Harf Inkılabı işe yaradı mı?

Harf Inkılabı işe yaradı mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

harf inkilabi, harf devrimi, yazi devrimi, atatürk harf inkilabi, harf inkilabi okuma yazma oranlari, osmanlida okuma yazma oranlari***

Tarihçi Ayşe Hür, “Öteki Tarih” adlı kitabının üçüncü cildinde Harf Inkılabı’nın işe yarayıp yaramadığını sorguluyor. Muhafazakar kesimden (yani kemalistlerin tabiriyle yobaz!) olmayan ve kendisini “Ateist” olarak tanımlayan yazar, bu konuda şunları yazıyor:

‘Dilde sadeleşme’ çabalarıyla desteklenen yeni harfler, Türkiye halkının okuryazarlık oranlarını nasıl etkiledi? Buna cevap vermek kolay değil; çünkü örneğin 1927’de okuryazarlık oranının yüzde 8.1 olduğunu söyleyen resmi istatistiklere karşılık, 1895 yılına ait Osmanlı istatistiklerinde Anadolu ve Rumeli’de 5-10 yaş arası kız ve erkek Islam çocuk nüfusunun yüzde 57’sinin ilkokul öğrencisi olduğu görülüyor. Bu istatistiklerin güvenilir olup olmadığını söylemek kolay değil, ancak bilindiği gibi 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre ilköğretim zorunluydu. Bu nizamnameye II. Abdülhamid de sıkı şekilde uymuş, ancak okullaşmada çok başarılı olunamamıştı. Yine de 1900’de imparatorluktaki 29.130 sibyan okulunda ve iptidailerde (ilkokullarda) 900 bin civarında kız-erkek öğrenci okuyordu. Aynı yıllarda idadi ve rüştiyelerde (yani ortaokul ve liselerde) 60 bin civarında öğrenci vardı. Daha önceki yılları da esas alan kümülatif bir hesaplamayla, cumhuriyete aktarılan okuma-yazma oranlarının yüzde 8.1’den daha yüksek olması mantıklı görünüyor.

Yine de bütün çabalara rağmen 1935 yılına ait istatistiklere göre, 16.5 milyon olan nüfusun sadece yüzde 20’si okuma yazma biliyordu. Bu oran 1945’te yüzde 30’a, 1950’de yüzde 34’e çıkabilmişti. Yani, Harf Inkılabı okuma yazma oranlarını yıllara göre ikiye, üçe katlamıştı ama eğer bir yanlışlık yoksa, 1895 oranlarının yanına bile yaklaşamamıştı.

Aslında bu durum gayet doğaldı. Bir toplumun okuma-yazma oranlarının doğrudan alfabenin kolaylığı ya da zorluğuyla ilgisinin olmadığına dair dünya yüzünde bol örnek bulmak mümkün. Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Japonya, Çin, Israil, Kore, Sırbistan, Hindistan, Tayland gibi ülkeler ekonomik ve kültürel kalkınmalarını, hepsi Arap alfabesi kadar veya ondan daha zor olan alfabeleriyle başarabilmişlerdi.

Sonuç olarak, Kemalist modernleşme hamlesinin önemli köşe taşlarından biri olan Harf Inkılabı, toplumun genel kültür düzeyine katkıda bulunmaktan çok, halkın tarihle ilişkisini kesmekte işe yaradı. Böylece geçmişle bağlar, devlet ve devletin istediği tarzda ilgilenen ‘tarihçiler’ tarafından kurulmaya başlandı. Bu tarihçilerin esas işlevleri ise, ‘kozmopolit’, ‘karışık’, ‘Şarklı’, ‘geri’ olarak niteledikleri Osmanlı kimliğinin yerine, ‘etnik açıdan saf, ‘dünya görüşü açısından laik’, ‘Batılı’, ‘modern’ bir ‘Türk’ kimliğinin üzerinde yükselecek Türk-ulus devletini inşa etmekti.

 

**********

 

YAZARIN ÖZET KAYNAKÇASI:

Hikmet Dizdaroğlu, “Mirza Fethali Ahundzade ve Alfabe Meselesi”, Türk Dili, S. 8, Mayıs 1952, s. 460-463; Fevziye Abdullah Tansel, “Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve Neticeleri 1862-1884”, Belleten, S. XVII/66, Nisan 1953, s. 223-249; Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, I. Cilt, TTK Yayınları, 1966; Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle Imtihanı, Çan Yayınları, 1962; Falih Rıfkı Atay, “Yeni Yazı”, Türk Dili, Sayı 23, Ağustos 1953, s. 717-719; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayii A.Ş. Basımevi, 1969; Ibrahim Necmi Dilmen, “Harf Inkılâbı”, Türk Dili-Belleten, S. 31-32, 1938, s. 20-23; Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003.

 

**********

 

KAYNAK:

Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 19, 20.

 

***

 

BENZER KONULARIMIZ:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/11/harf-inkilabinin-zararlari-prof-dr-mehmed-saray/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/05/22/harf-inkilabini-savunan-abdullah-cevdetin-pismanligi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/05/harf-devrimi-ile-ilgili-kazim-karabekir-pasanin-gorusu-kemalistlere-duyurulur/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/31/ataturk-inkilaplari-islama-karsi-yapilmistir/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/24/kuran-dusmani-bay-necatinin-ibretlik-olumu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/10/03/yabanci-bir-tarihcinin-ataturk-devrimleriyle-ilgili-soyledikleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/29/neden-hafizamizi-silmek-istediler/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/05/12/osmanlilar-okur-yazar-degil-miydi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Demokrat Atatürk’ten Trabzon’a Yumruk!

Demokrat Atatürk’ten Trabzon’a Yumruk!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk ali sükrü bey atatürk trabzon yumruk kemal ali sükrü bey, kemal trabzon kaynayan yaraŞark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa

***

Daha önce tafsilatıyla yazdığımız gibi, Lozan Anlaşmasına karşı çıkan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923’te M. Kemal’in muhafızlığını yapan Topal Osman tarafından sinsice öldürülür. Ardından Topal Osman da M. Kemal’in emriyle Muhafız Alayı Komutanı Ismail Hakkı Tekçe tarafından vurularak sırlarıyla ortadan kaldırılır. Böylece konuşması engellenmiş olur.[1]

Ali Şükrü Bey’in Trabzon’da yapılan cenaze töreninde M. Kemal aleyhine olaylar yaşanır. Eski Trabzon Valisi Deli Hamit, 4 Nisan 1923 tarihli Istikbal gazetesinde yayınlanan bir yazısında M. Kemal’i ağır şekilde eleştirir. Bunun üzerine M. Kemal, Kazım Karabekir’e bir öneride bulunur. Gerisini Karabekir’den dinleyelim:

“18 Temmuz’da Trabzon’dan gelen haberler Gazi’nin canını çok sıktı. Ali Şükrü Bey cinayeti, gazete sütunlarında kendisine atıf olunuyordu. Trabzon hakkında Sivas Kongresi sırasında da çok sert hareket etmek istedikleri zamanda mani olmuş ve ikna herşeyin başıdır diyerek icap eden iyi tedbirlerle işleri yürütmüştüm. Şimdi vaziyet daha da nazikleşmişti.

M. Kemal Paşa bana şunu söyledi:
— Trabzon’da kaynayan bir kazan var. Sen bunu vaktiyle söndürmedin. Şimdi de yine kaynamaya başladı. Bu sefer kuvvetli bir yumruk hak ettiler. Bunu nasıl yapmayı muvafık bulursun?.. Müdafaa-i Hukuk merkezinin büyük suistimalleri de varmış.

[Karabekir'in cevabı] : — Gayr-i kanunî hiçbir icraata taraftar değilim.”[2]

Bir gazete eleştirisine dahi tahammül edemeyip diktatörvari yöntemlerle insanları (bizim insanımızı) susturmaya, sindirmeye, ezmeye çalışan M. Kemal Atatürk’ün “demokrat”lığını sorgulama zamanı hala gelmedi mi?

