Atatürk döneminde satılan ve ahır yapılan Camiler (Sinan Meydan’a Cevap)

Atatürk ve Inönü döneminde kapatılan, satılan ve ahır yapılan Camiler (Sinan Meydan’a Cevap) Ve Gizli Atatürkçülük Projesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

cami-kemal-imzali-yikilan-satilan sinan meydana cevap müze yapilan cami atatürkün cami kapatmasi, chp cami satilmasi, ahir yapilan camiler, depo yapilan camiler

2-Bakara Suresi, ayet 114:

Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.

***

odatv yazarı Sinan Meydan, Ismet Inönü’nün 1966’da söylediği “Benim dönemimde camiler kapatılmamıştır” sözünü naklediyor ve buna rağmen “yalancıların” yine bıkıp usanmadan bu yalanı sürdürdüğünü ifade ediyor.

Tarihi hakikatlerden nasıl bu kadar habersiz olunabilir merak ediyorum doğrusu. Aşağıdaki belgelerde M. Kemal ve Inönü’nün imzaları bulunuyor. Bundan daha sağlam delil olabilir mi? Bir insan nasıl olur da böyle bir yalan uydurabilir? Üstelik bizim de böyle bir yalana inanmamızı bekler?

Bu zatın hakikatleri doğru aktarmadığını evvelce yayınladığımız yazılarda defaatle ispatlamıştık. Hemen kısaca birkaç tanesini şuracıkta hatırlatayım…

Che’nin çantasından Nutuk çıktığını iddia ediyordu, kendisine yazılan cevaptan sonra çark etti[1], M. Kemal’in Balıkesir hutbesinde “Allah birdir” demesini imanına delil göstermişti, buna da cevap verdik[2] M. Kemal’in emperyalistlere-siyonistlere Filistin meselesinde ultimatom verdiği palavrasını ortaya atmıştı, bu da yalan çıktı[3], M. Kemal’in Tokyo’da cami yaptırdığını iddia etmişti, buna da cevap verildi[4], M. Kemal’in Elmalılı tefsirini yaptırdığını, hatta parasını da cebinden verdiğini yazmıştı, tabiki bu da uydurmasyon çıktı[5], Dr. Rıza Nur’a attığı iftiraları da birer birer çürütmüştük.[6] O kadar çok var ki, daha hangisini saymalı bilemiyorum.

*

Sinan Meydan’ın insanlar üzerindeki ideolojik silahı: “Cumhuriyet düşmanı” !

Sinan Meydan, kapatılan-yıkılan-satılan Camiler hakkında fotoğraflarla ve şahitlerin ifadeleriyle dolu çok kıymetli bir kitap neşreden Mehmet Şevket Eygi’yi, kültür mirasımıza sahip çıktığı için teşekkür etmek yerine, acımasız bir şekilde tenkid ediyor ve kendisine “şeriatçı-Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı” diyor. Tarihi hakikatleri dile getiren kişileri delillerle bertaraf edemeyenler, onları ancak kara propagandalarla yıkma yolunu tercih ederler. Işte Sinan Meydan, her zaman olduğu gibi burada da, muhatabını yıkmak için “Cumhuriyet düşmanı” kavramını koçbaşı olarak kullanıyor. Ama nafile; yıkamayacaklar! Ayrıca bu kesim sistemli bir şekilde “Cumhuriyet elden gidiyor” vaveylası kopararak okuruna “korku” pompalıyor ve bu suretle bertaraf etmek istediği muhatabını okurun gözünde “radikalleştirerek” aralarına adeta bir Çin Seddi kuruyor. Böylece ürettiği suni korkuyla tesiri altına aldığı kitlenin, gerçek tarihi anlatanlarla arasındaki irtibatı kesiyor. Halbuki okurlar, aramıza örülen Çin Seddi büyüklüğündeki devasa önyargı duvarını yıkabilseler, hakikatleri bütün açıklığıyla müşahede edeceklerdir.

Evet, o zat-ı muhterem de bizim gibi “şeriatçı”dır. Zira bizler müslümanız. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de “şeriatçı” idi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber Efendimizin “şeriat” sahibi kılındığı şöyle bildirilmektedir:

45-Casiye Suresi, ayet 18:

“Sonra (Ey Muhammed) seni din hususunda apaçık bir **şeriat** sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.”(Elmalılı meali)

Bu sebeple Imam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh), “Şeriat ve ben­zeri müesseselerin bana bir faydası yoktur, bana şeriatın hükmü geç­mez” diyenlerin kâfir olacağını söyler.[7]

Mehmet Şevket Eygi’nin, bizim ve bütün müslümanların, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gibi “şeriatçı” olması, müslümanlığın bir gereğidir ve bundan dolayı kınanıyorsak, bu ya cehalet eseridir, ya da ahlaksızlık, kemalist yobazlık ve dinsizliktir. Eğer Sinan Meydan ve ATA’sı “şeriatçı” değillerse, bu durumda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yolundan gitmiyorlar demektir. Mesele bu kadar açık. Lafı hiç kıvırmaya gerek yok.

Gelelim Camilerin kapatılması meselesine…

Kemalist rejim, satılması yasak olan cami, tekke ve vakıf arsalarını vandallara mahsus bir zihniyetle kapatmış, yıkmış, ahır yapmış ve satmıştır. Kimler satın alacaktır bu kutsal malları? Tabii ki, iktidardaki tek partinin adamları. Onlar ve varisleri bu malların hayrını görmüşler midir? Asla! Vakıf malı alan felah bulmaz![8]

Zira her vakfiyenin son şartı şudur: “Bu vakfı değiştiren Allah’ın, insanların ve meleklerin lanetine uğrasın.” Vakfedenin koyduğu şart, Allah’ın koyduğu kanun gibidir. Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, bu hususu gayet güzel bir şekilde izah ediyor:
.
“Vakıf, süreli kurulamaz. Vakfeden, hukuka aykırı olmayan her türlü şartı koşabilir. Bunları sonradan kimse değiştiremez. “Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir” (yani vakfedenin şartı, kanun gibidir) kâidesi meşhurdur. Bunun mânâsı kâdı, vâkıfın şartlarına uymayan hüküm veremeyeceği ve herkesin bu şartlara uyacağıdır.”[9]

.

Türkiye Diyanet Vakfı Islâm Ansiklopedisi’nde ise şunlar yazar:

“Fıkıhta bu şartların önemi ve bağlayıcılığı, “Vâkıfın şartı şâriin (kanun koyucu) nassı gibidir” kaidesiyle ifade edilmiştir. Vakfedilen mal kamu malı statüsündedir ve satılamaz, hibe edilemez, hiçbir şekilde temellük edilemez.”[10]

Bu önbilgiyi verdikten sonra kemalistlerin iddialarına geçebiliriz…

Sinan Meydan bu mevzuda şöyle diyor:

“Bu konudaki nizamname, 5 Ocak 1928’de kabul edilmiştir. Daha sonra bu nizamname biraz daha genişletilerek 25 Aralık 1932 tarihinde “Cami ve mescitlerin sınıflandırılması hakkındaki nizamname” adıyla yürürlüğe girmiştir. Bu çerçevede Türkiye genelinde “ihtiyaç fazlası” olduğuna karar verilen camiler belirlenmiştir. İşte kapatılan ve başka amaçlarla kullanılan bu “ihtiyaç fazlası” camilerdir.”

Işte bu yalanın daniskasıdır. Acaba Sinan Meydan çocuklara masal anlattığını mı zannediyor? Bizim bu masallara inanacağımızı mı umuyor? Fakat hiç kusura bakmasın, bu dolmaları artık kimse yutmuyor. Meselenin hakikatini fazla tafsilata girmeden açıklığa kavuşturalım.

(Hemen belirtelim ki, bu yazıda büyük ölçüde Mehmet Şevket Eygi, Kıvanç Esen, Dr. Nazif Öztürk ve Ahmet Ünal’ın kıymetli çalışmalarından istifade ettik, hatta mevzuun ehemmiyetine binaen bazı yerleri aynen iktibas ettik. Yazıda kemalistlerin kapatılan camilerle alakalı yeni iddialarına cevap veriliyor. Ardından niçin M. Kemal’i “Müslüman” bir imaja büründürmeye çalıştıkları ele alınıyor. Yazı uzun, fakat faydalı.)

Türkiye’de Cami kapatma/satma uygulamalarına zemin hazırlayan ilk hukuki belge, Diyanet Işleri Reisliği tarafından 12 Haziran 1924 tarihinde hazırlanan talimatnamedir.[11]

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami

[11] ‘no’lu dipnotta sözü edilen talimatname…

***

19 Nisan 1927 tarihinde çıkartılan ve 24 maddeden oluşan 1927 senesi Muvazene-i Umumiye Kanunu’nun bir maddesi de “Cami sorunu”yla alakalıdır.[12]

Bu mevzuda Diyanet Işleri Reisliği’nin ikinci talimatnamesi ise 8 Ocak 1928 tarihini taşımaktadır.[13] Icra Vekilleri Heyeti’nce 8 Ocak 1928’de kabul edilip meriyyete giren 6061 sayılı talimatname uyarınca, “hakiki ihtiyaca” göre ihtiyaç fazlası olarak kabul edilen birçok cami ve mescit kadro dışına çıkarılıp kapatılmaya başlanmıştır.

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 2

[13] ‘no’lu dipnotta sözü edilen talimatname…

***

Bu talimatnamede tasnifin hangi esaslar çerçevesinde yapılacağı 3. maddede belirtilmiştir. 3. maddenin “A” bendinde camilerin tasnif esasları, “B” bendinde cami hademelerinin kadro esasları, “C” bendinde ise camilerin yegane kadro harici bırakılma esası belirtilmiştir. Camilerin hangi esasa göre kadro harici bırakılacağı ise 5. maddede açıklanmıştır. Bu maddeye göre cami hademeleri, 3. maddenin “B” bendinde yazan esaslara göre ve/veya görev yaptıkları camilerin 500 metrede bir olma esasına uymaması durumunda kadro haricine çıkarılıp kapatılabilirler.

Işte Kemalistlerin “yalnızca aralarında asgari 500 metre olmayan camiler kapatıldı” palavrasının kaynağı, sözkonusu 3. maddenin “C” bendidir. Halbuki aşağıda da görüleceği üzere, Camilerin kapatılmasıyla alakalı düzenlemeler devam edecek ve bu 500 metre esasına başka esaslar da eklenecektir. Böylece Camilerin kapatılıp satılmasına daha fazla bahaneler bulunabilecek, dolayısıyla Camilerin kapatılması kolaylaşacaktır.

Bilindiği gibi M. Kemal, gayesine umumiyetle adım adım ulaşmak stratejisini takip etmiştir. Nitekim Nutuk’un, “Tatbikatı safhalara ayırmak ve kademe kademe yürüyerek hedefe varmak” başlıklı bölümünde bu siyasetini,

“Tatbikatı (uygulamayı) birtakım safhalara ayırmak ve vakayi ve hadisattan istifade ederek milletin hissiyat ve efkarını izhar eylemek (hislerini ve fikirlerini hazır hale getirmek) ve kademe kademe yürüyerek hedefe vasıl olmaya çalışmak (ulaşmak)…”[14] şeklinde açıklamıştır.

Işte kemalistler, M. Kemal’in gayesine varmak için attığı adımlardan “işine gelen” kademesini okuyucularına sunup onun esas hedefini gizlemeye çalışıyorlar. Halbuki resmin tamamını görmek için atılan adımların tamamını ve söz konusu mevzuda çıkarılan bütün kanunları bir araya toplayıp neticeye o şekilde bakmak icab eder. Öbür türlüsü cehalet değilse çok açık bir kötü niyet göstergesidir.

Hakikaten kemalistler, bu hileye başvurarak “M. Kemal zamanında din derslerinin olduğunu” bile ileri sürebildiler. Halbuki M. Kemal din derslerini de kademe kademe kaldırmıştı.[15]

Neyse devam edelim…

25 Aralık 1932’de Evkaf Umum Müdürlüğü’nün (EUM) hazırladığı Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki camilerin tasnifi ve kadrolarının tesbiti hakkındaki 20 maddeden müteşekkil talimatname, Icra Vekilleri Heyeti’nce kabul edilip meriyyete girer. Diyanet Işleri Reisliği’nin hazırladığı talimatnamedeki cami ve görevlilerinin kadro harici bırakılma ve tasnif esasları sadece bir maddeye sıkıştırılmıştı. Buna karşılık EUM’nin talimatnamesinde camilerin tasnif ve kadro harici bırakılma esaslarıyla, cami görevlilerinin kadro harici bırakılma esasları birbirilerinden kalın çizgilerle ayrılmış, 3 maddeye bölünmüştür. Bunlardan ilki camilerin tasnif edilme esaslarının belirtildiği 3. maddedir. 4. maddede ise cami ve mescitlerin kadro harici bırakılma esasları belirtilir:

Madde 4: Cami ve mescitler 3. maddedeki esaset dairesinde tesbit edildikten sonra her hangi bir caminin tasnif dahilinde kalabilmesi için:

1 – Beş vakte küşade bulunması,
2 – Cemaati olması,
3 – Civarındaki camilerle arasındaki mesafenin 500 metreden dun (az) olmaması,
4 – Mamur olması,
5 – Memleket haritasına nazaran müstakbel vaziyetinin emin olması lazımdır.[16]

Bu talimatnameye dair istisnalar 5, 7 ve 8. maddelerde verilmiştir.[17] Mesela 7. maddede, “tarihi ve mimari kıymeti haiz olanlar” istisna kapsamına girer. Bu hususa ileride “M. Kemal’in Camileri tamir ettirdiği iddiası” başlıklı bölümde tekrar temas edeceğiz.

Buraya kadar camilerin tasnifi ve kadro harici bırakılıp kapatılmasıyla alakalı hukuki belgeleri inceledik. Fakat bütün bu düzenlemelerin bir ayağı daha vardır: Tasnif sonucunda kadro haricine çıkarılıp kapatılan camilerin satılması…

1935 yılına kadar ilgili kanun ve talimatnamelerde tasnif harici bırakılan camiler hakkında ne yapılacağına dair açık bir hüküm bulunmamaktaydı.[18]

Bu belirsizlik 5 Haziran 1935 tarihli ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu[19] ve 15 Kasım 1935 tarihli 2845 sayılı Cami ve Mescidlerin Tasnifine ve Tasnif Harici Kalacak Cami ve Mescid Hademesine Verilecek Muhassasat Hakkında Kanun ile giderilmiştir.[20]

*

cami-ve-mescidlerin-tasnif-edilmeleri-ve-kapatilmalari sinan meydana cevap sinan meydan cami yalanlari, sinan meydan cumhuriyet yalanlari, atatürk cami kapatti mi

[20] no’lu dipnot ile alakalı… Cami kapatmak için 15 Kasım 1935’te çıkarılan 2845 numaralı Kanun, 22 Teşrinisani [Kasım] 1935 tarihinde Resmî Gazete’de böyle yayınlanmıştı…

***

*
Belgelerle Cami Satışları

*

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, tasnif sonrası kadro harici bırakılan camilerin hukuka uygun olarak satılabilir hale gelmesi, 15 Kasım 1935 tarihli 2845 sayılı Cami ve Mescidlerin Tasnifine ve Tasnif Harici Kalacak Cami ve Mescid Hademesine Verilecek Muhassasat Hakkında Kanun ile sağlanmıştır. Halbuki Dr. Nazif Öztürk’ün satış kararlarına dayanarak delillendirdiği üzere, cami satışlarına adı geçen kanunun hazırlanmasından çok önce, 1927 senesinde başlanmıştır.[21] Satışlar gerek kanundan önce gerek kanundan sonra Icra Vekilleri Heyeti’nin kararıyla gerçekleştirilmiştir.

Camilerin tasnifi ve satışını düzenleyen mevzuata baktığımızda, cami ve mescidlerin satışına, 15 Teşrinisani 1935 tarihinde meriyyete giren 2845 numaralı kanundan sonra başlanılmış olması gerekmektedir. Halbuki uygulama tamamen bunun tersidir.

Kanunun gerekçesi, müzakeresi ve metninde geçen ifadelerin aksine, satış işlemi, tasnif muamelesi ile birlikte başlamıştır. Bu bakımdan yasama organının yaptığı düzenleme, o dönemin genel bir uygulaması olan, bütçe kanunlarına konulan hükümler ve Icra Vekilleri Kararlarıyla kabul edilen talimatlarla meseleyi hallettikten sonra; mevzuat düzenleme tekniğine aykırı olarak, en önce yapılması gereken kanunun, fiili uygulamaya kılıf hazırlama tarzında en sona düzenlenmesi şeklinden başka bir şey değildir.

Dr. Nazif Öztürk’ün arşiv belgeleri ve kütük kayıtları üzerinde yaptığı tetkiklere göre, kanundan evvel satılan ilk mescidler, 1927’de tekkesi ile birlikte 99 TL’ye Sivas’ta satılan mazbut mescid[22] ile Evkaf Umum Müdürlüğü’nün teklifi ve Icra Vekilleri Hey’eti’nin 23 Kanunusani 1927 gün ve 4638 sayılı kararı ile 800 TL bedelle Verem Mücadele Cemiyeti’ne Izmir’de satılan Mülhak Lütfi Bey Mescidleridir.[23]

Kanundan evvel satılan ilk camiler ise yine Sivas’ta 623.90 TL satılan Hacı Izzet Paşa Cami[24] ile Evkaf Umum Müdürlüğü’nün teklifine dayalı Icra Vekilleri Hey’eti’nin 20 Teşrinisani 1927 tarih ve 5850 sayılı kararı ile Fevzi paşa Caddesine katıldığı için 4996,45 TL’ye Şehremaneti’ne (Belediye’ye) satılan Hatice Sultan Camileri’dir.[25]

Icra Vekilleri Heyeti (IVH) kararnamelerine baktığımızda, 2845 sayılı kanunun meriyyete girmesinden önceki satış kararlarının, EUM’nin tezkeresiyle yapılan teklifinin IVH’ce kabul edilmesi şeklinde gerçekleştiğini görürüz. Kanunun meriyyete girmesinden sonra ise satışlar, Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca, EUM Idare Meclisi tezkeresinin IVH’ce kabul edilmesiyle gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Yani artık satışlar doğrudan bir kanun maddesine dayandırılır. Dolayısıyla artık tek parti iktidarının satışlar için bir “sebep” bulmasına gerek yoktur. “Sebep” derken ne kastettiğimizi, kanun öncesi ve sonrası kararnameleri karşılaştırarak görebiliriz.

Mesela kanunun meriyyete girmesinden evvel, 12 Temmuz 1934 tarihli ve M. Kemal imzalı bir kararnamede şunlar yazmaktadır:

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 3

T.C. Başvekalet
Kararlar Müdürlüğü
Sayı: 2 / 1012 12/7/1934

Kararname

Istanbul’da Yedikule Muhiddin Ilyas Çelebi Camiinin civarında namaz kılacak açık başka cami bulunduğu ve etrafındaki sakinlerinin çoğu gayri müslim olduğu cihetle ihyasına lüzum olmayan mezkur camiin bilmüzayede satılması; Evkaf Umum Müdürlüğünün 9/7/1934 tarih ve 14745578 sayılı tezkere ile yapılan teklifi üzerine Icra Vekilleri Heyetinin 12/7/1934 tarihli toplantısında tasvip ve kabul olunmuştur.[26]

*

Aynı tarihlerdeki yine M. Kemal imzalı bir başka kararname de şöyledir:

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 4

T.C. Başvekalet
Muamelat Müdürlüğü
Sayı: 2 / 3041 27/7/1935

Kararname

Elaziz Vilayetine bağlı Harput Kazasında tarihi ve mimari kıymetleri olmayan ve çok harap bir halde bulunan Ahmet Bey, Kale Meydanı camilerile Mehmetağa Mescidinin satılmaları vakıf için daha menfaatli olacağı anlaşıldığından adı geçen camilerle mescidin peşin para ile ve artırma yoluyle satılması; Evkaf Umum Müdürlüğünün 24/7/1935 de onanmıştır.[27]

*

Her iki misalde de görüldüğü gibi, kanun öncesi kararnamelerde iktidar cami satışlarını çeşitli sebeplere bağlama gereği duymuştur. Oysa kanun sonrasındaki kararnamelerde hiçbir sebep belirtilmez. Artık kararnameler ufak tefek ayrıntıların dışında tek tipleştirilmiştir. Mesela 13 Mayıs 1936 tarihli ve M. Kemal imzalı bir kararname şöyledir:

*

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 5

T.C. Başvekalet
Kararlar Müdürlüğü
Karar Sayısı 2 / 4574 3/5/1936

Kararname

Bedeller gayece aynı olan diğer hayrata tahsis edilmek üzere ilişik listede yazılı cami ve mescitlerle arsaların, Vakıflar kanununun 10’uncu maddesi mucibince satılmalarına izin verilmesi, Evkaf Umum Müdürlüğünün 11/5/1936 tarih ve 184090/88 sayılı tezkeresi üzerine icra Vekilleri Heyetince 13/5/1936 da onanmıştır.[28]

*

Kanun sonrasında Kemalist rejimin Cami satışları için bir sebep aramasına gerek yoktur. 2845 sayılı kanun, fiili bir şekilde gerçekleştirilen cami satışlarını hukukileştirmenin dışında bir mana ifade ediyormuş gibi gözükse de, bu tam olarak doğru değildir. Açıkça söylemek gerekirse, kemalist rejim kanunun meriyyete girmesinden sonra cami satışları konusunda bir tür “rahatlama” yaşamıştır. Yukarıdaki örnek kararnamelerdeki gerekçelendirme farklılığının sebebi budur. Bu “rahatlama” kanun öncesi ve sonrası cami satış rakamlarına bakarak da ispatlanabilir.

*

***

sinan meydana cevap, satilan kapatilan yikilan camiler, tek parti dönemi satilan camiler, atatürk dönemi satilan camiler, inönü satilan camiler, m. kemal cami

Arşiv araştırmalarına göre Cami ve mescid satışlarının en fazla yapıldığı 1937, 1938 yılları grafikte en yüksek noktayı göstermektedir…[29]

Sinan Meydan, Menderes döneminde de cami satıldığından dert yanar. Halbuki Dr. Nazif Öztürk, cami ve mescid satışının Menderes döneminde yavaşladığını belirtir:

“Türkiye ve Tokat geneline baktığımızda, çoğulcu demokrasiye geçişle birlikte cami ve mescidlerin satışında, açık bir yavaşlama olduğu gözlenmektedir. 1952’lerden itibaren de önem sırasına göre bir onarım faaliyeti göze çarpmaktadır. Tokat merkezinde ilk onarılan camiler Meydan ve Ali Paşa camileridir. Meydan Camii 1952-1954 yılları arasında 32.130.41 TL harcanarak; Ali Paşa Camii ise yine 1952-1966 yılları arasında 32.060.16 TL harcanarak yapılmıştır.”[30]

***

Dr. Nazif Öztürk, tek parti dönemindeki cami sayısının kesin olarak bilinemeyeceğini söylese de, mevzuyla alakalı ikinci kaynaklar[31] ve kendi yaptığı arşiv çalışmalarından yola çıkarak bu dönemde Türkiye’deki camilerin %50’sine yakınının kadro haricine çıkarılıp kapatıldığını söyler.[32]

Anlaşılan o ki adı geçen kanun, cami satışlarını kolaylaştırarak tek parti iktidarının cami sayısını “hakiki ihtiyaca” göre azaltmasını sağlamıştır. Elimizdeki belgeler iktidarın cami satışları konusunda başka “kolaylaştırıcı” yöntemler de kullandığını gösterir.

Müslümanların ibadetlerini ifa ettiği Camileri satıp kâr elde etmek isteyen kemalist rejim, Müslümanların haramdır diye camileri satın almamaları üzerine şu hileye başvurdu:

*

atatc3bcrk-cami-kapatti-mi-atatc3bcrk-cami-yikti-mi-atatc3bcrk-cami-ahir-kemal-cami-yikilan-camiler-satilan-camiler

T.C. Vakıflar Umum Müdürlüğü
Muamelat Müdürlüğü
Sayı: 227732/1

17/1/1938
Hülasa
Satılmasına vekiller heyetince (Bakanlar Kurulu) karar verilen yerler

Tekirdağı Valiliğine

Satılmasına Vekiller heyetince karar verilip tebliğ edilmiş ve edilecek olan Cami ve mescitlerin satış ilanlarının Mevkii, mahalle, sokak ve vakfın adı tasrih edilmek suretiyle “Harap vakıf bina” şeklinde neşrettirilmesi (yayınlattırılması) “Cami ve Mescit denilmemesi” saygı ile reca olunur.[33]

*

Satış ilanlarında, cami ve mescid denilmeyerek, “harap vakıf bina” denilmesi istendiği gibi, toplumun tepkisinden çekinildiği için sapasağlam cami ve mescidlerin gerçeğe aykırı olarak, çoğu zaman arsa halinde gösterilerek satılığa çıkarıldığı görülmektedir.[34]

Dr. Nazif Öztürk bu durumu, camilerin tasnifi ve satışı konusunda sergilenen uygulamaları halkın tasvip etmemesine bağlar.[35]

Bu husus bazı bölgelerde satılan camilerin sadece birkaç kişinin elinde toplanması ve bazılarının ise yeni sahipleri tarafından 1950’lere kadar kullanılmayıp, Demokrat Parti (DP) iktidara geldikten sonra tekrar VGM’ye bağışlamak suretiyle ibadete açılmasıyla da sabittir.

Mesela Necmettin Şahiner, “Gaziantep’in Yokedilen Camileri” adlı kitabında, Gaziantep’te satılan birçok caminin halkın rağbet göstermemesi üzerine Babi Şükrü isimli bir kişinin elinde toplandığını söyler.[36]

“Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi” adlı kitabın yazarı ve aynı zamanda yıllarca Vakıflar Genel Müdürlüğü Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yapmış olan Dr. Nazif Öztürk ise, 1936’da satılıp DP iktidarı döneminde tekrar ibadete açılan bir caminin hikayesini şöyle anlatır:

“Zaman zaman Genel Müdürlüğe gelerek ‘falan yerdeki camii benim üzerimde tapuludur. Benim bir ayağım çukurda. Ben öldükten sonra, çocuklarım nasıl davranır, bunu şimdiden kestirmek mümkün değildir. Hayatta iken camii tekrar vakıflara hibe etmek istiyorum…’ diyen vatandaşlar çıkmaktadır. Böyle bir teklif, Çorum Ümit Halife camiini satın alan şahıstan geldi. Nafiz Battal, bu camiin Vakıflar tarafından 400 TL ihale bedeli ile satılığa çıkarıldığını, kendisinin ihale bedelini 60 TL arttırarak 460 TL’ye satın aldığını, tekrar vakfa hibe etmek istediğini söyledi. Belgelerime ve Hayrat Kütük Defterime baktım. Gerçekten de Ümit Halife Camii’nin, Vakıflar Idare Meclisi ve Bakanlar Kurulu Kararlarıyla 1936 yılında 460 TL’ye satıldığını tesbit ettim. Bu camiin, 1950’lerden sonra ibadete açıldığını, görevlilerinin Diyanet Işleri Başkanlığı’nca tayin edildiklerini Çorum’a giderek bizzat gördüm.”[37]

Halk cami kapatma/satma uygulamalarını tasvip etmediğini satılması düşünülen camilere alaka göstermeyerek belli etmeye çalışmıştır. Halkın cami satışlarına olan bu alakasızlığı kemalist rejimin idarecilerini “radikal” çözümler bulma yoluna sevketmiştir. Mesela Varidat Müdürü Kemal Güç satışlara olan talebi artırmak için şöyle bir usul teklif eder:

“…kadro harici camileri hemen satmak lazımdır. Bunun için her tarafta tasnifler yapılmış ise de, satılabilecek camiler tamamen anlaşılamamıştır. Ankara’da bile kadro harici camilerden hangilerinin tarihi ve mimari kıymetinin olduğu tesbit ettirilememiştir ki, satılacaklar ayrılsın da satılığa çıkarılsın… Bir de camiler cami halinde satılığa çıkarıldığı takdirde, isteklilerin çok az olacağı anlaşılıyor. Rağbeti arttırmak için, enkazını ayrı, arsalarını ayrı satmak muvafık olur.”[38]

Kemal Güç’ün söyledikleri çok çarpıcıdır. Ona göre satışların bir an evvel tamamlanması gerekir; bunun için de rağbeti artırmak lazımdır. Güç, camilerin cami olarak satışa çıkarıldığında isteklilerinin az olacağını söylüyor. Temel hedef satışların bir an evvel tamamlanması olduğu için, eğer gerekiyorsa satılması düşünülen camiler yıkılmalı, enkazları ayrı, arsaları ayrı olarak satılmalıdır. Görüldüğü gibi Güç satış ilanlarında cami yerine “harap vakıf bina” denilmesini isteyen zihniyetin bir adım ötesine geçmiştir.

***

***

IDDIA:

Sinan Meydan kemalist rejimi şu sözlerle savunuyor:

Birinci Dünya Harbi’nde milyonlarca insanımızı kaybettik, bu sebeple ihtiyaçtan fazla Cami olduğu için bunları kapatmak lazım geldi. Halk yoksuldu, dolayısıyla Cumhuriyet’i kuranlar lükse (!) müsaade edemezlerdi.

***

CEVAP:

Ne kadar da masum bir gerekçe değil mi?

Yalanınız batsın!

Madem halk yoksuldu, o halde niçin gavurun fahiş fiyatlı şapkalarını bu müslüman milletin başına geçirdiniz?

Şayet mesele hakikaten “maddi sıkıntı” idiyse, o halde niçin dini için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış bu Millet’e müracaat etmediler? Bu Müslüman millete fahiş fiyatlarla gavurun şapkasını satacaklarına, camiler için -en azından geçiçi olarak- vergi alsalardı. Nitekim Almanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde vatandaşlardan “kilise vergisi” alınır. Aslında vergiye de gerek yoktu, çünkü dinine bağlı âlicenap milletimiz her zaman olduğu gibi, yine gerekeni yapardı. Hakikaten ileride de göreceğimiz gibi, bazı vatandaşlarımız ne yapıp edip, kurtarmak gayesiyle birçok camiyi satın almış ve CHP iktidarının sona ermesinin ardından tekrar vakıflara bağışlamışlardır.

Gavurun şapkasına para var da, Müslümanın Camisine niçin yok?

Bernard Lewis’in, “Türk Tarih Kurumu Yayınları” arasında çıkan “Modern Türkiye’nin Doğuşu” isimli eserinde, camilerin “dünyevi amaçlara” döndürüldüğü, hatta Tek Parti Dönemi’nde Ankara’da hiçbir yeni cami yapılmadığı yazar:

“Dini eğitimin yasaklanması, camilerin dünyevi amaçlara döndürülmesi, hukuki ve toplumsal reformların öğretisini kuvvetlendirdi. Hızla büyümekte olan başkentte (Ankara’da) hiçbir yeni cami yapılmadı. En çok göze çarpan ve en sembolik olan şey, Istanbul’daki büyük Ayasofya bazilika’sının kaderi oldu. Fatih Sultan Mehmet, Bizans’a karşı zaferi anında onu cami yapmıştı; Cumhuriyet onu müze haline getirdi.”[39]

Feroz Ahmad da “The Making of Modern Turkey” adlı kitabında Ankara’da cami yapılmadığını belirtir. Üstelik Anıtkabir’in “laik tapınak” olduğunu söyler.[40]

*

feroz ahmad atatürk anitkabir atatürk laik tapinak, sinan meydana cevap, atatürk döneminde ankarada cami yapilmadi, camilerin satilmasi

[40] no’lu dipnotta bahsi geçen, “The Making of Modern Turkey” isimli kitabın 92’nci sayfası…

***

Ayrıca ihtiyaç fazlası camiler ne demektir? Kılınan 5 vakit namazlarda camilerin dolup dolmaması mı kastediliyor? Halbuki camilerin yeterli olup olmaması cuma ve bayram namazı cemaatini alıp almamasıyla ölçülür.

Kaldı ki o dönemi yaşayanlardan Murat Hutoğlu adlı bir terzi, Rize’de 9 caminin kapatıldığını ve bu sebeple namazlarını kumsallarda kılmak mecburiyetinde kaldıklarını anlatmıştır.[41]

Kemalist rejim döneminde Sultanahmet Camii dahil birçok vilayetteki ulu camiler askeriye tarafından işgal edilmiş ve halk namazlarını iş yerlerinde kılmak mecburiyetinde kalmıştı.[42]

Bu hususta Dr. Nazif Öztürk şu malumatı verir:

“…camilerin askeriyenin kullanımına ayrılması sırasında, halkın ibadet ve camie olan ihtiyacı dikkate alınmamış, bazı yörelerde Ramazan ayı geldiğinde camiler geçici olarak boşaltılmış, Ramazan’dan sonra yeniden işgal edilmiştir.[43] Diğer bazı yerlerde ise bu da mümkün olmamış, bütün camilerin askeriyenin kullanımına alındığı için vatandaşlar mülki amirlerden izin almak suretiyle boş dükkan ve benzeri iş yerlerinde teravih namazlarını kılmak mecburiyetinde kalmışlardır.”[44]

Demek ki “ihtiyaçtan fazla” camiler olsaydı, yukarıda belirtildiği gibi insanlar iş yerlerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalmayacaklardı.

Camiler ihtiyaç fazlası diye kapatılıp satıldıysa, Imam yetiştiren Imam ve Hatipler de mi “ihtiyaç fazlasından” dolayı kapatıldı?

Unutmamak gerekir ki, 1950 gibi geç bir tarihte bile Diyanet’e bağlı cami görevlilerinin -imam, hatip, müezzin, kayyım- sayısı sadece 4503’tür. 1927 yılında bu rakamın 5668 olduğu hesaba katılırsa geçen çeyrek yüzyıl içinde, nüfus ve imam ihtiyacı arttığı halde resmi cami görevlilerinin sayılarının artmadığı, bilakis azaldığı görülecektir.[45]

CHP Milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1947 CHP Kurultayı’nda yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:

“[TBMM’deki] bir münakaşadan sonra dışarıya çıktığım zaman altı tane Meclis hademesi yanıma geldi, gözleri yaşlı olarak şunları söyledi:

“Vallahi billahi, altı köyümüzde bir tek imam kaldı. Ölülere nöbet bekletiyoruz. Ondan kalkıp bu köye geliyor ve boyuna köy değiştiriyor. Eğer bize imam ve hatib vermezseniz, ölülerimizi köpek leşi gibi toprağa gömeceğiz.”[46]

Bunları biz uydurmuyoruz! Sinan Meydan gibi masal anlatmıyoruz… Bu ifadeler, bir CHP’linin CHP Kurultayı’nda dile getirdiği Türkiye gerçekleridir!.. Yani inkar edilmesi kabil değildir.

