İrtica zırvası artık bitmeli

‘İrtica’ zırvası artık bitmeli

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

irtica, mürteci, irtica nedir, gericilik ne demek, yobazlik nedir, sakal cübbe

***

“Dünya Kadınlar Günü”ne denk gelen 5 Mart 2010 günü Mersin’deki bir grup CHP’li kadının aşkla gerçekleştirdiği “çarşaf yırtma” eylemi, sadece vahim bir yobazlık şovu değil, aynı zamanda çirkin bir terbiyesizlikti.

Ama söz konusu hanımlara kızmaktansa, onları bu hale getiren sistemi ve o sistemin yarattığı zihniyeti eleştirmek herhalde daha doğru.

Ve biliyoruz ki bu zihniyetin merkezinde “irtica”ya karşı duyulan tepki ve nefret var.

Peki ama nedir irtica? Bazı vatandaşların “çarşaflı ve sakallı” olması mı? Çocuklarını Kur’an kurslarına veya İmam-Hatip liselerine göndermeleri mi? Gülsuyu ve hacıyağı kullanıp, cübbe ve “lastik-mes” giymeleri mi?

Eğer böyle şeylerse “irtica”, yani bir tür “modern olmayan yaşam biçimi” ise, açıkça söyleyeyim: Bu, ne bir suçtur, ne de kınanacak, ayıplanacak bir kusurdur. Özgür toplumlarda isteyen istediğini giyer, isteyen istediği kadar koyu bir “Ortaçağ” hayatı sürer. Bunlara karşı kalkıp da “bu ülkeye yakışmıyorsunuz” diye köpürmek, hiç kimsenin haddine değildir.

Örneğin İsrail böylesine özgür bir ülkedir. Filistinlilere karşı sürdürdüğü işgal ve zulüm ayrı bir mevzudur, ama Yahudi Devleti kendi vatandaşlarına karşı alabildiğine saygılıdır. Çoğu İsrailli “ seküler”, yani “laik yaşam biçimli”dir. Ama ülkede büyük bir “Ortodoks Yahudi” kitle de vardır. Bunların çoğu, geleneği koruyarak modern hayata dahil olan “modern Ortodoks”lardır. Bizde “türban” giyerek toplumda var olan genç hanımlar gibi, modern Ortodoks erkekler de kafalarında “kippa” denen takkeyle gezerler.

Yahudi Devleti’nde bir de “ultra-ortodokslar” vardır ki, bunlar tam “Ortaçağ” hayatı sürer. Erkekler fötr şapka ve cübbe giyer. Kadınların kıyafetleri kapalı, saçları örtülü, bazen “peruklu”dur. Bizdeki “medrese”lere karşılık gelen “yeşiva”ları tümüyle serbesttir. Kimse “kapatın bu irtica odaklarını” diye tepelerine binmez.

Bu ultra-ortodoksların bazıları o kadar “dinci”dir ki, kurucu ideolojisini laik buldukları için İsrail devletini tanımamaktadırlar. İsrail buna rağmen musallat olmaz adamlara. Çünkü ülkede herkes, en “dinci”sinden en ateistine kadar, kendi istediği şekilde yaşama hakkına sahiptir.

Peki böyle yaptığı, yani “irticaya taviz verdiği” için İsrail “geri” mi gitmiştir?

Ne alakası var. İsrail, bilimsel üretimi, entelektüel kapasitesi ve sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi ile bizi de bölgedeki tüm diğer ülkeleri de cebinden çıkarır.

Bu başarıyı da “kültür devrimi”yle değil, aksine kadim kültürüne sahip çıkarak sağlamış, mesela bizdeki “alfabe devrimi”nin tam tersini yapmıştır. Biz geleneği yok etmek için Arap harflerini terk eder ve onları “kargacık-burgacık” diye aşağılarken, İsrail Arapça’yla aynı kökten gelen İbranice’yi gururla diriltip ulusal dil haline getirmiştir.

Ve biz Türkler’in de artık böyle tecrübelerden biraz ders alması, ve bu “irtica” zırvasını bırakıp tüm farklı yaşam biçimlerine saygı göstermeyi öğrenmesinin zamanı gelmiş de geçmektedir.

Buna yanaşmayıp da “irticayla mücadele” histerisinde direnenlerin gördüğüm kadarıyla iki önemli argümanı var.

Bir, diyorlar ki “eğer biz irticayı bastırmaz isek, onlar sonra gelir bizim yaşam biçimimizi bastırır.”

Buna şu cevabı vermek lazım: İyi de kardeşim, adamların yapmasından korktuğunuz şeyi siz zaten 80 yıldır yapıyorsunuz. Hem suçlu hem güçlü olmak yerine, özgürlük ve çoğulculuk temelinde uzlaşma arasanıza…

İkinci argüman da şöyle bir şey: “Ayy, şekerim, Avrupalılar bu adamları görünce bizi de Arap sanıyor. Ülkemizin imajı bozuluyor!”

Bunun cevabı da şu:

Kusura bakmayın, insanlar sizin estetik tercihlerinize ve aşağılık komplekslerinize göre şekil alacak dekorasyon malzemeleri değiller.

 

**********

 

KAYNAK:

Mustafa Akyol, Gayri Resmi Yakın Tarih, 6. Baskı, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2011, sayfa 134-136.

 

.

Arap Kültürü Ne Demek? Dinde Reform’un Amacı Nedir?

Arap Kültürü Ne Demek? Dinde Reform’un Amacı Nedir?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

A. Ibrahim, Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini, Türkiye Matbaasi, dinde reform, islami reform, arap kültürü ne demek

***

Islam’ı açıkça reddedemeyen bazı siyasetçi, bilim ve sözde din adamları, “Arap kültürü” ve “Arap dili”nden kurtulmalıyız, kurtulmak için de “dinde reform” yapmalıyız derler. Oysa Arap kültüründen kasıt “Islamiyet”tir.

Bunu A. Ibrahim’in 1931’de kaleme aldığı “Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini” adlı kitapta açıkça görüyoruz. Şimdi bu kitaptan yaptığımız alıntıları dikkatlerinize sunuyoruz:

“Bir kimsenin namusu, dini, en yüksek mefkuresi milliyet, yani milletini sevmek olmalıdır. Mabedlerde ebediyyen milliyet destanı okunmalıdır. Milli vazifesini yapmayan bir fert bütün cemiyet için muzırdır (zararlıdır). Biz Arap harsından (kültüründen) tamamiyle sıyrılmak ve milli benliğimize hakim olmak için mutlaka cenuba boyun eğen mihrabı (yani Mekke’ye doğru olan mihrabı) değiştirmeliyiz. Ictimai hayattan kalkması hiçbir zaman temenni olunmayan din baki kaldıkça mutlaka mihrabımızı Sakarya’ya tevcih etmeliyiz. Bu da zamanla vatan çocuklarına verilecek milli terbiye sistemiyle, maarifle kaim olacaktır. Türklüğe tapmak, bütün Türk vatandaşlarına merbut olmak, Türk vatanına tapmak ne demektir, bunu düşününüz ve duyunuz. O kadar çalışıyoruz, çabalıyoruz, ıztırap çekiyoruz, vatan-millet uğrunda ölüyoruz, bir de tutup Arapların kültürüne esir oluyoruz.

Mabedlerimizde milli şarkılarımız terennüm edilsin, Türklüğün ulviyeti mabedlerde takdis edilsin, oradan alınan ulvi heyecanlarla hedefimiz milli gayelere teveccüh ederek yeni bir Şark Medeniyeti’ni bütün samimiyetiyle vücuda getirelim.

Peygamberler yoktur ve onun tebliğ ettiği kitap “Tanrı Kitabı” değildir. Çünkü şu namütehaniyeti ifade eden ideal Halık ile mahluk arasında bir fert vasıta olamaz. Ilhamlar vardır, fakat vahy-i ilahi değildir. Halık niçin insanları irşad için peygamber göndermeye lüzum görsün? Halık, insanları hiçbir vasıtaya müracaat etmeksizin irşaddan aciz midir? Binaenaleyh peygamberlerin Allah tarafından gönderildiğine iman etmemekle niçin kafir oluyoruz?

Bugün hakiki din de ancak bir milleti tekamüle sevkeden, milli benliği okşayan ve daha doğrusu hakikati olduğu gibi heyecanla anlatan bir din olabilir. Yoksa yabancı Arap dininin bundan sonra Türkiye’de yaşamasına imkan yoktur. Işte bundan sonra Türkiye’de Türk milletinin temiz benliğini namütenahi fazilet ve kuvvete sevkeden ve onu heyecanla mukaddes hedeflere eriştiren yeni bir Milli Din doğacaktır.

Mazideki Türk topraklarında Arap harsı (kültürü) hakim olduğu zaman Islamiyet dini o zamana göre gayet uygun bir dindi. Fakat şimdi benliğimizi bulmaya doğru gidiyoruz. Arap lisanını, bizi atalete ve uçuruma sürükleyen Arap harsını atıyoruz. Islamiyet dini bugünkü ve yarınki Türkiye’nin prensiplerine tamamiyle muhaliftir. Memleketimizde Arap harsı sönmeye ve milli hisler kabarmaya başladığı için Islamiyet dini de sönmeye yüz tutmuştur. Islamiyet dini, milliyet prensiplerimizle, yani ictimai noka-i nazardan bilhassa harsiyat itibariyle karşılaştırılırsa çok menfi (olumsuz) ve gülünç mevkie düştüğü görülür. Velhasıl Türk dinini de, Türk Tanrısını da Türk benliğinde arayalım.

