Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne dediler?

Atatürk’ü Koruma Kanunu hakkında ne dediler?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ataturku koruma kanunu kaldirilsin, atatürkü koruma kanununu kim cikardi

***

 

Kadir Mısıroğlu:

“Atatürk’ü koruma kanunu kaldırıldığında millet aslına dönecek, aslına dönmenin karşısında en büyük engel bu kanundur. Dünyada kanunla korunan başka kim var? Kendi milletine karşı korunan adam kahraman olur mu? Adamınıza güveniyorsanız kaldırın bu kanunu, konuşalım!”

5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun Mecliste kabulü sırasında yapılan konuşmalardan aktarıyoruz:

Adana Milletvekili Sinan Tekelioğlu:

“Bu kanun, hürriyet-i kelamı tamamıyla selbetmektedir (fikir açıklama hürriyetini tamamen ortadan kaldırmaktadır). Mesela yarın, üniversitede inkılap tarihi okutan bir hoca Atatürk’ün nutkunun haricinde bir şeyler söylerse mes’ul tutulacak mıdır?”

Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:

“Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir.”

Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:

“Fevkalbeşer ve layuhti (insanüstü ve hatasız) bir kimsenin olacağına inanmıyoruz. Binaenaleyh, M. Kemal Paşanın idari, içtimai, siyasi hataları bulunduğunu söylemek ve yazmak, demokratik rejimi benimsemiş olanlar arasında tabii bir hak olmak lazım gelir. Bu kanun, Atatürk’ün ef’al ve icraatı ve şahsı hakkında yazılan bazı şeyleri savcının hakk-ı takdirine bırakmak suretiyle tecavüzkar, hakaretamiz ve tezyifkar bularak cezalandırmayi kastediyor. Vatandaşı sarih ve doğru mütalaadan mahrum bırakmak suretiyle hakk-ı kelamının milletten kısmen de olsa nez’ini (alınmasını) istiyor. Teessürle söylüyorum ki, 27 senelik devirde riyakar birçok yazarlar, hatipler, şairler milletin gösterdiği feragat ve kahramanlığa hemen hiç kıymet vermeyerek tek şahıs için uluhiyete kadar yükselen kasideleriyle gençliğe birçok yanlış kanaatler, hakikate uymayan fikirler aksettirmişlerdir. Bu kanunla tek parti rejiminin ve bu zihniyetin antidemokratikliğinin ortaya çıkmasına mani olunacaktır. Birçok hakaik-i tarihiye (tarihi hakikatler) ketmedilmiş (gizlenmiş) veya tahrif edilmiştir. Bu kanun ensal-i atiyeyi (gelecek nesilleri), pek çok dersler verecek, inkılaplara ve tecdid (yenilik) devrine dair bitaraf (tarafsız) yazılardan mahrum bırakacaktır. Halbuki Atatürk’ün hizmetleriyle beraber hem hatalarının, hem de noksanlarının millete açıkça anlatılması bir hizmet-i vataniyedir.”

Isparta Milletvekili Said Bilgiç:

“M. Kemal bir melek değildir. Onun da beşeri zaafları vardır. Halbuki böyle bir nokta üzerinde duracak bir tarihçi, bu kanuna istinaden cezalandırılabilecektir. “Kemalist rejim” deniyor. Türkiye devletinin idare şekli cumhuriyettir. Kemalist devlet tabirinden ne anlaşıldığı merak-ı mucibdir. Türkiye’nin idare şekli olan cumhuriyetin, tek parti, tek şef ve ısmarlama meclis devrinin cumhuriyetiyle bir alakası yoktur. Rejimlerin şahıslara izafesi ancak faşistlere yaraşır.”

Izmir Milletvekili Halide Edip Adıvar:

“Bu kanun, tarihten önce Asurilerin, Babillilerin insanları putlaştırdığı gibi, Atatürk’ü putlaştırmak istiyor. Atatürk’ü put haline koyan bu kanun, inkılapları adeta mütehase (fosil) haline getirecek ve tenkit hürriyetine mani olacaktır.”

Nokta dergisi soruyor:

Halide Edip, Kurtuluş Savaşı’nda M. Kemal’i desteklemişken savaş sonrasında şiddetle karşı çıkıyor. Neden?

Cevap:

“Uzaktan Mustafa Kemal’e yakındı, yaklaşınca uzaklaştı. Çünkü, Mustafa Kemal başlangıçta yapay bir kahramandı. Mütareke zamanında böyle bir kahramana ihtiyaç vardı. Bazı eller Mustafa Kemal’i ön plana itti. O zamana kadar Mustafa Kemal fazla bilinmeyen bir kişi olduğu için herkes M. Kemal’de görmek istediğini gördü.[1]

***

“Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.

 

**********

 

KAYNAK:

 

[1] Nokta Dergisi, 22 Ocak 1989, sayfa 62, 63.

Ayrıca bakınız;

Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyat Vakfı Yayınları, Istanbul 2008, 5. baskı, cild 2, sayfa 73 ve devamı.

 

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

 

CHP’nin Din Düşmanlığı

CHP’nin Din Düşmanlığı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürkün din düsmanligi chpnin din düsmanligi atatürk müslüman miydi, atatürk dinsiz miydi, chp zulmü tekkelerin kapatilmasi

Dönemin Içişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından, CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e gönderilen yazı

***

Bu olay M. Kemal Atatürk’ün döneminde oluyor, dikkatle okuyalım:

Dahiliye Vekaleti (Içişleri Bakanlığı)
Hususi Kalem Müdürlüğü

17/6/1935

Sayın Recep Peker C.H.P. Genel Sekreteri

Erzurumun Çırçır mahallesinde Şerif oğlu Fevzi adında biri Sivas Vilayetinin Kayadibi nahiyesine bağlı Savcun köyünde başına topladığı on iki kişi ile kapatılmış tekkeyi açarak tekkede köy odasında ve camide zikir çektikleri ve yağmur duası yaptıkları haber alınarak yakalanan suçlular adliyeye verilmiş ve bunlardan başta Fevzi olmak üzere beşi tevkif edilerek diğerlerinin gayri mevkuf mahkemeleri yapılmak üzere serbest bırakıldıkları vilayetin bildirişinden anlaşılmıştır.
Keyfiyetin önemle takip edilmekte olduğunu bildirir saygılarımı sunarım.

Dahiliye Vekili (Içişleri Bakanı) Şükrü Kaya[1]

Suça bakın; Camide Allah’ı zikretmek ve Yağmur duası yapmak!

Oysa yağmur duası Islam’da vardır. Hz. Ömer’in, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimizin amcası Hz. Abbas ile yağmur duasına çıktıkları başta Ibn Kesir’in tarihinde olmak üzere neredeyse bütün hadis ve tarih kitaplarında bildirilmektedir. Kaldı ki, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Tebük Sefer’nde bizzat Hz. Ebu Bekir’den (radıyallahu anh) yağmur duası yapmasını istemiştir. Bu da başta Taberi tarihi olmak üzere neredeyse bütün tarih kitaplarında kayıtlıdır.

Yani Islam’da yağmur duası yoktur, bu yüzden yasaklanmıştı denilemez.

Allah’ı zikretmek de Islam’da vardır. Hatta Allah’ı zikretmekle emrolunduk. Zikrin nasıl olacağı hususu ise konumuzun dışındadır.

Nedense aklıma Bakara suresinde geçen bir ayet geldi:

114 - “Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.”

Ayetin tarif ettiği “zalim” tipine ne kadar da benziyorlar, değil mi?

Zikirle ilgili birkaç ayet meali (Elmalılı Hamdi Yazır meali) yazmak faydalı olacaktır:

Ahzab Suresi
21 - “Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”

***

Nur Suresi
37 - “Birtakım insanlar (Allahı tesbih ederler = an zikrillâhi) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”

***

Ahzab Suresi
41 - “Ey iman edenler! Allah’ı çokça anın. (uzkurû/zikren kesîrâ)

42 - Ve O’nu sabah akşam tesbih edin. (sebbihû-hu)

43 - Sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için melekleri ile birlikte üzerinize rahmet ve bereket indiren O’dur ve O, müminlere çok merhametlidir.”

***

Cum’a Suresi
10 - “Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.” (vezkurûllâhe kesîren)

***

Müzzemmil Suresi
8 - “Rabbinin adını an ve bütün gönlünle O’na yönel.” (Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ)

Böyle daha birçok ayet sıralayabiliriz.

Islam’da var olan şeyleri yasaklamak; Islam’a savaş açmaktır. Nitekim belgede adı geçen Şükrü Kaya, “dinlerin işinin bittiğini” meclis kürsüsünde söyleyebilmiştir.[2] Zaten ATA’sı da aynı kürsüde “gökten indiği sanılan kitaplar”[3] dememiş miydi? Yani o da Islam’a savaş açmamış mıydı?

