M. Kemal Atatürk Ayetle Alay Mı Ediyor? Atatürk’ün Madam Corinne’e yazdığı mektup

M. Kemal Atatürk Ayetle Alay Mı Ediyor? Atatürk’ün Madam Corinne’e yazdığı mektup

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

20-temmuz-1915-30-11-1954-sayfa-3

M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e gönderdiği 20 Temmuz 1915 tarihli mektup

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne 2

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne 3

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 20 temmuz 1915 atatürk madam corinne 4

***

Peyami Safa’nın 1954 yılında Milliyet gazetesinde yayınlanan “Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları” isimli yazı dizisinin 30 Kasım 1954 tarihli 10’uncu bölümünde M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e 20 Temmuz 1915’te Çanakkale’den gönderdiği mektubun tercümesi yer alıyor. Bu tercümenin bir yerinde şöyle yazıyor:

‘… Gerçekten de cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidir. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini daha çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün. Ya gazi, ya şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, hurileri onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tabi olacaklar. Yüce Saadet…’

Tabii siz şimdi, “bunda ne var, askerlerinin imanlarını övüyor” diyeceksiniz. Fakat işin aslı sanıldığı gibi değil.

Peyami Safa’nın aktarımı şöyle devam ediyor:

“Sizin mantıki nasihatlerinizi beklerken şimdiki hâdiseler yüzünden kazandığım sert karakteri yumuşatacak romanları etüd etmeye ve böylece ümit ederim ki, hayatın hoş ve iyi taraflarını hissedecek hale gelmeye karar verdim”[1]

Fakat arada sansürlenen bir bölüm var.

Bu bölümü Erdal Inönü, Madam Corinne’in yeğeni (kardeşi Edith’in [Edibe] kızı) Melda Özverim’in fransızca orijinalleriyle yayınlanan kitabından “Anılar ve Düşünceler” adlı kitabına almıştır. Peyami Safa’nın Milliyet’te Türkçe’ye çevirisini yapmayıp sansürlediği kısım Erdal Inönü’nün çevirisiyle şöyle:

“Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar. Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş. Insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş. **Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok,** ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.

Çok **garip bulduğum** bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?

Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta **yüce Tanrı’yı bile eleştirmek** için zaman bulabiliyor. Madam, eğer Tanrımızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz, çarpışmalar dışında kalan zamanımı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.”[2]

Dinimizle resmen alay ediyor… Gaziliğe ve Şehitliğe inanmayan birisinin “Gazi” olmaya hakkı yoktur. M. Kemal’in mektuptaki sözlerini çok iyi anlayabilmek için bu konuyu okuduktan sonra şu konumuza bakınız; https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/28/acaba-bu-ayetler-m-kemal-ataturkun-islam-aleyhinde-yaptiklarini-bize-haber-mi-veriyor/ [3]

***

M. Kemal Atatürk Ahirete inanmıyor mu?

6-mayis-1916-1-12-1954-sayfa-3-siird

M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e gönderdiği 6 Mayıs 1916 tarihli mektup

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 6 mayis 1916 atatürk madam corinne

m. kemal atatürkün madame corinne yazdigi mektup 6 mayis 1916 atatürk madam corinne 2

***

Peyami Safa’nın bu sefer sansürlemediği M. Kemal Atatürk’ün 6 Mayıs 1916 tarihli başka bir mektubunda Madam Corinne’e şöyle yazdığı görülmektedir:

“Aziz Madam,
Bu defa size hakiki dostluğumuzu hatırlatmak için ilk önce ben kalemi elime alıyorum. Batıdan doğuya kadar devam eden uzun ve yorucu bir yolda iki ay kadar seyahat ettikten sonra bir istirahat ânı bulunabileceğine inanılır, değil mi? Fakat, heyhat! Görülüyor ki, bu ancak ölümden sonra mümkün olacak. Fakat bu hayali rahata kavuşmak için Allah’ımızın cennetine gitmeye kolay kolay razı olacak değilim.”[4]

Bu, tam materyalist kafa değil de nedir?

***

M. Kemal Atatürk Allahu Teala’nın vaadi ile alay mı ediyor?

02-12-1954-milliyet-sayfa-3-17-eylc3bcl-1916-mektup-alay

M. Kemal Atatürk’ün Madam Corinne’e gönderdiği 17 Eylül 1916 tarihli mektup

***

17 Eylül 1916 tarihinde ise M. Kemal Atatürk, Madam Corinne’e gönderdiği mektupta Kur’an’da müjdelenmiş “köşkler” ile alay etmektedir:

“Bu umumi savaşlar sırasında zavallı Faik Paşa alnından bir kurşun yiyerek şeref meydanında can verdi.

