Cumhuriyet Aleviliği Yasakladı

Cumhuriyet Aleviliği Yasakladı

Bir yazımızda Alevilerin M. Kemal’i tasvip etmediğini, bunun üzerine M. Kemal’in istihbarat teşkilatını kullanarak Alevileri kendisine bağladığını belirtmiş ve normal şartlarda Alevilerin, Tekkelerini kapatan M. Kemal ve rejimini desteklemelerinin kesinlikle mümkün olmayacağına dikkat çekmiştik.[1]

“Alevilerin Kemalizm’le Imtihanı” isimli kitabında, kemalist rejim için “tek parti diktatörlüğü” tabirini kullanan Alevi düşünür Cafer Solgun da “Aleviliğin M. Kemal tarafından yasaklandığını” delilleriyle ortaya koyar ve “Cumhuriyet’in Alevileri özgürleştirdiği” şayiasının bir “hurafe”den ibaret olduğunu savunur. Cafer Solgun’un kitabından bazı kısımları -kısaltarak- istifadenize arz ediyoruz:

Aleviler konusunda toplumda hakim bir yanılgı var ve bu yanılgının, özellikle de Alevi toplumu içerisinde hayli “yerleşik” bir nitelik kazandığını biliyoruz. Denir ki Atatürk ve Cumhuriyet, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde bir cumhuriyet kurdu, laikliği getirdi, Alevileri özgürleştirdi. Yıllardır bu “yanlış” ve “yanılgılı” duruma ayna tutmaya çalışıyorum.(…)

Hemen belirtmeliyim, bu gerçeği sadece ben görüyor, biliyor değilim. Bence konuyla ilgili olan herkes biliyor. Ama şu ya da bu nedenle böylesi “netameli” bir konu üzerinde durmak, gerçeği yüksek sesle dillendirmek işlerine gelmiyor. Siyasetçi, siyasi hesaplar yaptığı için; yazar-çizer erbabı başını ağrıtmamak için; üniversiteler resmi ideoloji mantığı ile sakatlandıkları için, velhasıl nedenler, gerekçeler muhtelif, ama hepsi de özünde, resmi ideoloji yalanlarından en belli başlı olanlarından birini oluşturan bu konuyla ilgili gerçeği görmekten ya da gördüğünü, bildiğini yüksek sesle dillendirmekten imtina ediyor. (…)

Osmanlı’nın “resmen” yapmaktan uzak durduğunu Cumhuriyet yapmış ve “devrim”, “reform” adı altında “gericilik”, “feodalite”, “irtica” ve “mürtecilik” saydığı Aleviliği “resmen” yasaklamıştır. Evet; “irtica” deyince daha çok Alevilerin “hassas” oldukları bir damara basılmış olduğu düşünülüyor. Ama cumhuriyeti kuranların gözünde Aleviler (de) yıllardır son derece keyfi ve sübjektif anlamlar yüklenerek kullanılan bu kavram ve kategori içerisinde görülüyor, değerlendiriliyorlar. Çok açık belgeleri, kanıtları var.(…)

30 Kasım 1925’te “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve ılgasına Dair Kanun” kabul edildi ve Aleviliğin yasaklanmasıyla ilgili süreç, bu kanunla beraber tamamlanmış oldu.[2]

Bu kanunla yüzlerce yıllık evveliyatı bulunan Alevi tekke ve dergahları kapatıldı, buralardaki maddi ve manevi değerlere el konuldu. “Şeyh, seyit, dede, pir, derviş, mürid, mürşit, çelebi, baba” gibi Alevi inancında hayati bir önemi bulunan dinsel unvanlar yasaklandı. Bilindiği üzere bu unvanların sahipleri, daha çok sözlü kültürle kendisini gelecek kuşaklara taşıyan Aleviliğin yaşamasında birinci derecede önem ve sorumluluk taşımaktadırlar. Aleviliğin “dede-talip” ekseninde yaşanan bir inanç ve ibadet biçimi olduğu dikkate alınacak olursa, “dede” veya “pir” olmanın yasaklanmasının, doğrudan Aleviliğin yasaklanması demek olduğu açıklıkla anlaşılacaktır. Alevi inanç rehberleri, bu yasa ile birlikte “falcı, üfürükçü, büyücü” türü sahtekarlıklarla aynı kefe içerisinde değerlendirildi. Aleviliğe özgü giyim-kuşam şekilleri de yasaklandı. Kanunun getirdiği yasaklara uymayanlar, hapis ve para cezalarına çarptırılacaktı.

Kanun gereği hemen yerine getirildi. Sadece yasak getirmekle “gericiliğin, cehaletin” ortadan kaldırılmasının mümkün olmayacağı düşüncesinden hareketle, ilgili devlet kurumlarının yanı sıra, basın ve diğer ideolojik eğitim ve manipülasyon aygıtları da derhal harekete geçirildi. Devlet, Aleviliği yasaklamakla kalmadı, toplumda Alevilerin aşağılanmasına, izole edilmesine, hakarete uğramasına, “yeraltına” inmesine öncülük etti. Aslında bir bütün olarak toplumun inançlarına karşı taarruza geçilmişti ama bu saldırıdan en çok etkilenen ve zarar görenler Aleviler oldu. Rejimin efendileri insanların dini inançlarının yürürlüğe koydukları “medeniyet” projesinin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorlardı; ama dini tamamen yasaklamaya cüret edememişler, onu Diyanet aracılığıyla kontrol altına almayı hesaplamışlardı. Aleviler ise zaten “mağdur” bir kesimdi, kendini savunacak gücü, mecali yoktu ve kendi içinde parçalıydı. Bu nedenle onların gözlerinin yaşına bakan, aldırış eden olmadı…

Aleviliğin yasaklanmasına paralel olarak düğmesine basılan dönemin gazetelerinde Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik üzerine çok sayıda karalayıcı mahiyette yazılar, yazı dizileri yayımlandı. Örneğin “Büyük Gazete” isimli gazetenin 1926 yılında konuyla ilgili yayınladığı yazılar okurlarına şu şekilde duyurulmaktaydı:

“Aziz kariler (okurlar)… Bu yazıları nefretle, istikrahla (iğrenerek) satır satır okuyunuz ve bizi yıllarca, asırlarca medeniyetten geri bırakan bu yuvaları lanetle yad ediniz ve Büyük Gazi’nin (M. Kemal) işaret ettiği büyük medeniyet hedefine süratle ilerleyiniz.”[3]

Bütün zamanların resmi ideoloji sözcüsü “Cumhuriyet” gazetesi de boş duruyor değildi elbette. Bu gazetenin haftalık eki “Haftada Bir Gün” adlı yayında, muhtemelen takma isimli birinin imzasıyla (Zafer Sihmu), 1927 yılında “Dersim Kızılbaşları” başlığıyla 8 bölüm halinde yayınlanan yazı dizisi, örneklerden sadece biridir. Bu yazı dizisinin tamamında Alevi-Kızılbaşlar, Dersimliler aşağılanmakta, “mahluk” olarak adlandırılmakta, inanç rehberleri için ise adeta hakarette sınır ve ölçü tanınmamaktadır.

Gazetenin, “Senelerce Dersim Havalisinde Tedkikat Yapan Bir Muharrir Kızılbaşlar’ın Bütün Esrarını Anlatıyor” sözcükleriyle duyurduğu yazı dizisinde, gazetecilikten çok istihbaratçı olduğu anlaşılan kişinin “beyaz adam” dili dikkat çekicidir. Dersimlilere ve Alevilere yönelik taşıdığı kin ve nefret duygularını hiçbir şekilde kontrol etme gereği dahi duymamıştır. Mesela Dersim seyidlerini şöyle tasvir ediyor:

“Bir seyidin manzarası kadar korkunç, iğrenç bir şey tasavvur eylemek için bizzat seyidi görmelidir. Babalarını istihlaf eden bu gulyabaniler ahaliye karşı mafevkelbeşer bir kuvveti haiz görünmek için kılık ve kıyafetlerini, şekil ve hallerini öyle bozmuşlardır ki… (…) Seyidi bu galebelik libası altında tetkik eyleyebilirsiniz. Çünkü yanına yaklaşmaya imkan yoktur… O kadar pis kokar ve kokusu o kadar boğucudur ki yaklaşanlar adeta tesemmüm etmiş (zehirlenmiş) gibi mide bulantısına uğrarlar.”[4]

Alevilerle ilgili birbirinden alçakça, rezil ve iğrenç “cinsel sapkınlık” hurafelerinin yer aldığı “edebiyat” eserleri içerisinde Yakup Kadri’nin “Nur Baba”, Refik Halid Karay’ın “Kadınlar Tekkesi”, Reşad Nuri Güntekin’in “Tanrı Dağı Ziyafeti” adlı romanları da vardır. Bu romanlar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “tavsiye ettiği” kitaplar olmuş, bazıları tiyatrolarda da sahnelenmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nur Baba”sında sözde bir Bektaşi tekkesindeki olaylar anlatılmakta, bu tekkenin “şeyhinden” hareketle Aleviler karalanmaktadır. Roman, kitap olarak basılmadan önce 1922 yılında “Akşam” gazetesinde tefrika edilmiş. Bu roman ve anlattıklarıyla, M. Kemal’in hayli ilgili olduğunu ortaya koyan anlatımlar var. Sadi Borak, “Atatürk ve Din” adlı kitabında şöyle yazmış:

“M. Kemal, tekkeler kapatıldıktan sonra Bektaşi Babası Ali Nutki (Halk içinde ‘Nuri Baba’ olarak bilinirmiş) ile Haydar Naki Beyleri davet etmişti. Atatürk sohbet esnasında Ali Nutki Baba’ya ‘Bana Bektaşi tarikatının hususiyetlerini anlatır mısınız? Bu arada bir saki meselesi varmış, bu nedir?’ der. Buna Babalar cevap verir. Sohbetin ilerleyen zamanında Atatürk ‘Nur Baba kitabıyla sizin hususi hayatınız yazılmış diyorlar, doğru mudur?’ der. Ali Nutki Baba ‘Efendim Yakup Kadri Bey’in bir şakası olacak. Fakirin hayatı dost ve müritleri arasında geçerdi, hele dergahlar kapandıktan sonra daha da tenhalaştı,’ der. Atatürk bunun üzerine Yakup Kadri’yi davet ettirir. Yakup Kadri, Ali Nutki Baba’yı görünce şaşırır. Daha sonra Yakup Kadri’ye dönerek, ‘Yazdığınız Nur Baba romanı Ali Nutki Baba’yı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdır,’ der.”[5]

*

atatürk aleviler, m. kemal aleviler yakup kadri karaosmanoglu nur baba kemalizm aleviler sivas madimak cumhuriyet aleviler, alevilik yasaklandi

M. Kemal’in kalemşörlerinden Yakup Kadri’nin, Alevileri “cinsel sapık” olarak lanse ettiği “Nur Baba” adlı kitabının kapağı…

***

atatürk aleviler, m. kemal aleviler refik hald karay kadinlar tekkesi kemalizm aleviler sivas madimak cumhuriyet aleviler, alevilik yasaklandi

Refik Halid Karay’ın “Kadınlar Tekkesi” adlı kitabının kapağı…

***

Yakup Kadri’nin Alevileri alçakça ve ahlaksızca “cinsel sapık” olarak lanse ettiği Nur Baba adlı romanı, yakın zamanda Yalçın Küçük’ün “Aydınlık” gazetesindeki köşesine konu oldu.[6]

Yalçın Küçük “Nur Baba” başlıklı yazısında şunları yazmış:

“Bu yepyeni mükemmel romanı okurken ‘Eyes Wide Shut’ filmini şart görüyorum. (Çirkinliğinden dolayı sansürlüyoruz)… Yalnız bu mum söndü ve daha ilerisi, çırılçıplak muaneka ve kucaklaşma, ‘Nur Baba’ vesilesiyle ve ayrıca hep söz konusu edilmişti, ben icat emiyorum.”

Yalçın Küçük’ün bu rezil yazısını “Aydınlık” gazetesi, muhtemelen olası tepkilerden çekindiği için hemen web sitesinden kaldırdı. Yalçın Küçük’ün bu gazetenin web sitesinden bütün yazılarına ulaşma imkanınız var ama 4 Ekim 2011 tarihli bu yazısı yok.

