Kâzım Karabekir Paşa’ya göre Kurtuluş Reçetemiz: Islama Sarılmaktır

Kâzım Karabekir Paşa’ya göre Kurtuluş Reçetemiz: Islama Sarılmaktır

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kazim-karabekir-anlatiyor-cumhuriyetin-ilan-sekli-kazim-karabekir-pasa-atatc3bcrkŞark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa

***

Efendiler! Millet garplılaşmakla (batılılaşmakla) değil, ancak Din-i Mübin-i Islama sarılmak suretiyle mevcudiyetini kurtarmıştır! Türkoğlunu her şeyden tecrid etseniz, Din-i Mübin-i Islamdan başka istinad edecek yeri yoktur!

Efendiler! Millet her türlü mahrumiyet içinde ümidsiz bir mücadeleye niçin atılmıştır? Evvela tahkir edilen mukaddes Dinini îlâ etmek (yükseltmek), saniyen (ikinci olarak) haysiyetini kurtarmak ve düşman ayağı altında inliyen aksam-ı vatanı tahlis etmek için değil mi?

Mukaddesat-ı milliye ve diniyemize edilen hakareti iade ettik. Emsalsiz fedakarlığa katlandık. Buna garplılaşmakla değil, Dinimize sarılmakla muvaffak olduk!

[Bundan böyle de,] adaleti memlekette istikrar ettirmek, mütefekkir ve hakiki vatanperver insanları memlekette hakim kılmak lazımdır. ancak bu sayede Türkün harb zamanında pek kuvvetli olan kollarından medeniyet, sulh ve iktisad sahasında da istifade etmek kabil olacaktır.

.

**********

.

KAYNAK:

.

Kazım Karabekir Paşa’nın, 1924 senesinde, Istanbul Darülfünunu (Üniversitesi) önünde talebelere hitabesinden, “Milleti Müslümanlık Kurtardı”, Islam-Türk Ansiklopedisi Mecmuası, Ekim 1947, cild 2, No: 82, sayfa 15; Büyük Doğu, 7 Kasım 1947, No 71, yıl 2, cild 3, sayfa 6.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Tarih Şuuru Ve Ehemmiyeti

Tarih Şuuru Ve Ehemmiyeti

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

tarih suuru tarihsel hafiza tarihini bilmeyen milletler geleceklerini insa edemezler lütfü özsahin“Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri
avcıları yüceltmeye devam edecektir.”

Afrika Atasözü

***

Insanlığın tarihsel serüvenini dikkatlice incelediğimizde, tarihi güçlü olanların, çağının bilim ve teknoloji tekelini uhdesinde barındıranların, kuvveti ve sultayı elinde tutanların yazdığını ve yine toplumsal olaylara ve insanlığın geçirdiği tarihsel dönüşümlere güçleri yettiğince onların şekil verdiğini görürüz. Özellikle tahakküm altına alınan ve sömürülen toplumların geçmişlerinde kendilerinin onur duyacağı, övünebileceği büyük başarıları, kurmuş oldukları parlak medeniyetler olsa bile, tarihsel hafızaları, düşünme ve muhayyile güçleri kültürel emperyalizm yolu ile dumura uğratıldığından kendi tarihlerini doğru dürüst yazamadıkları gibi, varlığa, insanın yapıp etmelerine ve evrene bakış açısı getirebilecek bir tarihsel felsefeyi ise, hiçbir şekilde üretme gücüne ve kapasitesine de ulaşamazlar.(…)

Geri kalmışlık sorununun reçetesi Batı medeniyetinin bizlere dayattığı çürütücü modernite ve Batı tipi üretim ve tüketim olgularına dayanan bir bilim anlayışı ve kalkınma modeli değildir. Çözüm topyekün olarak kadim medeniyetimizin hakkı ve adaleti ikame eden engin tecrübesine dönerek onu günümüzün koşullarında tüm insanlığa cevap verecek bir şekilde yeniden inşa etmek, yeniden üretebilmektir. Yoksa reçete yaklaşık 250 yıldır jakoben bir tarzda medeniyet şemsiyesi altında bize dayatılan modernleşme, çağdaşlaşma ve batılılaşma söylemleri değildir. (…) Batının cilalanarak sunulan kokuşmuş değerleri ve alem tasavvurunun insanlığa barış, adalet ve mutluluk yerine acı ve göz yaşı getirdiği yadsınamaz bir gerçektir. Aslında Batı medeniyeti Hz. Isa’nın Incil’de buyurduğu şekliyle “badanalı mezarlara” benzemektedir. Öyle ki, dışarıdan bakılınca badanalı mezarlar, şaşalı, temiz ve göz alıcı gözükür. Fakat hakikatte içerisinde çürümüş, kurtların yediği kokuşmuş iskeletten başka bir şey yoktur. (…)

Büyük devlet ve millet olmanın bir yolu da, bir toplumun kendi tarih ve medeniyetinden çıkardığı, kendi kültürel kodlarını ve genlerini taşıyan, epistemolojik ve entelektüel temelini kendi kurduğu bir ilim ve irfan anlayışına sahip, kendi sosyal ve siyasal muhayyilesini önceleyen bir tarih ve felsefe anlayışını üretebilmesidir. Bunu gerçekleştiremeyen toplumlar kendileri aslan olsalar bile, avcıların çarpıtarak yeniden inşa ettiği, yalanlarla dolu tarih anlayışına, başka toplumların ürettiği, bir zamanlar kullanıldıktan sonra tarihin devasa çöplüğüne atılan fikirleri tüketmeğe mahkum olacaklarından dolayı, benliklerini ve kendilerini ayakta tutan değer yargılarını ve sembolleri yitirmek suretiyle ya sömürgeleştirileceklerdir, ya da tarih sahnesinden yok olup gideceklerdir. (…) Tarihsel hafızalarını kaybeden, ilahi kaynaklı ezeli ve ebedi değer yargılarını ve onu içselleştiren hayat biçimini, kendi yaşayışlarından tard eden toplumlar, gerçekten hafızasını yitiren bireyler, ya da kendilerine hayat bahşeden öz suyunu kaybeden çınar ağaçları gibi solmaya, sararmaya başlarlar ve asla bir daha toparlanamazlar. (…)

Fransız yazar ve Romancı Roman Roland şöyle der:

“Tarih bir tarladır, tarihçinin de cebinde kendi dünya görüşü ve felsefesine uygun bir planı vardır. Tarih tarlasına gider kendi planına uygun olan materyalleri toplayarak kendi dünya görüşü ve varlık anlayışına göre bir tarih ve toplum felsefesi inşa eder.”

Evet dünyada gücü ve sultayı elinde bulunduran tüm toplum ve devletler kelimenin tam anlamı ile tarihi böyle yazarlar. Bu güçlü olmanın, tarih sahnesinde ebediyete kadar kalmanın, yeni nesillere sosyal-siyasal muhayyile oluşturmanın kaçınılmaz bir gereğidir. Bundan dolayıdır ki, Ispanyada 10. Alfonso’dan itibaren Aragon kralı Ferdinand ve Kastilya kraliçesi Izabella dönemine kadar Endülüs Emevi Devletinde yetişen, birkaç istisna dışında, tüm Islam düşünürlerinin ve bilim adamlarının eserleri Latince ve Ispanyolca’ya çevrildi. Müslüman müelliflerin isimleri yok edilerek bu kitaplara ve eserlere Ispanyol ve Latin isimleri verildi. Bu çıkarılan bir kanunla yürürlüğe konuldu. Amaç şüphesiz Ispanyol milletinin ne denli büyük bir medeniyetin temsilcisi olduğunu ispat ederek Ispanyol ve Latin gençlerine tarih şuuru ve medeniyet perspektifi kazandırmaktı. (…)

Ispanya’da Müslümanların ilerleyişi Kilise ve Batılı aydınları o kadar derinden sarsmış ve etkilemiştir ki, bu ilerleyişin muhtemel sonucunu ve hedefini ünlü Ispanyol oryantalist Fernando Dozy şöyle ifade eder:

“Eğer Chars Martel Müslümanları Poiters’de (Puatya) yenmeseydi, Müslümanlar Ispanyadan kovulmasaydı Sorbon ve Cambridge Üniversitelerinde bugün Kur’an okutulacaktı.”

Dozy aynı zamanda “Arap-Islam fethi Ispanya için hayırlı olmuştur, çünkü bu fetih, önemli bir devrim yaratmış ve ülkenin asırlardır altında inim inim inlediği kötülüklerin bir kısmını yok etmiştir” diyerek Islam fethini Batıya katkıları açısından olumsuzlamamıştır. (Ispanya Müslümanları Tarihi, cild 2, sayfa 43,44.) Fakat Dozy’nin “Müslümanlar kovulmasaydı Sorbon ve Cambridge Üniversitelerinde bugün Kur’an okutulacaktı” şeklindeki beyanı karşısında “işte tarihsel hafıza budur ve tarih şuuru ancak böyle çarpıcı bir şekilde ifade edilebilir” demekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur sanıyorum.(…)

Hıristiyan tarih felsefesini içerisinde barındıran Tarih şuuruna ve bilincine sahip olan Ispanyol yöneticiler Müslümanları Iber yarımadasından atmayı, Akdeniz yahut Atlas Okyanus’una dökme idealini hiçbir zaman kaybetmediler. Öyle ki, Müslüman fatihler yerli Vizigot halklarının nezdinde işgalci olmaktan çok adaleti ve medeni değerleri temsil etmelerine rağmen, Kilisenin onlara kazandırdığı inanış ve tarih şuurunu her zaman korumayı ve ona göre hareket etmeyi başardılar ve sonuçta yani Kilise ve Greko-Romen değerlerin onlara aşıladığı tarihsel şuur ve kine dayanan hırs sayesinde yorulma ve dinlenme nedir bilmeden, her türlü insanlık dışı yöntemi deneyerek 800 yıl Ispanyada yaşayan, Ispanyayı imar eden, Batı bilim literatürünün ve olumlu bir çok reformların temellerini atan Müslümanları, bir daha gelmemek kaydı ile büyük bir soykırımla en son olarak Grenada’dan çıkardılar.

Ancak yüzyıllar sonra iş işten geçtikten sonra Müslümanların kurduğu kültür ve medeniyetin hakkı teslim edilebildi. Ispanyol yazar ve Romancı Blasco Ibanez bir konuşmasında şöyle der: “Zannedildiği gibi medeniyet ve ilim Ispanya’ya kuzeyden değil, güneyden Müslümanlardan gelmiştir.” (Blasco Ibanez la Catedral, sayfa 54.) (…)

Evet Müslümanlar Ispanya’da medeniyetin, insanlığın, ilim ve irfanın temsilcisi olmalarına rağmen tutunamamışlarsa, günümüzde sahip oldukları inanç ve medeniyet perspektifi hariç, her şeyi ile batı karşısında acze düşmüş bir Islam dünyası kendini Batının amansız ve çirkin saldırıları karşısında nasıl koruyacaktır ki? Bu örneği neden verdik, ülkemizde bazı aklı evvel yazarlar efendim Anadolu 1000 yıldır bizim toprağımız, Istanbul asırlardır Müslüman Türk yurdu, onların elimizden çıkması olası değildir şeklindeki derinliksiz düşüncelerinden ve tarih şuurundan yoksun siyasal muhayyilelerinden dolayı verdik.(…)

Yeni yetişen nesillere kendilerini tarih sahnesinde var kılacak tarih şuuru ve felsefesi verilmediği sürece, Hıristiyanların sürekli kutsal topraklar, “Kilisenin Kutsal Toprakları” (Holly Lands of Church) Havarilerin cirit attığı kutsal mekanlar diye adlandırdıkları Anadolu ve Istanbul’un elimizden çıkmaması için geçerli, makul hiç bir neden yoktur. Düşünün ki, biz Istanbul’u feth edeli, henüz Ispanyanın fethi gibi 800 yıl dahi olmadı.(…)

Maalesef dünya Müslümanları, Islam’a bağlı toplumlar ve milletler çağımızda kendi tarihlerini ve Tarih Felsefelerini yazmaktan ve inşa etmekten aciz olduklarından neredeyse tutsak olmanın eşiğine gelmişlerdir. Bir örnek verecek olursak bugün Türkiye’de Osmanlı’yı yok saymaya çalışan, yahut Osmanlıyı bizim tarihimizin en önemli parçası olarak algılayan tarihçi zevatlar, bırakın Osmanlı tarihini tam olarak kuşatıcı bir şekilde yazmayı, henüz Osmanlı belgelerini bile tam olarak tasnif edememişlerdir. Eğer tarihçilerin, yeni yetişen nesillere tarihsel bir derinlik ve bakış açısı kazandırmakla mükellef devletin durumu buysa, düşünün sıradan halkın durumu nasıl olacaktır. Evet onlar da zaten fazla değil iki nesil önce dedelerinin mezar taşını bile okuyamazlar. Dedelerinin mezar taşını bile okumaktan aciz ve cahil bırakılan bir halk nasıl tarih şuuruna sahip, kendi tarih felsefelerini yazacak, oluşturacak ve aynı zamanda onun üzerine vizyonu olan bir gelecek ve medeniyet perspektifi inşa edecek tarihçiler ve filozoflar çıkarabilir ki?

Bu asla mümkün değildir. Yukarıda söylediğimiz gibi kendi dedelerinin mezar taşını okuyamayan toplumlar, kendilerine hayat bahşeden medeniyetlerinin tüm anlamlarını ve iddialarını kaybettiklerinden dolayı, yavaş yavaş tarih sahnesinden silinmeye doğru kanalize olurlar. Bunu durdurmanın tek yolu elbette bir toplumu ayakta tutan tüm değer ve yargıları yeniden keşfetmek ve çağın koşullarını dikkate alarak yeniden inşa etmektir. Bu nedenle tüm inananlar eğer şerefli ve başı dik, nesillerini, kültür ve medeniyetlerini devam ettireceklerse en azından Kur’an merkezli bir tarih felsefesini içselleştirmeleri kaçınılmazdır. (Lütfü Özşahin’in “Kur’an merkezli” ifadesinden Sünnet inkarcılığı anlamı çıkarılmamalıdır. Burada, Batı taklitçiliği yerine Islam geleneğine dönüş kastedilmektedir. Zira Özşahin aynı eserinde Islam geleneğinin ehemmiyetine vurgu yapmakta ve Muhammed Abduh, Reşit Rıza ve Fazlurrahman gibileri -ki bunlar Sünnet’e gereken ehemmiyeti vermiyorlardı- “modern bir paradigmadan beslendiklerinin farkında olmadan Batının dayattığı kültür ve gelenekleri yok edici modernite karşısında mücadele ettiklerini sanmakla” eleştirmektedir. Bakınız; aynı eser sayfa 26.: Kadir Çandarlıoğlu)

Batılı tarihçilerin yaptığı karanlık çağ, orta çağ, yeni çağ, Rönesans, reform, aydınlanma, Isa’dan önce yahut Isa’dan sonra gibi sınıflamalar, Çinli, Hintli, Endonezyalı, hatta biz Osmanlı bakiyesi olan Türkler, Müslümanlar için ne anlam ifade edecektir. Avrupalıların Orta Çağın karanlığı dedikleri dönem Emevi, Abbasi, Selçuklu hatta Osmanlılar için aydınlıktır. Şam’da, Bağdat’ta, Buhara’da, Cündişapur, Kahire, Kurtuba ve bilahare Istanbul’da olan ilim ve kültür hayatı mübalağasız dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Hatta Islam toplumları dönemlerinin en yüksek ilim, kültür, sanat ve teknik anlayışlarını üreten medeniyetlerini temsil etmektedirler ki; bu yüksek kültür ve uygarlığın Rönesans, Reform dönemlerinden itibaren astronomide Tico Brahe, Kpernikos, Galileou, felsefede, Aziz Anselm, Thomas Aquninas, R. Becon, Decartes, Spinoza, Kant ve nihayet W. F. Hegel’e, edebiyatta Dante ve Goethe’ye, tıpta Harvey’e, deneysel ilimler ve fizikte Roger Bacon ve Newton’a kadar Batı uygarlığını nasıl etkilediğini yazmak ciltlerce kitap yazmayı gerektirecek bir konudur. (Mehmet Niyazi, Medeniyetimizin Analizi, Ve Geleceği, sayfa 85-113.)

