Gençliğimiz üzerine oynanan oyunlar

Gençliğimiz üzerine oynanan oyunlar

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

genclere tavsiyeler, atatürk gencligi atatürk damarlarinizdaki kan, ayyas genclik alkolik genclik canakkale cocuk

***

Anadolu’yu bir Islam beldesi haline getiren Malazgirt Zaferi’ni kazanan şanlı ordu hemen hemen tamamen gençlerden müteşekkildi.

Haçlı sürülerini perişan eden Kılıç Arslan’ın ordusu da gençlerden meydana gelmişti.

Altı asır i’la-yı Kelimetullah sancağını şerefle dalgalandıracak olan Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi, misafir olduğu evin odasında Kitabullah’a hürmeten uyumadığı ve daha sonra Kur’an’ın ahkamını yeryüzüne hakim kılmak için devlet sancağını eline aldığı zaman gençti. Osman Gazi’nin serdengeçtileri gençti. Istanbulu’u fetheden “güzel askerler”in hepsi gençti.

O Peygamber müjdesine nail olmuş ordunun başındaki kumandan gençti.

Üç kıtada Allah’ın hükümlerini hakim kılan, yeryüzünü küfür pisliğinden temizleyen fetih ordularının efradı gençti. En nihayet Çanakkale’de yedi düvele karşı duran kahramanlar bir “gençlik ordusu”ydu. Içlerinde en yaşlıları (er ve yedeksubay kadrosu olarak) çiçeği burnunda üniversite mezunlarıydı. …

Milli Mücadele’de “Allah! Allah!” nidalarıyla cepheye koşan, tertemiz alnından vurulup şehid düşen o mübarek askerlerin çoğunun bıyığı henüz yeni terlemişti.

Lütfen bu noktada durup biraz düşünelim:

Mazide gençlik çağlarında zaferden zafere, fetihten fethe koşan, bu cennet vatandaki Islam mührünü kazımak isteyen küffara karşı iman dolu göğsünü siper eden o gazilerin, o şehidlerin torunları nasıl bugün maalesef binlerce örneği görüldüğü üzere o şehid ve gazilerin hasımlarına benzer hale geldi?.. Dünün fetih neslinin torunları nasıl bugünün “popçu, punkçu” gençliği haline geldi? Dün Istanbul surları önünde hücum borusunun çalınmasını sabırsızlıkla bekleyen, heyecandan yerinde duramayan gençlerin torunları, nasıl bugün ne idüğü belirsiz sözde sanatçıların konserlerinde tepinir, kendini yerden yere atar hale geldi?

Dün çarşaf ve peçenin sembolize ettiği iffete el ve dil uzatıldı diye canını feda eden gençlerin torunları, bugün nasıl ninelerinin, annelerinin tesettürüne hor bakar ve Çanakkale’de karşılarında savaşan düşmanın kılık-kıyafetine bürünür hale geldi?

Sahi dostlar, dün Çanakkale’yi toplarıyla, tanklarıyla geçemeyen düşman nasıl aramıza karıştı; gençlerimizi nasıl kendisine benzetti? Bu gençlik üzerine nasıl dehşetli oyunlar oynandı ki; gençlik ecdadını, tarihini, mazisini, kültürünü unutuverdi? Unutmak şöyle dursun, ecdadına ve ecdadının kültürüne yabancı ve düşman hale geldi? Müstehcenlik mikrobu, alkol, uyuşturucu, kumar belası gençliğin yakasına nasıl yapıştı? Geliniz elbirliğiyle bu soruların cevabını bulmaya çalışalım…

Lozan’da oynanan dehşetli oyun

Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da okkalı şamarlar yiyen düşman güçler, Lozan’da sanki onca tokadı kendileri yememiş gibi bir pozisyonla masaya oturmuşlardı. Kapalı kapılar arkasında yapılan konuşmalar dehşet vericiydi.

Zafer kazandıran ruh mutlaka öldürülmeli, ya Kur’an ortadan kaldırılmalı, ya da yeni nesiller bir müddet sonra Kur’an’ı ortadan kaldıracak şekilde yetiştirilmeliydi.

Bin yıl Islam’ın bayrağını şerefle dalgalandırmış insanların yaşadığı topraklarda idareyi ele geçirenler, “Din ve namus telakkisini ortadan kaldırmalıyız!”[1] diyorlardı. Sonunda olanlar oldu ve bin yıllık Islam diyarında Islam’ın izini silmek için harekete geçildi. Camiler yıkıldı, yakıldı, kapatıldı, satıldı.[2] Çocukların ve gençlerin Kur’an öğrenmeleri yasaklandı.[3] Islamiyet’in öğrenildiği bütün müesseseler kapatıldı. Bütün eğitim müesseselerinden din dersleri kaldırıldı.[4]

Ancak tek tük “talihli gençler” ahırlarda, bodrumlarda hayatta kalmış hocalardan Kur’an ve din bilgisi alabildi. Böylelikle 1930′lu yılların başına gelindi.

Ders kitaplarında neler vardı?

Şeâir-i Islamiye’yi ortadan kaldırmak için çalışan ve şeâirin hemen hemen tamamını ortadan kaldıran bir iktidar, gençlerin bir daha Islami kimliğe bürünmemesi için yığınla tedbir almaktan da geri durmadı. Ilk okuldan üniversite son sınıfa kadar okutulan bütün derslerin ders kitaplarını titizlikle hazırladı. Bu ders kitaplarında insanın maymundan geldiği söylendi.

Allah’ın varlığı ve birliği inkar edildi. Hatemü’l-Enbiya olan Kainatın Efendisi Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselam’ın peygamberliğine dil uzatıldı.

Kur’an’ın Allah kelamı olduğu inkar edildi.

Cenab-ı Hakk’ın binbir isminin göründüğü âyine ve aynı zamanda Allah’ın bir san’at eseri olan “tabiat”, -haşa- ilah yerine konuldu. Halifelere, sahabelere ve bütün Islam büyüklerine dil uzatıldı. Bütün Islami değerlerle alay edildi.[5]

Frankenstayn doğdu!

Bin yıllık Islam diyarında Müslümanların çocuklarına Islam düşmanlığı aşılamak isteyenler, kısa bir müddet sonra “ürünlerini” karşılarında bulmuşlardı. Kendi elleriyle yetiştirdikleri o gençler ellerine silah almış, gemileri, sarayları, binaları yakmaya, masum insanları öldürmeye başlamıştı.

Daha dün gibi gelen bir zamanda gençler Allah rızası için, vatana yabancı zihniyetleri sokmamak için “Allah! Allah!” diyerek can veriyordu. Bugünse o kahraman, şehid ve gazi insanların torunları meydanlarda, “El salla el salla! Kol salla kol salla!” diye ter ter tepiniyordu.

Bu ülkenin en kıymetli varlığı olan gençliğe yazık oluyor. Daha dün Çanakkale’de suratlarının ortasına yumruğumuzu indirdiğimiz sinsi düşmanların kucağına itiliyor. Yazık, çok yazık…

Fetih nesli geliyor!

Bu ülkenin gençliği üzerine oynanan oyunlar “pop gençliği” örneğinde olduğu gibi kısmen “başarılı” olmuştur.

Ancak diğer taraftan o zındıka komitelerinin hevesini kursağında bırakacak gençlik de çok şuurlu bir şekilde yetişmekte ve sayıları çığ gibi çoğalmaktadır.

Sistemin planlarına bakılacak olursa, şanlı ecdadına layık birer genç olmaya azmetmiş bu nurlu gençler birer “imalat hatası”dır.