O yıllarda Cumhuriyet gazetesinin meşhur baş yazarı Nadir Nadi bile, “Köylerin imamsız, camilerin müezzinsiz” kaldığından dert yanar bir duruma gelmişti.[47]

Diyanet Işleri Başkanlığı’nın, 14 Nisan 1942 tarihinde, Başbakanlığa yazdığı bir yazı durumun vahametini gözler önüne sermektedir. Diyanet Işleri Reisi Şerafettin Yaltkaya imzalı yazıda, mevcut durumdan şöyle şikayet edilmekteydi:

Reisliğin bu yoldaki çalışmalarının muvaffakiyetle temadisi ve iyi neticeler verebilmesi, uhdelerine tevcih edilecek dini vazifeleri istenilen şekilde yapmaya muktedir, münevver kimselerin vücuduna bağlı bulunmakta ve müftü, vaiz, imam ve hatip gibi din adamlarının esaslı bilgiler ile mücehhez olmaları ve kuvvetli bir seciyeye sahip bulunmaları gerekmektedir. Bu şartları tamamiyle haiz dini vazife erbabını kolaylıkla bulmak şöyle dursun, bugün birçok kasaba ve köylerde ezan okuyacak, namaz kıldıracak, ölüleri yıkayacak, cuma hutbelerini okuyacak imam hatip ve hatta müezzin bile bulunmamaktadır. Umumiyetle şehir, kasaba ve köyler ahalisinin zaman zaman şuraya buraya başvurmakta oldukları ve bu yolda ne yapılması lazım geleceği hakkında mahalli ve hatta mıntıkaları haricindeki yerlerin müftülüklerine müracaat ettikleri ve bazı mahallerde ise köylerin hiçbirinde imam ve hatip gibi dini vazife sahipleri bulunmadığından, cenazelerin ekseriya yıkanmadan gömülmekte oldukları ve bu esefli halin, halkın vicdanları üzerinde ızdıraplar hasıl ettiği sık sık vuku bulan müracaatlardan anlaşılmaktadir. Mevcut imam ve hatipler ise, hergün azalmakta ve yerleri her an boşalmaktadır.[48]

*

chp-c3b6lc3bcleri-yikayacak-imam-bulunamiyordu-kemalist-rejimin-din-dc3bcsmanligi-chpnin-din-dc3bcsmanligi-m-kemalin-din-dc3bcsmanligi-inc3b6nc3bcnc3bcn-din-dc3bcsmanligi-chpnin

[48] no’lu dipnotta bahsi geçen yazı…

***

Ayrıca o dönem savaştan yeni çıkılmış… Savaştan yeni çıkan toplumlarda nüfus artışı gayet tabii olarak hızlanır. Erkeklerin cepheden dönmesi, beslenme ve sağlık şartlarının iyileşmesi, çocuk ölümlerinin azalması, salgın hastalıkların azalması, dolayısıyla ortalama insan ömrünün uzaması gibi sebeplerden dolayı nüfus artışının hızlanması beklenen bir gelişmedir. Dolayısıyla bütün bu sosyolojik vak’aları göz ardı ederek “ihtiyaç fazlasını” mevcut nüfus sayısı üzerinden belirlemek, en hafif tabirle iş bilmezlik ve kötü niyet göstergesidir. Toplumu idare edenlerin bunları bilmesi icab eder.

Diyelim ki hesap edilemedi! Peki M. Kemal’in heykellerine harcanan paralar lüks değil miydi? Mesela 1930 yılında, yani M. Kemal hayatta iken Italya’ya takriben 90 bin liralık bir heykel siparişi verilmişti[49]… O yıllarda bir memur maaşı ortalama 30 liraydı[50]…

*

Aksam 28 Mart 1930, atatürk heykeli m. kemal heykeli yikilan camiler, ihtiyac fazlasi camiler, satilan camiler, kapatilan camiler

[49] no’lu dipnotla alakalı… Akşam Gazetesi, 28 Mart 1930.

Bugün “ihtiyaç fazlası” olan Atatürk heykellerini yıkmaya ne dersiniz?

*

M. Kemal’in yalnızca bir heykeline harcanan paranın az bir miktarıyla bile aşağıda satış listesinde görülen bütün camilerin masrafları kolaylıkla karşılanabilirdi.

*

satilan-camiler-yikilan-camiler-yenigc3bcn-gazetesi-kemalizm-cami-atatc3bcrk-cami

***

yakilan-satilan-depo-yapilan-yikilan-meyhane-yapilan-ahir-yapilan-camiler-cami-camii-kemal-atatc3bcrk sinan meydana cevap, sinan meydan cami yalanlari, sinan meydan cumhuriyet yalanlari, atatürk cami kapatti mi

***

atatürkün yiktigi camiler, atatürk dönemi yikilan camiler, tak parti satilan camiler, meyhane yapilan camiler, chpnin yiktigi camiler, kemalizm cami 22

***

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana cevap

Satılan Camilerin fiyat listesi…

***

Kaldı ki Türkiye’de gayri-müslimlerin nüfusu da azaldı. Bilhassa mübadele sebebiyle ülkemizden ayrılan azınlıklar yüzünden cemaatsiz kalan birçok kilisenin satılmış olması gerekirdi. Peki “ihtiyaç fazlası” olduğu gerekçesiyle kaç kilise satılmıştır? Iki elin parmağını geçer mi? Tabiki hayır!

Peki M. Kemal için 1 milyon 250 bin dolara satın alınan Savarona yatı lüks değil miydi? Ankara’da kurduğu bira fabrikası lüks değil miydi? Hintli Müslümanların gönderdiği paralarla mahud Iş Bankası’nı kuracağına bu işe sarfetseydi, olmaz mıydı?[51]

M. Kemal ve Inönü’nün makam arabaları lüks değil miydi?

O dönem Cumhurbaşkanı M. Kemal’in 8, daha sonra Cumhurbaşkanı olan Ismet Inönü’nün ise 18 tane makam otomobili vardı. Bunlar lüks değil miydi?[52]

Demek ki camilerin kapatılması Sinan Meydan’ın iddia ettiği gibi “maddi sıkıntı”dan ve “ihtiyaç fazlası” palavrasından kaynaklanmamıştır. Kolayca anlaşılacağı gibi, bu iddialar külliyen yalandır. Maddi sıkıntı çeken rejim niçin “Halkevleri” kurar? 19 Şubat 1932 tarihinde açılan Halkevlerinin sayısı, açıldıktan yalnızca bir sene sonra 55’e ulaşır. 1935’te 103, 1938’de 210, 1940’ta 379, 1945’te 438, 1946’da 455, 1950’ye geldiğimizde ise, biri Londra’da olmak üzere 478 halkevinin açıldığını görürüz.[53] Halkodalarının sayısı ise 4322’ye varmıştı.[54]

Bunlar lüks değil miydi? Lükstü ama halkevlerinin kuruluş gayesi başkaydı… Halkevleri kemalistlerin gözünde bir “tapınak” idi. Hakikaten birçok bilim insanına göre, kemalist rejim halkevlerini, kapatılan Camilerin yerine ikame etmiştir.[55]

Gariptir, Balıkesir/Edremit Yıldırım camii, “Halk evi” olarak kullanılmak üzere satılmıştır.[56]

Gaziantep/Balıklı Nahiyesi Selim Efendi Camii, Parti Genel Sekreterliği’nin isteği üzerine belediyeye satılmıştır.[57]

*

 

atatürk halkevleri inönü halkevleri, halkevleri neden kuruldu, halkevlerinin kurulus amaci halkevleri ibadet tapinak cami halkevleri

Halkevleri bina vergisinden muaf tutulmuştur…

***

Kamuran Bozkurt, Ülkü dergisinde halkevlerini şöyle tarif eder:

“Halkevleri bugünkü neslin gireceği biricik evler, biricik tapınış yerleridir. Gençlik bu evlerde ne bir puta ne de mevhum bir varlığa tapınmıyor. Gençliğin bu evlerde bir tanrı olarak bulduğu yine kendisidir.”[58]

“Ülkü” herhangi bir dergi değildir; yönetiminden doğrudan doğruya CHP Genel Sekreterliği’nin sorumlu olduğu halkevlerinin merkezi yayın organıdır. Bu bağlamda, dergideki yazılardan hiçbirinin iktidarın politikalarından bağımsız olduğu düşünülemez. Yani dergide yayınlanan yazılar sadece “yazarlarını bağlamaz.” Zaten partiden halkevlerine gönderilen “Yazı Yazacak Olanlara” başlıklı talimatnamede de, CHP’nin ilkelerine uymayan yazılara dergide yer verilmeyeceği açıkça belirtilmiştir.[59]

Dolayısıyla Kamuran Bozkurt’un makalesi, iktidarın halkevlerine ilişkin bakış açısını yansıtmaktadır. Artık yeni nesil “eski”nin “tapınma” yerleri olan camilerin yerine halkevlerini tercih etmelidir.

Halkevlerinin kütüphanelerinde dini yayınların bulundurulması bile yasaklanmıştı.[60] Bu kurumlarda dini duyguları hatırlatacak ve bu alandaki bilgileri yeni nesle öğretecek hiçbir faaliyete müsaade edilmemişti.[61]

Hatta Senirkentte “Halkevleri” kütüphanesi kurma bahanesiyle Müslüman halktan toplanan dini kitapların, kıymetli yazma Kur’an nüshalarının, tefsirlerin yok edildiğini ileri süren Mehmed Akif’in yakın dostu Eşref Edib, bu durumu öğrenen halkın, evlerinde bulunan Kur’an-ı Kerim ve tefsirleri, dini eserleri, iman ve Kur’an gerçeklerinden bahseden metinleri, polisin eline geçmemesi için ambarlarda, odun depolarında ve samanlıklarda saklamak mecburiyetinde kaldıklarını ifade eder.[62]

Velhasıl, Halkevlerinin umumi gayesi kırsal kesimde, mümkün olduğu kadar çok insanı, yeni dinlerinin Türk milliyetçiliği, modern siyasal kimliklerinin de Cumhuriyetçilik olduğuna ikna etmektir.[63]

Buraya kadar halkevlerinin bir toplanma mekanı olarak camilerin yerine ikame edilmesi üzerinde durduk.

Fakat Yeşilkaya’nın tezleri halkevlerinin sadece bir toplanma mekanı olarak değil, aynı zamanda mimari bir mekan olarak da camilerin alternatifi olarak tasarlandığını ispatlamaktadır.

Yeşilkaya’ya göre halkevlerinin kent içindeki merkezi konumu dışında dikkat çekici olan bir diğer nokta, bunların konum itibariyle dini yapılarla olan ilişkisidir. Zira halkevi binaları Izmit ve Isparta’da cami, Kars ve Mersin’de ise kilise yanında konumlandırılmıştır. Yeşilkaya bu durumu şöyle açıklar:

“Halkevleri camilerde ‘cemaat’ olarak toplanan halka, ‘ulus’ olarak biraraya gelmeyi, yani yeni bir toplanma alışkanlığı vermeyi ve ‘birlik ve beraberliği’ sağlamayı amaçlayan bir örgüttür. Bu nedenle örgüt olarak dini kurumlara alternatif olan Halkevleri, binaları ile de, dini mekanlara alternatif olarak yer alır. Bu anlamda yeni ‘ulus-devlet’in simgesi olmakla birlikte din dışı toplanma mekanları olarak yeni ‘laik’ kimliğin de sembolüdürler.”[64]

Yeşilkaya, halkevlerinin mimari bir mekan olarak camilerin alternatif olması durumunu sadece bulundukları konumla açıklamaz. Halkevi kuleleriyle cami minareleri arasında analoji (bağ) kurarak, kulelerin simgesel açıdan cami minarelerine alternatif olarak tasarlandığını söyler. Ona göre kuleler, halkevlerine, dolayısıyla camilere alternatif olarak tasarlanan Cumhuriyet döneminin yeni kamusal mekanlarına ait bir işaret olarak kent içinde yükselen önemli bir yapı elemanıdır.[65] Yeşilkaya, Izmit Halkevi kulesi ile yanındaki caminin minaresini, bunların çeşitli tarihlerde çekilmiş fotoğraflarıyla karşılaştırarak tezini temellendirir.

*

izmit halkevi cami minare camilerin satilmasi

Halkevi kulesinin boyu minareden çok daha yüksektir…

***

Ilk fotoğraf Izmit Halkevi’nin inşaatı sırasında çekilmiştir. Bu fotoğrafta kulenin boyu minareden çok daha yüksektir. Yeşilkaya’nın ifadelerinden tek parti döneminden sonra çekildiğini sandığımız ikinci fotoğrafta ise minarenin boyu yükseltilmiştir. Yeşilkaya bu durumu “iktidarlar arasında rekabetin yapı alanına yansıması” olarak değerlendirir. Fotoğraflarda görüldüğü üzere, Izmit Halkevi’nin kulesi bir fabrika silosunu andırmaktadır. Yeşilkaya’ya göre bu benzerlik tesadüfi değildir. Nasıl ki fabrika ve tüten baca sanayinin ve üretimin simgesiyse, halkevi kulesi de “manevi değerlerin üretildiği bir fabrika”nın simgesidir.[66] Yalnız bu “fabrika”da camilerdeki gibi “taassup” ve “cehalet” değil, Cumhuriyet’in yeni manevi değerleri, yani “cumhuriyetçilik”, “ulusculuk”, “halkçılık”, “devletçilik”, “layıklık” ve “devrimcilik” üretilecektir.

Öyle zannediyorum ki, bu mesele de okurları tam tatmin edecek şekilde vuzuha kavuşmuştur.

***

***

IDDIA:

Camilerin ahır, depo ve eğlence yerleri yapıldığını söylemek, Cumhuriyeti kuranları “din düşmanı” göstermeye yönelik bir propagandadır.

***

CEVAP:

Ne yani, Cumhuriyeti kuranlar “din düşmanı” değil miydi? Veya şöyle soralım, Kemalist rejim Islam’a karşı mücadele etmedi mi? M. Kemal döneminde Hacca gitmek[67], Allahu Ekber demek ve Kur’an okumak yasaktı.[68] Din dersleri de yasaktı.[69] Bu yasaklar din düşmanlığı değil de nedir?

Bildiğiniz gibi kemalist rejim, bayrağı haç olan Isviçre’nin Medeni Kanunu’nu Müslümanlara dayatmıştır. Işte bu Medeni Kanun’un 92’nci maddesinde “Aşağıdaki kimseler arasında evlenmek memnudur (yasaktır)” deniliyor ve kimlerle evlenilemeyeceği bir bir sıralanıyor. Fakat “süt ana ve kardeşler”le evlenmenin yasak olduğu yazmıyor… Yani serbest.[70] Halbuki Müslümanların kitabı Kur’an’da “süt ana ve kardeşler” ile evlenmek haramdır.

Kur’an-ı Kerim’de nikahı haram kılınan “süt ana ve kardeşler”le ilgili ayet (Elmalılı Meali) :

4-Nisa Suresi, ayet 23:

“Size şunları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Eğer üvey kızlarınızın anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Sulbünüzden gelen (öz) oğullarınızın hanımları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Ancak cahiliyyet devrinde geçen geçmiştir. Şüphesiz ki Allah gafur (çok bağışlayıcı) ve çok merhamet edicidir.”

Yani Müslümanların kitabı Kur’an’da, nikahı haram kılınan “süt ana ve kardeşler”, kemalist rejim tarafından helal kılınmıştır.

“Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diyenlere soruyorum: Allah’ın Kanunları mı, yoksa M. Kemal’in Kanunları mı?

Karar sizin!

*

arapca-ezan-ceza-tanri-uludur-allahu-ekber-tekbir-mc3bcezzin-atatc3bcrk-ezan-kirsehir sinan meydana cevap allahu ekber demek yasak, tekbir getirmek yasak

[68] no’lu dipnotla alakalı… M. Kemal Atatürk döneminde; “Allahu Ekber” diye “tekbir” getirmek yasaktı…

***

Bundan başka, Ahmet Hamdi Akseki tarafından “Peygamberimiz Hz. Muhammed” (sallallahu aleyhi ve sellem) adlı bir kitap, Sebilürreşad yayını olarak bastırılıp piyasaya çıkarıldıktan sonra Dahiliye Vekaleti (Içişleri Bakanlığı) tarafından sakıncalı (!) bulunarak toplattırılmıştır. Bunun üzerine kitabın yazarı, toplattırılma sebebini öğrenmek üzere müracatta bulunmuştur. Matbuat Umum Müdürü (Basın Genel Müdürü) CHP’li Vedat Nedim Tör imzasıyla gönderilen cevapta,

“Bizler her ne surette olursa olsun, gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz” denilmektedir.[71]

Bu belgeyi kitabına alan Ordinaryus Profesör Ali Fuat Başgil, “Türkiye’de din aleyhinde istenildiği gibi yazılabilir ve din adamlarına istenildiği kadar hakaret edilebilir. Fakat din lehinde? Hayır.” şeklinde bir değerlendirmede bulunduktan sonra bunun bir “din düşmanlığı politikası” olduğuna kanaat getirir.[72]

Ayrıca mekteplerde okutulan 1931 yılının Lise Tarih kitabında açıkça dinimize hakaretler edilir.[73] Bundan başka, Cumhuriyet’in 10. yıldönümü münasebetiyle 1933 senesinde, yani M. Kemal hayatta iken resmi yayın arasında çıkan “Osmanlı Imparatorluğundan… Türkiye Cümhuriyetine. Nasıldı? Nasıl Oldu?” adlı kitapta da Kur’an-ı Kerim’e hücum edilir.[74]

Bütün bunlar din düşmanlığı değil de nedir? Çocuk mu kandırıyorsunuz siz?

*

Camiler ahır, depo ve eğlence yeri yapılmadı mı?

Türk Edebiyatı Vakfı’nın kurucusu Ahmet Kabaklı, “Temellerin Duruşması” adlı eserinde, camilerin depo ve meyhane yapıldığını yazar:

“Kapatılan, satılan bu mabetlerin, halka verdiği hayal kırıklığı ve devlete yabancılaşma hali korkunçtur. Bunlardan daha acı olan saygısızlık: Büyük ve küçük birçok camiler, nüfuzluların çıkarları için depo ‘meyhane’ yapılmak gibi süfli işlerde kullanılmıştır.”[75]

Mehmet Şevket Eygi, “Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı” adlı çok kıymetli eserinde, Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yaptırdığı Sirkeci’deki Merzifonlu Camii’nin başına gelenleri yazdı:

“Cami Harabesi ve Ecdat Kabirleri Üzerinde Fuhuş, Saz ve Seks Salonu”

“Istanbul’da Sirkeci tren istasyonu yanında şu anda Merzifoni Kara Musafa Paşa camisi (Vezir camii) bulunmaktadır. Bu cami halkımız tarafından 1988’de yaptırılmıştır. Daha önce burada, yıkılmış olan eski tarihi caminin arsası üzerinde “Anadolu Saz evi” adındaki bir batakhane bulunmaktaydı. Maalesef Vakıflar idaresi bir cami arsasını böyle çirkin, münker ve iğrenç bir iş mekanı olarak kullanılmak üzere kiraya vermişti. Bazı gazetelerde yıllar boyu süren uyarıcı yayınlara ve halkın, “bırakın biz burayı da eskisi gibi bir cami yapalım” dilekçelerine, “burada bir camiye ihtiyaç yoktur” denilerek olumsuz karşılık verilmiştir.”[76]

*

atatürk cami, m. kemal cami, m. kemal döneminde kapatilan camiler, merzifonlu kara mustafa pasa cami, chp cami, inönü cami

[76] ve [77] no’lu dipnotlarla alakalı… Merzifoni Kara Musafa Paşa camii ve üzerinde “Saz Salonu” yazan levha…

***

1960’lı yıllarda yayınlanan “Bugün” gazetesinde bu cami ile alakalı şöyle bir haber yer alır:

“Bundan 60 sene evvel Sirkeci’de bulunan “Vezir Camii”nin yerinde şimdi bir saz evi vardır.

O zamanlar büyük bir yangın geçiren bu cami daha sonra bir şahıs tarafından alınarak önceleri “Bir çay bahçesi” haline getirilmiştir. Bugün ise “Saz” adı altında içinde çılgınca alem yapılmakta, içki içilip, kadın oynatılmaktadır.

Yarım asır evvel bir ibadethane, sonraları bir çay bahçesi, bugün ise “Saz evi” adı altında işletilen bu yeri, yeni sahipleri bir süre evvel Vakıflar Müdürlüğünden satın almışlardır.

Burada çalışan konsomatris ve kaldırım yosmaları gece yarısından sonra Polis camiasına çok yakın bir mesafede icra-yı sanat ve fuhşiyat etmektedir.”[77]

*

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler 2

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler

CHP binası olarak kullanılan Camiler… CHP ocağı yapılan caminin tepesine “Altı Ok” koydular…

***

1953 yılına gelindiğinde dahi 543 caminin kirada olduğu, bunların bir kısmının CHP teşkilatlarına kiralandığı ve zaman zaman içerisinde düğünler, sazlar ve eğlenceler yapıldığı Meclis tutanaklarına geçmiştir. Yine aynı tutanaklarda bazı camilerde balıkçıların yatıp kalktığı, balıkların da orada muhafaza edildiği, bazı camilerde ise debagat işleri ve fuhuş icra edildiği yazmaktadır.[78]

*

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana meclis tutanagi 1

[78] no’lu dipnotta bahsi geçen Meclis tutanağı…

***

 

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana cevap meclis tutanagi

[79] no’lu dipnotta bahsi geçen Meclis tutanağı…

***

Başka bir tutanakta Gedik Mescidi’nin Kızılay’da hububat ambarı, Helvacılar Mescidi’nin ise bir Ermeni’ye kiralandığı ve ahır olarak kullanıldığı yazar. Aynı tutanakta Hacıkoca Mescidi’nin ve Istanbul’da Beylerbeyi Camii muvakkithanesinin CHP tarafından isgal edildiği belirtilir.[79]

Bu iki belgeyi Kadir Mısıroğlu’nun “CHP’nin Günah Galerisinden Sayfalar” isimli ve sadece belgeler ihtiva eden kitabında da gördüm. Böylece bir kez daha anladım ki, Kadir Mısıroğlu delilsiz konuşmuyormuş.[80]

Camilerin ahır yapıldığı Cumhuriyet gazetesinde bile haber olmuştu[81] :

*

atatürk cami satti mi, inönünün sattigi camiler, m. kemalin sattigi camiler, chpnin sattigi camiler, sinan meydana cevap4jpg

23 Mayıs 1948 tarihli Cumhuriyet Gazetesi…

***

***

***

“M. Kemal’in Camileri tamir ettirdiği iddiası”

***

***

Kemalist rejimin Cami tamir ettirdiği iddiası doğrudur. Fakat aşağıdaki belgelerde de göreceğimiz gibi, bazı Camileri tamir ettirmeleri, onlara “kutsallık” atfetmelerinden veya “dine ehemmiyet” vermelerinden kaynaklanmamıştır. Yazının başında da ifade ettiğimiz gibi “tarihi ve mimari kıymeti haiz” oldukları için tamir ettirdiler. Yani Kemalist rejim camileri “dini yapı” oldukları için değil, “eski eser”, “milli eser” oldukları için tamir ettirdi. Zira hedefleri Islam’ın yerine “Türkçülüğü” koymaktı. Bu tür “milli eserler” de “Türklerin” mimari alanda başarısının delilleriydi… Dolayısıyla Türk Tarih Tezi’ne “malzeme” olacaktı. Eserinden çokça istifade ettiğimiz Kıvanç Esen bu mevzu hakkında şunları yazar:

“Iktidara göre tarihi ve mimari değeri olan camiler ‘Türk’ün büyük varlığını üzerinde taşıyan’ eserlerdir. Tek parti iktidarı, Türk ulusunun ‘kadim medeniyetler’den biri olduğunu kanıtladığını düşündüğü bu eserleri, ‘Türklüğün yüceliğini’ yeni kuşaklara(nesillere) iletecek ve böylelikle ‘Türklüğü’ yeniden ve yeniden üretecek bir araç olarak görmüştür.”[82]

Kemalistlerin bu tür tarihi eserlere sahip çıkmalarını, kendilerini Batı’ya “Medeni” insanlar olarak göstermek istedikleri şeklinde de yorumlayabiliriz. Zira bu şekilde hareket etmedikleri takdirde bugün “tarihi eserleri” tahrip eden IŞID militanlarına dendiği gibi Kemalistler için de “barbar insanlar” denilecekti. Halbuki kemalistler “Batılılaşmak” istiyordu. Fakat buna rağmen, tarihi eserlerin korunmasında zaaf gösterilmiştir.

*

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler 5

Meşhur haber kanalı CNN’de tarihi eserleri tahrip eden IŞID’e “barbarlar” deniyor…[83]

***

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler 6

Aynı ifade meşhur Alman haftalık haber dergisi “Der Spiegel”in internet sitesinde, Buda heykellerini yıkan Taliban için de kullanıldı…[84]

***

Yazının başında 25 Aralık 1932’de Evkaf Umum Müdürlüğü’nün hazırladığı Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki camilerin tasnifi ve kadrolarının tesbiti hakkındaki 20 maddeden müteşekkil talimatnamenin 7. maddesinde “tarihi ve mimari kıymeti haiz olanlar”ın istisna kapsamına girdiğini yazmıştık. Aynı şekilde Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesinde de “Mimari ve tarihi değeri olan eserler satılamaz.” denilmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi, camilerin tarihi ve mimari kıymeti olup olmadığını tetkik eden bir “komisyon” dahi kurulmuştur. Fakat anlaşılması için defalarca tekrar ettiğimiz gibi, bu tür tamiratlar camilerin “kutsallığı”ndan değil, “Türklüğü”nden, “Milli”liğinden kaynaklanmıştır.

Mesela Sinan Meydan, Kütahya Milletvekili Naşid Uluğ’un bir konuşmasını Meclis tutanağından aktarıyor ve adeta okuyucularıyla “alay” edercesine CHP hükumetinin (bir de tırnak içine alarak) “çok kıymetli camileri” tamir ettirdiğini yazıyor.

Biz tutanağın resmini de buraya ekleyerek okuyuculara hakikati olduğu gibi nakletmeye çalışacağız.

*

atatürkün yiktigi camiler, m. kemalin yiktigi camiler, tek parti camiler, inönü camiler, chp camiler satilan camiler Nasid Ulug

Naşid Uluğ’un konuşmasnın ilgili kısmını (hakiki manayı aksettiren kelimeleri işaretleyerek) naklediyorum:

“Arkadaşlar; Vakıflar Genel Müdürlüğü, Sayın Başbakanımızın pek yakından gösterdiği alâka ile, son senelerde hakikaten çok faydalı işler gördü. Memleketin **millî** eserlerini teşkil eden çok **kıymetli** camilerimizi ve daha bazı abidelerimizi tamir etti. Bu faydalı hizmetlerden dolayı Vakıflar yönetiminin manevî şahsiyetine bu kürsüden teşekkür etmek isterim. Arkadaşlar; ellimizde iki milyon sekiz yüz küsur bin liralık bir vakıf bütçesi var. Daha bir çok muhtacı tamir camilerimiz, tarihî abideler bulunduğu halde, bu gibi eserlerin tamiri için buraya konan para, 159.010 liradır. Geçen yıl Beyoğlu’nun ortasında bulunan Ağacamii hakikaten **millî** bir üslûpta yeniden tamir edilmiştir. Evkaf idaresinin gelecek bütçelerinde memleketin, Anadolu’nun Rumeli’nin her tarafında vaktiyle yapılmış olan yüzlerce ve yüzlerce camiyi tamir edecek, bahçelerini ve etrafı harap olmaktan kurtarıp çiçeklerle, parklarla donatacak bir hizmete hazırlanmasını temenni ediyorum.”[85]

Şimdi bu metinde işaretlediğim 3 kelimenin manası tam olarak anlaşılamadığı takdirde, yanılmak kaçınılmaz olacaktır. Işaretlenen kelimelerden de görüleceği gibi, söz konusu camiler “milli” oldukları gerekçesiyle sahiplenilmiştir, yoksa “dini ve kutsi” sayıldıklarından değil.

Kemalistlerin takdim ettiği belgelerden birinde de, M. Kemal’in Konya’daki Alaaddin Camii’nin restorasyonun yapılmasını emrettiği yazmaktadır. Bahsi geçen belgenin metnini buraya alalım:

“Başvekil Ismet Paşa Hazretlerine,
1. (…) Son tetkik seyahatimde muhtelif yerlerdeki müzeleri ve ***eski sanat ve medeniyet eserlerini*** de gözden geçirdim (…)
2. Konya’da asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiyle büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen ***sekiz asır evvelki Türk medeniyetlerinin hakiki mimari şaheserleri*** sayılacak kıymette bazı mebani vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alaaddin Camii, Sahip Ata Medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescit ve Ince Minareli Cami derhal ve müstecelen tamire muhtaç haldedir. Bu tamirin gecikmesi, bu abidelerin kamilen indriasını mucip olacağından, evvela asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kaffesinin mütehassıs zevat nazaretile tamiri temin buyrulmasını rica ederim. Gazi Mustafa Kemal.”

*

Görüldüğü gibi buradaki Camiler, “dini” yapı oldukları gerekçesiyle sahiplenilmiş değil. Aksine, “milli/mimari” kıymeti ve “eski sanat ve medeniyet” eseri oldukları için tamir ettirilmeleri sözkonusudur. Dikkat edilirse metinde “medrese” ve “türbe”nin de tamirinden bahsedilir. Bu farkın çok iyi anlaşılması gerekir. Aksi takdirde, “medrese ve türbeleri kapatan” M. Kemal’in, “medrese ve türbelere karşı olmadığını” söylemek gibi bir garabetin ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Sinan Meydan’ın getirdiği başka bir delil ise Istanbul milletvekili Ziya Karamürsel’in 1940 yılında mecliste yaptığı konuşmadır. Meydan, bu konuşmayı naklederek CHP’nin cami düşmanı olmadığını ve hatta camilerin tamir ettirilmesine memnun kaldığını ispatlamaya çalışıyor.

Halbuki konuşma metnini dikkatle okuduğumuzda meselenin aslı ortaya çıkıyor. Karamürsel, konuşmasının sonunda şöyle der:

“Sözüme nihayet verirken beyanatımın iptidasında da arzettiğim veçhile muhterem Vakıflar umum müdürünün, **kadim (eski) ve nefis eserlerinin** tamiri hususunda şahsen gösterdikleri arzu ve gayret ve samimi himmet cidden şükranla karşılanmağa layıktır.”[86]

Açıkça görüldüğü üzere, burada da “kadim” yani “eski” eserlerin tamirinden söz edilir. Bu bakış açısı, herhangi bir Müslümanın “Buda” heykellerine veya tarihi kiliselere bakışından farksızdır. Avrupa’da da Islami eserler, hatta tarihi kıymeti olan el yazma Kur’an’lar korunuyor. Fakat bu eserleri korudukları için onlara Müslüman diyor muyuz? Veya Islam dinine saygılı olduklarını iddia ediyor muyuz? Hayır, kendi menfaatleri için böyle yapıyorlar.

Osmanlı ecdadımız da, -camiye çevirdiği halde-, eski bir kilise olan Ayasofya’nın mozaik ve fresklerine zarar vermeyip üzerini sıva ile kaplamıştı. Zira Ayasofya’nın duvarlarında bulunan mozaik ve freskler tarihi ve mimari kıymeti haizdir. Osmanlı ecdadımızın bu kıymetli eserlere zarar vermemiş olması onları Hırıstiyan yapmayacağı gibi, tarihi ve mimari kıymeti haiz Camilerin tamir ettirilmesi de kimseyi müslüman yapmaz.

Işte kemalist yazarlar bu mevzuda ısrarla kelime oyunları yapıyorlar. Mesela “Inönü ve Atatürk **tarihi Camilerin** yıkılmasına mani oldu” diyerek buna dair birtakım belgeler gösterirler. Bu belgeler doğru, lakin burada “tarihi Camiler”den neyin kastedildiğini belki birçok insan ilk okuyuşta farkedemiyor. Insanlar bu farkı bilmedikleri için de M. Kemal ve Inönü’yü “dindar” veya en azından “dine saygılı” insanlar olarak algılıyor. Zaten kemalist yazarlar tam da bu algıyı oluşturmak için bu tür kelime oyunlarına başvuruyorlar.

Bu hususun daha iyi anlaşılması için belgelerde bu tür ifadelerin geçtiğine dair 3 adet satış kararını dikkatinize arz ediyorum…

Antalya/Elmalı’da satışına karar verilen 4 parça cami ile 8 mescidin “tarihi ve mimari değeri olmadığına”[87], K.Maraş/Elbistan’da 2’si mülhak 2’si mazbut 4 camiin “eski eser olmadığına”[88] mahalli maarif memurlukları karar vermiştir.

Sivas/Divriği Hacı Recep (Boyalı) Camii’nin “eski eser olmadığını” ve satılmasında bir sakınca görülmediğini bildiren yazıya zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bizzat imza koymuştur.[89]

Demek ki tarihi eser olunca tamir ediliyor, olmayınca da satışı gündeme geliyor. Dolayısıyla tamirlerin din ile uzaktan yakından bir alakası yoktur.

Tarihi eserlerin korunmasına dair son bir misal daha verip bu bahsi nihayetlendirelim. Kemalist rejim Osmanlı’ya düşmandı, bu inkar edilemez. Bu sebeple Mekatib-i Ibtidaiye’nin kapılarındaki Osmanlı hanedanına ait olan tuğra ve armaların[90], yine 2 Kasım 1924 tarihinde Hükümet binalarındaki tuğra ve saltanat resimlerinin[91], 31 Mayıs 1925 tarihinde ise Hükümet binaları ve mekteplerden arma ve saltanat tuğralarının kaldırılmasi ile alakalı mühim kararlar almıştı[92]. Fakat, Milli saraylarda bulunan “sanat ve tarihi eser değeri” taşıyan eşyalardaki tuğra ve saltanat armalarının kaldırılmasına gerek olmadığı[93] yönünde de farklı bir meyil ve karar da söz konusuydu.

Peki bu duruma ne demeli? M. Kemal ve Inönü Osmanlıcıydı mı demeliyiz? Osmanlı’ya saygılıydı mı demeliyiz? Öyle ya, Türkçülük ideolojisini kuvvetlendirmek adına tarihi ve mimari kıymeti haiz (aralarında camilerin de bulunduğu) eski eserlerin tamir edilmesi onları “Müslüman ve dindar” yapıyorsa, o halde niçin sanat ve tarihi eser değeri taşıyan eşyalardaki tuğra ve saltanat armalarının muhafaza edilmesi onları “Osmanlıcı ve Padişahçı” yapmasın?

