Islam’da ve Osmanlı’da Kadın

Islam’da ve Osmanlı’da Kadın

Bilgi bombardımanının nasıl bir şey olduğunu merak edenler, bu programı mutlaka izlemelidir. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci hocamız, başta Islam ve Osmanlı’da kadın hakları olmak üzere, muhtelif birçok konu hakkında değerli bilgiler verdi. Allah Teala, hocamıza sağlıklı, sıhhatli, uzun ve hayırlı bir ömür ihsan eylesin.

Iyi seyirler…

 

.

Ingiltere Kralı M. Kemal Atatürk’ün elini öptü mü? (Yeni)

Ingiltere Kralı M. Kemal Atatürk’ün elini öptü mü? (Yeni)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ingiltere-krali-m-kemal-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-yalani-ingiliz-krali-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-yalani

***

Iki sene önce paylaştığımız bu konuyu, yeni bilgi ve belgelerle takviye ederek tekrar paylaşıma sunuyoruz…

***

(Nelerle uğraşıyoruz)

Bu kadar da yalan olmaz ki kardeşim… Bu kemalistler “kime” çekti acaba???

Hani ufak atsınlar da civcivler yesin diyeceğim ama, Üniversite öğrencisi geçinenler bile bu yalana aldanıyorlar veya aldanmak işlerine geliyor.

Ingiltere Kralı, güya M. Kemal Atatürk’ün elini öpmüş. Fotoğrafın (solda) çekildiği tarih 24 Temmuz 1927…

Oysa Ülkemize ilk gelen Ingiltere Kralı 8′inci Edward o tarihte daha Kral bile değildi. Kendisi 20 Ocak 1936 yılında Kral olmuş ve 4 Eylül 1936′da Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Yüklediğimiz fotoğraf (sağda) bu ziyaretten çekilmiştir. Sol fotoğraftaki adam ise, halktan herhangi birisidir.

Nitekim fotoğrafı bilgisayar ortamında renklendiren Ateş Akkor, koleksiyonundaki bu fotoğrafı “Yaşamın Içinden Cumhuriyet ve Atatürk Fotoğraf Sergisi”nde sergilemiş ve yaptığı açıklamada o adamın halktan herhangi birisi olduğunu söylemiştir.

Kaldı ki, Ingiliz kültüründe saygıdan dolayı “erkeklerin” eli öpülmez. Yalnızca “kadınların” eli öpülür. Eğer kemalistlere göre M. Kemal Atatürk “kadın” veya “kadına benzer” bir şey ise, o halde sorun yok. Inanmaya devam edebilirler.

Insan, “ATA’mı öveyim” derken rezil bile edebiliyor.

Düşünsenize…

Bu kemalistlerden biri (erkek) diplomat oluyor ve bir Ingiliz diplomatına; “Sizin kralınız bizim ATA’mızın elini öptmüştü” diyor…

Rezalet.!

Adam;

“Ben de sizin elinizi öpeyim *Madam* !!!” demese bari…

Aslında gayrimüslim kralların hepsi M. Kemal Atatürk’ün elini öpmeliydi. Zira onların yüzyıllarca Haçlı Seferleriyle yapamadıklarını birkaç yılda yapmayı başarmıştır. Hilafeti ve Allahu Teala’nın emrettiği Islam kanunlarını ülkemizde uygulamadan kaldırmıştır.

Ingiltere kralı M. Kemal’in elini öpmedi, ama M. Kemal 4 Eylül 1936′da Türkiye’yi ziyaret eden Ingiltere Kralı 8’inci Edward’ı Dolmabahçe rıhtımında “bizzat” eliyle karaya çıkardı.

Buyrun:

m. kemal atatürk ingiltere krali, ingiltere krali atatürkün elini öptü mü, atatürk dolmabahce rihtimi, m. kemal atatürk 8. edward ingiliz krali

Müslümanların Padişahı’nı “tepeledikten” sonra Ingiltere Kralı 8. Edward’ı Dolmabahçe rıhtımında “bizzat” eliyle karaya çıkaran M. Kemal -bu sahneyi okuyabilene- kimin adamı olduğunu çok net bir şekilde göstermiştir…

***

Bununla da kalsa iyi, Kralın Türkiye’den ayrılması ve bir telgrafla M. Kemal’e veda ve teşekkür etmesi üzerine M. Kemal bu telgrafa şu karşılığı verdi:

“Memleketimizde bize çok kısa görünen eğleşmeleri sırasında, Türk milleti beslediği yüksek takdir ve saygı dolu sevgi duygularını anlatabilmek imkânını bulmuştur. Majesteleri bütün kalpleri kendine çekmiştir. Ben bu çekiciliği bütün kapsamı ile duymanın büyük tadını aldım. (Bak seen! : K.Çandarlıoğlu) Şerefli hükümdar hakkında beslemekte olduğum samimi dostluk duyguları, bu ilk ve kısa buluşmanın bıraktığı unutulmaz hatıra ile meydana çıkmış bulunuyor.”[1]

Kemalistlerden gelen tepkileri hisseder gibiyim: “Yalaan! ATA’mız bir hükümdara, bir krala böyle saygı dolu sözler söylemez, o hürriyetçi, cumhuriyetçi, antiemperyalist vs. idi! Nitekim Padişah’ı da tepeledi!”

Dönemin Cumhuriyet gazetesini yayınlayalım da işi sağlama alalım:

*

ingiliz-krali-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-ingiliz-krali-m-kemalin-elini-c3b6ptc3bc-mc3bc-kral-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-8-edwardin-tc3bcrkiyeyi-ziyareti-atat

Ingiltere Kralı 8. Edward’ın Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan telgrafı…

***

Dikkat edilirse telgraf; “Ekselans Kamâl Atatürk” diye başlıyor.[2] Yani Ingiliz Kralı bile Atatürk’ün isminin K”a”mâl olduğunu[3] biliyor fakat “Atatürk’ün askerleriyiz” diyen bizim kemalistlerin bundan haberi bile yok. Bu durumda aslında “kimin” askerleri olduklarının da farkında değiller.

Şimdi de M. Kemal’in “Şerefli (!) hükümdar”a yazdığı telgrafın gazetedeki[4] metnini görelim:

*

ingiliz krali atatürkün elini öptü ingiliz krali m. kemalin elini öptü mü, kral atatürkün elini öptü, 8. edwardin türkiyeyi ziyareti, atatürk ingiliz kralina telgrafi

M. Kemal’in, Ingiltere Kralı 8. Edward’a gönderdiği ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan telgraf…

***

Hakikaten çok duygu yüklü bir telgraf, ne dersiniz?

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 4, Ankara, 1945-1972, sayfa 577.

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 10 Eylül 1936, sayfa 1.

[3] Atatürk’ün ismi Kemal mi Kamal mı ? Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/27/ataturkun-ismi-kemal-mi-kamal-mi/

[4] Cumhuriyet Gazetesi, 10 Eylül 1936, sayfa 4.

Ayrıca bakınız;

Anadolu Ajansı 9 Eylül 1936.

***

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, Ücretsiz Kitap: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 502.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Kemalist Rejim’in Inanılmaz Istiklal Mahkemeleri Itirafı

Kemalist Rejim’in Inanılmaz Istiklal Mahkemeleri Itirafı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

istiklal mahkemeleri idam, istiklal mahkemeleri gercegi, istiklal mahkemeleri itirafi, istiklal mahkemelerinde kac kisi asildi istiklal mahkemeleri atatürk, istiklal mahkemeleri kazim karabekir***

1939 yılının Ekim ayında, TBMM’deki boş bir üyelik için yapılması gereken ara seçimde, evvelce Istiklal Mahkemeleri’nde yargılanıp mahkum edilmiş olan Rauf Orbay’ın aday yapılması düşünülüyordu.

M. Kemal’in ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan Inönü, bir çay davetinde Rauf Orbay’la görüşür ve ona mebusluk teklif eder. Rauf Orbay, hatıralarında bu gelişmeyi şöyle anlatır:

“Çaydan sonra koluma girerek, salonun denize nazır bölümünde dolaşırken birden durdu ve teklifini yaptı: ‘Rauf Bey kardeşim, sizinle çalışmak istiyorum; benim ve memleketin buna ihtiyacı var’ dedi. Samimi olduğuna şu anda da kâniim. Benim iradem harici diyebileceğim bir hisle yıllardır keyfî, haksız, hatta zalim bir kararla elimden alınmış vatan hizmetlerimin kalp inkisârı içinde cevap verdim: ‘Bu beraber çalışma nasıl mümkün olur? Ben vatan hizmetlerinden mahrum edilmiş bir adamım.’ Kolumda idi. Hissedeceğim kadar bir kuvvetle sıktı ve kat’î edâ ile dedi ki, ‘Onu bana bırak. Öyle bir hâl bulduracağım ki, ortada seni üzen hiçbir tortu kalmayacak.’ dedi.”

Aslında Orbay, Inönü’nün mebusluk önerisini, tekrar muhakeme edilip aklanmadığı sürece kabul etmek istemiyordu. Fakat görüşmeler sonucunda Inönü’nün Orbay’ı ikna ettiği görülüyor. Rauf Orbay, hatıralarında bu uzlaşmayı şöyle anlatacaktır:

“Birkaç gün sonra Ali Fuat (Cebesoy) bana gelmişti. Ismet Paşa ile konuşmamızın safhalarını kendisinden dinlediği anlaşılıyordu. Ali Fuat Paşa ile aramızdaki sarsılmaz dostluğu bildiği için ona bilgi verdiğini ve endişeme mahâl olmadığı teminatını kendisine ilettiğini anladım. Mevzu üzerinde hassasiyetimi bilen Ali Fuat bana bunu açıklamamakla beraber, ‘Hâdiselerin memleket için aldığı ehemmiyet gözlerinin önünde. Hiçbir hisle kendini bütün ömrünü vakfettiğin ülkeyi en olgun devrinde hizmetlerinden mahrum edemezsin. Inönü, seni her bakımdan tatmin edecek hukukî bir formül için ilmine güvendiği otoritelere talimat vermiş. Zannediyorum meclise bir an evvel girmen için açılmış tek milletvekilliğinden istifade edecek.’ dedi. Aradan sadece yedi gün geçmişti. Reisicumhurun teşebbüsünün bu kadar süratli neticeleneceğine ihtimal vermediğim bu müddet içinde hukukçular isnat ve mahkûmiyetime mesnet bu iddiayı bertaraf eden formülü bulmuşlar…”[1]

Rauf Orbay’ın Ekim ayı sonunda yapılacak olan ara seçimde Kastamonu mebusu adayı olduğunu açıklayan CHP beyannamesi şöyleydi:

“Yeni Mebus Namzetlerimiz (adaylarımız)…
Beyanname…
Kastamonu Mebusu Hüsnü Açıkgöz’ün ölümü dolayısıyla boşalan Kastamonu mebusluğuna eski Istanbul Mebusu ve eski Başvekil Rauf Orbay’ın genel başkanlık divanınca namzetliği kararlaştırılmıştır.
Rauf Orbay hakkında evvelce Izmir (Ankara) Istiklâl Mahkemesi tarafından verilmiş olan mahkûmiyet kararının ref’i (kaldırılması) için vâki müracaatı üzerine yapılmış olan hukukî tetkikte araya girmiş olan umumî af kanunları, isnat olunan fiili bertaraf ettiği gibi, muhakemenin iadesini de gayri mümkün kılmış ve esasen muhakeme iade edilebilseydi beraatin muhakkak olacağı kanaatine varılmış olduğu görülmüştür. Sayın ikinci müntehiplere bildirir ve ilan ederim.
22.10.1939
CHP Genel Başkan Vekili
Başvekil
Dr. Refik Saydam”[2]

“Türkiye’de Milli Şef Dönemi” adlı Doktora tezinde söz konusu beyanname hakkında değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Cemil Koçak, ardından sözü Istiklal Mahkemeleri’ne bağlıyor ve şu çarpıcı tespitte bulunuyor:

“…CHP, CHP Genel Başkan Vekili ve Başvekil Refik Saydam imzasıyla yayınlanan beyanname ile, Istiklâl Mahkemeleri’nin kararlarının siyasî mahiyetini açıkça itiraf ediyordu.”[3]

Görüldüğü gibi, bu beyanname ile Rauf Orbay’ın yanı sıra, Istiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak mahkum olan, hatta asılarak idam edilenler de dahil olmak üzere, tüm sanıkların suçsuz oldukları itiraf edilmektedir.

“…muhakemenin iadesini de gayri mümkün kılmış ve esasen muhakeme iade edilebilseydi beraatin muhakkak olacağı kanaatine varılmış…” cümlesine dikkat edilecek olursa, Istiklal Mahkemeleri’nde tam manasıyla bir tiyatro oyunu sahnelenmiş olduğu kolaylıkla anlaşılır…

Siyonistlerin telkin ettiği, Ingilizlerin yazdığı, M. Kemal’in rejisörlüğünü yaptığı ve “Üç Aliler”in savcılık-hakimlik rolü oynadığı bir tiyatro oyunu. Madem beraati muhakkak idi de neden mahkum edildi?! Aslında “Istiklal” değil, “Ingiliz” Mahkemeleri denmeliydi. Bundan böyle hiçbir kemalist, Istiklal Mahkemleri’nde yargılanıp mahkum edilenlerin suçlu olduklarını iddia edemez.

Nitekim Rauf Orbay, hatıralarında, söz konusu beyanname hakkında şunları diyecektir:

“Beni haksız, insafsız, hukuk yoksunu bir mahkûmiyetle senelerdir dertlendiren aynı iktidarın ‘mahkeme iade edilebilseydi beraatinin muhakkak olacağı kanaatine varılmış olduğu’ ikrarı, benim neslimi ve gelecek nesilleri elbette ürperterek düşündürecekti: Peki, idam edilmiş masumların yaşama hakkını geri getirmek mümkün mü idi? Onların darağacındaki cesetleri üzerine yapıştırılan ihanet-cinayet yaftasının evlât-ahfâdının taşıyacakları elem ve ızdırap ne olacaktı? Böylesine komplonun zaman aşımı olabileceğini kabul etmek hangi âdil vicdanın tasdik edeceği lâubâlilikti?”[4]

Dönemin meşhur CHP milletvekillerinden Faik Ahmet Barutçu -ki daha sonra Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı da yapacaktır- anılarında mezkur beyannameyi şöyle yorumluyor:

“Bu bildiri üzerine türlü yorumlar yapılmıştır. Çünkü, Istiklal Mahkemesi’nin yargılama kararlarının yasal kanıtlardan yoksunluğu niteliğini açıklayan bu yargı ile, yalnız Rauf Bey aklanmıyordu. Bu nedenle, böyle bir yargıyı, Istiklal Mahkemesi’nin kararlarına karşı bir darbe kabul ederek, eleştirenler vardı. Meclis Reis Vekilleri’nden biri de, bu adaylığın bir oldu-bitti biçiminde yayınlandığını söylüyordu.”[5]

Bu gelişme üzerine Orbay, 22 Ekim’de yapılan ara seçimde CHP adayı olarak Kastamonu mebusu olur.[6] “Olur” diyoruz, “seçilir” demiyoruz. Çünkü Tek Parti döneminde diğer mebuslar gibi o da CHP Genel Başkanı tarafından “atanmıştır.”[7]

Istiklal Mahkemeleri gibi, Tek Parti döneminde yapılan seçimler de bir tiyatro oyunundan farksızdı.

Yukarıda metnini verdiğimiz beyanname, 21 Ekim 1939 tarihinde Anadolu Ajansı ile duyurulmuş ve ertesi günü gazetelerde yer almıştır. Milletvekili adaylığının basında yer aldığı gün (22 Ekim), ikinci seçmenler Orbay’ı milletvekili olarak seçmiş(!)lerdir. 22 Ekim tarihinde de, Anadolu Ajansı aracılığı ile “ittifakla” seçildiği kamuoyuna duyurulmuştur. Bu seçimin gerçek anlamda bir seçim olmadığı ortadadır. Adaylığın açıklanmasıyla seçimin yapılması arasında sadece bir gün vardır. Milletvekillerinin seçim çalışması yapması ya da ikinci seçmenlerin milletvekili adaylarını ayrıntılı olarak tanımayı istemeleri gibi bir durum söz konusu değildir. Aslında yapılan seçim değil, milletvekilliğini onaylamaktan ibarettir.[8]

Sonuç olarak Kemalist rejimin, Istiklal Mahkemeleri’nde mahkum edilenlerin aslında suçsuz olduklarını itiraf ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Ancak bu dosya burada kapanmaz; Mahkeme-i Kübrâ’da tekrar görüşülecek… Hiç şüpheniz olmasın.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Cemal Kutay, Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir Insanımız: Hüseyin Rauf Orbay (1881-1964), cild 5, Kazancı Kitap Ticaret A.Ş., Istanbul 1992, sayfa 406, 407.

Bu konuda ayrıca bakınız;

Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, cild 2, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 249-256.

[2] Anadolu Ajansı, 21.10.1939.

Ayrıca bakınız; Ayın Tarihi, sayı 71, Ilkteşrin 1939, ss.15, 16.

- Ulus Gazetesi, 22.10.1939.

- Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa, 166, 167.

- Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, Vatan Neşriyat, Istanbul 1957, cild 2, sayfa 216, 217.

[3] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 2, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 108.

[4] Cemal Kutay, Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir Insanımız: Hüseyin Rauf Orbay (1881-1964), cild 5, Kazancı Kitap Ticaret A.Ş., Istanbul 1992, sayfa 407, 408.

Bu konuda ayrıca bakınız;

Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, cild 2, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 250.

[5] Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar (1939-1954), Milliyet Yayınları, Istanbul 1977, sayfa 21.

[6] Orbay’ın milletvekili seçilmesi için bakınız; Ayın Tarihi, sayı 71, Ilkteşrin 1939, s. 16. Burada 22 Ekim tarihli Anadolu Ajansı’nın haberi yer almaktadır.

- Ulus Gazetesi, 23.10.1939.

Buna rağmen Orbay, anılarında şöyle diyecektir:

“Kastamonu mebusluğuna seçilmiş olmama rağmen Halk Fırkası’na (CHP’ye) girmedim. Girmem için yapılan bütün ısrarlara rağmen, müstakil kaldım.”

Bakınız; Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, cild 2, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 256.

[7] Tek Parti döneminde milletvekillerini halkın seçmediğini, CHP Genel Başkanı tarafından atandığını başka bir yazımızda uzun uzadıya anlatmıştık:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[8] Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, 2. Baskı, Boyut Kitapları, Istanbul 1999, sayfa 340.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

*

özgecan aslan cinayeti özgecan cinayet özgecanin katilleri, özgecan aslanin katilleri Allahin hükmü, seriat nedir, kisas nedir kisasa kisas nedir

***

Türkiye birkaç gündür bu haberle çalkalanıyor:

“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde kayıp olarak aranan Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın öldürüldükten sonra yakılmış cesedi bulundu.”

Bu kabul edilemez cinayeti işleyen katile ne olacak? Nasıl bir ceza verilecek?

Islam hukukuna yani Islam Şeriatı’na göre Özgecan’ın ailesine sorulur; “Katilin cezası ne olsun? Kısasa kısas gereği ölüm cezası mı, yoksa diyet mi?” Katil, ailenin vereceği karara göre cezalandırılır.