Doğru Islamiyeti öğrenen, hareketlerini Islami ölçülere göre tanzim eden bu gençlik, camileri doldurmakta, dini tedrisat yapılan müesseselere koşmakta, kalben, aklen, ruhen terakki etmek için okumakta, araştırmakta, mazisini öğrenmekte, ecdadını tanımaktadır.

21 yaşında Istanbul’u fetheden Fatih dedesi gibi, Allah’ın hükümlerinin hakimiyeti uğruna yağmur misali yağan oklara rağmen elde Kelime-i Tevhid sancağı surlara hücum eden Ulubatlı Hasan ağabeyi gibi, düşmanı Çanakkale’den geçirtmemek için koca gülleyi tek başına omuzlayıp topa yerleştiren Koca Seyyid atası gibi; cihad aşkıyla, fetih arzusuyla, şehadet sevdasıyla dolu bu gençlik, “Bu vatan bizim!” diye haykırmaktadır.

Işte, bize bu vatanı armağan eden kahraman ecdada layık olan gençlerin sayılarının daha da çoğalmasıyla ülkemizde yaşayanların yüzü gülmeye başlayacak; daha dün, toplarıyla, ordularıyla birlikte vahşi sürüler halinde bu ülkeye saldıran batılıları taklid eden “pop gençliği” de yanlışlığın farkına vararak uyanacaktır.

Ve böylelikle gençlik üzerine oynanan oyunlar bozulacak, gençlerimize tuzak hazırlayanlar eştikleri kuyuya kendileri düşeceklerdir.

Buna inanıyoruz ve gençlerimize, tuzaklara düşmemeleri için dua ediyoruz.[6]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] “Din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız” sözü M. Kemal’e aittir;

Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına hazırlayan; Uğur Mumcu, 5. Basım, Tekin Yayınevi, Istanbul 1993, sayfa 83, 84.

[“Kâzım Karabekir Anlatıyor” başlıklı yazı dizisi 10-29 Haziran 1990 günleri arasında Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.]

Ayrıntılı bilgi için bakınız;

https://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/kazim-karabekir-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-gercekleri-anlatiyor/

[2] Cami kıyımı hakkında belge ve bilgi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/27/tek-parti-doneminde-satilan-camiler-ile-ilgili-m-kemal-ataturk-imzali-birkac-belge/

[3] Kur’an okumanın yasaklanmasıyla ilgili malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[4] M. Kemal döneminde din dersleri kaldırılmıştı;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[5] Bu mevzuda sayısız herze için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/25/necip-f-kisakurekten-ataturke-allahsiz-tarih-ii-ortazamanlar-1931-yilinin-lise-tarih-kitabi/

Ayrıca M. Kemal’in bu konudaki düşünceleri için şu çalışmamıza bakılabilir;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/ataturk-ve-din-ataturk-ve-islam-ataturk-ateist-mi-kemal-ataturk-musluman-mi-ataturk-tabiata-mi-tapiyor/

[6] Yazı için bakınız; Burhan Bozgeyik, Tarihimiz Üzerine Oynanan Oyunlar, Cihan Yayınları, Istanbul 1996, sayfa 102 ve devamı. (Biz biraz kısalttık.)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

 

Kemalist inkılap bir hatadır

Kemalist inkılap bir hatadır

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kemalist inkilaplar kemalizim, atatürk devrimleri ibrahim özdabak karikatürü cakma kurban olayim

Ibrahim Özdabak karikatürü

***

(NOT: Yazıdaki “Türk’ten”, ülkemizdeki Acem, Arnavut, Arap, Boşnak, Çerkez, Kürt, Laz, Türk, Zaza vs. Müslümanlar kastedilmektedir.)

 

Hata, Tanzimat’tan bugüne kadar, Batı kültürüne hakim değil mahkum bir zihniyet ve tutumla yaklaşmamızdır. Bu davranış, eski Türk’ün fethetme üslubu yerine “fethedilme” ve yutulma felaketini getirmiştir. Yabancı kültürleri kendi kültürümüzde eritmeyi değil, o kültürler içinde erimeye boyun eğmişizdir.

Bu sebeple kendimizi küçük görmüş, yere batırmış hatta kendimizden tiksinmişizdir. Eski Türk’teki üstünlük duygusunu yıkarak aşağılık duygusu anaforuna düşmüşüzdür.

Son iki asırda, Avrupa bizi silahları ile bastırınca, hazırlıksız ve temelsiz birtakım aydınlar, tıpkı tüfek ateşiyle ilk karşılaşan Afrika yerlileri gibi, büyük “panik”e kapılmışlardır. Dört-beş yüzyıl boyunca Türk’ü yenilmez gören Batı’yı, asla yenilmez görmeye başlamışlardır.

“Donanma ordu yürürken muzafferen ileri
Üzengi öpmeye hazırdı Garbın elçileri”

gerçeğine karşılık Batı’nın yetiştirdiği taklitçi Türk aydınları (!) “Biz, ancak maddi manevi her varlığımızdan sıyrılıp Batılılara benzediğimiz takdirde adam oluruz” kafasıyla fetva vermişlerdir.

Iki asırdan beri “aydınları”, okumuşları, güçlü yöneticileri çoğunlukla böyle konuşan bir toplum, içine düştüğü hataları tekrar etmekten başka ne yapabilir?

Işte böyle: Aslında faydalı ve kendiliğinden olan “kültür değişimleri” zora başvurarak yaptırmaya kalkar. Yani kültür, teknik ve keşiflerle milli kültürümüzün kaynaşmasını (sentezini) beklemeden kendimizinkileri atıp yabancıları zorla yerleştirmeye kalkar.

Sonuç: Marksistlerin isim koymalarından çok evvel Türkiye sürekli devrimler çığırına açılmış bulunur. “Tanzimat” çağını “Islahat” dönemleri, onu da üst üste “Inkılap” hamleleri kovalar. Bunları takiben “Devrimler”, “Reformlar” açmazı başlar.

Zorla değiştirmeye meraklı bu “sürekli devrim”in başımıza açtığı dertlere karşı ne kadar umursamaz olduğumuz ise: Hiçbirisi bir zerre yarar getirmeyen Tanzimat, Islahat, Reform, Inkılap, Devrim gibi muhtevası aynı olan şu kelimeleri bir maymun iştihası ile tekrarlamamızdan anlaşılmaktadır.

Son iki asrımızın en büyük yanılgısı şu olsa gerektir: Asya, Avrupa ve Afrika’da devletler kurmuş milletimizin bütün mukaddesleri ve tutar dalları koparılmış, sarsılmıştır. Türklerin bütün değerlerinden soyularak hazır elbiseler gibi yeni değerler ve mukaddesler edinebileceği pek cahilce ve gafilce zannedilmiştir.

Özellikle Cumhuriyet’i Osmanlı’dan bambaşka bir devlet ve bizi babalarımızdan, dedelerimizden apayrı millete mensup saymak, yanılgının esasını teşkil ediyor. Çünkü; Islamiyet yerine Hrıstiyanlığı, hatta (milletimizin Japon denizinden Adriyatik’e kadar en büyük göstergesi olan) Türkçe’nin yerine uydurmacılığı koymaya kalkışacak kadar gözü kara davranmışlardır. Musikide, şiirde, mimaride, törede, eğlencede, terbiyede, hukukta, bize ait olmayan her şeyi zorla uygulamışlardır. Milleti hiçe sayan bu uygulamalar; iyi niyetli olamayacağına göre insanda şüpheler uyandırmaktadır. Bu haller, sanki bizi yok etmek isteyen düşmanla yapılmış gizli bir pazarlığın yerine getirilişidir. Işte, tarihi bölerek, bizi milliyet ve şahsiyetimizden koparmak isteyen ufuksuz, yenik, aldatılmış veya kasıtlı kişi ve zümrelerin, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet nesillerine çekdirdikleri büyük sancı hakkında hükmümüz budur.