Islam’a savaş açanlarla mücadele etmek ise her Müslümanın vazifesidir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Cumhuriyet Halk Partisi Kataloğu, 490 01/587245.

[2] Şükrü Kaya’nın hezeyanı:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/14/chpli-icisleri-bakani-sukru-kaya-din-bitmistir/

[3] M. Kemal’in sözleri ve itirazlara verilen cevaplar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/24/m-kemal-ataturkun-gokten-indigi-sanilan-kitaplar-sozunu-savunanlarin-iddialarina-reddiye-cevap/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Türkçe Ezan-Kürtçe Ezan!

Türkçe Ezan-Kürtçe Ezan!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Yavuz bahadiroglu yakin tarihin kara kutusu türkce ezan kürtce ezan

***

16 Haziran ezanla ilgili iki önemli olayın yıldönümüdür… Ezan-ı Muhammedi, Bilal-i Habeşi tarafından ilk kez 16 Haziran 622′de okundu…

Ve 18 senelik uzun bir ayrılıktan sonra, Türkiye’de ilk kez 16 Haziran 1950′de tekrar Ezan-ı Muhammedi okunmaya başlandı.

Tarihin içinden geçen bu iki olayın aynı güne rastlamasının sevincini yaşarken, Güneydoğu’nun bazı bölgelerinde “Kürtçe ezan” okunduğu haberi geldi…

Içimiz bir kere daha acıdı, sevincimize kan doğrandı.

“Yarma harekatı” başladı diye düşünmekten kendimi alamadım…

Çünkü biz bu filmi 1930′lu yıllarda görmüştük: Önce ezan, ardından kamet, ardından sureler değiştirilmişti…

Derken sıra selama gelmiş, “Allah’ın selameti, rahmeti, mağfireti üzerinize olsun” manasına gelen “Selamünaleyküm” şeklindeki anlamlı selamın yerine hiçbir anlam içermeyen “günaydın” ve “tünaydın” gelmişti. Günlük güneşlik bir sabah varsa “günaydın” demek bir parça anlamlı olabilirdi de, havanın çok bulutlu olduğu, ya da güneşin tutulduğu bir esnada bunu söylemek hayata nasıl bir anlam katacaktı? Hele de öğle sonraları için düşünülen “tünaydın”, tümüyle anlamsızdır: “Tün” ne demekti ki?

Ilkokuldan beri düşünüyorum hala da çözemedim. Allah’ın adını ağza almamak ve aldırmamak için nasıl da çabalayıp durmuşuz yıllar boyu.

Işin garibi 30′lu yıllarda gidip 50′li yıllarda döndüğümüz bu çıkmaz yola şimdi de BDP girdi.

Bu bir süreç: BDP, ya da PKK, önce Cuma namazlarını ayırarak başladı süreci işletmeye: “Devlet imamlarının arkasında namaz kılmayız” dediler ve devletten hala maaş alan emekli imamların arkasında saf tuttular…

Camiin imamı devletten maaş aldığı için “devletin imamı” oluyorsa, sizin arkasında namaz kıldığınız emekli imam kimin imamı oluyor? O da “devletin emekli imamı”…

Insan merak ediyor: Bu eyleme öncülük eden BDP milletvekilleri, kuyusunu kazdıkları “devletten maaş” almıyorlar mı?.. Ya da şöyle soralım: Devlet dairelerinde işlem yaptırmıyorlar mı?.. Ceplerinde “Türkiye Cumhuriyeti pasaportu” ya da kimliği taşımıyorlar mı? Belli ki “niyet üzüm yemek değil, bağcı dövmek!” Silahla bölemedikleri “kardeş”leri, ezanla, selamla bölmek…

Geçenlerde kitaplarımı imzalamak üzere gittiğim Diyarbekir’de yürürken, iki genç on adım kadar önümde giden Mehmed Altan Hoca’yı fark edince, “Ahmet Altan Diyarbekir’de vay be!” dediler.

“Ahmet Altan değil Mehmet Altan” diye düzelttim, gülümseyerek…

Döner dönmez göz göze geldik. Gelir gelmez de, ikisinin ağzından aynı anda “Vay Yavuz Hocam, selamünaleyküm!..” çığlığı düştü. Doğu insanımız kibardır, hürmetlidir. Büyüklük gösterip el öpmeye davranınca, ikisine birden sarıldım.

Söyler misiniz lütfen: O selamı Kürtçe verseler kala kalmaz mıydım?

Yani selam, Kürtlerle Türkler arasındaki en kalıcı iletişim dilidir. Ezan da öyle: Şimdi bu ortak iletişim dilini bertaraf etmeye çalışıyorlar. Kırk yıldır topla tüfekle, hile-hurda ile ve kırk bin kişinin kanıyla yapamadıklarını böylece yapacaklar.

1932′de CHP tarafından ezanı Türkçeleştirmenin kılıfı, “Ne söylendiğinin anlaşılması”ydı, şimdi de öyle…

Fakat eski dönemin fikir babalarından Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” ismiyle yayınladığı hatıralarında asıl amacın “dinde reform yapmak” olduğunu söylüyor.

Bence ondan ibaret değil: Asıl amaç, “Cumhuriyet Çocuğu”nu hem dininden, hem tarihinden, hem de “kardeşlik” bağlarıyla bağlı bulunduğu Müslümanlardan koparmaktı.

Bu projeyi “Türk dindar”larla “Kürt dindar”lar el ele paramparça etti…

BDP’nin projesini de birlikte paramparça edeceğiz!

 

**********

 

KAYNAK:

Yavuz Bahadıroğlu, Yakın Tarihin Kara Kutusu, Granada Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 77 – 79.

*

Benzer yazılar:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/28/ezanin-yasaklanmasini-protesto-edenlere-hapis-cezasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/06/ezan-anlasilsin-diye-turkceye-cevrildi-yalani-basit-hesap/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/23/zamaninda-ezani-neden-aslindan-uzaklastirdilar-bence-en-iyi-cevap-burda/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/05/turkce-ezan-ile-ilgili-bir-yazi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Asya’nın Yükselişinden Türkiye’ye Dersler

Asya’nın Yükselişinden Türkiye’ye Dersler

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatc3bcrk-kimono-atatc3bcrk-sapka-kanunu-atatc3bcrk-inkilaplari-atatc3bcrk-sapka-atatc3bcrk-devrimleri-kemal-sapka-kemal-inkilaplar-kemal-japon-atatc3bcrk-japon

Böyle de olabilirdi…

***

Batılı Düşünce Merkezlerinde giderek daha fazla tartışılıyor. Dünyanın en etkili uluslararası politika dergisi sayılabilecek olan Foreign Affairs, Mayıs/Haziran 2008 sayısında Singapurlu akademisyen Kishore Mahbubani’nin “The Case Against the West: America and Europe in the Asian Century” (Batı Karşısındaki Argüman: Asya Yüzyılı’nda Amerika ve Avrupa) başlıklı çarpıcı bir makalesini yayınladı. Batının dünyayı anlamak ve yönlendirmekte giderek daha fazla zorlandığını ve “güven erozyonu”na uğradığını anlatan Mahbubani, bu durumun, ekonomik yönden zaten yükselişte olan Uzak Asya için siyasal bir kulvar açtığını anlatıyordu. “Asya yüzyılı” gibi iddialı bir vizyon sunan böyle bir makalenin Foregin Affairs gibi bir Amerikan dergisinde yayınlanması, kayda değer bir durum.

Aynı konuyu ele alan bir diğer önemli isim, Newsweek dergisinin dünyaca ünlü yorumcusu Fareed Zakaria. Hint kökenli bir Amerikalı olan Zakaria’nın yeni yayınlanan kitabının ismi oldukça çarpıcı: “The Post-American World”, yani “Amerika-Sonrası Dünya.” ABD’nin dünyadaki ağırlığının süreceğini, ama “ötekiler”in de giderek yükseleceğini ve önemli rakipler haline geleceğini anlatan yazar, Amerikalıları bu rekabet karşısında yeni çözümler geliştirmeye davet ediyor.

Peki bütün bunlar Türkiye için ne anlama geliyor?

“Avrupa Birliği yerine Rusya ve Çin’e yaklaşalım” diyenler haklı mı çıkıyor?