Eski dostunun kahramanlık misalini takip etmek isteyen Nuri Bey’in coşkunluğu görülecek şey! Allah’tan, cennette kendisi için yapılan, fakat *henüz inşâ halinde* bulunan köşk tamamıyla bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak astı.”[5]

Bir insanın dostunun ölümüne üzüldüğü zaman bile, onunla alay edebilen birisidir M. Kemal… Üstelik -haşa- dini değerler üzerinden.

***

Ankebut Suresi

58 – İman edip iyi iyi işler yapmış olanları elbette onları cennetin altlarından ırmaklar akan köşklerine yerleştireceğiz, o halde orada ebedi kalacaklardır. Ne güzeldir mükafatı o iş görenlerin.

***

Zümer Suresi

20 – Fakat o Rablerine sığınarak korunanlar için altlarından ırmaklar akan, üzerlerinden şehnişinler yapılmış, şehnişinli (balkonlu) köşkler vardır. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz.

***

Duhan Suresi

54 – İşte böyle, biz onları ayrıca iri siyah gözlü hurilerle evlendiririz.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Peyami Safa, Milliyet Gazetesi, Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları, 30 Kasım 1954, sayfa 3.

[2] Erdal Inönü, Anılar ve Düşünceler, cild 3, Doğan Kitap, birinci baskı, Istanbul 2001.

Mektup için ayrıca bakınız;

Sadi Borak, Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları, Çağdaş yayınları, Istanbul 1980, sayfa 78, 79.

Ihsan Yılmaz, Milliyet Gazetesi , 9 Nisan 2001.

[3] https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/28/acaba-bu-ayetler-m-kemal-ataturkun-islam-aleyhinde-yaptiklarini-bize-haber-mi-veriyor/

[4] Peyami Safa, Milliyet Gazetesi, Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları, 1 Aralık 1954, sayfa 3.

Ayrıca bakınız; Sadi Borak, Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları, Çağdaş yayınları, Istanbul 1980, sayfa 80, 81

[5] Peyami Safa, Milliyet Gazetesi, Atatürk’ün Bir Kadına Mektupları, 2 Aralık 1954, sayfa 3.

Ayrıca bakınız; Sadi Borak, Öyküleriyle Atatürk’ün Özel Mektupları, Çağdaş yayınları, Istanbul 1980, sayfa 81, 82.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Kuran ve Lozan

Kuran ve Lozan


Lord Curzon

***

On dokuzuncu asrın son yıllarında İngiliz Parlamentosunda kürsüye çıkan Müstemlekeler Bakanı Gladstone elindeki Kur’ân-ı Kerimi göstererek şunu söyler: “Bu kitap Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız; ya Kur’ân’ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur’ân’dan soğutmalıyız.”

Osmanlı yerine Anadolu ve Trakya topraklarında yeni bir devlet kurulur. Bu devletin, devrin dünyaya hakim güçleri tarafından tanınması, Lozan’da yürütülen gizli pazarlıklarla şartlara bağlanır.

Orada Türkiye’den istenen, İngiliz Murahhas Heyeti Reisi Lord Gürzon’un ifadesiyle şudur:

“Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur. Biz de kendisine dilediğini veririz.”[1]

Dikte edilen bu şartın yeni Ankara yönetimi tarafından kabulü üzerine anlaşmanın imzalanmasını müteakip İngiltere Avam Kamarasında “Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?” diye yükselen itirazlara Lord Gürzon şu karşılığı verir:

“İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.”

Sonrasında Ankara merkezli olarak Türkiye yeni ve çok sıkıntılı bir sürece girer. Lozan’da verilen söz çerçevesinde birer birer tatbik sahasına konulan icraatın hedefi şöyle ifade edilir:

“Otuz sene sonra gelecek neslin kendi eliyle Kur’ân’ı imha etmesini intac edecek (netice verecek) bir plan yapalım.”[2]

Kur’ân’ın ve hadislerin —hâşâ— “ne mal olduğunu” gösterip mukaddes kitabımızı ve Peygamberimizi (a.s.m.) halkın ve bilhassa genç nesillerin gözünden düşürme niyet ve kastıyla yaptırılan tercümeler; ezanın Türkçeleştirilmesi ve okullarda başlatılıp bütün hızıyla sürdürülen inançsızlık propagandası, planın parçalarıdır.