Ancak hemen belirtelim ki, Islam medeniyetinden etkilenen Batı Islam’ın hikmet boyunutu almamıştır. Ondan devşirdiği ilim, fikir ve felsefe birikimini tabiri caizse sekülerleştirerek profanlaştırmıştır. Yani din ile olan bağlantısını kesmiştir. Evet konuya devam edersek, Budist ve Konfüçyanist olan bir Çinli ve Hintli bir birey için hatta bir Yahudi için Isa’yı merkeze alan MÖ. veya MS.’nın ne anlamı olabilir ki? Zira her medeniyetin gelişimi, ilk, orta, yeni çağı, Rönesansı, reformu, aydınlanması, yükselişte veya çöküşte olması, ve nihayet ortadan kalkması tamamen kendine özgüdür. Yani belli bir medeniyet ve toplumun tarihsel gelişimi ve yazgısı, küresel ölçekte tüm dünya uygarlıkları ve kültürleri için genelleştirilemez. Bu, büyük düşünür Ibni Haldun’dan itibaren bilinen bir gerçektir. Fakat ne hazindir ki, Türkiye dahil kendi tarih felsefelerinden yoksun, kendi tarihsel kökenlerini ve gelişimlerini, kendi benliklerini ve tarihsel akıllarını yadsıyarak, takvime, milli ve dini bayramlara kadar her şeyi, tepeden inmeci bir yöntemle, ancak Batılı toplumlar için anlam ifade eden Gregoryan-Miladi zaman dönemlerine bağlanan üçüncü dünya ülkelerinin tarihsel hafızaları, işbirlikçi yanları ile tanıdığımız yerli tarihçi, siyasetçi ve yazarların da desteğiyle, Batılılaşma denilen alinasyon programı yoluyla dumura uğratılarak kaosun ve yok oluşun içine itildiler. Kendi tarihsel serüvenlerini kendi kültür ve medeniyetine göre milad-başlangıç sayılabilecek önemli toplumsal ve tarihsel hadiselere göre dönemlendirmekten, tasnif etmekten aciz olan ve bu yüzden kendi tarihini yazamayan başka medeniyet ve toplumların tarihsel yazgılarını kendi yazgıları zanneden veya zannettirilen toplumlar nasıl kişilik sahibi olabilirler? Nasıl küresel ölçekte belirleyici güç olabilirler ki? (…)

Tarihsel hafızalarını kaybeden toplumlar sosyal muhayyilelerini de yitireceklerinden dolayı soyutlama yetilerini yitirerek düşünemez bir hale düşüp, yönlendirilme ve yönetilmeyi bekleyen sürüler gibi sömürülmeye elverişli hale gelirler.

**********

KAYNAK:

Prof. Dr. Lütfü Özşahin, Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog, Rağbet Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 18 ve devamı. (Yazıyı kısalttık) Not: Bir yazardan yaptığımız alıntı, o yazarın tüm görüşlerine katıldığımız anlamına gelmez.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Sadece Kur’ân ile Amel Edilemez

Sadece Kur’ân ile Amel Edilemez

sadece kuran yeter mi, sadece kuran diyenler, sünneti inkar edenler, sünnet inkarcilari, hanifler, peygamberin görevi teblig mi, beyan ne demek, tu beyyine, sünnet kuranin aciklamasi mi, peygambersiz din olmaz

***

http://belgelerlegercektarih.net/sadece-kuran-ile-amel-edilemez/

***

Tavsiye edilen başka bir yazı:

Resul ve Nebi Farkı… Resul’e itaat Nedir?

http://belgelerlegercektarih.net/resul-ve-nebi-farki-resule-itaat-nedir/

.

Atatürk Döneminde Okullarda Darwinizm Okutuluyordu

Atatürk Döneminde Okullarda Darwinizm Okutuluyordu (Din dersleri ise kaldırılmıştı)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri hayatin baslamasi ve insanin zuhuru

Atatürk döneminde okutulan Tarih I kitabında “Hayatın Başlaması ve İnsanın Zuhûru”…

***

Hatırlanacağı gibi bir yazımızda, Atatürk döneminde okullarda din derslerinin kaldırıldığını belgelerle ortaya koymuştuk.[1] Başka bir yazımızda ise bunların yerine İslam’a taban tabana zıt muhtevaya sahip ders kitaplarının okutulduğunu ve M. Kemal’in ölümünden sonra da kaldırıldığını, söz konusu kitaplardan yaptığımız alıntılarla göstermiştik.[2] Bu yazımızda ise Prof. Dr. Zafer Toprak’ın “Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji” adlı kitabından konumuzla alakalı bir bölümü kısaltarak dikkatlerinize sunmak istiyoruz. Prof. Dr. Zafer Toprak, M. Kemal döneminde okutulan ders kitapları hakkında şu yorumu yapıyor:

“Darwin’in evrim kuramı tüm otuzlu yıllar boyunca ders kitaplarında yer alacak, bu arada din ve “Tanrı” konusu da tartışmaya açılacaktı.”[3]

Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, M. Kemal döneminde okullarda “Evrim Teorisi” okutuluyordu. Zaten kendisi de “Tabiatın herşeyden büyük ve her şey olduğuna”[4], insanları tabiatın türettiğine[5] ve hayatın “herhangi bir doğa dışı etkenin karışması olmaksızın dünya üzerinde doğal ve zorunlu bir kimya ve fizik seyri sonucu”[6] meydana geldiğine inanıyordu.[7]

Neyse, sözü daha fazla uzatmadan Zafer Toprak’ın kıtabından yaptığımız alıntılarla sizi baş başa bırakalım:

Tarih I ve Tarihöncesi

30’lu yılların ders kitaplarının temeli, 1931 yılından itibaren birkaç baskısı yapılan ve Türk Tarih Tetkik Cemiyeti tarafından yazdırılan dört ciltlik tarih kitaplarıydı. Bu magnum opus’un bizi ilgilendiren ilk cildi “Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar”ı kapsıyordu. 1933 yılında ortaokul ve ardından ilkokullara uygun versiyonları da yayımlanacaktı. Otuzlu yıllarda ders kitaplarının kapağında yazarları yer almıyordu. Ancak, İnönü’nün iktidarı döneminde ders kitaplarının yazarlarının da belirtilmesi 30’lu yıllarda perde arkasındaki yazarlar hakkında bizlere ipuçları veriyordu. Örneğin Orta Okul İçin Tarih I, kitabının 1940’lı yıllardaki nüshalarının üzerinde yazar olarak Faik Reşit Unat [Yüksek Öğretim Genel Müdürü] yer alıyordu. 1933’te yayımlanan Ortamektep İçin Tarih I’in yazarı kitap kapağında belirtilmemişse de, kitap satırı satırına 1940’lı yıllarda basılanlarla aynıydı. Ancak önemli bir fark vardı: O da birazdan ayrıntılarıyla belirteceğimiz gibi 1940’lı yıllarda tarih kitapları artık Darwin’den, evrim kuramından ve “din-dışı” anlayıştan arındırılmış şekilde basılmaya başlanmıştı. Önce ana kaynağı ele alalım ve kademe kademe ders kitaplarına inelim.

Türk Tarih Tetkik Kurumu tarafından 1931’den itibaren basılan dört ciltlik tarih kitapları ilk evrede liseler için tasarlanmıştı. O tarihlerde ortaokullar için yeni tarih tezi doğrultusunda alternatif bir ders kitabı yoktu. Dört cilt Tarih ortaokullarda da okutuldu. 1933’ten itibaren ortaokullar için kısaltılmış versiyonları çıkmaya başladı. H. G. Wells’ten esinlenen Darwinist içerik, “Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar” adını taşıyan orta birinci sınıf kitabında somut olarak görülecekti. Anahtar sözcük ise “hayat zinciri’ydi. 1930’lu yıllarda, ilk, orta, lise, tüm ders kitaplarında yer alacak olan “hayat zinciri” evrim kuramının ta kendisiydi.

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm atatürk dönemi ders kitaplari evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri insan maymun goril

Atatürk döneminde okutulan Tarih Kitabı’nın Evrim ile ilgili bölümünde yer alan İnsan ve maymunun aynı türden geldiğini (!) gösteren resim: (solda) İnsan İskeleti, (sağda) ise Goril İskeleti yanyana…

***

*

Hayat Zinciri ve Evrim Kuramı

“Hayat zinciri”nin öyküsünü ana başvuru kitabı Tarih I’den izleyelim:

Tarih I’e göre, (…) Dünya, güneşten koparak oluşmuş, zamanla şeklini, görünümünü değiştirmiş, sürekli evrilerek bugünkü şeklini almıştı. Hayat ise, yeni yeni şekillenen yeryüzünün karalarında, denizlerinde ve havasında oluşmuştu. Tüm bu evrime “hayat zinciri” deniyordu. İlk yaşamın izleri yeryüzünün kabuğunu oluşturan kaya tabakalarında gözleniyordu. Bunlar hayatın kayıtlarını tutan “siciller”di. Bu sicillere göre en eski kayalarda yaşam belirtilerine rastlanmıyordu. Bunlar çok sonraları görülmeye başlandı ve küçük hayvan kabukları, deniz otlarının sapları gibi pek basit belirtilerdi. Ardından, bir, iki milyon yıl süren bir evrede denizlerde ilk balıklar ortaya çıktı. Bu evrede kara parçaları henüz yoktu. Hayat zincirinin ilk halkası sularda, sıcak, güneşli, sığ bataklık suda, çamur ya da kum üzerinde başladı. Oradan açık sulara, denizlere yayıldı. Hayatın ince, sulu çamur şeklinde ve “yarı hayat” halinde, doğal koşullar altında başlayarak ve çok yavaş bir şekilde, hayata özgü nitelikleri kazanmış olma olasılığı yüksekti. Ancak şunu kabul etmek gerekirdi; hayat doğanın dışından gelmemişti, doğanın üzerinde bir “âmil”in (yani Yaratıcının) eseri değildi. Hayat, tıpkı suyun buhar olması, bazı cisimlerin billura dönüşmesi, toprağın ısınması türünden bir doğa olayıydı. Hayat gerekli doğal nedenlerin bireşimiyle “kendiliğinden” oluşmuştu.

*

Yeryüzü ve Son Halka İnsan

Bir süre sonra yeryüzünün haritası kabaca bugünküne benzedi. İlk yaşamın başlangıcından bu evreye kadar geçen sürenin 60 ila 600 milyon yıl olduğu tahmin ediliyordu. Bu yeni devrin başlaması ile ilk kez yeryüzünde meralar ve ot yiyen hayvanlar oluştu. Hayvanların bir kısmı sürüler halinde bir arada bulunuyor, birbirleriyle temas kuruyorlardı. Birliktelikler toplumsal yaşamın ilk göstergeleriydi. Zamanla evrim süreci yaşandıkça bitkilerin
ve hayvanların bugünküne benzeyenleri arttı. Günümüzün gelişmiş memeli hayvanları oluştu. Nihayet maymunlar görüldü. Bunları kuyruksuz maymunlar ve nihayet insan izledi. Böylece hayat zincirinin son halkasını insan oluşturuyordu. Hayat zincirine göre insan diğer memeli hayvanlar gibi, daha basit bir sınıfa ait cetlerden geliyordu. Büyük maymunlarla insanın ortak cetleri vardı.

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm atatürk dönemi ders kitaplari evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri 1

Türk Tarih Tetkik Cemiyeti tarafından yazdırılan dört ciltlik tarih kitapları örnek alınarak 1933 yılından itibaren ortaokul ve ardından ilkokul kitapları çıkarılacaktı. Ortamektep İçin Tarih I kitabında, mağara devri insanları renkli olarak basılmıştı…

***

Orta ve İlkokulda Darwinizm

1933 yılından itibaren yayımlanan ortaokul versiyonlarında Tarih I’deki bilgiler ana hatlarıyla yer alıyor, pedagojik bir üslupla, daha anlaşılır bir dil kullanılıyordu. Konu başlığı yine “hayat zinciri” idi. Hatta konu bir resimle de ifade ediliyor, sol aşağıdan sağ yukarıya doğru denizde yaşayan “iptidaî hayvanlar”, “balıklar”, “hem denizde hem karada yaşayan hayvanlar”, “yerde sürünen hayvanlar”, “kuşlar”, “memeliler”, ve en üstte “insan” resmediliyordu.

Resmin altında “hayat zinciri” ifadesi yer alıyordu. İlkokullarda ise “hayat zinciri” tarih kitaplarının sayfa sayısıyla sınırlıydı. İlkokul beşinci sınıf kitabında insanın oluşumu şu satırlarda ifadesini buluyordu:

“Geçen yıl okunan tarih derslerinde dünyanın ve üzerindeki ot, hayvan ve insanların bir halde kalmadıkları görülmüştü. Bunlar yavaş yavaş değişiyor, aradan uzun zamanlar geçince büsbütün başka biçimlere giriyorlar. Çok, çok uzun zamanlar içinde dünyanın karaları, denizleri değişmiş, eski otlar, hayvanlar yerine yavaş yavaş yeni cinsleri geçmiş, insanımsı maymunlardan sonra da insanlar meydana çıkmıştır. Lâkin değişiklikler bundan sonra büyümüş ve çabuklaşmıştır. Çünkü insan, hayvanlardan farklı olarak, düşünebiliyor; denemeler yapabiliyor; her şeyi karşılaştırarak kendisi için güzel, çirkin, iyi, fena, büyük, küçük, faydalı, zararlı olan şeyleri ayırt edebiliyor; düşünüşüne göre gittikçe daha iyi ve güzel yiyecek, giyecek, yatacak ve barınacak yer elde ediyor.”[8]

atatürk dönemi ders kitaplari darwinizm atatürk dönemi ders kitaplari evrim teorisi atatürk darwinizm, atatürk evrim teorisi atatürk ateist miydi, m. kemal darwinizm, atatürk dönemi din dersi atatürk din dersleri 2

Hayat zinciri: İptidaî hayvanlar, balıklar, hem denizde hem karada yaşayan hayvanlar; yerde sürünen hayvanlar, kuşlar, memeliler ve insan. (M. Kemal’in talimatıyla tercüme edilen kitaptan: Herbert George Wells, Cihan Tarihinin Umumî Hatları, 5 cilt, Maarif Vekâleti [Eğitim Bakanlığı], Devlet Matbaası, İstanbul 1927-1928.) M. Kemal, Nutuk’ta, Herbert George Wells’in bu kitabından da bahsetmektedir. Nutuk’ta, Wells’in mütalaalarına yer verdikten sonra şöyle devam ediyor: “Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”[9] 1927 tarihinde dile getirilen bu sözlerden sonra okullarda din derslerinin aşama aşama kaldırılıp yerine “Darwinizm”in yani “Evrim Teorisi”nin okutulmaya başlanması elbette tesadüf değildir. Böylece M. Kemal’in, “Müslümanlığı bir yana bırakalım” sözüyle ne demek istediği kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. M. Kemal’in bu sözlerini başka bir yazımızda değerlendirmiştik. Bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

***

atatürk nutuk, müslümanligi bir yana birakalim, m. kemal nutuk müslümanligi birakalim, atatürk nutuk yeni dünya düzeni, m. kemal yeni dünya düzeni

[9] no’lu dipnot ile ilgili… Nutuk’ta M. Kemal’in “Müslümanlığı bir yana bırakalım” sözü ve H.G. Wells’in tarih kitabına yaptığı gönderme…

Ayrıca, Nutuk’ta geçen “şerait” kelimesi “şartlar” anlamına gelmektedir ve “şeriat” ile karıştırılmamalıdır.

***

Zafer Toprak’ın kitabından devam ediyoruz:

Otuzlu yıllar Türkiyesi bir anlamda kültür devrimini yaşamıştı. Cumhuriyet yurttaşını oluşturmak için onu geçmişten koparmak, ona yeni değerler kazandırmak gerekiyordu. Bağnaz görüşlerin çözülüşü insanın kendi evrimiyle yakından ilgiliydi. Bu nedenle tarihin başlangıç noktası insanın ta kendisiydi. Otuzlu yıllarda ilk, orta, lise tarih kitapları Darwinist ve evrimci kuram ışığında insanın soyağacı üzerine bilgilerle başlıyordu. Bu anlayış Atatürk’ün önderliğinde oluşturulan Türk Tarih Tezi sayesinde gerçekleştirilmişti. Gazi’nin ölümü ertesi Darwinist evrime yönelik bilgiler rafa kaldırıldı. Hayat zinciri tarih kitaplarından silindi.

