Müslümanım ama Atatürkçüyüm diyenlere ithaf olunur

Müslümanım ama Atatürkçüyüm diyenlere ithaf olunur

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürkün yaveri salih bozok müslümanim ama atatürkcüyüm diyenlere

Salih Bozok, M. Kemal ve Kılıç Ali ile aynı karede

***

Son zamanlarda M. Kemal Atatürk’ü Müslüman bir profil olarak takdim etmek moda oldu. Mesela Müslümanım ama Atatürkçüyüm diyenlerin ekseriyeti Şapka kanunu çıkaran Atatürk’ün “kalpaklı” fotoğrafını internette Profil resmi yapıyor. Ne yazık ki mebzul miktarda insan böyle çelişkiler yumağı içinde bocalayıp duruyor.[1]  

Bu modanın başla(tıl)masının yegane sebebi ise Müslümanların şuurlanmasıdır. Zira şuurlanan bir Müslüman; Hilafet’i, Kur’an’ı, Ezan’ı, Şeriat’ı vs. ülkemizde uygulamadan kaldıran bir adamı ve rejimini asla kabul etmez… Binaenaleyh rejimin sürdürülebilirliği açısından bir tehlike oluşturur. Hedefleri ise bunu önlemektir. Bu konuyu muhtelif yazılarımızda tafsilatlı olarak ele aldığımızdan[2] burada tekrar etmek istemiyoruz. Biz burada sadece M. Kemal’in yaveri ve yakın dostlarından Salih Bozok’un yaşadığı bir olayı nakletmekle iktifa edeceğiz. Umarım herkes payına düşeni alır. Özellikle de kendi hayalinde yaratmış olduğu bir adamı “Atatürk” olarak tanıyanlar…

Atatürk’ün yaveri Salih Bozok anlatıyor:

“Milli Mücadele esnasında bir gün M. Kemal Paşa’yla birlikte, ikamet ettikleri köşkün arka tarafındaki bağlarda geziniyorduk. Bağ evlerinin birinin önünde ihtiyar bir kadınla bir de erkeğe tesadüf ettik. Yanlarına sokulduk. Selam verdik. Şuradan buradan konuşurken ifadelerinden ve hallerinden Paşa’yı tanımadıklarını anladım. Kendilerine, “Siz Mustafa Kemal Paşa’nın köşküne çok yakın bulunuyorsunuz, acaba sık sık Paşa’yı görebiliyor musunuz?” diye sordum.

Ihtiyar erkek, “Kabil mi efendim?.. Maiyetinde bulunan kara elbiseli muhafızları hiç kimseyi köşkün civarına sokmuyorlar. Bazen cuma namazında Hacıbayram Camii’nde tesadüf edecek olursam uzaktan görmeye muvaffak olabiliyorum” deyince Paşa’yla birbirimize bakıştık ve onun işaretleri üzerine ihtiyara fazla bir şey sormayarak biraz sonra oradan ayrıldık. Ikimiz de ihtiyarın söylediklerine hayretler içinde kalmıştık. Çünkü Paşa, cuma namazına gitmiyordu. Demek ki ihtiyar kendi hayalinde yaratmış olduğu bir adamı Mustafa Kemal olarak tanıyordu. Paşa’nın ak sakallı olduğunu da söylemişti…”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ü tanımayan Atatürkçüler:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/ataturku-tanimayan-ataturkculer/

[2] Mesela şu yazılarımıza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[3] Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor – Salih Bozok, Yayına Hazırlayan: Can Dündar, Doğan Kitap, 13. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 71, 72.

Ayrıca bakınız;

Kemal Arıburnu, Atatürk – Anekdotlar – Anılar, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1960, sayfa 13, 14.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Reklamlar

34 comments on “Müslümanım ama Atatürkçüyüm diyenlere ithaf olunur

      • Bize yıllarca övülen çağdaş , laik , büyük (!) önderinin gerçek yüzü bu işte . Atatürk’ün öldürdüğü Müslümanları kimse düşünmüyor ! Zamanında sırf şapka takmadığı için öldürülen Müslümanlar ??? Kimse kusura bakmasın ama gerçekler ortada … ATATÜRKÇÜYÜZ herkes istediğini yazar buna karışamazsınız ! Ve Atatürk’ü sevmek zorunda değiliz . Ve Mustafa Kemal’i sevmeyen Müslüman olmuyor mu ??? Ben asıl böyle bir şeyi söyleyenin Müslümanlığından şüphe ederim !

      • HAKIN DAVASINA EMEGİ GECEN HERKESDEN ALLLAH RAZ OLSUN .

        VATANIMIZDA DİNSİZLİGİN ESKIDEN ZİRVESİ BİR TEPE OLARAK BİLİNEN BİR MEVKİDEN ;
        CENBI HAKKIKIN K KELAMI KADİMİNİ ASLAN YÜREKLİ ;
        HAZRETİ ÖMER MİSALI.
        İSLAMI HAYATA HAYATA HAKIM KILMAYA CALIŞAN.
        YAVUZ SULTAN SELİM DİRAYETI GiBİ BİR REİSİ CUMHURUMUZ OLDUGU İÇİN ALLAHA ŞÜKTREDİYORUM AMA BU MAKAMI SİVİL ANAYASA VE 5816 SAYILI KANUNU KALDIRARAK YALAN SÖYLEYEN TARIH olan;
        İNKİLAP TARİHİNİ KALDIRARAK vede ASKERİ EGİTİM SİSTEMINI DEGİŞTİREREK çünkü bu sistem imanın 6 esası yerine CHP nin İMANI olan 6 OK LU JOKEBEN BIR SİSTEMDİR ,
        KISACA ISLAMI HAYATA HAKIM KILARAK ITTIHADI İSLAMI VUCUT KILARAK DEVAMI İÇİN ALLAH YOLUNDA VATAN VE ÜMMMETİN SELAMETİ İÇİN :
        SENINLE HAKKIN YOLUNDA CANIMIZ FEDA OLSUN
        DAVAMIZ
        BÜYÜK:
        CUMHUR BAŞKNIMIZDAN ANADOLU KITASI BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ DAVA TAŞINI GEDİĞİNE KOYMASINI BEKLİYORUM;
        SÖZÜN ÖZÜ SİVİL BİR ANAYASA VE 5816 SAYILI KUNUNUNDA İVEDİLİKLE KALDIRILMASINI TALEP EDİYORUM .
        ÇÜNKÜ SİZE YAKIŞANDA TARİHE NOT DÜŞME ADINA ANCAK BUDUR ÖYLE DEGILMİ ! ?…
        ZİRA HAKIKI İMANI ELDE EDEN ADAM KAİNAT BOBBA OLUP PATLASI İHTİMAL DİRKİ RECEP TAYIP ERDOGANI KORKUTMAZ
        5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun Mecliste kabulü sırasında yapılan konuşmalardan aktarıyorum:

        “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
        Adana Milletvekili Sinan Tekelioğlu:

        “Bu kanun, hürriyet-i kelamı tamamıyla selbetmektedir (fikir açıklama hürriyetini tamamen ortadan kaldırmaktadır). Mesela yarın, üniversitede inkılap tarihi okutan bir hoca Atatürk’ün nutkunun haricinde bir şeyler söylerse mes’ul tutulacak mıdır?”

        Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:

        Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:
        “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir.”

        Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:
        Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:
        “Fevkalbeşer ve layuhti (insanüstü ve hatasız) bir kimsenin olacağına inanmıyoruz. Binaenaleyh, M. Kemal Paşanın idari, içtimai, siyasi hataları bulunduğunu söylemek ve yazmak, demokratik rejimi benimsemiş olanlar arasında tabii bir hak olmak lazım gelir. Bu kanun, Atatürk’ün ef’al ve icraatı ve şahsı hakkında yazılan bazı şeyleri savcının hakk-ı takdirine bırakmak suretiyle tecavüzkar, hakaretamiz ve tezyifkar bularak cezalandırmayi kastediyor. Vatandaşı sarih ve doğru mütalaadan mahrum bırakmak suretiyle hakk-ı kelamının milletten kısmen de olsa nez’ini (alınmasını) istiyor. Teessürle söylüyorum ki, 27 senelik devirde riyakar birçok yazarlar, hatipler, şairler milletin gösterdiği feragat ve kahramanlığa hemen hiç kıymet vermeyerek tek şahıs için uluhiyete kadar yükselen kasideleriyle gençliğe birçok yanlış kanaatler, hakikate uymayan fikirler aksettirmişlerdir.5816 SAYILI KANUNLA Bu kanunla tek parti rejiminin ve bu zihniyetin antidemokratikliğinin ortaya çıkmasına mani olunacaktır. Birçok hakaik-i tarihiye (tarihi hakikatler) ketmedilmiş (gizlenmiş) veya tahrif edilmiştir. Bu kanun ensal-i atiyeyi (gelecek nesilleri), pek çok dersler verecek, inkılaplara ve tecdid (yenilik) devrine dair bitaraf (tarafsız) yazılardan mahrum bırakacaktır. Halbuki Atatürk’ün hizmetleriyle beraber hem hatalarının, hem de noksanlarının millete açıkça anlatılması bir hizmet-i vataniyedir.”

        Isparta Milletvekili Said Bilgiç:

        Isparta Milletvekili Said Bilgiç:
        “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
        “M. Kemal bir melek değildir. Onun da beşeri zaafları vardır. Halbuki böyle bir nokta üzerinde duracak bir tarihçi, bu kanuna istinaden cezalandırılabilecektir. “Kemalist rejim” deniyor. Türkiye devletinin idare şekli cumhuriyettir. Kemalist devlet tabirinden ne anlaşıldığı merak-ı mucibdir. Türkiye’nin idare şekli olan cumhuriyetin, tek parti, tek şef ve ısmarlama meclis devrinin cumhuriyetiyle bir alakası yoktur. Rejimlerin şahıslara izafesi ancak faşistlere yaraşır.”

        Izmir Milletvekili Halide Edip Adıvar:

        “Bu kanun, tarihten önce Asurilerin, Babillilerin insanları putlaştırdığı gibi, Atatürk’ü putlaştırmak istiyor. Atatürk’ü put haline koyan bu kanun, inkılapları adeta mütehase (fosil) haline getirecek ve tenkit hürriyetine mani olacaktır.”,
        ,

        “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
        Kadir Mısıroğlu:
        “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
        Kadir Mısıroğlu:
        “Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? Adamınıza güveniyorsanız kaldırın bu kanunu, konuşalım!”
        KORUMA KANUNU NEDEN KALKMALI?
        Kemalistler kendilerini Cumhuriyetçi diye takdim eder; ama değildirler. Çünkü Cumhuriyet’in kanunları ve kuralları geneldir ve herkesi kapsar. Zaten Cumhuriyet’in monarşiden (krallık, sultanlık, vb.) ayrıldığı hususların en önemlilerinden biri; yasaların kişiye özel olmamasıdır. Yani bu manada “Cumhuriyet” bir bakıma “isimsizler” rejimidir. Yasal açıdan sülalenin, aşiretin ve soyun önceliği bulunmaz. Makamlar korunur; fakat şahıslar korunmaz. Buraya kadar anlattığımız Cumhuriyet’in nitelikleridir, şimdi bakalım bu niteliklere kim uymuyor? Yapılan araştırmalara göre bu niteliklere uymayan ve anayasasında özel isim bulunan üç ülke vardır: Bunlar; İran, Kuzey Kore ve Türkiye’dir. Bilindiği gibi bizim anayasada da, M. Kemal’in ismi geçmekte, sadece geçmekle kalmayıp, bu milletin yani cumhurun millî manevi değerleri de “Atatürk milliyetçiliği” iddiasıyla bir şahsın inisiyatif ve inkılâplarına feda edilmiştir.
        O halde bu rejime Cumhuriyet denilebilir mi? Böyle bir ülke olur mu? Böyle bir millete “hür millet” denilebilir mi? Her halde hiçbir akıl, mantık, izan ve insaf sahibi bunu diyemez. O halde bu sahte milliyetçiler, ne yüzle nara atıyorlar?
        Meselâ, bazı Kemalistler “Atatürk Cumhuriyeti” diye bir tabir kullanılırlar. Bu lafın kendisi Cumhuriyet’e aykırıdır. Çünkü bu tabirin kendisi Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır; çünkü cumhuru da devre dışı bırakıp tekelciliği ifade eder. Bunun, ”Stalin Cumhuriyeti” demekten bir farkı yoktur. İkisinde de özel isim merkezdedir. Kemalizm’in en büyük icadı; iç düşmanlar türetmesidir, bu milleti laik – anti laik, kemalist-antikemalist gibi ayrımlarla bölüp parçalamasıdır. Bunları yaparken hep “koruma kanununun” arkasına sığınırlar. Demek bu kanun, artık bu millet için, bir tuzak haline gelmiştir. 1960 darbesiyle bu ismi anayasaya yerleştirdiler ve hâlâ daha duruyor. Bir deli bir kuyuya taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor.
        Şimdi ise AB, bu kanunu kaldırın diyor. Yine zavallı milletin hiç sesi çıkmıyor veya çıkaramıyor. Tabi Kemalistler; demokrasiye, insan haklarına, cumhuriyete hatta laikliğe rağmen yaygarayı basıyor. Hâlbuki buna dayanarak insanları yargılamak, sadece Cumhuriyetin felsefesine değil, demokrasi, din, vicdan, hürriyet ve insanlık esprisine de aykırıdır. Yani Kemalizm; öyle bir yobazlıktır ki, hiçbir medeniyet, hak, hukuk, dini ve insani değer tanımamaktadır. O halde hamiyet ve insaniyet namına artık buna bir çare bulunmalı ve son verilmelidir. Onun için artık AB de bu işe önem atfetmiştir. Hamiyetli bir şâir bakın, bu konuda ne diyor.
        “Haddi yok açlıktan başı derde girenin,
        Meydanı sehpaya boyun verenin,
        Lânetle anılan cebabirenin
        Bu rahmet okuttu en küstahına”
        İlim adamlarımız şâirin, “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir, köpektir / Zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten.” dediği duruma düşürülmüş olmuyor mu? Bu acı manzara, başta kimleri düşündürmesi lâzım? Ben de bir zamanların akademisyeni olarak, bu durum, kanıma ve izzetime dokunuyor. Dünya üniversitelerinden ilk 500’de esamemiz yok. Hâlbuki bir asırdır bizim Kemalistler, ilericilik ve çağdaşlık narası atıyor, türküler söylüyorlar; “yoksa bu, bu millete aksi tesir mi yapıyor?” diye düşünüyorum. Çünkü ifade hürriyetinin olmadığı bir ülkede insanların kabiliyetleri gelişemez; zira onlar her şeyi suç addederler ve meramlarını ifade edemezler. İçe kapalı bir duruma düşerler ki, bu da başarıyı engeller. Fakat bu sadece sebeplerden biridir, öbürlerini ise yeri geldikçe, nasip olursa, söyleriz.
        Yani işte, dini vicdanlara hapsedip, fonksiyonsuzlaştırmanın sonucu budur. Eğer bu millet yeniden milli dinamikleri ve moral değerleriyle motive edilebilseydi Osmanlı’da olduğu gibi yine dünyanın süper ülkesi biz olabilirdik. Fakat bu millette, bu cevher, söndürülemediğine göre en yakın zamanda yine bu cevher, hâkim olacak ve bu millet insanlığın kurtuluş çaresi olacaktır.
        Bir Alman düşünürü, “Alman Teknik Üniversitesi yıkılsa, edebiyat fakültesi onu yaptırır; fakat edebiyat fakültesi yıkılsa Teknik Üniversitesi onu yaptıramaz.” diyor. Yani bu milleti, ruh kökünden öldürmek istediler, süründürdüler; fakat öldüremediler
        . Onun için MEHMET AKİF ERSOY MERHUM;
        “Üç beş balta bizi ayıramaz mazimizden,
        Mademki ağacın kökleri derindir cidden
        Gövdesi kesilmiş, dalları kopmuş ne çıkar
        O görürsün yine üstündeki edvarı yarar
        Yükselerek fışkırır afakı perişanımıza
        Yine bin vaha serer kavrulan imanımıza” diyor.
        Maalesef bu şâirimiz de rejimin hışmından nasibini almış, kaç yılını yurt dışında geçirmişlerdendir. Üstelik de İstiklâl Marşı şâirimiz olduğu halde. İ

        Koruma Kanunu” da kaldırılacak mı? || Faruk KÖSE || Yeni Akit

    • sanane o münafıktı sen arkasından konuştun müslümanmı oldun şimdi sevginiz yoksada saygınız olsun laf etmeyin arkasından yeter!!

  1. Bugün biri çıksa, dese ki: “Ben Muhammed’den sonra peygamber olarak seçilen en son peygamberim. Bana inanın. Ben size iyiyi, doğruyu, güzeli anlatacağım. Tanrının emirlerini size bildireceğim.” dese; Tanrının buyruklarını içeren bir de kitap koysa önümüze kaç kişi inanır? İnanırsak dinden çıkmış mı oluruz? İnanmazsak son peygambere inanmayan dinsiz mi oluruz?

    • Son peygamber Hz.Muhammed(sav)dir. Onun dışında günümüzde peygamber olduğunu iddia edenler ancak yalancılardır. Biz buna inanırız ve “İnned dine İndallahil İslam(Ali İmran,19)” yani “Allah’ın katında hak din İSLAMdır”

    • Güzel bir soru sormuşsun cevabı da çok açık.Böyle bir soru sorduğuna göre cevabı da biliyor olman lazım.Yoksa amacın provoke etmekten boş konuşmaktan ileri gitmez.

      Öncelikle lakabına atıfta bulunmak isterim.Tam bağımsız Türkiye diye bir şey hiç bir zaman olmadı.Bugün de yok.Kemal ve İnönü zamanında da bu ülke tam bağımsız olmadı.Bugün Türkiye nin doğrudan yada dolaylı yollardan kendi kendine yetemeyen bağımlı bir ülke olması sürekli gelişmekte olan ülke tabirinden hiç kurtulamaması gelişmekte olduğu halde avrupa ülkelerinden her daim en az bi 50 yıl geride kalıyor olması sırf bu günle yada yakın tarihle sınırlanamaz.Bu Türkiye cumhuriyetinin kurucusu olarak ortaya çıkanların getirdiği yöntemin kafa yapısının bir sonucu.Siz Bu ülkeyi avrupaya özenerek avrupadan araklama zihniyetle kurarsanız bugün geldiği noktanın ne olmasını beklerdiniz?Hedef avrupa,medeniyet timsali avrupa deyip peşine takılırsanız kuyruk olmaktan ileri gidebilirmisiniz?kuyruk başı hatta gövdeyi ayakları bile her zaman geriden takip eder.Türkiye de avrupayı her zaman en az bir 50 yıl geriden takip edecek.Herkes prof üstad bu ülkede anasını satayım konuşmaya gelince herkes süper ama yapmaya gelince çalışmaya gelince yok.Nedeni ne bunun?Özenticilik hazıra konma bu ülkeye yerleştirilmiş.Bunu yapanlar da bu ülkenin kurucularıdır.Hazırı var en iyisini avrupalı yapmış al kopyala devam et.İşte bu kafayla geldiğimiz nokta bu işte.Ülke kurmuşlar anayasasını bile araklamışlar daha ne diyim?Kendinden önceki sistemi imparatorluğu eleştirenler bunu yıkıp yeni gelişmiş ülke kurduğunu iddia edenlerin yaptıklarına bakınca sadece gülüyorum.Öncekileri kötüleyip geri kalmış görüp kendilerinin yaptıklarını görünce sadece gülüyorum.

      İslamı sadece savaşlarda cepheye adam çekmek için ”şehitlik” mertebesini kullanıp gaza gelmek için kullanan ama bunun dışında hayatın her alanından İslam ı silmeye yok etmeye çalışan ”müslümanım de yeter islamı yaşamaya gerek yok” diyenlere inananlar onların yolunda gidenler bile varken.Sadece dinsel inanç anlamında değil artık resmen ”söylediğimi yap yaptığımı yapma” mantığıyla açıkça icraatleriyle durumu ortada olan insanların peşinden gidenler bu çelişkiyi gördüğü halde ısrar edenler bile göz önündeyken sırf dinsel bir inanç yordamına atıfta bulunmanız komik değil mi?

      Bahsettiğiniz İslam peygamberi ve İslam dini ise İslam ın nasıl yayıldığını kökenini ilkelerini araştırmanız gerekir.Bu konuda bilginiz olduğunu pek sanmıyorum?Yani bu iş bu kadar basit değil.

      İslam dan önce de İslam dan sonra da bir çok yalancı peygamber çıktı.Nerede onlar?Şansızmıydı onlar?Kusura bakmayın İslam peygamberi ve İslam dini son peygamber olarak 1600 yılı aşkın süredir var.İslam ise bu alemde insanlıktan önce bile vardı.Bu şans faktörünün çok üzerinde bir şey.İnsan üstü bir olay bu.Olaya derinlemesine bakarsanız bunu görürsünüz.Zaten inanmak ve doğruyu bulmak için de böyle üstün körü sorular yerine olayın içine girerek ciddi bakmanız gerekir her konuda.

      dediğim gibi islamdan sonra da hem çıkar sağlamak hem de toplulukları test etmek için çok sahte peygamber çıkmış sahte dinler yazmışlardır.Hiçbirisi zaten samimi olmadığından unutulmuş çoğu kez de kaale bile alınmamıştır.Dikkatinizi çekerim İslam 1600 yıldır son haliyle ve evrenin yaratılışından beridir evrensel haliyle kaale alınıyor.Bu kıyamete dek te sürecek.Siz orta doğudaki asyadaki müslümanları tamamen yok edin göreceksiniz bu sefer avrupada yükselir İslam.Zaten bugün araştırın açık samimi söylüyorum İslam avrupada gittikçe yayılıyor ve yine açık söylüyorum sonradan hidayete erip müslüman olan avrupalılar islamı doğuştan müslüman olan çoğu kişiden daha iyi temsil ediyor ve islamı böylece oralarda yayıyorlar.Bugün icat edilen islamofobizm zaten İslam ın pozitif havasını bozup dünyada özellikle kendi avrupalarında yayılmasını önlemek ve yüzyıllardır islam topraklarına çöreklenerek emperyalist faşist amaçlarını uygulamaya daha kolay geçirip daha rahat hem mal hem can hırsızlığı yapabilmek için bu islamofobi provokasyonunu bu çağda devreye soktular.Ahir zaman bu işte.

      İslam bu dünyada günde 5 vakit anımsanıyor.Önemli sayıda bir çoğunluk her an Allah ı peygamberi ve islam ı hatırlıyor.Araştırın dünyada bunun gibi olan hiçbir din düşünce akımı ve devrim yok.İslam ın bir eşi ve benzeri daha yok.Böyle kararlı güçlü değişmeden bozulmadan devam eden başka hiç bir şey yok.Herşey ama her şey gittikçe değişirken başkalaşırken İslam sürekli kendini perçinleyip sağlamlaştırıyor.Evrensellik bu işte.

      Son olarak soruna döneyim.Sen İslam peygamberi Hz.Muhammed (s.a.v.) kastediyorsan hodri meydan diyorum.Senin Hz.Muhammed ten ne eksiğin var o zaman.Hatta Hz.Muhammed hayatı durumu ve sosyal çevresi açısından senden kat be kat daha dezavantajlı bir durumdaydı hemde.Hadi bakalım.Çık kendini o söylediğin şeyi yaparak ortaya koy.Peşinden gelecekler olur belki ama Bu evrensel olamaz.Şu zamanda bunca imkan varken dene bunu ama Hz.Muhammed ile Allah ın isteğiyle İslam yeniden doğdu yayıldı ve bugün dünyaya kendini kabul ettirdikten sonra bu ahir zamanda tek sınav olarak ahirete dek var olacak.Senin 2-3 cümleden oluşan sorundaki kadar basit değil herşey koç.

  2. Geri bildirim: Bardakçı’dan Atatürk Ve Ateizm Çıkışı | Belgelerle Gerçek Tarih

  3. bu dünyanın üstü var altı da var dünyanın üstünde cirit atanlar altında rahat olacaklarını mı sanırlar biz peygamber aşığı onun ümmetiyiz

  4. Gönderen . Mustafa Bahadır FİDAN CEP 0505 240 49 48
    HAYVANLARMI ÇOK ZARARLI PAVYONLARMI ??? !!! …

    SEVGİLİ CUMHURBAŞKANIM SELAM VE HÜRMETLERIMLE MEKTUBUMA BAŞLARIM
    HAYVANLARMI ÇOK ZARARLI PAVYONLARMI ??? !!! …

    ANKARDA NASILKİ ORGANİZE SANAYİ SİTELERİ , FABRİKALAR , ÜNİVERSİTELER, HAYVAN PAZARLARI , GİMAT GİBİ TOPTANCILAR SİTESİ VE BENZERLERİ ;
    ŞEHRİN YERLEŞİM MERKEZİ DIŞINA YAPILIYORSA:
    AYNEN BUNUN GİBİ;
    PAVYON, BAR ,DİSKOTEK ,EGLENCE MERKEZLERİ, GECE HAYATI İÇİNDE ANKARA YERLEŞİM MERKEZİ ŞEHIR DIŞIN DA BİR SİTE YAPILSINI VE MECBUREN ŞEHİR DIŞINA NAKILLERININ SAGLANMASINI TALEP EDİYORUM.

    NEDEN NEDENMİ ?

    CÜNKÜ İÇKİ İÇENLER CEVREYI RAHATSIZ EDİYOR ;
    SABAHA KARŞI HESABA İTİRAZ EDİYORLAR KAVGA DÖGÜŞ BİNİ BİN PARA REZİLLİK, KÜFÜR SİLAHLAR ÇEKİLİYOR MUTAFA KEMAL BULVARINDA 06 PAVYON VE BENZERİNDEN DENİZCİLİK MÜSTEŞARLIGI KARŞISIN DA ÇEK MEDİĞİMİZİ YAŞAYAMAYAN KESİNLİLE ANLAMAZ.

    CEBECİ VE TALAT PAŞA BULVARI
    VE GMK BULVARINDAKİ MALTEPE ÇANKAYA ANKARADAKİ
    VB LERİNİN ŞEHİRDİŞINA CIKARILMASI VE BU PİSLIKLERDEN SAYENIZDE kurtulmak istiyoruz saygılarımla
    SABAH 5 E DOGRU SİLAHLAR ATEŞLENİYOR
    MAGANDA KURŞUNLARI
    YAGMUR GİBİ YAGIYOR
    1 ŞAHSA 9 ADAM BİRDEN SALDIRIYOR
    DÖVMEK İÇİN
    BICAKLI SALDIRI VE ADAM DÖVMELERİN
    SABAH SAAT 0 3:00 İLA 05 :00 SAAT LERİ ARASI HADDİ HESABI YOK .
    HAYVAN PAZARLARINI ŞEHİR MERKEZİ DIŞINA TAŞIYORUZ İNANIN CUMHURBAŞKANIM LÜTFEN O MASUM HAYVANLANLARIN BU PAVYON LARIN ŞEHİRMEZKINDE OLMASINA KIYASEN VERDİĞİ ZARA ÇOK DAHA AZ,
    ZARARLARI VAR O DÖRT AYKLI HAYVANLARIN BU İKİ AYAKLILARA GÖRE ZARARLARI KIYAS BİLE KABÜLETMEZ SEVGİLİ REİSİM
    SELAM EDER SAYGI İLE SELAMLAR MUHABBETLE KUCAKLARIM

  5. Lİ ÇETİN, 4 yeni fotoğraf ekledi.Sayfayı Beğen
    11 saat
    RİZE NEDEN BOMBALANMIŞTI PEKİ? OKUYALIM PAYLAŞALIM YORUMLA BEYEN NOKTA DAHİ OLSA.YORUMLAYIN DESTEK OLUNUZ SES VER TÜRKİYEM UNUTMA UNUTTURMA….

