Tarikatlar, laikler ve ötesi – Serdar Tuncer

Tarikatlar, laikler ve ötesi – Serdar Tuncer

*

serdar-tuncer-15-temmuz-laiklik-cemaatler-tarikatler-serdar-tuncer-kemalizm

***

Abdestimizi aldık, namazımızı kıldık, “Ya Allah Bismillah” diyerek meydanlara döküldük. Yaralandık, can verdik, devletin ve milletin namusunu kurtardık. Ülkeyi iç savaşın, işgalin ve kaosun eşiğinden döndürdük.

Sonra bir de baktık ki; Türkiye savaşta Müslümanların, barışta ise Kemalist laiklerinmiş!

Ekranlar, köşeler, kıyılar bizi sevmeyen, dindarlığımızdan rahatsız olan, sloganlarımızı küçümseyen, bizsiz bir ülke hayâl eden adamlarla doluverdi birden. Ülkeyi kurtaranların dindarlığına bakarak bir parça Müslüman olmayı denemek yerine, ülkeye kast edenlerin dindar görünümünden yola çıkarak dine ve dindarlara vurdukça vurdular.

Laik eğitimin önemine vurgular, bütün tarikatların aynı potansiyele sahip olduğunu anlatmalar, “sıradaki FETÖ kim olacak?” gibi imalı sorular, TSK başta olmak üzere bütün devlet kurumlarından herhangi bir intisabı bulunan herkesin tasfiyesini istemeler… Zırvanın bini bir para…

Bir dakika beyler!

Madem öyle, 27 Mayıs’a, 12 Mart’a, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a bakıp, darbelerin arkasında Atatürkçüler var diyerek, ordu başta olmak üzere bütün devlet kurumlarından Kemalistleri azledelim evvela.

Var mısınız?

Hatta bir adım daha ileri gidip, eğitim sisteminden, ordu yapılanmasına, bürokrasiden bilmem nerelere kadar Atatürk’ü ve ilkelerini tartışmaya açalım, ne dersiniz? Sahte dindarlar ayağa kalkınca da dayak hakiki Müslümanlara reva görülüyor, hakiki Atatürkçüler ayaklanınca da… Bu işte bir gariplik yok mu?

Biraz insaf, birazcık izan, bir parça özeleştiri yâhu!

15 Temmuz’da darbeye kalkışanlar dindar değil, dinin aslında ne olduğunu öğrenemediği için, bir şarlatanın hezeyanlarını din zanneden ahmaklar sürüsüydü.

Bunların ışığı nur, laf ebeliğini velayet, üçkâğıdı keramet zannetmesinde sizin payınız Pensilvanyalı’dan daha az değil.

Güzel bir şeyin aslı bilinmediği için sahtesi gerçek zannediliyorsa, aslını yasaklayanın en az sahteyi satan kadar suçu vardır.

14 asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu merdiven altlarına mahkûm ederek takiyye görünümlü münafıklığın kapısını siz açtınız.

Tarikatı yasakladığınız için, o a(l)danmışlar ordusu, tasavvuf büyüklerinden çalıntıyı, kalbin zümrüt tepelerinden sızıntı zannettiler.

Müslümanım diyene kapıları kapatmasaydınız, içeri girebilmek için Müslüman değilmiş gibi yapa yapa İslâm’ı unutan bu müptezeller ülkemize bu terörü yaşatamayacaktı.

Şimdi de bu cürümdeki hata payınızla delikanlı gibi yüzleşmek yerine kalkıp bir de diyorsunuz ki; “tarikatlar da ileride böyle bir şey yapabilir, hepsi aynı, tiz önlem alınmalı” vs.

Varlığını size borçlu bir terör örgütünden sizi kurtaranlara teşekkür edeceğinize bir de kalkıp onları suçluyorsunuz.

İnsanların takım elbise giymesini yasakladığınız ülkede takım elbiseli bir maymun cinayet işledi diye dönüp bütün insanlara potansiyel katil muamelesi yapmaktan daha abes sizinki!

Akıllı olun ve anlayın artık: FETÖ’nün varlığı istikbâlimizi ve istiklâlimizi imhadır; tasavvufun yokluğu mâzimizi ve kendimizi inkâr!

Garibim tasavvuf ehli de, samimi ve safiyâne bir şekilde size bunlar gibi olmadıklarını anlatmak için çırpınıp duruyor.

Yâhu arada benzerlik yok ki farkı anlatasın!

Herhangi bir tekkenin kapısından üç gün evvel girmiş herhangi bir derviş namzedine gidin ve şu üç meseleyi anlatıp, “Bu sözleri söyleyen insan nasıl birisidir?” diye tek bir soru sorun.

Bir adam çıkmış kendisinden bahisle diyor ki:

“Kâbe’deydim, temizliğe o zaman şimdiki kadar dikkat edilmiyordu. Pislik sebebiyle de çok sinek bulunuyordu. Ben on beş gün kadar hiç haremden ayrılmamıştım. Buna rağmen herkesi ısıran sinekler bir kere dahi olsun beni ısırmadı”

“Çocukluğumda kazlarımız vardı. Ben onları çok severdim. Bir gün bu kazlar bir komşumuzun bahçesine gitmişler. O da kızmış, kazları bir güzel dövmüş. Baktık bizim kazlar kan revan içinde. Onları öyle görünce içim sızladı, çok rikkatime dokundu. Çok geçmeden havada bir bulut belirdi. O komşunun tarlasına öyle bir dolu yağdı ki, bahçede ne var ne yok hepsini aldı götürdü. O da biz de şaşırdık, çünkü köyde başka hiç bir yere dolu yağmamıştı.”

“Bir gün arkadaşlardan biri bir rüya görüyor; Hatice validemiz Peygamber Efendimiz’e, ders yaptığımız dört beş kişiyi kast ederek, “Ya Rasûlullah bunlar bizden hoşnut musun diye soruyorlar” diyor. Efendimiz’den cevap geliyor: “Evet hoşnudum. (Beni kastederek) Hele birisi, hele birisi…” diyor.

O derviş namzedinden alacağınız cevap şudur: “Kendisi için bunları anlatabilen adam üçkâğıtçıdır, yalancıdır, şeytanın maskarası olmuştur.”

FETÖ mensupları ise bunları anlatan dünyası küçük şarlatana “Kâinat İmamı” diyorlar.

Farkı anlatabiliyor muyum?

Maneviyatın ne olduğunu bilmeyen insanlara, bu kibir kokulu hezeyanları velayet diye satabilirsiniz. Ancak bir kez tekke eşiğinden girmiş taze bir derviş dahi, bunların yaşansa dahi dile dökülmemesi gereken şeyler olduğunu bilir ve anlatanın makbul bir kimse olamayacağını anlar.

Yani demem o ki; bu türedi ahmağın çakma cemaatinden hareketle bütün tarikatlara potansiyel tehlike muamelesi yapacağınıza, tarikatların önündeki tekke ve zaviye sûretli bütün yasal engelleri kaldırın ki, bir başka şarlatan paralel bir ihanete teşebbüs etse bile kendisine inanacak adam bulamasın.

Böyle bir şey bir daha olur mu, olursa nasıl anlarız?

Ölçü meydanda: “Ben, benden öncekilerin Allah’ın Rasûlü’ne kadar uzanan bir silsile ile bu güne kadar taşıdığı dini, onların tek bir açık nokta kalmayasıya anlayıp yaşadığına inanıyor ve onlar gibi yaşamak istiyorum” diyen zatlardan çevresine, devletine ve milletine bir zarar gelmez.

Bu zatlar eline Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’yi alır ve “haydi bu ikisinin arkasından gidelim” diye çağırır insanları.

“Ben size benden önceki 14 asır boyunca gelenlerin bilmediği, anlamadığı, yanlış anladığı şeyleri en doğru haliyle anlatıyorum” iddiasındaki adamlara gelince, işte orada durun.

Bu adamlar, “Kur’ân’dan başkasını boş verin” der, eline kendi kitaplarını alır, “haydi benim arkamdan gelin” diye nida ederler.

Anlatabiliyor muyum?

Geleneği olmayanlar geleceğin tehlikesidir!

Ötesini söylemeyeceğim.

.
**********

Serdar Tuncer

ALINTI:

http://www.yenisafak.com/yazarlar/serdartuncer/tarikatlar-laikler-ve-otesi-2031414

Bütün yazıları: http://www.yenisafak.com/Yazarlar/serdartuncer/Yazar-Arsiv

Facebook hesabı: https://www.facebook.com/SerdarTuncerResmiSayfasi/

Twitter hesabı: https://twitter.com/Yaziyor?lang=de

Web sitesi: http://www.serdartuncer.com.tr

.

 

Telekulakçı FETÖ’nün ilham kaynağı M. Kemal Atatürk mü?

Telekulakçı FETÖ’nün ilham kaynağı M. Kemal Atatürk mü?

*

ataturk-feto-m-kemal-feto-ataturk-fethullah-gulen-m-kemal-telekulak-ataturk-sivil-polis-ataturk-diktator-m-kemal-kazim-karabekir-polis-takibi

[2] no’lu dipnot ile alakalı… Istanbul Milletvekili Ismail Canbulat’ın dönemin Içişleri Bakanı­ hakkı­nda verdiği istihzah takriri… (Meclis tutanağı­)

***

15 Temmuz’da tı­pkı­ M. Kemal’in geçmişte defalarca yaptı­ğı­ gibi darbe teşebbüsünde bulunan[1] FETÖ’nün, insanları­ fişleme, gizlice takip etme ve telefonları­nı­ dinlemede de M. Kemal’den ilham aldı­ğı­na dair elimizde ciddi deliller var.

Bilindiği gibi o yı­llarda henüz telefon kullanı­mı­ pek yaygı­nlaşmadı­ğı­ için insanlar mektuplar vası­tası­yla haberleşiyordu. Dolayı­sı­yla bugün telefonları­n gizlice dinlenmesi yani Telekulak ne ise, o yı­llarda mektupları­n gizlice açı­lı­p okunması­ da odur. O halde, gizlice telefonları­ dinlediği gerekçesiyle FETÖ’yü tenkid eden kemalistler, 1920’lerde milletvekillerinin mektupları­nı­ gizlice açtı­rı­p okutturan M. Kemal ve avenesini de tenkid edebilecekler mi? Kemalistlerden bunu talep edebilmemiz için evvela delillerimizi zikretmemiz gerekir ve öyle de yapacağı­z.

Ilk delilimiz Istanbul milletvekili Ismail Canbulat’ı­n 12 Şubat 1924 tarihinde dönemin Içişleri Bakanı­ hakkında verdiği istihzah takriri yani gensoru önergesidir. Takririn metni şu şekildedir:

“Bir müddetten beri bâzı rüfeka mektupları­nın açılmakta olduğundan şüphe etmekte idiler. Hattâ dün açıldığı pek belli birkaç zarfı da bir refikimiz bana göstermiştir. Bunun tevlidettiği şüphe üzerine bugün kilitli olan çekmecemden aldığım (bir mektubun açıldıktan sonra acemice kapaltılmış olduğunu fark ettim ve o dakikada salonda bulunan rüfekaya ibraz ettim. Görenler kanaatimi teyidettiler. Mektupların mahremiyet; ve masuniyetine riayet etmek, hürriyetin eskimiş en tabiî ve basit kavaidi salbitesindendir. Keyfi­yetin hemen Dahiliye Vekilinden istizahını ve Meclisi Âlice inltihap buyurulacak bir heyet ma­rifetiyle Ankara, Istanbul postanelerinde tetkikatı muktaziyenin icrasiyle mesullerinin zahire ihracı hususunun tahtı karara alınmasını teklif ve rica ederim.”[2]

Her ne kadar Içişleri Bakanı­ Ferit Bey bu iddiayı­ reddetse de, birçok milletvekili Ismail Canbulat’a hak veriyordu.

Nitekim bir diğer Istanbul milletvekili Rauf Bey de kendisine gelen bir mektubun açı­lı­p okunduğundan şüphelendiğini, bunun üzerine zarfı­ Posta ve Telgraf Müdürü Umu­misi Fahri Beye gösterdiğini ve O’nun da “dikkat çekici” bulduğunu anlatmı­ş ve Ismail Beyin verdiği takriri desteklemişti.[3]

Karesi (Balı­kesir) mebusu Ahmed Süreyya Bey de mektupları­n açıldığından şüphelendiğini söylüyor ve 5-6 aydan beri bazı­ mektupları­n kendisine gelmediğini ve gönderdiği mektupları­n da sahiplerine ulaşmadığı­nı­ ekliyor.[4]

Tokat mebusu Mustafa Bey ise “takip edildiklerinden” şüphelendiğini söylüyor.[5]

Mebusları­n şüpheleri yersiz değil, zira meşhur kemalist yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu mektupları­nı­n açı­ldı­ğı­nı­, hatta sivil polis tarafı­ndan takip edildiklerini söyleyenlerin sayısı­nı­n bir hayli kabarı­k olduğunu hatı­raları­nda şu sözlerle ifade ediyor:

“Muhabere (haberleşme) hürriyetinin ihlal edildiği, kapılar arkasından konuşmaların dinlendiği ve bazı milletvekilleri ardından “hafiyye”ler dolaştırıldığı iddia edildi. Rauf Bey, ikide bir kürsüye çıkıp elinde birtakım örselenmiş zarflar göstererek kendisine gelen mektupların açılmış olduğunu söylüyordu. Onun arkasından, başka bir milletvekili, bilmem hangi arkadaşının evinde yaptığı hususi konuşmanın A’dan Z’ye kadar zaptı tutularak Dahiliye Vekilliğine jurnal edilmesinden sızlanıp yakınıyordu. Sivil polisler tarafından takip edildiklerini söyleyenlerin sayısı ise hayli kabarıktı.”[6]

Sivil polislerce takip edilenlerden biri de Gümüşhane mebusu Kadirbeyoğlu Zeki Bey idi. Zeki Bey, peşine takılan sivil memurların gidip geldiği, oturduğu ve konuştuğu kişileri günü gününe, hatta saati saatine tesbit ettiklerini belirttikten sonra şöyle yazıyor:

“Sokak kapısının tam karşısındaki hanın kapısi içinde daima iki sivil memur kapımızı kontrol altında bulundurmakta, ben sokağa çıktığım vakit, biri beni takip eder. Diğeri haneye girip çıkanları nezaret ederdi.”[7]

*

ataturk-feto-m-kemal-feto-ataturk-fethullah-gulen-m-kemal-telekulak-ataturk-sivil-polis-ataturk-diktator-m-kemal-kazim-karabekir-polis-takibi-kadirbeyoglu-zeki-bey-hatiralari

[7] no’lu dipnot ile alakalı… Kadirbeyoğlu Zeki Bey, kendisini takip eden sivil polislerle yaşadığı maceraları hatıralarında uzun uzadıya anlatır… Hakikaten okunmaya değer…

***

M. Kemal, Milli Mücadele’nin meşhur paşalarını da rahat bırakmamış. Hakikaten Kazım Karabekir ve Ali Fuat paşalar mektuplarının açıldığını, bazılarının çalındığını ve üstelik sivil polisler tarafından izlendiklerini söylemektedirler.[8]

Dürüstlüğü ve mertliğiyle temayüz etmiş olan Şark Fâtihi Kazım Karabekir Paşa’nın 22 Eylül 1924 tarihinde günlüğüne yazdığı şu cümleyi, “Atatürk hürriyet getirdi” diyenlerin suratına çarpıyorum:

“Izmir’den mektuplarımın çalındığını Milli Müdafaa Vekaleti’ne şikayet ettim.”[9]

M. Kemal güya “demokrasi” ve “hürriyet” getirdi değil mi? Milletvekillerinin dahi hürriyeti yoktu ki milletin olsun…

Şimdi kemalistlere can alıcı suali sormanın zamanı geldi: Gizlice telefonları­ dinlediği gerekçesiyle FETÖ’yü tenkid ettiğiniz gibi, 1920’lerde milletvekillerinin, hatta Milli Mücadele’nin meşhur paşalarının mektupları­nı­ gizlice açtı­rı­p okutturan-çaldıran ve peşlerine sivil polis takan M. Kemal ve avenesini de tenkid edebilecek misiniz?

Hiç zannetmiyorum…

Gördüğünüz gibi bu yazıyla, FETÖ’nün dini cemaatlerle bir alakası olmadığı, aksine, dini yasaklayan ve milletvekillerini ispiyonlayan-fişleyen “baskıcı” kemalistlerden ilham aldığı bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] FETÖ ve M. Kemal benzerlikleri için bakı­nı­z;

http://belgelerlegercektarih.com/2016/09/06/darbeci-m-kemal-ataturkun-darbe-tesebbusleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2016/09/03/15-temmuz-saldirisinin-2-dalgasi-algi-bombalari/

[2] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 734.

[3] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 739, 740.

[4] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 744.

[5] TBMM Zabı­t Ceridesi, Devre 2, Cild 5, Içtima 100, 12 Şubat 1924, sayfa 744.

[6] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politika’da 45 Yı­l, 2. Baskı­, Iletişim Yayınları, Istanbul 1984, sayfa 60, 61.

[7] Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hatıraları, (Hazırlayan: Ömer Faruk Lermioğlu), Sebil Yayınevi, Istanbul 2007, sayfa 263 ve devamı.

[8] Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, Emre Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 302 ve devamı.

Ayrıca bakınız; Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, cild 2, Vatan Matbaası, Istanbul 1960, sayfa 95-100.

[9] Kazım Karabekir, Günlükler (1906-1948), 1.-2. cild, (Hazırlayan: Yücel Demirel), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul 2009.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Darbeci M. Kemal Atatürk’ün Darbe Teşebbüsleri

Darbeci M. Kemal Atatürk’ün Darbe Teşebbüsleri

*

ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk

Darbeci Kemal…

***

FETÖ’nün darbe teşebbüsünden sonra kemalistlerin artık tek bir gündem maddesi var: “Cemaat ve tarikatlar arasından yeni bir FETÖ çıkar mı?” Kemalist çevreler, sürekli bu suali gündemde tutarak bütün cemaatleri itibarsızlaştırmayı hedefliyorlar. Sanki bugüne kadar yapılan bütün darbeler “Atatürkçü”lerce yapılmamış gibi FETÖ üzerinden bütün Islami cemaatler ve tarikatlar hedef alınıyor. Halbuki daha evvelki darbelerde “orduyu göreve” davet edenler bizzat bu medya baronlarıydı.

Buna mukabil Ehl-i Sünnet alimleri, FETÖ’nün yanlış yolda olduğunu defalarca dile getirmişler[1] ve 15 Temmuz’da meydanlara inip tankların önünde kale gibi durmuşlardır.

Daha evvelki yazımda da belirttiğim gibi “senin darbecin kötü benim darbecim iyi” gibi bir anlayışı kabul etmiyorum. Ilke olarak darbeye karşı olanların, M. Kemal’e de karşı olmaları icab eder. Aksi halde kendileriyle tezada düşerler.

Gerçek kemalistler çok iyi bilirler ki, M. Kemal de darbeciydi. Selanik’ten gelip Sultan II. Abdülhamid Han’a darbe yapan “Hareket Ordusu”nun isim babası M. Kemal idi. Bu darbeyi masonların yaptığı artık sır değil.[2]

Yetmedi… Milli Mücadele sırasında bu sefer ingilizlerle işbirliği yaparak Sultan Vahideddin’e ve Osmanlı Meclis’ine darbe yaptı.[3]

M. Kemal’in dostu ve Ankara’da “Başbakan” yaptığı Rauf Orbay, bu anlaşmayı adeta ifşa ediyor:

“Ingilizlerin Meclis’i basmalarını sağlamak için burada kalacağım.”

Daha açık bir ifadesiyle;

“Istanbul’a, Meclis’e gideceğim ve dediğiniz olmazsa Anadolu’da milli bir hükümet kurmanız için Meclis’in ortasında bomba patlatarak kendimi feda edeceğim!”[4]

Yani bir nevi PKK’ya terör örgütü diyemeyen HDP’li Selahattin Demirtaş’ın Ankara’ya rağmen Diyarbakır’da Meclis kurmak istemesi gibi…

Bu da yetmedi, Ankara’da dualarla açılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Birinci Meclis’e de darbe yaptı.[5]

Darbeci M. Kemal’in vukuatı bu kadarla sınırlı değil tabi. Burada saydıklarımızdan başka darbe teşebbüsleri de var… Sanki O adeta darbe yapmak için dünyaya gelmiştir. Şaka gibi ama Atatürkçü Sadi Borak’ın “Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk” isimli kitabında “M. Kemal’in Hükümeti Devirme Teşebbüsleri” başlıklı bir bölüm dahi var.

Sadi Borak, M. Kemal’in Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek darbe yapmayı düşündüğünü şöyle anlatıyor:

“M. Kemal, o devrede askeri bir ihtilal yapmayı düşünmüş ve ilk adımı da atmıştır.

Bu plana göre, M. Kemal, Cemal Paşa’yı Enver Paşa’dan ayıracak, onunla işbirliği yapacak, Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek hükümeti düşürecek ve Cemal Paşa’nın başkanlığında Itilaf Devletleriyle münferit sulh yapacak ve kurulacak hükümette kendisi de Harbiye Nazırlığını (Savaş Bakanlığı: bugün Savunma Bakanlığı) alacaktı.

M. Kemal, Çanakkale’den döndükten sonra Suriye’den Istanbul’a gelmiş olan Cemal Paşa’ya Perapalas Otelinde bu planından bahsediyor. Cemal Paşa bu teklifleri açıktan açığa reddetmemiş, fakat müsbet (olumlu) cevap da vermemiştir. Işi savsaklamış, neticede Harbiye Nazırı Enver Paşa da plandan haberdar edilmiştir. Bu yüzden M. Kemal, uzun zaman şahsi bir tehlike devri geçirmiştir.”[6]

Garip değil mi? Halbuki “vatansever” bir komutandan beklenen, emrindeki askerle “düşman” üzerine yürümesidir, kendi “devleti” üzerine değil. Kendi devletine silah çeken eşkiyadır eşkiya!

Gelelim darbeci M. Kemal’in başka bir teşebbüsüne…

M. Kemal Filistin Cephesi’ndeki hezimetten sonra Istanbul’a geldiğinde Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’ye katılmak yerine Istanbul’da her zamanki gibi hükümeti düşürmeye çalışıyordu. Gelin, bir komite kurmaya karar veren darbeci M. Kemal’in faaliyetlerini kendi ağzından dinleyelim:

“- Bir gün Fethi Bey ve dört müşterek arkadaşımızla birlikte, bir hayli münakaşadan sonra, ihtilalci bir komite kurmağa karar verdik ve ihtilalci tedbirler düşünmeğe başladık: Padişahı değiştirmek, kabineyi düşürmek, yeni bir hükümet teşkil ederek daha azimli hareketlere başvurmak gibi. Başka bir gün bizim Şişli’deki evde toplantımız nihayet bulduktan sonra dört kişiden biri dedi ki: ‘Arkadaşlar, ben çok düşündüm, Namusumla söz veririm ki sırrınız gizli kalacaktır, fakat komitede çalışmağa devam etmiyeceğim.’ Hepimiz hayret içinde birbirimize baktık. Içimizden biri: ‘Bu ne demek, muvaffakiyetten emin mi değilsiniz?’ diye sordu. ‘Hayır, bunu düşünmedim. Muvaffak olacaksınız. Fakat ihtilalciler muvaffak olsalar bile birçok tehlike karşısındadırlar. Bunu da kabul etmelidirler. Işte o zaman ben ve benim gibiler, sizin kararlarınızı tatbik etmek üzere iktidara gelecek ihtiyat namzetler oluruz.’ Fethi Beyle ben gözlerimizle konuştuk. Derhal dedim ki: ‘Beyefendinin iştirak etmiyeceği bir teşebbüs makul de olmıyabilir. Onun için cemiyeti hemen fesh etmeliyiz.’ Böyle yaptık. Kendisi müsaade alıp gitti.”[7]

Komiteden ayrılmak isteyen ve M. Kemal’in “dört kişiden biri” dediği şahıs Ismail Canbulat’tır. Ne gariptir ki bu şahıs Cumhuriyet kurulduktan sonra M. Kemal’e “suikast” teşebbüsünde bulunduğu gerekçesiyle asılarak saf dışı bırakılmıştır.[8]

Darbeci M. Kemal daha evvel, yani 1905 yılında da Sultan II. Abdülhamid’e darbe yapmayı düşünmüş ve yakayı ele verince de Şam’a sürgün edilmişti.[9] “Sürgün” kelimesini ATA’larına konduramayan-uygun görmeyen Uluğ Iğdemir gibi bazı kemalist tarihçiler buna “Atanma” demişlerdir.

*

ulug-igdemir-ataturkun-yasami-cild-1-ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk

ulug-igdemir-ataturkun-yasami-cild-1-ataturk-darbe-yapti-mi-darbeci-m-kemal-m-kemal-darbe-yapti-mi-feto-darbe-cemaatler-darbe-feto-ataturk-ihtilal

[9] no’lu dipnot ile alakalı… Türk Tarih Kurumu Genel Müdürü Uluğ Iğdemir’in “Türk Tarih Kurumu Yayınları” arasında çıkan “Atatürk’ün Yaşamı” isimli kitabın ilgili sayfası…

***

Darbeci M. Kemal’i durdurana aşk olsun. 1905’de Sultan II. Abdülhamid’i deviremeyen M. Kemal, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu emeline 1909 yılında masonlarla birlikte ulaşmıştır.

Isterseniz darbeci Kemal’in dosyasını kısaca özetleyelim:

1 – 1905 yılında darbe teşebbüsü.

2 – 1909’da Selanik’ten yahudi taburuyla gelen Hareket Ordusu’nun darbesi.

3 – 1916’da Çanakkale’de kendi emrinde olan ordu ile Istanbul üzerine yürüyerek hükümeti düşürme teşebbüsü.

4 – 1918-1919’da Padişahı tahttan indirerek değiştirme ve Hükümeti düşürme teşebbüsü.

5 – 1920’de Ingilizler eliyle Osmanlı Meclisi’ne baskın.

6 – 1923 yılında Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılan Meclis’e darbe.

Tabiri caizse tam bir suç makinesi.

Şimdi…

FETÖ darbe teşebbüsünü bahane ederek “dinden-cemaatlerden-hocalardan” soğuduğunu ifade eden kemalistlerin, niçin defalarca darbe yapan “Atatürk”ten soğumadıklarını, hatta izinden gittiklerini çok merak ediyorum. FETÖ darbeciyse, M. Kemal de darbeci. Neden biri hain diğeri kahraman oluyor? Erdemli, ilkeli insanlar ikisine de hain der. Demek ki bunlar samimi değil. Dolayısıyla darbeciyi put edinenlerin, cemaatlere vatanseverlik dersi vermeye hakları yoktur.

Bu kesim gelmiş bir de hiç sıkılmadan TV ekranlarına çıkıp şaşkınlık içinde şöyle soruyorlar: “bu kadar Profesör, doktor, polis, general, yazar-çizer nasıl oluyorda FETÖ gibi halkına ateş etme emrini veren birinin arkasından gidiyor? Neden ‘akıllarını’ kullanmıyorlar, sorgulamıyorlar?”

Allah var, haklı bir sual.

Ancak benim de bu kemalistlere bir sualim var: “nasıl oluyorda sizler, şapka için ‘gerekirse kurbanlar verelim’ diyen, halkını darağaçlarında sallandıran ve defalarca darbe yapan M. Kemal’in ardından gidiyorsunuz? Niçin o sürekli vurgu yaptığınız “akıl”ı kullanıp bir kere olsun onu sorgulamıyorsunuz? Hatta sorgulayanları ‘hain’likle itham ediyorsunuz? Niçin her yere heykellerini dikiyorsunuz?”

