Hilafet ve Hint Müslümanları

Hilafet ve Hint Müslümanları

*

hilafet hintili müslümanlar, hilafeti kim kaldirdi, hint müslümanlari hilafet, halifeligi kim kaldirdi, m. kemal halife, m. kemal hilafet, muhammed ikbal m. kemalPakistanlı şair Muhammed İkbal’in oğlu Dr. Cavit İkbal, “Âlimlerimiz Hilafet’in korunması için cihad çağrısı yaptılar. Hint kıtasında yaşayan Müslümanlar tarafından Halife’nin kurtarılması için başlatılan ayaklanma, Anadolu’dan gelen haberlerle sona erdi. Çünkü bizim dedelerimiz Hilafet için savaşırken, Anadolu Hilafet’i kaldırmıştı” dedi. (KAYNAK: Adem Özköse, dirilispostasi.com, 16 Temmuz 2015.)

***

Kemalist ideolojiyi yaymakla görevli kılınan okullarda Hilafetin kaldırılmasını haklı göstermek maksadıyla birtakım yalanlar uydurulmuştur. “Halifeliğin nüfuzu ve kuvveti kalmamıştı”, “Müslümanlar Hilafeti istemiyorlardı”, “Halife’nin Cihad fetvasına uymadılar”, “Halife’ye isyan ettiler”… gibi birçok zırva üretilmiştir. Halifelik makamının kuvvete malik olmadığı zaman ilgası mı gerekmektedir, yoksa güçlenmesi için çareler mi aranmalıdır?

Halife’ye karşı isyan edilmesi Hilafetin kaldırılmasını mı gerektirir? O halde 3. Halife Hz. Osman (radıyallahu anh) efendimizin isyan sonucu şehit edilmesinden sonra Hz. Ali (radıyallahu anh) efendimizin Halife olması nasıl izah edilecektir? M. Kemal Atatürk ve avenesi mi daha iyi biliyor, yoksa ilmin kapısı Hz. Ali (radıyallahu anh) efendimiz mi? Hilafetin etkisi yoktu diyen M. Kemal yaşasaydı da; “Kurduğun Iş Bankası’nın sermayesi nereden geldi?” diye sorabilseydik.[1] Veya Kurtuluş Savaşı’nda Müslümanları peşine takmak için neden “Hilafeti kurtaracağız” parolasıyla hareket ettiğini…

Bu bitmek tükenmek bilmeyen kemalist yalanlara daha evvel yayınladığımız bir makalede gerekli cevabı vermiştik.[2] Burada sadece Itilaf Devletleri’nin Birinci Dünya Harbi’nden sonra Osmanlı’ya sunacakları barış antlaşmasıyla alakalı Ingiliz sömürgesi altında yaşayan Hint Müslümanlarının iki mektubuna yer vermekle iktifa edeceğiz. Bu mektuplardan biri Halife-Sultan Vahideddin’e, diğeri de Ingiliz yetkililere gönderilmiştir.

Hint Hilafet Delegasyonunun Osmanlı Sultanı’na Mesajı
Mayıs 1920

“70 milyon Müslümanı ve onlarla omuz omuza duran diğer dinlerden 250 milyon yoldaşı temsil eden Hindistan Delegasyonu, Itilaf Devletleri’ne ve Barış Konferansına her Müslümana dininin yüklediği yükümlülükleri açıklamak, hilafetin ve Islam’ın kutsal topraklarının korunmasına ilişkin olarak Hindistan’daki olağanüstü ulusal duyguları dile getirmekle yetkilendirilmiştir. Delegasyon dindaşları namına, Islam ve hilafet tarihinin bu ağır kriz döneminde, siz Majestelerine Resulüllah’ın halefi ve Emirü’l-Mü’minin olarak tüm samimiyetiyle sadakatlerini sunmaktadır.(…)

..Islam dünyası için çok daha önemli olan, siz Majestelerinin Itilaf Devletleri’nin taleplerine vereceğiniz cevaptır ve bu cevap verilmeden önce, siz Majestelerine Islam dünyasının bugün Hulefa-i Raşidin’den bu yana, hiç olmadığı kadar sizin yanınızda tüm gücüyle durduğunu bildirmeyi görev sayıyoruz. Şu anda her bir Müslüman, gözünü kırpmadan ve hiç korkmaksızın Allah’ın kendisinden beklediğini, imanın bedeli olarak yaşamını feda etmek dahil olmak üzere yapmaya kararlıdır. Cenab-ı Hakkın siz Majestelerine ve sizin asil ve cesur, ancak parçalanmış ulusunuza, yalnızca Türkiye’ye değil, aynı zamanda Islam’a karşı olan görevinizi yerine getirme gücü ve azmi vermesi ve Türkiye’nin birliğinin kısa süre içinde Islam’ın birliğinin gerçek aynası haline gelmesi için dua ediyoruz.

Hindistan Hilafet Delegasyonu olarak, mağarada yalnızca ikisi kalmış ve düşmanları çok sayıda iken, ilk halifesi Ebu Bekir’e Resulüllah’ın söylediklerini hatırlamanızı niyaz ediyoruz: ‘Korkma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.’ Rabbimiz, kudret ve inayetiyle bize imanımızı koruma ve yalnızca O’na hizmet etme gücü versin.

Hindistan Hilafet Delegasyonu Üyeleri
Muhammed Ali, Seyyid Hüseyin,
Seyyid Süleyman Nedvi, Abdülkasım”[3]

***

Sünni Müslümanların Hilafet Konusunda Genel Vali’ye Mektubu
Haziran 1920

“Ekselansları,
Aşağıda imzası olan bizler, en geniş sünni Müslüman kamuoyunu temsil ediyoruz. Türkiye ile barış antlaşması şartlarını dikkatlice okuduk. Bunların, Müslümanların dini duygularını ihlal ettiği kanısındayız. Bu şartlar tüm Müslümanları incitmekte, özellikle sünni Müslümanların dini yükümlülüklerini ihlal etmektedir. (..)

Bize göre Hintli Müslümanların bu konudaki duruşu nettir. Burada üzerinde durulması gerekmeyen nedenlerden dolayı, Almanya’nın yanında yer aldığı gerekçesiyle Sultan’ın dünyevi gücünün zayıflatılarak cezalandırılması düşüncesine Hintli Müslümanlar dayanamıyorlar. (..) Sırf cezalandırma veya aşağılama maksadıyla, Türkiye ve Imparatorluğunun parçalanmasına ilgisiz kalamayız.

Bu yüzden siz Ekselansları ve hükümetinizden, Majestelerinin bakanlarından barış antlaşması şartlarında revizyon yapılmasını istemenizi ve siz Ekselanslarının, bunun yapılmaması durumunda hilafet meselesinin Hint halkının ortak meselesi haline geleceğini onlara söylemenizi istiyoruz. (..) Eğer Ekselansları bu mütevazı önerimizi benimsemezse, maalesef 1 Ağustos’tan itibaren hükümetle işbirliğinden çekilmek, dindaşlarımız ve Hindu kardeşlerimizden de aynısını yapmalarını istemek zorunda kalacağız. (..) Bizler Hindistan’daki herkes gibi, Imparatorluğun sadık tebaası olduğumuzu iddia ediyoruz; ancak dünyevi hükümranlığa olan sadakatimiz, Islam’a olan sadakatimizin altındadır. Islam, her Müslümanın hilafetin mallarına acımasızca zarar verenlerin Islam’ın düşmanı olarak görülmesini, gerektiğinde onlara karşı silahlı mücadele verilmesini emretmektedir.”[4]

***

Görüldüğü gibi Hint Müslümanları, Ingiliz sömürgesi altında olmalarına rağmen Halife-Sultan Vahideddin’e destek vermiş ve Osmanlı’ya sunulan barış şartlarının hafifletilmemesi halinde Ingilizlere karşı silahlı mücadeleye girişeceklerini ilan etmişlerdir.

Peki sonra ne oldu?

Hilafet kaldırıldı!

Fakat “görünürde”, Ingilizler tarafından değil; “bizden zannedilen” M. Kemal tarafından…

Bunun üzerine büyük şaşkınlık yaşayan Hint Müslümanları ne yapacaklarını bilemediler. Doğal olarak Ingiltere’yi suçlayamadılar ve ayaklanma Anadolu’dan gelen haberlerle sona erdi… Oyuna getirilmişlerdi.[5]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Hint Müslümanları’nın Hilafet için gönderdikleri yardımların, Iş Bankası’nın kuruluşunda kullanıldığına dair tafsilata buradan ulaşabilirsiniz;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[2] Hilafet ile alakalı kemalist palavralara verilen cevap için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/04/hilafetin-kuvveti-yok-muydu-halifeligin-kuvveti-nufuzu-yoktu-cihad-i-ekber-tesirsizdi-diyenlere-cevap/

[3] The Indian Annual Register 1921, 1. Ksım, sayfa 183, 184.