    ‘Atma Hamidiye Atma, Vergi de Vereceğuz, Serpuş da Giyeceğuz’
    Aynen böyle diyordu bombardıman altındaki Rize halkı.

    1925’te Rize kendi milletinin deniz kuvvetleri tarafından bombalanır… Balkan Savaşları’nın ünlü Hamidiye zırhlısı Rize’yi bombalar… Hem de görev icabı…

    Rize’ye yapılan ve iki gün süren top atışının üstüne Rize’ye gezici İstiklal Mahkemesi gelir ve 143 kişi yargılanır. Bir günlük yargılama sonucu, 8 kişi idam cezasına; 14 kişi 15’er yıl, 22 kişi 10’ar yıl,19 kişi 5’er yıl, kalanlar da değişik hapis cezalarına çarptırılır. Bir günlük yargılama ve adalet(!). İdamlar hemen infaz edilir.

    Peki, Rize ne yapmıştı ki toplarla terbiye(!) edilmeye, hizaya getirilmeye çalışıldı? Rize’nin suçu neydi ki “atma Hamidiye din kardeşiyiz.”demesine bile aldırış edilmemiş ve Rize’ye yağan top yağmuru iki gün sürmüştü. Üstüne üstlük top yağmurunda ölen ve yaralananlar yetmemiş gibi 8 kişi daha idam edilmiş, 55 kişi de farklı hapis cezalarına çarptırılmış. Neden ve niçin? Dün bu sorular sorulmuş mu ya da sorulabilmiş mi?

    Hiç zannetmem; bu soruları o zaman soran da bunun bedelini kellesiyle ödemiştir, herhalde.

    Rize ve benzeri yerlerin toplara hedef olmasının sebebi öz olarak “muhalif olmalarıydı, muhalefet etmeleriydi” Neye mi muhaliftiler? Şapkaya.

    Evet, “Rizeli sekiz âlim ve Müslüman şapka giymeyip, dindarlara zulmü kınayıp, hükümete ”Sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapka giyenler giysin, ama giymeyenler hapse atılmasın” diyerek, jandarma karakoluna yürümüşler ve halk da yanlış gördükleri politikalara karşı onlara destek verip onlara katılınca bu yapılan bir isyan olarak görülmüş. Bundan dolayı Rize topa tutulmuş sonra da idam sehpaları kurulmuş.

    Bu olaydan miras olarak her ne kadar “Atma Hamidiye atma, vergi de vereceğuz, serpuş da giyeceğuz…” diyen halk türküsü kalsa da bunun acısı hiç gitmemiş.

    Hâsılı kelam, Rize şapkaya kurban edilmiş. Kürt, Türk ayırımı yapılmadan kurban edilen Maraş’ın, Erzurum’un, Kayseri’nin, Tokat’ın, Amasya’nın, Kırşehir’in, İskilip’in kurban edildiği gibi…

    Zira şapka kanunun yürürlüğe girdiği bir kaç ay içinde bombalanan Rize’yi bir köşeye bıraksak da; bu şehirlerde şapka için tam 78 kişi idam edilmiş, yüzlercesi çeşitli cezalara çarptırılmış.

    12 Aralık, Rize’nin şapka için bombalanmasının yıldönümüdür. Bakalım, Rize’nin bombalanması konuşulacak mı, tartışılacak mı, Rize’den özür dilenecek mi? TC tarihinde yaşanmış olan, aynı zincirin diğer halkaları da gündeme gelecek mi göreceğiz.

    Doğrusunu söylemek gerekirse; dün yapılan zulümlerin konuşulması, tartışılması; onlardan dolayı özür dilenmesi bir şeyi değiştirmiyor. Zira bu zulmün mağdurları için atılması gereken adımlar atılmadıkça kuru kuru özür ne bir şeyi değiştiriyor ne de bir anlam ifade ediyor. Mesela resmi rakamlara göre 13 bin 160 sivilin gayri resmi rakamlara göre ise elli bin insanın katledildiği ve 11 bin 818 kişinin sürgüne gönderildiği Dersim katliamı konuşulup tartışıldı. Hatta Başbakan Dersim’de yaşananlardan dolayı özür bile diledi. Ya sonra…

    Dersim katliamı için dilenen özürden sonra ikinci bir adım gelmeli değil miydi? Ama maalesef özür dileme adımından sonra atılması gereken adım atılmadı.

    Eğer bunlar –Dersim, Zilan, Rize, Erzurum vs.- konuşulacaksa, bunlardan dolayı özür dilenecekse bunlardan sonra da atılması gereken adımlar atılmalıdır.

    Ya bu gün…

    Bu günün, yarınların tarih sayfalarında kara bir leke olmaması; bu günü nasıl okuduğumuza bağlıdır. Bu günde bir anormallik görmeyenlere, dün yapılanları dünün insanının anormal görmediğini hatırlatmak istiyorum. Bu güne de bu gözlükle bakmak gerekir.

    Yarın, bu gün yapılanlardan utanmak istemiyorsak; çocuklarımızın, torunlarımızın bizi şerle yad etmelerini istemiyorsak; dün yapılanlardan ibret alıp bu güne dönmemiz, bu güne bakmamız ve bu günü arındırmamız lazımdır.

    Selam ve dua ile.

    (Dogruhabergazetesi)

    NOT: resmi tarihe göre 80’ e yakın, gayri resmi tarihe göre binlerce insan idam edildi. Kanunen Şapka İktisası Kanununa aykırı hareketin cezası üç ay ile bir yıl arası hapis cezasıydı! Ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun halen yürürlükte olan bir kanundur!

    • Muhteşem bir yazı yazmışsınız tebrik ediyorum.Fakat bu güzel ve anlamlı yazınızda bir noktanın eksik kaldığını gördüm ve naçizane ben de birkaç bir şey ekleyerek bu muhteşem yazıya düşünceye bir katkım olmasını arzu ediyorum izninizle;

      ‘Atma Hamidiye Atma, Vergi de Vereceğuz, Serpuş da Giyeceğuz’

      ne diyor bu türküde Rize halkı serpuş (şapka) takacağız ve VERGİ vereceğiz artık vurma diyor.Zulmetme artık.

      siz yazınızda serpuş yani şapka kısmını çok güzel ve detaylı bir biçimde anlatmışsınız bu çok önemli ancak türkünün mısrasında geçen ”VERGİ DE VERECEĞİZ” kısmına pek değinmemişsiniz.Bu bence serpuş kadar hatta serpuştan çok daha önemli altında yatan gerçeklere baktığımızda ve işte bu nedenle bende işin bu kısmına değinerek bu harika yazınızı zenginleştirmek istedim.

      malum uzun süren 1. dünya savaşları ve akabinde ki kurtuluş savaşları halkı perişan etti.Halk oğullarını babalarını eşlerini mal varlıklarını umutlarını mutluluğunu geleceğini gömdü şehitlerimizle birlikte toprağa.

      Sonra bu noktada öne çıkan kişiler sistemi ve rejimi değiştirdiler.Burada amaç halk ve ülkenin geleceği refahı değildi başka niyetler ön plandaydı.

      ŞAPKA; bugün halen daha avrupanın kuyruğu olmamız hiç bir şey üretmeyen sürekli tüketen avrupaya muhtaç avrupaya müşteri olmuş avrupaya özenmekten başka yol çizilmemiş ve bunu bir de çağdaşlık ilericilik modernlik olarak gören bir zihniyetin taa 1930 lu yıllarda halkın kafasına zorla giydirilen bir çuval olarak sembolüdür.Şapka takıp donu çıkarmakla ilerleyemeyeceğimiz çok açıktı şapka mevzuu başlı başına kemal ve avanesinin güçten düşmüş fakir mazlum halka haddini bildirip kimin patron olduğunu göstermesi açısından bir araçtı.Bir zulümdü,bir acıydı.Anadolu insanının hafızasına kazınmış ve sonsuza dek unutmayacağı bir acı.

      Daha vahimi var;

      VERGİ;dediğim gibi savaşlar bitti halkın takati de bitti,her şeyini zenginliğini dahada önemlisi oğullarını kaybetti bu şerefli anadolu halkı.Yeni yönetim vaadiyle kemal ve avanesi padişahı kovup saraylara kendileri yerleşti.Araştırabilirsiniz lüks ve şatafat içinde içki kadın müzik eşliğinde avrupanın zengin ülkelerinin liderlerinde bile olmayan otomobil,yat,yalı,köşk,çiftlik,plaj,saray..vb. lerde hayatlarını zevk ve sefa içinde geçirdiler.Peki bu lüksün masrafın kaynağı neydi.Evet doğu VERGİ.Zaten bitmiş fakirleşmiş halkın yokluklar içinde karnını doyurmak için elinde kalan 3- 5 ekinede gelire de kemal ve avanesi el koydu.Halk açlığa ve sefalete teslim edilirken kemal ve avanesi saraylarda sosyetik avrupalı misafirleriyle kuş sütüyle beslenip zıbardılar.2000 li yıllara geldik dedelerinize sorun halen daha okul yol elektrik köprü su hastane ilaç olmayan yerler var.Kemal zamanında ise hiçbiri yoktu kemal hiçbir şey de yapmadı.Yaptığı şey fakir bitkin halkın tepesine binip zorla başına şapka takarak sindirip haddini bildirmek elindeki 3-5 buğdaya el koyup saraylarda daha rahat eğlenmek için harcamaktı.Bu işi kemal fazla yaşamadığı için tam oturtamadı ama semeresini hamuduyla götürdü yerine gelen diktatör ismet ise bu vergi işini iyice abartarak halkı resmen sistematik açlığa yokluğa mahkum etti tabii kendisi de lüks yalısından çıkıp taksim gezi parkında kendisi için özel yapılmış patika yolda otomobiliyle elinde viskisi her akşam zevk turu atmaktan geri kalmadı.kemal ve ismet böyle multi zenginlik içinde yaşarken anadolu halkı ne haldeydi araştırın kıyaslayın sorgulayın görün.Yorumunuzu yapın artık.

      Olayın vahametini anlayabiliyormusunuz?Kemalist kafa da bu işte eğer zengin olunacaksa biz olmalıyız sonra halka kalırsa,önce biz yiyelim şişelim kalırsa halk yer belki,bütün imkanları köşe noktalarını biz kapalım halk ise bize uşaklık etsin.kemalist halkçı sosyal devlet anlayışı bu işte.kemalin kemalistleri hitlerin nazileridir.faşistlerin önde gidenidirler ve tüm faşistler pisliktir.

      işin başka bir boyutu mesela dersim olayı aslında şapka yada vergi gibi zulmü doğuran temel nedenlere karşı değil öncelikle bir güç mücadelesinin sonucudur.Dersim 2 silahlı kuvvetin çatışmasıydı yer kapma söz geçirme mücadelesiydi.Tabii sonucunda masum insanlar kurunun yanında yaşta yanar denilerek mahvedildi dersim in uğradığı zulüm budur.

      Ancak Rize halkının uğradığı ise başlı başına sivil duruşun ve düşüncenin ezilmesidir.Çünkü Rize halkı silaha elini uzatmadı güç mücadelesi derdinde değildi sadece istediği gibi giyinmek ve yaşamak için baş kaldırdı sivil bir baş kaldırıydı bu sadece elinde kalan ve çocuklarının karnını doyurmak için harcayacağı 3-5 liranın zorla alınıp kemalin meze masalarında mundar olmamasıydı tek dertleri.Bu nedenle Rize nin bombalanması başlı başına kemal ve avanesi için sonsuza dek unutulmayacak faşist bir zulümdür.

      tekrar teşekkürler.

  6. Gönderen . Mustafa Bahadır FİDAN CEP 0505 240 49 48
    SEVGİLİ CUMHURBAŞKANIM SELAM VE HÜRMETLERIMLE MEKTUBUMA BAŞLARIM

    SOSYAL PAYLAŞIM SİTESİNDE ŞEHİD TAZİYE EVİNDE HAKKIN KELAMINI SESİNİZDEN DUYMAKLA BAHTİYAR OLDUM BU GÜNLERİ BİZE GÖSTEREN RABBİME BINLERCE ŞÜKÜRLER
    HAKIN DAVASINA EMEGİ GECEN HERKESDEN ALLLAH RAZ OLSUN .

    VATANIMIZDA DİNSİZLİGİN ESKIDEN ZİRVESİ BİR TEPE OLARAK BİLİNEN BİR MEVKİDEN ;
    CENBI HAKKIKIN K KELAMI KADİMİNİ ASLAN YÜREKLİ ;
    HAZRETİ ÖMER MİSALI.
    İSLAMI HAYATA HAYATA HAKIM KILMAYA CALIŞAN.
    YAVUZ SULTAN SELİM DİRAYETI GiBİ BİR REİSİ CUMHURUMUZ OLDUGU İÇİN ALLAHA ŞÜKTREDİYORUM AMA BU MAKAMI SİVİL ANAYASA VE 5816 SAYILI KANUNU KALDIRARAK YALAN SÖYLEYEN TARIH olan;
    İNKİLAP TARİHİNİ KALDIRARAK vede ASKERİ EGİTİM SİSTEMINI DEGİŞTİREREK çünkü bu sistem imanın 6 esası yerine CHP nin İMANI olan 6 OK LU JOKEBEN BIR SİSTEMDİR ,
    KISACA ISLAMI HAYATA HAKIM KILARAK ITTIHADI İSLAMI VUCUT KILARAK DEVAMI İÇİN ALLAH YOLUNDA VATAN VE ÜMMMETİN SELAMETİ İÇİN :
    SENINLE HAKKIN YOLUNDA CANIMIZ FEDA OLSUN
    DAVAMIZ
    BÜYÜK:
    CUMHUR BAŞKNIMIZDAN ANADOLU KITASI BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ DAVA TAŞINI GEDİĞİNE KOYMASINI BEKLİYORUM;
    SÖZÜN ÖZÜ SİVİL BİR ANAYASA VE 5816 SAYILI KUNUNUNDA İVEDİLİKLE KALDIRILMASINI TALEP EDİYORUM .
    ÇÜNKÜ SİZE YAKIŞANDA TARİHE NOT DÜŞME ADINA ANCAK BUDUR ÖYLE DEGILMİ ! ?…
    ZİRA HAKIKI İMANI ELDE EDEN ADAM KAİNAT BOBBA OLUP PATLASI İHTİMAL DİRKİ RECEP TAYIP ERDOGANI KORKUTMAZ
    5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun Mecliste kabulü sırasında yapılan konuşmalardan aktarıyorum:

    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    Adana Milletvekili Sinan Tekelioğlu:

    “Bu kanun, hürriyet-i kelamı tamamıyla selbetmektedir (fikir açıklama hürriyetini tamamen ortadan kaldırmaktadır). Mesela yarın, üniversitede inkılap tarihi okutan bir hoca Atatürk’ün nutkunun haricinde bir şeyler söylerse mes’ul tutulacak mıdır?”

    Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:

    Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:
    “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir.”

    Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:
    Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:
    “Fevkalbeşer ve layuhti (insanüstü ve hatasız) bir kimsenin olacağına inanmıyoruz. Binaenaleyh, M. Kemal Paşanın idari, içtimai, siyasi hataları bulunduğunu söylemek ve yazmak, demokratik rejimi benimsemiş olanlar arasında tabii bir hak olmak lazım gelir. Bu kanun, Atatürk’ün ef’al ve icraatı ve şahsı hakkında yazılan bazı şeyleri savcının hakk-ı takdirine bırakmak suretiyle tecavüzkar, hakaretamiz ve tezyifkar bularak cezalandırmayi kastediyor. Vatandaşı sarih ve doğru mütalaadan mahrum bırakmak suretiyle hakk-ı kelamının milletten kısmen de olsa nez’ini (alınmasını) istiyor. Teessürle söylüyorum ki, 27 senelik devirde riyakar birçok yazarlar, hatipler, şairler milletin gösterdiği feragat ve kahramanlığa hemen hiç kıymet vermeyerek tek şahıs için uluhiyete kadar yükselen kasideleriyle gençliğe birçok yanlış kanaatler, hakikate uymayan fikirler aksettirmişlerdir.5816 SAYILI KANUNLA Bu kanunla tek parti rejiminin ve bu zihniyetin antidemokratikliğinin ortaya çıkmasına mani olunacaktır. Birçok hakaik-i tarihiye (tarihi hakikatler) ketmedilmiş (gizlenmiş) veya tahrif edilmiştir. Bu kanun ensal-i atiyeyi (gelecek nesilleri), pek çok dersler verecek, inkılaplara ve tecdid (yenilik) devrine dair bitaraf (tarafsız) yazılardan mahrum bırakacaktır. Halbuki Atatürk’ün hizmetleriyle beraber hem hatalarının, hem de noksanlarının millete açıkça anlatılması bir hizmet-i vataniyedir.”

    Isparta Milletvekili Said Bilgiç:

    Isparta Milletvekili Said Bilgiç:
    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    “M. Kemal bir melek değildir. Onun da beşeri zaafları vardır. Halbuki böyle bir nokta üzerinde duracak bir tarihçi, bu kanuna istinaden cezalandırılabilecektir. “Kemalist rejim” deniyor. Türkiye devletinin idare şekli cumhuriyettir. Kemalist devlet tabirinden ne anlaşıldığı merak-ı mucibdir. Türkiye’nin idare şekli olan cumhuriyetin, tek parti, tek şef ve ısmarlama meclis devrinin cumhuriyetiyle bir alakası yoktur. Rejimlerin şahıslara izafesi ancak faşistlere yaraşır.”

    Izmir Milletvekili Halide Edip Adıvar:

    “Bu kanun, tarihten önce Asurilerin, Babillilerin insanları putlaştırdığı gibi, Atatürk’ü putlaştırmak istiyor. Atatürk’ü put haline koyan bu kanun, inkılapları adeta mütehase (fosil) haline getirecek ve tenkit hürriyetine mani olacaktır.”,
    ,

    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    Kadir Mısıroğlu:
    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    Kadir Mısıroğlu:
    “Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? Adamınıza güveniyorsanız kaldırın bu kanunu, konuşalım!”
    KORUMA KANUNU NEDEN KALKMALI?
    Kemalistler kendilerini Cumhuriyetçi diye takdim eder; ama değildirler. Çünkü Cumhuriyet’in kanunları ve kuralları geneldir ve herkesi kapsar. Zaten Cumhuriyet’in monarşiden (krallık, sultanlık, vb.) ayrıldığı hususların en önemlilerinden biri; yasaların kişiye özel olmamasıdır. Yani bu manada “Cumhuriyet” bir bakıma “isimsizler” rejimidir. Yasal açıdan sülalenin, aşiretin ve soyun önceliği bulunmaz. Makamlar korunur; fakat şahıslar korunmaz. Buraya kadar anlattığımız Cumhuriyet’in nitelikleridir, şimdi bakalım bu niteliklere kim uymuyor? Yapılan araştırmalara göre bu niteliklere uymayan ve anayasasında özel isim bulunan üç ülke vardır: Bunlar; İran, Kuzey Kore ve Türkiye’dir. Bilindiği gibi bizim anayasada da, M. Kemal’in ismi geçmekte, sadece geçmekle kalmayıp, bu milletin yani cumhurun millî manevi değerleri de “Atatürk milliyetçiliği” iddiasıyla bir şahsın inisiyatif ve inkılâplarına feda edilmiştir.
    O halde bu rejime Cumhuriyet denilebilir mi? Böyle bir ülke olur mu? Böyle bir millete “hür millet” denilebilir mi? Her halde hiçbir akıl, mantık, izan ve insaf sahibi bunu diyemez. O halde bu sahte milliyetçiler, ne yüzle nara atıyorlar?
    Meselâ, bazı Kemalistler “Atatürk Cumhuriyeti” diye bir tabir kullanılırlar. Bu lafın kendisi Cumhuriyet’e aykırıdır. Çünkü bu tabirin kendisi Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır; çünkü cumhuru da devre dışı bırakıp tekelciliği ifade eder. Bunun, ”Stalin Cumhuriyeti” demekten bir farkı yoktur. İkisinde de özel isim merkezdedir. Kemalizm’in en büyük icadı; iç düşmanlar türetmesidir, bu milleti laik – anti laik, kemalist-antikemalist gibi ayrımlarla bölüp parçalamasıdır. Bunları yaparken hep “koruma kanununun” arkasına sığınırlar. Demek bu kanun, artık bu millet için, bir tuzak haline gelmiştir. 1960 darbesiyle bu ismi anayasaya yerleştirdiler ve hâlâ daha duruyor. Bir deli bir kuyuya taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor.
    Şimdi ise AB, bu kanunu kaldırın diyor. Yine zavallı milletin hiç sesi çıkmıyor veya çıkaramıyor. Tabi Kemalistler; demokrasiye, insan haklarına, cumhuriyete hatta laikliğe rağmen yaygarayı basıyor. Hâlbuki buna dayanarak insanları yargılamak, sadece Cumhuriyetin felsefesine değil, demokrasi, din, vicdan, hürriyet ve insanlık esprisine de aykırıdır. Yani Kemalizm; öyle bir yobazlıktır ki, hiçbir medeniyet, hak, hukuk, dini ve insani değer tanımamaktadır. O halde hamiyet ve insaniyet namına artık buna bir çare bulunmalı ve son verilmelidir. Onun için artık AB de bu işe önem atfetmiştir. Hamiyetli bir şâir bakın, bu konuda ne diyor.
    “Haddi yok açlıktan başı derde girenin,
    Meydanı sehpaya boyun verenin,
    Lânetle anılan cebabirenin
    Bu rahmet okuttu en küstahına”
    İlim adamlarımız şâirin, “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir, köpektir / Zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten.” dediği duruma düşürülmüş olmuyor mu? Bu acı manzara, başta kimleri düşündürmesi lâzım? Ben de bir zamanların akademisyeni olarak, bu durum, kanıma ve izzetime dokunuyor. Dünya üniversitelerinden ilk 500’de esamemiz yok. Hâlbuki bir asırdır bizim Kemalistler, ilericilik ve çağdaşlık narası atıyor, türküler söylüyorlar; “yoksa bu, bu millete aksi tesir mi yapıyor?” diye düşünüyorum. Çünkü ifade hürriyetinin olmadığı bir ülkede insanların kabiliyetleri gelişemez; zira onlar her şeyi suç addederler ve meramlarını ifade edemezler. İçe kapalı bir duruma düşerler ki, bu da başarıyı engeller. Fakat bu sadece sebeplerden biridir, öbürlerini ise yeri geldikçe, nasip olursa, söyleriz.
    Yani işte, dini vicdanlara hapsedip, fonksiyonsuzlaştırmanın sonucu budur. Eğer bu millet yeniden milli dinamikleri ve moral değerleriyle motive edilebilseydi Osmanlı’da olduğu gibi yine dünyanın süper ülkesi biz olabilirdik. Fakat bu millette, bu cevher, söndürülemediğine göre en yakın zamanda yine bu cevher, hâkim olacak ve bu millet insanlığın kurtuluş çaresi olacaktır.
    Bir Alman düşünürü, “Alman Teknik Üniversitesi yıkılsa, edebiyat fakültesi onu yaptırır; fakat edebiyat fakültesi yıkılsa Teknik Üniversitesi onu yaptıramaz.” diyor. Yani bu milleti, ruh kökünden öldürmek istediler, süründürdüler; fakat öldüremediler
    . Onun için MEHMET AKİF ERSOY MERHUM;
    “Üç beş balta bizi ayıramaz mazimizden,
    Mademki ağacın kökleri derindir cidden
    Gövdesi kesilmiş, dalları kopmuş ne çıkar
    O görürsün yine üstündeki edvarı yarar
    Yükselerek fışkırır afakı perişanımıza
    Yine bin vaha serer kavrulan imanımıza” diyor.
    Maalesef bu şâirimiz de rejimin hışmından nasibini almış, kaç yılını yurt dışında geçirmişlerdendir. Üstelik de İstiklâl Marşı şâirimiz olduğu halde. İ

    Koruma Kanunu” da kaldırılacak mı? || Faruk KÖSE || Yeni Akit

    Nihayet, “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine…” gibi absürd kararlarıyla tarihe mal olan “İstiklal Mahkemeleri”nin zabıtları gün ışığına çıkarılacak. Yakın tarihin tanınması, Cumhuriyet’in neler üzerine ve nasıl kurulduğunun görülmesi, devrimlerin neye mal olduğunun bilinmesi bakımından bu zabıtların arşivlerden çıkarılması çok önemli. Bilinen az sayıdaki kararlarının bile ürperti vermeye yettiği “portatif mahkemeler”den söz ediyoruz. Mezardaki ölüyü bile çıkarıp “aleme ibret olsun” diye idam ipine çektiren mahkemelerden…

    Ya da şapka kanununa muhalefet etti diye bir kadıncağızı bile astıran mahkemelerden…
    İşte, adeta “idam mangası” işlevi görmüş olan bu “portatif mahkemeler(!)”in TBMM’de gizli tutulan zabıtları açıklanacakmış. Ancak henüz araştırmacıların incelemesine kapalı. Şimdilik TBMM tarafından inceleniyor. Basında yer aldığı kadarıyla, bu kapsamda 1471 dosyanın günümüz Türkçesine çevrilmesine başlanmış. Eğer Başkanı onay verirse, yapılan çeviriler dijital ortama aktarılıp TBMM’nin internet sitesinde yayımlanacakmış. Bekliyoruz…
    Bekliyoruz da, zabıtların açıklanmasının yeterli olmayacağını da biliyoruz. Çünkü, eğer sadece içeriğini görüp de üzerinde yorum yapamayacaksak, failler hakkında kanaat belirtemeyeceksek, bu kararları veren mahkemeleri kuranları, üyelerini atayanları, kararlar karşısında sessiz kalarak durumun aynı minval üzere devam etmesini zımnen onaylayanları gündeme getirip tarih mahkemesine çıkaramayacaksak… zabıtların açıklanmasının ne önemi olabilir ki? Ha açıklanmış, ha açıklanmamış ne fark edecek?
    Biliyorsunuz, İstiklal Mahkemeleri döneminde devletin başında M.Kemal vardı. Peki, zabıtlar açıldığında, yapılacak yorumların ucu, kendi zamanında izni ve bilgisi dışında hiçbir şey yapılamayan M.Kemal’e değmeyecek mi? Haliyle değecek. Bu durumda mahkemeler, 5816 Sayılı yasaya istinaden yorum sahibinin yakasına yapışmayacak mı? Haliyle yapışacak. Öyleyse, zabıtların açıklanmasıyla gizli kalması arasında ne fark olacak?
    Niye mi bu soruları soruyorum? Hadi biraz daha müşahhaslaştırayım. Biliyorsunuz, bu ülkede “Atatürkü Koruma Kanunu” adıyla nam salmış bir kanun var. Kanunun asıl adı, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun.” 5816 Sayılı bu kanun Menderes zamanında, 31.7.1951 tarihli ve 7872 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giriyor. Yürürlüğe girdiği günden bu yana da pek çok insanın canını yakıyor. Bu yasa kapsamında bir fiil işlenirse, şikayete bağlı olmaksızın Cumhuriyet savcılıklarınca re’sen takibat yapılıyor.
    Yasanın ilk maddesi şöyle: “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.”
    Yasanın ikinci maddesi, bu birinci maddedeki “suç”ların nasıl işlenirse ne kadar artırılacağına ilişkin hükümleri ihtiva ediyor.
    Geçenlerde Cumhurbaşkanı Gül, şike sanıklarına adeta af getiren yasal düzenlemeyi Meclis’e geri gönderirken, “kişiye özel yasa olmaz” demişti. Ancak el’an mer’i bulunan bu 5816 sayılı yasadan daha kişiye özel bir yasa da yok ve bu durum, ülke için çok büyük bir ayıp, hukuk adına da çok büyük bir kayıp değil mi? Ancak burada, “kişiye özel yasa” meselesi üzerinde durmayacağım, daha başka bir zaviyeden yaklaşmak istiyorum konuya.
    Bu yasanın anlamı açıkça şudur: “Atatürk asla hata yapmamıştır, ne yaptıysa mutlak doğrudur. Sorulamaz, sorgulanamaz, eleştirilemez, reddedilemez. Hatta, böyle de yorumlanabilecek bir tavırda bulunulamaz. Aksi halde, ihlal edenin canına okunur.”
    Peki, o zaman bu yasa, açıkça M.Kemal’i “monark” ya da daha ileri bir tabirle “ilah” konumuna getirmiş olmuyor mu? Sadece soruyoruz ve geçiyoruz. Falih Rıfkı Atay da ünlü Çankaya adlı kitabında “Atatürk diktatör müydü?” diye soruyor. Ancak o sorup geçmiyor, hemen ardından cevabını kendisi veriyor: “Rejimine bakarsanız, evet.” Gerçi bundan sonra, bu diktatörlüğün ne kadar gerekli olduğuna dair kendince bir dizi izahatta bulunuyor; ama bir kişinin “kurucu” olmasının, her ne sebeple ya da niyetle olursa olsun, halkı üzerinde -kendi tabiriyle- “diktatörlük” kurması hakkını ona verip vermeyeceğini açıklamıyor. Tabiî bu arada, M.Kemal’in en yakınındaki birinin onu “diktatör” olarak tanımlaması ayrı bir fasıl.
    Peki, madem M.Kemal kendi arkadaşları tarafından da “diktatör” olarak tanımlanıyor, öyleyse kendi devrindeki her türlü icraattan sorumlu olan birinci kişi olmaz mı? Ya da ne yapıldıysa, bir şekilde gelip M.Kemal’e dayanmaz mı? Bu durumda İstiklal Mahkemeleri’nin kararlarının M.Kemal ile doğrudan ya da dolaylı bir bağlantısına dair bir şüphe ortaya çıkarsa, bu şüphenin peşine düşülmesi halinde, “koruma yasası” buna engel teşkil etmeyecek mi? Bir araştırmacı, İstiklal Mahkemelerinde yaşanan mezalimin M.Kemal’e dayanan herhangi bir bağlantısını keşfederse, bunu kamuoyunun bilgisine açıklayabilecek mi, açıklayamayacak mı? Hadi açıkladı diyelim, o zaman 5816 tonluk bir yasa yükünün altında ezilmeyeceğini kim garanti edebilir?
    Böyle bir garanti, ancak “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”un kaldırılması ile olur, öyle değil mi? Öyle ya, “kişiye özel kanun olamaz”dı hani?… İşte başlıkta sorduğumuz soru bu yüzdendi.
    Şimdi, Sayın TBMM Başkanı’na soruyorum: Tamam, İstiklal Mahkemeleri zabıtları açıklanacak da, bunun bir anlam ifade etmesi bakımından “Atatürk’ü Koruma Kanunu” da kaldırılacak mı?

