisini bekleyen karısını bırakıp bir başka kadının koynuna girmesini akıllarına bile sığdıramıyorlardı. Hepsi üzüntü içindeydiler.[17]

*

[17] no’lu dipnotta bahsi edilen kitabın ilgili sayfalarından biri…

***

Bu ilişki başka bir kaynakta şöyle teyit edilmektedir:

“1959’da Vera Tulyakova ile evlenir. Bu, ‘saçları saman sarısı, kirpikleri mavi’, kırmızı dolgun dudaklı, genç ve güzel bir kadındır. 1932’de Moskova’da doğmuştur. Nazım Hikmet’ten otuz yaş küçüktür. Sinema Enstitüsü senaryo bölümünü bitirmiştir. Üç yıllık evlidir ve Anyuta adında bir kızı vardır.”[18]

*

[18] no’lu dipnotta kaynak gösterilen kitabın ilgili sayfası…

***

Görüldüğü gibi Nazım Hikmet, kendi ifadesiyle; “Beni öte dünyadan dört kez işte şu Rus kızı kurtardı.”[19] diyerek hayatını borçlu olduğunu söylediği doktor sevgilisi Galina Grigoryevna Kolesnikova’yı da tıpkı Piraye ve Münevver hanımlar gibi terk etti ve kocası ile çocuğundan ayırdığı Vera’yla evlendi.

Nazım Hikmet başka kadınlarla birlikte olduğu zamanlar dahi tercüme işinde ihtiyacı olduğu Münevver’e aşk mektupları yazmayı ihmal etmez:

“Nazım Hikmet altı yıl boyunca Münevver’e yazdığı mektuplarda, ne doktoru ve önceki sevgilisi Galina’dan, ne de Vera Tulyakova’dan tek kelime ile söz etmez. Nazım 1960 senesi ortalarına kadar, Münevver’e aşk mektupları yazmaya devam etmekte, ondan şiir tercümeleri istemektedir.”[20]

Pes doğrusu…

“Hepsi bu kadarcık mı” diye soran utanmazlar çıkabilir… Halbuki bunlar Piraye’den sonraki aşkları. Bir de Piraye’den öncesi var… Tıpkı milattan önce ve sonrası gibi… Nazım Hikmet’in ilk eşi Nüzhet Hanım, ikinci eşi Lena Yurçenko’dur. Piraye ise üçüncü eşiydi.[21] Aradaki metresleri saymaya maalesef bu makalenin hacmi kafi gelmez.

Nazım bu…

“Aşk Maceraları” bitmez…

Ama biz yine de birine kısaca yer verelim.

Hızlı komünistlerden Ahmet Cevat Emre, Nazım Hikmet ve Vala Nureddin’le yaşadığı bir hatırasını şöyle anlatır:

“Bu sırada bizim genç ve yakışıklı Nazım Hikmet ve Va – Nu. (Vala Nureddin’in kısaltması) arkadaşlar oralarda kamp kurmuş bir yahudi inşaat mühendisinin karısı Sofya Ishakovna ve baldızı Grunya ile tanıştılar. Daha ilk görüşmede Nazım Hikmet’e abayı yakan Sofya Ishakovna akça pakça, tombalak, ellilik bir kadındı. Daha genç olan bekar Grunya da Vala Nureddin’e düşmüştü. Sovyetler Birliği inşaat Mühendisine yüksek maaş verirdi. Iki çocuk sahibi olan fakat Sofya’dan boşanmış, başka bir genç kadınla evlenmiş olan mühendis çok para alırdı. Karısına ve çocuklarına ödediği nafaka ile Sofya üç odalı bir evde refah denebilir bir hayat yaşıyordu: Bizim gençleri hemen evine davet etti ve dördü arasında çifte sevişme başladı. Va -Nu Sofya’nın ziyafetlerinde bulunur, fakat geceyi Grunya’nın başka bir evdeki odasında geçirirdi. Bir iki defa ben de Sofya Ishakovna’nın toplantısında bulunmuş, bir akşam hatırlıyorum, zil zurna sarhoş olmuştum.”[22]

*

Cevat Emre’nin [22] no’lu dipnotta bahsi geçen anısının yer aldığı sayfa…

***

Yukarıdan beri anlatılan rezaletler okunduktan sonra “Bu Nazım Hikmet de ne biçim bir insanmış böyle, acaba kime çekmiş?” diye bir düşünceye kapılabilirsiniz. Bu merakınızı gidermek için babası Hikmet Bey hakkında vereceğimiz şu malumat, hiç şüphesiz kafanızdaki bütün suallere ışık tutacaktır:

“Hikmet Bey, Basın Yayın Genel Müdürü olduktan sonra çapkınlığı ilerletmiş ve bu durumu Celile Hanım’ı bir hayli sarsmıştı. Hele Osmanlı Bankası Müdürlerinden Seferyadis’in hanımının Hikmet Bey’e kanca takması, birbirleriyle düşüp kalkmaları, bir ara Hikmet Bey’le konuşmak için Celile Hanım’ın bulunduğu eve gitmesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Hikmet Bey’le Celile Hanım ayrıldılar. Bu sonuç Nazım’ı son derece üzdü.”[23]

Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanımın adı ise şair Yahya Kemal ile aşk dedikodularına karışmış:

“Esasen bizi bu kanaate götüren Celile Hanımın, bugün Yahya Kemal Enstitüsü Arşivinde bulunan mektuplarıdır. Bunlar, Yahya Kemal’e yazılmışlardır. Yakup Kadri, Yahya Kemal’in ‘Bu kadar dile gelmiş bir kadınla ben nasıl evlenebilirim? Sonra herkes bana ne der? Ne gözle bakar” dediğini nakleder. Gerçekten de Yahya Kemal ile Celile Hanım evlenmek istemiş; fakat birileri, Celile Hanımın onu, başka biri ile aldattığını söyleyerek şairi ondan uzaklaştırmıştır. Sonunda Celile Hanım “metresle evlenilmeyeceğini öğrendim” diyecektir.”[24]

Nazım’ın bu ilişkiye olan tepkisini üvey oğlu Memet Fuat, üvey babasını anlattığı “Nazım Hikmet” adlı kitabında şöyle açıklar:

“Dedikodular kulağına gidince çok öfkelenen Nazım’ın, dövmek için kendisini aradığını öğrenen Yahya Kemal, söylentiye göre, evini değiştirmiş, yeni adresini uzun süre en yakınlarından bile saklamıştı.”[25]

*

[25] no’lu dipnotta sözü edilen haber… Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile Hanım…

***

“Nazım Hikmet” bahsini Kemal Tahir’in bir yorumuyla kapatalım…

Nazım Hikmet’in, eşi Piraye’den ayrılıp dayısının evli ve çocuk sahibi kızı Münevver ile birlikte olmak istediğini işiten meşhur dostu Kemal Tahir şu yorumu yapmaktan kendini alamaz:

“Böyle uslu erkeklerin kırk yaşlarına doğru bir edepsizleşmeleri, azmaları oluyor. Buna (kırkından sonra azma) derler ki pek fenadır.”[26]

Kemal Tahir’in “Piraye’den öncesi”ni bilmediği anlaşılıyor…

*

***

*

M. Kemal’in CHP Milletvekili tayin ettiği ve cenazesini “Devlet merasimi”yle kaldırttığı “Şair-i Azam” Abdülhak Hamit Tarhan…

*

***

*

Türk kültür tarihi araştırmacısı Taha Toros, M. Kemal’in takdirini kazanıp CHP Istanbul milletvekili olarak tayin edilmiş olan modern edebiyatın temsilcilerinden “Şair-i Azam” Abdülhak Hamit Tarhan ile alakalı şunları yazar:

“Denilebilir ki, Abdülhak Hamid’in aşırı kadın tutkusu, yaşamı boyunca, hem saadetinin, hem felaketinin nedeni olmuştur. (…) 1908 Meşrutiyet lnkılabı’ndan sonra Brüksel Elçiliği’ne gönderilen Hamid bir gece kulübünde, masasına davet ettiği bir kadın yüzünden, hakarete uğramış, üzerinde Türk elçisi yazılı kartviziti yırtılarak, suratına fırlatılmıştı.”[27]

M. Kemal’in kalemşörü Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun anlattığı şu hatıra Abdülhak Hamit’i daha yakından tanımamıza yardımcı olacaktır:

…Abdülhak Hamit altmış yaşını aşmış olarak Istanbul’a dönünce bekliyorduk ki, ya gidip çocukluk çağının tatlı hatıralarıyla dolu Boğaziçi’nde bir yalıya ya da ilk ilham kaynağı olan Çamlıca’da bir köşke yerleşecektir. (Nitekim yıllardan beri görmediği kızkardeşi şair Fahrünnisa Hanımefendi orada oturmakta idi). Oysa Hamit bunun yerine tam tersini yapmış, uzun bir süre Beyoğlu’nda Tokatlıyan otelinde kalmıştı. Kendisine Istanbul’un hoş ve ‘asude’ bir semtinde oturmayı tavsiye edenlere de şu cevabı veriyordu:

‘Ben sessiz, ıssız yerleri hiç sevmem. Burada büyük bir şehrin gürültüleri var diye oturuyorum. Hele, geceleri el ayak çekildikten sonra oteldeki elektrik motorunun sesi yok mu, bana adeta ninni gibi geliyor.’

Abdülhak Hamit’in Beyoğlu’nda yaşamayı tercih edişinin sebeplerinden biri belki de sefahate düşkünlüğü ve gece hayatına alışkanlığı idi. Nitekim, bazı arkadaşlarla Tepebaşı’nda ‘Garden Bar’a gidişlerimizde ona sık sık rastgeldiğimiz olurdu. Önce, yanına yaklaşmaya cesaret edemeyerek uzaktan seyrine dalardık: Şair-i Azam, vakit henüz pek geç değilse, Süleyman Nazif ve Süleyman Nesip gibi birkaç hayranıyla birlikte içki içip sohbet etmekte ve vakit bir hayli geciktikten sonra ise ‘Cemşidi koyar bu halk merakte-Meyhane yıkıldı mest ayakta’ mısralarının ifade ettiği hale kendi durumuyla örnek vermek istercesine-önünde bir viski kadehiyle tek başına kalmakta, bakışlarını durmadan bar kızlarının üzerinde dolaştırmaktaydı.

Hemen hepsi Fransa’dan getirilmiş o kızlar birbirinden güzel görünürdü bize. Ama, bunlar arasında Mariette adında bir dansöz vardı ki, gerek sahnede oynarken, gerek ortada dolaşırken yüreğimiz ağzımıza gelir gibi olurdu ve uzaktan baktığımız zaman Hamit’in de en ziyade onunla ilgilendiğini sezerdik. Bu yüzden Mariette’in değeri gözümüzde bir kat daha artardı.