Eşref Edib’in o kara dönemdeki bazı uygulamaları anlattığı Kara Kitap’ta geçen ve yıllardır dilden dile dolaşan çok çarpıcı örneklerden biri:

Öğretmen, sınıftaki küçük çocuklara “Benden şeker isteyin” der. İsterler, hemen cebinden çıkarıp verir. Sonra “Bir de Allah’tan isteyin bakalım” diye devam eder. Bu defa şeker gelmeyince de, “Demek ki —hâşâ— Allah yokmuş, olsaydı istediğinizi verirdi” diyerek zehrini kusar.

O dönemde eğitimin nasıl bir zihniyetin eline geçtiğini gösteren son derece ilginç bir örnek de, o günün Türkiye’sini anlatan Turkey To-Day (1928) adlı kitabın yazarı Grace Ellison’a konuşan bir maarif müfettişinin söyledikleridir:

“Bizim peygamberimiz Gazimizdir (M. Kemal). Biz o Arabistanlı şahıs ile ilişkimizi sona erdirdik. Muhammed’in dini Arabistan’a uygundu; ama bize yaramaz.”[3]

İngiliz yazarın, “Ama sizin hiç mi inancınız yok?” sualine müfettişin verdiği cevap da “Evet var. Gazi’ye, bilime, ülkemin geleceğine ve kendime” şeklinde olmuştur.[4]

Dünyasında dinî inanca kesinlikle yer vermeyen müfettiş, yeni dönemde dizginleri ele geçiren zihniyetin “ideal” bir örneği ve prototipidir.

Ama vaktiyle deklare edilen “Müslümanları Kur’ân’dan soğutma” planı İlâhî bir tavzifle dile getirilen “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez bir manevî güneş olduğunu dünyaya gösterme” kararına takılınca hesap bozulmuş ve Allah, nurunun söndürülmesine yine izin vermemiştir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Büyük Doğu, sayı 29, Emirdağ L., sayfa 277.

[2] Tarihçe, sayfa 137.

[3] Şükrü Hanioğlu, Zaman, 23.11.08.

[4] Şükrü Hanioğlu, Zaman, 23.11.08.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Milletimiz Kuran’dan tiksinir mi haşa ? Peki M. Kemal Atatürk ne diyor?

Milletimiz Kuran’dan tiksinir mi haşa ? Peki M. Kemal Atatürk ne diyor?

Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan sözkonusu haber

***

M. Kemal Atatürk, “Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman “tiksineceğini” söylüyor

(Dikkatinizi çekeriz sözkonusu eser ilki 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi ve M. Kemal müdahale etmedi… Demek oluyor ki bunları gerçekten M. Kemal söyledi. Ayrıca “Radikal” ve “Milliyet” Gazetesi’nde de yayınlandı… Ben Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan haberin resmini çektim ve buraya yükledim.)

***

Atatürk’ün din hakkındaki görüşlerine ışık tutacak yeni bir belge ortaya çıktı. 1932-1933 yıllarında Ankara’da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill’in hazırladığı ve Atatürk’ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali’nin hazırladığı yazıda yayımlandı.

Büyükelçi, Ankara’da görev süresi boyunca Atatürk ile yaptığı görüşmelere ve gözlemlere dayanarak “A Year’s Embassy to Mustafa Kemal” adlı bir kitap hazırlamıştı. Eser ilki, 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi. Kitabın en ilginç bölümü Atatürk’ün dine bakışını içeren kısımdı. Bu bölümde yazar, Atatürk’le yaptığı uzun bir mülakata yer vermiş ancak Atatürk’ün sözlerinin bir kısmını kitaba almamış bunu da “Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamını burada vermek hiç doğru olmaz” satırlarıyla dile getirmişti.

Ancak Sherill, kitaba sadece bir bölümünü aldığı görüşmeyi özetleyerek bir rapora döktü ve ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdi. ABD Dışişleri Arşivi’ndeki bu raporu, Rıfat N. Bali Türkçeye çevirip Toplumsal Tarih’e yazdı. Aşağıda, raporun tam metni yer alıyor.

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ
Sayı:423
Ankara, 17 Mart 1933
Konu: Türkiye’de din
MÜNHASIRAN MAHREM
Saygıdeğer Hariciye Vekili
Washington
(…)

Arapça neden yasaklandı?

“Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor.