Zahmet edip sorgulamaya başladığınızda, eleştirdiğiniz hatta nefret ettiğiniz şeyleri aslında kendinizin de yaptığını fark edeceksiniz.

Ama yaklaşık bir asırdır M. Kemal’i, insanımıza adeta bir “ilah” gibi empoze etmeye çalıştılar, işte bu yüzden sorgulamak veya soğukkanlı bir araştırma yapmak her babayiğidin harcı değildir. Buna dair tipik bir misal vermek istiyorum. Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nde Emeritus Profesörlüğü yapan Vamık D. Volkan ve Princeton Üniversitesi’nde özellikle Osmanlı ve Modern Türk Tarihi alanlarında olmak üzere Yakın Doğu tarihi üzerine Emeritus Profesör unvanına sahip olan ve aynı zamanda New York’ta Psikanaliz Ulusal Psikoloji Birliği’nde psikanaliz eğitimi almış olan Norman Itzkowitz M. Kemal’in psikanalitik psikobiyografisini yazmaya karar verirler. Bu iki yazarın yaşadıkları psikolojik zorluklar kitaplarının “giriş” kısmında Vamık D. Volktan tarafından kısaca anlatılıyor. Aynen alıntılıyorum:

“Ölümsüz Atatürk kitabını yazmak yazarlar için psikolojik olarak çok zordu. Hem Norman Itzkowitz hem de benim için Atatürk’ün imajı çok idealleşmişti. Onu ‘ölümlü’ bir insan olarak algılayabilmek için iç dünyamızın önümüze çıkardığı engellerle uğraşmak zorunda kaldık. Kitabın yazımının yedi yıl sürmesinin bir nedeni de buydu. Itzkowitz, Osmanlı tarihini çalışırken beş yıldan fazla bir zaman Türkiye’de kalmıştı. Çocuklarının odasının duvarında Atatürk’ün resmi asılıydı. Kitabı yazarken bir ara tutukluk yaşadı ve zihni pek çok bilgiyle dolu olmasına rağmen bir süre hiçbir şey yazamadı.(..) En sonunda psikolojik engellerimizi yenerek Atatürk’ün iç dünyasını anlatmaya çalışan ve gerçek olayları içeren bir biyografisini yazabilmek hem Norman Itzkowitz’i hem de beni mutlu etti. O dönem ben Amerika Birleşik Devletleri’nin Charlottesville şehrindeki Virginia Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü olarak çalışmaktaydım. ‘Ölümsüz Atatürk’ün Chicago Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmasından kısa bir süre sonra bu olayı kutlamak için, o zamanın Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Norman Knorr, yüzlerce kişinin katıldığı büyük bir parti verdi. O akşam bir rüya gördüm. Rüyamda çeşitli dillerde onlarca gazetenin başlıkları Atatürk’ün öldüğünü bildiriyordu. Bu rüyanın ortasında büyük bir üzüntü içinde uyandım ve kendimi ağlarken buldum. Kitabı bitirmekle bir bakıma, Atatürk’ün imajı ile yaşadığım yedi yıla da veda etmiş oluyordum.”[10]

Koskoca profesörlerin hali buysa, sıradan talebeleri ve niçin hala “put”umuzu yıkamadığımızı varın siz düşünün. Cemaatlere ve tarikatlara karşı çıkan kemalistler; “BÜYÜK, HATTA EN BÜYÜK ATATÜÜÜÜRK”ün “MÜRİDİ” olmuşlar haberleri yok!

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Buna dair misalleri “15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları” başlıklı yazımızın 4 no’lu dipnotunda vermiştik:

http://belgelerlegercektarih.com/2016/09/03/15-temmuz-saldirisinin-2-dalgasi-algi-bombalari/

[2] Bu hususta geniş malumat ve kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[3] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

[4] Bu sözlerin kaynakları ve M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/11/20/m-kemal-ataturk-tapinakci-miydi-kemalist-turkiyeyi-tapinakcilar-mi-kurdu/

[5] Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılmış olan Birinci Meclis’e yaptığı darbe için bakınız;

M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 727, 728.

Ayrıca bakınız;

Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Hazırlayan: Cemal Kutay), Tercüman Yayınları, Istanbul 1980, sayfa 100.

Ayrıca Alimlerin Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[6] Sadi Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Kitapçılık Ticaret Yayınları, sayfa 36.

[7] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 72. (Sansürsüz baskı).

[8] Izmir Suikasti hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/26/istiklal-mahkemeleri/

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/12/izmir-suikasti-tertibi/

[9] Dagobert Von Mikusch, Avrupa ile Asya Arasındaki Adam Gazi M. Kemal, cild 1, Cumhuriyet-Yeni Gün Yayıncılık, Istanbul 2000, sayfa 56.

Ayrıca bakınız;

Uluğ Iğdemir, Atatürk’ün Yaşamı 1881-1918, cild 1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1980, sayfa 8, 9.

[10] Vamık D. Volkan, Norman Itzkowitz, Atatürk Anatürk, 2. Baskı, Alfa Yayınları, Istanbul, Ocak 2011, sayfa 6, 7.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları

15 Temmuz Saldırısının 2. Dalgası: Algı Bombaları

*

fethullah gülen papaya mektup dinlerarasi diyalog atatürk darbe 15 temmuz darbe m. kemal darbe

FETÖ’nün Papa II. John Paul’e takdim ettiği mektuptan bir parça…

***

Kemalistlere göre M. Kemal “paralel örgüt” gibi oluşumlara meydan vermemek için hocaları asıp dini yasaklamış. Yaşanan olaylar da onun haklı olduğunu gösterirmiş…

Evvela şunu belirtelim ki, “biz dinî bir Cemaat değiliz” diyen FETÖ’yü M. Kemal’in astığı hocalar ile karşılaştırmak-kıyaslamak en hafif tabirle cehalettir.

Tam tersi, FETÖ daha çok M. Kemal’e özenmiştir. Zira O, Papa II. John Paul’e takdim ettiği mektupta şöyle demişti:

“Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog Için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.”[1]

M. Kemal de FETÖ’den farklı bir şey yapmamış ve Ingiliz Valisi olmak istemişti. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce istanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan M. Kemal Paşa, ingilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: “M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Anadolu’da Ingiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal, bu topraklar üzerindeki Ingiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

Eğer Ingilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…” [2]

Türk Tarih Kurumu‘nun tercüme ettirip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler.

Peki M. Kemal’in bu talebi karşılık bulmuş muydu? 13 Haziran 1921’de Inebolu’ya gelen bir Ingiliz hey’eti, General Harrington’un emriyle M. Kemal’e “cephane” getirdi![3] Dikkatinizi çekerim, cephaneyi gönderen General, az evvel belirtildiği üzere, M. Kemal’in G. Ward Price’ı aracı yaparak görüşmek istediği General Harrington’dur.

Bu ispata rağmen biz yine de FETÖ’yü M. Kemal’in astığı hocalardan biriyle karşılaştıralım… Bakalım, ortaya kemalistlerin iddia ettikleri gibi bir netice çıkıyormuymuş görelim. Kiminle karşılaştırsak acaba? Şapka aleyhinde gösteri yaptı diye idam edilen hocalarla karşılaştırıp işin kolayına kaçmak istemem doğrusu… O halde hakkında en çok iftira üretilen hocalardan biriyle yapalım bunu… Mesela Iskilipli Atıf Hoca.

1 – Iskilipli Atıf hoca bir örgüt kurmadı.

2 – FETÖ gibi harama helal demedi. Iskilipli Atıf Hoca din neyi emretmişse onu yazıyordu. FETÖ ise dinde olmayan fetvalar veriyordu. Bu yüzden M. Kemal’in astığı alimler ile aynı itikadda olan birçok Ehl-i Sünnet alimi FETÖ’ye reddiye yazmıştır.[4]

3 – Devlete baş kaldırmadı.

4 – Yabancılarla işbirliği yapmadı.

5 – Silahşör ve kalemşörleri yoktu.

6 – O devirde din ayaklar altına alınırken, bugün ise tam tersi bir durum söz konusudur. Yani FETÖ din adına hareket etmiş olamaz.

7 – Iskilipli Atıf Hoca darbeye teşebbüs etmedi. Böyle bir niyeti ve kuvveti de yoktu. Zaten o dönem kendisine böyle bir ithamda da bulunulmadı.

Kısacası Iskilipli Atıf Hoca yazdığı şapka risalesi yüzünden idam edildi. Halbuki bu risale şapka kanunundan evvel yazılmış ve Maarif Vekaletince (Eğitim Bakanlığı) onaylanmıştı. Bugün bazıları çıkıp Iskilipli Atıf Hoca’nın Milli Mücadele’de yaptığı “hıyanetler” yüzünden asıldığı iftirasını ortaya atıyorlar. Halbuki böyle bir şey söz konusu değildir. Mahkeme kararını inceleyip bunların iftira olduğunu ispatlamıştık.[5]

Başka bir iftira ise Iskilipli Atıf hocanın Ingiliz Muhipler Cemiyeti üyesi olduğuna dairdir… Iskilipli Atıf hocanın Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne üye olduğuna dair kayıt var mıdır? Kaldı ki, bu Cemiyete giren herkes “hain” mi oluyor?

Bakın, Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, “Iki Devrin Perde Arkası” adını taşıyan hatıralarında ne diyor:

“Istanbul’daki mahallât imamları, müderrisler, kürsü şeyhleri, Tarikat-i Bektaşiye babaları ve muhtelif turuk-i ilmiyeye mensup kimseler, zâhiren (görünüşte) Ingiliz Muhipler Cemiyeti’ne intisap etmiş (girmiş), fakat el altından bu cemiyeti baltalamağa var kuvvetleriyle mesailerini sarfetmişlerdi. Bu Ingiliz Muhibler Cemiyeti’nde pek çok kimseler vardı ki, bunlar, gizli teşkilâtımıza, millî cepheye hizmet etmekte ve başta Papas Fro olmak üzere bütün hâinleri aldatmakta idiler.”[6]

Iskilipli Atıf hocanın “Ingiliz Muhipler Cemiyeti”ne üye olduğunu iddia edip idamına gerekçe yapanlar ve müstehak görenler, Abdullah Cevdet’in bu cemiyetin kuruluşunda oynadığı rolden niçin bahsetmezler? Abdullah Cevdet Ingiliz Muhipler Cemiyeti’nin yalnızca bir üyesi değil, aynı zamanda kurucularından biridir.[7] Hatta Ingiliz mandasını savunuyordu.[8] Abdullah Cevdet bu rolünden dolayı idam edilmiş midir? Ne gezer!.. Edilmediği gibi M. Kemal ile de irtibat halinde idi. Çünkü O, Iskilipli Atıf Hoca gibi dini değil, dinsizliği savunuyor[9] ve buna rağmen M. Kemal tarafından Çankaya’ya davet ediliyordu.[10]

*

ateist-tanrisizligin-ilmihali-kemal

***

atatürk abdullah cevdet tanrisizligin ilmihali sagduyu, m. kemal abdullah cevdet, m. kemal sagduyu tanrisizligin ilmihali, atatürk ateizm,

Ingiliz mandacısı ve Ingiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından Abdullah Cevdet’in tercüme ettiği dinsiz Jean Meslier’in “Sağduyu, Tanrısızlığın Ilmihali” isimli bu kitap M. Kemal Atatürk’ün talimatıyla “Milli Eğitim Bakanlığı” tarafından “Devlet Matbaası”nda basıldı…

***

atatürk abdullah cevdet tanrisizligin ilmihali sagduyu, m. kemal abdullah cevdet, m. kemal sagduyu tanrisizligin ilmihali, atatürk

Aklı Selim’in 1928’de Arap harfleriyle yapılan ilk basımının, M. Kemal’e sunulan nüshasının ithaf sayfası: “En büyük acizden en büyük iktidara. 29/12/1928 Dr. Abdullah Cevdet”. Kitabın orijinali Çankaya Kitaplığında, 146 numarayla kayıtlı bulunmaktadır.

***

Demek ki mesele kemalistlerin iddia ettikleri gibi değilmiş. Hatta, tam tersi. M. Kemal’in hocaları asıp dini yasaklaması paralel örgütün “doğmasına” sebep olmuştur “engellenmesine” değil. Zira din ihtiyacı fıtri bir duygudur, yok edilemez. Dini yasakladığınız zaman insanları din konusunda “bilgisiz” bırakıp kendi elinizle bu tür örgütlerin kucağına atmış olursunuz.

Nitekim gençliğinde -dinî cemaat zannettiği- FETÖ’ye mensup olan ve hakikatleri gördükten sonra da ayrılan Said Alpsoy, çıktığı özel bir TV kanalında FETÖ’nün Izmir’de başarılı bir şekilde teşkilatlanabildiğini, buna mukabil Erzurum ve Konya’da başarısız olduğunu açıkladı. Yani FETÖ, dinî bilgileri zayıf olan Izmir’lileri bünyesine katmakta başarılı olurken, alim yetiştirmekle meşhur olan Erzurum ve Konya’da hüsrana uğramıştır. Zaten M. Kemal dini yasaklamak ve alimleri asmakla isabetli bir karar vermiş olsaydı, bugün Paralel örgüt diye bir sorunumuz olmayacaktı. Yani Paralel örgütün varlığı bile, M. Kemal’in yanlış yaptığının müşahhas (somut) delilidir.

Ayrıca kemalistlerin Ak Parti’ye yüklenmeye hakları yoktur. Çünkü Ak Parti’yi cemaatin kucağına atan yine bunlardır. Zira haksız yere Ak Parti’ye kapatma davası açılmasaydı, FETÖ’nün adliyede bu kadar kuvvetlenmesi mümkün olmazdı. Aynı şekilde kemalist basının “orduyu göreve” davet etmesi üzerine TSK’da darbe planlarının yapılması da FETÖ’nün TSK’ya girmesine zemin hazırlamıştır. Eğer kemalistler hakikaten “demokrasi”ye uymuş olsalardı tasfiye edimeyecek ve yerlerine de FETÖ gelemeyecekti. Kaldı ki FETÖ’nün devlete sızmasında Ak Parti öncesi iktidarların da payı vardır.