Bir gece, ne yapıp ne edip ve hepimizin cebinde ne varsa bir araya getirip onu masamıza çağırmak cüretinde bulunduktu. Fakat kızcağız, bizim yanımıza gelmek üzere kırıta kırıta yürürken bir de ne gördüktü! Hamit Bey’in masası önünde duraklayıp kalmasın mı? Hamit Bey, oturduğu yerden ona bir şeyler söylüyor, o da “ben şu masaya angajeyim” demek ister gibi eliyle bizim tarafı gösteriyordu. Şair-i Azam monoklunu taktı; Mariette’i bileğinden tutmuş olarak uzun uzadıya bulunduğumuz noktaya baktı. Bizi gördü mü, görmedi mi? Gördü ise tanıdı mı, tanımadı mı? Bilmiyorum. Tanımamış olacak ki, bizi hiçe sayarak bileğinden tuttuğu kızı çekip yanına oturtmuş ya da tanımış olacak ki, biraz sonra Garden Bar’ın başgarsonunu gönderip bizi masasına davet etmişti.

Herhalde, bu hadise, öyle karışık bir durum yaratmıştı ki, hepimiz şaşırmış kalmış ve birer somnabul (uyurgezer) şuursuzluğu içinde üstadın masasına gitmiştik. Üç kişiydik ve Mariette’le birlikte, o saçlı sakallı “muhteşem” ihtiyarın çevresinde herkesin dikkatini çeken acayip bir daire teşkil etmiştik. Ona, kızını, oğul veya torunlarını (çünkü aramızda bol bol kırk yıllık bir yaş farkı vardı) etrafına toplanmış bir baba, bir büyükbaba, bize de bir aile reisinin sofrasında oturan çocuklar denilemezdi.(…)
Işte o gece, biz de Garden Bar’da böylece ‘sabahı etmiş idik.’ Iş bununla kalsa iyi… Fakat, Şair-i Azam bizi ‘haibü hasir’ bırakarak Fransız güzeliyle birlikte sallana sallana çıkıp gitmiş idi. Nereye? Ne yapmak için? Bunu, önümüzdeki gecelerin birinde Mariette’e sormuştuk:

“Seni alıp götürüyor. Ya sonra ne oluyor?”

Ve Mariette şuh bir kahkaha atarak:

“Mais, qu’est que vous eroyez, mes petits Messieurs? Il est un tigre” (Ne sanıyorsunuz, Küçük Beyler? O bir kaplan) demişti. (…) ..bunu söyleyen kız, kaç zamandır, uğrunda nice uykusuz geceler geçirdiğimiz güzel, şuh ve işveli Mariette idi. Ve bu yüzden, -neden itiraf etmeyeyim- Mariette’in bende uyandırdığı kıskançlık yüzünden Şair-i Azam, benim gözüme bir kaplan değil, o sıralarda müsveddelerinden bazı parçalar okuduğum Finten’deki Davalaciro’nun ta kendisi gibi görünmeye başlamıştı.”[28]

Tekrar Taha Toros’a kulak verelim:

“Abdülhak Hâmid, Lahey elçiliğinden sonra Brüksel elçiliğine atandı, iki dönem sevgilisi, iki dönem nikahlı karısı olan Lüsyen’i burada tanıdı. 18 yaşındaki güzel bir kıza, 60 yaşındaki ihtiyarlığa yaklaşmış kalbini kaptırır. Belçikalı bu kız, o sıralarda bir gençle nişanlı imiş. Ama, Osmanlı elçiliğinde kâtip Mahmut Sabit Bey’le dolaşırmış… Söylentilere göre, Lüsyen, dokuz gençle flört edermiş. Mahmut Sabit, Lüsyen’e, Sefir Abdülhak Hâmid’den bahsetmiş ve tanışmalarını sağlamış. Tanıştığı günden itibaren, şairimizin kalbine bir iksir gibi girmiş. (…)

Hâmid, Lüsyen’le birlikte Istanbul’da yaşarken, evindeki sohbetlere dadanmış olan, yakışıklı bir Italyan kontu vardı. Bunun zamanlı zamansız Hâmid’in evine girmesi ve Lüsyen’le ilişki kurması, Istanbul sosyetesinde büyük söylentilere ve skandallara sebep olmuştur. Lüsyen’in, kalben ve şeklen Hâmid’e bağlılığı kalmak suretiyle, bir Italyan kontu ile ilişki kurması Hâmid’i şaşırtmamıştır! Hatta Hâmid, kendine göre, bu duruma bir formül bulmuştur! Lüsyen’i, Italyan âşıkı zengin Kont Soranzo ile evlendirmek ve onunla olan gizli ilişkilerini resmiyete dökmek! Ama, kendisi de onlarla birlikte bir çatı altında yaşamak arzusunu yenememiştir! Yani her üçü birlikte yaşayacaklar, Lüsyen başkadın rolünü oynayacak, kocası Abdülhak Hâmid bu kere eski karısının âşıkı olacak, Lüsyen’in âşıkı kont Soranzo ise onun kocası rolünü oynayacak! Bir evde, sadece yatak odaları değişecek!