Hayır. Bizdeki “Rusya ve Çin” meraklılarının asıl derdi, kalplerindeki “kapalı rejim” sevdası. Oysa Uzak Asya’daki yükselişin sırrı, tam da böylesi kapalı rejimlerden uzaklaşarak kapitalizme ve serbest piyasaya geçişte yatıyor. Zaten mevzubahis olan Rusya değil, Hindistan ve Çin. Bunlardan birincisi gayet iyi çalışan bir demokrasi. Ikincisi ise Mao’nun kanlı dikta rejiminden çıkabildiği için ilerlemeye başlamış, ekonomide başlattığı açıklığı bir süre sonra mutlaka siyasette de kabul etmek zorunda kalacak bir rejim. (…)

Buradaki kritik bir gerçek de şu: Bu ülkeler “modernleşiyor,” ama illa “Batılılaşmıyor”lar. Bizdeki gibi kılık-kıyafet veya alfabe devrimi yapmak yerine, kendi geleneksel kültürlerini koruyor, ama onu bugüne taşıyorlar. Hindistan’a bakın mesela. Batının bir kopyası olmak yerine, kendi “Bollywood”unu yapıyor, geleneksel müziğinden küresel “hit”ler çıkarıyor. Çünkü önemli olan Batının şekilsel bir “kopyası” haline gelmek değil, Batının “oyununu öğrenmek.” (…)

Merak ediyorum; acaba bundan yüzyıl sonra dünyanın en büyük gücü Uzak Asya olursa, bizim CHP’lilerin “çağdaşlaşma vizyonu” ne olur? “Asrî milletler”e benzemek için Çin alfabesine geçmemiz, kimono giymemiz veya Hint müziği dinlememiz gerektiğini mi savunurlar?

80 yıldır hiç değişmediklerine göre, bir yüz yıl daha “aynı kafa”yla gitmeleri hiç sürpriz olmaz.[1]

***

Benzer bir yazımız:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/06/28/ataturk-ve-muasir-medeniyet/

 

**********

 

KAYNAK:

 

[1] Mustafa Akyol, Gayri Resmi Yakın Tarih, 6. Baskı, Etkileşim Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 57 ve devamı.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Dr. Rıza Nur M. Kemal Atatürk’e iftira mı atıyor? Güzel bacak yarışmaları neydi?

Dr. Rıza Nur M. Kemal Atatürk’e iftira mı atıyor? Güzel bacak yarışmaları neydi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk güzellik yarismasi atatürk maskeli balo cumhuriyet

Cumhuriyetin ilk yıllarında maskeli balo

***

Kemalistler, M. Kemal hakkında olumsuz yazıların “tek” kaynağını Dr. Rıza Nur’un hatıratı olduğunu ileri sürerek, ona yönelik eleştirileri münferit bir vak’a gibi gösterme çabası içerisine giriyorlar. Dr. Rıza Nur’a da “akıl hastası” diyerek ve türlü iftiralar atarak kendilerince işin içinden çıkıyorlar. Biz evvelce Dr. Rıza Nur’a atılan iftiralara cevap verdiğimizden[1], burada tekrarlamak istemiyoruz.

Bu yazımızda, Dr. Rıza Nur’un M. Kemal hakkında söylediği ağır sözlerin aslında kemalistlerin iddialarının aksine “uydurma” olmadığını ortaya koymaya çalışacağız. Zaten daha önce Rıza Nur’un Sakarya Meydan Muharebesi’yle ilgili iddialarını Şark Fatihi Kazım Karabekir Paşanın hatıratından teyit etmiştik.[2]

Şimdi ise M. Kemal’in eğlence hayatıyla ilgili iddialarını ele alacağız. Ancak yanlış anlaşılmasın, bizim maksadımız M. Kemal’in özel hayatı değildir, sadece Rıza Nur’un yazdıklarının -en azından bir bölümünün- uydurma olmadığını göstermektir. Diğer bir maksadımız, yüzyıllardır güzel ahlakıyla temayüz etmiş Müslüman toplumumuzun ahlaksızlık batağına saplanmasının temelinde, M. Kemal’in özel hayatının rolü olup-olmadığını saptamaktır. Yani bu ahlaksızlıklar M. Kemal’in özel hayatıyla sınırlı kalmış mıdır, yoksa topluma da taşınmak istenmiş midir, kısaca buna bakacağız.

Fakat önce Dr. Rıza Nur’u dinleyelim:

“Bu işler saymakla bitmez… Binbir gece masalları, Venüs Mabedi hikayeleridir. Fuhşun her nev’i icra edilir. Mum söndürmeleri yapılır. Hepsi olur. Hepsini yazmak uzun ve çirkin…

Çankaya Fuhuş Tiyatrosunda böyle gelip giden müteharrik artistler olduğu gibi yirmi-otuz da temelli, seçme genç kız ve kadın var. Bunların bir kısmına evladlığım (!) diyor. Bir tanesi pek meşhur. Almanya’da dans tahsil etmiş bir kız… Ortalığa yaydıkları: Mustafa Kemal’e ve avanesine dans hocalığı ediyormuş!.. Sonra bunu da Avrupa’ya yolladı… Avdetinde gözden düştü. Bu adam eğlendikten sonra Avrupa’ya yolluyor. Bunun sırrını ne anlıyabildim, ne de öğrenebildim.

Artık bir balo ve dans devridir açıldı. Güya medeni ve asri olmuşuz. Dava bu… Bu zevk ve safaları Kara Kaplı’ya uyduruyorlar, meşru göstermek lazım!.. Artık Ankara’da mükellef balolar veriliyor. Bu balolarda müthiş rezaletler de oluyor. Hatta kavga, döğüş de var. Mustafa Kemal geliyor. Zil zurna oluyor, kadınlara tasallut ediyor. Bir defa dans ederken Fransız Sefiri’nin kızının memesini sıkmış; kız kaçmış, babasıyla beraber balodan gitmişler. Bir defa Mustafa Kemal kadın yerine tüysüz bir zabitle dans etmiş, çocuğu öpmüş. Kadınlardan bir kaçı Gazi’ye “biz burada iken bu olmaz ” demişler, herif keyiflenmiş. Bir adam karısını, yani Mübarek Bey’ın kızını onlarla dans ettirmek istemediğinden Salih ve avanesi adamcağızı öyle dövmüşler ki, biçare sedye ile hastahaneye götürülmüş. Avrupa’da balolarda böyle şey asla olamaz. Bunlar baloyu da tulumbacı koğuşu yaptılar. Zaten Meclis’leri, Hükümetleri de o… Demek seviyeleri bu kadar.”[3]

Dr. Rıza Nur’un buradaki belli başlı iddialarını şöyle sıralayabiliriz:

1 – Çankaya Fuhuş Tiyatrosunda böyle gelip giden müteharrik artistler olduğu gibi yirmi-otuz da temelli, seçme genç kız ve kadın var. Bunların bir kısmına evladlığım (!) diyor.

2 – Bir tanesi pek meşhur. Almanya’da dans tahsil etmiş bir kız… Ortalığa yaydıkları: Mustafa Kemal’e ve avanesine dans hocalığı ediyormuş!..

3 – Bir defa dans ederken Fransız Sefiri’nin kızının memesini sıkmış; kız kaçmış, babasıyla beraber balodan gitmişler.

Yani özetlersek, evladlığım dediği kızlarla eğlenmiştir, Almanya’dan dansçı bir kızla beraberdir ve -affedersiniz- Fransız elçisinin kızının memesini sıkmıştır.

Kemalist propaganda marifetiyle M. Kemal’i Hollywood filmlerindeki “Dünyayı Kurtaran Kahraman” olarak tanıyanların bu tür iddialara inanmaları elbette çok güç… Iddia sahibine “akıl hastası” demeleri de çok normaldir.

Ancak biz, bize empoze edilmeye çalışılan herşeyi bir kenara bırakıp, gerçekler üzerinde yaratılan sis perdelerini yırtmaya çalışacağız. Zira “sis” perdesini aralayamayanlar, “sis”temin kölesi olmaya mahkumdurlar. Şimdi bu iddiaların doğru olup olmadığını başka kaynaklara müracaat ederek öğrenmeye çalışalım.

Iddia 1 – M. Kemal manevi çocuklarım dedikleriyle -affedersiniz- yatıp kalkıyor muydu?

1926′dan 1927′ye kadar M. Kemal Atatürk’ün sevgilisi olan Refet Süreyya Hanım, Aktüel dergisine verdiği mülakatta bu konu hakkında şunları söylemiştir:

“Beni çok sevdi, çok kıskandılar, düşman oldular. Bir tanesi Afet’ti. (M. Kemal’in manevi kızı olduğu iddia edilen Afet Inan: K.Çandarlıoğlu). Talebeler çoktu o zaman. Isviçre’ye gidip lisan öğreneceklerdi. Bizi gönder, diye. Afet beni tabii dehşetli kıskanıyor. Mesele orda başladı. Ordaymış, ancak bir ay evvel onunla da yatıp, kalkmış. Beni gördüğünde bıraktı. Gayet tabii ki o kız dehşetli kıskandı. Genç bir kadın. Ağlamış, sızlamış. Duyduğum vakit acıdım. Çünkü benden evveldi. Gayet tabiidir ki, kıskanıyor değil mi ya? Kabahat kimde? Gazi’de. Çünkü ikimizi…”[4]

***

Iddia 2 – M. Kemal Atatürk’ün Almanya’da dans tahsil etmiş bir sevgilisi var mıydı?

