Tarihçi Mehmet Ö. Alkan: Atatürk dini kullandı

Tarihçi Mehmet Ö. Alkan: Atatürk dini kullandı

(Ey kemalistler, biz mi uyduruyoruz? Işte size tarihçi)

***

Taraf gazetesinden Neşe Düzel’in İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı olan tarihçi Mehmet Ö. Alkan ile yaptığı röportajdan:

NEŞE DÜZEL: Birinci Meclis dualarla açılıyor. Atatürk neden Birinci Meclis’i camide dualar ederek açtı?

– MEHMET Ö. ALKAN: Cuma namazından sonra, dualarla açıldı Meclis. Zaten 1925’e dek Mustafa Kemal’in konuşmalarında hep İslam yer alır. Çünkü din, aynı zamanda iktidarı meşrulaştırmanın çok iyi bir aracıdır. Şu unutulmamalı, Mustafa Kemal çok iyi bir siyasetçi. Toplumun Osmanlı’dan beri dinî söyleme çok alışık olduğunu biliyor. Oysa o, Mustafa isminden de hoşlanmıyor.

NEŞE DÜZEL: Neden hoşlanmıyor?

– MEHMET Ö. ALKAN: Peygamber’in ismi de Mustafa aynı zamanda. Muhammed Mustafa (Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve ala ali seyyidina Muhammed)…

Mustafa Kemal’in en erken aktardığı, hepimizin bildiği bir anısı vardır. Öğretmeni, “Senin adın Mustafa, benim adım Mustafa, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun” der. Sizce bir öğretmenin verdiği isim kayıtlara nasıl geçer? O, bu ismi, M. Kemal olarak Harbiye’den itibaren kullanmaya başlıyor. Çünkü Mustafa ailesinin verdiği isim. Gazi Paşa ise ikinci kez evlendiği için anneye tepkili. Askerî okulda yatılı okuyor. Ve Milli Mücadele’ye kadar ismini M. Kemal diye kullanıyor. Ama Milli Mücadele’yle birlikte ismini “Mustafa” Kemal olarak kullanmaya başlıyor.

NEŞE DÜZEL: Niye?

– MEHMET Ö. ALKAN: Milli Mücadele’ye İslami bir destek ve meşrulaştırma arandığı çok açık. Milli Mücadele’nin en baştan beri tezi, bunun kısmen dinî bir savaş olduğudur. İlk baştan itibaren, “Biz Hilafet’i, Saltanat’ı ve Başkent’i kurtaracağız” denmiştir.(…)

Gazi Paşa’nın, Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal ismini kullanmasına tekrar dönersek…

Bunu yaparak, toplumun din hassasiyetini dikkate alıyor. Daha sonra nüfus kâğıdında ise “Mustafa ismini atıyor” artık Kemal Atatürk oluyor.

NEŞE DÜZEL: Peki, Atatürk ismini ona kim veriyor?

– MEHMET Ö. ALKAN: Atatürk ismini de kendisi seçiyor. “Ona, Atatürk ismini Meclis verdi” denir. Bu teknik olarak doğrudur ama Çankaya’daki sofraya soyadı Türk atası mı olsun yoksa Atatürk mü olsun önerisini kendisi getiriyor. “Atatürk olsun” diyorlar ve durumdan vazife çıkartılıp bu bir kanun haline getiriliyor.

 

**********

 

KAYNAK: Taraf Gazetesi, 16 Kasım 2011.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Ankara’nın niyetini 1921 yılında anlayan Kemahlı Alim

Ankara’nın niyetini 1921 yılında anlayan Kemahlı Alim Mevlevi Ibrahim Hakkı Efendi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Evvela Kurtuluş savaşının bu değerli sarıklı mücahidini tanıyalım…

[Burada özet geçiyoruz… Daha fazla bilgi için; Dr. Faruk Tuncer’in “Yeni Ümit” dergisinde (Sayı:35 Yıl:9, Ocak-Şubat-Mart 1997) yayınlanan “Büyük Mevlevi Şeyhi Kemahlı Hacı İbrahim Hakkı Efendi” isimli makalesine bakabilirsiniz.]

***

Doğumu…

Daha çok Hacı İbrahim Efendi adı ile maruf olan Kemahlı İbrahim Hakkı Hazretleri, Hicri 1266 (1850) tarihinde Erzincan Kemah ilçesi eski adı Müşerkek olan Parmakkaya köyünde dünyaya gelir. Babası, Hasan bin İbrahim bin Süleyman bin Abdülgâni el-Arabî’dir. Annesi ise Fatma Kamer Hatun’dur.[1]

***

Sultan II. Abdülhamid Han’nin davetiyle Saray vaizi olarak İstanbul’da

Mevlevîliğin usul, âdâb ve erkânını kısa sürede öğrenip sülûkünü tamamlayan ve daha sonra da Mevlevîliğin gerçek anlamda son posînişînlerinden[2] olan Kemahlı İbrahim Hakkı Efendi’nin hem şeriat ilimlerindeki temayüzü, hem de yaşadığı hayatı sünnetle ziynetlendirip amel noktasında ihlâsı göstermeye çalışması kısa zamanda semeresini vermiş ve Halife II. Abdülhamid Han tarafından keşfini sağlamıştı.

Sultan Abdülhamid Han 1891 yılında İbrahim Hakkı Hazretlerini alelacele Konya’dan İstanbul’a çağırmış ve saraya davet etmişti.[3] Bu âni davet karşısında kendisini bir anda İstanbul’da bulmuştu. 1891 yılında İstanbul’a gelen Mevlevî İbrahim Hakkı Hazretleri, Sultan’ın bir hediyesi olarak hemen “Saray Vaizliği” görevine getirilmiştir.

Saray vaizi olan İbrahim Hakkı Efendi, 1909 yılında çok sevdiği Abdülhamid Han tahttan indirilince fevkalâde üzülmüş ve köyüne geri dönmüştü. Onun pervasız vaazları, sağlam ve ihlâslı ameli ve ayrıca etkili konuşmaları 1909-1918 yılları arasında 35. Osmanlı Sultanı Padişah Sultan Reşad’ın dikkatini çekmekte gecikmez.[4]

Şemsü’l-İrşad adlı eserinden anlıyoruz ki, özellikle İstanbul’a geldiği dönemlerde Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii’nde Mesnevî dersleri takrir ediyordu. Buradaki derslerden birinde, üslubu ve anlatım tarzı padişahı çok etkilemiş olacak ki Sultan Reşad kendisini ağırlamaktan büyük mutluluk duyacağı haberini gönderir.[5] Burada bulunduğu süre içinde Beşiktaş’ta bulunan Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesinde ikâmet ettiğini yine kendi kaleme aldığı “Rûhu’l-İslâm” adlı makalesinden öğreniyoruz.[6] Özellikle bu dönemde “Türbedâr-ı Barbaros Hayrettin Paşa” unvanını kullandığını yine yazdığı eserlerden öğreniyoruz. Padişahın daveti üzerine artık burada kalmaktan vazgeçip sarayda sultanın yakınında kalmaya başlamış ve onun pek çok nimet ve ihsanına nail olmuştur.

Erzincan’da seneler öncesi harab olmuş bir dergâhı tamir ettirip, onun hemen bitişiğinde 7 odalı bir Darü’l-Mevlevî medresesi inşa ettirerek tedrise başlamıştır.[7] Buradaki ilmî faaliyetlerini yürütürken pek çok talebe yetiştirmiş ve kısa sürede ilim ve tasavvuf çevrelerinin saygı duyduğu önemli bir şahsiyet haline gelmiştir.