 

**********

 

KAYNAK:

Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyat Vakfı Yayınları, Istanbul 2010, 28. baskı, cild 1, sayfa 20 – 22.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

 

M. Kemal’in Menemen olayı üzerine Hocaları idam etmesi

M. Kemal’in Menemen olayı üzerine Hocaları idam etmesi

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

menemen olayi kubilay menemen

***

General Fahrettin Altay Menemen olayı üzerine M. Kemal ve hempalarının bir toplantı yaptığını hatıralarında anlatıyor… Nakşibendi tarikatını yok etme kararı çıkan bu toplantıda neler konuşulduğunu Fahrettin Altay’dan dinleyelim:

“Öğle vakti Başbakan Inönü, Meclis Başkanı General Kazım Özalp, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Savunma Bakanı Zekai Bey’lerin katıldıkları toplantıda Menemen Vak’ası konuşuldu. Bu konuşma bana bir talimat mahiyetinde olduğundan not ettim. Şimdi tarihi bir belge olarak bu notları aynen naklediyorum:

Ismet Paşa:

- Şarkta ki şeyhlerin Ermenilerle nasıl birleştikleri vesaire hakkında Divanı harbe malumat verelim, daha evvel bir tertip olduğu aşikardır. Köylüler bir jandarma karakolunun basılmasını teklif ediyorlar, bunlar jandarma ile ilişkimiz yoktur diyor. Kuvvete çarpmak istemiyorlar, sonra bir subayı vuruyorlar, irticai bir hareketle büyük bir halk kitlesini elde etmek istiyorlar, askeri de tabiatı ile alacaklar. Şeyh ve halifelerle ne vakit görüşülmüştür? Teşkilatı ele alalım. Rovelverle vurulmuş olması ahali tarafından vurulduğunu gösteriyor. Tetkiki lazımdır.

Gazi Hazretleri (M. Kemal) :

- Politika membaı umumi midir? Esas tetkikat bu olacaktır. Ceza edilemeyen kesif yerler de örfen dağıtılmalıdır, mahkum olanları birer ikişer tecziye etmelidir, hepsi nihayete bırakılmamalıdır, en az kabahati seyirci kalmış Menemen halkı orayı terk etmelidir.

Hepsi müttehimdir. Balıkesir’de Sururi Efendi Kıbrıs’a kaçacak tevkiften bırakılıyor. Vehbi Bey intihap zamanında ben burasını bırakıp çıkacağım demiş, Sururi şimdi irtica aleyhtarı oluyor, halbuki bütün halk onun mürididir. Abdülgafir de böyledir. Şimdiye kadar malum olan siyasi halleri bu meselede alakadar olduklarına delili kafidir. Son Posta, Yarın gibi gazeteler Hükümet aleyhine müteveccih ne kadar menfi anasır varsa hepsine cüret ve cesaret vermek için ve herçibadabad Hükümeti Hazırayı düşürmek için efkarı umumiyeyi ne kadar bozmak lazımsa bozmuşlarda. Hükümet, korkulacak bir şey değildir, fikrini vermiş ve körüklemişlerdir. Onların cesaretini takviye eden avamilden bu gazete mesul müdürleri Divanı harbe gelmelidir. Terakkiperverlerin bir kısmı behemehal bu siyaset içindedir. Fethi Bey değildir. Kazım Karabekir Hüradam’da imzasız makaleler yazmaya başladı. Hükümeti düşürmek için bir harekettir. Şimdiye kadar çıkarmaması ve şimdi çıkarması cüret ve cesareti umumiyeyi artırmağa sebep olmuştur, bu gazetecilere de temas etmek ve hiçbir şey yapılmasa bile Divanı harpte sorguya çekmek lazımdır. Ali Şeydi’nin Babası Nakşibendi’nin şeyhlerindenmiş, kendisi de ona bağlıymış, Osman Şevket Paşa’da oranın müridi imiş. Bunlar Nakşibendi yapmak emelindedir. Müridler Şeyhe bilakaydı şart itaatla mükelleftir, bu sebeple daha fenadır. Artık bu adam bu işte kalamaz. Ona da Divanı harpte sormak lazımdır. Şeyhin kimdir? Kaç mürit yetiştirdin? Zabitan içinde müritlerin kimlerdir? Şeydi Beye de aynı şey yapılmalıdır. Bu tarikatı Ekraze etmek. Pek çok müritten bahsi olunuyor bunların hepsi korkunç olamaz fakat konvenkü olanlar mussırdır her şeyi yaparlar.

Ismet Paşa:

- Konvenkü olanlara hıyanete alet oldukları ikna ve ihsas etmelidir ki manen itham edilmiş olsunlar. Serbest Fırka’nın bunların rüesası ile bir itilaf yaptıklarını arayıp çıkarmalıdır.

Gazi Paşa:

- Menemen Belediye Reisi aynı zamanda Türk Ocağı reisidir. Nutkunda şu cümle varmış: Bu bir hadisedir ki Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı lekelemek için tertip olunmuştur.

Ismet Paşa:

- Fransızların neşriyatı: Gazi ve Ismet Paşalar Serbest Fırkayı ezmek için bunu tertip ettiler. Doğru mudur diye soruyorlar, bu bir propagandadır.

Gazi Paşa:

- Kısa zamanda bu işi bitirmeli, her şey çıkmazsa da zararı yok ayrı bir safha olur.

Kazım Özalp Paşa:

- Nakşibendi teşekkülü siyasidir, bütün isyanlar bunun hareketi ile başlamıştır. Abdülhamid de bundandır. Eski ihtilallerde öne düşen şeyhler hep Nakşibendi’dir. Bu malumatla Divanıharp bu isyanı yapan bu tarikatın siyasi olduğunu ve tekkeler kapandıktan sonra faaliyetlerinin bir irtica hareketi olduğu tespit eder şeyhleri mevkufen mahkemeye alır. Tarihi ananeler böyledir. Tekkeler ya mektep yapılmalı yahut yakılmalı. Bunlarla irtibatı olan diğer şahıslar da etraftan celp edilmelidir. Gazeteler hakkında da çok şiddetli muamele yapılmasını politik bulmam. Bunu daha tedrici ve daha sakin bir zihniyetle yapmalıdır.

Gazi Paşa:

- Paşam, hürriyet asrında mevkute sahiplerinin yerleri mahpesler değildir, Yarın 6 Kanunsani gibi sözler çok mühimdir.

Ismet Paşa:

- Bunlar derlerse ki, benim sözüm bu kadar ağırsa ya Fethi Bey’in söylediği sözler daha mı hafif?

Gazi Paşa:

- Onlar hatalarını anladılar sustular. Fakat bunlar devam ediyorlar ve bu yazıları yazdıranları ve talimat verenleri söyleriz diyorlar. Gelsin söylesinler. Gazetecilik yapanlara hürriyeti matbuatın böyle olmadığı divanı harpte sorguya çekilmekle anlatılmalıdır.

Şükrü Kaya:

- Bayburt ihtilalinde askerimizi kesenler Nakşibendilerdi. 31 Mart Vakasında Vahdeti de Nakşi idi.