Bu rezil yazı yayımlandığı gün üyesi olduğum Alevilerin bir mail grubunda bu alçakça yazıyı eleştirmeye yeltenen birkaç kişi hemen başka kişilerin mail bombardımanlarıyla bastırıldı. Alevi kurumlarından hiç ses çıkmadı. Daha önce benzer durumlarda, Aleviler hakarete uğradığında hemen harekete geçen bu kurumlar, bu sefer, herhalde söz konusu olan “Aydınlık” ve “Yalçın Küçük” olunca, sessiz kalmayı yeğlediler. Bu satırların yazıldığı esnada, sadece Yüzleşme Derneği tarafından benim imzamla bir protesto ve aleni suç duyurusu açıklaması yapılmıştı.[7]

Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki bu saldırı, aşağılama, hakaret kampanyası ile, Alevilerin toplumdan iyiden iyiye tecrit olması ve elbette ki asimile olmaları hedefleniyordu. Bu, yeterince açık olmalı. Alevi şair ve yazar Hüseyin Şimşek, bu tablodan hareketle haklı olarak “Alevileri taşralı Sünniler değil, asıl muktedirler aşağıladı,” sonucuna varıyor.

Dahası da var… Alevilik bir inanç olarak yasaklanacak da, Alevilerin inanç ve ibadet biçimleri açısından nasıl bir önem atfettikleri bilinen “tanbur”, yani bildiğimiz “bağlama” serbest mi olacaktı? Resmi ideoloji zihniyeti ve tek parti diktatörlüğünün iyiden iyiye kurumlaştırıldığı bir dönemde, 1930 yılında, Içişleri Bakanı Şükrü Kaya valiliklere gayet mühim bir genelge gönderir. Bu genelge ile Alevilerin ibadet enstrümanlarından tanbur yasaklanır!

Bilindiği üzere, Şarkışlalı Aşık Veysel ünlü ve aynı zamanda yaşamı boyunca sistemle ters düşmemeye büyük özen göstermiş bir ozandır. Yaşar Kemal’in 1960’lı yılların başlarında “Ant” dergisinde yayımlanan anlatımı, saz yasağının sistemle barışık olmaya özen gösteren ozanlar için de kati bir şekilde uygulandığını ortaya koyuyor. Yaşar Kemal’in Aşık Veysel’in ağzından konuyla ilgili anlatımı şöyle: “Bir zamanlar sazımla Sivas’a inemez olmuştum. Bir polis, bir jandarma sazımı görmesin; hemen elimden alıyor, doğru fırına atıyorlardı.”[8]

1931 yılında Jandarma Umum Komutanlığı’nın “zata mahsus” olarak hazırladığı ve 100 adet basılan “Dersim” adlı rapor-kitapta da Alevi-Kızılbaş gelenekleri, aynı iğrenç dille aşağılanmıştır. Dersim’in niçin ve ne şekilde yok edilmesi gerektiğine ilişkin görüş ve önermelerin derlendiği rapor-kitapta, Kürt, Zaza, Türkmen Alevi kadınlara yönelik çok sayıda alçakça iftiraya yer verilmektedir. “Zaza kadını Türkmen kadınlar gibi cinsi temaslara pek düşkündür,” denilen rapor-kitapta yer alan aşağılayıcı ifade ve iftiraların özellikle kadınlarla ilgili olması dikkat çekicidir: “Haftanın bir gündüzünü sevdiği bir erkekle geçirmek Kızılbaş kadının hakkıdır, işte buna oynaş tutmak derler. Kadın ancak gündüz oynaşmaya mezundur. Gece oynaş tutamaz. Kadının bu hareketi kocasına ve Kızılbaşlarca günah sayılmaz.”[9]

Bu gelişmelerin, Cumhuriyet’in Alevileri “özgürleştirdiği” şayiasının bir “hurafe”den ibaret olduğunu açıklıkla ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu şayia, sonradan, siyasi gelişmelere paralel olarak ortaya atılmış ve yayılmıştır. “Siyasi gelişmelere paralel olarak” diye belirtmemin nedeni, ilk dönemlerde durumun çok açık ve net olması nedeniyledir. Alevilik resmen yasaklanmıştır. Osmanlı döneminde dahi yapılamayan Cumhuriyet döneminde yapılmıştır. Sistem, daha sonra Alevileri başka şekillerde kullanabileceğini düşünerek farklı arayışlar içerisine girmiş, başka senaryolar üretmiştir. Ama bunu yaparken de Alevileri, Aleviliği tanımama tutumunu sürdürmekten de geri durmamıştır.

Ilk olarak 1949 yılında (yani tek parti diktatörlüğünden demokrasiye geçildiği sırada: Kadir Çandarlıoğlu) Hasan Reşit Tankut’un CHP için hazırladığı raporda, Alevilerin CHP’ye yakınlaştırılması gereğinden bahsedilmiştir. Fakat bunun 1970’li yıllara değin başarılamadığını biliyoruz. Yasaklı Aleviler, inanç ve ibadetlerini yıllarca “gizlice” yerine getirerek yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Memleketlerini gizlemişler, Alevi kimliklerini saklamışlar, çaresiz ve savunmasız oldukları için yıllarca Alevi kimlikleri ile hayatın hiçbir alanında görünür olmamaya gayret etmişlerdir.

1960’lı yıllarda dünyada olduğu gibi Türkiye de sol bir rüzgarın etkisi altına girdi. Sosyalist düşüncelerle tanışan üniversiteli gençliğin asıl dinamik gücünü oluşturduğu bu sol dalga, en çok Alevileri etkiledi. Varlıkları tanınmayan, yasaklı ve “öteki” görülen bir iklim içerisinde şekillenmiş Alevi gençleri, “eşitlik, özgürlük” vaat eden devrimci görüşleri benimsemeye çoktan hazırdı. Ne var ki içerisine girdikleri sol yapılarda da “Alevi” olamadılar. Çünkü Türkiye’de sol-sosyalist düşünce ve akımlar, istisnalar bir yana, Kemalist fikriyat ve hassasiyetler içerisinde şekillenmişti. Temel refleksleri ve hatta “devrim” yapma tarzları Kemalist zihniyetin izlerini taşıyordu. Bülent Ecevit’in “ortanın solu” adını verdiği yeni bir politik konsept ile ortaya çıkıp “Milli Şef” Ismet Inönü’yü CHP Genel Başkanı koltuğundan etmesinin ardındandır ki Aleviler kitlesel olarak CHP’ye destek vermeye başlamışlardır. Alevilerin desteklediği CHP, “Halkçı Ecevit,” “Hakça Düzen” gibi en genel manasında “sol” sloganlarla kamuoyu önüne çıkan CHP’dir. 90’lı yıllarda olduğu gibi statükonun yılmaz savunucusu rolüyle aslına rücu eden CHP değil. Bu durum, Alevilerin CHP ve Kemalizm’le sorunlu ilişkilerini doğru anlamak bakımından üzerinden kolayca atlanamayacak bir önem taşımaktadır.

Aleviler varlıklarını yasaklayan, tartışmalı hale getiren, inançlarına en ufak şekilde bırakalım saygıyı tahammül dahi göstermeyen, kendilerini yok etmeye, asimile etmeye çalışan inkarcı resmi ideolojinin, aynı anlama gelmek üzere Kemalizm’in nasıl savunucusu haline geldiler? Varlıklarını yasaklayan bir zihniyet ve onun uygulamaları gözler önündeyken nasıl kendilerini “bizi Cumhuriyet özgürleştirdi,” görüşüne teslim ettiler? Yaşayabilmek kaygısı ile başvurulmuş bir “takiyye” durumu nasıl zamanla “sahici” hale geldi ve kendilerini “Alevi önderi” olarak lanse edenler “Sağcısı da, solcusu da bütün Aleviler Atatürkçü’dür,” şeklinde açıklamalar yapar hale geldiler? Alevilerin bilincinin çarpıklaştırılmasının misyonerleri oldular?

Aleviler neden “Kemalist” ve “Atatürkçü” olmaya mecbur ve mahkum olsunlar? Sadece genel bir özetini ortaya koymaya çalıştığım bütün bu gerçeklere rağmen hem de?

Korkularını, tedirginliklerini, önyargılarını yüzleşerek aşmış bir toplum olmayı başarmak zorundayız. Çünkü o korku, tedirginlik ve önyargılar “bize” ait değildir, empoze edilmiştir. Herkesin “öteki” değil, “kendi” olabildiği bir Türkiye, Alevi sorunu da dahil, yaşadığımız sıcak sorunların tamamı açısından çözümün anahtarıdır. Bu da devlet ve toplum olarak resmi ideolojiden, resmi ideoloji mantığından kurtulmayı, arınmayı kaçınılmaz kılmaktadır.[10]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] M. Kemal’in Alevileri kendine bağlamak için Istihbarat Teşkilatı’nı kullandığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/11/ataturk-ve-aleviler/

[2] 30 Kasım 1925 tarih ve 677 numaralı kanun. 13 Aralık 1925 tarih ve 243 sayılı Resmi Gazete.

[3] Ibrahim Bahadır, Alevi-Bektaşi Kadın Dervişler, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yayınları, Köln (Almanya) 2004, sayfa 199.

[4] Cumhuriyet Gazetesi eki: Haftada Bir Gün, sayı 25, 1927. Aktaran: Mehmet Bayrak, Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik, Özge Yayınları, Ankara 2004, sayfa 404, 405.

[5] Sadi Borak, Atatürk ve Din, sayfa 56, 57. Aktaran: Ibrahim Bahadır, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Alevi Tarih ve Kültürü, Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yayınları, Mart 2002, sayfa 209, 210.

[6] Aydınlık Gazetesi, 4 Ekim 2011.

[7] Yalçın Küçük’ün 4 Ekim 2011 tarihli Aydınlık gazetesinde yayımlanan ve aynı gün adı geçen gazetenin web sitesine konulduktan çok kısa bir süre sonra yayından kaldırılan “Nur Baba” başlıklı köşe yazısının tamamını Cafer Solgun’un kitabından okuyabilirsiniz.

[8] Aktaran: Ahmet Güven: Türkülerimiz, Kıskısrak dergisi, Sayı 2, 2008.

[9] Aktaran: Ali Murat Irat, Devletin Bektaşi Hırkası-Devlet, Aleviler ve Ötekiler, Chiviyazıları Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 62.

[10] Tafsilat için bakınız; Cafer Solgun, Alevilerin Kemalizm’le Imtihanı, Timaş Yayınları 2011.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın & Seçme ve Seçilme Hakkı

Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın: Nezihe Muhiddin & Kadınlar seçme ve seçilme hakkını söke söke aldı

Kemalist rejimin övündüğü inkılapların başında “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının” verilmesi ve Isviçre’den alınan Medeni Kanun gelir.

Halbuki gerçekler hiç de öyle değil. Kadınlar üzerine yaptığı yayınlarla dikkat çeken Prof. Dr. Ömer Çaha’ya göre 1926’da Isviçre’den alınan Medeni Kanun kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlamadı. “Women and Civil Society in Turkey” isimli kitabında kadınlar aleyhindeki maddeleri sıralayan Prof. Çaha, Isviçre Medeni Kanunu’nun kadınlara verdiği hakların, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi’nin kadınlara verdiği haklardan geride olduğunu ifade eder.[1]

Gelelim kadınların seçme ve seçilme hakkına…

Evvela şunu belirtelim; M. Kemal döneminde bırakın kadınları, erkeklerin bile seçme hakkı yoktu.

*

atatürk secim m. kemal secim kadinlara secme ve secilme hakki 4 nisan 1930 vakit

– Kuzum, ne var, ne oluyor?
– Kadınlara intihab (seçim) hakkı verilmiş.
– Darısı erkeklerin başına…

KAYNAK: Vakit Gazetesi, 4 Nisan 1930…

***

Çünkü milletvekillerini bizzat M. Kemal atamaktaydı. Mesela 1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde; “(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kâtî vaziyet Gazi hazretleri umumî listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.[2]

Bu durum M. Kemal’in ölümünden takriben 10 sene daha böyle devam etti. Akabinde Batı’nın zorlamasıyla demokrasiye geçildi. Bu mevzu hakkında bir makale neşretmiştik, merak edenler oradan tafsilatıyla okuyabilir.[3]

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı iddia edildiği gibi kemalist rejim tarafından armağan edilmemiş, aksine bütün engelleme çabalarına rağmen kadınlar bu haklarını söke söke almışlardı.