******************************
******************************
******************************

Şimdi gelelim konu başlığında belirttiğimiz meseleye…

Millî Mücadele yılları

Ibrahim Hakkı Hazretleri, Millî Mücadele’de özelikle de Erzurum ve Erzincan bölgelerinde sarıklı mücahitlerin başında büyük hizmetler vermişti. Çünkü onun için en önemli şey, Islâm’ın muhafazası ve bu uğurda bütün Islâm düşmanlarını bu cennet vatandan kovmaktı. Hizmetle dolu Millî Mücadele yıllarından hemen sonra yavaş yavaş Millî Mücadele ruhuna aykırı davranışlar kendisini hissettirmeye başlayınca Erzurumlu Kadı Raif Efendi ile birlikte Ankara’yı yakından takib etmeye başlamışlardı.

Ibrahim Hakkı daha 1921 yılının Temmuz ayında iken Ankara’nın makam-ı hilâfeti ilga edeceğini, medreseleri kapatıp, her türlü din eğitimine zincir vuracağını etrafındakilere haber verdiğinde kimseyi inandıramamıştı.[8]

Fakat Ibrahim Hakkı Efendi’nin Erzincan ulemasına 1921 senesinde söylediği Ankara hakkındaki kanaatleri daha sonra ayniyle çıkmıştı. Gerçekten 1924 yılında hem hilafet kaldırılmış ve hem de onun gözü gibi sevdiği ve bir daha açılmamak kaydıyla kapısına kilit vurulan medreseler kapatılmıştı. Hilâfetin kaldırılması özellikle onu derinden yaralamıştı. Çünkü ona göre hilâfet müessesesi çok önemliydi. Islâm dünyasını değişen dünyada ayakta tutacak yegâne kurum ona göre hilâfet-i Islâmiyeydi.[9]

***

Istiklal Mahkemesi ve idam kararı

Şark Istiklal Mahkemeleri, 1924 yılı sonlarına doğru hakkında gıyabî olarak idam karan verir. Ancak o bu kararın verildiği sıralarda yani 14 Ekim 1924 (15 Rebiü’l-evvel 1343) tarihinde Pazartesi günü hayata gözlerini kapar.

Vefat haberi Istiklal Mahkemesine intikal ettirilir, mahkemenin gönderdiği bir heyet, durumu yerinde tespit eder ve bir rapor halinde Ankara’ya bildirir. Kabri elan Erzincan Terzi Baba Kabristanındadır.

Rivayetlere göre mahkemenin gönderdiği heyet, Kemahlı Ibrahim Hakkı Efendi’yi, mezarından çıkarıp idam sehpasına çekmek suretiyle hükmü infaz etmiştir.

Merhumun vefatından sonra ailesine taziyeye gelen yakın bir dostu şöyle demiştir:

“Dünya ağlasa revadır bu zât-ı pâke,
Hiç yakışır mı bu zât gömülsün hâke”

***

Kemahlı Ibrahim Hakkı Efendi’yi hayrla analım…

ESERLERI:

En önemli eseri şüphesiz “Şemsü’l-Irşad li Sultan Reşad” namındaki padişaha ithafen yazılan ve Hilafet-i Islamiye’nin önemi üzerinde duran kitabıdır.

Bunun yanı sıra matbu olan (basılan) eserleri sırasıyla Divan, Miftahü’l-Mearif, Rûhu’l-Islâm ve Pend Pesendide der Fezaili Rûze’dir.

Basılmamış eserleri de vardır. Bunlar: Tâcü’t-Tefâhur, Necâtü’l-Islâm, Tuhfetu’r-Reşâd fi Hakki’l-Cihâd, Mir’âtü’l-Mevâiz, Seniyyü’s-Sünûh fi Izâhir-Ruh, Kûtu’l- Kubûr, Tâcü’l-Islâm fi Beyâni’l-Küfri ve’l-Imân, Tâcü’l- Mücahidin mine’l-Ehadisi’l-Erbain (Kırk hadis derlemesi), Mürşidü’z-Züvvâr li Ravzati Nebiyyü’l-Muhtâr.

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Bu köyde bu ailenin namı “Fedimeliler” olarak halen devam etmektedir ve sözkonusu lakab Ibrahim Hakkı Efendi’nin annesi olan bu mübarek kadına izafeten konulmuştur. Anadolu’da Fatma’ya çoğu yerde Fadime ya da Fedime denilir. Bakınız; Zaman Gazetesi 16 Ağustos 1995.

[2] Tahir Erdoğan Şahin, Erzincan Tarihi, cild 2, sayfa 275.

[3] Kemahlı Ibrahim Hakkı Efendi’nin kendi eseri, Şemsü’l-Irşad, sayfa 5.

[4] Kemahlı Ibrahim Hakkı Efendi’nin kendi eseri, Şemsü’l-Irşad, sayfa 5.

[5] Kemahlı Ibrahim Hakkı Efendi’nin kendi eseri, Şemsü’l-Irşad, sayfa 6.

[6] Kemahlı Ibrahim Hakkı Efendi’nin kendi eseri, Ruhu’l-Islâm, Sırat-ı Müstakim, 5. cild, sayı; 126, 1326, sayfa 366, Mekatip isimli sütunda.

[7] Tahir Erdoğan Şahin, Erzincan Tarihi, cild 2, sayfa 275.

[8] Ismail Kara, Islamcıların Siyasî Görüşleri, Istanbul, 1994, Iz yay., sayfa 172.

[9] Ismail Kara, Islamcıların Siyasî Görüşleri, Istanbul, 1994, Iz yay., sayfa 172.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü

M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü

*

Böyle başladı…

***

***

***

Böyle bitti…

***

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

***

***

***

***

Cumhuriyet Gazetesinde dönemin karikatürlerinde Alimler aşağılanıyor!

***

Halk, Kurtuluş Savaşı’nı “düşmandan kurtuluş” olarak anladığı için, “görünürde” düşmana karşı mücadele eden M. Kemal Atatürk’ün yanında yer almıştır. Ancak M. Kemal Atatürk “gerçekte” düşmandan değil; Osmanlı Devleti’nden, Hilafet’ten ve Allahu Teala’nın emirleri olan Şeriat’tan, kısaca Islam’dan kurtulmak maksadıyla mücadele ediyordu.

Din adamlarıda, M. Kemal’in gerçek maksadını anlamamış ve bu oyuna gelmişlerdir.

M. Kemal Atatürk 22 Aralık 1919 tarihinde, yani Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, din adamlarından destek almak ve “Islam mücadelesi” yaptığı intibaını vermek gayesiyle Hacıbektaş’ı ziyaret etmiştir.[1] Yine aynı amaçla 23 Nisan 1920 tarihinde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Cuma günü ve dualarla açılmıştır.[2]

Ancak yunanlıların vatanımızdan çıkmasıyla birlikte M. Kemal Atatürk’ün gerçek yüzü de ortaya çıkmıştır.

Nitekim Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra beraberindekilerle Ankara’ya dönen M. Kemal Atatürk, dua etmek için Hacı Bayram Veli’nin türbesine gitmek isteyenlere:

– “Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam!” Deyip doğruca meclis binasına sapmıştır.

M. Kemal böyle bir davranışta bulunmasının gerekçesini ise şöyle açıklamıştır:

– “Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların ‘maneviyatı’ olamayacağını hatırlatmayı ‘artık’ zorunlu bulmuştum.”[3]

Yani, M. Kemal’in “artık” bunlara ihtiyacı kalmamıştır.

Başka bir vak’a ise şöyledir:

“Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman Atatürk’ün önüne sırmalı elbiseler giyinmiş bir Imam dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. Imam ellerini kaldırarak, “Dua etmeden girilmez!” dedi. Atatürk, “Bu yurt Mehmedçiğin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla degil! Çekil oradan!” dedi ve imamı eliyle iterek meclise girdi.”[4]

Gördüğünüz gibi, M. Kemal Atatürk halkı ve din adamlarını aldatmıştır.