Umarım mesele anlaşılmış ve yalancı kemalist yazarların foyası her zaman olduğu gibi bir kez daha ortaya çıkmıştır.

***
***

IDDIA:

Camilerin satılması bazı yerel yöneticilerin yolsuzluğundan kaynaklanmıştır.

***

***

CEVAP:

Aşağıdaki belgede görüleceği gibi, tek parti iktidarı camilerin ve genel olarak vakıf taşınmazlarının satış işlemlerinin hızlandırılması için “hukuki prosedürlerin üzerinde fazla durulmaması” konusunda zaman zaman yerel yöneticileri “teşvik” bile etmiştir.

Muhasebe
199898/83 29/12/1936

Vakıflar Müdürlüğüne / Memurluğuna

…Istikraz ettiğimiz (borçlanma) (200.000) lirayı ödemeliyizki başka bir istikraz için müracaat edebilelim. Halbuki istikraza karşılık gösterilen satış bedelleri yedi ay zarfında yalnız (7.200) liradan ibarettir. Bu suretle satılacak hayrat arsa ve binalarının ehemmiyetlisi Istanbul’dadır. Emlak satışındaki düşüklük ve cami yerlerine karşı mevcut rağbetsizlik karşısında ***milli gayeye*** vusul için bu işi alelade işler sırasında tutmamak ve kendi haline bırakmamak lazımdır. Bunu kıymetli arkadaşlarımın himmetlerinden ve takdirkarlıklarından bekliyorum. Mıntıkanız dahilinde satılacak bu şekilde ne kadar arsa ve bina varsa en değerlisinden başlayarak satım merasimi her ne yapıp yaparak bir an evvel temin etmelisiniz. Çok defa basit düşüncelerden doğan fazla merasim perestlik idare memurlarının adımlarını yerinde saydırır. Bu ise muvaffakiyete engeldir. Bu yazımı alır almaz evvelen maksadın büyüklüğünü düşünmenizi ve ondan sonra çıkartılacak kayıtlara göre çalışmağa başlamanızı ve bana da ne kadar zamanda ne yapacağınızı bildirmenizi ehemmiyetle reca ederim.[94]

Bu belgeden de açıkça görüldüğü üzere, kemalist rejimin vakıf taşınmazlarıyla (Camiler vs.) alakalı temel derdi bunları bir an evvel satmaktır. Eh, öyle başa böyle tarak.

***

***

IDDIA:

Inönü dinine bağlı bir adamdı ve bu yüzden de Ikinci Dünya Harbi’nde “Kutsal emanetleri” Camilerde sakladı.

***

***

CEVAP:

Iddiaya göre Kutsal emanetlerin Camilerde saklanmasının sebebi, Inönü’nün Türkiye’ye yönelik muhtemel bir saldırıda, camilerin hedef alınmayacağını düşünmesinden kaynaklanmıştır. Almanya ve Ingiltere gibi devletlerin savaşta camileri hedef almayacağı düşünülüyor. Yani Almanya ve Ingiltere’nin savaşta yapmayacağı vandallığı, kemalist rejim yapmış ve binlerce camiyi kapatıp yıkmıştır.

Inönü’nün bu hareketinin, Kutsal Emanetlere “kutsallık” atfetmesinden veya “dine ehemmiyet” vermesinden kaynaklandığını söylemek doğru olmaz. Bu eşyalar, “kıymetli tarihi eser oldukları için saklanmışlardır” demek daha doğru olur. Nitekim Ikinci Dünya Harbi’nin başlamasından hemen sonra, müzeler ve kütüphaneler de güvenlik nedeniyle Anadolu’ya taşınmıştı.[95]

Murat Bardakçı, hadisenin yaşandığı yıllarda genç bir maliye memuru olan sonraki senelerin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Avukat Erhan Işıl’dan bu mevzuyla alakalı aldığı bir mektubu “Şahbaba” adlı kitabında naklediyor.

Erhan Işıl, Bardakçı’ya gönderdiği mektupta şunları yazar:

“…Ikinci Dünya Savaşı’nın en alevli yıllarında -ki bunlar 1941-1942 yıllarıdır- Topkapı Sarayı başta olmak üzere çeşitli müzeler ve kurumlardaki bazı “tarihi eserlerin” Anadolu illerine taşındığını basından öğrenmiştik… Ay ve günü hatırlamıyorum. Rahmetli Inönü hükümeti zamanında Topkapı Sarayı’ndan gelen ve T.C. Merkez Bankası’nda muhafaza edilen tarihi eserlerin bu müzeye gönderilmesi için bir karar alınmış ve Maliye Bakanlığı Müsteşarı Sayın Ziya Kayla, Müsteşar Yardımcısı Sayın Mehmet Akmansu başkanlığında bir kurul oluşturulmuştu… Maliye Bakanı’nca bana verilen gizli emirde Hazine Genel Müdür Yardımcısı olarak bu kurulun üyeliği ile görevlendirildiğim yazılı idi…”

Işıl, mektubunun sonunda sözü edilen “tarihi eserleri” bir konvoyla Istanbul’a yolcu ettiklerini ifade ediyor.[96]

Sadece Istanbul’dan değil, Edirne müzelerinden de değerli eserler Anadolu’ya tasınmıştı.[97]

Yukarıda cami meselesinde de dikkat çektiğimiz gibi, Avrupa’da da Islami eserler, hatta tarihi kıymeti olan el yazma Kur’an’lar korunuyor. Fakat bu eserleri korudukları için onlara Müslüman diyor muyuz? Veya Islam dinine saygılı olduklarını iddia ediyor muyuz? Hayır, kendi menfaatleri için böyle yapıyorlar.

***

***

IDDIA:

Sinan Meydan, Afet Inan’ın kitabını kaynak göstererek şöyle yazıyor:

“Atatürk’ün çizdiği, “İdeal Cumhuriyet Köyü’nün” tam merkezinde bir de camiye yer verilmiştir. Atatürk, çizdiği projede 22 numarayla gösterdiği camiyi, köy hamamı ve etüv makinesinin hemen yanına yerleştirmiştir.”

***

***

CEVAP:

Bu iddia da yalan…

Afet Inan’ın ifadesi aynen şöyle:

“Elimde 1937 yılında yapılmış ‘Ideal Cumhuriyet Köyü’ planı var. Bunu bana o zaman Trakya Umumi müfettişi General Kazım Dirik vermişti. Atatürk’ün de pek beğenerek incelediği ve uygulanmasını istediği bu plan, maalesef o zaman yapılamadığı gibi yıllar geçtiği halde bu ideale erişmek mümkün olmadı.”[98]

Bu sözlerin neresinde planın M. Kemal tarafından çizildiği yazıyor? Afet Inan, M. Kemal’in planı “incelediği”ni ifade ediyor. Yani plan bir başkası tarafından hazırlanmış, M. Kemal de incelemiş.

Sinan Meydan bir yazısında planın M. Kemal tarafından çizildiğini iddia ediyor. Başka bir yazısında ise farklı bir şey yazıyor. Zaten bu yazarın sürekli olarak “kelime oyunları”na başvurduğu ve bu suretle algı oluşturmaya çalıştığı araştırmacılarca bilinmektedir. Bu planı M. Kemal yapmamıştır. Nitekim planı yapan mimarın adı da konmamıştır, ancak Istanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yıldız Sey, bu planın Trakya Umumi Müfettişi Kazım Dirik tarafından hazırlandığını yazmaktadır.[99]

Yani planı M. Kemal’in yaptırdığına dair bir kayıt yok. Onun bu planı “beğenmesi” ise hiçbir anlam ifade etmez. Ne yani, Kazım Dirik bir plan yapacak ve M. Kemal “beğenmedim” diyecek… Bu tarz onun felsefesine aykırıdır. Çünkü karşısındaki insanı onaylamak-onore etmek ve “duymak istediği” sözler söylemek M. Kemal’in siyasi taktiklerindendi. Hakikaten o, beğenmediği bir hareketi “beğeniyormuş” gibi yaptığını birkaç kez itiraf etmiştir. Nitekim henüz Samsun’a gitmeden evvel Bahriye Nazırı Avni Paşa’yla yaptığı bir görüşmede, onun fikirlerini “beğenmediği” halde kendisini tebrik ettiğini ve “çok hoşuna gidecek memnuniyet alametleri” gösterdiğini anlatmaktadır.[100]

Ayrıca M. Kemal’in anlattığı şu vak’a da onun bu hususiyetini anlamamıza yardımcı olacaktır:

“Istanbul’da birçok kimseyi tutukladılar; Fethi Bey de bunların arasında idi. Yaverim, tutukluların polis müdürlüğü içindeki bir dairede bulunduklarını haber verdi. Resmi üniformamı giydim, yaverimi yanıma alarak gittim. Polis müdürü, Umumi Harb’de liyakatsizliği için hayli kötü muamelede bulunduğum eski bir subaydı. Merdivenlerden çıkarken kendi ayağımla geldiğim hapishanede kalmak korkusu aklıma geldi. ‘Belki bir hayırları olur diye’, sahanlıklarda rastgeldiğim ve polisi takviye eden genç jandarma subaylarının ‘ellerini sıkıyor ve hatırlarını’ soruyordum.”[101]

Yani M. Kemal, “takdir ettiği” için jandarma subaylarının ellerini sıkmış değil; belki kendisine “hayırları olur” düşüncesiyle böyle davranmış.

Işte Kazım Dirik’in hazırladığı “Ideal Cumhuriyet Köyü Planı”na bakışını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Neticede plan uygulanmamıştır. Şayet M. Kemal samimiyetle isteseydi, uygulanırdı.

***

***

IDDIA:

Sinan Meydan, Sultan Vahideddin’in Taksim Câmiini sattığını iddia ederek onu tarihe, kültüre, camilere ve Islam alemine ihanet etmekle itham ediyor.

***

***

CEVAP:

Bu husus Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’ye sorulmuş ve bu kıymetli bilim adamı şu cevabı vermiştir:

“Bu iddialar, o zamanki gazetelerde yer almıştır. İşgal sırasında müttefikler İstanbul’da diledikleri yerleri işgal ettiler. Taksim Kışlası da bunlardan biri idi. Fransızlar burayı işgal edip, Taksim Câmii’ni de tabiatıyla câmi olmaktan çıkardılar. Bu işgaller, umumiyetle güya satın alma şeklinde lanse ediliyordu. Hükümdara ait sarayların bile el konulduğu işgal altındaki bir şehirde, hükümetin farklı davranması beklenemez. Üstelik bu satışların gerçekleştiğine dair gazete yazısından başka resmî vesika da yoktur. Lehdarı (istifade eden kimse) kalmayan vakıf eseri, en yakın başka bir vakıf eserine tahsis edilir. Bu, bir şer’î hukuk kaidesidir. Bu vakıf câmi ise, yani cemaati kalmayan câmi, yaptıranın veya vârislerinin mülkiyetine döner. Taksim Câmii’ni yaptıran Sultan Abdülmecid olduğuna göre, Sultan Vahideddin, oğlu olmak itibariyle zaten bu padişahın vârisidir. Câmi, hazine malıyla yapılmışsa; hazineye döner ki buna da tasarruf salahiyeti yine padişahtadır. Vatanı işgalcilerden kurtardığı iddiasındaki Tek Parti’nin iktidarında, bir işgal bahis mevzuu olmadığı halde, ecnebi işgalcilerden daha hoyrat davranılarak pek çok câmi, câmi olmaktan çıkarılıp, satılmış; vakıf eserlerinin ve gelirlerinin çoğuna el konulmuştur. Bunu nasıl izah etmek lâzım?”[102]

Atalarımız, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” derler ya… Sinan Meydan’ın iftiraları da, bir bilim adamı tarafından işte böyle kolayca çürütüldü.

Insanın inanası gelmiyor… Olacak iş değil… Ülke işgal edilmiş, Sinan Meydan camilerin “satıldığından” yakınıyor. Yani nasıl bir zihniyettir anlamak mümkün değil. Sultan Vahideddin düşmanlığı gözünü öyle bürümüş ki, vicdansızca ve insafsızca bir suçlamaya tevessül etmiş.

Halbuki Istanbul işgal altında ve Sultan Vahideddin, eli kolu bağlanmış bir durumda Istanbul’un banliyö hududlarından öteye söz ve hüküm dahi geçiremiyordu.[103]

Sultan Vahideddin’in saraylısı Rezzemaza hanım da hatıralarında, Padişah’ın hükmünün son bulduğunu ve sadece Istanbul’un birkaç mahallelerine geçtiğini yazar.[104]

Işgal güçleri Padişah’ın saraylarını bile işgal ediyordu. Sultan Vahideddin’in başkatibi Ali Fuat Bey, “Türk Tarih Kurumu” tarafından yayınlanan hatıralarında bu sıkıntılı günleri şöyle anlatır:

“19 Ocak 1919 Pazar günü Başmabeyinci ile beraber sultanın huzunra davet olunduk. Bolşevizme karşı Rusya’da yapılan sefer için Fransa’dan bir general ile dört yüz kadar subay geleceğinden ve Istanbul’da Genel Karargah kurulacağından bunların ikameti için Ortaköy’de şehzade ve sultanlara mahsus ‘Feriye Daireleri’ ile ‘Fehime Sultan’ yalısının ve Çırağan’da Osman Fuad Efendi’nin dairesi civarında mektep ve askeri orkestra kışlası olarak öngörülen binalar ve Enver Paşa’nın zevcesi Naciye Sultan’ın sahildeki yalısının tahliyesini (boşaltılmasını) Sadrazama gönderdikleri bir ültimatom ile talep eylemiş olduklarını ve o dairelerde bu kadar hanedan üyesinin nakil ve başka yerlere yerleştirilmeleri işindeki müşkülatı hayretler içerisinde ortaya koyarak bunlara mukabil Beylerbeyi Sarayı’nı terk ve tahsis edilmek üzere kendilerini ikna için Refik Bey’i Sadrazam’a gönderdiğini söyledi. Beylerbeyi Sarayı gibi memleketin iftihar edilen güzel eserlerinden olan muhteşem bir sarayın ecnebi askeri tarafından işgali beni müteessir ederek; …Aman Efendim! Beylerbeyi Sarayı Saltanat Makamına mahsus saraydır. Bu sarayın boşaltılıp işgal güçlerinin ikametine tahsis edilmesine müsaade buyrulmasın. Bari bu saray yerine Validebağ ile Kağıthane Kasrı’nın verilmesi teklif edilsin diyerek sultanın huzunda ağlamaya başladım. Çünkü bunu Saltanat-ı Osmaniye’nin yok edilme alametlerinden ad eyledim. Zat-ı şahane zaten üzgün bir halde bulunduğundan bunun üzerine büsbütün sinirlenerek;

‘…Canım siz nasıl bir kafa taşıyorsunuz? Biz esaret halindeyiz. Dolmabahçe Sarayını da isterlerse ne yapacağız? Ihlamur, Göksu ve Beykoz köşklerini teklif ettim, onları kabul etmiyorlar’ dedi… Ertesi gün huzura kabulümde

Zat-ı Şahane bana;

…Dün siz pek müteessir olup ağladınız dedi. Ben de;
…Saltanata mahsus bir büyük sarayı ecnebi askerinin işgal etmesinden müteessir olmam tabiidir efendim dedim.

Zat-ı Şahane;

‘…Bence Osmanlı Devleti’nin mülküne girdikten sonra, hudutta bir kulübeye girmekle benim sarayıma girmesi arasında fark yoktur.’ cevabını verdi.”[105]

Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ismail Hakkı Okday, Ali Fuad Bey’in yukarıdaki sözlerini hatıralarında naklettikten sonra şu yorumda bulunur:

“…yeni Padişah’ın Osmanlı Imparatorluğu’nun harbten mağlup çıkması ve payitahtının yabancı askerler tarafından işgal edilmesinden dolayı dehşetli bir elem ve ızdıraba duçar olduğu pek açık olarak görülmektedir. Sultan Vahideddin’in bu yabancı askerler tarafından isgal edilen kendi Sarayı ile Türk toprakları içindeki mütevazi bir kulübe arasında hiçbir fark görmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu husus cidden üzerinde durulmaya değer bir vakıadır. Ne yazık ki, bu kadar ince duyuşlu yurtsever bir Hükümdar’ın devri, bir takım yan tesirler ve kifayetsiz ricalin (devlet adamının) oynadıkları menfi (olumsuz) rol yüzünden son derecede acı ve karışık hadiselere sahne olmuştur.”[106]

Istanbul’dan Ankara’ya gelen Mareşal Fevzi Çakmak, Meclis kürsüsünde Sultan Vahideddin’in Cuma selamlığına çıkıp çıkmamasını dahi ingilizlere sormaya mecbur olduklarını söylüyordu.[107]

Şimdi… Sinan Meydan, Sultan Vahideddin’in tarihe, kültüre, camilere ve Islam alemine ihanet ettiğini yazıyordu. Bunun böyle olmadığını yukarıda birçok delille ispatladık. Yani Istanbul’un işgal altında olmasından dolayı Padişah’ın hükmü geçmiyordu. Hükmü geçmeyen bir kişiyi hain ilan etmek herhalde akıl hastalarına mahsus bir kafanın mahsulü olmalıdır. Fakat M. Kemal’in camileri kapattırdığını, yıktırdığını ve sattırdığını belgelerle ispatladık. Sultan Vahideddin’in aksine, M. Kemal’in hükmü ülkenin her yerinde geçiyordu. O halde Sinan Meydan’a göre burada hain olan M. Kemal’dir. Meydan’ın mantığından anladığım budur. Bu durumda tarihe, kültüre, camilere ve Islam alemine ihanet eden M. Kemal’in ta kendisidir. Küfre rıza küfürdür… Bundan çıkan neticeye göre, M. Kemal’i savunmakla Sinan Meydan da bu ihanete ortaktır. Onun sözlerinden ben bunu anlıyorum. Kendisine hiç yakıştıramadım doğrusu!..

***

***

IDDIA:

Inönü hayranı Sinan Meydan, “Osmanlı da Camileri Otel Yapmıştı!” diyor ve şöyle devam ediyor: “İsmet İnönü’ün, Kurtuluş Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasındaki “camilerin amaç dışı kullanılması” uygulaması, tarihimizde sadece İsmet İnönü’ye ait bir ilk uygulama değildir. Daha önce 19. ve 20 yüzyılda Osmanlı döneminde de benzer uygulamalar görülmüştür.”

***

***

CEVAP:

Şimdi evvela Sinan Meydan’ın meseleyi nasıl çarpıttığını gözler önüne serelim…

Meydan, Inönü’nün camileri “amaç dışı” kullanmasının tarihimizde ilk olmadığını ve bunun Osmanlı döneminde de uygulandığını yazıyor. Burada esas meseleyi gözlerden kaçırmak için tırnak içine aldığı “camilerin amaç dışı kullanılması” ifadesiyle mevzuyu genelleştiriyor. Halbuki aşağıda da görüleceği gibi, Inönü’nün “amaç dışı” kullanımı ile Osmanlı’nın uygulaması arasında dünyalar kadar fark var.

Meydan şöyle devam ediyor (dikkatle okumanızı rica ediyorum) :

“Tarihimizde camiler ilk defa, 1877/78 Osmanlı-Rus Harbi (93 Savaşı) sırasında amaç dışı kullanılmıştır. Bu savaşta Rumeli’den Istanbul’a büyük bir muhacir akını olmuştur. Rus ordusu ile Bulgar çetelerinin önünden kaçan yüz binlerce muhacir, kış mevsiminde Istanbul’a yığılınca bunların barındırılması için Istanbul’daki büyük camiler ibadete kapatılmıştır. Ayasofya, Sultan Ahmet, Süleymaniye, Beyazıt gibi camiler muhacirlerin barınmasına ayrılmış, bu camiler ve müştemilatı bir anlamda, muhacirlerin kaldığı “oteller”, “yatakhaneler” olarak kullanılmıştır.”

Pes doğrusu… Yazıklar olsun!

Osmanlı döneminde, Rus ordusu ile Bulgar çetelerinden kaçan yüz binlerce muhacirin kış mevsiminde camilerde barındırılmasıyla; Inönü döneminde camilerin asker koğuşu, depo ve hububat anbarı olarak kullanılması “aynı şeyler” midir?

Ne yani, Osmanlı döneminde Rus ordusu ile Bulgar çetelerinden kaçan yüz binlerce muhacir, kışın ortasında ölüme mi terk edilmeliydi? Bu muhacirlerin camilerde barındırılmasından daha doğal ve insani bir şey olabilir mi? Sinan Meydan hangi kafayla bu insani uygulamayı, Inönü’nün camileri hayvan yemi deposu olarak kullandırmasıyla bir tutuyor? Inanın bana, ülkemizi işgale gelmiş bir yunanlı bile böyle bir kıyaslama yapmaktan hicap duyar. Utanmasa, Üsküdar Aziz Mahmud Hüdayi Camii Imamı Mustafa Efe’nin, kedileri soğuk havadan korumak maksadıyla camiye almasını gerekçe göstererek, “bugün bile Camiler ahır olarak kullanılıyor” diye feryadı basacaktır.

*

kapatilan satilan yikilan camiler atatürk cami kapattimi cami imami kedi chp cami, kemalizm cami

***

kapatilan satilan yikilan camiler atatürk cami kapattimi cami imami kedi chp cami, kemalizm cami 2 sinan meydan cami sinan meydana cevap, sinan meydan atatürk camileri kapatti mi

Üsküdar’daki Aziz Mahmud Hüdayi Camii’nin kapılarını sokak kedilerine açarak, Islam dininin şefkat ve merhametine vurgu yapan Imam Mustafa Efe, bu örnek davranışıyla hem cemaatin hem de sosyal medya takipçilerinin takdirini topladı…

***

Sinan Meydan hangi kafayla “Osmanlı Camileri Otel yapmıştı!” şeklinde bir başlık atabiliyor? Osmanlı’ya bir kusur bulamayınca, aslında takdire şayan bir uygulamayı kendi tezine malzeme yapmaya kalkışıyor. Fakat Osmanlı’yı karalamaya matuf beyhude bir çabadan başka bir şey değildir bu yaptığı. Getirdiği argümanı her bakımdan acziyetinin dışa vurumu olarak görüyorum.

Hakikaten bu zatın ismini anmaktan, yazılarını okuyup cevap vermekten utanıyorum… Midem bulanıyor. Fakat Ümmet-i Muhammed’e ve aldatılmış insanımıza olan sevgimden dolayı bu mide bulandırıcı duruma katlanıyorum.

Biz bu mevzuda sözü bu alanın uzmanına, yani yıllarca Vakıflar Genel Müdürlüğü Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yapmış olan Dr. Nazif Öztürk’e bırakalım:

“Cumhuriyet döneminde cami ve mescidlerin amaç dışı gayelerle kullanılması konusunda, dikkatimizi çeken bir başka uygulama da, ülkemizde, II. Cihan Harbi (1939-1945) yıllarında yaşanmıştır. Bu yıllarda vakıf cami ve mescidler, askeriye tarafından asker koğuşu[108], mutfak, yemekhane, erzak ve hayvan yemlerinin muhafazası amacıyla depo[109] ve sığınak[110], Toprak Mahsulleri Ofisi tarafından ise hububat anbarı[111] olarak kullanılmıştır. Osmanlı döneminde, gerektiğinde camilerin üst komuta merkezi, soruşturma ve muhakeme yerleri olarak kullanıldığı bilinmekle birlikte; depo veya askeri kışla olarak kullanıldığı görülmemiştir… Osmanlı döneminde daha sonra kabul edilen ‘Seferberlik Zamanlarında Işgal Edilecek Yerleri Gösteren 3 Mart 1322/1906-7 tarihli Kanun’un 1. maddesi, abide nev’inden olan tarihi vakıf eserleri istisna etmiştir.[112] Bu kanun hükmü, seferberlik anında dahi, değil vakıf cami ve mescidler, asar-ı atika (eski eserler) vasfını haiz olan, hiçbir vakıf binanın askeriye tarafından işgal edilemeyeceğini göstermektedir.”[113]

*

depo ahir yatakhane yapilan camiler, atatürk cami kapatti mi, m. kemal cami, chp cami tek parti cami sinan meydana cevap

depo ahir yatakhane yapilan camiler, atatürk cami kapatti mi, m. kemal cami, chp cami tek parti cami sinan meydana cevap 2

Vilayetler itibariyle Ikinci Cihan Harbi yıllarında, yani Kemalist rejim döneminde Askeriye, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Ziraat Bankası tarafından Kışla ve Depo olarak kullanılan Camilerin listesi (20 Nisan 1944) Işgal edilen toplam cami sayısı 608…[114]

***

Kemalist rejim döneminde Sultanahmet Camii dahil birçok vilayetteki ulu camiler askeriye tarafından işgal edilmiştir.[115]

*

tek-parti-dc3b6neminde-satilan-camiler-8 sinan meydana cevap atatürk cami kapatti mi m. kemal cami kapatti mi tek parti dönemi kapatilan satilan camiler chp cami

CHP döneminde Asker yatakhanesi olarak kullanılan bir cami…

***

1878’de toplanan Berlin Konferansı’nda alınan kararlara dayalı olarak, Osmanlı yönetiminden koparak bağımsız hale gelen Yunanistan, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ’da kalan soydaşlarımızın kendi kültür ve inançlarını kaybetmeden, hayatiyetlerini devam ettirmelerini temin gayesiyla Şeyhü’l-Islam’lık makamı tarafından, Islami toplum hayatını düzenleyen 103 maddelik bir mevzuat kaleme alınmış ve Meclis-i Mahsusca kabul edildikten sonra, Padişah’ın fermanı ile meriyyete girmiştir.[116]

Bu mevzuatın 68’inci maddesinde, o topraklarda kalmış vakıfların (Camiler vs.), bırakın satılmasını, hayatiyetlerini devam ettirebilmesi için alınan tedbirler yer almaktadır.[117]

*

M. Kemal Atatürk’ü “Müslüman” gösterme Projesi: “Gizli Atatürkçülük Projesi…”

*

kemalist-inkilaplar-kemalizim-atatc3bcrk-devrimleri-ibrahim-c3b6zdabak-karikatc3bcrc3bc-cakma-kurban-olayim

***

Peki son zamanlarda niçin M. Kemal’i “Müslüman” göstermeye gayret ediyorlar? M. Kemal’in Islam’a karşı olan uygulamaları niçin çarpıtılmak isteniyor?

Bu bir projedir ve bu projenin kökleri 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra cuntacılar tarafından kurulan “Devlet Planlama Teşkilatı”na uzanır. Bu teşkilat esasen “ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlı bir şekilde yürütmek” gayesiyle kurulmuş, fakat daha sonra artan komünist ve şeriatçı akımları “Atatürkçülük” potasında eriterek “Atatürkçü bir toplum” meydana getirme projesine dönüşmüştür. Ancak bu projenin başarılı olmadığını daha sonra cereyan eden hadiselerden anlıyoruz. Esaslı bir “Atatürkçülük” projesi Kenan Evren’in 12 Eylül 1980’de yaptığı darbeden sonra ortaya çıkmış ve belgelerle de ispatlayacağımız üzere sistematik bir şekilde tatbik edilmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nda şube müdürü olarak vazifeli bir arkadaşı vasıtasıyla bu projeden haberdar olan Ahmet Ünal, kitabının önsözünde şunları yazar:

“12 Eylül 1980 darbesini yaşayanlar daha iyi bilir. O günlerde ilköğretime kadar sirayet eden kamplaşmanın bir cephesinde sol (devrimci, Sosyalist ve Komünist) bir cephesinde sağ (Ülkücülük) vardı. Bir kenarda gelişmeleri izleyen Milli Görüş (Akıncılar) de yavaş yavaş serpiliyordu. Adalet Partisi’nin gençlik teşkilatı ise bazı Nurcu grupların desteği olmasa nerdeyse yok sayılabilirdi.

Üniversite ve lise sınıflarında kendini ‘Atatürkçü’ olarak tanıtan gençlere nadiren rastlanıyordu ve bunlar da bir araya gelebilecek kadar organize değildi. Atatürk’ü ‘büyük bir önder’ gören gruplar bile önceliği kendi liderlerine tanıyordu. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin 1989 yılında kurulduğunu hatırlatırsam ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.”[118]

Belgelerdeki adıyla “Ataköy Planı” olarak anılan bu “gizli operasyon” MGK Genel Sekreterliği’ne bağlı Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB) tarafından 26 Mart 1985 yılında “Türk toplumunun Atatürkçü düşünce doğrultusunda yetiştirilmesi ve güçlendirilmesi” amacıyla hazırlandı ve gizli olarak yürütülmeye başlandı. Ahmet Ünal’ın deyişiyle “bu gizli plan günümüze kadar da uygulandı ancak fazlaca dikkat çekmedi” zira 80’li yıllarda askeri yönetimin gölgesi toplumun üzerindeydi. Yani bir “anormallik” yoktu! Ironik olarak, yıllarca “resmi söylemin sıradan bir parçası olarak kanıksadığımız bu uygulama aslında gizlice yürütülen bir plandı. Askeri yönetimin çoğu uygulaması gibi gizli ama pek çok kurumu etkisi altına alan bu planın normal hayatın bir parçası olmasının bir diğer sebebi ise medya başta olmak üzere toplumda tek sesliliğin hâkim olmasıydı.”

3 Kasım 1983 seçimlerini kazanan Turgut Özal’a iktidarı teslim etmeden hemen önce 11 Kasım 1983’te kurularak çalışma esasları gizli bir yönetmelikle belirlenen Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB)’nın görevi “devlet çapında psikolojik harekât” yapmaktı. Doğal olarak başında askerler vardı ve “Türk toplumunu yetiştirmeyi” ve doğrudan değiştirmeyi hedeflemekteydi.

Ünal’ın “Ataköy Muhtırası” olarak da adlandırdığı bu planın en ilginç tarafı zaten yılların resmi devlet uygulaması gereği açıkça yürütülebilecek nitelikte olmasına rağmen “gizli” olarak tasarlanıp yürütülmesi. Gizli planın belgelerini yayımlayan Ünal bunu askerlerin bürokrasiyi daha kolay etkilemek için düşündükleri bir kurnazlık olduğu fikrine yoruyor: “Devreye MGK Genel Sekreterliği Toplumla Ilişkiler Başkanlığı sokuldu. Psikolojik harekât konusunda uzman kurum, ‘gizli’ kaşeli belgelerin sivil bürokrasi üzerindeki etkisini biliyordu. Bürokrasinin hızlandırılması ve geri bildirim alınması için talimatlar gizli olarak gönderildi. Başbakanlık makamının yetkilerini de kullanan TİB, bu sayede plan ve faaliyetlerin denetlemesini de üstlenebiliyordu.” Devletin güvenliği ve gizlilik söz konusu olduğu için hiçbir kurum yöneticisi itiraz etmiyordu. Gizli emirlerden haberdar olmayan birkaç yetkili “böyle gizli kapaklı olmaz” dediğinde devreye farklı kanallardan giriliyor ve sistem dün olduğu gibi bugün de tıkır tıkır işliyordu. Böylece tüm toplumu Atatürkçü olarak “yetiştirmeyi” öngören plan gereği 1985’ten günümüze uzanan bir süreçte sadece eğitim değil, resmi alan başta olmak üzere memurluk sınavından sinemaya kadar pek çok alanda ideolojik olarak formatlanmış bir hayat örgütlenmeye başladı. “12 Eylül 1980 darbesini yaşayanlar daha iyi bilir. (Yeni Aktüel. com)

*

kemalizm atatürkcülük projesi atatürk müslüman mi hangi atatürk

Böylece her kesim için bir “Atatürk” imajı oluşturuldu; “Dindar Atatürk”, “Komünist Atatürk”, “Ülkücü Atatürk”, “Laik Atatürk”…

***

12 Eylül sabaha karşı 04.00’da Türkiye’nin rejimi değişti. Artık cunta ile idare olunan adeta bir “muz cumhuriyeti”ne döndü. Cunta, Iç Hizmet Kanunu’ndan aldığı yetkiyle (!) Anayasal düzeni lağvetti.

Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 Numaralı bildirisinde şöyle deniyordu:

“Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir.”

1961 Anayasası’nın başlangıç kısmındaki “Türk Milliyetçiliği” ifadesi kaldırılarak yerine 1982 Anayasası’nda “Atatürk Milliyetçiliği” kavramı getirildi. 1961 Anayasası’nda değişmesi teklif edilemeyen tek madde “Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu” hükmüydü. 1982’de ise ilk üç maddeyle birlikte “Atatürk milliyetçiliğine bağlılık” da değiştirilemeyecek hükümler arasına girdi. Milletvekili ve cumhurbaşkanı yemin metnine “Atatürk Ilke ve Inkılaplarına bağlı kalacağıma” ibaresi eklendi.

Anayasa’da gereken değişiklikler yapılmış, Milli Eğitim Temel Kanunu ve YÖK Kanunu’na, “toplumun Atatürk Ilke ve Inkılaplarına göre yetiştirilmesi” hükümleri yerleştirilmişti.

Milli Güvenlik Konseyi, 1982 Anayasası hazırlıkları sürerken Atatürkçülüğün sistemleşmesi için çalışmalarını sürdürüyordu. 1981-1982 Öğretim yılında o zamanki adıyla ortaokul 1, 2 ve 3. sınıfların Türkiye Cumhuriyeti Inkılap Tarihi dersi programı yeniden düzenlenmiş ve liselerde dersin adına Atatürkçülük ilave edilmişti. 18 Ocak 1982 tarihli ve 2104 sayılı Tebliğler Dergisi’nde, “Ilköğretim Ve Ortaöğretim Kurumlarında Atatürk Inkılap ve Ilkelerinin Öğretim Esasları Yönergesi” yayınlandı.

Yönerge, 1981-1982 Öğretim yılında okutulmaya başlayan Inkılap Tarihi programıyla hedeflenen, “öğrencilerin Atatürkçü olarak yetişmesi ve Atatürkçülüğü davranış haline getirmelerinin” sadece bu dersle sınırlanmasının yetersizliğine dikkat çekiyordu.

Bu maksatla ilk planda bastırılacak bütün kitaplarda, konulara göre Atatürk’ün özdeyişlerinin dikkat çekici şekilde yer almasının istendiği Yönerge’de, “Bakanlığımızdaki program çalışmalarının sonu alınıncaya kadar, öğrencilerin Atatürkçü olarak yetiştirilmelerini sağlamak için okullarmızda bütün öğretmenlerin, plan ve programa dayalı işbirliği içinde ortak çalışmalara girmeleri gerekmektedir. Bunun için, bu yönerge alınır alınmaz bütün okullarda Öğretmenler Kurulu toplanmalı, öğretim yılı boyunca bu konuda yapılabilecek etkinlikler saptanmalıdır” denildi.