Ünlü edibimiz Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edebiyat Anıları’nda, Hâmid’in hayatındaki garipsenecek tutumu ve yıllar süren dedikodu konusunu çok güzel yansıtmıştır. Pera Palas’ta eşini Kont Mişel Soranzo ile evlendiren Hâmid, bu evliliğin şahitliğini yapmış, gerdek gecesi de, onların odasının bitişiğindeki odada yatmıştır! Ne var ki, ihtiyar âşık, bir türlü Lüsyen’den kendisini koparamamıştır. Kocası Kont ile, Italya’ya ‘Semiramis’ vapuru ile Venedik’e gitmek üzere Galata rıhtımından ayrılırken, Hâmid’in mendil sallayarak uğurlaması, çevresinde, çok garipsenmiştir! Lüsyen’in hasretine dayanamayan şairimiz, sonraki yıllarda Venedik’e giderek, yanlarında misafirlik yapmış, onların da 1924 yılında Istanbul’a gelmelerini sağlayarak konuk etmiştir![29]

*

[29] no’lu dipnotta kaynak gösterilen Taha Toros’un “Türk Edebiyatından Altı Renkli Portre” adlı eserinin ilgili sayfası…

***

Bu tuhaf ilişkiye Lüsyen Hanım’ın hatıralarında da rastlıyoruz:

“Sekiz sene kadar beraber yaşadıktan sonra Lüsyen Hanım 1920’de Hamid’den ayrılarak Italyan kontu Michelangelo Alisio Soranzo ile evlenir. Düğünleri Istanbul’da yapılır. Evlilikten bir ay sonra Venedik’e gitmek üzere Istanbul’dan ayrılırlar. Hâmid de peşlerinden gider”[30] ve 25 gün yanlarında kalır.[31]

Hala gerçeklere karşı kör olup inanmayan laik kemalistler varsa, pek sevdikleri Can Dündar’ın “Lüsyen” adlı kitabını okuyabilirler. Kitaptan sadece bir cümle alıyorum:

“Hamid ise iyi niyetli soruları, ‘Ahir ömrümün baharını kendi elimle evlendirdim. Saadetini gördükçe ben mesut olacağım,’ diye cevaplıyordu.”[32]

*

[32] no’lu dipnotta zikredilen Can Dündar’ın “Lüsyen” adlı kitabından bir sayfa…

***

Lüsyen’in akıbetini yine Taha Toros’tan öğrenelim:

“Son olarak bir de Lüsyen Hanım’ın akıbetine de kısaca değinmeliyim: Lüsyen Hanım, çok masraflı bir kadındı. Süsüne, giyimine düşkündü. Geçmişindeki yaşamını sürdürebilmesi için Hamid’den kalan emekli aylığıyla geçinemezdi. Aldığı dul maaşına ilave olarak, Istanbul Belediyesi tarafından, yaşamı boyunca, maaş bağlandı. Bu ikili aylığın da yeterli olmaması üzerine, Abdülhak Hamid’in anısına bir saygı eseri olmak üzere, kendisi Bursa’daki Çelik Palas’a müdür yardımcılığına tayin edildi. Ne var ki bu görevi beceremediğinden, aynı zamanda Istanbul’daki komşu ve arkadaşlarından uzakta yaşamaya alışamadığından, Istanbul’a döndü.”[33]

Millet ve Milli Mücadele kahramanları aç ve biilaç iken dönemin CHP iktidarı “iki maaş” ile geçinemeyen (!) bu kadına iyi sahip çıkmış…

Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’nın verdiği malumata bakılırsa Abdülhak Hamid’in cenazesi bizzat M. Kemal’in emriyle askerî merasimle kaldırılmıştır. Okuyalım:

“Tarih Kurumu ve Dil Kurumu toplantılarında Atatürk, Abdülhak Hamid’i ayağa kalkarak ‘Üstad’ diye selamlayıp yer verir, kendisine özel bir ilgi gösterirdi. Marmara Köşkü’nde bir de yer vermişti. Ankara’ya geldiğinde orada otururdu. Sonradan da milletvekili olmuştu. Hâmid’in ölümünde de ‘Şair-i Âzam’ın askerî merasimle kaldırılması’ için emir verdirmiş, büyük şairin cenazesi de top arabasıyla kaldırılmıştır.

Yalova’da Büyük Otel’de bir balo veriliyordu. (…) Abdülhak Hamid ve eşi Lüsyen Hanım da oradaydı. (Atatürk) Lüsyen Hanımı dansa kaldırdı. Dans bitince yerine oturturken de yanağına bir öpücük kondurdu. Bir süre sonra Ankara’daki bir davette Atatürk yine Şair-i Âzam’la karşılaşmış ve Lüsyen Hanımı dansa kaldırmıştı. Onlar pistte dönerlerken Abdülhak Hamid, Kılıç Ali’ye dönüp şöyle dedi:
— Onlar gençtir, bırak eğlensinler.”[34]

Istiklal Marşı şairi Mehmed Akif’i milletvekili yapmayan M. Kemal, işte bu zihniyete sahip olan Abdülhak Hamid’i milletvekili yapmaktan imtina etmemiştir. Istiklal Marşı şairi Mehmed Akif’in cenazesiyle ilgilenmeyen ve hatta ilgilenenleri azarlayan[35] M. Kemal, ondan bir sene sonra, 12 Nisan 1937’de ölen Abdülhak Hamid’in askerî merasimle kaldırılması için emir vermiş ve yaveriyle birlikte büyük bir çiçek göndermeyi de ihmal etmemiştir.[36]

*

[36] no’lu dipnot ile alakalı gazete haberi… Cumhuriyet Gazetesi: “Ulu Şef Atatürk; Hamide büyük cenaze merasimi yapılmasını emretti…” Peki Istiklal Marşı şairi Mehmed Akif Ersoy için neden etmedi?!