Ayşe Hür, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin “ne lütuf, ne de erken” olduğunu belirtir ve ekler:

“Resmi ideolojinin iddia ettiği gibi 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması bir ‘lütuf’ değildi. Aksine, Cumhuriyetin erkekleri, 9 yıl boyunca kadınlara bu hakkı vermemek için ellerinden geleni yapmışlar, onları yıldırmak, sindirmek için her türlü aracı kullanmışlardı. (Bu yıllarda erkek adaylar da merkezden belirleniyordu ve seçimler iki dereceliydi.) Kadınlar ise Ingiliz ve Amerikan Sufrajetleri gibi zorlu bir mücadele vermemekle birlikte, Istiklal Mahkemelerinin rejimin en güçlü adamlarını bile idama mahkûm ettiği, sürdüğü o yıllar boyunca, siyasi haklara ilişkin taleplerini ısrarla dile getirmeye çalışmışlardı. Bu ısrarlı tutumları sayesinde elde ettikleri seçme ve seçilme hakkı, resmi ideologların tekrarlamayı pek sevdikleri gibi Fransa’dan (1944), Japonya’dan (1945), Isviçre’den (1971) önceydi ama Yeni Zelanda’dan (1893), Avustralya’dan (1894-1908), Finlandiya’dan (1906), Norveç’ten (1913), Danimarka ve Izlanda’dan (1915), Rusya ve Hollanda’dan (1917), Ingiltere, Almanya, Avusturya, Letonya, Polonya ve Estonya’dan (1918), Arnavutluk, Çekoslovakya ve ABD’den (1920), Azerbaycan, Ermenistan ve Isveç’ten (1921), Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan, Ekvador, Romanya, Güney Afrika, Ispanya, Şili, Portekiz, Uruguay, Tayland, Brezilya’dan (hepsi 1924-1933 arası) sonraydı.”[4]

Ayrıca programında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıdığını ilan eden ilk parti CHP değildir. Bu hakkı tanıdığını ilk kez 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası ilan etmişti. Fakat bu parti M. Kemal’in talebiyle kapatılmıştır.[5]

Kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinde hiç şüphe yok ki Nezihe Muhiddin hanımın büyük payı vardır. Ancak kemalist rejimin gadrine uğrayan bu mücadeleci kadın bir akıl hastanesinde gözlerini hayata yumdu. Yaprak Zihnioğlu, 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nezihe Muhiddin: Bir Osmanlı Türk Kadın Hakları Savunucusu” başlıklı master tezi yaptı. Yıldıray Oğur, bu master tezi üzerinden Nezihe Muhiddin’in hikayesini kaleme aldı ve Yaprak Zihnioğlu’na tasdik ettirdikten sonra yayınladı.

Işte o yazı: (Yazı kısaltılıp düzenlendi. Bazı fotoğraflar bizim tarafımızdan eklendi.)

*

1889’da Kandilli’de doğan Nezihe Muhiddin, Arapça ve Farsça ardından Almanca ve Fransızca biliyordu. 1909 Maarif Nezareti’nin hocalık sınavını kazanıp hayata atıldı; Kız Idadi Mektebi’nde fen bilimleri hocası oldu. Darülmuallimat adı verilen Kız Öğretmen Okulu’nda iktisat dersleri verdi; aynı anda kızlara dil ve spor öğretmek için açılan Ittihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür olarak atandı.

II. Meşrutiyet’in hürriyet rüzgarları esmekteydi. Kızların eğitim için Avrupa’ya gönderilmesini destekleyen ilk yazısı yayımlandığında sadece 18 yaşındaydı. On dokuz yaşında yazdığı “Kızlarımızın Psikolojisini Mütalaa” yazısı yurt dışında bile alaka gördü. Sadece kadınlık meselesi üzerine yazmadı; siyaset ve edebiyat yazıları da Hüseyin Rahmi, Yusuf Akçura, Celal Nuri gibi dönemin ünlü isimlerinden takdir gördü.

1912’de Balkan Savaşları sonrası hayır işleri için kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nin, aralarında Ahmet Ağaoğlu’nun eşi Sitare Hanım’ın da bulunduğu, kurucu kadrosunda yer aldı; uzun yıllar bu derneğin genel sekreterliğini yaptı. Osmanlı Donanması’nı desteklemek için kurulan Donanma Cemiyeti’nin Kadınlar Şubesi’ni açtı. Öğrencileriyle savaştan gelen askerlerin tedavi gördüğü hastanelerde hastabakıcılık yaptı.

*

Müdafaai Hukuki Nisvan Cemiyeti Idare Heyeti ve Kadinlar Dünyasi Yazi Heyeti kadinlar dünyasi dergisi 119 6 Aralik 1913

Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti Idare Heyeti ve Kadınlar Dünyası Yazı Heyeti…

KAYNAK: Kadınlar Dünyası Dergisi, sayı 119, 6 Aralık 1913.

***

1. Dünya Savaşı’nın ardından, işgal yıllarında da milli mücadelenin yanında oldu, yazılar yazdı. Istanbul’un işgalinin ardından toplanan Milli Kongre’nin delegeleri arasında yer aldı.

Tüm hayır işleri bir yana, kafasında esas başka bir mesele vardı: Kadınların siyasi hayata katılması ve birliği. Savaş bitmiş ve Ankara’da yeni rejimin temelleri atılmaya başlanmıştı; ama Meclis’te Kemalistlerin Birinci Grubu ve muhaliflerin Ikinci Grubu’nun anlaştıkları birkaç meseleden biri kadınlardı. Ikisi için de siyasette kadının adı yoktu. M. Kemal’in Halk Fırkası adıyla bir parti kurma niyetinin daha yeni yeni ortaya çıktığı günlerdi. Müzakereye açılan Seçim Kanunu’nun 2. maddesinde “On sekiz yaşını geçen her erkek seçmen seçme hakkına sahiptir.” yazıyordu.

Tam bu sırada Ahmet Emin Yalman’ın “Vakit” gazetesinin açtığı “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” tartışması büyük alaka gördü. Kamuoyu artık bunu duymaya hazırdı. Nezihe Muhiddin ve 13 kadın arkadaşı, 30 Mayıs 1923’te daha Cumhuriyet bile ilan edilmemişken kadınların siyasi hakları yani seçme ve seçilme hakkı için bir kadın şûrası toplamaya karar verdiklerini açıkladı. Gazetelerin büyük alaka gösterdiği ve II. Meşrutiyet’in önemli devlet adamlarının eşleri ve kızları olarak tanıttığı kadınlar “Türk kadınlığının siyasal haklarını kazanmaya kararlı olduklarını ve kazanacaklarından zerre kadar şüphe beslemediklerini” söylüyorlardı. Şûraya bütün kadın derneklerinden ikişer delegeyle yüksekokul ve lise mezunu bütün kadınlar davet edilmişti.

15 Haziran 1923 günü Darülfünun konferans salonunda toplanan Kadınlar Şûrası’ndan beklenen karar çıktı: “Kadınlar Halk Fırkası” kurulacaktı.

*

atatürk kadinlara secilme hakki kadinlara secme ve secilme hakki nezihe muhiddin kadinlar halk firkasi

Kadınlar Halk Fırkası Kurucuları…
Oturanlar Sağdan: Nesime Ibrahim, Nimet Remide, Zeliha, Faize Emrullah, Tuğral Hanımlar
Ayaktakiler Sağdan: Fırkanın Müşaviri Fethi Bey, Saniye, Lütfiye Bekir, Nezihe Muhiddin, Şüküfe Nihal Hanım, Muhsine Salih, Matlube Ömer Hanımefendiler

***

Daha rejimi kuran Birinci Grup’un Halk Fırkası’na (CHP’ye) dönüşmesine bile 5 ay vardı. Kadınlar, ilanından 5 ay evvel Cumhuriyet’in ilk partisini kurmak için Kemalistlerden evvel davranıp ilk adımı atmışlardı. Ertesi günkü gazeteler, fırkanın kuruluşunu büyük puntolarla duyurdu.

Nezihe Muhiddin’in başkanlığındaki fırkanın idare heyetinde Şükufe Nihal, Nimet Rumeyde, Latife Bekir, Muhsine Salih, Seniyye Izzeddin gibi dönemin ünlü kadınları yer aldılar. Partinin kurucularının çoğu Nezihe Muhiddin’in Esirgeme Derneği ve Donanma Cemiyeti’nden gelen arkadaşlarıydı.

Partinin tüzüğü ve programı basında yer aldı. Kemalistlerin Dokuz Umdesi’ne nazire yaparcasına kadınlar Dokuz Umde belirlemişti. Kadın hakları tedrici olarak istenecekti. Ilk hedef belediye seçimlerinde oy verme hakkıydı.

Devletten ilk tepki, partinin kuruluş evraklarının teslim edildiği Istanbul Valisi’nden geldi: “Kadınların haklarını alması bir eğitim meselesidir.”

Valilik, parti kuruluşuna karar vermesi için evrakları ve tüzüğü Ankara’ya Içişleri Bakanlığı’na gönderdi. Ilk kez bir parti kuruluyordu, buna da ancak Ankara karar verebilirdi.

Ancak partinin kurulmasıyla ilgili cevap bir türlü gelmiyor, partinin durumunun görüşülmesi sürekli başka tarihlere erteleniyordu. Ama Nezihe Muhiddin’in Ankara’yı beklemeye tahammülü yoktu. Meclis’te Aile Kanunu’nda değişiklik yapılması gündeme gelmişti. Kadınlar Halk Fırkası değişikliğin kadınlar lehine yapılması için harekete geçti. Türk Ocağı’nda aralarında Halide Edip ve Muallim Nakiye Hanım’ın da bulunduğu 300 kadının katıldığı bir kadın konferansı düzenlendi. Konferansta kürsüye çıkan Nezihe Muhiddin, 3 kez boş ol denerek erkeğin kadını boşadığı talakın kaldırılmasını istedi, çok eşliliği ve çocuk yaşta evlendirmeyi eleştirdi ve Ankara’ya seslendi:

“Kadını millet camiasından ayırmayan laik Cumhuriyetimizden evlilikte, boşanmada, verasette kadın ve erkek hukukunun eşit olarak gözetileceğini beklemek hakkımızdır.”

Konferansta komisyonlar kuruldu ve talepler bir muhtıra olarak Meclis’e gönderildi. Basın da yoğun alaka göstermiş, toplantıya katılan ünlü kadınlar gazetelere yazılar yazmıştı. Kamuoyunda güçlü bir ses çıkarılmıştı.

Ama Kadınlar Halk Fırkası’nın arkasına düşmüş Ankara’nın cevabı gecikmedi. Parti kuruluşu için cevap 8 ay sonra geldi. Kadınlar Halk Fırkası (KHF)’nın programı “bazı düşünceler” sebebiyle hükümetçe reddedilmişti. Bu düşüncelerin neler olduğu hakkında ise hiçbir ayrıntıya girilmemişti. Fırka bir erkek müşavirlik kurup başına rejime yakın Fethi Bey’i getirerek tekrar şansını denedi, Halk Fırkası’na (CHP) bağlılık mesajlari gönderdi, ama yine de olmadı.

Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarıysa öyle hemen pes etmemekte kararlıydı. Partinin progamını biraz yumuşattılar, en göze batan kadınların siyasal hakları için mücadeleyi öngören ikinci maddeden ve “kamuoyunu karıştırmamak” için başka illerde örgütlenmekten vazgeçtiler ve tüzüklerine açıkça “Birliğin siyasetle alakası yoktur.” maddesini eklediler. Bu programla başvurdukları Valilik, bu kez Türk Kadın Birliği (TKB)’nin kurulmasına izin verdi. Sorun siyasi haklar için mücadeleydi. Siyasal hak talebi resmi makamlar nezdinde yumuşatılsa da Türk Kadın Birliği’nin ana hedefi değişmemişti.

400 üyeye ulaşan birlik, siyasal haklar konusundaki ketumiyetini 1925’in Ocak ayında, yeni binasına taşındıktan sonra düzenlediği açılışta bozdu. Ilk fırsat ise önlerine hemen bir ay sonra çıktı. Istanbul’da boşalan bir vekillik için Halide Edip ve Nezihe Muhiddin mebusluk için aday gösterildi.