Geldi, diyenler şu yazılarımızı dikkatle okusunlar:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/14/hangi-diktator-halife-ve-padisah-olabilecekken-cumhuriyeti-kurar-diyenlere-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/04/25/m-kemal-ataturkun-calisma-usulu/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/21/m-kemal-ataturke-bayginlik-gecirten-konusma/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Ali Şükrü Bey olayı hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/22/topral-osman-ali-sukru-beyi-neden-oldurdu-ali-sukru-beyi-ataturk-mu-oldurttu/

[2] Kâzım Karabekir, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 82.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Belgelerle Kemalistlerin Islam Düşmanlığı

Belgelerle Kemalistlerin Islam Düşmanlığı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

belgelerle gercek tarih Kadir Candarlioglu belgelerle kemalistlerin Islam düsmanligi chpnin islam düsmanligi chpnin din düsmanligi kemalistlerin din düsmanligi[1] no’lu dipnot ile ilgili belge

***

Istanbul’da Yeni Sabah Matbaası’nda basılarak Bozkurt Kitabevi tarafından El miftahülmuin Li tilavetül kur’anül-kerim adlı bir eser yayınlanmıştı. Basın Yayın Umum Müdürü Selim Sarper’in 22 Kasım 1943 tarihinde Başbakanlığa yazdığı bir yazıya göre, “bu kitap, Arap harflerini öğretmek maksadı ile neşredilmiş”ti. Fakat, “Kur’an okumayı öğretmek gibi bir gaye takip ettiği, kitaba, ‘Kur’anı okutmak için yardımcı anahtar’ suretinde bir ad konmakla anlatılmak istenmişti.” “Kitabın dikkati çeken tarafı” ise, içinde yer alan dualardı. “Bunların Kur’anı okutmak gayesiyle çıkan bir kitapta bulunmaları, kitaba din propagandası mahiyetini vermiş sayılabilir”di. “Çünkü bunlar, Kur’anı Kerim parçalarından olmayıp, Arapça dualardı.”

Yazının altında elyazısı olarak düşülen notta ise, yayınevinin sahiplerinin kimler olduğu sorulmakta idi.[1]

Bizce burada Kur’an okutmayı öğretmek için basılan bir eser (Elif-Ba da diyebiliriz), “Arapça öğretmek istiyor” bahanesiyle yasaklanmak istenmiştir. Basın Yayın Umum Müdürü’nün ana gerekçesi, eserde “Kur’anı Kerimde yer almayan dualar”ın bulunmasıydı.

Oysa Namazda bile Kur’anı Kerimde yer almayan “Sübhaneke”, “Ettehiyyatü”, “Allahümme Salli” ve “Allahümme Barik” duaları okunmaktadır ve bu dualar da “din”dendir. Kaldı ki, o dönem Kur’an okutmak bile yasaktı.[2]

Burada, kemalistlerden “Türkçe Kur’an yazıldı, Türkçe okusunlar” şeklinde bir itiraz gelebilir, zira biz bu tür bilgisizliklerle sık sık karşılaşıyoruz. Türkçe Kur’an yoktur ve olamaz, Kur’an Arapça indirilmiştir ve bunun Türkçesi olsa olsa “tercüme/meal” olabilir. Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinin önsözünde “Türkçe Kur’an mı var behey şaşkın”[3] şeklindeki ifadesiyle bu zihniyete gereken cevabı vermiştir.

Kemalist rejim, sadece dini eserleri veyahut Kur’anı Kerimi okumayı değil, Islam dininin temel kurallarını dahi sakıncalı bulmaktadır. Nitekim Başbakanlık Basın ve Yayın Umum Müdürlüğü Iç Yayın Dairesi Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Doğru Yol” adlı kitap hakkındaki rapor, bunu göstermektedir…

belgelerle gercek tarih Kadir Candarlioglu belgelerle kemalistlerin Islam düsmanligi chpnin islam düsmanligi chpnin din düsmanligi kemalistlerin din düsmanligi 2[4] no’lu dipnot ile ilgili belge

***

1944 senesinde kaleme alınmış rapora göre, “Hafız Naci Gürses tarafından yazılıp, Istanbul’da Ak-Ün Matbaası’nda basılan bu broşür, adından da anlaşılacağı üzere, cennete giden yolu ima etmekte” idi. Rapora göre yazar, “Yirminci medeniyet asrında Türk çocuklarının zihnini, cennet hülyaları, cehennem korkuları ile bulandırmakta (!), manzumelerinde milli, ahlaki hislerin örgüsü içinde, koyu Islamcı propagandalar yapmakta” idi.

Raporda, eserin niçin bu şekilde tanımlandığına ilişkin olarak kitaptan alıntılar da yapılıyordu:

“Allah sana kulum demiş – akıl vermiş, fikir vermiş – cennet gibi bir yurt vermiş”; “Tanı seni yaratanı – sunan kalbine imanı – oku, kitabın Kur’anı – Tanrı sana kanun demiş…”

Raporda, özellikle şu satırların “Kemalizmin altı umdesinden biri olan laikliğin zıddı bir mana taşımakta” olduğuna değiniliyordu:

“Her Türk, Islamım demeli – birden elele vermeli – ayrı düşen kalır geri – Tanrı, birlik olun demiş…”

Ayrıca rapora göre, “tamamen bir Ilmühal kokusu duyulan kitapta, abdeste, namaza, oruca oldukça mühim kıt’alar tahsis edilmişti.”

Şöyle ki: “günde hem beş abdest almak – namaz kılıp hakka tapmak – sakın yanlış yola sapmak – insanları günah demiş…” Diğer yandan, yine rapora göre, “muharririn kitabını yayınlamak için Ramazan ayını seçmesi de, dikkate değer mahiyette” idi. “Kitap, din duygularının hareket halinde olduğu bu (Ramazan) ayında, okuyanlar zihninde rejimimize karşı antipatiler doğurabilecek bir mahiyet taşımakta” idi.[4]

Bu konuda Prof. Dr. Cemil Koçak şunları yazıyor:

Aslında bu rapor, bize rejimin din propagandasından ne anladığını ve laiklik ile dini bilgileri ve duyguları nasıl ele aldığını açıklıkla göstermektedir. Dini bilgiler veren ve Islam dininin temel kurallarını öğreten bu kitabın, rejimin gözünde hem Islami propaganda olarak tanımlanıyor olması ve hem de Islami bilgilerin sonunda rejimin uygulamaları ile çatışacağına yönelik üstü örtülü kabul, dikkat çekicidir. Rejimin gözünde Islami pratikler, sadece inançlar değil, fakat ibadetler de, aslında laiklikle uyuşmayan faaliyetler olarak görülüyor ve böyle tanımlanıyordu. Bu bakımdan bir Müslümanın Islam dininin temel kurallarını gündelik hayat içinde uygulamaya sokması, gerçekte rejim açısından laiklik ilkesi ile bağdaşmayan ve bağdaşmaz bir etkinlik olarak görülüyordu. Islamın temel kuralları ile rejimin temel kuralları arasında çelişki olduğu ve bu çelişkinin algılanabileceği yayın ve faaliyetlerin önünün kesilmeye çalışıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu bakımdan Islam toplumunda laik rejimin paradoksunu anlamak kolaydır. hiçbir dini etkinliğe sempati ile bakmayan rejimin, kendisine de antipati duyulayacağından hiçbir kuşkusu bulunmamaktadır!”[5]

Kemalistlerin Islam düşmanlığına verebileceğimiz başka bir örnek ise “Kutlu Bilgi” dergisi hakkında yazılan yazıdır. Basın ve Yayın Umum Müdürü Selim Sarper, 12 Eylül 1944 tarihli yazısında, Başbakanlığın dikkatini çekmeye çalışıyordu. Bu yazıda Sarper, 19 Ağustos 1944 tarihli bir önceki raporuna dikkat çekiyor ve bu raporunda, Diyanet Işleri Müşavere Heyeti üyesi Profesör Derisam Yusuf Ziya Yörükan’ın Ankara’da aylık olarak yayınlamaya başladığı Kutlu Bilgi dergisinin 1 Ağustos tarihli birinci sayısının “dikkate şayan görülen içeriğinin özetle” bildirildiğini hatırlatıyordu.