Kuran’dan alınan Arapça bir bölüm okudu. Bu surede Hz.Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gidecekleri yazıyor. (Tebbet Suresi)

‘Düşünen bir Türkün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?’ dedi.

Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran’ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum. Daha sonra umumi ve şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, aralarından camilere giden az sayıda kişinin alışkanlıktan veya yüksek sesle söylenen duaların cezbine kapılarak camiye gittiğini ileri sürdü.”

 

**********

 

KAYNAKLAR:

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ, Sayı: 423, Ankara, 17 Mart 1933, Konu: Türkiye’de din, MÜNHASIRAN MAHREM, Saygıdeğer Hariciye Vekili, Washington.

ABD Dışişleri Arşivi’ndeki bu raporu, Rıfat N. Bali Türkçe’ye çevirip “Toplumsal Tarih”e yazdı. Ayrıca Milliyet Gazetesi’nde haber olarak yayınlandı, bakınız: Milliyet, 7 Eylül 2006.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yabancı Gözüyle M. Kemal Atatürk Inkılapları

Yabancı Gözüyle M. Kemal Atatürk Inkılapları

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

“Ayın Tarihi” resmi bir yayındır. Üstelik 1930’larda, çok “koyu devletçi” devletin resmi yayını. Fotoğrafta da görebileceğiniz gibi, kapağında şu bilgiler yer almaktadır:

“Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından her ay neşredilir.”

Yani, “Iç Işleri Bakanlığı Basın-Yayın Genel Direktörlüğü tarafından her ay yayımlanır.”

“Ayın Tarihi”nin “Ikinci Teşrin 1934” tarihli nüshasında bir yazı yayınlanıyor…

Yazıda, New York Times’da yayınlanmış bir makaleye yer veriliyor… Makalenin konusu Ayasofya’dır. Ayasofya’nın tarihi uzun uzadıya anlatıldıktan sonra makalenin bir yerinde şöyle yazıyor:

“Kemal (Atatürk) Kur’an’ı istihfafla (küçümseyerek) yere atmış, kendi heykelini diktirmiş, fesi ortadan kaldırmış ve kadınların yüzlerindeki peçeyi yırtmıştır. Sultanların sarayı olan Yıldız köşkü bugün müzedir. O halde sultanın camii de (Ayasofya) niçin bir müze olmasın?”[1]

Işte, yabancı gözüyle M. Kemal Atatürk Inkılabı:

“Kemal (Atatürk) Kur’an’ı istihfafla (küçümseyerek) yere attı.”

Yani, kemalistlerin iddia ettikleri gibi sadece “biz yobazların” görüşü değildir bu.

Üstelik söz konusu makale, M. Kemal’in en güçlü olduğu dönemde ve devletin resmi yayın organı tarafından yayınlanmıştır. Iftira olarak algılansa, gerçeği yansıtmadığı düşünülse; bunu yayınlamak bir yana, New York Times’ın haberi yalanlanmaz mıydı? Hele böyle mühim bir mevzuda.

Kemalistler, “yabancılar ATA’mızı övüyor” diye böbürleniyorlar… Islam düşmanları böyle birisini övmesin de ne yapsın?

Mesela Adolf Hitler, M. Kemal Atatürk’ü şu sözlerle övmüştür:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün din adamlarından kurtulmak konusundaki hızı tarihin en dikkate değer bölümlerinden biridir. 39 tanesini astı, diğerlerini aşağıladı, ve Istanbul’daki Ayasofya şimdi bir müze!”[2]

Hitler’in sözlerinin yer aldığı “Hitler’s Table Talk” adlı kitabın kapağı

***

Hitler’in sözlerinin yer aldığı “Hitler’s Table Talk” adlı kitabın 607. sayfası

***

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ayın Tarihi, 1934 No: 11, sayfa 495-497.

[2] Hitler’s Table Talk 1941 – 1944 His Private Conversations, (Almanca’dan tercüme eden Norman Cameron ve R.H. Stevens) Enigma Books, New York City 2000, sayfa 607.

Almanca yayın için bakınız; Henry Picker, Hitlers Tischgespräche im Führerhauptquartier 1941–1942, Athenäum Yayınları, Bonn 1951.

Adolf Hitler’in, M. Kemal’i övücü başka sözleri için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/22/adolf-hitlerin-milliyette-manset-olan-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-sozu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemalistlerin mi yoksa Allahu Teala’nın kanunları mı?

Kemalistlerin mi yoksa Allahu Teala’nın kanunları mı?