[4] The Indian Annual Register 1921, 1. Kısım, sayfa 197, 198. Yakup Hasan, Mazharülhak, Abdülbari, Hasret Mohani, Dr. S. D. Kitchlew, M. Muhammed Chotani ve Şevket Ali dahil Hindistan’ın tüm bölgelerinden yaklaşık 90 önde gelen Müslüman tarafından imzalanmıştır.

Ayrıca bakınız; K. Kemal Aziz, Hint Hilafet Hareketi (1915-1933), Mahya Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 167 ve devamı.

[5] Bu konuda okunması gereken birkaç yazı:

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/23/kim-hain-sultan-vahdettin-mi-yoksa-m-kemal-mi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/22/1315/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/24/sultan-vahdettin-m-kemali-neden-anadoluya-gonderdi-ingilizler-nicin-izin-verdi-oyun-icinde-oyun/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/20/sultan-vahiduddin-m-kemal-ataturk-ve-kurtulus-savasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/30/seyhulislam-mustafa-sabri-efendi-m-kemal-ataturkun-foyasini-ortaya-cikardi/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

PKK’lı Terörist Ermeni Olduğunu İtiraf Ediyor!

PKK’lı Terörist Ermeni Olduğunu İtiraf Ediyor!

Bir yabancı kanala konuşan kadın terörist Diyarbakır doğumlu olduğunu, kendisinin aslen de Ermeni olduğunu söylüyor. Terör örgütüne 1999’da katıldığını söyleyen kadın terörist halen Tunceli bölgesinde teröristlik yapıyor…

.

Atatürk olmasaydı halimiz ne olurdu?

Atatürk olmasaydı halimiz ne olurdu?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

ataturk olmasaydi halimiz ne olurdu, yavuz bahadiroglu atatürk, yavuz bahadiroglu m. kemal, atatürk olmasaydi ne olurdu atatürk olmasaydi adin yorgo olurdu, m. kemal olmasaydi ne olurdu,***

19 Mayıs münasebetiyle yine esip savurdular. Ciddi görünümlü adamlar, yine “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık!” türünden “komik” nutuklar attı!

İçimden sormak geldi: “Şimdi Atatürk yok diye biz de mi yokuz?” 

Bu nasıl bir yaklaşımdır, büyük bir milletimize ne korkunç iftiradır? Hem “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” (Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafız Çamlıbel’in ortaklaşarak yazdıkları meşhur “Onuncu Yıl Marşı”nın bir mısrası) diye şiirler yazıp ders kitaplarına geçireceksiniz, milli bayramlarda ilkokul çocuklarına bas bas okutacaksınız; hem de “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık” deyip kendi varlığınıza “iftira” atacaksınız!

Bir milletin varlığını tek kişiye endekslemek, ancak hastalıklı akılların ürünü olabilir: Saçma sapanlığın endazesiz biçimidir! Yağcılığın en damıtılmış şeklidir!

Hiçbir millet, birini övmek için kendini böylesine yerle bir etmez!

Atatürk olmasaydı, biz millet olarak yine var olurduk, ama meselâ bugün giydiğimizi giymezdik belki…

Yabancı kıyafetlere bürünmez, “moda”nın arkasına takılmaz, “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi kapitalist mantığın ürettiği “tüketim” sarmalına düşmezdik…

Alfabemiz değişmez, kültür kaynaklarımız diken tarlasına, kütüphanelerimiz türbeye dönmez, böyle kültürsüzlüğe mahkum olmazdık…

Onca cami satılmaz, kiralanmaz, yıkıma bırakılmaz, “devrim” uğruna onca insan sehpalara sürülmez, Dersim acımasızca bombalanmaz, İskilipli Atıf Hoca gibi nice hocalar çeşitli bahanelere kurban edilmez, Ayasofya Müze yapılmazdı…

Yok şapka giymedi, yok ezanı Türkçe okumadı diye insanlara zulmedilmezdi…

Hac ve umrenin yanı sıra, Türk müziğinin radyolarda çalınması yasaklanmazdı…

Başta Milli Mücadele kahramanları olmak üzere, sayısız insan “hain” ilân edilmez, sürgünlerde hayat sürmek zorunda kalmazdı…

Tekkeler, zaviyeler, dergâhlar, medreseler kapanmaz, şimdiki gibi yürek bağlarımız kopmazdı…

Kimsenin soyuna-sopuna, dinine-imanına, diline-ırkına, vicdanına-namusuna, dinine, tekkesine- medresesine, dergâhına-divanına karışılmayacağından, muhtemelen Şeyh Said, Dersim, Koçgiri, Düzce, Yozgat, Menemen olayları gibi karışıklıklar çıkmaz, kardeş kardeşe kurşun sıkmaz, kin tortusu birikmez, bugün PKK’yı besleyen Türk-Kürt ayırımı yaşanmazdı… 

Batı’nın tüm kirli suları üzerimize boşalmaz, böylesine ruhsal ve yüreksel kirlenme olmazdı…

Bediüzzaman’ın ve diğer âlimlerin kadr-u kıymeti bilinir, değerli vakitleri zindanlarda, hicranlarda tüketilmezdi…

Laiklik uğruna ocaklar sönmez, mazlum insanlar hapishanelere sürülmez, başörtüsü zulmü yaşanmazdı…

İnancımıza ve geleneklerimize aykırı olarak, Türkiye’nin heryerine heykeller dikilmez, onca masraf yapılmaz, çocuklarımızın beynine ecdad düşmanlığının yanısıra, din düşmanlığı tohumları da ekilmezdi…

Çerkez Edhem, Rauf Orbay, Kâzım Karabekir gibi, şahsa biat etmeyen vatanseverlere “hain” yaftası yapıştırılmaz, yanlış tarih yazılmaz, beynimiz keşmekeşe dönmez, Selçuklu-Osmanlı eserleri yağmalanmaz, belgeler satılmaz yahut yakılmaz, nesiller kendi ninelerine ve dedelerine böylesine yabancılaşmazdı…

Hars ve irfanımızda kesiklik yaşanmayacağından, kitleler cehalete mahküm bir duruma düşmez, kitap okuma oranı böylesine düşük olmaz, saçma sapan şiirler yazılmaz, bunlar milletin çocuklarına cebren ezberletilmez, öğrencilere “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” öğretilmez, “sevdiği yemekler”den söz edilmezdi…

Bir hayat hikâyesi (Nutuk) tarihi kaynak sayılmaz, nesiller yanlış tarih bilgisi almak gibi tüm hayatlarını etkileyecek böylesine büyük bir hataya sürüklenmez, CHP’nin bugün de amblemini teşkil eden altı ok, devletin temeline saplanmaz, devlet bir partinin eksenine girmez, “tornadan çıkma insan” yetiştirme uğruna yıllar ve nesiller heba edilmezdi…

Hilafet kalkmaz, İslâm dünyası bugünkü perişanlıkta savrulmazdı…

“Atatürk ilkelerine sadakat” diye bir şey olmaz, kişiye özel kanun çıkarılmaz, tüm partiler “Atatürkçü” görünmek zorunda kalmaz, tarihi belgeler yıllar boyu saklanmaz, milletin gerçeği öğrenme hakkı gasp edilmez, millet, “demokrasi” yerine, 27 sene “Şefokrasi”ye talim etmez, sosyal, siyasi ve ekonomik anlamda hiçbir iyileşme sağlayamayan tek partiyi kesintisiz 27 yıl sırtında taşımazdı…

Tercüme kanunlar yerine kendi kanunlarımız yürürlükte olur, adli mekanizma güven kaybetmez, bir sürü “vasat zekâ”, “üstün zekâ” gibi yutturulamaz, Osmanlı’yı aşağılayan diziler yapılamaz, şanlı geçmişimize dil uzatılamazdı…

Çeşitli ülkelerde Efendimizle dalga geçen karikatürler çizilemez, kitaplar yayınlanamaz, dergiler çıkarılamaz, filmler yapılamazdı (ki, Sultan II. Abdülhamid’in bu tür yayınlara anında müdahale ederek tepki gösterdiğini, başta Amerika olmak üzere İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkelere sahnelenecek oyunları kaldırttığını, bunun için de hilâfet gücünü kullandığını biliyoruz)…

Lozan da olmayacağından, Ege Adaları, Musul, Kerkük, Batı Trakya, Batum belki kaybedilmez, Ortadoğu belki elimizden çıkmaz, tabiatıyla baş belâsı İsrail kurulamazdı…

Bizden bu kadar: Artık gerisini siz getirin!

.

**********

.

KAYNAK:

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit gazetesi, 20 Mayıs 2015.

.