Öte yandan M. Kemal Atatürk TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde, şöyle and içmiştir:

“Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, Islâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”[5]

Üstelik, 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmalarında da Hilafet makamını ve Saltanatı koruyacağını söylemiştir (sadeleştirdik) :

“Hilâfet makamının ve saltanatın bağımsızlığının dokunulmazlığını, milli bağımsızlığımızı ve milli sınırlarımız içinde yaşama imkân verecek bir barışı sağlayacak önerileri ayrıntıları ile tespit edip uygulayabilmek için, millet tarafından olağanüstü yetkiye sahip bir meclisin Ankara’da toplanması gereğini millete duyurmakla ilgili milli görevimizi ve vatan borcumuzu da yerine getirdik.(…)

Meclisimizde oluşan ve beliren milli kudretimiz, Hilâfet makamı ve saltanatı yabancı baskısından kurtaracak ve Osmanlı devletini dağılma ve tutsaklıktan kurtarma önlemleri alacaktır. Tam bağımsızlığa sahip, hilâfet makamına vicdani bağlılığı ile övünen, islâm dünyası içinde yaşama anlayışını kendinde gören bir milletin tutsak olamayacağı inancıyla, davranışlarımızı adım adım izleyen bütün medeni dünya ve insanlık sizlere yardımcı olacaktır. (Hararetli alkışlar)”[6]

M. Kemal Atatürk’ün 6 no‘lu dipnotta bahsedilen meclis konuşması (Meclis tutanakları)

***

Ayrıca aynı gün Meclist’e, Sultan Vahidüddin’e (rahmetullahi aleyh) “Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri M. Kemal” imzasıyla şöyle bir telgraf çektiğini beyan etmiştir (sadeleştirdik) :

“Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanzı rica ederim.”[7]

M. Kemal Atatürk’ün 7 no‘lu dipnotta bahsedilen meclis konuşması (Meclis tutanakları)

***

Mesele gayet açık değil mı? Hilafeti, Şeriat’ı ve Saltnatı kaldıran M. Kemal değil miydi? Resmen halkı ve din adamlarını kandırmıştır. Bunu zaten kendisi de itiraf etmektedir…

Yaveri Mazhar Müfit Bey, M. Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmanın sonunda şu sözlere yer verdiğini yazar:

“En son olarak niyazım şudur ki, Cenâb-ı Vacibü’l-Amal Hazretleri, Habib-i Ekrem’i hürmetine, bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyaneti celile-i Ahmediye’nin ilâyevnilkıyâme- haris-i estakı olan millet-i necibemizi ve makam-ı saltanat ve hilâfet-i kübrâyı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvafık buyursun.”

Mazhar Müfit, bu konuşmayı yadırgayarak Paşa’ya niçin böyle bir konuşma yaptığını sorar.

Kongre akşamı Paşa’ya:

– “Erzurum, nutkunuzun sonunu **müftü efendinin duası gibi** bitirdiniz”, dedim. Bu tarz konuşmamı hoş gördüğü için sadece güldü ve:

“Maksadını anlıyorum, anlıyorum amma şimdi vazifemiz halkı, vatanı ve esir padişahı kurtarmaya **inandırmaktan** ibarettir.”[8]

Türk Tarih Kurumu tarafından basılan kitaptan alıntıladığımız bu diyalogtaki itirafı, M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’undan da teyit etmek mümkündür…

M. Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle demektedir:

“Gerçek, Osmanlı Saltanatının ve Hilâfetin yıkılmış ve ortadan kalkmış olduğunu düşünerek yeni temellere dayanan, yeni bir devlet kurmaktan ibaretti. Fakat durumu olduğu gibi dile getirmek amacın büsbütün kaybedilmesine yol açabilirdi (…).”[9]

Yani, amacının büsbütün kaybedilmemesi için durumu olduğu gibi dile getirmemiş. Peki durumun aslı neydi? Görünürde düşmandan, ancak gerçekte Osmanlı Devleti’nden, Hilafet makamından, Allahu Teala’nin emri olan Şeriat’tan yani kısaca Islam’dan “kurtulmaktır.”

Açıkça yalan söylediğini itiraf ediyor. Bu hainlik değil de nedir?

Bu durumda Laikliği ve Kemalizmi; “Millet istedi” denilebilir mi?

Bu hususta bir Hadis-i Şerif konuyu yeterince izah ediyor… Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadır:

“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” (Buhârî, Ahkâm 8)

Bu konu, Kemalist çevrelerde dillendirilen, “din adamlarının Kurtuluş Savaşı’nda payı yoktu” şeklindeki iddialara net bir cevap niteliği taşımaktadır… Ayrıca, “Fetva” düşmanı olan bu zihniyete “Fetva”nın gücünü göstermek şart oldu.

Kurtuluş Savaşı’nın temeli olan Fetevâ-yı Şerife’nin altındaki alimlerin imzaları

(Imzalayanların isimlerini latin harflerle yazının sonuna ekledik)

***

M. Kemal Atatürk’ün Adana’dan Istanbul’a çektiği telgraf üzerine kurulmuş olan Ahmet Izzet Paşa kabinesi, Mondros Mütarekenamesi’ni (Ateşkes Anlaşması’nı) imzalamıştır. Vatanımızın “işgali”, Ahmet Izzet Paşa kabinesinin on günlük Bahriye Nazırı Rauf Orbay (daha sonra M. Kemal’in TBMM’sinde Başbakan olmuştur !!!) tarafından imzalanan, Mondros Mütarekesi’nin 7’inci maddesine göre vaki olmuştur. Anadolu halkı, bu mütarekenin koşullarını öğrenir öğrenmez silaha sarılmış ve işgalcilere karşı direnmeye ve örgütlenmeye girişmiştir.[10]

Amasyalısıyla, Trakyalısıyla, Denizlilisiyle, Aydınlısıyla, Maraşlısıyla, Anteplisiyle, Erzurumlusuyla, Adanalısıyla, Ankaralısıyla, emperyalistlere karşı ayaklanmıştır. Kısaca çoluğuyla-çocuğuyla, kadınıyla-erkeğiyle Türk Milletinin bütün fertleri harekete geçmiştir. Kadınlarımız cephelere mermi taşımış, çocuklar yetişkinlerin yanı sıra vuruşmalara katılmış, başta Müftülerimiz olmak üzere pek çok din adamı vazifeye koşmuştur.[11]

Nitekim M. Kemal Atatürk, 14 Haziran 1919’da Sultan Vahidüddin’e Samsun/Havza’dan çektiği ve daha sonra 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmasında da açıkladığı telgrafta, bu durumu şöyle bildirmektedir (sadeleştirdik) :

“Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin (Padişah’ın) Anadolu’sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, **millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor.** Istanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim.”[12]

M. Kemal Atatürk’ün 12 no‘lu dipnotta bahsedilen meclis konuşması (Meclis tutanakları)

***

Evet, Milletin ruhunda ve benliğinde mevcut olan direnme gücünü ateşleyen hocalar, müftüler, din adamları Milli Mücadele fikrinin doğuşunda önemli bir faktör olmuşlardır. Meselâ; Müftü Ahmet Hulusi Efendi, 15 Mayıs 1919 günü düzenlediği mitingte Denizli halkına;

“işgal edilen memleket halkının silaha sarılması dinî bir görevdir”

dediğinde, herkes Müftü Efendi’nin etrafında birleşmiştir. Halkla bütünleşen Ahmet Hulusi, Denizli ve çevresinde etkili olmuş ve daha sonraki günlerde Milli Mücadele için önem arzeden hizmetlerde bulunmuştur.