Birinci iddiada adı geçen Refet Süreyya işte bu dansçı kızdır.[5] Hatta bu dansçı Cumhurbaşkanlığı makamında soyunmuş bir vaziyette dans ederek M. Kemal ve misafirlerini eğlendirmiştir.[6]

1381411576575

M. Kemal Atatürk ile Refet Süreyya

***

Iddia 3 – M. Kemal Atatürk Fransız Sefiri’nin kızının memesini sıktı mı?

M. Kemal Atatürk’ün sadık adamlarından General Fahrettin Altay, “10 Yıl Savaş Ve Sonrası” adlı hatıratında M. Kemal ve maiyetiyle birlikte gece yarısına doğru bir gazinoya baloya gittiklerini anlatıyor. Fahrettin Altay, bu olay hakkında;

“Atatürk Afet Hanımla, madam Baver öteki kızları ve maiyeti başka otomobillerle kafile halinde Fresko gazinosuna gittik. Çok kalabalık vardı, Türk hanımlar pek az idi, ecnebi bayanlar da çok değildi. Zeki Beyin orkestrası çalıyordu. Milletvekilleri, elçiler yüksek memur ve askerler Atatürk’ü şiddetle alkışladılar. Ilk dansı Atatürk Fransa Elçisinin kızı ile açtı. (Madam yoktu). Kızın güzelliği herkesin dikkatini çekti, pist dans edenlerle bir anda doldu.” dedikten sonra şöyle devam ediyor:

“Fransız Sefirinin kızı ile bir iki defa daha dans etti. Çok neşeli, dolaşıyor, herkese iltifatta bulunuyor, arada da biraz oturup seyrediyordu. Fransız Sefiri kızını alıp görünmeden savuşmuş.”[7]

Fransız Elçisi neden kızını alıp görünmeden savuşuyor?

Fahrettin Altay, bu olaydan iki gün sonra Başbakan Ismet Inönü’nün M. Kemal’e uğradığını anlatıyor. Kendisinden dinleyelim:

“Başvekil geldi sol yanına aldı. Bayram gecesi baloda Fransız sefiri olayını iyi bir sonuca bağladığını anlattı. Dans ederken kızına yapılan muamelenin fena maksatla olmayıp takdir maksadı ile olduğunu, iyi bir şekilde tefsir edildiğini izah etti.”[8]

Başka söze gerek var mı efendiler?

Dr. Rıza Nur’un iddialarını başka kaynaklardan teyit ettik, üstelik M. Kemal’e yakın isimlerden. Demek ki M. Kemal okullarda anlatıldığı gibi değildir. Kadınların açılmasını, vücutlarını erkeklere sunmalarını arzu etmektedir. En azından bu hatıralardan öyle anlaşılıyor. Anladığımız kadarıyla bu özel hayatıyla da sınırlı değildir, zira bütün kadınların açılmasını istemektedir.[9]

Nitekim düzenlenen “Güzel bacak” yarışmaları da M. Kemal’in bu arzusunu açıkça göstermektedir. Başta Cumhuriyet olmak üzere diğer bazı gazetelerin büyük övgülerle kamuoyuna duyurdukları “güzel bacak” yarışmaları o dönem bir çok defa düzenlenir. Iktidarın, Yunus Nadi’ye çıkarttırdığı “Cumhuriyet” gazetesinin 6 Eylül 1925 tarihinde verdiği ve “Memleketimizde ilk defa yapılan bir müsabaka” başlıklı haber şöyle devam ediyordu: “Evvelki akşamki Güzel Bacak müsabakasına dört hanım iştirak etmiştir.[10]

güzel bacak yarismasi, güzel bacakli kadinlar yarismasi güzel bacakli kadin yarismasi, atatürk güzel bacak m. kemal güzel bacak

“Güzel Bacak” yarışması, 6 Eylül 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Memleketimizde ilk defa yapılan bir müsabaka” başlığıyla duyuruldu

***

2 Eylül 1929′da Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği bir “Miss Turkey” yarışması ise toplumun ahlaksızlaştırılması yönünde atılan en önemli adımlardan birisini oluşturur. Girişimin arkasında M. Kemal vardır.[11] Cumnhuriyet’te, yarışla ilgili ilk duyuru 4 Şubat 1929 tarihinde yapılır: “Bütün dünyada güzel kadınlar seçilir ve memleketlerinin güzellik kraliçesi intihap edilirken (seçilirken), bizim böyle bir kraliçemiz niçin olmasın? Türkiye’nin en güzel kadını acaba kimdir?” Iki gün sonra gerçek niyet açıklanır: “Türkiye’nin güzellik kralicesini bulmaya karar verdik…” 16-25 yaş arasındaki “hanımlar” arasında “Mühim ve ciddi” bir müsabaka yapılacaktır.

15 Haziran 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesinin başlığı “Dünya, Türkiye güzelini bekliyor”dur. Kraliçe seçilecek güzele tam 500 Türk Lirası mükafat verilecektir. Bu yarışmaya sadece 7 genç kız müracaat eder. Bunların arasında amcası besteci Sabahattin Muhlis Bey’in ısrarlarını kıramadığı için son anda yarışmaya katılan tüccar Halis Bey’in 17 yaşındaki kızı Keriman Halis Türkiye Güzellik Kraliçesi seçilir. Belçika’nın Spa şehrinde düzenlenen Dünya Güzellik Yarışması‘na katılır ve kraliçe seçilir. Bu sonuç şu açıdan da ilginçtir: Dünya güzeli seçilen Türk kızı Keriman Halis, son Şeyhülislam’ın torunu olarak takdim edilmiştir. Bu açıdan, Batı-Hıristiyan dünyasında mayo giyerek güzellik yarışmasına katılmış ilk Müslüman kızın Dünya güzellik kraliçesi seçilişi oldukça anlamlıydı. M. Kemal, Türk kadınları adına ispatladığı “maddi ve manevi güzelliği nedeniyle” Keriman Halis’i kutlar.[12]

Sonuç olarak diyebiliriz ki, tesettürün kaldırılması, dans kurslarının açılması, baloların düzenlenmesi, güzellik ve güzel bacak yarışmalarıyla M. Kemal ve çevresinde hakim olan ahlaksızlık topluma da aşılanmak istenmiştir. M. Kemal, Kazım Karabekir Paşa’ya, “Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”[13] derken tam da bunu kastediyordu.

Nitekim M. Kemal’in teşvik ve desteğiyle bu tür uygulamalar devam eder ve arzu ettiği yeni bir Türk kadını modeli “yaratılmış”[14] olur. Daha doğrusu güzellik yarışmalarıyla uluslararası modern köle pazarının Türkiye ayağı böylece oluşturulmuş olur.

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi 6

***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi 3

6 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesi

***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi 5

7 Şubat 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesi

 ***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi 2

3 Eylül 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesi

***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi 7

Milli bir vazifeymiş…

***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi keriman halis belcika spa 2

Dünya Güzeli Keriman Halis

***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi keriman halis belcika spa

(1932) Dünya Güzeli Keriman Halis

***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi cumhuriyet gazetesi 8

Bir dans kursu

***

atatürk güzellik yarismasi kemal güzellik yarismasi yedigün

(1934-1935)

 

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/28/dr-riza-nura-atilan-iftiralara-cevap/

[2] http://belgelerlegercektarih.com/2013/12/08/m-kemal-ataturk-ve-sakarya-meydan-muharebesi-safsatasi/

[3] Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 4, sayfa 1362.

[4] Neyyire Özkan, “Atatürk’ün meçhul sevgilisi”, Aktüel Dergisi, 2002, sayı 545.

http://www.aktuel.com.tr/dergi/2013/10/10/ataturkun-mechul-sevgilisi (Son erişim tarihi 31 Mayıs 2014.)

Ayrıca bakınız;

Takvim Gazetesi, “Gazi’yi terk eden meçhul sevgili”, 29 Eylül 2007.

[5] M. Sadık Öke, Teyzem Latife – Atatürk’le Geçen Bir Ömrün Saklı Kalmış Hikayesi- (Hazırlayan: Fatih Bayhan), Pegasus Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 405 ve devamı.