Hilafet kaldırılıp laiklik getirilmeseydi ve 1400 yıldır bozulmadan günümüze kadar gelmiş olan dinimize sahip çıkılsaydı; Ehli Sünnet dışı bir akım olan bu paralel örgüt, samimi müslümanları aldatarak darbeye teşebbüs edemezdi. Kısacası bu paralel örgüt, samimi -ancak kemalist rejim tarafından bilgisiz ve maneviyata aç bırakılmış- müslümanların laiklik karşıtlığını kullanarak kendisine bağlamıştır. Eğer laiklik olmasaydı ve bir Islam devletimiz olsaydı, müslümanları aldatamazlardı. Bu sebeple bıkıp usanmadan laikliğin kalkması gerektiğini söylüyoruz.

Başımızda bir Halife ve Şeyhülislam olsaydı, paralel örgütün “dinlerarası diyalog” projesi kapsamında Vatikan ile işbirliğine ve Islam’ın tahrifine müsaade edilmezdi.

Paralel Örgüt, dinlerarası diyalog ile Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Budistleri birleştirecek bir din anlayışı geliştirmeye çalışıyordu. Tıpkı M. Kemal’in vaktinde hayal ettiği gibi… Işte M. Kemal bu “tatlı hayalini” Nutuk’ta şöyle yazmış:

“Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren «birleşik bir dünya devleti» kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”[11]

*

atatürk fetullah gülen, m. kemal paralel yapi atatürk fetö m.kemal yeni dünya dini nutuk dinlerarasi diyalog

[11] no’lu dipnot ile alakalı… M. Kemal’in “Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakalım…yeni dünya dini kuralım…” şeklindeki sözlerinin Nutuk’taki sayfası…

***

Anlaşılacağı gibi paralel örgütün hedefi, M. Kemal’in bu tatlı hayalini gerçekleştirmekti. Esasen bu bir “batı projesidir”, ancak gerek kemalistler, gerekse paralel örgüt batı tarafından yönlendirildiği için bu iki kesim ortak bir projede birleşmiştir.

Sanki bugüne kadar yapılan bütün darbeler “kemalistler”ce yapılmamış gibi, paralel örgütün hareketini fırsat bilip bütün cemaatleri töhmet altında bırakmak fırsatçılıktan başka bir şey değildir. Darbecileri batının köpekliğini yaptıkları ve kendi halkına ateş açtıkları için eleştiriyoruz. Güzel… eleştirelim. Ama batının şapkası için kendi halkını darağaçlarında sallandıran[12] M. Kemal’i de eleştirelim. Biz bütün darbecilere karşıyız. “Senin darbecin kötü benim darbecim iyi” gibi bir anlayışı kabul etmiyorum.

Gerçek kemalistler de çok iyi bilirler ki, M. Kemal de darbecidir. Selanik’ten gelip Sultan II. Abdülhamid Han’a darbe yapan Hareket Ordusu’nun isim babası M. Kemal idi. Yetmedi… Sultan Vahideddin’e ve Osmanlı Meclis’ine darbe yaptı.[13] Bu da yetmedi, Ankara’da dualarla açılmış olan ve Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Birinci Meclis’e de darbe yaptı.[14]

Sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirerek darbe yapanların masonlar olduğu bugün artık sır değil. Nitekim Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstadı Celil Layiktez bir makalesinde bu gerçeği itiraf etmişti.[15] Ancak asıl ilginç olan husus, “Hareket Ordusu” adıyla Selanik’ten Istanbul’a gelen bu darbecilerin içinde M. Kemal’in de bulunmuş olmasıdır. Daha da garibi, bu orduya “Hareket Ordusu” adını veren M. Kemal idi. Üstelik Hareket Ordusunu teşkilatlandıran heyette M. Kemal de bulunuyordu. Yani 15 Temmuz’da Türkiye’de yapılmak isteneni, M. Kemal 1909’da Müslümanların Halifesi ve Türklerin Hakan’ı Sultan II. Abdülhamid Han’a yapmıştı.

Şimdi yine bazı kemalistler bu yazdıklarımızın yalan olduğunu söyleyerek ağız dolusu söveceklerdir. Ama hiç zahmet etmesinler… Zira burada yazdıklarımızı M. Kemal Nutuk’ta itiraf ediyor, buyrun:

“31 Mart Vakası münasebetiyle Rumeliden Istanbula gönderilen kuvvetlerin kumandanı, merhum Hüsnü Paşa idi. Ben, bu kuvvetlerin erkânıharbiye reisi idim. Bu kuvvetlere Hareket Ordusu unvanını veren, Hareket Ordusunun Istanbula kadar harekâtını tertip ve idare eden bendim.”[16]

*

atatürk abdülhamid darbe atatürk hareket ordusu m. kemal nutuk

[16] no’lu dipnotta bahsi geçen itiraf…

***

Gördüğünüz gibi bu sözler M. Kemal’in Nutuk’unda geçiyor. FETÖ darbe teşebbüsünü bahane ederek “dinden” soğuduğunu ifade edenlerin, niçin defalarca darbe yapan kemalistlerden dolayı “Atatürk”ten soğumadıklarını çok merak ediyorum. Demek ki bunlar samimi değil. Dolayısıyla darbeciyi put edinenler, cemaatlere vatanseverlik dersi vermeye kalkmasın. M. Kemal’in CHP’si kurulduğundan bu yana sünnisinden alevisine, sağcısından solcusuna herkese kan kusturdu[17], buna rağmen kemalistlerin hiçbir şey olmamış gibi utanmadan insan haklarından, demokrasiden, din hürriyetinden bahsetmeleri ve laikliğin mutlaka muhafaza edilmesi gerektiğine dair propagandaları; algı operasyonundan başka bir şeyle izah edilemez. Algı bombaları, tank ve F 16 bombalarından daha tehlikelidir. 15 Temmuz işgal teşebbüsünden sonra TV’lerde, Yusuf Kaplan’ın yerinde ifadesiyle “Laiklik pompalanıyor, cemaatler bombalanıyor!”[18]

Bu propagandaların tesiriyle bazı insanlar şuursuzca “Türkiye laiktir laik kalacak” diye tempo tutuyor. Bu laik “vatanperverler” niçin 15 Temmuz’da atmadılar bu sloganları, sahi neredeydiler o gece? Ben söyleyeyim, gıda stoklayıp benzin depolarını dolduruyorlardı! Bunlar sözde “anti-emperyalist”… Halbuki Fransa ve ABD’nin laikliğini müdafaa ediyorlar. Düşmanlarımız ta Osmanlı’nın son döneminden beri bize laikliği dayatıyor, pompalıyor.

Dönemin Ingiltere Başbakanı ve Islam düşmanı Gladstone’un “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız” mealindeki sözlerini hatırladınız mı? Işte bu hedeflerine “laiklik” ile ulaştılar. Allah Teala kimseyi düşmanının değerlerini müdafaa etme zilletine düşürmesin.

Ayrıca 15 Temmuz’da meydanlar “Türkiye laiktir laik kalacak” diye değil, “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” sadaları ile inledi. Halkımızın “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” sadaları ile darbeye karşı çıkmış olması, bunun demokrasi ve laiklik adına değil, Islam adına yapıldığının en bariz delilidir. Bu da şunu gösterir: bu vatanın evladları “laiklik” için değil, “Islam” için ölüme gitti ve gider. Binaenaleyh Laik değil, Islami bir idare istiyoruz.

Insanlar, M. Kemal’in dayattığı şekliyle “Tanrı uludur, Tanrı uludur” demedi… M. Kemal’e rağmen yine “Allahu Ekber” sadaları ile inletti meydanları.

Kemalizmin “laiklikle” vicdanlara hapsetmek istediği din, 15 Temmuz’da büyük bir patlamayla tekrar aid olduğu yere, yani meydanlara-hayata geri döndü ve idareye el koydu. Idarecilere düşen vazife, medya baronlarının pompaladıkları tezvirata değil; vicdanlardan taşan bu sese kulak verip gereğini yapmasıdır.

Bu kesim gelmiş bir de hiç sıkılmadan TV ekranlarına çıkıp şaşkınlık içinde şöyle soruyorlar: “bu kadar Profesör, doktor, polis, general, yazar-çizer nasıl oluyorda FETÖ gibi halkına ateş etme emrini veren birinin arkasından gidiyor? Neden ‘akıllarını’ kullanmıyorlar, sorgulamıyorlar?”

Allah var, haklı bir sual.

Ancak benim de bu kemalistlere bir sualim var: “nasıl oluyorda sizler, şapka için ‘gerekirse kurbanlar verelim’ diyen[19], halkını darağaçlarında sallandıran ve defalarca darbe yapan M. Kemal’in ardından gidiyorsunuz? Niçin o sürekli vurgu yaptığınız “akıl”ı kullanıp bir kere olsun onu sorgulamıyorsunuz? Hatta sorgulayanları ‘hain’likle itham ediyorsunuz? Niçin her yere heykellerini dikiyorsunuz?”

Zahmet edip sorgulamaya başladığınızda, eleştirdiğiniz hatta nefret ettiğiniz şeyleri aslında kendinizin de yaptığını fark edeceksiniz.

Ama eminim yine bildik sloganı atacaklar: “Atatürk olmasaydı olmazdık”. 15 Temmuz’da tanka kafa atan gençleri, kaptığı sopayla meydanlara koşan nineleri, tankların üstüne çıkan amcaları, darbecilerin üzerine yürüyen teyzeleri görüp de hala bu sloganı atan varsa, bana göre ya cahildir, ya da “vatan haini”dir.

Şayet darbeciler başarılı olsaydı, kuracakları yeni düzende, darbeci M. Kemal gibi gelecek nesillere “kahraman” olarak takdim edileceklerdi. Böyle olacaktı… Hiç şüpheniz olmasın. Allah Teala Milletimizi-Ümmetimizi korusun.

***

Müslümanlara Çağrı…

Eğer bu zaferi “meydan”dan “medya”ya ve oradan da “masa”ya taşıyamazsak 15 Temmuz Zaferi’nin bir anlamı kalmaz. Biz Müslümanlar olarak “meydan”larda zafer kazanmamıza rağmen, kemalistler “medya”da yoğun propaganda yaparak FETÖ üzerinden cemaatlere ve Islam’a saldırıyor. Bir de utanmadan “masa”da siyasi liderleri aracılığıyla yeni dönemde “Laikliğin” olması gerektiğini söylüyorlar. Sanki bugüne kadar yapılan darbeler “laiklik ve Atatürkçülük” adına yapılmamış gibi… Kemalistlerin FETÖ üzerinden bütün cemaatlere saldırması bir ingiliz oyunudur. Hakikaten onlar da IŞID üzerinden Islam’a saldırmıyor mu? Kemalistlerin zihin kodlarını Ingilizler kurduğundan aslında bunda şaşılacak bir durum yok.

Eğer kemalistlerin “medya”daki bu saldırısına yine “medya” üzerinden cevap veremez ve kendi fikirlerimizi siyasi liderlerimiz aracılığıyla kabul ettiremezsek “masa”da kaybederiz. Böylece 15 Temmuz’da “meydan”larda elde ettiğimiz zafer heba olur. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda elde ettiğimiz zaferin Lozan masasında kaybedilmesi gibi. Tekrar aynı oyuna gelmeyelim!

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Zaman Gazetesi 10 Şubat 1998.

Ayrıca bakınız; Aksiyon Dergisi 10 Şubat 1998.

[2] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

Bakınız; http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/22/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ingiliz-valisi-olmak-istedi/

[3] Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

Ayrıca bakınız;

– Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

– Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

M. Kemal’in Ingilizlerle olan münasebeti hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

http://belgelerlegercektarih.com/2015/11/20/m-kemal-ataturk-tapinakci-miydi-kemalist-turkiyeyi-tapinakcilar-mi-kurdu/

[4] Ehli Sünnet Alimleri, hıyanetinden çok evvel FETÖ’nün yanlış yolda olduğunu belirtmiş ve reddiyeler yazmıştır:

Mesela Ebubekir Sifil hocanın, “Çağdaş Nurculuk Mu, Bid’atkârâne Bir Hıyanet Mi?” başlıklı makalesi başta olmak üzere birçok reddiyeleri bulunmakta ve bu hareketin din anlayışı tenkid edilmektedir. Bakınız;

https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/cagdas-nurculuk-mu-bidatkarane-bir-hiyanet-mi/

Başka bir makalesi için bakınız; Ebubekir Sifil, “Dinlerarası Diyalog ve Misyonerlik Faaliyetleri”, Inkişaf Dergisi – Eylül-Kasım 2005:

https://ebubekirsifil.com/dergi-yazilari/dinlerarasi-diyalog-ve-misyonerlik-faaliyetleri-inkisaf-dergisi-eylul-kasim-2005-arsiv/

Diğer makaleleri için bakınız;

https://ebubekirsifil.com/dosya/dinler-arasi-diyalog-dosya/

Yalnızca Ebubekir Sifil hoca değil, Ali Eren, Kadir Mısıroğlu ve Cübbeli Ahmet Hoca ismiyle tanınan Ahmed Mahmud Ünlü de FETÖ’ye reddiyeler yapmışlardır.

Ali Eren’in iki ciltlik eseri için bakınız;

Ali Eren, Dinde Deformistler, 2 cild, Yasin Yayınevi, 2013.

Ali Eren bu tarihten evvel de gazetede FETÖ’yü tenkid ediyordu.

Atatürkçülerin “deli” dedikleri Kadir Mısıroğlu ise FETÖ’nün hıyanetini taa 1995 yılında TV ekranlarında anlatmıştı. Anlatmakla kalmadı, sonunu da haber verdi: “Papaz bile olamaz, sıfıra müncer olacak!”

NOT: Kaldı ki Kadir Mısıroğlu’nun deli raporu falan yoktur. Bu meseleyi sohbetlerinde tafsilatıyla anlatmıştır.