Kemalist rejimin kafir batıdan devşirdiği kanunlarına göre ise, Özgecan’ın katilini hep birlikte cezaevinde besleyeceğiz.

Kul yapımı ceza yasalarımız, bu suçlulara “insan hakları adı altında” suçluya işlediği suçun dengi bir ceza vermemekle, suçlara teşvik etmektedir.

Şimdi soruyoruz; Hangi kanun adalete uygundur?

***

“Kısas” nedir?

Kısas, kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir.

Elmalılı Hamdi Yazır mealinde “Kısas” cezası:

Bakara Suresi:

178 - Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.

179 - Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.”

***

Alttakı bağlantılara tıklayarak konu hakkında geniş bilgi alabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

***

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/02/laiklik-nedir-cesur-bir-laikin-agzindan-laikligin-gercek-yuzu/

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Iskilipli Atıf Hoca Neden Idam Edildi? Tüm Iftiralara Cevaplar

Iskilipli Atıf Hoca Neden Idam Edildi? Tüm Iftiralara Cevaplar

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

10593005_316266235250300_2701789132198815308_n

***

1992 yılında milletvekili Hasan Mezarcı’nın dahil olduğu Insan Hakları Komisyonu TBMM’den Atıf Hoca’ya ait Ankara 2. Istiklal Mahkemesi arşivlerini talep ederler. Ancak defterler eksiktir ya da eksik verilir. Bu belgeler 1993 yılında “Ankara Istiklal Mahkemesi Zabıtları” adı altında Işaret yayınları tarafından kitaplaştırılır. Kitabın yazarı Ahmet Nedim, zabıt defterlerinin toplam 12 adet (402 sayfa) olduğunu ancak eldeki defterler içerisinde dördüncü ve beşinci defterlerin (103-170. sayfalar) bulunmadığını ve hatta altıncı defterin de 10 sayfasının (181-189. sayfalar) da yırtılmış olduğunu ifade etmekte ve mecliste görevli bulunanların neden korumacı davrandıklarına anlam verememektedir. Atıf Hoca’nın yüzleştirilme ve uzunca savunma yaptığı bölümlerin ne zaman eksiltildiği ise şimdilik meçhul!

Madem Iskilipli Atıf Hoca’nın suçlu olduğu delillerle sabittir ve haklı olarak idama mahkum edilmiştir, o halde neden Mahkeme tutanakları eksiktir? Neden bir şeyleri gizleme ihtiyacı hissedilmiştir? Aslında bu olay bile başlı başına Atıf Hoca’nın yargılanmasında hukuksuzluk yapıldığına işaret etmektedir.

Altıncı defterin yaklaşık 10 sayfasının yırtılmış olduğu bildirilmektedir… Tam da burada Iskilipli Atıf Hoca ile birlikte yargılanan Tahir’ül Mevlevi’nin “Matbuat Alemindeki Hayatım ve Istiklal Mahkemeleri” adlı hatıratı akla geliyor. Zira O, Atıf Hoca’nın 10 sayfalık uzun bir savunma yaptığından bahseder.[1] Bu bölümde Atıf Hoca’nın diğer sanıklarla yüzleştirilmeleri, Atıf Hoca’nın Teali-i Islam Cemiyeti’ne atfedilen ve Kuvay-ı Milliye aleyhine Yunan uçaklarından atılan beyannameyi tekzip ettiği kuvvetle muhtemel. Tahir’ül Mevlevi’nin hatıratında anlattığına göre Atıf Hoca 10 sayfalık (eser-i cedid kağıdı) uzunca bir savunma yapar ve mahkemenin delillerini çürütür. Vakit Gazetesinin 1034. sayısında yayınlattığı Tekzibname’sinin ilan ücretine ait faturayı mahkemeye sunar. Bu olayı Tahir’ül Mevlevi hatıratında şöyle anlatır:

“Burada Atıf Hoca ile bir parça konuşabildim. Teali-i Islam Cemiyet’nin Anadolu’ya hiçbir beyanname göndermemiş olduğuna dair Vakit Gazetesi’nde yapılan ilanın para kesesinde gizlediği maktuasını mahkemeye gösterdiğini, beyanname cürmünden cemiyetin beri olduğuna dair heyete kanaat geldiğini, şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ettirmiş olduğunu, ikinci bir defa basılmak şöyle dursun, ilk tab’ının tamamıyla satılmadığını ispat eylediğini haber verdi.”[2]

iskilipli atif hoca neden idam edildi, Iskilipli atif hoca hain miydi, iskilipli atif hoca neden asildi, iskilipli atif hoca vatan haini miydi 2

Infazdan önce Ulucanlar Cezaevi duvarının önünde (sağda) Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi, (ortada) Iskilipli Atıf Hoca ve (solda) Jandarma…

Her ikisine de Allah Teala rahmet eylesin…

***

*

Iskilipli Atıf Hoca Ile Ilgili Iddia Ve Iftiralara Cevap

*

Iddia ve Iftiralar:

1) Idamının “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risale ile ilgisi yoktur.

2) O, Ittihat Terakki döneminden bu yana karanlık emeller taşıyan, Ingiliz ve Yunanlılarla işbirliği içerisinde zararlı faaliyetleri olan ve Milli Mücadelenin karşısında bir vatan hainidir.

3) Ikdam gazetesinde yayınlanıp Yunan uçaklarıyla dağıtılan Teali-i Islam Cemiyeti imzalı beyannameyi hazırladı ve idamına sebebiyet veren amillerin başında da bu tutumu gelmektedir.

4) Idamına sebebiyet veren en kuvvetli diğer amilin, cumhuriyete, yeniliklere ve inkılaplara düşman olmasıdır.

5) Nihayetinde şapka hadiselerinde cereyan eden ve anayasayı tağyir amacı güden isyanlarla ilgisi vardır.

*

Iddialara Ilişkin Cevaplar

*

Atıf Hoca’nın Laleli’deki evinden alınıp Giresun Istiklal Mahkemelerine götürülme sebebi Şapka hadiseleri ile ilgili yargılamalardı. Nitekim tüm yüzleştirme, sorgulama ve yargılamaların ardından da beraat etmişti. Yani Giresun mahkemesi ne Hoca’nın ne de yazdığı kitabın hadiselerle illiyet bağı olduğuna kanaat getirmemiş ve beraatine karar vermişti. Bu husus Kemalist tarihçilerce daha sonra Ankara Istiklal Mahkemelerinde hakkında verilen “salben idam” kararının sebeplerinin farklılığına ilişkin karine olarak kullanılmaktadır. Yani Iskilipli Atıf, Şapka hadiselerinden yaklaşık bir buçuk yıl önce yazdığı risaleden dolayı “kanunun geriye doğru işletilmesi” hükmüyle yargılanmış değildi. Ve bu iddia mesnetsizdi. Giresun Mahkemesinde beraati de bunun deliliydi. Giresun’da yargılanması olaylara karışan insanlarla bir ilgisinin olup olmadığına dairdi.[3]

Bu tespit bize göre “hukuki açıdan” doğrudur. Nitekim zaten hukuken böyle bir yargılamayı sağlayacak bir kanun da söz konusu değildi. Olsa olsa “Şapka kanununa muhalefet”ten söz edilebilirdi ki; bunun da risalenin bir buçuk yıl evvel yazılmış olmasıyla bir ilgisi yoktu. Beraat ettirilmesi olaylarla ve kişilerle ilgisinin bulunmamasına dairdi.

Ancak bu husus sadece Giresun Mahkemesi için söz konusu edilebilir. Ki savcılık iddianamesinde tutuklanma sebebi;

“Frenk Mukallitliği ve Şapka adındaki bir kitabı yazdığı ve muhtelif bölgelere göndererek halkı isyana teşvik ettiğinden dolayı Istanbul’da 7/12/1341 (1925) tarihinde tevkif edilen Fatih dersiamlarından Hoca Atıf…” olarak belirtilmektedir.[4]

Üstelik, eğer Istiklal Mahkemeleri ile ilgili bir hukuk tartışması yapıyor olsaydık (ki karşı idddialara binaen iddianameyi ve gerekçeli kararı mecburen tartışacağız) en adil kararın Giresun mahkemelerinde verildiğinin biz de altını çiziyor olacaktık. Ancak dikkat edilirse burada bile tutuklanma sebebi “kitabı yazdığı…” ibaresiyle tanımlanmaktadır.

Yani geçmişte herhangi bir suç unsuru teşkil etmeyen bu risale biraz sonra da değineceğimiz üzere, Ankara Istiklal Mahkemelerinin vicdani (!) kararını kuvvetlendiren diğer amillerle birlikte anılmasına karşın, esas amil hükmünde kabul görülecektir. Hatta mahkemenin verdiği gerekçeli karar layıkıyla incelenmezse Atıf Hoca’nın bu risaleyi geçmişte neden yazmış olduğuna dair mahkeme heyetinin isnadları, Giresun yargılamalarından sonra neden serbest bırakılmadığı ve Istanbul’a getirilişinin ardından tekrar neden Ankara’ya gönderildiği ve hakkında hiçbir suç unsuru ve delil bulunmayan bir kişinin neden bir günde alınan bir kararla idama mahkum edildiği anlaşılamayacaktır.

Zabıtlarda adları geçen diğer pek çok sanığa özellikle Atıf Hoca hakkında ve Frenk Mukallitliği risalesini satıp satmadığı, hangi tarihlerde sattığı ya da dağıttığı gibi sayfalarca tutan sorgulamalar, mahkemenin ana konusu hakkında yeter derecede fikir vermektedir.

Elbette Atıf Hoca başta olmak üzere, aynı sanıkların sürekli geçmişlerine atıflar söz konusudur ki bu durum isyan (!) hadiseleriyle ve hükümeti yıkma girişimleriyle (!) suçlanan sanıklar hakkında verilecek “vicdani” kararları güçlendirmek amacıyla yapılmaktadır. Ancak bu geçmişe atıf meselesinin de hukuki bir temeli olmadığı çok açıktır. Bu tespitler sadece bize ait olmayıp, iddianame ve gerekçeli kararlarda mahkeme heyetlerine ait ikrarlar ve ifadelerdir ki yeri geldiğinde değinilecektir.

Önce 2 Şubat 1926 Salı günü yapılan ilk celse duruşmasında okunan iddianameye bakalım:

“…Rizeli asileri tahrik etmek suçuyla yakalanmış kişilerin evleri arandığı zaman, Hoca Atıf Efendi’nin Şapka ve Frenk Mukallitliği adındaki kitabı ortaya çıkarılmıştır…”[5]

“…gerçekten o bilinen ve meşhur kitabını 1340’ta (1924) yazdığını ve Maarif Vekaleti’nin özel izniyle neşrolunduğunu iddia etmektedir. Yaptığımız araştırmalara göre bu beyanı doğrudur. Ancak Rize’de mahkeme heyetiniz tarafından yapılan tahkikata göre, oradaki kitapçıya iki defa kitap gelmiştir. Kitabın bu ikinci defa gönderilmesinin Rize Irtica hadisesinde büyük bir etkisinin olduğunu, “vicdanen” kabul etmekteyim…”[6]

Bu cümlelerin ardından özet olarak, “kitabın elden ele dolaştığı, ticari amaçla yayınlanmadığı ve elinde bir-iki kitap kalmış olduğu iddialarına inanılmadığı” belirtilerek yine zanna ve ihtimale dayanarak şöyle denmektedir:

“Pek muhtemeldir ki; Hoca Atıf Efendi, son zamanda, şapka meselesi ortaya çıktığı zaman derhal piyasaya kitap çıkarmış ve satmış olmasına çok kuvvetle ihtimal vermekteyim…”

Dikkat edilirse iddianamede iki husus ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, kitabın isyan bölgesinde elden ele dolaşımının Atıf Hoca’nın bilgisi dahilinde olduğunun zanna dayalı çabası ve Atıf Hoca’nın bu amaçla kitabı yeniden bastırdığı zannı.[7] Zan, ihtimal, vicdanın sesi(!), hepsi var ama delil yok!

26 Ocak 1926 tarihli muhakemede[8], Atıf Hoca Rize’ye ikinci bir defa 30 adet kitap gönderildiği hususunu ısrarla reddediyor ve yüzleştirilme talep ediyordu. Kitap satış adetleriyle ilgili olarak da hesap veriyordu. Hesaplamalar öyle raddeye varıyordu ki, komik bir şekilde bazen 10, bazen 30 adet kitap mevzubahis oluyordu. Atıf Hoca polisin aldığı 1600 adedin ardından sadece evinde üç nüsha bulunduğunu ve kitabın tekrar basımının söz konusu olmadığını heyete ispatlamaya çalışıyordu.

Aynı mahkemede yargılanan Tahir’ul-Mevlevi de hatıratında aralarındaki şu diyaloğu naklediyor:

“…’Sorunu nasıl görüyorsun?’ diye sordum. …Şapka risalesini kanunun neşrinden bir buçuk sene evvel tab’ettirmiş olduğuna, ikinci bir defa basılmak şöyle dursun, ilk tab’ının tamamiyle satılmadığını ispat eylediğini haber verdikten sonra ‘cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum’ dedi. ‘Benim için ne düşünüyorsun?’ dedim. ‘Ben şapka risalesini yazmışken beraat ümidini beslersem, sen onu hakk-ı sarihin bilmelisin’ cevabını verdi.”[9]

Bu diyalog aynı zamanda, yargılamaların temel sebebinin de Milli Mücadele döneminde yaşanan hadiselerin değil, bizatihi risalenin kendisi olduğunun da bir vecheden daha ispatıdır.

iskilipli atif hoca neden idam edildi, Iskilipli atif hoca hain miydi, iskilipli atif hoca neden asildi, iskilipli atif hoca vatan haini miydi 4

iskilipli atif hoca neden idam edildi, Iskilipli atif hoca hain miydi, iskilipli atif hoca neden asildi, iskilipli atif hoca vatan haini miydi,3

Iskilipli Atıf Hoca son kez trenin camından Istanbul’a bakarken

***

Atıf Hoca savunmalarında hem kitabın tekrar basımı konusunu inkar ve ispat etmekte iken, olaylara adı karışmış bulunan kişilerle tanışıklığı ve irtibatı bir türlü kurulamamaktadır.[10]

Bu yapılamadığı için de kitapla ilgili “pek muhtemel” tespitlerin ardından Hoca’nın siyasi geçmişi kurcalanarak, alınacak “vicdani kanaat”e dolgu malzemeleri sunulmaktadır:

“Esasen Hoca Atıf Efendi ta Meşrutiyetten bu güne kadar, memlekette ortaya çıkan inkılab hadiselerinin ve yenilik hareketlerinin en amansız düşmanıdır. Meşrutiyetin ilanından sonra ‘Beyanu’l-Hak’ adıyla bir gazete çıkartmışlardır. Bu gazete, memlekette karanlık ruh ve zihniyetin hakim olması düşüncesini yaymak vazifesiyle mükellef idi. …Mahmut Şevket Paşa’nın katledilmesi hadisesi dolayısıyla Sinop’a sürülmüştür.[11] …Teali-i Islam Cemiyeti’nin reisliğine geçmiştir…(kendisi) cemiyetin bazı hizmetlerinden bahsediyor. Cemiyetin ortada bir hizmeti varsa; o da maalesef Yunan teyyareleriyle, düşmana karşı muharebe etmekte olan Türk yavrularının fikir ve zihniyetlerini zehirlemek için propaganda beyannameleri atmaktır…”[12]

Ardından, her ne kadar bir siyasi geçmiş kronolojisi sunulmuş olsa da bunların hukuki bir değerinin olmadığını ifade eder şu tespitler sıralanacaktır:

“…Şüphesiz ki bütün bunlar maziye karışmış şeyler. Hepsi milletin yüce vicdanında affa mazhar olmuş şeylerdir. Yalnız, Hoca Atıf Efendi’nin şahsiyetini gözler önüne sermek bakımından çok kıymetli ve çok mühimdir…”[13]

“…Şüphesiz ki bütün bunlar maziye karışmış şeyler, Hepsi milletin yüce vicdanında affa mazhar olmuş şeylerdir…” cümlesine tekrar dikkatleri çekmek gerekir. Ve bizim neden mahkeme heyetinin günümüz kemalistlerinden daha insaflı ve gerçekçi olduğunu, onların neden yalan ve iftiralarda bulunduklarını da açıklar mahiyettedir.

Öte yandan, bu konular “milletin yüce vicdanı”ndan önce zaten Lozan Antlaşması gereği halledilmiş meselelerdir. 1922 Genel Affıyla, 1914-1922 arası suçlar affedilmek zorunda kalınmıştır. Bu konudaki tek istisna 150’liklerdir. Dolayısıyla Iskilipli’nin geçmişte işlediği cürümler üzerinden bazılarının iddia ettikleri gibi yargılanabilmesi imkanı zaten yoktur. Daha önemlisi bu af meselesi yargılanıp hüküm giymişlerle alakalıdır. Atıf Hoca’nın ise ne 1914’ten sonra, ne de mütareke döneminde suçlanıp yargılanması söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla iddianamede böyle bir meselenin gündeme gelmesi bile aslında abestir. Ancak bugün onun yargılanmasının ve idamını altı yıl önce Yunan uçaklarından atılan bildiriyle irtibatlandırmaya çalışarak mahkeme heyetinin hukuksuzluğuna kılıf arayanlara da bir cevap mahiyetindedir.

Görüldüğü üzere mahkeme iddiamanesi bütün bunlar olmuşsa bile hukuki bir değerinin olmadığı ama hakkında kanaat oluşturmak için “karineler” hükmünde olduğuna kanaat(!) getirmiş. 3 Şubat 1925 Çarşamba günü yapılan 2. celsede de bu görüşlerine daha bir açıklık getirmiştir:

“…Teali-i Islam Cemiyeti (TIC)’den bahsederken, hoca Efendinin TIC mensubu olduğu ve suça iştirak ettiğini tespit ettiğim için kendisine hücum etmiş bir vazyette değilim…Maznunun şahsını ve suçluluğunu aydınlatabilme gayretiyle TIC’den bahsetmişimdir. Yoksa TIC’de yapmış olduğu işlerden kendini sorumlu kabul etmek maksadı güdülmemiştir. Esasen TIC’de kendisi suçların en büyüğünü yapmış olsa dahi iddianamemde de arzettiğim gibi bunlar affedilmiş şeylerdir. Ve kanunen yeniden ceza takibatı yapmak hakkını kaybetmiş şeylerdir…”[14]

Cümlelerdeki inceliğe dikkat çekmek gerekir: “TIC’den bahis hocanın suçluluğunu aydınlatabilmek gayreti içindir, yoksa TIC’de yapmış olduğu işlerden kendisini sorumlu tutmak değil!”

Mahkemenin işi hukuk kılıfına uydurma çabası takdir edilesi! Ne de olsa savcılar hukukçu kökenli! Kulağı tersten göstermekten bir farkı yok. Hocayı TIC’den suçlamaya ne hacet. O gün yarım bırakılmış iş bugün pekala tamamlanabilir! Hıyaneti Vataniye’den geçmişe dönük yargılayamıyoruz ama vatan haini imiş gibi yargılayabiliriz. Dün TIC içerisinde suç işleyenler, bugün neden bu ortamda masum sayılsınlar ki! Işte bizim bugünkü bazı tarihçilerin anlamakta zorlandıkları husus bu. Mahkeme hukuki anlamdaki adaletsizliğini geçmişte olan hadiselere falan dayandırmıyor; sadece onlardan siyaseten kuvvet alıyor. Hukuksuzluk, şapka risalesi ve şapka hadiseleri birleştirilerek oluşturulacak kılıfla kitabına uydurulacak!