Sembolik olan bu adaylıklara en büyük tepki kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi ve Yunus Nadi’den gelmişti. “Cins-i latif”, “Havva kızları” gibi cinsiyetçi tanımlamalarla andığı kadınlarla dalga geçen, kendi propagandalarını yapmakla suçlayan Yunus Nadi ile Nezihe Muhiddin arasında gazeteler üzerinden sert bir polemik başladı.

*

atatürk secme hakki kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin cumhuriyet gazetesi

Kadınlar Halk Fırkası’nın kadınlar için seçme ve seçilme hakkı istemesiyle en çok Kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi dalga geçmişti. Karikatürlerde Nezihe Muhiddin’e benzetilen kadınlar Meclis’te ipek kumaş fiyatlarından şikayetçi oluyor…

***

Doğrudan Nezihe Muhiddin’i hedef alan Cumhuriyet gazetesinin bunun gibi cinsiyetçi yayınları, açık bir kadın düşmanlığından başka bir şey değildi:

“Salonda zarifane konuşmaktan, yahud gazetecilere resimlerini vermekten yahud da balodan sinemaya, sinemadan dansa koşan hanımlara karşı, açık ve samimi konuşalım, biz erkekler hürmet de etsek yalandır. Bu hürmet ancak onların zarafetlerine daha ince bir çeşni vermek ve sonra da bu zarafeti şaşırmış ve hayran seyr ü temaşa (seyretmek) içindir.”

Kadın Birliği sonunda kendini anlatmak için haftalık “Kadın Yolu” dergisini çıkarmaya başladı. Nezihe Muhiddin ilk sayı için kaleme aldığı “Kadın Yolu’nun Şiârı” başlıklı makalede, Batılı liberal siyasi terminolojiyle ne istediklerini net bir şekilde ortaya koymuştu:

“Yasalar karşısında eşit olan vergi veren kadınlar neden seçme ve seçilme hakkından yoksundur?”

*

kadinlar secme ve secilme hakki atatürk secilme hakki m. kemal secilme hakki kadin yolu dergisi

Kadın Yolu, 23 Temmuz 1925, sayı 2, sayfa kapak…

***

Serbest Fırka’nın Nezihe Muhiddin’i Istanbul’dan milletvekili adayı göstermesi Kemalist basında Muhiddin nefretini yeniden uyandırmıştı. Akbaba dergisinde çıkan ve Cumhuriyet gazetesinin 1. sayfasından verdiği karikatür Serbest Fırka’nın kendini feshetmek zorunda kalmasından üç gün sonraya ait.

Başvuruyla ilgili gazetelerin sıkıştırdığı CHP müfettişi “Kadınlar evlerinde yapacak ev işi kalmazsa bu işlerle ilgilenmeye başlayabilirler.” diyebildi.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin

Partinin Fethi Okyar, Süreyya Paşa ile birlikte üç önde gelen ismi arasında Nezihe Muhiddin de gösterilmiş…

KAYNAK: Cumhuriyet gazetesi, 20 Kasım 1930.

***

Kadın Birliği ne yapıp ediyor gazetelerin birinci sayfalarından düşmüyordu. Üçüncü yılında Diyarbakır, Denizli, Afyon ve Aydın gibi şehirlerde şubeler açtı. “Ahlakta ve Kazançta Eşitlik” gibi kampanyalarla eşit işe eşit ücret isteyip yoksul kadınların fuhuşa sürüklenmesine karşı çalıştılar; “Kadınlar polis de olabilir.” gibi açıklamalarla kamuoyunun kadın meselesine ilgisini hep diri tutmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi bu teklifi de alaycı bir dille karşılamakta gecikmemişti:

“Mebus olmayacağını anlayan kadınlar şimdi de polis olmak istiyor.”

1927’de toplanan Türk Kadın Birliği kongresinde üy yıl evvel programdan çıkarılan “Siyasal hakların alınması için çalışılacaktır.” maddesi yeni bir formülle geri getirildi, Nezihe Muhiddin yeniden başkanlığa seçildi. Işte bu, sonun başlangıcı olacaktı.

Kampanya kongreden hemen sonraki gün başlatıldı. Üyelerden birkaçı basına, CHP’ye, Valiliğe ve Emniyet’e mektup yazarak Nezihe Muhiddin’in yolsuzluk yaptığını, kongrede seçimlerde yapılan usulsüzlükler nedeniyle Kadın Birliği’nin gayrikanuni ilan edilmesi gerektiğini iddia ettiler.

Ertesi gün Nezihe Muhiddin hemen bir basın toplantısı düzenleyerek bütün iddiaları reddetti. Kongrenin basının önünde gerçekleştiğini, hiçbir itiraz olmadığını, kongrede hesapların incelenmesini bizzat teklif ettiğini hatırlattı. En kritik mesajı ise hükümeteydi:

“Sizinle bir sorunumuz yok.”

Yeni program valilikçe onaylandı. yolsuzluk iddiaları da asılsız çıktı. TKB, 1927 seçimleri için çalışmaya başlamıştı. Bu kez yine Ankara’yı ters köşeye yatıracak bir hamle yapıldı. CHP’den kadın aday gösterilmesi için çalışılacaktı. CHP bu hamleye “Anayasaya uygun değil.” diyerek karşı çıktı. Bu arada Kazım Karabekir Paşa gibi isimler de Kadın Birliği’nin kadın aday göstermesine destek açıklamaları yaptılar.

*atatürk secme hakki kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin gazetesi 31 mart 1930 cumhuriyet

Kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi “Kadınlar meb’us olunca” başlıklı karikatürde seçim hakkı isteyen kadınlarla alay ediyor:

Meb’uslar – Söz isteriz, söz isteriz!

Reis Vekili Hanım – Müsaade buyurun, şu dudaklarımın rujunu süreyim!

KAYNAK: Cumhuriyet gazetesi, 31 Mart 1930.

***

Kadın Birliği bir heyet kuracak, bu heyet Reisicumhur M. Kemal’i ziyaret ederek ondan anayasanın değiştirilerek kadınlara oy hakkı verilmesini isteyecekti. Toplantıdan bir de seçim beyannamesi çıkmıştı. Beyanname CHP’nin “henüz hazır değiliz” savunmasına bir cevaptı:

“Kadınların bütün bu haklarına sahip olması lazım gelen an gelmiştir.”

Kadın Birliği’nin Ankara’da M. Kemal’i ziyaret planı da suya düşmüştü. Kötü bir şeyler olduğunun farkına varan Nezihe Muhiddin önlem almak için seçimlerde milletvekili adayı göstermekten vazgeçtiklerini açıkladı. Ama seçme ve seçilme hakkı için kampanya Temmuz ayı boyunca sürdürüldü. Birlik, kampanyayı tersten esmeye başlayan rüzgara meydan okuyan bir bildiriyle tamamladı:

“Biz ölünceye kadar bu hak uğrunda çalışacağız ve ömrümüz kifayet etmez, bu hakkı alamazsak ahfadımız, torunlarımız, mutlaka alacaktır!”

M. Kemal ve bütün bakanlar Istanbul’daydı. Sesleri artık fazla çıkmaya başlayan Türk Kadın Birliği’ne operasyon için düğmeye basılmıştı.

Önce 25 Ağustos 1927 günü TKB’nin Heybeliada’da düzenlediği yaz kampı polis tarafından basıldı, izinsiz oldukları gerekçesiyle çadırlar söküldü. Birliğin Değirmendere’ye düzenlediği gemi gezisi iptal edildi. Nezihe Muhiddin’in girişimleri hiçbir netice vermedi. Kısa bir süre sonra, daha önce işe yaramayan yolsuzluk iddiaları yeniden sandıklardan çıkarıldı. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, basında Nezihe Muhiddin’i itibarsızlaştırmak için bir kampanya başlatılmıştı. 10 Eylül günü polis dernek binasında arama yaptı. Valilik aramanın ardından basına Nezihe Muhiddin’in birlik kasasından beş yüz lirayı kendisi için harcadığını, dernek merkezini evi gibi kullandığını açıkladı. Birlik idaresinden Doktor Safiye Ali, gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’i suçlayarak istifa etti.

19 Eylül günü polis Kadın Birliği’nin faaliyetlerini geçici olarak durdurdu ve belgelerine el koydu; kadınların siyasal hakları için çalışma maddesinin eklendiği yeni tüzük de lağvedildi.

Nezihe Muhiddin ise henüz pes etmemişti. Birliği olağanüstü kongreye çağırdı, polisten evraklarının kendisine iadesini istedi. Polis belgeleri vermeyerek kongrenin yapılmasını yasakladı. Cemiyet idaresi gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’in Cihangir’deki evinde toplandı. Savcılığa dilekçe yazıldı, heyet üyeleri gazetelere Nezihe Muhiddin’i destekleyen açıklamalar yaptılar.

Gazeteler ise Nezihe Muhiddin’i çoktan istifa ettirmişti. Milliyet istifa haberini “Yerinde bir karar” başlığıyla duyurmuştu.

Bu arada hükümet yanlısı cemiyetin kadın üyeleri de bir araya geldiler ve imza toplayıp olağanüstü kongre için valiliğe başvurdular. Valilik muhaliflerin kongre başvurusunu hemen kabul etti. Valilik eliyle Türk Kadın Birliği’nde darbe yapılmaktaydı.

Nezihe Muhiddin bu kongrenin yasa dışı olduğunu ve istifa etmeyeceğini açıkladı. Türk Ocağı binasında polis denetiminde yapılan kongreye alınmayan Nezihe Muhiddin’i savunan üyeler sert şekilde susturuldu. Yetersiz sayı olmasına rağmen hemen seçimler yapılarak Nezihe Muhiddin’i valiliğe şikayet eden mektubun sahibi Saime Hanım (Saime Eraslan 1951’de Taha Toros’a yazdığı bir mektupta bunu itiraf etmişti), Latife Bekir ve Sabiha Sertel’in de aralarında bulunduğu yeni bir yönetim kurulu seçildi.

Habere en çok Cumhuriyet gazetesi sevinmişti. Yunus Nadi, Nezihe Muhiddin’in Türk Kadın Birliği yönetiminden düşürülmesi için ertesi günkü köşesinde sevincini gizlememişti:

“Oh diyoruz, aman kurtulduk!”

Yeni TKB’nin ilk icraatı da Nezihe Muhiddin’i ihraç etmek oldu. Birlik yeni amacını da “Türk kadınına hukuk ve vazifelerini göstermek, kadınlığı tekamüle doğru sevk etmek” olarak açıkladı. Birliğin bir hayır cemiyetine dönüştürülmesine tepki gösteren Nezihe Muhiddin, hukuk mücadelesini bir süre daha sürdürdü. Kadın Birliği’ne müdahalesinin hukuk dışı olduğu gerekçesiyle Valilik aleyhine dava açtı. Valilik kendini “Nezihe Muhiddin ihraç edildiği için böyle bir dava açamaz” diye savundu ve hemen taarruza geçti. Valilik de Nezihe Muhiddin aleyhine yolsuzluk ve görevini kötüye kullanmak suçlamalarıyla dava açmıştı.

Iddialar için “iğrenç” diyen Nezihe Muhiddin artık pes etmişti. Gazeteler uzun süre onun adından sadece adliye haberlerinde bahsettiler.

Türk Kadın Birliği’nin yeni başkanı Latife Bekir, gazetecilerin “Siyasetle ilgilenecek misiniz?” sorusuna, “Hayır. Biz Nezihe Hanım gibi hayallerin peşinde koşacak değiliz.” diye cevap vermişti.

Nezihe Muhiddin’in uğruna linç edildiği hayali 1934’te gerçekleşti. 5 Aralık 1934 günü Meclis kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren kanun değişikliğini kabul etti. Nezihe Muhiddin’in on bir sene önce istediği ve bunu istediği için cezalandırıldığı hak, kemalist rejimin “kadınlara büyük hediyesi” olarak bahşedilmişti. Rejimin emrine giren Kadın Birliği yıllardır uğruna mücadele ettiği bu “lütuf” için sokaklara çıkıp M. Kemal’e şükranlarını sundu. Kutlama için düzenlenen toplantıya Nezihe Muhiddin çağrılmadı, kürsüye çıkan konuşmacılar sözlerini “Yaşasın kadınlık, yaşasın Gazi” diye bitiriyordu.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin kitap

Nezihe Muhiddin’in romanlarından birinin kapağı…

***

O günlerde artık köşesine çekilmiş romanlar yazan Nezihe Muhiddin’in “Yedigün” dergisinde, zekice esprilerinin bile onunla alay etmek için kullanıldığı, “Nezihe Muhiddin Hanım Ne Âlemde” başlıklı bir röportaj çıktı.