Derginin 1 Eylül tarihli ikinci sayısı da yayınlanmıştı ve bu sayıda yayınlanan “Aile Terbiyesinde Ana Babanın Mükellefiyeti” adlı yazıya ilişkin olarak Sarper’in yazısında şu saptamalarda bulunulmuştu:

“Kanunlarımıza göre ana babanın çocuklarına dini terbiyeyi dilediği gibi vermekte serbest bırakıldığı bilindiği halde, ana ve babaların çocuklarına behemehal Islami bir terbiye vermesi lüzumu kuvvetle tavsiye edilmekte, yine bu konuşmada, halkın içtimai yardım hisleri okşanmak suretiyle, koyu bir Islamcılık ve Islam birliği fikri telkin olunmaktadır: “Kandil gecelerinde çocukların sevinçleri, Ramazan günlerinde iftar sofrasında yapılan ihtimam ve sahur yemeğinden sonra şafak ağarırken ve bütün tabiatın ıssızlığı içinde ezan seslerinin yükseldiğini dinlemek ve bayram sabahlarında yeni elbiseleriyle babasının yanında camiye gitmek, fakir çocuklara acımak, onların saadetini istemek, bütün Müslümanların aynı imanla aynı mabette Tanrıya ibadetle birleşmelerini görmek…’ cümlelerinde ortaçağa has koyu bir dincilik ruhu görülmektedir.”

Evet yanlış okumadınız, bu sözlerde, ortaçağa has koyu bir dincilik, yani başka bir tabirle ortaçağ karanlığı, yobazlık ruhu görülüyormuş.

Raporda, derginin birinci sayısından itibaren devam eden bir başka yazıya daha dikkat çekiliyordu. Kıvamettin Burslan’ın kaleme aldığı “Alp Arslan ve Oğuzların Anadolu’ya Yerleşmesi” adlı tarihi inceleme de raporda şöyle eleştiriliyordu:

“Alparlsan’ın Ani kasabasını fetheden yiğitlerinin kahramanlığı ve askeri kaabiliyetleri övülecek yerde, “Allahın lütfundan surun büyük bir kısmı hiçbir sebepsiz yıkıldı; bunun üzerine Müslümanlar şehre girdiler’ gibi sözlerle bir mucize ve ilahi bir kuvvet aramakta, efkarı umumiyeyi (kamuoyunu) bu manevi kuvvete inandırmaya uğraşmaktadır.”

Anlaşılan Selim Sarper, askeri zaferin inanç temelinde açıklanmasını hazmedememiştir. Özellikle “Manevi bir kuvvet”e yönelik bilgilendirmeyi “din propagandası” şeklinde değerlendirmesi son derece düşündürücüdür.

Oysa askeri zafer (örneğin Bedir savaşı) Kur’an-ı Kerim’de inanç temeliyle açıklanmıştır:

Enfal Suresi (Elmalılı meali) :

“9 – O vakit siz Rabbinizden yardım diliyordunuz. O da: “Ben işte ardarda bin melekle size yardım ediyorum” diye duanızı kabul buyurmuştu.

10 – Bunu da Allah size sırf bir müjde olsun ve bununla kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı. Yoksa zafer ancak Allah katındandır. Gerçekten Allah mutlak galiptir ve hikmet sahibidir.

11 – O sırada size, yine katından bir güven ve esenlik olmak üzere bir uyku sardırıyordu, sizi temizlemek, şeytanın vesvesesini sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.

12 – İşte o anda Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinle beraberim, müminlere sebat verin. Kâfirlerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunlarının üstüne vurun, parmaklarına, parmaklarına vurun”.

13 – Çünkü onlar Allah’a ve Resulüne karşı geldiler. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah’ın azabı çok çetindir.

14 – İşte gördünüz ya, şimdilik siz bunu tadın, şu da kesindir ki, ahirette kâfirlere cehennem azabı vardır.

15 – Ey iman edenler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın).

16 – Böyle bir günde her kim onlara, tekrar dönüp çarpışmak için geri çekilmek veya diğer bir safta yeniden mevzilenmek hâlleri dışında, arkasını dönerse, muhakkak Allah’dan bir gazaba uğramış olur ve varacağı yer cehennemdir, orası da ne kötü bir akıbettir.

17 – Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir.

18 – Gördünüz ya, Allah, kâfirlerin kurduğu tuzağı işte böyle boşa çıkarır.

19 – Fetih istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir, eğer aşırı gitmez de son verirseniz, hakkınızda daha hayırlıdır. Yok eğer dönerseniz, biz de döneriz. O vakit askeriniz çok da olsa size hiç bir şekilde fayda vermez. İyi biliniz ki, Allah müminlerle beraberdir.

20 – Ey iman edenler, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin!”

Aynı konu Al-i Imran Suresi’nde (Elmalılı meali) ise şöyle anlatılmaktadır:

“121 – Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.

122 – O zaman içinizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. İnananlar, yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.

123 – Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir’de yardım etmişti. Allah’tan sakının ki, O’na şükretmiş olasınız.

124 – O zaman sen müminlere: “Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.

125 – Evet, sabreder ve (Allah’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.

126 – Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.

127 – (Allah bu yardımı) inkâr edenlerden bir kısmını kessin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler (diye yaptı).

128 – Bu işten sana hiçbir şey düşmez. (Allah), ya onların tevbesini kabul eder, yahut onlara, zalim olduklarından dolayı azab eder.”

Işte sadece “akıl”ı esas alıp “imanı / inancı” yok sayanlar, askeri zaferlerin manevi bir kuvvet olmadan kazanılacağını zannederler. Yavuz Bahadıroğlu’nun da ifade ettiği gibi, Seyit Onbaşı’nın Çanakkale’de, daha önce hiçbir idman yapmadan, 250 kilodan daha ağır top mermilerini nasıl taşıyıp namluya sürdüğünü “Besmelesiz beslemeler” açıklayabilirler mi?[6]

Neyse, devam edelim…

Sarper, derginin aynı sayısında Sedat Rıza Aran’ın “Din ve Kültür” başlıklı yazısı için de şu değerlendirmede bulunmuştu:

“[Yazıda] ; din, hakiki ve gerçek manası ile manevi ve ahlaki varlığımızı besleyen bir ruhi membadır. Insanın dine yaklaşması için geçireceği birçok safahat vardır. Insan ne kadar olgunlaşırsa, telakkileri de o nisbette olgunlaşır demektir’ sözleriyle, dini inançları olmayanların olgun insan olamayacaklarına işaret” etmektedir.

Sonuçta Sarper, Kutlu Bilgi dergisinin “her iki sayısında da Islam dininin müdafaasını yapmakta ve bu arada cemiyeti orta çağ zihniyetine ve geriye götürecek telkinlerde bulunmakta” olduğuna işaret ediyor ve Başbakanlığı bilgilendiriyordu.[7]

“Orta çağ zihniyeti” ile “geriye götürmek” tarzındaki ifadeler, dini bir yayın karşısında kemalist rejimin algısını açıkça göstermektedir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] “Başvekalet Basın ve Yayın Umum Müdürlüğü’nden Başvekalet’e”, (22 Kasım 1943), Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/86 569 3.

[2] Kemal Atatürk’ün eseri: Kuran ve Ezan’ın yasaklanması: http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[3] Türkçe ibadet olur diyen Yaşar Nuri ve avenesine cevap: http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/10/turkce-ibadet-olur-diyen-yasar-nuri-ve-avenesine-cevap/

[4] “Başvekalet Basın ve Yayın Umum Müdürlüğü’nden Başvekalet’e”, (5 Eylül 1943), Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/86 571 8.

[5] Cemil Koçak, Tek-Parti Döneminde Muhalif Sesler, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 79.