Izmir’in işgali üzerine 16 Mayıs 1919 günü Denizli-Sarayköy’de de işgali tel’in (lanetleme) mitingi düzenlenmiştir. Bu mitingte Ilçe Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi[13], halka, Izmir’in kâfir Yunanlılar tarafından işgal edildiğini, bu kâfirlerin bulunduğu yerde namaz kılınamayacağını ve kılınmasının caiz olmadığını bildirerek düşmana karşı konmasını istemiştir.[14]

Denizli-Çal Müftüsü Ahmet Izzet Çalgüner (Buradaki Ahmet Izzet, yukarıda bahsedilen Ahmet Izzet Paşa değildir) Efendi de ilçesinde ve çevresinde halkın millî harekâta katılmaları için çalışmalarda bulunan din adamlarının ilklerindendir. O, 17 Mayıs 1919 günü Çal halkını Çarşı Camii’nde toplayarak onlara düşman istilasına karşı seyirci kalınmamasını ve silahla mukavemet edilmesinin gerekli olduğunu anlatmıştır. Daha sonraki günlerde de aynı camide yapılan toplantılarla halkı düşmana direnme konusunda bilinçlendirmeye ve teşkilatlandırmaya çalışmıştır. Bu amaçla, ilçenin nüfuzlu kişileriyle toplantı yapmıştır. Böyle bir toplantıda; “Allahımız bir, Peygamberimiz bir, kitabımız bir, vatanımız bir olduğuna göre muhafazasına mecburuz. Mukaddesatımızı müdafaa için Allah’ın ve Peygamber’in emirlerine uymak gereklidir…” şeklinde yürekleri ürpertici bir konuşma yapmıştı.

Bu arada Ahmet Izzet Efendi, toplantıda hazır bulunanlardan bir de imzalı senet almıştır. Çal halkından yirmi kişinin imzaladığı senette; “Efendim! Bâlada muharrer esami sahipleri (yukarıda isimleri yazılı olanlar), cümlemiz dinimizi, vatanımızı, namusumuzu vikâye için size iştirak etmeye söz veriyoruz. Buna dair her ne emir olursa ifasına amadeyiz”.[15]

Çal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin de kurucularından olan Ahmet Izzet Efendi, Çal ve çevresinden topladığı 100 gönüllü ile Aydın-Köşk cephesinde düşmanla çarpışmıştır.[16]

Aynı şekilde Acıpayam Müftüleri Hasan (Tokcan) Efendi ile Mehmet Arif Akşit (1920’de Hasan Efendi, milletvekili seçilince yerine Müftü olmuştur) ve Tavas Müftüsü Cennetzade Tahir Efendi de ilçelerinin halkını Milli Mücadele lehinde bilinçlendirmişlerdir. Bu arada Ahmet Izzet Efendi gibi Müftü Hasan Efendi de çevresine topladığı gönüllülerden oluşturduğu Acıpayam Müfrezesiyle, Aydın Cephesi’ne gitmiştir. Burada düşmana karşı vatan topraklarını savunmuştur.[17]

Aydın halkının direnişe katılmasını sağlamakta zorluk çeken 57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey, Muğla’nın Bozöyüklü bucağından Hatip Hacı Süleyman Efendi’yi Çine’ye davet etti. Daha önce Muğla’daki Millî örgütlenmede rol almış olan Hacı Süleyman Efendi, 12 Haziran 1919’da Çine’ye geldi. Buranın ileri gelenleriyle görüşerek aynı gün Çine Heyet-i Milliyesi’nin kurulmasını sağladı.[18]

Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Bozöyüklü Hacı Süleyman Efendi ve hizmetlerinden şöyle söz eder:

“… Hacı Süleyman Efendi iri yarı, gösterişli, gür ve erkek sesli, pervasız bir din adamıydı. Gördüğü herhangi bir haksızlığa karşı koymaktan zevk duyardı. Heyet işe başlayıp memleketin umumi vaziyetini görüşürken Müftü Efendi (Çine Müftüsü)”

“- Yalnız Yunanlılarla kalsak kolay, fakat müttefikleri de var ve kuvvetli”

Mütalâasını ileri sürmüştü… Hacı Süleyman Efendi samimi bir edâ, fakat şiddetli bir lisanla müftüye cevap verdi:

“- Hoca! Hoca! Ingiliz, Fransız kim olursa olsun memleketimizi kurtarmaya çalışacağız. Icap ederse hepimiz şerefimizle öleceğiz” diye bağırdı.

Bundan sonra heyet ciddi bir azimle milli vazifesine sarıldı. Ianeler toplandı. Gönüllü kaydedildi. Bunların ailelerine para yardımı yapıldı. Silahlandırılan yüz kişilik ilk kafile Menderes Köprüsüne, Yunanlıların karşısına sevk olundu”.[19]

Aydın’ın merkezinde yine milli ordu fahri müftüsü olarak cephelerde hizmet yapan Aydın I. Dönem TBMM üyelerinden Esat Ileri ile Nazilli’de Müderris Hacı Süleyman Efendi’nin önemli hizmetleri olmuştur. I. Dönem için Izmir’den milletvekili de seçilen Hacı Süleyman Efendi, Demirci Mehmet Efe’nin Milli Mücadele lehinde hizmete katılmasında etkili olmuştur.[20]

Öte yandan Yunan işgali öncesinde Izmir’de düzenlenen mitingte de Izmir Müftüsü Rahmetullah Efendi, vatan sevgisinin imandan olduğunu, Izmir’in asırlardır ezan sesleri yükselen semalarında kulakları tırmalayan çan seslerine katlanmaktansa şerefle ölerek şehadet şerbetini içmenin daha iyi olacağını açıklayarak konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu:

“Kardeşlerim… Ciğerlerinizde bir soluk nefes kaldıkça, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça, anavatanımızı düşmanlara teslim etmeyeceğinize Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle birlikte yemin edin…”.[21]

Rahmetullah Efendi, “…bu sakalım kanımla kızarabilir, ama bu alına Yunan alçağını sukûnetle selâmlamış olmanın karasını sürerek Huzur-u Ilâhiye çıkamam” diye haykırmıştır.[22]

Manisa’da da Manisa Müftüsü Âlim Efendi, Cemiyet-i Islâmiyye adıyla bir örgüt kurarak faaliyete geçmiştir. Izmir’in işgalinden sonra Müftü Âlim Efendi, Kırkağaç Müftüsü Hacı Rifat Efendi, Burhaniye Müftüsü Mehmet Muhip Efendi, Edremit Müftüsü Hafız Cemal Efendi, Tire Müftüsü Sunullah Efendi, Yunan işgalini din açısından değerlendiren bir fetva vermişlerdir. Bu fetvada, Yunan işgali ve zulmünün haksızlığı belirtildikten sonra, buna karşı fiilî mukavemetin yani cihad yapmanın farz olduğu açıklanıyordu.[23]

Rahmetullah ve Âlim Efendilerden başka Batı Anadolu’da; Balıkesir Müftüsü Hacı Ahmet Efendi, I.Dönem TBMM Üyelerinden Müderris Abdulgafur ve Hasan Basri (Çantay) Efendiler[24], Edremit Müftüsü Cemal Efendi, Biga Müftüsü Hamdi Efendi, Ivrindi’de Hafız Hamid Efendi, Fart Nahiyesinde Müderris Ibrahim Efendi, Balya Müftüsü Hüseyin Efendi, 1920 Nisan’da Anzavur’un adamlarınca şehit edilen Gönen Müftüsü Şevket Efendi, Bandırma Müftüsü Hakkı Efendi, Tire Müftüsü Sunullah Efendi, Uşak Müftüsü Ali Rıza Efendi, Uşak Sabık Müftüsü Ibrahim (Tahtakılıç) Bey[25], Eşme Müftüsü Nazif Efendi[26], Turgutlu Müftüsü Hasan Basri Efendi, Demirci Müftüsü Ismail Hakkı, Soma Sabık Müftüsü Osman Efendi, Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi, Salihli Sabık Müftüsü Mehmet Lütfi Efendi, Manisa Müftüsü Âlim Efendi’nin görevden alınması üzerine yerine müftü olan Abdülhamit Efendi, Kırkağaç Müftüsü Hacı Rifat Efendi gibi isimler çalışmalarda bulunmuştur.