[6] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 406, 407.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/30/cumhurbaskanligi-makaminda-striptiz-mi/

[7] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 409, 410.

[8] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 412.

[9] Tafsilat için bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/

[10] Cumhuriyet Gazetesi, 6 Eylül 1925.

[11] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Divan Yayıncılık, 5. Baskı, 2006, sayfa 132.

[12] Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, sayfa 127.

[13] Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına hazırlayan; Uğur Mumcu, 5. Basım, Tekin Yayınevi, Istanbul 1993, sayfa 83, 84.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/kazim-karabekir-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-gercekleri-anlatiyor

[14] Ülkü, cild 9, sayı 49, Mart 1937, sayfa 4, 5.

Geniş bilgi için bakınız;

Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 160 ve devamı.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Cumhurbaşkanlığı Makamında Striptiz Mi?

Cumhurbaşkanlığı Makamında Striptiz Mi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk fahrettin altay, fahrettin altay 10 yil savas ve sonrasi, atatürk striptiz cankaya kerhane cankaya fuhushane, m. kemal dansöz, atatürk dansöz,

Fahrettin Altay’ın anılarında bu olayın anlatıldığı sayfalar

***

M. Kemal Atatürk’ün sadık adamlarından General Fahrettin Altay, Çankaya Köşkü’nde gecenin ilerleyen saatlerinde Refet Süreyya adlı bir dansçı hanımın soyunarak dans ettiğini hatıralarında yazmıştır.

Bu olayı Fahrettin Altay’ın anılarından aynen aktarıyoruz:

“Akşam Çankaya’ya döndüğümde Atatürk’ü sofrada buldum. Karşısında Inönü oturuyordu. Kendi sağına da Konya Kız Öğretmen Mektebi müdiresi Saadet hanım, solunda isminin Refet Süreyya olduğunu öğrendiğim bir bayan oturuyordu. Inönü’nün sağında Afet Hanım, solunda S. Hanım bulunuyor. Diğer misafirler Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Ali Cenani, Rasim Ferit ve Tevfik Beyler. Gazi konuşuyor sanattan bahsediyor, herkes dinliyor. Bir ara kalktı müziğe vals çaldırdı. Refet Süreyya Hanım’ı dansa kaldırdı. Bu dün akşam bahsi geçen artistmiş. Danstan sonra biraz oturulup içildi, artist bayan bir paravanın arkasında soyundu çıplak denecek bir halde ortaya çıktı açık sarı ince ipekli bir mayo ve tül bir gömlekle serpanten danslar Hindistan oyunları yaptı. Almanya’da 9 sene bulunmuş bu marifetleri öğrenmiş. 30 yaşlarında dolgunca etli, bacaklarındaki mor mor lekeler morfinoman olmak ihtimalini gösteriyor. Yemek neşeli geçiyor, içiliyor, konuşuluyor, alkışlar yapılıyor, arada bir hep birden dans ediliyor. Atatürk Afet hanımla da dans etti. Bu zarif genç pembe ipekli dekolte tuvaleti ve güzel endamı ile göze çarpıyordu. Atatürk bu gece pek neşeli, kimseye laf vermiyor hep kendisi anlatıyor bazen sazendelerle beraber şarkı söylüyor ve onları kendisi sürüklüyordu. Şarkı söylerken bile hanendelerin kendisine takaddüm etmesine meydan vermiyor. Rumeli havalarından pek hoşlanıyor “şahane gözler” türküsü tekrar tekrar söyleniyor, bununla beraber bu eğlenceler arasında kendi kibarlığından, vakarından bir şey kaybetmiyor, arada bir misafirlerimin neşesi benim de neşemdir diyor. Bir ara eskiden yazdığı bir hatıra defteri getirtti. 1918′de Karlsbat’ta Fransızca yazmış. Bundan birkaç sayfayı Ruşen Eşref’e okuttu, Türkçeye çevirtti. Bir şatoda güzel bir dansözle nasıl görüştüğünü onunla çeşitli danslarını açık açık yazmış. Ruşen de uzun boyu gibi yüksek sesi ile bunları ballandıra ballandıra şairane bir eda ile okudu. Ilk gördüğüm bu genç ve güçlü şairden pek hoşlandım.

Inönü az içiyor, kendisini güzel idare ediyor. Atatürk bir ara çıplak dansözle dans etmesini Inönü’ye teklif etti, o kendisine mahsus bir incelikle işi geçiştirdi.”[1]

Devletin en üst makamında yaşanan bu kepazelik, onlarca Devlet kurmuş bir Milletin tarihine sürülen kara bir leke değil de nedir? Insan artık ne diyeceğini bilemiyor, yazık… Gerçekten yazık… Böyle birini ATA kabul edenlere de yazık. Devletin itibarını beş paralık ettiler.

 

**********

 

KAYNAK:

 

[1] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 406, 407.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sultan Vahdettin, M. Kemal’i neden Anadolu’ya gönderdi? Ingilizler niçin izin verdi? Oyun içinde oyun

Sultan Vahdettin, M. Kemal’i neden Anadolu’ya gönderdi? Ingilizler niçin izin verdi? Oyun içinde oyun

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk vize ingilizlerin atatürke verdikleri vize kemal vize ingilizlerin kemale verdikleri vize atatürk gecis izni

M. Kemal ve arkadaşlarının, Samsun’a gitmek için Ingilizlerden aldıkları vize

***

Sultan Vahidüddin’in, suni bir memuriyetle, yani resmi olarak “müfettiş”, fakat gerçekte halkı teşkilatlandırması için M. Kemal Atatürk’ü Anadolu’ya gönderdiğini başka bir yazımızda belgelerle delillendirmiştik.[1] Sultan Vahidüddin’in Sevr’i imzalamamak ve vatanımızı düşmandan kurtarmak için takip ettiği bu siyaset her açıdan riskliydi ve Ingilizlere kesinlikle sezdirilmemeliydi. Bu yüzden muvazaaya başvuruldu. Örneğin M. Kemal ve arkadaşları hakkında Ingiliz baskısıyla çıkarılan idam fermanı[2], veya Istanbul’a geri çağırılması[3] gibi hadiseler muvazaa olarak değerlendirilebilir. Kuva-yı Inzibatiye ve Anzavur Hadisesi de muvazaadır.[4] 

Muvazaa nedir? Sözlüğümüzde “muvazaa”, “sahte muamele, danışık” olarak tanımlanmaktadır. Daha açık bir tarif “tarafların sahte muamele göstermeleri; dışa karşı bir zıtlık, muhalefet veya mücadele varmış etkisi uyandırmaları” şeklinde olabilir. Yani iki taraf görünüşte mücadele edecek, fakat esasta anlaşmış olacaklar. Hakim tarafın sadık dostu muvazaanın esas unsurudur. Bu olmazsa olmaz bir şarttır. Hakim taraf sadık dost veya adamın her an ihanetini bekleyebilir. Çünkü içinde bulunulan şartlar muvazaayı gerçek bir karşıtlığa dönüştürebilir. Esasen muvazaa da konjonktürel bir zorunluluktur.

Yunanistan’ın eski Büyükelçilerinden Konstantinos Sakellaropulu dahi Sultan Vahidüddin’nin güttüğü bu siyasetin farkına varmış ve şunları yazmıştır:

“Osmanlı Imparatorluğu hükümeti, M. Kemal’i askeri müfettiş olarak Küçük Asya’ya göndermek kararını alınca, inanıldığı gibi, rahat oturmayan bir Generali Istanbul’dan uzaklaştırmak istememiştir. Bu hükümetin amacı, Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak; barış (Sevr) görüşmeleri sırasında Itilaf devletleri üzerinde baskı kullanmak ve Türklerin sert bulacağı barış koşullarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı güçleri kurdurmaktı.”[5]

“Küçük Nutuk”da konunun ele alınış tarzı ve Milli Mücadele’nin belli safhasına kadar yürütülen siyaset, muvazaa ihtimalini güçlü şekilde hissettirmektedir. M. Kemal’in, Erzurum Kongresi’nde yaptığı konuşmada bir bölüm vardır ki, Büyük Nutuk’ta bu kısım yer almaz. Bu çok önemli bölümü dikkatlerinize arz ediyoruz:

“Anadolu’daki memuriyetime, bilhassa Ingilizler tarafından hazm ü tahammül olunmayacağı ve dahilden de birçok ifsadat ve tezviratın karışacağı, daha o zaman kestirilerek; alenen, gerek Sadrazam Paşa’ya ve gerekse ricali marufa-i devlete söylenmiş ve bilhassa, Zât-ı Akdes-i Hazret-i Padişahi’ye de bilmünasebe, maruzatta bulunmuş idim.”