***

Dindar Atatürkçülük Yönergesi

***

Yönerge, din kültürü derslerinde, her fırsatta, “Atatürk’ün genel olarak ‘Din’ ve özel olarak ‘Islam Dini’ hakkındaki görüşü, Islam Dinine olan saygısı”nın kendi sözleriyle açıklanmasını öngörüyor. Ayrıca, “Türklerin Tarih Boyunca Islam’a Hizmetleri konusunda Kurtuluş Savaşı ve bu savaşın Islam’a kazandırdıkları üzerinde de durulmalıdır” deniliyor.

Atatürk’ün manevi himayesinde kurulmasına rağmen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun kurucu başkanı emekli Korgeneral Suat Ilhan’a bağlı olan Türk Tarih Kurumu, 12 Eylül rejiminin öğretileri doğrultusunda M. Kemal’in sözlerine sansür uygulamaktan çekinmedi. Üstelik eseri sansürlenen de Atatürk’ün “manevi” torunuydu.

M. Kemal’in manevi çocuğu(!) Afet Inan’ın kızı Arı Inan, kendisi tarafından hazırlanan “Gazi M. Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-Izmit Konuşmaları” isimli kitabın içinden bazı bölümlerin çıkarılarak yayımlanmadığını açıkladı. Arı Inan, “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı E. Korg. Suat Ilhan, Atatürk’ün Kürt meselesi ile ilgili görüşlerinin yayımlanmasını uygun bulmadı. ‘Bunların yayımlanması için zaman uygun değil’ dedi. Ben buna itiraz ettim ama dinletemedim. Çünkü yönetim kurulu olarak karar aldılar” dedi. (Sefa Kaplan, Hürriyet gazetesi, 13 Aralık 2008)

1985’te Ataköy Projesi daha hazırlanmadan hatta 1982 Anayasası bile ortada yokken, askeri yönetim, Atatürkçülük konusunda çalışmalarına başlamıştı. Sadece yayın sansürlemenin ötesinde okullarda Atatürkçülük dersleri konulmuştu.

1982’de Ilköğretim II. Kademe ve liselerde “Türkiye Cumhuriyeti Inkılap Tarihi” dersi, isminin sonuna “Atatürkçülük” kelimesi eklenerek “Türkiye Cumhuriyeti Inkılap Tarihi ve Atatürkçülük” şekline dönüştürüldü.

1983 yılında yeniden düzenlenen 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’na göre “Türk Milli Eğitiminin Amaçları”nın birinci sırasında, “Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk Inkılap ve Ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milleyetçiliğine bağlı” yurttaşlar olarak “yetiştirmek” vardı.

YÖK Kanunu da yükseköğretimin gayesini, üniversitelileri; “Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan… vatandaşlar olarak yetiştirmek” şeklinde tanımlıyordu. Devreye Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Toplumla Ilişkiler Başkanlığı da sokuldu. Psikolojik harekat konusunda uzam kurum, “gizli” kaşeli belgelerin sivil bürokrasi üzerindeki etkisini biliyordu. Bürokrasinin hızlandırılması ve geri bildirim alınması için talimatlar gizli olarak gönderildi. Başbakanlık makamının yetkilerini de kullanan TİB, bu sayede plan ve faaliyetlerin denetlemesini de üstlenebiliyordu.

***

MGK’nın Gizli Kararı

***

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği’ne bağlı Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB) 26 Mart 1985 tarih ve 4653-4-85/KKI (19) sayıyla, “Türk Toplumunun Atatürkçü Düşünce Doğrultusunda Yetiştirilmesi ve Güçlendirilmesi” direktifi hazırladı.

Ataköy Projesi denilen direktif uyarınca Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Sanayi Bakanlığı’na kadar hemen her bakanlığa görevler verildi.

Milli Güvenlik Kurulu’nun AB uyum sürecinde sivilleştirilmesine paralel olarak 7 Ağustos 2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan düzenleme ile TİB resmen ortadan kaldırıldı. Fakat operasyonları halen sürüyor. TİB dağıtıldığında 20 farklı psikolojik harekat operasyonunun sonlandırıldığı ve bunlar için ayrılan 3 milyon dolarlık bütçenin de Başbakanlığa iade edildiği söylendi. Fakat Gazeteci Ismet Berkan’a göre TİB, kapatılmadı, Genelkurmay karargahına taşındı. (Radikal, Ismet Berkan, 23 Haziran 2008)

***

Kırmızı Kitap Uygulandı

***

3 Kasım 1983 seçimlerini kazanan Turgut Özal’a iktidar teslim edilmeden evvel 11 Kasım 1983’te kurulan TİB’in, çalışma esasları da gizli bir yönetmelikle belirlenmişti. Görevi; “topyekun devlet çapında psikolojik harekat yapmak” idi.

TİB’de “Planlama ve Yönlendirme Grup Başkanlığı” biriminin başında binbaşı rütbesi ile çalışan Tahir Tamer Kumkale, albay rütbesinden emekli olduktan sonra Psikolojik Harekat kitabını yazdı. Aksiyon dergisinden Faruk Mercan’ın sorularını cevaplandıran Dr. Kumkale, TİB’in devlet çapında her yerde faaliyet gösterdiğini söyleyerek görevini şöyle anlatıyordu:

Türk milletini Atatürkçü düşünceye sahip bir millet olarak yetiştirmek, bu millete yönelik psikolojik saldırıyı kaynağında kurutmak.”

***

Gizli Plan Açıkça Uygulandı

***

Dönemin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Nihat Bilgen, eğitim ve öğretim dairelerine gönderdiği “Gizli” kaşeli bir üst yazı ile ekteki MGK Genel Sekreterliğinin 13 Aralık 1989 tarih ve 4653-30-89 / KKI (201) sayılı emrinin gereğinin titizlikle yerine getirilmesini ister.

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 18***

“Ataköy Planı” kapsamında sadece Milli Eğitim Bakanlığı değil birçok bakanlık ve kurumun da neler yapması gerektiği “Gizli” kaydıyla bildirilmektedir. MGK Genel Sekreterliği Toplumla Ilişkiler Başkanlığı (TİB) Kurum ve Kuruluşlarla Ilişkileri (KKI) birimi tarafından hazırlanan emirle, ilgili bakanlık, kurum ve kuruluşlardan “uygulamada karşılaşılan problemlerin tesbit edilmesi ve problemlere çözüm yolları araması amacıyla” 14 Kasım 1989 tarihli toplantıya hazırlıklı gelmeleri istenmektedir.

MGK Genel Sekreterliği’ne ait emirde devlet kurumlarının üzerine düşen görevler (alt planlar) şöyle sıralanır:

(Parantez içindeki italik yazılar, Ataköy Planı’nın uygulanma durumunu anlatmak için Ahmet Ünal tarafından eklenmiştir.)

1. Içişleri Bakanlığı:

Plan gereğince vali ve kaymakamlar her yıl hazırlanan bir program dahilinde, “Atatürkçülük ve Tehdit” konularında düzenlenen çeşitli kurs, seminer, toplantı, sempozyum, konferans gibi eğitim faaliyetleriyle oryante edilecek ve faaliyetlerin raporları periyodik olarak gönderilmeye devam edilmesi.

(Bu planın uygulaması konusunda bir örnek… Akşehir ilçemizden küçük bir toplantı haberi:

“Ilçe Kaymakamlığı’nca her yıl Kamu Kurum Kuruluş Amirlerine yönelik düzenlenen ‘Atatürkçü Düşüncenin Geliştirilmesi’ konulu’ konferans dün yapıldı. Akşehir Öğretmen Evi Yemekhanesi’nde saat 15.00’de başlayan konferansa 23 Kamu Kurum ve Kuruluş Amiri katıldı. Ataköy Planı çerçevesinde düzenlenen konferans, Anadolu Lisesi Tarih Öğretmeni M. Ali Yerli tarafından verildi.” Pervasız Gazetesi, 14.04.2004.)

2. Milli Eğitim Bakanlığı:

-Ilkokul, ortaokul ve liselerde okutulan ders ve yardımcı ders kitaplarının vazifeye yönelik konular açısından kontrol, tetkik ve değerlendirmeye devam edilmesi,

(Gereği yapıldı. Bütün ders ve yardımcı ders kitaplarına Atatürkçülükle iligli konular yerleştirildi. “Atatürkçülükle ilgili Konular”, Talim ve Terbiye kurulunun 24 Nisan 1986 tarih ve 95 sayılı kararı ile kabul edildi. Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulu da 8 Mayıs 1986 tarih ve 16 sayı ile sözkonusu kararları onayladıktan sonra 30 Haziran 1988 tarih ve 2212 sayılı Tebliğler dergisinde yayınlanarak yürürlüğe girdi.)

– “Cumhuriyet Döneminde Endüstride Meydana Gelen Gelişmeler” adlı kitabın 1990 yılı içinde basımının yapılması,

(Bu isimle olmasa da bazı kitaplar hazırlandı.)

Din Görevlisi:

Atatürk ilke ve Inkılaplarının dini bilgilerle birlikte birbirlerini bütünleyici tarzda öğretilmesi, aydın ve kültürlü din görevlilerinin yetişmesini sağlamak maksadıyla; Atatürkçülükle ilgili konuların planlanan sosyal ve kültürel faaliyetler çerçevesinde işlenmesine devam edilmesi,

(Bu kapsamda birçok imam hatip lisesi Anadolu imam hatip lisesine dönüştürüldü. Ancak 28 Şubat postmodern müdahalesiyle imam hatipler “tehdit” olarak görülmeye başlandı.)

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 17

***

3. Kültür Bakanlığı:

a. Atatürk Film yapımı ile ilgili faaliyetlerin bildirilmesi,

(Senaristliğini Refik Erduran’ın yaptığı “Metamorfoz” adlı film 1992 yılında Feyzi Tuna’nın yönetmenliğinde çekildi. Senaryosunu Halit Refiğ’in yazdığı “Gazi ile Latife” ise çekilmeyi bekliyor.)

b. Atatürk’ün Nutku I,II, III adlı kitaplarının basımının yapılması,

(Yapıldı)

c. Resimli Nutuk adlı kitapla ilgili gelişmelerin bildirilmesi,

(Yapıldı, daha sonra yabancı dillere çevirisi de yapıldı.)

d. Plan doğrultusunda diğer faaliyetlere devam edilmesi,

e. 10 KASIM Atatürk’ü Anma Haftası ile ilgili esasları belirleyecek bir genelge yayınlanması,

(Yayınlandı.)

4. Turizm Bakanlığı:

Profesyonel turist rehberliği kurslarında, kursiyerlerin Atatürk Ilke ve Inkılapları ve Tehdit konularında bilgili kılınmaları konusunda gayret sarfedilmesi,

(Ne kadar başarılı olduğunu bilmesek de yapılıyor.)

5. YÖK Başkanlığı:

a. “Türk Dili El Kitabı ve Metinler Anatolojisi” adlı kitabın basımının 1990 yılı içinde tamamlanması,

(Atatürk Araştırma Merkezi benzer adlarla çok sayıda eser yayınladı.)

b. Üniversitelerimizde Atatürk Ilkeleri ve Inkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezlerinin kurulmasına devam edilerek, yeni açılan merkezler ve yapılan faaliyetlerin bildirilmesi,

(Bütün üniversitelere kuruldu.)

6. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı:

Atatürkçü Düşüncesinin çeşitli yönlerini belirleyen “Atatürkçü Düşünce El kitabı”, “Nutuk” ve “Atatürk” (Almanca dilinde) adlı kitapların 1990 yılı içinde yayımlanması,

(Atatürkçü Düşünce El Kitabı yayınlandı. Sonraları bu kitabın Arapça baskısı da yapıldı.)

7. Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı:

Plan gereğince Bakanlığa bağlı işyerlerindeki işçilerin Atatürk Ilke ve Inkılapları doğrultusunda eğitilmeleri için verilecek konferans, seminer gibi eğitim faaliyetlerinde hedef kitlenin dikkatini çekmede görüntülü programların yapılması amacıyla, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’ndan gerekli film, slayt vb. malzemenin temin edilmesi,

(Resmi Gazete’nin 27 Haziran 1983 tarihli nüshasında yayınlanan, “Aday Memurların Yetiştirilmelerine Dair Genel Yönetmelik” hükümleri Sanayi Bakanlığı’nca uyarlandı. Işçilere yönelik eğitici faaliyetler sürdürülüyor.)

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 16

***

8. Diyanet Işleri Bakanlığı:

Plan doğrultusunda Eğitim Merkezlerinde gerçekleştirilen eğitim faaliyetleri, yeni açılan Kur’an Kursları, öğretici miktarları ve kurs gören talebe miktarlarının periyodik olarak rapor halinde bildirilmesi,

(Burada kastedilen Diyanet Kur’an Eğitim Merkezleri ve camilerin bünyesinde açılan Kur’an kurslarıdır. Darbeciler her ne kadar “dindar Atatürkçülük” isteseler de Imam Hatip Liseleri ve Kur’an kurslarını bitirenlerin laikliğinden şüphe ediyordu. 12 Eylül’de dernek ve vakıflar tarafından açılan Kur’an kursları kapatıldı. Kamuoyunun “Süleymancılar” şeklinde bildiği grup tarafından açılan Kur’an Kursları daha sonra “Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği” adı altında yurt ve pansiyon açarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu konunun diğer boyutu ise sözkonusu yurtlarla uğraşmak üzere bağımsız bir Ortaöğretim Yurtlar ve Burslar Dairesi’nin kurulmasıdır. Bu daire anlamını yitirince şube müdürlüğüne dönüştürülmüştür. Ataköy Planı’nda öğrenci yurtları konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrı görevler de yüklenmiştir.)

9. Devlet Personel Başkanlığı:

Hazırlık çalışmaları tamamlanan Lise ve Yükseköğrenimli aday memurların eğitimlerinde kullanılacak Temel El Kitabı basım işleminin 1990 yılı içinde bitirilmesi, bu kitabın basım işleminin bitmesinden sonra Ilkokul ve Ortaokul öğrenimli aday memurların eğitimiyle ilgili kitabın basımı çalışmalarına 1990 yılı içinde devam edilmesi,

(Resmi Gazete’nin 27 Haziran 1983 tarihli nüshasında, “Aday Memurların Yetiştirilmelerine Dair Genel Yönetmelik” yayınlandı. Bu yönetmeliğe göre aday memurlara verilecek eğitimin gayesi, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkılap ve ilkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Atatürk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacak, Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarını milletin hizmetinde olarak tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacak yurt ve vatandaş sevgisi ile dolu, güleryüzlü, yol gösterici, vatandaşlara daima yardımcı disiplinli ve bilgili memur yetiştirmektir.” şeklinde belirtiliyor. Aday memurların temel eğitim konularının 1 numaralı maddesi ise “Atatürk ilkeleri”dir.)

*

aday memurlarin atatürkcü yetistirilmesi atatürkcü nesil, beyin yikama 2

aday memurlarin atatürkcü yetistirilmesi atatürkcü nesil, beyin yikama

KAYNAK: T.C. Resmi Gazete, “Aday Memurların Yetiştirilmesine Ilişkin Genel Yönetmelik” Karar sayısı 83/6061, sayı 18090, 27 Haziran 1983, sayfa 12 ve devamı…

***

10. Emniyet Genel Müdürlüğü:

Polis Akademisi ve Polis Eğitim kurumlarında 1990 yılı içerisinde plan gereği faaliyetlere devam edilerek, kütüphanelerin amaca uygun kitaplarla takviye edilmesi, Eğitim Kurumlarında Atatürkçülük konusunda konferans, seminer, sergi, konser gibi eğitici kültürel faaliyetler düzenlenmesi, okul yöneticileri, Öğretim elemanları, öğrenciler ve diğer personelin davranışlarının Atatürk Ilke ve Inkılaplarına uygunluk bakımından kontrol edilmesi, gerekli ikaz ve işlemlerin yapılması,

(Ataköy Planı kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Içişleri Bakanlığı’ndan ayrı değerlendirilmesi anlamlıdır. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, 1986 ve 1990 yılları arasında askeri liselerde ve harp okullarında gerçekleştirilen dindar öğrenci ve genç subay-astsubay tasfiyesinin Emniyet Genel Müdürlüğü ve Polis Akademisi’nde de tekrarlanması konusunda ısrarlıydı.)

13. Basın-Yayın Ve Enformasyon Genel Müdürlüğü

a. Plan doğrultusunda yayınlarında mesajlara yer verilmeye devam edilmesi,

(Yapılıyor)

b. Türk Basınında Atatürk adlı Fotoğraf sergilerinin açılacağı yer ve tarihlerinin bildirilmesi,

(Bu konuda çok sayıda fotoğraf sergisi düzenlendi)

c. Almanya’da yaşayan vatandaşlarımıza yönelik Türkçe -Türk Haber- Ankara gazetesinin 1990 yılı içinde yayınlanması,

(Almanya’da Türk Haber ismiyle yayınlanan bir gazete var. Gurbetçilere yönelik şiir yarışmaları da düzenleyen gazetenin bu maksatla kurulduğuna dair elimizde bir bilgi bulunmuyor.)

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 15

***

Atatürkçülük Dini Bilgilerle Birlikte Öğretilsin

***

Milli Eğitim Bakanlığı adına MGK Genel Sekreterliği’ne gönderilen 14.12.1990 tarihli Ataköy Projesi 1991 Yılı Uygulama Planı’nda ilginç detaylar var.

Uygulama planının hedefleri arasında sayılan bir madde, derslerde dini konuların Atatürk’le birlikte anlatılmasına karşı çıkan bazı sol ve liberal görüşlü yazarların tepkisini çekecek cinsten:

“Toplumumuzun gelişme ve güçlenmesinde, birlik ve beraberlik içinde bulunmasında, kendilerine çok önemli görevler düşen aydın ve kültürlü din görevlilerinin yetiştiği eğitim ve öğretim kurumlarında; Atatürkçü düşüncenin Atatürk milliyetçiliğinin Atatürk ilke ve inkılaplarının dini bilgilerle birlikte, birbirlerini bütünleyici tarzda öğretilmesini, bu müesseselere sızması muhtemel irticai fikirlere karşı Atatürk’ün Laiklik düşüncesinin zihinlere yerleşmesini sağlamaktır.”

Eğitim Uygulama Ana Planları ve Başbakanlığın ilgili direktifleri ile verilen bütün görev ve faaliyetlerin “Vazifeye Yönelik Konuları Gerçekleştirme Genel Planı” istikametinde sürdürüldüğü ve süreleri içerisinde sonuçlandırıldığı belirtiliyor.

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 14

***

ATAKÖY – MEB

Gizli

Milli Eğitim Bakanlığı Ataköy Projesi 1991 Yılı Uygulama Planı

Giriş:

“Türk Toplumunun Atatürkçü Düşünce Doğrultusunda Yetiştirilmesi ve Güçlendirilmesi” maksadıyla Başbakanlığın 26.03.1985 tarih ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin TİB: 4653-4-85 / KKI (19) sayılı direktiflerindeki esaslara bağlı kalınarak başlatılan uygulamaya dönük çalışmalar Bakanlığımızca ayni titizlik ve hassasiyetle sürdürülmektedir.

ATAKÖY Projesi Sorumluluk ve Koordinasyon çizelgesinde de görüleceği üzere Bakanlığımız sorumluluğuna;

-Okul Öncesi Eğitim Planı,
– Ilköğretim Eğitim Planı,
– Genel, Mesleki ve Teknik Liseler Planı,
– Din Görevlisi Yetiştirme Planı,
-Öğretmen Oryantasyon Planı,
– Gençlik ve Spor Faaliyetlerinden Istifade Planı,
– Çıraklık ve Yaygın Eğitim Planı

olmak üzere yedi adet planın hazırlanması, uygulanması, yönlendirilmesi kontrol ve değerlendirilmesine ilişkin görevler verilmişti. (…)

A. Eğitim Planlarının Amaç Ve Kapsamı:

1. Okul öncesi eğitim çağında bulunan çocuklara, ATATÜRK kavramını kazandırmak, ATATÜRK, vatan, millet ve bayrak sevgisini aşılamak, TÜRK dilini sevdirmek, doğru ve güzel konuşmalarını sağlamaktır.

2. Ilköğretim çağında bulunan çocukların Atatürk kavramına, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, Türkiye Cumhuriyetine ve demokratik ilkelere inançlı, iç ve dış tehditlere karşı uyanık ve bilinçli, yapıcı, yaratıcı, üretici, vatan ve millet sevgisi ile dolu olarak yetişmelerini sağlamaktır.

3. Lise ve dengi okul öğrencilerini, Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, Devletine, T.C. Anayasası ve bu Anayasa ile kurulan toplum ve devlet düzenine bağlı, vatan ve millet sevgisi ile dolu, Atatürkçü düşünce ve Türkiye’ye yönelik tehditlere karşı bilinçli ve uyanık olarak yetiştirmektir.

4. Toplumumuzun gelişme ve güçlenmesinde, birlik ve beraberlik içinde bulunmasında, kendilerine çok önemli görevler düşen aydın ve kültürlü din görevlilerinin yetiştiği eğitim ve öğretim kurumlarında; Atatürkçü düşüncenin Atatürk milliyetçiliğinin Atatürk ilke ve inkılaplarının dini bilgilerle birlikte, birbirlerini bütünleyici tarzda öğretilmesini, bu müesseselere sızması muhtemel irticai fikirlere karşı Atatürk’ün Laiklik düşüncesinin zihinlere yerleşmesini sağlamaktır.

5. Mevcut öğretmenlerimizin Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda fikri yapılarını geliştirmek, bu konudaki eksik bilgilerini tamamlamak ve onlara çeşitli yollarla sızmaya çalışan her türlü yıkıcı ve bölücü ideolojik fikre karşı fikren mücadele yollarını öğretmektir.

(Böyle devam edip gidiyor. Metnin tamamını yazmak makalenin hacmini bir hayli aşacağı için, yalnızca belgeleri eklemekle iktifa ediyoruz).

*

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 13

gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 12gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 11gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 10gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 9gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 8gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 7gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 6gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 5gizli atatürkcülük projesi, ataköy projesi ahmet ünal 4

***

Görüldüğü gibi, günümüzde bilhassa “Müslüman Atatürk” imajını savunanlar, darbeci Kenan Evren’in “Gizli Atatürkçülük Projesi”nin kurbanlarıdırlar. Belgelerde açıkça “beyin yıkama” seanslarının uygulandığı görülüyor.

Zaten kemalistlerin en ufak bir tenkidde dahi hemen “Atatürk olmasaydı…” diye başlayan cümleler kurması, 12 Eylül cuntasının adeta Atatürk’e taptırmak gayesiyle yaptırdığı telkin seanslarının en bariz delilidir.

Bu seanslarda hedef, Atatürk’ün;

1 – Allah Teala gibi sorgulanmaması,

2 – Allah Teala’nın mertebesine çıkartılması, ortak yapılması,

3 – (Ve nihayet) Allah’ın kalplerden çıkartılıp bir dikilitaş gibi Atatürk putunun dikilmesidir.

Bunun delili ise yukarıda işaret ettiğimiz gibi, farklı düşünceye, eğitime, karaktere, mizaca ve fıtrata sahip insanların, Atatürk’ü savunmak adına ilk cümleye “Atatürk olmasaydı…” diye başlamalarıdır. Bu trajikomik hal, beyine harici bir müdahalenin, bir programlanmanın en açık delilidir. Bu insanlar maalesef kemalist ideolojinin kurbanı olmuşlar. Atatürk sözkonusu olunca sağlıklı bir şekilde düşünemiyorlar. Zira ideolojik sapmalar her zaman aklın önünde yürür, adeta aklı ve mantığı kilitler. Bu sebeple olsa gerek, Kadir Mısıroğlu, “Kemalist demek mantıkla alışverişi kesmiş adam demektir” der.

Bu kardeşlerimizin beyinlerindeki köhne kemalist zincirleri kırmak ve ideolojik esaretten kurtarmak, hiç şüphesiz kemalist “sözde” tarihçilerin oluşturdukları yanlış algıyı ve cehaleti izale etmekle kabildir. Bunun için önümüzde yalnızca bir seçenek var; yanlışları elimizden geldiğince tenkid etmek ve hakikatleri haykırmak! Bu uzun bir yol, zira ön yargıları yıkmak hiç kolay değil. Lakin tenkidlerimize sağlıklı bağışıklık geliştiremeyen kemalist “sözde” tarihçilerin karın ağrısı çekecekleri kesin.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Sinan Meydan’a verilen cevaplar:

http://belgelerlegercektarih.com/2014/11/30/chenin-cantasindan-nutuk-cikti-yalanina-cevap-2/

[2] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/14/m-kemal-ataturkun-balikesir-hutbesiyle-ilgili/

[3] http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/04/ataturk-filistine-el-surulemez-dedi-yalani/

[4] http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/15/tokyo-camiini-ataturk-yaptirdi-yalani-mustafa-armagan/

Ayrıca bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/23/ataturk-japonyada-cami-yaptirdi-mi-kadir-misiroglu-cevapliyor/

[5] http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/18/ataturk-elmalili-hamdi-yazira-kuran-tefsir-ettirdi-yalani/

[6] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/28/dr-riza-nura-atilan-iftiralara-cevap/

[7] Imam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh)’in Şeriat hakkında yazdıkları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/imam-i-azam-ebu-hanife-rh-a-seriat-hakkinda-ne-dedi/

[8] Vakıflar hakkında daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/03/osmanli-devletinde-vakiflar/

[9] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Islam Fıkhında Alış-Veriş Bilgileri, Istanbul 2010, sayfa 18.

Başka bir eserinde ise şöyle izah eder: “Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir.” Bakınız;

Ekrem Buğra Ekinci, Ama Hangi Osmanlı, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 66.

[10] Hacı Mehmet Günay, “Vakıf”, Türkiye Diyanet Vakfı Islâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, Istanbul 2012, cild 42, sayfa 478.

[11] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Kataloğu, 51/2 1 39.

[12] Düstur, (3. Tertip), cild 8, no. 138, sayfa 192.

[13] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Diyanet Işleri Başkanlığı Kataloğu, 51/ 2 14 11.

[14] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14, 15.

[15] M. Kemal’in din derslerini kademe kademe kaldırdığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

M. Kemal’in bu siyasetine dair başka misaller için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/06/27/kim-ingiliz-ajani-kim-hain/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/23/kim-hain-sultan-vahdettin-mi-yoksa-m-kemal-mi/

[16] Mecmua, “Türkiye Cumhuriyeti Dahilindeki Cevami ve Mesacidin Tasnifi ve Kadrolarının Tespiti Hakkındaki 8 Kanunusani 1928 Tarih ve 6061 Numaralı Talimatnameyi Muadil Talimatname”, cild 4, Ideal Matbaa, Ankara 1942, sayfa 22.

[17] Mecmua, “Türkiye Cumhuriyeti Dahilindeki Cevami ve Mesacidin Tasnifi ve Kadrolarının Tespiti Hakkındaki 8 Kanunusani 1928 Tarih ve 6061 Numaralı Talimatnameyi Muadil Talimatname”, cild 4, Ideal Matbaa, Ankara 1942, sayfa 22, 23.

[18] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 476.

[19] Düstur, (3. Tertip), cild 16, no 230, sayfa 1293-1303.

[20] Düstur, (3. Tertip), cild 17, no 6, sayfa 13, 14.

[21] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 477, 485.

[22] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı Arşivi 1927: Hayrat Kütük Defteri/I-134/270.

[23] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1927:18/229-35.

[24] Vakıflar Genel Müdürlüğü / Hayır Işleri ve Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı Arşivi 1927: Hayrat Kütük Defteri/I-134/270.

[25] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1927:18/229-36.

[26] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Bakanlar Kurulu Kararnameleri Kataloğu, 30 18 01 02/46 50 12.

[27] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Bakanlar Kurulu Kararnameleri Kataloğu, 30 18 01 02/ 57 62 17

[28] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Bakanlar Kurulu Kararnameleri Kataloğu, 30 18 01 02/ 64 38 19.

[29] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 494.

[30] Cumhuriyetin 50. Yılında Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 1973, sayfa 34’den aktaran; Dr. Nazif Öztürk, “Vakıflar Arşiv Kayıtlarına Göre Niksar Vakıfları”, Vakıflar Dergisi, sayı 22, Ankara 1991, sayfa 49.

[31] Bu kaynaklar için bakınız;

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 20. Cumhuriyet Yılında Vakıflar, Başvekalet Devlet Matbaası, 1943, sayfa 15.

Nihat Aytürk, “Türkiye’de Camiler ve Cami Görevlileri”, Diyanet Gazetesi, 1990, sayfa 4, 5.

[32] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 492.

[33] Vakıflar Genel Müdürlüğü (Arşiv), Edirne/Tekirdağ, 1938:362.

[34] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1939: 123/117.

[35] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 489.

[36] Necmettin Şahiner, Gaziantep’in Yokedilen Camileri, Gaziantep Şehit Kamil Belediyesi Kültür Müdürlüğü Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 59.

[37] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 497.

[38] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 488.

[39] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (Tercüme eden Prof. Dr. Metin Kıratlı), 5. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993, (Birinci Baskı 1970) sayfa 412.

[40] Feroz Ahmad, The Making of Modern Turkey, Routledge, Londra 1993, sayfa 92.

[41] Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, Tarih ve Ibret Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 100.

Ayrıca bakınız; Yeni Istiklal Gazetesi, 15 Nisan 1967.

[42] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1948: 92/88.

[43] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Uzunköprü 1940:23911/734.

[44] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Edirne 1940:1/3724.

Bakınız; Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 513.

[45] Irfan Yücel, “Cumhuriyet döneminde Imamlık”, Islam Ansiklopedisi, Türk Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, “Imam” maddesi, sayfa 186, 187.

Ayrıca bakınız; Ismail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak Islam, cild 1, 6. Baskı, Dergah Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 110, 111.

[46] CHP Yedinci Kurultay Tutanağı, Ankara 1948, sayfa 457.

[47] Makalenin tam metni için bakınız; Selamet mecmuası, sayı 41, sayfa 10. (Şubat 1948)
Aktaran: Mustafa Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yayınları, 5. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 265, 266.

[48] “Diyanet Işleri Reisliği’nden Başvekalet’e”, (14 Nisan 1942), Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/26 151 16.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/10/09/kemalist-rejim-doneminde-cenaze-kaldiracak-imam-bulunamiyordu/

[49] Akşam Gazetesi, 28 Mart 1930.

[50] O yıllarda ortalama memur maaşlarının 30 lira olduğunu gösteren kararnameler için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/21/m-kemal-ataturk-vekil-maaslari-ogretmen-maaslarini-gecmesin-dedi-yalani/

[51] M. Kemal’in maaşı, mal varlığı ve Savarona Yatı hakkında bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[52] Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, (Hazırlayan: Turhan Gürkan), Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 158.

Ayrıca bakınız;

Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün Uşağı Idim, (Yayına hazırlayan: Turhan Gürkan), Hürriyet Yayınları, Istanbul 1973, sayfa 53.

[53] Sefa Şimşek, Bir Ideolojik Seferberlik Deneyimi / Halkevleri 1932-1951, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 61.

[54] Orhan Özacun, “Halkevlerinin Dramı”, Kebikeç Dergisi, yıl 2, sayı 3, 1996, sayfa 91.

[55] Andrew Davison, Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik, (Tercüme eden: Tuncay Birkan), Iletişim Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 234.

Ayrıca bakınız;

Anıl Çeçen, Atatürk’ün Kültür Kurumları Halkevleri, Gündoğan Yayınları, Ankara 1990, sayfa 380.

Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 144, 145.

Sibel Bozdoğan, Modernizm ve Ulusun Inşaası / Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür, (Tercüme eden: Tuncay Birkan), Metis Yayıncılık, Istanbul 2002, sayfa 109.

Aktaran: A. Kıvanç Esen, “Tek Parti Dönemi Cami Kapatma/Satma Uygulamaları”, Tarih ve Toplum, sayı 13, güz 2011, sayfa 140.

[56] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1937:367/325, Icra Vekilleri Hey’eti Kararı 1937: 2/6541; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1936: 18/229-130.

[57] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1940: 857/763.

[58] Kamuran Bozkurt, “Halkevlerine Dair”, Ülkü dergisi, cild 6, sayı 36, Şubat 1936, sayfa 450.

Ayrıca bakınız;

Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 375, 376.

[59] Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 150-152.

[60] Adem Kara, Cumhuriyet Döneminde Kalkınmanın Mihenk Taşı Halkevleri (1932-1951), 24 Saat Yayıncılık, Ankara 2006, sayfa 304.

[61] Türker Alkan, Siyasal Bilinç ve Toplumsal Değişim, Gündoğan Yayınları, Ankara 1989, sayfa 183.

[62] Eşref Edib Fergan, Kara Kitap, Sebilürreşad Yayınları, Istanbul 1967, sayfa 27.

Bakınız; Zeynep Özcan, Inönü Dönemi Dini Hayat, Dem Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 68, 69.

[63] Kemal Karpat, “Türkiye’de Iletişimin Gelişmesinde Halkevlerinin Etkisi (1931-1951)”, Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve Ideoloji, 2. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2009, sayfa 334.

[64] Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 144, 145.

[65] Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 150, 151.

[66] Neşe G. Yeşilkaya, Halkevleri: Ideoloji ve Mimarlık, Iletişim Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 152-154.

[67] M. Kemal ve Inönü döneminde Hacca gitmek yasaktı, bakınız;

Hürriyet Konyar, Çok Partili Hayata Geçiş Sürecinde CHP’nin Lâiklik Politikasındaki Değişim, Tarih ve Toplum Dergisi, sayı 135, Mayıs 1994, sayfa 39.

Daha fazla kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

[68] M. Kemal ve Inönü döneminde “Allahu Ekber” demek ve Kur’an okumak yasaktı. Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[69] M. Kemal ve Inönü döneminde din dersleri yasaktı. Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[70] Medeni Kanun’da Kur’an’a aykırı hüküm:

TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 57, cild 22, 17.02.1926, sayfa 237’den sonra Türk Kanunu Medenisi kitabı tutanağa geçirilmiş. Kitap sayfa no: 10.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/08/chpnin-islam-dusmanligi-ve-muslumanlara-dayatilan-isvicre-medeni-kanunu/

[71] Sebilürreşad, cild 13, sayı 284, 1959, sayfa 144.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/27/kemalist-rejim-din-kitaplarini-bile-yasaklamistir/

[72] Ordinaryüs Profesör Doktor Ali Fuat Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yayınları, 8. Baskı, Istanbul 2007, sayfa 13.