Tabii şu önemli hususun altını da çizmek gerekir ki; savcı Necip Ali (Küçüka), iddianamadeki tüm zorlamalara rağmen ve yine hukuksuzca da olsa, Atıf Hoca için 3 ila 15 yıl arası bir ceza üzerinden takdir bildirmiştir. O halde nasıl olup da iddia makamını da aşar bir tarzda idamına hükmedilmiştir? Burada da hukuk tarihinin ender gördüğü bir katliam söz konusu olacaktır. Ama zaten karar hukuken değil, siyaseten muhtemelen Ankara’dan gelen “şifre/işaret” ile nihayetlendirilmiştir. Bu konuya değerlendirme bölümünde bilahare değinilecektir.

Ve iddia makamının son sözleri şunlardır:

“…Kendisinin modern bir yaşamla bağdaştırılabilecek bir durumda bulunup bulunmadığını ve kitap hakkındaki iddialarının takdirini de yüce mahkemenizin takdirine havale ederim.”[15]

“Idamında yazdığı risalenin bir etkisi yoksa bütün bu çaba ne içindir” diye ayrıca sormak gerekiyor. Cevabı biz verelim: Bütün bu çaba, idama giden sürecin yol işaretlerini dizmek içindir. Başta “Şapka risalesi” olmak üzere kitaplarının değerlendirilmesi konusu da ayrı bir bahis olarak ele alınmıştır:

“…kitapları incelendiği takdirde görülecektir ki, inkılab ruhuyla, bugünün ruhuyla, Türkiye Cumhuriyeti ruhuyla hiçibr zaman bağdaştırılması mümkün değildir. Bunlar Cumhuriyet Türkiye’sine suikasddan başka bir şey olamaz…”[16]

Görüldüğü üzere iddianamede kin ve nefret içeren ifadelerle, hukukla ve yaşanan hadiselerle hiç ilgisi olmayan bir delil oluşturma gayreti söz konusudur. Sözde henüz oluşmamış kanaati güçlendirme adına, aslında hem tarih, hem de ilme yönelik bir tecavüz de söz konusudur. Savcının bahsettiği kitaplar basıldığı ve Maarif Vekaletince (Eğitim Bakanlığı) onaylanıp, onurlandırıldığı dönemde cumhuriyet ruhu nerededir? O dönemde cumhuriyet ruhu yok mu idi ki bu kitaplar basılabildi? Bu ruh cumhuriyet ruhu mudur, yoksa diktatoryal ruh mu? diye de ayrıca sormak gerekiyor!

Şapka kanunundan önce şapka giydiği için Vakit gazetesinin bir personelini hapsettirmeye kalkan Istiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya (Kel Ali) nasıl oluyorda kanundan hemen sonra “şapkaya karşı çıktılar” diye hocaları idama mahkum ediyor.[17] O dönemde Cumhuriyet ruhu yok muydu? Cumhuriyet ruhu, bir kanundan sonra bir anda değişiveren bir şey midir? Eğer öyle ise, ne kadar da kaypak bir şeymiş bu Cumhuriyet ruhu!

Bununla da yetinmeyen Savcı, müderrisliğe soyunarak kitapların muhtevasını değerlendirirken, sosyologluğa da girişerek; “…asrın en büyük sosyologlarından Marks gibi alimin taklide[18] ne büyük ehemmiyet verdiği”ne de değindikten sonra vicdani kanaatini(!) açıklıyordu:

“…Hoca Atıf Efendi’nin Rize’deki hadise ile neşr ettiği eser arasındaki bir bağlantı bulunduğuna dair tam bir vicdani kanaat sahibiyim. Hareketi, Kanuni Cezayı Umumi’nin 55’inci maddesine göre 45’inci maddesinin son fıkrası karşılığına rastlayan iş ve suçtandır.”

*

Gerekçeli Karar ve Değerlendirme

*

iskilipli atif hoca neden idam edildi, Iskilipli atif hoca hain miydi, iskilipli atif hoca neden asildi, iskilipli atif hoca vatan haini miydi 5

iskilipli atif hoca neden idam edildi, Iskilipli atif hoca hain miydi, iskilipli atif hoca neden asildi, iskilipli atif hoca vatan haini miydi 6

Çocukların önünde kurban kesmenin “vahşice” olduğunu söyleyen kemalistler, o dönem çocukların gözü önünde insanları kurban ediyorlardı…

***

3 Şubat 1926 tarihinde Ankara Istiklal Mahkemesi’nin Iskilipli Mehmet Atıf Hoca hakkında oy birliğiyle aldığı karar ve gerekçeleri şunlardır: [gerekçelerin asılsız olduğu, her bir gerekçenin hemen ardından parantez içinde verdiğimiz cevaplarda açıkça görülebilir] :

“Bunlardan Hoca Atıf Efendinin Türkiye Cumhuriyeti’nin yenilik ve ilerlemeye doğru attığı adımlara mani olmak ve halkı isyan ve irticaa teşvik etmek kastıyla Istanbul’da 340 (1924) sonlarında Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri yayınladığı(CEVAP: Cümleye dikkatleri çekmek gerekir: “…halkı isyan ve irticaa teşvik etmek kastıyla Istanbul’da (1924) sonlarında Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri yayınladığı…” Bu, hukuku geriye işletmek değil de nedir? Daha eserin yayınlandığı andan itibaren yazarın “halkı isyan ve irticaa teşvik kastı”nda olduğu ifade edilerek, niyetine yönelik bir isnad durumu söz konusudur.)

[Gerekçeli Karara devam] : ve muhtelif vasıtalarla memleketin muhtelif mahallelerine dağıttığı sıralarda Istanbul Polis Müdüriyeti tarafından Birinci Şube raporuyla 24/8/1341 (1925) tarihi ile Dahiliye Vekaleti’ne ihbar edildiği, adı geçen vekaletini 26/9/1341 (19259 ve 4717 numaralı emirleri ile mezkur risalenin toplatılmasının ve dağıtılmasının yasaklanmasının Istanbul’a bildirildiği ve kitapların bir miktarına el konulduğu halde, emrin uygulanışı tarihinden bir müddet sonra adı geçen eserin isyanın çıktığı mıntıkalarda yapılan aramalarda elde edilmesi (CEVAP: Eserin yasaklanma hadisesinin ardından tekrar basıldığı mahkemece ispat edilememiştir.[19])

[Gerekçeli Karara devam] : ve muhakemeleri yapılan maznunlara yöneltilen suallerden eserin isyandan bir iki ay evvel bahsedilen muhitlere gelerek elden ele gezdirilmek suretiyle(CEVAP: Eseri bu bölgelere ulaştıranlarla Iskilipli Atıf’ın yüzleştirilmeleri bölümü Mahkeme Zabıt defterlerinde yoktur. Yani araştırmacılara dönemin TBMM komisyonu tarafından verilmemiştir. Eseri Anadolu’da elden ele dolaştırdığı iddia edilen kişilerin de Iskilipli’yi tanımadıkları, onunla bu bapta bir ilişkiye geçmedikleri ve bu ilişkinin mahkemece ispat edilemediği Iskilipli’nin elimizdeki savunmalarından anlaşılmaktadır. Bu konuda Tahiru’l-Mevlevi de hatıratında şunları söylüyor:

“…Atıf Efendi… ihtilallerin muharrik ve müşevviki olmak üzere tevkif ediliyor, Istanbul’dan Giresun’a götürülüp orada isyan eden Muharrem ile karşılaştırılıyor. Muharrem Hoca’yı kat’iyyen tanımadığı gibi ismini de işitmediğini ve risalesini görmediğini söylüyor.[20])

[Gerekçeli Karara devam] : gizliden gizliye okunduğu ve Şapka Iktisası Hakkındaki Kanun’un kabul edilmesi üzerine muhtelif mahallerde şapka aleyhinde propagandada bulunan kişilerin tevkifi esnasında yapılan aramalarda bahsedilen esere tesadüf edildiği ve yapılan tahkikatta adı geçen eserin masum halkın fikirlerini iğfal ve irticaa teşvik maksadıyla Anadolu’nun içlerine ve bilhassa doğu vilayetlerine ücretsiz olarak gönderildiği(CEVAP: Iskilipli bu iddiayı da savunmalarında reddetmiştir. Zaten ispatı da kabil değildir. Kaldı ki, 26 Aralık’ta basına bir açıklama yapan mahkeme başkanı Kel Ali (Çetinkaya) şunları söylüyordu: “Inkılap düşmanlarına cumhuriyetin kahredici yumruğu ile ağır bir darbe indirilmiştir. Yapılan muhakemeler ve tahkikat sonrasında, Iskilipli Atıf Hoca da dahil bütün Istanbullu sanıkların masumiyeti ortaya çıktı… Tutuklanan bu sanıkların bahsedilen isyan olayları ile hiçbir suçlarının olmadığı, yakında salını verilecekleri…”[21])

[Gerekçeli Karara devam] : ve eserin basımı ve dağıtımı hükümetçe men edildiği halde basımı ve dağıtımı için gayretler gösterildiği;(CEVAP: Hiçbir delile dayanmayan vicdani kanaate (!) bir örnek de bu iddiadır. Tersi yönde ifade ve evraklarla Atıf Hoca buna cevap verdiği halde dikkate alınmamıştır.)

[Gerekçeli Karara devam] : çeşitli bölgelerdeki isyanın çıkışında amil ve en mühim tahrik vasıtası olduğu ve Atıf Efendi; geçmiş hayatı itibariyle de 31 Mart irtica hadisesinde ve Mahmut Şevket Paşa merhumun katledilmesinde de alakadar bulunduğundan çeşitli suçlar ile cezaya çarptırıldığı ve Sinob’a sürüldüğü ve bundan başka milli mücadelenin en buhranlı zamanında Anadolu içlerine doğru uzanmış olan işgal ordusuna mukavemet edilmemesi hususunda başkanlığını yaptığı Teali-i Islam Cemiyeti adına düzenlediği beyannameleri sonradan aldığı çeşitli inkar tertiplerine rağmen Yunan tayyareleriyle istiklali ve hayat hakkı için mücadele eden Anadolu köylerine attırdığı (CEVAP: Nihayetinde mesnedsiz, delilsiz iddialar sona ermiş ve dolgu malzemesi olarak geçmişine dair karalamalara geçilmiştir. Bu durum hukukçuların “zoraki yorum” dedikleri olguya tekabül etmektedir. Üstelik bu konularla alakalı Iskilipli mahkemeye -tekzibname makbuzu gibi- evraklar sunduğu halde. Ayrıntılı cevap aşağıda verilecektir.)

[Gerekçeli Karara devam] : ve yeniliğe ve Cumhuriyete daimi bir düşman vaziyeti almış olan adı geçen kişinin son isyan hadisesi ile maddeten ve manen alakadar bulunduğu bir çok delil ile anlaşıldığı ve ortaya çıktğı(CEVAP: Hangi deliller?! Bu deliller Giresun’daki heyetin elinde yok idi de, nasıl olup da 2-4 Şubat arası Ankara’daki heyetin eline ulaştı? Ulaştı ise neredeler? Zabıtlarda yoklar! Savcı bile “vicdani kanaatin zanla oluştuğunu…” belirtirken, heyetin bu yalan ve iftira üzerine oturan gayreti hangi hukuk terimleriyle açıklanabilir?! )

[Gerekçeli Karara devam] : için hareketinin karşılığı olan Kanun-i Ceza-yı Umumi’nin 45. maddesinin “Her biri cürmün husulü maksadiyle ef’alimiz buradan biri ya da bir kaçını icra eylerse eşhas-ı mezkureye hem fiil denilir ve cümlesi fail-i müstakil gibi mücazat olunur” diyen muharrer fıkrası dolayısıyla adı geçen kanunun 55. maddesinin “Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu tamamen veya kısmen tağyir… veya ifa-yı vazifeden men’ine cebren teşebbüs edenler idam olunur” diyen muharrer fıkrası mucibince Iskilipli Atıf Hocanın salben idamına.”

*

Görüldüğü üzere, mahkeme kararının hemen geneli şapka risalesinin daha yazıldığı andan itibaren amaçladığı iddia edilen hedefleri, dağıtımı, etkileri vb. üzerine oturtulmuştu.

Milli Mücadele döneminde ve Mahmut Şevket Paşa ile ilgili geçmiş olaylar ise dolgu malzemesi hükmündedir. Üstelik yargılama sürecinde de Iskilipli’ye bu konularda da kısmen sorular yöneltilmiştir. Kararda bunlara gönderme yapmak apayrı bir hukuksuzluk örneğidir. Sanığın iddia edilen TIC beyannamesinin tekzib edildiğine dair mahkemeye sunduğu somut deliller Mahkeme Reisi Kel Ali başta olmak üzere heyet tarafından dikkate alınmamış, aksine Iskilipli yalancılık ve durumu kurtarma çabası gütmekle itham edilmiştir. Isnadlarla ilgili olduğu iddia edilen deliller sıralan(a)mamıştır. Çünkü Giresun mahkemesi örneğinde de görüldüğü üzere isnadları ispat edecek illiyet bağları kurulamamıştır. Ve oybirliği ile alınan karar tamamen kılıf hükmündedir. Iskilipli’nin hükümete karşı ya da “…Anayasayı kısmen ya da tamamen tağyir…” suçunu işlediğine dair delil diye sunulan belge ya da itiraflardan değil; ancak mahkeme heyetinin dünya görüşlerine uymayan hususları, onun kitaplarından, fikirlerinden, hayat biçiminden ve geçmişte işlediği iddia edilen cürümlerden çıkarsamalar yaparak alınan bir karardan söz edilebilir.

Açıkça görüldüğü gibi, Iskilipli Atıf Hoca, “Milli Mücadele döneminde işlediği iddia edilen suçlardan” dolayı değil, Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı eseri yayınladığı için idam edilmiştir.

Nitekim Prof. Dr. Mete Tunçay bu konuda şunları yazmaktadır:

“Atıf Hocanın savcı tarafından hapsi istendiği halde idama mahkum edilmesi, hele aleyhindeki başlıca suçlamanın, olaylardan çok önce yayımlanmış bir risale olması dolayısıyla, Istiklal Mahkemesinin en haksız kararlarından birini oluşturmuştur.”[22]

*

Teali-i Islam Cemiyetine Ait Olduğu Iddia Edilen Beyanname Meselesi

*

iskilipli atif hoca sapka, iskilipli atif hoca sapka icin mi asildi, iskilipli atif hoca frenk mukallitligi ve sapka, iskilipli atif hoca istiklal mahkemeleri,

***

Teali-i Islam Cemiyetine ait olduğu öne sürülen ve Yunan uçaklarından atıldığı ifade edilen beyannamenin kısa hikayesi şöyledir:

Milli Mücadele aleyhinde bir beyanname yayınlanacaktır. Bu konuda da seçilen cemiyet, hem halk üzerindeki etkisi hem de temiz siciliyle TIC olacaktır. Bu girişime şiddetli itirazları olan Iskilipli Atıf ve Tahiru’l-Mevlevi beyannamenin cemiyet namına mühürlenmemesi için bir mücadele içerisine girerler ve başarılı olurlar.[23]

Netice itibariyle bu olayın ardından cemiyetten istifalar söz konusu olmuş, başkan Iskilipli Mehmed Atıf da konuyla ilgili yargılanması esnasında, beyannamenin yayınlanmasından sonra cemiyetle alakasının kalmadığını beyan etmiştir.[24]

Tahiru’l Mevlevi bu konuda şunları aktarıyor:

“Hükümet namına söylüyorum ki diye başlayan ve beyannamenin mutlaka mühürlenmesi lazım geldiğini, aksi bir durumun vatana ihanet sayılacağı ikazına rağmen yapılan oylamada beş kişi reddine, beş kişi de kabulüne taraftar olmuş, fakat başkan Atıf efendinin red oyu kullanması ile beyannamenin mühürlenmesi reddedilmiştir.”[25]

Bu durumda Yunan uçaklarından atıldığı iddia edilen beyanname Teali-i Islam Cemiyeti’ne ait değildir. Çünkü TIC toplantısında bu konuda karar alınması engellenmiş ve bu beyannameye TIC’in mührü vurulamamıştır. Dolayısıyla uçaklardan atılan beyannamenin altında varolduğu iddia edilen Teali-i Islam imzası hükümsüzdür.

Iskilipli Atıf Hoca, beyannameyle bir alakasının olmadığına dair Vakit gazetesinin 1034. nüshasında[26], Ankara Istiklal Mahkemelerine makbuzunu sunduğu tekzibname/yalanlama da yayınlanacaktır. Böylece Iskilipli Atıf Hoca, beyannameyle bir alakasının olmadığını ispatlamasına rağmen, heyet başkanı Kel Ali tarafından azarlanmıştır. Kel Ali’nin;

“Sen bunu ancak gizli bir maksad için yaparsın…baktın ki aksi tesir yaptı, Anadolu halkı Milli mücadeleye destek verdi…”[27] diyerek çıkışması, kendisine sunulan bu delil karşısında ne yapacağını şaşırarak hakaretlere başvurması, Istiklal mahkemelerinde ne ilk ne de sondur!

Iskilipli Atıf Hoca bu hususta mahkeme heyetine şunları söylemiştir:

“…eğer öyle olsaydı onlarla beraber olurdum, cemiyete devam ederdim. Halbuki devam etmedim. Bu da bir delildir.”

Kemalist tarihçilerin iddia ettikleri gibi eğer Iskilipli Atıf Hoca, bu konudan dolayı hukuken ithama maruz kalmış ve idam edilmiş ise sormak gerekiyor; “O halde aynı konudan sorgulanan Teali-i Islam Cemiyeti’nin diğer üyesi Tahir’ul Mevlevi’ye mahkeme heyeti neden inanmış ve beraatine karar vermiştir?”

*

Mahkeme Zabıtları:

istiklal-mahkemesi-iskilipli-atif-hocanin-sorgusu-5istiklal-mahkemesi-iskilipli-atif-hocanin-sorgusu-6istiklal-mahkemesi-iskilipli-atif-hocanin-sorgusu-7

***

Hukuk tarihinin neresinde görülmüştür ki, savcılık makamının 3 ila 15 yıl talep ettiği[28] bir ceza bir gecede “salben idam”a çevrilsin? Tersine, genel teamül savcının isteğinin altında bir cezanın verilmesidir. Hadi heyet savcının talebini yetersiz görmüş olsun, bu da derece farkı itibariyle 18 yıl olur, 20 olur. Ama burada mahiyet itibariyle farklı bir hükme varılmış ve idam kararı verilmiştir.

Kimden ve nereden gelen emir, direktif ya da şifre ile daha önce Giresun mahkemelerinde beraat eden; Ankara’da savcının üç ila onbeş yıl talep ettiği Iskilipli Mehmed Atıf Hoca bir gecede alınan kararla idam edilmiştir!?

Bazı tarihçilerce Iskilipli’nin Yunan askerleriyle ilgili yazdğı iddia edilen yazılar konusu ispata muhtaçtır. Nerededir bu yazılar? Iskilipli’nin yazdığı gazete, dergi ve risaleler ortadadır. Bunlardan birinde bu türden bir yazı dahi yayınlanmış olsa, vatanperver(!) tarihçiler bunları bulup çıkarmazlar mıydı?