    KORUMA KANUNU NEDEN KALKMALI?
    Kemalistler kendilerini Cumhuriyetçi diye takdim eder; ama değildirler. Çünkü Cumhuriyet’in kanunları ve kuralları geneldir ve herkesi kapsar. Zaten Cumhuriyet’in monarşiden (krallık, sultanlık, vb.) ayrıldığı hususların en önemlilerinden biri; yasaların kişiye özel olmamasıdır. Yani bu manada “Cumhuriyet” bir bakıma “isimsizler” rejimidir. Yasal açıdan sülalenin, aşiretin ve soyun önceliği bulunmaz. Makamlar korunur; fakat şahıslar korunmaz. Buraya kadar anlattığımız Cumhuriyet’in nitelikleridir, şimdi bakalım bu niteliklere kim uymuyor? Yapılan araştırmalara göre bu niteliklere uymayan ve anayasasında özel isim bulunan üç ülke vardır: Bunlar; İran, Kuzey Kore ve Türkiye’dir. Bilindiği gibi bizim anayasada da, M. Kemal’in ismi geçmekte, sadece geçmekle kalmayıp, bu milletin yani cumhurun millî manevi değerleri de “Atatürk milliyetçiliği” iddiasıyla bir şahsın inisiyatif ve inkılâplarına feda edilmiştir.
    O halde bu rejime Cumhuriyet denilebilir mi? Böyle bir ülke olur mu? Böyle bir millete “hür millet” denilebilir mi? Her halde hiçbir akıl, mantık, izan ve insaf sahibi bunu diyemez. O halde bu sahte milliyetçiler, ne yüzle nara atıyorlar?
    Meselâ, bazı Kemalistler “Atatürk Cumhuriyeti” diye bir tabir kullanılırlar. Bu lafın kendisi Cumhuriyet’e aykırıdır. Çünkü bu tabirin kendisi Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır; çünkü cumhuru da devre dışı bırakıp tekelciliği ifade eder. Bunun, ”Stalin Cumhuriyeti” demekten bir farkı yoktur. İkisinde de özel isim merkezdedir. Kemalizm’in en büyük icadı; iç düşmanlar türetmesidir, bu milleti laik – anti laik, kemalist-antikemalist gibi ayrımlarla bölüp parçalamasıdır. Bunları yaparken hep “koruma kanununun” arkasına sığınırlar. Demek bu kanun, artık bu millet için, bir tuzak haline gelmiştir. 1960 darbesiyle bu ismi anayasaya yerleştirdiler ve hâlâ daha duruyor. Bir deli bir kuyuya taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor.
    Şimdi ise AB, bu kanunu kaldırın diyor. Yine zavallı milletin hiç sesi çıkmıyor veya çıkaramıyor. Tabi Kemalistler; demokrasiye, insan haklarına, cumhuriyete hatta laikliğe rağmen yaygarayı basıyor. Hâlbuki buna dayanarak insanları yargılamak, sadece Cumhuriyetin felsefesine değil, demokrasi, din, vicdan, hürriyet ve insanlık esprisine de aykırıdır. Yani Kemalizm; öyle bir yobazlıktır ki, hiçbir medeniyet, hak, hukuk, dini ve insani değer tanımamaktadır. O halde hamiyet ve insaniyet namına artık buna bir çare bulunmalı ve son verilmelidir. Onun için artık AB de bu işe önem atfetmiştir. Hamiyetli bir şâir bakın, bu konuda ne diyor.
    “Haddi yok açlıktan başı derde girenin,
    Meydanı sehpaya boyun verenin,
    Lânetle anılan cebabirenin
    Bu rahmet okuttu en küstahına”
    İlim adamlarımız şâirin, “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir, köpektir / Zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten.” dediği duruma düşürülmüş olmuyor mu? Bu acı manzara, başta kimleri düşündürmesi lâzım? Ben de bir zamanların akademisyeni olarak, bu durum, kanıma ve izzetime dokunuyor. Dünya üniversitelerinden ilk 500’de esamemiz yok. Hâlbuki bir asırdır bizim Kemalistler, ilericilik ve çağdaşlık narası atıyor, türküler söylüyorlar; “yoksa bu, bu millete aksi tesir mi yapıyor?” diye düşünüyorum. Çünkü ifade hürriyetinin olmadığı bir ülkede insanların kabiliyetleri gelişemez; zira onlar her şeyi suç addederler ve meramlarını ifade edemezler. İçe kapalı bir duruma düşerler ki, bu da başarıyı engeller. Fakat bu sadece sebeplerden biridir, öbürlerini ise yeri geldikçe, nasip olursa, söyleriz.
    Yani işte, dini vicdanlara hapsedip, fonksiyonsuzlaştırmanın sonucu budur. Eğer bu millet yeniden milli dinamikleri ve moral değerleriyle motive edilebilseydi Osmanlı’da olduğu gibi yine dünyanın süper ülkesi biz olabilirdik. Fakat bu millette, bu cevher, söndürülemediğine göre en yakın zamanda yine bu cevher, hâkim olacak ve bu millet insanlığın kurtuluş çaresi olacaktır.
    Bir Alman düşünürü, “Alman Teknik Üniversitesi yıkılsa, edebiyat fakültesi onu yaptırır; fakat edebiyat fakültesi yıkılsa Teknik Üniversitesi onu yaptıramaz.” diyor. Yani bu milleti, ruh kökünden öldürmek istediler, süründürdüler; fakat öldüremediler
    . Onun için M. Akif,
    “Üç beş balta bizi ayıramaz mazimizden,
    Mademki ağacın kökleri derindir cidden
    Gövdesi kesilmiş, dalları kopmuş ne çıkar
    O görürsün yine üstündeki edvarı yarar
    Yükselerek fışkırır afakı perişanımıza
    Yine bin vaha serer kavrulan imanımıza” diyor.
    Maalesef bu şâirimiz de rejimin hışmından nasibini almış, kaç yılını yurt dışında geçirmişlerdendir. Üstelik de İstiklâl Marşı şâirimiz olduğu halde. İşte işin vahameti…

  7. M KEMAL ; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    M KEMAL ; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası : Atatürk-Karabekir Yayına hazırlayan
    İsmet Bozdağ Emre Yayınları aralık 1991 s 143 )
    Evet Karabekir Arapoğlunun yavelerni Türk oğullarına öğretmek için Kuranı
    Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım ta ki budalalık edip
    de aldanmakta devam etmesinler..
    ( Atatürk- Kazım Karabekir- Paşaların Kavgası syf 159)
    ”İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan
    bugünkü şekline geldi.
    Atatürk’ün İslam Dinini reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır. Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini apaçık beyan ediyor.
    Atatürk’e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
    Biri Batılılaşma konusunda…
    Diğeri din konusunda…
    İlki, Atatürk’ün hedef olarak Avrupa’yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
    İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk’ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım’la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
    Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
    İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa’nın Fransız yazarı Maurice Pernot’ya verdiği demeç… Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
    “Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimiz Batı’ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye’de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”
    Din meselesine gelince…
    İlk Meclis’in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru… Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk’ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
    Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa’ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
    Kitap, 1931’de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa’nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların “Millet” bölümünden satırlar:
    “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)

    “Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
    “Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
    “… din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra…”
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası : Atatürk-Karabekir Yayına hazırlayan
    İsmet Bozdağ Emre Yayınları aralık 1991 s 143 )
    Evet Karabekir Arapoğlunun yavelerni Türk oğullarına öğretmek için Kuranı
    Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım ta ki budalalık edip
    de aldanmakta devam etmesinler..
    ( Atatürk- Kazım Karabekir- Paşaların Kavgası syf 159)
    ”İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan
    bugünkü şekline geldi.
    İnsanın bugünkü yüksek zekâ, idrak ve kudreti, milyonlarca ve milyonlarca
    kuşaktan geçerek hazırlandı.
    Artık insan bugün, doğanın sonsuz büyüklüğüne
    ve doğa içinde kendi türünün yazgısına,
    gittikçe büyüyen bir irade ve bilinç ile bakıyor.”1930
    (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 267)
    Medeni Bilgiler s 451:
    “Allah korkusu, insanların kafalarında ve
    hareketlerine hesapsız memnunlar yaratmıştır”
    Mustafa Kemal Paşa’nın,
    Din karşıtı daha birçok sözleri vardır.
    Bu sözler sadece birkaçı…
    Mustafa Kemal Paşa nasıl öldü?
    Ölürken cenaze namazı kılındı mı?
    Mustafa Kemal Paşa’nın cenazesi’nde
    İslami hiçbir sembole yer verilmedi.
    Naaşı’nın başında altı adet meşale yakılmıştı.
    Ve işin en can alıcı noktası ise
    Anıtkabir’in bir mason tapınağını andırmasıydı
    Yeterince açık değil mi?
    Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?
    Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988’de basılan “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları” kitabında yer almıyor da ondan…
    İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk’ün notlarını sansür ederek yayımladı.
    “Medeni Bilgiler”i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu’ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.
    Atatürk’ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
    Düşünce özgürlüğü mü dediniz?
    (Milliyet – )

    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası : Atatürk-Karabekir Yayına hazırlayan
    İsmet Bozdağ Emre Yayınları aralık 1991 s 143 )
    Evet Karabekir Arapoğlunun yavelerni Türk oğullarına öğretmek için Kuranı
    Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım ta ki budalalık edip
    de aldanmakta devam etmesinler..
    ( Atatürk- Kazım Karabekir- Paşaların Kavgası syf 159)
    ”İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan
    bugünkü şekline geldi.
    Atatürk’ün İslam Dinini reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır. Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini apaçık beyan ediyor.
    Atatürk’e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
    Biri Batılılaşma konusunda…
    Diğeri din konusunda…
    İlki, Atatürk’ün hedef olarak Avrupa’yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
    İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk’ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım’la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
    Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
    İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa’nın Fransız yazarı Maurice Pernot’ya verdiği demeç… Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
    “Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimiz Batı’ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye’de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”
    Din meselesine gelince…
    İlk Meclis’in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru… Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk’ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
    Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa’ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
    Kitap, 1931’de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa’nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların “Millet” bölümünden satırlar:
    “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)

    “Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
    “Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
    “… din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra…”
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası : Atatürk-Karabekir Yayına hazırlayan
    İsmet Bozdağ Emre Yayınları aralık 1991 s 143 )
    Evet Karabekir Arapoğlunun yavelerni Türk oğullarına öğretmek için Kuranı
    Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım ta ki budalalık edip
    de aldanmakta devam etmesinler..
    ( Atatürk- Kazım Karabekir- Paşaların Kavgası syf 159)
    ”İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan
    bugünkü şekline geldi.
    İnsanın bugünkü yüksek zekâ, idrak ve kudreti, milyonlarca ve milyonlarca
    kuşaktan geçerek hazırlandı.
    Artık insan bugün, doğanın sonsuz büyüklüğüne
    ve doğa içinde kendi türünün yazgısına,
    gittikçe büyüyen bir irade ve bilinç ile bakıyor.”1930
    (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 267)
    Medeni Bilgiler s 451:
    “Allah korkusu, insanların kafalarında ve
    hareketlerine hesapsız memnunlar yaratmıştır”
    Mustafa Kemal Paşa’nın,
    Din karşıtı daha birçok sözleri vardır.
    Bu sözler sadece birkaçı…
    Mustafa Kemal Paşa nasıl öldü?
    Ölürken cenaze namazı kılındı mı?
    Mustafa Kemal Paşa’nın cenazesi’nde
    İslami hiçbir sembole yer verilmedi.
    Naaşı’nın başında altı adet meşale yakılmıştı.
    Ve işin en can alıcı noktası ise
    Anıtkabir’in bir mason tapınağını andırmasıydı
    Yeterince açık değil mi?
    Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?
    Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988’de basılan “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları” kitabında yer almıyor da ondan…
    İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk’ün notlarını sansür ederek yayımladı.
    “Medeni Bilgiler”i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu’ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.
    Atatürk’ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
    Düşünce özgürlüğü mü dediniz?
    (Milliyet – )

  8. VATAN MİLLET KURAN, DEVLET ,ALLAH AŞKI İÇİN MİLLET AŞKI İÇİN LÜTFEN BU 5816 Sayılı KİŞİYE ÖZEL DÜNYADA YALNIZCA kuzey kore, türkiye ,ve iranda olan bu kişiye özel ZÜLL KANUNU , 5816 YASAYI SİZİN HİMMETİNİZLE KALDIRALIM LÜTFEN 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var diyor yazar kadir mısıroglu; bu nedenle ; “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir,bu nedenle LÜTFEN 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum…
    .” Sevgili kardeşler yaptığımız paylaşımlarda şunun üzerinde önemle duruyoruz. M.Kemal kimdir? Toz pembe sayfaların ardında neler yaşanmıştır? Kemalizmle ne hedeflenmektedir? Kemalizm bizi nereye getirmiştir? Bizden neler almıştır?

    Şimdi bu sorulara cevap aramak vatan hainliği midir? Arkadaşlar biz kahvede muhabbet yapmıyoruz. Akademik anlamda bilimsel belgeli kaynakları sizlerle paylaşıyoruz. Tarih bir zamandır. Tarih bir bilimdir ve bilimlerde dogma yoktur. Madem ki tarih bilimdir o zaman bilimin de tartışılabilir olması lazım gelir. Biz paylaşımlarımızda tarihi yüceltiyoruz, bilimi yüceltiyoruz. Yalnız, bu belgeli, kaynaklı paylaşımlara hala itiraz edenler hem bilimi yıkıyor hem de bu alandaki yobazlıklarını ifade ediyorlar..
    Neden M.Kemal? Neden olmasın ki ? 15sene Türkiye’yi demir yumrukla diktatör Yönetimle yönetti. Devrimler adı altında planlarını devreye soktu. 600 sene varlığını 3 kıtada sürdüren Osmanlı’ya, kendisi son verdi; işgalciler değil. Onun dönemi ile birlikte kuşak çatışması başladı. Siyasi ve askeri anlamdaki başarısızlıklarını anlıyorum da kültürel, dinsel, sosyolojik, ekonomik anlamda hangi olumlu gelişmeyi Türkiye’ye bırakmıştır acaba çok merak ediyorum. Bu sorunun cevabını veremeyenler konuyu, onun Türkiye’yi kurtardığına bağlıyorlar. Doğrusu hiçbir mantık anlayışına uymuyor bu.

    Şunu asla unutmayın bu konu hakkındaki çalışmalarımızı okuyanlar en ala profesörleri bile susturuyor Cevap veremiyorlar Amacımız da zaten insanları susturmak değil, gerçekleri haykırmak ve sorgulamaktır. Gerçek amacımız M.Kemal’in kim olduğu değil, olanı ortaya koymaktır. Amacımız M.Kemal in daha doğrusu Kemalizmin bize etkilerini tespit etmektir. Bu tespitler yapıldıktan sonra dünyaya ilmen, fiilen hakim olmaktır. Çünkü buna gücümüz de var imkanımız da. Üzülerek belirtiyorum her gün dünya dertleri ile boğuşan atalarımızdan bize çürük bir “eziklik” duygusu kaldı. Bu duygunun altında yatan düşünce Kemalizm’dir ve bizim de Kemalizm’i eleştirmeye hakkımız vardır. Biz bunun peşindeyiz. Tabiî ki düşüncelerimizi herkes kabullenmeyecek. Bu kaderin ilahi olan kısmıdır. Yalnız yetişen gençlikten biz eminiz ki zincirlerini kıracak devletlerini ve toplumlarını şerefli bir Müslüman yapacaktır. Biz öldükten sonra torunlarımıza “eziklik” değil iman, cesaret, doğruluk, ilim gibi güzel ve yararlı şeyleri bırakmak istiyoruz. Çünkü biz buna “değeriz”
    “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır.BU NEDENLE: “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum

    5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir.” Sevgili kardeşler yaptığımız paylaşımlarda şunun üzerinde önemle duruyoruz. M.Kemal kimdir? Toz pembe sayfaların ardında neler yaşanmıştır? Kemalizmle ne hedeflenmektedir? Kemalizm bizi nereye getirmiştir? Bizden neler almıştır?

    Şimdi bu sorulara cevap aramak vatan hainliği midir? Arkadaşlar biz kahvede muhabbet yapmıyoruz. Akademik anlamda bilimsel belgeli kaynakları sizlerle paylaşıyoruz. Tarih bir zamandır. Tarih bir bilimdir ve bilimlerde dogma yoktur. Madem ki tarih bilimdir o zaman bilimin de tartışılabilir olması lazım gelir. Biz paylaşımlarımızda tarihi yüceltiyoruz, bilimi yüceltiyoruz. Yalnız, bu belgeli, kaynaklı paylaşımlara hala itiraz edenler hem bilimi yıkıyor hem de bu alandaki yobazlıklarını ifade ediyorlar..
    Neden M.Kemal? Neden olmasın ki ? 15sene Türkiye’yi demir yumrukla diktatör Yönetimle yönetti. Devrimler adı altında planlarını devreye soktu. 600 sene varlığını 3 kıtada sürdüren Osmanlı’ya, kendisi son verdi; işgalciler değil. Onun dönemi ile birlikte kuşak çatışması başladı. Siyasi ve askeri anlamdaki başarısızlıklarını anlıyorum da kültürel, dinsel, sosyolojik, ekonomik anlamda hangi olumlu gelişmeyi Türkiye’ye bırakmıştır acaba çok merak ediyorum. Bu sorunun cevabını veremeyenler konuyu, onun Türkiye’yi kurtardığına bağlıyorlar. Doğrusu hiçbir mantık anlayışına uymuyor bu.

    Şunu asla unutmayın bu konu hakkındaki çalışmalarımızı okuyanlar en ala profesörleri bile susturuyor Cevap veremiyorlar Amacımız da zaten insanları susturmak değil, gerçekleri haykırmak ve sorgulamaktır. Gerçek amacımız M.Kemal’in kim olduğu değil, olanı ortaya koymaktır. Amacımız M.Kemal in daha doğrusu Kemalizmin bize etkilerini tespit etmektir. Bu tespitler yapıldıktan sonra dünyaya ilmen, fiilen hakim olmaktır. Çünkü buna gücümüz de var imkanımız da. Üzülerek belirtiyorum her gün dünya dertleri ile boğuşan atalarımızdan bize çürük bir “eziklik” duygusu kaldı. Bu duygunun altında yatan düşünce Kemalizm’dir ve bizim de Kemalizm’i eleştirmeye hakkımız vardır. Biz bunun peşindeyiz. Tabiî ki düşüncelerimizi herkes kabullenmeyecek. Bu kaderin ilahi olan kısmıdır. Yalnız yetişen gençlikten biz eminiz ki zincirlerini kıracak devletlerini ve toplumlarını şerefli bir Müslüman yapacaktır. Biz öldükten sonra torunlarımıza “eziklik” değil iman, cesaret, doğruluk, ilim gibi güzel ve yararlı şeyleri bırakmak istiyoruz. Çünkü biz buna “değeriz”
    “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır.BU NEDENLE: “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum
    Sebebi;
    portatif mahkemeler”den söz ediyoruz. Mezardaki ölüyü bile çıkarıp “aleme ibret olsun” diye idam ipine çektiren mahkemelerden…

    Ya da şapka kanununa muhalefet etti diye bir kadıncağızı bile astıran mahkemelerden…
    İşte, adeta “idam mangası” işlevi görmüş olan bu “portatif mahkemeler(!)”in TBMM’de gizli tutulan zabıtları açıklanacakmış. Ancak henüz araştırmacıların incelemesine kapalı. Şimdilik TBMM tarafından inceleniyor. Basında yer aldığı kadarıyla, bu kapsamda 1471 dosyanın günümüz Türkçesine çevrilmesine başlanmış. Eğer Başkanı onay verirse, yapılan çeviriler dijital ortama aktarılıp TBMM’nin internet sitesinde yayımlanacakmış. Bekliyoruz…
    Bekliyoruz da, zabıtların açıklanmasının yeterli olmayacağını da biliyoruz. Çünkü, eğer sadece içeriğini görüp de üzerinde yorum yapamayacaksak, failler hakkında kanaat belirtemeyeceksek, bu kararları veren mahkemeleri kuranları, üyelerini atayanları, kararlar karşısında sessiz kalarak durumun aynı minval üzere devam etmesini zımnen onaylayanları gündeme getirip tarih mahkemesine çıkaramayacaksak… zabıtların açıklanmasının ne önemi olabilir ki? Ha açıklanmış, ha açıklanmamış ne fark edecek?
    Biliyorsunuz, İstiklal Mahkemeleri döneminde devletin başında M.Kemal vardı. Peki, zabıtlar açıldığında, yapılacak yorumların ucu, kendi zamanında izni ve bilgisi dışında hiçbir şey yapılamayan M.Kemal’e değmeyecek mi? Haliyle değecek. Bu durumda mahkemeler, 5816 Sayılı yasaya istinaden yorum sahibinin yakasına yapışmayacak mı? Haliyle yapışacak. Öyleyse, zabıtların açıklanmasıyla gizli kalması arasında ne fark olacak?
    Niye mi bu soruları soruyorum? Hadi biraz daha müşahhaslaştırayım. Biliyorsunuz, bu ülkede “Atatürkü Koruma Kanunu” adıyla nam salmış bir kanun var. Kanunun asıl adı, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun.” 5816 Sayılı bu kanun Menderes zamanında, 31.7.1951 tarihli ve 7872 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giriyor. Yürürlüğe girdiği günden bu yana da pek çok insanın canını yakıyor. Bu yasa kapsamında bir fiil işlenirse, şikayete bağlı olmaksızın Cumhuriyet savcılıklarınca re’sen takibat yapılıyor.
    Yasanın ilk maddesi şöyle: “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.”
    Yasanın ikinci maddesi, bu birinci maddedeki “suç”ların nasıl işlenirse ne kadar artırılacağına ilişkin hükümleri ihtiva ediyor.
    Geçenlerde Cumhurbaşkanı Gül, şike sanıklarına adeta af getiren yasal düzenlemeyi Meclis’e geri gönderirken, “kişiye özel yasa olmaz” demişti. Ancak el’an mer’i bulunan bu 5816 sayılı yasadan daha kişiye özel bir yasa da yok ve bu durum, ülke için çok büyük bir ayıp, hukuk adına da çok büyük bir kayıp değil mi? Ancak burada, “kişiye özel yasa” meselesi üzerinde durmayacağım, daha başka bir zaviyeden yaklaşmak istiyorum konuya.
    Bu yasanın anlamı açıkça şudur: “Atatürk asla hata yapmamıştır, ne yaptıysa mutlak doğrudur. Sorulamaz, sorgulanamaz, eleştirilemez, reddedilemez. Hatta, böyle de yorumlanabilecek bir tavırda bulunulamaz. Aksi halde, ihlal edenin canına okunur.”
    “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır.BU NEDENLE: “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum

    Osmanlı imparatorluğunu parçalayan küresel güçler,Lozan’da yapılan anlaşmada kağıt üzerinde yazmayan bir takım anlaşmaları zamanın idarecilerine yaptırdılar işte bu dinleyeceğiniz videoda bu gizli maddeleri öğreneceksiniz..Lozan’ı topluma zafer diye anlatsalar da bu konuşmadan sonra zafer olmadığını öğrenmiş
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPORTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ

    gogula yazınız : Kemalist Türkiye’nin Tarihi yalanları
    gogula yazınız : Mustafa Kemal Gerçekleri
    Mustafa Kemal Gerçekleri

    MUSTAFA KEMAL İN YAHUDİ OLDUGUNUN İTİRAFI MI ??? !!! …
    SELANİK’TEN NE ÇIKAR? MUSTAFA KEMALİN YAHUDİ OLDUGUNUN İTİRAFI MI ??? !!! …
    VAHDETTİN HAN – HATIRA DEFTERİ: M.KEMAL BİZE İHANET ETTİ !

    “Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan İttihatçıları kastetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim.Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele (karşılık) için mümkün ve mahrem(gizli) vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden Mustafa Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

    Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayi Milliye’ yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım..(En sonunda bana cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de Mustafa Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor)

    Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi erkara (kamu oyuna) açıklanarak, İslam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim”.