Artık insan biyolojik bağlamda “statik” olarak algılanmaya başlanıyordu. Bundan böyle evrim biyolojik olmaktan çıkıyor, kültürel ve toplumsal alana hasrediliyor; insan bedeni dışında maddi yaşam, toplum ve çevreyle bağlantılandırılıyordu.

Yukarıda belirttiğimiz üzere, Faik Reşat Unat’ın 1933 yılında derlediği ortaokul kitabında “hayat zinciri” yer almış, insanın evrim sonucu bugünlere ulaştığı belirtilmişti. Aynı yazarın 1940’lı yılların başında yayımlanan ve yine Orta Okul İçin Tarih I başlığını taşıyan kitabı “İnsanlığın ilk zamanları” ile başlıyordu. Ancak, bundan böyle “hayat zinciri” ders kitabından silinmişti.

Bu bölümün ilk konusu “insanların geçirdiği devirler”di. Konu ikiye ayrılmıştı: 1) Tarihten önceki zamanlar, 2) Tarih zamanları. Tarihten önceki zamanlarda, kitaba göre, artık insan fiziki bağlamda bugünkünden farksızdı, insan korunmak, ihtiyaçlarını elde etmek için kullandığı araçlara göre bir zamanlamaya uğruyordu. Bunlar, Kaba Taş, Yontma Taş, Cilâlı Taş ve Maden [bakır, tunç ve demir] devirleriydi ve insanın uygar yaşam ve sanata doğru yükselirken basıp geçtiği basamaklardı. Her devirde öncekinden daha üstün bir ilerleme vardı. Ancak bu kültürel alana özgüydü; maddi yaşamla bağlantılıydı.

Benzer durum lise kitaplarında da, daha 1939 yılında belirgin bir biçimde gözleniyordu. Atatürk’ün ölümünden birkaç ay sonra yayımlanan Şemsettin Günaltay’ın Lise Kitapları Tarih I kitabı insanın evrimine ve “hayat zinciri”ne yer vermeksizin “Prehistorik (Tarihöncesi) Çağ’ın Devirleri” ile başlıyordu. Bu devirler Taş Devri, Paleolitik Devir, Kalkolitik Devir’di.[10]

40’lı yıllarda fizik antropolojinin kaderini Darwin de paylaşacak, fizik antropolojiden kültürel ve toplumsal antropolojiye geçilirken, evrim kuramı da bir kenara bırakılacaktı.

Kırklı yıllarda otuzlara oranla ders kitaplarında gözlenen bir başka değişiklik “ülûhhiyet”le (Tanrılık sıfatı) ilgiliydi. Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nin Tarih I kitabında “Ülûhiyyet mefhumunu bulan, bu mefhumun sırlarını keşfeden ve bugün dahi keşfetmeye devam eden, insan zekâsıdır” deniyordu. Bir başka deyişle Tanrı insan zekâsının ürünüydü.

1933 baskısı Ortamektep İçin Tarih I kitabında bu görüş daha anlaşılır bir üslupla ifade edilecekti: “İlk Düşünceler” ve “Dinde Korku ve Umudun Yeri”, “Yıldızlar ve Mevsimler” ve “Uydurma Hikâyeler, Hurafeler, Din Nasıl Doğdu” alt başlıklarını içeren “Düşünmenin Doğuşu” bölümünde “Tanrıyı bulan, bunun sırlarını açan ve bugün hâlâ açmağa çalışmakta olan insan zekâsıdır” satırları yer alacaktı. Bu bölümde din anlayışının nasıl bir evrim geçirdiği antropolojik veriler ışığında ele alınıyordu.[11]

Atatürk’ün ölümünden sonra tüm bu kaydettiğimiz bilgileri içeren “Düşünmenin Doğuşu” bölümü ders kitaplarından atıldı. Tarih olaylar manzumesine dönüştürüldü.[12]

Zafer Toprak’tan yaptığımız alıntı burada sona erdi. Son sözü biz söyleyelim:

Bir insan dinsiz olabilir, hatta ateist de olabilir, ancak hiç kimsenin, Müslüman evlatlarını ateist yapmaya hakkı yoktur. Buna M. Kemal de dahil.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Din derslerini ve İmam Hatipleri M. Kemal Atatürk kaldırmıştı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[2] Atatürk döneminde ve onun ölümünden sonraki dönemde okutulan ders kitaplarının bir mukayesesi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

[3] Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, İstanbul 2012, sayfa 362.

[4] Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. A. Afetinan, M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları Medeni Bilgiler (Türk Tarih Kurumu) kitabından naklen; Atatürk ve Hukuk, Yargıtay, 130. Yıl Armağanı, Yargıtay Yayınları no: 27, Yargıtay Birinci Başkanlığı Yayın İşleri Müdürlüğü, Pan Matbaacılık, Ankara 1999, sayfa 312.

[5] Mustafa Kemal Atatürk, Havacılık Hakkında Konuşma, 3 Mayıs 1935. 4 Mayıs 1935 tarihinde Ulus gazetesinde de yayınlanmıştır.

Ayrıca bakınız: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. İzzet Öztoprak.

[6] [1930]. Prof. Dr. A. Afetinan (Atatürk’ün manevi kızı), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, sayfa 267. Prof. Dr. A. Afetinan (Atatürk’ün manevi kızı), Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, 8. Baskı, (Yeni Baskıyı Hazırlayan Arı İnan), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2009, sayfa 382.

[7] M. Kemal Atatürk’ün inancı hakkında daha fazla malumat için bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

Ayrıca bu konuda Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu ile yapılmış bir mülakat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/05/ataturk-ile-ilgili-bilinmeyenler/

[8] İlkokul Kitapları – Tarih V. Sınıf – Türk Tarih Kurumu tarafından yazılmış olan tarih kitapları esas tutularak ilkokulların beşinci sınıfları için Kültür Bakanlığı’nca yazdırılmıştır. Devlet Matbaası, İstanbul 1938, sayfa 5.

[9] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1969, cild 2, sayfa 713.

M. Kemal’in bu sözlerini başka bir yazımızda değerlendirmiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/16/muslumanligi-bir-yana-birakmak-ne-demek-m-kemal-ataturk-nutukta-ne-demek-istedi/

[10] Şemsettin Günaltay, Lise Kitapları Tarih I, Maarif Matbaası, İstanbul 1939.

[11] Ortamektep için Tarih I, Devlet Matbaası, İstanbul 1933, sayfa 21-23.

[12] Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, İstanbul 2012, sayfa 362 ve devamı.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Ezan’ı tercüme etmek ahmaklıktır – Yaşar Nuri Öztürk

Ezan’ı tercüme etmek ahmaklıktır – Yaşar Nuri Öztürk

Ezan-ı Muhammedi’yi yasaklayan ve Türkçe tercüme ettiren M. Kemal Atatürk idi. Yaşar Nuri’ye göre ise tercüme etmek ahmaklıktır.

***

Ezan-ı Muhammedi’nin Türkiye’de M. Kemal Atatürk tarafından yasaklandığına dair üç yazımızı istifadenize sunuyoruz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/27/haber-allahu-ekber-demek-ataturk-inkilabina-saygisizliktir/

Ezan-ı Muhammedi yasağının Adnan Menderes tarafından kaldırılması hakkında bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/27/ataturkun-yasakladigi-ezan-i-muhammediyi-adnan-menderes-serbest-birakti/

Ezan’ın, “anlaşılması için Türkçe’ye çevrildi” yalanına da cevap verilmişti:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/06/ezan-anlasilsin-diye-turkceye-cevrildi-yalani-basit-hesap/

“Allahu Ekber” sözünün, kalbinde ufacık dahi olsa bir iman kırıntısı taşıyanlar için nasıl evrensel ve ölmez bir güç kaynağı olduğunu, imanlı gönüllerde özgürlük ateşini nasıl kıvılcımlayıp ne volkanlar harekete geçirdiğini, ünlü Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahapzade’nin “Allahu Ekber” başlıklı şiirini kendi sesinden dinleyerek hissetmeye çalışmalarını salık veririz. Dinlesinler de, “Şehadeti dinin temeli” olan bu “Allahu Ekber” sedasının, Sovyet Rusya tarafından 70 yıl sürdürülen baskı, dayatma ve zulmün muhatabı olmuş yüreklere nasıl yeri geldiğinde “ana kucağı” kadar sıcak ve güvenli bir sığınak, yeri geldiğinde özgürlük ateşini kıvılcımlayan bir “ortak sevda terennümü” olduğunu vicdanlarının derinliklerinde duysunlar…

http://belgelerlegercektarih.com/2014/11/23/ezan-i-muhammedi-allahu-ekber/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Ayasofya Camii’ni Atatürk mü kapattı? Atatürk’ün imzası sahte mi?

Ayasofya Camii’ni Atatürk mü kapattı? Atatürk’ün imzası sahte mi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ayasofya camii

Ayasofya Camii

***

Özellikle son yıllarda Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesiyle ilgili çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Milliyetçi ve muhafazakar kesimden bazılarına göre Ayasofya Camii’ni müzeye çeviren kararname ve kararnamede bulunan M. Kemal’in imzası sahtedir. Buna göre “Ayasofya Camii’ni M. Kemal müzeye çevirtmemiştir ve zaten sözü edilen kararname hukuki dayanaktan yoksundur, dolayısıyla tekrar ibadete açılmasının önünde hiçbir engel yoktur” denilmektedir. Oysa mesele bu kadar basit değil.

Ibadete açılmasına bir itirazımız elbette olamaz, lakin bunu gerçekleştirebilmek için M. Kemal’in meşruiyet aracı olarak kullanılmasını da kabul edemeyiz. Çünkü bizim ne ondan, ne de başkasından onay almaya ihtıyacımız vardır. Bu yazımızda Dr. Nazif Öztürk ve Ahmet Akgündüz hocalarımızın eserlerinden de istifade ederek, Ayasofya Camii’nin M. Kemal’in bilgisi dahilinde müzeye çevrildiğini delillendirmeye ve karşı tarafın iddialarını da ilmi cevaplarla çürütmeye çalışacağız.

*

Ayasofya Camii’nın M. Kemal döneminde Müze’ye çevrildiğine dair birkaç delil:

*

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nden Arkeolog Melek Yıldızturan’ın bu konu hakkında yazdıkları şöyle:

“Her fırsatta tarihi yerleri ve müzeleri ziyaret eden Atatürk, 1929 yılında Sultan Ahmet Camii’nin restorasyonunu inceler ve onarımın çabuklaştırılmasını ister. Bu sırada Ayasofya’nın harap halini görür. Avlusu parsellenmiş kahvehane olarak işletilmekte, çatısında güvercinler uçuşmaktadır. Binayı Maarif Vekaleti’ne bağlayarak müze olmasını sağlar ve “…Ehli salip artıklarının her devirde tamahın çeken Ayasofya’yı müze yapıp ilim alemine hediye ediyoruz…” der. 324-327 yılları arasında yapılan Ayasofya 911 yıl kilise 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra, 1934 yılından bu yana en çok ziyaretçisi olan müzelerden biri olarak hizmet vermektedir.”[1]

Başka bir kaynakta ise şu bilgilere rastlıyoruz:

“Mustafa Kemal Atatürk, Istanbul’da yeterince cami bulunduğunu, Bizans mimarisinin bir soy yapıtı olan Ayasofya’nın müzeye çevrilebileceğini düşünmektedir. Washington Bizans Bilimleri Enstitüsü’nü, bu olması gerekli çalışmaları yapmaya teşvik etmektedir. Mr. Whittemore ve iki Italyan mozaikcisi çalışmaya koyulmuşlardır. Bizans’ın fethinden 470 yıl sonra, kapıların altın tabloları, tapınağın içi temizlenmiş bulunmaktadır. Mozaikler eski görkemleri içinde ortaya çıkmışlardır.”[2]

Sabine Schlüter’in bu konudaki ifadeleri gayet açık:

“Ayasofya 1400 yıllık ‘mabed’ statüsünden çıkarılarak dini kullanım sona erdirilmiştir.”[3]

*

m. kemal atatürk ayasofya cami ayasofyayi atatürk mü kapatti, ayasofyayi atatürk mü ibadete kapatti, ayasofyayi atatürkmü müze yapti, ayasofya cumhuriyet gazetesi

[4] no’lu dipnot ile ilgili… 21 Ekim 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi…

***

1935’te yani M. Kemal daha hayatta iken, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir haberde, Brüksel’de çıkan “Byzantion” adlı bir derginin 382’nci sayfasında Ayasofya’dan bahsedildiği belirtilmektedir.

Cumhuriyet gazetesi bu makaleyi okurlarına şöyle tanıtıyor: “Ayasofya müzesi için yazılan bu yazıda Ayasofya camisinin müze haline konduğundan bahsedilmekte ve Türkiye Cumhuriyetinin bu hareketiyle medeniyetseverliğini bir daha bütün dünyaya gösterdiği ilave olunarak Türklerin bu hareketi medeniyet adına takdir edilmektedir.”[4] Cumhuriyet gazetesi o dönem devletin resmi yayın organıydı.

Ilber Ortaylı ise şöyle der:

“1934’te kasım ayı başında, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığındaki hükümet Ayasofya’yı müze yapma kararını aldı. Ayasofya’ya önce biz saygı duymalıyız.”[5]

Ilber Ortaylı, Ayasofya ile ilgili yöneltilen bir soruya şöyle cevap verir:

“Ayasofya’nın müze olmasında Atatürk’ün imzası taklit edildi diyenlerden ciddi bir kriminal rapor görmedim. 1934’te Atatürk’ün başkanlığında toplanan vekiller heyeti Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi kararı almıştır.”[6]

Malumunuz olduğu üzere “Ayın Tarihi” resmi bir yayındır. Üstelik 1930’larda, çok “koyu devletçi” devletin resmi yayını. Fotoğrafta da göreceğiniz gibi, kapağında şu bilgiler yer almaktadır:

“Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından her ay neşredilir.”

*

kemal-atatc3bcrk-inkilaplari-kuran-din-islam-mc3bcslc3bcman-devrimleri atatürk ayasofya müze m. kemal ayasofya

***

Yani, “Içişleri Bakanlığı Basın-Yayın Genel Direktörlüğü tarafından her ay yayımlanır.”

“Ayın Tarihi”nin “Ikinci Teşrin 1934″ tarihli nüshasında bir yazı yayınlanıyor…

Yazıda, New York Times’da yayınlanmış bir makaleye yer veriliyor… Makalenin konusu Ayasofya’dır. Ayasofya’nın tarihi uzun uzadıya anlatıldıktan sonra makalenin bir yerinde şöyle deniyor:

“Ayasofya, bir Hristiyan kilisesi olarak kurulmuştu. Sonradan bir Müslüman camii oldu. Modern düşünceli Türkiye, onu en ünlü müzesi yapmayı tasarladı. (…) Kemal (Atatürk) Kur’an’ı istihfafla (küçümseyerek) yere atmış, kendi heykelini diktirmiş, fesi ortadan kaldırmış ve kadınların yüzlerindeki peçeyi yırtmıştır. Sultanların sarayı olan Yıldız köşkü bugün müzedir. O halde sultanın camii de (Ayasofya) niçin bir müze olmasın?”[7]

Söz konusu makale, M. Kemal’in en güçlü olduğu dönemde ve devletin resmi yayın organı tarafından yayınlanmıştır. Iftira olarak algılansa, gerçeği yansıtmadığı düşünülse; bunu yayınlamak bir yana, New York Times’ın haberi yalanlanmaz mıydı? Hele böyle mühim bir mevzuda. Bu yayında da görüldüğü gibi, Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesiyle ilgili birtakım girişimlerde bulunuluyordu.