“Bu bâbdaki esrar (sırlar) ve muhaberatın (haberleşmelerin) ve Zât-ı Akdes-i Padişahî (mukaddes padişahın şahsı) ile geçen maruzat (arzların) ve müdavelatın (görüş alışverişlerinin), şimdilik neşri (yayını) muvafık (uygun) olmayıp, inşallahü teala, mübarek vatan ve milletin, bilfiil (fiilen) mazhar-ı necat olduğunu (kurtuluşa erdiğini) idrak edince, kitap halinde intişarı (yayını) ve o zaman bugünkü Kongre heyet-i muhteremesini (muhterem heyetini) teşkil buyuran zevat-ı kıymetdara (kıymetli kişilere) da, bir hatıra-i millî olarak takdimi mutasavverdir (düşünülmektedir).”[6]

M. Kemal’in bu ifadeleri, 24 Nisan Nutku’ndaki bazı ifadelerle birlikte düşünülürse, şöyle bir noktaya varılır:

Padişah’la M. Kemal arasında hususiyet vardır. Yani özel ilişkiler sözkonusudur. Padişah, M. Kemal’e güvenmekte ve bu yüzden de, onu Anadolu’ya görünüşte asayiş için ve fakat geniş yetkilerle çok daha farklı bir mücadele için görevlendirmektedir. Son görüşmeleri bunun açık bir delilidir. M. Kemal’in, bu son görüşmeye ne kadar önem atfettiğini, Erzurum Kongresi’ndeki konuşması açıkça ortaya koymaktadır. Hatta M. Kemal, Padişahla arasındaki esrar (sırlar)dan bahsetmektedir. Bu sırlar, aradaki haberleşme ve görüşmeler zamanı geldiğinde, millet fiilen kurtulduğunda, milli bir hatıra olarak yayınlanacaktır.[7]

Böyle bir yayın olmadığına göre, ihanet mi sözkonusudur?

Sultan Vahidüddin’e göre, “EVET” (Murad Bardakçı’nın eserinden sadeleştirerek veriyoruz) :

“Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan Ittihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim. Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıgaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden M. Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayi Milliye’yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım..(En sonunda bana ve milletime ihanet için cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de M. Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor.)

Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi efkâra (kamu oyuna) açıklanarak, Islam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim.”[8]

Peki neden?

Mustafa Sabri Efendi’ye bakarsanız M. Kemal, aynı zamanda Ingilizler’le de anlaşmıştır, yani oyun içinde oyun vardır:

“Ingilizlerle M. Kemal muvazaasının asarını (danışıklı döğüşünün eserlerini), Lozan müzâkeratı zamanına kadar te’hir etmeyerek (ertelemeyerek) “Mudanya” Mütârekesinden Yunan inzihamından evvelki, yani Ingilizlerle Anadolu’da zuhur eden Kemâl’i kıyamını bastırmak üzere hem Istanbul’daki Halife hükümetine cebr-u tazyik icra ettikleri (baskı yaptıkları), hem de müşkülât ikaından hâli kalmadıkları zamanlarda bile bulmak mümkündür. Istanbul’un ve Halife’nin ecnebi işgâl-i askerisi altında serbest hareketten mahrum vaziyeti, Anadolu’yu Halife aleyhine ayaklandıran M. Kemal’i mücâdelede galip getirmeye sebep olduğu gibi meb’deinden (başından) itibaren üç sene süren M. Kemal harekâtının Yunanlılar’a karşı yüz ağarlamıyarak mağlubiyetle ve Anadolu dahilinde şehirden şehire çekilmekle geçen birinci, ikinci ve kısmen üçüncü senelerinde bile, müdafaa-i memleket nâmına yine bu hareketten hayır ve menfaat husûlî ihtimâlini hatırından çıkarmayan ve esasen M. Kemal’i Anadolu’ya husûsî bir sıfat ve mâhiyette gönderen Padişah’ın hiç bir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek Ingilizleri savsaklamakla vakit geçirdiği ve M. Kemal’le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada Ingilizler de aynı adamla (yani M. Kemal’le) Padişah’a Makam-ı Hilâfet’e oyun etmek fırsatını kaçırmamışlardır. Harb-i umûmî neticesinde Izmir’i velev muvakkaten (geçici) olsun, Istanbul’daki Hilâfet Hükûmeti’nin elinden alarak, Yunanlılar’a veren ve sonra bunu Ankara’nın lâik hükümetine iâde eden Ingilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilâfeti, bu alışveriş içinde Âlem-i Islâm’a sezdirmeden komisyon olarak aldılar.”[9]

Yunan tarih alimi Dimitri Kitsikis, Paris’te verdiği ve dilimize “Yunan Propagandası” adıyla nakledilen doktora tezinde, M. Kemal ile bolşevik Lenin hükümetlerinin Moskova’da bir dostluk ve kardeşlik andlaşması imzaladıklarını ve doğal olarak bolşeviklerin rumlara yardımcı olmasının beklenemeyeceğini belirttikten sonra, buna rağmen Sovyet hükümetinin temsilcisi olduğunu söyleyen bir adamın, Zinovyev, Troçki ve Çiçerin’in imzalarını taşıyan bir itimat mektubunu gösterip rumlara yardım teklif ettiğini ve M. Kemal’i maddi ve manevi olarak desteklemekten vazgeçeceklerini yazmaktadır. Sovyet temsilcisi bu dönüşün sebebini şöyle açıklar:

“Daha şimdiden elimizde, fransız kapitalistleri ve emperyalistleriyle ilişkileri bulunduğuna dair işaretler değil, kesin deliller var.”[10]

Yani M. Kemal, görünürde emperyalistlere karşı savaşıyor, fakat gerçekte onlarla işbirliği içindedir.[11]

M. Kemal, Erzurum Kongresinde yakın arkadaşı Mazhar Müfit’e bu oyunu itiraf etmiştir. Mazhar Müfit, M. Kemal’in Erzurum Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmanın sonunu yadırgar ve niçin müftü efendinin duası gibi bitirdiğini sorar. Bunun üzerine M. Kemal şöyle cevap verir:

“Maksadını anlıyorum, anlıyorum amma şimdi vazifemiz halkı, vatanı ve esir padişahı kurtarmaya **inandırmaktan** ibarettir.”[12]

Yani görünürde Müslümanların padişahı ve halifesiyle beraber, ancak gerçekte O’na düşman…

M. Kemal’in tavsiyesiyle Sadrazam olan Ahmed Izzed Paşa ise hatıratında bu konuyla ilgili şunları söylüyor:

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış olduğunu inkara savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş dairesindeki askeri kıtalardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir. Benim bildiğim Babıali bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan Ferit Paşa’nın Sadaret makamında olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşayla benim kabinelerimizin seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu. Bu haller açıkça gösterirki bu memuriyet resmi hükümetin değil, Padişahın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır. Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal, sözünden caymak, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padşiah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.”[13]

M. Kemal’e vize veren Ingiliz Istihbarat Subayı Yüzbaşı Bennet, 1972 senesinde Nezih Uzel ile röportaj yapmıştı. Bu röportaj “Atatürk’e Nasıl Vize Verdim” adıyla kitap haline getirilerek yayımlandı. Bennet, Samsun’a gidecek heyetin bir müfettişlik için çok büyük olduğuna dikkat çekiyor [ifade bozuklukları metne ait] :

“Bennet: Müfettişlik için ve on gün Mayıs onunda, on ikisinde bizden şey istemişler değil mi? Ruhsatname, permisyon…

- Nezih Uzel: Vize…

- Bennet: Boğazı geçmek için bir Türk zabit o zaman vize lazım geldi.

- Nezih Uzel: Vize talebi olduğu zaman siz onu tanıyordunuz, kim olduğunu?

- Bennet: Tanıyordum.

- Nezih Uzel: Sultan’a yakınlığını da biliyor muydunuz?

- Bennet: Biliyordum… Hatta Sultan adamı bir insan, öyle anladık. Padişahın emin olduğu bir adam olduğunu anladık.

- Nezih Uzel: Ayrıca gitmeden önce Padişah Vahdeddin ile görüştüğü söyleniyor…”

- Bennet: Öyle, biliyorum… herhalde oraya gitti, biliyorum. Evet.

- Nezih Uzel: Vahdeddin gönderiyor onu…

- Bennet: Padişah Vahideddin ona çok güveniyordu.

- Nezih Uzel: Siz onun güvenmesinde şüphelenmediniz mi? Acaba bu adam aldatıyor mu onu falan gibi?