Türkiye’de bizim için hiçbir heyecan bahşetmeyen ve milliyetimize her an darbe indirmekten hali kalmyan Islamiyet dini Türk ilinde sönmeye mahkum olmuştur.

Bununla beraber Islamlaşmak demek, Araplaşmak demek olacağından, bundan sonra Islamiyet’e milli edebiyatımızı hakim kılarak bu şekilde dinin ıslahı (reform) cihetine gitmek, Milli Din’e doğru hareket olacağından milli hedefimize vüsul için müsbet (olumlu) bir yol tutmuş oluyoruz. (Yani yazara göre reformlar, Milli Din’e doğru harekettir.)

Peygamberler zamanlarının en birinci alimi olsalar bile sonradan gelecek bütün asırların keşfiyatını zekalarında cemdecek değillerdir ya! Bugünün alimi yarının cahili demektir. Binaenaleyh ta o zamandan bugünkü insanları din hususunda takyid etmek doğru mudur? Dini ıslahatın (reformun) her zaman için lüzumunu kabul etmemek çok gülünç olur. Tarihen sabittir ki Reform devri, dinin inkişaf ve tekamülüne en birinci amil olmuştur. O zaman din, hakiki mahiyetini ihraz etmiştir. Nasıl ki Islamiyet’in neşriyle Islam harsı şarkta bütün Türk harsını boğmuşsa, bundan sonra Milli Din’in neşriyle de milli harsımız Arap harsını öyle boğacaktır.

Işte asırlarca harsımızı (kültürümüzü) boğduğunu bize pek iyi anlatan Islamiyet dinine karşı, hiç şüphesiz milli dinle mukabele etmek Türk milletinin en mukaddes vazifesi olacaktır.

Öz yurda saldıran düşmanlara karşı süngü hücumuna geçen Türk askeri, bundan sonra asla Araplar gibi Allah, Allah diye bağırmayacak, Vatan, Vatan diye haykıracaktır.”[1]

Gördünüz mü Arap kültürü tabirinden ve dinde reformdan maksad neymiş?

 

**********

 

KAYNAK:

[1] A. Ibrahim, Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini, Türkiye Matbaası, 1934. (90 sayfa). Yazılış tarihi 13 Ağustos 1931.

Gerçi bu kitap o dönem Türkiye’de yasaklanmıştı, ancak içeriğinin “Islam’a aykırı” oluşundan değil… Kitabın yasaklanma sebebi hakkında resmi raporda yer alan şu değerlendirme bize bu konuda bir fikir vermektedir:

“20’inci asrın laik gençliği, ahlak mefhumunu artık dinden almadığı gibi, din merasimi günden güne kıymetini kaybederken, bunları yeni bir şekilde yaşatmak istemesi, hüsnüniyet (iyi niyet) sahibi olsa bile muharririn (yazarın) milli kültürü darbeleyen muzır (zararlı) bir fert olmasını icab ettiriyor. Binaenaleyh birtakım kıyl-u-kaller (dedikodular) açacak ve gençliğin kültürüne zarar verecek olan kitabın toplattırılması ve yazarın hakkında ayrıca ihtiyat tedbirleri alınması icab eder.” (KAYNAK: Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi, 86/171).

Yani dine -yeni olsun eski olsun- tamamen karşı çıkıldığı için yasaklanıyor. Ayrıca yazarın “hüsnüniyet sahibi” olarak görülmesi de üzerinde düşünülmesi gereken dikkate değer bir noktadır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalist Rejim’in Gerçekleri Anlatan Hocaları Susturma Teşebbüsleri

Kemalist Rejim’in Gerçekleri Anlatan Hocaları Susturma Teşebbüsleri

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar

[1] no’lu dipnotta bahsi geçen yazı…

***

Kemalist rejim, gerçekleştirdiği inkılapların Islam’a aykırı olduğunun halk tarafından anlaşılmasının önüne geçmek için çareyi din adamlarına müdahale etmekte ve CHP teşkilatıyla propaganda yapmakta bulmuştu. Özellikle Ramazan aylarında camilerde vaaz dinleyenlerin sayısının artması kemalistleri endişelendiriyordu. Bu nedenle hakikatleri halktan gizlemek maksadıyla Diyanet Işleri Başkanlığı’na dahi baskı yapıyorlardı. Diyanet Işleri Başkanlığı eliyle Müslümanları aldatmak istiyorlardı… Başka bir ifadeyle, Diyanet Işleri Başkanlığı’nın, Hıyanet Işleri Başkanlığı vazifesi görmesini arzuluyorlardı. Zira Diyanet Işleri Başkanlığı’ndan beklentileri, kendi istekleri doğrultusunda, yani laikliğe uygun bir din anlatmaktı.

Nitekim Içişleri Bakanı Şükrü Kaya, 1930 yılının Ocak ayı başında Diyanet Işleri Başkanlığı’na yazdığı bir yazıda, daha önceki yıllarda görülen tecrübelerin ışığında, bu kez Ramazan ayındaki dini faaliyetler konusunda uyarıda bulunma ihtiyacını hissetmişti:

“Geçen sene Ramazanda camilerde ders veren vaiz efendilerden bazıları, dini ve ahlaki olması lazım gelen esaslardan inhiraf ederek, haklarında takibatı kanuniye icrasını mucib olacak derecede, TBMM’nin tesis ve vaz ettiği esaslar, müesseseler aleyhinde mubalatsızca (dikkatsizce) mütalaada bulundukları malumu riyasetpenahileridir. Milletimizin manevi ve maddi italarına hadim olacak mevzulara inhisarı lazım gelen bu mevizanın (öğütlerin) zati riyasetpenahilerince tecviz buyurulmayacak şeklü sureti cereyanına müsamaha olunmamasının icab edenlere emrü tebliğine müsaade buyurulmasını istirham ederim efendim.”[1]

Kaya, yazıdan Başbakanlığı da bilgilendirmişti.

Ancak gereken önlemlerin alınması CHP’den de talep ediliyordu. Içişleri Bakanı Şükrü Kaya, sadece bir ay sonra, 5 Şubat 1930 tarihli yazısı ile, CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan’dan da benzer bir talepte bulunmuştu:

“Kışın bilhassa Ramazan ayında bazı işsizlerin kahvelerde ve sair toplantı yerlerinde kötü ruhlu adamların propaganda ve dedikodularına alet oldukları ve bu propagandaların revacını (sürümünü) temin ettikleri emsaliyle sabittir. Geçen sene buna karşı gelmek için mukabil propagandalar yaptırılmış ve bu hususta fırkamız (partimiz) teşkilatından çok istifade edilmişti. Bu sene de aynı veçhile yaptırılmakta olan irşad ve mukabil propagandalara fırkamız teşkilatının azami müzaheret ve muavenetinin (destek ve yardımlarının) ibcal edileceğine eminim. Bu münasebetle keyfiyetin bir kere de tarafı alilerinden icab edenlere tebliğ buyurulmasını rica ve bilvesile teyidi hörmet eylerim efendim.”[2]

Gerçekten de CHP Genel Sekreterliği, parti müfettişliğine[3] ilettiği tamimde, Ramazan ayındaki dini faaliyetlerin sıkıca denetlenmesini ve Islam’a ters düşen kemalist inkılaplara aykırı görülen faaliyetlerin de önüne geçilmesini isteyecektir:

“Menfi ve muzır propagandaların en ziyade revaç bulduğu zamanın Ramazan ayı olduğu tecrübelerimizle sabittir. Vaizlerin ağızlarının açıldığı ve oruç keyfile (son kelime daha sonra karalanmış ve yerine elyazısı ile “halile” sözcüğü eklenmiştir) dini tahrikatın yapıldığı bu ay zarfında, teşkilatımızın müteyakkız (uyanık) olması lüzumu aşikardır. Bunun için hükumet teşkilatı ile elele vererek, bu gibi tahrikatın önüne geçilmesine bilumum teşkiatimızca himmet olunmasının icab edenlere tebliğini ve ancak oruç halile esasen asabileşenlerin nafile (son kelime daha sonra karalanmış ve yerine elyazısı ile “lüzumsuz” sözğücü eklenmiştir) yere tahrik edilmemelerine dikkat olunmasının da ilavesini rica ve bilvesile teyidi hürmet eylerim efendim.”[4]

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar 2

[2] no’lu dipnotla ilgili belge…

***

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar 3

[4] no’lu dipnotta sözü edilen belge…

***

Bu meselenin tüm döneme yayıldığını bize açıkça gösteren bir başka yazışmadan daha söz etmenin sırasıdır. CHP Genel Sekreteri ve Kütahya milletvekili Recep Peker, 1936 yılının hemen başlarında, CHP başkanlıklarına ilettiği bir tamimde, aynı konudan dolayı yine dert yanıyordu:

“Geçen Ramazan ve bayramda Arapça ezan okumak, sâlâ vermek, tekbir almak, bazı yolsuz telkinlerde bulunmak, gizli tarikat toplantıları yapmak gibi geri hareketlerin geçen senelere nispetle daha çok olduğu ve bu hareketlerde en çok Nakşi tariki (Nakşibendi tarikatı) menbuplarının ileri gittikleri anlaşılmıştır.