M. Kemal’i Anadolu’ya Padişah gönderdi!

M. Kemal’i Anadolu’ya Padişah gönderdi!

*

Atatürkü samsuna Vahdettin mi gönderdi, atatürkü samsuna padisah mi gönderdi, m. kemali samsuna Vahdettin mi gönderdi, m. kemali anadoluya vahdettin mi gönderdi, atatürkü anadoluya padisah mi gönderdi***

Muhtelif yazılarımızda Sultan Vahidettin’in M. Kemal’i Anadolu’ya gönderdiğine ve el altından desteklediğine dair birçok delil zikretmiştik.[1] Şimdi buna bir yenisini daha ekleyeceğiz. Sultan Vahidettin’in eşi Müveddet Kadınefendi’nin yanında bulunmuş bir hanımın hatıratında yine aynı hakikatleri görmek mümkündür. Bilindiği gibi Osmanlı’nın son dönemlerinde, fakirlik ve başka nedenlerle aileler, kızlarını doğrudan saraya veya hanedan üyesi birinin sarayına teslim ederlerdi. Daha önce bir şekilde gelmiş, önemli bir mevkiye sahip olan saraylı bir hanımın akrabası olan kızlar da ona duyulan itimat nedeniyle saraya verilirlerdi. Işte aşağıdaki satırların yazarı bu usulle şehzade Vahidettin’in sarayına alınmış olan Afife Rezzemaza adlı bir hanımdır.

Rezzemaza Hanım, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilişi ve Sultan Vahidettin’in Milli Mücadele’deki rolü hakkında şunları yazıyor:

“Sultan Vahdettin’in, M. Kemal Paşa’ya Anadolu’ya geçip memleketi düşmanın zulmünden kurtarmasını irade buyurduğu hakikattir. Tabii bu iradesini resmi bir vesika (belge) ile buyurmamıştır. Zira malum olduğu gibi Ingilizler herşeyi tahkik ediyorlardı (soruşturuyorlardı). Şayet padişah emrini resmen buyurmuş olsa idi, düşman buna imkanı yok müsaade etmezdi. Bu sebepten de M. Kemal Paşa’nın Anadolu’ya tayini, isyancıları tevkif edip, Anadolu halkının, Itilaf devletlerinin hükümlerine itaat etmelerini mümkün kılması fermanı ile vuku buldu. Başka türlü paşanın Anadolu’ya geçmesi mümkün değildi. (..) Fakat (tarih) kitaplarında izah edilmeyen hususlardan biri de, Sultan Vahdettin’in bizatihi kendi cebinden paşaya nakid verdiği hakikatidir. Zat-ı Şahane, M. Kemal Paşa’ya Anadolu’da müşkilat (zorluk) çekmemesi için takriben 8 bin Ingiliz sterlini verdi. Ilaveten paşanın bütün masraflarını tesfiye etti (ödedi). Bu hakikatler hakkında niçin tek cümle dahi sarfedilmedi? Ne acı.

M. Kemal Paşa hakkında Zat-ı Şahane(Sultan Vahdettin) menfada (sürgünde) pek çok şey anlatmıştır. Anlattıklarını yazmak ve neşr ü tebliğ etmek mümkün değil, zira kanunen men edilmiştir. Hatta bu satırları bu şekilde yazmam dahi tehlikelidir. Fakat yazdıklarımı neşretmeyeceğim için korkmuyorum. (Nitekim anılar, onun hayatta olduğu dönemde yayınlanmamıştır: Kadir Çandarlıoğlu) Muhtemelen ileride bütün hakikatleri neşretmek mümkün olabilir.(..)

Hanedan, paşanın Anadolu’ya tayin edilmesine katiyyen karşı idi, fakat Zat-ı Şahane(Sultan Vahidettin), memleketimizin istikbali için M. Kemal Paşa’yı göndermekten başka çaresinin olmadığını biliyordu. Vakıa Sultan Vahdettin büyük bir fedai idi.

Menfada(sürgünde) cennet-mekan Sultan Vahdettin muhtelif günler bize tarihi kararları hususunda izahat verirdi. Farz-ı muhal, ne yaptı ise memleketin selameti için yaptığını söylerdi. Ingilizlere karar ve hareketleri ile bir nevi sed çektiğinden Anadolu’daki isyancıların muvaffak olduklarını anlatırdı. Ilaveten M. Kemal Paşa’nın padişahın yaptıklarından ve yapacağından haberdar olduğunuda söylerdi. Aynı şekilde bütün musibetleri kendi şahsına toplayarak memleketin işgalinin hitam(son) bulacağına inanırdı. Bu husus hakkında da, “M. Kemal Paşa’nın malumatı vardı” derdi. Zat-ı Şahane’nin anlattıkları istihrac edildiğinde, Hünkarın kati şekilde hain olmadığı, memleketi ve milleti kurtardığı ve maalesef itimad ettiği muhtelif kişiler tarafından aldatıldığı tebarüz etmektedir.”[2]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Bu mevzuyla alakalı çok sayıdaki delillerimiz için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/11/24/ataturku-samsuna-vahdettin-gonderdi-belgelerle/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/20/sultan-vahiduddin-m-kemal-ataturk-ve-kurtulus-savasi/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/24/sultan-vahdettin-m-kemali-neden-anadoluya-gonderdi-ingilizler-nicin-izin-verdi-oyun-icinde-oyun/

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/17/padisah-vahdettin-sevri-imzaladi-yalani/

[2] Afife Rezzemaza, Saraydan Sürgüne-Vahdettin’in Saraylısı Anlatıyor, (Hazırlayan: Dr. Edadil Açba), Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 59-61.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kim Ingiliz Ajanı? Kim Hain?

Kim Ingiliz Ajanı? Kim Hain?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

m. kemal halifeye isyan millete beyanname atatürk ingiliz ajani mi, atatürk ingiliz casusu muMeclis namına M. Kemal imzasıyla Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlanan “Memlekete Beyanname”…

***

M. Kemal, Milli Mücadele esnasında Ankara’da kurulan Meclis namına “Memlekete Beyanname” yayınlamıştı. Bu beyannamede, Halife ve Padişaha isyan etmediklerine dair “Cenab-ı Hak ve Peygamberi namına yemin” ediliyor ve bu tür yalanların “Ingiliz casusları” tarafından uydurulduğu söyleniyordu:

“Anadolu’nun her köşesinden gelen vekillerinizin teşkil ettiği Büyük Millet Meclisi; olanı biteni dinleyip anladıktan sonra millete hakikati söylemeye lüzum gördü. Ingilizler tarafından satın alınan ve milleti birbirine düşürmek maksadını güden bazı hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. Izmir’in, Antalya’nın, Adana’nın, Ayıntab ve Maraş ve Urfa havalisinin düşmanlar tarafından işgali üzerine silaha sarılan milletdaş ve dindaşlarımızı yine size mahvettirmek için Padişah ve Halifeye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman tazyikinden kurtarmak, Anadolu’nun parça parça şunun bunun elinde kalmasına mani olmak, payitahtımızı yine Anavatana bağlamak için çalışıyor. Biz vekilleriniz Cenab-ı Hak ve Resul-ü Ekremi namına yemin ederiz ki Padişaha ve Halifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir ve bundan maksat vatanı müdafaa eden kuvvetleri, aldatılan Müslümanların elleriyle mahvetmek ve memleketi sahipsiz bırakarak elde etmektir. Hind’in, Mısır’ın başına gelen halden mübarek vatanımızı kurtarmak için Ingiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın!”[1]

*

m. kemal halifeye isyan millete beyannameMemlekete Beyanname, Meclis tutanağında…

***

Ancak M. Kemal, 1927 senesinde Meclis’te okuduğu ve ardından kitaplaştırdığı “Nutuk”unda, Halife ve Padişaha isyan ettiğini, milleti ve orduyu da isyan ettirdiğini şöyle itiraf etmişti:

“Osmanlı Hükümetine, Osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine isyan etmek ve bütün milleti ve orduyu isyan ettirmek lâzım geliyordu.”[2]

*

sabahattin-selek-anadolu-ihtilali-kemal-atatc3bcrk-osmanliya-darbe-yapmistir-ihanet-hain-ingiliz-ajani-nutuk-rejimi-degistirmek-nutuk-2-halife-hilafetNutuk’ta bahsi geçen sözler…

***

Bu itirafıyla M. Kemal, kimin “Ingiliz casusu hain” olup olmadığını açık bir şekilde göstermiş oldu.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Cild 1, Içtima 3, sayfa 60. 25 Nisan 1920.

Ayrıca bakınız; Hakimiyet-i Milliye, 27 Nisan 1920.

[2] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 14.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal, Mehmed Akif’in cenazesine neden sahip çıkmadı?

M. Kemal, Mehmed Akif’in cenazesine neden sahip çıkmadı?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

mehmet akif cenaze töreni m. kemal mehmet akif atatürk mehmet akif ersoyun cenazesine neden sahip cikmadi,Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un tabutunun bir kış günü Küllük Kahvesi’nin ortayerine bırakılıp terkedildiğini biliyor muydunuz?..