Ceza hukukunu diktatör Mussolini’nin faşist Italya’sından alan kemalistler, eşyaları çalınınca, “eli kırılsın” dedikleri halde; o eli kesen (Allahu Teala’nın emri olan) Şeriat’a karşı çıkıyorlar.

Akrabası öldürülen bir kemalist, katili öldürmek istediği halde; katile idam cezası veren Şeriat’a karşı çıkıyor.

Kemalistlerin savundukları ceza hukukunun sonuçları ortada… Bankalar hortumlandı, kapkaççılar türedi, evler ve iş yerleri soyuldu, binlerce cinayet işlendi, terör had safhada…

Peki çözüm nedir?

ŞERİAT yani İSLAM DİNİ’dir, zira anlamaya ve yaşamaya çalışanlara öğretici, eğitici, işlerinde yol gösterici, temel hak ve hürriyetlerin, sosyal hukuk ve sosyal adaletin yerine getirilmesini sağlayıcı, insana insan olmayı öğreticidir…

Şahsi ve toplumsal suçları belirleyici, işlenen suçlara ceza vermekten, cezalandırıcı olmaktan önce, şahsı suç işlemekten caydırıcı ve ıslah edici bir sosyal hukuk ve adalet sistemidir.

Toplumda bir suç işlenmişse, o suça verilen cezalar, o suça eşdeğer cezalar olduğu için, yaptığı suçu yanına kâr olarak bırakmaz. Temel hak ve hürriyetler, sosyal hukuk ve sosyal adalet esasından toplum vicdanını rahatlatıcıdır.

Temel hak ve hürriyetlerin öğretilmemesi, kısıtlanması, yasaklanması ve gasp edilmesi ile toplumda terör meydana gelir ve bütün insanlığı ve toplumu hedef alır.

İslam Dininde; İnsanların temel hak ve hürriyetleri ile toplum düzeni esas olduğundan, toplumun bekası için, terör çıkarmak büyük suç sayılmıştır. Terör suçundan caydırmak için ağır cezalar öngörülmüştür.

Amaç, suçluyu cezalandırmaktan öte, o suçtan caydırmaktır. Ceza verirken sosyal toplum vicdanını rahatlatmaktır.

İslam Dininde, fuhuşun, zinanın, ırza geçmenin, tecavüzlerin, sapıklığın, hırsızlığın, gaspçılığın, terörist canilerin, cinayetin, hortumculuğun vs. toplumsal yapıyı bozduğu, insan nesebinin devam sürecini yok ettiği için cezaları ağırdır. Toplumdan başka bir yere sürgün, tecrit edilme cezası, dövme cezası ve idam cezası vs. vardır. Cezaların ağır olmasının amacı ise; Fuhuş, zina, ırza geçme, tecavüz, sapıklık, cinayet, hırsızlık, gaspçılık, tinercilik, mafyacılık, hortumculuk vs. suçlarını işlemekten caydırmaktır ve sosyal adaleti sağlamaktır.

Bu suçları işleyenlere, mevcut yasalarımızda hapis cezası vardır, lakin ırzına geçilenlerin, tecavüz edilenlerin, sapıklığa uğrayanların, katledilenlerin; bu mağdurlukları yetmiyormuş gibi, suçluları da; ödedikleri vergilerle ceza evlerinde beslemek ve barındırmak zorunda kalıyorlar. İnsanların ırzına geçenler, katledenler, mallarını talan edenler, ceza evlerinde besleniyorlar. Bu nasıl sosyal adalet anlayışıdır?

Aynı zamanda suçlular; ceza evinden çıktıklarında sosyal hayata adapte olamadıkları gibi tekrar suç işlemekten de geri durmuyorlar.

Kul yapımı ceza yasalarımız, bu suçlulara “insan hakları adı altında” suçluya işlediği suçun dengi bir ceza vermemekle, suçlara teşvik etmektedir.

Şimdi söyleyin bakayım:

Kemalistlerin mi, yoksa Allahu Teala’nın kanunları mı?

***

Maide Suresi

44 – (…) İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

49 – Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.

50 – Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

***

NOT: Bir kardeşimizin yazısından faydalandık, fakat kendisine ulaşamadık… Hakkını helal etsin.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Halimizi Özetleyen Bir Karikatür

Halimizi Özetleyen Bir Karikatür

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

 

– Evet sayın turistler!.. Bu gördüğünüz de biz Müslümanların kutsal kitabı Kuran’ı Kerim!..Bir zamanlar içindeki emir ve yasaklara göre yaşarmışız!..