    Hem bu hatıralar hem de Sultan Vahdettin ve Mustafa Kemal arasındaki Milli Mücadele başlamadan önce yapılan görüşmeler hakkında detaylı bilgiyi; Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ’ ün, BİLİNMEYEN OSMANLI adlı eserinin 299.-300.-301.-302. sayfalarına bakabilirsiniz.

    Reklamlar
    OSMANLI VE SELANİKLİLER
    Tarih ibret almak içindir, hayal kurmak için değil; aksi takdirde hayal ve masaldan farksız hale gelir. Çünkü onların bile bir maksat ve manası olur.
    Ecdadımızın bize, hiçbir milletle kıyaslanamayacak miraslar bırakmasına rağmen, onlara yapılan haksızlıklara seyirci kalmak ve hatta destek olmak, benim kanıma dokunuyor. İşte kafatasçıların yaptığı budur; çünkü Yahudî ve İngilizlere seyirciliğin ötesinde uşaklık ve piyonluk yapmışlar. Onlarla birleşip cihan padişahı ve âlem-i İslâm’ın halifesini tahttan indirmişler. Ekmeğini yedikleri Türk milletini, dünya milletleri karşısında yalnız bırakıp onu cihana hâkim kılan dinini, Yahudi’ye satmışlar. Onun malını ve itibarını payimal etmişler.
    Bunun öncelikle bilinmesi gerekir ki; hilafet ve meşveret Hz. Hasan’la bittiği halde Osmanlı onu saltanat şeklinde almış ve buna rağmen dünya çapında büyük işler yaparak bu milleti, dünyaya hâkim kılmış. “Ya bunu, bir de aslına uygun yapsaydı ne olurdu?” deyip, Bediüzzaman’a destek verip, saltanatı sona erdirip, meşrutiyete destek verip, gerçek halifeliği getirmek varken; Yahudi ve İngilize uşaklık yapıp milletini mahvetmenin; hiçbir akıl, mantık ve vicdanda yeri olabilir mi? Güya Paris’te “Hürriyet ve Demokrasi” üzerine fikir jimnastiği yapanların dönüş yolu Selanik’ten geçtiği için, oradan aldıkları virüslerin payitahta taşınmasına sebep olmuştur, Yani körle yatan şaşı kalkarmış. O zaman halkının %70’i Yahudi olan Selanik’ten ne çıkacağı İncil’de bile ifade edilmiştir.
    Kurtuluş savaşı heyecanıyla bu aziz millet, gayr-ı milli bir hanedanın bir kurt gibi bünyesine girdiğini fark ve hissedemedi. Memleketin hayati noktalarına artık Selanikliler yerleşerek Cumhuriyet hükûmetinin “elit” tabakasını teşkil edip bu milletin ensesinde bir asırdır boza pişirmeye devam ettiler. Cumhuriyet dönemindeki keyfi istibdat, padişahların mecbur kaldığı istibdada bin defa rahmet okuttu. Daha sonra Selanikliler hanedanının bu “mutlu azınlık” saltanatının devamı için bir takım inkılâplar yapıldı. Meselâ; 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 ihtilalleri gibi.
    Bunlar her bir ihtilalde “cambaza bak” taktiği ile bu milletin milli servetini İsrail’e akıtmışlar ve faturayı yine bu millete ödetmişlerdir. İşte bu memlekette; demokrasi (AB) ve insan haklarını, dini, imanı ve maşeri vicdanı engelleyen hep bu zihniyettir.

  9. MUSTAFA KEMAL İN YAHUDİ OLDUGUNUN İTİRAFI MI ??? !!! …
    SELANİK’TEN NE ÇIKAR? MUSTAFA KEMALİN YAHUDİ OLDUGUNUN İTİRAFI MI ??? !!! …
    SALTANATIN OSMANLILARDAN SELANİKLİLERE GEÇİŞİ
    İnsanlık tarihinin belki de en trajik ve ibretlik dönüm noktalarından biri, 27 Nisan 1909’da yaşanmıştır. Zira Osmanlının, İspanyolların toplu katliamından ve soy kırımından kurtardığı ve 1492’den itibaren Selanik’e yerleştirdiği Yahudî milleti, Osmanlının temelini oya oya, yapmış olduğu entrikalarla, “besle kargayı oysun gözünü” atasözünü doğrularcasına 1909’da Selanik’te topladığı bir çapulcu grubuyla İstanbul’u işgal etti. Ve 33 yıldır Osmanlı tahtında oturan Abdülhamid, hem de Türkçülerin yardımıyla hal edildi ve tahtan indirildi.
    Padişaha hal tebliğini götüren heyet içinde hiç Türk yoktu. Yani o derece Yahudiler güven sağlamış olmalı ki Osmanlı Padişahını bile teslim alabiliyorlar. Heyetin başında olan sözcü ise Yahudi asıllı Selanik mebusu Emanuel Karasso idi. Heyetin diğer üç kişisi ise: Aram Efendi (Ermeni), Paşa… (Arnavut), Arif Hikmet Paşa (Gürcü)
    Esas çarpıcı ve dikkat çekici olan gelişme ise şudur: Padişahın düşürülmesi fikriyle “meclis-i mebusanı” toplayan ve kararı çıkaran başroldeki kişi, sekiz yıl sonra sadrazamlık yapacak olan meclis başkan vekili Talat Paşa’dır. Hem mason hem de köken olarak Selanik dönmelerine dayanan Talat Paşa, İttihat Terakki komitesinin en önde gelen siyasi lideriydi. Bir Selanik yahudisinin götürdüğü tebliğle tahttan indirilen Osmanlı Sultanı, yine Selaniklilerin marifetiyle derdest edilip Selanik’teki Alâtini Köşküne götürülüp hapsedildi ve asiler, Sultanın köşküne oturdu. Onu bu hâle getiren Talat ve arkadaşları olan İttihat paşaları ise Osmanlıyı alel acele savaşa soktu ve Müslümanların başına getirmedikleri bela ve felaket kalmadı.
    Belki de dış güçleri bunlar tahrik ve teşvik ettiler. Yani 1. Dünya savaşının başımıza bela olmasının sebebi, bu İttihat Terakkiciler ve Yahudîlerdir. Çünkü bunların çoğu gayri Müslim veya Sebatayist idi. Burada Türk ırkçıları ile Yahudi ırkçılarının şeriatçı saydıkları Halifeye karşı birleştiklerini görüyoruz ve Cumhuriyet devrinde bu hal devam etmiştir.
    Evet, provokatif 31 Mart vakasını (13 Nisan 1909) fırsat bilen Selanik Yahudîleri, aynı gün içinde Selanik merkezinde kurdukları “Hareket Ordusunun kurmay heyetini dahi tespit ettiler, hemen ardından hareketin çapını genişlettiler. Ve toplanan birlikleri İstanbul üzerine sevk ettiler ve 23 Nisan 1909’da İstanbul’a girdiler. Çok gariptir ki bu tarih, bilahare de 23 Nisan 1920’de çocuk bayramı oldu.
    Bu hadiseler tesadüf olmayıp bana Kenzul- Ummal, 14; 271 nolu hadis-i şerifi hatırlatıyor; çünkü orada, “Halifelik amcamın oğlu Abbas’ın sülalesinden zail olmadan Deccala kadar devam edecek” buyruluyor. Bediüzzaman da bu hadis-i şerifi Şualar isimli kitabında, sayfa 348’de zikretmiştir. Aslında bu olay, fiilen Hilafetin sona ermesidir ve buna göre Halifeliği bu şekilde kaldıranlar Deccal rolünü icra etmiş olmaktadır. Belki de bu, halifenin hal’ bayramıdır. Bilahare de resmileştirilmiştir. O zamanki gerekçe saltanattı, bu kozu onların elinden almak için Bediüzzaman iki yıl önce Sultan Abdulhamid’e meşruiyet kazanması için saltanatı ilmî bir heyete devretmesini söylemişti. Daha sonra Hilafet de o bahane ile kaldırılmış oldu. Kâinatta tesadüf yoktur.
    Bediüzzaman Hazretleri, 1909’da yaşanmış olan bu hadiseyi “tebeddülü saltanat” tabiriyle ifade ediyor. Her halde anlamı “saltanatın el değiştirmesi” anlamına gelir. Zira Abdülhamid’den sonra tahta getirilen iki zata, gerçek anlamda halife demek her halde mümkün değildir. Zaten Sultan Vahdeddin, kendisinin “Ateşli kül üzerine oturtulduğunu” söylüyor. Eli kolu bağlı, kuvvet ve kudreti kırılmış olan M. Reşad ile Vahdeddin, Selanikliler elinde bir esir ve onların meşruiyet perdesi olarak kaldı. Aynı zamanda dış mihraklar idareyi kendi zihniyetlerinden birine teslim edip, öyle çekildiler. Bu iddianın belgesi, Emirdağ Lahikası 2’de Büyük Doğu’dan iktibas olarak mevcuttur.
    Nitekim 1922’de saltanat iddiası ile hilafetin tamamen kaldırılması ve hanedana mensup bütün fertlerin yurt dışına sürülmesi yine Selanik menşeli şahısların direktifleriyle gerçekleşmiştir. Bir de Yahudîlerin barış öncesi ve sonrası yurt içi entrikaları var ki, şeytana pabucu ters giydirir. Bu milletin asıl belini kıran da onlardır. Meselâ; yurdun her tarafında önce İngiliz, Fransız veya Ruslarla korkutup sonra da; “Mustafa Kemal geliyor, sizi kurtaracak” diye, her tarafta bir M. Kemal beklentisi meydana getirdiler. İdareyi teslim edecekleri kişinin propagandasını yapıp; böylece o kişiye bu milleti, bağımlı hâle getirip, kayıtsız şartsız, ne derse kabul etmeye mecbur bıraktılar. Demek İslâmiyet düşmanları Kemalizm’i idealaştırıp İslâm’ın yerine koymayı plânlamışlardır. Yaşlılarla konuşan hemen herkes bu propagandanın örneklerini işitecektir. Ben bizim memleketteki ihtiyarlarla sohbet ederken şaşardım; çünkü onlara da aynı şeyler devamlı telkin edilmiş. Bu ne derece plânlı ve programlı hareket, bu ne kesif ve maksatlı bir faaliyet, şaşmamak elde değil.
    Bu halk, bu kadar entrikayı nasıl bilebilir? Bu ancak, beynelminel şer güçlerin asırlarca yaptığı plânın münafıkça bir uygulamasıdır. Asırlarca dini uğrunda dünyaya meydan okuyan bir milletin içinden, bu derece din düşmanı birisi çıkabilir mi? Hem neden çıksın, İslâm dini gibi insanın haysiyeti, şerefi, hürriyeti, ebedi saadeti ve her şeyi ile uyumlu olan bir dine bu zulüm ve haksızlık yapılır mı? Elbette akl-ı selim olan bunu anlıyor. Bir de koruma kanunuyla bunların üstü kapatılınca millet çaresiz duruma düşürülmüştür. Yoksa Allah böyle bir milleti, maazallah affetmez. Onun için bu çilelere maruz kalmışız.
    Marksizm, âhirzamanda tekrar geleceği haber verilen Hz. İsa’ya bağlılığından dolayı Almanya’yı ve Âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammed (asm)’a bağlılığından dolayı da Türkiye’yi hedef almış. Bu iki millet 1. Dünya savaşında, kader birliği yapmış, bu beraberlik mutlaka devam etmeli; çünkü rivayetlere göre galibiyetleri muhakkaktır.
    MUSTAFA KEMAL İN YAHUDİ OLDUGUNUN İTİRAFI MI ??? !!! …
    SELANİK’TEN NE ÇIKAR? MUSTAFA KEMALİN YAHUDİ OLDUGUNUN İTİRAFI MI ??? !!! …
    Çankaya’dan bir hatıra. Cemal Granda anlatıyor: “Bir gün Çankaya’da eski köşkte Selanikli berber Mehmet ve Rıdvan’la, antrede oturmuş konuşuyorduk. Berberlerin ikisi de Atatürk’ün hemşerisi olduklarından (Selanikli) kendilerini imtiyazlı sayarlar ve yüksekten konuşurlardı. Bu şekilde şaka da olsa böbürlenerek dolaşmalarına, kendilerine poz vermelerine çok alınır; fakat yine renk vermemeye çalışırdım. Fakat bütün dikkatime rağmen aramızda yine de tartışmalar eksik olmazdı. O gün yine onlar zayıf tarafımı bulmuşlar, bana şakadan takılıyorlar; “Biz Selanikliler olmasak siz kurtulamazdınız.” diyorlar. Ben de cevap olarak “Biz kendi kendimizi kurtardık Selaniklilere ihtiyacımız yok, hem Selanik’ten çıksa, çıksa bol bol Yahudî çıkar.” dediğimi ve o esnada Paşa merdivenlerden inmekte olup konuştuklarımızın hepsini duymuştu”
    Nuri Conker, Atatürk’ün nazını çektiği, kaprislerine katlandığı, eski bir çocukluk arkadaşı olduğu için aklına eseni söylemekten çekinmeyen biriydi. Elde ettiği aşırı imtiyazlar yüzünden ciddi ciddi “Sen çekil, biraz da biz cumhurbaşkanlığı yapalım.” diyecek kadar ileri gittiği zamanlarda bile Atatürk gülüp geçer, işi şakaya boğardı; fakat bu seferkinin şakaya gelir yanı yoktu. Nuri Conker sanki bütün konuşmalarımızı biliyormuş da beni koruma kararı vermişçesine “ Selanik’ten bol Yahudî çıkar paşam.” demesin mi?
    Bunun üzerine M. Kemal, yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi. “Benim için bazı kimseler Selanik’te doğduğumdan Yahudî olduğumu söylemek istiyorlar, şunu unutmamak lâzımdır ki, Napolyon da Korsikalı bir İtalyandı, ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lâzımdır.”
    İşte burada görüldüğü gibi; Yahudîlik iddiasını, M. Kemal bile açıkça reddetmiyor, dolayısıyla bu bir kabuldür. Fakat gözü dönmüş kafatasçı ırkçılar, kraldan fazla kralcı olarak arzularına fikir sureti giydirmekte ısrar ediyorlar. Şu hürriyet asrında, ülkemizin demokrasi yolunda en büyük engeli olan Yahudîlerin, Meşrutiyeti engellemekle bize ne kadar kötülükler yapıp felaketler yaşattıklarını idrak edecek kadar bilgi, ilgi ve kültürleri olmadığı için insan, bu idraksizlik karşısında kalakalıyor, adeta kanı donuyor ve ister istemez, “Her derdin bir devası vardır; fakat ahmaklık müstesna.” sözünü hatırlıyor. Acaba bu ırkçı ahmaklar yüzünden Yahudîler, bu asil milletin yolunda bir tıkaç gibi daha ne kadar duracak diye merak ediyor. Elbette devletler ve milletlerin öldüğü gibi hanedanlar da ölür, İnşâallah, ölümleri çok çok yakın olur diye dua ediyorum. Hiç olmazsa insan Selaniklilerin, ta Selanik’ten gelip 31 Mart’ta İstanbul’u nasıl işgal edip sarayları nasıl yağmaladığını, ecdadının o paha biçilmez eserlerini nereye götürdüklerini merak eder; fakat bunlar da ne gezer! Irkçılık insanı ahmaklaştırdığı gibi, aynı zamanda kâfirleştirir ve münafıklaştırır. Şimdi bu iddiamı teyid için Efendimiz (asm) zamanında yaşanan bir olayı nakletmek istiyorum:
    Bir gün sahabeler sohbet halinde iken içlerinden “Kays” isimli bir Arap ırkçısı, “Hz. Ebubekir Arap, amenna, Hz. Ömer de Arap saddakna, bu Bilali Habeşi ve Selman-ı Farisi de kim oluyor?” der. Bunun üzerine sahabenin ileri gelenlerinden ve dirayetlilerinden Mu’az b. Cebel hemen o kişinin yakasını kavrar ve “Münafık! Sen ırkçılık yapıyorsun” der. Ve sürükleyerek Efendimiz (asm)’ın huzuruna götürür. Manzarayı gören Allah Resulü, “Hayrola ya Muaz?” der. “Ya Resulallah, bu münafık ırkçılık yapıyor.” der ve olayı anlatır. Bu duruma çok üzülen Efendimiz (asm) yüksek bir yere çıkarak, şöyle bir hutbe irad eder:
    “Irkçılık için çağıran bizden değildir, ırkçılık için savaşan bizden değildir, ırkçılık için ölen bizden değildir. ‘Mendea asabiyyeten leyse minna’ yani ‘Kim ırk iddia ederse o bizden değildir.” buyuruyor. Şimdi bir ırkçılık uğruna dinini feda etmek kadar hamakatin nasıl bir şey olduğunu görmek isterseniz, Cumhuriyetin ilk yıllarında 70 kiloluk dünyanın en antika Kur’an-ı Kerim’ini, Bulgaristan’a hurda kâğıt fiyatına nasıl satıldığını ve şimdi nasıl Bulgar müzelerini süslediğinin hesabını sormak ister ve merak edersiniz! Demek bunlar da merakta ölmüş. Daha yazılacak çok şey var; fakat anlayana bu yeter, diyorum. Irkçılık; insanı böylesine duygusuzlaştırıp hissizleştiriyormuş, maazallah!
    YAHUDİLERİN SONU
    En uzun zulüm bir insan ömrü kadar olacağı için; âlem-i İslâm’a yapılan zulmün bir asra ulaşması, bu işin sonunun geldiğinin alametlerinden biridir. Meselâ, Rusya’da ki Komünizm zulmü 75 yıl sürdü. Bizdeki ittihatçıların zulmü, münafıkane ve aldatmaca ile olduğundan bir asrı buldu.
    İsrail dostlarını da kendisiyle birlikte bilinmez felaketlere ve hastalıklara sürüklüyor. İşte en büyük destekçisi olan ABD’den 400 milyar doların İsrail bankalarına kaçırılışı ve ABD krizi. Bunlar Osmanlıya da aynı kalleşliği yapmışlardı. (Besle kargayı oysun gözünü) Demek, “Zalime iyilik zillet, haine iyilik gaflettir.” İyi insana ikram ettikçe melekleşir, kötüye ikram edildikçe azgınlaşır.
    İnsanlar içinde en nefret ettiğim kompleksli tiplerdir. İster bu aşağılık kompleksi olsun, ister büyüklük, İsrail’de ikisi de var. Bunu müttefikleri de fark etti ve etmeli. Zaten Kur’an-ı Kerim; tarihte Yahudilerin Allah’ın gazabına uğradıklarını ve yine de Âhirzaman’a yakın uğrayacaklarını haber veriyor; o günler hayli yaklaşmıştır. İsrail’in kurucusu sayılan Churchill’in gizli makalesinde de aynı gerçeklere temas ediliyor. Demek ki bunlar bunu bile bile yapıyorlar. O ne biçim bir kinse kendilerini alamıyorlar. Yani İsrail ve onu kuranlar antisemitiktir. Çok ilginçtir bu üstünlük kompleksleri sebebiyle müttefikleri bile onları sevmemektedir. Yahudiler gerçekten bencildirler, mali bir güç ve otorite yakaladıklarında, Hitler ve Stalin’i aratmazlar; hatta o zulümlere onları mecbur eden de teşvik eden de yine onlardır.
    Albert Eintein’in küfrettiği üstünlük kompleksi bu olsa gerek; çünkü acı sirke misali kabına zarar verir. Demek efsane çöküyor, gün geçtikçe kral çıplak diyenlerin sayısı kabarmaktadır. Bu sonun başlangıcıdır.
    Aluş, İsrail’in sonuna giden sürecin açıldığını ve Irak’tan, Gazze’ye ve Lübnan’a kadar bir direniş coğrafyasının doğduğunu savunuyor. İsrail’in stratejik olarak gerilediğini ve her geçen gün kayıpta olduğunu ve duvar çekmesinin de genişleme değil içe çekilme, büzülme emaresi taşıdığını söylüyor.
    Enver Abdülmalik ise bakın ne diyor: “Yahudilerin daima mağduriyet edebiyatı ile ayakta kaldıklarını söylemesi, artık dünyanın bu taktiği yutmadığını gösteriyor. Artık Yahudi karakterinin, hem altındaki adamı dövüp hem de cankurtaran yok mu diye bağırarak canını kurtarmaya çalışmasını, bu yalanı suratına vuranlara da “ ya kalkarsa” diyecek kadar korkak olduğunu, dediğini ve diyeceğini aklı başında herkes biliyor.” Psikolojik olarak zalimler, en korkak kimselerdir ve onun için adam öldürürler, özgüvenleri yoktur. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Mert olan cinayete tenezzül etmez”
    Yahudîler, hem diğer İlahî kitaplara hem de kendi kitaplarına ve aynı zamanda hadis-i şeriflere göre; sonlarının ne olacağını çok iyi biliyorlar. Onun için bu teknoloji asrında vatanlarını duvarla çevirmek gibi anormal bir tedbire başvuruyorlar. Bu bir şaşkınlık alametidir. Zira “takdir-i Hüda kuvve-i bazu ile dönmez” vad-i İlahi muhakkak tahakkuk edecektir. Bu duvar her halde genişlemek için değil kendini korumaya almak içindir. O günün iptidai silahlarına Bizans surları dayanamazsa; bu günün lazer ışınlarına bunların duvarları nasıl dayanacak? Aslında duvar onların kaçmasını engelleyip toptan imhasına sebep olabilir, yine de benden söylemesi. “Zalim zulme giriftar olur ahir / Ev yıkanın hanesi olur viran” demişler. Bunu değil sadece insanlık, mele-i alanın sakinleri olan melekler dahi bekliyorlar.

  10. 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun Mecliste kabulü sırasında yapılan konuşmalardan aktarıyorum:

    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    Adana Milletvekili Sinan Tekelioğlu:

    “Bu kanun, hürriyet-i kelamı tamamıyla selbetmektedir (fikir açıklama hürriyetini tamamen ortadan kaldırmaktadır). Mesela yarın, üniversitede inkılap tarihi okutan bir hoca Atatürk’ün nutkunun haricinde bir şeyler söylerse mes’ul tutulacak mıdır?”

    Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:

    Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:
    “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir.”

    Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:
    Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:
    “Fevkalbeşer ve layuhti (insanüstü ve hatasız) bir kimsenin olacağına inanmıyoruz. Binaenaleyh, M. Kemal Paşanın idari, içtimai, siyasi hataları bulunduğunu söylemek ve yazmak, demokratik rejimi benimsemiş olanlar arasında tabii bir hak olmak lazım gelir. Bu kanun, Atatürk’ün ef’al ve icraatı ve şahsı hakkında yazılan bazı şeyleri savcının hakk-ı takdirine bırakmak suretiyle tecavüzkar, hakaretamiz ve tezyifkar bularak cezalandırmayi kastediyor. Vatandaşı sarih ve doğru mütalaadan mahrum bırakmak suretiyle hakk-ı kelamının milletten kısmen de olsa nez’ini (alınmasını) istiyor. Teessürle söylüyorum ki, 27 senelik devirde riyakar birçok yazarlar, hatipler, şairler milletin gösterdiği feragat ve kahramanlığa hemen hiç kıymet vermeyerek tek şahıs için uluhiyete kadar yükselen kasideleriyle gençliğe birçok yanlış kanaatler, hakikate uymayan fikirler aksettirmişlerdir.5816 SAYILI KANUNLA Bu kanunla tek parti rejiminin ve bu zihniyetin antidemokratikliğinin ortaya çıkmasına mani olunacaktır. Birçok hakaik-i tarihiye (tarihi hakikatler) ketmedilmiş (gizlenmiş) veya tahrif edilmiştir. Bu kanun ensal-i atiyeyi (gelecek nesilleri), pek çok dersler verecek, inkılaplara ve tecdid (yenilik) devrine dair bitaraf (tarafsız) yazılardan mahrum bırakacaktır. Halbuki Atatürk’ün hizmetleriyle beraber hem hatalarının, hem de noksanlarının millete açıkça anlatılması bir hizmet-i vataniyedir.”

    Isparta Milletvekili Said Bilgiç:

    Isparta Milletvekili Said Bilgiç:
    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    “M. Kemal bir melek değildir. Onun da beşeri zaafları vardır. Halbuki böyle bir nokta üzerinde duracak bir tarihçi, bu kanuna istinaden cezalandırılabilecektir. “Kemalist rejim” deniyor. Türkiye devletinin idare şekli cumhuriyettir. Kemalist devlet tabirinden ne anlaşıldığı merak-ı mucibdir. Türkiye’nin idare şekli olan cumhuriyetin, tek parti, tek şef ve ısmarlama meclis devrinin cumhuriyetiyle bir alakası yoktur. Rejimlerin şahıslara izafesi ancak faşistlere yaraşır.”