***

Hatırlanacağı üzere, evvelce yaptığımız bir paylaşımda kemalist rejim kalemşörlerinin Mehmed Akif Ersoy nefretine dair bir nebze de olsa malumat vermiştik.[1] Zaten bu rejimden başka bir sey beklenemezdi. Nitekim Istiklal şairine cenaze töreni bile çok görüldü. Resmi makamlar, cenazesiyle ilgilenmediler. Cenaze 28 Aralık 1936’da şiddetli bir soğukta kaldırılır. Cenazeyi taşıyan otomobili Beyazıt Camii’nde üniversite öğrencileri karşılarlar. Tabutun örtüsüz olduğunu görünce sağa sola koşup Türk bayrağı bulurlar, tabutun üstüne örterler. Bunun üzerine de Kabe örtüsü konur. Ölüm haberini okuyan dostları, öğretim üyeleri, şairler, edebiyatçılar, üniversite ve diğer okulların öğrencilerinden gelenler tabutun etrafını çevirirler. Namaz kılındıktan sonra gençler tabutu elleri üzerine alırlar, iki genç tabutun önünde Edebiyat Fakültesi’nin çelengini taşımaktadır.[2]

Ibrahim Alaaddin Gövsa, Akife karşı ilgi gösterilmeyişinden yakınır ve gençlerin cenaze törenindeki ilgisini över.[3]

Dr. Ihsan Unaner de Akife karşı ilgisizlikten yakınıyordu:

“Çıplak tahtaları bir vefasızlık şahidi gibi sırıtan mühmel (ihmal edilmiş) bir tabutu, Akif’in cenazesi diye musallaya götürdük. Namaz kılınmış ve cenaze harekete hazırlanmıştı. Çelenklere göz gezdirdim. Edebiyyat fakültesininki gözüme ilişti. Aradım: diğer fakülteler galiba göndermemişlerdi. Cenaze kendisini seven birkaç yüz gencin elleri üstünde hareket etti. Onu, son vazifesine koşan bir gençlik kütlesinin hararetli kadirşinaslığından da mahrum etmek istiyen inad ve ısrar, nihayet mağlub olmuş ve mezarlığa otomobille göndertmemişti. Bu hazin merasim içinde gözlerim, resmî şahsiyyetlerin siyah silindirlerini bîhude araştırdı. Şairin ebedî hürmetkârı olan bir kaç kıymetli edebiyyatçıdan, birkaç yüz genç üniversiteliden maada kimse bulamadım.”[4]

*

mehmet akif cenaze töreni m. kemal mehmet akif atatürk mehmet akif***

Mithat Cemal de oradadır. Bırakılan bir cenazede, kimseyi görmeyince bunun kimsesi olmayan bir cenaze sanır. Ancak üniversitedeki bazı öğrencilerin duyması üzerine büyük bir kalabalıkla cenazeye gelirler ve üstü açıldığında Kuntay, üzüntüyle bunun Akif’e ait olduğunu öğrenmiş olur. Çok üzülür:

“Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.”[5]

Milli şaire olan bu ilgisizliğin sebebi neydi acaba?

Mehmet Doğan, üniversite idaresinin Ankara’dan aldığı talimat üzerine gençleri bu “rejim muhalifi, mürteci” şairin cenazesine katılmamaları için uyardığını ileri sürüyor. “Bu cenaze, Cumhuriyet tarihinde maşeri, kendiliğinden bir protestonun dışa vurulduğu ilk hadise olmuştur”[6] diyor.

Burhan Bozgeyik ise bu konuda şunları yazar:

“Mehmed Akif vefat ettiğinde hiçbir resmi teşekkül, hiçbir resmi zevat en ufak alaka göstermemiştir. Merhumun tabutunu dört hamal getirip bir lokantanın önüne bırakmış. Bunu öğrenen gençlik Akif’e sahip çıkıp onun tabutunu Kabe örtüsüne ve ay yıldızlı bayrağa sarmış ve eller üzerinde mezarlığa götürüp defnetmişlerdir. Gençliğin bu ilgisi Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı olan M. Kemal’i kızdırmıştır. Bu tarihi bir gerçektir.”[7]

Ilkadım Dergisi’nde 16 Aralık 1971 tarihli “Babıâlî’de Sabah” gazetesinde Dr. Neşet Adnan Zentürk’e ait yazıdan ibretle okunacak bir anekdot verilir:

Atatürk cenazeye katılmamış, katılan gençleri de kınamıştır. Cenazenin kaldırılmasına üniversite gençliğinin öncülük etmesi M. Kemal’i öfkelendirmişti. Cenazeden sonra Istanbul’a geldiği bir gün Pera Palas’ta Yüksek Ticaret Okulu’nun yıllık balosunda kendisine gösteri yapan ‘yaşa gâzi’ diye tezahürat yapan gençlere, ‘Ben size devrimlerimi emanet ettim. Siz ise benim devrimlerime karşı olan Mehmet Âkif’in cenazesini büyük törenle kaldırdınız’ diye sitemde bulunur ve ağır konuşur.”[8]

Mehmet Akif’in Cenaze namazına bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Tercüman gazetesinde “Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatacaktı:

“…O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı….

Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmına bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akife ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.”[9]

*

mehmet akif cenaze töreni m. kemal mehmet akif atatürk mehmet akif 3***

Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Ekmekçi, 23 Ekim 1985 tarihli yazısında, M. Âkif vefat ettiği sırada, hem Cumhurbaşkanı, hem de CHP Genel Başkanı olan M.Kemal’in tavrını şu şekilde nakleder:

“… Cumartesi günkü ‘Arnavut Elçiliğinde…’ başlıklı ‘Ankara Notları’nda Mehmed Akif’e de değinmiş, Atatürk’ün onun cenazesiyle ilgilenmemesine karşılık, ondan bir süre sonra ölen Abdülhak Hamit için yaveriyle birlikte çiçek gönderdiğini yazmıştım. Bu konuyu kurcalamayı sürdürdüm, ilginç şeyler çıktı. Abdülkadir Karahan’ın bana anlattığına göre, Orhan Veli, cenazenin kaldırılacağı gün, Abdülkadir Karahan’a:

‘Âkifin cenazesini dört hamal getirmiş. Emin Efendi lokantasının önüne bırakmışlar. Bu nasıl olur?’ diye haber verir.

Abdülkadir Karahan kolları sıvar. Gidip Âkifin cenazesini Türk bayrağına sararlar. Bir yandan da öğrencileri toplamağa girişirler. 300-400 öğrenci toplaşır. Tıp Fakültesi’nde öğrenci olan Fethi Tevetoğlu’nun da tıplı öğrencileri topladığını öğrenmiştim. Mezarı başında konuşan öğrencilerden biri de Fethi Tevetoğlu muydu?

Öğrencilerin, ‘Istiklal Marşı’ ozanı Âkifin cenaze törenini böyle görkemli bir biçimde kaldırmaları bir açıdan kimine göre doğal karşılanabilir. Ancak yıllar, özellikle 1950’den sonra, Âkifin adı gericilerin, sağcıların bayrak olarak kullanmak isteyecekleri bir ad olacak! Her fırsatta Mehmed Âkif adı, bu açıdan yinelenecektir.

Cenazenin böyle kaldırılışına Mustafa Kemal çok üzülecek. Törenden sonra Istanbul’a geldiği bir gün Pera Palas’ta, Yüksek Ticaret Okulu’nun yıllık balosunda, kendisine gösteri yapan, ‘Yaşa Gazi’ diye bağıran gençlere:

“Ben size devrimleri emanet ettim. Siz ise, benim devrimlerime karşı olan Mehmed Akif’in cenazesini büyük törenle kaldırdınız” diye sitemde bulunur. Ağır konuşur!

Atatürk’ün yanında bulunan Ismail Müştak (Mayakon), Abdülkadir’in (Karahan) mezarı başında konuşma yaptığını söyleyince, Atatürk ‘Getirin onu buraya’ der.