Hacı Rifat Efendi, Ayvalık cephesinde fiilen savaşa katılmış ve düşmana esir düşmüştür. Cephede düşmanla çarpışırken esir düşen bir diğer isim de, Manisa Müderrislerinden Hacı Hilmi Efendi’dir. Bu iki din adamı, Atina’da uzun süre esaret hayatı yaşamışlardır.[27] Bu arada Milli Mücadele lehindeki çalışmalarından dolayı Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi de 1921 Nisan’ında Yunan askerlerince şehit edilmiştir.[28]

Adana, Maraş, Antep ve Urfa’da da halka mücadele fikrini aşılayanlar, yine din adamlarıdır. Bunlar Adana’da; Müftü Hüsnü, Müderris Abdullah Faik Çopuroğlu, Çamurzade Hafız Osman Efendi (Kozan Müftüsü), Abdülmecit Efendi (Bahçe Müftüsü), Yusuf Ziya Efendi (Osmaniye Müftüsü), Mehmet (Aldatmaz) Efendi (Karaisalı Müftüsü), Maraş’ta; Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Vezir Hoca diye tanınan Mehmet Alparslan, Hoca Hasan Rafet Seçkin ve Hoca Ali Sezai Kurtaran Hoca Efendiler, Antep’te; Müftü Rifat Efendi, Imam-Hatip Kazım, Mehmet, Abdülkadir ve Müezzin-Kayyım Ahmet Efendiler, Urfa’da; Müftü Hasan Hüsnü, Şeyh Saffet (Yetkin), Müftü Osman (Siverek Müftüsü) ve Müderris Âlim Asım Efendiler gibi din adamlarıdır.[29]

Onların önderliğinde emsalsiz bir savunma hareketi olan Maraş Müdafaası gibi müstesna bir kahramanlık örneği verilmiştir. Maraş halkının Ermeni çeteleriyle Fransız askerlerine karşı koymasında, “Türk ve Islâm hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde Cuma namazı kılınmaz” fetvası etkili olmuştur. Özellikle Sütçü Imam’ın ilk kurşunu atması, bu yörede de Milli Mücadele kıvılcımının ateşlenmesi için kâfi gelmiştir.[30]

Konya’da; Milli Mücadele’yi fikirde, şuurda ve vicdanda yerleştiren binbir güçlük ve yokluk içinde istikrarlı bir yönetim kuran Müderris Ali Kemalî, Mehmet Vehbi, Müftü Ömer Vehbi ve Abdulhalim Çelebi gibi önde gelen şahsiyetlerdir. Ali Kemalî Efendi, Delibaş Mehmet’in adamlarınca şehit edilmiştir.[31]

Birinci Dünya Savaşı esnasında Van ve çevresini işgal eden Ruslara karşı silahlı mücadelede bulunan Bediüzzaman Said Nursi de Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Istanbul’da bulunuyordu.”Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum”[32] diyen Said Nursi, Fevzi ve M. Kemal Paşaların ısrarlı davetleri üzerine Ankara’ya gitmiş, TBMM’nce kendisine resmen hoşâmedî (hoşgeldin) töreni ifa edilmiştir.[33] Ancak Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gerçek yüzünü gösteren M. Kemal Atatürk bu ve benzer hocalara dünyayı zindan etmiştir.

Ayrıca,

Antalya’da; Müftü Yusuf Talat, Müderris Rasih (Kaplan), Hacı Hatip Osman ve Çil Ahmet Efendiler,

Burdur’da; Müderris Hatipzade Mehmet ve Müftü Halil Efendiler,

Isparta’da; Müderris Hafız Ibrahim (Demiralay), Müftü Hüseyin Hüsnü, Şeyh Ali, Müderris Şerif, Eğridir Müftüsü Hüseyin Hüsnü, Yalvaç Müftüsü Hüseyin, Sütçüler’de Müderris Ismail, Uluborlu Müftüsü Tahir, Şarkîkaraağaç Müftüsü Ahmet (Bilgiç) Efendiler,

Afyon’da; Müftü Hüseyin (Bayık) Efendi, Müderris Ismail Şükrü, Mehmet Şükrü, Nebil, Gevikzade Hacı Hafız ve Müderris Bolvadinli Yunuszade Ahmet Vehbi Efendiler,

Kütahya’da; Müftü Fevzi, Müderris Ibrahim, Mazlumzade Hafız Hasan, Hacı Musazade Hafız Mehmet ve Müftü Mehmet Akif (Simav Müftüsü) Efendiler,

Bursa’da; Müftü Ahmet Hamdi, Şeyh Servet, Mustafa Fehmi (Karacabey Müftüsü), Ahmet Vasfi (Gemlik Müftüsü), Mehmet Niyazi (Mudanya Müftüsü), Müderris Hacı Yusuf, Ömer Kamil, Hacı Sadık, Şeyh Hacı Ahmet, Abdullah, Mehmet Kamil, Ali Rıza ve Mustafa Kamil Efendiler, Izmit’te: Halil Molla, Rıfat Hoca, Osman Nuri, Hafız Eşref, Kara Hafız Maksut, Imam-Hatip Mehmet Ali, Geyve’den Hafız Fuat Çelebi ve Hoca Bekir Efendiler,

Eskişehir’de; Müderris Veli, Abdullah Azmi, Müftü Salih ve Müftü Mehmet Ali Niyazi (Sivrihisar Müftüsü) Efendiler,

Uşak’ta; Müftü Ibrahim, Ali Rıza ve Nazif (Eşme Müftüsü) Efendiler,

Kırşehir’de; Müftü Halil, Müfit, Çelebi Cemaleddin, Niyazi Baba ve Hayrullah (Çiçekdağı Müftüsü) Efendiler,

Niğde’de; Müftü Mustafa Hilmi, Müderris Abidin Efendiler,

Aksaray’da; Müftü Ibrahim Efendi,

Nevşehir’de; Müftü Süleyman Efendi,

Çankırı’da; Müftü Ata ve Mehmet Tevfik Efendiler,

Çorum’da; Müftü Ali, Müderris Kazım ve Iskilip Müftüsü Ismail Hakkı Efendiler,

Yozgat’ta; Müftü Mehmet Hulusi, Kadı Halil Hilmi, Müderris Hasan ve Abdullah (Boğazlıyan Müftüsü) Efendiler,

Kayseri’de; Müftü Nuh, Remzi ve Müderris Mehmet Alim Efendiler,

Malatya’da; Müderris Tortumluzade Hacı Hafız Mustafa ve Mustafa Fevzi Efendiler,

Mersin (Içel)’de; Hocazade Emin, Kadı Ali Sabri, (Tarsus Kadısı) Müderris Naim, Ali Rıza, Mut Müftüsü Mustafa Kazım ve Silifke Müftüsü Ali Efendiler,