[73] M. Kemal döneminde mekteplerde okutulan Lise Tarih kitabında dinimize hakaret:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

M. Kemal döneminde mekteplerde darwinizm okutuluyordu, bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2015/03/08/ataturk-doneminde-okullarda-darwinizm-okutuluyordu/

[74] Resmi Yayında Kur’an’a hakaret:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/04/02/ataturk-donemi-resmi-yayinda-kurana-hakaret/

En yetkili ağızlardan din aleyhtarlığı için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/16/chpnin-basbakani-recep-peker-din-zehirdir/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/22/belgelerle-kemalistlerin-islam-dusmanligi/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/06/22/chpnin-din-dusmanligi/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/14/chpli-icisleri-bakani-sukru-kaya-din-bitmistir/

[75] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, 28. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, Istanbul 2010, cild 1, sayfa 201.

[76] Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, Tarih ve Ibret Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 251-253.

[77] Haber için bakınız; Bugün gazetesi, 9 Aralık 1967, sayı 357.

Mevzuyla alakalı başka bir haber için bakınız; Zaman gazetesi, 11 Şubat 1988.

[78] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 9, Cild 22, Içtima 76, 4 Mayıs 1953, sayfa 7.

[79] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 9, Cild 18, Içtima 45, 23 Şubat 1952, sayfa 595.

[80] Kadir Mısıroğlu, CHP’nin Günah Galerisinden Sayfalar, Sebil Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 224, 225.

[81] Cumhuriyet Gazetesi, 23 Mayıs 1948.

[82] A. Kıvanç Esen, “Tek Parti Dönemi Cami Kapatma/Satma Uygulamaları”, Tarih ve Toplum, sayı 13, güz 2011, sayfa 144.

[83] CNN. com, “Iraq P.M.: ISIS ‘barbarians’ will not destroy our history”, 28 Şubat 2015.

http://edition.cnn.com/2015/02/28/middleeast/isis-museum-antiquities-vandalism/

[84] Meşhur Alman dergisi “Der Spiegel”in internet sitesinde Buda heykellerini yıkan Taliban’a “barbarlar” deniyor, bakınız;

http://www.spiegel.de/jahreschronik/a-172615.html

[85] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, Cild 18, Içtima 66, 27 Mayıs 1937, sayfa 292.

[86] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 6, Cild 11, Içtima 60, 31 Mayıs 1940, sayfa 484.

[87] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1939: 1017/945.

[88] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1939: 952/880.

[89] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1945: 200/196; Icra Vekilleri Hey’eti Kararı 1945: 3/3297; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1945: 68/8.

[90] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 180.900.7.42.1 (25 Ekim 1924).

[91] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 180.900.7.42.2 (2 Kasım 1924).

[92] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 180.900.7.42.3 (31 Mayıs 1925).

[93] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 080.18.01.15.59.12.

[94] Mecmua, “Abidatın Esaslı Tamiri Için Istikraz Edilen Paraların Bir An Evvel Ödenmesi Için Hayrat Satışına Önem Verilmesi Hakkındaki Tahriratı Umumiye”, cild 3, Ideal Matbaa, Ankara 1941, sayfa 202, 203.

[95] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 265, 266.

[96] Murat Bardakçı, Şahbaba, Inkılap Kitabevi, Istanbul 2006, sayfa 268, 269.

[97] Ahmet Usal, Edirne Tarihi ve Kültürü, Edirne Vergi Dairesi Başkanlığı, Aralık 2006, sayfa 29.

[98] Prof. Dr. Afet Inan, Cumhuriyetin 50. yılı için Köylerimiz, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1978, sayfa 57.

[99] Yıldız Sey, “Cumhuriyet Döneminde Konut” Bilanço 98 Dizisi. 75 yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınlar ve Tarih Vakfı Yayınları Ortak Yayını, Istanbul 1998, sayfa 277.

[100] Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Cumhuriyet Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 121.

[101] Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, Cumhuriyet Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 135, 136.

[102] http://www.ekrembugraekinci.com/sualcevab.asp?id=7900

[103] Tarık Mümtaz Göztepe, Osmanoğulları’nın Son Padişahı Vahideddin Mütareke Gayyasında, Sebil Yayınevi, Istanbul 1978, sayfa 268.

Ayrıca bakınız;

Murat Bardakçı, Şahbaba, Inkılap Kitabevi, Istanbul 2006, sayfa 176.

[104] Afife Rezzemaza, Saraydan Sürgüne-Vahdettin’in Saraylısı Anlatıyor, (Hazırlayan: Dr. Edadil Açba), Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 54.

[105] Ali Fuad Türkgeldi, Görüp Işittiklerim, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1984, sayfa 175, 176.

[106] Ismail Hakkı Okday, Yanya’dan Ankara’ya, 2. Basım, Sebil Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 359.

[107] T.B.M.M., Zabıt Ceridesi, Devre 1, Cild 1, Içtima 5, 27.4.1336 Salı, ikinci celse, sayfa 90-93. (Meclis Tutanakları)

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/14/ataturke-verilen-idam-fetvasindan-dolayi-sultan-vahidettine-hain-denilemez/

[108] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1937: 18/229-151.

[109] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Keşan 1939: 38/1; Vakıflar Genel Müdürlüğü/Edirne 1940: 90490/4834; 23634/550.

[110] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Edirne 1940: 23950/759; 23972/776.

[111] Vakıflar Genel Müdürlüğü/Uzunköprü 1940: 23798/664; Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1948: 143/40.

[112] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, 1937: 18/229-151.

[113] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 511.

[114] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 546, 547.

[115] Vakıflar Idare Meclisi Kararı, 1948: 92/88.

[116] Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, 1303: 932/258-264.

[117] Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 482, 483.

[118] Ahmet Ünal, Gizli Atatürkçülük Projesi: Ataköy Planı, Anekdot Yayınevi, Ankara 2009.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalistlerin Yalanları

Kemalistlerin Yalanları

*

yavuz bahadiroglu kemalist yalanlar yavuz bahadiroglu atatürk, yavuz bahadiroglu m. kemal

***

Çocukken her şey çok kolaydır. Ders kitaplarını okur, öğretmenin anlattığı Mustafa Kemal’i hayran hayran dinler, sınıfları geçersiniz… Ama bir de sonrası var bunun: Büyüyüp kitaplar devirdikçe, okulda öğretilenlerin gerçekle ilgisinin bulunmadığını fark edersiniz… Tökezlersiniz. Tereddüde düşersiniz. Doğrusunu öğrenmek için başka kitaplara yönelirsiniz. Okudukça öfkelenir, öfkelendikçe okursunuz… Bana işte böyle oldu: Öfkelendim, kızdım, küstüm; ama okumaktan, araştırmaktan hiç vazgeçmedim. Yıllar yılı, “Bizi neden kandırdılar?” sorusuna cevap arayıp durdum. Bir devlet, kendi çocuklarını neden kandırır sahi? Saklamak istediği bir şeyler mi vardır? Devlet neden bir şeyler saklamak ister?

Beynimi üşüten yalanlar, doğrular tarafından kovulana kadar uğraştım. Sonunda anladım ki, ‘vatandaşı kandırma’ demokratik devletlerde olmaz, ideolojik devletlerde olur ve benim devletimin ‘Kemalizm’ denen bir ideolojisi var (hâlâ)… Yaşanan onca yıla rağmen, tüm partilerin ‘Kemalist’ olmak zorunda kalması, size de garip gelmiyor mu? Seçtiğimiz milletvekillerinin “Atatürk ilkelerine bağlı” kalacaklarına dair yemin etmesi, tuhaf değil mi? O zaman vicdanları istikametinde nasıl karar verecek bu insanlar, nasıl savunacaklar hakkı ve hakikati?

Geçelim… Ders kitaplarımızda, “Cumhuriyet Meclis tarafından ilan edildi” diye yazar ya, yalandır! Ders kitaplarımız, “Atatürk ittifakla cumhurbaşkanı seçildi” der ya, o dahi yalandır! “O yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan, bu da mı yalan?” diye soracak olursanız, evet, bu dahi yalandır! Maalesef cumhuriyeti yalanlar üzerine inşa ettik! Bir tarafı yalan, diğer tarafı inkâr! Sonra da tuttuk: “Neden doğru insan yetiştiremiyoruz?” diye ağlamaya başladık. Yalan ve inkârla beslenen çocuklar arasından, ‘doğru insan’ nadiren çıkar!

Gerçekler başka, öğretilenler bambaşka! İki ateş arasında bunaldık! Hepimiz derece derece ‘ideoloji’nin narına yandık! Bugün bunun bedelini ödüyoruz. Yalanlarla, yanlışlardan bunalan ruhumuz, sonunda isyan etti: O isyanın içinden ‘yeniden diriliş’ filizleniyor: “Yeni Türkiye” dedikleri bu olsa gerek! Tabii bu durum Kemalistleri rahatsız edecek… “Yanıldık” deseler, huzur bulacaklar ama bunu da kendilerine yediremiyorlar. Ayrıca doksan senedir sevdiğin biri hakkında ‘yanılmak’ ne demek?

Eski hayatları ne güzeldi oysa: “Atatürk büyüktü… En büyüktü… Ulu idi… Yüce idi… Gazi idi… Ebedî Şef idi… Yedi düveli yenmişti… Boyu uzundu… Sesi gürdü… Çanakkale Zaferi’ni o kazanmıştı” diyor, itiraz edenleri 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu” ile püskürtüp, keyif çatıyorlardı.

Şimdilerde “Yeni Türkiye” var: “Yeni Türkiye”nin yeni kodları oluşuyor. Tabiatıyla yakın tarih de sorgulanıyor. Artık kimsenin yalanlarla, masallarla, efsaneleştirilmiş olaylar ve hayallerle kaybedecek vakti yok. Herkes belge istiyor. “İşte Nutuk ortada!” demek de kimseye yetmiyor. Çünkü Nutuk tarih değil, Atatürk’ün kendi bakış açısıyla oluşturduğu ‘hatıralar’dır. Bir nevi ‘savunma’dır.

“Hatıralarına neden çocukluğundan itibaren başlamıyor da, 19 Mayıs 1919’dan başlıyor?” sorusu da işin cabası… “19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlıyor Nutuk ! Samsun’a çıkması için kim tarafından görevlendirildiğini, bu iş için kendisini kimin seçtiğini, İstanbul’dan çıkış izninin kimlerden alındığını, neden kendisinin tercih edildiğini söylemiyor. O güne kadar neler yaşadığını, nasıl bir aileden geldiğini, ailesiyle ilişkisinin neden ‘limoni’ olduğunu, babasından, dedesinden, ninesinden neden hiç söz etmediğini bilmiyoruz. Hatta meşhur ‘karga kovalama’ hikâyesini hariç tutarsak, nasıl bir çocukluk yaşadığını dahi bilmiyoruz.

Doğum tarihi—sadece ayında değil, yılında—ile ölüm günü ve saatinde bile ihtilaf var. Doğum tarihi konusunda, “Neden 19 Mayıs olmasın” dediğini biliyoruz ama “Neden 19 Mayıs olsun?” sorusunun cevabını bilmiyoruz. Bir ‘önder’in hayatının alaca karanlık kuşağında kalması ilginç! Daha da ilginç olanı, Kemalistlerin bu konularla ilgilenmiyor olmaları… Yahu insan, sevdiği insanın gerçek doğum ve ölüm tarihlerini, tüm ailesini, akrabalarını merak etmez mi? Etmiyorlar…

Doğum tarihinin bile ihtilaflı olması onlara hiçbir rahatsızlık vermiyor. Hâlâ yalanlarla idare etmeye çalışıyorlar. Ama artık deniz bitti!

.

**********

.

KAYNAK:

Yavuz Bahadıroğlu, Kemalist Yalanlar, Nesil Yayınları, Istanbul 2015, Önsöz.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

Osmanlı Devleti Bir Islam Devleti Değil miydi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

BT osmanli islam devleti osmanli devleti seriatla mi yönetiliyordu, osmanli seriat ile mi yönetiliyordu, osmanli seriat, osmanli devleti diktatörlük müydü, padisah diktatör müydü, osmanli laik miydi

***

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmişti. Bugün de klasik fıkıh terminolojisine sahip bulunmayan bazılarının Osmanlı Devletindeki tatbikatı sathî değerlendirerek benzeri neticelere vardığı müşahede edilmektedir. Şu halde şer’î bir devletten söz edebilmek için hangi kriterler lâzım geldiği ve Osmanlı Devleti’nin bunlara ne denli sahip olduğunun ortaya konulması icap etmektedir.

Devlet demek, hukuk demektir. Zira devlet, haklı ile haksızın arasını ayırmak, mazlumun hakkını zâlimden almak üzere vardır. ‘Hakk’ın çokluk hâlinin ‘hukuk’ olması boşuna değildir. Hemen her semâvî din, inanç ve ibâdetler yanında, hukuk kaideleri de getirmiştir. İslâmiyet, daha başından itibaren bir devlete sahip oldu. İslâm hukuku, bu devletin himayesinde doğdu ve inkişaf etti. Klasik İslâm kaynaklarında, bu hukukun hâkim olduğu beldelere dârülislâm veya şimdiki tabirle ‘İslâm devleti’ veya -aman yanlış anlaşılmasın- ‘şer’î devlet’ deniyor.

Demek ki bir beldede İslâm hukuku hâkim ise, müslüman ve gayrımüslimler vatandaşlık şemsiyesi altında barış içinde yaşayabiliyorlar ise, orası İslâm devletidir. Şer’î devlet, müslüman ve gayrımüslimlerin, can, mal ve din hürriyetine sahip bulunduğu, hukuk sisteminin şer’î prensiplere dayandığı bir sistemdir. İsterse müslümanlar ekseriyette olmasın. Hatta emperyalistlerin işgal ettiği ve başına da gayrımüslim idareciler tayin ettiği müslüman beldeleri, şer’î hukukun tatbikatı devam ediyorsa, dârülislâm olarak kalır. Kur’an-ı kerim, aşağıda zikredileceği üzere, indirdiği hukuk kaideleriyle inanarak amel etmeyi iman ile bir tutar.

Türkler, Müslümanlığa girdiklerinden itibaren, kendilerini İslâm cemiyetinin içinde buldular ve burada câri hukuk sistemine tâbî oldular. İslâm dini, inanç ve ibâdet esasları yanında, önceki semâvî dinler gibi, hukukî hükümler de ihtivâ ediyordu. Türklerin Müslümanlığa girdikleri zamanlarda İslâm hukuku tekemmül etmiş ve tedvin olunmuştu (yazılı hâle getirilmişti). Müslüman Türk devletleri de, Abbasî Devleti modelini kabul ederek, burada hâkim hukukî, siyasî ve idarî gelenekleri benimseyip sürdürdüler. İslâm hukukunun boşluk bıraktığı hususlarda, bu hukuka aykırı olmayacak şekilde, kendi siyasî ve hukukî geleneklerini de tatbik ettiler. İslâmiyet’e uymayan âdetlerini de bıraktılar. Osmanlı Devleti de bu yoldan yürüyerek, dünya üzerinde hüküm sürdüğü altı asır boyunca, İslâm hukukunu bütünüyle tatbik etme iddiasında oldu.

Bazı yazarlar ve tarihçiler, Osmanlı hukuku denildiğinde, İslâm hukukunun bir versiyonunun anlaşılmasını yanlış bir ön kabul olarak değerlendirmişler; Osmanlı Devletinde İslâm hukukunun ancak sınırlı ve kısmî bir yürürlüğünün olduğunu, geniş bir sahada örf kuralları ile padişah emirnâmelerinin tatbik edildiğini; hatta şer’î hukukun en çok şeklî hukuku ifade ettiğini, bir başka deyişle şeklen yürürlükte olduğunu; Osmanlıların pek çok hususta şer’î hukuka aykırı hükümler kabul etmek zorunda kaldığını söylemişlerdir. Bunun neticesi olarak da Osmanlı Devleti’nin aslında bir İslâm devleti olmaktan çok, kısmen de olsa laik esaslara dayandığını iddia etmişlerdir. Bu yazarlar ekseriya arazi rejimi, devşirme sistemi, şehzâde idamları, muamele satışı, irsadî vakıf sistemi gibi spesifik tatbikatları bu iddialarına misal göstermişlerdir. Böylece Osmanlı Devleti’nin klasik mânâda bir şer’î devlet sayılamayacağı hususunda bir paradigma meydana getirmişlerdir.

İslâm hukukunun aslî kaynaklarına ulaşamayan bu müelliflerin kanaatlerine iştirak etmek mümkün değildir. Şer’î hukuk, bazı sahalarda boşluk bırakmış ve bu sahalarda teşri (hüküm koyma) salâhiyetini hükümdara vermiştir. Hükümdar, İslâm hukukuna aykırı olmamak şartıyla, gerekirse mahallî örf ve âdetlerden de istifade ederek bir takım hukuk kâideleri koyabilir. Bunun misallerine de rastlanmaktadır. Nitekim İslâm hukuku, kim olursa olsun idarecilerin (emîrin) hukuka uygun emirlerine itaat edilmesi esasını koymuştur.

İslâm tarihi boyunca şer’î hukuk Müslüman devletlerde hep aslî sistem olarak tatbik edilmiştir. Hazret-i Ebû Bekr’in halîfeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, İslâm hukuku referansları araştırılmış ve mesele fetvâya bağlanmadıkça icraata geçilmemiştir. Osmanlı Devleti de esas itibariyle İslâm hukukunun Hanefî tefsirini tatbik etmiş; ihtiyaç oldukça diğer sünnî mezheplerden, hatta bu mezheplerin zayıf kavillerinden istifade etmekte beis görmemiştir. Böylece her meselede İslâm hukukunun sınırları içinde hareket etmeye itina gösterilmiştir. Tanzimat’tan sonra, Avrupa kanunlarının iktibasında bile, bu metinler şerî hukukla mutâbık hâle getirilmeden ilan olunmamıştır.

Hükümet icraatında şer’î hukuka aykırılık bahis mevzuu olsa bile, bu istisnâî bir vaziyeti ifade eder. ‘İstisnalar kâideyi bozmaz’. Osmanlı otoritelerinin ‘Biz gerekirse şer’î hukuku bertaraf ederek hüküm koyarız’ şeklinde bir iddiası hiç olmamıştır. Siyasî pragmatizm başka şeydir, laiklik başka şeydir. Kanunnâmelere şer’î prensiplere aykırı hususların girmesine göz yumulmuş olabilir; hatta şer’î hukuk hükümlerinin tatbikinde ihmal gösterilmiş olabilir. Ancak İslâm inancına göre, “Ameller, imandan bir cüz değildir”. Yani günah işlemek, insanı dinden çıkarmaz. Nitekim son şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi diyor ki: Müslüman milletin hükûmeti, dinden infisâlini [ayrıldığını] ilân etmeksizin ahkâm-ı İslâmiyye hâricinde hareket ederse, günahkâr bir Müslüman gibi fısk irtikab etmiş [günah işlemiş] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar fâsıklardır” meâlindeki âyetin (Mâide: 47) şümulüne girer. Böyle olmayıp, dinin emir ve yasaklarına uymanın halka ait bir keyfiyet olduğu gerekçesiyle Ahkâm-ı İslâmiyyeyi ilgâya [kaldırmaya] kalkışırsa bu irtidad [dinden çıkma] sayılır ve “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse onlar kâfirlerdir” meâlindeki âyetin (Mâide: 44) şümulüne girer.

Evet, Osmanlı Devleti, Avrupa siyaset tarihi terminolojisi çerçevesinde bir teokrasi değildir. Çünki halîfe/padişah, her ne kadar ruhânî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; Papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları afvetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salâhiyetine de sahip değildir. İslâm-Osmanlı cemiyetinde ruhban [râhipler] sınıfı bulunmaz. Dinî âyinlerin mutlaka hükümdar veya din adamı tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur. Din adamlarını, aynı zamanda ilmiye sınıfı diye bilinen, kadılar [hâkimler], müftüler (hukuk müşavirleri) ve müderrisler (akademisyenler) teşkil eder. Osmanlı Devleti’ndeki bütün hukukî ihtilaflar, medrese mezunu din âlimi kâdılar önüne çıkarılır; İslâm bilginlerinin dinî kâideleri sistematize ettiği hukuk kitaplarına göre çözülür.

Osmanlılarda örfî hukuk hükümlerinin tedvin edildiği fermân ve kanunnâmeleri hazırlayan Divan-ı Hümâyun mensubu yüksek rütbeli nişancı, medrese mezunudur ve ilmiye sınıfındandır. Kendisine bu sebeple müfti-i kanun da denir. Ayrıca hazırlanan kanunnâmenin şer’î hukuka mutâbık (uygun) olup olmadığı hususunda da şeyhülislâmın fetvâsına müracaat edilir. Osmanlı arşivlerinde, padişah ve sadrâzam tarafından şeyhülislâmlıktan istenen çok sayıda fetvâ bulunmaktadır. Hukukî meselelerde fetvâ almanın mecburi olduğunu bildiren fermânlar da vardır. Zaman zaman şeyhülislâmlıkta kanunnâme metinlerinin tashih edildiği vâkidir. Böyle bir hataya şeyhülislâm Ebussuud Efendi ‘bu kaydı câhil kâtipler yazmış olsa gerek’ demiş ve “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Dine aykırı bir hüküm, padişah bile emretse, meşru olmaz] diyerek itiraz etmiştir. Fetvânın müeyyide gücü ve bağlayıcılığı yoktur. Uyulmadığı zaman kişiyi buna zorlayacak bir makam bulunmamaktadır. Ancak Osmanlı idarecileri, amme efkârı önünde meşruluk temelini muhafaza etmeye her zaman itina etmiştir. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, ‘Sul­tan Türk­le­re; Kur’an da sul­ta­na hükme­der’ demekten kendilerini alamamışlardır.

Yahudi asıllı Alman müsteşrik Joseph Schacht, devletin fiilî tatbikatını şer’î hukukun hükümlerine uygun tutma gayretinin en dikkate değer ve başarılı örneğinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya konduğunu söyler ve der ki: “Osmanlılar, adaletin tevziini tamamen şeriate dayandırmıştır. Hatta sivil idarenin en küçük birimini, kâdının salâhiyeti altındaki kazâ [ilçe] olarak kabul edip, mahallî polis şefi olan subaşıyı kâdının emrine vermişlerdir. Şeyhülislâm, devletin en yüksek memuriyetlerinden birisi hâline gelerek, devlet içersinde şer’î hukuka riayet edilmesini sağlamak ve kâdıların faaliyetlerini kontrol etmekle vazifelendirilmiştir. Her vesilede hükûmetçe yapılması düşünülen işlerin şeriata uygun olup olmadığı hususunda kendisine danışılmıştır”. Schacht son olarak, Osmanlı sultanlarının şer’î hukuka bağlılıkları ile temâyüz ettiklerini [öne çıktıklarını]; imparatorluktaki hukuk nizamının, çağdaş Avrupa’da hâkim olan hukuk düzeninden çok üstün olduğunu söyler.

Bir yandan padişah, diğer yandan ulemâ ve tüccar, her zaman şeriatın yanında yer almıştır. Bunun akılcı bir sebebi de vardır. Şeriat, idarecilerin güçlerini kötüye kullanmalarının önüne geçmek üzere yaratılmıştır. Şer’î hukukta, hak ve hürriyetler, bizzat teminat altına alınmış; ferdî münasebetler de net bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm ulemâsı, siyasî otoriteye karşı, kendine has bir sınıf şuuru içinde, şer’î prensiplerin taviz vermez muhafızı rolü oynamıştır. Osmanlılarda Batılılaşma devresi olarak adlandırılan Tanzimat devrindeki ıslahat dahi, şer’î hukuk prensiplerine riayet edilerek yapılmıştır. Bu ıslahatın başında Ahmed Cevdet Paşa gibi şer’î hukuka vukufu ve muhafazakâr tavırları ile tanınmış bir simânın bulunması dikkate değerdir. Hatta dinî hususlardaki lâkaytlıkları ile tanınan İttihatçıların bile, hükûmet icraatlarında şer’î hukuka uygun davranma endişesi taşıdıkları görülür.

XIX. asırda Ortadoğu’da bazı emperyal emellere sahip Avrupa hükümetleri ve bunların desteklediği oryantalistler, bilhassa Arap asıllı müslümanların İstanbul’a itimadını yıkmak için, bir yandan Osmanlı ailesinin Kureyşî olmadığı, dolayısıyla meşru halife sayılmayacağı propagandasını yaparken; öte yandan da Osmanlı idaresinin, kanunnâmeler vesilesiyle şer’î hukuktan uzaklaştığını iddia etmiştir. Arap memleketlerinde ilmî maksatlarda bulunduğum zamanlarda, bu telakkinin bazı kesimlerde az da olsa hâlâ yaşadığını müşahade etmiştim. Ancak buna da cevabı yine Arap uleması vermiş; Osmanlı Devleti’nin gerçek bir İslâm devleti olduğunu ispata dair kitaplar kaleme almışlardır. Mısırlı Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî (973/1565), Osmanlıların dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyet’in yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablüsî (1143/1731), “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (1304/1886), Osmanlıların İslâmiyet’e hizmetlerini anlatmak üzere müstakil bir eser kaleme almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden ve manevî keşifleriyle tanınan Muhyiddin Arabî’nin, “İnne aslaha’d-düveli ba‘de’s-sahâbeti ed-Devletü’l-Osmaniyye, Ve lâ inkırâza ilâ yevmi’l-hatmi ve’l-kıyâme” (Sahabeden sonra en sâlih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

İslâm dininin herkes tarafından duyulması demek olan i’lâ-i kelimetullah [Allah’ın adının yüceltilmesi] prensibi, Osmanlı Devleti’nin birinci misyonu olmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler Osmanlı Devleti’nin kısa bir zamanda büyüyüp dünyanın en güçlü devleti oluşunun arkasında, gazâ ruhunun yattığını söyler. Osmanlılar, nice Haçlı taarruzunu durdurarak müslüman âlemini büyük bâdirelerden korumuş; kurdukları güçlü maarif müesseseleriyle sayısız âlim yetiştirerek İslâmî ilimlerin inkişafını ve İslâm inancının saf bir şekilde günümüze intikalini temin etmişlerdir. “Sizden biriniz kötü bir şey gördüğünde eliyle, buna gücü yetmezse diliyle önlesin. Bu da mümkün olmazsa kalbiyle buğzetsin!” hadîs-i şerifini tefsir eden ulema, el ile emr-i maruf ve nehyi münker mükellefiyetinin hükümete ait olduğunu bildirmiş; Osmanlı idarecileri de, Müslümanların günlük hayatta dinî prensiplere uyup uymadığını kontrol ederek bu vazifeyi devletin sonuna kadar yerine getirmiştir. Meselâ alenen nakz-ı sıyam (açıkta oruç bozmak) Osmanlı ceza kanunlarında hep yer almış bir suçtur. Kadınların tesettüründen, mektep talebelerinin cemaatle namaza devamına kadar, müslümana alkollü içki satışından, kibrit kutuları üzerindeki mübarek resimlerin yerlere atılmasının men’ine kadar günlük hayatın her safhasında, müslümanların dinlerinin prensiplerine uymaları kolaylaştırılmış ve kontrol edilmiştir. Dinî kitaplar, zamanın muteber ilim adamlarından teşekkül eden maarif encümeninde tasdik edilmedikçe basılamamıştır.

Netice itibariyle Osmanlı Devleti, klasik ilmî terminolojiye göre tipik bir şer’î devlettir. Hatta bu kategoriye giren devletlerinin de sonuncusudur. Asr-ı Saadet ve hulefa-i râşidîn devrinden sonra, İslâm dininin olabildiğince kemal mertebede hüküm sürdüğü bir numunedir. Müslümanların siyasî hâkimiyetlerini kaybettiği XX. asır başlarından itibaren, dünyada hakiki mânâda bir şer’î devlet görülmemektedir. Ancak bazı müslüman devletler şer’î hukuku kısmen de olsa tatbik iddiasındadır.

.

KAYNAKÇA

.

Abdülvehhâb Şa’rânî, el-Uhûdü’l-Kübrâ, Kâhire 1308.

Adnan Koşum, Osmanlı Örfi Hukukunun İslam Hukukundaki Temelleri, Selçuk İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 17, Konya 2004, s. 145-160.

Ahmed Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, İstanbul 1990.

Coşkun Üçok, Osmanlı Kanunnâmelerinde İslâm Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, C. III-1, III-2, IV-1, Y. 1946-1947.

Dahlân, ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye, Kâhire 1304.

Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku, İstanbul 2006

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku, 3.baskı, İstanbul 2013

Fadl Alevî Paşa, Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviye, 1313/1895; 1895.

Fuad Köprülü, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

Habib el-Ubeydî, Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm; İst. 1334/1915.

Häim Gerber, State, Society and Law in Islam-Ottoman Law in Comperative Perspective, New York 1994.

Halil Cin/Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, 2 C, 3.b, İstanbul 1996.

Halil İnalcık, “Şeriat ve Kanun, Din ve Devlet”, İslâmiyât I (1998), S. 4.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Türk Hukuk Hayatındaki Düalizm ve Şer’î Hukuktan Laik Hukuka Geçiş”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, İstanbul 1968.

Ignaz Goldziher, Fıkıh, Maarif İslâm Ansiklopedisi.

İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, Kâhire 1317/1899.

James Lewis Farley, Turks and Christians: a solution of the Eastern question, London, 1876.

John Hobson: Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Trc. Esra Ermert, İstanbul 2007.

Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law, 2nd edition, Oxford 1966.

  1. Âkif Aydın, Osmanlı’da Hukuk, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Edt. Ekmeleddin İhsanoğlu, İstanbul 1994.

Mahmud Hamza Efendi, Bekâ-i Saltanat-ı Osmaniyye, Trc. Bereketzâde İsmail Hakkı, Derseadet 1332.

Mâverdî, Ebu’l-Hasen, el-Ahkâmü’s-Sultaniyye, 3.b, Kâhire 1393/1973.

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul 1978.

Numan el-Âlûsî, Gâliyyetü’l-Mevâiz, Kâhire 1301-1329.

Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Muesseselerinin Şer’iliği Meselesi”, İÜHFM, c. XI, S. 3-4, İstanbul, 1945.

Ömer Lütfi Barkan, Kanunname, Maarif Vekâleti İslâm Ansiklopedisi

Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, İstanbul 1943.

Ömer Lütfi Barkan, Türkiyede Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi, Cumhuriyetin 50. Yılı Semineri, Ankara 1975.

Paul Wittek, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Trc. Güzin Yalter, İstanbul 1971.

Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlmi ve’l-Âlem, Kâhire 1369.

Vasfi Raşid Seviğ, Fıkıh ve Medeni Kanun, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, Y.1951, S. 3-4.

***

ALINTI:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

http://www.beyaztarih.com/makale/osmanli-devleti-bir-islam-devleti-degil-miydi

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=623

.

Kemalist iftiralara cevaplar – 1

Kemalist iftiralara cevaplar – 1

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemalist iftiralara cevaplar kemalistlere cevap

Kemalist iftiralar…

***

Sosyal medyada “Cahiller için” başlığıyla birkaç maddeden ibaret ve fakat iftiralarla dolu bir yazı dolaşıyor. Burada “cahiller”den kasıt antikemalistler oluyor ama kimin cahil olduğunu aşağıda vereceğimiz cevaplardan sonra çok net bir şekilde göreceğiz. Aslında bu paçavraya cevap vermek bile zaman israfı, fakat bu mevzularda malumat sahibi olmayan insanların nasıl kandırılmak istendiğini göstermek boynumuzun borcudur.

Iddia:

Atatürk’ü koruma kanunu’nu çıkartan Menderes’di.

Cevap:

Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun CHP tarafından değil de Demokrat Parti’lilerce çıkartıldığının iddia edilmesinin altında yatan maksat gayet açık. Kemalistler bu iddiayla hem M. Kemal, hem de Yakın Tarihte meydana gelmiş olaylar hakkında hiçbir zaman ve şekilde örtbas edilmesi gereken bir şeylerin bulunmadığını söylemek istemektedirler.

Evet, Atatürk’ü Koruma Kanunu Demokrat partinin iktidarı döneminde çıktı. Demokrat partinin Genel Başkanı Adnan Menderes idi, fakat partinin kurucusu Celal Bayar’dı. 1950’de Menderes Başbakan olurken, Bayar Cumhurbaşkanı oldu. Celal Bayar, M. Kemal’e çok yakın bir isimdi, tıpkı Inönü gibi. Dahası, M. Kemal’in son Başbakanı’ydı ve masondu. M. Kemal, Hindistan Müslümanları’nın Hilafet için gönderdikleri paranın 250 bin lirasını Bayar’a vererek Iş Bankası’nı kurdurtmuş ve onu bankaya Genel Müdür yapmıştı.[1] Işte bu kadar yakındı. Ayrıca Bayar, CHP’de Genel Başkan Vekili bile olmuştu. Zaten Demokrat Parti, CHP’nin içinden çıkanlar tarafından kuruldu. Üstelik Bayar partiyi kurarken Inönü ile görüşmüş ve ondan onay almıştı.[2] Nitekim DP’nin programı CHP’ninkinden farklı değildi.[3] Yani Bayar da Inönü gibi kemalist idi.

*

atatürk bayar, atatürk celal bayar, m. kemal celal bayar, inönü celal bayar, menderes celal bayar, atatürkü koruma kanunu celal bayar

Aynı yolun yolcuları: M. Kemal, Fevzi Çakmak, Celal Bayar ve Ismet Inönü…

***

Görüldüğü gibi M. Kemal, Bayar ve Inönü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır… Burada bilhassa Inönü-Bayar ilişkisi hakkında bir-iki delil daha sunmak fevkalade faydalı olacaktır.

Aşağıdaki genelgeden anladığımız kadarıyla, Ismet Inönü’nün 1937’de Başbakanlık vazifesinden ayrıldıktan sonra, bazı CHP ile Halkevleri binalarında asılı bulunan resimleri kaldırılmış… Bunun üzerine Inönü’nün yerine Başbakanlık görevine getirilen Celal Bayar, bir genelge yayınlar:

“Cumhuriyet Halk Partisi
Genel Sekreterliği
Ankara 18.12.1937

CHP Başkanlığı’na,
Halkevi Başkanlığı’na,
Umumi Müfettişlere,

Zata Mahsustur

Işgal ettiği makamlardan ziyade, yurduna ve ulusuna yaptığı hizmetlerle, inkılap ricalimiz arasına girmiş olan Ismet Inönü’nün, parti teşkilatı ve Halkevi binalarında resmine gösterilen hürmet ve itibarın, eskisi gibi devam etmesi tabiidir.

Bu resimlerin, yalnız mevki ve makam icabı asıldığı zahabı ile, indirilmiş olanları varsa, eski yerlerine konulması lüzumunu bildirir, sevgiler sunar ve başarılar dilerim.