Ayrıca Mısıroğlu, FETÖ’nün Ehl-i Sünnet’e aykırı hareket ettiğini “Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri cild 3” (Sebil Yayınevi, Istanbul 2012) isimli kitabında ispatlamakla kalmamış, bu yapı ile alakalı “Asrın Ihaneti Paralel Yapı veya F. Gülen’in Günah Galerisinden Sayfalar” (2015) isimli müstakil bir eser de kaleme almıştır. 2016 yılında neşredilen “Kırk Görgü Şahidinden Naklen Benden Tarihe Haberler” isimli eserinde ise Said Nursi’nin talebelerinden Hüsrev Altınbaşak’ın kendisine FETÖ’nün hain olduğunu söylediğini naklediyor. (sayfa 530 ve devamı)

Cübbeli Ahmed hocanın sohbetlerinde bu yapıyı uzun süredir tenkid ettiği ve reddiyeler yaptığı görülüyor. Bununla alakalı bir kitap da neşretmiş ve kendisini sevenlerin bu yapıyla mücadeleyi bırakmamasını vasiyet etmiştir:

Ahmed Mahmud Ünlü, Islam Alemini, Özellikle de Vatanımızı Tehdit Eden 3 Büyük Tehlike Hakkında 3 Vasiyetim, Arifan Yayınları, 2010.

3 Vasiyet Hakkında:

1-Diyalogçuların misyoner faaliyetlere yol açıp, insanların Hıristiyanlaşmasına ve neticede Türkiye’nin bölünmesine sebep olması.
2-Ehl-i Beyt mezhebi adı altında sünni Müslümanların Şi’ileştirilmesi.
3-Selefi düşünce adı altında Vehhabiliğin aşılanması.

[5] Iskilipli Atıf Hoca Neden Idam Edildi? Bütün Iftiralara Cevaplar:

http://belgelerlegercektarih.com/2015/02/08/iskilipli-atif-hoca-neden-idam-edildi-tum-iftiralara-cevaplar/

[6] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/06/18/ingiliz-muhipler-cemiyetine-uye-olan-hocalar-hain-miydi/

[7] Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivi, 39-14192 ve B.II.

Ayrıca bakınız; Cengiz Dönmez, Ingiliz Muhipler Cemiyeti, 2. Baskı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2008, sayfa 78, 85.

[8] Manda için kendisine yöneltilen bir soruya Abdullah Cevdet şu cevabı vermektedir: “…Biz intihab (seçim yapma) değil, kabul mevki’indeyiz ve benim ümidim. Ingiliz yardımına ma’tufdur…”.

Bakınız; “Doktor Abdullah Cevdet Bey’le Mülakat”, Peyam, 25 Teşrinisânî 1919-1 Rebiy’ülevvel 1338, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, Istanbul 1981, sayfa 296.

[9] Doktor Abdullah Cevdet’in Aklı Selim adıyla Fransızcadan tercüme ettiği kitap, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında 1928’de Arap, 1929’da ise Latin harfleriyle olmak üzere iki kez neşredildi ve basımı Istanbul’da Devlet Matbaası’nda gerçekleştirildi.

Bakınız; 1995 yılında Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitabın “önsöz”ü. (sayfa 27)

[10] Ingiliz mandacısı ve Ingiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurucularından Abdullah Cevdet’in M. Kemal ile bir görüşmesi hakkında malumat için bakınız; Abdullah Cevdet, “Gazi Paşa’nın Köşkünde”, Içtihad, no. 194, 15 Kânûnievvel 1925 sayfa 3813-6.

[11] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 713.

[12] M. Kemal emperyalist batının şapkası için kendi halkını darağaçlarında sallandırdı:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/

[13] Osmanlı Meclisi’ne yaptığı darbe hakkında malumat için bakınız:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/10/m-kemal-ataturkun-ingiliz-istihbarati-ile-gizli-iliskisi-desifre-oldu/

[14] Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ve dualarla açılmış olan Birinci Meclis’e yaptığı darbe için bakınız;

M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 727, 728.

Ayrıca bakınız;

Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, (Hazırlayan: Cemal Kutay), Tercüman Yayınları, Istanbul 1980, sayfa 100.

Alimlerin Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü hakkında tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

[15] Bu hususta geniş malumat ve kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/10/mason-ustadi-itiraf-etti-sultan-abdulhamidi-biz-devirdik/

[16] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 739.

[17] Cumhuriyet devrinde Alevilere yapılan zulüm için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2016/07/23/cumhuriyet-aleviligi-yasakladi/

[18] Yusuf Kaplan’ın “Geliyorum diyen tehlike: Laiklik pompalanıyor, cemaatler bombalanıyor!” başlıklı makalesinin tamamı için bakınız;

http://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/geliyorum-diyen-tehlike-laiklik-pompalaniyor-cemaatler-bombalaniyor-2030919

[19] M. Kemal’in şapka uğruna “gerekirse kurbanlar verelim” dediğine dair kaynaklar:

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, 5. Baskı, Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1997, sayfa 221, 222.

Ayrıca bakınız;

K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kadir Mısıroğlu: Shakespeare Müslümandır, gerçek adı Şeyh Pir’dir

Kadir Mısıroğlu: Shakespeare Müslümandır, gerçek adı Şeyh Pir’dir

*

shakespeare müslüman mi shakespeare seyh pir seyh peer kadir misiroglu seyh pir, kadir misiroglu shakespeare

William Shakespeare…

***

Beyaz TV ekranlarına çıkan Kadir Mısıroğlu, Shakespeare için “gizli müslüman” dedi ve gerçek adının “Şeyh Pir” olduğunu iddia etti. Mısıroğlu’nun bu açıklaması sosyal medyadaki cahiller tarafından istihza malzemesi yapıldı. Halbuki bu mesele Ingiltere’de bile eskiden beri münakaşa mevzuu olmuş bir konudur. Bazı yazarlara göre Shakespeare müslümandı, bazılarına göre ise değildi. Mısıroğlu’nun bu iki görüşten birini tercih etmesinde garip karşılanacak ne var?

Türkiye’de “Hz. Muhammed’in Hayatı” (sallallahu aleyhi ve sellem) isimli kitapla tanınan tasavvuf uzmanı Martin Lings, Shakespeare’in müslüman olabileceği kanaatindedir ve onun sufi olduğunu yazar.[1]

Nitekim Vanessa Thorpe, “The Guardian”da Shakespeare ile alakalı “Sufi or not Sufi? That is the question” (Sufi mi değil mi? Sual bu) başlıklı bir makale kaleme alır.[2]

*

shakespeare müslüman mi shakespeare seyh pir seyh peer kadir misiroglu seyh pir, kadir misiroglu shakespeare the guardian vanessa thorpe

 Vanessa Thorpe’un [2] no’lu dipnotta bahsi geçen makalesi…

***

Aynı şekilde Ali Jaafar da “Sufi or not Sufi? Was Shakespeare a Muslim?” (Sufi mi değil mi? Shakespeare müslüman mıydı?) başlıklı makalesiyle bu tartışmalara katılır.[3] Bu mevzuda daha birçok makale var.

Yani eğer sufiyse, o halde “Şeyh” denmesinde hiçbir gariplik yoktur.

Zaten Idries Shah’ın “The Octagon Press” tarafından Londra’da basılan “The Sufis” isimli eserinde Shakespeare’e “Şeyh Pir” dendiği yazmaktadır. Bu eserin ilk baskısı 1964 tarihlidir.[4]

*

shakespeare müslüman mi shakespeare seyh pir seyh peer kadir misiroglu seyh pir, kadir misiroglu shakespeare ali jaafar daily star

[3] no’lu dipnotta sözü edilen; “Sufi mi değil mi? Shakespeare müslüman mıydı?” başlıklı ingilizce makale…

***

Ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Doç. Dr. Semih Çelenk, “Radikal” gazetesinde yayınlanan bir makalesinde şu malumatı vermektedir:

“Peter Brook “Evoking Shakespeare”de, Rusya’da karşılaştığı bir seyircinin ona Shakespeare’in Özbek olduğunu söylediğini, “Sheik”in Şeyh “Peer”in ise erdemli kişi (yani pir) anlamına geldiğini, dolayısıyla Shakespeare’in bir kod adı olduğunu ve kendisinin aslında bir kripto-Müslüman olduğunu iddia ettiğini yazıyor.”[5]

Bu satırlar 24 Nisan 2005 tarihinde yazılmış… Yani Kadir Mısıroğlu’nun “garip” bulunan beyanından 11 sene evvel. Peki bu kemalistler ve Hürriyet’te yazan Ahmet Hakan denen zat niçin sözkonusu makale yazarıyla alay etmediler? Çünkü o, Kadir Mısıroğlu gibi M. Kemal’in gerçek yüzünü ifşa eden yazılar kaleme almıyordu. Kadir Mısıroğlu kemalist laik rejime karşı olduğu ve buna rağmen fikirleri geniş kitleler tarafından kabul görmeye başladığı için itibarsızlaştırmak icab ediyor. Mesele bu! Başka hiçbir şey değil…

*

shakespeare müslüman mi shakespeare seyh pir seyh peer kadir misiroglu seyh pir, kadir misiroglu shakespeare riyaz timol

Riyaz Timol’un 2011 yılında “Milli Shakespeare Günü” anısına “1st ethical”da yayınlanan makalesi:

“Putting the Shaykh into Shakespeare”

***

Şayet mesele bir “uydurmasyon”a tepki olsaydı, bu durumda ilk adres M. Kemal’in kendisi olmalıydı. Zira o, hiçbir yerde duyulmamış olmasına rağmen “Amazon Nehri”nin türklerin “Amma Uzun Amma uzun” sözünden çıktığını “bir yerinden” uydurmuştur. Fakat bu “uydurmasyon”a rağmen M. Kemal’e adeta tapıyorlar. Hayret bir şey doğrusu. Bu zırvalar yalnızca bununla da sınırlı değil. “Niagara şelalesi”nin ismi de türklerin “Ne yaygara Ne yaygara” sözünden meydana gelmiş.

Ünlü filozof Aristoteles (Aristo) ise “Ali ustadan” geliyormuş.[6]

M. Kemal’in “Güneş Dil Teorisi”ne göre böyle!.. Yani kemalistler ve Ahmet Hakan alay etmek için bir şeyler arıyorlarsa, M. Kemal’in icraatlarına baksınlar, zira orada bol miktarda “malzeme” bulabilirler.

Kemalistlere soruyorum: Ingiltere’de münakaşaya sebep olmuş bir meseleyi gündeme getiren Kadir Mısıroğlu’na “cahil” ve “safsatacı” diyeceksiniz, ama dünyada hiç kimsenin iddia bile etmediği safsatalarla devletin dil politikasını şekillendiren M. Kemal’i kahraman-dâhî-süper zeka ilan edeceksiniz, öyle mi? Ne diyelim, kemalizm beyninizi iyi yıkamış.

Hem Shakespeare neden müslüman olamasın? Islam’a ve türklüğe aykırı onlarca icraata imza atan M. Kemal’e dindar ve türk diyenler, mesele Shakespeare olunca niçin bunu ihtimal dahilinde görmüyorlar?

Hakikaten inanılacak gibi değil;

– Türklerin inanç, örf, adet, kültür, gelenek ve töresine uygun bir kanun yapmak yerine, bayrağı haç olan Isviçre’den Medeni Kanun alan,
.
– Eski Türklere ait bir başlık yerine, Yahudi dininin sembolü olan şapkayı Müslüman millete dayatan,
.
– Göktürk alfabesi yerine Latin alfabesini kabul eden,
.
– Alaturka musikiyi yasaklayıp Alafranga müziği empoze eden,
.
– “Paşa” kelimesi yerine fransızlardan “General” kelimesini alan M. Kemal’e; “ATATÜRK” diyerek onu Türklere -haşa- ATA yapanlar;
.
“Ey içki, eğer senin adın yoksa, sana iblis adını verelim” diyen Shakespeare’in müslüman olma ihtimalini alaya alıyorlar.

Kısaca, Islam’a uygun sözleri bulunan Shakespeare’in Müslüman olma ihtimali, türklük yerine batıcılık-gavurculuk yapan ve babasının kim olduğunu bilmediğini bizzat itiraf eden M. Kemal’in, “Türk” olma ihtimalinden fazladır.[7]
.
Shakespeare’in müslüman olup olmadığı esasen mühim değildir, olmayabilir de… Ancak onunla alakalı bu tür tartışmaların Ingiltere’de bile yapılmış olmasına rağmen sanki Kadir Mısıroğlu’nun bir uydurmasıymış gibi lanse edilmesi hiç hoş değil.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Martin Lings’in Shakespeare hakkındaki çalışmaları için şu eserlerine bakılabilir:

“Shakespeare’s Window into the Soul: The Mystical Wisdom in Shakespeare’s Characters.”

“The Secret of Shakespeare.”

“Sacred Art of Shakespeare: To Take Upon Us the Mystery of Things.”

[2] Vanessa Thorpe, “Sufi or not Sufi? That is the question” (Sufi mi değil mi? Sual bu), The Guardian, 24 Ekim 2004.

[3] Ali Jaafar, “Sufi or not Sufi? Was Shakespeare a Muslim?” (Sufi mi değil mi? Shakespeare müslüman mıydı?), Lebanon News: The Daily Star, 30 Kasım 2004.

[4] Idries Shah, The Sufis, The Octagon Press, Londra 1964, sayfa 220.

[5] Doç.Dr. Semih Çelenk, “Shakespeare olmak ya da olamamak”, Radikal Gazetesi, 24 Nisan 2005.

[6] M. Kemal’in “Güneş Dil Teorisi” kapsamında uydurulan sözlerin kaynakları ve geniş malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

[7] M. Kemal’in babasının kim olduğu bile belli değildi. Nitekim o, babasını tanımadığını hizmetçisi Cemal Granda’ya söylemişti.

Işte Granda’nın hatıratından ilgili bölüm:

“Fakat Atatürk, bu Cemal adına tutulmuş olacak ki yeniden seslendi:

– Bu Cemalettin ismini kim koydu sana?

Artık adamakıllı korkmağa başlamıştım;

– Babam, diye cevap verdim.
– Öyle ise baban ne adammış senin. Diye sertçe çıkıştı.