“Nezihe Muhiddin gibi siyasi hayallerimiz yok.” diyen Latife Bekir de 1946’da CHP’den Meclis’e girdi. Kadın Birliği 1949’da yeniden kuruldu. Birlik, 1952’de kurucusu Nezihe Muhiddin’e büyük bir sürpriz yaptı. Birliğin Istanbul Şube Başkanı olan feminist gazeteci Iffet Halim Oruz, Nezihe Muhiddin için bir jübile gecesi düzenledi.

Artık tamamen köşesine çekilen Nezihe Muhiddin evinde her ayın ilk cuması kadınlarla çay sohbetlerinde bir araya geliyor, lise öğretmenliği yaparak ve popüler romanlar yazarak hayatını kazanmaya çalışıyordu.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin operet

Nezihe Muhiddin’in sahnelenmiş piyesleri, operetleri, filme alınmış senaryoları, 20 roman ve 300 öyküsü bulunmaktadır…

***

Siyasi faaliyetleri gibi edebi eserleri de yıllarca yok sayıldı. O günlerin tarihini yazanlar, onun açılış konuşması yaptığı toplantıları yazarken bile ondan bahsetmeyi uygun bulmadılar. Bu unutulmaya ve yalnızlaştırılmaya heyecanlı bünyesi ve berrak zihni daha fazla dayanamadı. Kadın arkadaşları onu bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar. Ve 10 Şubat 1958 günü Şişli’deki o akıl hastanesinde yalnız ve unutulmuş bir kadın olarak hayatını kaybetti. Adı o kadar unutulmuştu ki Cumhuriyet gazetesi onun ölüm haberini verirken “Nezihe Muhiddin Araz vefat etti.” diye adını başka bir ünlü yazarla karıştırmıştı.

*m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin (2)

Nezihe Muhiddin’le sağlığında çok uğraşan Cumhuriyet, ölüm haberini verirken adını başka bir kadın yazarla karıştırmıştı…

KAYNAK: Cumhuriyet gazetesi, 12 Şubat 1958.

***

Şişli Camii’nden kaldırılan cenazesinde eşi ve yakın dostlarından başka kimse yoktu. Kurucusu olduğu Türk Kadın Birliği sadece bir çelenk göndermekle yetinmişti. Annesinin ölümünden sonra oğlu Malik de ortalardan kayboldu. Onun da Beyoğlu sokaklarında yatıp kalktığı ve orada öldüğü söylenir.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin oglu

Nezihe Muhiddin ve oğlu Malik…

***

Yaprak Zihnioğlu’nun 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yazdığı tezi olmasa Nezihe Muhiddin’in adı çoktan tarihten silinmiş olacaktı. Ama Nezihe Muhiddin, o tezle tarihin tozlu sayfalarından çıkıp yıllar sonra kadınlara haklarını rejimin bahşettiğini söyleyen resmi tezin karşısına dikiliverdi.[6]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Ömer Çaha, Women and Civil Society in Turkey: Women’s Movements in a Muslim Society, Routledge, New York 2016, (ilk baskı: Ashgate Publishing, Londra 2013), sayfa 47, 48.

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1931. Daha fazla kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[3] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[4] Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 208 ve devamı.

Yazarın Özet Kaynakçası: Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar, Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri, Imge Kitabevi, 2012, (Osmanlı döneminin özeti için: bianet.org/bianet/siyaset/142597-soke-soke-aldilar#.UL9gz-qFYv1.twitter); Aynur Demirbilek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi, Imge Kitabevi, 1993; Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen: Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006; “Kadın Dosyası”, Hazırlayan: Hülya Balcı Akarlı, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 6-57; Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız Inkılâp, Metis Yayınları, Istanbul 2003; Ayşegül Yaraman-Başbuğu, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili, Bağlam Yayınları, 1999.

[5] Serbest Cumhuriyet Fırka Programının 11. maddesinde, “Fırka bir dereceli intihap usulünün tesisini ve siyasi hukukun Türk kadınlığına da teşmilini (genişletilmesini) müdafaa edecektir” deniliyordu.

Bakınız;

Cemil Koçak, Belgelerle Iktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 199.

[6] Yıldıray Oğur, Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 177-201.

Yaprak Zihnioğlu’nun master tezi; “Kadınsız Inkılâp: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği” adıyla Metis Yayınları (Istanbul 2003) tarafından neşredildi.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Meclis’te Kur’an üzerine yemin etmek Hz. Peygamber’e hakaret edilerek yasaklandı

Meclis’te Kur’an’a yemin etmek Hz. Peygamber’e hakaret edilerek yasaklandı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

osmanlida-kurana-el-basilirdi-tc3bcrkiye-de-laiklik-ladinilik-avrupada-laiklik-batida-laiklik-fransada-laiklik-atatc3bcrk-laiklik

***

Bir yazımızda Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve M. Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir paçavradan söz etmiştik.[1]

Işte bu hezeyan mahsulü paçavranın “yemin”le alakalı bahsinde dinimize ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize edilen hakaretler:

Yalan ve efsane üzerine kurulmuş olan dinler kimbilir, kaç bin seneden beri insanları yalan söylemeye ve yalana inandırmaya alıştırmışlardır. Dinin verdikleri terbiye ile insanda yalanın “asıl” ve “doğru”nun “fer’i” olduğunu kabul etmişlerdir.

“Yemin” dinlerin bir rüknü gibidir. Muhammed kendi Kur’an’ında, birçok bahislerde kendi Allah’ına bile yemin ettirmiştir. Bu suretle kendi Allah’ına karşı ağır bir ithamda bulunmuş oldu. Çünkü yemin eden bir ferdin yalan söyleyebilmesi de tabiidir. Esasen yalan söylemeyen bir adam kendini yeminden müstağni görür. Ve yemini kendisine hakaret bilir.

En çok din maskarası olan akvam-ı şarkiye (Doğu milletleri), Ezmine-i atikadan beri daima yalan söylemeyi ve bunun için sözlerini birçok yeminler ile tahkim etmeyi adet edinmişlerdir. Bugün de Araplar, çok yalan söylerler ve çok yemin ederler. Hele Acemler, diyebilirim ki dünyanın en yalancı insanlarıdır. Çünkü ağızlarından çıkan her cümleyi akla hayale gelmeyen yeminler ile tevsik ederler. Iran’da yemin ve yalan son dereceyi bulmuştur, bir halde ki; Acemler Kur’an’a el basmayı kafi görmeyerek Kur’an’ı mühürlemek suretiyle de çirkin bir yemin icad etmişler ve buna rağmen her yeminden sonra mutlaka hulf etmişlerdir. Şahlar, çok defa millet huzurunda böyle yeminler etmişler ve çok geçmeden yeminlerini çiğnemişlerdir. Dinlerin insanlara mirası olan bu yemin usulü, insanlık için büyük bir lekedir.

Bir mahkemenin önünde insandan doğruyu işitebilmek için ona efsane kitabına el bastırmak; milletin hakimiyetini temsil eden insanları efsane kitabı ile sadakate davet etmek ve en nihayet bir milletin en muhterem siması olan Reisicumhurunu yine din merasimile efsane kitabı huzurunda rukua davet etmek ve efsaneye yemin ettirmek insanlık için ne sefil vaziyet ve ne ağır hakarettir.”[2]

*

m. kemal ve din, atatürk ve din, rusen barkin rusen din yok milliyet var, cankaya atatürk kitapligi, atatürk dinle ilgili sözleri, atatürk islamla ilgili sözler, atatürk peygamber, m. kemal dinle ilgili sözleri

Yukarıdaki hezeyanların yer aldığı paçavra…

***

Görüldüğü gibi sayfanın kenarına M. Kemal’in yazdırdığı not: “Türkiya müstesna.” Itiraz falan yok.

Bu paçavra “Ruşenî” imzasıyla, 1926 Ekim ayında Istanbul Erenköy’de kaleme alınmış ve M. Kemal Atatürk tarafından okunarak bazı yerlerine “alkışlar” bazı yerlerine “bravo” veya “aferin” şeklinde işaret ve notlar konulmuştur. Paçavranın yazarı IV, V ve VI. dönemlerde Samsun milletvekilliği yapmış olan Ruşenî Barkur’dur. Hatırlayalım, o tarihlerde milletvekilleri M. Kemal tarafından atanmaktaydı.[3] Yani yazar Islam’a ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize hakaret ettiği halde ödüllendirilmiştir.

Merak ediyorum, bu adamları bize karşı savunanlar, ahirette Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yüzüne nasıl bakacaklar?

Bu paçavranın kaleme alınış tarihinden -çok değil- yalnızca iki yıl sonra Cumhurbaşkanının “Kur’an üzerine” yemin etmesi laiklik ilkesi gereği kaldırılmış ve yerine başka bir yemin metni konmuştur. Bu yeni yemin metni; “Reisicumhur sıfatile Cumhuriyetin kanunlarına ve hakimiyeti milliye esas­larına riayet ve bunları müdafaa… vs. etmekten ayrılmıyacağıma namusum üzerine söz veririm.”[4] şeklindedir. Yemin etmek “yalancılık”tan kaynaklanıyorsa, o halde niçin Cumhurbaşkanı “namusu üzerine yemin” ediyor? Demek ki mesele basit bir “yemin” meselesi değildir. Mesele; “Din düşmanlığıdır.” Halbuki bazı Batılı ülkelerde bile Devlet Başkanları kendi kutsal kitapları üzerine yemin ederler.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Din Yok Milliyet Var Safsatası:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/02/ataturk-ve-din-yok-milliyet-var-safsatasi/

[2] Çankaya Atatürk Kitaplığı No: 2. Kitap sayfa 113.

[3] O dönem Milletvekillerini halk değil, M. Kemal seçiyordu. Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

[4] 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun. Resmi Gazete, 14 Nisan 1928, sayı 863.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Duyuru

Duyuru

Mail kutumuza çok sayıda tebrik, dua, tavsiye ve eleştiri mesajları geliyor. Ayrıca sualler soruluyor, belgeler gönderiliyor. Ancak araştırmalarımız yoğun bir şekilde devam ettiği için maalesef bütün mesajlara cevap vermek mümkün olmuyor. Bununla birlikte vaktimiz elverdiğince bütün mesajları okumaya çalışıyoruz. Eleştirenler dahil herkese teşekkür ederiz.

.

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, islamda yönetim sekli, islamda laiklik var mi, islamda idare sekli, atatürk laiklik, ekrem bugra ekinci laiklik,

***

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, “Hukukun Serüveni” isimli kıymetli eserinde Islam’da Devlet ve Hükumet şeklini yazdı. Tıpkı Prof. Dr. Ilber Ortaylı gibi[1] Islam devletiyle laikliğin bağdaşmayacağını ifade eden Ekinci, Islam devletinin meşruti monarşiyi andırdığını belirtti:

“Devletin idaresinde tek kişi hayat boyu söz sahibidir. Bu bakımdan mutlakiyete benzer. Bu tek kişi, iradesi dışında konulmuş hukukî esaslarla bağlıdır. Bu bakımdan da meşrutiyete benzer. Ancak hükümdarın uyması gereken prensipleri koyanlar halk ve aristokratlar değildir. Şûrâ prensibine verilen ehemmiyet bakımından da cumhuriyete benzer. Ancak halkın tamamının idareye iştiraki mevzubahis değildir. Hz. Peygamber ve halifeleri icraatlarında halkın tamamının reylerini (oylarını) almış ve çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş değildir. Islam hukukunda, başta kimin olduğu ve devletin nasıl idare edildiği değil; adaletin tatbiki mühimdir. Ekseriyetin görüşüne değil, hukukun ne dediğine bakılır. Devletin monarşi veya cumhuriyet olmasının bir önemi yoktur. Bununla beraber, Islam devletinin meşrutî monarşiyi andırdığı söylenebilir.