6 Haziran 935 tarihli ve 510 numaralı genelge ile de bildirdiğim gibi yurtta inkılabı ve ileri gidişi koruma ve yayma ödevini üstüne alan ve bu gibi devrim ve durumu müteessir edecek geri hareketlere karşı çok yakından ilgili ve duygulu olması icap eden partimizin bu hareketlere karşı duygulu bulunarak, hükümetle el ve işbirliği yapmalarını, alacakları haberleri vakit geçmeden hükümete bildirmelerini bu vesile ile bir kere daha tekrarlamayı değerli bulurum.”[5]

kemalist rejimin hocalari susturmasi, atatürk ve hocalar, atatürk ve din chp ve din, m. kemal din, m. kemal hocalar, m. kemal din adamlari, atatürk din adamlari, atatürk imamlar 4

[5] no’lu dipnotta bahsi geçen belge…

***

Görüldüğü gibi, M. Kemal Atatürk döneminde Arapça ezan okumak, sâlâ vermek yanında, “tekbir almak”, yani “Allahu Ekber” demek bile yasaklanmış ve “gericilik” olarak tanımlanmıştır.[6] Bugün Allahu Ekber diyenler, kemalistlerin nazarında “gerici” ve “yobaz”dırlar.

Yukarıdaki belgelerden açıkça anlaşıldığı üzere, Diyanet Işleri Başkanlığı’nın camide vaaz eden hocalara müdahalede bulunması istenmektedir. Diğer yandan, CHP teşkilatından da hocaların izlenmesi talep edilmektedir. Ayrıca, devlet içinde yer alan maaşlı din adamlarının karşısına CHP teşkilatından karşı propaganda çabası beklentisi de dikkat çekmektedir.

Bu resmi yazışmalar, bu türden dini faaliyetler ile bu türden faaliyetlerle mücadelenin daha en başından itibaren sürdüğü izlenimini vermektedir. Öyle görülüyor ki, cami imamları kemalist rejimi sorguluyordu. Din adamları her ne kadar devletin maaşlı memuru da olsalar, kendilerinden beklenen vaazları değil de, hakikati anlatıyorlardı.

Demek oluyor ki, Milletimiz öyle zannedildiği gibi kemalist rejimi desteklemiş değildir, tam aksine; susturulmuş ve sindirilmiştir.[7]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] “Dahiliye Vekaleti (Emniyet Umumiye Umum Müdürlüğü)’ünden Başvekalet’e”, (Ocak 1930), “Dahiliye Vekaleti’nden Başvekalet’e”, (6 Ocak 1930), Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/26 150 12.

[2] “Cumhuriyet Halk Fırkası Katibi Umumiliği’nin Parti Müfettişleri’ne 2 Şubat 1930 tarihli ve 2087 sayılı Tamimi”, “Dahiliye Vekaleti (Hususi Kalem)’den CHF Katibi Umumiliği’ne”, (5 Şubat 1930). CHP K, (Katalog Numarası) : 490 01/1 3 19.

[3] Cemil Koçak, “Tek Parti Döneminde CHP Parti Müfettişliğine Ilişkin Ek Bilgi(ler)”, Mete Tunçay’a Armağan, (Derleyenler: Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora ve Murat Koraltürk, Iletişim Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 675 – 681.

[4] “Cumhuriyet Halk Fırkası Katibi Umumiliği’nin Parti Müfettişleri’ne 2 Şubat 1930 tarihli ve 2087 sayılı Tamimi”, “Dahiliye Vekaleti (Hususi Kalem)’den CHF Katibi Umumiliği’ne”, (5 Şubat 1930). CHP K, (Katalog Numarası) : 490 01/1 3 19.

[5] Cumhuriyet Halk Fırkası Katibi Umumiliği’nin CHP Başkanlıkları’na 8 Şubat 1936 tarihli ve 3/672 sayılı Tamimi, CHP K, (Katalog Numarası): 490 01/3 12 9.

[6] Ezan, hatta Kur’an okumanın yasaklanması hakkında geniş malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/09/17/salatu-selamin-ve-tekbirin-turkcelestirilmesi/

[7] Milleti ve hocaları nasıl susturduklarını merak edenler buradan okuyabilirler:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/30/m-kemal-hoca-imza-et-dedim-keyfini-bozarim-sonra-hilafetin-kaldirilmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalist Rejim Döneminde Cenaze Kaldıracak Imam Bulunamıyordu

Kemalist Rejim Döneminde Cenaze Kaldıracak Imam Bulunamıyordu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

müslümanliginizi önce Allaha sonra Atatürke borclusunuz, müslümanliginizi atatürke borclusunuz, müslümanliginizi chpye borclusunuz ihsan özkes atatürk ve din cenaze kaldiracak imam yok

[5] no’lu dipnot ile ilgili Meclis Tutanağı

***

Geçenlerde CHP Istanbul milletvekili emekli müftü Ihsan Özkes, “Müslümanlığınızı CHP’ye borçlusunuz” demişti. Bakalım gerçekten öyle mi…

Sulhi Dönmezer 1941 yılında birgün Ülgenerler’i ziyarete Çemberlitaş’taki eve gider. Mehmed Fehmi Efendi’yi çok sıkıntılı bir halde bulur. Sebebini sorunca şunları söyleyecektir:

“Bugün hayatımın en elemli gününü geçirdim. Bir camiye imam olarak mahalle bekçisini tayin ettim.”[1]

Cumhuriyet döneminin ilk Istanbul Müftüsü olan Mehmed Fehmi Efendi’nin bu sözleri, bir mübalağa olarak değil, bilakis o devrin sıkıntılarını bizzat yaşamış, olup bitenlere bizzat tanıklık etmiş resmi bir görevlinin şehadeti olarak kabul edilmelidir; zira Tek Parti döneminin uyguladığı baskıcı politikalar dolayısıyla camilerin bir kısmı kapatılmış, açık olan birçok camiye imam bulunamamış, dine yönelik her türlü alaka şiddetle takibata alınmıştı.[2]

1941 yılında Istanbul Müftüsü Mehmed Fehmi Efendi’nin tanıklık ettiği bu perişanlığın üzerinden 9 yıl geçtikten sonra Diyanet Işleri Reisi Ahmed Hamdi Akseki’nin yazdığı 16923 sayılı, 12 Aralık 1950 tarihli resmi bir raporda yer alan şu satırlar, sanırız Tek Parti döneminin arzettiği manzarayı gayet açık bir surette tasvir etmektedir:

“Milli Eğitim Bakanlığı 430 no’lu kanunla taahhüd eylediği vazifeyi yapmamış, yapamamış ve Diyanet Işleri Başkanlığı’nı yakinen ilgilendiren dini vazifelerde istihdam edilecek hiçbir eleman vermemiş olması ve Başkanlığın da bugüne kadar din adamları yetiştirecek mesleki bir müesseseye sahip bulunmaması yüzünden bugün memleketin birçok yerlerinde hakiki ve münevver bir din adamı bulmak şöyle dursun, camilerde mihraba geçerek halka namaz kıldıracak, minbere çıkıp hutbe okuyacak bir imam ve hatib bile bulunamamaktadır. Hatta bazı köylerimizde, ölenlerin techiz ve tekfini ile ebedi istirahatlarına tevdii gibi en basit dini bir vazifeyi ifa edecek kimseler dahi bulunmamakta ve cenazelerin kaldırılmadan günlerce ortada kalmakta olduğu senelerden beri işitilmekte ve görülmektedir.”[3]

Nitekim Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1947 CHP Kurultayı’nda yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:

“[TBMM'deki] bir münakaşadan sonra dışarıya çıktığım zaman altı tane Meclis hademesi yanıma geldi, gözleri yaşlı olarak şunları söyledi:

“Vallahi billahi, altı köyümüzde bir tek imam kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiriyor. Eğer bize imam ve hatib vermezseniz, ölülerimizi köpek leşi gibi toprağa gömeceğiz.”[4]

Bunları biz uydurmuyoruz! Bu ifadeler, bir CHP’linin CHP Kurultayı’nda dile getirdiği Türkiye gerçekleridir!.. Yani inkar edilmesi kabil değildir.

Gençlerin bu konudaki durumunu anlamak için ise, Kayseri Milletvekili Ismail Berkok’un, 1953 yılına ait Diyanet Işleri Başkanlığı bütçesinin görüşülmesi sırasında TBMM’de anlattığı bir olayı nakletmek, sanırız yeterli olacaktır:

“Istanbul’da iki Türk genci, Mukaddes Kitaplar Şirketi Müessesesinin başkanına müracaat etmişler ve ‘vicdanımızın gıdaya muhtaç olduğunu hissediyoruz. Memleket muhitimiz bu gıdayı temin edemiyor, binaenaleyh bizi hıristiyan yapınız’ demişlerdir.”[5]

Halk, kemalist rejimin dine yönelik baskısından o denli bunalmıştı ki, batının zorlamasıyla demokrasiye geçilmesi üzerine[6] kurulan Demokrat Parti’den beklentileri maddi refahtan ziyade “din hürriyeti” idi. Bir vatandaşın bu yöndeki talebini Demokrat Parti Kastamonu Milletvekili Muzaffer Ali Mükta, Meclis kürsüsünde şöyle ifade etmişti:

“Bizler Demokrat Parti’den iktidara geçer geçmez milleti refaha kavuşturacağınızı beklemiyoruz. Bu, zamanla olacak iştir. Bizlerin birden çarıklarımızı kundura, bez pantolon ve ceketlerimizi kumaştan yapamazsınız. Bunu beklemiyoruz. Yalnız bizleri dini ve manevi sahada hürriyet ve refaha kavuşturun bu kâfidir.”[7]

Müslümanlığımızı gerçekten CHP’ye mi borçluyuz?

Karar sizin!

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Ahmed Güner Sayar, Bir Iktisatçının Entellektüel Portresi: Sabri F. Ülgener, Istanbul 1998, sayfa 33, dn. 6.