Adolf Hitler, M. Kemal’in inkılaplarını değerlendirirken Ayasofya Camii’nin müzeleştirildiğini şu sözlerle ifade ediyordu:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün din adamlarından kurtulmak konusundaki hızı tarihin en dikkate değer bölümlerinden biridir. 39 tanesini astı, diğerlerini aşağıladı, ve Istanbul’daki Ayasofya şimdi bir müze!”[8]

Ayrıca tartışılan Ayasofya kararnamesinin imzalandığı gün, ta Yeni Zelanda’da yayınlanan “The Auckland Star Gazetesi” bile Ayasofya’nın artık müze olduğunu okurlarına duyuruyordu[9]
*
Işte 24.11.1934 tarihli “The Auckland Star Gazetesi”nin 8’inci sayfası:

*

ayasofya atatürk ayasofya m. kemal ayasofya müze yeni zelanda gazetesi the auckland starayasofyayi-kim-kapatti-ayasofya-gazete-ayasofya atatürk ayasofya m. kemal ayasofya müze yeni zelanda gazetesi the auckland star

24.11.1934 tarihli The Auckland Star Gazetesi…

***

“Hain”(!) Sultan Vahidüddin’in işgal döneminde dahi koruduğu Ayasofya Camii, düşmanın “kovulmasından” (!) sonra “kahramanlarımız” tarafından ibadete kapatılmıştır. Bilindiği gibi, Mütareke dönemini fırsat bilen Rumlar, işgalcilerle birlikte Ayasofya’yı tekrar kilise yapmak için harekete geçmişlerdi. Istanbul düşman kuvvetleri tarafından işgal olunduğunda, Ayasofya Camii’ne yerleştirilen Türk askerleri kuşatılmıştı.[10]

Binbaşı Tevfik Bey, işgalcilerin Ayasofya Camii’ne girmeye teşebbüs etmeleri halinde ateş açacağını, durdurmaya muvaffak olamadığı takdirde, Camii’yi, dört bir köşesine yerleştirdikleri patlayıcılarla havaya uçuracağını söylemiştir.[11]

Sultan Vahidettin’in, kendini korumak için bırakılmış olan biricik taburu Ayasofya Camii’ne göndererek çan takmak isteyenlere ateş edilmesi emrini verdiği Seadet-i Ebediye adlı eserde geçmektedir.[12]

Osmanlı Devleti’nin Ayasofya Camii’ni düşmanlardan korumak için aldığı önlemlerden yalnızca bir-ikisini şuracıkta belgelemekte fayda var:

*

birinci dünya savasinda rumlarin ayasofya etrafinda mülk edinmelerinin yasaklanmasina dair meclisi vükela karari

Birinci Dünya Harbi’nde Rumların Ayasofya etrafında mülk edinmelerinin yasaklanmasına dair Meclisi Vükela kararı… (KAYNAK: Başbakanlık Arşivi, Meclis-i Vükelâ Mazbataları, no. 215/137.)

***

isgalcilarin izni olsun olmasin rum ve ermenilerin bazi mahzurlarindan dolayi ayasofyaya girmelerine müsaade edilmemesine dair
Işgalcilerin izni olsun olmasın, bazı mahzurları dolayısıyla Rum ve Ermeniler’in Ayasofya’ya girmesine müsaade edilmemesi… (KAYNAK: Başbakanlık Arşivi, Dahiliye Nezâreti Idare-i Umumiye Evrakı, nr. 19-12, sıra 1-41.)

***

*

Ayasofya Minarelerinin Yıktırılmak Istenmesi

*

Atmeydanı’nın (Sultan Ahmed Camii Meydanı) demiryolu tarafında Büyük Ayasofya ile aynı devirde yapılmış ve o devirde iki azize ithaf olunarak Aya Sergius ve Aya Baccus adı verilen Küçük Ayasofya Kilisesi’ni, II. Bayezid döneminde Hüseyin Ağa camiye çevirmişti. Ayasofya’nın müze yapılma fikri Maarif Vekili tarafından yayılınca, Küçük Ayasofya bu işin içine alınmış, kanuni hiçbir dayanağı olmadan bir gecede caminin minaresi yıktırılmış idi.[13] 1959 senelerinde halk tarafından yeniden yaptırılmıştır.[14]

Küçük Ayasofya minaresi yıktırıldıktan sonra, Büyük Ayasofya’nın dört minaresini yıktırma işlemine başlanılacağı sırada oluşan tepkiler üzerine, minarelerin yıkılması kararı askıya alınmıştır.

Ibrahim Hakkı Konyalı, bu konu hakkında bir yazısında şu bilgiyi paylaşıyor:

“Minareler birinci Cumhurbaşkanının (M. Kemal Atatürk) verdiği şifahi bir emirle yıkılacaktı.”[15]

*

küyük ayasofya cami minaresi yikildi yeni asya gazetesi 1 ekim 1974 ibrahim hakki konyali

[15] no’lu dipnot ile ilgili… Ibrahim Hakkı Konyalı, minarelerinin yıkılma emrinin M. Kemal’den geldiğini yazıyor…

***

Buraya kadar zikrettiğimiz kaynaklar, Ayasofya Camii’nin M. Kemal’in bilgisi dahilinde müzeye çevrildiğini ispata -sanırım- kâfidir. Zaten yazının devamında başka deliller de göreceğiz.

*

Ayasofya Kararnamesi Sahte mi?

*

Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi ile ilgili 24.11.1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı sahte mi? Çeşitli şekillerde dile getirilen bu mesele gerçekten doğru mu? Yoksa kararnamenin sahteliğine dair görüşler bir dayanaktan yoksun mu?

Nazif Öztürk, yaptığı incelemede kararname hakkındaki sahte suçlamasının yersiz olduğunu belirtiyor ve böyle bir hataya düşülmesinde iki noktaya dikkat çekiyor;

1- Sözkonusu kararnamenin Resmi Gazete’de ve Türk hukuk külliyatı olan Sicilli Kavanin, Düstur ve Kanunlarımız gibi eserlerde yayınlanmamış olması. Sebebi bilinmiyor ama, bugün de 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 10. maddesine göre, medrese, mektep, tekke veya zaviye gibi vakıf hayrat eserlerin Ayasofya’da olduğu gibi tesis gayesi dışında; kütüphane, müze, Kur’an kursu veya benzer sosyal ve kültürel amaçlar için kullanımına müsaade edilmek üzere, bir kamu kuruluşuna tahsisine ait Bakanlar Kurulu Kararı ile hayratın diğer bir hayratla değiştirilmesi veya nakit ile satılmasına izin veren kararnameler, bugün de Resmi Gazete’de yayınlanmamakta ve külliyatlarda yer almamaktadır.

2- Bundan daha önemlisi arşivlerde “aslı gibidir” ifadesiyle tasdik edilmiş iki ayrı kararname metni bulunmasıdır. Bu iki kararnamenin metin kısımları aynıdır. Ancak bunlardan birisinin altında “Reisicumhur K.Ataturk” yazıldıktan sonra, bakanlıkların adlarının baş harfleri ile bakanların isimleri ve soyadlarının sadece ilk harflerinin elle yazılmış olması ve konu ile ilgilenen ve yayın yapanların bu güne kadar bu nüshayı görmüş olmaları sahte suçlamasına sebep olmaktadır. Oysa diğer nüshada en ufak bir tereddüde meydan vermeyecek tarzda, bakanlıkların kısaltılmış isimleri altında, imzalarını tanıdığımız o dönemdeki başbakan ve bakanların açık bir şekilde imzaları bulunmaktadır.

Kabul edilen kararname, gereği yapılmak üzere başvekil namına Müsteşar K.Gedeleç imzası ile 28 Teşrinisani 1934 tarih 6/3303 sayılı yazı ekinde Evkaf Umum Müdürlüğü’ne gonderilmiştir.[16]

*

M. Kemal Atatürk’ün imzası Sahte mi?

*

Kararnamedeki imzanın sahte olduğuna inanmıyoruz. Söz konusu imzanın sahte olduğunu ileri sürenler, iddialarını temellendirmek için Atatürk soyadının 27.11.1934 tarihinde Resmi gazetede yayınlandığına ve ancak bu tarihten itibaren geçerli olduğuna dikkat çekiyorlar.[17] Fakat M. Kemal’e “Atatürk” soyadı TBMM’de 24.11.1934 tarihinde verilmiştir.[18] Yani Ayasofya kararnamesinin imzalandığı gün!

*

m. kemal atatürkün soyadi, m. kemal atatürkün soyismi kemal öz adli atatürk, atatürkün ayasofya imzasi sahte mi, atatürkün imzasi taklid mi m. kemal ayasofya

[17] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal’e “Atatürk” soyadı verildiğine dair Resmi Gazetede yayınlanan kanun…

***

m. kemal atatürkün soyadi, m. kemal atatürkün soyismi kemal öz adli atatürk, atatürkün ayasofya imzasi sahte mi, atatürkün imzasi taklid mi m. kemal ayasofya tbmm zabit ceridesi

[18] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal’e “Atatürk” soyadının verilmesine dair yapılan kanun teklifinin TBMM’ce kabul edildiğini gösteren Meclis tutanağı…

***

Buna göre M. Kemal, söz konusu kararnameyi, “Atatürk” soyadını TBMM’de aldığı gün ve Resmi gazetede yayınlanmasını beklemeden “K.Atatürk” şeklinde imzalamıştır. Bu mümkündür. Zira M. Kemal, soyadını almadan çok önce “Atatürk” imzasını kullanmıştı. Üstelik bilinen imzalarından farklı olarak küçük “a” şeklinde değil de büyük “A” harfiyle, tıpkı Ayasofya kararnamesinde görülen şekliyle. Bu imzayı 8.11.1934 tarihinde Naim Hazım’a “Ülkü Onat” ismini verirken atmıştı.[19]

Bilindiği gibi, Soyadı kanunu çıktıktan sonra herkes soyadını ondan almak havasında idi. O da karşısındakinin hal tercümesini ve başından geçen vakalara uygun bir soyadı takardı.[20] Ismet Paşa’ya “Inönü”[21], Kazım Paşa’ya “Dirik”[22], manevi kızı Sabiha’ya da “Gökçen”[23] soyadını bir kağıda yazıp imzalamak suretiyle M. Kemal vermiştir.

*

m. kemal atatürkün imzasi sahte mi, ayasofya imzasi sahte mi, m. kemal atatürkün naim hazm onata verdigi soyadi atatürkün imzalari

[19] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal’in soyadı kanunundan çok önce, üstelik büyük “A” harfiyle atılmış imzası…

***

ayasofyayi atatürk mü kapatti ayasofyayi m. kemal mi kapatti ayasofya kararnamesi 1 atatürkün imzasi sahte mi, ayasofyayi atatürk mü müzeye cevirdi

ayasofyayi atatürk mü kapatti ayasofyayi m. kemal mi kapatti ayasofya kararnamesi 2 atatürkün imzasi sahte mi, ayasofyayi atatürk mü müzeye cevirdi

Ayasofya kararnamesi: 24.11.1934 tarih ve 2/1589 sayılı kararname… (KAYNAK: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi no 030 18 01 49 79 6)

***

Bir an için kararnamedeki K.Atatürk imzasının sahte olduğunu düşünelim, bu durumda Başbakan Inönü başta olmak üzere tüm diğer bakanların imzalarının da sahte olması gerekmiyor mu? Yani bütün bakanlar hep beraber sahte bir kararname mi uydurdular? Olacak iş mi? Hadi diyelim ki bütün bu bakanlar Fatih Sultan Mehmed’e ve Müslümanlara, hatta M. Kemal’e ihanet edebilecek yapıda idiler. Bu durumda M. Kemal’in hiç mi suçu yok? Nasıl olur da bu “hainlerin” hepsini, üstelik aynı dönemde bakan yapar? Bu iddiada bulunanlar, M. Kemal’in çok kötü bir idareci olduğunu söylemiş oluyorlar. Bu kadar yanlış seçim yapan bir insan bizi düşmandan nasıl kurtarmış olabilir? Açık söylemek gerekirse, bu iddiaların elle tutulur bir tarafı yok. Ayrıca M. Kemal’in imzasının farklı olması da gayet doğal. Muhtemelen imzalarını ilk önce (büyük) “A” harfiyle atmış, ancak beğenmemiş olacak ki üzerinde çalışmış ve daha estetik bir hale getirmiştir.

Kısaca söylemek gerekirse, kimsenin meseleyi çarpıtmaya hakkı yoktur. Ayasofya’yı açmak için M. Kemal’den onay almak zorunda değiliz. Kararnamedeki imza M. Kemal’e aid olmuş olsun, o kapatmış olsun, ne farkeder? O kapattıysa, biz açarız. Biz onun değil, Fatih’in torunlarıyız. Biraz mert olun. Bir iş yapacaksanız adam gibi dürüstçe yapın. Yapamayacaksanız oturun oturduğunuz yerde… Elbette yapanlar çıkacaktır.

*

Ayasofya’nın Müze’ye çevrilmesiyle ilgili rivayetler

*

Osmanlı’da Ayasofya, fethin sembolü görülüyor, merkez camii olarak kabul ediliyordu. Fatih, bu mabedin ilelebed yaşaması için büyük imkanlara sahip bir vakıf kurmuş, çok zengin mali kaynaklara sahip kılmıştı. Yahya Kemal, mütareke günlerinde “Ayasofya’da hala susturulamayan ezan”ı Türk varlığı ve istiklalinin teminatı olarak göstermişti.[24]

Ne varki, halen üzerinde pek çok spekülasyonlar yapılmakta olan bir kararla cami, müzeye çevrilecekti.

Ayasofya konusunda Celal Bayar’ın aktardığı bilgiler de dikkati çekmektedir. Atatürk ile arasında geçen gizli bir konuşmayı daha sonra ifşa eden Bayar’ın anlattıklarına göre; Yunan Başbakanı’nın Atina’da kendisini karşıladığı sırada, Balkan Paktı’na kabul edilebilmemiz için Ayasofya konusunu açtığını; Anadolu macerasının unutulmadığını üzgün bir halde ifade ederek “kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa, belki bundan yararlanıp bir şeyler yapılabilir” şeklindeki Yunan Başbakanı’nın sözlerini M. Kemal’e anlatarak taviz istediklerini söyleyince, M. Kemal şu açıklamada bulunmuştur; Az önce, vakıflar umum müdürü buradaydı. Ayasofya Camii’ni tamir edecek para bulamıyorlar.(!) Bugünkü hali ile de harab ve bakımsız.(!) Hatta mezbelelik. Ayasofya’yı müze yapsak, hem harabiyetten kurtarsak, hem Yunanlılar’a bir jest yapsak, Balkan Paktı’nı kurtarabilir miyiz? Öyleyse yapalım, demiş ve Ayasofya Camii, böylece müze haline dönüşmüştür. Bayar, daha sonra Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde, burayı tekrar camiye çevirmeyi düşündüğünü, ancak Ticani ve Ahmet Emin Yalman olaylarının ve dünyada devam eden olayların buna engel olduğunu söylemiştir.[25]

Amerikalı Papaz Virgd Gheorghiu tarafından kaleme alınan ve Yeni Gazete’de yayınlanan yazıda ise, “Atatürk büyük kiliseye (Ayasofya’ya) Athenagoras’ın restorasyon için gerekli parayı bulması şartıyla hürriyetini vermeyi, burasını müze haline getirmeyi kabul etti ve Athenagoras, Amerikalılar’ı bu mukaddes binanın restore edilmesi için gerekli olan milyonlarca dolar parayı ödemek hususunda ikna etti” ifadeleri yer alır.[26]

Ayasofya’nın müze yapılması ile ilgili olarak Bulgaristan’da alınan bir karardan söz edilmekte ve bu konudaki raporun Genelkurmay Arşivleri’nde olduğu söylenmektedir. Sebilürreşad Dergisi, Bulgaristanlı avukat merhum Halil Bey’in konu ile ilgili bir raporunda, hadisenin mahiyetini, buna tekaddüm eden teşebbüsleri, uzun uzadıya izah ettiğini belirtmektedir. Halil Bey’in raporuna göre, Ayasofya Camii’nin camilikten çıkarılıp müzeye tahvili, o zaman Bulgaristan’da toplanan “Bizans Asarını Ihya Kongresi”nde kararlaştırılmıştır. Birçok misyonerin iştirak ettiği bu kongreye, Halk Partisi’nden bir milletvekili murahhas olarak gönderilmiştir. Bu zat, kongrenin kararını buraya getirmiş ve bundan sonra Ayasofya, camilikten çıkarılarak müze yapılmıştır. Dergiye göre, bu zat daha sonra kendini gizlemiştir.[27]

Ayasofya’nın müze yapılması fikrine kaynaklık eden gelişmelerden biri de Thomas Whittemore’un Ayasofya mozaiklerini araştırma yönündeki talebine müsbet cevap verilmesidir. Dr. Sedat Kumbaracılar, “esasen Ayasofya’nın müze haline getirilmesi Whittemor’a mozaik araştırması için verilen müsaade ile başlar” der.[28]

*

Ayasofya’nın Müze’ye çevrilmesi

*

Thomas Whittemore, Ayasofya’nın mozaikleri için 1931 yılında resmen müracaat etmiş ve gereken müsaadeyi almıştır.[29] Bu müsaadeyi Times gazetesi okuyucularına duyurmuştur.[30]