    Izmir Milletvekili Halide Edip Adıvar:

    “Bu kanun, tarihten önce Asurilerin, Babillilerin insanları putlaştırdığı gibi, Atatürk’ü putlaştırmak istiyor. Atatürk’ü put haline koyan bu kanun, inkılapları adeta mütehase (fosil) haline getirecek ve tenkit hürriyetine mani olacaktır.”,
    ,

    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    Kadir Mısıroğlu:
    “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.
    Kadir Mısıroğlu:
    “Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? Adamınıza güveniyorsanız kaldırın bu kanunu, konuşalım!”
    KORUMA KANUNU NEDEN KALKMALI?
    Kemalistler kendilerini Cumhuriyetçi diye takdim eder; ama değildirler. Çünkü Cumhuriyet’in kanunları ve kuralları geneldir ve herkesi kapsar. Zaten Cumhuriyet’in monarşiden (krallık, sultanlık, vb.) ayrıldığı hususların en önemlilerinden biri; yasaların kişiye özel olmamasıdır. Yani bu manada “Cumhuriyet” bir bakıma “isimsizler” rejimidir. Yasal açıdan sülalenin, aşiretin ve soyun önceliği bulunmaz. Makamlar korunur; fakat şahıslar korunmaz. Buraya kadar anlattığımız Cumhuriyet’in nitelikleridir, şimdi bakalım bu niteliklere kim uymuyor? Yapılan araştırmalara göre bu niteliklere uymayan ve anayasasında özel isim bulunan üç ülke vardır: Bunlar; İran, Kuzey Kore ve Türkiye’dir. Bilindiği gibi bizim anayasada da, M. Kemal’in ismi geçmekte, sadece geçmekle kalmayıp, bu milletin yani cumhurun millî manevi değerleri de “Atatürk milliyetçiliği” iddiasıyla bir şahsın inisiyatif ve inkılâplarına feda edilmiştir.
    O halde bu rejime Cumhuriyet denilebilir mi? Böyle bir ülke olur mu? Böyle bir millete “hür millet” denilebilir mi? Her halde hiçbir akıl, mantık, izan ve insaf sahibi bunu diyemez. O halde bu sahte milliyetçiler, ne yüzle nara atıyorlar?
    Meselâ, bazı Kemalistler “Atatürk Cumhuriyeti” diye bir tabir kullanılırlar. Bu lafın kendisi Cumhuriyet’e aykırıdır. Çünkü bu tabirin kendisi Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır; çünkü cumhuru da devre dışı bırakıp tekelciliği ifade eder. Bunun, ”Stalin Cumhuriyeti” demekten bir farkı yoktur. İkisinde de özel isim merkezdedir. Kemalizm’in en büyük icadı; iç düşmanlar türetmesidir, bu milleti laik – anti laik, kemalist-antikemalist gibi ayrımlarla bölüp parçalamasıdır. Bunları yaparken hep “koruma kanununun” arkasına sığınırlar. Demek bu kanun, artık bu millet için, bir tuzak haline gelmiştir. 1960 darbesiyle bu ismi anayasaya yerleştirdiler ve hâlâ daha duruyor. Bir deli bir kuyuya taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor.
    Şimdi ise AB, bu kanunu kaldırın diyor. Yine zavallı milletin hiç sesi çıkmıyor veya çıkaramıyor. Tabi Kemalistler; demokrasiye, insan haklarına, cumhuriyete hatta laikliğe rağmen yaygarayı basıyor. Hâlbuki buna dayanarak insanları yargılamak, sadece Cumhuriyetin felsefesine değil, demokrasi, din, vicdan, hürriyet ve insanlık esprisine de aykırıdır. Yani Kemalizm; öyle bir yobazlıktır ki, hiçbir medeniyet, hak, hukuk, dini ve insani değer tanımamaktadır. O halde hamiyet ve insaniyet namına artık buna bir çare bulunmalı ve son verilmelidir. Onun için artık AB de bu işe önem atfetmiştir. Hamiyetli bir şâir bakın, bu konuda ne diyor.
    “Haddi yok açlıktan başı derde girenin,
    Meydanı sehpaya boyun verenin,
    Lânetle anılan cebabirenin
    Bu rahmet okuttu en küstahına”
    İlim adamlarımız şâirin, “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir, köpektir / Zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten.” dediği duruma düşürülmüş olmuyor mu? Bu acı manzara, başta kimleri düşündürmesi lâzım? Ben de bir zamanların akademisyeni olarak, bu durum, kanıma ve izzetime dokunuyor. Dünya üniversitelerinden ilk 500’de esamemiz yok. Hâlbuki bir asırdır bizim Kemalistler, ilericilik ve çağdaşlık narası atıyor, türküler söylüyorlar; “yoksa bu, bu millete aksi tesir mi yapıyor?” diye düşünüyorum. Çünkü ifade hürriyetinin olmadığı bir ülkede insanların kabiliyetleri gelişemez; zira onlar her şeyi suç addederler ve meramlarını ifade edemezler. İçe kapalı bir duruma düşerler ki, bu da başarıyı engeller. Fakat bu sadece sebeplerden biridir, öbürlerini ise yeri geldikçe, nasip olursa, söyleriz.
    Yani işte, dini vicdanlara hapsedip, fonksiyonsuzlaştırmanın sonucu budur. Eğer bu millet yeniden milli dinamikleri ve moral değerleriyle motive edilebilseydi Osmanlı’da olduğu gibi yine dünyanın süper ülkesi biz olabilirdik. Fakat bu millette, bu cevher, söndürülemediğine göre en yakın zamanda yine bu cevher, hâkim olacak ve bu millet insanlığın kurtuluş çaresi olacaktır.
    Bir Alman düşünürü, “Alman Teknik Üniversitesi yıkılsa, edebiyat fakültesi onu yaptırır; fakat edebiyat fakültesi yıkılsa Teknik Üniversitesi onu yaptıramaz.” diyor. Yani bu milleti, ruh kökünden öldürmek istediler, süründürdüler; fakat öldüremediler
    . Onun için MEHMET AKİF ERSOY MERHUM;
    “Üç beş balta bizi ayıramaz mazimizden,
    Mademki ağacın kökleri derindir cidden
    Gövdesi kesilmiş, dalları kopmuş ne çıkar
    O görürsün yine üstündeki edvarı yarar
    Yükselerek fışkırır afakı perişanımıza
    Yine bin vaha serer kavrulan imanımıza” diyor.
    Maalesef bu şâirimiz de rejimin hışmından nasibini almış, kaç yılını yurt dışında geçirmişlerdendir. Üstelik de İstiklâl Marşı şâirimiz olduğu halde. İ

    Koruma Kanunu” da kaldırılacak mı? || Faruk KÖSE || Yeni Akit

    Nihayet, “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine…” gibi absürd kararlarıyla tarihe mal olan “İstiklal Mahkemeleri”nin zabıtları gün ışığına çıkarılacak. Yakın tarihin tanınması, Cumhuriyet’in neler üzerine ve nasıl kurulduğunun görülmesi, devrimlerin neye mal olduğunun bilinmesi bakımından bu zabıtların arşivlerden çıkarılması çok önemli. Bilinen az sayıdaki kararlarının bile ürperti vermeye yettiği “portatif mahkemeler”den söz ediyoruz. Mezardaki ölüyü bile çıkarıp “aleme ibret olsun” diye idam ipine çektiren mahkemelerden…

    Ya da şapka kanununa muhalefet etti diye bir kadıncağızı bile astıran mahkemelerden…
    İşte, adeta “idam mangası” işlevi görmüş olan bu “portatif mahkemeler(!)”in TBMM’de gizli tutulan zabıtları açıklanacakmış. Ancak henüz araştırmacıların incelemesine kapalı. Şimdilik TBMM tarafından inceleniyor. Basında yer aldığı kadarıyla, bu kapsamda 1471 dosyanın günümüz Türkçesine çevrilmesine başlanmış. Eğer Başkanı onay verirse, yapılan çeviriler dijital ortama aktarılıp TBMM’nin internet sitesinde yayımlanacakmış. Bekliyoruz…
    Bekliyoruz da, zabıtların açıklanmasının yeterli olmayacağını da biliyoruz. Çünkü, eğer sadece içeriğini görüp de üzerinde yorum yapamayacaksak, failler hakkında kanaat belirtemeyeceksek, bu kararları veren mahkemeleri kuranları, üyelerini atayanları, kararlar karşısında sessiz kalarak durumun aynı minval üzere devam etmesini zımnen onaylayanları gündeme getirip tarih mahkemesine çıkaramayacaksak… zabıtların açıklanmasının ne önemi olabilir ki? Ha açıklanmış, ha açıklanmamış ne fark edecek?
    Biliyorsunuz, İstiklal Mahkemeleri döneminde devletin başında M.Kemal vardı. Peki, zabıtlar açıldığında, yapılacak yorumların ucu, kendi zamanında izni ve bilgisi dışında hiçbir şey yapılamayan M.Kemal’e değmeyecek mi? Haliyle değecek. Bu durumda mahkemeler, 5816 Sayılı yasaya istinaden yorum sahibinin yakasına yapışmayacak mı? Haliyle yapışacak. Öyleyse, zabıtların açıklanmasıyla gizli kalması arasında ne fark olacak?
    Niye mi bu soruları soruyorum? Hadi biraz daha müşahhaslaştırayım. Biliyorsunuz, bu ülkede “Atatürkü Koruma Kanunu” adıyla nam salmış bir kanun var. Kanunun asıl adı, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun.” 5816 Sayılı bu kanun Menderes zamanında, 31.7.1951 tarihli ve 7872 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giriyor. Yürürlüğe girdiği günden bu yana da pek çok insanın canını yakıyor. Bu yasa kapsamında bir fiil işlenirse, şikayete bağlı olmaksızın Cumhuriyet savcılıklarınca re’sen takibat yapılıyor.
    Yasanın ilk maddesi şöyle: “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.”
    Yasanın ikinci maddesi, bu birinci maddedeki “suç”ların nasıl işlenirse ne kadar artırılacağına ilişkin hükümleri ihtiva ediyor.
    Geçenlerde Cumhurbaşkanı Gül, şike sanıklarına adeta af getiren yasal düzenlemeyi Meclis’e geri gönderirken, “kişiye özel yasa olmaz” demişti. Ancak el’an mer’i bulunan bu 5816 sayılı yasadan daha kişiye özel bir yasa da yok ve bu durum, ülke için çok büyük bir ayıp, hukuk adına da çok büyük bir kayıp değil mi? Ancak burada, “kişiye özel yasa” meselesi üzerinde durmayacağım, daha başka bir zaviyeden yaklaşmak istiyorum konuya.
    Bu yasanın anlamı açıkça şudur: “Atatürk asla hata yapmamıştır, ne yaptıysa mutlak doğrudur. Sorulamaz, sorgulanamaz, eleştirilemez, reddedilemez. Hatta, böyle de yorumlanabilecek bir tavırda bulunulamaz. Aksi halde, ihlal edenin canına okunur.”
    Peki, o zaman bu yasa, açıkça M.Kemal’i “monark” ya da daha ileri bir tabirle “ilah” konumuna getirmiş olmuyor mu? Sadece soruyoruz ve geçiyoruz. Falih Rıfkı Atay da ünlü Çankaya adlı kitabında “Atatürk diktatör müydü?” diye soruyor. Ancak o sorup geçmiyor, hemen ardından cevabını kendisi veriyor: “Rejimine bakarsanız, evet.” Gerçi bundan sonra, bu diktatörlüğün ne kadar gerekli olduğuna dair kendince bir dizi izahatta bulunuyor; ama bir kişinin “kurucu” olmasının, her ne sebeple ya da niyetle olursa olsun, halkı üzerinde -kendi tabiriyle- “diktatörlük” kurması hakkını ona verip vermeyeceğini açıklamıyor. Tabiî bu arada, M.Kemal’in en yakınındaki birinin onu “diktatör” olarak tanımlaması ayrı bir fasıl.
    Peki, madem M.Kemal kendi arkadaşları tarafından da “diktatör” olarak tanımlanıyor, öyleyse kendi devrindeki her türlü icraattan sorumlu olan birinci kişi olmaz mı? Ya da ne yapıldıysa, bir şekilde gelip M.Kemal’e dayanmaz mı? Bu durumda İstiklal Mahkemeleri’nin kararlarının M.Kemal ile doğrudan ya da dolaylı bir bağlantısına dair bir şüphe ortaya çıkarsa, bu şüphenin peşine düşülmesi halinde, “koruma yasası” buna engel teşkil etmeyecek mi? Bir araştırmacı, İstiklal Mahkemelerinde yaşanan mezalimin M.Kemal’e dayanan herhangi bir bağlantısını keşfederse, bunu kamuoyunun bilgisine açıklayabilecek mi, açıklayamayacak mı? Hadi açıkladı diyelim, o zaman 5816 tonluk bir yasa yükünün altında ezilmeyeceğini kim garanti edebilir?
    Böyle bir garanti, ancak “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”un kaldırılması ile olur, öyle değil mi? Öyle ya, “kişiye özel kanun olamaz”dı hani?… İşte başlıkta sorduğumuz soru bu yüzdendi.
    Şimdi, Sayın TBMM Başkanı’na soruyorum: Tamam, İstiklal Mahkemeleri zabıtları açıklanacak da, bunun bir anlam ifade etmesi bakımından “Atatürk’ü Koruma Kanunu” da kaldırılacak mı?

  11. KORUMA KANUNU NEDEN KALKMALI?
    Kemalistler kendilerini Cumhuriyetçi diye takdim eder; ama değildirler. Çünkü Cumhuriyet’in kanunları ve kuralları geneldir ve herkesi kapsar. Zaten Cumhuriyet’in monarşiden (krallık, sultanlık, vb.) ayrıldığı hususların en önemlilerinden biri; yasaların kişiye özel olmamasıdır. Yani bu manada “Cumhuriyet” bir bakıma “isimsizler” rejimidir. Yasal açıdan sülalenin, aşiretin ve soyun önceliği bulunmaz. Makamlar korunur; fakat şahıslar korunmaz. Buraya kadar anlattığımız Cumhuriyet’in nitelikleridir, şimdi bakalım bu niteliklere kim uymuyor? Yapılan araştırmalara göre bu niteliklere uymayan ve anayasasında özel isim bulunan üç ülke vardır: Bunlar; İran, Kuzey Kore ve Türkiye’dir. Bilindiği gibi bizim anayasada da, M. Kemal’in ismi geçmekte, sadece geçmekle kalmayıp, bu milletin yani cumhurun millî manevi değerleri de “Atatürk milliyetçiliği” iddiasıyla bir şahsın inisiyatif ve inkılâplarına feda edilmiştir.
    O halde bu rejime Cumhuriyet denilebilir mi? Böyle bir ülke olur mu? Böyle bir millete “hür millet” denilebilir mi? Her halde hiçbir akıl, mantık, izan ve insaf sahibi bunu diyemez. O halde bu sahte milliyetçiler, ne yüzle nara atıyorlar?
    Meselâ, bazı Kemalistler “Atatürk Cumhuriyeti” diye bir tabir kullanılırlar. Bu lafın kendisi Cumhuriyet’e aykırıdır. Çünkü bu tabirin kendisi Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır; çünkü cumhuru da devre dışı bırakıp tekelciliği ifade eder. Bunun, ”Stalin Cumhuriyeti” demekten bir farkı yoktur. İkisinde de özel isim merkezdedir. Kemalizm’in en büyük icadı; iç düşmanlar türetmesidir, bu milleti laik – anti laik, kemalist-antikemalist gibi ayrımlarla bölüp parçalamasıdır. Bunları yaparken hep “koruma kanununun” arkasına sığınırlar. Demek bu kanun, artık bu millet için, bir tuzak haline gelmiştir. 1960 darbesiyle bu ismi anayasaya yerleştirdiler ve hâlâ daha duruyor. Bir deli bir kuyuya taş atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor.
    Şimdi ise AB, bu kanunu kaldırın diyor. Yine zavallı milletin hiç sesi çıkmıyor veya çıkaramıyor. Tabi Kemalistler; demokrasiye, insan haklarına, cumhuriyete hatta laikliğe rağmen yaygarayı basıyor. Hâlbuki buna dayanarak insanları yargılamak, sadece Cumhuriyetin felsefesine değil, demokrasi, din, vicdan, hürriyet ve insanlık esprisine de aykırıdır. Yani Kemalizm; öyle bir yobazlıktır ki, hiçbir medeniyet, hak, hukuk, dini ve insani değer tanımamaktadır. O halde hamiyet ve insaniyet namına artık buna bir çare bulunmalı ve son verilmelidir. Onun için artık AB de bu işe önem atfetmiştir. Hamiyetli bir şâir bakın, bu konuda ne diyor.
    “Haddi yok açlıktan başı derde girenin,
    Meydanı sehpaya boyun verenin,
    Lânetle anılan cebabirenin
    Bu rahmet okuttu en küstahına”
    İlim adamlarımız şâirin, “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir, köpektir / Zevk alan sayyad-ı bî insafa hizmetten.” dediği duruma düşürülmüş olmuyor mu? Bu acı manzara, başta kimleri düşündürmesi lâzım? Ben de bir zamanların akademisyeni olarak, bu durum, kanıma ve izzetime dokunuyor. Dünya üniversitelerinden ilk 500’de esamemiz yok. Hâlbuki bir asırdır bizim Kemalistler, ilericilik ve çağdaşlık narası atıyor, türküler söylüyorlar; “yoksa bu, bu millete aksi tesir mi yapıyor?” diye düşünüyorum. Çünkü ifade hürriyetinin olmadığı bir ülkede insanların kabiliyetleri gelişemez; zira onlar her şeyi suç addederler ve meramlarını ifade edemezler. İçe kapalı bir duruma düşerler ki, bu da başarıyı engeller. Fakat bu sadece sebeplerden biridir, öbürlerini ise yeri geldikçe, nasip olursa, söyleriz.
    Yani işte, dini vicdanlara hapsedip, fonksiyonsuzlaştırmanın sonucu budur. Eğer bu millet yeniden milli dinamikleri ve moral değerleriyle motive edilebilseydi Osmanlı’da olduğu gibi yine dünyanın süper ülkesi biz olabilirdik. Fakat bu millette, bu cevher, söndürülemediğine göre en yakın zamanda yine bu cevher, hâkim olacak ve bu millet insanlığın kurtuluş çaresi olacaktır.
    Bir Alman düşünürü, “Alman Teknik Üniversitesi yıkılsa, edebiyat fakültesi onu yaptırır; fakat edebiyat fakültesi yıkılsa Teknik Üniversitesi onu yaptıramaz.” diyor. Yani bu milleti, ruh kökünden öldürmek istediler, süründürdüler; fakat öldüremediler
    . Onun için M. Akif,
    “Üç beş balta bizi ayıramaz mazimizden,
    Mademki ağacın kökleri derindir cidden
    Gövdesi kesilmiş, dalları kopmuş ne çıkar
    O görürsün yine üstündeki edvarı yarar
    Yükselerek fışkırır afakı perişanımıza
    Yine bin vaha serer kavrulan imanımıza” diyor.
    Maalesef bu şâirimiz de rejimin hışmından nasibini almış, kaç yılını yurt dışında geçirmişlerdendir. Üstelik de İstiklâl Marşı şâirimiz olduğu halde. İşte işin vahameti…
    piç mi ? m kemal !!!

    Dr. Rıza Nur (M.kemal’i) Anlatıyor;
    Kurtuluş Savaşı önderlerinden ve Millî Mücadele döneminde Sağlık Bakanlığı yapan Dr. Rıza Nur.
    Zekî, âlim kimselere, nâmuslu insanlara bayılırım. Hırsız, yalancı, ahlâksız insanlardan nefret ederim. Bu nefretimi onlardan saklamam… Türk milletine büyük ve aşk derecesinde muhabbetim vardır…Pozitif ve maddîyimdir…Septik adamım. Hiçbir şeye kolaylıkla inanmam, kanmam. Mutlakâ deliller göreyim ki inanayım…Dindar değilim, fakat dîne hürmetim vardır…En korktuğum ve çekindiğim şey bir kimseye haksızlık etmektir.[Türkiye’nin İlk milli Eğitim Bakanı, Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım]
    Kaynaklara göre Mustafa Kemal Paşa’nın babası Sırp’tır! Türk değil yani! Ali Rıza Efendi Mustafa Kemal Paşa’nın üvey babasıdır! 2 dönem bakanlık yapmış, koyu bir Türkçü olan Dr. Rıza Nur‘a göre yani selanik asliye hukuk mahkemesi İlam karar numarası: Adet/451 verilerine göre M.kemal Sırptır.
    [Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım]
    “Her yerde vatan müdafaası için harıl harıl çeteler ortaya çıkıyor. Mesela İzmir’de Demirci Efe, Sarı Efe, Çerkez Ethem… Bursa’da Gökbayrak, Giresun’da Topal Osman, Adapazarı ve Sakarya boylarında Yahya Kaptan çetesi, İbo… Görülüyor ki, Milli Mücadele hareketi her tarafta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır. Bir kişinin değil, binlerce kişinin. Mustafa Kemal’in, İsmet’in bunda zerre kadar hissesi yoktur. Bu esnada Mustafa Kemal hâlâ ortalarda yok. O Anadolu’ya kovuluncaya kadar başka işlerle meşgul olmuştur. Mustafa Kemal Anadolu’ya Milli Mücadele için gelmemiştir. Kovulmuştur. Bunu da kendisi Nutkunda söylüyor. [Nutuk, sayfa 7] [Türkiye’nin İlk Milli Eğitim Bakanı

    Güzel bir soru sormuşsun cevabı da çok açık.Böyle bir soru sorduğuna göre cevabı da biliyor olman lazım.Yoksa amacın provoke etmekten boş konuşmaktan ileri gitmez.
    Öncelikle lakabına atıfta bulunmak isterim.Tam bağımsız Türkiye diye bir şey hiç bir zaman olmadı.Bugün de yok.Kemal ve İnönü zamanında da bu ülke tam bağımsız olmadı.Bugün Türkiye nin doğrudan yada dolaylı yollardan kendi kendine yetemeyen bağımlı bir ülke olması sürekli gelişmekte olan ülke tabirinden hiç kurtulamaması gelişmekte olduğu halde avrupa ülkelerinden her daim en az bi 50 yıl geride kalıyor olması sırf bu günle yada yakın tarihle sınırlanamaz.Bu Türkiye cumhuriyetinin kurucusu olarak ortaya çıkanların getirdiği yöntemin kafa yapısının bir sonucu.Siz Bu ülkeyi avrupaya özenerek avrupadan araklama zihniyetle kurarsanız bugün geldiği noktanın ne olmasını beklerdiniz?Hedef avrupa,medeniyet timsali avrupa deyip peşine takılırsanız kuyruk olmaktan ileri gidebilirmisiniz?kuyruk başı hatta gövdeyi ayakları bile her zaman geriden takip eder.Türkiye de avrupayı her zaman en az bir 50 yıl geriden takip edecek.Herkes prof üstad bu ülkede anasını satayım konuşmaya gelince herkes süper ama yapmaya gelince çalışmaya gelince yok.Nedeni ne bunun?Özenticilik hazıra konma bu ülkeye yerleştirilmiş.Bunu yapanlar da bu ülkenin kurucularıdır.Hazırı var en iyisini avrupalı yapmış al kopyala devam et.İşte bu kafayla geldiğimiz nokta bu işte.Ülke kurmuşlar anayasasını bile araklamışlar daha ne diyim?Kendinden önceki sistemi imparatorluğu eleştirenler bunu yıkıp yeni gelişmiş ülke kurduğunu iddia edenlerin yaptıklarına bakınca sadece gülüyorum.Öncekileri kötüleyip geri kalmış görüp kendilerinin yaptıklarını görünce sadece gülüyorum.

    İslamı sadece savaşlarda cepheye adam çekmek için ”şehitlik” mertebesini kullanıp gaza gelmek için kullanan ama bunun dışında hayatın her alanından İslam ı silmeye yok etmeye çalışan ”müslümanım de yeter islamı yaşamaya gerek yok” diyenlere inananlar onların yolunda gidenler bile varken.Sadece dinsel inanç anlamında değil artık resmen ”söylediğimi yap yaptığımı yapma” mantığıyla açıkça icraatleriyle durumu ortada olan insanların peşinden gidenler bu çelişkiyi gördüğü halde ısrar edenler bile göz önündeyken sırf dinsel bir inanç yordamına atıfta bulunmanız komik değil mi?

    Bahsettiğiniz İslam peygamberi ve İslam dini ise İslam ın nasıl yayıldığını kökenini ilkelerini araştırmanız gerekir.Bu konuda bilginiz olduğunu pek sanmıyorum?Yani bu iş bu kadar basit değil.

    İslam dan önce de İslam dan sonra da bir çok yalancı peygamber çıktı.Nerede onlar?Şansızmıydı onlar?Kusura bakmayın İslam peygamberi ve İslam dini son peygamber olarak 1600 yılı aşkın süredir var.İslam ise bu alemde insanlıktan önce bile vardı.Bu şans faktörünün çok üzerinde bir şey.İnsan üstü bir olay bu.Olaya derinlemesine bakarsanız bunu görürsünüz.Zaten inanmak ve doğruyu bulmak için de böyle üstün körü sorular yerine olayın içine girerek ciddi bakmanız gerekir her konuda.

    dediğim gibi islamdan sonra da hem çıkar sağlamak hem de toplulukları test etmek için çok sahte peygamber çıkmış sahte dinler yazmışlardır.Hiçbirisi zaten samimi olmadığından unutulmuş çoğu kez de kaale bile alınmamıştır.Dikkatinizi çekerim İslam 1600 yıldır son haliyle ve evrenin yaratılışından beridir evrensel haliyle kaale alınıyor.Bu kıyamete dek te sürecek.Siz orta doğudaki asyadaki müslümanları tamamen yok edin göreceksiniz bu sefer avrupada yükselir İslam.Zaten bugün araştırın açık samimi söylüyorum İslam avrupada gittikçe yayılıyor ve yine açık söylüyorum sonradan hidayete erip müslüman olan avrupalılar islamı doğuştan müslüman olan çoğu kişiden daha iyi temsil ediyor ve islamı böylece oralarda yayıyorlar.Bugün icat edilen islamofobizm zaten İslam ın pozitif havasını bozup dünyada özellikle kendi avrupalarında yayılmasını önlemek ve yüzyıllardır islam topraklarına çöreklenerek emperyalist faşist amaçlarını uygulamaya daha kolay geçirip daha rahat hem mal hem can hırsızlığı yapabilmek için bu islamofobi provokasyonunu bu çağda devreye soktular.Ahir zaman bu işte.

    İslam bu dünyada günde 5 vakit anımsanıyor.Önemli sayıda bir çoğunluk her an Allah ı peygamberi ve islam ı hatırlıyor.Araştırın dünyada bunun gibi olan hiçbir din düşünce akımı ve devrim yok.İslam ın bir eşi ve benzeri daha yok.Böyle kararlı güçlü değişmeden bozulmadan devam eden başka hiç bir şey yok.Herşey ama her şey gittikçe değişirken başkalaşırken İslam sürekli kendini perçinleyip sağlamlaştırıyor.Evrensellik bu işte.

    Son olarak soruna döneyim.Sen İslam peygamberi Hz.Muhammed (s.a.v.) kastediyorsan hodri meydan diyorum.Senin Hz.Muhammed ten ne eksiğin var o zaman.Hatta Hz.Muhammed hayatı durumu ve sosyal çevresi açısından senden kat be kat daha dezavantajlı bir durumdaydı hemde.Hadi bakalım.Çık kendini o söylediğin şeyi yaparak ortaya koy.Peşinden gelecekler olur belki ama Bu evrensel olamaz.Şu zamanda bunca imkan varken dene bunu ama Hz.Muhammed ile Allah ın isteğiyle İslam yeniden doğdu yayıldı ve bugün dünyaya kendini kabul ettirdikten sonra bu ahir zamanda tek sınav olarak ahirete dek var olacak.Senin 2-3 cümleden oluşan sorundaki kadar basit değil herşey koç.

  12. MUSTAFA BAHADIR FİDANhttps://vimeo.com/64880392
    gogula yazınız : Kemalist Türkiye’nin Tarihi yalanları
    gogula yazınız :Mustafa Kemal Gerçekleri
    gogula yazınız : Kemalist Türkiye’nin Tarihi yalanları
    Lİ ÇETİN, 4 yeni fotoğraf ekledi.Sayfayı Beğen
    11 saat
    RİZE NEDEN BOMBALANMIŞTI PEKİ? OKUYALIM PAYLAŞALIM YORUMLA BEYEN NOKTA DAHİ OLSA.YORUMLAYIN DESTEK OLUNUZ SES VER TÜRKİYEM UNUTMA UNUTTURMA….

    ‘Atma Hamidiye Atma, Vergi de Vereceğuz, Serpuş da Giyeceğuz’
    Aynen böyle diyordu bombardıman altındaki Rize halkı.

    1925’te Rize kendi milletinin deniz kuvvetleri tarafından bombalanır… Balkan Savaşları’nın ünlü Hamidiye zırhlısı Rize’yi bombalar… Hem de görev icabı…

    Rize’ye yapılan ve iki gün süren top atışının üstüne Rize’ye gezici İstiklal Mahkemesi gelir ve 143 kişi yargılanır. Bir günlük yargılama sonucu, 8 kişi idam cezasına; 14 kişi 15’er yıl, 22 kişi 10’ar yıl,19 kişi 5’er yıl, kalanlar da değişik hapis cezalarına çarptırılır. Bir günlük yargılama ve adalet(!). İdamlar hemen infaz edilir.

    Peki, Rize ne yapmıştı ki toplarla terbiye(!) edilmeye, hizaya getirilmeye çalışıldı? Rize’nin suçu neydi ki “atma Hamidiye din kardeşiyiz.”demesine bile aldırış edilmemiş ve Rize’ye yağan top yağmuru iki gün sürmüştü. Üstüne üstlük top yağmurunda ölen ve yaralananlar yetmemiş gibi 8 kişi daha idam edilmiş, 55 kişi de farklı hapis cezalarına çarptırılmış. Neden ve niçin? Dün bu sorular sorulmuş mu ya da sorulabilmiş mi?