Bunun üzerine:

– Ben babamı tanımıyorum. Deyince yüzü daha da sertleşti:
– Babamı tanımıyorum ne demek? Sen babasız mı doğdun? Baban yok mu senin?..
– Ben dokuz aylıkken babam ölmüş.

Atatürk üzüldüğümü yüzümden okumuş olacak ki, birden sesini yumuşattı:

– Ananı tanıyorsun ya yeter!.. Dedi. Ve biraz durduktan sonra ekledi: Ben de babamı tanımıyorum ya…”

Bakınız;

Cemal Granda, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 19-21.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Cumhuriyet Aleviliği Yasakladı

Cumhuriyet Aleviliği Yasakladı

Bir yazımızda Alevilerin M. Kemal’i tasvip etmediğini, bunun üzerine M. Kemal’in istihbarat teşkilatını kullanarak Alevileri kendisine bağladığını belirtmiş ve normal şartlarda Alevilerin, Tekkelerini kapatan M. Kemal ve rejimini desteklemelerinin kesinlikle mümkün olmayacağına dikkat çekmiştik.[1]

“Alevilerin Kemalizm’le Imtihanı” isimli kitabında, kemalist rejim için “tek parti diktatörlüğü” tabirini kullanan Alevi düşünür Cafer Solgun da “Aleviliğin M. Kemal tarafından yasaklandığını” delilleriyle ortaya koyar ve “Cumhuriyet’in Alevileri özgürleştirdiği” şayiasının bir “hurafe”den ibaret olduğunu savunur. Cafer Solgun’un kitabından bazı kısımları -kısaltarak- istifadenize arz ediyoruz:

Aleviler konusunda toplumda hakim bir yanılgı var ve bu yanılgının, özellikle de Alevi toplumu içerisinde hayli “yerleşik” bir nitelik kazandığını biliyoruz. Denir ki Atatürk ve Cumhuriyet, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde bir cumhuriyet kurdu, laikliği getirdi, Alevileri özgürleştirdi. Yıllardır bu “yanlış” ve “yanılgılı” duruma ayna tutmaya çalışıyorum.(…)

Hemen belirtmeliyim, bu gerçeği sadece ben görüyor, biliyor değilim. Bence konuyla ilgili olan herkes biliyor. Ama şu ya da bu nedenle böylesi “netameli” bir konu üzerinde durmak, gerçeği yüksek sesle dillendirmek işlerine gelmiyor. Siyasetçi, siyasi hesaplar yaptığı için; yazar-çizer erbabı başını ağrıtmamak için; üniversiteler resmi ideoloji mantığı ile sakatlandıkları için, velhasıl nedenler, gerekçeler muhtelif, ama hepsi de özünde, resmi ideoloji yalanlarından en belli başlı olanlarından birini oluşturan bu konuyla ilgili gerçeği görmekten ya da gördüğünü, bildiğini yüksek sesle dillendirmekten imtina ediyor. (…)

Osmanlı’nın “resmen” yapmaktan uzak durduğunu Cumhuriyet yapmış ve “devrim”, “reform” adı altında “gericilik”, “feodalite”, “irtica” ve “mürtecilik” saydığı Aleviliği “resmen” yasaklamıştır. Evet; “irtica” deyince daha çok Alevilerin “hassas” oldukları bir damara basılmış olduğu düşünülüyor. Ama cumhuriyeti kuranların gözünde Aleviler (de) yıllardır son derece keyfi ve sübjektif anlamlar yüklenerek kullanılan bu kavram ve kategori içerisinde görülüyor, değerlendiriliyorlar. Çok açık belgeleri, kanıtları var.(…)

30 Kasım 1925’te “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve ılgasına Dair Kanun” kabul edildi ve Aleviliğin yasaklanmasıyla ilgili süreç, bu kanunla beraber tamamlanmış oldu.[2]

Bu kanunla yüzlerce yıllık evveliyatı bulunan Alevi tekke ve dergahları kapatıldı, buralardaki maddi ve manevi değerlere el konuldu. “Şeyh, seyit, dede, pir, derviş, mürid, mürşit, çelebi, baba” gibi Alevi inancında hayati bir önemi bulunan dinsel unvanlar yasaklandı. Bilindiği üzere bu unvanların sahipleri, daha çok sözlü kültürle kendisini gelecek kuşaklara taşıyan Aleviliğin yaşamasında birinci derecede önem ve sorumluluk taşımaktadırlar. Aleviliğin “dede-talip” ekseninde yaşanan bir inanç ve ibadet biçimi olduğu dikkate alınacak olursa, “dede” veya “pir” olmanın yasaklanmasının, doğrudan Aleviliğin yasaklanması demek olduğu açıklıkla anlaşılacaktır. Alevi inanç rehberleri, bu yasa ile birlikte “falcı, üfürükçü, büyücü” türü sahtekarlıklarla aynı kefe içerisinde değerlendirildi. Aleviliğe özgü giyim-kuşam şekilleri de yasaklandı. Kanunun getirdiği yasaklara uymayanlar, hapis ve para cezalarına çarptırılacaktı.

Kanun gereği hemen yerine getirildi. Sadece yasak getirmekle “gericiliğin, cehaletin” ortadan kaldırılmasının mümkün olmayacağı düşüncesinden hareketle, ilgili devlet kurumlarının yanı sıra, basın ve diğer ideolojik eğitim ve manipülasyon aygıtları da derhal harekete geçirildi. Devlet, Aleviliği yasaklamakla kalmadı, toplumda Alevilerin aşağılanmasına, izole edilmesine, hakarete uğramasına, “yeraltına” inmesine öncülük etti. Aslında bir bütün olarak toplumun inançlarına karşı taarruza geçilmişti ama bu saldırıdan en çok etkilenen ve zarar görenler Aleviler oldu. Rejimin efendileri insanların dini inançlarının yürürlüğe koydukları “medeniyet” projesinin önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorlardı; ama dini tamamen yasaklamaya cüret edememişler, onu Diyanet aracılığıyla kontrol altına almayı hesaplamışlardı. Aleviler ise zaten “mağdur” bir kesimdi, kendini savunacak gücü, mecali yoktu ve kendi içinde parçalıydı. Bu nedenle onların gözlerinin yaşına bakan, aldırış eden olmadı…

Aleviliğin yasaklanmasına paralel olarak düğmesine basılan dönemin gazetelerinde Alevilik, Kızılbaşlık, Bektaşilik üzerine çok sayıda karalayıcı mahiyette yazılar, yazı dizileri yayımlandı. Örneğin “Büyük Gazete” isimli gazetenin 1926 yılında konuyla ilgili yayınladığı yazılar okurlarına şu şekilde duyurulmaktaydı:

“Aziz kariler (okurlar)… Bu yazıları nefretle, istikrahla (iğrenerek) satır satır okuyunuz ve bizi yıllarca, asırlarca medeniyetten geri bırakan bu yuvaları lanetle yad ediniz ve Büyük Gazi’nin (M. Kemal) işaret ettiği büyük medeniyet hedefine süratle ilerleyiniz.”[3]

Bütün zamanların resmi ideoloji sözcüsü “Cumhuriyet” gazetesi de boş duruyor değildi elbette. Bu gazetenin haftalık eki “Haftada Bir Gün” adlı yayında, muhtemelen takma isimli birinin imzasıyla (Zafer Sihmu), 1927 yılında “Dersim Kızılbaşları” başlığıyla 8 bölüm halinde yayınlanan yazı dizisi, örneklerden sadece biridir. Bu yazı dizisinin tamamında Alevi-Kızılbaşlar, Dersimliler aşağılanmakta, “mahluk” olarak adlandırılmakta, inanç rehberleri için ise adeta hakarette sınır ve ölçü tanınmamaktadır.

Gazetenin, “Senelerce Dersim Havalisinde Tedkikat Yapan Bir Muharrir Kızılbaşlar’ın Bütün Esrarını Anlatıyor” sözcükleriyle duyurduğu yazı dizisinde, gazetecilikten çok istihbaratçı olduğu anlaşılan kişinin “beyaz adam” dili dikkat çekicidir. Dersimlilere ve Alevilere yönelik taşıdığı kin ve nefret duygularını hiçbir şekilde kontrol etme gereği dahi duymamıştır. Mesela Dersim seyidlerini şöyle tasvir ediyor:

“Bir seyidin manzarası kadar korkunç, iğrenç bir şey tasavvur eylemek için bizzat seyidi görmelidir. Babalarını istihlaf eden bu gulyabaniler ahaliye karşı mafevkelbeşer bir kuvveti haiz görünmek için kılık ve kıyafetlerini, şekil ve hallerini öyle bozmuşlardır ki… (…) Seyidi bu galebelik libası altında tetkik eyleyebilirsiniz. Çünkü yanına yaklaşmaya imkan yoktur… O kadar pis kokar ve kokusu o kadar boğucudur ki yaklaşanlar adeta tesemmüm etmiş (zehirlenmiş) gibi mide bulantısına uğrarlar.”[4]

Alevilerle ilgili birbirinden alçakça, rezil ve iğrenç “cinsel sapkınlık” hurafelerinin yer aldığı “edebiyat” eserleri içerisinde Yakup Kadri’nin “Nur Baba”, Refik Halid Karay’ın “Kadınlar Tekkesi”, Reşad Nuri Güntekin’in “Tanrı Dağı Ziyafeti” adlı romanları da vardır. Bu romanlar, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “tavsiye ettiği” kitaplar olmuş, bazıları tiyatrolarda da sahnelenmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nur Baba”sında sözde bir Bektaşi tekkesindeki olaylar anlatılmakta, bu tekkenin “şeyhinden” hareketle Aleviler karalanmaktadır. Roman, kitap olarak basılmadan önce 1922 yılında “Akşam” gazetesinde tefrika edilmiş. Bu roman ve anlattıklarıyla, M. Kemal’in hayli ilgili olduğunu ortaya koyan anlatımlar var. Sadi Borak, “Atatürk ve Din” adlı kitabında şöyle yazmış:

“M. Kemal, tekkeler kapatıldıktan sonra Bektaşi Babası Ali Nutki (Halk içinde ‘Nuri Baba’ olarak bilinirmiş) ile Haydar Naki Beyleri davet etmişti. Atatürk sohbet esnasında Ali Nutki Baba’ya ‘Bana Bektaşi tarikatının hususiyetlerini anlatır mısınız? Bu arada bir saki meselesi varmış, bu nedir?’ der. Buna Babalar cevap verir. Sohbetin ilerleyen zamanında Atatürk ‘Nur Baba kitabıyla sizin hususi hayatınız yazılmış diyorlar, doğru mudur?’ der. Ali Nutki Baba ‘Efendim Yakup Kadri Bey’in bir şakası olacak. Fakirin hayatı dost ve müritleri arasında geçerdi, hele dergahlar kapandıktan sonra daha da tenhalaştı,’ der. Atatürk bunun üzerine Yakup Kadri’yi davet ettirir. Yakup Kadri, Ali Nutki Baba’yı görünce şaşırır. Daha sonra Yakup Kadri’ye dönerek, ‘Yazdığınız Nur Baba romanı Ali Nutki Baba’yı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdır,’ der.”[5]

*

atatürk aleviler, m. kemal aleviler yakup kadri karaosmanoglu nur baba kemalizm aleviler sivas madimak cumhuriyet aleviler, alevilik yasaklandi

M. Kemal’in kalemşörlerinden Yakup Kadri’nin, Alevileri “cinsel sapık” olarak lanse ettiği “Nur Baba” adlı kitabının kapağı…

***

atatürk aleviler, m. kemal aleviler refik hald karay kadinlar tekkesi kemalizm aleviler sivas madimak cumhuriyet aleviler, alevilik yasaklandi

Refik Halid Karay’ın “Kadınlar Tekkesi” adlı kitabının kapağı…

***

Yakup Kadri’nin Alevileri alçakça ve ahlaksızca “cinsel sapık” olarak lanse ettiği Nur Baba adlı romanı, yakın zamanda Yalçın Küçük’ün “Aydınlık” gazetesindeki köşesine konu oldu.[6]

Yalçın Küçük “Nur Baba” başlıklı yazısında şunları yazmış:

“Bu yepyeni mükemmel romanı okurken ‘Eyes Wide Shut’ filmini şart görüyorum. (Çirkinliğinden dolayı sansürlüyoruz)… Yalnız bu mum söndü ve daha ilerisi, çırılçıplak muaneka ve kucaklaşma, ‘Nur Baba’ vesilesiyle ve ayrıca hep söz konusu edilmişti, ben icat emiyorum.”

Yalçın Küçük’ün bu rezil yazısını “Aydınlık” gazetesi, muhtemelen olası tepkilerden çekindiği için hemen web sitesinden kaldırdı. Yalçın Küçük’ün bu gazetenin web sitesinden bütün yazılarına ulaşma imkanınız var ama 4 Ekim 2011 tarihli bu yazısı yok.

Bu rezil yazı yayımlandığı gün üyesi olduğum Alevilerin bir mail grubunda bu alçakça yazıyı eleştirmeye yeltenen birkaç kişi hemen başka kişilerin mail bombardımanlarıyla bastırıldı. Alevi kurumlarından hiç ses çıkmadı. Daha önce benzer durumlarda, Aleviler hakarete uğradığında hemen harekete geçen bu kurumlar, bu sefer, herhalde söz konusu olan “Aydınlık” ve “Yalçın Küçük” olunca, sessiz kalmayı yeğlediler. Bu satırların yazıldığı esnada, sadece Yüzleşme Derneği tarafından benim imzamla bir protesto ve aleni suç duyurusu açıklaması yapılmıştı.[7]

Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki bu saldırı, aşağılama, hakaret kampanyası ile, Alevilerin toplumdan iyiden iyiye tecrit olması ve elbette ki asimile olmaları hedefleniyordu. Bu, yeterince açık olmalı. Alevi şair ve yazar Hüseyin Şimşek, bu tablodan hareketle haklı olarak “Alevileri taşralı Sünniler değil, asıl muktedirler aşağıladı,” sonucuna varıyor.