Kilis’te; Müderris Abdurrahman Lami Efendi,

Diyarbakır’da; Müftü Ibrahim ve Abdülhamit Efendiler,

Mardin’de; Müftü Hüseyin ve Müderris Hasan Tahsin Efendiler,

Siirt’te; Müftü Halil Hulki ve Salih, Müderris Hoca Ömer Efendiler,

Bitlis’te; Müftü Abdülmecit Efendi,

Hakkari’de; Müftü Ziyaeddin Efendi,

Van’da; Müftü Hasan, Müderris Abdülhakim ve Sıddık Efendiler,

Muş’ta; Müftü Hasan Kamil ve Müderris Ilyas Sami Efendiler,

Bingöl’de; Müderris Fikri Efendi,

Elazığ’da; Müftü Halil ve Mahmut Müderris Muhiddin ve Mustafa Şükrü Efendiler,

Ağrı’da; Müderris Ibrahim ve Abdülkadir Efendiler,

Kars’ta; Müftü Ali Rıza, Müderris Ahmet Nuri Efendiler,

Artvin’de; Müftü Ahmet Fevzi Efendi,

Erzurum’da; Kadı Hoca Raif, Müftü Sadık, Kadı Hurşit, Ispir Müftüsü Ahmet, Oltu Müftüsü Mehmet Sadık, Müderris Emin, Yakup ve Nusret (Alay Müftüsü) Efendiler ,

Erzincan’da; Müftü Osman Fevzi, Şeyh Fevzi ve Müftü Şevki (Iliç Müftüsü) Efendiler,

Sivas’ta; Müftü Abdulgafur, Kadı Hasbi ve Müderris Mustafa Taki Efendiler,

Gümüşhane’de; Müftü Mehmet Fevzi, Müderris Mustafa, Azmi ve Müftü Hasan (Şiran Müftüsü) Efendiler,

Bayburt’ta; Müftü Fahrettin Efendi,

Rize’de; Müftü Mehmet Hulusi, Müderris Ibrahim Şevki, Şeyh Ilyas ve Mataracızade Mehmet Şükrü Efendiler,

Trabzon’da; Müftü Mahmut Imadeddin, Ahmet Mahir, Mehmet Izzet (Akçaabat Müftüsü), Mehmet Kamil (Maçka Müftüsü), Müderris Ibrahim Cûdi ve Müderris Hatipzade Emin Efendi,

Giresun’da; Müftü Ali Fikri, Alizade Imam Hasan, Görele Müftüsü Şevki ve Tirebolu Müftüsü Ahmet Necmeddin Efendiler,

Ordu’da; Müftü Ahmet Ilhami Efendi,

Samsun’da; Müftü Vekili Yusuf Bahri, Müderris Adil ve Ömerzade Hoca Hasan Efendiler,

Tokat’ta; Müftü Katipzade Hacı Mustafa Efendi, Hoca Fehmi Efendi, Tokat Müftü Yardımcısı Ömer ve Hafız Mehmet Efendiler,

Kastamonu’da; Müftü Salih, Müderris Şemsizade Ziyaeddin ve Inebolu Müftüsü Ahmet Hamdi Efendiler,

Sinop’ta; Müftü Salih ve Ibrahim Hilmi ve Boyabat Müftüsü Ahmet Şükrü Efendiler,

Bartın’da; Müftü Hacı Mehmet Rifat Efendi,

Zonguldak’ta; Müftü Ibrahim, Devrek Müftüsü ve Kadısı Abdullah Sabri ve Mehmet Tahir , Ereğli Müftüsü Mehmet, Müderris Nimet ve Safranbolu Müftüsü Said Efendiler,

Bolu’da; Müftü Hafız Ahmet Tayyar ve Müderris Mehmet Sıtkı Efendiler,

Amasya’da; Müftü Hacı Tevfik, Vaiz Abdurrahman Kamil, Gümüşhacıköy Müftüsü Ali Rıza, Müderris Hoca Bahaeddin ve Hacı Mustafa Tevfik Efendiler,

Trakya’da; Edirne Müftüsü Mestan ve Saray Müftüsü Ahmet, Keşan Müftüsü Raşit ve Şarköy Müftüsü Âsım Efendiler,

Istanbul’da; Şeyh Ata (Özbekler Dergahı Şeyhi) Efendi [34], Saadeddin Ceylan (Hatuniye Dergahı Şeyhi) Efendi, Vaiz Cemal Öğüt Efendi ve Müftü Mehmet Rifat, Müderris Hacı Atıf, Beynamlı Mustafa, Medreseler Müdürü Hoca Tahsin, Aslanhane Camii Imam-Hatibi Ahmet, Müderris Hacı Süleyman, Müderris Abidin, Müderris Abdullah Hilmi ve Hacı Bayram Şeyhi Şemseddin Efendiler; Milli Mücadele’nin önde gelen din adamlarıdır.[35]

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] M. Kemal’in ziyareti ile ilgili Arşiv Belgeleri (1911-1921 Tarihleri Arasına Ait 106 Belge), T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No:1, Gn. No:060, Ankara 1982, sayfa 77.

[2] Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Istanbul 1980, sayfa 335.

[3] Hadi Besleyici, Atatürk’ü Anlamak, sayfa 123, 124.

Ayrıca bakınız; Kânî Demirkan, Atatürk Devrimleri, sayfa 128, 129.

[4] Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anekdotlar-Anılar, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1960, sayfa 163.

Ayrıca bakınız; Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk Ihtilali, Kaynak Yayınları, Üçüncü Baskı, Istanbul 1995, sayfa 113.

[5] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ Iğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

[6] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 3, cild 1, sayfa 29, 30. (Meclis tutanakları) Fotoğrafa bakınız.

[7] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11. (Meclis tutanakları) Fotoğrafa bakınız.

[8] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk ile Beraber, Türk Tarih Kurumu yay., 1986, cild 1, sayfa 85.

[9] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 6. Bölüm: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Toplanması, 3. Konu: Hükümetin Kurulması.

[10] Prof.Dr. Bayram Kodaman, Amasya Protokolü, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi (BTTD), Sayı: 16 (Haziran 1986), sayfa 20.

[11] Mete Tuncay, TC.’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), 2. baskı, Istanbul, 1989, sayfa 219.

[12] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 10. (Meclis tutanakları) Tutanak için fotoğrafa bakınız.

Gönderdiği telgraf için bakınız; Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 1, Der. Nimet Arsan, Ankara 1963, sayfa 15-17.

[13] Ahmet Şükrü Efendi, TBMM’de I.dönem Aydın Milletvekili olarak da görev yapmıştır.

[14] Tarhan Toker, Kuva-yı Milliye ve Milli Mücadele’de Denizli, Denizli, 1983, sayfa 23.

[15] Orhan Vural, Istiklâl Savaşı’nda Müftülerin Hizmetleri, Sebilürreşad, cild 1, Sayı: 12, sayfa 185-187.

[16] Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih, Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (ATASE Arş.), Klasör (Kl) : 425, Dosya (D) : 2, Fihrist (Fh) : 31.

[17] Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih, Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (ATASE Arş.), Klasör (Kl) : 792, Dosya (D) : 85, Fihrist (Fh) : 67-2.

[18] Celal Bayar, Ben de Yazdım, cild 6, sayfa 1969.

[19] Celal Bayar, Ben de Yazdım, cild 6, sayfa 1959-1960.

[20] Ali Sarıkoyuncu, Yunan Megalo ideası ve Batı Anadolu’nun Düşman Işgalinden Kurtarılmasında Din Adamları, Diyanet Ilmi Dergi, cild 30, Sayı: 4, sayfa 45.

Ayrıca, Hacı Süleyman Efendi hakkında daha fazla bilgi için bkz., Sadi Borak, Hacı Süleyman Efendi, Istanbul, 1947.

[21] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Afyon Müftüsü Hüseyin (Bayık) Efendi, 3.Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu, Afyon, 1994, sayfa 74.