***

Neden?

Biri -kusurları olmakla beraber- din ve namus konusunda “hassas”, diğeri “geniş mezhepli” olduğu için mi? Ne diyordu M. Kemal?

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”[37]

Işte M. Kemal bu mevzuda, yukarıya aldığımız sözlerinin icabını yerine getirmiştir.

*

***

*

Köy Enstitüleri: Fuhuş yuvası mı, ilim yuvası mı?

*

***

*

Milli Eğitim Bakanlığının 27 Haziran 1951 tarih ve 64064 sayılı emirleriyle tanzim olunan, adli mercilere verilmiş olan ve;

“Bakanlık Makamına
Bakanlığın 27.6.951 tarih ve 64064 sayılı emirleriyle, eski Ilköğretim Genel Müdürü Ismail Hakkı Tonguç’un durumu ve hakkındaki belgeler üzerinde yaptığım inceleme ve soruşturmaların neticesini arzediyorum” diye başlayan ve onlarca belge ihtiva eden bir rapordan, numaralandırmalar bize ait olmak üzere, beş adet belge naklediyorum:

“Hakkı Tonguç zamanında, köy enstitülerinde ahlaksızlığın geniş ölçüde terviç edilmesi ve memleket ahlakının ifsadı ve dolayısiyle komünizmin bir esasının daha yerleştirilmesi yoluna gidildiği anlaşılmaktadır. Köy enstitülerinde ahlaka aykırı olaylar, o derece zuhur etmiş ve müsamaha görmüştür ki, emsali hiçbir müessese ile kıyaslanması kaabil değildir. Bu olaylardan tesbit edilen ve cüz’i sayılabilecek olanlar aşağıda arzedilmiştir:

*

[38] no’lu dipnota dair… Milli Eğitim Bakanlığının 27 Haziran 1951 tarih ve 64064 sayılı emirleriyle tanzim olunan rapor…

***

1 – (12) numaralı belge: (…) Enstitülerde, enstitünün kuruluşundan, 1947 senesine kadar muhtelif zamanlarda kız öğrencilerin büyük bir kısmının, enstitünün öğretmenleri tarafından çok çirkin muamelelere maruz bırakıldığının şüphe götürmez bir delilidir.

Küme öğretmeninin, Disiplin Kurulu üyelerinin ve Bakanlık Müfettişi Ziya Karamuk’un imzalarını taşıyan bu belgede; kız öğrencilerin bizzat öğretmenleri tarafından zorla öpülüp sıkılmak ve birçok çirkin muamelelere maruz bırakılmak suretiyle, ahlaksızlığa zorlandıkları anlaşılmaktadır. Bunun neticesi olarak bazı öğretmenler, kız öğrencileriyle mecburi izdivaç yapmak zorunda kalmışlardır.

2 – (14) numaralı belge, (…) Köy Enstitüsü mezunu ve bir köy okulu öğretmeni olan (…)’nin, kendi öğrencilerinden bir kızın bikrini izale ettiğine dair, Valiliğin 15.5.1945 tarih ve 559/42-1 sayılı yazısıdır. Yukarda ahlaki durumları arzedilen öğretmenlerin, yetiştirmiş olduğu öğrencilerin mezun olduktan sonra tayin edildikleri okullarda, öğretmenlerinden gördükleri gibi hareket ettiklerinin delili olmak bakımından bu belge, ayrıca bir önem taşımaktadır.”

3 – Bir köy enstitüsü öğretmenlerinden olup, kuruluş zamanından beri aynı enstitüde vazife görmekte olan (…), (22) numaralı belge olarak sunulan ifadesinde; ilk zamanlarda enstitüde kız ve erkek öğrenci münasebetlerinin serbest olduğunu, erkek öğrenciler arasında gayri ahlaki iki teşebbüs ile, bir fail ve mef’ul hadisesinin cereyan etmiş olduğunu, öğretmenlerle kız öğrenciler arasında da çirkin münasebetlerin tahaddüs etmiş bulunduğunu ve bazı öğretmenlerin, bu kızlarla evlenmiş olduklarını beyan etmektedir.

4 – Gene kuruluş zamanından beri bir köy enstitüsünde çalışmakta olan öğretmen (…)’nin, (23) numaralı belgede; kız ve erkek öğrencilerle öğretmenler ve kız öğrenciler arasında çirkin hadiselerin cereyan etmiş olduğunu, bu halin 1950 yılında kız öğrencilerin enstitülerden ayırdedilmesine kadar devam etmiş olduğunu ifade etmektedir.

5 – (24) numaralı belgede; 1945 yılından beri bir köy enstitüsünde vazife görmekte olan yapı sanat başı (…)’nin, bazı öğretmenlerle kız öğrenciler arasında gayri ahlaki münasebetlerin vuku bulmuş olduğunu, bu konuda adı geçen öğretmenlerden birisinin geçen seneye kadar aynı enstitüdeki vazifesine devam etmekte olduğunu ifade etmektedir.