*

ayasofyayi atatürk mü kapatti, ayasofyayi atatürk mü müze yapti atatürk ayasofya imza belgeler kitabinda bilgi var BCA  nr  030 18 01  02 20 37 18

[29] no’lu dipnot ile ilgili… Ayasofya’da çalışma yapabilmesi için Thomas Whittemore’a müsaade verildiğine dair M. Kemal imzalı kararname…

***

Whittemore bu konuda şöyle diyor, “Halil Ethem şahsi iktidarını, edebi meziyetlerini ve yüksek mevkiini Ayasofya mozaiklerinin açılması işinde istimal eden ilk Türk alimidir. Onun fikri, Atatürk’ün görüşü olduğu gibi, vekiller heyetinin ve o zaman aralarında bulunan Reisicumhur (Sene:1947) Ekselans Ismet Inönü’nün görüşü olmuştur. 1932’de bu iş Halil Bey, Dr. Hamit Zübeyr Koşay ve Aziz Oğan idaresi altında Amerika Bizans Enstitüsü’ne tevdi edilmiştir. Türk Hükümeti’nin işbu mümessilleriyle Bizans Enstitüsü arasında sekiz seneden beri devam etmekte olan mesud teşriki mesai dolayısıyla bin seneye yakın bir zamana ait mozaikler ortaya çıkarılmıştır.”[31]

Cumhuriyet döneminde, Ayasofya’daki gelişmeleri inceleyen Hüseyin Yılmaz’a gore, Whittemore bir papazdır. 1934’de, Whittemore’nin idaresinde çalışmalar sürerken; M. Kemal Atatürk, bir akşam sofrasında Ayasofya’nın müze haline getirilmesi düşüncesini ortaya atmıştır.[32]

Bu sırada, 14 Birinci Teşrin 1934 tarihli New York Times’de yapılan teklif tutar. Bu teklifte şu satırlara yer verilir:

Doğunun olduğu kadar Batının da duygularını canlandıran bu büyük saygı sembolü, şimdi yeni bir değişikliğe hazırlanıyor. Ayasofya, bir Hristiyan kilisesi olarak kurulmuştu. Sonradan bir Müslüman camii oldu. Modern düşünceli Türkiye, onu en ünlü müzesi yapmayı tasarladı. Müslümanlar’ın duvarlara vurdukları badanalar altında 500 yıl gizli kalan Bizans mozaiklerini, şimdi usta eller temizleyip ortaya çıkarıyor. Son zamanlarda bu büyük camide tapanları gören kimseler, bunlardan çoğunun ihtiyar olduklarını söylüyorlar. Batı ülkelerinin kılığına girmiş olan genç Türk, tapınmağa gitmeden önce, herkesin karşısında ağzını çalkalamayı ve ayaklarını yıkamayı doğru bulmuyor. Temizlik kanunlarını başka yoldan gözetmek çaresini bulmuştur… Sultanların sarayı olan Yıldız Köşku bugün bir müzedir. O halde sultanın camii de niçin bir müze olmasın?

Gazete, sultanların sarayı olan Yıldız Köşkü’nün müze olmasından hareketle, Ayasofya’nın da müze olmasını tabii görmektedir. Hüseyin Yılmaz gazeteye şu tepkiyi gösteriyor; “Yıldız, saltanatın Ayasofya inancın simgesidir. Birincisinin müze olmasında beis yoksa, Ikincisinde niçin olsun? Batılının mantığı bu.”[33]

Semavi Eyice, bir notunda şöyle der; “Ayasofya’nın Atatürk tarafından müze haline getirilmesinin kararlaştırılması, Abidin Özmen tarafından Ayasofya hatıra defterine tafsilatı ile yazılmıştır. Bu karar, bir akşam Atatürk’ün sofrasında verilmiş ve Özmen, bu tasarıyı ertesi gün yazı ile Başbakanlığa bildirmiştir. Başbakanlık’tan Vakıflar’a havale edilen evrak, 24 Kasım 1934’de Bakanlar Kurulu’ndan çıkmış ve 1 Şubat 1935’de Ayasofya Müzesi resmen açılmış, aynı ay içerisinde Atatürk yeni müzeyi ziyaret etmiştir.”[34]

*

abidin özmen ayasofya hatira atatürk ayasofya m. kemal ayasofya

[34] no’lu dipnot ile ilgili… Devrin Eğitim Bakanı Abidin Özmen’in, Ayasofya’nın müze oluşuyla ilgili olarak Ayasofya Hatıra Defteri’ne düştüğü notları…

***

Dönemin şahitlerinden Ziyad Ebuzziya’nın tesbiti ise şöyle; Kasım 1934 başlarında, Atatürk’ün mutad bir akşam sofra sohbetinde Abidin Özmen, konuyu açmış ve raporda belirtilen hususları anlatmıştır. Atatürk, hemen işe başlanması emrini vermiştir. Ayasofya Camii evkaf idaresine bağlı bulunduğundan, yapılacak şeyler ona düşmüştür.[35]

*

Ayasofya’nın Müzeye Çevrilişinin Safhaları

*

Ayasofya Hakkında Ilk Dönemde Çıkan Bakanlar Kurulu Kararları

Ayasofya Camii hakkında, Cumhuriyet döneminde 5 Bakanlar Kurulu Kararı çıkarılmıştır. Bunlar;

1- Cami kubbesinin müteahssıs ve muktedir bir heyet-i fenniye ile müstakilen muayenesi ve tanzim edilecek raporun Heyet-i Vekile’ye iblağı hakkındadır.[36]

2- Bu raporu düzenleyen Heyet-i Fenniye’ye verilecek mükafatla ilgilidir.[37]

3- Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Bizans Enstitüsü adına araştırma yapmak üzere Thomas Whittemore’ya verilen izindir.[38]

4- Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ile ilgili olarak Icra Vekilleri Heyeti’nin 24.11.1934 tarih ve 2/1589 sayılı kararıdır.[39]

5-Ayasofya’nın korunmasında kullanılacak 6 bekçi kadrosu hakkında Icra Vekilleri Heyeti’nin 26.06. 1935 tarih ve 2888 sayılı kararıdır.[40]

*

Ayasofya’nın Müze Oluş Serüveninin Başlaması

Ayasofya’da mozaiklerin açılmasında gorev alan T. Whittemore’un etkisiyle Maarif Vekili Abidin Özmen ikna olmuş ve konuyu M. Kemal’e açmıştı. Onun da gayretleri ile M. Kemal, konunun uzman bir heyetce incelenmesini emretmiş; yine bu işin öncülüğünü yapan Maarif Vekili Abidin Özmen, 25 Ağustos 1934 tarihinde Istanbul Müzeleri Müdüru Aziz Oğan başkanlığında müze müdürleri, mütehassıslar, belediye temsilcisi, vakıflar müdür ve mimarlarından oluşan 8-9 kişilik bir komisyon kurmuş, konuyu bu heyete havale etmiştir.

Heyette; Tahsin Öz, Efdalettin Tekiner, Prof. Osman Ferid, Alman Prof. Erkhard Ungar gibi isimler yer almıştır.[41]

Komisyon bir rapor hazırlayarak 27 Ağustos 1934 tarihinde Maarif Vekaleti’ne sunmuştur. Bu raporda; Ekim ayı sonunda, müze kararı alınmadan önce T. Whittemore’un çalışmalarını bitirmesi, bu arada dış kısımlar ile kapı ve pencerelerin tamir edilmesi, son cemaat mahallinin müzelik eşyayı teşhir edecek hale getirilmesi, binayı çevreleyen kahve, sundurma, köhne ahşap bina, dükkan ve kulübelerin yıkılması, camiye bitişik kimsesizler yurdunun (Fatih Medresesi) kaldırılması, avlunun tanzim edilerek açık müze haline getirilmesi konularına temas edilmektedir. Ayrıca, caminin mabed kısmının ibadete kapatılması suretiyle buraya Bizans eserleri konularak Bizans müzesi yapılması, bu arada Ayasofya’nın asırlarca Osmanlı eseri halinde kullanıldığı hususu da gözönüne alınarak, uygun bir yerinde Türk eserlerinin de teşhir edilmesi istenmiştir.[42]

*

Ayasofya'nin müze olabilmesi için gerekli olan çalismalara dair komisyonun ilk raporu.

[42] no’lu dipnot ile ilgili… Ayasofya’nın müze olabilmesi için gerekli olan çalışmalara dair komisyonun ilk raporu…

***

Bu komisyonun başkanlığını yapmış olan Aziz Oğan, bu ve müteakiben hazırlanmasına öncülük ettiği raporlarda; “ilk iş olarak binanın tamiri, kayyımhane ve öksüzler yurdu tarafından kullanılan binanın (medresenin) kaldırılması, avlu içinde kahvehane ve diğer dükkanlarla binanın güney yüzündeki dükkanların istimlak edilerek yıktırılması ve yerlerinin temizlenmesi, atriumun tanzimi ve burada açık müze teşkili, Bizans imparatorlarına ait kırmızı porfir lahidler ile Nur-ı Osmaniye ve Zeyrek camileri önündeki lahidlerin ve şehir dahilinde çıkacak mimari Bizans eserlerinin açık müzeye nakilleri kararlaştırılmış, ancak bahçeye mimari eserlerin konulmasından önce bir araştırma yapılmasına karar verilmiştir” der.[43]

Komisyon heyetinden Alman Erkhard Ungar, caminin mabed kısmının ibadete kapatılarak Bizans Asarı Müzesi haline getirilmesi fikrine karşı çıkmış, mabed kısmının aynen açık kalması gerektiğinde ısrar etmiş ve rapora muhalefet şerhi koymuştur. Alman Erkhard Ungar dışındaki Türk üyeler mabedin tamamen kapatılması yönünde görüş bildirmişlerdir.[44]

Bu gelişmelerden sonra, Ayasofya Camii’nin müzeye tahvili için gereken Icra Vekilleri Heyeti kararı alınması için, Maarif Vekaleti, Başvekalet’e 14.11.1934 tarih ve 94041 sayılı bir tezkire yazmıştır.[45] Bu tezkirede, eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan Istanbul’daki Ayasofya Camii’nin, tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesinin bütün şark alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle bunun müzeye çevrilmesi, çevresindeki Evkaf’a ait dükkanların yıktırılması, diğerlerinin de Evkaf’ca istimlak edilmek suretiyle güzelleştirilmesi ve tamiri, daima muhafazası, masraflarına karşılık da Evkaf’ca bu sene ve gelecek senelerin bütçelerinden muayyen bir para ayrılması hakkında bir karar alınması istenilmiştir.

Evkaf Umum Müdürlüğü’nün, Başvekalet’e bildirdiği 7.11.1934 gün ve 153197/107 sayılı mütalaasında, “Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve korunması için verilecek bir gelir yoktur… çevresindeki yapılardan Evkaf’a ait olanları yıkmak ve kaldırmak elden gelir ise de ötekine berikine ait olanların Evkaf’ca satın alınmasına imkan bulunmamaktadır” cevabı verilmiştir.[46]

Ayrıca vakıfların bu mütalaasında; “caminin Bizanslılar’dan kalma bir eser olması dolayısıyla hiçbir vakfının bulunmadığı, cami olduktan sonra sultanların yaptıkları temliklerin a’şar gelirine dayandığı, a’şarın ilgası ile bu temlik ve tahsislerin ortadan kaldırıldığı, halkın yaptığı bağışların ise, çok cüzi olmasının yanında, Kur’an okumak ve dua etmek gibi her yerde yapılabilir nitelikte gayeler için vakfedildiği” bildirilmiştir.[47]

Nazif Öztürk, verdiği örneklerle bu mütalaanın gerçekleri yansıtmadığını göstermiştir. Zira Fatih, vakfettiği ticari ve zirai vakıf taşınmazlardan sağlanacak gelirlerle hiçbir ayırım yapmadan Fatih Külliyesi, Ayasofya, Zeyrek, Imaret, Galata, Şeyh Vefa, Kulle-i Cedide camileri ile Kalenderhane Zaviyesi giderlerinin karşılanmasını istemektedir.[48]

Ayasofya Camii vakıflarının esas gelirleri, arsa, dükkan,bina, han, hamam, bedesten, değirmen gibi vakıf binalardan elde edilen ticari ve zirai gelirlerdir.

Konu, Icra Vekilleri Heyeti’nde 24.11.1934’de görüşülmüş ve caminin çevresindeki Evkaf’a ait binaların Evkaf Umum Müdürlüğü’nce yıktırılarak temizlettirilmesi; diğer binaların istimlak, yıkma, tamir ve muhafazası masraflarının, Maarif Vekilliği’nce karşılanması suretiyle Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesine dair kararname çıkmıştır.[49]

Tasvip kararı almak için, istenen bilgiye cevab olarak Evkaf Umum Müdürlüğü’nce hazırlanan 7.11.1934 tarih ve 107/153/197 sayılı yazıda “çevresinde Türk eserleriyle değeri arttığı tezkirede söylenen Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi üzerinde söz söylemeyi Evkaf Umum Müdürlüğü selahiyeti dışında bulur” denilmiştir. Vakıfların bu açıklaması, Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine karşı olduğunu göstermektedir. Neticede, 24.11.1934 gün ve 1678/132314 sayılı yazıyla istimlak edilen yerlerle caminin ve hariminin bir parselde toplanarak tapu kaydının Hazine adına tashih ve tescili istenmiş ise de, Vakıflar Umum Müdürlüğü, vakıflar kanunun buna mani olduğundan bahisle teklifi reddetmiştir. Nihayet Milli Eğitim Bakanlığı, 2.7.1964 gün ve 2829 sayılı yazılarıyla, Istanbul’da müze olarak kullanılan Ayasofya müştemilatının 25 yıl müddetle intifa hakkının Bakanlığa devrini istemişti.[50]

*

Kararnameden Önce Kurulan Ayasofya Komisyonu’nun Ilk Raporu

Ayasofya’nın müze olarak açılması kararnamesinden önce, bu iş için bir ön komisyon kurulmuş olduğu yukarıda kaydedilmişti. Caminin müze olarak açılması konusunu incelemek uzere kurulan bu komisyonun ilk raporu, 27.8.1934 tarihlidir. Komisyonun başkanı olan Aziz Oğan, Kültür Bakanlığı’ndan gelen yazı üzerine, daha önce indirilmiş olan Ayasofya levhalarının yerlerine asılması konusunu kararlaştırmak üzere, 25/1/1949 tarihinde toplanan komisyonun da başkanı idi. 1949’daki komisyonda (encümen) yapılan görüşmelerde, dolaylı olarak 1934’de kurulan komisyonun kuruluş hikayesine de işaret edilmiştir. Komisyon görüşmelerinin konu de ilgili kayıtları şöyledir;

25/1//1949
7 İNCİ TOPLANTININ
OZEL ZABTI
…Bakanlık’dan alınan 21/1/949 tarih ve 224 sayılı yazı okundu.
Başkan; Bakanlık, Encümen’in bu hususdaki mütalaasını sormakta ve verilecek karar de birlikte bu konu hakkındaki müzakere zabtını beraber istemektedir. Onun için bu meseleyi ayrıca müzakere etmek ve zabtını ayrıca tutmak icabediyor, dedikden sonra bu hususdaki cereyan hali evvela kendisi tarafından izah edileceğini söyleyerek söze başladı:

1934 yılı Ağustos’un 25 inci günü odamda meşgul bulunduğum sırada Maarif Vekdi Abidin Özmen ansızın odama girdi. Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi için emir aldığını, burasının Bizans ve Osmanlı devri eserlerini ihtiva eden bir müze olacağını soyledikden sonra, burada yapılacak işleri kararlaşdırmak üzere özel bir komisyonun kurulması gerekdiğini söyledi. Komisyona dahil olacak şahıslar üzerinde görüşüldü. Bunun üzerine bizzat eliyle yazdığı ve daktilomuza yazdırttığı ve idaremize kayıt ettirdiği 25/Ağustos/1934 tarih ve 18777 /1317 sayılı emri imza ederek bana tevdi etti. Bu emri dosyadan çıkararak okudukdan sonra, Bakanın bu hususda Başvekalet-i Celile’ye hitaben yazdığı yazının müsveddesini de okudu. Sözlerine devamla bu emir üzerine Başkanlığı altında Istanbul Evkaf Başmüdürü Niyazi, Encümen Azasından Efdalettin Tekiner, Mimar Kemal, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz, Vilayet ve Belediye mümessilleriyle Prof. Ungar’dan mürekkep olarak teşkil edilen bu özel komisyonun müteaddid toplantılar yaptığını, ittihaz edilen kararların Bakanlığa arz edilmekte olduğunu ve alınan cevabi emirler uzerine Ayasofya’da temizlik ve onarım işlerinin yaptırıldığını uzun uzadıya izah etti…”

Ayasofyanın müzeye çevrilmesi ile ilgili kararnameden önce, Ağustos 1934’de kurulan ilk komisyonun, Ayasofya’nın camiilikten müzeye çevrilmesi için neler yapılması gerektiği konularını ele alıp karara bağladığı 27.8.1934 tarihli raporu şöyle başlıyor;

“T.C
İSTANBUL
ASARIATİKA MÜZELERİ
UMUM MÜDÜRLÜĞÜ
RAPOR
Istanbul 27/8/1934
Maarif Vekâleti Celilesi’nden telakki olunan emir üzerine içtima eden komisyonumuz yaptığı müzakere neticesinde atideki (gelecekteki) hususatı karar altına almıştır.
1- Caminin müze haline getirilmesi için hali aslîsini bozmamak üzere iç ve dışında yapılacak işler…[51]

*

Ayasofya Müzesi’nin Açılışı Için Fiziki Hazırlık Çalışmaları

*

Ayasofyanin müze olarak acilmasi atatürk ayasofya acilisi Ayasofya'nın müze olarak açılması için yapılan çalışmalara dair Aziz Oğan'ın yazısı.