    Hiç zannetmem; bu soruları o zaman soran da bunun bedelini kellesiyle ödemiştir, herhalde.

    Rize ve benzeri yerlerin toplara hedef olmasının sebebi öz olarak “muhalif olmalarıydı, muhalefet etmeleriydi” Neye mi muhaliftiler? Şapkaya.

    Evet, “Rizeli sekiz âlim ve Müslüman şapka giymeyip, dindarlara zulmü kınayıp, hükümete ”Sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapka giyenler giysin, ama giymeyenler hapse atılmasın” diyerek, jandarma karakoluna yürümüşler ve halk da yanlış gördükleri politikalara karşı onlara destek verip onlara katılınca bu yapılan bir isyan olarak görülmüş. Bundan dolayı Rize topa tutulmuş sonra da idam sehpaları kurulmuş.

    Bu olaydan miras olarak her ne kadar “Atma Hamidiye atma, vergi de vereceğuz, serpuş da giyeceğuz…” diyen halk türküsü kalsa da bunun acısı hiç gitmemiş.

    Hâsılı kelam, Rize şapkaya kurban edilmiş. Kürt, Türk ayırımı yapılmadan kurban edilen Maraş’ın, Erzurum’un, Kayseri’nin, Tokat’ın, Amasya’nın, Kırşehir’in, İskilip’in kurban edildiği gibi…

    Zira şapka kanunun yürürlüğe girdiği bir kaç ay içinde bombalanan Rize’yi bir köşeye bıraksak da; bu şehirlerde şapka için tam 78 kişi idam edilmiş, yüzlercesi çeşitli cezalara çarptırılmış.

    12 Aralık, Rize’nin şapka için bombalanmasının yıldönümüdür. Bakalım, Rize’nin bombalanması konuşulacak mı, tartışılacak mı, Rize’den özür dilenecek mi? TC tarihinde yaşanmış olan, aynı zincirin diğer halkaları da gündeme gelecek mi göreceğiz.

    Doğrusunu söylemek gerekirse; dün yapılan zulümlerin konuşulması, tartışılması; onlardan dolayı özür dilenmesi bir şeyi değiştirmiyor. Zira bu zulmün mağdurları için atılması gereken adımlar atılmadıkça kuru kuru özür ne bir şeyi değiştiriyor ne de bir anlam ifade ediyor. Mesela resmi rakamlara göre 13 bin 160 sivilin gayri resmi rakamlara göre ise elli bin insanın katledildiği ve 11 bin 818 kişinin sürgüne gönderildiği Dersim katliamı konuşulup tartışıldı. Hatta Başbakan Dersim’de yaşananlardan dolayı özür bile diledi. Ya sonra…

    Dersim katliamı için dilenen özürden sonra ikinci bir adım gelmeli değil miydi? Ama maalesef özür dileme adımından sonra atılması gereken adım atılmadı.

    Eğer bunlar –Dersim, Zilan, Rize, Erzurum vs.- konuşulacaksa, bunlardan dolayı özür dilenecekse bunlardan sonra da atılması gereken adımlar atılmalıdır.

    Ya bu gün…

    Bu günün, yarınların tarih sayfalarında kara bir leke olmaması; bu günü nasıl okuduğumuza bağlıdır. Bu günde bir anormallik görmeyenlere, dün yapılanları dünün insanının anormal görmediğini hatırlatmak istiyorum. Bu güne de bu gözlükle bakmak gerekir.

    Yarın, bu gün yapılanlardan utanmak istemiyorsak; çocuklarımızın, torunlarımızın bizi şerle yad etmelerini istemiyorsak; dün yapılanlardan ibret alıp bu güne dönmemiz, bu güne bakmamız ve bu günü arındırmamız lazımdır.

    Selam ve dua ile.

    (Dogruhabergazetesi)

    NOT: resmi tarihe göre 80’ e yakın, gayri resmi tarihe göre binlerce insan idam edildi. Kanunen Şapka İktisası Kanununa aykırı hareketin cezası üç ay ile bir yıl arası hapis cezasıydı! Ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun halen yürürlükte olan bir kanundur!

  13. M KEMAL ; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    M KEMAL ; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    gogula yaz mustafa kemalin gercek yüzü yaz ve aşgıdaki linki tıkla linki tıkla lütfen

    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.

  14. gogula yazınız : Kemalist Türkiye’nin Tarihi yalanları
    gogula yazınız :Mustafa Kemal Gerçekleri
    gogula yazınız : Kemalist Türkiye’nin Tarihi yalanları
    Lİ ÇETİN, 4 yeni fotoğraf ekledi.Sayfayı Beğen
    11 saat
    RİZE NEDEN BOMBALANMIŞTI PEKİ? OKUYALIM PAYLAŞALIM YORUMLA BEYEN NOKTA DAHİ OLSA.YORUMLAYIN DESTEK OLUNUZ SES VER TÜRKİYEM UNUTMA UNUTTURMA….

    ‘Atma Hamidiye Atma, Vergi de Vereceğuz, Serpuş da Giyeceğuz’
    Aynen böyle diyordu bombardıman altındaki Rize halkı.

    1925’te Rize kendi milletinin deniz kuvvetleri tarafından bombalanır… Balkan Savaşları’nın ünlü Hamidiye zırhlısı Rize’yi bombalar… Hem de görev icabı…

    Rize’ye yapılan ve iki gün süren top atışının üstüne Rize’ye gezici İstiklal Mahkemesi gelir ve 143 kişi yargılanır. Bir günlük yargılama sonucu, 8 kişi idam cezasına; 14 kişi 15’er yıl, 22 kişi 10’ar yıl,19 kişi 5’er yıl, kalanlar da değişik hapis cezalarına çarptırılır. Bir günlük yargılama ve adalet(!). İdamlar hemen infaz edilir.

    Peki, Rize ne yapmıştı ki toplarla terbiye(!) edilmeye, hizaya getirilmeye çalışıldı? Rize’nin suçu neydi ki “atma Hamidiye din kardeşiyiz.”demesine bile aldırış edilmemiş ve Rize’ye yağan top yağmuru iki gün sürmüştü. Üstüne üstlük top yağmurunda ölen ve yaralananlar yetmemiş gibi 8 kişi daha idam edilmiş, 55 kişi de farklı hapis cezalarına çarptırılmış. Neden ve niçin? Dün bu sorular sorulmuş mu ya da sorulabilmiş mi?

    Hiç zannetmem; bu soruları o zaman soran da bunun bedelini kellesiyle ödemiştir, herhalde.

    Rize ve benzeri yerlerin toplara hedef olmasının sebebi öz olarak “muhalif olmalarıydı, muhalefet etmeleriydi” Neye mi muhaliftiler? Şapkaya.

    Evet, “Rizeli sekiz âlim ve Müslüman şapka giymeyip, dindarlara zulmü kınayıp, hükümete ”Sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapka giyenler giysin, ama giymeyenler hapse atılmasın” diyerek, jandarma karakoluna yürümüşler ve halk da yanlış gördükleri politikalara karşı onlara destek verip onlara katılınca bu yapılan bir isyan olarak görülmüş. Bundan dolayı Rize topa tutulmuş sonra da idam sehpaları kurulmuş.

    Bu olaydan miras olarak her ne kadar “Atma Hamidiye atma, vergi de vereceğuz, serpuş da giyeceğuz…” diyen halk türküsü kalsa da bunun acısı hiç gitmemiş.

    Hâsılı kelam, Rize şapkaya kurban edilmiş. Kürt, Türk ayırımı yapılmadan kurban edilen Maraş’ın, Erzurum’un, Kayseri’nin, Tokat’ın, Amasya’nın, Kırşehir’in, İskilip’in kurban edildiği gibi…

    Zira şapka kanunun yürürlüğe girdiği bir kaç ay içinde bombalanan Rize’yi bir köşeye bıraksak da; bu şehirlerde şapka için tam 78 kişi idam edilmiş, yüzlercesi çeşitli cezalara çarptırılmış.

    12 Aralık, Rize’nin şapka için bombalanmasının yıldönümüdür. Bakalım, Rize’nin bombalanması konuşulacak mı, tartışılacak mı, Rize’den özür dilenecek mi? TC tarihinde yaşanmış olan, aynı zincirin diğer halkaları da gündeme gelecek mi göreceğiz.

    Doğrusunu söylemek gerekirse; dün yapılan zulümlerin konuşulması, tartışılması; onlardan dolayı özür dilenmesi bir şeyi değiştirmiyor. Zira bu zulmün mağdurları için atılması gereken adımlar atılmadıkça kuru kuru özür ne bir şeyi değiştiriyor ne de bir anlam ifade ediyor. Mesela resmi rakamlara göre 13 bin 160 sivilin gayri resmi rakamlara göre ise elli bin insanın katledildiği ve 11 bin 818 kişinin sürgüne gönderildiği Dersim katliamı konuşulup tartışıldı. Hatta Başbakan Dersim’de yaşananlardan dolayı özür bile diledi. Ya sonra…

    Dersim katliamı için dilenen özürden sonra ikinci bir adım gelmeli değil miydi? Ama maalesef özür dileme adımından sonra atılması gereken adım atılmadı.

    Eğer bunlar –Dersim, Zilan, Rize, Erzurum vs.- konuşulacaksa, bunlardan dolayı özür dilenecekse bunlardan sonra da atılması gereken adımlar atılmalıdır.

    Ya bu gün…

    Bu günün, yarınların tarih sayfalarında kara bir leke olmaması; bu günü nasıl okuduğumuza bağlıdır. Bu günde bir anormallik görmeyenlere, dün yapılanları dünün insanının anormal görmediğini hatırlatmak istiyorum. Bu güne de bu gözlükle bakmak gerekir.

    Yarın, bu gün yapılanlardan utanmak istemiyorsak; çocuklarımızın, torunlarımızın bizi şerle yad etmelerini istemiyorsak; dün yapılanlardan ibret alıp bu güne dönmemiz, bu güne bakmamız ve bu günü arındırmamız lazımdır.

    Selam ve dua ile.

    (Dogruhabergazetesi)

    NOT: resmi tarihe göre 80’ e yakın, gayri resmi tarihe göre binlerce insan idam edildi. Kanunen Şapka İktisası Kanununa aykırı hareketin cezası üç ay ile bir yıl arası hapis cezasıydı! Ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun halen yürürlükte olan bir kanundur!

  15. https://www.change.org/p/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-5816-say%C4%B1l%C4%B1-atat%C3%BCrk-%C3%BC-koruma-kanununun-kald%C4%B1r%C4%B1lmas%C4%B1/w
    iş bankası ve hilafet
    İŞ BANKASI NASIL KURULDU
    Etiketler: Atatürk, iş bankası, Osmanlı
    Çocuğunu Satarak Osmanlı’ya Yardım Etmek İsteyen Hintli Kadın

    “Yıl 1913. Hint Müslümanları Balkan harpleri yapan Osmanlı’ya yardım için büyük bir meydanda yardım kampanyası açarlar. Herkes elinde olanı verir.

    Bir kadın hiçbir parası olmadığı için çocuğunu getirir ve der ki “benim çocuğumu satın alın. Alında parasını Osmanlıya gönderebileyim”.

    Bir diplomatik belgede Londra’daki arşivde bunu okuyunca gözümden yaşlar boşandı. Görevli “hasta mısınız” diye sordu. Ben “hayır” dedim. Bir mendil istedim. Gözlerimden akan yaşları sildim.”

    “İngiliz arşivlerinden okudum.1940’larda bir İngiliz Büyükelçisinin notlarında şu yazıyordu:

    ‘Aradan geçen zamana rağmen İslam ülkelerinin sefirlerinin hala Türkiyeye bakışlarını ve onu önder olarak görmelerini anlayamıyorum. Türkler böyle giderse ya İslam aleminin liderliğine ilerler ki bu bizim zararımıza olur ya da şimdi gitmekte oldukları batıya doğru yol alırlar.”[1]

    Türkiye İş Bankası

    Hint ve Pakistanlı Müslümanlar tarafından milli mücadeleye destek için Atatürk’e gönderilen yardımların 250.000 TL’lik kısmı Kurtuluş Savaşı sonrasında İş Bankası’nın kuruluş sermayesinin bir kısmını oluşturmuştu.[2]

    İş bankası,nın ilk sermayesi de Hindistan,dan mustafa kemal,e gönderilen paranın geri kalanı idi.Bu para ,millete ve devlete gönderilmişti.Mustafa kemal el sürmemeli idi mustafa kemal yanındakilere örnek olmalı idi.[3]

    İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Atatürk ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi” şeklinde anlatmıştır İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, ‘İyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başKası olursa tarih ofsayttan başını kurtulamaz. Nitekim Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve ‘böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini’ söylemektedir.

    4 nolu hesabın dökümünde Makbule Hanım, Hafız Yaşar ve İsmet İnönü’ye ödenen meblağlar.

    Tuhaf gerçekten de. Merak damarları mı kurumuştur aklımızın acaba?
    Bu konuda bize yardımcı olacak bilgiyi Atatürk’ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 2. cildinde buluyoruz.

    Soyak’a göre Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir (yaklaşık 1 Sterlin = 7 TL). Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz’dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermiştir.

    Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk’e iade edilmişti. Atatürk bu paranın “en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini” düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası’nın temel sermayesi olarak tahsis etti. (Soyak’ın eksik bıraktığını biz tamamlayalım: Yardım parasından 207 bin lirayı da aynı bankadaki 2 nolu hesaba yatırmıştı.)

    Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Soyak’ın hatıralarından paranın kaynağını öğrendik ama yine de boşluklar kaldı.

    Bir kere resmi olarak bilinen rakam, 125 bin sterlindir 2006 rakamlarıyla 11,7 trilyon TL’ye tekabül etmektedir.Şimdi bu ciddi meblağ sırf Milli Mücadele’ye yardım için mi gönderilmişti yoksa başka bir amacı mı vardı? O İcra Vekilleri Heyeti, yani Bakanlar Kurulu kararı neden bugüne kadar bulunamamıştır ve Mustafa Kemal Paşa’nın Bayar’a “Git, çek” dediği Osmanlı Bankası’ndaki hesabına ilişkin herhangi bir kayda niçin rastlayamıyoruz? Bu bir ‘sırdaş hesap’ mıydı? Öyleyse neden gizliydi?[4]

    Kaynaklar:
    [1]Prof. Dr. Azmi ÖZCAN Bilecik Üniversitesi Rektörü
    [2]Türkiye İş Bankası
    [3]Kaynak:Falih Rıfkı Atay,Çankaya,istanbul 1969 Bateş yayınları,sayfa 457.
    [4]Kaynak : yeni nesil yakın tarih ansiklopedi serisi

    *********************************************

    ATATÜRK`ÜN HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARINDAN “ÖNÜMÜZ KIŞ,İNSANLAR AÇ” DİYE TEKRAR PARA İSTED MEKTUP

    TTK yayinlarinda
    Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.

    M. Kemal Atatürk, Hindistan Müslümanlarına, olağanüstü gayretlerle toplayıp gönderdikleri miktarı takdir etmek için bir mektup göndermiştir. Bu mektupta, Hindistan Müslümanlarına, Türk kardeşlerine karşı gösterdikleri hissiyat ve yardımlarından dolayı teşekkür etmiştir.[1]

    Bunun yanı sıra kendi el yazısıyla, “TBMM Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal” imzalı bir teşekkür mektubu da göndermiştir.

    “Hindistan Merkezi Hilafet Komitesi reisi Muhibb-i Hâlisim Seyyid Chotani Hazretlerine” diye başlayan ve kazanılan zaferde Hintli müslümanların da payı olduğu belirtilen 9.11.1338 tarihli mektubunda M. Kemal, milyonlarca insanın yaklaşan kışa “elbisesiz, me’vasız ve erzaksız bir halde” maruz kalacağını yazıyor ve Hintli müslümanlardan “yine yardım” istiyordu.[2]

    Hint Müslümanlarının dişinden tırnağından artırıp gönderdikleri paraları halkın ihtiyacına sarfetmek yerine bir kenarda tutan M. Kemal, zaten kendileri de perişan durumda olan Hintli müslümanlardan daha fazla yardım talep etmektedir.

    Hindistan müslümanlarının taa Trablusgarp ve Balkan savaşlarından beri elverişsiz koşullarda bize yardım gönderdikleri malumdur. Buradaki Hindistan Müslümanları, günümüzde Pakistan, Bangladeş ve Hindistan sınırları içinde yaşıyorlar.

    Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa “tek Osmanlı ve Hilafet yaşasın” diyerek yardım göndermişlerdir. O topraklar o zamanlar Ingiliz hakimiyetindedir.

    Gelişmeleri takip eden bir Ingiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir:
    “Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki.[3]

    Islam’ın şan ve şerefini muhafaza edecek tek kuvvetin hilafet makamı olduğuna inanmışlardı. Osmanlılara karşı olan bu hissiyatlarını ispat için de büyük bir gayret ile maddi yardımda bulunmuşlardır. Dilencilerin bile bağışa katılmış olmalarına bakacak olursak Osmanlı kardeşlerine olan düşkünlüklerini bir parça olsa anlamış oluruz.”[4]

    Kaynaklar:
    [1]Tevhid-i Efkâr Gazetesi, 11 Ağustos 1922, sayı 3447.
    [2]Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.
    [3]Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan, Bu yürek parçalayan vakayı Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı “……. Dergisi”nin 401′inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz

  16. iş bankası ve hilafet
    İŞ BANKASI NASIL KURULDU
    Etiketler: Atatürk, iş bankası, Osmanlı
    Çocuğunu Satarak Osmanlı’ya Yardım Etmek İsteyen Hintli Kadın

    “Yıl 1913. Hint Müslümanları Balkan harpleri yapan Osmanlı’ya yardım için büyük bir meydanda yardım kampanyası açarlar. Herkes elinde olanı verir.

    Bir kadın hiçbir parası olmadığı için çocuğunu getirir ve der ki “benim çocuğumu satın alın. Alında parasını Osmanlıya gönderebileyim”.

    Bir diplomatik belgede Londra’daki arşivde bunu okuyunca gözümden yaşlar boşandı. Görevli “hasta mısınız” diye sordu. Ben “hayır” dedim. Bir mendil istedim. Gözlerimden akan yaşları sildim.”

    “İngiliz arşivlerinden okudum.1940’larda bir İngiliz Büyükelçisinin notlarında şu yazıyordu:

    ‘Aradan geçen zamana rağmen İslam ülkelerinin sefirlerinin hala Türkiyeye bakışlarını ve onu önder olarak görmelerini anlayamıyorum. Türkler böyle giderse ya İslam aleminin liderliğine ilerler ki bu bizim zararımıza olur ya da şimdi gitmekte oldukları batıya doğru yol alırlar.”[1]

    Türkiye İş Bankası

    Hint ve Pakistanlı Müslümanlar tarafından milli mücadeleye destek için Atatürk’e gönderilen yardımların 250.000 TL’lik kısmı Kurtuluş Savaşı sonrasında İş Bankası’nın kuruluş sermayesinin bir kısmını oluşturmuştu.[2]

    İş bankası,nın ilk sermayesi de Hindistan,dan mustafa kemal,e gönderilen paranın geri kalanı idi.Bu para ,millete ve devlete gönderilmişti.Mustafa kemal el sürmemeli idi mustafa kemal yanındakilere örnek olmalı idi.[3]

    İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Atatürk ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi” şeklinde anlatmıştır İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, ‘İyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başKası olursa tarih ofsayttan başını kurtulamaz. Nitekim Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve ‘böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini’ söylemektedir.

    4 nolu hesabın dökümünde Makbule Hanım, Hafız Yaşar ve İsmet İnönü’ye ödenen meblağlar.

    Tuhaf gerçekten de. Merak damarları mı kurumuştur aklımızın acaba?
    Bu konuda bize yardımcı olacak bilgiyi Atatürk’ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 2. cildinde buluyoruz.

    Soyak’a göre Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir (yaklaşık 1 Sterlin = 7 TL). Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz’dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermiştir.

    Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk’e iade edilmişti. Atatürk bu paranın “en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini” düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası’nın temel sermayesi olarak tahsis etti. (Soyak’ın eksik bıraktığını biz tamamlayalım: Yardım parasından 207 bin lirayı da aynı bankadaki 2 nolu hesaba yatırmıştı.)

    Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Soyak’ın hatıralarından paranın kaynağını öğrendik ama yine de boşluklar kaldı.

    Bir kere resmi olarak bilinen rakam, 125 bin sterlindir 2006 rakamlarıyla 11,7 trilyon TL’ye tekabül etmektedir.Şimdi bu ciddi meblağ sırf Milli Mücadele’ye yardım için mi gönderilmişti yoksa başka bir amacı mı vardı? O İcra Vekilleri Heyeti, yani Bakanlar Kurulu kararı neden bugüne kadar bulunamamıştır ve Mustafa Kemal Paşa’nın Bayar’a “Git, çek” dediği Osmanlı Bankası’ndaki hesabına ilişkin herhangi bir kayda niçin rastlayamıyoruz? Bu bir ‘sırdaş hesap’ mıydı? Öyleyse neden gizliydi?[4]

    Kaynaklar:
    [1]Prof. Dr. Azmi ÖZCAN Bilecik Üniversitesi Rektörü
    [2]Türkiye İş Bankası
    [3]Kaynak:Falih Rıfkı Atay,Çankaya,istanbul 1969 Bateş yayınları,sayfa 457.
    [4]Kaynak : yeni nesil yakın tarih ansiklopedi serisi

    *********************************************

    ATATÜRK`ÜN HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARINDAN “ÖNÜMÜZ KIŞ,İNSANLAR AÇ” DİYE TEKRAR PARA İSTED MEKTUP

    TTK yayinlarinda
    Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.

    M. Kemal Atatürk, Hindistan Müslümanlarına, olağanüstü gayretlerle toplayıp gönderdikleri miktarı takdir etmek için bir mektup göndermiştir. Bu mektupta, Hindistan Müslümanlarına, Türk kardeşlerine karşı gösterdikleri hissiyat ve yardımlarından dolayı teşekkür etmiştir.[1]

    Bunun yanı sıra kendi el yazısıyla, “TBMM Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal” imzalı bir teşekkür mektubu da göndermiştir.

    “Hindistan Merkezi Hilafet Komitesi reisi Muhibb-i Hâlisim Seyyid Chotani Hazretlerine” diye başlayan ve kazanılan zaferde Hintli müslümanların da payı olduğu belirtilen 9.11.1338 tarihli mektubunda M. Kemal, milyonlarca insanın yaklaşan kışa “elbisesiz, me’vasız ve erzaksız bir halde” maruz kalacağını yazıyor ve Hintli müslümanlardan “yine yardım” istiyordu.[2]

    Hint Müslümanlarının dişinden tırnağından artırıp gönderdikleri paraları halkın ihtiyacına sarfetmek yerine bir kenarda tutan M. Kemal, zaten kendileri de perişan durumda olan Hintli müslümanlardan daha fazla yardım talep etmektedir.

    Hindistan müslümanlarının taa Trablusgarp ve Balkan savaşlarından beri elverişsiz koşullarda bize yardım gönderdikleri malumdur. Buradaki Hindistan Müslümanları, günümüzde Pakistan, Bangladeş ve Hindistan sınırları içinde yaşıyorlar.

    Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa “tek Osmanlı ve Hilafet yaşasın” diyerek yardım göndermişlerdir. O topraklar o zamanlar Ingiliz hakimiyetindedir.

    Gelişmeleri takip eden bir Ingiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir:
    “Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki.[3]

    Islam’ın şan ve şerefini muhafaza edecek tek kuvvetin hilafet makamı olduğuna inanmışlardı. Osmanlılara karşı olan bu hissiyatlarını ispat için de büyük bir gayret ile maddi yardımda bulunmuşlardır. Dilencilerin bile bağışa katılmış olmalarına bakacak olursak Osmanlı kardeşlerine olan düşkünlüklerini bir parça olsa anlamış oluruz.”[4]

    Kaynaklar:
    [1]Tevhid-i Efkâr Gazetesi, 11 Ağustos 1922, sayı 3447.
    [2]Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.
    [3]Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan, Bu yürek parçalayan vakayı Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı “……. Dergisi”nin 401′inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz

  17. https://www.change.org/p/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-5816-say%C4%B1l%C4%B1-atat%C3%BCrk-%C3%BC-koruma-kanununun-kald%C4%B1r%C4%B1lmas%C4%B1/w
    iş bankası ve hilafet
    İŞ BANKASI NASIL KURULDU
    Etiketler: Atatürk, iş bankası, Osmanlı
    Çocuğunu Satarak Osmanlı’ya Yardım Etmek İsteyen Hintli Kadın

    “Yıl 1913. Hint Müslümanları Balkan harpleri yapan Osmanlı’ya yardım için büyük bir meydanda yardım kampanyası açarlar. Herkes elinde olanı verir.

    Bir kadın hiçbir parası olmadığı için çocuğunu getirir ve der ki “benim çocuğumu satın alın. Alında parasını Osmanlıya gönderebileyim”.

    Bir diplomatik belgede Londra’daki arşivde bunu okuyunca gözümden yaşlar boşandı. Görevli “hasta mısınız” diye sordu. Ben “hayır” dedim. Bir mendil istedim. Gözlerimden akan yaşları sildim.”

    “İngiliz arşivlerinden okudum.1940’larda bir İngiliz Büyükelçisinin notlarında şu yazıyordu:

    ‘Aradan geçen zamana rağmen İslam ülkelerinin sefirlerinin hala Türkiyeye bakışlarını ve onu önder olarak görmelerini anlayamıyorum. Türkler böyle giderse ya İslam aleminin liderliğine ilerler ki bu bizim zararımıza olur ya da şimdi gitmekte oldukları batıya doğru yol alırlar.”[1]

    Türkiye İş Bankası

    Hint ve Pakistanlı Müslümanlar tarafından milli mücadeleye destek için Atatürk’e gönderilen yardımların 250.000 TL’lik kısmı Kurtuluş Savaşı sonrasında İş Bankası’nın kuruluş sermayesinin bir kısmını oluşturmuştu.[2]

    İş bankası,nın ilk sermayesi de Hindistan,dan mustafa kemal,e gönderilen paranın geri kalanı idi.Bu para ,millete ve devlete gönderilmişti.Mustafa kemal el sürmemeli idi mustafa kemal yanındakilere örnek olmalı idi.[3]

    İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Atatürk ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi” şeklinde anlatmıştır İş Bankası’nın kuruluş hikâyesini. Burada sorulması gereken soru, ‘İyi de Osmanlı Bankası’ndaki o 250 bin lira nereden gelmişti?’den başKası olursa tarih ofsayttan başını kurtulamaz. Nitekim Bayar aynı konuşmasında bu paranın kökeni hakkında yöneltilen soruya kaçamak cevap vermekte ve ‘böyle bir şeyi araştırmaya lüzum görmediğini’ söylemektedir.

    4 nolu hesabın dökümünde Makbule Hanım, Hafız Yaşar ve İsmet İnönü’ye ödenen meblağlar.

    Tuhaf gerçekten de. Merak damarları mı kurumuştur aklımızın acaba?
    Bu konuda bize yardımcı olacak bilgiyi Atatürk’ün yakınlarından Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarının 2. cildinde buluyoruz.

    Soyak’a göre Hindistan Müslümanları, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yaklaşık 500-600 bin lira tutarında bir para göndermiştir (yaklaşık 1 Sterlin = 7 TL). Paşa, bu paranın 500 bin lirasını Büyük Taarruz’dan önce ihtiyaçların karşılanması için Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın emrine vermiştir.