[2] Cami kapatma kanunu ve bu konuda M. Kemal imzalı birkaç belge için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/27/tek-parti-doneminde-satilan-camiler-ile-ilgili-m-kemal-ataturk-imzali-birkac-belge/

Imam ve hatib yetişmemesinin nedenlerine şu makalemizde değinmiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

Dine ve Müslümanlara yapılan baskının şiddeti hakkında geniş bilgi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

[3] Ahmed Hamdi Akseki, Dini Müesseselerimiz Hakkında Bir Rapor, “Islam”, sayı 34, Temmuz 1960.

Ayrıca Bakınız; Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, cild 18, sayfa 525.

- Ismail Kara, Türkiye’de Islamcılık Düşüncesi, cild 2, 3. Baskı, Istanbul 1997, sayfa 362-379.

- Nahid Dinçer, 1913’ten Günümüze Imam-Hatip Okulları Meselesi, Istanbul 1998.

- Dücane Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe Ibadet, Istanbul 1999, sayfa 112.

[4] CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, Ankara 1948, sayfa 457.

[5] Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 9, cild 20, sayfa 522.

[6] Demokrasiye geçiş serüvenimiz hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[7] Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 9, cild 5, sayfa 786.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Ihsan Şenocak’tan Leman Sam’a Kurban Cevabı

Ihsan Şenocak Hoca’dan Leman Sam’a Kurban Cevabı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

leman sam kurban, leman sam isid, leman sam hakaret, leman sam Islam, leman sam din, leman sama tepki leman sam ihsan senocak,

***

Kurban’a Hakaret Eden Mübtezel Şarkıcı Kadına

İhsan Hocamızın bir gazetenin, şarkıcı bir kadının Kurban’a hakaretiyle alakalı yönelttiği soruya verdiği cevap:

Ben bu kadının adını ne ilim, ne fikir, ne de sanat meclislerinde, ne doğrudan ne de dolaylı duymadım. Bunlar, İslam hangi istikameti gösterdiyse zıddına gitmeyi çağdaşlık kabul eden, İslam gündüz dediyse gece, “nikah” dediyse “zina” demeyi maharet zanneden, sanatçı etiketiyle “ahlaksızlık komisyonculuğu” yapan mübtezel varlıklardır.

Bunlarda İslam düşmanlığı atalarından gelen irsi bir soysuzluk hastalığıdır. Bu hastalığa mübtela olan müseccel yobazlarından Tevfik Fikret bir Arefe günü kurbanlık hayvanları görür ve şöyle der; “Din şehid ister, asuman kurban, her zaman her tarafta kan, kan”.

Ne var ki, Bugün İslam’a saldıran Tevfik Fikret gibi asgari seviyede de olsa sanat cephesinde varlık gösteremeyen, bütün sermayesi Eski İstanbul sokaklarında müşteri arayan RUM AŞUFTELERİ gibi boyadığı yüzüyle ya da yaptığı küfürlerle itibar arayan zavallı bir kadın… Kadınlık onurunu çiğneyen bir kadın… Sizinle konuşurken internette SURATINA bir defa baktım: Saç şekli, giyim tarzı, bakışı, edası hasılı her şeyinde Batı Uygarlığı’nın mührü var. Batı’nın hayat tarzına mahkûm olduğundan İslam’dan mahrum kalan nasipsiz diye bakmalı ona. Acımalı…

İnsaniyet adına Kurban’ı eleştiren bu zavallının köleliğini yaptığı Batı’lı Efendileri, Afrika’daki çocukların sofrasından ekmeği aldı, onları sömürdü. Onun hayran olduğu Batı, Hindistan’da İngiliz kumaş piyasasını kaybetmemek için 40 bin kumaş ustasının elini kesti. Bir buçuk asırdır İslam coğrafyasını kan gölüne çevirdi. Batılı katillere kölelik yapan BİR KADININ hayvan haklarından bahsetmesi katillerin suçunu örtmeye yönelik bir hamledir. Bir casusluktur. Zavallı köle…

Batılı Efendileri insan öldürüyor, onları görmüyor. Çünkü öldürülen Müslüman ve onların nazarında Müslüman’ın hayvan kadar da değeri yok.

Oturdukları zaman şarabın yanında bir çeşit etle iktifa etmeyenler, Kurban’a saldırıyor. Bu kadın, madem samimidir, gitsin tavuk kümeslerinin, mezbahaların, kasapların önünde nöbet tutsun. Sosyeteye “et yemeyin” diye ricada bulunsun. Et onlara helal, Müslümana haram öyle mi?!

İlk defa sorunuz vesilesiyle adını duyduğum ve internetten suratına baktığım bu kadında tam bir cinnet hali var. Buna kızmak, tedavi esnasında elini ısıran hastayı darp eden ruh doktorunun hareketinden farksız olur. Doktor hastaya, ehl-i insaf da bunun gibi varlılara kızamaz. Bunlara lanet okumak, Allah’ın bize ihsan ettiği akıl ve haya nimetine nankörlük olur.

Muhataplarını cehaletle itham eden, Kurban’ın İslam’dan önceki pagan dinlerinde de olduğunu söyleyen zavallı kadın, İslam’ın Hz. Adem’den itibaren bütün İlahi dinlerin ortak adı olduğundan ve yine her dinde Kurban olduğundan habersiz cehalet kusuyor. Bilmediğini bilmeyen bu yüzden bilmekten de sürekli mahrum kalacak zavallı…

Baldırbacak komisyonculuğunu sanat zanneden o zavallıya ve onu konuşturan güruha söyleyin; Kasaptan eti alıp, tıksırıncaya kadar yiyenlerin, bütün hayatları mideyle tuvalet arasına mahkum olduğundan Kurban gibi ulvi meseleleri anlamaları zordur. Onlar hayvanı tıksırıncaya kadar yemek, Müslümansa Kurbanı aynı zamanda paylaşmak için keser. Nitekim “Kurban kes” emrine kadar, “Her şey benim olsun.” diye birbiriyle savaşanlar, Müslüman olup Kurbanla paylaşmayı öğrenince savaş alanlarında susuzluktan dudaklarının çatladığı son nefeslerinde mataralarındaki birkaç damla suyu kardeşleriyle paylaştılar.

Bunların sanatçı, sinemacı, gazeteci etiketiyle asıl yaptıkları “ahlaksızlık komisyonculuğu”dur. İslam’a nefret ve efendileri Batı’ya sadakat, idrak melekelerini öylesine iptal etmiştir ki, küçücük beyinlerini saran boyalı kafalarında fikir ve sanat istidadı kalmadığı gibi, ahlak ve haya haysiyeti de yok olmuştur. Bu yüzden patlayan öfkeleri fikir ve sanat mecrasından değil, şehvet, kin ve ihanet vadisinden akıyor.

Ne oluyor bu meseccel islam düşmanlarına ki bir bayram günü yine kin kusuyorlar? Neden, yedikleri eti görmeden, paylaşmayı öğreten Kurban’a saldırıyorlar? Yiyor, içiyor, istediği semtte ayyaş oluyor, Gezi’de nara atıyor, dans ediyor, zurna çalıyor, tencere-tava dövüyor, sanat diye şehveti tahrik ediyor genç kuşakları aptallaştırıyor, bütün bunlara rağmen Müslümanın kurbanından rahatsızlık duyuyorlar. Niçin? Ezanları susturamadıklarından, müslüman kadınların başlarından örtülerini alamadıklarından, camileri yıkıp, bütün Kur’an’ları yakamadıklarından, kurdukları darağaçlarına rağmen bu topraklardan İslâm’ın izini silemediklerinden ve Müslümanların kökünü kurutamadıklarından dolayı mı rahatsızlar?

Sen ey mübtezel kadın! Niçin Müslüman hemcinslerinden utanıyorsun? Onlar nikaha inanıyor, sense zinayı özgürlük olarak görüyor, ortalık malı olmayı kabul ediyorsun, onun için mi? Vah zavallı…

Bunlar İslam’ı en bayağı şeytandan daha bayağı görür. Bu yüzden içlerinde biriktirdikleri muzahrafatı İslam’a kusmak için fırsat ararlar. Fakat her defasında müslümanın istikamet rüzgarı, tükürüğü geri çevirip alınlarına yapıştırır. Menemen hadisesinden bu tarafa cereyan eden hadiseler, yüzlerini adeta muzahrafat lavabosuna çevirmiştir.
Suratında muzahrafatla dolaşmaktan zevk alan zavallı! Merhamet ne kadara müsaade ediyorsa o kadar acıyorum sana…

***

Dr. İhsan Şenocak, İlmi ve Fikri Araştırmalar Merkezi (İFAM) Kurucusu ve Hüküm Dergisi Yayın Danışmanı’dır.

http://www.hukumdergisi.com/

http://ifam.org.tr/

***

İhsan Şenocak Facebook:

https://www.facebook.com/ihsansenocakhoca?ref=profile

.