Abdülkadir Karahan, bir arkadaşının haber vermesi üzerine kaçar. Savcı yardımcılarından Karaşıhlı Ahmet Bey’in evinde saklanır. Sonra, emniyette Karahan’a, ‘Senin nene lazım Âkifin mezarında konuşmak?’ diye çıkışırlar…”[10]

Burhan Bozgeyik, Mustafa Ekmekçi’nin bu yazısını okuduktan sonra, Fakülteden hocası olan Abdülkadir Karahan’la görüşmüş ve olup bitenleri bir kere de birinci ağızdan dinlemiş:

“Karahan, Ekmekçi’nin yazdıklarını tasdik etti. ‘Aynen vâki’ olduğunu söyledi.”[11]

*

mehmet akif cenaze töreni m. kemal mehmet akif atatürk mehmet akif 2***

Nitekim o tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof. Dr. Abdülkadir Karahan “Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası” başlıklı bir yazıda hatıralarını şöyle anlatır:

“…Milli Marşımızın eli öpülecek şairinin kabri başındaki hitabemin takdir yerine adeta tekdirle karşılanmak istenmesini, bugün bile, bir muamma gibi çözemediğimi de işaret etmek isterim. Çünkü üç gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulu’ndan Emniyet Müdürlüğü’ne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti. ‘Ne sıfatla, resmî makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı’ sormuştu.”[12]

Brüksel’de elçiyken içki sonrası bir kadına sarkıntılık ettiği için diplomat kartı yırtılan ve dayak yiyen, 1914-1922 yılları arasında Meclis-i Ayan üyeliği yapıp, Istanbul’dan dışarı çıkmayan, yani Millî Mücadele’ye katılmayan agnostik şair Abdülhak Hâmid’e Cumhuriyet’in ilânından sonra M. Kemal, emekli aylığı bağlattırıp, öldüğünde devlet töreniyle defnedilmesini sağladığı halde, Millî Mücadele’ye katılan Âkif’in cenazesine sahip çıkmadığı gibi, Içişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya yayınlattırdığı resmî tâlimatla “Mehmet Akif’in cenazesinden uzak durulmasını…” emretmiştir.[13]

Eminim, hala burada yazanlara inanmayanlarınız ve “M. Kemal Atatürk böyle bir şey yapmaz, Akif’i sever” vs. diyenleriniz vardır. Peki M. Kemal Nutuk’unda gerekli gereksiz birçok kişi hakkında övgüde ve sövgüde bulunduğu halde, Istiklal Marşı’nı yazan, üstelik Milli Mücadele’deki faaliyetleri ve vaazlarıyla halkı uyanışa çağıran Mehmed Akif hakkında bir kelimecik olsun bahsetti mi? Ne gezer!.. Acaba neden?

.

**********

.

KAYNAKLAR

.

[1] Kemalistlerin Mehmed Akif hakkındaki hakaretamiz beyanatları için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/10/04/mehmed-akife-hakaret-eden-kemalistler/

[2] Zeki Sarıhan, Mehmet Akif, Kaynak Yayınları, Istanbul 1996, sayfa 217.

[3] Yedigün, 13 Ikinci Kanun 1937, sayı 201.

[4] Yarımay Mecmuasından aktaran; Hasan Basri Çantay, Akifname-Mehmet Akif, Ahmed Said Matbaası, Istanbul 1966, sayfa 336 ve devamı.

[5] Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif, Timaş Yayınları, Istanbul 2001, sayfa 179-193.

[6] D. Mehmet Doğan, Camideki Şair: Mehmed Akif, Nehir Yayınları, Istanbul 1989, sayfa 7, 8.

[7] Burhan Bozgeyik, Doğru Tarihe Doğru, 4. Baskı, Tuğra Neşriyat, Istanbul 2013, sayfa 145.

[8] Ilkadım Dergisi, sayı: 270, Ocak 2011. Aktaran: Ahmet Doğan Ilbey, “Mehmed Âkif’in Cenazesinde Cumhuriyetin Şefleri Yoktu”, Habervaktim, 4 Ocak 2014.

[9] Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, “Akif’in Cenaze Töreni”, Tercüman Gazetesi, 5 Ocak 1987.

[10] Mustafa Ekmekçi, “Akif Üzerine Çeşitleme”, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Ekim 1985.

[11] Burhan Bozgeyik, Meşhurların Ölüm Anları, Cihan Yayınları, Istanbul 2009, sayfa 109.

[12] Türkiye gazetesi, 10 Ocak 1992.

[13] Ahmet Doğan Ilbey, “Mehmed Âkif’in Cenazesinde Cumhuriyetin Şefleri Yoktu”, Habervaktim, 4 Ocak 2014.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Mahmut Esat Bozkurt inkılapların hedefini açıklıyor

Mahmut Esat Bozkurt inkılapların hedefini açıklıyor

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

mahmut esad bozkurt inkilaplar atatürk inkilaplari, atatürk devrimlerin amaci, hedefiMahmut Esat Bozkurt

***

M. Kemal’in Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt 1927 yılında Neue Freie Presse gazetesi muhabirine verdiği beyanatta, Türk inkılaplarının hedefini şöyle açıklıyordu:

Bütün inkılapların en esaslı hedefi mazi ile hesapları kesmek ve maziyi yıkmaktır. Türk inkılaplarının en mühim vazifesi de, bu sebeple maziyi en son bakiyyesine kadar söküp atmaktır. Kanunlarımızda onların düşünce ve usullerine yer yoktur. Biz onları en bîâman düşmanlarımız gibi memleketin en hücra köşelerine kadar kovalıyarak imha eyledik. Onların bakayası yerin dibine gömülmüştür. Mazinin bu mezarı bir daha gömülecek, keskin silahı elinde olan bir nöbetçi tarafından bakayası bir daha mezarların altından yeni hayat fideleri üremesin diye gece gündüz bekleyecektir.[1]

.

**********

.

KAYNAK:

[1] 14 Eylül 1927 tarihli Hakimiyeti Milliye gazetesinde yayınlanmıştır.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş Dil Teorisi hakkında ne söyledi?

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş Dil Teorisi hakkında ne söyledi?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yakup kadri karaosmanoglu atatürk, m. kemal yakup kadri karaosmanoglu günes dil teorisi, dil encümeni yakup kadri harf inkilabiYakup Kadri Karaosmanoğlu

***

M. Kemal’in Dil siyaseti hakkında daha evvel bir yazı paylaşmıştık.[1] Burada, 1979-1980 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda müsteşar yardımcılığı görevinde bulunmuş olan Yavuz Bülent Bakiler’in, M. Kemal’in meşhur Çankaya sofrasının müdavimlerinden olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile yaptığı bir sohbete yer vereceğiz. Güneş Dil Teori’siyle alakalı bu sohbetin Yakup Kadri ile yapılmış olması çok mühimdir. Zira o, M. Kemal’in talimatıyla 26 Haziran 1928’de kurulan “Dil Encümeni”nde komisyon üyeliği de yapmıştı. Lafı fazla uzatmadan sizi Yavuz Bülent Bakiler-Yakup Kadri Karaosmanoğlu sohbetiyle baş başa bırakalım:

1966 yılında Ankara’daydım. Hisar Dergisinin yazarları arasındaydım. Derginin sahibi Mehmet Çınarlı, bir gün bana dedi ki:

-Hisar’ın Kasım sayısını Atatürk’e ayıracağız. Senin için Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan bir randevu aldım. Yarın evinde seni bekleyecek. Git, kendisiyle Atatürk üzerine güzel bir konuşma hazırla!

Bir gün sonra Yakup Kadri’nin Kavaklıdere’deki evine gittim. Beni yanına oturttu. Ben, ömrümde onun kadar zor konuşan, dakikada ancak 5-10 cümle söyleyebilen bir kimse tanımadım. Ses alma cihazım yoktu. Yalnız, çok kuvvetli bir hafızam vardı. Böyle sohbetlerde, karşımdakini dikkatle dinliyor, sonra oturup bana anlatılanları olduğu gibi yazıyordum. Bir ara sordum:

-Efendim dedim. Atatürk’ün, son dil anlayışı olan Güneş Dil Teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

-O dil teorisinin hiçbir ciddi tarafı yoktur. Bizi, bütün dünya milletleri karşısında çıkmazlara sokan bir safsatadan ibarettir, dedi ve bildiklerini uzun uzun anlattı.

Ben hemen cebimden kâğıt kalem çıkararak dinlediklerimi yazmak istedim. Bileğimi tutarak yazmama mani oldu:

-Çok rica ediyorum, bunları sakın yazmayın dedi. Yazarsanız tekzib ederim diye ikazda bulundu.

-Efendim söz! dedim. Katiyyen yazmayacağım!

Hisar’a döndüğüm zaman Mehmet Çınarlı şaşkındı:

-Yahu Yakup Kadri’ye ne sordun ki adamı çok korkuttun? Bana telefon açtı. Yavuz Bülent’in hazırladığı metni görmezsem, imzalamazsam, tekzib ederim, diye tutturdu.