Daha Ittihat Terakki döneminden itibaren, Mahmut Şevket Paşa suikastıyla da ilişkilendirilerek hain olduğu iddia edilen bir kimse Donanma Cemiyeti için kitap yazar mı? Gelirini bağışlar mı? Donanmadan takdirname alır mı?[29] Dönemin Hükümeti tarafından “Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medreseleri Ibtidai Dahil Medresesi Umum Müdürü” olarak vazifelendirilir mi?[30] Ingilizlerle işbirliğine dair ne türden bir ilişki biçimi söz konusudur? Aksine Yunan işgalini ilk protesto eden ve Ingilizlerin de içinde bulunduğu Itilaf güçlerinin bulunduğu binaya giderek kınama bildirisini okuyan cemiyet, Iskilipli Atıf Hoca’nın başkanı olduğu cemiyettir.[31]

Donanma Cemiyetinin Atif Hoca'ya gönderdikleri Takdirname...

Donanma Cemiyetinin Atıf Hoca’ya gönderdikleri Takdirname:

Bab-ı Meşihat Medaris Müfettişlerinden Iskilipli Mehmet Atıf Efendi Hazretlerine!

Kuvve-i Beriyye ve Bahriyenin Nazar-ı Şeraitte ehemmiyet ve vücubunu müsbit makale-i aliyelerinin risale şeklinde tab ve tevziinden hayli istifade edilmiş ve donanmanın nazar-ı umumiyede muhafaza-i hukuk için lüzumunu müeyyet daha vasi’ bir tarzda tahririni vaad ve mübaşeret buyurularak ikmali kuvve-i karibeye gelmiş olan risalenin şimdiye kadar hitam bulmuş olacaği me’mul bulunmuş olduğundan, bunun da tab olunmak üzere irsali hususuna inayetleri temennası takdim ve te’yid ihtiramat-ı mahsusamıza vesile ittihaz kılınmıştır efendim!”

***

Atif Hoca'nin Istanbul medreselerini islah icin kurulan komisyona tayinini bilidren mesihat tezkeresi

Atıf Hoca’nın Istanbul medreselerini ıslah için kurulan komisyona tayinini bilidren meşihat tezkeresi

Istanbul
Darı Meşihat-ı Islamiye
Mekteb-i Kalemi
Aded-sayı
Dersaadetin Iskilipli Mukrametlu Muhammed Atıf Efendi’ye
Mukrametlu efendim,
Darul Hilafetul Aliye, Medrese-i teşkilatında ve buna müteferri hususatında Dersiam Efendilerin hukukunu suret ve derece temin edilmiş olduğunu tetkik ile ta’dili lazım kilasına suver-i icraiyetine itila halinde çare ıslahiyeti nail etmek ve netice-i müzakeratını makam-ı mec’ine beyan etmek üzere fetva emini Semahatlu Efendi hazretlerinin riyaseti altında teşkil-i tensip olunulan komisyona imzalanan zat-ı şerifleri de tayin edilmiş olduğunu beyanı siyakında tezkere-i Meci’i terkim kılındı.

4 Rebiulevvel 1338(1919)
Şeyh-ul Islam
Imza

***

Atif Hoca'nin istirak ettigi müteaddit komisyonlarindan birine tayinini bildiren mesihat tezkeresi...

Atıf Hoca’nın iştirak ettiği müteaddit komisyonlarından birine tayinini bildiren meşihat tezkeresi:

Istanbul

Dar-ı Meşihat-ı Islamiye

Darul Hilafetul Aliye, Iptidai dahil Medrese-i Müdüri Umumisi Faziletli Efendim,

Darul Hilafetul Aliye Medarisi Ders Cetvellerinin tetkiki ve yeniden icap eden kadrosunun tanzimi zımnında Müsteşar Semahati Efendi Hazretlerinin riyaseti altında teşkili Tensip olmasına Komisyonun zat-ı fadilane tertib-u me’muriyeti tensip olunduğuna Muharremin 22.Cumartesi günü zavali saat Bir’de zikrolunan komisyonda hazır bulunmaları siyakında tezkere meci’ terkim kılındı.

19 Muharrem 1338(1919) / Şeyh-ul Islam Namına / Imza

***

Mahmut Şevket Paşa’ya gelince… O, Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirmek maksadıyla Selanik’ten gelen ve aralarında 700 Selanikli Yahudi’nin oluşturduğu “Gönüllü Musevi Taburu”nun da bulunduğu “Hareket Ordusu”nun Kumandanı’dır.[32] Sultan Ikinci Abdülhamid Han’ı devirenlerin masonlar olduğu ise artık sır değildir.[33] Dolayısıyla kimin hain olup olmadığını okuyucular daha iyi takdir edeceklerdir.

Madem ki Iskilipli’nin geçmişinde, “suç”muş gibi deklare edilen Cumhuriyet’e, yeniliklere düşmanlık, inkılab ruhuna aykırılıklar söz konusu idi; o halde 6 yıl (ya da Genel Af’tan sonra 1922’den 1926’ya kadar 4 yıl) neden beklendi? Bu ruha aykırılık içeren kitapların basımına neden izin verildi? Bu ruha aykırılık meselesi ne zamandan beri suç addedilir oldu?

*

Iskilipli Atif Hoca neden Ceza Kanununun 45 ve 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” suçundan idama mahkum edilmiştir

*

Kemalistlere göre bırakın Iskilipli Atıf Hoca’yı, Türkiye’de hiç kimse şapka kanunundan dolayı idam edilmemiştir… Bu iddia milletin aklıyla alay etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Çünkü zaten Tek Parti döneminde kemalist rejim tarafından halka uygulanan zulüm “kanunsuzca” yapılmıştır.

Mesela “Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanması” konusu da kanunlaştırılmış değildir, ancak uygulamada nice zulümler meydana geldiğini başka bir makalemizde tafsilatıyla ortaya koymuştuk.

Burada bir misalle iktifa edelim: M. Kemal Atatürk döneminde Kırşehir’de “Allahu Ekber” şeklinde tekbir alan bir müezzin hakkında işlem yapılıp Adliyeye teslim edildiği 10.1.1936 tarihli bir resmi belgede görülmektedir:

arapca-ezan-ceza-tanri-uludur-allahu-ekber-tekbir-mc3bcezzin-atatc3bcrk-ezan-kirsehir

“10.1.1936 gün ve 3/14 sayılı yazıya:

Kırşehir vilayetinin Kaman nahiyesinde arapça tekbir (yani: “Allahu Ekber”) alan müezzin Yusuf oğlu Hüseyin hakkında yapılan incelemede bilmeyerek tekbiri Arapça okuduğu anlaşılmış ve Adliyeye teslim edilmiş olduğu vilayetin bildirisinden anlaşılmıştır.

Saygılarımla arz ederim.

Başvekalete, Riyaseticumhur Umumi Katipliğine de sunulmuştur.

Dahiliye Vekaleti Vekili

(Imza).”[34]

***

Tabii bu iddialar üzerine insanın aklına hemen yakın tarih geliveriyor: Başörtüsü yasağı kanunla mı sağlanmıştı? Ya da “dininin gereği olarak başörtüsü taktığı için” bu ülkede ceza alan bir kişi dahi vakii midir? Anayasa’da laiklik ilkesi dururken, ceza kanunlarında bunca madde varken, yönetmeliklerle işler yürütülebiliyor iken, bir kişiyi “dininin gereği olarak başörtüsü taktığından ötürü” cezalandırmaya ne hacet? Bu fazlaca “dürüst” ve halkın sabrını gereksizce zorlayan bir tutum olmaz mıydı?

Kaldı ki M. Kemal döneminde tesettür hakkında bir kanun çıkarılmadığı halde örtünenlere para cezası öngörülmüş ve işgalci Fransız askerlerinin dahi yapmadığı zulümler Müslümanlara reva görülmüştür.

Buna dair de bir misal verelim:

23 Nisan 1937’de peçe ve çarşafın giyilmesi Içişleri Bakanlığı tarafından -kanun olmaksızın- yasaklanmış, yasağa uymayanların 25 liraya kadar cezalandırılmaları emredilmiştir:

“Peçe ve çarşaf yasağı hakkında muhtelif teşekküllerce alınan tedbir ve kararların tatbikatta zorluklar doğurduğu görüldüğünden mevzuun tevhit ve telifi zarureti hasıl oldu. Bu itibarla aşağıdaki esas dahilinde işin takibini dilerim. Bilgisi ve yaşayışı ilerlemiş milletler arasında mevki almış olan milletimizin seviyesi yükselmiş ve siyasi rüştünü ispat etmiş bulunan kadınlara lâyık olduğu medeni hakkını vermek her vatandaş için vatani ve insani bir borçtur. Medeni vasıflarla donanmış bir milletin kadınlarında görülmesi asla yakışık almayan peçe ve çarşaflara ötede beride ara sıra rastlanmaktadır. Bunlara ilaveten lüzumsuz yere şemsiye ve atkı kullandığı görülmektedir. Neslimizin elde ettiği bugünkü muvafakıyet prensibe, rejime itaat ve sadakat sayesindedir, Türk medeni rejimi ise asla bu gibi çirkin ve alelacayip kıyafetlere taraftar değildir. Her vatandaş şunu iyice bilmelidir ki, inkılaba, rejime uymayanlar irticaa meyyal ve bu çirkin arzu ve meyil ile malûl (hasta) telâkki edileceklerdir. Bu, medeni haklarını çok iyi kullanan erkeklerin eşleri için milli ve kanuni bir vazife ve borçtur.

Bilgileri, görgüleri itibariyle Orduluların hiçbir idari tedbire mahal bırakmadan bu neticeyi fiilen teyit edeceklerine kani olmakla beraber 23 Nisan 1937 tarihinden itibaren Peçe, Çarşaf, Peştamal ve emsali gayri medeni kıyafetler yasağını koymuş bulunuyorum. Esbabı mucibesi (gerekçesi) şudur:

A- Kadına medeni hakkını vermek.

B- Zabıta vazifesini zorlaştırmamak ve emniyeti temin etmek.

C- Irticai alamet ve zihniyetleri ortadan kaldırmak olduğuna göre bu neticeyi elde etmeye mani her tedbir ve şekil çarşaf ve peçe gibi ceza tehdidi altında bulunan yasaklardan olduğu da göz önünde tutulmalıdır.

Bu tarihten sonra böyle kıyafetle görüleceklerin adreslerini şehirlerde, kasabalarda zabitai belediye ve polis memurları ve köylerde muhtar, ihtiyar meclisi azaları tespit ederek mahallin en büyük mülkiye memuruna bildirecek ve bunlar vilayet idaresi kanunu gereğince beş liradan yirmi beş liraya kadar para cezasıyla cezalandırma yönüne gidilecektir.”[35]

atatc3bcrk-carsaf-yasagi-atatc3bcrk-pece-yasagi-atatc3bcrk-tesettc3bcr-yasagi-atatc3bcrk-basc3b6rtc3bcsc3bc-belge-23-nisan-1937

Içişleri Bakanlığı’nın Çarşaf, Peçe ve Peştemal yasağı hakkında genelgesi… Yasağa uymayanların 25 liraya kadar cezalandırılmaları emrediliyor…

***

Yukarıda belgelerle ortaya koyduğumuz gibi, Ezan-ı Muhammedi okuyanlar ile örtünenlerin Ezan ve Örtünme kanunu gibi bir kanundan dolayı ceza almadıkları gibi, elbette şapka kanunu dolayısıyla ortaya konulan tepkilere imza attıkları iddia edilen şahsiyetlerin de hiçbiri şapka kanunundan dolayı ceza almamıştır. Ya isyana teşvik, yataklık vs. ya geçmişinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ndan yargılanmışlığa gerekçeli kararlarda hukuksuzca atıf yapılarak ya da Iskilipli Atıf Hoca’da görüldüğü üzere Ceza Kanununun 45 ve 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” gibi delile ihtiyaç hissettirmeyen “vicdani” (!) kararlarla hüküm giymişlerdir. Ancak bu kişiler mahkemelerde sürekli olarak şapka konusunda takındıkları tavırlar, geçmişte yazdıkları yazılar, yine geçmişte ya da o günlerde yaptıkları vaaz ve nasihatlar ve olaylara katıldığı sabit görülmüş(!) insanları tanıyıp tanımadıkları üzerinden sorguya çekilmişlerdir.[36]

Bu keyfî hüküm vermelere dair başka bir misal verilecek olursa Izmir Suikasti yargılamaları kâfî gelir. Emeli, yalnızca M. Kemal’in direktifiyle katledilen Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in[37] intikamını almak olan Ziya Hurşit, M. Kemal’e suikast teşebbüsünde, o da nakıs (noksan: henüz hazırlık safhasında) teşebbüste bulunmasına rağmen tıpkı Iskilipli Atıf Hoca gibi Ceza kanununun 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” suçundan idama mahkum edilmiştir.[38]

Oysa Ziya Hurşit, tevkif edildiğinde mer’i (yürürlükte) olan 46’ncı maddeye göre cezalandırılmalıydı:

“Suikast fikri tahakkuk etmemişse, kanunun sarahati olmayan yerlerde cinayet telakki olacak cürmü, bir seneden eksik olmamak üzere kalebentliğe tahvil olunur.”

Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Kemalist rejim kanunsuz hareket etmiştir.

Nitekim M. Kemal kanunsuz hareket edebileceklerini şöyle itiraf ediyordu:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[39]

“…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, asarım, çalarım, keserim…”

O dönemin kanun anlayışını ve Istiklal Mahkemelerinin niteliğini göstermesi açısından Istiklal Mahkemesi üyelerinden Lütfi Müfit’in sözleri de oldukça önemlidir:

“Bizim muayyen milli gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız.”[40]

Bilmem başka söze gerek var mı?

Iskilipli Atıf Hoca ve onun gibi nice değerli, yılların mahsulü ortamlarda yetişmiş, nesillerin ifsadını engellemeye dönük çabalar içerisinde olan şahsiyetler bu coğrafyada yepyeni bir ulus-toplum yaratma adına “Tek Adam Diktası”nın amaç ve hedefleri doğrultusunda, evrensel fıtri değerlerin ayaklar altına alındığı “Diktatoryal Tarih”in kurbanları olarak şehadet şerbetini içmişler ve bu dünyadaki görevlerini tamamlamış olarak Rablerinin huzuruna kavuşmuşlardır. Mezkur tarihi süreci kutsayan ve onları itibarsızlaştırmaya çalışanları da yanlışlarından dönüp ilim ve hidayet yolunda hakkı ve hakikati gereğince sorgulamaya ve Allah’ın tüm insanlığın mayasına ektiği fıtri (ve diktatoryal tarih boyunca ayaklar altına alınmış) değerlere davet etmekle mükellefiz.

Onların itibarları devlet tarafından iade edilsin ya da edilmesin, o itibar eserlerinde, salih amellerinde, mücahedelerinde, bizim gönmüllerimizde, kalplerimizde, akidelerimizde ve hafızalarımızda capcanlıdır. Rabbimize duamız, onlara olan vefa borcumuzu gereğince yerine getirebileceğimiz sorumluluk duygusunu bizlere bahşetmesi, onların gerçek hikayelerini çocuklarımıza ve yeni nesillere layıkınca aktarabilmeyi nasip etmesi, bu yolda göstereceğimiz cehd, gayret ve azmin karşılığında din günü bizleri Atıf Hocaların arasına katarak, şehid ve şahitlerle birlikte haşretmesidir!..[41]

*

Mehmet Sılay’ın Mahkeme tutanaklarına dayanarak kaleme aldığı Iskilipli Atıf Hoca’nın muhakemesinden bir bölüm:

*

iskilipli atif hoca neden idam edildi, Iskilipli atif hoca hain miydi, iskilipli atif hoca neden asildi, iskilipli atif hoca vatan haini miydi 7

iskilipli atif hoca neden idam edildi, Iskilipli atif hoca hain miydi, iskilipli atif hoca neden asildi, iskilipli atif hoca vatan haini miydi 8

***

Iskilipli Atıf Hoca, başındaki sarık, sırtındaki cübbesi Osmanlı ulema kıyafetiyle her zamanki gibi sakin ve mütevekkildi. Ismi okununcaya kadar beklemiş, okununca da ayağa kalkmıştı.

Mahkeme reisi Kel Ali (Ali Çetinkaya), sert, gazap dolu bakışlarla onu süzdü. Adı, işi, şimdiki meşguliyeti onu ilgilendirmiyordu. Ilk sorusunu aksi bir tavırla Atıf Hoca’ya yöneltti.

“Senin başka mevkufiyetin (tutuklanman) oldu mu?”

-“Oldu efendim, bundan 17 yıl önce, 31 Mart 1909 hadisesinde yine böyle sebepsiz yere tevkif edilmiştim. Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra 600 kişiyle birlikte bir şilep ambarında Sinop’a sürgün edilmiştim. Bu sürgün bir buçuk yıl sürmüştü. Hala hakiki sebebini bilemiyorum.”

“Nasıl olur da sebebini bilmezsin?”

-“Söylemezlerse nereden bileceğim efendim! Her fırsatta sorduğumuz halde cevap alamıyorduk. Ancak bir buçuk yıl sonra ‘Afedersiniz, bir adli hata olmuş’ demeyi itiyat edinmişlerdi. Sinop sürgününden dönüşte de ‘Kusura bakma kardeşim bir yanlışlığa kurban olmuşsun’ dediler.”

“Ne zamandan beri siyasetle meşgulsün?”

-“Hiçbir zaman siyasetle meşgul olmadım. Ben ömrümü ilim ve irfana hasrettim!”

“Ya üye olduğunuz cemiyetler?”

“-Mensup olduğum cemiyetler yalnız ilim cemiyetleridir. Ancak bir defa ve sadece vatan kaygusuyla Yunanlıların Izmir’i işgali sırasında bir beyanname yazarak Itilaf devletleri mümessillerine vermiştik. Izmir’e tecavüz ve taarruzu protesto etmek maksadıyla yazılmıştı. Izmir işgalini şiddetle protesto ettik. Tek siyasi hareketim budur. Teşkil ettiğim Cemiyet-i Müderrisin ise müderrislerin hukukunu savunmak içindir. Burada himaye ve siyanete muhtaç olan talebelere ve hocalarına yardımcı olmak gayemizdir. Tekrar ediyorum siyasetle hiçbir zaman meşgul olmadım.”

“Fakat sizin siyasetle meşgul olduğunuzu söyleyenler var!”

-“Benim hayatım meydandadır. Siyasetle meşgul olduğumu söyleyenler bunu ispat etmek zorundadır. Tarafınızdan, iddialarını ispata davet edilmelidirler. Aksi halde yalancı bedbahtların iftiralarına itibar caiz olmaz!”

Mahkeme Reisi Kel Ali için sıra can alıcı soruya gelmişti. Kasılarak ve müstehzi bir tavırla sordu:

“Peki, Frenk Mukallitliği kitabını ne zaman ve niçin yazdın?”

-“Iki sene önce yani 1924 yılında yazmıştım. Maksadımız sarihti. Mukallitliğin her türlüsü mekruhtur. Japonya’yı göz önüne alın. Garp aleminin iyi taraflarını, faydalı ilim ve tekniğini almış. Fakat kendi din ve yerli geleneklerini muhafaza etmişler. Elbette ilim ve teknikleri araştırılır, faydalı olanlar alınır. Ancak körü körüne mukallitlik yapmayalım diye yazdım.”