Yukarda vukuu kaydedilen gayri ahlaki olaylar, 21 köy enstitüsünden üç enstitüde, o da mahdut bir zamanda cereyan etmiş olaylardır. Diğer köy enstitülerindeki bu kabil olayların hepsinden burada bahsetmek mümkün değildir. Bu olayların ehemmiyetli ve keyfiyeti itibariyle normal telakki edilmeleri mümkün değildir. Değil öğretmen yetiştiren kültür müesseselerinde, diğer müesseselerde dahi bu derece gayri ahlaki hadiselerin cereyan ettiği görülmemiştir. (…)

Köy enstitülerinde ahlaksızlığın müsamaha gördüğü, terviç edildiği bir hakikattir. Daha okulda öğrenci iken, köy enstitülerinde kız ve erkek öğrencilerin birbirleriyle nişanlandırıldıkları ve muazzam nişan törenleri yapılarak, içkili ziyafetler verildiği, bu içkili ziyafet ve törenlerde o zamanki Genel Müdürü Ismail Hakkı Tonguç’un da bulunduğu, sarhoş olacak derecede içki içtiği ve esasen Hakkı Tonguç’un enstitülere her uğrayışında, içtiği, ilişik belgelerin tetkikinden anlaşılmaktadır. Köy enstitülerinde gayri ahlaki vaziyetlerin bizzat Hakkı Tonguç tarafından da bu suretle terviç edilmiş olduğuna hükmetmek iktiza eder.”[38]

*

[38] no’lu dipnota dair… Milli Eğitim Bakanlığının 27 Haziran 1951 tarih ve 64064 sayılı emirleriyle tanzim olunan rapor…

***

Burada erkek ve kız talebeler arasında yaşanan ahlaksızlıklara ve gebe kalanlara dair belgelere yer vermedim.

Abdullah Akın, “Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi 1920-1950” başlıklı doktora tezinde bu rapor hakkında şunları yazar:

“Bu okullarda öğretmenler kız talebelerle zina yaptığı, talebelerin ahlaksızca münasebetlere teşvik edildiği ve idarecilerin bu duruma göz yumduğu, Ilköğretim Genel Müdürü Hakkı Tonguç’un da köy enstitülerini her ziyaret edişinde sefahat alemi tertiplediği şahitlerin ifadesine ve belgelere dayanılarak ortaya konulmuş olan bu raporda, 45 hadiseden bahsedil…”mektedir.[39]

Burada verilen bilgi ve belgeler her ne kadar devletin resmi raporundan nakledilmiş olsa da, ihtiyatla yaklaşılması gerektiği kanaatindeyim. Zira rapordaki ifadelere bakıldığında, tanzim eden zatın Köy enstitülerine ve komünizme karşı olduğu açıkça görülür. En azından bu rapor “komünizmin kendi kaynakları”ndan değildir… Dolayısıyla yazımızın girizgahında ifade ettiğimiz kaynak usulüne uygun düşmemekte ve belirlediğimiz kriterleri karşılamamaktadır.

Raporda sıralanan ahlaksızlıkların yaşandığını inkar etmemekle beraber, kanaatime göre birtakım ilavelerin yapılmış olması da ihtimal dışı değildir.

Iftira atmaktan ve iftiraya ortak olmaktan Allah’a sığınırım.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Nadir Nadi, Perde Aralığından, Çağdaş Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 1979, sayfa 42.

Türk şair Salah Birsel, Nadir Nadi’nin 20 Ağustos 1991’de ölmesi üzerine 21 Ağustos’ta günlüğüne şu notu düşer:

“Nadir Nadi gerçek bir Atatürkçü’ydü.” Bakınız; Salah Birsel, Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu-Günlük, Remzi Kitabevi, Istanbul 1992, sayfa 61-62.

[2] Nadir Nadi, Perde Aralığından, Çağdaş Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 1979, sayfa 47.

[3] Necati Zincirkıran, Genel Yayın Müdürü / Olaylar-Anılar ve Gerçekler, Epsilon Yayınları, (Digital Yayın), Istanbul 2013, sayfa 266-267.

Bu bilgi başka bir kaynakta da geçmektedir: “Gelgelelim, evli ve iki çocuk babası Erol Simavi, bir dönem Gönül Yazar’la aşk yaşamış ve bu ilişkiden evlilik dışı bir kız çocuk sahibi olmuştu.” Bakınız; Irem Barutçu, Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi, Agora Kitaplığı, Istanbul 2004, sayfa Xii.

[4] Irem Barutçu, Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi, Agora Kitaplığı, Istanbul 2004, sayfa 214.

[5] Necati Zincirkıran, Genel Yayın Müdürü / Olaylar-Anılar ve Gerçekler, Epsilon Yayınları, (Digital Yayın), Istanbul 2013, sayfa 276.

[6] Irem Barutçu, Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi, Agora Kitaplığı, Istanbul 2004, sayfa 101.

[7] Irem Barutçu, Babıâli Tanrıları: Simavi Ailesi, Agora Kitaplığı, Istanbul 2004, sayfa 102.

[8] Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, cild 2, 1922-1971, (Yayına Hazırlayan: Erol Şadi Erdinç), 2. Baskı, Pera Turizm ve Ticaret A.S., Istanbul 1997, sayfa 1046-1048.

[9] Hasan Ferda Güley, Kendini Yaşamak – Anılar, Cem Yayınevi, Istanbul 1990, sayfa 251 ve devamı.

[10] Hasan Ferda Güley, Kendini Yaşamak – Anılar, Cem Yayınevi, Istanbul 1990, sayfa 262.

[11] Ahmet Cevat Emre, Iki Neslin Tarihi, Hilmi Kitabevi, Istanbul 1960, sayfa 85-86.