Dahası da var… Alevilik bir inanç olarak yasaklanacak da, Alevilerin inanç ve ibadet biçimleri açısından nasıl bir önem atfettikleri bilinen “tanbur”, yani bildiğimiz “bağlama” serbest mi olacaktı? Resmi ideoloji zihniyeti ve tek parti diktatörlüğünün iyiden iyiye kurumlaştırıldığı bir dönemde, 1930 yılında, Içişleri Bakanı Şükrü Kaya valiliklere gayet mühim bir genelge gönderir. Bu genelge ile Alevilerin ibadet enstrümanlarından tanbur yasaklanır!

Bilindiği üzere, Şarkışlalı Aşık Veysel ünlü ve aynı zamanda yaşamı boyunca sistemle ters düşmemeye büyük özen göstermiş bir ozandır. Yaşar Kemal’in 1960’lı yılların başlarında “Ant” dergisinde yayımlanan anlatımı, saz yasağının sistemle barışık olmaya özen gösteren ozanlar için de kati bir şekilde uygulandığını ortaya koyuyor. Yaşar Kemal’in Aşık Veysel’in ağzından konuyla ilgili anlatımı şöyle: “Bir zamanlar sazımla Sivas’a inemez olmuştum. Bir polis, bir jandarma sazımı görmesin; hemen elimden alıyor, doğru fırına atıyorlardı.”[8]

1931 yılında Jandarma Umum Komutanlığı’nın “zata mahsus” olarak hazırladığı ve 100 adet basılan “Dersim” adlı rapor-kitapta da Alevi-Kızılbaş gelenekleri, aynı iğrenç dille aşağılanmıştır. Dersim’in niçin ve ne şekilde yok edilmesi gerektiğine ilişkin görüş ve önermelerin derlendiği rapor-kitapta, Kürt, Zaza, Türkmen Alevi kadınlara yönelik çok sayıda alçakça iftiraya yer verilmektedir. “Zaza kadını Türkmen kadınlar gibi cinsi temaslara pek düşkündür,” denilen rapor-kitapta yer alan aşağılayıcı ifade ve iftiraların özellikle kadınlarla ilgili olması dikkat çekicidir: “Haftanın bir gündüzünü sevdiği bir erkekle geçirmek Kızılbaş kadının hakkıdır, işte buna oynaş tutmak derler. Kadın ancak gündüz oynaşmaya mezundur. Gece oynaş tutamaz. Kadının bu hareketi kocasına ve Kızılbaşlarca günah sayılmaz.”[9]

Bu gelişmelerin, Cumhuriyet’in Alevileri “özgürleştirdiği” şayiasının bir “hurafe”den ibaret olduğunu açıklıkla ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bu şayia, sonradan, siyasi gelişmelere paralel olarak ortaya atılmış ve yayılmıştır. “Siyasi gelişmelere paralel olarak” diye belirtmemin nedeni, ilk dönemlerde durumun çok açık ve net olması nedeniyledir. Alevilik resmen yasaklanmıştır. Osmanlı döneminde dahi yapılamayan Cumhuriyet döneminde yapılmıştır. Sistem, daha sonra Alevileri başka şekillerde kullanabileceğini düşünerek farklı arayışlar içerisine girmiş, başka senaryolar üretmiştir. Ama bunu yaparken de Alevileri, Aleviliği tanımama tutumunu sürdürmekten de geri durmamıştır.

Ilk olarak 1949 yılında (yani tek parti diktatörlüğünden demokrasiye geçildiği sırada: Kadir Çandarlıoğlu) Hasan Reşit Tankut’un CHP için hazırladığı raporda, Alevilerin CHP’ye yakınlaştırılması gereğinden bahsedilmiştir. Fakat bunun 1970’li yıllara değin başarılamadığını biliyoruz. Yasaklı Aleviler, inanç ve ibadetlerini yıllarca “gizlice” yerine getirerek yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır. Memleketlerini gizlemişler, Alevi kimliklerini saklamışlar, çaresiz ve savunmasız oldukları için yıllarca Alevi kimlikleri ile hayatın hiçbir alanında görünür olmamaya gayret etmişlerdir.

1960’lı yıllarda dünyada olduğu gibi Türkiye de sol bir rüzgarın etkisi altına girdi. Sosyalist düşüncelerle tanışan üniversiteli gençliğin asıl dinamik gücünü oluşturduğu bu sol dalga, en çok Alevileri etkiledi. Varlıkları tanınmayan, yasaklı ve “öteki” görülen bir iklim içerisinde şekillenmiş Alevi gençleri, “eşitlik, özgürlük” vaat eden devrimci görüşleri benimsemeye çoktan hazırdı. Ne var ki içerisine girdikleri sol yapılarda da “Alevi” olamadılar. Çünkü Türkiye’de sol-sosyalist düşünce ve akımlar, istisnalar bir yana, Kemalist fikriyat ve hassasiyetler içerisinde şekillenmişti. Temel refleksleri ve hatta “devrim” yapma tarzları Kemalist zihniyetin izlerini taşıyordu. Bülent Ecevit’in “ortanın solu” adını verdiği yeni bir politik konsept ile ortaya çıkıp “Milli Şef” Ismet Inönü’yü CHP Genel Başkanı koltuğundan etmesinin ardındandır ki Aleviler kitlesel olarak CHP’ye destek vermeye başlamışlardır. Alevilerin desteklediği CHP, “Halkçı Ecevit,” “Hakça Düzen” gibi en genel manasında “sol” sloganlarla kamuoyu önüne çıkan CHP’dir. 90’lı yıllarda olduğu gibi statükonun yılmaz savunucusu rolüyle aslına rücu eden CHP değil. Bu durum, Alevilerin CHP ve Kemalizm’le sorunlu ilişkilerini doğru anlamak bakımından üzerinden kolayca atlanamayacak bir önem taşımaktadır.

Aleviler varlıklarını yasaklayan, tartışmalı hale getiren, inançlarına en ufak şekilde bırakalım saygıyı tahammül dahi göstermeyen, kendilerini yok etmeye, asimile etmeye çalışan inkarcı resmi ideolojinin, aynı anlama gelmek üzere Kemalizm’in nasıl savunucusu haline geldiler? Varlıklarını yasaklayan bir zihniyet ve onun uygulamaları gözler önündeyken nasıl kendilerini “bizi Cumhuriyet özgürleştirdi,” görüşüne teslim ettiler? Yaşayabilmek kaygısı ile başvurulmuş bir “takiyye” durumu nasıl zamanla “sahici” hale geldi ve kendilerini “Alevi önderi” olarak lanse edenler “Sağcısı da, solcusu da bütün Aleviler Atatürkçü’dür,” şeklinde açıklamalar yapar hale geldiler? Alevilerin bilincinin çarpıklaştırılmasının misyonerleri oldular?

Aleviler neden “Kemalist” ve “Atatürkçü” olmaya mecbur ve mahkum olsunlar? Sadece genel bir özetini ortaya koymaya çalıştığım bütün bu gerçeklere rağmen hem de?

Korkularını, tedirginliklerini, önyargılarını yüzleşerek aşmış bir toplum olmayı başarmak zorundayız. Çünkü o korku, tedirginlik ve önyargılar “bize” ait değildir, empoze edilmiştir. Herkesin “öteki” değil, “kendi” olabildiği bir Türkiye, Alevi sorunu da dahil, yaşadığımız sıcak sorunların tamamı açısından çözümün anahtarıdır. Bu da devlet ve toplum olarak resmi ideolojiden, resmi ideoloji mantığından kurtulmayı, arınmayı kaçınılmaz kılmaktadır.[10]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] M. Kemal’in Alevileri kendine bağlamak için Istihbarat Teşkilatı’nı kullandığına dair bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2013/03/11/ataturk-ve-aleviler/

[2] 30 Kasım 1925 tarih ve 677 numaralı kanun. 13 Aralık 1925 tarih ve 243 sayılı Resmi Gazete.

[3] Ibrahim Bahadır, Alevi-Bektaşi Kadın Dervişler, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yayınları, Köln (Almanya) 2004, sayfa 199.

[4] Cumhuriyet Gazetesi eki: Haftada Bir Gün, sayı 25, 1927. Aktaran: Mehmet Bayrak, Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik, Özge Yayınları, Ankara 2004, sayfa 404, 405.

[5] Sadi Borak, Atatürk ve Din, sayfa 56, 57. Aktaran: Ibrahim Bahadır, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Alevi Tarih ve Kültürü, Bielefeld Alevi Kültür Merkezi Yayınları, Mart 2002, sayfa 209, 210.

[6] Aydınlık Gazetesi, 4 Ekim 2011.

[7] Yalçın Küçük’ün 4 Ekim 2011 tarihli Aydınlık gazetesinde yayımlanan ve aynı gün adı geçen gazetenin web sitesine konulduktan çok kısa bir süre sonra yayından kaldırılan “Nur Baba” başlıklı köşe yazısının tamamını Cafer Solgun’un kitabından okuyabilirsiniz.

[8] Aktaran: Ahmet Güven: Türkülerimiz, Kıskısrak dergisi, Sayı 2, 2008.

[9] Aktaran: Ali Murat Irat, Devletin Bektaşi Hırkası-Devlet, Aleviler ve Ötekiler, Chiviyazıları Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 62.

[10] Tafsilat için bakınız; Cafer Solgun, Alevilerin Kemalizm’le Imtihanı, Timaş Yayınları 2011.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın & Seçme ve Seçilme Hakkı

Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın: Nezihe Muhiddin & Kadınlar seçme ve seçilme hakkını söke söke aldı

Kemalist rejimin övündüğü inkılapların başında “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının” verilmesi ve Isviçre’den alınan Medeni Kanun gelir.

Halbuki gerçekler hiç de öyle değil. Kadınlar üzerine yaptığı yayınlarla dikkat çeken Prof. Dr. Ömer Çaha’ya göre 1926’da Isviçre’den alınan Medeni Kanun kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlamadı. “Women and Civil Society in Turkey” isimli kitabında kadınlar aleyhindeki maddeleri sıralayan Prof. Çaha, Isviçre Medeni Kanunu’nun kadınlara verdiği hakların, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi’nin kadınlara verdiği haklardan geride olduğunu ifade eder.[1]

Gelelim kadınların seçme ve seçilme hakkına…

Evvela şunu belirtelim; M. Kemal döneminde bırakın kadınları, erkeklerin bile seçme hakkı yoktu.

*

atatürk secim m. kemal secim kadinlara secme ve secilme hakki 4 nisan 1930 vakit

– Kuzum, ne var, ne oluyor?
– Kadınlara intihab (seçim) hakkı verilmiş.
– Darısı erkeklerin başına…

KAYNAK: Vakit Gazetesi, 4 Nisan 1930…

***

Çünkü milletvekillerini bizzat M. Kemal atamaktaydı. Mesela 1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde; “(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kâtî vaziyet Gazi hazretleri umumî listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.[2]

Bu durum M. Kemal’in ölümünden takriben 10 sene daha böyle devam etti. Akabinde Batı’nın zorlamasıyla demokrasiye geçildi. Bu mevzu hakkında bir makale neşretmiştik, merak edenler oradan tafsilatıyla okuyabilir.[3]

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı iddia edildiği gibi kemalist rejim tarafından armağan edilmemiş, aksine bütün engelleme çabalarına rağmen kadınlar bu haklarını söke söke almışlardı.

Ayşe Hür, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin “ne lütuf, ne de erken” olduğunu belirtir ve ekler:

“Resmi ideolojinin iddia ettiği gibi 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması bir ‘lütuf’ değildi. Aksine, Cumhuriyetin erkekleri, 9 yıl boyunca kadınlara bu hakkı vermemek için ellerinden geleni yapmışlar, onları yıldırmak, sindirmek için her türlü aracı kullanmışlardı. (Bu yıllarda erkek adaylar da merkezden belirleniyordu ve seçimler iki dereceliydi.) Kadınlar ise Ingiliz ve Amerikan Sufrajetleri gibi zorlu bir mücadele vermemekle birlikte, Istiklal Mahkemelerinin rejimin en güçlü adamlarını bile idama mahkûm ettiği, sürdüğü o yıllar boyunca, siyasi haklara ilişkin taleplerini ısrarla dile getirmeye çalışmışlardı. Bu ısrarlı tutumları sayesinde elde ettikleri seçme ve seçilme hakkı, resmi ideologların tekrarlamayı pek sevdikleri gibi Fransa’dan (1944), Japonya’dan (1945), Isviçre’den (1971) önceydi ama Yeni Zelanda’dan (1893), Avustralya’dan (1894-1908), Finlandiya’dan (1906), Norveç’ten (1913), Danimarka ve Izlanda’dan (1915), Rusya ve Hollanda’dan (1917), Ingiltere, Almanya, Avusturya, Letonya, Polonya ve Estonya’dan (1918), Arnavutluk, Çekoslovakya ve ABD’den (1920), Azerbaycan, Ermenistan ve Isveç’ten (1921), Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan, Ekvador, Romanya, Güney Afrika, Ispanya, Şili, Portekiz, Uruguay, Tayland, Brezilya’dan (hepsi 1924-1933 arası) sonraydı.”[4]

Ayrıca programında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıdığını ilan eden ilk parti CHP değildir. Bu hakkı tanıdığını ilk kez 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası ilan etmişti. Fakat bu parti M. Kemal’in talebiyle kapatılmıştır.[5]

Kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinde hiç şüphe yok ki Nezihe Muhiddin hanımın büyük payı vardır. Ancak kemalist rejimin gadrine uğrayan bu mücadeleci kadın bir akıl hastanesinde gözlerini hayata yumdu. Yaprak Zihnioğlu, 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nezihe Muhiddin: Bir Osmanlı Türk Kadın Hakları Savunucusu” başlıklı master tezi yaptı. Yıldıray Oğur, bu master tezi üzerinden Nezihe Muhiddin’in hikayesini kaleme aldı ve Yaprak Zihnioğlu’na tasdik ettirdikten sonra yayınladı.