“Yayınlamadan önce kimseye gösterdin mi? Resmi mercilerden izin aldınız mı?”

-“Tabii, basılmadan hatta matbaaya verilmeden önce sekiz nüsha kopyalarını çıkarıp Istanbul Maarif Müdürlüğü’ne, iki nüshayı da Matbuat Müdüriyeti Umumiyesi’ne verdim.

Okudular, tetkik ettiler. Sonra da: ‘Hoca Efendi çok lüzumlu bir mevzuya temas etmişsin. Sa’yin meskur olsun, Indallah’ta amelin makbul olsun inşaallah! Seni yürekten tebrik ve takdir ederiz!’ dediler.
Usulen Ruhsat-ı resmiyesini de verdiler.”

“Demek neşir izni de verilmiş öyle mi?”

-“Aynen öyle efendim. Ilgili makamlardan sorulabilir, gerekse de kitabı tetkik eden müfettişlerden sorulabilir. Resmi ruhsatı da dosyanızda mevcuttur. Bu kitabı memlekete faydalı olmak maksadıyla yazmış olduğumu bütün ilgililer tasdik ederler. Zira etmişlerdir.”

“Peki, şapka kararnamesinden sonra bu toplatılan kitaptan sattın mı?”

-“Haşa, bu kararname çıktığı dakikadan itibaren bir tek kitap dahi satılmamıştır. Ama kararname çıkmadan önce alıp okumuş olanlar elbette vardır.”

Mahkeme reisi Ali Çetinkaya bu sefer de elindeki gazeteyi Atıf Efendi’ye göstererek lafı dokunduracak şekilde konuştu:

“Ancak yazdığın bu kitabın mazarratından -zararlı yayın- olduğundan bahsediyorlar.”

-“Arz edeyim efendim! Bu kitabın yayınladığı zaman, şu anda elinizde tuttuğunuz Son Telgraf gazetesi aleyhimde neşriyat yaptı. Bunun üzerine mahkemeye müracaat ettim ve gazete aleyhine dava açtım.

Mahkemenin verdiği kararda, mahkeme heyeti, kitabın muzır -zararlı- olmadığını ekseriyetle kabul ederek Son Telgraf gazetesini şahsıma 100 lira manevi tazminat ödemeye mahkum etti.

Bu mahkeme kararı da dosyada mevcuttur.”

Mahkeme reisi Ali Çetinkaya’nın, Atıf Hoca’nın bu belgeli-delilli açıklamasından sonra söyleyecek sözü kalmamıştı. Çünkü davanın esasını teşkil eden Frenk Mukallitliği ve Şapka kitabı, ilgili kanun çıkmadan bir buçuk yıl önce basılmış. Baskıdan önce bakanlıktan resmi ruhsat alınmış. Ayrıca zararlı yayın olmadığıyla ilgili mahkeme kararı da dosyada mevcut, yani şapka kanunu çıkmadan önce yayınlanan, küçük boy broşür hüviyetinde, 32 sayfa, 2 forma ve Kader Matbaası’nda basılmış olan bu kitap, yazarını mahkum ettirecek bir gerekçe değildir, içeriğiyle de bir suç aleti hiç değildir.

Reis Ali Çetinkaya’nın tavrında sanki Iskilipli Atıf Hoca’yı ortadan kaldırmak için aleyhte belge ve gerekçe toplanmak isteniyordu. Şapka giymeye itiraz etmiş ve şapka kanunu aleyhinde konuşmuş olanları bir kere de “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesinin yazarı Atıf Hoca aleyhine konuşturmak istiyorlardı.

31 Ocak 1926 Cumartesi günü Mahkeme reisi Kel Ali, şapka karşıtı oldukları için tutuklanan Uşak Imam-Hatip Okulu Müdürü Antepli Salih Hoca, Yağlıkçızade Mustafa ve Hüseyin Efendileri, kendi muhakemeleri-duruşmaları bittiği halde, üçünü de huzura çağırıyor ve Iskilipli Atıf’la yüzleştiriyordu.

“Atıf Hoca’yı tanıyor musunuz?”

“Atıf Hoca’nın yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabını en son ne zaman sattın?”

“Kaç tane sattın?”

“Kimlere sattın?”

Hemen bütün cevaplar birbirine benziyordu.

“Efendim biz bu risaleden-kitapçıktan şapka kanunu çıkmadan çok önce satmıştık. Kanun çıktıktan sonra ise elimizde kalan birkaç nüshayı da mangal ateşinde yakmıştık!”

Mahkeme reisi Ali Çetinkaya, nam-ı diğer Kel Ali bu sefer Antepli Salih Hoca’yı sıkıştırmaya başladı.

“Fakat senin Uşak’taki dükkanında yapılan taharriyat -arama- esnasında iki adet Frenk Mukallitliği ve Şapka kitabı bulunmuştur. Buna ne dersin, nasıl açıklarsın?”

Antepli Salih Hoca tekrar cevap verdi.

“Efendim bulunan o iki kitap, işler iyi gitmediğinden dükkanı tahliye edip, daha sakin bir tarafa naklederken eşyalar arasında unutulup kalmış. Hacmi küçük olduğundan, ince bir risaledir gözden kaçmış. Diğer eşyalarla birlikte ambara atılmış. Zaten bu iki nüsha da rafta -vitrinde- değil, taharriyat arama sırasında ambarda bulunmuştur. Yani bulunan bu iki adet Frenk Mukallitliği ve Şapka ne satışa çıkarılmış, ne de zinhar okunmak üzere meydanda bırakılmıştır.”

Antepli Salih’in verdiği cevapları mahkeme reisi yeterli bulmuyordu. Bu açıklamalar da onu tatmin etmiyordu.

Bir kere daha hışımla sordu:

“Sen Iskilipli Atıf Hoca’yı nereden tanıyorsun?”

Antepli Salih tekrar uzun uzun anlatmaya başlarken, hakim uyarıyor:

“Kısa kes, kısa!”

“Efendim ben Atıf Hoca’yı yıllardan beri okuduğum, Eşref Edip Bey’in neşrettiği meşhur Sebilurreşat dergisindeki yazılarından tanıyorum. Birçok okuyucusu gibi ben de bu muhterem ilim adamını herhangi bir sebeple Istanbul’a gittikçe ziyaret ederim.

Ayrıca -Mahfel- mecmuasındaki yazılarını zevkle istifade ederek okurdum. Bu güzel -uyarıcı- yazıların muharririni yakından tanımak arzusu ile Fatih semtindeki makamına kadar gidip, kısa bir sohbetle tanışmıştım.

Birçok memleket münevveri için Iskilipli Atıf’la tanışmak, onun sohbet meclisinde bulunmak bir şereftir!”

Mahkeme reisi Ali Çetinkaya Antepli Salih’in Atıf Hoca’yı böyle övgüyle anlatmasına dayanamayarak sözünü kesti.

“Yeter anlaşıldı!”

Yüzünü Ihsan Mahmut Bey’e çevirdi.

“Sen söyle bakalım! Sen Iskilipli Atıf Hoca’yı tanıyor musun?”

-“Efendim, ben maarif nezaretinde mümeyyiz idim. Bakanlığımıza tayini yapılan Çorumlu bir memur aracılığıyla bizzat vicahen tanıştım. Daha önce de dergilerdeki yazılarından Iskilipli ismi bizim için aşina idi.”

Mahkeme reisi Kel Ali, aynı soruyu sırayla Hüseyin Efendi ile Yağlıkçızade Mustafa’ya da sordu:

“Sen Iskilipli Atıf’ı nereden tanıyorsun?”

Kime sorsa kısa-uzun fakat övgü dolu cevaplar alıyordu. Kaşları çatılmıştı, gergindi. Duruşmaları kerhen sona erdirdi. Savcı Necip Ali’nin iddianamesini okuması için muhakemeler 2 Şubat 1926 Salı gününe bırakılıyordu.

Hiçbir tutuklu için avukat tutulmasına izin verilmeyen ve temyiz hakkı da olmayan yani insanlık tarihinde Endülüs Engizisyonu hariç dünyada benzeri olmayan bir mahkemeydi. Mahkeme sürerken, kararı etkileyeceği endişesiyle açıktan fikir beyan edilemezdi. Fakat Kılıç Ali, gazetecilerin bir sorusuna cevabi açıklamalar yapıyordu.

“Iskilipli Atıf Hoca ve refiklerinin muhakemeleri bitmiş gibidir! Karar bir-iki güne kadar tefhim edilecektir. Yapılan muhakeme neticesinde son irtica hareketlerinin Istanbul’un hiçbir veçhile alakadar olmadığı bir kere daha teeyyüt etmiştir! -doğrulamıştır-“.

Ankara Istiklal Mahkemesi reislerinden Kılıç Ali, Istanbul’da mukim bulunan -ikamet eden- Atıf Hoca ve rüfekasını -arkadaşlarını- irtica hareketleriyle ilgili saymamaktadır.

Eğer bu, Kılıç Ali’nin şahsına has sadist bir mizah denemesi değilse mahkemenin kanaati budur. Bu karar Atıf Hoca ve diğer tutukluların beraat müjdesidir bir bakıma. 2 Şubat 1926 Salı günü duruşmalarda görüleceği üzere ortada ceza verecek nitelikli bir suç ve suçlu yoktur. Evrensel hukuk normları böyle hükmediyordu.

2 Şubat 1926 Salı günü başlatılan duruşmada savcı Necip Ali, hazırladığı uzun iddianameyi ağır ağır okuyor.

Rivayetlerle başlayan cümleler, belge ve kesin bilgilerden uzak, mesnetsiz, vehim, tahmin ve suizanlarla uzayıp giden bir iddianame okunuyor. Sonuç olarak savcının hakimlere sunduğu iddianame şöyle sonlanıyor: Babaeski müftüsü için Idam isteniyor.

Iskilipli Atıf, Süleyman, Fettah, Tahir Mesut, Saatçi Süleyman, Erzurumlulardan Osman, Mehmet, Telgraf müdürü Halit ve Yusuf Kenan Hocaların üç yıldan az olmamak üzere Küreğe konmaları, Hasanoğlu Semih, Memiş, Aras şirketi müdürü Cafer, Ismail, Sabuncuzade Mustafa ve Zühtü ile Tahirul Mevlevi Hocaların Nefyine, Tevhid-i Efkar muharrirlerinden Ömer Rıza’nın hudud haricine Sürgün edilmesine, Gostuvarlı Hüseyin, Berber Mustafa, Ispartalı Hüseyin ve kardeşi ile Mihran ve Ihsan Mahvi Efendilerin Beraatlarına karar verilmesini istiyordu.

“Iddianameye karşı sanıkların müdafaaları yarın 3 Şubat 1926 Çarşamba günü dinlenecektir!”

Ankara Istiklal Mahkemesi, evrensel adalet ve temel insan hakları adına karar verebilirse bu ülke aydınlarının, ilim adamlarının ve kitabevi sahiplerinin beraat edeceği ve serbest bırakılacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak Kel Ali, savcının 3 yıl istediği Iskilipli Atıf Hoca’ya idam cezası verdi.

Atıf Hoca, acı bir tebessümle ve ancak arkadaşlarının duyacağı bir tonda şöyle diyordu:

“Ben bu zalimlerle ancak Mahkeme-i Kübra’da hesaplaşacağım!”

Cumhuriyet ve Hakimiyet-i Milliye gazeteleri diğer idamlarda yaptıkları olayı detaylara kadar anlatmak yerine atılan başlıktan sonra idam haberini bir uzun cümleyle bitiriyorlardı.

“Irtica kitapları yazarı olup Istiklal mahkemesince idama mahkum olan Iskilipli Atıf Hoca ile Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca haklarında idam kararı bu sabah infaz edilmiştir.”[42]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Tahir Olgun (Tahiru’l-Mevlevi), Matbuat Alemindeki Hayatım ve Istiklal Mahkemeleri, Nehir Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 302.

[2] Tahir Olgun (Tahiru’l-Mevlevi), Matbuat Alemindeki Hayatım ve Istiklal Mahkemeleri, Nehir Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 299.

[3] “…mahkeme heyetinin bütün zorlamalarına rağmen, sanıkların ifadeleri ile de hocanın hiçbir rolü ve suçu olmadığı açığa çıkmıştı…” Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 112.

[4] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 289.

[5] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 272.

[6] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 275, 276.

[7] Tahiru’l-Mevlevi hatıratında, bu konuda şunları söylüyor:

“Mihran Efendi (Kitabı basan Ermeni matbaacı) de Şapka Risalesi’ni ikinci defa tab etmiş, diye getirilmişti. Halbuki herkes gibi ben de biliyorum ki risale bir defa basılmıştı. Matbu nüshaların kısm-i küllisi de Polis Müdüriyetince makbuz ilmuhaberi mukabilinde Atıf Efendi’den alınmıştı.” Tahir Olgun (Tahiru’l-Mevlevi), Matbuat Alemindeki Hayatım ve Istiklal Mahkemeleri, Nehir Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 213, 214.

[8] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 109-111.

[9] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 322.

[10] Tafsilatlı soru ve cevaplar için bakınız; Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 109-113.

[11] Atıf Hoca, bu olayla ilgili hiçbir dahli olmadığı anlaşıldığından, dönemin hükümeti tarafından “özür dilenerek” geri çağrılmış ve resmi görev alarak Istanbul’da yaşamaya devam etmiştir. Mehmet Sılay, Iskilipli Atıf Hoca (1876-1926) 3. Baskı, Düşün Yayıncılık, Istanbul 2011, sayfa 20, 34, 35.

[12] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 274, 275.

[13] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 275.

[14] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 280.

[15] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 281.

[16] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 276.

[17] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam adlı hatıralarında Istiklal Mahkemelerine hakim olan hukuksuzluğu çarpıcı tablolar halinde aksettirmiştir. Tutuklu Aydemir Hacı Bayram’daki Istiklal Mahkemesi’nin ikinci kat merdiveni başındaki şahit olduğu bir sahnede iri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi karşısındaki hasır şapkalı gencin yakasına yapışmıştır. Onu tartaklarken şöyle bağırmaktadır:

“Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban da mı şapka giyerdi? Anandan mı şapkalı doğdun?”

Arkasına kuvvetli bir tekme yiyen genç, merdivenlerden aşağı yuvarlanırken mahkeme üyesi hızını alamayıp küfürler eder. Şapkayı erken giyerek rejime hulus çakacağını zanneden gençse kendisini güç bela sokağa atar. Ismi Hikmet Şevki’dir ve bir gazetenin adliye muhabiridir.

Görevini yapmakta olan bir gazetecinin Istiklal Mahkemesi başkanından gördüğü bu nazik(!) muameleyi anlatan Şevket Süreyya, şapka devriminden sonra, aynı mahkeme üyesinin yine aynı yerde ama tam tersine bir hareketine de tanık olur. Ne gariptir ki, bu defa onun başında hasır bir şapka vardır.

Bu iri yarı mahkeme üyesi Ali Çetinkaya’dır ve mahkeme salonundan çıkarılan bir hükümlü grubunun merdivenlerden indirilmesine nezaret etmekte, sürekli sağa sola emirler yağdırmaktadır. Tam bu sırada sarıklı bir müderris geçer önünden. Bu, az önce Şapka Kanunu’na muhalefetten idama mahkûm ettikleri Fatih müderrislerinden Iskilipli Atıf Hoca’dan başkası değildir. Aydemir, tanık olduğu sahneyi şu alevden satırlarla yansıtır:

“Hocanın yüzü sakindi. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba hocayı bir tekmeyle merdivenlerden aşağı yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızlarının arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken dudakları gene kımıldanıyordu.”

Az önce idam cezasını yemiş olan Atıf Hoca, şahsından hâlâ intikamını alamamış, hırsla üzerine gelen bu Istiklal Mahkemesi’nin sözde hakiminin saldırısını susarak boşa çıkarmış ve Allah’a havale etmiştir. Neyse ki, Aydemir gibi nispeten tarafsız birisinin gözünden onun metaneti, sabrı ve tevekkülü hayranlık uyandıracak derecede ölümsüz bir levha halinde tespit edilmiştir

Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, 25 Baskı, Istanbul 2012, sayfa 310-312.

Ayrıca bakınız;

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e, 4. Kitap, 3. Baskı, Tekin Yayınevi, Istanbul 1978, sayfa 1357.

[18] Bu “taklid” meselesi, hocanın Frenk Mukallitliği eleştirilerine sözde cevaben gündeme getirilmektedir. Böylelikle Marks da, hocaya yönelik hukuksuzlukların küçük bir malzemesi olarak tarihi kayıtlara geçmiştir.

[19] Eserin yasaklanma hadisesinin ardından tekrar basıldığı mahkemece ispat edilememiştir. Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993.

[20] Tahir Olgun (Tahiru’l-Mevlevi), Matbuat Alemindeki Hayatım ve Istiklal Mahkemeleri, Nehir Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 221.

[21] Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1839 -1950, 2. Baskı, Imge Kitabevi, sayfa 293.

[22] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 158, dipnot 43.

[23] Bu konuda istifade edilebilecek kaynaklardan bazıları şunlardır:

Tahir Olgun (Tahiru’l-Mevlevi), Matbuat Alemindeki Hayatım ve Istiklal Mahkemeleri, Nehir Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 29,30.

Ayrıca bakınız;

Mahfel, 1340 Ca., sayı 19.

Kemal Gurulkan, Teali-i Islam Cemiyeti, Ist.Üni.Sos.Bil.Ens. TC.Tarihi Ana Bilim Dalı, Yük.Lis.Tezi, Ist.Üni. Kütüphanesi, Ist., 1996.

Tahiru’l Mevlevi ile ilgili bölümler ve Makriköylü (Bakırköy) Hasan Efendi’nin Muhakemesi. (Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 107, 108)

[24] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 109-115.

[25] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 114.

Ayrıca bakınız;

Tahir Olgun (Tahiru’l-Mevlevi), Matbuat Alemindeki Hayatım ve Istiklal Mahkemeleri, Nehir Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 67-71.

[26] Vakit gazetesinin 1034. nüshası.

[27] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 114.

[28] Savcılık makamının Iskilipli Atıf Hoca için 3 ila 15 yıl talep ettiğine dair bir de gazete haberi: Vakit gazetesi, 3 Şubat 1926.

[29] Mehmet Sılay, Iskilipli Atıf Hoca (1876-1926) 3. Baskı, Düşün Yayıncılık, Istanbul 2011, sayfa 29-34.

[30] Bu arada Medresetü’l-Kuzatta “Hikmet-i Teşriiyye” müderrisliği de yapmıştır. Mehmet Sılay, Iskilipli Atıf Hoca (1876-1926) 3. Baskı, Düşün Yayıncılık, Istanbul 2011, sayfa 35, 40.

[31] Mehmet Sılay, Iskilipli Atıf Hoca (1876-1926) 3. Baskı, Düşün Yayıncılık, Istanbul 2011, sayfa 44.

[32] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/25/sultan-ii-abdulhamid-hani-tahttan-indiren-ittihat-terakki-ve-hareket-ordusu-kumandani-mahmud-sevket-pasa/

[33] Sultan II.Abdülhamid Han’ın masonlar tarafından tahttan indirildiğine dair malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[34] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 490 01/590 38 1.