    Zaferden sonra bu paranın 380 bin lirası İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Atatürk’e iade edilmişti. Atatürk bu paranın “en faydalı bir şekilde nerede ve nasıl kullanılabileceğini” düşündü ve sonunda 250 bin lirasını İş Bankası’nın temel sermayesi olarak tahsis etti. (Soyak’ın eksik bıraktığını biz tamamlayalım: Yardım parasından 207 bin lirayı da aynı bankadaki 2 nolu hesaba yatırmıştı.)

    Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Soyak’ın hatıralarından paranın kaynağını öğrendik ama yine de boşluklar kaldı.

    Bir kere resmi olarak bilinen rakam, 125 bin sterlindir 2006 rakamlarıyla 11,7 trilyon TL’ye tekabül etmektedir.Şimdi bu ciddi meblağ sırf Milli Mücadele’ye yardım için mi gönderilmişti yoksa başka bir amacı mı vardı? O İcra Vekilleri Heyeti, yani Bakanlar Kurulu kararı neden bugüne kadar bulunamamıştır ve Mustafa Kemal Paşa’nın Bayar’a “Git, çek” dediği Osmanlı Bankası’ndaki hesabına

  18. gogula yazınız : Kemalist Türkiye’nin Tarihi yalanları
    gogula yazınız : Mustafa Kemal Gerçekleri
    Mustafa Kemal Gerçekleri https://www.change.org/p/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-5816-say%C4%B1l%C4%B1-atat%C3%BCrk-%C3%BC-koruma-kanununun-kald%C4%B1r%C4%B1lmas%C4%B1/w
    VATAN MİLLET KURAN, DEVLET ,ALLAH AŞKI İÇİN MİLLET AŞKI İÇİN LÜTFEN BU 5816 Sayılı KİŞİYE ÖZEL DÜNYADA YALNIZCA kuzey kore, türkiye ,ve iranda olan bu kişiye özel ZÜLL KANUNU , 5816 YASAYI SİZİN HİMMETİNİZLE KALDIRALIM LÜTFEN 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki: Keyfi kullanılan, ota bite hakaret deyip işlem yapılan, uluslar arası hukuğa tamamen aykırı ve hiç bir anlam ifade etmeyen kanuna 5816 denir. madem Atatürk’ü koruma kanunu var. madem ülkeyi kurtardı (!!!!) o zaman Kazım KARABEKİR, ALİ FUAT CEBESOY’ u da koruma kanunu altına alalım. Hele Osmanlı’yı, hele Selçukluyu koruma kanunu na alalım.. Kişilere özel kanun olmamalı Ankara üniversitesinde dinimi kötüleyenler soruşturulmuyor fakat Mustafa Kemal Atatürk ü tartışan biri çok rahat bir şekilde soruşturuluyor neden Atatürk tartışılmasın neden tüm cihana hükmeden osmanlı paşaları tartışılıyorda Atatürk tartışılmıyor.Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var diyor yazar kadir mısıroglu; bu nedenle ; “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir,bu nedenle LÜTFEN 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum…
    .” Sevgili kardeşler yaptığımız paylaşımlarda şunun üzerinde önemle duruyoruz. M.Kemal kimdir? Toz pembe sayfaların ardında neler yaşanmıştır? Kemalizmle ne hedeflenmektedir? Kemalizm bizi nereye getirmiştir? Bizden neler almıştır?

    Şimdi bu sorulara cevap aramak vatan hainliği midir? Arkadaşlar biz kahvede muhabbet yapmıyoruz. Akademik anlamda bilimsel belgeli kaynakları sizlerle paylaşıyoruz. Tarih bir zamandır. Tarih bir bilimdir ve bilimlerde dogma yoktur. Madem ki tarih bilimdir o zaman bilimin de tartışılabilir olması lazım gelir. Biz paylaşımlarımızda tarihi yüceltiyoruz, bilimi yüceltiyoruz. Yalnız, bu belgeli, kaynaklı paylaşımlara hala itiraz edenler hem bilimi yıkıyor hem de bu alandaki yobazlıklarını ifade ediyorlar..
    Neden M.Kemal? Neden olmasın ki ? 15sene Türkiye’yi demir yumrukla diktatör Yönetimle yönetti. Devrimler adı altında planlarını devreye soktu. 600 sene varlığını 3 kıtada sürdüren Osmanlı’ya, kendisi son verdi; işgalciler değil. Onun dönemi ile birlikte kuşak çatışması başladı. Siyasi ve askeri anlamdaki başarısızlıklarını anlıyorum da kültürel, dinsel, sosyolojik, ekonomik anlamda hangi olumlu gelişmeyi Türkiye’ye bırakmıştır acaba çok merak ediyorum. Bu sorunun cevabını veremeyenler konuyu, onun Türkiye’yi kurtardığına bağlıyorlar. Doğrusu hiçbir mantık anlayışına uymuyor bu.

    Şunu asla unutmayın bu konu hakkındaki çalışmalarımızı okuyanlar en ala profesörleri bile susturuyor Cevap veremiyorlar Amacımız da zaten insanları susturmak değil, gerçekleri haykırmak ve sorgulamaktır. Gerçek amacımız M.Kemal’in kim olduğu değil, olanı ortaya koymaktır. Amacımız M.Kemal in daha doğrusu Kemalizmin bize etkilerini tespit etmektir. Bu tespitler yapıldıktan sonra dünyaya ilmen, fiilen hakim olmaktır. Çünkü buna gücümüz de var imkanımız da. Üzülerek belirtiyorum her gün dünya dertleri ile boğuşan atalarımızdan bize çürük bir “eziklik” duygusu kaldı. Bu duygunun altında yatan düşünce Kemalizm’dir ve bizim de Kemalizm’i eleştirmeye hakkımız vardır. Biz bunun peşindeyiz. Tabiî ki düşüncelerimizi herkes kabullenmeyecek. Bu kaderin ilahi olan kısmıdır. Yalnız yetişen gençlikten biz eminiz ki zincirlerini kıracak devletlerini ve toplumlarını şerefli bir Müslüman yapacaktır. Biz öldükten sonra torunlarımıza “eziklik” değil iman, cesaret, doğruluk, ilim gibi güzel ve yararlı şeyleri bırakmak istiyoruz. Çünkü biz buna “değeriz”
    “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır.BU NEDENLE: “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum

  19. https://www.change.org/p/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-5816-say%C4%B1l%C4%B1-atat%C3%BCrk-%C3%BC-koruma-kanununun-kald%C4%B1r%C4%B1lmas%C4%B1/w
    M KEMAL ; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    M KEMAL ; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    gogula yaz mustafa kemalin gercek yüzü yaz ve aşgıdaki linki tıkla linki tıkla lütfen

    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası : Atatürk-Karabekir Yayına hazırlayan
    İsmet Bozdağ Emre Yayınları aralık 1991 s 143 )
    Evet Karabekir Arapoğlunun yavelerni Türk oğullarına öğretmek için Kuranı
    Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım ta ki budalalık edip
    de aldanmakta devam etmesinler..
    ( Atatürk- Kazım Karabekir- Paşaların Kavgası syf 159)
    ”İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan
    bugünkü şekline geldi.
    Atatürk’ün İslam Dinini reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır. Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini apaçık beyan ediyor.
    Atatürk’e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
    Biri Batılılaşma konusunda…
    Diğeri din konusunda…
    İlki, Atatürk’ün hedef olarak Avrupa’yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
    İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk’ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım’la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
    Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
    İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa’nın Fransız yazarı Maurice Pernot’ya verdiği demeç… Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
    “Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimiz Batı’ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye’de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”
    Din meselesine gelince…
    İlk Meclis’in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru… Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk’ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
    Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa’ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
    Kitap, 1931’de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa’nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların “Millet” bölümünden satırlar:
    “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)

    “Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
    “Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
    “… din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra…”
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!

  20. CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    M KEMAL ; “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”» ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    TURGUT ÖZALIN KAYIP RÖPÖRTAJI GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞTÜ yazın gogula izleyin lütfen
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    CHP Yİ Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    gogula yaz mustafa kemalin gercek yüzü yaz ve aşgıdaki linki tıkla linki tıkla lütfen

    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!
    Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek
    mümkün değildir.
    Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz.
    Partiyi bunu kabul edenlerle
    kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”»
    ( Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor “ syf 84 – alternatif : Bkz.
    Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası : Atatürk-Karabekir Yayına hazırlayan
    İsmet Bozdağ Emre Yayınları aralık 1991 s 143 )
    Evet Karabekir Arapoğlunun yavelerni Türk oğullarına öğretmek için Kuranı
    Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım ta ki budalalık edip
    de aldanmakta devam etmesinler..
    ( Atatürk- Kazım Karabekir- Paşaların Kavgası syf 159)
    ”İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan
    bugünkü şekline geldi.
    Atatürk’ün İslam Dinini reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır. Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini apaçık beyan ediyor.
    Atatürk’e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
    Biri Batılılaşma konusunda…
    Diğeri din konusunda…
    İlki, Atatürk’ün hedef olarak Avrupa’yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
    İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk’ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım’la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
    Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
    İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa’nın Fransız yazarı Maurice Pernot’ya verdiği demeç… Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
    “Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimiz Batı’ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye’de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”
    Din meselesine gelince…
    İlk Meclis’in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru… Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk’ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
    Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa’ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
    Kitap, 1931’de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa’nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların “Millet” bölümünden satırlar:
    “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)

    “Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
    “Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
    “… din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra…”
    Atatürk’ün Dini ve hatta Allah’ı
    reddettiği el yazıları’nda ispatlanmıştır.
    Kendi yazmış olduğu Medeni Bilgiler
    adlı kitabı’nda din hakkındaki düşüncelerini
    apaçık beyan ediyor.
    “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,
    fakir kalmaya mahkumdurlar!

  21. http://www.change.org/p/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-5816-say%C4%B1l%C4%B1-atat%C3%BCrk-%C3%BC-koruma-kanununun-kald%C4%B1r%C4%B1lmas%C4%B1/w
    VATAN MİLLET KURAN, DEVLET ,ALLAH AŞKI İÇİN MİLLET AŞKI İÇİN LÜTFEN BU 5816 Sayılı KİŞİYE ÖZEL DÜNYADA YALNIZCA kuzey kore, türkiye ,ve iranda olan bu kişiye özel ZÜLL KANUNU , 5816 YASAYI SİZİN HİMMETİNİZLE KALDIRALIM LÜTFEN 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki: Keyfi kullanılan, ota bite hakaret deyip işlem yapılan, uluslar arası hukuğa tamamen aykırı ve hiç bir anlam ifade etmeyen kanuna 5816 denir. madem Atatürk’ü koruma kanunu var. madem ülkeyi kurtardı (!!!!) o zaman Kazım KARABEKİR, ALİ FUAT CEBESOY’ u da koruma kanunu altına alalım. Hele Osmanlı’yı, hele Selçukluyu koruma kanunu na alalım.. Kişilere özel kanun olmamalı Ankara üniversitesinde dinimi kötüleyenler soruşturulmuyor fakat Mustafa Kemal Atatürk ü tartışan biri çok rahat bir şekilde soruşturuluyor neden Atatürk tartışılmasın neden tüm cihana hükmeden osmanlı paşaları tartışılıyorda Atatürk tartışılmıyor.Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var diyor yazar kadir mısıroglu; bu nedenle ; “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir,bu nedenle LÜTFEN 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum…
    .” Sevgili kardeşler yaptığımız paylaşımlarda şunun üzerinde önemle duruyoruz. M.Kemal kimdir? Toz pembe sayfaların ardında neler yaşanmıştır? Kemalizmle ne hedeflenmektedir? Kemalizm bizi nereye getirmiştir? Bizden neler almıştır?

    Şimdi bu sorulara cevap aramak vatan hainliği midir? Arkadaşlar biz kahvede muhabbet yapmıyoruz. Akademik anlamda bilimsel belgeli kaynakları sizlerle paylaşıyoruz. Tarih bir zamandır. Tarih bir bilimdir ve bilimlerde dogma yoktur. Madem ki tarih bilimdir o zaman bilimin de tartışılabilir olması lazım gelir. Biz paylaşımlarımızda tarihi yüceltiyoruz, bilimi yüceltiyoruz. Yalnız, bu belgeli, kaynaklı paylaşımlara hala itiraz edenler hem bilimi yıkıyor hem de bu alandaki yobazlıklarını ifade ediyorlar..
    Neden M.Kemal? Neden olmasın ki ? 15sene Türkiye’yi demir yumrukla diktatör Yönetimle yönetti. Devrimler adı altında planlarını devreye soktu. 600 sene varlığını 3 kıtada sürdüren Osmanlı’ya, kendisi son verdi; işgalciler değil. Onun dönemi ile birlikte kuşak çatışması başladı. Siyasi ve askeri anlamdaki başarısızlıklarını anlıyorum da kültürel, dinsel, sosyolojik, ekonomik anlamda hangi olumlu gelişmeyi Türkiye’ye bırakmıştır acaba çok merak ediyorum. Bu sorunun cevabını veremeyenler konuyu, onun Türkiye’yi kurtardığına bağlıyorlar. Doğrusu hiçbir mantık anlayışına uymuyor bu.

    Şunu asla unutmayın bu konu hakkındaki çalışmalarımızı okuyanlar en ala profesörleri bile susturuyor Cevap veremiyorlar Amacımız da zaten insanları susturmak değil, gerçekleri haykırmak ve sorgulamaktır. Gerçek amacımız M.Kemal’in kim olduğu değil, olanı ortaya koymaktır. Amacımız M.Kemal in daha doğrusu Kemalizmin bize etkilerini tespit etmektir. Bu tespitler yapıldıktan sonra dünyaya ilmen, fiilen hakim olmaktır. Çünkü buna gücümüz de var imkanımız da. Üzülerek belirtiyorum her gün dünya dertleri ile boğuşan atalarımızdan bize çürük bir “eziklik” duygusu kaldı. Bu duygunun altında yatan düşünce Kemalizm’dir ve bizim de Kemalizm’i eleştirmeye hakkımız vardır. Biz bunun peşindeyiz. Tabiî ki düşüncelerimizi herkes kabullenmeyecek. Bu kaderin ilahi olan kısmıdır. Yalnız yetişen gençlikten biz eminiz ki zincirlerini kıracak devletlerini ve toplumlarını şerefli bir Müslüman yapacaktır. Biz öldükten sonra torunlarımıza “eziklik” değil iman, cesaret, doğruluk, ilim gibi güzel ve yararlı şeyleri bırakmak istiyoruz. Çünkü biz buna “değeriz”
    “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır.BU NEDENLE: “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum

    5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir.” Sevgili kardeşler yaptığımız paylaşımlarda şunun üzerinde önemle duruyoruz. M.Kemal kimdir? Toz pembe sayfaların ardında neler yaşanmıştır? Kemalizmle ne hedeflenmektedir? Kemalizm bizi nereye getirmiştir? Bizden neler almıştır?

    Şimdi bu sorulara cevap aramak vatan hainliği midir? Arkadaşlar biz kahvede muhabbet yapmıyoruz. Akademik anlamda bilimsel belgeli kaynakları sizlerle paylaşıyoruz. Tarih bir zamandır. Tarih bir bilimdir ve bilimlerde dogma yoktur. Madem ki tarih bilimdir o zaman bilimin de tartışılabilir olması lazım gelir. Biz paylaşımlarımızda tarihi yüceltiyoruz, bilimi yüceltiyoruz. Yalnız, bu belgeli, kaynaklı paylaşımlara hala itiraz edenler hem bilimi yıkıyor hem de bu alandaki yobazlıklarını ifade ediyorlar..
    Neden M.Kemal? Neden olmasın ki ? 15sene Türkiye’yi demir yumrukla diktatör Yönetimle yönetti. Devrimler adı altında planlarını devreye soktu. 600 sene varlığını 3 kıtada sürdüren Osmanlı’ya, kendisi son verdi; işgalciler değil. Onun dönemi ile birlikte kuşak çatışması başladı. Siyasi ve askeri anlamdaki başarısızlıklarını anlıyorum da kültürel, dinsel, sosyolojik, ekonomik anlamda hangi olumlu gelişmeyi Türkiye’ye bırakmıştır acaba çok merak ediyorum. Bu sorunun cevabını veremeyenler konuyu, onun Türkiye’yi kurtardığına bağlıyorlar. Doğrusu hiçbir mantık anlayışına uymuyor bu.

    Şunu asla unutmayın bu konu hakkındaki çalışmalarımızı okuyanlar en ala profesörleri bile susturuyor Cevap veremiyorlar Amacımız da zaten insanları susturmak değil, gerçekleri haykırmak ve sorgulamaktır. Gerçek amacımız M.Kemal’in kim olduğu değil, olanı ortaya koymaktır. Amacımız M.Kemal in daha doğrusu Kemalizmin bize etkilerini tespit etmektir. Bu tespitler yapıldıktan sonra dünyaya ilmen, fiilen hakim olmaktır. Çünkü buna gücümüz de var imkanımız da. Üzülerek belirtiyorum her gün dünya dertleri ile boğuşan atalarımızdan bize çürük bir “eziklik” duygusu kaldı. Bu duygunun altında yatan düşünce Kemalizm’dir ve bizim de Kemalizm’i eleştirmeye hakkımız vardır. Biz bunun peşindeyiz. Tabiî ki düşüncelerimizi herkes kabullenmeyecek. Bu kaderin ilahi olan kısmıdır. Yalnız yetişen gençlikten biz eminiz ki zincirlerini kıracak devletlerini ve toplumlarını şerefli bir Müslüman yapacaktır. Biz öldükten sonra torunlarımıza “eziklik” değil iman, cesaret, doğruluk, ilim gibi güzel ve yararlı şeyleri bırakmak istiyoruz. Çünkü biz buna “değeriz”
    “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum şöyleki:Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? CHP lillerle tarihçiler bu kanun kaldırılsın ki Adamlarına güveniyorlarsa kaldırılsınki 5816 bu kanunu, konuşalım!” zira ; “Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var. “Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır.BU NEDENLE: “5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun kaldırılmasını talep ediyorum
    Sebebi;

  22. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/5186-sayili-ataturku-koruma-kanunu-1468104/

    5186 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu
    08/11/2015 A+ A-
    Atatürk gibi tarihi şahsiyetleri kanunla koruma fikrinin komikliği bir yana, kanun teorik düzlemde bir çeşit ‘Demokles’in Kılıcı’ işlevini görüyor ama uygulamada çok da etkili değil.
    İki gün sonra 10 Kasım. Atatürk’ün 77. ölüm yıldönümü dolayısıyla bazı gazeteler bana da sorular yönelttiler. Bu konuda onlarca yazı yazmış biri olarak önce ‘yeni’ ne söyleyebilirim diye düşündüm. Sonra da böyle önemli bir konuda bir kaç cümlede özetlenmiş düşüncelerin yanlış anlamalara neden olabileceğini düşündüm. Dolayısıyla sorulara cevap vermedim. Ama bu haftaki yazımı Atatürk’le ilgili bir konuya ayırmaya karar verdim. Yazım bazılarının Atatürk ve dönemi hakkında açık sözlü, cesur, radikal konuşmaların önünde engel olarak gördükleri (ki ben böyle düşünmüyorum) 5186 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun çıkarılış hikayesine dair.
    “DP, Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu İnönü yüzünden çıkardı…” Bu ifadeler 25 Ekim 2009 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan bir röportajın başlığı. “Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun çıkarılmasının gerçek nedeni nedir?” diye soran gazeteci Nuriye Akman’a hukukçu Cüneyt Toraman “Bazı kaynaklara göre, bir gecede 17 tane büst kırma olayı oldu. Menderes’in nereden geldiğini tahmin ettiği bu saldırılara karşı sessiz kalması düşünülemezdi. Fakat asıl sebep bu saldırılar değil. Atatürk vefat ettikten sonra İnönü Cumhurbaşkanı oldu. Milli şef dönemi başladı. Paraların üstünden Atatürk resimlerini kaldırdı, kendi resimlerini bastırdı…” diyerek başlayan uzun bir cevap vermiş. (Röportajın tamamını okumak için tıklayın)
    İNÖNÜ RESİMLİ BANKNOTLAR
    ‘Büst kırma’ olaylarına geçmeden önce ‘para’ meselesine dair bir iki söz etmek istiyorum. 11 Haziran 1930’da kurulan Merkez Bankası’nın ilk banknotları 1937’de tedavüle çıkarılan İkinci Emisyon banknotlardı. 50 Kuruş ila 1.000 lira arasında değişen dokuz farklı değerdeki banknotlarda, 1 Kasım 1928’de yapılan Harf Devrimi’nden dokuz yıl sonra ilk defa Latin alfabesi kullanılmıştı. Ön yüzlerinde Atatürk resmi bulunan banknotlardan 100 liralıkların arka yüzünde Çanakkale Boğazı resmi Osmanlı tarihinin parçası olan Çanakkale Savaşı’nın, ‘Cumhuriyet’in tarih’ yazımına dahil edildiğini gösteriyordu.
    Atatürk’ün ölümünden sonra, 1939’da basılan paraların ön yüzünde hâlâ Atatürk figürü vardı. 2,5 liralık banknotun arka yüzünde Zafer Anıtı, 5 liralıklarda Güven Anıtı, 50 liralıklarda tiftik keçileri ile ‘Ankara egemenliği’ sürerken, 500 liralık banknotlarda ilk kez bir İstanbul resmi, üstelik Osmanlı İmparatorluğu’nun en sembolik yapılarından biri olan Rumeli Hisarı’nın resmi boy göstermişti.