-Güneş Dil Teorisi üzerine bir soru sordum. Yazmaya kalkınca çok korktu. Atatürk’ün ölümü üzerinden 28 yıl geçtiği halde, koskoca Yakup Kadri korkusundan ne yapacağını şaşırdı. Sizi de araması, korkusundandır, dedim.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Atatürk üzerine sohbetimiz, Hisar dergisinin 1966 yılı kasım sayısında yayımlandı (35. sayı). Kendisine söz verdiğim için Güneş Dil Teorisi hakkında anlattıklarını yazmadım. Aradan 54 yıl geçtiğine göre artık yazabilirim…

Karaosmanoğlu’ndan dinlediklerim aynen şöyle:

“Vedat Nedim Tör, 1935 yılında Basın Yayın Genel Müdürüydü ve arkadaşımdı. Bir gün beni telefonla aradı: ‘Yakup, Avusturya’dan gelen Kıverniç isimli bir uzman, şimdi yanımda. Türkçe üzerine çok farklı iddiaları var. Kendisi, bu çalışmalarını Atatürk’e bizzat anlatmak istiyor. Sen Atatürk’ün sofralarında olan adamsın. Alıp götürsene bu adamı Gâzi’ye!’

Ben de gidip Kıverniç’i gördüm. Türkçe üzerine anlattıkları, beni de çok şaşırttı. Onu alıp Gazi’nin huzuruna çıkardım. Adam Atatürk’e dedi ki: ‘Ekselans! İlk insan, Güneşi gördüğü zaman A diye bir ses çıkardı. Böylece Türkçe’deki ilk sesli harfi telaffuz etti. Güneş battığı zaman A!A!, A!A! demeye başladı. Şimdi hayretimizi A!A! diye ifade etmemiz bundandır. Sonra bu ilk insan, Güneşe AĞĞĞ! demeye başladı. AĞ hem güneş, hem de beyaz demektir. İlk insan, karşısında bir canavar görünce: OOO! dedi. Türkçe’nin ikinci sesli harfi böylece ortaya çıktı. Sonra ilk insan, uzaklık fikrini: UUU! diye anlattı. Merakını gidermek için E?E? diye sordu. İlk insan, yine çeşitli tabiat olayları karşısında Ö, Ü, İ, I gibi seslileri çıkardı. Sonra bu sesliler yanına, birtakım sessizler koyarak ilk heceleri söylemeye başladı. Mesela A yanına T‘yi koydu: AT! AT! AT! dedi. U yanına Ç koyarak UÇ! UÇ! UÇ! dedi.

Ekselans! İlk insanın ilk telaffuz ettiği AĞ hecesi, başka kelimelerin oluşmasında büyük rol oynadı. AĞ, kelimelerde ana köktür. Mesela ilk insan: AĞ+AN+AĞ+AR+AK+AĞ hecelerini arka arkaya sıraladı. AĞANAĞAR/AĞANAĞAKAR dedi. Sonra ilk defa baştaki AĞ hecesini dilinden düşürdü: ANAĞAKARA demeye başladı. Sonra bu kelimeden de bazı heceler ve harfleri düşürerek ANĞARA! ANĞARA! diye haykırdı. ANĞARA da zamanla ANKARA oldu.’

Atatürk, adamın anlattıklarını dinledi ama hiçbir soru sormadı. ‘İlk insanın önce A dediğini, bir canavar gördüğünde OOO! diye bağırdığını AĞANAĞAKARAĞ karışıklığından Ankara ismini çıkardığını nereden biliyorsun? İlk insanla aramızda milyonlarca sene var’ demedi. Adam da Atatürk’ün çok, hoşlandığı cümleyi söyledi:

Ekselansları dedi: ‘İlk insan Türk’tür! İlk lisan Türkçe’dir. Bütün dünya dilleri Türkçe’den doğmuştur!’

Atatürk çok coşkun duygularla Türk milliyetçisiydi. (Dinin yerine milliyetçiliği ikame etmek istiyordu: Kadir Çandarlıoğlu)[2] Hemen etrafındakilere emir verdi: ‘Bütün dünya dillerinin Türkçe’den doğduğuna dair, araştırmalar yapacaksınız, eserler yazacaksınız!’ dedi.”

Falih Rıfkı Atay, ÇANKAYA isimli eserinde, bu Güneş Dil Teorisine inanmadığını yazıyor. Bu teori tam bir safsatadan ibarettir. Ama bazı adamlar Atatürk’ün gözüne girmek için uydurmalara başladılar. Yok biz Ay’a ok atarken okay! okay! demişiz de Batılılar bunu Okey‘e çevirmişler. Yok bizim AVRAT kelimemizi AFRODİT, AKADAM tamlamamızı AKADEMİ şekline sokmuşlar. Biz BARABAR demişiz, Batılılar PARALEL demişler, biz BELLETEN demişiz, onlar bunu BÜLTEN şekline sokmuşlar vs. vs… Prof. Hâzım Nazım ONAT, Arapça’nın Türkçe’den doğduğuna dair 435 sayfalık bir kitap yazınca, Konya’dan milletvekili oldu.

Bu teori, 1935 yılından 1940 yılına kadar DTCF’de (Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi) ders olarak okutuldu. Bu safsatayı, İsmet İnönü, 1940 yılında ortadan kaldırdı. İyi ki kaldırdı. Çünkü ilim dünyasında büyük çıkmazlardaydık.[3]

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

[2] M. Kemal’in bu mevzuyla alakalı sözleri için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/26/m-kemal-ataturk-inkilabi-milleti-din%C2%B4-yerine-turk-milliyetciligi%C2%B4-etrafinda-toplamak-seklinde-tanimliyor-soylevden/

[3] Yavuz Bülent Bakiler, Tabuları Yıkmak, Yakın Plan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 71-74.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kürt Milliyetçiliğinin İslâm’la İmtihanı

Kürt Milliyetçiliğinin İslâm’la İmtihanı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

kürt milliyetciliginin Islam ile imtihani, kürt milliyetciligi, türk milliyetciligi türkcülük kürtcülük pkk ve kemalizm, öcalan ve atatürk öcalan ve m. kemal

***

DİN VE MİLLİYETÇİLİK arasındaki ilişki bağlamsal bir ilişkidir. Kimi örneklerde milliyetçilik dinî bir nitelik kazanırken, kimi bağlamlarda, din millîleştirilerek ‘ulusal din’ler oluşturulur. Leh milliyetçiliğinde Meryem figürü ulusallaştırılarak Polak bir simge haline getirilmiştir. Leh milliyetçiliği, Katoliklikten bağımsız düşünülemez. Kuzey İrlanda’da etnik çatışma Katoliklik-Protestanlık makasına oturur. Keza, Ermenilik ile Gregoryenlik arasında güçlü bir bağ vardır. Süryanilere mümeyyiz bir etnik vasıf kazandıran şey, konuştukları dil kadar mensup oldukları Hıristiyan ekolüdür.

Kürtlerin de, yaşadıkları beşerî coğrafyada kendilerini temyiz eden özelliklerinden birisi, Şafiilikleridir. Beraber yaşadıkları Türklerin ve Arapların genellikle Hanefi, İranlıların Şii olması, Şafii olmayı Kürtlükle ilişkili bir gösteren haline getirmiştir. Bu keyfiyet bütünüyle bağlamsaldır; çünkü Mısır ve Güneydoğu Asya Müslümanları da Şafii ekolüne mensuptur. Türkiye’de ise Şafii ekolüne göre namaz kılan birisini gördüğünüzde, onun Kürt olma ihtimali son derece yüksektir. Etnik kimlik ve dinî mezhep iltizamı arasındaki bu ilişki, bağlamsal olarak etnikliğin dinî bir gösteren üzerinden kendisini ifade etme sonucunu doğurmuştur.

Yahudilikle milliyetçilik arasındaki ilişki ise bir birebirlik/ayniyet ilişkisidir. Modern bir olgu olan milleti tarihte aradığımızda karşımıza çıkan en karakteristik örnek, ‘belden inen,’ bu yüzden de etnik ve dinî aidiyetin özdeşleştiği İsrail’in çocuklarıdır. Bu nitelik Yahudiliği İsrail’in çocuklarıyla sınırlı bir hale getirmiş ve Yahudi misyonerliğini neredeyse sıfırlamıştır. Yahudiler yaşadıkları toplumların dilini konuşsalar da, Yahudilikleri her zaman onların grup aidiyetlerini teşkil etmiştir. Bu yüzden istisnai olarak rastlanan İsrail’in çocuklarından olmayan Yahudiler, Etiyopya’dan İsrail’e ‘getirilen’ siyahî Falaşalar gibi, ait olduklarını ileri sürdükleri Yahudi toplumunda ‘ikinci sınıf’ Yahudi muamelesine maruz kalmışlardır.