- Bennet: Öyle anlamadım, yok, yalnız hey’et büyük olduğu için, üç dört kişi yerine otuz beş kişi ve büyük zabitan (subaylar), miralay (Tuğgeneral), mirliva (Albay) falan. Bunlar Erkanı Harb’tan, en mühimler gidiyordu, yalnız bir müfettişlik için çok gördüm ben.[14]

Bilmem, bu ihaneti Milletime gösterebilmek için daha ne yazmalıyım? Biz bu ihanetleri görüp Kurtuluş Savaşı’nı tekrar başlatmalıyız. Eğer vatanmızı ve dinimizi seviyorsak, bunu yapmalıyız. Allah Teala sonumuzu hayreylesin

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/24/ataturku-samsuna-vahdettin-gonderdi-belgelerle/

Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/17/resmi-tarih-yalanlarina-son-belgeler-konusuyor/)

[2] Idam fetvasının ingiliz baskısıyla alındığını ve bu yüzden Sultan Vahidettin’in suçlanamayacağını gerek M. Kemal ve gerekse Fevzi Paşa (Çakmak) Meclis huzurunda ifade etmişlerdir, meclis tutanakları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/14/ataturke-verilen-idam-fetvasindan-dolayi-sultan-vahidettine-hain-denilemez/

[3] M. Kemal’in geri çağırılmasıyla ilgili tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/20/sultan-vahiduddin-m-kemal-ataturk-ve-kurtulus-savasi/

[4] Kuva-yı Inzibatiye ve Anzavur Hadisesi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/24/kuva-yi-inzibatiye-ve-anzavur-hadisesi/

[5] Konstantinos Sakellaropulu, İ Skia Tis Diseos – İstoria Mias Katastrofis (Batı’nın Gölgesi – Bir Felaketin Tarihi), Atina 1961, sayfa 56.

[6] Fahrettin Kırzıoğlu, Erzurum Kongresi, sayfa 21, 22.

[7] Mehmet Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, Yazar Yayınları, 2013, sayfa 328 ve devamı.

[8] Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han’ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.

[9] Yarın Gazetesi, 1 Teşr’nisânî 1929. (53 numaralı nüsha.)

[10] Dimitri Kitsikis, Yunan Propagandası, Meydan Neşriyat, Istanbul 1966, sayfa 68, 69.

[11] M. Kemal’in emperyalistlerle işbirligi hakkında geniş bilgi ihtiva eden konular için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/08/m-kemal-ataturk-ve-ingiliz-yapimi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

[12] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk ile Beraber, Türk Tarih Kurumu yay., 1986, cild 1, sayfa 85.

[13] Ahmed Izzed Paşa, Feryadım, Istanbul 1993, cild 2, sayfa 214.

[14] Ingiliz Istihbarat Subayı Yüzbaşı Bennet Anlatıyor, Atatürk’e Nasıl Vize Verdim, (Hazırlayan: Nezih Uzel), Selis Kitaplar, Istanbul 2008, sayfa 128, 129.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kuva-yı Inzibatiye ve Anzavur Hadisesi

Kuva-yı Inzibatiye ve Anzavur Hadisesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kadir misiroglu bir mazlum padisah sultan vahidettin kuvayi inzibatiye anzavur hadisesi

***

Kadir Mısıroğlu’nun “Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahideddin” adlı eserinden kısaltarak aktarıyoruz:

Kuva-yı Inzibatiye kısaca ve basit olarak söylemek gerekirse bir nevi çocuk oyuncağıdır. Zira Süleyman Şefik Paşa, Kuva-yı Inzibatiye kumandanı tayin edilmiş, emrine yedi-sekiz yüz neferden ibaret bir kuvvet verilmiştir. Bir gemiye bindirilen bu kuvvetlerle Süleyman Şefik Paşa Izmit’e gelmiş, askerlerinin karaya çıkmasına bile müsaade etmeksizin bir iki ay bekledikten sonra geriye dönmüştür. Sultan Vahideddin gibi zekası kendisiyle temasta bulunan herkesce müsellem olan bir padişah, Kuva-yı Milliye’nin böyle bir avuç askerle tenkil edilemeyeceğini takdir edemez miydi?.. Esasen hiçbir faaliyet yapmamış olmasıyla da bu hareketin gerçekten Ingilizler’i tatmin için usulen başvurulmuş bir çocuk oyuncağı olduğunu göstermeye kâfidir.

Bunu “Bir Muvazaa (danışıklı dövüş) : Kuva-yı Inzibatiye” başlığıyla anlatan Tarık Mümtaz Göztepe:

“Itilaf Devletleri, “Kuva-yı Milliye’yi takbih ediniz (kınayın)” yollu notaya bir türlü razı olmayan Istanbul Hükümeti’ne bu notaya bin defa rahmet okutacak sertlikte ikinci nota vererek “Kuva-yı Milliye’yi te’dip ediniz (yola getirin)” deyince Sultan Vahideddin’in etekleri büsbütün tutuşmuştu. Artık alev bacayı sarmış bu talihsiz Osmanlı Padişahı, ne yapacağını şaşırıp kalmıştı.” dedikten sonra uzun tafsilatı arasında şu bilgiyi de vermektedir:

“Bugüne kadar hakkıyla aydınlatılmamış bulunan “Kuva-yı Inzibatiye” isimli teşkilat, Dördüncü Damad Ferid Paşa Kabinesi’nin binbir çaresizlik içinde giriştiği bir siyaset manevrasından doğmuştur.

Bu tam manasıyla bir muvazaadan ibaretti. Çünkü başta Padişah olmak üzere gerek Sadrazam, gerekse Dahiliye Nazırı Reşid Bey, çok iyi biliyorlardı ki, Istanbul’un yüzde doksan dokuzu ve Anadolu’nun yüzde sekseni Kuva-yı Milliye’ye canla başla taraftardı. Kaldı ki, Istanbul’un banliyö hududlarından öteye sözü ve hükmü geçmezken bir ordu vücuda getirilmesine de imkan yoktu. Bütün bu imkansızlıklardan başka Istanbul Hükümeti’nin elinde avucunda on para yoktu. Memur maaşlarını bile verecek bir halde değildi.

Gelişigüzel bir inzibat müfrezesi teşkil edecek, bir de Kuva-yı Milliye’yi takbih eden bir hükümet beyannamesi neşrolunarak Itilaf Devletleri’ne karşı verilen söz yerine getirilmiş bulunacak ve güya bu suretle de korkulan katmerli işgal ve tehdidlerin ihdas ettiği tehlike önlenmiş olacaktı.”[1]

Anzavur Hadisesi’ne gelince, onun hakkında gerçeği kavramak için şu bir tek selahiyetli insanın beyanları kafidir sanırız. O selahiyetli insan Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Albay Hüsameddin Ertürk’tür. “Iki Devrin Perde Arkası” adlı eserinde şu malumatı veriyor:

“Allah kendilerinden razı olsun, o tarihte Istanbul’da Erkan-ı Harbiye-i umumiye Dairesi Harekat Şubesi reisi bulunan erkan-ı harb miralayı Ömer Lütfi Bey ile aynı dairede çalışan arkadaşları vatanperver zevattan bulunan erkan-ı harb binbaşısı Naim Cevat ve binbaşı Cemal Bey’ler, Anzavur’un emrindeki birliklerine göndermek zorunda kaldıkları esliha (silah) ve cephanenin en kötülerini ve bozulmuşlarını seçmişler ve yollamışlardı. Bu suretle bu … zorbanın işi bir müddet aksamış, elindeki kötü malzemeyi kullanmak imkanını bulamamıştı.”[2]

Dama Ferid Paşa Hükümeti’nde Nafia Nazırı olarak bulunmuş olan Prof. Dr. Cemil Topuzlu da, ilk fırsatta Kuva-yı Inzibatiye’nin tahsisatını kesip teşkilatı lağvettiklerini hatıralarında yazmıştır.[3]

Şimdi soruyoruz:

Herhangi bir kaynakta Sultan Vahideddin merhumun Kuva-yı Inzibatiyye’nin tahsisatının kesilmesi ve hatta teşkilatın lağvedilmesinden dolayı hükümete veya herhangi bir nazırına bir tarizde bulunduğuna dair bir kayıd mevcud mudur? Yukarıdan beri naklettiklerimiz gerek Kuva-yı Inzibatiyye’nin ve gerekse Anzavur Hadisesi’nin tamamen Ingiliz isteğiyle ortaya çıkmış bulundukları sabit olduğu halde Sultan Vahidettin’in bu sebeple de ithamının insafla bağdaşır bir yanı yoktur!..[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Tarik Mümtaz Göztepe, Sultan Vahideddin Mütareke Gayyasında, Istanbul 1993, sayfa 268, 269.

[2] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, kaleme alan: Samih Nafiz Tansu, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 391, 392.

[3] Prof. Dr. Cemil Topuzlu, Seksen Yıllık Hatıralarım, Istanbul 1982, 203.