Kur’an ve Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanması hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[35] Emniyet Genel Müdürlüğü Polis Dergisi:Cumhuriyetin 75.Yıldönümünde Polis Arşiv Belgeleriyle Gerçekler, Özel sayı(1998), sayfa 91.

Örtünenlere reva görülen zulme dair tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/

[36] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993.

Ayrıca bakınız;

Ergün Aybars, Istiklal Mahkemeleri, Milliyet Yayınları, 1998.

[37] Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey cinayeti hakkında çarpıcı gerçekler için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/22/topral-osman-ali-sukru-beyi-neden-oldurdu-ali-sukru-beyi-ataturk-mu-oldurttu/

[38] Izmir Suikastı hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

[39] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, sayı 82, 83.

O dönemin nasıl bir diktatörlük olduğu hakkında malumat edinmek isteyenler şu makalemize müracaat edebilirler:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/14/hangi-diktator-halife-ve-padisah-olabilecekken-cumhuriyeti-kurar-diyenlere-cevap/

[40] A. Süreyya Özgeevren, “Şeyh Said Isyanı” Dünya Gazetesi, 24 – 26 Mayıs 1957.

Istiklal Mahkemeleri hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[41] Bülent Gökgöz-Bahadır Kurbanoğlu, Iskilipli Atıf Hoca-Istiklal Mahkemelerinin Tarihi Misyonu ve Şapka Inkılabı, Ekin Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 139. Yazı büyük ölçüde bu eserin ürünüdür.

[42] Mehmet Sılay, Iskilipli Atıf Hoca (1876-1926) 3. Baskı, Düşün Yayıncılık, Istanbul 2011, sayfa 138-153.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Hz. Peygamber (s.a.v)’in karikatürlerini yayınlayan Cumhuriyet’in Kirli Tarihi

Sürekli aldatan Fransız zihniyetli lâ-dinî Cumhuriyet Gazetesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yunus Nadi Kemal Atatürk cumhuriyet gazetesi karikatürleri

Yunus Nadi, M. Kemal ile aynı karede…

***

Cumhuriyet Gazetesi, doksan yıldır devam eden şenaat yayıcılığı ve millete karşı işlediği bir yığın sabıkasının ardından, “Yazarlarını terör saldırılarında yitiren Cumhuriyet, Charlie Hebdo katliamının acısını çok iyi anlamaktadır. İfade özgürlüğüne yönelik bu saldırıyı en şiddetli biçimde kınadık. Dayanışmamızı haber ve yorumlarımızla gösterdik. Bu dayanışmanın parçası olarak Charlie Hebdo’nun özel sayısından 4 sayfalık bir seçkiye gazetemizde yer veriyoruz” açıklamasını yapmış ki, kalemimizdeki ok yaydan çıkmıştır…

KainatınFahrı Peygamber Efendimiz s.a.v.’e hakaret eden karikatürleri yayınlayan, içinde yaşadığı Müslüman millete Fransız gibi bakan lâ-dinî Kemalizm’in Pravda’sı ve İslâm düşmanı Cumhuriyet Gazetesi’nin cemaziyelevvelini anlatmayı millî vazife olarak addettik.

1924’de M. Kemal’in adını “Cumhuriyet” olarak değiştirdiği “Anadolu’da Yeni Gün” gazetesi Millî Mücadele sırasında Hindistan Müslümanlarından Anadolu insanına kadar bizzat M. Kemal adına yapılan nakdî yardımlardan oluşan Ankara Hükümetinin bütçesinden nakdî yardımlarla kurulmuş bir gazetedir.

“Vatan-ı İslâm’ın kurtarılması” dâvasıyla oluşturulan ilk Hükümet’in yardımlarıyla kurulan Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi Yunus Nadi’nin Kütahyalı Şeyh Seyfi Efendi Hazretleri’ne hitaben yazdığı mektup, adı geçen gazetenin baştan beri üçkağıtçı, oportünist ve Müslüman millet hüviyetine karşı samimiyetsiz olduğunu gösteriyor.

Daha sonra bu âdi zihniyeti oğul Nadir Nadi sürdürecektir. Yunus Nadi’nin 20 Eylül 1922 tarihli mektubu, “…Ankara ‘medya’sına sahip olanların, tarikat erbabından himmetlerinin yanında nasıl maddi destek aldıklarını da göstermektedir.” (Prof. Dr. Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, Dergâh Yayınları, 2003).

Kaynaklı bilgilerden anlaşılacağı üzere Cumhuriyet Gazetesi ilk yayınından günümüze kadar sürekli aldatan Makyavelist ve Fransız zihniyetli bir aldatıcılık içindedir. Önce, Millî Mücadele’nin en ateşli günlerinde yazılan “İstiklâl savaşını erenlerin himmeti ile kazandıklarını” ifade eden cümlelerle başlayan mektubu okuyalım:

“Şeyh Seyfi Efendi Hazretlerine,

Benim muhterem ve imanlı şeyhim, Erenlerin himmeti de inziman (katılmak) etmek suretiyle düşmanı yıktık. Şimdi daha yıkılacak şeyler varsa onları da yıkmak ve her halde sonuna kadar vatan vazifemizi ifa edebilmek için Yeni Gün’ü ayakta tutmak lâzım. (…) Yeni Gün’ün aylık masrafı iki bin lirayı Osmanî’dir ve şimdi aynı fiyatla dört  sayfa olarak neşretmeye başlayacağız. Benim hakikat-bîn şeyhim sen bilirsin ki, bu maddi meblağı hazine-i gaybîden gelmez. Bu kadarcık işaret zat-ı fazılânelerine kâfidir. Yen Gün bir ticaret gazetesi değildir. Varımı yoğumu onun uğruna bezletttim ve bugün borca battım. Mamafih milletin himmet ve hamiyetinden  emin olduğum için ye’s ü füturdan ebediyen uzağım. Senden dileğim odur ki (…) Kütahya merkez ve çevresinde Yeni Gün’e mümkün olduğu kadar fazla abone yazılmasını temin edesin. Gazetenin fazla tirajı bize, okunması dairesinin genişlemesi yüzünden maneviyat itibariyle millete faydalıdır. Ricamı azami ile infaz edeceğinden emin olduğum için fazla söze lüzum görmeyerek muhterem ellerini tekrar tekrar öper ve hatm-i kelâm eylerim şeyhim efendim. İmza: Yunus Nadi” (Kara, a. g.e., s.92).

“ZAFERİN İSLÂMLARIN OLACAĞINI…” YAZAN CUMHURİYET GAZETESİ

1921 yılı boyunca İlk adı Yeni Gün olan Cumhuriyet Gazetesi, manşetlerinde Müslüman milletin beklediği din-i İslâm üzere başlatılan istiklâl Savaşı’nın heyecanıyla dolu haberler yer almaktadır. Meselâ, “Türk-Arap ittifakı meydana gelebileceği korkusu İngiltere’yi sarmıştır” ifadesinin yanında “İngilizlerin, Şeyh Senusi’nin Millî Mücadele’ye hizmetlerini engellemek için ajanlar kullandığını, ancak zaferin Ankara’nın, yani İslâmların olabileceği…” başlıklı haberler 1922 yılı sonuna kadar iştiyakla verilir (Kara, a. g.e., s. 92)

İslâmcı görünen Yeni Gün’ün, sahibi Yunus Nadi ve Kemalist kadrosu 1924’ten itibaren Cumhuriyet Gazetesi adıyla kimlik değiştirerek,  İslâm’a ve Müslüman millete düşman kesilecektir.  Gazetesinde güzellik yarışmalarından Türkçe ezanın savunulmasına ve İslâmî değerlerin irtica olarak sayılmasına kadar birçok konuda Kemalist inkılâpların sözcülüğünü yapacaktır. Dönemin milletvekili Abidin Daver’in, “Yunus Nadi, 1921’de M. Kemal Paşa’nın ordunun başkumandanı olmasını Meclis’te teklif edenlerin başıydı” sözünden onun M. Kemal’le dostluğunun ilk Meclis’te pekiştiği bellidir.

MİLLÎCİLİKTEN İSLÂM DÜŞMANLIĞINA VE HİTLERCİLİĞE…

Rodos’lu olan Yunus Nadi, Sultan Abdülhamit Han muhalifidir ve Jön Türklere yakın fikirleri savunarak İttihatçılara katılır. Dönemlere göre tavır değiştiren Nadi, 1918 sonrasında M. Kemal’in “kabineye beni alın” dediği Ali Rıza Paşa Hükümetiyle M. Kemal arasında arabuluculuk yapar. Millî Mücadele’de siyaset gereği taktik değiştirerek “İslâmcı” görünen M. Kemal’in yanında Nadi de “İslâmcı“, yâni “millîci” gözükür.

İstiklâl Savaşı’nda Sovyetler’den para ve silah desteği sağlamak için M. Kemal’in taktik olarak kurdurduğu Türkiye Komünist Partisinde görev alır ve Bolşevik yanlısı gözükür. Son İstanbul Meclisi’nde başlayan milletvekilliğini M. Kemal’e yakınlığını kullanarak cambaz gazeteciliğiyle altı dönem sürdürür. Falih Rıfkı Atay gibi, M. Kemal’in “hususi” adamlarındandır. M. Kemal, Nadi ve gazetesinin yolsuzluklara adı karışsa da siyaseten azarlamış görünür. Sonra yine kendi çizgisinde yayınını sürdürmesini ister ve korumaya devam eder. İlk milletvekilliğinden son milletvekilliğine kadar devrin şartlarına göre gazetesi Cumhuriyet’le birlikte sürekli değişir ve aldatır (Ahmet Demirel, 1. Meclis’te Muhalefet, İletişim Yayınları, İst.).

Almanya’da Naziler iktidarken Alman taraftarı ve Hitler hayranı olur. Gazetesi Cumhuriyet de bu konuda yığınlarca övgü yazıları mevcuttur. Bir yazısına şöyle başlıyor: “Hitler Alman halkını komünizmden kurtarmak için Kemalizm’i uzun uzun incelediğini söylemiştir.”

Öyle ki, Cumhuriyet Gazetesi Nazi Almanya’sının yörüngesine girer. Gazetesinde M. Kemal ile Hitler arasında benzerlikler kurarak sürekli övgüler yazar: “Alman Başbakanı, Gazi M. Kemal Hazretleri’nin deha ve azminin, nasyonal sosyalist fırkası muhalefette bulunduğu sıradaki mesai ve harekatına rehberlik ettiğini söylemişlerdir…” (Komintern Belgelerde Türkiye C. 2, Kaynak Y. 1994).

Dahası var; devrin önemli Kemalist bürokrat ve gazetecileriyle Almanya’da Hitlerin doğum yıldönümü şerefine verilen programa katılır.

“BEŞERİYYET HÜRRİYETTEN BIKMIŞTIR” DİYEN “MUSSOLİNİCİ FAŞİST” CUMHURİYET GAZETESİ 

Meselâ, Meclis’te demokrasi tartışılırken, İtalyan Faşizmini över: “Hürriyet eski zamanda olduğu gibi uğrunda binlerce adamın feda-yı can edeceği bir gelin değildir. Beşeriyyet hürriyetten bıkmıştır. Eğer biz de faşist olacaksak teşkilatını memlekette tesis edeceksek, bu pek doğrudur.” 1925’den sonraki meclislerde hürriyet ve sosyal adaleti savunanları “bohemcilikle suçlamayı âdet edinmiştir”(Demirel, a. g.e. ).

Millî Mücadele’de M. Kemal safında hem İslâmcı görünüp devrin dinî liderlerine mektuplar yazarak gazetesine abone ve yardım isteyen, hem de TKP’li bir “Bolşevik” gözüken Nadi, 1925 sonrasında, “Mussolini, Türk dostluğunda çok açık ve samimi olmuştur. Aynı vuzuh ve samimiyetle tekrar ediyorum ki, Türk milleti Mussolini’nin münevver ve azizler idaresindeki şerefli İtalya’sına açık ve vefâlı olacaktır” sözlerini gazetesi Cumhuriyet’te yazar (Kemalist Cumhuriyet, Kaynak Y., 1994).

“CUMHURİYET GAZETESİ’NİN YÜKSELİŞİ İKİ YAHUDİ ŞİRKET SAYESİNDEDİR”

Hakkında şu tesbiti yapanlar da vardı: “Arnavut kökenli yazar Naci Pelistir: ‘Türk Matbuatı Yahudi Kontrolü Altında’ başlıklı yazısında, Yunus Nadi aynı zamanda bir mason ve Karaim Yahudisidir. Göçlerle gelip yerleşen bir aileye mensuptur. Karaim Yahudiliği bir Yahudi tarikatıdır. Cumhuriyet Gazetesi’nin yükselişi Millî Şef döneminde iki Yahudi şirketten aldığı destek sayesinde olmuştur” (16.02.2009 tarihli Vakit Gazetesi ve Aforizmlar, Arkadaş Yayınları)

1933’de “Almanya’dan Rüşvet Alan Türkler” arasında Yunus Nadi ve gazetesi Cumhuriyet de vardı. Kısa bir süre menfaat ilişkileri sebebiyle Fransızcı olan Yunus Nadi’nin ve gazetesi Cumhuriyet’in bu tavrını dönemin Alman Büyükelçisi Rudolf Nadolyn, Türkiye ile gizli görüşmesinde dile getirir ( Ahmet Ünal, Gizli Atatürkçülük Projesi).

İSKİLİPLİ ATIF HOCA VE İSLÂM ÂLİMLERİNİ YILANBAŞLI GÖSTEREN KARİKATÜRLER DE YAYINLAMIŞTI

cumhuriyet gazetesi karikatür seyh-said-ingiliz-ajani-mi-ingiliz-silahlari-para-musul-kemal-atatc3bcrk-kc3bcrt-istiklal-mahkemesi-4

***

Yunus Nadi kemal atatürk, cübbeliler, cumhuriyet gazetesi karikatürleri

***

seyh-said-ingiliz-ajani-mi-ingiliz-silahlari-para-musul-kemal-atatc3bcrk-kc3bcrt-istiklal-mahkemesi-9

***

İslâm düşmanlığıyla vazifeli olan Cumhuriyet Gazetesi 1925’de şedit Kemalist devrimciliğin hızlandığı ve İrtica düşmanlığının zorla ilân ettirilen Cumhuriyet ideolojisi olarak karar altına alındığı günlerde İslâm âlimlerini ve milleti aşağılayıcı karikatürler yayınlanmaya başlar. Dönemin dergilerinden Sebilürreşad’ı yılan şekline sokan karikatürlerin yanında İskilipli Âtıf Hoca gibi birçok İslâm âlimini yılanbaşı şeklinde çizerek sayfalarında sıkça yer verir. Karikatürlerin alt yazısı daha tahrik edici ve acımasızdır: “Hüküm verildi: M. Kemal, sarıklı cübbeli grubu göstererek sonlarının geldiğini, yakında idam edileceklerini söylüyor.”

Dahası var; Sultan Vahdettin’i akrep şeklinde göstermenin yanında, Müslüman halkı bir süpürgenin altında süprüntü şekline sokup süpürülen incitici karikatürlerin haddi hesabı yoktur. Alt yazısı tahmin edilebilir: “Böyle süpürüldüler.”

 

**********

 

KAYNAK:

Ali İlbey, Habervaktim, 17 Ocak 2015.

.

Ey “Ben Türküm, Atatürk’ün Askeriyim” diyen kardeşim!

Ey “Ben Türküm, Atatürk’ün Askeriyim” diyen kardeşim!

Türküm Atatürkün askeriyim, Atatürk türklük, Atatürk milliyetcilik, Atatürk irkci, Atatürk türkcü, Atatürk ihanetleri Atatürkün türklere ihanetleri

***

Eğer sen Türksen -ki ben de Türk oğlu Türküm-, Meyis Adası’nı, On iki Ada’yı, Musul’u, Halep’i, Batı Trakya’yı, Batum’u düşmana satan adamın peşinden gitme.[1] Türk Milleti hakkında, “Bu Millet Fatih’lerin arkasından giderek serserilik etmiş” diyenin arkasından gitme.[2] “Namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar” diyenin peşinden gitme.[3] Türk Milleti’nin temsil edildiği Cumhurbaşkanlığı makamında kadın soyup striptiz yaptıran ve misafirlerini böyle eğlendiren adamın peşinden gitme.[4] Türkiye vatandaşı kadınları soyup Iran Şahı’na takdim eden adamın peşinden gitme.[5] Sefalet içindeki Hint Müslümanlarının tek umudu olan “Hilafet Makamı” için gönderdikleri paralarla “faiz işleten bir banka” kuran adamın arkasından gitme.[6] Başörtüsünü savunmak için fransızlara karşı savaşan iffetli Ninelerimizin, “kurtuluş”tan sonra başörtüsünü çıkaran adamın peşinden gitme.[7] “Şapkalı gavurlar geliyor” diye haykıran ve şapka giymemek için düşmanla çarpışan yiğit Türk Milleti’nin, “kurtuluş”tan sonra başına gavurun şapkasını kanun zoruyla geçirip onuruyla oynayan adamın peşinden gitme.[8] Azerbaycan’lı kardeşlerimizi rus komünistlerine satan adamın peşinden gitme.[9]

Ey Islam’a ve insanlığa 1000 yıldır hizmet eden cesur Türk Milleti’nin ferdi! Eğer sen gerçekten Türksen kardeşim, bunu yapma.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/yabanci-gozuyle-lozan-ve-neticesi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/29/m-kemal-ataturk-bati-trakyayi-ve-oradaki-kardeslerimizi-dusmana-birakmis/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/23/kim-hain-sultan-vahdettin-mi-yoksa-m-kemal-mi/

[2] http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/18/turk-buyukleri-hilafet-makamina-saygi-gosterirken-m-kemal-ataturk-hakaret-etmistir/

[3] http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/kazim-karabekir-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-gercekleri-anlatiyor/

[4] http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/30/cumhurbaskanligi-makaminda-striptiz-mi/

[5] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/19/kemal-ataturk-olmasaydi-baban-kim-olurdu-o-namusumuzu-kurtardi-diyenere-ithaf-olunur/

[6] http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[7] belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/

[8] http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/28/neden-musluman-milletin-basina-sapka-gecirmek-istediler/

[9] http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/18/azerbaycandaki-kardeslerimize-m-kemal-ataturk-mu-ihanet-etti/

Azerbaycan’lı kardeşlerimizi “satma geleneği”nin Inönü döneminde de devam ettiğine dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/15/boraltan-katliami-belgelerle-ismet-inonu-azeri-kardeslerimizi-ruslara-teslim-etti/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Harf Inkılabının Zararları Hakkında Müthiş Bir Analiz

Harf Inkılabının Zararları Hakkında Müthiş Bir Analiz

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 1

***

Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Dinler Tarihi alanında Yüksek Lisans – Mastır yapan, bilahare Felsefe Tarihi’nde(Siyaset Felsefesi) doktora çalışmasını bitiren, Arapça ve Ingilizce’nin yanı sıra orta derecede Ibranice ve Gürcüce bilen Prof. Dr. Lütfü Özşahin’in “Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog” adlı kitabından konunun ehemmiyetine ve genişçe analiz edilmiş olmasına binaen uzunca bir alıntı yapacağız. Prof. Özşahin, verdiği örneklerle Türkiye’de yapılan dil ve harf devriminin yanlışlığına dikkat çekiyor ve birbirinden önemli değerlendirmelerde bulunuyor.