[52] no’lu dipnot ile ilgili… Ayasofya’nın müze olarak açılması için yapılan çalışmalara dair Aziz Oğan’ın yazısı…

***

Istanbul Müzeler Müdürü Aziz Oğan, Maarif Vekaleti’ne gönderdiği 27.1.1935 tarihli yazısının 5. ve son maddesinde Ayasofya’nın 1 Şubat 1935 tarihinde müze olarak açılacağını, “bildirilen temizlik işinin bu ayın son gününe kadar bitirilerek Ayasofya Müzesi’nin 1 Şubat 1935 günlemeçinde yerli ve yabancı gezicilere açılacağını bildirir saygılarımı sunarım” ibaresi ile belirtmiştir. 27.01.1935 tarih ve 19959/99 sayılı yazıda şöyle denilmektedir;

Kültür Bakanlığı’na [Maarif Vekaleti]
2/1/1935 günlemeç ve Müzeler 90603 sayılı bitiklerine karşılıktır.

1- Buyrukları vechile Ayasofya Müzesi’nin tezelden açılması için yapılan temizliğe hız verilmiştir.

2- Müzelerden ayrılan muvakkat memur ve müstahdemin kadrosile hazirana kadar idare edilecektir. Yalnız yukarı tabakalarla dış narteks şimdiki halde ziyaretçilere kapalı bulundurulacak ve narteks, ancak tamir ve tasnifden ve yukarı tabakalarda Hazine-i Evrak’a aid sandıklar kaldırıldıktan ve yeni haziran kadrosu geldikten sonra açılacaktır.

3- Ayasofya Kütüphanesi’nin yeni ve basma kitaplarının alınarak yerinde bırakılmasını teklif etmişdim. Buna dair bir buyruğunuzu almadım. Diğer tarafdan Istanbul kütüphanelerinde (Ayasofya’ya aid) eserlerin de bu kütüphaneye verilerek buraya hususi ve istisnai bir duruş verilmesi çok onay olacaktır.

4- Darbhane ve Damga Matbaasında basılacak duhuliye ibadetleri için beklenilen emir bu güne kadar mezkur müessese müdürlüğüne gelmemiştir. Bu emrin çabuk verilmesini dilerim.

5- Birinci maddede bildirilen temizlik işinin bu ayın son gününe kadar bitirilerek Ayasofya Müzesi’nin 1 Şubat 1935 günlemecinde yerli ve yabancı gezicilere açılacağını bildirir saygılarımı sunarım.

Istanbul Müzeleri Genel Müdürü
Aziz Oğan[52]

Nitekim 1 Şubat 1935 tarihli Zaman[53] ve 2 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetelerinde Ayasofya’nın müze olarak açıldığı okurlara duyurulmuştur.[54]

*

ayasofya-zaman-gazetesi

[53] no’lu dipnot ile ilgili… 1 Şubat 1935 tarihli Zaman Gazetesi’nde Ayasofya Müzesi’nin açılışı okuyuculara böyle duyuruldu (sağ altta)…

***

ayasofya-zaman-gazetesi-haber-zoom

[53] no’lu dipnot ile ilgili… 1 Şubat 1935 tarihli Zaman Gazetesi’nde yer alan “Ayasofya Müzesi” başlıklı haber…

***

2 Şubat 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde Ayasofya'nın müze olarak açılış haberi.

[54] no’lu dipnot ile ilgili… 2 Şubat 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Ayasofya’nın müze olarak açılış haberi…

***

*
Müzenin Açılışı, Atatürk’ün Ziyareti ve Yapılması Planlanan Işler

*

Kültür Bakanlığı’na [Maarif Vekaleti] hitaben yazılan ve 7.2.1935 tarih ve 20015/155 sayılı Aziz Oğan imzalı yazıda, Atatürk’ün 6.2.1935 günü oğleden sonra Ayasofya’yı ziyaret ettiğinden uzunca bahsedildikten sonra, birinci narteksin bir an önce tamir edilmesi ve bazı eserlerin buraya getirilerek teşhir edilmesinden söz edilmektedir.

Yazı aynen şöyle;

Kültür Bakanlığı’na
Atatürk, dün 6/2/1935 öğleden sonra, Ayasofya Müzesi’ni teşrif ve binanın her tarafını büyük bir dikkat ve itina ile tedkik buyurdular. Bu meyanda Ayasofya Kütüphanesi’ni de gezdikleri gibi, bir haftadan beri muvaffakiyetle devam eden atriumdaki hafriyatı da alaka ile gezmişler ve kendilerine bizzat lazım gelen izahat verilmiştir. Yüce Atatürk, hafriyat mevkiini gezdikleri sırada, garp cephesinin malum olan harabiyetini görerek esasen keşfimize dahil bulunan burasının bu halde kalmamasını işaret buyurmuşlar ve hafriyatı muteakip, bahçesinin de tarh ve tanzimi lüzumunu tavsiye eylemişlerdir. Atatürk’ün lütuf buyurdukları bu ziyaret vesilesiyle yüksek ve kıymetli vasaya ve irşadlarından idare-i acizanem sonsuz derecede müstefid olmuştur. Binayı temiz ve bir disiplin altında görmelerinden dolayı lütfen ibzal buyurdukları iltifattan yeniden feyiz ve taze kuvvet alan Müzeler idaresi buranın en kısa bir zamanda hakiki bir ilim müessesesi olabilmesi ve Arkeoloji acununa istifadeli bir hale getirilmesi hususunda sürekli mesaisinde daha büyük bir hız ve enerji ile yürüyeceğine hiç şüphe yoktur.

Istanbul’da iken birinci narteksin bir an evvel tamirde buraya büyük müzenin Bizans salonlarından bazı asarın celb ve teşhiri onaylı olacağı ve bu hususda haziranı beklemiyerek şimdiden iki üç bin lira gönderileceği vaid buyrulmuşdu. Bu kısmın tamiri, bazı eserlerin nakil ve dıvarlara tespiti için sarfı gerekli olan paranın 2800 lira tutacağını, 5.2.1935 günlemeç ve 20007/147 sayılı biti ile bildirmiştim. Binaenaleyh, derakab faaliyete geçebilmek için, mevcut paranın telgıraf havalesi olarak irsaline genliğinizi dilerim.

Istanbul Müzeleri Genel Müdürü
Aziz Oğan[55]

***

Ayasofya Komisyonu’nun 24.3.1935 Tarihli Raporu
Maarif Vekaleti’nin 20.02.935 tarih ve 90740 sayı ile gönderdiği yazıya cevap olarak Istanbul Müzeleri Genel Müdürü Aziz Oğan, 24.3.1935 tarih ve 20213/353 sayılı bir yazı göndermiştir. Bu cevabi yazıda Ayasofya Komisyonu’nun “müze için yaptığı konuşmaların sonunu bildiren” rapordan bahsedilmektedir. Ayrıca yazıda Ayasofya Camii’nin bitişiğinde olan ve yıkılması onay gören medresenin iç ve dış resimlerinin ekte gönderildiği belirtilmektedir.[56]

*
Iddialar ve Cevaplar

*

Ziyad Ebuzziya, Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi çalışmaları sırasında, 1934’de dönemin Maarif Vekili Abidin Özmen ve M. Kemal’e yakınlığı ile bilinen Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ile görüşmüş ve bu görüşmede Abidin Özmen’e, komisyonun raporunda yer alan “ibadete kapatılmalı” sözünü hatırlattığında irkildiğini, “ibadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze olacaktır. Maksat budur” tarzında konuştuğunu ayrıca Şükrü Kaya’nın da “kesinlikle söz konusu değil” diyerek ibadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk fena halde kızdı” dediğini yazmaktadır.

Bu beyanlar, muhtemelen halkın tepksini önlemek maksadıyla verilmiştir. Hakikaten Maarif Vekili Abidin Özmen’in, Ziyad Ebuzziya’ya yaptığı açıklama ile muamelesi arasında ikilik olduğu açıktır. Zira kararname için Başvekalet’e yazdığı 4.11.1934 tarih ve 94041 sayılı teklif yazısında, “Ayasofya, müzeye çevrildiği takdirde Istanbul’un turistik değeri bir kat daha artacaktır. Ayasofya’da namaz kılanlar pek yakınındaki büyük küçük birçok camilerde dini vazifelerini yapabileceklerdir” ifadesi yer almaktadır.[57]

*

Cami Kadrolarının Akıbeti, Müzenin Korunması Meselesi

Ayasofya’nın müzeye çevrilmediğini iddia edenlerin bir başka delili de Cami kadrolarının iptal edilmemiş olmasıdır.

Oysa Ayasofya, 1 Şubat 1935’de resmen müze olarak açıldığı sırada 3 imam, 7 müezzin 10 kayyım kadrosuna sahipti. Sonra bir imamla bir müezzin bırakıldı, diğer görevliler başka camilere dağıtıldı.[58] Birinci imam Idris, Sultan Ahmed Camii’ne; ikinci imam Tahir, Bayezid Camii’ne; müezzinlerden Şevket ve Ali Rıza, Sultan Ahmed Camii’ne; Mustafa, Bayezid Camii’ne; daha önce Fatih’den alınan müezzin de eski görevine gönderilmek suretiyle hademe-i hayrat dağıtılmıştır.[59]

*

ayasofyada imam kadrosunun baska yerlere dagitilmasi

Ayasofya’da görev yapan imam, müezzin ve kayyım kadrolarının başka yerlere dağıtılması…

***

Sözkonusu görevliler fiilen başka görevlere verildi ise de Ayasofya Camii’ne ait kadroları uzun süre iptal edilmedi. 1950 yılına kadar imam ve müezzin kadrosu, 1950 yılından itibaren yalnız imam kadrosu devam etti. Bazı kayıtlara bakılırsa bu tarihe kadar Evkâf Umum Müdürlüğü imamların ve müezzinlerin tayin ve azilleri ile ilgilenmiş, maaşları ise vakıf gelirlerinden karşılanmıştır. Fatih’in Vakfiyesi ve Osmanlı’da uygulanan sisteme bağlı kalınarak görevliler hayat boyu görevde kalırdı. Bu sırada hayatta olduğunu ispatlayan maaşını almaya devam etmekte idi.[60]

Icra Vekilleri Heyeti kararına dayanarak, Maarif Vekili Abidin Özmen’in acele kaydıyla gönderdiği yazı üzerine, Ayasofya, müzeler idaresince teslim alınmaya başlanmıştır. Aynı yazıda, müzenin memur kadroları Büyük Millet Meclisi’nce kabul olununcaya kadar, eski cami bekçilerinin Istanbul Müzeleri Müdürü’nün gözetimi altında çalışması istenmiş bu istek doğrultusunda eski cami kayyımları müze müdürlüğü emrine verilmiştir.[61] Bu görevlilerin geçici bekçi olarak tayini, Ayasofya’nın müzeye tahvilinden sonra korunması kaygılarından kaynaklanmış; Haziran 1935-Mayıs 1936 arasında bir yıllığına geçerli olmak üzere altı bekçi kadrosu tahsis edilmiştir. Kadro tahsisi, Maarif Vekâleti’nin 22.6.935 tarihli yazılı teklifi, Maliye Vekaleti’nin 25.6.1935 tarihli mütalaanamesi ve Icra Vekilleri Heyeti’nin 26.6.935 tarih ve ve 2888 sayılı kararıyla kabul edilmiştir.[62] Bu karar, Ayasofya ile ilgili son ve 5. Bakanlar Kurulu Kararıdır.[63]

*

Camiye Ait Eşyanın Akibeti

*

Ayasofya’da 500 senelik Osmanlı devrinin hatıralarını taşıyan mimariye dahil olmayan, fakat cami karakterini tamamlayan rahleler, asma kandiller, kandilarası süsleri, sakal-ı şerif ve Kur’anı Kerim çekmeceleri, halılar, yazı levhaları, sandıklı saatler ve pabuçluklardan bir numunesi dahi bugün burada veya başka bir müzede bulunmamaktadır. Halbuki Ayasofya gibi ehemmiyet verilmiş bir mabedin eşya bakımından çok zengin olması gerekirdi ve öyle idi. Tespitlerimize göre, müze oluşuna dair kararname ile cami Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlandı. Kararname’nin Istanbul Evkaf Müdürlüğü’ne ulaşması üzerine, cami ibadete kapatıldı. Içerisindeki teberrukat eşyası kaldırıldı. Dört nüsha tutanak tutularak cami, Müzeler Umum Müdürlüğü’ne teslim edildi. Toplanan teberrukat eşyası, daha önceden de bu maksatla kullanılan, giriş ve çıkışı doğrudan cami ile bir ilgisi bulunmayan bir odaya kaldırıldı.[64]

Anlaşılan o ki, caminin teberrukat eşyasının bir kısmı konulduğu yerde de kalmamış, kısa bir süre içerisinde başka camilere dağıtılmıştır. Bir kısım eşyanın akıbeti ise bugüne kadar hiç bilinememiştir.[65]

Azade Akar’ın tespitlerine göre, kendi devrinde mihrab önünde altı şamdan ve yine daha önce mihrab önünü kaplayan perişan olmuş halıdan başka hiçbir cami eşyasına ve hediyesine tesadüf edilememektedir. Ayasofya’nın halıları, caminin müzeye çevrilmesinden sonra Edirne camilerine gönderilmiştir. Camiyi boydan boya kaplayan halılardan başka, 1926’da Mambury tarafından görülüp kaydedilen yazılı ayetlerle süslü nadide duvar halılarının nerede olduğu da bilinemiyor.[66]

Caminin müzeye çevrilmesi üzerine içeride bulunan eşya ile halılar ve levhalar kaldırılmıştır. Mustafa Izzet’in yazdığı celi levhaların indirilmesi için bir temayül belirmiş, bu fikir Türk sanatına duyduğu sevgi ve saygı ile tanınan Albert Gabriel tarafından da desteklenmiştir. Bu temayül, bir gerekçe de bulmuş ve “mimariyi bozuyor” iddiasıyla duvarda asılı bulunan Ism-i Celâl, Ism-i Resul, Hülefây-ı Râşidin ve Hz. Hasan, Hz. Hüseyin levhaları, asılı bulundukları yerlerden indirilmiştir.

*

Mustafa Izzet levhalarinin indirilmesiyle ilgili yazi

[67] no’lu dipnot ile ilgili… Mustafa Izzet levhalarının indirilmesi ile ilgili yazı…

***

Semavi Eyice, Atatürk bu levhaların “mimariyi bozuyorlar” demek suretiyle indirilmelerinin doğru olacağı düşüncesini ortaya koymuş ve levhalar az sonra indirilmiştir der.