[12] Fikret Otyam, Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları, E Yayınları, Ankara 1975, sayfa 164 ve devamı. (Sansürsüz baskı)

Sansürlü baskı için bakınız;

Fikret Otyam, Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları, Iş Bankası Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 149 ve devamı.

[13] Nazım Hikmet, Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yayınları, 12. Baskı, Istanbul 1998, sayfa 122.

[14] M. Hulusi Dosdoğru, Batı Aldatmacılığı ve Putlara Karşı Kemal Tahir, Tel Yayınları, Istanbul 1974, sayfa 442.

[15] Emin Karaca, Nazım’ın Aşkları, Milliyet Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 156.

[16] Zekeriya Sertel, Nazım Hikmet’in Son Yılları, Remzi Kitabevi, 3. Baskı (Birinci ve Ikinci Baskı: Milliyet Yayınları, 1978, 1996), Istanbul 2001, sayfa 6.

[17] Zekeriya Sertel, Nazım Hikmet’in Son Yılları, Remzi Kitabevi, 3. Baskı (Birinci ve Ikinci Baskı: Milliyet Yayınları, 1978, 1996), Istanbul 2001, sayfa 205-212.

[18] Asım Bezirci, Nazım Hikmet – Yaşamı, Şairliği, Eserleri, Sanatı, Evrensel Basım Yayın, 3. Baskı, Istanbul 2007, (1. Baskı: 1996), sayfa 65.

[19] Aleksandr Fevralski, Nazım’dan Anılar, (Tercüme eden: Ataol Behramoğlu), Cem Yayınevi, Istanbul 1979, sayfa 76-77.

[20] Sezin Aydemir, “Hayatım ve Firarım: Münevver Andaç”, Kırık Saat Kültür, Edebiyat ve Düşünce Dergisi, sayı 4, Şubat-Mart-Nisan 2021, sayfa 35.

[21] Memet Fuat, Nazım Hikmet – Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri, Adam Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 63-64, 77.

[22] Kemal Sülker, Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı (1902-1928), cild 1, Yalçın Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 1987, sayfa 136.

[23] Kemal Sülker, Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı (1902-1928), cild 1, Yalçın Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 1987, sayfa 35-36.

[24] Kâzım Yetiş, Yahya Kemal Hayatı, cild 1, Istanbul Fetih Cemiyeti, Istanbul 1998, sayfa 201.

[25] Hürriyet Gazetesi, 24 Ağustos 2000.

[26] Kemal Tahir, Notlar/Mektuplar, (Yayına Hazırlayan: Cengiz Yazoğlu), Bağlam Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 266.

[27] Taha Toros, Mazi Cenneti-Anı, cild 1, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 1998, sayfa 55-56.

[28] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, Bilgi Yayınevi, Ankara 1969, sayfa 247-252.

[29] Taha Toros, Türk Edebiyatından Altı Renkli Portre, Isis Yayınevi, Istanbul 1998, sayfa 70-71.

Taha Toros bu hadiseyi farklı ifadelerle şu hatıralarında da anlatmıştır; Taha Toros, Mazi Cenneti-Anı, cild 1, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 1998, sayfa 60-61.

[30] Karlar Altında Nevbahar / Lüsyen Tarhan’ın Hatıraları, (Hazırlayan: Ihsan Safi), Dergah Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 14.

[31] Altın Suyuna Batırılmış Bir Hayat: Abdülhak Hamid Tarhan, (Hazırlayan: Ihsan Safi), Dergah Yayınları, Istanbul 2006, sayfa 72.

[32] Can Dündar, Lüsyen, Can Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 223.

[33] Taha Toros, Mazi Cenneti-Anı, cild 1, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 1998, sayfa 65.

[34] Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, (Yayına Hazırlayan: Turhan Gürkan), Fer Yayınları, Istanbul 1971, sayfa 187.

[35] Mehmed Akif’in cenazesiyle alakalı kaynaklar için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/2015/06/27/m-kemal-mehmed-akifin-cenazesine-neden-sahip-cikmadi/

[36] Cumhuriyet Gazetesi, 14 Nisan 1937.

[37] Kâzım Karabekir Anlatıyor, (Yayına hazırlayan; Uğur Mumcu), 5. Baskı, Tekin Yayınevi, Istanbul 1993, sayfa 83-84.

[38] Milli Eğitim Bakanlığının 27 Haziran 1951 tarih ve 64064 sayılı emirleriyle tanzim olunan raporu, Türk Yurdu Mecmuası, Temmuz 1963, cild 3, sayı 6’dan nakleden; Ibrahim Erol Ataer, Kızıl Rapor 1919 – 1975 – Milli Eğitim’de Olaylar ve Belgeler, Kıraçlı Yayınları, Istanbul 1976, sayfa 174-191.

[39] Abdullah Akın, “Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi 1920-1950”, Doktora Tezi, Uludağ Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü/Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı/Din Eğitimi Bilim Dalı, Bursa 2010, sayfa 244-245.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

https://www.instagram.com/kadir_candarlioglu_gercektarih

https://instagram.com/belgelerlegercektarihcom

.

Paylaşım Şartı:

Paylaşmak istediğiniz bir yazı, görsel vs. varsa, alakalı yazıya gidin ve yukarıdaki adres çubuğunda görülen linki kopyalayıp paylaşmak istediğiniz yere yapıştırın. Yani YALNIZCA LİNK PAYLAŞIMINA MÜSAADE EDİYORUZ. Ayrıca yazının sonunda “facebook” veya “twitter”ın sosyal medya paylaşım butonları var. O butonlara tıklayarak da paylaşılabilir. Başka türlüsüne hiçbir surette rızamız yoktur.