Işte Prof. Dr. Lütfü Özşahin’in her satırı altın değerinde olan yazısı:

“Insanlığın tarihsel gelişimi boyunca, dil meselesi emperyalist sömürge ve kaos ortamının oluşması için daima önemini korumaya devam etmiştir.. Wittegenstain’ın çok mükemmel şekilde anlattığı gibi dil bireyin, toplumun her şeyidir. Insanın hafızası, muhayyilesi, düşünebilmesi, soyutlama yeteneği büyük ölçüde bildiği kelime sayısı ve kullandığı dille ilgilidir. (Ludwig Wittegenstein, Tractatus)

Dil seslerden oluşan canlı, sosyal bir müessesedir. Onu kendi ikliminden ve tarihsel gelişiminden kopardığınız anda, ya da tabii olarak aktığı kendi mecrasını tepeden inmeci bir şekilde dış müdahalelerle değiştirdiğiniz zaman hayat damarlarından bir çoğunu koparmış, onu yozlaştırmış ve anlaşılmaz kelime yığınlarına dönüştürerek ölüme mahkum etmişsiniz demektir. Maalesef ülkemizde bu müdahaleler çağdaşlık ve ilericilik adına son derece komik, seviyesiz ve anlamsız şekilde, zaman zaman yapılmış, bu nedenle Türkçe günümüzde yozlaşarak günlük 150 kelime ile konuşulan ve yazılan kısır bir dile indirgenmiştir.

Eğer bir birey yahut bir toplum diline yabancılaşmışsa bu doğal olarak şu anlama gelir:

O birey ve toplum artık neşet ettiği, varlık alanına çıktığı tarihiyle, sanatıyla, edebiyatiyla, diniyle, müziğiyle, ilmiyle, irfanıyla son tahlilde kendisini var kılan tüm tarihsel ve toplumsal değerleri ile ilişki kuramıyor demektir. Çünkü her insan kendisini kendi yapan tüm değerleri ancak bir dil aracılığı ile ifade edebilir. Bundan dolayıdır ki, bir toplumda dilin bozulması o dile ait kelime ve kavramların bağlamlarının anlam kaybına uğraması, buharlaşması yani içlerinin boşalması ve bir anlam ifade etmemesi o toplumu kısa sayılmayacak bir gelecekte çöküşün ve yok olmanın eşiğine götürür. Çünkü kendini ifade edemeyen birey ve toplum, kişilik ve kimliğini kaybettiğinden dolayı aşağılık kompleksinin eşlik ettiği nevrotik bir ruh haliyle, doğal olarak başka toplum ve medeniyetlerin kültürel hegemonyasına girecekleri için, dirençlerini yitirirler ve sonuçta kendiliğinden sömürgeleşerek aline (alination) olurlar.

Batılılar bu konuyu çok iyi bildiklerinden dolayı Roma Imparatoru Julius Sezar’ın başlattığı önce dili bozma geleneğini tüm modern dönemler boyunca sistematik bir şekilde devam ettirmiştir. Hatırlanacağı üzere Julius Sezar Büyük Britanya’yı işgal ettiği zaman ilk işi yerli halkın dili olan Keltçe’yi yasaklayarak Latinceyi dayatmak oldu. Bu geleneği Ingilizler farklı şekillerde Amerika’da, Hindistan, Pakistan, Mısır, Nijerya gibi ülkelerde çok iyi uyguladılar. Yine Ispanyollar Meksika, Arjantin gibi ülkelerde, Portekizliler Brezilya’da, Italyanlar Libya’da, Fransızlar Cezayir, Tunus, Fas gibi ülkelerde ve ismini sayamadığımız bir çok Afrika ülkesinde Roma Imparatoru Julius Sezar’ın geleneğini sözüm ona ilerleme ve çağdaşlığın bir gereği olarak dayattılar ve son tahlilde buraları tamamen sömürgeleştirdiler ve dikkat edilirse bu ülkeler ABD hariç halen yoksullukla mücadele etmektedirler.

ABD hariç dedik, çünkü ABD 1492’den itibaren Avrupa’dan göçen, bizzat Greko-Romen ve Judeo-Critean geleneğin Amerika kıtasındaki uzantısı olan, 1618-1648 yılları arasında yapılan Avrupa’daki din savaşlarından kaçan, özellikle Kalvinist, Lütherci Hıristiyanlık anlayışını benimseyen Protestanlardan oluşan, püriten (aşırı dindar), katil, sapkın, altın arayıcısı, kanun kaçağı, hırsız, adi suçlu, Kızılderili katillerin, kurduğu bir ülkedir. Bundan dolayı ABD, Avrupa medeniyetinin Amerika kıtasında doğurduğu neo-sömürgeci çocuğudur. Yani bu insanlar, ABD’liler kahir ekseriyeti Anglo-Sakson kökenli ari ırktan oldukları için efendidirler, doğuştan asildirler, yönetirler, sömürürler, gerekirse cezalandırırlar ama asla yönetilemezler sömürülemezler.

Bugün ülkemizde ve Islam ülkelerinde maalesef eski Batı sömürgelerinde, kolonilerde bile olmayan Ingilizce eğitim ve öğretimin yaygınlaştırılması son derece düşündürücüdür. Öyle ki Osmanlının son dönemlerinde ülke sathına bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan Ingilizce, Fransızca eğitim veren okullardan mezun olan binlerce öğretmen, sonradan devlet adamı olan politikacılar, sanatçılar, edebiyatçılar, gazeteciler ve yazarlar -ki bunların önemli bölümü dönme, yani Sabatayisttir- adeta Islam ve Türk kültürünü ortadan kaldırıp Batının çürümüş değerlerini halka empoze etmek için misyonerleri bile şaşırtacak yol ve yöntemler denediler. (Hikmet Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Cilt 1, sayfa 152-180.)

Fakat bugün çok güvenilir, vatansever olduğu noktasında şüphe duymadığımız bazı cemaatlerin halkın alın teri ile kazanılmış paralarla dünyanın dört bir yanında açtığı kolejlerde, Islam ve Türk kültürüne hizmet ediyoruz savıyla Amerikalıların ve Ingilizlerin bile yapamadığı şekilde gençlere Ingilizce öğreterek, en iyimser deyimle farkında olmadan emperyalizme hizmet etmeleri affedilecek bir hata değildir. Ne yazık ki, bu çevreler, dilin, bireyin ve medeniyetlerin gelişmesindeki önemini ve stratejik boyutunu yeteri derecede kavrayamadıklarından dolayı Islam-Türk kültüründen vazgeçmiş bazı laisist, Batıcı kesimleri aratmayacak şekilde, her şeye bir kılıf buldukları gibi, buna bir de bilimsel kılıf uydurmakta beis görmemektedirler. Ingilizce bilim dili imiş, Ingilizce olmadan teknoloji ve bilim üretilemezmiş. Sanki Japonlar ve Çinliler Ingilizce eğitim yaparak teknoloji ve sanayilerini geliştirmişler. Ya da Almanlar ve Fransızlar bugünkü düzeylerine Ingilizce eğitim yaparak gelmişler. Bırakın Ingilizce eğitimi Paris ve Berlin sokaklarında bir tane Ingilizce tabela bile bulmak neredeyse imkansızdır.

Eğer Ingilizce eğitim ve öğretimle gelişme ve teknolojik düzey yakalanarak kalkınma mümkün olsaydı, bugün ayakkabı boyacılarının bile Ingilizce konuştuğu Mısır, Pakistan, Hindistan, Nijerya, Bangladeş gibi ülkelerin hem bilimsel düzlemde, hem de zenginlik ve teknolojik açıdan dünyanın en gelişmiş ülkeleri olması lazım gelirdi. Halbuki bu ülkeler dünyanın en fakir ülkeleri kategorisinden halen kurtulamamışlardır. Dolayısı ile Ingilizce’nin bilim ve ilerleme için olmazsa olmaz bir koşul olduğu iddiası, Ingiliz muhipleri ve sömürgecilerin sözcüleri tarafından uydurulan kargaların bile tebessüm ettiği en büyük mistifikasyonlarından biridir.

harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 2

***

Burada karşı olduğumuz bir dil öğrenmek değildir. Gerekli olduğu zaman yani bilimsel ve sosyo-politik koşullar zorunlu kıldığı zaman en iyi şekilde yabancı dil öğrenmek kaçınılmazdır. Yanlış olan ta ana okulundan başlayarak Ingilizce eğitim ve öğretimi dayatmak suretiyle bir toplumun topyekün kültürünü ve tarihsel kimliğini tahrip etmek yoluyla, o toplumun kendisini var kılan kadim geleneği ile ilintisini kesmek ve düşünemez hale getirerek köleleşme yoluna kanalize etmektir. Bugün Türkiye bu hale düşürülmüştür. Zira dünyanın hiçbir ciddi ülkesinde dil ve alfabe ile Türkiye’deki kadar oynanmamıştır. Düşünün ki, bırakın sıradan halkı ve öğrencileri, Türkiye’de Atatürkçü geçinen zevatın büyük bir çoğunluğu Atatürk’ün Nutkunu bile orijinalinden okuyamazlar. Tabii Atatürk’ün Nutkunu orijinalinden okuyamayan bir millet elbette Fatih’i, Yavuz’u, Kanuni’yi, Baki’yi, Akif’i hiç okuyamayacak ve dolayısıyla anlayamayacaktır. Gelişmiş ülkelerin hiç birisinde böyle, Vatikan’ın cümle kardinallerini bile ağlatacak vahim bir olay yoktur.

Bir örnek verecek olursak, günümüzde lisede okuyan bir Ingiliz genci Büyük Elizabeth’i yahut Shakespeare’i bir kaç değişen kelimeleri saymazsak rahat okuyup anlayabilir. Ya da bir Fransız genci bir Napolyon’u, Russo’yu, Volter’i okuyabilir, anlayabilir. Yani onların dilini çözerek en azından H.G. Gadamer’in ifadesiyle kendi ufkuyla onların ufkunu birleştirebilir.. Aynı şekilde yetişkin bir Alman genci de Kant’ın, Hegel’in yahut Rilke’nin, Bismark’ın dilini çözmekte ve anlamakta zorlanmayacaktır. Yani dedelerinin ne dediklerini, ne düşündüklerini, nasıl yaşadıklarını, ne şekilde bilim ve sanat ürettiklerini anlayarak kendilerini var kılan tarih ve gelenekleri ile ilinti kurarak, yabancılaşma ve kimliksizleşme hastalığına tutulmadan gelecekleri için daha sağlam proje üretmenin imkanını elde etmiş olacaklardır. Böyle olduğu içindir ki, Ingilizler, Fransızlar ve Almanlar kimliklerini ve şahsiyetlerini kaybetmeden düşünsel ve bilimsel geleneklerini büyük bir kesintiye uğramadan devam ettirebilmişlerdir. Ne sayesinde? Elbette kültür ve medeniyetlerinin taşıyıcısı olan dil sayesinde.

Düşünsel ve bilimsel geleneklerini sürdüremeyen toplumların küresel düzeyde etki yapacak bilim, teknoloji ve onlara kaynaklık eden düşünsel ve felsefi sistemleri oluşturamayacakları açık ve seçiktir. Evet bugün Türkiye’de küresel düzlemde büyük ilmi, felsefi ve düşünsel sistemlerin ortaya çıkamamasının en büyük nedenlerinden birisi de, ülkemizde bulunan fikir ve ilim adamlarının gelenekle ilinti kuramamalarıdır. Zira bizim üniversitelerimiz bir Sorbon, Oxford, Heidelberg, veyahut bir Jena, Tübingen üniversiteleri gibi, bilim ve kültür geleneklerini kesintisiz asırlarca devam ettirememişlerdir. Bundan dolayı ilim ve fikir adamlarımızın bırakın medeniyetimizin bilim dili olan Arapça ve Farsça ile ilinti kurarak geleneğimizdeki büyük birikimi günümüz nesillerine aktarmayı, büyük bir çoğunluğu dedelerinin konuştuğu Osmanlı Türkçesini bile okumaktan acizdirler.. Tabii ortaya çıkan tablo bu olunca, bir bilim ve felsefe dilinden bahsetmek, en azından Babanzade gibi kendi kültür ve düşüncemize özgü bir felsefe terminolojisi oluşturmak çok zorlama bir uğraş olacaktır.

Bugün Avrupa’da her millet kendi milli dillerini iyi bildiği gibi, aynı zamanda özellikle fikir ve bilim adamları kendi medeniyetlerinin temel dili olan Latince ve Yunanca’yı da çok iyi bilirler. Çünkü iyi bir fikir ve bilim adamı olmanın büyük düşünsel ve ilmi sistemler üretmenin en önemli yollarından birisi de, sadece ait olduğu toplumun milli dilini bilmek değil, aynı şekilde ait olduğu medeniyetin temel dillerini bilmekten geçmektedir. Bu dini ilimlerde bile böyledir.

Geleneğini kaybetmiş dini ilimler, teorik ve pratik alanda yetersiz kalacaklarından dolayı gerilemeye başlarlar ve dini hayatın olumsuz etkilenmesine yol açarak, dinin yozlaşması, anlamsızlaşması suretiyle bedbinlik ve uyuşturucu işlevi görmesine neden olurlar..(Bu pasaj, 1400 yıllık bilgi ve ilmî birikimi yok sayan sünnet inkarcılarına ithaf olunur.)

Şüphesiz, yukarıda açık olarak örneklerini verdiğimiz gibi tüm boyutları ile geleneği devam ettiren en önemli dominant unsur dildir. Bu olgu hakikat gibi aşikar olmasına rağmen, maalesef Türkiye’de bir zamanlar Inönü gibi devlet adamlarının baş danışmanlığını yapan, Nurullah Ataç gibi şahsiyetler, dilde yapılan dejenerasyonda o kadar ileri gitmişlerdir ki, gelişme, kalkınma, çağdaşlık velhasıl laiklik adına dilimizde bulunan dinsel kökenli kelimelerin tamamen yasaklanmasını dahi teklif etmişlerdir. Çünkü bu zevata göre dili, dini gelenekten arındırmak için ancak ateist bir zeminde anlamını bulabilecek olan laiklik uygulamaları bile yetersizdi. Çünkü onlara göre, yerinde bir tespitle, dilimiz halen Islam kültürünün taşıyıcısıydı, ne de olsa, namaz, abdest, zekat, oruç, cihad, cennet, cehennem, iman, mümin, kafir, münafık, şehit, gazi, şehadet, iffet, namus, edep, haya, ar gibi kavramlar şifahi-sözel olarak aktarıldığından doğal bir süreçte kendiliğinden Islam’ı öğretiyorlardı. Bundan dolayı dilin metafizik anlam ve bağlamlardan tamamen kopartılarak sekülarize olması ön koşul olarak halka dayatılmıştı. Hatta Nurullah Ataç o kadar ileri gider ki, konuşmalarında hayatını ve düşüncesini Türk Milletine adayan Istiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif’e hakaret düzeyinde eleştiriler yönelterek onu köylülükle, bilgisizlikle ve cehaletle suçlar.

Dönemin devlet adamı Ismet Inönü’nün dil ve harf devriminin gerçek amacı ile ilgili beyanı hakikaten çok vahim bir durum arzeder… O, 13-14 Nisan tarihleri arasında yayınlanan Ulus gazetesinde aynen şöyle der: “Harf inkılabı, sadece okuma ve yazma kolaylığı için yapılmamıştır. Harf devrimini biz kültür ve medeniyetimizi değiştirmek için yaptık. Artık eski yazıya dönülmeyecektir. Bunun anlamı “Islam Kültürü” ile artık bağımız kalmadı demektir. Harf devriminin bizlere tesiri ve büyük faydası, söylediğimiz bu kültür devrimini kolaylaştırmasıdır.” (Vedat Sağlam, Batıda Islam Imajı, sayfa 267. Inönü’nün Ulus gazetesinde yayınlanan bazı ifadeleri daha sonra hatıratında sansürlenmiştir: K.Çandarlıoğlu)…

Böyle bir uygulama kesinlikle ateizm’in ders olarak okutulduğu SSCB de bile olmamıştır. Zira Bolşevik devriminin lideri Lenin Ortodoks Hıristiyan kültürünü en ince detaylarına kadar anlatan Gogol, Dostoyevski ve Tolstoy’un eserlerini bile yasaklamamıştır. Kendi dilini, dinini, tarihini, kültürünü ancak hainler, satılık kalemler, ya da metafizik değerleri tamamen yeryüzünden kovmak isteyen Nurullah Ataç gibi alinasyona uğramış bireyler sanık sandalyesine oturtabilirler. (Yazar burada dil ve harf inkılabının mimarı olan M. Kemal’e dokunamaması nedeniyle Nurullah Ataç ve Inönü’yü günah keçisi seçmiş olsa gerek: K.Çandarlıoğlu)

Aksini düşünmek akla zarar bir yaklaşımdır. Türkiye’den başka Dünyanın hiçbir ciddi ülkesinde bu tip bireylere itibar edilmez, saygı da gösterilmez. Fakat bu bireyler bir istisna olarak sömürge ülkelerinde ve Türkiye benzeri memleketlerde ta Cumhurbaşkanlığı baş danışmanlığına kadar yükselebilirler…

Dilin önemine vakıf olan ünlü filozof ve din kurucularından birisi de ta MÖ 6. yüzyılda yaşayan Konfiçyüstür. Bir gün öğrencisi ona Kral-Imparator olsan ne yapardın.? şeklinde bir soru yöneltir. Konfiçyüs hiç tereddüt etmeden “dili düzeltirdim” diye cevap verir. Öğrenci tatmin olmaz ve sormaya devam eder. Niçin? Konfiçyüs bütün bilgeliği ile cevap verir: “Çünkü dil bozulursa kültür bozulur, kültür bozulursa ahlak ve aile bozulur, ahlak bozulursa hukuk ve siyaset bozulur, hukuk ve siyaset bozulursa devlet çöker ve yıkılır.”

harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 3

***

Doğal olarak devletlerini yitiren toplumlar ve milletler, “tarihi tecrübe delili” ile sabittir ki ya tamamen başka toplumların sömürgesi olurlar ya da belli bir zaman dilimi içerisinde tamamen kendi tarihsel ve toplumsal değerlerini kaybederek, kendilerine yabancılaşmak sureti ile başka bir toplumun içerisinde asimile olurlar ve yahut tarih sahnesinden büsbütün silinip giderler.