Bununla beraber ideal halifelik seçimle olduğuna göre, Islam devleti, demokrasiye çok da yabancı bir sistem değildir. Halifenin, bazı hak ve salahiyetlerini, seçilmiş vekiller vasıtasıyla yerine getirmesi (en son kendi tasdikine tâbi olmak şartıyla) mümkündür. Nitekim Osmanlı devleti, 1840’tan itibaren mahallî, 1876’dan itibaren de kesintilerle de olsa merkezî idarede böyle bir tecrübe yaşamıştır.

Islam devletiyle laikliğin bağdaşmaması gayet tabiîdir. Islam devletinde hükumetler ve hukuk sistemi, meşruluğunu dinî esaslardan alır. Islam dini, insanların inanç ve ibadetlerinden başka, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunlara imkan tanımamak, dinî vecibelerin ifasına engel teşkil eder. Mamafih laiklik, demokrasi ile din ve vicdan hürriyetinin ön şartı değildir. Nitekim günümüzde laik olmadığı halde demokratik ve insan haklarına saygılı devletler bulunduğu gibi, laik, ama otoriter ve insan haklarının askıya alındığı devletler de çoktur. Şer’i hukuk, Müslümanlığı üstün tutan dini karakterine rağmen, Müslüman olmayanların din ve vicdan hürriyetlerini tam olarak teminat altına almış; hatta onlara kısmî bir hukukî ve adlî muhtariyet tanımıştır.

Bununla beraber Islam devletini, teokrasi olarak vasıflandırmak da doğru değildir. Çünkü Islam devletinin başındaki kimse, her ne kadar ruhanî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları affetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salahiyetine de sahip değildir. Avrupa’daki ruhban sınıfı mefhumu, Islamiyete yabancıdır. Dini ayinlerin mutlaka hükümdar veya muayyen bir kimse tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur.”[2]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

[2] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, Arı Sanat Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 319, 320.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

 

 

Şapka yüzünden hiç kimse asılmadı mı?

Şapka yüzünden hiç kimse asılmadı mı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

m. kemal atatürk ile abdurrahman kamil efendi, atatürk sarikli hoca, atatürk sarik, m.kemal sarik, amasya müftüsü abdurrahman kamil efendi m. kemal atatürk, atatürk hoca asti mi

Amasya Müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi ve M. Kemal…

***

Kemalist rejim tarafından kandırılmış bazı kimseler sosyal medyada dolaşan yukarıdaki fotoğrafa dayanarak “M. Kemal devrinde şapka giymeyenlerin idam edilmediğini” ispatlamaya çalışmaktadırlar. “Resmi ideoloji” tesis etmek isteyenler tarafından kandırılmış olan bu insanlar, sözkonusu fotoğrafın “şapka kanunu”ndan 5 yıl sonrasına, yani 1930 yılına aid olduğuna da (son ve öldürücü darbeyi vuruyorlarmış edasıyla) dikkat çekmektedirler.

Kemalist rejimin afyonu ile sersemleştirilen bu arkadaşlar, fotoğraftaki kişinin Amasya müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi olduğunu biliyorlar. Ne güzel… Yani bu zat 8 Temmuz 1923’ten 18 Aralık 1941’e kadar müftülük yapmıştır.[1] Dolayısıyla fotoğrafın çekildiği tarihte müftüdür.

Ama müftülerin “şapka kanunu” ile bir alakası yoktur. Zira bu kanun hakim, asker ve diyanete bağlı memurları kapsamaz.[2] Bu insanların daha şapka kanunundan haberleri yok, ama buna rağmen kalkmış “gerici ve yobazlara” (!) tarih dersi vermeye kalkışıyorlar. Işte cehalet böyle bir şeydir.

Din görevlileri, 3 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı kanun çıkıncaya kadar “sarık ve cübbe” ile dolaşabiliyorlardı.

Sözü edilen kanunun 1. maddesi şöyledir:

“Her hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır.

Hükümet her din ve mezhebden münasib göreceği yalnız bir ruhaniye mabed ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat (geçici) müsaadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında (sonunda) onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya bir başka ruhaniye verilmesi caizdir.”[3]

*

m. kemalin idam ettigi hocalar, m. kemalin astigi hocalar, sapka kanunundan asilan hocalar, atatürkün idam ettigi hocalar, atatürkün astigi hocalar, atatürk hoca asti mi

[3] no’lu dipnot ile alakalı… 3 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı kanun, 13 Aralık 1934 tarih ve 2879 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

***

Burada tafsilata girecek değiliz, ancak şu kadarını söyleyelim ki, kanunun bu 1. maddesi 1935 yılında meriyyete girmiştir.[4]

Dolayısıyla bir din görevlisinin 1930 yılında sarığıyla dolaşabilmiş olması, şapkadan dolayı idam edilenlerin olmadığını ispata kâfî gelmez. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, din görevlileri 1934-1935 yılına kadar sarık ve cübbe ile dolaşabiliyorlardı.

*

m. kemalin idam ettigi hocalar, m. kemalin astigi hocalar, sapka kanunundan asilan hocalar, atatürkün idam ettigi hocalar, atatürkün astigi hocalar, atatürk hoca asti mi 2

[4] no’lu dipnot ile alakalı… 6 Şubat 1935 tarihli ve K.Atatürk imzalı kararname, 18 Şubat 1935 tarih ve 2933 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

***

Ancak bazı din görevlileri bu tarihten sonra da cübbe giymekte ısrar ettikleri, çıkarttıkları sarık yerine de şapka giyecekleri yerde başları açık olarak ya da takke vb. ile dolaştıkları gerekçesiyle, kemalist rejim tarafından uyarılmışlardır.[5] Bu uyarıya rağmen kanuna uymayanlar hakkında kanunî işlem yapılmıştır.[6]

*

m. kemalin idam ettigi hocalar, m. kemalin astigi hocalar, sapka kanunundan asilan hocalar, atatürkün idam ettigi hocalar, atatürkün astigi hocalar, atatürk hoca asti mi 3

[5] no’lu dipnotta bahsi geçen ve Içişleri Bakanlığı tarafından gönderilen 6 Temmuz 1935 tarihli yazıda “başı açık gezmenin kanuna aykırı” olduğu belirtilmektedir…

***

Şapka yüzünden birçok insanın idam edildiği apaçık ortadayken[7], bu hakikatleri inkar etmek hıyanet değilse, cehalettir. Biz şahsen bu arkadaşların kandırılmış ve cahil olduklarına hükmettik. Ancak, bu insanları kandıranlar, hiç şüphe yok ki hıyanet içindedirler.

Bu hainler, “şapka kanunu”ndan dolayı hiç kimsenin idam edilmediğini iddia ederler. Işte bu bir algı operasyonudur. Buradaki tuzak kelime “kanun” kelimesidir. Yani “şapka kanunu yüzünden” kimse idam edilmedi. Doğru, hiçbir kararda “şapka kanunu uyarınca idamına…” yazmaz. Ancak kemalist rejimin mağdurları “şapka yüzünden” ve fakat başka bir kanuna dayanılarak idam edilmişlerdir. Mesela Iskilipli Atıf Hoca Ceza Kanununun 45 ve 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” suçundan idama mahkum edilmişti. Ama “şapka yüzünden” bu cezaya çarptırılmıştır.[8] Nitekim solcu (yani gerici ve yobaz! olmayan) Prof. Dr. Mete Tunçay bile Iskilipli Atıf hocanın “şapka yüzünden” (şapka risalesi) asıldığını yazmıştır.[9]

Buna rağmen inkılap yobazları bu tür kelime oyunlarıyla insanların aklıyla alay etmekten utanmıyorlar. Kaldı ki Tek Parti döneminde kemalist rejim tarafından halka uygulanan zulüm “kanunsuzca” yapılmıştır.

Mesela “Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanması” konusu da kanunlaştırılmış değildir, ancak uygulamada nice zulümler meydana geldiğini başka bir makalemizde tafsilatıyla ortaya koymuştuk.

Burada bir misalle iktifa edelim: M. Kemal Atatürk döneminde Kırşehir’de “Allahu Ekber” şeklinde tekbir alan bir müezzin hakkında işlem yapılıp Adliyeye teslim edildiği 10.1.1936 tarihli bir resmi belgede görülmektedir:

*

arapca-ezan-ceza-tanri-uludur-allahu-ekber-tekbir-mc3bcezzin-atatc3bcrk-ezan-kirsehir

“10.1.1936 gün ve 3/14 sayılı yazıya:

Kırşehir vilayetinin Kaman nahiyesinde arapça tekbir (yani: “Allahu Ekber”) alan müezzin Yusuf oğlu Hüseyin hakkında yapılan incelemede bilmeyerek tekbiri Arapça okuduğu anlaşılmış ve Adliyeye teslim edilmiş olduğu vilayetin bildirisinden anlaşılmıştır.

Saygılarımla arz ederim.

Başvekalete, Riyaseticumhur Umumi Katipliğine de sunulmuştur.

Dahiliye Vekaleti Vekili

(Imza).”[10]

***

Yukarıda delillendirdiğimiz üzere, Ezan-ı Muhammedi okuyanlar bir kanundan dolayı ceza almadıkları gibi, elbette şapka kanunu dolayısıyla ortaya konulan tepkilere imza attıkları iddia edilen şahsiyetlerin de hiçbiri şapka kanunundan dolayı ceza almamıştır. Ya isyana teşvik, yataklık vs. ya da Iskilipli Atıf Hoca’da görüldüğü üzere Ceza Kanununun 45 ve 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” gibi delile ihtiyaç hissettirmeyen “vicdani” (!) kararlarla hüküm giymişlerdir. Ancak bu kişiler mahkemelerde sürekli olarak şapka konusunda takındıkları tavırlar, geçmişte yazdıkları yazılar, yine geçmişte ya da o günlerde yaptıkları vaaz ve nasihatlar ve olaylara katıldığı sabit görülmüş(!) insanları tanıyıp tanımadıkları üzerinden sorguya çekilmişlerdir.[11]

Bu keyfî hüküm vermelere dair başka bir misal verilecek olursa, Izmir Suikasti yargılamaları kâfî gelir. Emeli, yalnızca M. Kemal’in direktifiyle katledilen Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in[12] intikamını almak olan Ziya Hurşit, M. Kemal’e suikast teşebbüsünde, o da nakıs (noksan: henüz hazırlık safhasında) teşebbüste bulunmasına rağmen tıpkı Iskilipli Atıf Hoca gibi Ceza kanununun 55. Maddesi uyarınca “…Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir…” suçundan idama mahkum edilmiştir.[13]

Halbuki Ziya Hurşit, tevkif edildiğinde mer’i (yürürlükte) olan 46’ncı maddeye göre cezalandırılmalıydı:

“Suikast fikri tahakkuk etmemişse, kanunun sarahati olmayan yerlerde cinayet telakki olacak cürmü, bir seneden eksik olmamak üzere kalebentliğe tahvil olunur.”

Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Kemalist rejim kanunsuz hareket etmiştir.

Nitekim M. Kemal kanunsuz hareket edebileceklerini şöyle itiraf ediyordu:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[14]

“…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, asarım, çalarım, keserim…”

O dönemin kanun anlayışını ve Istiklal Mahkemelerinin niteliğini göstermesi açısından Istiklal Mahkemesi üyelerinden Lütfi Müfit’in sözleri de oldukça önemlidir:

“Bizim muayyen milli gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız.”[15]

Bilmem başka söze gerek var mı?

Kaldı ki M. Kemal, “şapka inkılabına” karşı gelenleri asacağını bizzat açıklamıştır.

Bilindiği gibi, M. Kemal 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş ve Kastamonu’lulara şöyle hitap etmişti:

“Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim!”[16]

Neymiş… M. Kemal şapka için “kurbanlar verelim” demiş… Hal böyleyken kraldan çok kralcı olmaya ve demogoji yapmaya lüzum yoktur.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Amasya müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi’nin görev süresi için bakınız;

http://www.amasyamuftulugu.gov.tr/Sayfalar/Ana%20Men%C3%BC/eski%20m%C3%BCft%C3%BCler.html

[2] Bu hususta 11 Kasım 1925 tarih ve 2626 sayılı kararnameye bakılabilir; Düstur, 3. Tertip, cild 6, 2.B., sayfa 383.

[3] 3 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı Kanun için bakınız: Düstur, 3. Tertip, cild 16, 2.B., sayfa 24. 13 Aralık 1934 tarih ve 2879 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

[4] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Fon kodu: 030.18., Yer no: 51.8.15. Tarih: 6 Şubat 1935. 18 Şubat 1935 tarih ve 2933 sayılı Resmi gazetede yayınlanmıştır…

[5] Içişleri Bakanlığı’nın 6 Temmuz 1935 tarihinde gönderdiği yazı için bakınız: Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), Fon kodu: 490.1., Yer no: 611. 122. 2.