Müslüman coğrafyada milliyetçilik ile din arasındaki ilişki, Yahudiliğin aksine, çoğu defa bir çatışma ilişkisi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu ilişkinin ‘beraberlik’ şeklinde biçimlendiği örnekleri şimdilik bu yazının çerçevesi dışına alarak, çatışma ilişkisi örneklerine bakalım. Hem Arap hem de Türk milliyetçilikleri, İslâm’ı kendi ulusal formasyonlarının bir türevi olarak değerlendirmişlerdir. Michael Eflak’in İslâm’ı Arapların tarihteki en büyük başarısı olarak nitelemesi bunu gösterir. Tunus ve Cezayir’deki laik milliyetçi elit, İslâm’ı ‘yabancı’ bir kültür olarak kodlamış ve modernleşme adına İslâm’la savaşmışlardır. Modernist misyonerlik adına İslâm’a savaş açılan porototip örnek ise, Kemalist milliyetçiliktir. Etnik teheyyücü İslâm imanının yerine ikame etmeyi hedefleyen Kemalizm, bunu halk İslâm’ını doğrudan ortadan kaldırarak (tarikatların yasaklanması, sayısız tekke ve türbenin imhası), İslâm’ın süreklilik unsurlarını zayıflatarak (harf ve soyadı devrimleri, şehir mezarlıklarının yok edilmesi, dinî nikah ve yeminin reddedilmesi vs.), kitabî İslâm’ı ise Protestanlaştırarak (ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi, camilerin Kiliseye benzetilmeye çalışılması, çalışmanın ibadet olduğunun ileri sürülerek namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin yerine ikame edilmesi) ve son tahlilde dinî görünürlüğü yok ederek (sadece İstanbul’da yüzlerce caminin yıkılması, satılması, ahır veya depo yapılması, haccın yasaklanması, kurumsal din eğitiminin yasaklanması vb.) yapmaya çalışmıştır. Kemalistler bunu yaparken, ‘Ortodoks’ İslâm’ı ‘Arap’laştırmış, kendi ürettikleri Protestan İslâm’ı gerçek İslâm olarak sunarken, bilinen İslâm’ın Arap İslâm’ı olduğunu ileri sürerek onu ötekileştirmişlerdir. Bir taraftan Araplar aşağılanır ve ‘Türk’lere ihanet ettikleri ileri sürülürken, İslâm da Araplıkla ilişkilendirilip itibarsızlaştırmaya tabi tutulmuştur.

Son tahlilde Kemalistler, İslâm’ın aynı kıbleye yönelen, aynı ezana kulak kesilen, aynı bayramları paylaşan müminler topluluğunun hasılası olan ümmet bilincini, kendi ürettikleri ulusallığın karşısına koymuş, sistematik bir biçimde İslâm’la mücadele etmişlerdir. Mustafa Kemal’in ‘İslâm’ın Türklerin millî hislerini gevşettiği’ iddiası, bu durumu remzeder. Bu mücadele günümüzde de devam etmektedir.

PKK çizgisinde siyasallaşan militan laik Kürt milliyetçi seçkinleri de, Kemalizmin İslâm karşısında kendisini konumlandırma biçiminden önemli ölçüde etkilenmiş görünmektedir. Kurumsal komünizmin çöküşünden sonra, 1994’teki Kongresinde Marksizm-Leninizmi resmi olarak terk ettiğini açıklayan PKK’nın, İslâm’la ilişkisi esas itibarıyla ‘eyyamcı’ bir mahiyet arz etmektedir. Konjonktürel olarak değişiklikler gösteren bu çizginin Kemalizmi yeniden üreten yaklaşımını, Kürt laikçi milliyetçiliğinin önde gelen üç simasının yazdıkları üzerinden kısaca değerlendirmeye çalışacağım.

‘Melle’likten mürtedliğe’ uzanan hayat seyri içinde, Kürt ulusalcılığının en coşkun ve en laikçi tezahürlerini, Cigerxwin namıyla maruf Kürt şair ve aksiyoneri ‘Şeyhmus Hasan’ın şiirlerinde ve yazılarında görüyoruz. İslâm’ın halk katındaki tezahürlerini Kürt ulusal kimliğinin gelişmesini engelleyen bir faktör olarak gören Cigerxwin, Şiwanperver’in popülerleştirdiği “ Kime ez? ” (Kimim Ben?) isimli epik Divanında, etnik milliyetçi bağlanmanın tüm temalarına vurgu yaparken, ‘söz kılıcını’ Kürtlerin Müslümanlığına da uzatır:

Iro ji Lor û Kelhor û Kurmanc (Bugün Lorlar, Kelhorlar ve Kurmanclar)

Ji deste xwe berdan ew text û ew tac (O taht ve tacı ellerinden bıraktılar)

Bûne Olperest (Dinperest/yobaz oldular)

Bi tizbî û xişt (tesbih ve boncukla)

Ta dijmin şikand (Sonunda düşman kırdı)

Li me ser û pişt (başımızı, belimizi)

Me dan bin lingan dewlet û hebûn (Devlet ve varlığı/zenginliği ayaklar altına aldık)

Bûn dijminê hev perçe, perçe bûn (Birbirimizin düşmanı olduk, parça parça bölündük)

Ta ko Kurdistan (Öyle ki Kürdistan)

Ta ko Kurdistan (Öyle ki Kürdistan)

Jar û perîşan (Zavallı ve perişan)

Kete bin destan (Boyunduruk altına girdi)

Kîme ez? (Kimim ben?)

Kürtler tesbih ve boncukla oyalanırken düşmanın onları köleleştirmesi, Cigerxwin’in Tarixa Kurdistan (Kürdistan Tarihi) isimli çalışmasında da üzerinde yoğunlaştığı bir temadır. Kendilerini mellelere ve tarikat şeyhlerine isteyerek bende yapan, onların sömürüsüne çanak tutan(!), akıllarını ve varlıklarını onların cebine koyan(!) Kürtler’in bundan kurtulması, aşiret ve tarikat bağlanmasının ortadan kaldırılmasına ve Kürtlerin İslâm öncesi inançlarına dönmesine bağlıdır. Bunları sinik bir dille tasvir eden Cigerxwin’in söyledikleri, ‘Terzi Mehdi’ olarak bilinen, 1980 öncesinde Özgürlük Yolu fraksiyonunun desteğiyle Diyarbakır Belediye Başkanlığı yapan Mehdi Zana tarafından da dile getirilir.

Nasıl ki, Kemalistler, Türklerin Müslümanlaşmasından önceki inanç ve yaşayışlarını idealize edip gelecek tasavvurlarına temel yapmışlarsa, Kürt laikçi seçkinleri de aynı temayı Kürtler özelinde tekrarlamaktadır. Yarsanizm ve Yezidilikten çok, esas itibarıyla İranî karakter taşıyan Zerdüştlüğü ısrarla Kürdîleştiren Zana, bu inanışı Kürtlerin titreyerek dönecekleri ‘asıl’ları olarak tasvir etmekte, bununla yetinmeyerek Kürtlerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırıldığını ileri sürmektedir. Aksiyon dergisine verdiği röportajda, Kürtlerin ‘yanlışlıkla’ Müslüman olduğunu ileri sürecek kadar banal ve tarih-dışı bir “akıl tutulması“ sergilemektedir. “Benim babam da hacıydı” türünden Kemalist bir özdeyişi tekrarlayan Zana, dinin beşeri durumun asliyetine ait olmadığını, sonradan türediğini ve insanları bölerek çatıştırdığını iddia etmektedir. Herhangi bir rasyonel değerlendirmeye konu yapılamayacak kadar tarih ve gerçek dışı bir kaba materyalizmi dillendiren bu Kürt ulusalcı bakış açısı, son olarak PKK’nın yönetimini ‘önderlik’ adına vekaleten deruhte eden Murat Karayılan’ın, Almanya’da yayınlanan Bir Savaşın Anatomisi/Kürdistan’da Askeri Çizgi adını taşıyan çalışmasında da dile getirildi. Kürt kimliğinin Alevîlik üzerinden inşasına olan özlemini dile getiren Karayılan, bağlılarının sayısı itibarıyla artık marjinal bir inanç haline gelmiş bulunan Zerdüştlüğü, ‘Kürtlerin ideolojik kimlik ve aynı zamanda inanç dini olarak’ yüceltirken, Cigerxwin ve Zana gibi, İslâm’ın Kürtlerin parçalanmasına yol açan bir unsur olduğunu iddia etmektedir.