CHP Genel Başkan Vekili
Celal Bayar.”[4]

M. Kemal’in ölümünden sonra kendisine Cumhurbaşkanlığı teklif edilen Bayar, bu teklifi reddetmiş ve Inönü’ye karşı olan siyasal girişimlere de karşı durmuştur.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Bayar’ın bu dönemdeki tutumu hakkında şunları yazıyor:

“Başvekil Bayar’ın bu tutumu, hem iktidar mücadelesinin sertleşmesini, hem de Inönü’ye karşı bir başka adayın çıkmasını önleyerek, Inönü’nün tek aday olarak seçilmesini kolaylaştırmıştır.”[5]

Daha sonraları Celal Bayar’ın Başbakanlık görevinden istifa etmesi üzerine, Cumhurbaşkanı Inönü, Bayar’a şu mektubu gönderecektir:

“Izmir mebusu Celal Bayar,

Büyük Millet Meclisi intihabının yenilenmesi ihtimali üzerine vuku bulan istifanız kabul olunmuştur.

Iktidar mevkiinde geçen hizmet zamanınızı takdirle yad ederek, size ve arkadaşlarınıza halis teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

Siyasi tarihimizin çetin bir devresini yüksek meziyetlerinizle iyi idare etmenizi milletimiz daima teşekkür ve takdir duyguları ile hatırlayacaktır. Hükumetin teşkiline Istanbul mebusu Dr. Refik Saydam memur edilmiştir.”

25.1.1939
Reisicumhur
Ismet Inönü[6]

Inönü, günlüğünde de Bayar’ı methediyor:

“Celal Bayar’a açık bir teşekkür mektubu yazdım. Atatürk’ün malul ve hasta zamanında, eğer onun yerinde fena bir adam olsa idi, memleket çok fenalıklar görürdü. Atatürk’ün hayat tehlikesi ve memleketin efkarı umumiyesindeki cereyanı gördükten sonra, kendisini fitne ve hırslara kaptırmamak ahlak ve zekasını göstermiştir. Eğer mali ve iktisadi anlayışını salim bir istikamete sevk etmek ümidim olsaydı, kendisini uzun müddet muhafaza edecektim. Bütün zevahire rağmen doğru bir adam olduğuna inanıyorum.”[7]

Büyük Millet Meclisi’nin Zabıt Kalemi’nde vazife görmüş; Milli Mücadele’nin gerçek tarihini hem yaşayan, hem de -Meclisin açık ve gizli celse zabıtlarını tutmak suretiyle- yazan Mahir Iz de Demokrat Parti kurucularının CHP’li olduğunu, zihniyetlerinin, görgülerinin, dünya görüşlerinin CHP’den çok farklı olmadığını belirtir ve Celal Bayar’ın zaman zaman Adnan Menderes’e müdahale ettiğini şu sözlerle ifade eder:

“(Adnan Menderes) Halkın büyük teveccühüne mazhar olmuştu. Herkes ‘Halk Adamı’ diye kul kurban oluyordu. Zaman zaman Celal Bayar’ın hükumete müdahaleleri olmasa, dışarıdan bakanlar, daha çok muvaffak olacağına inanıyorlardı. Adnan Menderes’in nutuklarının zaman zaman birbiriyle çelişmesi, bu müdahalenin tesiri altında idi.”[8]

Son olarak Ilber Ortaylı’nın M. Kemal-Inönü-Bayar üçlüsü hakkında yazdıklarına bakalım:

“…Atatürk her konuda, hem sırdaş olarak hem de başarı noktasında Celal Bayar’a itimad ediyor. Evet, Ismet Paşa Atatürk’ü sever, sonuçta hem silah hem dava arkadaşıdır ama Celal Bayar’da da müthiş bir Atatürk sevgisi olduğuna inanıyorum. Nitekim muhafazakar reyleri (oyları) alan bir devlet adamının, Türkiye’nin dönemdeki şartlarında Atatürk için ‘Seni sevmek bir milli ibadettir!’ demesi kolay bir iş değil.”[9]

Neticede yukarıda da ifade edildiği gibi, Celal Bayar da Inönü gibi kemalist idi. Dolayısıyla Koruma Kanunu kemalistler tarafından çıkarılmıştır. Burada CHP değil de DP’nin çıkarmış olması, kemalistlerin bu işte bir parmağının olmadığı manasına gelmez. Zira az evvel de tebârüz ettirdiğimiz gibi iki partinin kurucuları da üyeleri de ekseriyetle kemalist idi. Burada partiler farklı olsa da ideolji aynıdır.

Madem bu arkadaşlar koruma kanununa ihtiyaç olmadığı kanaatindeler, o halde kanunun kaldırılması için meclise teklif verseler de samimiyetlerini görsek. Hem Koruma Kanunu’nu “Menderes” çıkardı diyeceksiniz, hem de bu kanuna dayanarak M. Kemal hakkında hakikatleri anlatanlara dava açacak ve küfür edeceksiniz… Bu arkadaşları dürüst olmaya davet ediyorum.

***

Iddia:

Başörtüyü yasaklayan Demirel’di.

Cevap:

Örtünmek M. Kemal döneminde yasaklanmıştı. Bu mevzuda uzunca bir yazı yayınlamıştık.[10]

***

Iddia:

En çok toprak kaybeden Sultan II. Abdülhamid idi. Kıbrıs ve 12 adalar Ingilizlere verildi.

Cevap:

Tarihlere dikkat… Sultan II. Abdülhamid Han “31 Ağustos 1876″da tahta geçti. Aradan çok geçmeden yani “1877”de ise 93 Harbi denilen Osmanlı-Rus harbi başladı. Sultan II. Abdülhamid’in karşı olmasına rağmen kemalistlerin iftihar ettikleri mason Mithat Paşa ve avenesinin ısrarlarıyla harbe girildi. Bu mason güruh, Sultan Abdülaziz’i katledip yerine kendileri gibi mason olan Beşinci Murad’ı Padişah yaptılar, fakat onun akli dengesini kaybetmesi üzerine Sultan II. Abdülhamid’i tahta geçirmek mecburiyetinde kaldılar. Yani o tarihte henüz ipler Sultan’ın elinde değildi. Dolayısıyla Osmanlı-Rus harbinin neticesinden sorumlu tutulamaz. Işte Kıbrıs meselesi Sultan’ın sorumlu olmadığı bu harbin neticesiyle alakalıdır.

Burada sözü Gazi Üniversitesi’nden Yavuz Güler’e bırakalım:

“Yeşilköy’e kadar ilerlemiş olan Rus kuvvetlerinden, Ingiltere Hükûmeti çıkarları açısından tedirgin olmuştur. Rusların Anadolu içlerine doğudan da saldırması ihtimalini gündeme getiren Ingiltere; Kars, Ardahan ve Batum’u işgal eden Rusların, Anadolu’daki gayrimüslimleri ve Suriye-Irak bölgesindeki ahaliyi Osmanlı Devletine karşı kışkırtabileceğini belirtmiştir. Böyle bir durumun Osmanlı Devleti’nin sonu olacağını Ingiltere Hükûmeti Osmanlı Devletine tebliğle bildirmiştir. Bu durum karşısında çözümün Türk-Ingiliz ittifakı olduğunu belirten Ingilizler, bunun karşılığında Osmanlı Hükûmetinden iki talepte bulunmuştur.

Ingilizlerin birinci talebi Asya’da bulunan Hıristiyan ve sair tebaanın hâlini ıslah için Osmanlının teminat vermesidir. Ikinci talep ise, Ingiltere’nin Rusları işgal ettikleri yerlerden çıkarmak ve Osmanlı topraklarını tecavüzden korumak taahhüdünü yerine getirebilmesi amacıyla Ingiltere’ye, Suriye veya Anadolu sahillerine yakın bir yerin verilmesidir. Ingiltere bu yerin Kıbrıs adası olduğunu Osmanlı Hükûmetine verdiği tebliğde belirtmiştir. Tebliğde; Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olacağını, vermekte olduğu vergiyi Osmanlı Hazinesine ödemeye devam edeceği, sadece askerî ve stratejik mülahazalarla Ingiltere tarafından kullanılacağı belirtilmiştir. Rusların işgal ettikleri yerlerden çekildikleri vakit Ingiltere’nin de Kıbrıs’tan çekileceği taahhüt edilmiştir.

Ancak durum Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşına girmesiyle değişti. Savaşın başlamasını müteakip 5 Kasım 1914 günü, Ingiltere Bakanlar Kurulu, hem Osmanlı Devletine resmen savaş ilânı hem de Kıbrıs’ı ilhak kararı almıştır.

Kabine toplantısında alınan kararda Osmanlı Devleti ile Ingiltere arasında başlayan savaş nedeniyle 1878 Antlaşmasının geçerliliği kalmadığı belirtilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Kıbrıs adası ilhak edilecek ve Majestelerinin mülkünün bir parçası haline gelecektir. Bu kararnâme, 1914 Kabinesinin Kıbrıs’ı ilhak kararı adını taşıyacaktır.’ Bu karar tek taraflı idi ve 1878 Antlaşmasına ve uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı bir karardı.”[11]

Osmanlı Devleti bu kararı tanımadı. Fakat kemalistlerin “kahramanları” M. Kemal ve Inönü, Lozan Antlaşmasıyla hukuka aykırı olan bu kararı tanıdılar.[12]

*

kemalistlere cevap, kemalist iftiralara cevap, lozan hezimeti, kibrisi lozanda kaybettik, lozan atatürk, kibris osmanli döneminde mi kaybedildi, kibris abdülhamid

Kemalist rejim Kıbrıs’ı Ingiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi:

“Türkiye, Britanya Hükumeti tarafından Kıbrıs’ın 5 teşrinisani 1914’de ilan olunan ilhakını tanıdığını beyan eder.”

***

Oniki Ada meselesine gelince… Oniki Ada, 1912’de Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine, Uşi Antlaşması gereğince “geçici” olarak Italya’ya verilmişti. Dolayısıyla adaların bize iadesi hukuki olarak güvence altına alınmıştı. Peki sonra ne oldu? Oniki Ada, yine kemalistlerin “kahramanları” M. Kemal ve Inönü tarafından Lozan masasında emperyalistlere peşkeş çekildi.[13]

Kaldı ki 1912’de Sultan II. Abdülhamid tahtta değildi. Sultan, 1909 yılında M. Kemal’in de mensubu olduğu mason güdümlü Ittihat ve Terakki Cemiyeti tarafından bir darbeyle tahttan indirilmiş ve idare bu cemiyetin eline geçmişti.

Eğer Kıbrıs ve Adaları Osmanlı döneminde kaybetmiş olsaydık, Lozan’da buradaki haklarımızdan feragat etmemiz istenmezdi. Bu iddiaları ortaya atanlar, kendi “kahramanlarının” hezimetlerini Osmanlı’ya yamamaktan vazgeçmelidirler.

*

oniki adayi osmanli döneminde mi kaybettik, oniki ada italya, oniki ada lozan, oniki ada m. kemal, oniki ada ismet inönü, 12 ada lozan, lozan maddeleri,

Kemalist rejim Adalar’ı Italya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi:

“Türkiye zirde tadat olunan adalar üzerindeki bilcümle hukuk ve müstenidatından Italya lehine feragat eder.”

***

Ayrıca harpte mağlup olup toprak kaybetmek utanılacak bir şey midir? Elbette mağlup olan taraf toprak kaybeder veya birtakım yaptırımlara maruz kalır. Mesele o değil… Asıl utanılacak olan şey, “yedi düveli yendik” naraları atanların “masa başında” vatan toprağını peşkeş çekmeleridir.

Madem yedi düveli yenip düşmanı kovdunuz, o halde Musul, Kerkük, Süleymaniye, Halep, Adalar, Batum, Batı Trakya vs. neden Lozan masasında kaybedildi? Böyle zafer mi olur? Kimse bizden vatan toprağını masa başında peşkeş çekenleri alkışlamamızı ve kahraman ilan etmemizi beklemesin.

***

Iddia:

Sultan Vahdeddin, tahtında kalmasına karşılık, Sevr anlaşmasını kabul etmişti.

Cevap:

Sultan Vahideddin Sevr’i kabul etmemiştir. Bu mevzuda uzunca bir yazı yayınlamıştık. Sultan Vahiddedin’in Sevr’i kabul ettiğini söyleyenler, Sultan’ın “antlaşmadaki” imzasını gösterebilmelidirler. Ama gösteremezler, çünkü yok. Iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir… Ispatlayamayan müfteridir. Bunlar müfteri… Bunlar slogan adamı.[14]

***

Iddia:

Türk ve Hintlilerden başka bir Müslüman toplum, Osmanlı hilafetini kabul etmiyordu.

Cevap:

Hilafet’i kabul eden Müslümanlar sadece Türk ve Hintlilerden ibaret değildi. Bunun bir kemalist palavrası olduğuna dair sitemizde yazılar yayınlamıştık.[15] Şayet bu iddia doğru olsa bile, ki değil, ne farkeder? Hilafet’i az sayıda müslüman kabul ediyor diye Halifeliğin kaldırılması mı gerekir? Ne yani, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin Peygamberliğini 7 milyar insan içinden yalnızca 1,5 milyar insan kabul ediyor diye haşa Islamiyet’i rafa mı kaldırmamız gerekiyor?

***

Iddia:

Said Nursi ve Şeyh Said, Ingilizler tarafından doğudaki vatandaşları kullanmak için kurulan “Kürt Teali Cemiyeti”ne mensuptular.

Cevap:

Şeyh Said’in, Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) üyesi olduğuna dair bugüne kadar hiçbir belge ortaya konulamamıştır. KTC’nin tespit edilebilen üyelerinin listesi bilinmektedir ve bu listede Şeyh Said’in ismi yoktur.[16]

Bu sloganzedelerin iddiasına göre adı geçen Cemiyeti Ingilizler kurdurtmuş!.. Bu arkadaşlar ya sahtekardır, ya da kandırıldıklarının farkına varamayacak kadar kendilerini kaybetmişler. Işte insanlarımız maalesef böyle aldatılıyor.

Mahmut Çetin, Itilaf güçlerinin, Ermeni ve Arapları öne çıkaran ve bazı yerleri onlara verme düşüncesi ile yaptıkları faaliyetlere karşı olarak, Istanbul hükümetinin ustaca bir manevra ile Kürdistan Teali Cemiyeti’ni kurdurarak, Kürt ve Zazaları aktif hale geçirdiğini belirtmektedir.[17]

Yani bu cemiyeti Osmanlı Hükumeti kurdurtmuştur.

Şimdi bu arkadaşlar “hadi canım sen de” deyip Yeşilçam’ın kötü adamı Erol Taş vari sinir bozucu kahkahalar atarken, biz başka bir delil daha sunalım…

Kemalist Tarık Zafer Tunaya bile, bu cemiyetin Tevfik Paşa hükümeti tarafından kurdurulduğunu belirtmektedir. Tunaya’ya göre, Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin Itilaf devletlerince Ermeniler ve Araplar arasında paylaştırılması için çalışmalar yapılması üzerine, ilerde anlaşma yapılması daha kolay olduğu düşünülen Kürtlerin bu hususta çalışmalara girmesi hükümetçe istenmiş ve bunun sonucunda Kürdistan Teali Cemiyeti kurulmuştur.[18]

Ayrıca bu cemiyetin bütün üyeleri arasında fikir birliği olduğunu sanmak, herhalde kemalistlere mahsus bir düşüncenin ürünü olsa gerek. Bilakis, cemiyet içinde hizipleşme vardı. Bazı üyeler bağımsız bir Kürdistan taraftarı iken, bazıları buna karşıydı. Cemiyetin kurucularından Şeyh Abdülkadir bile belirli bir Türk taraftarlığı göstermektedir.

Şeyh Abdülkadir, 1919 yılında, “…Türklerin şu düşkün zamanında onlara darbe indirmekliğimiz Kürtlük şiarına yakışmaz…” diyerek Türklere karşı mücadele edilmesine karşı çıkmıştır.[19]

Cemiyet’te etkin rol oynayan Şükrü Mehmet Sebkan’ın daha sonraki dönemde yazdıklarına bakılırsa, ayrı bir Kürt devletinin kurulması, Kürt halkının gerçek menfaatleri yönünden bir felakettir.[20]

Prof. Robert Olson ise Cemiyet içindeki bir kısım Kürtler’in Pan-Islamist olduğunu ve bunların Ingiliz karşıtı faaliyetlerde bulunan Türk gruplarıyla işbirliği içinde çalıştıklarını yazmaktadır.[21]

Madem Kürt Teali Cemiyeti’ne üye olmak “hainlik” idi, o halde neden M. Kemal Meclis’te Said Nursi’ye “hoşgeldin” karşılaması yaptı? Neden ona ihtiram etti?[22]

*

sadi nursi hosamedi said nursi m. kemal, said nursi atatürk, said kurdi atatürk said kurdi m. kemal, bediüzzaman atatürk, bediüzzaman m. kemal said nursi kürt teali cemiyeti

***

sadi nursi hosamedi said nursi m. kemal, said nursi atatürk, said kurdi atatürk said kurdi m. kemal, bediüzzaman atatürk, bediüzzaman m. kemal said nursi kürt teali cemiyeti 2

[22] no’lu dipnot ile alakalı… Said Nursi 9 Kasım 1922 Perşembe günü Meclis’te alkışlarla karşılanıyor…

***

*

Iddia:

Iskilipli Atıf hoca M. Kemal’i kafir ilan etti, Fetva ile öldürülmesini istedi, Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne mensuptu.

Cevap:

Bu arkadaşlar önlerine ne gelirse onu okuyorlar galiba. Veya kendileri uyduruyorlar. Iskilipli Atıf hocanın Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olduğuna dair kayıt var mıdır? Kaldı ki, bu Cemiyete giren herkes “hain” mi oluyor?

Bakın, Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, “Iki Devrin Perde Arkası” adını taşıyan hatıralarında ne diyor:

“Istanbul’daki mahallât imamları, müderrisler, kürsü şeyhleri, Tarikat-i Bektaşiye babaları ve muhtelif turuk-i ilmiyeye mensup kimseler, zâhiren (görünüşte) Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne intisap etmiş (girmiş), fakat el altından bu cemiyeti baltalamağa var kuvvetleriyle mesailerini sarfetmişlerdi. Bu Ingiliz Muhibler Cemiyeti’nde pek çok kimseler vardı ki, bunlar, gizli teşkilâtımıza, millî cepheye hizmet etmekte ve başta Papas Fro olmak üzere bütün hâinleri aldatmakta idiler.”[23]

Iskilipli Atıf hocaya atılan bütün iftiraları şu yazımızda cevaplandırmıştık:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/08/iskilipli-atif-hoca-neden-idam-edildi-tum-iftiralara-cevaplar/

***

Iftiralarla dolu paçavrayı yayınlayan arkadaşlar şayet samimi iseler, nasıl aldatıldıklarını bu yazı vesilesiyle görmüş oldular… Sultan Vahideddin, Iskilipli Atıf Hoca, Şeyh Said ve Said Nursi’ye attıkları iftiralardan dolayı tevbe etmelerini tavsiye ediyoruz. Aksi halde hesap gününde çok ama çok zor durumda kalacaklardır. Şayet samimi değiller ve yukarıdaki iftiraları kasten atmış iseler, merak etmesinler, Allah Teala’nın izniyle bütün yalan ve iftiralarını bir bir çürüteceğiz.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Celal Bayar’ın bankanın ilk Genel Müdürü olduğuna dair bakınız; Uygur Kocabaşoğlu, G. Sak, F. Erkal, S. Sönmez, Ö. Gökmen, N. Şeker, M. Uluğtekin, “Iş Bankası Tarihi”, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2001, sayfa 11-15.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[2] Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 112, 113.

[3] Feroz Ahmad, Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 16, 17.

[4] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 131.

[5] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 136.

Ahmet Emin Yalman da Bayar’ın bu tutumunu methediyor. Bakınız; Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1945-1971), cild 4, Rey Yayınları, Istanbul, sayfa 39, 40.

[6] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 144.

[7] Inönü’nün Hatıra Defteri’nden sayfalar. (Metin 11), Hürriyet gazetesi, 23 Ocak 1974.

Ayrıca bakınız;

Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 227.

[8] Mahir Iz, Yılların Izi, Irfan Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 334.

[9] Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı (1923-2023), 9. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 160.

[10] Örtünmenin M. Kemal döneminde yasaklandığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/

[11] Yavuz Güler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi” Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, cild 5, sayı 1, (2004), sayfa 102-104.

[12] Kemalist rejim Kıbrıs’ı Ingiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi.

[13] Kemalist rejim Adaları Italya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi.

Lozan Antlaşmasının Tenkidi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

[14] Sultan Vahideddin Sevr’i imzalamadı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/17/padisah-vahdettin-sevri-imzaladi-yalani/

[15] Hilafet ile alakalı Kemalist palavralara verdiğimiz cevap için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2015/08/23/hint-muslumanlari-ve-hilafet/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/04/hilafetin-kuvveti-yok-muydu-halifeligin-kuvveti-nufuzu-yoktu-cihad-i-ekber-tesirsizdi-diyenlere-cevap/

[16] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 39-45.

[17] Mahmut Çetin, Isyancı Bedirhan Bey’in Yaramaz Çocukları ve Bir Kardeşlik Poetikası Kart-Kurt Sesleri, Biyografi.net, Istanbul 2005, sayfa 40.

[18] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cild 2, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1986, sayfa 188, 189.

[19] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 190.

Ayrıca bakınız;

Naci Kutlay, Ittihat ve Terakki ve Kürtler, Beybun Yayınları, Ankara 1992, sayfa 330.

[20] Şükrü Mehmet Sekban, Kürt Sorunu, Kamer Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 28, 29.

Tafsilat için bakınız;

Yaşar Ertürk, Doğu Güneydoğu ve Musul Üçgeni (1918-1923) Büyük Oyunun Eski Perdesi, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Istanbul 2007, sayfa 162.

[21] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said Isyanı 1880-1925, (Tercüme: Bülent Peker-Nevzat Kıraç, Öz-Ge Yayınları, Ankara 1992, sayfa 47.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 24, Içtima 135, 9 Kasım 1922, sayfa 439.

[23] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/06/18/ingiliz-muhipler-cemiyetine-uye-olan-hocalar-hain-miydi/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

 

Osmanlı’da Yük Hayvanlarına Resmi Hafta Tatili

Osmanlı’da Yük Hayvanlarına Resmi Hafta Tatili

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

osmanli adaleti, eseklere tatil günü, eseklere bir tün tatil, yük hayvanlara tatil beygirlere tatil, osmanlida hayvan haklari, amerikada fil idam edildi fili astilar, vahdettin engin cumhuriyetin aynasi osmanli s

***

Bütün insanlığı hatta bütün canlıları batılı zalimlerin zulmünden kurtarmak ancak ve ancak bizim Osmanlı zihniyetine avdet etmemizle mümkündür. Bunu laf olsun torba dolsun maksadıyla söylemediğimizi tarihi hakikatler ispatlamaktadır.[1] Daha geçenlerde Eski Isveç Başbakanı Claus Bildt, “Osmanlı Mozaiğinin Korunması” başlıklı bir makale kaleme aldı ve kısaca “Osmanlı gitti huzur bitti” dedi.[2]

Günümüzde insanlara bile verilmeyen değeri, o zamanlar Avrupa’nın “barbar” dediği Osmanlı Devleti hayvanlara veriyordu.

Nitekim Nermin Taylan, “Osmanlı’da Yasaklar” adlı kitabında Osmanlı Devleti’nde Cuma günleri eşeklere yük yükleme yasağı bulunduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Osmanlı Devleti’nde 1853 tarihine kadar halk odun, toprak ve tuğla nakletmekte eşekleri kullanırdı. Sultan Abdülmecid döneminde yayımlanan bir bildiride Cuma günü müminlerin bayramı olması münasebeti ile beygir ve eşeklerin Cuma günleri odun, toprak ve tuğla taşımasını yasaklamış, hatta yine aynı günlerde beygir ve eşeklerin harici işlerde kullanılması ve hatta binilmesi bile yasak edilmişti.”[3]

Prof. Dr. Vahdettin Engin ise bu mevzuda daha tafsilatlı malumat vermektedir:

“Osmanlı toplumunda hayvanlara iyi davranılması konusunda her zaman hassasiyet gösterilirdi. Bunun birçok örneği de mevcuttur. Daha 16. yüzyılda, yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi konusunda padişah fermanı çıktığını biliyoruz. Örneğin 1587 yılında, Sultan Üçüncü Murad’a ait bir fermanda bu konuya değiniliyor. Söz konusu fermanda padişah öncelikle, sahiplerinin hayvanları iyi beslemeleri gerektiğini vurguluyor. Daha sonra da bu hayvanlara tahammül edebileckleri ağırlıktan fazlasının yüklenmesini yasaklıyor.

Bu anlayış yüzyıllar boyunca devam etti. Nitekim 300 yıl sonra, 1856 yılında, yine benzer bir konunun dile getirilmiş olması bize bu hususu ispatlıyor. Osmanlı arşivlerinde yer alan bir belgede, yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için öteden beri uygulanmakta olan kurallar hayvan sahiplerine yeniden hatırlatılıyor. Belgenin tarihi 2 Ekim 1856. Belgede öncelikle, çok eskiden beri adet olduğu üzere beygir hamallarının Cuma günleri tatil yaptıkları vurgulanıyor. Bu suretle beygirler haftada bir gün dinlenmiş oluyor. Fakat kural bununla sınırlı değil. Sahiplerinin tatil günleri beygirleri binek amaçlı kullanabileceği düşüncesiyle, yine eskiden beri yürürlükte olan bir önlem daha geliştirilmişti. Tatil günlerinde sahiplerinin beygirlere binmemeleri için semerlerin üzerine demir çubuklar çaktırılırdı.

Bu kuralın uygulanması konusunda 1856 yılında bazı sıkıntıların yaşandığı anlaşılıyor. Yük beygirleri ile ekmek, sebze, kömür vs. nakliyatı yapan esnafın, hayvanların dinlendiği Cuma günleri de beygirlerini binek amaçlı kullandıkları tespit ediliyor. Bu durum eskiden beri uygulanan kurallara aykırı olunca, yetkililer harekete geçiyorlar. Konu ile ilgili müessese olarak Şehremaneti (Belediye) ile, esnaf birlikleri başkanlarına uyarıda bulunuluyor. Yük hayvanları haftanın altı günü çalışacak, bir gün ise dinlenecek. Dinlenme gününde hayvanlara kesinlikle binilmeyecek. Aksi yönde hareket edilmemesi için görevli memurlar esnafları sürekli kontrol altında bulunduracaktı.

Aslında çok basit gibi görünen bu hadisenin, üzerinde biraz düşünüldüğünde çok önemli mesajlar içerdiği görülüyor. Hayvanlara gösterilen bu duyarlılığın, günümüzde dahi örnek alınacak bir davranış biçimi olduğunu kabul etmek gerekir.”

*

Belgenin metni:

“Saadetlü efendim hazretleri,

Beyana gerek olmadığı üzere, beygir hamallarının Cuma günleri tatil eylemeleri ve beygir sahiplerinin beygirlerin boş olduğu halde üzerlerine binmemek üzere semerleri üzerine demir çubuklar mıhlattırmaları eski adettendir. Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmeyerek Cuma günleri tatil edilmemekte ve sahipleri beygirleri yüklü olmadığı halde üzerlerine binerek bir takım çoluk çocuğu çiğnettirmektedirler. Bu hal layıksız bir şeydir ve asla caiz değildir. Bundan böyle bunların Cuma günleri tatil ederek semerleri üzerlerine dahi çivi mıhlattırmaları kati olarak sağlanmalıdır. Ayrıca, bu hususta beygir hamalları ile bu tür iş yapan diğer ekmek, sebze taşıyan esnafların kethüdalarına gerekli tebligatın yapılması ve esnafın devamlı kontrol altında bulundurulmasının Şehremaneti yetkililerine dahi ifade kılınmasının tarafınıza bildirilmesi Meclis-i Vâlâ’dan ifade olunmuş olmakla o yolda gereğinin yapılması hususunda tezkire yazıldı. 2 Ekim 1856.”[4]

*

osmanli adaleti, eseklere tatil günü, eseklere bir tün tatil, yük hayvanlara tatil beygirlere tatil, osmanlida hayvan haklari, amerikada fil idam edildi fili astilar,

ABD’de asılan Fil…

***

Osmanlı toplumunun hayvanlara merhamet göstermesinin başlıca âmili, kanaatimce Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetine uymaktaki hassasiyetti. Nitekim bir Hadis-i şerif’te Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin, açlıktan karnı sırtına yapışmış bir deveye rastladığı zaman; “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’dan korkunuz. Onlara (binmeye) elverişli hallerinde bininiz ve (yenmeye) elverişli hallerinde onları yiyiniz,” buyurduğu rivayet edilmektedir.[5]

Başka bir Hadis-i şerif’te ise Enes b. Mâlik (radıyallahu anh)’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Biz (yolculukta) bir yere konakladığımız zaman, hayvanların yükü indirilmedikçe nafile na­maz kılmazdık.”[6]

Neticede Avrupa’da kedilerin yakıldığı[7] ve ABD’de 1916 yılında bir filin dahi idam edildiği[8] hatırlanacak olursa, Osmanlı’nın canlılara verdiği değer[9] daha iyi anlaşılacaktır. Fakat bizim “kahraman idarecilerimiz” bu muhteşem Medeniyetimizi muhafaza etmek yerine “Batılılaşmayı” tercih ettiler.

Böylece Atatürk büstüne zarar verdiği gerekçesiyle; bırakın “insanı”, Gülsüm adlı bir “ineğe” bile soruşturma açan bir zihniyet çıktı ortaya.[10] Düştüğümüz derekeyi artık görmemiz lazım.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Bu mevzuda şu yazılara bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/03/osmanlinin-sirri-neydi-ismail-colak/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/14/misirli-dr-fehmi-sinnavinin-kaleminden-osmanli-devletinin-adaleti/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

[2] Carl Bildt, Project Syndicate, “Preserving the Ottoman Mosaic”, 30.11.2015.

https://www.project-syndicate.org/commentary/syria-iraq-ottoman-legacy-by-carl-bildt-2015-11

[3] Nermin Taylan, Osmanlı’da Yasaklar, Ekim Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 38. Ayrıca bakınız;

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Sadâret Evrakı Mektubi Kalemi Nezâret ve Devâi, 77/55.

[4] Vahdettin Engin, Cumhuriyet’in Aynası Osmanlı, Yeditepe Yayınevi, 3. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 1-3.

[5] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. (2548).

[6] Ebû Dâvûd, Cihâd, 44. (2551).

[7] Avrupa’da kedilerin yakıldığına dair bakınız;

http://historyweird.com/1677-londoners-burn-live-cats-wicker-pope/

http://decodedpast.com/burning-times-women-cats-persecuted/13066

[8] ABD’de idam edilen filin hikayesi için bakınız;

http://www.dailymail.co.uk/news/article-2559840/The-town-hanged-elephant-A-chilling-photo-macabre-story-murder-revenge.html

[9] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin bu mevzuyla alakalı bir makalesi için bakınız;

http://ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=557

[10] Hürriyet Gazetesi, “Büst kıran Gülsüm’e sürgün”, 13.5.2009.

http://www.hurriyet.com.tr/bust-kiran-gulsume-surgun-11635088

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Futbol diliyle Gerçek Tarih!

Futbol diliyle Gerçek Tarih!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

fatihin aslanlari galatasaray uefa kupasi istanbulun fethi hangi tarihte 1453

Galatasaraylı falan değiliz…

***

Gençlerin yakın tarihimizde cereyan eden hadiseleri daha iyi anlayabilmeleri için Osmanlı Devleti’nin durumunu günümüz futbolu üzerinden izah etmeye çalışmak istiyorum. Bir ülkede futbol seyredenlerin sayısı, kitap okuyanlardan fazla olduğu için meramımızı bu şekilde ifade etmeye çalışmamız asla yadırganmamalıdır.

Osmanlı Devleti’ni Uefa Kupası’nı kaldırmış olan Galatasaray takımına benzetebiliriz. Bildiğiniz gibi, Imparator Fatih’in aslanları Avrupa’da önüne gelen tüm takımları destansı bir şekilde mağlup etmiş ve Uefa Kupasını alarak zirveye çıkmıştı.

Galatasaray bu zaferi “takım oyunu” oynayarak elde etti. Eğer bir futbolcu “ben daha çok koşuyor ve mücadele ediyorum, ama Hagi benden fazla para kazanıyor” diyerek huzursuzluk çıkarmış olsaydı, elbette bu başarıya ulaşılamazdı. Eğer başka bir futbolcu “neden Hagi’ye serbest oynama hakkı tanınıyor da ben oyun sistemine bağlı kalmak zorundayım. Ben de Hagi’nin sahip olduğu özgürlüğü istiyorum” diyerek kafasına estiği şekilde oynasaydı, bu zaferler hayal olurdu. Hagi gibi takımı idare etme kabiliyeti olmayan, fakat karşı takımın ataklarını kesmede başarılı olan bir oyuncu, bencilce davranıp ve vazifesi olmadığı halde takımı idare etmeye kalkışsaydı, Galatasaraylılık ruhu yok olur ve kalesinde peş peşe goller yer ve takım dağılırdı. Fakat her şey bir düzen içinde yürüyünce, herkes Galatasaraylılık ruhuyla hareket edip kendi vazifesini yapınca başarı da kendiliğinden geliverdi.

Bu başarının üzerinden çok geçmeden Avrupa kulüpleri Galatasaray’ın oyuncularına göz dikmiş ve onların bir kısmını “kariyer” bir kısmını da “para ve daha iyi hayat şartlarıyla” ikna edip Galatasaray kulübünden koparmıştır. Böylece Galatasaray takımı parçalanmış ve eski gücünden eser kalmamıştır. Bu çözülüşe sebep olan en mühim hadise ise, evvela teknik direktörün takımın başından şu veya bu şekilde uzaklaştırılmasıydı.