Hadis-i Şerifler’de Yaşama Güdüsü

Hadis-i Şerifler’de Yaşama Güdüsü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

hadisi serif ve bilim hadis ve saglik uydurma hadis var mi, kac tane hadis var,

***

Fizyolojik güdüler, vücutta kimyevi ve organik dengenin bozulması sonucunda harekete geçer. Bu hal, son psikofizyolojik araştırmalarda, homeostasis (hayati denge) olarak bilinmektedir. Insan veya hayvan bu dengesizlikten kurtulmak için güdülenir ve vücudu eski denge durumuna getirmek için harekete geçer. Güdü harekete geçince, insan veya hayvan vücudu bozulan dengeyi sağlamak, eski sağlıklı durumuna kavuşmak için uygun hareketi yapar. Bu yüzden, Amerikalı meşhur fizyolog Walter Cannon (1945), bedende hayati dengeyi sağlamak için, faydalı/uygun harekete yönlendiren bir hikmetin olduğu fikrine vardı. Son deneysel araştırmalara göre, vücutta önemli bazı besinlerin eksikliği, bu besinleri içeren yiyeceklere doğru bir eğilim oluşturuyor. Bu deneylerden birinde, vücutlarında büyük ölçüde tuz kaybına uğratılarak böbrek üstü salgı bezleri tahrip edilen fareler kullanıldı. Önlerine tatlı ve tuzlu su bulunan kaplar konuldu. Böbrek üstü salgı bezleri tahrip olan fareler, önceki hallerine oranla çok büyük miktarda, yaklaşık 20 kat daha fazla su içmeye başladılar. Bu deney, vücuttaki tuz eksikliğinin tuzlu su içmek için bir güdü oluşturduğunu gösterdi. Bu güdü, böbrek üstü salgı bezleri tahrip edilmeden önce bu farelerde olmayan bir güdüydü.

Daha başka deneyler, süt emme çağında olan çocuk grupları üzerinde yapıldı. Sağlık durumları özenle gözden geçirilip kiloları tartıldı. Önlerine konan, sevdikleri çeşitli yiyecekleri özgürce seçip yemeleri için serbest bırakıldılar. Bir müddet sonra, bu çocukların sağlık durumlarının daha iyi olduğu görüldü. Bu deneyler, bedendeki belirli besinlerin eksikliği sonucunda vücuttaki hayati dengenin (homeostasis) bozulması halinde, noksan besinleri içeren gıdalara karşı bir dürtü, bir iştah oluştuğunu ortaya koymuştur.[1] Açıkça anlaşılacağı gibi bu besinlerin alınması vücudun ihtiyaç duyduğu gıdaları sağlamakta, vücut bundan yararlanmakta ve sağlık düzelmektedir.

Bu gerçeğe Rasulallah (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, işaret etmektedir:

“Nebi (sallallahu aleyhi vesellem) bir hastayı ziyaret etti. Ne yemek istediğini sorunca, buğday ekmeği başka bir rivayette kek cevabını verdi. Rasulallah (s.a.v): Kimde buğday çöreği varsa kardeşine göndersin buyurdu. Ardından: “Birinizin hastası, birşey arzuladığında onu yedirsin.” sözünü ekledi.”

Nebi (sallallahu aleyhi vesellem) bir hastayı yokladı. “Ne arzuluyorsun?” diye sorunca “kek” dedi. Nebi: “Tamam” deyince, istediğini getirdiler.[2] Rasulallah (s.a.v): “Birinizin hastası, birşey arzuladığında onu yedirsin.” buyurdu. Bu söz mutlaka, Yüce Allah’ın vücutta yarattığı bir özelliğe işaret ediyor. Insan ve hayvan, vücudun ihtiyaç duyduğu gıdaya iştahla yöneliyor. Bu özellik, Walter Cannon’un 20. yüzyıl başlarında, canlı varlıkların hayati dengeyi sağlamak (Homeostasis) için yaptıkları hareketleri araştırmalarında keşfettiği bir özelliktir. Bu hadisinde Rasulallah (s.a.v), “Birinizin hastası, birşey arzuladığında onu yedirsin.” sözüyle, hastanın arzu duyduğu yiyeceğin ona fayda vereceğine işaret etmiştir. Çünkü vücut ona ihtiyaç duymuştur; yediğinde gıda olacak ve sağlığı düzelecektir.[3]

 

**********

 

KAYNAKLAR

 

[1] Prof. Dr. Muhammed Osman Necati, el-Kur’anu ve İlmu’n Nefs, Daru’ş Şuruk, 3. Baskı, Beyrut 1987, sayfa 76-79.

[2] İbnu Mâce, 1/No: 1439, 1440, 3440, 3441.

[3] Prof. Dr. Muhammed Osman Necati, Hadis ve Psikoloji (el-Hadisu’n Nebeviyyetu ve İlmu’n Nefs), (tercüme eden: Dr. Mustafa Işık), Fecr Yayınları, Ankara 2008, sayfa 21, 22.

 

.

Mehmed Akif’e Hakaret Eden Kemalistler

Mehmed Akif’e Hakaret Eden Kemalistler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

mehmet akif ersoy kadir misiroglu mehmet akif pezevenk atatürk mehmet akif ersoy mehmet akif ersoya hakaret, mehmet akife küfür

***

Kadir Mısıroğlu’na, “Akif’e pezevenk dedi” iftirasını atarak ortalığı birbirine katan kemalistler, nedense Mehmed Akif’e kan kusturan yoldaşlarını ya görmüyorlar, ya da görmezden gelip saf ayağına yatıyorlar. Kadir Mısıroğlu, Mehmed Akif’e kesinlikle pezevenk dememiştir, internette dolaşan sözkonusu kayıt dikkatle dinlendiğinde, Mısıroğlu’nun “desene” dediği açıkça anlaşılmaktadır.

Kadir Mısıroğlu’nun Mehmed Akif’i bazı sözlerinden dolayı eleştirdiği doğrudur, ancak hakkını teslim ettiği de bir gerçektir. Bizim anlayışımıza göre Peygamberler hariç her insan eleştirilebilir.

Kemalistler de, üstelik M. Kemal Atatürk hayattayken Mehmed Akif’i eleştirmişler… Sadece eleştirmekle kalsalar yine iyi, alenen hakaret etmişler. M. Kemal’in direktifiyle yazı yazmasıyla tanınan Falih Rıfkı Atay’ın, ünlü şairimize “Kafasının darlığı şapka giymesine müsaid değildi” şeklindeki hücumuna ne demeli?

Hadi… Falih Rıfkı’ya hatta M. Kemal’e de hakaret edin…

Bir şiirinde “Bizim canımız Atatürk’e feda olsun” diyen Münir Müeyyed Bekman, Mehmed Akif Mısır’dan yurda döndükten kısa bir süre sonra şöyle yazıyordu:

“Bir değerin, inkılab içinde değerlendirilmesi mücerred hükümlerle değil, inkılab’ın hükümleriyle mümkündür. Kıymetler mücerred hükümlere dayandıkça kıymetsiz kalmaya mahkumdur. Bu itibarla inkılabcı bir ruhun ona vereceği hüküm bir sıfır!

Inkılab edebiyatı tarihinin hükmü ise kısaca “kanaatlerinin kuvvetli bir şairi idi” demekten ibaret olacaktır. Onun için daha fazlasını istemek, inkılab’a karşı hürmetsizlik olur.”[1]

M. Kemal’i yere göğe sığdıramayan ve onun partisinde Izmir Milletvekilliği yapmış olan Hasan Ali Yücel ise, Akif’i hiç fütursuzca “Inkılab yürüyüşünün döküntüleri” arasında kalmakla niteliyordu:

“Istiklal mücadelesinden sonra Mehmed Akif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş-altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telakkisi geri idi. Halbuki kurtuluş zaferinden hızını alan inkılab duramazdı. Bir muharebede sıkı bir yürüyüş zarureti hasıl olduğu zaman, bacaklarında kudret olmayanlar, döküntüler arasında kalırlar.”[2]

Agah Sırrı Levend de benzer bir yorum yapacak ve şairin, “sosyal inkılabları kavrayabilecek bir ufuktan yoksun olduğunu” söyleyecektir:

“Istiklal savaşına feragatlı ve sadık bir vatanperver olarak katılan Akif, mücadelenin ilk safhalarında önemli bir yer alacak, ilk Millet Meclisi’nde mebus sıfatıyla bulunacak kadar bu büyük hareketi takib
etmiştir. Ancak birbirini takib eden sosyal inkılablar, onun aleminin üstünden aşacak kadar ileri ve ona uzak idi. Bu his, yabancı diyarların elemine katlanmayı göze alacak derecede ona kuvvetli geldi.”[3]

Ey kemalistler, peki bunlara neden hakaret etmiyorsunuz?

***

YENİ ADAM’IN ANKETİ

Yeni Adam mecmuası Akif hakkında şoyle bir anket açmıştır:

≪Şimdiye kadar Mehmed Akif için bir çok yazı yazıldı. Bunların çoğu onun hakkında daha çok hissi hükümlerin belirmesine vesile oldu. Maksadımız çok muhim saydığımız bu 7 noktanın aydınlanmasıdır. Anketimize verilen cevablardan dört tanesini basıyoruz.

1 — Akif milliyyetci bir şair midir, Islâmcı bir şair midir?
2 — Akif bir sınıf şairi midir, yoksa halk şairi midir?
3 — Akif’in Türk inkılâbına hizmeti var mıdır?
4 — Akif’in edebiyyata teknik bakımından hizmeti olmuş mudur?
5 — Akif’in memleketten uzaklaşmasını nasıl izah edersiniz?
6 — Eserlerinde sosyal bir tez var mıdır?
7 — Akif’in Insani olan tarafları var mıdır?[4]

***

Peyami Safa sualleri şöyle cevaplar (kısaltıyoruz) :

Akif Türk edebiyyatında teknik bakımdan muallim Naci’yi tekamül ettirmekten, yani mustahase aruz kalıbını tasfiyeye çalışmaktan başka rol oynamamıştır: Aruzun cenazesini yıkıyarak gömmüştür.

5 — Ictihad meselesi, fakat inkılaba küsenlere inkılab ta küser.

6 — Akif’in tezi falan yok, perakende iştiyakları vardır. Yıkılan bir şarka ağlamış, ahlak tereddisiyle mücadeleye çalışmış ve hüsran içinde gözlerini kapamıştır. Onun istediği dünya Rönesanstan evvel yıkılmıştı.