[22] Ali Sarıkoyuncu, Yunan Megalo ideası ve Batı Anadolu’nun Düşman Işgalinden Kurtarılmasında Din Adamları, Diyanet Ilmi Dergi, cild 30, Sayı: 4, sayfa 45.

[23] Teoman Ergül, Kurtuluş Savaşında Manisa (1919-1922), Izmir, 1991, sayfa 25.

[24] Hasan Basri Hoca, halkı Milli Mücadele lehinde bilinçlendirmek için bir de gazete çıkarmıştır. “Ses” adını verdiği gazetesinde işgallere karşı konulması konusunda yazılar yazmıştır. Ayrıca bakınız; Doç. Dr. Mücteba Uğur, Hasan Basri Çantay, Ankara, 1994.

[25] 1908 yıllarında Uşak Müftülüğü görevini yürüten Ibrahim Tahtakılıç’ın, Milli Mücadele’deki hizmetleri için bakınız; Ilhan Tekeli-Selim Ilkin, Ege’de Sivil Direnişten Kurtuluş Savaşına Geçerken Uşak Heyet-i Merkeziyesi ve Ibrahim (Tahtakılıç) Bey, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1989, sayfa 365-381.

[26] Müftü Nazif Efendi, Muntazam ordu haline getirilinceye kadar Kuva-yı Milliye’de çalışmıştır. Eşme ve Çevresinde Kuva-yı Milliye’yi örgütlemiştir. Müftü Nazif Efendi hakkında konuyla ilgilı malumat için bakınız; Celal Bayar, Ben de Yazdım, cild 8, sayfa 2460.

[27] Ali Sarıkoyuncu, “Milli Mücadele’de Afyon Müftüsü Hüseyin (Bayık) Efendi”, 3.Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu, Afyon, 1994, sayfa 74.

[28] Belgelerle Türk Tarihi Dergisi (BTTD), Sayı : 36, Belge No: 12. Ayrıca bakınız; Şeyh Edebâli ve Milli Mücadele’de Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi, Diyanet Ilmi Dergi, Cild 4, Sayı 3’ten Ayrı Basım.

[29] Bu din adamlarının Güney cephesindeki hizmetleri için bakınız; Hakkı Şenkon, “Maneviyatın Yurt Müdafaasındaki Rolü”, Sebilürreşad, Cild 2, sayfa 367.ve diğerleri (vd.) ; Hulusi Yetkin, Gaziantep Tarihi ve Dâvâları, Gaziantep, 1968; Sahir Uzel, Gaziantep Savaşının Içyüzü, Kayseri, 1964; Bedri Alpay, “Istiklal Savaşının Sarıklı Kahramanları”, Sebilürreşad, Cild 2, sayfa 336 vd; Adil Bağdatlıoğlu, Uzun Oluk, Istanbul,1942, sayfa 53 vd; Hulusi Yetkin, Gaziantep Savaşı Hatıralarından Derlemeler, Gaziantep, 1962, sayfa 20 vd.; Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, sayfa 303-304.

[30] Yaşar Akbıyık, Milli Mücadele’de Güney Cephesi (Maraş), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1990, sayfa 112 vd.

[31] Hasan Güzel, Konya’da Milli Mücadele’yi Destekleyen Din Adamları, Yüksek Lisans Tezi (Basılmamış), Ankara Üniversitesi Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü (AÜTİTE), Ankara, 1988.

[32] Bediüzzaman Said Nursi-Tarihçe-i Hayatı, Eserleri, Meslek ve Meşrebi Ankara, 1958, sayfa 90.

[33] TBMM Zabıt Ceridesi, C.24, sayfa 457. (Meclis Tutanakları)

[34] Şeyh Ata Efendi’nin Anadolu’ya silah ve personel sevkinde önemli hizmetleri olmuştur. Ismet Inönü’den Halide Edip’e ve Mehmet Akif’e kadar çok kimse Şeyh Ata’nın Dergahından Anadolu’ya hareket etmişlerdir. Albay Hüsamettin Ertürk, işgal altındaki Istanbul’dan Anadolu’ya silah sevkiyatını idare eden vatanperverleri zikrederken şu din adamlarını da saymaktadır: Topkapı’da Kayyım Ahmet, Imam Necati, Kadıköy’de ilk milli teşkilatı kuran Şeyh Muhip Efendi ile oğlu Yusuf Efendi, Aksaray’da Imam Tevfik Efendi, Üsküdar’da Hafız Nuri ile Bektaşi Tarikatından Ali Nutki Baba, Sarıyer’de Hafız Mehmet Bey’dir. (Hüsamettin Ertürk, Iki Devrin Perde Arkası, Istanbul, 1957, sayfa 222-239)

[35] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 5 Mayıs 1336; Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahitler, Istanbul 1969, sayfa 109 ve diğer sayfalar.

Ayrıca bakınız;

Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, sayfa 43 ve diğer sayfalar. Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Zonguldak ve Havalisi, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1993, sayfa 96-120; Ali Sarıkoyuncu “Milli Mücadele’de Amasya Müftüleri Hacı Tevfik ve Abdurrahman Kâmil Efendiler, Diyanet Ilmi Dergi, cild 31, sayı 2, sayfa 61-200.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kurtuluş Savaşı’ndaki sarıklı mücahidlerden bazılarının resimleri:

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

***

Fetevâ-yı Şerife’yi imzalayan ve tasdik eden alimler:

***

***

Resimlerin tamamı (birkaç tanesi hariç) Kadir Mısıroğlu’nun; “Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahidler” isimli eserinden alınmıştır.

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

(Fotoğraf: Lozan anlaşmasından sonra Ismet Inönü’nün şapkayı başına geçirdiği görülüyor)

“M. Kemal Atatürk olmasaydı” diyenlere sesleniyorum, eğer M. Kemal Atatürk sayesinde kurtarılanlar varsa, bunlar; Kur’an nizâmından M. Kemal eliyle kurtarılan şeytanî – siyonist nizâmın kurucularıdır. Dünyanın haline bir bakın; her yerde müslümanlar eziliyor. Bunun temelini kim attı sanıyorsunuz? Başımızda bir Halife olsa böyle mi olurdu?

“Efendim, müslümanlar eziliyor ama Atatürk olmasaydı ibadetimizi bile yapamazdık” diyenlerin dünyadan haberleri olmadığına hükmetmek lazım gelir. Zira işgal yıllarında dahi müslümanların ezanına, namazına, kitabına, giyimine-kuşamına karışılmamıştır. Eğer işgal kuvvetleri M. Kemal’in yaptıklarının onda birini yapsalardı, bu argümanı öne sürenler dahil, herkesin karşı çıkacağından, en azından buğz edeceğinden adım gibi eminim.

Keşke ibadetlerimizi yapamasaydık da şuurumuzu kaybetmemiş olsaydık. Çünkü zihnî işgal, fiilî işgalden daha tehlikelidir. Bu yüzden kolumuza zincir, ayağımıza pranga vurmadılar da başımıza şapka geçirdiler. Bizi “fiilen” değil, “zihnen” işgal ettiklerinin sembolüdür bu. Ibadetten zorla men ettikleri takdirde ters tepeceğinin farkındaydılar. Eğer zorla olsaydı, biz; “esir” olduğumuzun “bilincinde” olacak ve dinimize daha sıkı sarılacaktık. Lakin şimdi, “kurtulduk zannıyla”, “dost” (!) Batı’nın verdiği bütün ahlaksızlıkları; “bizden sanılan” ve bizi “kurtardı” denilen adamın eliyle aldık ve böylece dinî hislerimiz zayıfladı. Bunun neticesinde (bedenen) “hür” olduğumuz halde; “zihniyetimiz değişti” ve artık ibadet “etmiyoruz”. Bunun yerine Batı çalıyor ve biz bir çingene ayısı misali zihnimize ne empoze edilirse onu oynuyoruz, zira zihnimiz işgal altında. Bazıları ise çalmadan oynuyor, çünkü onlar zaten o zihniyetteydiler. Ancak isimleri Mustafa, Kemal, Türkan, Reha, Uğur, Ismet, Şemsi Efendi olduğu için “bizden” olduklarını zannediyorduk ve maalesef hala zannedenler var. Yine “bizden sanılanın” eliyle Ezan’dan “Allah” isminin çıkarılması bu zihin işgalinin bir tezahürüdür. Bunu gördüklerinden dolayı karşı çıkan din kardeşlerimiz asılmıştır. “En büyük cehalet, cahil olduğunu bilmemektir” derler, fakat ben bunu değiştiriyorum ve; “En büyük esaret, esir olduğunu bilmemektir” diyorum.