Kazım Özalp Paşa:

- Bitlis’de de büyük bir isyan oldu idi. Bozkır isyanını yapanlarda da Nakşibendiler vardır.

Gazi Paşa:

- Hiçbir yerde Kutup ve Kutbül Ektap bırakılmamalıdır !!!!!

Gazi Paşa:

- Idam cezasını Meclis tasdik etsin.. (Buna karar verildi)

Menemen ve malum köyler ahalisinin kamilen tehcirini Gazi Paşa çok şiddetle ileri sürüyordu. Ismet Paşa muhalefet ediyor, mahzurlarını sayıyor, Kazım Paşa ile Şükrü Kaya Ismet Paşa ile beraber. Fakat Gazi mussır olmakla beraber kış geçinceye kadar kalsınlar diye mühlet veriyor ve muzakereyi şöyle hülasa ediyorlardı:

1 – Vaka, irticai, mürettep ve siyasidir. umumi mıntıkavimidir? (Bölgesel veya genel midir?)

2 – Nazarımız yalnız bir mıntıkaya münhasır kalmayacaktır.

3 – Alakası tebarüz edenler tecziye olunacaktır, kesif muhitler dağıtılarak temizlencektir.

4 – Idam cezaları beklemeksizin kısım kısım derhal tatbik olunmalıdır.

5 – Menemen ve alakadar köylerin sorumlu ilan edileni ve gayri meskun hale konması için hususi kanun çıkarılacaktır.

6 – Kadın mensuplar mühimdir, müsamaha olun manialıdır.

7 – Bu meseledeki esas siyaset bütün alakadarlara lüzumu gibi anlatılmalıdır. (Radikal ve ibret verici misal olacak icraat.)

8 – Muamelatı zatiye şefi Osman Şevket ve Ali Şeydi Beylerle daha bu gibiler tahkike tabi tutulacaktır.

9 – Üçüncü maddenin 2. fıkrası için şu manada kanun maddesi ve onun tatbiki lazımdır: Örfi Divanıharp lüzum gördüğü kimseleri memleketin bir mahallinden diğer mahallini muvakkat veya daima olarak tedip eder uzaklaştırır. Mahal tayininde hükümetle mutabık kalır.

10 – Şeyhlik ve müritliğe fiilen müdavim oldukları sabit olanlar hakkında ağır ceza tatbiki için kanun.

11 – Sonposta, Yarın, Köroğlu, Hüradam, Yeniasır gibi gazetelerin tesir dereceleri aranmalı ve ona göre muamele yapılmalıdır. Kazım Karabekir’in Hüradam’a makale yazması şayanı dikkattir.

12 – Menemen Belediye Reisinin nutkundan silinen (Vasıf silinmiş) cümlelerin maksadı araştırılacaktır. …

Toplantı bitti.

Ayrılırken Ismet Paşa bana şunları söylüyordu:

“- Bir kimse gazetesinde fena beyanat yapar fena fikir neşrederse çağırıp tahkik etmeli, hüviyeti tespit olunmalıdır. Divanıharp aleni olur, lüzum görürse hafi celse yapar. Menemen müddeiumumisi niçin ilk tahkikat yapmamış ve rapor almamış? Onu da sıkıştırmalı. Şeyhlerin eski reislerini sormalı. Sonra tekkeler kapandıktan sonra faaliyet yaptı mı yapmadı mı? Balıkesir’de eski şeyhler kimlerdir? Sururinin üç aylık evrakını oğlu yakmıştır. Paltosunda Kıbrıs kağıdı çıkmış. Şeyh Esad Erbili de menfi bulunmuş oradaki teşkilat kimlerdir?”

Notlarım bu kadardır.”

 

**********

 

KAYNAK:

Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş Ve Sonrası, Eylem Yayınları, Ankara 2008, sayfa 429 ve devamı.

Menemen olaylarının içyüzünü şu yazımızda okuyabilirsiniz.

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/01/devlet-menemenkubilay-olayina-davetiye-mi-cikardi-menemen-olaylarinin-icyuzu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

 

M. Kemal Atatürk’ün şapka ve içki sevgisi…

M. Kemal Atatürk’ün şapka ve içki sevgisi…

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

bira-icen-cocuk-atatc3bcrk-bira-fabrikasi-atatc3bcrk-icki-fabrikasi-atatc3bcrk-orman-ciftligi-atatc3bcrk-bira-parki***

M. Kemal’in hayalindeki aileyi arkadaşı Asaf Ilbay’dan dinleyelim:

“Ankara’ya 20 kilometre mesafede demiryolu üstündeki Ahimesut çiftliğini satın alıp ismini de Etimesgut’a tahvil eden Gazi burada bir nümune köyü kurulmasını tensib buyurmuştu.

Bu köyün yapı çalışmaları ilerliyordu. Inşaat ilerleyince köyü birlikte tetkik etmek arzusunu gösterdiler.

Orman çiftliğinden otomobile bindik. Istasyondan gelmiş, köye doğru ilerliyorduk.

Gazi, seryaver Rusuhi beye:

- Ver o şeyleri…

Dedi.

Seryaver iki tane Panama şapkası uzattı. Gazi şapkaları aldı, birini kendi giydi, diğerini de benim başıma giydirip:

- Hafiftir, yazın serinlik verir ve güneşlik vazifesini de görür:

Sonra ilave etti:

- Bir gün bu çiftliklerin kadın, erkek çiftçilerinin tarlalarından döndükten sonra umumi banyoda temizlenerek, temiz keten elbiselerini ve beyaz hasır şapkalarını giymiş, mesela şuradaki birahanede aileleriyle, çocuklariyle oturduklarını görmek ne kadar hoş olur değil mi?”

 

**********

 

KAYNAK:

Nizyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, Nurgök Matbaası, Istanbul 1954, cild 2, sayfa 78.

***

Benzer konular:

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/18/kemal-ataturkun-padisahlar-gizli-icerdi-ben-acik-iciyorum-sozu-hakkinda/

***

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/06/15/alkolun-zararlari/

***

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/07/sarhos-ataturk-konusunda-yilmaz-ozdile-cevap/

***

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/30/yilmaz-ozdilin-amaci-ne-kurana-bakalim/

***

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/05/30/yilmaz-ozdile-iki-ayyas-cevabi/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk döneminde kaç siyasi parti vardı?

M. Kemal Atatürk döneminde kaç siyasi parti vardı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Atatürk döneminde kac parti vardi, m. kemal döneminde kac parti vardi, atatürk siyasi parti, atatürk chp***

TBMM Başkanlarından Kazım Özalp, M. Kemal döneminde Türkiye’nin Avrupa’da nasıl göründüğüne dair bir hatırasını şu şekilde nakletmektedir:

“Geçenlerde Viyana’da bulunduğum zaman, ‘Neue Freie Presse’ gazetesi benden mülakat istemiş ve ‘Türkiye’de kaç siyasi parti vardır?’ sorusunu sormuştu. ‘Bizde yalnız bir fırka vardır.’ cevabını verdim. Gazeteci hayret etti. ‘Hükümet işleri bir fırka ile nasıl kontrol edilebilir? O halde sizde parlamento murakabesi yok demektir.’ dedi. Kendisini tatmin için bizdeki sistemi izah edip, ‘Hayır, bizde murakabe vardır, fakat bizim kendimize mahsus tarzımız vardır. Biz hükümeti fırkada ve enümenlerde kontrol ederiz. Böylelikle de ülkemizde, çok fırkaların varlığından kopup gelen sakıncaların tesirini önledik.’ dedim.