7 — Dini ve Milli olan her şey insanidir. ≪Sınıfi≫ demek istiyorsanız bence bu mübhem tabir en az beşerîyi ifade ettiği için suâlinizin müzmer fikri olmıya lâyik değildir. Din ve millet insanîsinin dışında bir tek varlık kalır; Ölüm karşısında insan. En müşterek insani keder budur. Akif’in bu mevzuda hassasiyyeti görülmemiştir.

***

Ismail Hami ise şöyle cevaplar:

1 — Akif islamcı bir şairdir ve hatta şiirlerinde milliyyet fikrinin aleyhinde bulunmuştur.

2 — Akif ne halk şairi, ne de sınıf şairidir. O, bence bir ümmet şairidir.

3 — Akif’in Turk inkılabına hizmeti varmıdır, şeklindeki suallere edebi şahsiyyetini istihdaf ediyorsa eserleri içinde en güzellerinden sayılan ≪Istiklal marşı≫ nın güftesi milli hareket devrinde yapılmış bir hizmet şeklinde gösterilebilir. Fakat bu güftedeki zihniyyetin ondan sonra yapılmış olan inkılaplardaki prensiplerle ne dereceye kadar tevafuk gösterebileceği ayrı bir mes’eledir.

4 — Teknik bakımdan en mühim rolü nazm lisanındaki selaset ve hakimiyyettir.

5 — Kendisini tanımadığım için niçin gittiğini ve ne için geldiğini bilmiyorum. Eğer kendi noktai nazarından şapkayı müslumanlığa münafi bir şey sayarak gitmişse bunda tabii aldanmıştır.

6 — Akif’in şiirlerinde tasvir ettiği derdler hep Islam sosyetesine aiddir. Akif yalnız Islam aleminin ihtiyaclariyle alakadar olmuştur, şiirlerinde Türk sosyetesiyle ilgisini gösteren satırlara tesadüf edilmez. Hatta meşhur ≪Çanakkale≫ manzumesinde de tebcil ettiği şehidler onun nazarında Türk şehidleri değil, müslüman şehidleridir.

7 — Akif’in islamiyyet çerçevesi haricinde bir alemle meşgul olduğunu bilmiyorum. O, evvela müslüman, saniyen müslüman, salisen yine müslümandır. Bu mahiyyeti haricinde bir hüviyyet ve zihniyyeti yoktur zannederim.

***

Şükufe Nihal:

≪Türk Arabsız yaşamaz, kim ki yaşar der, delidir≫.

Bugünkü siyasi zaruretler içinde ancak kendi varlığına dayanarak kurtuluş yolunu bulan Türk’ün büyük idealini sezemiyerek onu ≪deli≫ diye tezyif eden bir adam.

≪Müslümanlıkta anasır mı olurmuş ne gezer?
Fikri kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber…≫

diye bize on dört asır evvelki ihtiyacların yarattığı rejimlerden bahseden iskolastik bir kafa… böyle bir kafanın milliyyetcilikle zerre kadar ilgisi olamaz…

Akif, muayyen bir sınıfın şairi değildir. Ben onda bir halk şairi vasfını da pek göremiyorum. O, ümmetci bir adamdır, en karakteristik tarafı, koyu bir din adamı oluşudur. Safahat’ı baştan başa karıştırınız, her fikirde, her mevzu’da hep Allah, hep Nebi, Turusinalar, secdeler, her ıztırapta, her arzuda: ≪Ilahi.≫ diye göklere açılan bir el.. Insani tarafı kuvvetli, bunu (Hasta) da (Kufe) de, (Seyfi Baba) da, filan görüyoruz.

Akif’in Türk inkılabına tek bir hizmeti yoktur. O, bil’akis, bizim kanımız bahasına yarattığımız inkılabın eserlerini beğenmiyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir cuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlak mes’elesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam.

Ben medrese adamlarının iki çeşidini gördüm, bir takımı, bir adım daha ileriye atamıyacak kadar kör, inadcı… bunlar oldukları yere saplanırlar, kımıldatamazsınız, bir takımı da alabildiklerine ileri atılırlar, kıraldan ziyade kırallık tarafdarı olanlar gibi… Mazilerini büsbütün unuturlar, etraflarına da unutturmak isterler, mondenlerin mondeni kesilirler, nihayet, delice attıkları adımlarla hududu tayin edemiyerek bataklıklara düşerler. Akif birinci takımdandı. Bize uyamadı. Dünya medeniyyetine uyamadı. Çıktı gitti… Medrese kanalından geçen hiç bir insandan hayır bekliyemem…

Akif yeni cem’iyyetin hiç bir ihtiyacını sezememiştir ki ona aid müdafaa edecek bir teze sahib olsun. Bütün endişesi, Islamlık, ittihadı Islam. Adaleti, fazileti, her şey’i haktan bekliyor, hatta vicdan mefhumunu inkar eden bir adam. Insani varlığa kıymet verdiği yok :
≪Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne (vicdan) dır,
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır…≫

Allah korkusu dediği cennet, cehennem, sırat, zebani korkusu mudur? Bize mutlaka, bir mükafat karşılığı iyi olmamızı öğreten medrese terbiyesi… (vicdan) denilen ve bize en yakın hakimin üzerimizdeki bu yaman kudretini inkar ediyor. Türk ocakları, Türkçülük cereyanları gençliğe yeni idealler, yeni alevler aşılarken, mukadderatımızı ancak milli şuurun kuvvetlenmesine bağlı iken yazdığı yazıya bakınız ;
≪Ben böyle bakıp durmıyacaktım eli bağlı,
islamı uyandırmak için haykıracaktım.≫

Bütün bunlardan sonra biraz geç kalmış bir sual hatıra gelebilir:

Akif bir şairmidir; bir san’atkarmıdır?
Ben ona hiç bir zaman, manzum yazmasını bilen ve çok söyliyen bir insan, diye bakmaktan ilerisine geçemem. Nazmlarında şiirden beklediğimiz deruni müzik yok, estetik hiç yok… Duygular, düşünceler icazdan uzak… Bir başladı mı neler, neler söylüyor… Cübbesinin eteklerini savura savura giden bir hoca gibi, durmadan dudaklarından sözler boşalıyor, nereye? Bence, havaya!.. Şiir, bu demek değil, şiir, biraz teksif ister, dökülüp saçılmaz, şiir kalbimize saplanan, ruhumuzda hamle yaratan, hayalimizi yeni dünyalara sürükliyebilen, biraz bizi kanatlandıran şey…

Akif’i okurken canım sıkılıyor, tozlu, küflü bir medrese havasında bunalıyorum…

Akif’in Türk edebiyyatında teknik bakımdan bir rolünü göremiyorum. Herkeste müşterek bir inanış var: Akif sade lisanla yazmış. Hayır, Akif sade lisanla değil, bayağı lisanla yazdı… Edebiyyatın konuşma dilinden başka bir dille yazması adet olduğu, osmanlıca yazıldığı bir devirde o da başkaları gibi, bize ≪siyehrenk dalalet≫ ler, ≪ziyariz hakikat≫ler, ≪perdepuş zulmet≫ ler, ≪fezai mabed≫ ler ≪encümnema meşail≫ leri ve daha bilmem neler yazdı; sonra, yeni cereyana kapılarak sadeleştirmek isterken (Halk dili) diye bize mahalle kahvesinin dilini getirdi. Bütün yazılarında kendisi de kahramanlarının diliyle konuştu, bir san’atkar sıfatiyle onlardan ayrılamadı, hep ≪Be!≫ ler, ≪yahu!≫ lar, ≪hadi≫ ler, ≪hele!≫ ler ve ne küfürler, küfürler…

≪Hadi, toprakta silinmez bir izin var, ne çıkar?
Bağlı oldukça telekkiye hakiki değeri…
Dün beyinlerde kıyamet koparan hükümeti [hikmeti olacak] al,
Bugünün zevkine sor, beş para etmez ciğeri…

Şair değil, san’atkar değil, yüksek seviyyede bir adam da böyle konuşmaz… Bu softalıktan, sarıklı dostlardan kalma laubali bir görüşme tarzı… Medrese, hoca alemi ki, Türk Ictimai hayatının, Türk konuşma adetinin dışında bir başka, garib alemdir. Onun mahsullerini edebiyyatımıza olsun sokmıyalım. Şiirimizi olsun o laubalilikten, o çapaçulluktan koruyalım…

Akif, ne diye nazmın, kafiyenin, kayıdlarına girmek zahmetine katlanmış, bilmem. Duyan, ıztırab çeken bir adam, pekala, bunları satır satır gazete sütunlarında da yazabilirdi. Hem de üçüncü sınıf bir Mehmed olarak…

Alel’ade sokak, mahalle mevzularından yükselip te biraz azamet, biraz muhabbet yaratmak istediği zamanlarda fanteziye düşüyor, işte Çanakkale manzumesi… Sönük! Tarihin dümdüz kaydettiği sayfalar bence daha canlı!.. Nedir o şehidler için hazırladığı türbe! O ne fantezi, ne cici bici bir şey!.. Muhabbet yok, karşısında titremiyoruz, bir yığın pırıltı…

Akif tarafdarlarının serzenişlerine uğrıyacağımı biliyorum, ama ne yapayım, benim de duyduğumu açık söylemek illetim vardır: Akif’in 1335’te yazdığı Şark adlı şiirinin (Sis) ten farkı ne? Onun daha kuvvetlisini Fikret daha (1317) de yazdı…

Akif Çanakkale şiirinde :
≪O ne müdhiş tipidir, savrulur enkazı beşer,
Kafa, güz, güvde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır hayretle [her biri olacak] vadilere sağnak sağnak…≫

Fikret, (bir lahzai teahhuf) de :
≪Bir mahşeri vazii temaşa, haşin, akur
Tırnaklariyle bir yedi kahrın didik, didik
Yükseldi gavrı cevve bacak, kelle, kan, kemik.≫

Akif (Bülbül) şiirinde :
≪— Eşin var, aşiyanın var, baharın var, ki beklerdin,
Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?≫

(Yunus Emre) on üç asır evvel:
Karlı dağlar mı aştın, derin ırmaklar mı geçtin.
Yarinden ayrı mı düştün, niçin ağlarsın bülbül, hey.
Gülistanlar yapıyorsun, benim derdim yenilirsin,
Yunus gibi inilersin, niçin ağlarsın bülbül, hey.