    15 Mart 1940 tarihinde Londra’daki Bradbury, Wilkinson &Co şirketine 40 milyon adet 50 kuruşluk banknot sipariş edilmişti. Parayı taşıyan Yorkshire adlı gemi, mola verdiği Yunanistan’ın Pire Limanı’nda Alman savaş uçakları tarafından batırılınca, su yüzüne çıkan İnönü resimli banknotlar halk tarafından yağmalandı. Yunan hükümetinin ele geçirebildiği banknotlar Türkiye’de imha edildiyse de, halkın eline geçen paralar, Yunan tüccarlar aracılığıyla olaylardan haberi olmayan Doğu illerinde dolaşıma sokulunca hükümet, 1945 yılına dek bu banknotları toplamakla uğraştı. Bu paralar daha sonra koleksiyoncuların gözdelerinden oldu.
    HEM ATATÜRK HEM İNÖNÜ
    2 ile 1.000 lira arasında altı farklı değerdeki Üçüncü Emisyon grubundan 1942, 1944 ve 1946’da basılan banknotlarda artık Atatürk değil, İsmet İnönü vardı. Bu değişikliğin, Atatürk gibi güçlü bir figürün halefi olarak çok ağır bir yükün altına girmiş olan ‘İkinci Adam’ın rüştünü ispatlama girişimi olduğunu söylemek mümkündü. Aslında Osmanlı döneminden beri paraların üzerine devlet başkanının resmini koymak gelenekti. Bu gelenek 30 Aralık 1925’te kabul edilen 701 Sayılı Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun’’la resmileşmişti. Yani değişiklik yalnız siyasi bir tasarruf değildi, aynı zamanda kanuna da uygundu.
    1947 ve 1948 yıllarında dolaşıma giren Dördüncü Emisyon Grubu banknotlar 10 ve 100 Türk Liralık kupürlerden oluşan iki farklı değerdeydi. Bu emisyondaki banknotların tamamı İnönü portreliydi. Ancak daha önce basılmış 500 ve 1.000 liralık banknotların hem Mustafa Kemal Atatürk resimlisi, hem de İsmet İnönü resimlisi aynı anda tedavülde kalmıştı.
    İsmet İnönü’nün damadı gazeteci, Metin Toker o yıllarda, hem İnönü hem de Atatürk’ün resimlerinin bulunduğu altın sikkelerin bastırılması için karar alındığını ancak bu kararın uygulanmadığını söylemiş, iki resmin gerekçesini “İnönü kendini belli etsin ama Atatürk de unutulmasın” diye açıklamıştı.
    DP iktidarının birinci yılında (1951) basılan banknotlarda, İsmet İnönü’nün resminin yerini tekrar Atatürk resimleri aldı. Bu yıl, aynı zamanda yazının konusu olan Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun da çıkarıldığı yıldı. 1938’den beri bir türlü tamamlanamayan Anıtkabir inşaatının da DP tarafından 3 yılda bitirilmesini not edelim. (Bu konudaki yazımı okumak için tıklayın)
    CELAL BAYAR’A GÖRE GERÇEK NEDEN
    ‘Para’ meselesine açıklık getirdikten sonra ‘heykel kırma’ meselesine gelelim. Celal Bayar vaktizamanında Yeni Asır gazetesinden Erkin Usman’a şöyle bir açıklama yapmıştı:
    “İktidarımızın ilk yıllarında, Kemal Pilavoğlu adında birinin yönettiği tarikat mensupları ellerine geçirdikleri çekiçlerle Atatürk heykellerine saldırıyor, huzursuzluk çıkartıyorlardı. Hükümet, bunlara karşı gerekli tedbirleri alıyordu. Fakat olayların birbirini kovalaması, toplumda sinirli bir hava estirdi. Pilavoğlu isimli tarikat şeyhi, 26 müridi ile yakalanıp adliyeye sevk edildi. Yine bu aylarda yeraltı faaliyeti yapan bir gizli Komünist Partisi de ele geçirildi ve 188 üyesi adliyeye sevk edildi. Bütün bunlar gösteriyor ki; demokrasinin getirdiği hürriyet havası içinde aşırı akımlar ortalığa yayılmışlardı. Toplumu aşırı cereyanların zararlarından korumak lazımdı. Bunun için sağ ve sol akımlara karşı Ceza Kanunu’ndaki cezaları ağırlaştırmak, Atatürk heykellerine ve Atatürk’e karşı harekete geçeceklere karşı da Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkartmak gerekiyordu (…) Atatürk’ün kurduğu ana muhalefet partisi ise bu kanun karşısında yer aldı. Demokrat Parti içinden bazı milletvekilleri de, şahsi düşüncelerine bağlı kalarak bu kanunun çıkmasını engelliyordu (…) Kanun müzakeresi aylarca sürdü. Bir gecede 17 Atatürk heykeline birden saldıranlar, o gün bugün ortada yoktur.” (Yeni Asır, 10 Kasım 2003)
    HEYKEL KIRICI TİCANİLER
    Görüldüğü gibi, Celal Bayar, kanunun çıkarılmasıyla İnönü arasında bir ilgi kurmuyordu. Aksine doğrudan ‘heykel kıran Kemal Pilavoğlu tarikatının mensupları’nı sorumlu tutuyordu. Bayar’ın sözünü ettiği Kemal Pilavoğlu’nun tarikanının adı Ticanilik idi. Ticanilik 1945’te Çok Partili Dönem’e geçişle birlikte güç kazanan dinsel hareketlerden biriydi. Diğer iki hareket ise Nakşibendilikten gelen Saidi Nursi’nin önderliğini yaptığı Nurculuk ile, Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğini yaptığı Süleymancılık tarikatlarıydı. Kemal Pilavoğlu adlı hukuk fakültesinden terk şahıs tarafından, 1930’larda Ankara’nın Çubuk ilçesi ile Çankırı’nın Şabanözü ilçesinde örgütlenen Ticanilik, adını Şazeli-Halveti kökenli Ebu’l Abbas Ahmed et-Ticani (ö.1815) tarafından Cezayir’de kurulan ve Fas, Hicaz, Mısır, Trablusgarp ve Senegal’de yayılan Ticaniye tarikatından alıyordu. Ancak Pilavoğlu’nun tarikatının asıl tarikatla ilişkisi çok şüpheliydi. Çünkü Pilavoğlu, güya rüyasında Ahmed et-Ticani`ye intisap ettiğini görmüş, ardından Abdülkadir Medeni adlı birinden tarikat ruhsatı almıştı.
    Pilavoğlu ve müridleri ilk kez 1943’te kovuşturmaya uğramışlar ancak kısa bir süre sonra serbest bırakılmışlardı. Bir süre sonra “heykel puttur”, “laiklik dinsizliktir”, “Hilafeti kaldıran Atatürk mel’undur”, “Türkçe ezan küfürdür” gibi sloganlarla ortaya çıktılar ve ilk büyük eylemlerini 4 Şubat 1949’da TBMM’nin dinleyici bölümünde Arapça ezan okuyarak yaptılar. Ardından, Bayar’ın dediği gibi, çeşitli yerlerdeki Atatürk heykellerine saldırmaya başladılar. Tarikatın eylemleri 1951 yılı başlarından itibaren halkın da dikkatini çekmeye başladı. CHP, DP’yi sıkıştırmak için ‘Ticanileri tel’in mitingleri’ yapmaya başladı.
    CHP-TİCANİLER İLİŞKİSİ
    Halbuki 26 Nisan 1950 tarihli Zafer gazetesinde çıkan bir habere göre, Kemal Pilavoğlu ve müritlerinden bir grup İsmet İnönü’nün onayıyla partiye üye yapılmış, tarikat üyeleri köylerde toplantılar düzenleyerek parti propagandası yapmışlar, köylüleri CHP’ye üye yazmışlardı. Ancak gazetenin DP yanlısı olması yüzünden bu iddia seçim atmosferinde gürültüye gitmişti. Konunun tekrar gündeme gelmesi 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra oldu.
    28 Nisan 1951 tarihli Ulus gazetesine göre 1950’den 1951 yılına kadar Atatürk’ün büst ve heykellerine 9, manevi şahsiyetine 5, fotoğraflarına 1 kez olmak üzere 15 saldırı olayı gerçekleşmişti. Nadir Nadi 28 Haziran 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Artık Yeter” başlıklı yazısında şöyle yakınıyordu:
    “İstiklal Savaşı’nın büyük kahramanı, Türk İnkılâbının baş yaratıcısı, hürriyetlerimizin eşsiz temsilcisi Atatürk’e karşı bir müddettir girişilen tecavüz hareketleri son zamanlarda göze çarparcasına yüreğimize bıçak saplanırcasına arttı. Birbirinden çok uzak yurt köşelerinde, birbirini belki hiç tanımayan, fakat hayret edilecek kadar birbirine benzeyen çember sakallı, karanlık suratlı birtakım adamlar rastladıkları büstlere saldırıyorlar. Resmî ağızlar, memlekette irtica olmadığına dair demeçler veriyor, vicdan hürriyetinin kutsallığından bahsediyorlar. ”
    Zafer gazetesinin 30 Haziran 1951 tarihli nüshası “Atatürk heykellerine mel’unane tecavüzleri tel’in maksadile bugün büyük bir miting yapılıyor” başlığı ile çıkmıştı. Habere göre mitinge DP’li milletvekilleri de katılacaklardı. Gazetenin tam orta sayfasındaki kutu içerisinde ise “Ticaniler ve CHP” başlığı altında “CHP seçimlerde Ticanilere nasıl yardım etmişti?” sorusuna cevap veriliyordu.
    Anlaşılan CHP`nin akıl hocaları, Nurcuların ve Süleymancıların DP`ye destek verdiklerini görünce, dindar bir grubun halk arasında partileri adına çalışmasında fayda görmüşler ama bula bula Ticaniler gibi ‘sözde’ tarikatı bulmuşlardı. Bu durum pek içlerine sinmediği için de, grupla ilişkilerini mümkün olduğunca gizli ve mesafeli tutmaya çalışmışlardı. Nitekim, seçimlere kadar DP aleyhinde görünen Ticaniler, seçimden sonra DP iktidarını sıkıntıya sokacak eylemlerine devam etmişlerdi.
    II. Menderes Hükümeti’nin kurulduğu dönemlerde yoğunlaşan protesto mitinglerine DP, 5186 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu teklifiyle yanıt verdi. Böylece ‘Atatürkçülük şampiyonluğu’ unvanını CHP’nin elinden alma konusunda önemli bir hamle yaptı.
    KANUNA İTİRAZLAR
    Adalet Bakanlığı’ndaki toplantıya, Bakanlığın üst düzey bürokratları, Yargıtay daire başkanları, Hukuk Fakültesi Dekanı ve bir grup milletvekili katılmıştı. Kanun tasarısı, Adalet Komisyonu’nda ateşli tartışmalara yol açmıştı. Sözlü sataşmalar zaman zaman fiziksel saldırıya dönüşmüştü. Sonunda tasarı 7’ye karşı 9 oyla kabul edildi ve TBMM’de görüşülmesine geçildi. Yanlış anlamaları önlemek için, görüşmeler “Atatürk’e ve O’nun devrimlerine bağlılık hislerinin ifadesi için” üç dakikalık ayakta tazim sükutu” ile başlatıldı.
    4 Mayıs 1951’de başlayan görüşmeler 25 Temmuz 1951’e kadar aralıksız devam etti. Tesfire Güneş’in kaynakçada künyesini verdiğim master tezine göre tasarı hakkında ilk sözü, Emekli General DP Ankara Milletvekili Selahattin Adil almış ve tasarı aleyhinde konuşmuştu. Adil, Atatürk’ünönemli işler yapmakla beraber, bazı yanlışları olduğunu iddia ederek şöyle devam etmişti:
    “Mustafa Kemal Paşa’nın da idari, içtimai, siyasi hataları bulunduğunu söylemek ve yazmaktan men edecek bir kanunu, demokratik rejimi benimsemiş olan bizlerin kabulüne bugünkü Meclis’te imkân olmamak icap eder. Bu Meclis kürsüsünden acı acı şikâyet ettiğimiz 27 senelik Şeflik idaresi mahzurlarını, memlekete yapılan fenalıkları, hakiki Cumhuriyetin, ancak milletin sağduyusuna dayanarak mevkii iktidara gelen bugünkü hukuki bir hükümette vücut bulduğunu yüzlerce defa tekrar eden bizler değil miydik? Halk Partisi’nin binbir yolsuzluğunu zikrederek Meclise hâkim olan bu parti azalarının ne surette intihap olunduğunu bilmiyor muyduk? Şimdi bu geçmiş idareye Şeflik veya diktatörlük demek tecavüz telakki olunarak söyleyeni ve yazanı hapse mi mahkûm edeceğiz? (“Öyle şey yok!” sesleri) Daha dün Arapça olan ezanı, dini abidelerin açılmasını kabul eden ve anlaşılmaz bir hale sokulan dilimizi doğrultmaya çalışan bizler değil miyiz?”
    MUSTAFA KEMAL Mİ ATATÜRK MÜ?
    Atatürk’ü “diktatör”; kanunu da “komünist zihniyetin eseri” olarak değerlendiren Selahattin Adil Bey, “Hazreti Muhammed için kötü bir söz söylenecek olursa, onun için de bir kanun çıkarmak icap eder” diyerek tutarlı davranmıştı ama Selahattin Adil’in Atatürk’ten ‘Mustafa Kemal’ diye bahsetmesi, Zafer gazetesinde ‘Sarı Çizmeli’ mahlası ile yazan (Mümtaz Faik Fenik’in eşi ) Adviye Fenik tarafından “Mustafa Kemal, Atatürk’ün eşsiz şahsiyetinde ilk merhaledir. Mustafa Kemal ile Atatürk arasında koskoca bir milli mücadele ve inkılâp tarihi vardır (…) Yoksa Selahattin Adil Paşa Mustafa Kemal’den sonraki Gazi’nin ve Atatürk’ün farkında değil midir?” diye eleştirilecekti.
    DP Giresun Milletvekili Arif Hikmet Pamukoğlu da, tasarıya muhalif olduğunu belirtmişti: “Anayasamızın 69. Maddesi mucibince Türkler kanun karşısında eşittirler, her türlü grup, sınıf, aile ve kişi ayrılıkları kaldırılmıştır (…) Atatürk her şeyden evvel Türk’tür. Bütün Türkler için mevzuu Ceza Kanunu neden Atatürk için mevzubahis olmasın? Türkler hukuken müsavi değil midirler, kanun önünde eşit değil midirler? Anayasamızın 69. Maddesi bunu amir değil midir?”
    DP Ankara Milletvekili Osman Şevki Çiçekdağ ise böyle bir kanun çıkarmanın, “aradan 30 sene geçtikten sonra Atatürk’ün ölümsüz manevi varlığını, kahraman ve kurtarıcı şahsiyetini, yaratıcı ve devrimci atılımlarını milletçe takdir edememek, devrimlerinin sarsıldığını, kör taassubun homurdanmaya, irticanın hortlamaya başladığını kabul ve ilan etmek anlamına geleceğini” söylemişti.
    ATATÜRK’ÜN LEHİNE Mİ ALEYHİNE Mİ?
    DP Çankırı Milletvekili Kazım Arar şöyle demişti: “Atatürk’ün kapatılacak, gizlenecek, söylenmesinden tevakki edilecek bir tarafı mı vardı ki milletin ve matbuatın ağzını kapatalım. Hem öyle ki o büyük adamın devrinde bile kavuşamadığımız demokrasi inkılabının tahakkukundan sonra Demokrat Parti iktidarının büyük meclisi, onun muzaffer mümessilleri, siz milletvekilleri tarafından milletin kurtarıcısı olduğunuz kadar hürriyetin de yaratıcısı, büyük aziz Türk Milletinin ağzına 14 Mayıs armağanı olarak bir kilit mi takalım? Arkadaşlar, Atatürk’ün inkılabı ve eserleri hakkında mevzuatımızda kafi derecede müeyyide vardır. Eğer kafi gelmiyorsa artıralım fakat şahıslar hakkında kanun çıkarmayalım. Böyle bir usulü biz ihdas etmeyelim. Her men edilen husus daha ziyade aleyhtar toplar. Bence bu kanun Atatürk’ün lehinde değil bizzat aleyhinde bir kanundur.”
    DP Çanakkale Milletvekili Bedii Enüstün de Dünya ve insanlık tarihinde rastlanmayan bir olay karşısında olunduğunu, Türkiye Cumhuriyeti kurucularından büyük asker, büyük reformist Kemal Atatürk’ün manasız bir kuruntu, lüzumsuz bir heyecan baskısıyla ideolize edilmek istendiğini ileri sürerek, millete mal olmuş devrimleri, reformları, bir şahsın taştan veya topraktan yapılmış heykelinde arayan ve bir kâğıt üzerindeki resminde sembolize eden zihniyetten ileri demokratik hamleler beklenemeyeceğini, kitlelerin şereflerinin tek bir şahıstan yansıyamayacağını, milletlerin hayatındaki bütün zaferlerin, başarıların, reformların, bunları gerçekleştirirkenölen milyonlarca vatan evladının kanlarının bedeli olduğunu ifade etmişti.
    CHP’LİLERİN İTİRAZLARI
    Benzer konuşmaları başka DP’li milletvekilleri de yapmıştı. Ancak Bayar’ın dediği gibi, bazı CHP’ler de bu kanunun çıkartılmasına çok sıcak bakmamıştı. Örneğin CHP Mardin Milletvekili Kamil Boran, “Atatürk’ün manevi varlığına ve maddi hatıralarına yönelen saldırıların dikkat çekecek bir dereceyi bulmuşsa -ki bu kanun tasarısının sevki bunu göstermektedir- bunun sebebinin, cezai yaptırımların yetersizliği değil, demokrasi ve hürriyete yanlış anlam veren veya verdiren zihniyet ve bu konularda Hükümet ve Hükümetin emrindeki sorumlu organların takındıkları kararsız tutumdur” demişti.
    CHP grubunun görüşünü belirtmek üzere söz alan CHP Yozgat Milletvekili Avni Doğan ise, kanun tasarısının gerek Hükümet ve gerek Adalet Komisyonu tarafından hazırlanmış olan gerekçelere uymadığını, bu gerekçelerde heykel ve büstlere yapılan saldırıların asıl hedefinin “Türk Cumhuriyeti ve Türk devrimi” olduğunun açıkça belirtilmesine rağmen, hazırlanan metinde, asıl hedefin metnin dışında bırakıldığını ve sadece taş ve tunçtan yapılmış büst ve heykellerin korunmasının göz önünde tutulduğunu belirtmiş, asıl hedefi bırakıp şekli korumaya yarayan bu metnin amacına ulaşacak hale getirilmesini gerekli gördüklerini ifade etmişti.
    HALİDE EDİP ADIVAR’IN İTİRAZI
    Daha önce CHP milletvekili olan, 1950 seçimlerinde Meclis’e bağımsız olarak giren Seyhan Milletvekili Sinan Tekelioğlu da “Mesela yarın üniversitede inkılap dersleri okutan bir hoca Atatürk’ün mevcut olan nutkunun haricinde bir şey söylerse hocayı mesul mu tutacağız?” diye sorarken Bağımsız İzmir Milletvekili Halide Edip Adıvar da “Tasarıyı getirenlerin esas fikriyle hepimiz hemfikiriz fakat bunun için yeniden bir kanun yapmak, Atatürk’ü tarihten önceki Asuriler, Babillilerin yaptığı gibi Allahlaştırılmış putlaştırılmış insanlar arasına koymaktır. Ceza kanunundaki hükmü bir tarafa bırakarak sadece heykel kırmak veya cumhuriyetin banisi Atatürk’e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı bir Şark zihniyetinin yeni bir mahsulü diye telakki ederim. Yani daha evvel de dediğim gibi, put haline gelen ve bugün yerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta bir put gibi tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor bana” demiş ve çekimser oy kullanacağını eklemişti.
    PROFESÖR HİRSCH’ÜN MÜTALAASI
    Eleştirilerin devam etmesi üzerine Başbakan Adnan Menderes üç kez söz alarak, kanun tasarısını ve Atatürk’ün yaptıklarını, manevi şahsiyetini ateşli biçimde savunmuştu.
    Muhaliflerin, tek bir kişi için kanun çıkarılmasının, o sırada yürürlükte olan 1924 Anayasası’nın 69. Maddesi’ne aykırı olduğunu düşündüklerinin anlaşılması üzerine, Hükümet, Nazi zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelmiş olan ünlü Hukuk Profesörü Ernst Hirsch’ün görüşüne başvurdu. Hirsch şöyle dedi:
    “Anayasa başka şeylerin yanı sıra, bir şahsa imtiyazların tanınmasına imkân sağlayacak yasaların çıkarılmasını yasaklamaktadır. Buradaki ‘şahıs’ deyimi, ‘gerçek kişi’ yani ‘insan’ anlamına gelmektedir. Madde 27’ye göre insanın şahsiyeti, doğumunun tamamlanmasından itibaren hayatla başlar ve ölümle son bulur. Atatürk adında bir şahıs, artık hukuki anlamda mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla bir imtiyaz sağlanması söz konusu olamaz (…) Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur.”
    Bu açıklama (ki günümüzdeki “kanun bir Alman’ın icadıydı” gibi yüzeysel yargıların kaynağı budur) milletvekillerini tatmin etmiş olmalıydı ki, uzun adıyla Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, 25 Temmuz 1951’de 50 ret, 6 çekimser oya karşılık 232 oyla kabul edildi. Oylamaya 179 milletvekili de katılmamıştı. Böylece CHP’nin bağrından doğmasına karşın 1950 seçimlerinde ‘Ebedi Şef’ Mustafa Kemal’in kurduğu CHP’yi hezimete uğratarak Kemalist kadroların tepkisini çeken DP, hem kendisinin özgünlüğünü ortaya koymak, hem de rejimin kurucu partisi olduğu için bir çeşit dokunulmazlığı olan CHP’yi ve onun lideri İnönü’yü hırpalayabilmesine yetecek politik manevra alanı yaratmak için Mustafa Kemal’i ‘Atatürk olarak’ tabulaştırmayı akıl ederek, sistemle ilişkisini düzeltme şansını yakalamıştı.

    (DP Dönemi’nin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bir Atatürk büstüyle)

    PİLAVOĞLU’NUN YARGILANMASI
    Kanunun 1. maddesinde “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimseye bir yıldan üç yıla kadar, Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir” diyordu. 2. maddesinde bu suçların toplu olarak veya kamuya açık yerlerde veya basın yoluyla işlenmesinde cezanın yarı yarıya arttırılacağını, bu suçlar zor kullanarak işlenirse bir kat daha arttırılacağı belirtiliyordu. 3. maddeye göre kanunun uygulanması için şikayete gerek yoktu, Cumhuriyet Savcısı ‘re’sen’ dava açmakla yükümlüydü.
    Kanun uyarınca Kemal Pilavoğlu ve 74 müridi, 5 Mart 1952’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 15 ay hapis cezasına mahkûm oldular. Pilavoğlu’nun avukatlığını yapan Yılmaz Akpınar’ın, CHP Balıkesir Milletvekili Muzaffer Akpınar’ın oğlu olması, CHP’liler tarafından sürekli inkâr edilen dedikoduları destekler mahiyetteydi.

    (Kemal Pilavoğlu ve müritleri mahkemede)

    27 Mayıs Darbesi’nden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından Bozcaada’ya sürülen Kemal Pilavoğlu, iddialara göre Orta Anadolu’dan getirttiği 130 kadar müridiyle ada ekonomisine egemen olmuştu. Adanın pastanesi, kasabı, manavı, fırını hep onundu. ”Şarap üretmek günahtır; üzümlerini şarapçılara verenler cehennemde cayır cayır yanar” diyerek Müslüman bağcıların yüreğine korku salan Pilavoğlu, Bozcaada’yı terk ettirdiği Rumların bağlarını teker teker satın alarak pekmezcilikten servet edindi. 1977’de karısının ihbarı üzerine evinin üst katında üç oğlan çocuğuyla yakalanıp yargılandıktan birkaç ay sonra ölünce, tarikatın bir bölümü Nurculara bir bölümü Aczmendilere dahil oldu ve Ticanilik sona erdi. Ama Ticaniler adı, halka irtica tehlikesini hatırlatmak gerektiğinde ‘öcü geliyor’ kabilinden kullanılmak üzere hep canlı tutuldu.
    KAZIM KARABEKİR’İN KİTABI
    Kanunun erken dönem kurbanlarından biri, Milli Mücadele kahramanlarından merhum Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimizin Esasları kitabını 1960’da tekrar yayımlamaya kalkan Tahsin Demiray’dı. Demiray 15 aya mahkûm oldu, kitap ancak 1969’da yayımlanabildi. ‘Büyük Doğu’ hareketinin lideri, İslamcı şair Necip Fazıl Kısakürek, 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra 1.5 yıl hapse mahkûm oldu ve genel aftan sadece kendisi istisna edildiği için Aralık 1961’e kadar hapis yattı. İslamcı tarihçi Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer mi, Hezimet mi? adlı kitabının 1970’teki genişletilmiş ikinci baskısı yüzünden yargılandı, ancak dava 1974 genel affı dolayısıyla düştü.
    Kanun, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra çok sık uygulandı. Yazının başında sözünü ettiğim Nuriye Akman röportajındaki rakamlar doğruysa, 1980-1990’larda 1.000’den fazla kişiye bu kanuna muhalefetten dava açılmış. Ama artık Atatürk’e hiç de sempati duymadıkları sır olmayan AKP’nin iktidarda olduğu 2000’li yıllarda da 1.100’ü aşmış açılan davaların sayısı. Dava edilenler arasında Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak, Aykırı Yayınları’nın sahibi Seyfi Öngider, Aram Yayıncılığın sahibi Fatih Taş, Belge Yayıncılık’ın sahibi Ragıp Zarakolu, yazar İpek Çalışlar, Hürriyet gazetesinin Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan, Çoban Ateşi gazetesi yazarı Berkant Coşkun ve yazı işleri müdürü Yasin Yetişgen, çevirmenler Lütfi Taylan Tosun ve Aysel Yıldırım, Özgür-Der Çocuk Kulübü yöneticilerinden Zehra Çomaklı Türkmen ve (o günlerde) Bianet yazarı Ertuğrul Kürkçüoğlu, Profesör Atilla Yayla gibi siyasi yelpazenin değişik kanatlarından isimler vardı. Bir ara konu öylesine alevlenmişti ki Avrupa Birliği’nin ilerleme raporlarına ve AİHM kararlarına bile konu olmuştu kanun ve uygulamaları. Son yıllarda özellikle Twitter’da Atatürk’e yönelik hakaretlerin konu olduğu pek çok dava olduğunu tahmin ediyorum. Son olarak HDP Milletvekili Sırrı Sakık bu kanundan ceza aldı.
    Bu arada ilginçtir, 13 yıldır çeşitli mecralarda Mustafa Kemal Atatürk ve dönemi hakkında onlarca ‘açık sözlü’ yazı yazdığım halde sadece bir kez “Totem, Tabu ve Mustafa filmi” (okumak için tıklayın) başlıklı yazımdan dolayı bu konuna muhalefetten yargılandım ama ilk duruşmada beraat ettim. Kanunla başım derde girmedi ama beni okuyan ya da sadece yazımın başlığını okuyanlarla başım çok derde girdi. Ben bu tip tepkilerden dolayı Atatürk Dönemi-Atatürkçülük hakkında yazmaktan vazgeçmedim ama vazgeçenler mutlaka olmuştur.

    Özetle Atatürk gibi tarihi şahsiyetleri kanunla koruma fikrinin komikliği bir yana, kanun teorik düzlemde bir çeşit ‘Demokles’in Kılıcı’ işlevini görüyor ama uygulamada çok da etkili değil. Buna karşılık kendilerine ‘Kemalist’, ‘Atatürkçü’, ‘ulusalcı’ diyenler kanunun başaramadığını pek ala başarabiliyor. Ama şunu da söylemeliyim ki, belki söylemediğim söz kalmadığı için, ama esas olarak Kemalizm ve/veya Atatürkçülük ideolojisi ile onu taşıyan kadrolar artık iktidarda olmadığı için, 2009’dan itibaren zaman zaman, 2011 yılından itibaren de sıklıkla, tahakkümünü her gün biraz daha pekiştiren örneğin bugün bir kanunu yok ama Erdoğan Atatürk’ten çok daha sıkı korunuyor, Deyim yerindeyse ‘Erdoğan’a dokunan yanıyor’. AKP iktidarının ve onun çevresinde kümelenen siyasal İslamcıların eylemlerini ve referanslarının ‘öteki’ yüzüne bakmaya çalışıyorum. (Taraf arşivimin linki için tıklayın) Yazacak yer bulduğum sürece de bunu yapmaya çalışacağımdan emin olabilirsiniz. Elbette yeri geldiğinde Atatürk dönemine dair sözümü de söyleyeceğim…

    Özet Kaynakça: Tesfire Güneş, “Demokrat Parti Dönemi Atatürk İmajı (1950-1960)”, 2012 yılında Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde kabul edilmiş master tezi; Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarmalar, Bir İflasın Kronolojisi (1950-1960); Yakup Kadri Karaosmanoğlu, CHP ve Genel Başkanı-Siyasi İncelemeler, Resimli Posta Matbaası, 1963; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politika’da 45 Yıl, İletişim Yayınları, 2002.
    http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/5186-sayili-ataturku-koruma-kanunu-1468104/

    http://www.sabah.com.tr/yazarlar/akoz/2009/10/16/ataturku_koruma_kanunu_niye_kalkmali
    Kemalistler kendilerini cumhuriyetçi diye takdim eder. Ama değildirler; onların cumhuriyetçiliği özürlüdür. Bu iddia garibinize mi gitti? Sabredin, açıklayayım…
    Önce bir soru: Niye 26 Kasım 1934 tarihinde ‘Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun’ çıkarılmıştır?
    Çünkü cumhuriyetin yasaları, yönetmelikleri, ilkeleri, kuralları geneldir. Herkesi kapsar.
    Cumhuriyetin monarşiden (krallık, sultanlık, vb.) ayrıldığı en önemli noktalardan biri, yasaların ‘kişiye özel olmamasıdır.’
    Bu anlamda cumhuriyet ‘isimsizler’ rejimidir.
    Cumhuriyet hukukunda kişinin becerisi, liyakati, eğitimi esastır. Yasal açıdan sülalenin, aşiretin, soyun önceliği bulunmaz.
    Cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanının yasalarca özel olarak korunduğu doğrudur ama bu koruma kişiye has değildir. O makamlara oturan kim olursa olsun korunur.

    ***
    Buraya kadar bir itirazınız yok değil mi? Olamaz da zaten. Çünkü yazdıklarım, cumhuriyetle ilgili temel bir kuralı hatırlatmaktan ibaret.
    Devam edelim…
    Araştırmalara göre, dünyada sadece üç ülkenin anayasasında ‘özel isim’ bulunuyor:
    İran, Kuzey Kore ve Türkiye!
    Bildiğiniz gibi bizim anayasamızda, Atatürk’ün adı geçer. Geçmekle de kalmaz onun milliyetçilik anlayışına, ilke ve inkılaplarına atıfta bulunulur.
    Böyle bir ülke olur mu? Elbette olur. Var zaten. Bizimki!
    Peki bu rejime ‘cumhuriyet’ denebilir mi? Denemez!
    Örneğin bazı Kemalistler, ‘Atatürk Cumhuriyeti’ diye bir tabir kullanır. Bu lafın kendisi cumhuriyete aykırıdır.
    Çünkü “Atatürk Cumhuriyeti” demenin, “Osmanlı İmparatorluğu” ya da ‘Osmanlı Cumhuriyeti’ demekten farkı yoktur. İkisinde de özel isim merkezdedir.

    ***
    Devam ediyoruz:
    Cumhuriyet yasalarının kişiye özel olmadığını, olamayacağını söyledik.
    Halbuki bizde kısaca ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’ dediğimiz bir kanun var.
    31 Temmuz 1951’de yürürlüğe girmiş olan bu kanunun tam adı şöyle: ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun.’
    Demokrat Parti bu kanunu CHP’nin şirretinden kendini korumak için çıkarmıştı.
    Çünkü o tarihlerde bazı fanatik dindarlar (Ticaniler) Atatürk heykellerine saldırıyor, CHP de “Sizden cesaret alıyorlar” diye yaygara koparıyordu.
    DP’nin niyeti ne olursa olsun, büyük bir hata yaptı. Cumhuriyetin ruhuna, temel felsefesine aykırı hareket etti. Kişiye özel kanun çıkarttı.
    Böylece Atatürk’ü simgesel monark (monarşinin manevi başı) haline getirdi.
    Daha sonra da 1960 darbesiyle Atatürk’ün adı 1961 Anayasası’na girdi. Hâlâ da orada duruyor.

    ***
    Şimdi Avrupa Birliği, “Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu kaldırın” diyor. Tabii Kemalistler ve her türden AB karşıtı da yaygarayı basıyor.
    Halbuki olay basit: Cumhuriyet rejiminde kişiye özel kanun olmaz!
    Buna dayanarak, insanları yargılamak ise sadece cumhuriyetin felsefesine değil, fikir özgürlüğüne de aykırıdır.
    Atatürk’ün hatırası ve çağdaş uygarlık vizyonu, ‘kişiye özel’ kanunlar çıkarmadan da korunabilir.
    http://www.sabah.com.tr/yazarlar/akoz/2009/10/16/ataturku_koruma_kanunu_niye_kalkmali

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s