[6] Yavuz Bahadıroğlu’nun “18 Mart Zaferi’ni nasıl kazandık?” başlıklı köşe yazısı: http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/18-mart-zaferini-nasil-kazandik-661.html

[7] “Başvekalet Basın ve Yayın Umum Müdürlüğü’nden Başvekalet’e”, (12 Eylül 1944), Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Başbakanlık Muamelat Genel Müdürlüğü Kataloğu, Katalog Numarası: 030 10/86 571 10.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal Atatürk, Bozkurt armasıyla alay etti mi?

M. Kemal Atatürk, Bozkurt armasıyla alay etti mi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Bozkurt armasi, Bozkurt motifi, Bozkurt amblemi, Atatürk bozkurt armasi, kemal bozkurt armasi, Atatürk bozkurt, Devlet armasi bozkurt***

AK Parti Şanlıurfa Milletvekili Zeynep Karahan Uslu, 30 milletvekilinin imzasıyla ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti Resmî Armasının Belirlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı’nı AK Parti Grup Başkanlığı’na sundu. Tasarı, uygun görülürse Meclis Başkanlığı’na sunularak yasalaşma yoluna gidilecek. Devletin bayrağından sonra en önemli sembolünün arması olduğunu söyleyen AK Partili vekil Uslu ”Cumhuriyetin ilanından bugüne bizi temsil eden bir armamız yok. Dünyada tanınan 203 ülke arasında simge oluşturmamış ülkeler sadece Türkiye ve Dominik Cumhuriyeti’dir. Bu durum diğer devletlerle yan yana yapılan kürsü açıklamalarında dahi göze çarpan ciddi bir eksiktir” dedi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Devleti temsil edecek bir arma arayışı vardı. Bir gün M. Kemal Atatürk’e, “Bozkurt” motifi tavsiye edilmiş, ancak M. Kemal’in reddetmesi sonucu bu teşebbüs akim kalmıştır. Gelin bu olayı M. Kemal’in yakın dostu Falih Rıfkı Atay’dan dinleyelim:

“Bir gün Türk Cumhuriyeti için nasıl bir arma şekilleri bulmak lâzımgeldiğini münakaşa ediyorduk. Arkadaşlardan biri esaslı motif olarak “Kurt”u tavsiye etti.

Atatürk sordu:

- Ne kurdu?
- Bozkurt.

Ve uzun hikâyesini anlattık. Gülümseyerek:

- Masalları bırakınız dedi, her şeyin kaynağı insan zekâsıdır. Siz bana bir zekâ timsali arayınız.”[1]

Şimdi bazıları, özellikle Bozkurtçu arkadaşlarımız, Falih Rıfkı’nın yalan söylediğini iddia edebilir, ancak böyle düşünenlere kötü bir haberim var, zira M. Kemal Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet Inan da, “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” adlı anı kitabında, M. Kemal’in “Bozkurt” armasını kabul etmediğini yazmıştır.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, cild 3, Nurgök Matbaası, Istanbul 1955, sayfa 32.

[2] Afet Inan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, (Yeni Baskıyı hazırlayan: Arı Inan), Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 8. Baskı, Istanbul 2009, sayfa 251, 252.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Mîzân-ül Kübrâ – Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı ve Tasavvufi Yorumları

Tavsiye Edilen Kitap: Ârif-i Samedânî ve Kutb-i Rabbânî Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Mîzân-ül Kübrâ – Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı ve Tasavvufi Yorumları, (Tercüme: A. Fârûk Meyân), Furkan Yayınevi, Istanbul 1980, 2 Cild Tek Kitap, 680 sayfa.

http://www.goncakitap.com.tr/mizanul-kubra-imam-sarani-pmu1077

***

Bu Mîzân-ül kübrâ, yahud Mîzân-ı Şa’rânî’yi, elimizden geldiği, anlıyabildiğimiz kadarı ile türkçeye çevirip, dedeleri, asırlar boyu İslâm dîninin bekçiliğini yapmış, yeryüzüne yayılması için kanlarını akıtmaktan çekinmemiş, şehîd Os­manlı Türklerinin torunları, bu günkü Türk gençlerine ve nesline hediye ediyo­rum. Mizân-ül kübrâ, büyük terazi demektir. Bu da İslâm dîni, yânî Şerîat, yanî emir ve yasaklardır. Kitab iki cilddir, ikisi bir aradadır. Birinci cildin başında, din imamlarının büyüklüğünü, dört mezhebin hak olduğunu ve şerîat nehrinin menba’ından çıktıklarını, hiç birisinde gerçek hatâ bulunmadığını çeşit çeşit misâllerle anlatan, ictihad ve istinbâtın ne olduğunu, dîn imamlarının ilim ve halde en ileri­de ve yüksek derecede bulunduğunu, mezhebe uymanın zaruretini, bu müctehid din imamlarından aşağı mertebede bulunan diğer müctehid ve âlimlerin ve mukallidlerin dindeki yer ve konuşmadaki hadlerini bildirmekte, daha sonra, ikinci cildin sonuna kadar, fıkhın taharet babından son babına kadar, her bâbdaki imam­ların icma’, ittifak ve ihtilaflı kavillerini alıp, Mizana koyup dartmakta, teşdîd ve­ya tahfîfden birinde bulunduğunu isbatlamakta, her kavlin ve mes’elenin tevcihi­ni, çıkış nokta-ı nazarını, hikmetini bildirmekte ve müellifin bu kitabı te’lifine ka­dar, bu konuda, böyle bir kitab yazılmış olmadığını beyan etmektedir. Fıkhın, yâ­nî şerîatın en ince mes’elelerine eğilmekte, zekâyı bileyen, aklı arttıran, ilmi enginleştiren, görüş açısını açan, ufku genişleten pek nâdir bir kitabdır. İbâdetlere dâir mes’eleleri, şeriat açısından ve dilinden îzâh ederken, gayr-i ihtiyarî tarikatin inceliklerine, hakikatin sırlarına dalmakta, o kadar mâhirâne ve âlimâne bir te’lifdir ki, zaman zaman sanki bir fıkıh kitabı değil, bir akâid, tasavvuf ve esrar menba’ıdır kanâatini vermektedir. İnsan denen varlığın diğer varlıklar içerisindeki yeri, kalb ve ruhunun özellikleri, Rabbinin emir ve yasaklarına muhatab olmaklığı, îmânın esasları ve sırları, kaza ve kaderin ince bilgileri, İslâm hukukunun te­meli ve daha çok çok faideli ilimleri hâvî, gerçekten İslâmda yazılmış nâdir kitablardandır. Okuyunca, İslâm âlimlerini ve İslâmda kitab te’lîf edenlerin ilimdeki derecelerini iyice anlıyacak, günümüzde âlim denen kimselerin, bu hakikat karşı­sında, ilimden uzak, cehle yakın olduklarını kabul edecek, her ele geçen din kita­bını ne için okumağı tavsiye etmediğimizde bizi haklı bulacaksınız.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari kapak resmiAbdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 2Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 3Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 4Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 5Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 6Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 7Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 8Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 9Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 10Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 11Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 13Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 14Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 15Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 16Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 17Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 18Abdülvehhab Sarani Imam Sarani Mizanül Kübra Dört hak mezhebin büyük fikih kitabi ve tasavvufi yorumlari sayfa 19

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an tefsirini M. Kemal Atatürk mü yaptırdı?

Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an tefsirini M. Kemal Atatürk mü yaptırdı?

elmalili-hamdi-yazir-hakdini-kuran-dili-tefsiri-meali-atatc3bcrk-mc3bc-yazdirdi***

Bu konuyu daha önce “Atatürk, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kuran tefsir ettirdi yalanı” 

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/18/ataturk-elmalili-hamdi-yazira-kuran-tefsir-ettirdi-yalani/

başlığıyla açıklığa kavuşturmuştuk. Ancak Karabekir’in anılarında, M. Kemal’in bir Kur’an tercümesi yaptırmak istemesinden bahsedilmesi nedeniyle bazı arkadaşlarımızın kafası karışmış.

Ve şöyle bir sualle karşılaşıyorum:

Bu iddia Karabekir’in anılarında anlattıklarıyla çelişmiyor mu? Madem bu emir M. Kemal’den gelmedi, o halde neden bir Tefsir/meal yapılmasına dair bir takrir verildi, üstelik tam da M. Kemal’in de bir tercüme (meal) yaptıracağı bir dönemde?