Akif bazı da Nabileşiyor :
Ilahi emrinin avare bir mahkumudur alem,
Meşiyyet sende, her şey sende, hiç bir şey değil adem,
Fakat hala vücud isbat eder kendince her [hey olacak] sersem…

Nabi:
Ne varsa cümle şenindir, bir söz ki varım yok,
Cihana gelmede, gitmekte ihtiyarım yok.
Benim, benim, diyecek elde bir medarım yok,
Bir karhane bilsem neyim, benim nem var?≫

Ara sıra da “Hamid”leştiğini söylesem, nasıl olur, bilmem.

Akif :
«ki vadiden bütün bir [yer yer olacak] yer inenler [eninler olacak] çağlayıp durdu≫

Hamid :
≪Döner vadide duradur bir ses, ruhlar çağlar…≫

Bence Akif orijinal değil, lisanında yüksek ve nezih değil. Milli inkılabımıza baş çevirmiş, beşeri zekaya, kültür seviyyesi musaid olmıyan bir insan…
Isteyen, kendisine san’atkar payesi verebilir.

***

Mecmuanın 8 Nisan 1937 sayısından…

Kerim Sadi:

≪Zillullah≫ ın yaşmaklı güvercinlerle dolu sarayı önünde secdeye kapanan ve popüler bir eda ile karaladığı manzumelerini Kur’an sahifelerinden seçilmiş tabirlerle söyliyen Mehmed Akif ultrareaksiyoner sarıklılar ordugahının ön safında dalgalanmış siyah bir bayraktır.

≪Safahat şairi≫ batıl itikadlarla hurafelerden ve taassubtan sıyırılmış bir din —yani, ekonomik istismar altında kırmızı küreyvelerine kadar ezilen mustahsil halk kitleleri için daha ≪saf≫ bir afyon ve buna binaen o nisbette tehlikeli bir zehir— tahayyül ediyor ve kapitalist medeniyyetine — ≪tek dişi kalmış canavar≫ a — isyan eder görünmesine rağmen, emperyalist istila ordulariyle yan yana yürüyen hilafeti idealize etmekte teannüd gösteriyordu. Başında fesle Nil kıyılarına kaçışı müdafaa ettiği bazı geri telekkilerin burjua-demokratik inkılabı tarafından enpoze edilen sosyal yaşayış şartları karşısında bozgununu ifade eder.

***

Orhan Seyfi:

1 — Akif milliyyetci şair değildir. Müslüman akaidini neşreden ve o yoldan ayrılan herkese levmeden bir şairdir. Akif’in şiirlerinde yüksek bir din cazibesi, yüksek dini bir heyecan bulmuyorum. O, hiç mistik değildir. Onun bütün, teessürü, dini akaidi bütün sertliği ile hayatımıza tekrar yerleştirmek ve bizi, eski Islam medeniyyetine çevirmektir.

2 — Sınıf tabirinin medlülü, hayatımızda varmıdır, acaba?… Akif muhafazakar, veya mutaassıb diye anılan, nasların çerçevesinde kurtulamamış bir zümrenin şairidir. Halk şairi tabirini, biz halk arasında çıkan ve halk edebiyyatının tekniğini kullananlara veriyoruz. Tabii bu manada Akif halk şairi değil. Yalnız popülerdir. Çok geniş bir kitleye hitab etmek ve onlara mümkin olduğu kadar anlıyacağı bir dil ve bir duygu kullanmak istiyen bir şairdir.

3 — Akif’in Türk istiklaline hizmeti vardır. Istiklal marşı meydanda… Fakat inkılabcılığa gelince, maziye, an’aneye bağlı kalmıştır. Yani muhafazakardır.

4 — Teknik bakımdan aruz veznini her türlü, hissi, fikri ifadeye kabiliyyetli bir şekle sokduğunda herkes müttefiktir. Fakat bu asıl san’at noktasından bakılınca ne derece ehemmiyetlidir? Aruzla, her hatıra geleni yazıvermek bir kıymet midir? Bence Akif’in değeri vezn oyuncaklarında, bu kolay işlerde değil, iç taraftadır. Bize yeni bir ses duyurabilen mısralarındadır. Bize hayatımızın eski manzaralarını sarahatle ve kudretle çizen tasvirlerindedir.

5 — Akif’in çocukluktan başlıyarak aldığı terbiyeyi düşünün… Onun bu terbiyeye ne kadar bağlı kaldığını ve kendisi için bunu bir fazilet, bir ahlak ve vicdan mes’elesi yaptığını hatırlayınız. Şapkayı küfrün, düşmanın, bir remzi olarak gören bu samimi karakterin şairin ruhunda tabii müdhiş, bir aksi te’siri olacaktır. Işte onun Mısıra gidişini bununla izah edebiliyorum.

6 — Akif, Cem’iyyetin normal tekamülünü çok def’a bir tereddi şeklinde görüyordu. Eserlerinde müdafaa ettiği en yüksek tez, eski müslüman ahlakıdır. Yoksa, cem’iyyeti daha ileri merhalelere götürecek hamleler yapmayı o düşünmemiştir sanırım. Onun için en mükemmel cem’iyyet örneği ≪asrı saadet≫ idi… Mümkin olursa oraya dönmek istiyordu.

7 — Akif halis bir Istanbul çocuğudur. Onda milli ve mahalli zevk kuvvetlidir. Bence, onun asıl kıymetini yapan budur. Insani tarafına gelince, o ancak müslüman olanı insan sayıyordu. Din duyguları haricinde Insani duygular şiirlerinde bir yer bulamamıştı.

***

Yusuf Ziya:

1 — Akif’e milliyyetci bir şair demek ne mümkin… ≪Fikri milliyyeti tel’in ediyor Peygamber…≫ mısraı ile bağıran kendisi değilmi?

2 — Akif’e halk şairi de diyemeyiz. O sarahaten yeşil edebiyyatın yegâne cazibeli mümessili idi.

3 — Evet… Akif’in Türk inkılabına büyük hizmeti vardır. Onun eserlerini okuduğumuz zaman nelerden kurtulduğumuzu anlıyoruz. Istiklal marşına gelince: buna inkılabın değil, ihtilalin sesidir, diyebiliriz.

4 — Mehmed Akif’in bir çok şairlerin samimi duyguları kekelediği aruzla mahalle kahvesinde iskambil oynatmıştır. Köy düğunünde pehlivanları güreştirmiştir. Onun vezne sokarak söylediklerini, vezinsiz yazmak bile kolay değil… Fakat Akif’in, muallim Naciden, Tevfik Fikret’ten sonra geldiğini, hatta Ali Ekrem’in meşhur vasiyyetinden sonra selaset yolundan rakibsiz yürüdüğünü de unutmıyalım.

5 — Benim izah etmeme hacet yok… Safahat, her mısra ile bu haleti ruhiyyeyi izah etmiyor mu? Balkan harbinde yazdığı bir şiire bakınız. Mağlubiyyetimizde en çok düşmanlar bize şapka giydirecek diye korkuyor.

6 — Bir şiirinde ≪Ben ki evet Arnavud’um≫ diyen Akif, kendi Arnavudluğunu hatırladığı halde inkara çalışıyor. Ve bir müslüman birliği istiyordu. Onun için, her yeni bir bid’atti.

Bugün Türk Milletine ilerleme imkanlarını veren ne yaptıksa, Akif onlara en korkunç tehlike diye bakmıştır. Onun istediği kendi fikri terbiyesinden doğan bir şeriat dünyasıydı.

7 — Akif’in nazarında insan, yalnız müslumandı, alt tarafı gavur… Insana yalnız dini ölçü ile kıymet veren bir adamdan insani eserler nasıl bekliyebiliriz?

***

Raif Necdet:

Asıl inkılaba bittabi Akif’in hiç bir hizmeti dokunmamış, hatta inkılaba karşı somurtkan bir çehre almıştır. Filhakika tamamiyle şark ve Islam medeniyyetinin te’sir ve nufuzu altında kalan şair yapılan mes’ud yenilik ve devrimleri bir türlü benimsiyememiştir. Nurlu kasırgalarla şark medeniyyetinden garb medeniyyetine geçiş Akif’in başını döndürmüş, gözünü karartmıştır. Eğer denildiği gibi, şapka giymek için okadar sevdiği memleketini terketmişse bu, değil mütefekkir ve mütefennin bir şaire, az çok doğru düşünen alel’ade bir insana bile yakışmıyacak acib bir gerilik hareketidir. Şu ibtidai (ilkel) düşünce ve hareket kültür ve tefekkür bakımından çok acı tenkidlere layıktır.

***

1 Nisan 1937 sayısından…

Falih Rıfkı Atay:

1 — Akif, Osmanlı – Islâm âmmesinin şairidir.