Gazeteci, ertesi gün söylediklerimi aynen yazmakla beraber -kendi tabiriyle- ‘Şu budalaya bakın: Avrupa’nın ortasında bize parlamento dersi vermeye gelmiş’ mealinde bir de fırka ilave etmişti.”

 

**********

 

KAYNAK:

Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Istanbul 1980, sayfa 396.

Ayrıntılı bilgi için şu yazımıza bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

 

Kafirlerin kanunlarını alanlara ithafen

Kafirlerin kanunlarını alanlara ithafen

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

engelhard philip eduard kadir misiroglu kanun kafir kanunlari gavur kanunlari isvicre kanunlari medeni kanun atatürk kemal

Engelhart’ın kitabı…

***

Tanzimat Fermânı’nı, onaltı yaşında tahta geçen Sultan Abdülmecid’in genç ve tecrübesiz olmasından istifâde ile kuvveden fiile çıkaran Reşid Paşa’nın sadâretten ayrılmasından birkaç hafta sonra Avusturya başvekili ve su katıksız bir Türk dostu olan Prens Metternich Osmanlı Devlet ricâlini şu sûretle ikaz ediyordu:

“Bâb-ı Âlî’ye şu sûretle hareket etmesini tavsiye ederiz:

Hükümetinizi mevcudiyetinizin temeli olan Zâtı Şâhâne ve Müslüman teb’ası arasında en esaslı bağı teşkil eden “Din Kanunları”na hürmet ve riâyet esâsı üzerine kurunuz! Zamanın icablarına göre hareket ediniz! Ve zamanın doğurduğu ihtiyaçları nazar-ı itibara alınız. Bütün idârenizi intizam altına alınız ve ıslah ediniz! Lâkin âdet ve maîşet tarzlarına uygun olmayan bir idâre usûlü kurarak eski idâreyi yıkamazsınız!.. Aksi takdirde Padişahın ne tahrip ettiğinin, nede harab ettiği şeylerin yerine koyduklarının kadr u kıymeti bilinmediğine hükmolunur.

Avrupa medeniyetinden sizin kanun ve nizamlarınıza uymayan kanunları iktibas edip almayınız!.. Zira garb kanunları, hükûmetinizin temelini teşkil eden kanunların müstenid bulunduğu usûl ve kâidelere aslâ benzemeyen kâideler üzerine kuruludur. Garb memleketlerinde esas olan şey “Hıristiyanlık Kanunları”dır. Siz Türk kalınız!.. Lâkin mâdem ki, Türk kalacaksınız şeriata sımsıkı sarılınız!.. Diğer dinlere karşı müsâmahakâr olmak için şeriatın size gösterdiği kolaylıklardan istifâde eyleyiniz. Hıristiyan teb’anızı tamamıyla himâyeniz altına alınız. Onların paşalar tarafından sıkıntıya mâruz bırakılmalarına mâni olunuz!.. Zikri geçen teb’anın din işlerine karışmayınız. Mazhar oldukları imtiyazlara riâyetle “Gülhâne Hattı”ndaki vaadleri yerine getiriniz.

Bir kanunun tatbik ve icra şartlarını temin etmeden onu asla ilân etmeyiniz. Doğru yolda ilerleyiniz. Fakat bunu yaparken garbın umûmî efkârı addeddiğiniz şeye ehemmiyet atfetmeyiniz. Siz bu efkârı umûmîyyeyi, Avrupa’nın umûmî sedâsını anlamıyorsunuz. Eğer terakkî yolunda adâlet, vukûf ve mâlumât ile ileriye doğru hareket ederseniz. Avrupa umûmî efkârının ehemmiyetli olan bir kısmı size temâyül ve teveccüh edecektir.

…Hülâsâ biz, Bâb-ı Âli’yi kendi idâre tarzının tanzim ve ıslâhı için vâkî olan teşebbüslerinden vazgeçirmek istemiyoruz. Lâkin ahvâl ve şartları, Türkiye Imparatorluğu’nun ahval ve şartlarına uymayan garb hükümetlerini her şeyden evvel taklide değer bir nümûne telâkkî ederek ona göre ıslahatta bulunulmamasını, aslî kanunları şarkın âdet ve âdâbına uymayan hükümetleri taklid hâl-i hazırda her türlü ibdâ ve tanzim kuvvetinden mahrum olup müslüman memleketlerinde zararlar husûle getirmekten başka bir netice hâsıl etmeyeceği âşikâr olan ıslahatı kabul ve tatbik etmemesini tavsiye ederiz.

Acaba beni siyâsî hayallere tâbî olmakla mı itham edeceklerdir? Varsın öyle olsun!..”[1]

Bu paylaşımda; Ceza Kanunu’nu faşist Italya’dan, Borçlar Kanunu’nu Almanya’dan, Medeni Kanunu’nu da bayrağı haç olan Isviçre’den alan kemalistlere -eğer akıllarını biraz olsun kullanabiliyorlarsa- ibretler vardır.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Eduard Philippe Engelhart, Türkiye ve Tanzimat –Devlet-i Osmaniye’nin Tarih-i Islahatı- (Mütercim Ali Reşad), Istanbul 1328, sayfa 49 ve devamın’dan sadeleştirerek aktaran Kadir Mısıroğlu.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı – Ali İlbey

Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı – Ali İlbey

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ahmet Doğan İlbey ali ilbey

***

Âkif, Millî Mücadele’den sonra 1923’te İstanbul’a dönmüştür. İlân edilen Cumhuriyet, hayâlini kurduğu cumhuriyete benzemiyordu. Arkadaşlarından Şefik Kolaylı, “Mısır’a gitme kararından vazgeçmesinde ısrar ettik. Büyük bir hüzün ve te’essür içinde ‘Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muâmele görmeye tahammül edemiyorum. İşte bundan dolayı gidiyorum’ dediğini” söyler.

Atatürkçü Cumhuriyet’in yandaşlarıyla M. Kemal’in yakın arkadaşlarının onun hakkında söyledikleri “Arapçı şair” gibi benzeri hakaretlerden de anlaşıldığı üzere Âkif, İstiklâl Marşı’ındaki fikirleriyle de Kemalist Cumhuriyet değerlerine muhalifti. Onun, Cumhuriyet’i övmemesinden dolayı aleyhinde yayınlar hızlanır. Dindarlığına vurgu yapılır. “Şiirlerinde İslâm’a ve ümmete yer verdiği” anlatılır. “İnkılâp muhalifi İslâmcı Âkif’in” karşısında laikçi ve Batıcı yazarları örnek gösteren yazılar basında sıkça çıkmaya başlar. Pozitivist Tevfik Fikret’le mukayese edilmeye başlanır.

Dücane Cündioğlu’nun “Âkif’e Dair” kitabında yazdıklarından onun “İnkılâpçılardan rahatsız olduğu” anlaşılmaktadır. Devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, “İstiklâl mücadelesinden sonra Mehmed Âkif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş-altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telâkkisi geri idi” diyerek tezvirat yapar. Kemalistlere yaltaklık eden Âgâh Sırrı Levend de “Sosyal inkilâbları kavrayabilecek bir ufuktan yoksun olduğunu” söyler:

“İstiklâl Savaşı’na feragatlı ve sâdık bir vatanperver olarak katılan Âkif, mücadelenin ilk safhalarında önemli bir yer alacak, ilk Millet Meclisi’nde mebus sıfatıyla bulunacak kadar bu büyük hareketi takib etmiştir. Ancak birbirini takib eden sosyal inkilâblar, onun âleminin üstünden aşacak kadar ileri ve ona uzak idi. Bu his, yabancı diyarların elemine katlanmayı göze alacak derecede ona kuvvetli geldi.”