Evet bu yaptığımız analizleri doğuran sonuçları, dilin bozulması ve yozlaşması süreci, tek başına doğurabilecek güçte olan, en önemli başat etmendir. Bundan dolayı yeryüzünde kalıcı ve sürekli olmak isteyen toplumlar ve medeniyetler dil ve eğitim konularına çok önem vermişlerdir. Ancak ülkemizde bütçeden eğitime ayrılan payın bırakın Avrupa ülkelerini, Libya’dan bile geri olması son derece düşündürücü ve aynı zamanda üzücü bir haidsedir. Hatta ismi Milli Eğitim olan bir bakanlığın kendi milletinin tarihsel ve toplumsal kimliğine uyum içerisinde olan aynı zamanda çağdaşlık ve evrensellik iddiasını içinde barındıran bir eğitim ve öğretim sistemini hayata geçirmekten aciz olması, bu konuda yetişmiş kendi kültür ve medeniyetimizi özümsemiş uzmanlardan yoksun oluşu ve Milli Eğitimi misyoner kılıklı ABD ve Avrupalı uzmanlara teslim etmesi, yani onların fikir ve tavsiyelerine uygun olarak eğitim ve öğretimin programlanması ise tamamen skandal boyutunda bir hadisedir. Koloniler ve sömürgeler hariç dünyanın hiçbir ciddi ülkesinde böyle bir olaya rastlanamaz. ABD, Almanya, Fransa, Ingiltere, Çin gibi ciddi ülkelerin eğitim ve öğretim programlarını bir Türk’ün, bir Iranlı’nın yahut bir Mısırlı’nın düzenlediğini düşünelim, o ülkeleri ne kadar tanıyabilirler ki, faydalı olabilsinler, ya da bu ülkeler böyle bir olayı, böylesine utanç duyulacak bir uygulamayı kabul edebilirler mi.? Bırakın kabul etmeyi bu ülkelerin Milli eğitim politikalarının üretildiği yerlerin kapısından bir yabancı bile geçemez. Zira gayri milli dil ve eğitim politikalarına maruz kalan hiç bir toplum kalkınamaz, gelişemez, yükselemez. Sadece yukarıda da ısrarla vurguladığımız gibi kendi kendilerini sömürgeleştirirler. (self alination) Öyle ki damak zevklerini bile kaybederler.

Günümüzde artık gençler Türk tarihi ve edebiyatı ile aralarının iyi olmadığını, anlamadıklarını söylemektedirler. Çünkü Türk dili o kadar yozlaştırılmış ve buharlaştırılmıştır ki, okullarda öğrenciler adap, edep, ar, haysiyet, şeref gibi kelimeleri bile anlayamamaktadırlar. Diğer taraftan ortalıkta edebiyatçı ve romancı diye geçinen bir takım zevatın apiş arası merkezli, 200 kelime ile yazdıkları eser müsveddeleri de yeni yetişen nesillerin düşünce yetisi, ruhsal gelişimleri ve muhayyilelerine dinamit koymaktadır. Elbette bu durum 70 milyonluk Türkiye’nin bırakın Ingiltere veyahut Fransa’yı 10 milyonluk Çek Cumhuriyeti kadar bile okuyamayan toplum kategorisine koyulmasına neden olmaktadır….

Öyleyse ne yapılmalı?… bizim naçizane kanaatimiz odur ki, ilk önce toplumun yeni yetişen nesillerin kendi gelenek, kültür ve medeniyeti ile tekrar ilinti kurabilmeleri için tüm liselerde mutlaka Osmanlı Türkçe’si ve Islam medeniyetinin ilim dili olan Arapça ders olarak okutulmalıdır. Dikkat edilirse Osmanlıca demiyorum zira Osmanlıca diye ayrı bir dil yoktur, var olan Arap harfleri ile yazılan Osmanlı Türkçe’sidir. Osmanlıca diye ayrı bir dil olduğunu söyleyenler, hem ilmi değildirler hem de art niyetli olarak bu konuda halkı aldatmaya yönelik gayret ve çaba içerisindedirler. Örneğin Latin harfleri ile yazıldığı için günümüz Türkçe’sine Latince demiyorsak ki, bu yaklaşım doğru olmaz, Arap harfleri ile yazıldığı için dedelerimizin konuştuğu Türkçe’ye birisi çıkıp da Arapça ve yahut Osmanlıca derse bu tamamen gayr-i ilmi bir yaklaşım olur…

Binaenaleyh başkalaşma ve yabancılaşma başladığı zaman bizi tarih sahnesinde var kılan kendi kültür ve medeniyetimizi korumak neredeyse imkansız bir hale gelecektir. Şüphesiz günümüz Türkiye’sinde yabancı dilde eğitim ve öğretim bu başkalaşım ve yabancılaşmayı (alinasyon) tetikleyen, besleyen en önemli temel dinamiklerdendir…

harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 4

***

Bir dilin yozlaşma, buharlaşma ve anlam daralması nedenlerinden dolayı, ölü diller arasına katılması o dili konuşan milletin kurduğu devletlerin çökmesinden daha vahim bir olaydır. Zira devlet çöktüğü zaman uygun bir zaman ve zeminde bir çok kavmin yaptığı gibi devleti tekrar tekrar kurmak mümkündür. Biz Türkler bu konuda çok başarılıyızdır. Ancak dilin ölümü topyekün bir milletin uygarlığının ve kültürünün yok olması anlamına geldiği için o uygarlık ve kültürü temsil eden milletin de ebediyete kadar tarih sahnesinden yok olması ile eş anlamlıdır. Daha açık bir anlatımla bir milletin ve toplumun dilini muhafaza etmesi, devletin dahil tüm maddi ve manevi değerlerini korumasını kendiliğinden kapsamaktadır. Örneğin Roma Imparatorluğu tarih sahnesinden, yani bir devlet aygıtı olarak silindiği halde, Latince sayesinde Antik Yunan, Roma kültürü, sanatı, müziği, edebiyatı velhasıl hukuku halen farklı şekillerde yaşamaya devam etmektedir. Bundan dolayı 16’nın üzerinde devlet kurmuş olan Türk milleti eğer dilini kaybetseydi bugün Türk milletinden ve uygarlığından bahsetmek asla mümkün olmayacaktı. Sadece Sümerler, Akadlar ve Hititler kadar bahsedilebilirdi. Öyleyse yapılacak olan tek bir şey var o da sıfatı ve statüsü ne olursa olsun, sorumluluk sahibi her Türk vatandaşının aklını başına devşirmesidir.”

 

**********

 

KAYNAK:

Prof. Dr. Lütfü Özşahin, Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog, Rağbet Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 146-154. (Yazıyı kısalttık)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Türk Ocakları’nın Efsane Başkanı Hamdullah Suphi Osmanlıca Hakkında Ne Dedi?

Türk Ocakları’nın Efsane Genel Başkanı Hamdullah Suphi Osmanlıca Hakkında Ne Dedi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

hamdullah suphi tanriöver türk ocaklari baskani hamdullah suphi osmanlica hamdullah suphi harf inkilabi hamdullah suphi harf devrimi hamdullah suphi eski yazi

Hamdullah Suphi, Türk Ocakları’nda aralıklarla toplam 34 yıl başkanlık yaptı (1912-1931, 1949-1959, 1961-1966)…

***

Bazı sözümona milliyetçiler Osmanlıca derslerine karşı çıkıyor. Eski(meyen) harflere karşı çıkan bu arkadaşlara “Türk Ocakları” denince akla ilk gelen ve uzun yıllar Türk Ocakları başkanlığı yapmış olan Hamdullah Suphi Tanrıöver’in 10 Mayıs 1949 tarihli “Türk Ocağı Beyannâmesi”nde yer alan aşağıdaki sözlerini dikkatle okumalarını tavsiye ederiz:

“Inkılabın müdafii olan bir tufeyli (asalak) peyda olmuştur. Din dediğimiz vakit tüyleri ürperir. Bırak, kendi kendine çürüsün ve yıkılsın der. Eski harfleri gördüğü vakit, teşe’üm eder (uğursuz sayar). Bu, inkılabımızın en büyük zaferlerini tehlikeye düşürecek bir irtica nişanesidir. O, bir tarassut kulesindedir, ufuklarda her gün tehlike işaretleri görür… Inkılap tufeylisi, yalnız 25 seneyi gören daracık kafasıyla eski harften korkuyor. Onu bir aralık âbidelerimizin üzerindeki kitabeleri kazırken gördük… Eski harflerden korkmuyoruz. Devletin bütün evrak hazineleri bu harflerle doludur. Bütün mimarî yadigârları üzerinde o harfler var. Cedlerin mezar taşlarında aynı harfleri okuyoruz. Edebî servetimizi teşkil eden kitaplar ve bütün tarihimiz o harflerle yazıldı.”[1]

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Hamdullah Suphi Tanrıöver, “Türk Ocağı Beyannâmesi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 3, Mayıs 1985, sayfa 19, 20.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Hadislerle Eğitimde Ödüllendirme Yöntemi

Hadislerle Eğitimde Ödüllendirme Yöntemi

Hadislerde ödüllendirme Hadislerde egitim, Hadislerin hikmet uydurma hadisler var mi, mezhepler dine aykiri mi-horz 1***

Bir insanın karşılaştığı problemleri çö­zmek için gereken çabayı harcaması, arzuladığı gayeyi ger­çekleştirebilmesi ve öğrenmek istediği bilgiyi elde edebilmesi için güdü önemlidir. Deneysel araştırmalar, yapılan doğru işleri desteklemek ve kalıcı olmasını sağlamak için ödüllendirmenin önemini göstermiştir.[1]

Rasûlallah (sallallahu aleyhi vesellem), öğretilme­si istenen güzel davranışları ödüllendir­menin önemine, şu hadisinde işaret etmiştir:

“Işçiye ücretini alnının teri kurumadan/soğumadan veriniz.”[2]

Ödül­lendirme ne kadar gecikirse öğrenme arzusu da o kadar azalmaktadır. Rasûlallah (s.a.v) bu gerçeğe, “teri kurumadan” ifadesiyle işaret etmiştir. Yaptığı işin hemen ardından ödüllendirilen kişi, kendisinden istenen başka işleri de mümkün olduğunca başarılı bir şekilde yapmaya çalışacaktır.

Ödülün maddî olması şart değildir; aksine övme, güzel davranma, teşvik etme gibi manevî de olabilir. Başkanın yönettiği insanları övmesi, işlerini iyi yapmalarını sağlar. Öğretmenin öğrencilerini övmesi, eği­tim/öğretim seviyelerinin yükselmesine yardım eder. Rasûlallah (s.a.v) ashabına -Allah Teala hepsinden razı olsun-, kendilerine iyilik yapanları, güzel bir sözle de olsa, ödüllendirmelerini tavsiye ederken bu gerçeğe işa­ret etmiştir:

“Kim size iyilik yaparsa mükafatlandırın; müka­fat olarak verecek bir şey bulamazsanız, sizin onları ödüllen­dirdiğinizi görmelerine kadar onlara dua edin.”[3]

Rasûlallah (s.a.v), spor karşılaşmalarında ve çocukları harekete geçirmede ödülü kullanırdı. Rasûlallah (s.a.v) çocuklara:

“Kim geçerse, benden ona şu var.” derdi, çocuklar ona koşar ve göğsüne asılırlar; o da onları kucağına alır ve öperdi.[4]

Rasûlallah (s.a.v) iyi iş yaptıklarında ashabını övmeye, bu konuda onlara cesaret vermeye özen gösterir; ayrıca onları güzel sıfatlarla anardı. Bu tip övgü ve manevi takdir bazen sahabenin gönlünde maddi ödülün etkisinden fazla tesir gösterirdi. Bu tesirin etkisiyle hayırlı işlere yönelirlerdi.[5]

Daha önce söylediğimiz gibi ödül, yapılan işten hemen sonra verildiğinde çok etkili olur ancak gelecekte verileceği beklenen ödül de önemlidir. Mesela, bazen görevli terfi veya birkaç yıl sonra ulaşacağı bir mevki için gayretle çalı­şır. Öğrenci, final imtihanlarında başarılı olmak için ders çalışmada büyük gayret sarfeder.

Amerikan psikoloğu Skinner’in yaptığı modern araştır­maların ortaya koyduğu gibi ödül, istenen davranışın yapıl­masının ardından, muhtelif aralıklarla verilecek olursa, kalıcı başarı sağlamaktadır. Araştırmaya göre öğretmenlerin, ödevle­rini yapan öğrencileri sınıfta ödüllendirmesi olumlu sonuçlar vermiştir. Ödülün veri­leceği aralık ve anın bilinmemesi, öğrencilerin ödevlerini özenle yapmalarını ve daha çok çalışmalarını sağlamaktadır.[6]

Biz bunun uygulamasını, Skinner’in keşfinden 14 asır önce, Rasûlallah (s.a.v)ın bazı hadislerinde buluyoruz. Rasûlallah (s.a.v):

“Gecede bir saat vardır ki, müslüman bu vakte rast­lar da, dünya-âhiret arzularından birini Yüce Allah’tan ister­se, Allah onu verir, bu her gece için geçerlidir.”[7]

Cuma konusunda da Rasûlallah (s.a.v):

“Onda bir saat var­dır ki, müslüman dua ederken o vakte denk gelirse, Allah mutlaka onu verir.” Eliyle işaret ederek, bunun az gerçekleştiğini anlatmak isterdi.”[8]

Rasûlallah (s.a.v) şöyle buyuruyor:

“Ge­celeyin bir vakit var ki, müslüman o anda Rabbinden iyi bir şey isterse, duasını kabul eder; istediğini verir.” Fakat Rasûlallah (s.a.v) bu saatin vaktini belirtmedi; o anı sınırlamadı ve be­lirsiz bıraktı. Bu belirsizliğin tabiî sonucu olarak müslümanlar, o anı yakalayabilmek için bü­tün gece boyunca ibadetle meşgul olacaklardır. Aynı şekilde, Rasûlallah (s.a.v) cumadaki “icabet saati”ni de gizledi. Böylece müslümanlar, icabet saatine rastlamak umuduyla cuma gününün büyük bir kısmını ibadetle geçireceklerdir. Rasûlallah (s.a.v) Kadir Gecesiyle ilgili uygulamada da aynı metodu izledi. Onun, Ramazan ayının son on gecesinden birinde olacağını söyledi fakat hangi gece oldu­ğunu belirtmedi. Rasûlallah (s.a.v):

“Kadir gecesini, Ramazanın son on gününde arayınız.” “Kadir gecesini, Ramazanın son on gününün tek gecelerinde arayınız.”[9] buyurdu.

Öyle anlaşılıyor ki, Kadir gecesinin gizlenmesi, vaktinin belirtilmemesindeki hikmet, müslümanları Ramazan ayının son/on gecelerinde çokça ibadete teşvik etmektir. Bu gecenin hangisi olduğu belirtilseydi, çoğu müslümanlar sadece o gecenin tamamında ibadet ederlerdi. Rasûlallah (s.a.v) Ramazanın son/on gününde itikafa giriyordu; sahabe de O’na uyarak, o günlerde itikafa giriyorlardı.

Öğrenmede ödüllendirmenin önemi, bugün modern deneysel araştırmaların kabul ettiği bir gerçektir. Öğrenme­de cezalandırma ise, bazen yararlı olmaktadır; fakat mükafatın cezadan üstün, eğitim/öğretimde cezadan daha etkin olduğunda şüphe yoktur. Cezalandır­ma, özellikle de bedene yönelik şiddet, bazen öğrenenin kimliğinde zararlı etkilere neden olmaktadır. Bazen bilinçte eksiklik, endişeye (stres) neden olmaktadır. Bu yüzden, bazı özel haller -yanlış ve hatalı davranışın düzeltilmesinde bütün girişimlerin başarısız olması- dışında, cezaya başvurmak uygun değildir. Cezalandırmaya başvurulduğunda da ceza, öğrenenin şahsiyetine zarar verecek kadar sert olmamalıdır. Ilk müslüman eğitimciler, çocuk­ ve öğrencilerin eğitiminde yumuşaklık ve merhametin önemini vurguladılar. Eğer cezalandırmada dayak kullanılması zorunlu hale gelmişse, Rasûlallah (s.a.v)ın:

“Allah iyi davrananları sever; sertliğe vermediğini yumuşak davranmaya verir.”[10] mealindeki hadisi dikkate alınarak sert vurulmamalıdır.

Rasûlallah (s.a.v) yüze vurmayı yasakladı:

“Birisi kesinlikle yüze vurmasın.”[11] “Sizden birisi vurduğunda yüze vurmak­tan kaçınsın.”[12] buyurdu.

Hassas bölgelere kesinlikle vurulmamalıdır; çocuğun beynine, gözlerine, kulakları­na zarar verecek, hatta şahsiyetini zedeleyecek durumlardan kaçınılmalıdır. Ilk müslüman eğitimciler Rasûlallah (s.a.v)ın yönlendirmelerini aldılar. Çocuğun eğitiminde övgü ve cesaretlendirmeyi kullandılar. Terbiye için diğer bütün gi­rişimlerin boşa çıkması hali gibi nadir durumlar dışında da­yakla cezalandırmayı yasakladılar.[13]

Bilim adamlarının yakın zamanlarda keşfettikleri bu yöntemi, Hz. Peygamber (s.a.v), 1400 yıl önce uygulamış ve Ashabı’na da tavsiye etmiştir. Bu nedenle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin Hadis-i şerifleri Müslümanların hayatında birçok açıdan büyük önem arzetmektedir.

**********

KAYNAKLAR:

[1] Prof. Dr. Muhammed Osman Necati, Ilmu’n Nefs fi Hayatine’l Yevmiyye, 155, 156.

[2] Ibn Mâce, Ruhûn, 4.

[3] Nesai, Zekat 72; Ebu Davud, Zekat 38; Ahmed b. Hanbel, I, 250; II, 68, 99, 127.

[4] Salih Abdullah Abdurrahim, Terbiyetü’t Tıflı fi’l Islam, 39, Mecelletü’l Va’hyi’l Islami, Sayı: 203, Eylül 1981.

[5] Buhârî ve Müslim’de, “Sahabenin Faziletleri” konusunda, Rasulallah (s.a.v)’ın Ashabına övgü içeren sözlerine, bu hadislerden bazısını ele alan Yusuf el-Karadavi’nin “erRasul ve’l Ilm” (129-131) adlı eserine bakınız.

[6] Kimble, G.A, Garmezy, N. and Zigler, E. Principles of Psychology, 6 th ed., New York: John Willey and sons, 1984, sayfa 258-261.

Ayrıca bakınız;

Kagan J.; Havemann, E. and Segal, J. Psychology: An Introduction. New York: Harcourt Brace Jovanovich Publishers, 1984, sayfa 94-96.

[7] Müslim, Müsâfirîn 166, 167.

[8] Buhârî, Kitabu’l Cumua 36; Müslim, Cuma 4; Nesâî, Cuma 14, 45.

[9] Buhârî, Leyletü’l-Kadir 3; Müslim, Sıyam 216; Tirmizî, Savm 72.

[10] Buhârî, istîtâbe 4, istizan 22, davât 59, Edeb 35; Müslim, Birr 77, Selâm 10; Tirmizî, isti­zan 12; Ebu Davud, Edeb 10; Ibn Mâce, Edeb 9; Dârimî Rikâk 75; Muvattâ, isti’zan 38; Ahmed b. Hanbel, 1,112, IV, 87, VI, 37, 85, 199.

[11] Ahmed b. Hanbel, III/323.

[12] Müslim, Birr 113; Ahmed b. Hanbel II. 509.

[13] Kitabu’s Siyase’de, Ibnu Sina’nın, “Çocuğuna Karşı Babanın Siyaseti” konusuna bakınız: Yayınlayan, Levis Ma’luf el-Yesui, Beyrut 1911, sayfa 12-15.

Ayrıca bakınız;

Imam Gazali’nin bu hususta söylediklerine “Ilk Çağlarında Çocukların Yetişmesi, Terbiye Etme ve Ahlaklarını Düzeltme Yolu” konusunda bakınız; Ihya, III, sayfa 72-74.

Prof. Dr. Muhammed Osman Necati, Hadis ve Psikoloji (el-Hadisu’n Nebeviyyetu ve Ilmu’n Nefs), (tercüme eden: Dr. Mustafa Işık), Fecr Yayınları, Ankara 2008, sayfa 138-142.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

.