3 — Bizim inkılabımız, hayat, fikir ve vicdan hürriyyetlerini ve laisizmi müdafaa eder. Osmanlı – Islam ideolojisi ile Kemalizm ideolojisi tam tezad halindedirler.

5 — Kafasının darlığı şapka giymesine müsaid değildi. Mısır’a gitti. Fakat asıl kalbi bu memlekette bağlı idi. Onun topraklarında yatmıya geldi.

****

Sadri Ertem:

Akif’i, bu zümre içine alınca bizim bugünkü tariflerimiz onu ihata edemez. Çünkü: hissen dindardır. Dil itibarile diğer zümrelerin muvaffak olamadığı şekilde millidir. Bu sual sorulunca
hayalimde daima aziziyye fesli, elfiye şalvarlı, kaloş kunduralı, cami şadırvanları önünde abdest alarak kıllı kollarını büyük yazma mendillerile silen, akşamları yine yazma mendiller ile ekmek ve çocuklarının nafakalarını saran insanlar canlanır. Bu insanlara hangi sıfatı verirseniz onların şiir dili olan Akif’e de aynı vasfı vermiye mecbursunuz.

3 — Türk inkılabını Türk Istiklal hareketinden ayırdığımıza göre hayır, ayırmadğıımıza göre evet… Çünkü Akif Avrupa’ya karşı dik ve keskin bir istiklal tarafdarıdır. Çanakkale şiiri, hala hergün kulaklarımızda akisler bırakan, Istiklal marşı müstekil yaşamanın zevkini alan ve Istiklal yoluna kurban olmayı bilen bir adamın hislerini ifade etmektedir. Şair Akif Türkiye’nin istiklalini istiyen insandı. Bir saniye onun başka türlü düşündüğünü tasavvur edemem. Istiklal davasında o, zafere kadar bizim safımızda idi. Istiklalden sonra sosyal davalarda bizden ayrıldı.

5 — Akif memleketten kovulmadı. Kendisi istiklalini kazanan bir memleketten kendi arzusu ile çıktı, başka memleketlere gitti, dolaştı, sonra tekrar memlekete döndü ve ölüme orada kavuştu. Akif’in memleketten uzaklaşmasını ben büyük bir dava diye değil, bir dekor değiştirme arzusu ve bir küçük hassasiyyet hikayesi diye kabul ederim.

7 — Akif’in insani tarafı derken çok insaflı konuşmak lazımdır. Akif bir dünyada yaşadı ki, insani hisler üç sebebten dolayı onun için katledilmiş bir halde idi. Akif’in yaşadığı dünyada insaniyyet denen şey hakikaten yoktu. Nitsche’nin Üstün adam’ını, Gustave le Bon’un ali ırkını, bütün Avrupalıların Avrupa’nın üstünlüğünü iddia ettikleri bir devirde yaşıyan Akif için medeniyyet gerçekten ≪Tek dişi kalmış canavar≫ idi. Avrupa’nın kanlı ittifaklar çenberi içinde 20 milyon insanı harcadığı bir zamanda yaşıyan adamın insani hislere sahib olması sıhhatına delalet edemezdi. Akif dünyayı islam göziyle seyrederdi. Bu dünyaya karşı Avrupa, sadece, aşağı insanlar memleketi hissi ile baktı. Bu dekor içinde bulunan adamın asi olması kadar tabii bir şey tasavvur edilemez. Nihayet Akif Islam terbiyesi, felsefi ve onun hayatı anlıyan dekoru içinde idi. Bu dekoru teokrasiden geleni dünyayı tabiat haricinde bir Allah’ın emrine terkeden ve mutlak ve kudretli ≪Rabbülalemin≫ i vardı. Bu ≪Rabbülalemin≫ bazı beşeri hislere sahibi olmakla beraber insanları birbirine kırdırmayı, ölümü hayata tercih ediyordu. Insani hislerin yalnız bir söz halinde dillerde başkalarını itham için bir vasıta şeklinde konuşulduğu zamanlarda Akif’in insaniyyet davasındaki mevkii, bence, sorulmıya değmez. Çünkü bu suali ona değil, devrine ve dünyasına sormalıdır.

***

Nureddin Artam:

3 — Türk inkılabı geniş bir mefhum ifade eder. Bu hareketlere karışan bir çok simalar tanıyoruz ki yarı yolda kalmışlardır. Işgal altındaki Istanbul havası ciğerlerine pek ağır gelen şair, gizli yollardan Anadolu’ya kaçar ve Ankara’da milli duyguları şahlandıran şiirler yazarken inkılabın sahnesinde inkılabın adamı idi. Sonra? Akif’in ondan sonraki yeri edebiyyat tarihinin sahifelerindedir.

5 — Akif inadcı, alıngan ve etraftakilerden kendisine karşı devamlı saygı bekliyen bir adamdı. Bu hisleri, onu, Mısır’da bir prensin kendine açık bulundurduğu bir evde inzivaya sürüklemişti. Akif, verdiği bu kararın yanlış bir karar olduğunu Istanbul’a dönüşünden çok önce anlamıştı, fakat çürümiye başlıyan kara ciğeri ona son günlerinin yaklaştığını anlatıncaya kadar anayurda dönememiştir…

7 — Buradaki insanlık kelimesi bir zümrenin duygusu ile duygulanıb ona saldıranlara karşı sonsuz bir kin ve gayz beslememek demekse hayır, kederi, neşesi ve ülküsü bir olan bir cemiyyet içinde kendisinden başkalarının derdini bölüşmek manasına ise evet.

***

Kemalistler, başkalarını itham etmeden önce, evvela kendi kapılarının önünü temizlemelidirler.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Açıksöz Gazetesi, 1 Temmuz 1936.

[2] Akşam Gazetesi, 4 Ocak 1937.

[3] Yeni Türk, 1 Mart 1937.

[4] Yeni Adam Mecmuası, 11 Mart 1937 sayısından.

Ayrıca bakınız; 1 Nisan ve 8 Nisan 1937 tarihli sayılar.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Mehmed Akif’ten “meal” Müslümanlarına Tenkid: Mızrak Kafalı Cüretkârlar

Mehmed Akif’ten “meal” Müslümanlarına Tenkid: Mızrak Kafalı Cüretkârlar

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

mehmet_akif türkce kuran, türkce meal, kuran meali, meal müslümanlarina cevap, sadece kuran diyenlere cevap,

Mehmed Akif Ersoy

***

Malumunuz olduğu üzere Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercüme edilmesine karar verilmişti.[1] Gerek Millet Meclisi, gerek bütün ehl-i irfan bu işi Mehmed Akif’in başarabileceğini düşünüyordu. Ancak Mehmed Akif, “Kur’an’ın Türkçe’ye tercümesi mümkün değildir” diyerek bu teklifi reddediyordu. Yakın dostlarından Ruhi Naci Sağdıç, Akif’e -Hasan Basri Çantay’ın da bulunduğu bir mecliste- kendisinin bu konudaki çekingenliğine pek bir mana veremediğini söyleyecek olur:

“Ben, bir ara, Akif Bey’in çekingenliğini yersiz buldum. Bu hali onun taassubuna hamleder gibi oldum. Yanımızda Basri Bey de vardı. O serinkanlı Akif Bey canlandı ve içini şu yolda boşalttı:

‘Oğlum, sen bu işi basit mi sanıyorsun? Tercümesi istenen eser roman değil, beşeriyetin içtimai mihverini değiştiren Kur’an’dır. Herhangibir ifade ve ibarenin bile her tabirinde, hatta her kelime ve harfinde -dilbilgisi bakımından- tasrih ve teşmil, ta’rif ve tenkir gibi incelikler vardır. Mesele Kelamullah’a gelince, ondaki eslaftan hikayeleri ve ahlaki ibret tavsiyeleri, emir ve nehiyleri, temsil ve tenzihleri, tebşir ve tenzirleri, vaad ve vaidleri, tergib ve terbihleri başka bir dil ile söylemek mümkün mü?”

Akif bey bu zemindeki sözüne devamla asıl korktuğu akibeti de açıkladı:

“Dahası var: Tefsirsiz ve izahsız tercümeyi eline geçirenlerden bazı mızrak kafalı cüretkârlar türeyecek; “Kur’an’ın manasını -Arapça bilmediğimiz için- anlayamıyorduk amma işte tercümesi meydanda. Bizim de akıl ve idrakimiz, bizim de yeter derece kiyaset ve siyasete vukufiyetimiz var” diyerek pis papuçlarıyla mindere, minbere çıkacaklar ve oradan vaaz edecekler, hutbeler (nutuklar) iradına yeltenecekler, Islam’daki hakiki mana ve maksadı kavramadan irşad yerine ifsada kalkacaklar. Öyle küstahların önüne ne ile ve nasıl geçilir?”[2]

Mehmed Akif’in korktuğu ne yazık ki oldu… Bugün eline meal alan mızrak kafalı cüretkârlar, kendilerini müctehid zannedip halkı irşad yerine ifsad ediyorlar.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/18/ataturk-elmalili-hamdi-yazira-kuran-tefsir-ettirdi-yalani/

[2] Ruhi Naci Sağdıç, Kur’an Tercümeleri Münasebetiyle Mehmed Akif Merhum Hakkında Hatıralar, Sebilürreşad, XI/268, sayfa 281-283, 17, Mayıs 1958.

 

***

BENZER KONULAR:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/28/m-kemal-ataturk-ve-avanesinin-kuran-karsisindaki-acziyetleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/10/turkce-ibadet-olur-diyen-yasar-nuri-ve-avenesine-cevap/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*