Bu ifadeler, Kürtlerin aynı beşeri coğrafyayı paylaştıkları Türkler ve Arapları, İslâm imanının getirdiği “Müminler ancak kardeştir” esprisi içinde algılamalarına dönük bir tepkiyi yansıtmaktadır. Milliyetçilerin amentüsü “Yalnızca aynı ulusa mensup olanlar kardeştir” şiarına dayandığı için, geleneksel dindarlık düzeyi, Türkiye ortalamasının üzerinde olan Türkiye Kürtlerinin Türkleri ‘iman kardeşliği’ algısı içinde düşünmeleri, Kürt ulusalcılığının laikçi tasavvurlarına ve pan-Kürdist tahayyüllerine sekte vurmaktadır. Nakşiliğin Türkler ve Kürtleri birleştiren bir nitelik taşıması, Karayılan’ın Nakşiliğe tarihi gerçekliğe uymayan karalamalarda bulunmasına yol açmaktadır. Kürt coğrafyasına ondokuzuncu yüzyılda Süleymaniyeli Mevlana Halid’le giren Nakşilik, kısa zamanda büyük yaygınlık kazanmıştır. Bugün, Talabani ailesi Kadiri iken, Barzani ailesi Nakşidir ve Kürtlerde Nakşilik halen de en yaygın tarikat ekolüdür. Şeyh Ubeydullah Nehri’den Şeyh Said’e uzanan çizgide, Kürtlük hamiyetini İslâmi salabet içinde kavrayan Nakşilerin önderliğindeki Kürt hareketlerine karşı ‘Alevî’ Kürtlerin lakayt kalmaları ya da Kemalist güçlerin safında yer alarak mukavemet etmeleri, Karayılan’ı tahrik eden husus olmalıdır. 1930’a kadar Kürt milliyetçi hareketinin kendisini İslâmi çizginin içinde tutan Nakşi önderliğiyle yürüdüğünü, Şeyh Said ayaklanmasının arkasındaki örgüt olan ve Cigerxwin’in da mensup olduğu Azadi oluşumunun bu ayaklanmaya damgasını vuramadığı hatırlanırsa, Nakşiliğe dönük saldırıların aslında bir iktidar ayağına dayandığı anlaşılır.

Bugün bulunduğu noktada, amaçlarına ulaşmak için İslâm’a ihtiyaç duyan, bunun için de, 1930’larda Hewar dergisinin, Kürtlere Aryan atalar devşirip Zerdüşlüğü de din olarak yakıştırırken, 1941’den sonra bundan vazgeçmiş görünüp sayfalarında ayet ve hadislere yer vermeye başlaması gibi, ilk defa ‘muhafazakâr’ Kürtlere listelerinde yer veren, taziyelere katılıp dini bir dil kullanan ve mevlid okutan Kürt laikçi ulusalcılığı, yeri geldiğinde de, Kemalistlere İslâm’a karşı ortak cephe oluşturma teklifinde bulunmaktan kaçınmamaktadır. Kürt ulusalcı hareketinin siyasî kanadı BDP/HDP’nin devletin imamlarını’ boykot çağrısında bulunması, Ali’ye muhabbetin değil, Ömer’e duyulan buğzun ürünüdür. Bu çağrıya katılanların cahiliye asabiyetiyle hareket ettikleri açıktır. ‘Devlet’e duydukları tepkiyi, İslâm’ı araçsallaştırarak ifade etmek, gökteki güneşi yerdeki cam parçacıklarına tabi kılmaktır.

Kürtlerin ‘Kürtleştirilmesi’ sürecinin laikçi refleksleri, İslâm’la samimi bir yüzleşmeden kaçamayacaktır. Osmanlı-İran çatışmalarında geçiş koridoru olan Kürdistan coğrafyasının bu haline Kürt etnik hamiyetiyle tepki gösteren Şerefhan ve Ahmed-i Hani, Kürtlerin yegane ittisal noktasının ‘Kelime-i Tevhid’ olduğunu biliyorlardı. İslâmsız ya da İslâm’a karşı konumlanmış ulusalcı Kürt milliyetçiliği, sonunda kendi toplumuyla savaşmak zorunda kalacaktır. Kemalistlerin yaptığı gibi…

.

**********

.

KAYNAK:

.

Doç. Dr. Ahmet Yıldız, Kemalizmin İki Yüzü, Etkileşim Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 209 ve devamı.

.

Doç. Dr. Ahmet Yıldız 1966’da Diyarbakır’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladı. 1990 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Milleti Nasıl Aldattılar? Memleketi Nasıl Yıktılar? Mukaddesatını Nasıl Çiğnediler?

Milleti Nasıl Aldattılar? Memleketi Nasıl Yıktılar? Milletin Mukaddesatını Nasıl Çiğnediler?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

esref edib kara kitap chp'nin zulmü, kemalist zulümler, yakin tarihimiz, milleti nasil aldattilar mukaddesatina nasil saldirdilar fahrettin günEşref Edib

***

Tanzimat dediler; memleketin temel bünyesini, temel nizamını tahrip ettiler.

Islahat dediler; baştan aşağı bütün milli düzeni ifsad ettiler.

Meşrutiyet dediler; istibdat (baskı) çetesi kurdular.

Laiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar.

Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler.

Medeniyet dediler; vahşet ve rezalet getirdiler.

Bütün bu bozguncu hareketin neticesi ne oldu?

O, meydanda:

Tanzimatçıların Frenkleştirme (Batılılaştırma) hareketi, Müslüman Türk milletinin hükümranlığını sarstı; içtimai (sosyal) hayatını bozdu; Müslüman Türk heyet-i içtimaiyesini (toplumunu) Hıristiyan heyet-i içtimaiyesinin tesir ve nüfuzu altına soktu, devleti iflasa sürükledi, zayıf düşürdü, nihayet Moskof orduları Istanbul kapılarına dayandı.

Ittihadçılar aynı zihniyeti takip ederek memleketi farmason localarından idareye kalkıştılar. 10 seneye varmadı; koskoca Imparatorluğu inkıraza (yıkılmaya) sürüklediler, devletin temellerini yıktılar. Kıt’alar elden gitti, memleket parçalandı, perişan oldu.

Kalan bir karış toprakta Halkçılar (CHP), Ittihadçılardan devraldıkları sapık, bozguncu zihniyeti bütün hızıyla yürüttüler. Bütün gayz (öfke, hınç) ve kinleriyle milletin maneviyatına saldırdılar. Mukaddesatına hücum ettiler. Din müesseselerini kapattılar, mekteplerden din derslerini kaldırdılar. Allah, Peygamber tanımayan derbeder (başıboş, serseri) bir nesil yetiştirdiler.

Bu batıl zihniyetin misyonerleri, Türk milletinin geri kalmasının sebebini Islam Dini’ne atfediyorlardı. “Dini, medeni hayata mani bir zehir” olarak telakki etmişlerdi. Türk milleti, dininden tecrit edilecek (uzaklaştırılacak) olursa yükseleceği iddiasında idiler. Bütün programlarını buna göre tanzim etmişlerdi. Icraat ve tatbikatları da bu yolda idi.

Hani, milleti yükseltme yolunda ne yaptılar?

Islam’a karşı bu hasmane tezleri üzerinden çok uzun zamanlar geçtiği halde ne hünerler gösterdiler?

Kalkınma şöyle dursun, cehalet ve sefaletin daha umumileşmesinden (yaygınlaşmasından) başka ne netice hasıl oldu?

Müterakki (ileri) milletlerin kalkınma hamleleri umumiyetle 25-30 sene arasında tamamlanmıştır. Bizde ise evvelce bir asır, sonra da yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde ilim sahasındaki geriliğimizde hiçbir ilerleme olmamıştır.

Türkiye’nin bundan yarım asır evvelki dünya ilim seviyesine nazaran durumu ile bugünkü dünya ilim seviyesine nazaran durumu karşılaştırılırsa, umumi dünya terakkisi (ilerlemesi) karşısında bizim ilerici misyonerlerin hiçbir terakki göstermedikleri apaçık anlaşılır:

Terakkiye mani diye Islamiyet’e arka çevirdiler de beynelmilel (uluslararası) sahada kaç tane alim yetiştirdiler?

Ne gibi bir keşifte bulundular?

Nobel mükafatını mı aldılar?

Bugün müterakki bir milletin seviyesi, yetiştirdiği alimlerin miktarına göre ölçülür.

Işte Islamiyet’i terakkiye mani addeden batıl zihniyet misyonerlerinin, cahil ve liyakatsiz Halkçıların (CHP) ve o yolda gidenlerin tezlerinin ne kadar boş olduğu, Islamiyet’e karşı yaptıkları iftiranın ne kadar hasmane olduğu bugün tamamıyla anlaşılmıştır. Çünkü bütün davaları iflas etmiştir. Artık bugün Islamiyet’e karşı yapacakları bir isnadları kalmamış, bütün batıl davaları akamete (kesintiye) uğramış, davaları gibi cemiyetleri de haybet (hayal kırıklığı) ve hüsrana mahkum olmuştur.

Demek istiyoruz ki, evvelce bir asır, sonra da yarım asra yakın bir zaman, tecrübesi yapılan ve sonunda iflas etmiş olan Halkçıların bu batıl zihniyetlerinin devamına ve bu tecrübenin tekrarına artık milletin tahammülü, güveni yoktur. Bu batıl zihniyetin kökü mutlaka kazınmalıdır. Bu yapılmadıkça Müslüman Türk milleti için halas (kurtuluş) imkanı yoktur.

.

**********

.

KAYNAK:

.

Eşref Edib, Kara Kitap, (Hazırlayan: Fahrettin Gün) Beyan Yayınları, Istanbul 2012 [Istanbul 1967], sayfa 42-46.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*