Aynen bunun gibi Osmanlı Devleti de türkü, kürdü, arabı, arnavudu, boşnağı ve hatta ermenisiyle birlikte Avrupa’da fetihler gerçekleştiriyor, mazlumları zalimlerin elinden kurtarıyor ve koruyordu. Her şey mükemmel bir sistem ve ortak bir gayeye hizmet aşkıyla yürüyordu. Ta ki Avrupa’nın Osmanlı’da etnik kimlikleri kışkırtmasına ve onları “milliyetçilik” zehiriyle, “özgürlük” yalanlarıyla ve “maddiyat” ile kandırıp Osmanlılık ruhunu yok etmeye çalışmasına kadar. Avrupa’nın kara propagandası zamanla tesirini göstermiş ve Osmanlı’da çatlak sesler yükselmeye başlamıştı. Artık bazıları bencilce hareket edip sistemin dışına çıkmak ve farklı fonkisyonlar icra etmek hevesine kapılmıştı. Unutulmamalıdır ki, burada da çözülüşe sebebiyet veren en büyük faktör, devletin başı olan Sultan II. Abdülhamid’in Ittihat ve Terakki çetesi eliyle tahttan indirilmesiydi. Neticede herkes kafasına estiği gibi hareket etti ve ihanetlerle Osmanlı Devleti yıkıldı…

Peki Osmanlı’nın mirasçıları olarak bizler ecdadımız gibi tekrar zaferden zafere koşmak için ne yapmalıyız? Veya şöyle soralım; Galatasaray kulübü eski günlerine nasıl dönebilir? Bunun cevabı hiç şüphesiz “Galatasaraylılık ruhu”nu oyunculara tekrar aşılamak ve dirayetli, dik durup eğilmeyen, zorluklara göğüs geren ve işini çok iyi bilen geniş vizyonlu bir teknik direktörü “takımın başına” getirmek olacaktır.

Işte biz de bencillikten, kavmiyetçilikten sıyrılarak Osmanlılık ruhunu ve Ümmet şuurunu yeniden canlandırır, “Devletin başına” da bu değerlere sahip olan, dik durup eğilmeyen, bütün zorluklara göğüs geren, dünyaya meydan okuyabilen geniş vizyonlu bir lider getirir ve onu desteklersek Allah Teala’nın izniyle tekrar eskisi gibi zaferden zafere koşarız.

Futbol taraftarlarının her şartta takımlarına olan sadakat ve desteği gibi, Osmanlı aşıklarının da bu kutsal davaya ehemmiyet göstermeleri en büyük temennimizdir.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı Türkçesi’nin Kemalist Türkçe ve Ingilizce’ye üstünlüğü

Osmanlı Türkçesi’nin Kemalist Türkçe ve Ingilizce’ye üstünlüğü

*

***

Kadir Mısıroğlu, Osmanlı Türkçesi’nin uyduruk Kemalist Türkçe’ye ve uluslararası dil olan Ingilizceye üstünlüğünü misallerle anlatıyor.

*

 

Duyuru

Sosyal medyada, özellikle Facebook’ta “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla açılmış sayfalara rastlıyoruz. Halbuki Facebook’ta sadece

https://www.facebook.com/kadir.candarlioglu/

ve

https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu/?fref=ts

adlı sayfalar,

Twitter’da ise https://twitter.com/Tarih_ve_Din

adlı sayfa bize aiddir.

Diğerleriyle hiçbir alakamız yoktur. Bazı sayfalarda ise başka isim kullanılmakla beraber bizden izin alınmadan sitemizden yapılan “ç”alıntılar paylaşılmaktadır. Buna da rızamız yoktur.

.

M. Kemal Atatürk Tapınakçı mıydı? Kemalist Türkiye’yi Tapınakçılar mı kurdu?

M. Kemal Atatürk Tapınakçı mıydı? Kemalist Türkiye’yi Tapınakçılar mı kurdu?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi

***

Bu yazı, Mehmet Hasan Bulut tarafından kaleme alınan “Ingiliz Derviş – Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert” adlı hakikaten çok kıymetli eserin bir özetidir ve az da olsa biz de katkıda bulunmaya çalıştık. Yazıyı, daha çok kitap okumayı sevmeyenler veya buna vakit bulamayanlar için paylaşıyoruz. Ancak bu kitap mutlaka okunmalıdır. Hiç şüphesiz kitapta, burada paylaştıklarımızdan çok daha fazlasını bulacaksınız. Kitap iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısımda, Tapınak Şövalyeleri’nin ortaya çıkışı ve Haşhaşilerle olan münasebetleri akıcı bir üslupla anlatılıyor. Haşhaşilerin ortaya çıkışı hakkında ise şu malumat veriliyor:

“Şiilerden, Hz. Ali’nin torunlarından Ismail’i imam kabul edenler, Ismailî adını aldı. (..) Ismailîler, merkezi Kahire olmak üzere Fatımi Devleti’ni kurdular. Devletleri Kuzey Afrika, Sicilya, Arabistan’a yayıldı. Fatımilerin sekizinci halifesinden sonra Ismailîler iki kola ayrıldı. Bir kısmı, halifenin büyük oğlu Nizar’ı destekledi. Bunlara Nizârî dendi. Nizar’ı destekleyenlerden biri de Hasan Sabbah’dı. (..) Kendi inançlarını yayanlara, Ismailîler gibi ‘dâî’ dedi. Terörist olarak kullanacağı adamlarını ise ‘fedâî’ olarak adlandırdı. Haşhaşa alıştırdığı fedailerine yalancı cenneti vaad ederek kendi maksadları için kullandı.”

Kitapta, Kudüs’ü işgal eden Haçlıların burada yaklaşık iki yüz yıl sürecek Kudüs Krallığı’nı kurdukları, Haşhaşilerle yakınlaştıkları ve Haşhaşilere benzer bir teşkilat kurdukları anlatılıyor. Devamında Tapınak Şövalyeleri ile Şii Nizârî Ismailîlerin yani Haşhaşilerin ortak noktaları bir bir sıralanıyor.

*

Aubrey Herbert m. kemal atatürk tapinak sövalyeleri ingiliz casusu ingiliz ajani

Tapınakçı Aubrey Herbert yirmili yaşlarında…

***

Esasen bizi alakadar eden Tapınakçı Aubrey Herbert‘in hayatının anlatıldığı kitabın ikinci kısmıdır. Yazımıza evvela M. Kemal’in ön plana çıkmasında büyük rolü olan Ingiliz casusu Aubrey Herbert‘in ölümü üzerine arkadaşlarının onun hakkında yazdıklarıyla başlayalım…

Adını gizleyen bir şahıs “The Spectator” mecmuasında şöyle yazıyordu:

“O hakiki bir şövalyeydi, cesur ve asil, şefkatli ve nüktedan. Insan, onun yeni zaferlerin peşinden gittiğini düşünmeli ve böyle aziz bir hatıra bırakan birinin tamamen ölü olmadığı inancıyla kendini avutmalı.”[1]

Eton ve Balliol Koleji’nden arkadaşı Edward Cadogan da Aubrey’i anarken, onu tarihin tozlu sayfalarından fırlamış bir şövalyeye benzetiyordu:

“Aubrey normal bir insandan farklı bir tipti. Şövalyeliğin vücut bulmuş haliydi, sanırım bu yüzden yaşadığı zamanın ve mekanın dışında doğmuştu. Yine de tüm dünya tarihinde onun ruhunu hangi çağa ait olduğunu tespit etmek zor.”[2]

Istihbaratçı yazar John Buchan, Aubrey’in öldüğü hafta bir arkadaşına yazdığı mektupta onun Tapınakçı yönünden bahsediyordu; “Bu hafta Aubrey Herbert’in ölümü hasebiyle çok üzgünüm. Şövalyelik zamanlarından kalan en zevkli ve parlak kişiydi… Bir nevi Haçlı seferlerinden kalma – şimdiye kadar gördüğüm en çılgın cesaretle kibarlığın ve nezaketin en sıradışı kombinasyonuydu. ‘Yeşil Abalı’da Sandy’i ondan ilham aldım.”[3]

John Buchan’ın 1916’da yazdığı “Yeşil Abalı”, Richard Hannay adlı hayali bir Iskoç casusun maceralarını anlatan beş romanından ikincisiydi. Romanda paranormal, harikulade ve mistik hadiseler emperyalist bir havada işleniyordu.

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi aubrey herbertin mezari

Aubrey Herbert’in Ingiltere Somerset’te St. Nicholas Kilisesi’nde muhafaza edilen mezarı…

***

Idarecilere nasihatler veren kitabında, Machiavelli’ye göre tarihte iki çeşit idare şekli vardı; cumhuriyet ve monarşi. Her ikisinde de, cumhuriyette her ne kadar halk kendisinin idare ettiğini sansa da, idare halka dayalı değildi. Ipler yine hükümdarın ve “akıllı” kimselerin elindeydi.[4] Mühim olan işin neticesiydi, o neticeye varırken takip edilen yol değil. Kurnazlık yaparak insanları aldatan liderler, samimi liderlerden daha muvaffak olurlardı. Machiavelli şöyle tembihliyordu: “Aldatarak elde edebileceğin bir şeyi, asla güç kullanarak kazanmaya çalışma.”[5]

Machiavelli’nin bu kitabı yazarken örnek aldığı kişi, Cesare de Borgia’ydı. Cizvitlerin kurucularından Francisco de Borja ise onun torunuydu. Francisco sayesinde Cizvitler, Machilavelli’nin kitabına yazdığı bu siyaseti kendilerine rehber edindi. Asla açıktan güç kullanmayacaklar, hile ile düşmanlarını alt edeceklerdi. Hakiki hüviyetlerini ve maksadlarını saklayacak, yaptıkları yardımlar ve iyiliklerle halkın gözünü boyayacaklardı.

Machiavelli’ye göre, yeni işgal edilen toprakları kontrol altında tutmak için orada silahlı güçler bulundurmak çok masraflı bir işti; “Silahlı güçleri tutmaya kalkarsan, daha masraflı olduğu için devletin tüm gelirini bu yolda harcarsın. Öyle meblağlara varır ki, bu harcamada beş koyar bir alırsın. Asker göndermekle çok daha fazla zarar vermiş olursun, çünkü askerin yer değiştirmekten kaynaklanan ev meselesi herkesi huzursuz eder ve herkes sana düşman kesilir. Kendi evlerinde yenik düşenler zararlı düşmanlardır.”[6]

Machiavelli haklıydı, mesela 19. yüzyılın ilk yarısında, bir Ingiliz askerini alıp Hindistan’da tutmanın maliyeti 100 sterlini buluyordu. Bu yüzden Britanya yılda 1 milyon sterlinden daha fazla zarar ediyordu.[7] Öyleyse Tapınakçılar öyle bir yol bulmalılardı ki hem müstemlekelerin idari ve askeri masraflarından kurtulmalı, hem de oranın ticaretini ve kaynaklarını kontrol etmeliydiler.

Tapınakçılar, dahiyane ve tam Machiavelli’ye göre bir strateji geliştirdiler. Hitler’in tabiriyle, “efendilik ederken yerlilerin takılan gemin farkına varmayacağı bir ustalıkla dizgini hafif tutma sanatını”[8] keşfettiler; dünyaya milliyetçiliği yayacaklardı. Alman’dan daha Alman, Rus’dan daha Rus, Türk’ten daha Türk olacaklardı. Böylece bünyelerinde farklı milletleri yaşatan, dünya üzerindeki tüm mevcut imparatorluklar dağılacaktı. Sonra milliyetçi mason liderler çıkartacak, onları kendilerine karşı bir “Istiklal savaşı” veriyormuş gibi gösterecek ve böylece mason kardeşlerini o memlekette lider ve kahraman yaparak çekileceklerdi. Halk istiklalini kazandığı için sevinirken, bu kardeşleri, yaptığı ticari ve siyasi anlaşmalarla onlara o memleketin zenginliklerini sunacaktı.

Tapınakçıların kuracakları yeni devletin rejimi mümkünse meşruti ve ardından cumhuriyet olmalıydı. Çünkü monarşide monark, yani kral veya sultan, zenginlik bir güç olduğu için, memlekette kendisinden daha zengin bir kimse olsun istemiyordu. Aksi takdirde, yeterince parası olan bir kimsenin kendi ordusunu kurması ve sultanı tehdit etmesi mümkündü. (Bu da devletin bekasına ciddi bir tehdit oluşturur.) Ayrıca kral, bankerlerden borç bile alsa, makamını onlara borçlu olmadığı için zenginlerin taleplerini çoğu zaman yerine getirmiyordu. Hatta canını fazla sıkarlarsa, zamanında Tapınak Şövalyelerinin başına geldiği gibi onları ortadan kaldırıveriyordu. Halbuki cumhuriyette, ikdidara gelmek isteyen kimse, finansmana ihtiyaç duyduğundan onlara yanaşacak ve seçildiği takdirde onların taleplerini yerine getirmek mecburiyetinde kalacaktı. Getirmezse ortadan kaldırılan bu sefer zenginler değil, iktidardaki kimse olacaktı. Machiavelli’nin dediği gibi asıl güç “akıllı” kimseleirn elinde olacak, fakat halk devleti kendilerinin idare ettiğini düşünecekti. Bu yüzden cumhuriyet, büyük sermaye sahipleri için en ideal rejimdi.

Tapınakçılar bu stratejiyi ilk olarak kendi müstemlekeleri olan Yeni Dünya üzerinde, yani Amerika’da tatbik etmeye karar verdiler. Ingiliz masonluğu 1720’lerde Amerika’ya geçti. 1733’te Boston’da St. John’s Locası kuruldu. Loca, Ingiltere’nin Amerika’daki masonik ayağı oldu.[9] Bunu diğer kolonilerde farklı localar takip etti. 1773’te masonların organize ettiği ve “Boston Çay Partisi” olarak tarihe geçen hadise yaşandı. Yani, Britanya’dan gönderilen bir gemide bulunan 10.000 sterlin değerindeki çay, Amerika’da, bir grup adam tarafından Britanya’nın koyduğu vergileri protesto etmek için Boston limanına boşaltıldı. Bu hadise, bugün Amerikalıların çoğunun düşündüğü gibi, Britanya’nın koyduğu yüksek vergiden dolayı kızan yerli tüketiciler tarafından gerçekleştirilmemişti. Britanya vergide indirim yaptığından çay aslında çok ucuzdu ve hadiseyi gerçekleştirenler de bu işten zararlı çıkan zengin kaçakçılardı.

Izmir’in Yunanlılar tarafından işgali gibi, Amerika’da milliyetçi duyguları ateşleyen bu çay partisinin ardından Yeni Dünya’daki koloniler birleşti ve Ingiltere’ye karşı Amerikan “Istiklal Savaşı” başladı. Tarih profesörü Niall Ferguson savaştaki tezattan şöyle bahsediyordu;

“Bu savaş, Amerikalıların benlik anlayışının özünü oluşturur: Kötü bir imparatorluğa karşı hürriyet uğruna mücadele fikri ülkenin meydana geliş efsanesidir. Ama Ingiliz hakimiyetine başkaldıranların aslında Britanya’nın bütün koloni uyrukları içinde en hali vakti yerinde sınıf olması, Amerikan Ihtilali’nin büyük tezadıdır.”[10]

Atılan onca “hürriyet” ve “istiklal” naralarına rağmen, milliyetçilik numarasına aldanmayan kolonici çoktu. Ingiliz Kuzey Amerikası’ndaki beyazların takriben beşte biri, amiyane tabirle, gaza gelmemiş ve harp esnasında Britanya’ya sadık kalmıştı.[11] Yine de Tapınakçıların taktiği işe yaramıştı. “Istiklal Harbi”nin neticesinde ortaya “Amerikalı” diye bir millet çıkmıştı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Benjamin Franklin ve George Wasington gibi kurucu babalarının hepsi Londra’ya bağlı masondu.[12]

Hem M. Kemal, “Hayatım boyunca, Washington ve Lincoln’ün hayat ve eserlerinden ilham aldım” dememiş miydi?[13]

Istiklal Harbi ve bunu desteklemek için ardısıra yapılan birkaç ufak savaş, Ingiltere ve Amerika arasındaki ilk ve son savaşlar oldu. Amerika’da tatbik edilen bu formül tutmuş, Fransız Ihtilalinden on üç sene evvel, ortaya masonik ve ticari bağlarla “Ingiltere’ye bağlı” ama “Istiklalini” kazanmış yeni bir devlet çıkmıştı.

Yeni Türkiye’nin kuruluşunda en büyük pay sahibi olan Tapınakçı Aubrey Herbert’in büyük büyük dedesi William Herbert, Gallerli şövalye William ap Thomas’ın torunuydu. William, 1551’de Ingiltere Kralı VI. Edward tarafından I. Pembroke Kontu ilan edildi. Tapınakçı’ydı ve Gül-Haç mezhebinin ileri gelenlerindendi.[14]

Sekizinci Pembroke Kontu’nun torununa, Kral VI. Edward tarafından “Carnavon Kontu” ünvanı verildi. Onun torunu olan Üçüncü Carnavon Kontu Henry Herbert, Aubrey Herbert’in dedesi ve ona en çok benzeyen kişiydi. Ihtilalci, romantik ve eksantrik bir karakterdi. Fransa’da, Italya’da, Ispanya’da, kısaca Avrupa’da nerede bir ihtilal varsa Carnarvon Kontu oradaydı.

M. Kemal gibi büyük bir ihtilalci ve cumhuriyetçi bir mason olan, Genç Italya hareketinin kurucusu Mazzini ve General Garibaldi, onun adamlarıydı.

Tapınakçı Aubrey Herbert’in karakterini aldığı dedesi, Italya’da Genç Italyanların dostuydu. Torunu da aynı modele göre kurulan Genç Türklerin dostu olmalıydı. Neticede o da ataları gibi bir masondu.[15] Bu yüzden Aubrey, Selanik’teki Genç Türklerle tanıştı.

Dünya Siyonist Organizasyonu’nun gayriresmi Türkiye temsilcisi olan Victor Jacobson (1869-1935) da  1906’da Anglo-Palestine Company (Ingiliz-Filistin Bankası) Beyrut ofisinin müdürü oldu ve 1908’de bu bankanın Istanbul’da açılan ve Anglo-Levantine Banking Company adını kullanan şubesinin başına geçti. Fransız Courrier d’Orient gazetesini alıp adını değiştirerek ‘Jeune Turc’ (Genç Türk) yaptı. Gazetenin editörü Vladimir Jabotinsky oldu. Bu gazete vasıtasıyla Genç Türkler arasında Türkçülük ve milliyetçilik fikirleri yaydı.[16]

Aubrey Herbert Arnavutluğun kuruluşunda da aktif rol aldı. Nitekim Arnavutlukta uğradığı bir kasabada halk tarafından, “Çok yaşa Arnavutluk! Çok yaşa Herbert! Çok yaşa Ingiltere!” tezahüratlarıyla karşılandı.[17]

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi

Aubrey Herbert Portofino’da…

***

Meşhur Ingiliz casusu Lawrence, Kahire’den ailesine yazdığı 12 Şubat 1915 tarihli mektupta Aubrey’i şöyle tarif ediyordu:

“Sonra Aubrey Herbert var, şaka gibi; fakat çok iyi biri. Okuyamayacak ve birini fark edemeyecek kadar miyop. Türkçe’yi iyi konuşuyor, ayrıca Arnavutça, Fransızca, Italyanca, Arapça ve Almanca biliyor… Bir zamanlar Balkan Birliği’nin, Ittihad ve Terakki Komitesi’nin ve Arnavut Ihtilal Komitesi’nin reisiydi.”[18]

*

Peki ne işi vardı Tapınakçı Aubrey’in Arnavutluk’ta ve Türkiye’de?

Insani yardımlar vasıtasıyla asıl faaliyetlerini gizlemek, Tapınakçıların takip ettiği siyasetlerden sadece biriydi. Bir diğeri de, farklı grupları veya milletleri temsil eden partiler, komiteler, cemiyetler kurarak onlar adına hareket etmekti. Bunun için o grup veya millete yakın olan kendilerinden birine ya da o grubun veya milletin içinden itimad edebilecekleri insanlara partiler, cemiyetler vs. kurduruyorlardı. Bu seçilen insanlar, ilk başta o cemaatin/milletin itimadını kazanarak onları temsil etmeye başlıyor, fakat daha sonra Tapınakçılarla masaya oturduklarında onların şartlarını kabul ediyorlardı. O cemaat/millet de bu insanları haikaten kendileri için mücadele ettiklerini sandığı için bu anlaşmaya ses çıkaramıyor ve sineye çekiyordu. Hatta çoğu zaman bu bile olmuyordu. Bu kişiler, halktan çok farklı düşündükleri ve halk onları desteklemediği halde, sırf Tapınakçılar onları muhatap aldığı ve medya gücüyle ve mali olarak desteklediği için halka rağmen onların adına hareket edebiliyorlardı. Bu siyaseti takip eden Aubrey, 17 Aralık 1912’de Londra’da Arnavut komitesini kurdu. Komite, tarafsız kaldığı savaşta diğer ülkeler tarafından parça parça edilen Arnavutluk’un haklarını müdafaa ve müstakil bir devlet olmasını temin edecekti. Daha doğrusu Arnavutlar adına, Arnavutluk’un geleceğine karar verecekti. Arnavutluk’taki Arnavutlar aslında Türklerle olan izdivaçlarından memnundu, fakat Londra’da onlar adına konuşan Arnavut Komitesi onları boşamaya kesin kararlıydı. Ilk toplantısını 17 Aralık’ta yapan Komitenin mensupları arasında Britanya Sefarad Yahudileri Başhahamı Moses Caster ve Iran mütehassısı Profesör Edward G. Browne de vardı.[19]

Tapınakçılar bu siyaseti sadece Arnavutlar için değil, Balkanlardaki ve Türkiye’deki diğer milletler için de kullanıyordu. Aubrey’in yazar bir dostu bunu şöyle anlatıyordu:

“Balkan ırkları hakkında herhangi bir şey bilen her Ingiliz’in, çok sevdikleri evcil bir hayvan gibi onlardan birini veya diğerini seçmesi, Balkanların talihsizliği oldu.”[20]

Aubrey ise bunu yıllar sonra şöyle tarif edecekti;

“Türkiye’deki tüm insanlar, Türkler de dahil, kronik bir kaza yapmış gemi halindeydiler; Ingilizler cankurtaran botunun daimi sahibiydi, gerçi çoğu zaman bu bot denize indirilemiyordu. David Urquhart Çerkezlerin sevgisini kazandı ve bir sonraki nesilde halefi olmadı; Profesör E.G. Browne Iran’da tek başına duruyor. Lawrence Arapların tartışmasız şampiyonu; Bourchier ve Buxtonlar Bulgaristan’ın kahramanlarıydı; Miss Durham Arnavutluk’u Avrupa’nın hafızasına tekrar kazandırdı; Steed, Seton-Watson ve Edward Boyle zihinlerde var olan bir Sırbistan’ın avukatlarıydı; Yunanlıların çok sayıda arkeoloğu, klasik alimleri ve rönesanslarına adanmış az sayıda kalan romantikleri vardı. Türkiye çok sayıda Britanyalı memurun dostluğunu kazandı… Görünen o ki Ingiliz insanının, kendileriyle Şark’ın insanları arasında benzersiz münasebetler kuran ve diğer milletlerde nadiren bulunan bir hususiyeti var.”[21]

***

Tapınakçıların takip ettiği bu siyasete dair bir misal verelim…

Ocak 1920’de Ingiltere ve Fransa’nın Arnavutluk’un paylaşılması için anlaştığı haberleri gazetelere bomba gibi düştü. Ingiltere Başvekili Lloyd George, Arnavutluk’un Yugoslavlar, Italyanlar ve Yunanlılar arasında paylaşılacağını söylüyordu. Yani, bir nevi Arnavutluk’un “Sevr Anlaşması” imzalanmıştı. Daha düne kadar müstakil bir Arnavutluk kurulması için çaba sarfeden Ingiltere’nin birdenbire bu devleti parçalamaya kalkışmasının bir sebebi vardı elbette. Anadolu’nun ve Izmir’in işgalinde veya daha evvel Boston Çay Partisi’nde olduğu gibi bu tip blöfler, insanlar arasında infiale yol açıyor ve halkın milliyetçilerin emri altında tek bir yumruk olmasını sağlıyordu. Arnavutluk’ta da aynı neticeyi hasıl etti; Arnavutluk’un ileri gelenleri Milliyetçi Kongreyi toplayarak Delvina Süleyman Beyi yeni geçici hükümetin lideri seçtiler ve Tiran’ı merkez seçerek “Istiklal hareketlerini” başlattılar. Küçük milletlerin süper kahramanı Aubrey de Parlamentoda Lloyd George’a karşı Arnavutluk istiklalini müdafaa etmeye başladı. Tiran’daki milliyetçi hükumetin hariciye nazırı olan Mehmed Konitza ve arkadaşları, Italyanları “Adriyatik’e dökeceklerini” söylüyorlardı.[22]

Aubrey, 1914 yılı Nisan ve Mayıs aylarında hem Parlamentoda hem de medyada Yunan ordusunun Arnavutlara karşı yaptığı katilamları dile getirdi. Yıllar önce Girit’te tanıyıp hoşlandığı Venizelos’a karşı cephe alarak insanların dikkatini Arnavutluk istiklali üzerine çekmeye çalıştı. Aynı taktiği ileride M. Kemal’in başrol oynayacağı Türk-Yunan Harbi’nde de yapacaktı.

Mart ayında Aubrey, Londra’ya gelen Arnavutları, Cemiyet-i Akvam’ı desteklemek için kurulan Milletler Cemiyeti Birliği’ne götürüp, Birliğin reisi Robert Cecil ile tanıştırdı.[23] Arnavutlar Robert’e, Sultan’ın Istanbul’dan kovulmasını istediklerini söyleyince Aubrey, eğer böyle söylerlerse, insanların onların Müslümanlara düşman olduğunu ve Müslüman Arnavutlarla birlikte hareket etmediğini düşüneceklerini söyleyip ikaz etti. Bu ikaz, M. Kemal’in Milli Mücadele sırasında neden Sultan Vahideddin’e açıkça cephe almaması hakkında bize bir fikir veriyor.

***

M. Kemal Ingiltere’de…

Aubrey, 1913 yılı sonuna doğru Ittihad ve Terakki Komitesi’nin ileri gelenlerinden bir dostunu, Ingiltere’deki evi Pixton Park’ta ağırladı. Misafirinin adı Selanikli M. Kemal’di, yani geleceğin Atatürk’ü. Hırslı ve zeki birisiydi M. Kemal. Daha gençliğinde ihtilalci faaliyetlerinden dolayı Şam’a sürgüne gönderilmiş, 1907’de dönünce arkadaşı Ali Fethi’nin tavsiyesi üzerine hem Carasso’nun başında bulunduğu mason locasına hem de Ittihad ve Terakki Komitesi’ne girmişti.[24]

Darbe ile iktidara oturan Enver’den hiç hoşlanmıyordu. Sırf Enver muvaffak olmasın diye Balkan Harbi’nde Bulgar ordusuna karşı çok fazla gayret göstermemişti. Bu yüzden araları iyice açılmıştı. Enver’in Ali Fethi ve ona zarar vereceğinden korkan Talat ve Cemal, bu iki dostu Sofya’ya elçi ve askeri ataşe olarak göndermişti. Alman disiplini ile yetişmesine rağmen, Ingiltere’nin dünyanın süper gücü olduğunu biliyordu. Ayrıca ağzı sıkı biriydi. 1908’de Ittihad ve Terakki propagandası için gittiği Traplusgarp’ta görüştüğü Ingiliz konsolos Justin Alvarez onun bu hususiyetini şöyle anlatıyordu:

“O, beliğ ve akıcı konuşan bir hatip. Yaklaşık beş gün önce, gayet açık bir şekilde partisinin takip ettiği prensipleri ve hedefleri halka anlatırken şahit olmuştum. Sonraki gün beni çağırdı ve onun sessiz ve ağzı sıkı karakterini müşahede etme şansını yakaladım. Bana enerjik bir karakter ve azimli bir ruh hali intiba verdi. Neticede ikisi de lazım olan bu kesin anarşik temayüllerin devam edeceğini yerinde müşahede etmiştim. Bu güvenimde sonradan haklı çıkacaktım.”[25]

Aubrey Herbert, M. Kemal ile yiyeceği yemeğe Albay Ronald F. Forbes’in güzel karısı Rosita’yı da çağırmıştı. 22 yaşında genç bir hanım olan Rosita, yemekte M. Kemal ile Lord Allenby’in arasına oturdu. Lord Allenby… Bu yemekten yaklaşık 4 sene sonra M. Kemal ile Lord Allenby Filistin cephesinde karşı karşıya gelecek, M. Kemal bu cepheden kaçacak ve Filistin Ingilizlerin eline geçecektir!

*

aubrey herbert, lord allenby, atatürk filistin cephesi, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi

Lord Allenby (solda), Aubrey’in ağabeyi Lord Carnarvon ve kızı ile…

***

Rosita, Aubrey’in tertip ettiği bu yemekten şöyle bahsediyordu:

“O gün Aubrey Herbert’ten gelen çılgınca bir mektubu bana hatırlattılar… ‘Sita!’ (Rosita’nın kısaltılmışı) diyordu mektup, ‘yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ (mistake: ingilizce “yanlış” demek) var ve onu sadece sen konuşturabilirsin.’ Yazı her zaman olduğu gibi okunaksızdı; fakat davet karşı konulmazdı. O zamanlar 22’den fazla olduğumu düşünmüyorum. Yemek çok lezzetliydi. Mary Herbert mükemmel bir ev sahibesiydi. Lord Allenby ile yeni tayin edilen ataşe M. Kemal’in arasına oturdum; fakat yemeğin doğru düzgün tadını çıkartamıyordum, çünkü hep ‘mistake’i arıyordum. Ev sahibimizin Küçük Asya’da bir sınır ve bir yığın toplantı ile mikado çöpleri oynamasına yardım eden Fransız olabilir miydi? Veya Filistin’den henüz dönen yakışıklı idareci miydi? Komplocu bir şekilde Aubrey’e müracaat ettim. ‘Hangisi yanlış (mistake)’ diye sordum, ‘ve benden ne yapmamı istiyorsun?’. Saşırmış duruyordu. Izah ettim. ‘Oh tatlım!’ diye güldü. ‘Sana nice Turk’ geliyor diye yazdım!”[26]

Nice Turk: “Hoş Türk” demek. Rosita, gözleri az gören Aubrey’in yazısı berbat olduğundan ‘Nice Turk’ü, ‘mistake’ olarak okumuştu.”

***

M. Kemal Sofya’da…

M. Kemal Ingiltere’den döndüğünde artık, Sofya’ya tayin edilerek Istanbul’dan uzaklaştırıldığı için üzgün değildi. Kendisini eğlencelere verdi, bir Bulgar Generalin kızına aşık bile oldu. Dostu Ali Fethi de Balkan Harbi’nde karşı cephede bulunan Bulgar General Ratcho Petrov’un kızına abayı yakmıştı. Hep beraber bir akşam General Petrov’un evinde otururlarken M. Kemal içkiyi fazla kaçırdı ve General’in karısına Türkiye için Anadolu’da bir hükumet merkezi gerektiğini söyledi.[27] Fethi hemen işi şakaya vurarak mevzuyu değiştirdi.

***

M. Kemal ve Aubrey Herbert Çanakkale’de…

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi canakkale gelibolu

Aubrey Herbert Gelibolu cephesinde iken, 1915…

***

Aubrey Herbert ile M. Kemal Çanakkale Savaşı’nda tekrar karşılaştılar. Aubrey, Yeni Zelanda (Anzak) Tümeni’nde tercüman ve istihbarat subayı olarak orduya katıldı. Müttefiklerin çıkarmasını ilk fark eden kumandan, Aubrey’in bir buçuk sene evvel Pixton Park’ta ağırladığı Selanikli M. Kemal olmuştu. Yolda karşılaştığı, cephaneleri bittiği için Anzak Koyundan geri çekilen askerleri durdurup tekrar düşman ateşinin altına göndererek Ingilizleri şaşırtmış, fakat askerlerin süngülerinden başka bir şeyleri olmadığı için hepsi ölmüştü. M. Kemal, çıkarmanın olduğu koya gelen 57. Alayı da ileri sürdü ve alayın hemen hemen bütün erleri öldü. Harbin henüz başında oldukları için Kumandan Esad Paşa askerleri bu şekilde harcamaması için M. Kemal’i ikaz etmek mecburiyetinde kaldı. Ölüme gönderdiği müslüman askerlerin şehit olmak için gözünü kırpmadan can verişini gören M. Kemal, onların bu inançlarını arkadaşı Madam Corinne’ye yazdığı mektubunda alay konusu yaptı.[28]

Iki siper arasındaki cesetlerin hastalık yayacağını düşünen Aubrey, ölülerin gömülmesi için bir ateşkes ayarlamayı düşündü. Bu gerekçeyle karşı taraftan M. Kemal ile gizlice buluştu ve bir günlük mütareke ilan etmeye karar verdiler.[29] Fakat Müttefik Ordusunun Ingiliz Kumandanı Ian Hamilton bunu kabul etmedi. Bir dizi temaslardan sonra Hamilton, Aubrey’e, gidip Türklerle konuşmasını söyledi. Aubrey yanına istihbarattan bir adam alıp sahil boyunca ilerledi. Kızgın bir Arap subay ve Türk bir teğmen ile buluştular. Gelinciklerle bezenmiş bir tarlada oturup sigara içerek, M. Kemal’in Harbiyeden sınıf arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in gelmesini beklediler. Kemal Bey gelince gözlerini bağlayıp, Aubrey’in yanındaki istihbaratçı ile beraber ateşkes şartlarını görüşmesi için karargaha gönderdiler. Aubrey de Türklerin tarafında “rehin” olarak kaldı. Ateşkes 24 Mayıs Pazartesi günü yapılacak ve 8 saat sürecekti.