*

10 Comments »

  1. Soluksuz okuduğum bir yazıydı. Buz dağının görünen yüzünü bize göstermeye çalıştığın için çok teşekkür ediyorum. Acaba görünmeyen yüzünde neler var Allah bilir.

  2. bugün 10 kadım. Mustafa Kemal öleli 83 yıl oldu. Foks tv tarihi masalları olmayan zaferlerini öve öve bitiremiyor. Gavur liderlerin onu övmelerini. devlet zoruyla yapılan saygı duruşlarını. en ufak bir kusurda devletten atıp aç bırakmaları saklayarak: kemalist Kadınlar kadın hakları üzerine öve öve bitiremiyorlar Mustafa Kemali. ama hergün ülkenin her köşesinden kadın cinayetleri gelmeye devam ediyor. neden yaşanıyor bunlar. ülke fakir olduğundan. maddi sıkıntılardan. o neden İngilterenin yahudi faiz lobisi ülkemizi soyduğu için. yani ülkenin fakirliğinin sebebi Mustafa Kemali başımıza diken gavur ingilizlerin yahudi lobisi. ve kadın cinayetleri fakirlik sebebiyle oluyor. Memleketin durumu o kadar kötüki o kadar olur. ülkenin uçsuz bucaksız arazileri varken ev bark yapmaya güç yetmiyor. millet fakirlik içinde. sebep biz çalışiıyoruz 5 alacakken bir alıyoruz diğer biri devlete diğer üçü yahudi faiz lobisine gidiyor. evlenmeye şartları uygun olmayanlar evlenmesin diye kanun teklifi verilecekmiş. çözüm değil bu bekar kalanlar çocukları kaçırarak tecavüz ederek öldürür. zaten kayıp çocuklar diye bir sorunumuzda var. Tek çözüm 100-110 yıl önce girdabına düşürüldüğümüz gavur dünyasının güdümünden kurtulmak. Ne diyorduk biz fakirliğin sebebine gitti petroller girdi heykeller.

  3. Bursa belediye başkanı Alinur Aktaş bugün profil fotoğrafını güncellemiş. gülen yüzlü bir resmini koymuş. kızıl kanallardan (krt)birisi bunu 10 kasım ayıbı olarak algılamış ve oh olsun der gibi 10 kasımda sırıtan fotoğrafını koydu demiş. geri zekalı bu kızıllar. on kasım sizin gündeminizde var. bizim zırt pırt tv yayınları olmasa mustafa Kemal aklımıza bile gelmiyecek. 83 yıl önce ölmüş birisi için kendimizi zincire prangaya vuracak kadarda salak değiliz. Ölüm Allahdan peygamberler bile ölüyorken siz sırf bu toplumun değerlerine düşman olduğunuz için sizin taptığınız ölünün arkasından ağlamayana bile düşman oluyorsunuz.

  4. istanbulda Başak cengiz isimli 28 yaşındaki mimar bir bayan ortada görünür hiçbir gerekçe olmaksızın samuray kılıcıyla saldırılarak öldürüldü. nişanlı olan genç bayana saldıran kafadan sorunlu olduğu anlaşılan Göktürk devletinin adını anımsatan isme sahip Göktuğ Boz isimli şahıs. bu ülkede islam düşmanlığı yapanlar hep Göktürk devletini dillerine dolayarak islam düşmanlığı yaparlar, öldürülen bayanda islami giyim tarzına sahip Türbanlı ve tesettürlü. deliliğe vurup işi yırtmak asla o sapığa bu imkan verilmemeli. kendisi söylemesede işin aslı bence iç dünyasındaki azılı islam düşmanlığı. saldırının 10 kasımda olması o sapığın bunu atatürkçülük adına yaptığı düşüncesinide uyandırıyor insanda. tamam bu onun şahsi sapıklığıdır ama gerekçe bence islam düşmanlığından. saldırgan polislerce yakalandı. hiç bir şey amaçsız değildir. bu saldırıda amaçsız değil. bence kuduzcasına islam düşmanlığından sebep yapıldı bu saldırı. işte sapıklığın ülkemizde geldiği son nokta

  5. bunu böyle yazdık ama ağır şizofren deniyor. ek bilgi koymak zorundayız.
    Misal delinin birisi evde halı üzerinde birşeyler yapıyor. soruyorlar ne yapıyorsun diye. halının ilmeklerini sayıyorum demiş. ne der bunu duyan deli der geçer. peki gerçek öylemidir. hayır. eve kedi köpek doldurur. her tarafa o hayvanlara ait kılları doluşur. halı üzerindede birikim bu kıl tüy yumakları. oda. aslında onları toplar. soranada baştan savma uyduruk bir cevap verir. bu durum neden oluşur. evde maalesef cinsel amaçlı sömürülmek amaçlı bir sürü hayvan olduğu için. sapıklıktır bu durum. şizofrene yol açar. şizofren öldürmeye kurgular kafayı. ama her delide aynı zamanda akılda vardır gerçeğini değiştirmez bu durum. çünkü sapıklıklarını saklamak üzere yalan söylemesini pek ala becerebiliyorlar. okıuysn kendisi versin neyin ne olduğunun kararını

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.