Binaenaleyh, Yunan harbinde yunanlılar için, “şapkalı gavurlar geliyor” diye bağıran müslüman millete zorla şapka giydirmek; kazandığımızın değil, kaybettiğimizin ilanıdır. Zira bir yer fethedildiği zaman, bir fetih sembolü belirlenir… Tıpkı Fatih Sultan Mehmed Han (rahmetullahi aleyh)’ın fetih sembolü olarak Ayasofya’yı Camii’ye çevirtmesi gibi. Düşmanlarımız fetih sembolü olarak Yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başımıza geçirdiler.

Yalnız bir farkla…

Bunu “bizden sanılan” birisinin eliyle yaptılar ve böylece bir taşla iki kuş vurdular.

1 – Bizi yendiler (bunu itiraf edelim).

2 – Bizi birbirimize düşürdüler.

Böylece en çetin düşmanları olan bizi, birbirimize kırdırarak kendileri bizden kurtulmuş oldular.

Fotoğrafta (yukarıda) da gördüğünüz gibi, Ismet Inönü, Lozan antlaşmasından sonra yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başına geçirdi…

Yani, yenilgi kabul edildi ve halka da zorla giydirerek kabul ettirdiler.

***

Şapka; yahudi dininin sembolüdür ve bu bakımdan Hristiyanların sembolü olan “haç”tan hiçbir farkı yoktur. Müslüman milletin başına zorla “şapka” geçirmek; boyunlarına “haç” takmaktan farksızdır.

“Şapka”nın yahudi dininin sembolü olduğuna dair birkaç adet fotoğraf:


***

***

 

**********

 

KAYNAK:

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 55, 56 ve  kitabın “giriş” kısmı. (Birleştirilmiştir)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele Dönemi Islamcılık Politikası

M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele Dönemi Islamcılık Politikası

Görsel

Prof. Dr. M. Metin Hülagü, M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele döneminde Islam’ı övücü söylemlerde bulunması hakkında şöyle demektedir :

“…Halkın Milli Mücadele’ye katılımlarını daha da artırmak maksadıyla son derece ‘dindar görünmek’, Hilafet ve Saltanat’a karşı sadakat ve bağlılık duyulduğunu açıkça dile getirmek gerekmiştir. Bu arada Anadolu’daki Milli Mücadele aleyhindeki dedikoduları ve söylentileri[*] geçersiz kılmak ve Istanbul’un çıkarmış olduğu Mustafa Kemal ve arkadaşları aleyhindeki fetvanın etkilerini izale etmek için böyle bir politikaya müracaat etmek de, kanaatimizce, elzem görülmüştür. Zaten Anadolu’nun işgalden temizlenmesi sonrasında yeni devir ve devletin idaresinde bulunan insanlar arasında Osmanlı Devlet yapısı ile taban tabana zıt yeni bir devlet anlayışının hâkim olması; Hilafet ve Saltanat gibi ‘dinî kurum ve değerlerin’ mevcudiyetine son verilerek… ve sair gelişmeler Milli Mücadele döneminde sürdürülen Pan-Islam yahut Islamcılık politikasının Milli Mücadele dönemine münhasır kaldığını ve bu kesit için geçerli olduğunu, zafere ulaşmak ve kendisinden faydalanmak maksadıyla böyle bir politikaya başvurulduğu gerçeğini kendiliğinden ortaya koymaktadır.”[1]

[*] Söz konusu dedikodu ve söylentilere göre M. Kemal Atatürk Hilafet ve Saltanat’ı kaldıracaktır. (Ki daha sonra aynen gerçekleşmiştir.)

Tarihçi Prof. Dr. M. Metin Hülagü şöyle devam etmektedir:

“Milli Mücadele sırasında Islami unsurların kullanıldığını ve bu suretle Pan-Islam yahut Islamcılık politikası güdülerek halkın heyecan ve galeyana getirilmesine çalışıldığını göstermesi bakımından Büyük Millet Meclisi adına Mustafa Kemal Paşa tarafından 1 Mayıs 1920 tarihinde yayımlanan beyanname önem arz eder. Bu beyannamede ‘Ingilizlere satılmış’ bazı ‘hainlerin Saltanat ve Hilafet’in kadırılacağı’ yolunda dedikodular yaydıkları belirtilmiş; bu tür dedikoduların sebebinin Hilafet ve Saltanat’ın itibarını ‘yeniden tesis etmek’ isteyen ve bu uğurda kanını feda etmekten kaçınmayan halk arasında fitne çıkarmak olduğu ifade edilmiş; ‘Hilafet ve Saltanat’a karşı’ herhangi bir kötü emellerinin ‘olmadığına dair Allah’a ve O’nun peygamberine yeminde’ bulunulmuş; ‘Ingiliz casusu’ bu tür insanların sözünün dinlenmemesi; dini kurtarmak için çalışanlara yardım olunması; Saltanat ve Hilafet’in itibarının yeniden sağlanması için cihada devam olunması belirtilmiştir. Beyanname, Allah’ın yardımının ve Peygamber’in ruhaniyetinin bu uğurda savaşanlarla beraber olması duası ile son bulmuştur.”[2]

O dönem M. Kemal’in Hilafet ve Saltanat’ı kaldıracağını söyleyenlerin “Hain” ve “Ingilizlere satılmış” gibi suçlamalara maruz kalmaları, son derece dikkat çekici ve düşündürücüdür. Bazılarının, M. Kemal’in “Hilafet ve Saltanat’ı kaldıracağını” fark ederek bunu dile getirmeleri, M. Kemal’in yayınladığı beyannameye göre “Hainlik” ve “Ingilizlere satılmışlık” ise; bu durumda, M. Kemal’in eline geçen ilk fırsatta bu söylenenleri aynen gerçekleştirmesi “Hainlik” ve “Ingilizlere satılmışlık” olmuyor mu? Ve bu, o hain damgası yiyenlerin aslında hain olmadıklarının delili değil midir?

Öte yandan, M. Kemal’in “Hilafet ve Saltanat’a karşı herhangi bir kötü emellerinin olmadığına dair Allah’a ve O’nun peygamberine yeminde bulunmasına” ne demeli?

***

NOT: M. Kemal Atatürk’ün o döneme ait Islam lehindeki sözlerine dayanarak onu ısrarla Müslüman göstermeye çabalayanların, tarih bilgilerini tekrar gözden geçirmelerini tavsiye ediyorum.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] (Kayseri) Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. M. Metin Hülagü’nün, “Milli Mücadele Dönemi Islamcılık Politikası (1919-1923)” isimli makalesinden.

[2] M. Kemal’in söz konusu beyannamesi için bakınız; yukarıda adı geçen makaleden naklen: Publik Record Office, Foreign Office: 406/43, Nr 261/2.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*