Kaldırılan levhalar, Ayasofya’nın hünkâr mahfili tarafındaki köşesine (sol tarafta karanlık bir köşeye) üst üste istif edilerek burada rutubet ve havasızlıktan çürümeye bırakılmıştır. Bu yazıların başka camilere asılması tasarlanmış fakat kapılardan geçmeyecekleri düşünülerek bundan vazgeçilmiştir.[67]

Hadiseleri günü gününe takip ettim diyen Ibrahim Hakkı Konyalı şöyle diyor;

“Güzel bir tesadüf diyelim. Bu levhalar mabedin kapılarından çıkmadı. Ben hadiseleri, haince yapılan tahripleri günü gününe takip ettim. Levhaları çerçevelerinden çıkartmak istediler. Kırılacaklarını, çatlayacaklarını ileri sürerek bu cinayetleri işlemelerine mani oldum.”[68]

Bakara Suresi
114 - “Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından meneden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir! İşte bunlar, oralara korka korka girmekten başka birşey yapmazlar. Bunlara dünyada perişanlık, ahirette de büyük bir azap vardır.”

***

Fatih Sultan Mehmed Han (rahmetullahi aleyh)’ın Vakfiyesi:

“Eğer bu hayır müesseseleri yıkılacak olursa, ikinci defa, üçüncü defa ila ahir yeniden inşa oluna… Bütün bu şerh ve ta’yin eylediğim şeyler, tesbit edilen şekilde ve vakfiyede yazılı haliyle VAKIF olmuştur; şartları değiştirilemez; kanunları tağyir edilemez; asılları maksatları dışında bir başka hale çevrilemez; tesbit edilen kuralları ve kaideleri eksiltilemez; vakfa herhangi bir şekilde müdahale Allâh’ın diğer haramları gibi haramdır.

Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dedikodudan öteye geçmeyen bâtıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kanun ve kurallarından birini tağyir ederse; vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse; vakfın ortadan kalkmasına veya maksadından ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikame eylemek ve vakfın bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu manada yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse; veya şer’-i şerife aykırı olarak vakıfda tasarruf etmeye azm eylerse, mesela şeri’a-ta ve vakfiyeye aykırı ferman, berat, tomar veya talik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi yahut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey taleb ederse, kısaca bâtıl tasarruflardan birini işler yahut bu tür tasarrufları tamamen geçersiz olan yazılı kayıtlara ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse, açıkça büyük bir haramı işlemiş olur, günahı gerektiren bir fiili irtikâb eylemiş olur. Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların la’neti üzerlerine olsun. Ebeddiyyen Cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten sonra değiştirirse, vebali ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine olsun.

Hiç şüphe yok ki, Allâh her şeyi işitir ve her şeyi bilir.”[69]

**********

KAYNAKLAR:

[1] http://www.kultur.gov.tr

[2] Willy Sperco, Yeni Turkiye’nin Yaratıcısı Mustafa Kemal Atatürk, (Çeviren: Tahsin Saraç), Türk Dili, Sayı 182, Kasım 1966.

[3] Sabine Schlüter, “Gaspare Fossati’nin Ayasofya Onarımları (1847-49)”, 600 Yıllık Ayasofya Görünümleri ve 1848-49 Fossati Restorasyonu, Istanbul 2000, sayfa 65.

[4] Cumhuriyet Gazetesi, 21 Ekim 1935.

[5] Ilber Ortaylı, Milliyet Gazetesi, 8 Haziran 2014.

[6] Ilber Ortaylı, “Ayasofya’yı cami yaptık diye utanacak değiliz”, Hürriyet Gazetesi, 19 Aralık 2013.

Ortaylı, Ayasofya’nın Islam dünyasının bir numaralı camisi iken müze haline getirildiğini “Türkiye’nin Yakın Tarihi” adlı kitabında da belirtmektedir; Timaş Yayınları, 17. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 221.

[7] Ayın Tarihi, 1934 No: 11, sayfa 495-497.

[8] Hitler’s Table Talk 1941 – 1944 His Private Conversations, (Almanca’dan tercüme eden Norman Cameron ve R.H. Stevens) Enigma Books, New York City 2000, sayfa 607.

Almanca yayın için bakınız; Henry Picker, Hitlers Tischgespräche im Führerhauptquartier 1941–1942, Athenäum Yayınları, Bonn 1951.

[9] The Auckland Star Gazetesi, 24.11.1934.

[10] Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 22, Ankara 1957, Belge 574.

[11] Ilhan Akçay, Ayasofya Camii, Ankara 1968, sayfa 60-68.

[12] Hüseyin Hilmi Işık, Seadet-i Ebediye, Istanbul 1968 (6. Baskı), sayfa 976 ve devamı. Aktaran: Kadir Mısıroğlu, Osmanoğulları’nın Dramı, Sebil Yayınevi, 6′ıncı basım (ilk basım 1974), Istanbul 1992, sayfa 99.

[13] Ilhan Akçay, Ayasofya Camii, Ankara 1968, sayfa 90, 91.

[14] Ömer Lütfi Barkan-Ekrem Hakkı Ayverdi, Istanbul Vakıfları Tahrir Defteri, sayfa 16, 1 nolu dipnot.

[15] Ibrahim Hakkı Konyalı, Tarih Sohbetleri, Yeni Asya Gazetesi, 1 Ekim 1974.

Ayrıntılı bilgi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/14/ayasofya-minarelerinin-yiktirilmak-istenmesi/

[16] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MU-12/A-6/4; Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: Mu-12/18-4/5; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa.502.

[17] Resmi Gazete, sayı 2865, 27.11.1934.

[18] TBMM Zabıt Ceridesi, cild 25, Içtima 4, Inikat 7, sayfa 35. 24.11.1934. Kanun 2587.

[19] Anıtkabir Eski Komutanı Ali Güler, Hemşehrimiz Atatürk, sayfa 66-68.

[20] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Istanbul 1969, sayfa 569.

[21] Şerafettin Turan, Ismet Inönü Yaşamı Dönemi ve Kişiliği, Ankara 2000 sayfa 32-34.

[22] Orhan Dirik, Babam Kazım Dirik ve Ben, Istanbul 1998, sayfa 69.

[23] Sabiha Gökçen, Atatürk’ün Izinde Bir Ömür Böyle Geçti, (Yazan: Oktay Verel) Istanbul 1982, Fotoğraflar bölümünde.

[24] Yahya Kemal, Topkapı Sarayında Aziz Istanbul, sayfa 113-118.

[25] Ismet Bozdağ, “Camiden Müzeye Ayasofya”, Vakit Gazetesi, 28-29 Mayıs 1994.

[26] Ittihat Gazetesi, 13 Ocak 1970.

[27] Sebilürreşad, c. 5, sayı 125, sayfa 398; Eşref Edib, “Ayasofya Meselesinin Etrafındaki Esrar”, Bugün Gazetesi Armağanı, 29 Mayıs 1970, sayfa 10.

[28] Sedat Kumbaracılar, “Ayasofya’nın Levhaları”, Hayat Tarih Mecmuası, 1 Şubat 1970, Yıl. 6, c. 1, sayı 1, sayfa 74.

[29] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, no 030 18 01 02 20 37 18.

[30] Nakleden: Cumhuriyet Gazetesi, 3 Ağustos 1931.

[31] Thomas Whittemore, Ayasofya Mozaikleri, Turk Tarih Kurumu Tarafından Yayınlanan Halil Edhem Hatıra Kitabı’ndan ayrı basım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1947, sayfa 199.

[32] Hüseyin Yılmaz, Ayasofya, Istanbul 1991, sayfa 38, 39.

[33] Hüseyin Yılmaz, Ayasofya, Istanbul 1991, sayfa 54-57, Çınar Dergisi, 1 Temmuz, 1997, sayfa 10.

[34] Semavi Eyice, tanıtım yazısı (Mango, Cyril, Materials for the Study of the Mosaics of St.Sophia at Istanbul /Istanbul’da Ayasofya’nın mozaiklerinin incelenmesi için malzeme), Belleten, c. XXVIII, Sayı 109-112, Ankara 1964, s. 779.

[35] Ziyad Ebuzziya, “Ezan Sesine Hasret Ayasofya”, Islam Mecmuası, Yıl 4, sayı 46, Haziran 1987, sayfa 17.

[36] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Icra Vekilleri Heyeti Kararı 1341/1925: 1880; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi 1341: Defter II.6/2442.

[37] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Icra Vekilleri Heyeti Kararı 1927: 5230; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi 1927: Mülahazat 2/1589.

[38] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Icra Vekilleri Heyeti Kararı 1931: 11195; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi 1931: 18/149-51; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 500.

[39] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MU-12/A-6/3.

[40] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Icra Vekilleri Heyeti Kararı 1935: 2888; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi 1935:143/133.

[41] Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 501.

[42] Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 501; Ziyad Ebuzziya, “Ezan Sesine Hasret Ayasofya”, Islam Mecmuası, Yıl 4, sayı 46, Haziran 1987, sayfa 17.

[43] Aziz Oğan, Türk Müzeciliğinin 100’üncü Yıldönümü, Istanbul 1947, sayfa 22, 23.

[44] Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 501; Ziyad Ebuzziya, “Ezan Sesine Hasret Ayasofya”, Islam Mecmuası, Yıl 4, sayı 46, Haziran 1987, sayfa 17.

[45] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MU-12/A-4/1; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 501.

[46] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MU-12/A-4/1-2; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 501; Nureddin Can, Eski Eserler ve Müzelerle Ilgili Kanun, Nizamname ve Emirler, Ankara 1947, sayfa 64, 65.

[47] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MU-12/A-4/2; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 500; Ilhan Akçay, Ayasofya Camii, Ankara 1968, sayfa 98-99.

[48] Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 500.

[49] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, nr. 030-18-01/49-79-6; Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MU-12/A-6/3; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 502; Ilhan Akçay, Ayasofya Camii, Ankara 1968, sayfa 99.

[50] Ilhan Akçay, Ayasofya Camii, Ankara 1968, sayfa 98-100.

[51] Komisyon raporları ve yazışmalar Ayasofya Müzesi’nde bulunmaktadır.

[52] Aziz Oğan’ın müzenin 1 Şubat 1935 tarihinde açılacağını belirten yazısı ve ayrıca Ayasofya Kütüphanesi, Ayasofya görevlileri ve müze biletleri hakkında bazı teklifleri.

[53] Zaman Gazetesi, 1 Şubat 1935.

[54] Cumhuriyet Gazetesi, 2 Şubat 1935.

[55] Ayasofya Müzesi’nde bulunan yazışma örneği.

[56] Ayasofya Müzesi’nde bulunan komisyon raporu örneği.

[57] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MU-12/A-4/1; Ziyad Ebuzziya, “Ezan Sesine Hasret Ayasofya”, Islam Mecmuası, Yıl 4, sayı 46, Haziran 1987, sayfa 18; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 502.

[58] Hüseyin Yılmaz, Ayasofya, Istanbul 1991, sayfa 80.

[59] Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi, Dersaâdet Tafsili Defteri, nr. 963, sayfa 43; Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: Mü-12/A-4/7,8,9; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 503.

[60] Ismail Kandemir, Ulu Mâbed Ayasofya, Istanbul 2004, sayfa 76.

[61] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi, 1934: MÜ-12/A-4/10,11.

[62] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Icra Vekilleri Heyeti Kararı 1935: 2888; Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi 1935:143/133.

[63] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, nr. 030-18-01-02/ 56-55-4; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 503.

[64] Vakıflar Genel Müdürlüğü, Hayır Işleri Dairesi Arşivi 1934: MÜ-12/A-4/7, 8,9; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 503.

[65] Doç. Dr. Said Öztürk, Prof. Dr. Ahmed Akgündüz, Yaşar Baş, Kiliseden Müzeye Ayasofya Camii, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, Istanbul 2006, sayfa 463.

[66] Azade Akar “Ayasofya’da Bulunan Türk Eserleri ve Süslemelerine Dair Bir Araştırma”, Vakıflar Dergisi, sayı 9, Ankara 1971, sayfa 284.

[67] Ibnülemin Mahmud Kemal Inal, Son Hattatlar, Istanbul 1955, sayfa 161.

Ayrıca bakınız;

Semavi Eyice, tanıtım yazısı (Mango, Cyril, Materials for the Study of the Mosaics of St.Sophia at Istanbul /Istanbul’da Ayasofya’nın mozaiklerinin incelenmesi için malzeme), Belleten, c. XXVIII, Sayı 109-112, Ankara 1964, sayfa 778; Semavi Eyice, “Ayasofya”, sayfa 209; Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 503; Talip Mert, “Kazasker Mustafa Izzet Efendi”, M. Uğur Derman 65. Yaş Armağanı, Sabancı Üniversitesi, Istanbul 2000, sayfa 415.

– Ilhan Akçay, Ayasofya Camii, Ankara 1968, sayfa 91-93.

[68] Ibrahim Hakkı Konyalı, Tarih Sohbetleri, Yeni Asya Gazetesi, 2 Ekim 1974.

[69] Fatih’in Arapça Orijinal Vakfiyesi, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Kuyud-ı Kadime Arşivi, nr. 1074.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Islam’da ve Osmanlı’da Kadın

Islam’da ve Osmanlı’da Kadın

Bilgi bombardımanının nasıl bir şey olduğunu merak edenler, bu programı mutlaka izlemelidir. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci hocamız, başta Islam ve Osmanlı’da kadın hakları olmak üzere, muhtelif birçok konu hakkında değerli bilgiler verdi. Allah Teala, hocamıza sağlıklı, sıhhatli, uzun ve hayırlı bir ömür ihsan eylesin.

Iyi seyirler…

 

.

Ingiltere Kralı M. Kemal Atatürk’ün elini öptü mü? (Yeni)

Ingiltere Kralı M. Kemal Atatürk’ün elini öptü mü? (Yeni)

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ingiltere-krali-m-kemal-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-yalani-ingiliz-krali-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-yalani

***

Iki sene önce paylaştığımız bu konuyu, yeni bilgi ve belgelerle takviye ederek tekrar paylaşıma sunuyoruz…

***

(Nelerle uğraşıyoruz)

Bu kadar da yalan olmaz ki kardeşim… Bu kemalistler “kime” çekti acaba???

Hani ufak atsınlar da civcivler yesin diyeceğim ama, Üniversite öğrencisi geçinenler bile bu yalana aldanıyorlar veya aldanmak işlerine geliyor.

Ingiltere Kralı, güya M. Kemal Atatürk’ün elini öpmüş. Fotoğrafın (solda) çekildiği tarih 24 Temmuz 1927…

Oysa Ülkemize ilk gelen Ingiltere Kralı 8′inci Edward o tarihte daha Kral bile değildi. Kendisi 20 Ocak 1936 yılında Kral olmuş ve 4 Eylül 1936′da Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Yüklediğimiz fotoğraf (sağda) bu ziyaretten çekilmiştir. Sol fotoğraftaki adam ise, halktan herhangi birisidir.

Nitekim fotoğrafı bilgisayar ortamında renklendiren Ateş Akkor, koleksiyonundaki bu fotoğrafı “Yaşamın Içinden Cumhuriyet ve Atatürk Fotoğraf Sergisi”nde sergilemiş ve yaptığı açıklamada o adamın halktan herhangi birisi olduğunu söylemiştir.

Kaldı ki, Ingiliz kültüründe saygıdan dolayı “erkeklerin” eli öpülmez. Yalnızca “kadınların” eli öpülür. Eğer kemalistlere göre M. Kemal Atatürk “kadın” veya “kadına benzer” bir şey ise, o halde sorun yok. Inanmaya devam edebilirler.

Insan, “ATA’mı öveyim” derken rezil bile edebiliyor.

Düşünsenize…

Bu kemalistlerden biri (erkek) diplomat oluyor ve bir Ingiliz diplomatına; “Sizin kralınız bizim ATA’mızın elini öptmüştü” diyor…

Rezalet.!

Adam;

“Ben de sizin elinizi öpeyim *Madam* !!!” demese bari…

Aslında gayrimüslim kralların hepsi M. Kemal Atatürk’ün elini öpmeliydi. Zira onların yüzyıllarca Haçlı Seferleriyle yapamadıklarını birkaç yılda yapmayı başarmıştır. Hilafeti ve Allahu Teala’nın emrettiği Islam kanunlarını ülkemizde uygulamadan kaldırmıştır.

Ingiltere kralı M. Kemal’in elini öpmedi, ama M. Kemal 4 Eylül 1936′da Türkiye’yi ziyaret eden Ingiltere Kralı 8’inci Edward’ı Dolmabahçe rıhtımında “bizzat” eliyle karaya çıkardı.