[4] Kadir Mısıroğlu, Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahideddin, 3. Baskı, Sebil Yayınevi, Istanbul 2011, sayfa 266 ve devamı.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Kim Hain? Sultan Vahdettin mi yoksa M. Kemal mi?

Kim Hain? Sultan Vahdettin mi yoksa M. Kemal mi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk kral edward dolmabahce rihtimi

Müslümanların Padişahı’nı “tepeledikten” sonra Ingiliz Kralı 8. Edward’ı Dolmabahçe rıhtımında “bizzat” eliyle karaya çıkaran M. Kemal -bu sahneyi okuyabilene- kimin adamı olduğunu çok net bir şekilde göstermiştir.

***

M. Kemal, Milli Mücadele döneminde (24 Nisan 1920) mecliste yaptığı konuşmasının bir bölümünde:

“Osmanlı Devleti diğer herhangi bir devlet gibi hükümdarının cismâni nüfuzu etrafında şekillenmiş değildir. Saltanat makamı aynı zamanda Hilâfet makamı olduğundan padişahımız, İslâm toplumunun da başkanıdır. Çalışmalarımızın birinci amacı ise, Saltanat ve Hilâfet makamlarının ayrılmasını amaçlayan düşmanlarımıza Milli Irade‘nin buna uygun olmadığını göstermek ve bu kutsal makamı yabancı esaretinden kurtararak ulü’l-emrin (Padişah) yetkisini düşmanın tehdit ve zorlamasından serbest kılmaktır…”[1] dediği halde Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırmadı mı?

Bunu Nutuk’ta şöyle anlatıyor:

“Saltanatı hilafetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey’i, Meclis’teki odama çağırmak oldu. Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: “Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!”[2]

Kim hain?

Sultan Vahidüddin’e, “Kulları M. Kemal” imzasıyla, “Saltanat ve Hilâfetin ve milleti necibelerinin hayatımın son noktasına kadar daima haris ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı kemali ubudiyetle arz ve temin eylerim.”[3] şeklinde bir telgraf gönderdiğini Meclis’te anlattığı halde; 1 Kasım 1922′de “Osmanlı Imparatorluğu münkarizdir”[4] diyerek Osmanlı’yı yıkmadı mı? Hatta milletvekillerini “kafalarını kesmek”le tehdit etmedi mi?[5]

Kim hain?

atatürk kullari kemal kullari mustafa kemal atatürk padisah vahdettin telgraf mektup

“Kulları M. Kemal” imzalı telgrafından Meclis’te böyle bahsetmişti

***

“Yeryüzünde bir (Hilafet) makamı bulunmazsa, Islam alemi kendisini imamesiz bir tesbih gibi dağılmış, perişan görür.”[6] dediği, hatta TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde:

“Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, Islâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”[7] şeklinde and içtiği halde -Saltanatı kaldırmış olduğu yetmezmiş gibi- Hilafeti kaldırmadı mı?[8]

Kim hain?

Cuma gününün haftalık tatil olmasını istemeyenleri, “düşmanların oyununa gelmiş kişiler!”[9] olarak ilân ettiği halde, -dizginleri ele alınca- Cuma yerine Pazar’ı hafta tatili yapmadı mı?[10]

Kim hain?

Lozan antlaşması öncesi Batum bize aid idi[11], peki şimdi bizim mi?

Kim hain?

kemal atatürk lozan batum lozan atatürk hain mi kemal hain mi vahdettin hain mi

Birinci Meclis’te Batum Milletvekillerimiz

***

Balıkesir’de Zağanospaşa Camii’nde “Anayasamız Kur’an’dır!”[12] diye gürlediği halde gavurların kanunlarını tercüme ettirerek Müslüman Millete dayatmadı mı?[13]

Kim hain?

Meclis’te Milli sınırlarımızı,

“Elviyei Selasiye dahil ederek tasavvur buyurunuz. Garb hududu Edirne’den bildiğimiz gibi geçiyor. En büyük tebeddülat Cenub hududunda olmuştur. Cenub hududu Iskenderun cenubundan başlar. Halep ile Katıma arasında Cerablüs köprüsüne müntehi olur bir hat, ve şark parçasında da Musul vilayeti, Süleymaniye, ve Kerkük havalisi ve bu iki mııntakayı yekdiğerine kalbeden hat. Efendiler: Bu hudut sırf askeri mülahazat ile çizilmiş bir hudud değildir, hududu millidir.”[14] şeklinde tarif ettiği halde buraları Lozan’da bırakmadı mı?[15]

atatürk misaki milli kemal atatürk kurtulus savasi kemal atatürk lozan

M. Kemal Meclis’te Milli sınırlarımızı böyle açıklamıştı

***

Kim hain?

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, cild 1, Ankara 1961, sayfa 62.

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 685, 686. (14. Bölüm: Lozan Barış Konferansı ve Saltanatın Kaldırılmasına Ilişkin Gelişmeler, Hilafet Meselesi. 6. Konu: Meclist’te Saltanatın Kaldırılması Görüşülürken Rauf Bey’e Verdiğim Rol.)

[3] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 2, cild 1, 24 Nisan 1920, sayfa 15, 16.

[4] Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hukuk-i hâkimiyet ve hükümranînin mümessil-i hakikisi olduğuna dair heyet-i umumiye kararı. No. 308, 1/2 Kasım 1922. Bk.: Düstur, III. Tertip, cild 3, sayfa 152, 153.

Ayrıntılar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/18/o-kiralik-katil-kimdi-yoksa-m-kemal-ataturk-muydu/

[5] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 691.

[6] Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, (Yayına Hazırlayan: Ismet Bozdağ), Emre Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 136 ve devamı.

[7] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ Iğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

[8] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 2, cild 7, 3 Mart 1924, sayfa 27 ve devamı.

[9] Ayrıntılar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/06/m-kemal-ataturk-kendini-ele-veriyor-cuma-ve-pazar-tatili-konusunda-bu-kadar-da-olmaz/

[10] 3017 sayılı ve 1 Haziran 1935 tarihli Resmi gazetede yayınlanan 2739 sayılı ve 27.05.1935 tarihli “Ulusal Bayram ve genel tatiller” hakkındaki kanun.

[11] TBMM Albümü (1920 – 2010), cild 1 (1920-1950), TBMM Basın ve Halkla Ilişkiler Müdürlüğü Yayınları, sayfa 14, 15.

[12] Ayrıntılar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/14/m-kemal-ataturkun-balikesir-hutbesiyle-ilgili/

[13] Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk’ün Hukuk Alanında Getirdikleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 21, cild 7, Temmuz 1991.

[14] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 2, cild 1, 24 Nisan 1920, sayfa 16.

[15] Ayrıntılar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/  

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/11/hasta-adam-misak-i-milli-kurtulus-savasi-m-kemal-ataturk-ve-kemalizm-afyonu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk Armstrong’un Bozkurt adlı kitabını yasaklamadı mı?

M. Kemal Atatürk Armstrong’un Bozkurt adlı kitabını yasaklamadı mı?

Günümüzde M. Kemal Atatürk’ün diktatör olmadığına, eleştirilere açık olduğuna ve hoşgörüyle yaklaştığına dair öne sürülen delillerin başında Kılıç Ali’nin hatıralarında naklettiği bir anı gelmektedir.

Kılıç Ali’yi dinleyelim:

“Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk’ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti.”

Atatürk merak etti. Kitabı getirtti. Bir gece sofrada geç vakte kadar tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong, Atatürk’ün herkesçe malûm içkisinden bahsediyor ve bunlara garazkârâne mütalâalarını da ilave ediyordu.

Fakat bunları sayıp dökerken de, memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak arslan gibi kükrediğini de belirtip yazmayı ihmal etmiyordu.

Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra; ‘Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!’ diye latife etmişlerdi.”

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk bozkur armstrong bozkurt armstrong atatürk kemal atatürkün hosgörüsü eksik bile yazmis

Armstrong’un “Bozkurt” adlı kitabının yasaklanmasını öngören M. Kemal imzalı kararname

***

Yani ne kadar hoşgörülü değil mi? Kendi aleyhinde yazılmış bir kitabın dahi yayınlanmasını istiyor. Ancak paylaştığımız belgeden de görüldüğü gibi, bu kitabın yasaklanmasını öngören kararnamede M. Kemal’in imzası bulunuyor.[1] Kitabın yasaklanmasına karşı olan biri bu kararnameye imza atar mı?

M. Kemal bu ve benzer birçok yayını yasaklamıştır.[2] Anlayacağınız, mızrak artık çuvala sığmıyor.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Fon kodu: 030.18.1.2, Yer no: 41.85.15

[2] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*