KEMALİST AYDINLAR: “ÂKİF İNKILÂBIN ESERLERİNİ BEĞENMEDİ”

Devrin koyu Kemalistlerinden Şükûfe Nihal, “Âkif, zâten “hurafelere takılmış bir adamdır. Türk inkilâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilakis, bizim kanımız pahasına yarattığımız inkilâb’ın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam” diyerek aşağılar.

Nurullah Ataç, “Âkif’in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filozofu değil, mahalle kahvesi hatibi” diye yazar. Ahmet Hamdi Tanpınar, 60’lı yılların siyasî ortamında kendini “sol” (CHP) olarak görür ve Âkif’i “sağcı”lıkla itham eder: “Mehmet Âkif’le yol arkadaşlığı mı? Asla!” (Tanpınar’la Başbaşa)

Onun, inkılâpçıların zihniyetini tutmadığı o kadar açık ki, Elmalılı Hamdi Yazır hazırladığı Tefsiri, Ahmet Naim ise Hadis kitabını teslim etmişti. M. Kemal aracılar göndermesine rağmen, Âkif, “tamamlanmadı” gerekçesiyle teslim etmiyordu. M. Kemal’in yandaşı hafız Sadettin Kaynak, “Âkif’in yazdığı meali çalmayı bile düşünmüştük…” diyor.

Daha fazla para teklif edildi. Cevabı yine “hayır” oldu. Meali teslim etmemesinin sebebi, tefsirin dışında ayrı bir meal kitabı olarak basılacağını duymasıydı. Ayrıca Kemalist hükümetin dinde reform çalışmalarını başlatmış olması, anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” maddesini kaldırması ve “Dini Islahat Beyannamesi” hazırlamasından sonra, Âkif tavrını netleştirmişti. “Benim mealimi Kur’an’ın yerine okutacaklar, ben yarın mahşerde Allah’a ve Resûlüne ne cevap veririm” diyerek meali teslim etmediği gibi, diyanetle yaptığı sözleşmeyi de feshederek aldığı avansı iade etmiştir.

1925’de Takrir-i Sükun Kanunu ile Kemalistler, Âkif’in çizgisinde bir dergi olan Sebilürreşad dergisini kapatır ve Eşref Edip idamla yargılanır. Rejimin, İslâm düşüncesi taraftarlarına karşı olduğunu anlamıştı Âkif. Atatürkçü Cumhuriyet’e karşı olduğunu, onu en iyi bilen M. Ertuğrul Düzdağ’ın yazdıklarından anlamak mümkün. Hülâsası şöyle:

Millî Mücadele’yi destekleyen Âkif’in, M. Kemal’in isteği ile milletvekili seçilmesi, dindar kimliği ve irşadıyla isyanları yatıştırması, Millî Mücadele hakkında vaazlar vermesi, M. Kemal’le arasında uyum olduğu intibaını veriyor. Oysa gerçek böyle değil. M. Kemal’in sekreteri Yusuf Hikmet Bayur, Âkif’in M. Kemal’e sempatisi olmadığını söylüyor. Millî Mücadele sona ermeden 1922 yılı sonrasına doğru ilk Meclis’teki İslâmî tavrın yerini Batılı bir rejimin alacağını hissediyordu. Bunun için münakaşa ediliyor, Avrupa devletlerinden telkinler yapılıyordu. Ali Şükrü Bey öldürülünce anlamıştı rejimin değişeceğini. İslâmî değerler adına konuşan ve yazan kim varsa hepsinin başına bir şeyler gelmesi, onun umutlarını kırmıştı. Arkadaşı Eşref Edip’in de idamla yargılandığı bir ortamda Âkif’in Mısır’a gitmekle isabetli bir karar vermiştir.

Emsallerine1923’ten itibaren emekli maaşı bağlandığı halde, Kemalist rejime karşı olduğundan16 yıl emekli maaşı bağlanmadı. Bazı paşaların tavassutuyla vefatından 6 ay 26 gün önce Haziran 1936 tarihinde bağlanmıştı ancak.

ÂKİF, KEMALİST CUMHURİYETİ TASDİK ETMEDİ

“Medeniyet denen tek kişi kalmış canavar”ın kanunlarından yapılma Kemalist Cumhuriyet’i tasdik etmedi. “Hakk’a tapan milletin”dâva adamıydı Âkif. Eyvallah etmedi zorba Cumhuriyet’in cellâtlarına. İstiklâl Savaşında Müslümanca bir Cumhuriyet vaat edip sonra aldatan Kemalist rejimin şeflerine yaltaklanmadı. İstiklâl Marşı’nın fikirlerine sonuna kadar bağlı kalarak, “Devrimci Cumhuriyetin” emir kulu olmadı. Rejimin nimetlerine perestij etmedi. Zaruret içindeki yıllarını kanaatle geçirdi.

M. Kemal’in çok beğendiği ve reform düşüncelerinden tesir aldığı şair olan “milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin” diyen pozitivist Tevfik Fikret’i “en büyük Cumhuriyet şairi” olarak ilân eden ve İstiklâl Savaşı sırasında Avrupa şehirlerinde bohem hayatı yaşayan agnostik (Allah’ın varlığına ve İslâm’a inanmayan) Abdülhak Hamid’i milletvekili yapan Atatürkçü Cumhuriyet oligarşisi, Âkif’e İslâmcı fikirlerinden dolayı “irticacı” diyerek “takibat” altında tutmuşlardır. Bununla kalmayarak, “din-i İslâm üzere” yapılan Millî Mücadele şartlarında kabul ettikleri İstiklâl Marşı’nın fikirlerine karşı olmuşlardır.

“Şeriatçı, gerici, hilafetçi avının” ve Kemalist devrimlere karşı olan her şeyin tepelenmeye başlandığı bir zamanda aldatan Cumhuriyetçilerin kanlı inkılâplarına karşı, “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem / Hak namına haksızlığa ölsem tapamam” diyerek, “Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ / Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ” dediği vatanından “gönüllü sürgün” olarak gitti.

İstiklâl Marşı yazdırdığı insanını polise takip ettiren, “çember sakallı” ve “gerici” diyen bir başka ülke var mıdır?

ÂKİF’E SALDIRAN GENERALLER ATATÜRKÇÜ CUMHURİYETİN ÜRÜNÜDÜR

Eylül 1999′da koyu Atatürkçü Tabip Tuğgeneral Yalçın Işımer’in sözleri Âkif düşmanlığının bir tezahürüdür :

“Mehmet Âkif denen adam Arap hayranı. İstiklâl Marşı’nın yazarı olması dışında ülkeye ne faydası olduğu gerçekten tartışılır. Cumhuriyet ilân edilip devrimler birbiri ardına yapılmaya başlayınca Mısır’a kaçtı. Tam bir devrim karşıtı… Onun düşünce evreni Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş. Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmedi. Atatürk’ün ricasını yerine getirmedi diye onu aziz kılanlar, şimdilerde Mehmet Akif Üniversitesi kurma çabasındalar. O üniversiteden çıkan kafalar, bilinmelidir ki El Ezher kafalı adamlar olacaktır. Arap milliyetçiliğinin adamı olacaklardır. Arap’ın adamı olacaklar. Arap’ın adamı olmak adamlık değildir. Ulusun adamı olmak yakışır adam olacak adama. Bu adamlara ‘adam sen de’ demeyeceğiz. Son zamanlarda, Atatürk’e… dil uzatanları bir şekilde belleyeceğiz.”