Buyrun:

m. kemal atatürk ingiltere krali, ingiltere krali atatürkün elini öptü mü, atatürk dolmabahce rihtimi, m. kemal atatürk 8. edward ingiliz krali

Müslümanların Padişahı’nı “tepeledikten” sonra Ingiltere Kralı 8. Edward’ı Dolmabahçe rıhtımında “bizzat” eliyle karaya çıkaran M. Kemal -bu sahneyi okuyabilene- kimin adamı olduğunu çok net bir şekilde göstermiştir…

***

Bununla da kalsa iyi, Kralın Türkiye’den ayrılması ve bir telgrafla M. Kemal’e veda ve teşekkür etmesi üzerine M. Kemal bu telgrafa şu karşılığı verdi:

“Memleketimizde bize çok kısa görünen eğleşmeleri sırasında, Türk milleti beslediği yüksek takdir ve saygı dolu sevgi duygularını anlatabilmek imkânını bulmuştur. Majesteleri bütün kalpleri kendine çekmiştir. Ben bu çekiciliği bütün kapsamı ile duymanın büyük tadını aldım. (Bak seen! : K.Çandarlıoğlu) Şerefli hükümdar hakkında beslemekte olduğum samimi dostluk duyguları, bu ilk ve kısa buluşmanın bıraktığı unutulmaz hatıra ile meydana çıkmış bulunuyor.”[1]

Kemalistlerden gelen tepkileri hisseder gibiyim: “Yalaan! ATA’mız bir hükümdara, bir krala böyle saygı dolu sözler söylemez, o hürriyetçi, cumhuriyetçi, antiemperyalist vs. idi! Nitekim Padişah’ı da tepeledi!”

Dönemin Cumhuriyet gazetesini yayınlayalım da işi sağlama alalım:

*

ingiliz-krali-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-ingiliz-krali-m-kemalin-elini-c3b6ptc3bc-mc3bc-kral-atatc3bcrkc3bcn-elini-c3b6ptc3bc-8-edwardin-tc3bcrkiyeyi-ziyareti-atat

Ingiltere Kralı 8. Edward’ın Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan telgrafı…

***

Dikkat edilirse telgraf; “Ekselans Kamâl Atatürk” diye başlıyor.[2] Yani Ingiliz Kralı bile Atatürk’ün isminin K”a”mâl olduğunu[3] biliyor fakat “Atatürk’ün askerleriyiz” diyen bizim kemalistlerin bundan haberi bile yok. Bu durumda aslında “kimin” askerleri olduklarının da farkında değiller.

Şimdi de M. Kemal’in “Şerefli (!) hükümdar”a yazdığı telgrafın gazetedeki[4] metnini görelim:

*

ingiliz krali atatürkün elini öptü ingiliz krali m. kemalin elini öptü mü, kral atatürkün elini öptü, 8. edwardin türkiyeyi ziyareti, atatürk ingiliz kralina telgrafi

M. Kemal’in, Ingiltere Kralı 8. Edward’a gönderdiği ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan telgraf…

***

Hakikaten çok duygu yüklü bir telgraf, ne dersiniz?

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 4, Ankara, 1945-1972, sayfa 577.

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 10 Eylül 1936, sayfa 1.

[3] Atatürk’ün ismi Kemal mi Kamal mı ? Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/27/ataturkun-ismi-kemal-mi-kamal-mi/

[4] Cumhuriyet Gazetesi, 10 Eylül 1936, sayfa 4.

Ayrıca bakınız;

Anadolu Ajansı 9 Eylül 1936.

***

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, Ücretsiz Kitap: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 502.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Kemalist Rejim’in Inanılmaz Istiklal Mahkemeleri Itirafı

Kemalist Rejim’in Inanılmaz Istiklal Mahkemeleri Itirafı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

istiklal mahkemeleri idam, istiklal mahkemeleri gercegi, istiklal mahkemeleri itirafi, istiklal mahkemelerinde kac kisi asildi istiklal mahkemeleri atatürk, istiklal mahkemeleri kazim karabekir***

1939 yılının Ekim ayında, TBMM’deki boş bir üyelik için yapılması gereken ara seçimde, evvelce Istiklal Mahkemeleri’nde yargılanıp mahkum edilmiş olan Rauf Orbay’ın aday yapılması düşünülüyordu.

M. Kemal’in ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan Inönü, bir çay davetinde Rauf Orbay’la görüşür ve ona mebusluk teklif eder. Rauf Orbay, hatıralarında bu gelişmeyi şöyle anlatır:

“Çaydan sonra koluma girerek, salonun denize nazır bölümünde dolaşırken birden durdu ve teklifini yaptı: ‘Rauf Bey kardeşim, sizinle çalışmak istiyorum; benim ve memleketin buna ihtiyacı var’ dedi. Samimi olduğuna şu anda da kâniim. Benim iradem harici diyebileceğim bir hisle yıllardır keyfî, haksız, hatta zalim bir kararla elimden alınmış vatan hizmetlerimin kalp inkisârı içinde cevap verdim: ‘Bu beraber çalışma nasıl mümkün olur? Ben vatan hizmetlerinden mahrum edilmiş bir adamım.’ Kolumda idi. Hissedeceğim kadar bir kuvvetle sıktı ve kat’î edâ ile dedi ki, ‘Onu bana bırak. Öyle bir hâl bulduracağım ki, ortada seni üzen hiçbir tortu kalmayacak.’ dedi.”

Aslında Orbay, Inönü’nün mebusluk önerisini, tekrar muhakeme edilip aklanmadığı sürece kabul etmek istemiyordu. Fakat görüşmeler sonucunda Inönü’nün Orbay’ı ikna ettiği görülüyor. Rauf Orbay, hatıralarında bu uzlaşmayı şöyle anlatacaktır:

“Birkaç gün sonra Ali Fuat (Cebesoy) bana gelmişti. Ismet Paşa ile konuşmamızın safhalarını kendisinden dinlediği anlaşılıyordu. Ali Fuat Paşa ile aramızdaki sarsılmaz dostluğu bildiği için ona bilgi verdiğini ve endişeme mahâl olmadığı teminatını kendisine ilettiğini anladım. Mevzu üzerinde hassasiyetimi bilen Ali Fuat bana bunu açıklamamakla beraber, ‘Hâdiselerin memleket için aldığı ehemmiyet gözlerinin önünde. Hiçbir hisle kendini bütün ömrünü vakfettiğin ülkeyi en olgun devrinde hizmetlerinden mahrum edemezsin. Inönü, seni her bakımdan tatmin edecek hukukî bir formül için ilmine güvendiği otoritelere talimat vermiş. Zannediyorum meclise bir an evvel girmen için açılmış tek milletvekilliğinden istifade edecek.’ dedi. Aradan sadece yedi gün geçmişti. Reisicumhurun teşebbüsünün bu kadar süratli neticeleneceğine ihtimal vermediğim bu müddet içinde hukukçular isnat ve mahkûmiyetime mesnet bu iddiayı bertaraf eden formülü bulmuşlar…”[1]

Rauf Orbay’ın Ekim ayı sonunda yapılacak olan ara seçimde Kastamonu mebusu adayı olduğunu açıklayan CHP beyannamesi şöyleydi:

“Yeni Mebus Namzetlerimiz (adaylarımız)…
Beyanname…
Kastamonu Mebusu Hüsnü Açıkgöz’ün ölümü dolayısıyla boşalan Kastamonu mebusluğuna eski Istanbul Mebusu ve eski Başvekil Rauf Orbay’ın genel başkanlık divanınca namzetliği kararlaştırılmıştır.
Rauf Orbay hakkında evvelce Izmir (Ankara) Istiklâl Mahkemesi tarafından verilmiş olan mahkûmiyet kararının ref’i (kaldırılması) için vâki müracaatı üzerine yapılmış olan hukukî tetkikte araya girmiş olan umumî af kanunları, isnat olunan fiili bertaraf ettiği gibi, muhakemenin iadesini de gayri mümkün kılmış ve esasen muhakeme iade edilebilseydi beraatin muhakkak olacağı kanaatine varılmış olduğu görülmüştür. Sayın ikinci müntehiplere bildirir ve ilan ederim.
22.10.1939
CHP Genel Başkan Vekili
Başvekil
Dr. Refik Saydam”[2]

“Türkiye’de Milli Şef Dönemi” adlı Doktora tezinde söz konusu beyanname hakkında değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Cemil Koçak, ardından sözü Istiklal Mahkemeleri’ne bağlıyor ve şu çarpıcı tespitte bulunuyor:

“…CHP, CHP Genel Başkan Vekili ve Başvekil Refik Saydam imzasıyla yayınlanan beyanname ile, Istiklâl Mahkemeleri’nin kararlarının siyasî mahiyetini açıkça itiraf ediyordu.”[3]

Görüldüğü gibi, bu beyanname ile Rauf Orbay’ın yanı sıra, Istiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak mahkum olan, hatta asılarak idam edilenler de dahil olmak üzere, tüm sanıkların suçsuz oldukları itiraf edilmektedir.

“…muhakemenin iadesini de gayri mümkün kılmış ve esasen muhakeme iade edilebilseydi beraatin muhakkak olacağı kanaatine varılmış…” cümlesine dikkat edilecek olursa, Istiklal Mahkemeleri’nde tam manasıyla bir tiyatro oyunu sahnelenmiş olduğu kolaylıkla anlaşılır…

Siyonistlerin telkin ettiği, Ingilizlerin yazdığı, M. Kemal’in rejisörlüğünü yaptığı ve “Üç Aliler”in savcılık-hakimlik rolü oynadığı bir tiyatro oyunu. Madem beraati muhakkak idi de neden mahkum edildi?! Aslında “Istiklal” değil, “Ingiliz” Mahkemeleri denmeliydi. Bundan böyle hiçbir kemalist, Istiklal Mahkemleri’nde yargılanıp mahkum edilenlerin suçlu olduklarını iddia edemez.

Nitekim Rauf Orbay, hatıralarında, söz konusu beyanname hakkında şunları diyecektir:

“Beni haksız, insafsız, hukuk yoksunu bir mahkûmiyetle senelerdir dertlendiren aynı iktidarın ‘mahkeme iade edilebilseydi beraatinin muhakkak olacağı kanaatine varılmış olduğu’ ikrarı, benim neslimi ve gelecek nesilleri elbette ürperterek düşündürecekti: Peki, idam edilmiş masumların yaşama hakkını geri getirmek mümkün mü idi? Onların darağacındaki cesetleri üzerine yapıştırılan ihanet-cinayet yaftasının evlât-ahfâdının taşıyacakları elem ve ızdırap ne olacaktı? Böylesine komplonun zaman aşımı olabileceğini kabul etmek hangi âdil vicdanın tasdik edeceği lâubâlilikti?”[4]

Dönemin meşhur CHP milletvekillerinden Faik Ahmet Barutçu -ki daha sonra Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı da yapacaktır- anılarında mezkur beyannameyi şöyle yorumluyor:

“Bu bildiri üzerine türlü yorumlar yapılmıştır. Çünkü, Istiklal Mahkemesi’nin yargılama kararlarının yasal kanıtlardan yoksunluğu niteliğini açıklayan bu yargı ile, yalnız Rauf Bey aklanmıyordu. Bu nedenle, böyle bir yargıyı, Istiklal Mahkemesi’nin kararlarına karşı bir darbe kabul ederek, eleştirenler vardı. Meclis Reis Vekilleri’nden biri de, bu adaylığın bir oldu-bitti biçiminde yayınlandığını söylüyordu.”[5]

Bu gelişme üzerine Orbay, 22 Ekim’de yapılan ara seçimde CHP adayı olarak Kastamonu mebusu olur.[6] “Olur” diyoruz, “seçilir” demiyoruz. Çünkü Tek Parti döneminde diğer mebuslar gibi o da CHP Genel Başkanı tarafından “atanmıştır.”[7]

Istiklal Mahkemeleri gibi, Tek Parti döneminde yapılan seçimler de bir tiyatro oyunundan farksızdı.

Yukarıda metnini verdiğimiz beyanname, 21 Ekim 1939 tarihinde Anadolu Ajansı ile duyurulmuş ve ertesi günü gazetelerde yer almıştır. Milletvekili adaylığının basında yer aldığı gün (22 Ekim), ikinci seçmenler Orbay’ı milletvekili olarak seçmiş(!)lerdir. 22 Ekim tarihinde de, Anadolu Ajansı aracılığı ile “ittifakla” seçildiği kamuoyuna duyurulmuştur. Bu seçimin gerçek anlamda bir seçim olmadığı ortadadır. Adaylığın açıklanmasıyla seçimin yapılması arasında sadece bir gün vardır. Milletvekillerinin seçim çalışması yapması ya da ikinci seçmenlerin milletvekili adaylarını ayrıntılı olarak tanımayı istemeleri gibi bir durum söz konusu değildir. Aslında yapılan seçim değil, milletvekilliğini onaylamaktan ibarettir.[8]

Sonuç olarak Kemalist rejimin, Istiklal Mahkemeleri’nde mahkum edilenlerin aslında suçsuz olduklarını itiraf ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Ancak bu dosya burada kapanmaz; Mahkeme-i Kübrâ’da tekrar görüşülecek… Hiç şüpheniz olmasın.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Cemal Kutay, Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir Insanımız: Hüseyin Rauf Orbay (1881-1964), cild 5, Kazancı Kitap Ticaret A.Ş., Istanbul 1992, sayfa 406, 407.

Bu konuda ayrıca bakınız;

Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, cild 2, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 249-256.

[2] Anadolu Ajansı, 21.10.1939.

Ayrıca bakınız; Ayın Tarihi, sayı 71, Ilkteşrin 1939, ss.15, 16.

- Ulus Gazetesi, 22.10.1939.

- Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa, 166, 167.

- Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, Vatan Neşriyat, Istanbul 1957, cild 2, sayfa 216, 217.

[3] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 2, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 108.

[4] Cemal Kutay, Osmanlı’dan Cumhuriyete Yüzyılımızda Bir Insanımız: Hüseyin Rauf Orbay (1881-1964), cild 5, Kazancı Kitap Ticaret A.Ş., Istanbul 1992, sayfa 407, 408.

Bu konuda ayrıca bakınız;

Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, cild 2, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 250.

[5] Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar (1939-1954), Milliyet Yayınları, Istanbul 1977, sayfa 21.

[6] Orbay’ın milletvekili seçilmesi için bakınız; Ayın Tarihi, sayı 71, Ilkteşrin 1939, s. 16. Burada 22 Ekim tarihli Anadolu Ajansı’nın haberi yer almaktadır.

- Ulus Gazetesi, 23.10.1939.

Buna rağmen Orbay, anılarında şöyle diyecektir:

“Kastamonu mebusluğuna seçilmiş olmama rağmen Halk Fırkası’na (CHP’ye) girmedim. Girmem için yapılan bütün ısrarlara rağmen, müstakil kaldım.”

Bakınız; Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni, Siyasi Hatıralarım, cild 2, Emre Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 256.

[7] Tek Parti döneminde milletvekillerini halkın seçmediğini, CHP Genel Başkanı tarafından atandığını başka bir yazımızda uzun uzadıya anlatmıştık:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[8] Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, 2. Baskı, Boyut Kitapları, Istanbul 1999, sayfa 340.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

*

özgecan aslan cinayeti özgecan cinayet özgecanin katilleri, özgecan aslanin katilleri Allahin hükmü, seriat nedir, kisas nedir kisasa kisas nedir

***

Türkiye birkaç gündür bu haberle çalkalanıyor:

“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde kayıp olarak aranan Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın öldürüldükten sonra yakılmış cesedi bulundu.”

Bu kabul edilemez cinayeti işleyen katile ne olacak? Nasıl bir ceza verilecek?

Islam hukukuna yani Islam Şeriatı’na göre Özgecan’ın ailesine sorulur; “Katilin cezası ne olsun? Kısasa kısas gereği ölüm cezası mı, yoksa diyet mi?” Katil, ailenin vereceği karara göre cezalandırılır.

Kemalist rejimin kafir batıdan devşirdiği kanunlarına göre ise, Özgecan’ın katilini hep birlikte cezaevinde besleyeceğiz.

Kul yapımı ceza yasalarımız, bu suçlulara “insan hakları adı altında” suçluya işlediği suçun dengi bir ceza vermemekle, suçlara teşvik etmektedir.

Şimdi soruyoruz; Hangi kanun adalete uygundur?

***

“Kısas” nedir?

Kısas, kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir.

Elmalılı Hamdi Yazır mealinde “Kısas” cezası:

Bakara Suresi:

178 - Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.

179 - Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.”

***

Alttakı bağlantılara tıklayarak konu hakkında geniş bilgi alabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

***

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/02/laiklik-nedir-cesur-bir-laikin-agzindan-laikligin-gercek-yuzu/

***

Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*