Buna cevabımız şudur:

Evvela Tefsir ile Meal arasındaki farkın bilinmesi gerekir:

Tefsir, Kur’an ayetlerinin belirlenmiş usul ve kriterlere göre ne anlama geldiğini açıklamak, yorumlamaktır.

Meal ise, yorum ve açıklama yapılmaksızın Kur’an’ın doğrudan başka bir dile çevirilmesidir.

***

Meclis, hatalı tercümelerin önüne geçmek için Elmalılı’ya tefsir yazma vazifesi vermiştir, iyi de yapmıştır. Bu teklifi veren sarıklı vekiller büyük bir ihtimalle M. Kemal’in ehliyetsiz kişilere art niyetli olarak meal yaptırmak istediğini biliyorlardı. Ve bu çirkin projeyi baltalamak için bu adımı atmışlardı. Zira Karabekir, anılarında bu olayı anlatırken Konya vekili Vehbi hocanın şu şikayetine yer veriyordu:

“Ziyafete M. Kemal Paşa da, ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa Heyet-i Ilmiye’nin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görünmeyeni “Kur’ân’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” )arzusunu ortaya attı. Bu arzusunu ve hatta mücbir (zorlayıcı) olan sebebini başka muhitlerde (çevrelerde) de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Şeriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malûmatı vermişlerdi:

“Gazi M. Kemal, Kur’an-ı Kerim’i bazı islâmlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın arapça okunmasını namazda dahi men ederek bu tercümeyi okutacak. O züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kur’ân’ı da islâmlığı da kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.”

Yani M. Kemal’in bir meal (tefsir değil) yaptırmak istemesiyle, Meclisin de ondan bağımsız olarak bir tefsir/meal yapımı için takrir vermesi ayrı şeylerdir. M. Kemal, Karabekir’in anılarında da geçtiği üzere, Kur’an-ı Kerim’i “bazı islâmlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır.” ve sonra “O züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kur’ân’ı da islâmlığı da kaldıracaktır.”

Acaba Elmalılı Hamdi Yazır ve Mehmed Akif Ersoy “islâmlık aleyhtarı züppeler” midirler?

Elbette hayır… O halde Meclis’in bu ehil zatlara verdiği vazife, M. Kemal’in “islâmlık aleyhtarı züppelere” yaptıracağı mealin önüne geçmek gayesine matuftu.

Karabekir’in anılarından devam edelim:

“Bazı yeni simalardan da bahş ettikleri gibi bu akşam da bu fikre mumaşaat eden (beraber olan) bazı kimseler görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:

– Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınız içerde ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. Işi alâkadar makamlara bırakmalı. Fakat, rastgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi kötü politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde arapçaya ve dinî bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi? Tercüme mi yapmak muvafıktır? Ona göre bunları harekete geçirmelidir.

– M. Kemal: Din adamlarına ne lüzum var? Dinlerin tarihi malûmdur. Doğrudan doğruya tercüme ettirmeli… gibi bazı hoşa giden bir fikir ortaya atılınca buna karşı şöyle konuştum:

– Müstemlekeleri (sömürgeleri) islâm halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasî çıkarlarına göre Kur’ân’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. Islam dinine ve arap diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, meselâ Fransızcadan da yapabilir. Fakat bence burada Maarif (Öğretim ve eğitim) programımızı tesbit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdanî olan din bahsinden değil ilim cephesinden istifade hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa millî kalkınmaya hasr etmek daha hayırlı olur.

M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya attı:

– M. Kemal: Evet Karabekir, arap oğlunun (haşa Peygamberimizin) yavelerini (saçmalıklarını / yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler…

Işin bir Heyet-i Ilmiye huzurunda berbat bir şekle döndüğünü gören Hamdullah Suphi ve Ruşen Eşref:

– Paşam, çay hazır, herkes sofrada sizi bekliyor.. diyerek bahsi kapattılar.”[1]

Görüldüğü gibi Karabekir, “arapçaya ve dinî bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi? Tercüme mi yapmak muvafıktır? Ona göre bunları harekete geçirmelidir.” demektedir. Oysa M. Kemal, tercümeyi (yani meal! Tefsir değil) din adamlarına yaptırmak istememektedir.

Karabekir’in anılarından hareketle M. Kemal’in Elmalılı Tefsiri’ni yaptırmadığının delillerini şöyle sıralayabiliriz:

1 - Anılarda, M. Kemal’in tefsire yanaşmadığı ve tercüme yani meal yaptırmak istediği geçiyor, oysa Elmalılı Hamdi Yazır’a verilen vazife “tefsir”dir.

2 - M. Kemal tercümenin din adamlarına değil, “islâmlık aleyhtarı züppelere” yaptırılmasını arzu ediyor. Halbuki Elmalılı Hamdi din alimidir.

Kısacası Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinin yapılmasıyla, M. Kemal’in değil, Kazım Karabekir Paşa’nın dediği olmuştur.

NOT: Şu anda piyasadaki Elmalılı meali, çok sonraları Elmalılı tefsirinden sadece ayet kısmı alınarak ortaya çıkmıştır.

Bu paylaşımı, “Atatürk, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kuran tefsir ettirdi yalanı” yazımıza bugün itibarıyla eklemiş bulunuyoruz.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Kâzım Karabekir, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 93, 94.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalistlerin, Cami satabilmek için başvurdukları hile

Kemalistlerin, Cami satabilmek için başvurdukları hile

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

atatürk cami kapatti mi, atatürk cami yikti mi, atatürk cami ahir, kemal cami, yikilan camiler, satilan camiler,***

Müslümanların ibadetlerini ifa ettiği Camileri satıp kâr elde etmek isteyen kemalist rejim, Müslümanların günahtır diye camileri satın almamaları üzerine şu hileye başvurdu:

T.C. Vakıflar Umum Müdürlüğü
Muamelat Müdürlüğü
Sayı: 227732/1

17/1/1938
Hülasa
Satılmasına vekiller heyetince (Bakanlar Kurulu) karar verilen yerler

Tekirdağı Valiliğine

Satılmasına Vekiller heyetince karar verilip tebliğ edilmiş ve edilecek olan Cami ve mescitlerin satış ilanlarının Mevkii, mahalle, sokak ve vakfın adı tasrih edilmek suretiyle “Harap vakıf bina” şeklinde neşrettirilmesi (yayınlattırılması) “Cami ve Mescit denilmemesi” saygı ile reca olunur.[1]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] Vakıflar Genel Müdürlüğü (Arşiv), Edirne/Tekirdağ, 1938:362.

Ayrıca bakınız; Dr. Nazif Öztürk, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1995, sayfa 488.

***

Tek parti döneminde satılan Camiler ile ilgili M. Kemal Atatürk imzalı birkaç belge

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/27/tek-parti-doneminde-satilan-camiler-ile-ilgili-m-kemal-ataturk-imzali-birkac-belge/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

CHP’nin Başbakanı Recep Peker: Din Zehirdir!