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi ohrili kemal canakkale savasi gelibolu

M. Kemal’in arkadaşı Ohrili Kemal, gözleri kapalı bir halde Ingiliz karargahına götürülürken (Australian War Memorial)

***

Aubrey Herbert, 19 Ocak 1917’de Harp Kabinesi’ne yazdığı raporda söyle diyordu:

“Eğer kalıcı bir sulh istiyorsak, bu, değişikliklere çok açık olan tek bir prensip ile elde edilebilir: Milliyetçilik.”[30]

Aubrey, 29 Temmuz 1917’de Ingiltere Dışişleri Bakanlığı için kaleme aldığı bir raporda, Tapınakçıların ve Türklerin farklı dünya görüşünü anlatan ve tarihe geçecek şu sözleri yazdı:

“Bu tip herhangi bir planda, hatırlanmasi en çok lazım olan şey şudur ki; Türk ve Ingiliz değerleri çok farklı. Türkler her zaman kelime ve gölgelere, aşırı ve bize absürt gelen bir kıymet veriyorlar. Bir bayrak, hiçbir gücü bulunmayan bir valinin tayini, askerleri olmayan bir subayın namzet gösterilmesi bize abes gelebilir ama onlar için hayati bir ehemmiyet taşıyabilir… Müttefikler kendi şartlarını dikta ettirebildiler ve Osmanlı Imparatorluğu’nun büyük bir kısmını bölebildiler diyelim, netice ne olacak? Bana öyle geliyor ki Balkan kavgalarını daha Doğuya taşıyacağız, müdafaa etmemiz gereken devasa toprak hududumuz olacak ve muazzam bir militarizm sistemine kendimizi feda edeceğiz… Bavulu biz aldıktan sonra Türklerin etiketi alması çok da mühim değil. Mısır’da tüm güç Lord Kitchener’in elinde iken sekreteri fes giyiyordu. Mezopotamya ve Filistin bir fese değer.”[31]

***

M. Kemal Avusturya’da…

M. Kemal tedavi olmak için Mayıs ayında Avusturya’ya gitti ve Viyana’da üroloji doktoru Otto Zuckerkandl’a muayene oldu.[32] Fransa Başvekili Clemenceau’nun uzaktan akrabası olan Yahudi Zuckerkandl, Rothschild Hastanesi’nin başhekimiydi.[33] Harp başladığında Kudüs’teydi ve iyi bir doktordu.[34]

M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak için ileride müracaatta bulunacağı The Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price, 23 Temmuz 1918’de Aubrey Herbert’i Arnavutlukta ziyaret etti.[35]

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi m. kemal avusturya almanya tedavi otto zuckerkandl

M. Kemal’in muayene olduğu Rothschild Hastanesi’nin başhekimi yahudi Otto Zuckerkandl…

***

M. Kemal Filistin Cephesi’nde…

Bu arada Türkiye’de Sultan Reşad vefat etmiş ve yerine kardeşi Vahideddin Efendi geçmişti. M. Kemal de yurtdışındaki tedavisinden dönmüş, tebriklerini sunmak için Sultan’ın huzuruna çıkmış ve bu görüşme neticesinde tekrar 7. Ordu kumandanlığına tayin edilmişti. M. Kemal, Ağustos ayı sonunda Halep’e giderek ordusunun başına geçti, fakat harbi bitirmeye artık kesin kararlıydı. Bu kararını tatbikata koymak için Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’la birlikte Ittihatçılara karşı savaşan casus Lawrence ile görüştü. Lawrence ile 1918 yılı başında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler Almanya ve Türkiye ile sulh görüşmeleri yaparken de görüşmüştü.[36] Ona, Pan-Türkizm peşinde koşan Ittihatçı partinin içinde güçlü bir pozisyon elde ettigini ve onları istediği gibi yönlendirebildiğini, Doğu’daki Türkçü arzulara en kısa zamanda mani olunması gerektiğini, Almanların bu savaşı kesinlikle kaybedeceğini söylemişti.[37]

Görüşmelerden sonra M. Kemal, Aubrey’in evinde tanışıp beraber yemek yediği, Ingiliz ordularının başındaki Allenby’nin saldırısı üzerine ordusunu geri çekti. Ingiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer Türk ordularını arkadan sardı. M. Kemal, Lawrence ile 27 Eylül gecesi tekrar görüştü. Ona Genç Araplarla, yani Emir Faysal’ın adamlarıyla anlaştığını, Türklerin başka milletlere ait “toprakları terk etmesi” ve Anadolu’ya odaklanması gerektiğini söyledi. Orduyu bu yüzden geri çekiyordu.[38]

Daha doğrusu kaçıyordu… Bu arada Halep’te Baron Otel’in süitine yerleşen M. Kemal, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep’in 40 mil dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. M. Kemal gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi, fakat birkaç gün sonra gelip, General Macandrew’a kendisi teslim oldu.[39] Bunun ardından, Aubrey’in Kut’ta Türklere emanet ettiği General Townshend, Aubrey’in arzusu üzerine Istanbul’da mütareke görüşmelerine başladı ve Türkiye, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten çekildi.[40]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi halep baron otel filistin cephesi filistin hezimeti chauvel macandrew

M. Kemal’in Halep’te kaldığı Baron Otel…

***

M. Kemal Pera Palas’ta…

Işgalin ardından gelen emir üzerine General Macandrew, M. Kemal’i serbest bıraktı ve onu lüks bir arabaya bindirip tren istasyonuna uğurladı. Trenle Anadolu’ya geçen M. Kemal, Adana’da kısa bir mola verdikten sonra 13 Kasım’da işgal altındaki Istanbul’a döndü. Mütarekenin imzalanmasından iki hafta sonra Istanbul’a doğru ilerleyen Ingiliz filosu, 12 Kasım 1918’de, yani Çanakkale Harbi’nden sadece 3 sene sonra Çanakkale Boğazı’na girmiş ve Istanbul’u işgal etmişti. M. Kemal, annesinin Akaretler’de evi olmasına rağmen, Ingilizlerin kontrolü altındaki mıntıkada kalan ve casusların cirit attığı Pera Palas’a yerleşti. Ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve Aubrey’in arkadaşı George Ward Price ile buluştu. George’a, “Eğer Ingilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salahiyet dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” dedi ve kendisini Karadeniz Ordusu’nun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.[41]

M. Kemal, otelde kalırken birkaç defa da, Aubrey’in mensubu olduğu Ingiliz Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin Istanbul Komitesinin reisi Rahip Robert Frew ile görüştü. Ingilizler, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesini istiyordu.[42]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi atatürk ward price ingiliz valisi

George Ward Price (oturan) ve Henry Nevinson, Gelibolu Cephesinin tahliyesi esnasında, Ocak 1916… (Imperial Museums)

***

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi ingiliz entelijansi rahip frew robert

M. Kemal ile görüşen Ingiliz entelijans servis elemanı Rahip Robert Frew Istanbul’da, 1912…

***

Sultan Vahideddin, Anadolu’da silahları teslim alınmamış orduları ve Istanbul’un işgaline karşı gösterilen reaksiyonu organize ederek anlaşma esnasında işgal güçlerine karşı koz olarak kullanabileceğini düşündü. Istanbul’u işgal kuvvetlerine bırakarak kendisi Anadolu’ya geçemezdi, istese bile Ingilizler buna müsaade etmeyecekti. 22 Kasım’da M. Kemal ile görüşürken endişeli olduğu her halinden belliydi. Ona, “Ordunun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler, Onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?” diye sordu.[43]

Ertesi hafta Yıldız Sarayı’nda tekrar görüştüler ve Sultan taşıdığı tüm şüphelere rağmen M. Kemal’i Anadolu’ya göndermeye karar verdi.[44]

Harbin bitişinden hemen sonra, Seton-Watson’un liderliğindeki Balkan mütehassısları tarafından “New Europe” (Yeni Avrupa) adlı bir grup kurulmuştu. Bugünkü Avrupa Birliği’nin, Commonwealth of Nations’ın (Ingiliz Milletler Topluluğu ve Chatham House’un temellerini atan bu grup, Boer Harbi’nin mimarı Alfred Milner’in, Cecil Rhodes’un vasiyeti üzerine kurduğu “Round Table” (Yuvarlak Masa) adlı grup ile beraber çalışıyordu.[45] Içlerinde Wickham-Steed, Bourchier, Leo Amery gibi kişilerin yanı sıra, Ingiltere Başvekili Lloyd George’un hususi sekreteri Philip Kerr ve Balkan Komitesi’nden ayrılan Aubrey de vardı.[46] Ekim 1916’dan beri aynı isimle haftalık bir mecmua bile çıkartıyorlardı. Yeni kurulan Çekoslovakya devletinin filozof reisi Tomas G. Masaryk’ın felsefesinden yola çıkarak, Cihan Harbi’nin ardından dağılan Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan Imparatorluğu’nun topraklarında yeni devletler, yani “Yeni Avrupa”yı kuruyorlardı. “Yeni Dünya Nizamı” hedefi için büyük bir adım olan bu projede, siyasi ve kültürel kapasitesi olan her milletin kendi müstakil devletini kurmasını istiyorlardı: Lehler için Polonya; Çek ve Slovaklar için Çekoslovakya; Sırp, Hırvat ve Slovenler için Yugoslavya ve Türkler için Yeni Türkiye gibi. Fakat bu milletler, Cemiyet-i Akvam çatısı altında Batılı devletlerin medeniyetini taklit ederek gelişmelilerdi. Imparatorluk halklarının geleceğinin konuşulduğu Paris’te, Lloyd George başta olmak üzere Müttefiklerin danıştığı ve itimad ettiği yegane mütehassıslar, New Europe mensuplarıydı.[47] Bu grubun çok yakın olduğu devlet adamlarından ikisi, Fransız Franklin-Bouillon (ki M. Kemal’le görüsmüştür) ve Yunanistan Başvekili Venizelos’tu.[48]

*

m. kemal atatürk franklin bouillon buyyon

M. Kemal ve Franklin Bouillon…

***

Machiavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet içinde yaşamaya alışkın devletler ele geçirildiklerinde elde tutmanın üç yolu vardır: Ilki onları ortadan kaldırmak; ikincisi gidip orada yerleşip oturmak; üçüncüsü vergiye bağlamak ve içeride sana yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükumet, o hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyaç duyduğundan o devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya alışkın bir kenti başka yollara müracaat etmek yerine kendi halkıyla idare ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.[49] Bu “yerli halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişi”nin halkın gözünde nasıl büyütüleceğini ise şu şekilde izah ediyordu;

“Çoğu kişi, akıllı bir hükümdarın, fırsatını bulur bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibarını kendiliğinden artırması icap ettiğini düşünür.”[50] O zaman, kendi kendilerini idare edecek Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı.

New Europe grubu harekete geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin başındaki Zaharoff, Ingiltere Başvekili Lloyd George ve Yunanistan Başvekili Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu’ya asker çıkarma meselesini konuştu.[51] Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu kendi cebinden finanse edecekti. Bunun üzerine, Ingiltere Başvekili Lloyd George, M. Kemal’in muayene olduğu Rothschild Hastanesi’nin başhekimi Otto Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa Başvekili Clemenceau, Italya Başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi Wilson, Paris’te Yunanlıların Anadolu’ya çıkışı üzerinde anlaştılar.

Yunan ordusunun çıkışından evvel, Ingilizler, Italyan ve Fransızlar Anadolu’da işgallere giriştiler. Anadolu’nun her yerinde Ittihatçılar tarafından peşpeşe müdafaa-i hukuk cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük Mecmua gibi Ittihatçıların çıkarttıkları gazete ve mecmualarda M. Kemal’in reklamı yapılmaya başlanmıştı. Anadolu artık halaskar (kurtarıcı) M. Kemal’in gelişini bekliyordu. O ise yola çıkmadan önce son hazırlıkları yapıyordu. Istanbul Harbiye Nezareti’nde Ingiliz Irtibat Subayı olan Yüzbaşı John G. Bennett ile görüşmüş ve ona Ingilizlerin kontrolü altında büyük bir Türk ordusu teşkil etmeyi teklif etmişti.[52]

Başka bir gün de Italyan bir işadamının bürosunda Italyan Yüksek Komiseri ve mason Kont Sforza ile buluşmuş ve Italyanlardan Anadolu Hareketine destek sözü almayı başarmıştı.[53]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi mason kont sforza

M. Kemal’in mason dostu… Italya Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Kont Carlo Sforza…

***

Bu arada hayatını ebediyen değiştirecek hadise nihayet gerçekleşti; Yunanistan Kralı Alexandros’a her istediğini yaptıran Başvekil Venizelos, Zaharoff’a ait Vickers marka silahlarla teçhiz ettiği Yunan ordusunu 15 Mayıs’ta Izmir’e çıkardı. Yunanlıların Izmir’i işgal ettiği gün M. Kemal, tekrar Sultan Vahideddin ile görüştü. Kur’an-ı Kerim’e el basarak vazifesine ve padişaha bağlı kalacağına dair yemin etti. Sultan’dan yüklü bir miktarda tahsisat aldı. Ertesi gün, kendisine ordu kurmayı teklif ettiği Yüzbaşı Bennett’ten Anadolu’ya geçiş vizesi aldı; kendisi ve maiyeti için tahsis edilen Bandırma Vapuruna binerek Istanbul’dan ayrıldı.

Amerikalı Işadamı Charles R. Crane, Arnavutluk ve Rusya’da ihtilalleri organize etmek ve ihtilalcilere yardım etmek için insani yardım cemiyetlerini kullanmıştı. Ittihatçıların Ermenileri Suriye’ye sürmesi, ona Türkiye’de de insani yardım faaliyetleri yürütme fırsatı vermişti. Crane, 1915’te kurulan Ermeni ve Suriye Yardımı için Amerikan Komitesi’nin, yani sonraki yıllarda Yakın Doğu Yardım Cemiyeti’nin mali idarecisiydi ve bu komiteye en büyük yardımı Rockefeller Vakfı yapmıştı.[54] Bu komitenin mensuplarından ve Crane’in yakın dostlarından gazeteci William T. Ellis, M. Kemal Samsun’a çıkmadan bir ay önce New York Herald gazetesinde çıkan makalesinin sonunda Türkiye’nin son yıllarını şöyle anlatmıştı:

“Miminim’in, veya kendi tabirleriyle ‘hakiki inananlar’ın, veya Türklerin onları çağırdığı şekliyle ‘Dönme’lerin gerçek inancını dışarıdan kimse bilmez. Zahiren Muhammedi ritüellere uyarlar. Gizlice Yahudi inançlarını muhafaza ederler ve kabalistik ritüeller ve Sabetay riyazetini icra ederler. Iki yüz elli yıl dünyanın geri kalanından uzak durdular ve kendilerine hıyanet eden ‘Mesih’e sadık kaldılar.

Bu Müslüman (görünen) Yahudilerin saflarından ticaret ve siyaset dünyasında çok güçlü insanlar çıktı. Zengin ve terakkici insanlar. Bu adamlar farmasonluğa girdiler ve localarından ve gizli toplantılarından 1908’de Sultan Abdülhamid’i indiren Türk ihtilali meydana geldi. Umumiyetle anlaşıldığı haliyele Ittihad ve Terakki Komitesi gizli bir cemiyetti. Asıl liderleri hep arka planda, gizli ve meçhul kaldılar. Bu esrarlı cemaatin mensupları olan Ittihat ve Terakki liderlerine, bu, doğrudan Dönmelerin gizli tarikatından miras kaldı. Türk ihtilaline Selanikli Yahudiler rehberlik etti. Şimdi Enver, Talat ve Cemal ve diğer Türk liderler sürgünde, arkalarındaki asıl güç ise, halk bilmediği için, emniyette ve cezalandırılmadı.

Dünyanın bu köşesi yine karışıklık içerisinde ve yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor; Selanik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı?”[55]

Bu makalenin yazarı Crane, 1919 yılının ortalarında Filistin Sefarat Yahudilerinin lideri Avraham Elmaleh ile görüştü.[56] Bu zat, çıkardığı hahamlar ve liderlerle meşhur olan Ispanya kökenli Elmaleh ailesine mensuptu. Siyonist mektebi Alyans mezunu ve muallimiydi. Akrabası Amram Elmaleh, Fas’ın Fes şehrinin Alyans temsilcisiydi. Amram, Cihan Harbi esnasında Kudüs’te M. Kemal ile görüşmüştü.[57]

*

aubrey herbert, türkiyeyi tapinakcilar mi kurdu, tapinak sövalyeleri türkiye atatürk tapinakci miydi m. kemal tapinakci miydi m. kemal atatürk ve yahudiler siyonistler

General Allenby (platformda koltukta), solunda Filistin Siyonist Komisyonu Reisi Chaim Weizmann, sağ tarafında ayakta Binbaşı de Rothschild (Ailenin Fransa ayağının kurucusu James’in torunu), Rişon Le-Zion kasabasında bir merasimde, 24 Mayıs 1918, (Imperial War Museums)

***

M. Kemal, 1911’de Kudüs Kamenitz Oteli’nde yahudi Elizer Ben Yehuda’nın oğlu Itamar Ben-Avi ile sohbet etti ve kendisine Sabetayist olduğunu söyledi.

M. Kemal, “Evimde Venedik’te basılmış eski bir Tevrat var. Babam onu okumam için bana Karaim Yahudisi bir muallim tutmuştu. Öğrendiğim ayetlerden bazılarını hala hatırlayabiliyorum” dedikten sonra biraz düşünüp; “Shema Yisrael, Adonai Elohenu, Adonai Ehad!” Yani “Dinle ey Israil, Rabbin olan Tanrı tektir” dedi. Bu dua yahudilerin ünlü Shema duasıdır. Daha sonra yahudi Itamar Ben Avi’nin “Efendim, bu Yahudilerin en mühim duasıdır!” demesi üzerine M. Kemal, “Benim de gizli duamdır bayım, benim de..” şeklinde cevap verdi.[58]

***

M. Kemal Anadolu’da…

Ingiliz Albay Alfred Rawlinson, Erzurum’a M. Kemal’den önce gelmişti. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında casusluk yapan Sir Henry Rawlinson’un oğluydu. Babası, aynı zamanda Lawrence’i arkeolog olarak Türkiye’ye gönderen Filistin Keşif Fonu’nun bir mensubuydu. Albayın görünüşteki vazifesi, mütareke şartlarının tatbikine nezaret etmek ve Doğu’daki Türk Ordusuna ait silahların envanterini çıkarmaktı. Hakikatte ise Tiflis’teki Ingiliz ordusunun gönderdiği silahların Kars üzerinden Türklere verilmesini sağlıyordu. Albay Rawlinson bu silahların Türklere verildiğini söyle(ye)miyor, nakliye esnasında kaybolduğunu iddia ediyordu.[59] Fakat Arnold J. Toynbee, 1921’de Yunanlıların ele geçirdiği Türk siperlerini gezerken, bu silahların Kemalist ordu tarafından kullanıldığını görmüştü.[60]

Erzurum Kongresi başlamadan önce M. Kemal ile uzun uzun konuştular. Kongrenin son günü, yani 7 Ağustos’ta şehirden ayrılmadan evvel M. Kemal ile üç buçuk saatlik bir görüşme yaptı. Geleceğe dair ihtimallerden ve Milliyetçi Hareketten bahsettiler. M. Kemal ona kongrenin Istanbul idaresini tanımadığını ve Milli Hareketin aslında ihtilalci olduğunu söyledi.[61] Görüşmenin ardından Rawlinson, rapor vermek üzere önce Istanbul’a, oradan da Londra’ya gitti. Harbiye Nezareti’ne raporunu sunup, M. Kemal’in yükseleceğini daha 1913’te tahmin eden Erkan-ı Haribye Reisi Sir Henry Wilson ile görüştü. Mevzu daha çok M. Kemal’in şahsiyeti ve Sultan’ın hükumetine karşı yapacağı ihtilal ve kurulacak bir cumhuriyet hakkındaydı.[62] Görüşmelerin ardından Rawlinson, gayriresmi bir vazifeyle M. Kemal ile görüşmek üzere tekrar Türkiye’ye gönderildi.

Ingiliz casusu Lawrence, Ingiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 15 Eylül 1919 tarihli raporunun sonunda M. Kemal ile Enver Paşa’yı kıyaslıyordu:

“M. Kemal, oradaki (Çukurova-Kilikya) Fransız faaliyetlerinden kaygılanıyor. Kendisi şimdi Ingiliz yanlısıdır. Çünkü (Montagu, C. Amery ve Aubrey Herbert’ten oluşan) Türk yandaşlarımıza güveniyor. Fakat bununla alakalı olarak, Türkistan’daki Bolşevik ilerlemesinin dikkate alındığını ümit ediyorum… Enver’e zarar vermek için Talat’ı kullanmayı hiç düşünüp düşünmediğimizi öğrenmek isterim. Onun hatıraları bize faydalı olacaktır. M. Kemal, kendi hareketinde Enver’i bir bayrak gibi dalgalandırıyor. Tabii ki M. Kemal, Enver’den daha kabiliyetlidir, ama Enver’in şahsi cazibesine sahip değildir.”[63]

Erzurum Kongresinden sonra Londra’ya gidip, yeni vazifelerle tekrar Türkiye’ye dönen Albay Rawlinson, 6 Aralık’ta Trabzon’a geldi ve Kazım Karabekir’e telgraf çekerek geldiğini haber verdi. Ardından Gümüşhane ve Bayburt’a geçti. 26 Aralık gecesi Erzurum’a vardı ve Karabekir’in misafiri oldu. Rawlinson ona yeni vazifesini anlattı ve kendisini M. Kemal ile görüştürmesini istedi. Karabekir, M. Kemal’in Ankara’ya doğru yola çıktığını ve Milli Hareketin merkezinin bu şehir olacağını söyledi.

Bu arada M. Kemal Ankara’ya gelmiş ve ilk gecesini Vehbi Koç’un ortağı Yahudi Yasef Ruso’nun evinde geçirmişti.[64]

Ankara Anlaşmasıyla beraber Fransa’nın Ankara’daki Milliyetçilere desteği had safhaya çıktı. Anadolu’da işgal ettikleri yerlerden çekilen Fransızlar, ellerindeki topları ve silahları Ankara’ya teslim ettiler. Fransız subaylar bizzat Kemalist orduda vazife aldılar. Ayrıca 100 bin Alman tüfeğini ve yanında süngülerini ve silah başına bin mermiyi üç parti halinde Antalya ve Inebolu’ya indirerek Kemalistlere destek verdiler. Milliyetçilerin Paris temsilcisi ve Prens Sabahattin’in adamı Nihad Reşad da Paris’ten Ankara’ya Fransızların çeşitli silah tekliflerini gönderiyordu. [65]

Yeni bir devlet kurmak, en az yeni bir şirket kurmak kadar zordu. Bu yüzden Fransa’nın yardımı sadece silah ve personelle mahdut değildi. Osmanlı Bankası müdürlerinden Hamid Hasancan Bey, Fransız Yüksek Komiserliğinin hizmetinde Milliyetçilerin gizli siyasi temsilcisi oldu. Hamid, hem Fransa’nın Ankara’yla temasını sağlıyor hem de Büyük Millet Meclisi’nin ticari işlerini hallediyordu. Ayrıca Ankara kabinesindeki vekillerin hususi mali işlerine de bakıyordu. Bu yüzden Hamid Bey’in sözü Ankara’da senetti. Bir Ingiliz raporunda ondan şöyle bahsediliyordu;

“Hamid, müstakil bir salahiyete sahiptir ama M. Kemal Paşa ve Hükumetinin ona göstermiş olduğu güven yüzünden, onun söylediklerine ve yaptıklarına kesinlikle hürmet gösterilir ve umumiyetle kabul edilir.” Hamid, 1922 Eylül ayında gizlice hareket etmeyi bırakarak Avrupalı diplomatlarca Ankara’nın resmi sözcüsü kabul edilecekti.[66]

Osmanlı Bankası’nın Istiklal Harbi’ndeki yardımları bu kadarla kalmamıştı. Bankanın rehberliğinde kurulan Düyun-u Umumiye’nin reisi Sir Adam Block, Ankara Hükumetinin ve Büyük Millet Meclisi idaresinin yıllık bütçeleri ve mali durumu hakkında rapor hazırlayarak 12 Nisan’da Istanbul’da Ingiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’a sunmuştu. Raporda Ankara’nın mali açığının hangi kalemlerle kapatılacağı ve bir sonraki senenin yıllık bütçeleri hakkında detaylı bilgi veriliyordu.[67]

Ayrıca Büyük Millet Meclisi, Osmanlı Bankası’ndan avanslar ve silah alımları için teminat mektupları alıyordu. Banka’nın Temmuz 1921 ve Temmuz 1922 arası avans desteği 2.177.000 lira olacak ve Milliyetçiler bu iyilikleri karşılıksız bırakmayacaktı. Osmanlı Bankası’nın Galata şubesinin müdürü ve Robert Koleji mezunu Berc Keresteciyan, Cumhuriyet kurulduktan sonra M. Kemal’in kendisine verdiği “Türker” soyadını alarak Afyon’dan mebus seçilecekti.[68]

Ayrıca Osmanlı Bankası, hizmetlerine cumhuriyetten sonra da devam edecek ve merkez bankası rolünü, 1930’da Düyun-u Umumiye’nin Italyan temsilcisi Kont Volpi gibi yabancı mütehassısların danışmanlığında yeni bir merkez bankası şirketi kurulana dek sürdürecekti.[69]

M. Kemal’in Ağustos ayında memleketin işgal altında olmasını sebep göstererek meclisten aldığı Başkumandanlık ünvanı, 31 Ekim’de tekrar uzatıldı. Anadolu’da tüm güç artık M. Kemal’in elindeydi. Aubrey’e göre M. Kemal bu ünvanı, “parti fonlarına bağışta bulunan herhangi bir Ingiliz milyoneri gibi doğrudan doğruya Lloyd George Beye” borçluydu.[70]

Başvekil Lloyd George’un Yunanlıları Izmir’e sokmasıyla, Anadolu’da 1908’de çiçek açmış olan milliyetçilik meyve vermiş ve Asya, M. Kemal’in arkasında toplanmıştı.

Chatham Dining Kulübü’nde “Türkiye’deki mevcut pozisyonumuz ve siyasetimiz” başlıklı bir konuşma yapan, küçük halkların büyük dostu Aubrey, Yunan işgalinin yol açtığı neticeden memnundu. 1922 yılı Ocak ayında London Sunday Times gazetesine verdiği beyanatta, bu işgalin, 1913’de Pixton Park’ta misafiri olan Ittihatçı dostu M. Kemal’e yaradığını söylüyordu;

“Türkiye’deki esas mesele Yunanlılar Mayıs 1919’da Izmir’e gittiği zaman başladı. O zamana kadar M. Kemal Paşa’nın adı Şark’ta biliniyordu; fakat Batıda bilinmiyordu ve aşılması zor bir gücü (ordusu) de yoktu. Onun ordusunu, meclisini ve prestijini oluşturan Yunan işgalidir.”[71]

.

KAYNAKLAR:

.

[1] St. J.L. (Yazarın adı kısaltılmış), Aubrey Herbert, “The Spectator” mecmuası, 6 Ekim 1923.

[2] Margaret Fitzherbert, The man who was greenmantle: A biography of Aubrey Herbert, Oxford University Press, 1985, sayfa 2.

[3] Margaret Fitzherbert, The man who was greenmantle: A biography of Aubrey Herbert, Oxford University Press, 1985, sayfa 1.

[4] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa XVii.

[5] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 64-69.

[6] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 8, 9.

[7] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 173.

[8] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 313.

[9] Thomas Smith Webb, The FreeMason’s Monitor: Or, Illustrations of Masonry: in Two Parts, Cushing and Appleton, Salem 1818, sayfa 285.

[10] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 98.

[11] Niall Ferguson, Imparatorluk: Britanya’nın Modern Dünyayı Biçimlendirişi, (Tercüme eden: Nurettin Elhüseyni), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 108.

[12] Walter Isaacson, Benjamin Franklin: An American Life, Simon&Schuster, New York 2003, sayfa 106.

[13] http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/03/ataturk-89-yil-once-bugunu-gordu-ataturkun-ortadogu-halklari-kehaneti-yalani-ataturkun-amerikali-gazeteci-marcossona-verdigi-roportajin-tam-metni/

[14] Kristin Rygg, Masqued Mysteries Unmasked: Early Modern Music Theater and Its Pythagorean Subtext, Interplay No. 1, Pendragon Press, New York 2000, sayfa 180-182.

[15] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 30.

[16] Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 169.

[17] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 127.

[18] Jeremy Wilson, T. E. Lawrence Studies, No: HL 301-2.

[19] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 168, 269, 270.

[20] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa xx.

[21] Joseph Brewda, British Experts in manipulation, Executive Intelligence Review, 24 Mart 1995, Sayı: 22, No: 13, sayfa 60.

[22] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 284.

[23] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 287.

[24] Alttaki bağlantının [8] no’lu dipnotuna bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/13/m-kemal-ataturk-mason-mu-ataturk-mason-localarini-kapatti-mi/

[25] Jacob M. Landau, Atatürk and the Modernization of Turkey, Westview Press, Colorado 1984, sayfa 22, 23.

[26] Rosita Forbes, Appointment with destiny, E.P. Dutton & Co., New York 1946, sayfa 192, 193.

[27] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 118.

[28] M. Kemal’in Madam Corinne’e yazdığı mektuplar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/07/m-kemal-ataturk-ayetle-alay-mi-ediyor-ataturkun-madam-corinnee-yazdigi-mektup/

[29] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 135.

Ayrıca bakınız; The Countess of Carnarvon, Lady Almina and the Real Downton Abbey: The Lost Legacy of Highclere Castle, Hodder&Stoughton, Londra 2011, sayfa 23.

[30] Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015, sayfa 327.

[31] Aubrey Herbert, The Possibility of A Separate Peace With Turkey, 29.07.1917, The National Archives, Kew, Ingiltere, Katalog Referans: CAB/24/21, Imaj Referans: 75.

[32] Klaus Kreiser, Atatürk: Eine Biographie, C.H. Beck, Münih 2008, sayfa 122.

[33] Tim Bonyhady, Good Living Street: Portrait of a patron family, Vienna 1900, Random House, Toronto 2011, sayfa 159.

Ayrıca Bakınız; Richard T. Gray & Ruth V. Gross & Rolf J. Goebel & Clayton Koelb, A Franz Kafka Encyclopedia, Greenwood Press, Connecticut 2005, sayfa 304.

[34] M. Talha Çiçek, War and State Formation in Syria: Cemal Pasha’s governorate during World War I, 1914-17, Routledge, Oxon 2014, sayfa 145, 160.

[35] Bejtullah Destani & Jason Tomes, Albania’s Greatest Friend: Aubrey Herbert and the making of Modern Albania, I.B. Tauris, Londra 2011, sayfa 240.

[36] Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, 1919-1938, cild 6, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2005, sayfa Iviii.

[37] Frederick James Moberly, The Campaign in Mesopotamia 1914-1918, cild 4, Londra 1927, sayfa iii, iv.

[38] Alan Warwick Palmer, Victory 1918, Weidenfel & Nicolson, New York 1998, sayfa 241.

M. Kemal’in Filistin cephesinden kaçışıyla alakalı kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/30/filistin-cephesindeki-hain-m-kemal-ataturk-mu/

[39] Sir Henry Somer Gullet, Kemal Pasha – The man and his army, Western Argus, 3 Ekim 1922, sayfa 2.

[40] Marquise de Fontenoy, Tales of the Old World, The Sun and The Globe, 3 Ekim 1923.

[41] M. Kemal’in Ingiliz Valisi olmak istediğini Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan bir eserden öğreniyoruz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/22/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ingiliz-valisi-olmak-istedi/

[42] Halide Edib, Conflict of East and West in Turkey, Maktaba Jamia Millia Islamia, Delhi 1935, sayfa 107.

[43] Orhan Koloğlu, Sorularla Vahidettin, Pozitif Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 46.

[44] M. Kemal’in Sultan Vahideddin tarafından Anadolu’ya gönderildiğine dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/24/ataturku-samsuna-vahdettin-gonderdi-belgelerle/

[45] Luisa Passerini, Europe in Love, Love in Europe: Imagination and Politics in Britain Between the Wars, I. B. Tauris, Londra 1999, sayfa 54.

[46] Andrea Bosco ve Alex Charles May, The “Round Table” : The Empire – Commonwealth and British Foreign Policy, Lothian Foundation Press, 1997, sayfa 440

[47] Eugene Michail, The British and the Balkans: Forming Images of Foreign Lands 1900-1950, Continuum Books, Londra 2011, sayfa 29, 30, 45.

[48] Eugene Michail, The British and the Balkans: Forming Images of Foreign Lands 1900-1950, Continuum Books, Londra 2011, sayfa 111, 112.

[49] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 18.

[50] Niccolo Machiavelli, Hükümdar, (Tercüme eden: Necdet Adabağ), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 82.

[51] John T. Flynn, Men of Wealth, Simon and Schuster, New York 1941, sayfa 362.

[52] M. Kemal’in Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisine dair daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

[53] Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, cild 1, Sander Kitabevi, Istanbul 1969, sayfa 232.

[54] Norman E. Saul, The Life and Times of Charles R. Crane, 1858-1939, Lexington Books, Birleşik Krallık 2013, sayfa 135.

[55] William T. Ellis, Salonica, nominally a Turkish city, has been prodominated by the Jews for centuries, New York Herald, 22 Nisan 1919, sayfa 7.

[56] List of members of the Sphardic delegation form Jerusalem, Albert H. Lybyer Papers, 1876-1949, Illinois Üniversitesi, Oberlin Koleji Arşivleri, No: 15/13/22 Kutu: 16.

[57] Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Gözlem Yayınevi, Istanbul 1995, sayfa 216.

[58] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-sabetayist-miydi/

[59] Alfred Rawlinson, Adventures in the Near East, Jonathan Gape, Londra 1934, sayfa 152-154.

[60] Arnold Toynbee, The Western question in Greece and Turkey, Constable and Company, Londra 1922, sayfa 257.

[61] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 30.

[62] Alfred Rawlinson, Adventures in the Near East, Jonathan Gape, Londra 1934, sayfa 199, 200.

[63] Jeremy Wilson, T. E. Lawrence Studies, No: DG 288-91.

[64] Beki L. Bahar, Efsaneden tarihe Ankara Yahudileri, Pan Yayınları, Ankara 2003, sayfa 86.

[65] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 226, 227.

Ingiltere, Italya, Fransa ve Rusya’nın M. Kemal’e yaptıkları yardımlar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

[66] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 237.

[67] Salahi R. Sonyel, Kurtuluş Savaşı Günlerinde Ingiliz Istihbarat Servisi’nin Türkiye’deki Eylemleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayfa 169.

[68] Mustafa Hergüner, Izmir Iktisat Kongresi için Istanbul’da yapılan çalışmalar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2006, sayfa 23.

[69] Bilal N. Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1938), cild 7, 1930-1933, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2006, sayfa xiii, 20.

[70] Aubrey Herbert, Ben Kendim: A Record of Eastern Travel, Hutchinson&Co, Londra 1925, sayfa 331.

[71] Indian Demonstrations, New Zealand Herald, cild LIX, sayı: 18000, 27 Ocak 1922, sayfa 5.

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

Mehmet Hasan Bulut, Ingiliz Derviş-Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, Marcel Yayınevi, Istanbul 2015.

http://www.marcel.com.tr/index.php?route=product/product&product_id=59

*

 

Duyuru: Sahtekara Dikkat

Bizden izin almadan kaynak ve belgelerimizi kullanarak “sözde” kitap yazan cahil bir sahtekar peyda oldu. Ağza alınmayacak hakaretlerle yazdığı “sözde” kitaplarını asla onaylamıyor ve kendisini kınıyoruz. Üstelik Üstad Kadir Mısıroğlu’na utanmadan kendi eserleriymiş gibi takdim ettiği kitaplardan üstad da rahatsız oldu. Bu utanmaz hakkında gerekli hukuki işlem yapılacaktır. Bu zat tarihe sahtekar olarak geçecektir.

.