Âkif düşmanlığında bununla kalmaz, “Bedir şehitleri ile Çanakkale şehitlerini mukayese eder. “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi…” mısraına hakarette bulunuyor: “Bedir Savaşı’nda 500 kişiyle çarpışan 250 bedevî Arap’la, dünya uluslarına karşı destanlar yazan Mehmetçiği bir tutuyor da ‘o kadar şanlı idi’ diyor. Onun düşünce evreni, Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş.”

“Niçin seni bekliyor Atatürk” değil de, “Seni bekliyor Peygamber” dedi diyerek Âkif’i “Arapçılıkla” suçluyor. Atatürkçü general Işımer ve benzerlerinin “Arabın adamı olmak” sözüyle Hz. Peygamberimize hakaret ettiği yüzlerine söylenmelidir. Âkif’i, Müslüman kimliğinden dolayı başta CHP’liler olmak üzere bütün Atatürkçüler sevmezler. Bu tavırlarıyla Âkif’in şahsında İslâmî değerlere sahip çıkan millete karşı olduklarını da göstermiş oluyorlar.

“Devrimci Cumhuriyetin” canlandırılmasını isteyen general Doğu Silâhçıoğlu da 21 Şubat 2008′de Cumhuriyet gazetesindeki yazısında Âkif’e kötü sözler sarfediyor ve evvelce puta tapan Arapların, Müslüman olduktan sonra, Şaman inancındaki Türklere soykırım uygulayıp onları Müslüman olmaya zorladıklarını, sonra İslâm’ı gönüllü olarak kabul ettiler yalanını uydurduklarını iddia ediyor, ardından “şeriatçı ümmetçi” dediği Âkif’e ve İstiklâl Marşı’na hakaret ediyor: “İstiklâl Marşı metnine Hak, ezan, cennet, iman gibi sözcükleri ustalıkla yerleştirdiğini, bir tek Türk sözcüğü için yer bulamamış bir ümmetçi.”

Milliyetçiler ve dindar kitleler arasında derin bir anlayış farkı olduğunu savunan Kemalist general Silahçıoğlu, “Bu fark Türk milliyetçisi Nihal Atsız’la, şeriat ümmetçisi Mehmet Âkif’in düşünce yapısındaki fark kadardı. Ümmetçi Mehmet Âkif’in yeni ardılları, onun Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki yaşar der delidir! ‘Arabın Türk ise, hem sağ gözü hem sağ elidir!’ dizelerinde belirttiği yoldan giderlerken, beraberlerindeki milliyetçiler gerçekleri göremediler” diyerek hayıflanıyor ve ardından Âkif’in “Cumhuriyet’i benimsemediğini” söylüyor:

“Emperyalizme karşı kazanılan zaferin üzerine kurulan Kemalist cumhuriyeti kendisine ne kadar yabancı hissetmiş olmalı ki, onun ‘şerrinden’ ülkesini terk ederek ‘darülislâm’ olarak seçtiği Mısır’a göç edecek. Âkif, ulusal kurtuluş savaşına İstiklâl Marşı ile katılıyor ama, cumhuriyeti görmüyor, göremiyor, benimsemiyor. Cumhuriyetin kurucusu ondan Kur’an’ı, Türkçe’ye çevirmesini istiyor. O, ‘küfre hizmet’ saydığı için olacak ki reddediyor.”

Yukarıdaki satırların anlattıkları doğrudur. Âkif için Kemalist rejim bir küfür rejimidir. O, Türkiye İslâm Cumhuriyeti dâvâsı olan bir şahsiyetti. Atatürkçü Cumhuriyet yandaşları, Âkif’in milletçe sevilmesini “hegemonyalarına” karşı olarak görüyorlar.

 

**********

 

KAYNAK:

Ali İlbey, “Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı”, Habervaktim.com, 28 Aralık 2013.

.

M. Kemal Atatürk ve Sakarya Meydan Muharebesi safsatası

M. Kemal Atatürk ve Sakarya Meydan Muharebesi safsatası

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kazim karabekir pasa atatürk sakarya meydan muharebesi kacmak istiyordu

***

Takipçilerimiz, evvelce, M. Kemal’in Filistin cephesinde olduğu gibi[1] Sakarya Meydan Muharebesinden de kaçmak istediğini o dönem bakanlık yapmış olan Dr. Rıza Nur’un hatıratından naklen burada paylaştığımızı hatırlayacaklardır.[2] Ancak Dr. Rıza Nur’un M. Kemal’i tenkid edişini hazmedemeyen bazı kemalist kalemşörler, her M. Kemal muhalifine yaptıkları gibi onun da aleyhine karalama kampanyası başlatmışlar ve ona “deli” teşhisi koyup sözlerini itibarsızlaştırmayı hedeflemişlerdi.[3] Elbette biz Dr. Rıza Nur’un hatıratıyla yetinmemiş ve daha evvel de kaçma teşebbüsüyle ilgili resmi belgeler yayınlamıştık.[4] Hala tatmin olmayanlara bu vahim hadiseyi Şark Fatihi Kazım Karabekir Paşa’ya da teyid ettireceğiz.

Işte dürüstlüğü ve mertliği ile tanınan Karabekir Paşa’nın bu mevzuyla ilgili hatıratında yazdıkları:

“Sakarya Meydan Muharebesinin son günü Mustafa Kemal Paşa muharebeyi kaybettiğine hükmederek ric’at (geri çekilme) emri vermiş ise de Fevzi Paşa bunu sabahki vazi­yeti gördükten sonra kumandanlara tebliği münasip görmüş. Halbuki sabahleyin düşmanın ric’ati görülünce zaferin bizde kalması bu suretle temin olunmuş… Fevzi Paşa bana bu muharebeden bahsederken, bunu kendi kazandırdığını, fakat herkesin Mustafa Kemal kazandırdı zannettiğini söyledi. Hakikati neden saklıyorsunuz de­dim. Şimdilik böylesi muvafık, dedi.”[5]

Artık bu hakikat nasıl inkar edilebilir?

Geri çekilme emri veren birisi “kahraman” yapılmakla kalmadı, Türklerin ATA’sı mevkiine dahi çıkarıldı.

Evet, gerçekler acıdır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/30/filistin-cephesindeki-hain-m-kemal-ataturk-mu/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/06/m-kemalin-sakarya-meydan-muharebesinden-kacmak-istemesi/

[3] Dr. Rıza Nur’a atılan iftiralara cevap yazmıştık:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/28/dr-riza-nura-atilan-iftiralara-cevap/

[4] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/27/kurtulus-savasinda-meclis-ankaradan-kayseriye-naklediliyordu-kaciyorlar/

[5] Kâzım Karabekir, Istiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, Istanbul 1960, sayfa 997.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Bir ayet kabul edilirken diğer bir ayet neden inkar edilir?

Bir ayet kabul edilirken diğer bir ayet neden inkar edilir?

neden-kurtulduk-diyorlar-kemal-atatc3bcrk-kurtulus-savasi-milli-mc3bccadele-o-olmasaydi-babaniz-kim-olurdu-serefsiz-neyzen-tevfik-siiri

***

Bakara Suresi’nin 183. Ayet-i kerimesinde Oruç tutmak bütün müslümanlara “Farz” kılınmıştır:

BAKARA SURESI
183 – “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de **farz kılındı.** Umulur ki korunursunuz.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumus** sıyâmu (oruç) kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn.”