CHP’nin Başbakanı Recep Peker: Din Zehirdir!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

recep peker meclis konusmasi din komünizm zehirdir din zehirdir sükrü saracoglu, chp din zehirdir, chp Islam kemal atatürk recep pekerM. Kemal ile Recep Peker aynı karede

***

Din düşmanı CHP’nin Başbakanı Recep Peker, Meclis kürsüsünde dini “zehir” olarak tanımladı:

“Komünizm denen bir ictimaî zehirden bünyeyi korumak için onun yanında yavaş yavaş genişleyecek bir şeriat hayatının ikamesi ihtimalini bir tedbir diye düşünmek aşağı yukarı bir öldürücü zehrin lâakal onun kadar öldürücü olan başka bir zehirle tedavi edileceğini zannetmekten ibarettir. (…) Solumuzda kızıl uçurum, sağımızda kara ve karanlık irtica uçurumu. Bu iki uçurumdan birini ötekine tercih etmek veya birini ötekine tedbir saymak manasına gelen bir ifadede isabetli bir müşahadenin hükmü yoktur sanıyorum.”[1]

recep peker meclis konusmasi din komünizm zehirdir din zehirdir sükrü saracoglu, chp din zehirdir, chp Islam[1] no’lu dipnotla ilgili Meclis tutanağı

***

Maalesef kimsede “sen ne diyorsun?” diye karşısına dikil(e)medi…

Oysa Şeriat, “Kur’an’daki ayetlere, ve Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem efendimizin hadislerine dayanan Islam kanunu, Islam hukuku”dur.[2] Imam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh)’ye göre Şeriat’a karşı gelenler kafir olur.[3]

Kur’an’a göre Şeriat, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimize Allah Teala tarafından verilmiştir ve Müslümanların Şeriat’a uyması gerekir.[4]

*

Not: Sosyal medyada bazıları bu sözü Şükrü Saraçoğlu’na atfen yayınlıyor, ancak Saraçoğlu’nun böyle bir sözüne şu ana kadar kaynaklarda rastlamadım.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

[1] TBMM Zabit Ceridesi, Ictima 22, cild 3, 24.12.1946, sayfa 445 ve devamı.

[2] Bu tanım, Türk Tarih Kurumu sözlüğünde de geçmektedir: http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/m-kemal-ataturk-neyi-kaldirmis-turk-dil-kurumu-cevaplasin/

[3] Imam-ı Azam Ebu Hanife (rahmetullahi aleyh)’nin Şeriat hakkındaki sözleri için bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/imam-i-azam-ebu-hanife-rh-a-seriat-hakkinda-ne-dedi/

[4] “Sonra (Ey Rasulüm) seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.” (Casiye Suresi 18.)

Bu konuda daha fazla Ayet-i Kerime için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/02/kuran-nizami-hilafetseriathukumkanun-ile-ilgili-bir-kac-ayet-i-kerime/

Bu konuda birkaç Hadis-i Şerif için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/09/seriat-hukum-kanun-hakkinda-birkac-hadis-i-serif/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Düşmanın imha metodu!

Düşmanın imha metodu!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

sahte hocalar, sapik hocalar, abdülaziz bayindir reddiye, mustafa islamoglu reddiye, ehli sünnet müdafaasi,***

Osmanlı’yı Ingilizler yıksaydı ne olurdu?

- Milletimiz en kısa zamanda Osmanlı’yı tekrar getirmek-kurmak için elinden gelen her şeyi yapardı.

Hilafeti Ingilizler kaldırsaydı ne olurdu?

- Milletimiz bu kararı kabul etmez, Halifesini seçer ve biat ederdi.

Ancak -Ingiliz desteğiyle- Osmanlı’yı yıkan ve Hilafeti (biraz da süslü gerekçeler gösterip) kaldıran; “bizden sanılan” M. Kemal olunca, “ATA’mızın bir bildiği vardır”, “bizi o kurtardı”, “düşmanla mücadele etti” denilerek kolayca kabullenildi. Hatta bazıları hızını alamayıp Osmanlı’ya da Hilafete de sövüyor.

Peki ingilizler Şeriat’ı kaldırsaydı Milletimiz ne yapardı?

- “Bu bizim yüce dinimiz, nereye kaldırıyorsunuz” diyerek savaşmaz mıydı? Nitekim savaşmıştır da.

Ancak “bizden sanılan” biri bunu kaldırdı ve ne yazık ki şu anda “Şeriatçı değilim ama Müslümanım” diyen cahiller türedi.

O halde düşmanımızın metodu açık; bizi bizden sanılanlarla vuruyor.

Şimdi günümüz meselelerine bu açıdan bakalım:

Muhafazakar kesimden olmayan Ertuğrul Özkök: “Allah benim kiminle evleneceğimi nereden bilecek” deseydi, Milletimiz bunun sözünü reddedip kendisini de tevbeye davet etmez miydi?

Aynen yapardı…

Ancak bunu söyleyen (M. Kemal gibi biraz da süslü gerekçeler, hatta bağlamından koparılmış ayetler gösterip) muhafazakar kesimden sakallı bir -sapık- hoca olunca, onu seven ve peşinden gidenler buna itiraz etmez oldular. Hatta aralarından -haşa- Allah’ın herşeyi bilemeyeceğini ispatlamaya çalışanlar bile çıktı.

Mesela Uğur Dündar çıkıp, “Teravih namazı yoktur” deseydi, Milletimiz onu yuhalayıp Teravih namazını kılmak için Camiye koşmaz mıydı?

Hiç şüpheniz olmasın…

Ancak bunu muhafazakar kesimden sakallı bir hoca söyleyince onun sohbetlerini dinleyen ve kitaplarını okuyanlar, “bu hoca ateistlerle mücadele ediyor”, “birçok insanın Müslüman olmasına vesile oldu”, “hergün Kur’an okuyup Namaz kılıyor, neden yalan söylesin” diyerek savundular ve Teravih namazına gitmemeye başladılar. Hatta Teravih namazı diye bir namazın olmadığını ispatlamaya çalışanlar oldu.

Hrıstiyan bir papaz, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimizin sünnetini ve hadislerini reddetseydi, Milletimiz ayağa kalkıp protesto mitingleri yapmaz mıydı? Her yere hadisler yazıp, sünnete daha sıkı sarılmaz mıydı?

Elbette yapardı.

Ancak bu herzeyi “bizden sanılan” sözümona hoca kılıklı herifler yiyince, maalesef mebzul miktarda müşteri bulabiliyorlar.

Nasıl ki Osmanlı’nın yıkılması, Hilafet’in ve Şeriat’ın kaldırılması bir ingiliz oyunu idiyse, Ehl-i Sünnet’e muhalif görüşlerin “bizden sanılan” sakallılar tarafından dile getirilmesi de bir ingiliz oyunudur.

Tıpkı vehhabiliğin, ingiliz “Hempher”in telkiniyle sakallı bir Arap tarafından Araplara kabul ettirilmesinin bir ingiliz oyunu olduğu gibi.

Uyanık olalım…
.

Zaten Ehl-i Sünnet anlayışına muhalif olan günümüzün Televole hocaları, laik düzenin ilahiyat fakültelerinden mezundurlar. (Ehl-i Sünnet hocaları tenzih ederiz.)

Bunlar, televizyonlarda “gerçek dini” anlattıklarını iddia edip Ehl-i Sünnet’i tenkid ederken, kitaplarında -üstelik Ismet Inönü’nün ağızıyla- laikliği savunuyorlar.

Bazılarının sakallı olup şapka takmadıklarına bakmayın; kafalarının içi şapkalıdır. Şapkanın gölgesinden ötürü de Hakikat Nur’unu göremiyorlar.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Mezhepler neden var? Kuran açık değil mi?

Mezhepler neden var? Kuran açık değil mi?

*

ebubekir sifil hoca fikhi ihtilaflar hadisler uydurma mi, mezhepler neden var, Peygamberimizin zamaninda mezhepler var miydi, Kuran acik mi, uydurma hadisler var mi

Bu yazının alıntılanması halinde sitemizi kaynak gösterme zorunluluğu yoktur, ancak Ebubekir Sifil hocanın sitesini kaynak göstermenizi rica ederiz: https://ebubekirsifil.com/

***

Fikhî Ihtilafların Kaynağı

Fıkhî hükümlerdeki ihtilaf, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) zamanında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan “ahkâmda ictihad” olgusundan kaynaklanmaktadır. O dönemde ictihadın çok yaygın olmaması, Hz. Peygamber (s.a.v)’e inmekte olan vahyin insanları ictihaddan müstağni kılmasıydı.

“Hz. Peygamber (sav) vefat ettikten sonra Sahabe’nin (Allah onlardan razı olsun) çeşitli merkezlere dağılmasıyla birlikte ictihad dairesi de genişlemeye başladı.

Vahyin kesilmesi ve Sahabe’nin çeşitli yerlere dağılmasıyla şer’î hükümlerde ihtilafın çerçevesinin genişlemesi tabiîdir. Zira fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır:

1. Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı.

2. Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı

Allah Teâlâ’nın şer’î meselelerde hikmeti, Kur’an ve Sünnet naslarının pek çoğunun birden fazla şekilde anlaşılmaya ihtimalli olmasını iktiza etmiştir. Kur’an-ı Kerim apaçık Arap diliyle inmiştir ve Arap dilinde lafızların ihtimalli yapısı herkes tarafından bilinen ve ikrar edilen bir husustur ki, Arap dili bu yapısıyla diğer dillerden ayrılır.

Tıpkı bunun gibi Allah Teâlâ’nın yaratışındaki hikmet de insanların akıl ve idrak bakımından farklı farklı olmasını iktiza etmiştir. Bu sayede varlık kemal bulur, insanların ilim ve akıl bakımından birbirlerinden temayüz etmesi ve birbirleriyle yarışması mümkün olur.

Akıl sahibi hiç kimse, bu iki temel hakikatin kaçınılmaz olarak görüş ve hükümde ihtilafa yol açacağından ve bunun kesin, bedihî bir netice olarak ortaya çıkacağından şüphe etmez.

Şimdi şu açık matematik denkleme bakalım:

1. Ihtimalli nasslar + Farklı anlayış tarzları ve aklî kapasiteler = Ihtilaf.

2. Kat’î nasslar + Bir tek anlayış tarzı ve aklî kapasite = Tek görüş.

Mezhep ve görüşleri birleştirmeye çağırma fikri muhtemelen bu iki temel hakikatten ve bu iki bedihî (açık) gerçekten gafil olma halinin doğruduğu bir sonuçtur. Görünüşte -nefislere hoş gelen- “vahdet-birlik” ve “tek görüş etrafında buluşma ve ittifak” adına hareket ediliyor olması da bu fikrin bazı kesimler tarafından benimsenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak heyhat, heyhat !!!

Allah Teâlâ’nın mahlûkatta cari kıldığı hikmeti bu insanlar göremiyor. Allah Teâlâ dileseydi bütün insanları, düşünce ve anlayışta bir tek ümmet yapar, Kitab’ı da icmal ve ihtimale yer vermeyen (tümüyle) mübeyyen ve müfesser bir tarzda indirirdi!

Allah Teâlâ, kullarının kendisine ibâdet ettiği bu dinin hükümleri konusunda anlayış ve görüşleri birleştirmeyi dilese, bir yandan şer’î nassların yapısını değiştirir, diğer yandan da tek hüküm üzere ittifak etsinler diye insanların anlayış tarzlarını teke indirirdi.”

Örnek olarak 2/el-Bakara suresindeki şu ayeti ele alalım:

“Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç “kur'” beklerler.”[1]

Buna mukabil, aynı surede bu ayetten hemen iki ayet önce, “Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört “ay” bekleme süresi vardır”[2] buyurulmaktadır.

Allah Teala, ilk ayette “üç kur'” buyurduğu halde, diğer ayette “dört ay” buyurmuştur. Yine ilk ayette bekleme süresi “üç”lü, rakamla, ikinci ayette ise “dört”lü rakamla ifade buyurulmuştur. Bu rakamlar kat’î olup bilinen rakamlardır ve birden fazla anlama gelmezler.

Bu durumu, ilk ayette geçen “üç kur'” ile ikinci ayette geçen “dört ay” ifadesinin oluşturduğu manzara ile karşılaştırdığımızda şunu görüyoruz:

Ilk ayetteki “kur'” kelimesi, Arap dilinde birden fazla anlama gelmektedir. Buna mukabil ikinci ayette geçen “ay” kelimesi kat’îdir, birden fazla anlam ifade etmez.

Ebû Amr b. el-Alâ’[3] şöyle demiştir: “Kimi Arap kabileleri hayız dönemine kur’ derken, kimileri bu kelimeyi iki hayız arasındaki temizlik dönemini ifade için kullanır. Bir kısmı hem hayız, hem de temizlik süresine birlikte kur’ der.”[4]

Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cassâs der ki: “Selef’in ittifakı sebebiyle “akrâ'” kelimesinin iki hususu, “hayız” ve “temizlik” dönemlerini anlatmak üzere kullanılması neticesi hasıl olmuştur.

“Bu meselenin iki vechesi vardır.

“1. Bu kelime birden fazla anlama ihtimalli olmasaydı Selef onu iki anlama gelecek şekilde tevil etmezdi. Onlar lügate, isimlerin anlamlarının bilgisine ve ibarelerden elde edilen manalara vâkıf idiler. Onlardan bir kısmının bu kelimeyi “hayız”, bir kısmının “temizlik” olarak tevil etmiş olmasından anlıyoruz ki bu kelime her iki durumu anlatmak üzere de kullanılabilir.

“2. Bu, onlar arasında yaygın ve bilinen bir ihtilaftı ve onlardan hiç biri, bu hususta karşıt görüşü benimsemiş olan muhalifini herhangi bir şekilde kınamamıştı. Tam tersine tarafların her biri, muhalifinin muhalif görüşü benimsemesini normal karşılamıştı.

“Işte bu durum, söz konusu kelimenin iki anlama da ihtimalli bulunduğunu ve meselenin ictihadî olduğunu gösterir…”[5]

Imdi, 2/el-Bakara suresinin 228. ayet-i kerimesinde geçen “üç kur'” ifadesinin anlaşılmasında görüşlerin farklılaşması ve aynı surenin 226. ayet-i kerimesinde geçen “dört ay” ifadesinin anlaşılmasında ittifak edilmesi tabii değil midir?

Bu hususta Imam el-Kurtubî şunları söyler: “Ulema “akrâ'”[6] kelimesinin anlamında ihtilaf etmiştir. Kûfeliler “O hayızdır” demişlerdir ki, Hz. Ömer, Hz. Ali, Ibn Mes’ûd, Ebû Musa, Mücâhid, Katâde, ed-Dahhâk, Ikrime ve es-Süddî’nin görüşü de bu doğrultudadır.

“Hicazlılar ise “O, temizlik süresidir” demiştir. Bu da Hz. Aişe, Ibn Ömer, Zeyd b. Sâbit, ez-Zührî, Ebân b. Osman ve eş-Şâfi’î’nin benimsediği görüştür.”[7]

Eğer Allah Teala bu meselede görüşlerin birleşmesini murad etseydi, 226. ayette “dört ay” buyurduğu gibi, 228. ayette de “dört hayız süresi” veya “dört temizlik süresi” buyururdu! Birden fazla anlama gelen bütün şer’î nasslar buna kıyas edilebilir…

Allah Teala’nın böyle murad etmiş olmasındaki hikmeti teyid eden hususlardan birisi de, şer’î nassların çoğunluğunun delaletinin zannî oluşudur. Allah Teala bununla sanki bir yandan görüşlerin ve anlayışların çeşitlenmesiyle insanlara kolaylık dilemiş, diğer yandan da akılların önünde geniş bir alan açmıştır ki insanlar Kelamullah’tan ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözlerinden istinbatta (naslann gizli mana ve hükümlerini açığa çıkarma) bulunsun ve çıkarılan hükümlerle (farklı tarzlarda) amel etsin!