 

NOT: Bir zamanlar bu memlekette Kur’an ve Sünnet kanunları ile yönetiliyorduk…

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Velkanlı Hoca Mehmed Efendi’ye yapılan kemalist zulüm

Velkanlı Hoca Mehmed Efendi’ye yapılan kemalist zulüm

Muş halkının çok sevip saydığı Velkanlı Hoca Mehmed Efendi; “Evinde Kur’an okutuyor” diye şikayet edildi.

Bunun üzerine dönemin Muş valisi, Mehmed Hoca’nın sırtına bir jandarmayı bindirdi ve sakalından da başka bir jandarmaya çektirerek Muş çarşısında dolaştırdı.

 

**********

 

KAYNAK: R. Şükrü Apuhan, Batı’nın Darağacında Isyan, Timaş Yay., Istanbul 1989, sayfa 44.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – TAADDÜD-Ü ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK)

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – TAADDÜD-Ü ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK)

Nisa Suresi

3 – Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, beğendiğiniz (veya size helâl olan) diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz câriye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.

Ayette açıkça görülmektedir ki, birden fazla 2, 3 nihayet 4 kadınla evlenme; mutlaka yapılması gerekli farz ve vacib kabilinden bir emir değil, bir müsaadedir. Birden fazla evlenmeyi düşünen erkek, eşler arasında davranış, geceleme, adalet, giyim, ihtiyaçları giderme ve diğer konularda aralarında hiç bir fark gözetmeyeceği konusunda kesin kararlı ise ve ikinci bir evliliğe ihtiyaç hissediyorsa evlenmesi caizdir. Aksi durumda ise nikahın geçerliliğine mani olmasa bile adaleti tesis etmediği için günaha girmiş olur. Eğer bu şartlara riayet etmezse haram işlemiş ve kul hakkına tecavüz etmiş olur.

Allah-u Teala bu konuda eşler arasında adaletin yapılması gibi ağır şartlar getirdi. Aksi takdirde bir hanımla evlenmenin daha sağlıklı olacağını tavsiye etti. İslam dininin çok evliliğe ruhsat vermesinin önemli hikmetleri vardır. Toplumlarda azımsanmayacak derecede var olan hastalık, iki cins arasındaki nüfus orantısızlığı gibi faktörler bu hikmetlerden bir kaçıdır.

Örneğin, Batı medeniyetinde, hanımı felç de geçirse, akli melekesini de kaybetse, bir erkek ikinci bir hanımla evlenemez. Bu sebeple de gayr-ı meşru yolların kapısını açmak zorunda kalmıştır. Genellikle erkekler savaşa katılırlar. Bu savaşlarda erkeklerin ölmesi ve özellikle ahir zamanda, bir hikmete binaen doğumlarda kız çocukların sayısının daha fazla olması, kadınların ister istemez bekâr kalmasına sebep olmaktadır.

Bir örnek vermek gerekirse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da kadınların nüfusu erkeklerden 7.300.000 daha fazla idi ve bunların 3 milyonu da duldu. Nitekim savaş sonrasında buna bir çare bulunamadığı için birçok Alman kadın küçük menfaatler karşılığında müttefik güçlerin kötü emellerine âlet olmak zorunda kalmıştır. Böyle bir durumda bir erkeğin bir kaç kadını koruması bir vazife olur.

1948 yılında Münih’te düzenlenen Uluslararası Gençlik Konferansı’nda, cinsiyet oranlarındaki bu dengesizliğe bir çözüm bulunamaması üzerine katılımcılardan bazılarının poligamiyi (çok evliliği) önermeleri ve bunun konferansın kapanış bildirgesine dâhil edilmesi de dikkat çekicidir.

Günümüz dünya toplumlarında da kadın ve erkek nüfusu arasındaki dengenin bozulduğu bir gerçektir. Meselâ, Amerika’da erkeklerden 8 milyon fazla kadın vardır. Bazı Orta Asya ülkeleri ve Afrika ülkelerinde veya savaşların görüldüğü Bosna Hersek ve Kosova gibi ülkelerde de benzer bir orantısızlık göze çarpmaktadır. İşte bütün bu durumlarda çok evlilik kabul edilmediği takdirde, gayri meşru ilişkiler ve toplum nizamını alt-üst edecek yönelişler olacaktır.