Başka bir ayette ise “dengi bir ceza” demek olan “kısas”, yani bu durumda “katilin katli”; farz kılınmıştır:

BAKARA SURESI
178 – “Ey iman edenler! Öldürmede kısas size **farz kılındı**. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumul** kısâsu (kısâs) fîl katlâ el hurru bil hurri vel abdu bil abdi vel unsâ bil unsâ fe men ufiye lehu min ahîhi şey’un fettibâun bil ma’rûfi ve edâun ileyhi bi ihsân, zâlike tahfîfun min rabbikum ve rahmeh, fe meni’tedâ ba’de zâlike fe lehu azâbun elîm.”

***

Peki bir ayeti kabul edenler, diğer ayete neden karşı çıkıyorlar?

Izah edeyim;

Sözkonusu ayeti uygulamadan kaldıran M. Kemal’i savunmak için…

Peki neden M. Kemal’i savunma ihtiyacı hissediyorlar?

Çünkü kendilerine onun “kurtarıcı” olduğu empoze edildiği için…

Peki neden onlara M. Kemal’in “kurtarıcı” olduğu yaklaşık bir asırdır empoze edildi?

Cevabını yine ben vereyim;

Bu ayetleri kaldırırken, oluşacak tepkileri önlemek, en azından asgariye indirebilmek için.

Peki bu ayetleri M. Kemal, yani bizden “sanılan” biri değil de doğrudan “Ingilizler” uygulamadan kaldırsaydı ne olurdu?

Hiç laf ebeliği yapmaya gerek yok;

Bu millet er ya da geç onları doğduklarına pişman ederdi.

Işte bu gerçeği bildikleri için böyle bir hileye başvurdular.

Aynı oyunu Amerika’da da oynamışlardı. Oradaki “kurtarıcı” ise düşmanı “sözde” kovup “Bağımsızlık Savaşı”nı kazanan (mason) “George Washington”du.

Anlaşılan bazı gizli güçler, bir toplumu kendi istekleri doğrultusunda yönetmek için evvela onların ülkesini işgal ediyorlar, sonra da kendilerinden olan ancak o toplumdan “sanılan” birini “kurtarıcı” rolüyle sahneye çıkarıp kendilerini ona mağlup ettiriyor ve akabinde de çekip gidiyorlar. Böylece toplumun itimadını kazanan “kurtarıcı” şahıs eliyle onları istedikleri gibi yönetiyorlar.

Yani kaleyi içten fethediyorlar…

Kaleyi içten fethettikleri an, işte o “çekip gittikleri an”dır…

Mağlubiyetin değil galibiyetin ilanıdır.

Özgürlüğüne kavuştuğunu zanneden halk için ise; esaretin başlangıcıdır.

***

Bu konuyla alakalı olarak tavsiye ettiğimiz benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/28/neden-musluman-milletin-basina-sapka-gecirmek-istediler/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu

Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu

yavuz bahadiroglu Yaşam tarzına müdahale

***

“Hükümet yaşam tarzına müdahale ediyor” diye celâllenmeden önce, ideolojik devlet yapısının 90 senedir müdahale etmediği “yaşam tarzı” bırakmaması karşısında neden sus-pus oturduğumuzun hesabını hepimizin vermesi lâzım.

Mesela, laiklik uğruna yıllar boyu inançlı kesime baskı yapılırken (komünistler de bu baskıdan nasibini çokça almıştır), bugün mangalda kül bırakmayan gazeteler, yazarlar, üniversite kodamanları ve memleketin entelektüel kesimi neden “özgürlük” demedi, “hak” demedi, “hukuk” demedi, “Yaşam tarzına müdahale ediliyor” demedi?

Benim köy evim, “Gizli âyin yapılıyor” ihbarı üzerine 1960’da jandarma tarafından basıldı. İlk kez kelepçe bileklerime geçtiğinde 14 yaşın sonlarındaydım henüz. Kapıyı ve pencere panjurlarını tüfek dipçikleriyle kırarak içeri girdiler. Her tarafı köşe-bucak aradılar. Kur’an dâhil, Osmanlı alfabesiyle yazılı ne buldularsa çuvallara doldurup götürdüler. Gazetelere haber olduk. Zamanın gazeteleri (bazıları hâlâ yayında) “Bir irtica evi basıldı, çok sayıda yasak yayın ele geçti” diye verdiler bu haberi.

“Suç”umuzu da onlardan öğrendik. Meğer biz, yani evdeki beş kızla üç kadın, bir de çocuk, yani ben, “Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek” propaganda yapmışız, telkinde bulunmuşuz…
Öngörülen cezayı yine gazetelerde okuduk: “Beş yıldan on yıla kadar hapis.”

Ne diyorsunuz siz? O günlerin darbe havası (27 Mayıs darbesi), bugünlerin demokrasi havası gibi değildi. “Hükümet-i cumhuriye”yi yıkmaya çalıştığımız söylentisi bile çıkmıştı bizim ilçede. Kaç ay “idamlık” gözüyle bakılmış, vebalı gibi bizden kaçılmıştı.

Bu ülkede bu türden envai çeşit baskılar yaşandı. Çok fazla gerilere gitmeye de gerek yok; 28 Şubat sürecinde atılan manşetler, yazılan yazılar, oynanan medyatik oyunlar, yapılan uygulamalar ortada…

Sonuç olarak şunları söylemek mümkün ki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olmaya hakkı vardı, ama lâik olmama hakkı yoktu (Yaşam tarzının sı­nırlarını devlet belirlemişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Allah’a ve Peygamberlere inanmama­ hakkı vardı, ama Kemalist olmama hakkı yoktu (İnancın sınırlarını devlet çizmişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olma hakkı vardı, fakat “tarikatçı” olma hakkı yoktu (Vicdanî kanaatin sınırlarını devlet oluşturmuştu)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bir yere kadar “dindar” olmaya hak­kı vardı, ama dinini istediği yerde, istediği gibi öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya hakkı yoktu (İmam hatiplerle ilâhiyat kapalı, özel din eğitimi ise yasaktı)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının başını açmaya, mi­ni etekle yahut şortla dolaşmaya hakkı vardı, ama başını örtmeye ve çarşaf giymeye hakkı yoktu (Modayı bile devlet belirlerdi)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının şapka giymeye hak­kı vardı, ama fes, kalpak, takke giymeye hakkı yoktu (Kılık-kıyafet devlet tarafından tanzim edilmişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Fransızca, İngilizce, Flamanca, Hintçe, Sanskritçe v.s. okuyup yazmaya, bu dillerde şarkı söylemeye hakkı vardı, ama Kürtçe/ Lazca okuyup yazmaya ve şarkı mırıldanmaya, hatta Kürt, Laz, Arnavut, Romen olmaya hakkı yoktu (Hangi ırkın ahfadı olduğumuzu devlet belirlerdi: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her lise mezununun askeri okullara girmeye hakkı vardı, ama imam-hatip lisesi mezunlarının hakkı yoktu (Meslek tercihini bile devlet yapıyordu)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının öz babasını, öz annesini sevme­meye, beğenmemeye ve bunu özgürce açıklamaya hakkı vardı; ama Atatürk’ü sevmeme, beğenmeme hakkı yoktu (Kimi seveceğimizi devlet söylerdi)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının “devrim nikâhı” da denilen nikâhsız beraberliğe hakkı vardı, ama dini nikâh kıydırmaya hakkı yoktu (Devlet nikâhımıza karışırdı)…

Daha kimin evini soruyorsunuz?

 

**********

 

KAYNAK:

Yeni Akit gazetesi, 9 Kasım 2013.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

*