[6] Vakit Gazetesi, 31 Temmuz 1935.

[7] Şapka yüzünden asılan insanlar hakkında daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/04/26/kemalist-rejimin-sapka-yuzunden-idam-ettigi-salci-baci/

[8] Iskilipli Atıf Hoca Neden Idam Edildi? Bütün Iftiralara Cevaplar:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/08/iskilipli-atif-hoca-neden-idam-edildi-tum-iftiralara-cevaplar/

[9] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Yurt Yayınları, Ankara 1981, sayfa 158, dipnot 43.

[10] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 490 01/590 38 1.

Kur’an ve Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanması hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

[11] Ankara Istiklal Mahkemeleri Zabıtları (1926), (Hazırlayan: Ahmed Nedim), Işaret Yayınları, Istanbul 1993.

[12] Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey cinayeti hakkında çarpıcı gerçekler için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/22/topral-osman-ali-sukru-beyi-neden-oldurdu-ali-sukru-beyi-ataturk-mu-oldurttu/

[13] Izmir Suikastı hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

[14] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, s. 82, 83.

O devrin nasıl bir diktatörlük olduğunu merak edenler şu makalemize müracaat edebilirler:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/08/14/hangi-diktator-halife-ve-padisah-olabilecekken-cumhuriyeti-kurar-diyenlere-cevap/

[15] A. Süreyya Özgeevren, “Şeyh Said Isyanı” Dünya Gazetesi, 24 – 26 Mayıs 1957.

Istiklal Mahkemeleri hakkında tafsilat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

[16] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221 – 222.

Ayrıca Bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Peyami Safa ve Harf Inkılabı

Peyami Safa ve Harf Inkılabı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Peyami Safa harf inkilabi, harf devrimi, yazi devrimi, bir milleti yok etmek isterseniz dilini yok edin Peyami safa m. kemal, peyami safa atatürk

Peyami Safa, “Eğitim-Gençlik-Üniversite” isimli eserinde şöyle der:

“Bir milleti yok etmek isterseniz askerî istilâya lüzum yoktur. Ona tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak ve dolayısıyla mânevî değerlerini, ahlâkını soysuzlaştırmak kâfîdir.”

***

Peyami Safa, “Arab Harfleri” başlıklı yazısında Harf Inkılabı hakkında şöyle yazmaktadır:

Arab, yani eski Türk harfleri yerine Lâtin harfleri kabûl edileli otuz bir yıl oldu. O zamanın yer yer ifâde edilen en büyük endişeleri şunlardı: Evvelâ Arab harflerinin daha çabuk yazılıp okunduğuna şüphe yoktu. Mahkeme zabıtları gibi sür’at istiyen yazılar Lâtin harflerile yazılamazdı. Mekteplerde not tutmak veya herhangi bir yazıyı da acele yazmak zorlaşacaktı. Daha büyük endişe de şuydu: Millî kütüphanelerimizdeki yüzbinlerle eser ne olacak? Yarınki nesiller kendi edebiyatlarını, tarihlerini, dil ve lûgatlerini, felsefe, din ve hukuk eserlerini okumak imkânından mahrum kalınca, onlara millî kültür nasıl verilecek?

Mahkeme zabıtlarının daktilo ile tutulabileceği, mektepde muallimlerin daha ağır ders takrir edecekleri ileri sürüldü. Arab harflerile yazılmış eserlerin yeni harflere çevrilip basılabileceği iddia edildi.

Realite bu ümitleri suya düşürdü. Mahkemelerde yazı makineleri, dâvacı ve dâvalıların sözlerini aynen değil, adâlet mefhumuna aykırı olarak ancak hulâsa (özet) hâlinde zabtedebilmektedir. Rahmetli Velid Ebuzziya’nın Tasvir’de çıkan bir başmakalesinin başlığı şu idi: “Yazı Makinesile Adâlet Olmaz!..”

Bugünkü mektep ve üniversite notlarının perişanlığı malûm. Lâtin harflerile yazılmış mektupları okumakta çekilen zorluğu Arab harflerinin bir sayfa yazıyı birkaç bakışta kavramak imkânını veren kolaylık ve aydınlığını bilenler daha iyi takdir ederler.
Eski Türkçe eserlere gelince, bunların yeni harflere çevrilip bastırılmalarının da hayâl olduğu anlaşıldı. Pek az birkaç eser müstesna, en lüzumlu edebî eserler, divanlar, Tanzimat eserleri, koskoca Hamid’in, Recâizâde’nin, Muallim Nâci’nin, İsmail Safa’nın, eski ve yeni daha birçok şâir, tenkitçi ve romancının eserleri, yüzlerce büyük tarih, (bu arada meselâ Nâima, Cevdet Paşa), Kamusulalâm gibi eşsiz ansiklopediler ve böyle saymakla tükenmiyecek eserler Lâtin harflerine çevrilip basılama-mıştır.

YERYÜZÜNDE BİR TEK MEMLEKET GÖSTERİLEMEZ Kİ, ORADA GENÇLER KAZARA MİLLÎ KÜTÜPHANELERİNE GİRERLERSE BİR TEK ESER OKUYAMADAN ÇIKIP GİTSİNLER.
Böyle bir katliam hiçbir memlekette ve hiçbir memleketin tarihinde yoktur.

Lâtin alfabesinin tatbik şekillerindeki ifrat ve hatalar, aceleler, yanlış istikamet ve hareketler daha ziyade o zamanki Maarif makamlarına âid olmalıdır. Hele Lâtin harfleri tamamile yerleştikten sonra liselerimizde Arab harfleri okutulmasında hiçbir kanunî mahzur yoktu. Bugün de yoktur.

Almanya’da Lâtin harflerile birlikte Alman Gotik harfleri de öğretilir ve bunu bir gerilik (irtica hareketi) saymak hiçbir Alman’ın veya başka bir medenî millet mensubunun hatırından geçmez. Bizdeki inkılab yobazlığının eşine cihanda rastlanmaz. Gençlere dünyanın hayran olduğu, Rusya’da heykeli dikilen Fuzûli’yi aslından mı okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk tarihinin en büyük faslı olan Osmanlı tarihinin başlıca eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. En ileri anlayışlı büyük Türk şâiri Hâmid’in birçok eserlerini mi okutmak istiyorsunuz? Mürtecisiniz. Türk gencinin kolay not almasını, kolay yazıp okumasını mı istiyorsunuz? Mürtecisiniz.

Bu ilimsiz, çarpık, saçma inkılâp ve irtica anlayışına genç nesiller kurban olup gidiyor.
Devrimbazlar mugalâta yapmasınlar. Lâtin harflerini atıp Arab harflerini getirmek istemiyoruz. Üniversitelerimizde okutulan Arab harflerini ve Osmanlıca’yı liselerimizde de öğretmelerini istiyoruz. Buna Türk kanunları engel değildir. Akıl kanunları da bunu emrediyor.[1]

.

**********

.

KAYNAK:

[1] Peyami Safa, “Arab Harfleri”, Türk Düşüncesi, Ağustos 1959, Sayı 59-8.

Iktibas: Islam Yazısına Dair, Sebil Yayınevi, Istanbul 2014, (Ilk Baskı 1993), sayfa 119-121.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Mehmet Akif Ersoy, M. Kemal’in Inkılabını Tenkid Ediyor!

Mehmet Akif Ersoy, M. Kemal’in Inkılabını Tenkid Ediyor!

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

mehmet akif m. kemal mehmet akif atatürk mehmet akif inkilaplar, mehmet akif ersoy atatürk, mehmet akif cumhuriyet,

***

Toplumun M. Kemal önderliğinde geçirdiği dönüşümlere tepki gösteren Mehmet Akif, “Sebilürreşad” dergisinde yenileşme hareketlerini şüpheyle karşılıyor ve eleştiriyordu:

Erkekle kadın arasında, Darülfünun’da başlayan bu iştirak gitgide bir moda haline gelerek cemiyet hayatının her yanında kendini göstermeye başladı. Sokakta iştirak, sinemada tiyatroda iştirak, aktrislikte iştirak, şarkıda iştirak, meyhanede iştirak…

Toplumsal gelenekleri ve şartları bilinen milletimizin 16-18 yaşlarındaki kız ve erkek çocukları bir araya getirilmek isteniyor. Bazan şurada burada liselere giden üç beş kişi varsa onları da okuldan alıkoymaya sebep olacağız. Medreselerin kapanması ile on beş, on altı bin kişi eğitim nimetinden yoksun bırakıldı. Şimdi de böyle ‘müşterek’ bir öğrenim çıkarırsak, kendi kendine liseler kapanır.”[1]

.

**********

.

KAYNAK:

[1] Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı, cild 1, 3. Baskı, (Meşrutiyet Dönemi 1. Kitap), Bilgi Yayınevi, Ankara 1992, sayfa 155.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Çanakkale Zaferinde Sultan II. Abdülhamid’in rolü

Çanakkale Zaferinde Sultan II. Abdülhamid’in rolü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

padisah-sultan-ikinci-abdc3bclhamid

Cennetmekân Sultan Ikinci Abdülhamid Han

***

Iddiaların aksine Sultan II. Abdülhamid her türlü imkansızlıklara rağmen, çıkmasını kaçınılmaz gördüğü bir dünya savaşı için iktidarının ilk yıllarından itibaren hazırlık yapmaktan geri durmamıştı.

Çanakkale vasıtasıyla devlet merkezini de koruma çabaları Osmanlı klasik döneminin bitmesinden sonra yoğunlaşmıştır. Bilhassa Çanakkale Boğazı’nda 1877-1878 savaşından sonra yapılan hazırlıklar önemlidir. Zira I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesinde yapılan savunma sayesinde Itilaf Devletleri ne denizden ne de karadan Çanakkale’yi geçememişlerdir. Bu durum küresel ölçekte yapılan planları alt üst ettiği gibi savaşın da uzamasına sebep olmuştur.

Çanakkale Boğazı’nı Askeri Bakımdan Güçlendirme Çalışmaları

1 – Boğaz’daki Askerlerin Son Sistem Silahlar Ile Teçhiz Edilmesi Çalışmaları:

Çanakkale Boğazı’ndaki topçu ve istihkâm askerlerinin ellerinden Şinayder marka tüfeklerin Mavzer (Mauser) tüfekleriyle değiştirilmesini isteyen irade 3 Mayıs 1897 tarihinde çıkmıştır. Tophane-i Amire Sevk Komisyonu Reisi Asım Bey, Bandırma vapuruna yüklettiği silahlar ve cephane ile sair âlat ve adevâtı hemen Çanakkale Boğaz Komutanlığı’na göndermiştir. Ilk gelen 800 adet büyük çaplı Mavzer tüfekleriyle cephanesinin teslim alındığı ilmühaberi 9 Mayıs tarihlidir.[1] Dönemin yeni ve etkili silahı olan Mavzerlerin diğer birliklere de dağıtılması işlemine sonraki senelerde de devam edilmiştir.[2]

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 9

Çamburnu Tabyası

***

2 – Askerlerin Barınma Şartlarının Iyileştirilmesi:

Yeniden yapılacak koğuşların inşa masrafı 28.562 kuruş olarak hesaplanmış ve 12 Mayıs 1896 tarihinde Sadrazam Rıfat Paşa tarafından arz edilmiştir. Padişahın olumlu iradesi 18 Mayıs’ta çıkarken iktisada riayeti tembih etmesi dikkat çekmektedir.[3]

3 – Çanakkale Istihkâmlarının Güçlendirilmesi Çalışmaları:

Boğazlar’ın savunmasını güçlendirmek için Âsaf Paşa, Bahr-i sefid boğazı inşaat nazır ve müfettişi olarak tayin olunmuş ve Çanakkale Boğazı’yla burada bulunan bütün istihkâmları her türlü saldırıya mukavemet edecek duruma getirmekle vazifelendirilmiştir. Âsaf Paşa’nın 10 Kasım 1880 tarihli raporunda belirttiği hususlar sonraki çalışmaların da istikametini belirlemiştir. Kale-i Sultaniye ve civarında bulunan tabya ve istihkâmların mevkilerine gidilerek ayrıntılı incelemeler yapmıştır. Hangi tabyaların düşmana karşı koyabilecek hale getirilebileceği, hangilerinin asker kuvvetlerinin artırılacağı belirlenmeye çalışılmıştır. Sahillerin hangisine torpil konulması gerekeceği, istihkâm inşaatının Redif askerlerine yaptırılması, oradaki kuvvetlerin nasıl artırılacağı ve öncelik sırasının belirlenmesi hakkndaki görüşlerini bir harita vasıtasıyla arz etmiştir. Buna göre emniyetin süratle sağlanabilmesi için Seddülbahir Kabatepe ve Bolayır istihkâmlarının sol taraflarına, sahilin ve Saros Körfezi’nin bazı yerlerine dinamit barutundan yapılmış sabit torpiller konulması çok lüzumlu bulunmuştur.[4]

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 2

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 3sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 4sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 5

Çanakkale Boğazı’nda bulunan istihkâmların çeşitli cihetlerden görünümü…

***

Boğaz’ın her iki yanının savunma gayesiyle takviye edilmesi Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdüğü gibi en kanlı çarpışmalar da bilindiği üzere Çanakkale cephesinde olmuştu. Bu vetirede (süreçte) Boğaz’ın iki tarafındaki siperlerin savunma imkanı ve ateş gücünün artırılmasına yönelik çabaların neticesini görmek mümkündür. Burada objektif bir fikir vermek adına örneklemeye çalıştığımız faaliyetlerin neticelerini görmek ve göstermek için savaş sırasına ait iki tespiti paylaşmak isteriz. Kale-i Sultaniye mutasarrıfı Fuad Bey’in gizli ve acele ibaresiyle hükümet merkezine gönderdiği 18 Mart 1915 tarihli bir yazısında; “Bugün vasatı saat on bir raddelerinde düşmanın cesim (büyük) on üç sefine-i habiyesiyle (harp gemisiyle) bir hayli torpidolarından mürekkep bir filosu Dardanos, Hamidiye ve Rumeli cihetindeki Mecidiye istihkâmlarına pek şiddetli ateş açarak sekiz saat devam ve şehre isabet eden mermilerden üç yerde ateş zuhur etmiş (çıkmış) ve yüz elli hane muhterik (yanmış) ve üç kişi şehid olmuştur. Henüz malumat-ı resmiye alınmamış ise de düşmanın sefain-i cesimesinden (büyük gemilerinden) üçünün ehemmiyetli surette hasara uğradığı görülmüş ve lehü’l hamd (Allah’a hamdolsun) ateş kesilinceye kadar istihkâmlarımız da hal-i faaliyette bulunmuş olduğu beray-i malumat maruzdur (bilgi için arz edilmektedir).” denilmektedir.[5]

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 6sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 7sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam 8

***

Ikinci olarak cephede görev yapan savaş muhabirlerinden Schrazy’in Amerika basınının Istanbul muhabiri Damon’a gönderdiği 19 Mart tarihli telgrafını aktaralım: “bir Fransız harp gemisi yanmış, bir Ingiliz harp gemisi yaralı, diğer üç müttefik gemisi de istihkâmların menzili haricine çıkmaya mecbur olmuşlardır. Söz konusu istihkâmlar susturulamamışlardır. Istihkâmlardaki asker zayiatı azdır. Yedi saat devam eden Boğazı zorlama harekatının ve müthiş top ateşinin sonucu budur. Türk tarafının ateşi de şiddetli olmuştur. Müttefik donanmasının öğleden önce saat 11.30’da ilk gülleyi Çanakkale üzerindeki dağa atarak başladığı ve toplam 14 geminin bombardımanı hakikaten müthiş bir hal almıştır. Gazete muhabirlerinden oluşan heyet, infilak eden mermilerin tesiriyle yanan şehrin haricinde bulunan tepenin yakınlarına da mermi düşmeye başlayınca Çimenlik istihkâmına sığınmışlardır. Saat bir buçukta Ingilizler ateşlerini her iki sahilde Hamidiye, Çimenlik, Dardanos Mecidiye ve Rumeli istihkâmlarına yönelttiler. Patlayan mermilerden ve müdafaa eden Türk bataryalarının mukabelesinden hasıl olan velvele o derece büyük idi ki muhabirler bir müddet hiçbir yere melce (sığınak) bulmaya muvaffak olamadılar. Muhabirler nihayetinde istihkâmlara karşı son sistem en büyük bir muharebe sahnesini temaşa edebilecek muvafık bir nokta buldular. Lakin bazı defalar duman o kadar yoğunlaşıyordu ki ufku tamamıyla örterek Türk istihkâmlarını görülemeyecek derecede kapatıyordu. Bununla beraber dumanın dağıldığı zaman Türk istihkâmlarının hasara uğramamış bir halde olduğu görülüyordu. Türk istihkâmlarının ateşinin seri ve dakik olmasına rağmen müttefiklerin ateşi bazen uzun bazen kısa idi.”[6]

Çanakkale’de müstahkem mevki Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Paşa’nın anılarında da aynı tasviri görmek mümkündür.[7]

Hakikaten büyük kısmı II. Abdülhamid döneminde yapılan yenileme ve güçlendirme çabaları hem düşmana büyük zarar verdirmiş hem de siperlerdeki asker kaybını en aza indirmiştir. Nitekim Selahaddin Adil Paşa da 18 Mart günü tabya ve istihkâmlardaki kaybın makul seviyede kaldığını berlitmektedir.[8]

*

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu mülkiye mektebi idadisi

Gelibolu Mülkiye Mektebi Idadisi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu dairei askeriyesi

Gelibolu Daire-i Askeriyesi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu iskele camii

Gelibolu’da vaki Iskele Camii Şerifi’yle kemerin ve Karantinahanenin kara tarafından alınmış resmi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu iptidaiye mektebi

Gelibolu Iptidaiye Mektebi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam geliboluda deniz feneri

Gelibolu’da Namazgâh nam mahalde kâin Deniz fenerinin resmi

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu hükümet konagi

Gelibolu Hükümet Konağıyla Adliye ve Jandarma Daireleri ve Telgrafhanesinin resmidir

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu konak ve teferruati

Gelibolu, konak ve teferruatının görünüşü

***

sultan II. Abdülhamid canakkale istihkamlar, Sultan Ikinci Abdülhamid canakkale, Abdülhamid Canakkale istihkam gelibolu askeriye hastanesi

Gelibolu sancağında bulunan Askeriye hastanesinin manzarası

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Mütenevvia Evrakı, 162/193, 7 Zilhicce 1314-9 Mayıs 1897 tarihli irade, Tophane-i Amire müşiri Zeki Paşa’nın işlemin tamamlandığını padişaha göstermek için arz ettiği tarih 13 Safer 1315-14 Temmuz 1897’dir.

[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Mütenevvia Evrakı, 268/135 Tophane-i amire müşirinin yazısı 20 Ramazan 1322 tarihlidir.

[3] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Irade Tophane, 4/30, 1313 Z. 6, Bir Mecidiye 20 kuruş değerinden hareket edilmiştir.

[4] Âsaf Paşa’nın 7 Zilhicce 1297/29 Teşrin-i evvel 1296 10 Kasım 1880 tarihli raporu, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Perakende Askeriye, 4/81.

[5] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye 3. Şb. 4/37, Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri, cild 1, Ankara 2005, sayfa 45.

[6] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Hariciye, Matbuat, 1123/8. 21 Mart 1915. Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri, cild 1, Ankara 2005, sayfa 66-67.

[7] Selahaddin Adil Paşa, Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar (Yayına hazırlayan: Muzaffer Albayrak), Istanbul 2007, sayfa 42.

[8] Selahaddin Adil Paşa, Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar (Yayına hazırlayan: Muzaffer Albayrak), Istanbul 2007, sayfa 44.

Tafsilat için bakınız;

Prof. Dr. Cezmi Eraslan, II. Abdülhamid’in Çanakkale Savunması, Yitik Hazine Yayınları, Istanbul 2014.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M.Kemal Atatürk’ü eleştirmek, şehitlerimizin kemiklerini sızlatır mı?

M.Kemal Atatürk’ü eleştirmek, şehitlerimizin kemiklerini sızlatır mı?

*

M. Kemal atatürkü elestirmek sehitlerimizin kemiklerini sizlatir mi, kurtulus savasinda ne icin savastik, milli mücadelede ne icin savastik, dua eden askerler,

***

M. Kemal’i tenkid ettiğimizde, hemen birileri çıkıp “Kurtuluş Savaşı’nda onun ordusunda savaşanların kemiklerini sızlatıyorsunuz” diyorlar.

Kurtuluş Savaşı’nda savaşanlar “Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanması” için mi savaştı ki, onu tenkid ettiğimizde kemikleri sızlasın?

Onlar “Hacca gitmenin yasaklanması” için mi savaştı?

Onlar “Ayasofya’nın kapatılması” için mi savaştı?

Onlar “Allahu Ekber demenin yasaklanması” için mi savaştı?

Düşmana karşı “şapkalı gavurlar geliyor” diyerek savaşanlar, “gavurun şapkasını giymek” için mi savaştı?

Onlar “ders kitaplarında dinimize ve Hz. Peygamberimize hakaret edilsin” diye mi savaştı?

Onlar “Halifeliğin kaldırılması” için mi savaştı?

Onlar “Kur’an ve Sünnet’i atıp gavurların kanunlarını almak” için mi savaştı?

Onlar “binlerce Cami’in yıkılması” için mi savaştı?

Onlar “din derslerinin kaldırılması ve yerine darwinizmin okutulması” için mi savaştı?

Onlar “Batum, Musul, Kerkük, Halep, Oniki Adalar, Batı Trakya vs. gibi vatan toprakları düşmanın olsun” diye mi savaştı?

Onlar “Kur’an okumanın yasaklanması” için mi savaştı?

Onlar “Başörtüsü yasaklansın” diye mi savaştı?

Onlar “Türkçe kelimeleri atıp fransızcadan kelimeler almak” için mi savaştı?

Onlar “Islam yazısını atıp düşmanın yazısıyla yazmak” için mi savaştı?

Onlar “Gökten indiği sanılan kitaplar bizi idare edemez denmesi” için mi savaştı?

Onlar “yunanın yaptığı mezalim yanlarına kâr kalsın” diye mi savaştı?

Tabiki hayır! Tam tersine… Bunları muhafaza etmek için savaştılar. Onlardan sonra birileri kalkıp ihanet ettiyse, elbette bunu tenkid ederiz ve bu asla onların kemiklerini sızlatmaz. Bilakis onları mutlu eder. Biz, Müslüman Ecdadımızın uğrunda harp ettiği şeyleri müdafaa ediyoruz. Bize karşı çıkanlar acaba neyi müdafaa ediyorlar?
.

Yazdıklarımızın delillerini görmek için aşağıdaki bağlantılara tıklayabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/29/kemal-ataturkun-eseri-kuran-ve-ezanin-yasaklanmasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/28/ayasofya-camiini-ataturk-mu-kapatti-ataturkun-imzasi-sahte-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/25/necip-f-kisakurekten-ataturke-allahsiz-tarih-ii-ortazamanlar-1931-yilinin-lise-tarih-kitabi/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/05/m-kemal-ataturkun-okuttugu-lise-tarih-kitabi/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/06/27/kim-ingiliz-ajani-kim-hain/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/08/chpnin-islam-dusmanligi-ve-muslumanlara-dayatilan-isvicre-medeni-kanunu/

http://belgelerlegercektarih.com/2016/02/04/ataturk-doneminde-satilan-ve-ahir-yapilan-camiler-sinan-meydana-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/03/08/ataturk-doneminde-okullarda-darwinizm-okutuluyordu/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/25/ezani-aslindan-m-kemal-ataturk-uzaklastirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/03/08/ataturk-doneminde-okullarda-darwinizm-okutuluyordu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/10/23/m-kemal-ataturk-dilimizi-turkcelestirmedi-gavurcalastirdi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/24/m-kemal-ataturkun-gokten-indigi-sanilan-kitaplar-sozunu-savunanlarin-iddialarina-reddiye-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/29/m-kemal-ataturk-bati-trakyayi-ve-oradaki-kardeslerimizi-dusmana-birakmis/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/23/kim-hain-sultan-vahdettin-mi-yoksa-m-kemal-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*