Muhakkık alimler muhtelif bağlamlarda bu hikmetlere işaret etmiştir. Imam ez-Zerkeşî’nin aşağıdaki sözleri bu kabildendir:

“Bil ki Allah Teala, bütün şer’î hükümler için kat’î deliller tayin buyurmuş değildir. Aksine, şer’î delilleri(n bir kısmını) kasden zannî kılmıştır ki, mükelleflere genişlik olsun. Böylece mükellefler, delilin kat’î olması sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…”[8]

Fıkhî hükümlerdeki ihtilafların ilk ortaya çıkışının Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında olsun, O’ndan sonra olsun Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) asrına kadar gittiği vakıasını teyit eden birkaç pratik misal zikredelim:

1 – Sahabe’nin, Benu Kureyza’ya giderken yolda vakti giren namazı kılmanın hükmü konusundaki ihtilafı:

Imam el-Buhârî, Sahîh’inde Ibn Ömer (r.a)’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Ahzab günü[9] (Benu Kureyza üzerine gönderdiği birliğe hitaben) Hz. Peygamber (s.a.v), “Benu Kureyza’ya varmadıkça sakın kimse ikinci namazını kılmasın” buyurdu. Yolda giderken ikindi namazının vakti girdi. Onlardan bir kısmı “Benu Kureyza’ya varmadıkça kılmayalım” dedi. Diğerleri ise “Aksine, namazı şimdi kılalım. Hz. Peygamber (s.a.v)’in bizden istediği bu değildi (hızlı hareket etmemiz için öyle söyledi)” dediler. Bu durum kendisine zikredildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v) onlardan hiç birisini kınamadı.”[10]

2 – Ebu Sa’îd el-Hudrî (r.a) şöyle rivayet etmiştir:

“(Sahabe’den) iki kişi bir sefere çıkmıştı. Yolda namaz vakti girdi; ancak yanlarında su yoktu. Bunun üzerine temiz toprakla teyemmüm ederek namaz kıldılar. Bir süre sonra -henüz vakit çıkmamışken- su buldular. Onlardan birsi abdest alıp o namazı yeniden kıldı. Diğeri ise namazı yeniden kılmadı. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelerek bu durumu haber verdiler. Hz. Peygamber (s.a.v), namazı tekrar kılmayana, “Sünnet’e isabet ettin. (Teyemmümle kıldığın) namazın sana yeter” buyurdu. Abdest alıp namazı yeniden kılana hitaben ise “Sana iki kere sevap var” buyurdu. Ebû Dâvud ve en-Nesâî rivayet etmiştir.[11]

Bu iki olay Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında vukû bulmuştur. Sahabe’nin, Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonraki ictihadî ihtilaflarına gelince, müctehid imamlar arasında ihtilaflı olan meselelerin hemen hepsi Sahabe zamanındaki ihtilaflara dayanır.

Konuyla ilgili meşhur eserlere küçük bir müracaat bile, fıkhî meselelerdeki ihtilafların Sahabe zamanında yaygın olduğu gerçeğini teyid için yeterli olacaktır.

Sahabe’nin ihtilaf ettiği meselelere örnek olarak şunları zikredebiliriz:

3 – Dedenin mirası:

Ibn Abbâs (r.a), dedenin de tıpkı baba gibi miras bırakanın kardeşlerini -buradaki “kardeşlik” hangi surette olursa olsun fark etmez- mirasta mutlak surette hacb edeceği (dede hayattayken kardeşlere miras düşmeyeceği) görüşünü benimsemiştir. Bu görüşünde o, Kur’an’da “baba” kelimesinin “dede” hakkında da kullanılmasına dayanmıştır.[12]

Buna mukabil Hz. Ömer, Hz. Ali, Zeyd b. Sâbit (r.anhum) gibi diğer sahabîler, aynı bakış açısına sahip olmuş ve öz (ana-baba bir) olsun, üvey (baba bir) olsun, bütün kardeşlerin mirasta dedeye ortak olacağını söylemişlerdir. Zira bu kardeşlerden her biri, baba vasıtasıyla ölen kişiye bağlanmaktadır. [13]

4 – Boşanmış kadının, iddet süresinin ne kadar olduğu konusunda da Sahabe arasında ihtilaf vâki olmuştur. Ibn Mes’ûd (r.a), kadının, üçüncü hayzının bitimiyle gusledip temizlenmedikçe iddetinden çıkmış olmayacağını söylerken, Zeyd b. Sâbit (r.a) ve diğerleri, üçüncü hayız döneminin başlamasıyla kadının iddetinin sona ereceği görüşünü benimsemiştir. Bu ihtilaf, (yukarıda geçen) “kur'” kelimesinin anlamındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır.

5 – Kocası ölen hamile kadının iddetinin ne zaman biteceği konusundaki ihtilaf da böyledir. Hz. Ömer ve Ibn Mes’ûd (r.anhuma), bu durumdaki kadının iddetinin doğumla birlikte sona ereceğini söylerken, Hz. Ali ve Ibn Abbâs (r.anhuma), iki süreden en uzun olanın dolmasıyla iddetin sona ereceği görüşünü benimsemiştir.[14]

Hilafiyat kitaplarında konuyla ilgili daha fazla misal mevcuttur…

Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) zamanında ahkâm alanındaki ihtilaflar bu şekilde devam etmiş, Tabiun zamanına kadar gelmiştir. Tabiun ve Tebe-i Tabiin zamanına gelindiğinde ihtilafların çerçevesinin daha da genişlediğini görüyoruz. Bu genişlemenin bir sebebi daha önce benzerine rastlanmayan yeni olayların meydana gelmesi ve bunların hükümlerinin tesbiti için ictihad edebilmesi, bir diğer sebebi de farazî fıkıh[15] anlayışının yaygınlık kazanmasıdır.

Böylece fıkhî hükümlerde ihtilafın genişlemesinin, ilmî ve amelî hayatın gerektirdiği tabiî bir durum olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

 

**********

 

DIPNOTLAR:

[1] 2/el-Bakara Suresi, Ayet 228.

[2] 2/el-Bakara Suresi, Ayet 226.

[3] Ebu Amr Zebbân b. el-Alâ’. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur. Sahabe’den Enes b. Mâlik, Tabiun’dan el Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, Ikrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söylerler. Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bakınız: Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Übedâ, cild 3, sayfa 1316 ve devamı.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, cild 34, sayfa 120 ve devamı.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, cild 6, sayfa 407.

[4] el-Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, cild 3, sayfa 113.

[5] el-Cassâs, Dâru Ihyâi’t-Turâsi’l-Arabî-Müessesetu’t-Târîhi’l-Arabî, cild 2, sayfa 55, 56.; Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî baskısı; cild 1, sayfa 364.

[6] “Akrâ'” kelimesi, “Kur'” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar'” diye de okunur.

[7] el-Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, cild 3, sayfa 113.

[8] el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, sayfa 240.

Ebubekir Sifil’in notu:

Gerek el-Mahlâvî’nin adı geçen eserinde, gerekse eş-Şevkânî’nin Irşâdu’l-Fuhûl’de yaptığı iktibas bu şekildedir. ez-Zerkeşî’nin elimizde mevcut matbu el-Burhân nüshasındaki (cild 4, sayfa 108) ifadesi ise, “Böylece mükellefler, delilin öyle gerektirmesi sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…” tarzındadır.

[9] Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine’ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bakınız; Ibn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, cild 3, sayfa 214 ve devamı.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bakınız; Ibn Hacer, Fethu’l-Bârî, cild 7, sayfa 413.

[10] el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bakınız; Ibn Hacer, Fethu’l-Bârî, cild 8, sayfa 411.

[11] Cem’u’l-Fevâid, cild 1, sayfa 113. Bakınız; Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.

[12] Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf Suresi, Ayet 27) ayetidir.

[13] Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece Ibn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer ve Hz. Ali, Ibn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bakınız; Ibn Abdilberr, el-Istizkâr, cild 15, sayfa 429 ve devamı.

[14] Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve -kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen- “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve Ibn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir.

[15] Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh” da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur.

 

**********

 

KAYNAK:

Ebu’l-Feth El-Beyânûnî, Mezhep Meselesi ve Fıkhî Ihtilaflar, Tercüme ve Notlar: Ebubekir Sifil, Rihle Kitap, 2. Baskı, Istanbul 2013, sayfa 23 ve devamı.

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

https://ebubekirsifil.com/

http://rihledergisi.com.tr/

https://twitter.com/EbubekirSifil

https://www.facebook.com/E.Sifil?ref=ts&fref=ts

http://sahniseman.org/

 

***

 

Benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/30/kemalizmin-din-oyunu-mezhep-ve-hadis-i-serifleri-inkar-13-bolum-uydurma-hadis-diyenlere-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/01/hadisleri-inkar-edenlerin-tuzagi/

.