İşte, gerek ağır ve müzmin hastalıklar sebebiyle olsun, ister kızların sayıca daha fazla olmasından dolayı olsun, bazen çok evlilik zorunlu hale gelebilir. Aksi takdirde, aile yuvası bir yandan erkek için cehenneme dönerken, diğer yandan birçok kadın, bu kutsal evlilik hakkından mahrum kalır. Bu ise, toplumsal barışı zedelediği gibi, ahlâkı da deforme eder. İşte İslam’ın çok evlilikle ilgili verdiği ruhsat bu yaraları tedavi etmeye yöneliktir.

Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonundaki durumunda olduğu gibi şayet bir topluma bir erkeğe karşı üç kadın bulunsa, problemin halledilmesi için üç durum söz konusu olur:

1 – Her erkek bir kadınla evlenecek ve her üç kadından ikisi aile hayatını, çocuk sevgisini, annelik şefkatini tadamayacaktır.

2 – Her erkek bir kadınla evlenecek ve diğer kadınlarla gayr-ı meşru münasebetler kuracak; kadın bu durumda yine aile hayatını, annelik şefkatini ve çocuk sevgisini tadamayacaktır.

3 – Bir erkek birkaç kadınla evlenecek, meşru daire dahilinde aralarında adalet prensiplerine riayet ederek haysiyet ve şereflerini koruyacak, vicdani rahatsızlıktan kurtaracaktır. Toplum da cinsiyet ve nesep karmaşasından kurtulmuş olacaktır.

Akl-ı selim sahibi her insan üçüncü şıkkı kabul eder. Çünkü insan fıtratı bunu gerektirir.

Diğer yandan çok evliliğe karşı çıkılmasının temelinde yatan en önemli sebeplerden birisi de, sanki İslâm’ın her erkeğe dört kadınla evlenmeyi emrediyormuş gibi bir anlayışın olmasıdır. Hâlbuki birden fazla kadınla evlenmek, dinî bir mecburiyet yani bir farz veya vacip değil; bir ibâha ve müsaadeden ibarettir.

Buna göre her erkek kendi şartlarını ve durumunu gözden geçirerek ikinci evliliği yapmaya kendisi karar vereceği gibi, her kadın da, evli bir erkekle evlenip evlenmeme hususunda seçim hakkına sahiptir. Dolayısıyla eğer ikinci evliliğin gerçekleşmesiyle her iki taraf için de ortaya çıkması muhtemel bazı zararlar söz konusu olacaksa, bunu en iyi şekilde tespit edecek ve evlilik yapıp yapmamaya karar verecek tarafların kendileridir.

Günümüz dünyasını da göz önünde bulundurduğumuzda şöyle bir değerlendirme yapmamız da mümkündür: İslâm dünyasında birden fazla kadınla evlenen erkeklerin sayısı, Batı’da kadınlarla evlilik dışı ilişkide bulunan erkeklerden çok daha az olmuştur.

Türkiye’de çok evlilik hukuken yasak olmasına rağmen (çok eşli) Imam nikahlı insanların varlığını inkar etmek imkansızdır. Imam nikahlı hanımlarına karşı resmi yükümlülükleri bulunmayan erkekler maalesef sorumsuz davranabiliyorlar… Haliyle, hukuken hiç bir güvenceye sahip olmayan Imam nikahlı kadınlar mağdur oluyor.

Diğer taraftan gayri meşru çocukların dünyaya gelmesi de hem kadınlar, hem de dünyaya gelen çocuklar açısından ayrı bir mağduriyet.

Eğer ülkemizde çok evliliğe müsaade edilmiş olsaydı, kadınların hakları kanunen korunmuş ve gayri meşru çocukların dünyaya gelmesinin önü kesilmiş, dolayısıyla sosyal yapı sağlıklı islemiş olurdu.[1]

Islam’ın, gerektiğinde çok evliliğe ruhsat vermesinin hikmetlerine, Milâdın 12’inci asrında yaşamış olan Antakya Ya’kubî patriki (Süryânî Mîkâîl = Michel le Syrien)’nin meş­hur Vakaayi’nâmesinde de rastlamaktayız. Antakya Ya’kubî patriki bu konuda şöyle demektedir:

“Türklerin meziyyetleri vardır. Hilekârlıkla sahte­karlık bilmezler ve doğruluktan ayrılmazlar. Karı-koca ihanetinden çekinirler, onun için Türkler arasında zina ender bir şeydir: Bunun sebebi, Türk kanunlarının ikinci ve üçüncü defa evlenmeyi, yani teaddüdi-zevcâtı men etmemesidir.”[2]

chronique de michel le syrien cok evlilik Islamda 4 evlilik kitap

Anktakya Ya’kubî patriki Süryânî Mîkâîl Vakaayi’nâmesinin Chabot tercümesi

***

chronique de michel le syrien cok evlilik Islamda 4 evlilik sayfa 152

Antakya Ya’kubî patriki Süryânî Mîkâîl Vakaayi’nâmesinin Chabot tercümesinden alıntıladığımız sözlerin geçtiği 152’inci sayfa

***

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Tavsiye edilen kaynak; Muhammed Ali es-Sabûnî, Tefsiru âyâti’l-ahkâm, Dersaadet, Istanbul, cild 1, sayfa 397, 398.

[2] J.-B. Chabot, Chronique De Michel Le Syrien – Patriarche Jacobite D’antioche, Paris 1905, cild 3, sayfa 152.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Türkçe Kur’ân olur diyen yaşar nuri ve zekeriya beyaz kafasındaki kemalist ilahiyatçılara Elmalılı’dan cevap

Türkçe Kur’ân olur diyen yaşar nuri ve zekeriya beyaz kafasındaki kemalist ilahiyatçılara Elmalılı Hamdi Yazır’dan cevap

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

 

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu konuda şöyle diyor:

“Şimdi insaf ile düşünelim. Bu şerâit altında Kur’ân’ı tercüme ettim veya ederim diyenler yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’ân’ı cidden anlamak, tetkik etmek isteyenlerin onu usulüyle Arabî yolundan ve tefâsir-i merviyyesinden anlamağa çalışmaları zarurîdir. Kur’ân’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek ahkâm istinbâtına, mes’ele münâkaşasına kalkışmamalıdır: Bunu, îmanı olanlar yapmaz, kendini bilen ehl-i insaf da yapmaz.

Kur’ân’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Maamafih öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’ân’ı harekesiz olarak şöyle dursun harekesiyle bile dürüst okuyamadığı hâlde onun ahkâm ve maanîsinden ictihâda kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki, Kur’ân’ı anlamıyor ve tefsirlere, müfessirlerin te’villeri karışmıştır diye onları da kaale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’ân’ı tetkik etmiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki, okuduğu tercümeye âlim müfessirlerin te’vili değilse, câhil mütercimin re’yi ve te’vili, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki, Kur’ân tercümesi demekle ikitfâ etmiyor da “Türkçe Kur’ân” demeğe kadar gidiyor.

Türkçe Kur’ân mı var behey şaşkın?

Kur’ân Arabîdir: Zira “innâ enzelnâhu kur’ânen arabiyyen” mansustur… (“Biz onu bir Kur’an olmak üzere Arabî olarak indirdik” ayetiyle sabittir) ”

 

**********

 

KAYNAK:

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul 1960, cild 1, sayfa 15.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk ve avanesinin Kur’an karşısındaki acziyetleri

M. Kemal Atatürk ve avanesinin Kur’an karşısındaki acziyetleri

Ezan’ı ilk kez Türkçe okuyan Sadettin Kaynak, Kur’an-ı Kerim karşısındaki acziyetlerini şöyle anlatıyor:

“Atatürk’ün arzusu; Kur’an’ın Türkçesinin de aslı gibi makam ve lahn (ezgi) ile okunması merkezinde idi. Fakat bu bir türlü olmuyordu. Çünkü tercüme nesirdi (düz yazı). Bununla beraber, iyi bir nesir de değildi. Kur’an’ın edaya gelmesi, lahn ile okunmaya uyması Arap dilinin medler, gunneler, idgamlar ve bunlara benzer hususiyetleri oluşundan başka, bir de Kur’an’ın kendisine has olan nefes alma için secaventleri (duraklama işaretleri), seci ve kafiye’ye benzeyen, fakat seci ve kafiye olmayan; şiire benzeyen, fakat şiir olmayan; nesre benzeyen, fakat nesir olmayan, sözün kısası herşeyiyle, her haliyle metni gibi okunmasının da bir mucize oluşundan ileri geliyordu. Türkçe tercümesinde bu vasıfların hiçbiri yoktu ve bir türlü olmuyordu, olamıyordu.”

 

**********

 

KAYNAK: Sadettin Kaynak, Hatıralar, Osman Ergin, “Türkiye Maarif Tarihi” dahilinde, Istanbul 1943, cild 5, sayfa 1633,1634.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*