Işte o yazı: (Yazı kısaltılıp düzenlendi. Bazı fotoğraflar bizim tarafımızdan eklendi.)

*

1889’da Kandilli’de doğan Nezihe Muhiddin, Arapça ve Farsça ardından Almanca ve Fransızca biliyordu. 1909 Maarif Nezareti’nin hocalık sınavını kazanıp hayata atıldı; Kız Idadi Mektebi’nde fen bilimleri hocası oldu. Darülmuallimat adı verilen Kız Öğretmen Okulu’nda iktisat dersleri verdi; aynı anda kızlara dil ve spor öğretmek için açılan Ittihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür olarak atandı.

II. Meşrutiyet’in hürriyet rüzgarları esmekteydi. Kızların eğitim için Avrupa’ya gönderilmesini destekleyen ilk yazısı yayımlandığında sadece 18 yaşındaydı. On dokuz yaşında yazdığı “Kızlarımızın Psikolojisini Mütalaa” yazısı yurt dışında bile alaka gördü. Sadece kadınlık meselesi üzerine yazmadı; siyaset ve edebiyat yazıları da Hüseyin Rahmi, Yusuf Akçura, Celal Nuri gibi dönemin ünlü isimlerinden takdir gördü.

1912’de Balkan Savaşları sonrası hayır işleri için kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nin, aralarında Ahmet Ağaoğlu’nun eşi Sitare Hanım’ın da bulunduğu, kurucu kadrosunda yer aldı; uzun yıllar bu derneğin genel sekreterliğini yaptı. Osmanlı Donanması’nı desteklemek için kurulan Donanma Cemiyeti’nin Kadınlar Şubesi’ni açtı. Öğrencileriyle savaştan gelen askerlerin tedavi gördüğü hastanelerde hastabakıcılık yaptı.

*

Müdafaai Hukuki Nisvan Cemiyeti Idare Heyeti ve Kadinlar Dünyasi Yazi Heyeti kadinlar dünyasi dergisi 119 6 Aralik 1913

Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti Idare Heyeti ve Kadınlar Dünyası Yazı Heyeti…

KAYNAK: Kadınlar Dünyası Dergisi, sayı 119, 6 Aralık 1913.

***

1. Dünya Savaşı’nın ardından, işgal yıllarında da milli mücadelenin yanında oldu, yazılar yazdı. Istanbul’un işgalinin ardından toplanan Milli Kongre’nin delegeleri arasında yer aldı.

Tüm hayır işleri bir yana, kafasında esas başka bir mesele vardı: Kadınların siyasi hayata katılması ve birliği. Savaş bitmiş ve Ankara’da yeni rejimin temelleri atılmaya başlanmıştı; ama Meclis’te Kemalistlerin Birinci Grubu ve muhaliflerin Ikinci Grubu’nun anlaştıkları birkaç meseleden biri kadınlardı. Ikisi için de siyasette kadının adı yoktu. M. Kemal’in Halk Fırkası adıyla bir parti kurma niyetinin daha yeni yeni ortaya çıktığı günlerdi. Müzakereye açılan Seçim Kanunu’nun 2. maddesinde “On sekiz yaşını geçen her erkek seçmen seçme hakkına sahiptir.” yazıyordu.

Tam bu sırada Ahmet Emin Yalman’ın “Vakit” gazetesinin açtığı “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” tartışması büyük alaka gördü. Kamuoyu artık bunu duymaya hazırdı. Nezihe Muhiddin ve 13 kadın arkadaşı, 30 Mayıs 1923’te daha Cumhuriyet bile ilan edilmemişken kadınların siyasi hakları yani seçme ve seçilme hakkı için bir kadın şûrası toplamaya karar verdiklerini açıkladı. Gazetelerin büyük alaka gösterdiği ve II. Meşrutiyet’in önemli devlet adamlarının eşleri ve kızları olarak tanıttığı kadınlar “Türk kadınlığının siyasal haklarını kazanmaya kararlı olduklarını ve kazanacaklarından zerre kadar şüphe beslemediklerini” söylüyorlardı. Şûraya bütün kadın derneklerinden ikişer delegeyle yüksekokul ve lise mezunu bütün kadınlar davet edilmişti.

15 Haziran 1923 günü Darülfünun konferans salonunda toplanan Kadınlar Şûrası’ndan beklenen karar çıktı: “Kadınlar Halk Fırkası” kurulacaktı.

*

atatürk kadinlara secilme hakki kadinlara secme ve secilme hakki nezihe muhiddin kadinlar halk firkasi

Kadınlar Halk Fırkası Kurucuları…
Oturanlar Sağdan: Nesime Ibrahim, Nimet Remide, Zeliha, Faize Emrullah, Tuğral Hanımlar
Ayaktakiler Sağdan: Fırkanın Müşaviri Fethi Bey, Saniye, Lütfiye Bekir, Nezihe Muhiddin, Şüküfe Nihal Hanım, Muhsine Salih, Matlube Ömer Hanımefendiler

***

Daha rejimi kuran Birinci Grup’un Halk Fırkası’na (CHP’ye) dönüşmesine bile 5 ay vardı. Kadınlar, ilanından 5 ay evvel Cumhuriyet’in ilk partisini kurmak için Kemalistlerden evvel davranıp ilk adımı atmışlardı. Ertesi günkü gazeteler, fırkanın kuruluşunu büyük puntolarla duyurdu.

Nezihe Muhiddin’in başkanlığındaki fırkanın idare heyetinde Şükufe Nihal, Nimet Rumeyde, Latife Bekir, Muhsine Salih, Seniyye Izzeddin gibi dönemin ünlü kadınları yer aldılar. Partinin kurucularının çoğu Nezihe Muhiddin’in Esirgeme Derneği ve Donanma Cemiyeti’nden gelen arkadaşlarıydı.

Partinin tüzüğü ve programı basında yer aldı. Kemalistlerin Dokuz Umdesi’ne nazire yaparcasına kadınlar Dokuz Umde belirlemişti. Kadın hakları tedrici olarak istenecekti. Ilk hedef belediye seçimlerinde oy verme hakkıydı.

Devletten ilk tepki, partinin kuruluş evraklarının teslim edildiği Istanbul Valisi’nden geldi: “Kadınların haklarını alması bir eğitim meselesidir.”

Valilik, parti kuruluşuna karar vermesi için evrakları ve tüzüğü Ankara’ya Içişleri Bakanlığı’na gönderdi. Ilk kez bir parti kuruluyordu, buna da ancak Ankara karar verebilirdi.

Ancak partinin kurulmasıyla ilgili cevap bir türlü gelmiyor, partinin durumunun görüşülmesi sürekli başka tarihlere erteleniyordu. Ama Nezihe Muhiddin’in Ankara’yı beklemeye tahammülü yoktu. Meclis’te Aile Kanunu’nda değişiklik yapılması gündeme gelmişti. Kadınlar Halk Fırkası değişikliğin kadınlar lehine yapılması için harekete geçti. Türk Ocağı’nda aralarında Halide Edip ve Muallim Nakiye Hanım’ın da bulunduğu 300 kadının katıldığı bir kadın konferansı düzenlendi. Konferansta kürsüye çıkan Nezihe Muhiddin, 3 kez boş ol denerek erkeğin kadını boşadığı talakın kaldırılmasını istedi, çok eşliliği ve çocuk yaşta evlendirmeyi eleştirdi ve Ankara’ya seslendi:

“Kadını millet camiasından ayırmayan laik Cumhuriyetimizden evlilikte, boşanmada, verasette kadın ve erkek hukukunun eşit olarak gözetileceğini beklemek hakkımızdır.”

Konferansta komisyonlar kuruldu ve talepler bir muhtıra olarak Meclis’e gönderildi. Basın da yoğun alaka göstermiş, toplantıya katılan ünlü kadınlar gazetelere yazılar yazmıştı. Kamuoyunda güçlü bir ses çıkarılmıştı.

Ama Kadınlar Halk Fırkası’nın arkasına düşmüş Ankara’nın cevabı gecikmedi. Parti kuruluşu için cevap 8 ay sonra geldi. Kadınlar Halk Fırkası (KHF)’nın programı “bazı düşünceler” sebebiyle hükümetçe reddedilmişti. Bu düşüncelerin neler olduğu hakkında ise hiçbir ayrıntıya girilmemişti. Fırka bir erkek müşavirlik kurup başına rejime yakın Fethi Bey’i getirerek tekrar şansını denedi, Halk Fırkası’na (CHP) bağlılık mesajlari gönderdi, ama yine de olmadı.

Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarıysa öyle hemen pes etmemekte kararlıydı. Partinin progamını biraz yumuşattılar, en göze batan kadınların siyasal hakları için mücadeleyi öngören ikinci maddeden ve “kamuoyunu karıştırmamak” için başka illerde örgütlenmekten vazgeçtiler ve tüzüklerine açıkça “Birliğin siyasetle alakası yoktur.” maddesini eklediler. Bu programla başvurdukları Valilik, bu kez Türk Kadın Birliği (TKB)’nin kurulmasına izin verdi. Sorun siyasi haklar için mücadeleydi. Siyasal hak talebi resmi makamlar nezdinde yumuşatılsa da Türk Kadın Birliği’nin ana hedefi değişmemişti.

400 üyeye ulaşan birlik, siyasal haklar konusundaki ketumiyetini 1925’in Ocak ayında, yeni binasına taşındıktan sonra düzenlediği açılışta bozdu. Ilk fırsat ise önlerine hemen bir ay sonra çıktı. Istanbul’da boşalan bir vekillik için Halide Edip ve Nezihe Muhiddin mebusluk için aday gösterildi.

Sembolik olan bu adaylıklara en büyük tepki kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi ve Yunus Nadi’den gelmişti. “Cins-i latif”, “Havva kızları” gibi cinsiyetçi tanımlamalarla andığı kadınlarla dalga geçen, kendi propagandalarını yapmakla suçlayan Yunus Nadi ile Nezihe Muhiddin arasında gazeteler üzerinden sert bir polemik başladı.

*

atatürk secme hakki kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin cumhuriyet gazetesi

Kadınlar Halk Fırkası’nın kadınlar için seçme ve seçilme hakkı istemesiyle en çok Kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi dalga geçmişti. Karikatürlerde Nezihe Muhiddin’e benzetilen kadınlar Meclis’te ipek kumaş fiyatlarından şikayetçi oluyor…

***

Doğrudan Nezihe Muhiddin’i hedef alan Cumhuriyet gazetesinin bunun gibi cinsiyetçi yayınları, açık bir kadın düşmanlığından başka bir şey değildi:

“Salonda zarifane konuşmaktan, yahud gazetecilere resimlerini vermekten yahud da balodan sinemaya, sinemadan dansa koşan hanımlara karşı, açık ve samimi konuşalım, biz erkekler hürmet de etsek yalandır. Bu hürmet ancak onların zarafetlerine daha ince bir çeşni vermek ve sonra da bu zarafeti şaşırmış ve hayran seyr ü temaşa (seyretmek) içindir.”

Kadın Birliği sonunda kendini anlatmak için haftalık “Kadın Yolu” dergisini çıkarmaya başladı. Nezihe Muhiddin ilk sayı için kaleme aldığı “Kadın Yolu’nun Şiârı” başlıklı makalede, Batılı liberal siyasi terminolojiyle ne istediklerini net bir şekilde ortaya koymuştu:

“Yasalar karşısında eşit olan vergi veren kadınlar neden seçme ve seçilme hakkından yoksundur?”

*

kadinlar secme ve secilme hakki atatürk secilme hakki m. kemal secilme hakki kadin yolu dergisi

Kadın Yolu, 23 Temmuz 1925, sayı 2, sayfa kapak…

***

Serbest Fırka’nın Nezihe Muhiddin’i Istanbul’dan milletvekili adayı göstermesi Kemalist basında Muhiddin nefretini yeniden uyandırmıştı. Akbaba dergisinde çıkan ve Cumhuriyet gazetesinin 1. sayfasından verdiği karikatür Serbest Fırka’nın kendini feshetmek zorunda kalmasından üç gün sonraya ait.

Başvuruyla ilgili gazetelerin sıkıştırdığı CHP müfettişi “Kadınlar evlerinde yapacak ev işi kalmazsa bu işlerle ilgilenmeye başlayabilirler.” diyebildi.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin

Partinin Fethi Okyar, Süreyya Paşa ile birlikte üç önde gelen ismi arasında Nezihe Muhiddin de gösterilmiş…

KAYNAK: Cumhuriyet gazetesi, 20 Kasım 1930.

***

Kadın Birliği ne yapıp ediyor gazetelerin birinci sayfalarından düşmüyordu. Üçüncü yılında Diyarbakır, Denizli, Afyon ve Aydın gibi şehirlerde şubeler açtı. “Ahlakta ve Kazançta Eşitlik” gibi kampanyalarla eşit işe eşit ücret isteyip yoksul kadınların fuhuşa sürüklenmesine karşı çalıştılar; “Kadınlar polis de olabilir.” gibi açıklamalarla kamuoyunun kadın meselesine ilgisini hep diri tutmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi bu teklifi de alaycı bir dille karşılamakta gecikmemişti:

“Mebus olmayacağını anlayan kadınlar şimdi de polis olmak istiyor.”

1927’de toplanan Türk Kadın Birliği kongresinde üy yıl evvel programdan çıkarılan “Siyasal hakların alınması için çalışılacaktır.” maddesi yeni bir formülle geri getirildi, Nezihe Muhiddin yeniden başkanlığa seçildi. Işte bu, sonun başlangıcı olacaktı.

Kampanya kongreden hemen sonraki gün başlatıldı. Üyelerden birkaçı basına, CHP’ye, Valiliğe ve Emniyet’e mektup yazarak Nezihe Muhiddin’in yolsuzluk yaptığını, kongrede seçimlerde yapılan usulsüzlükler nedeniyle Kadın Birliği’nin gayrikanuni ilan edilmesi gerektiğini iddia ettiler.

Ertesi gün Nezihe Muhiddin hemen bir basın toplantısı düzenleyerek bütün iddiaları reddetti. Kongrenin basının önünde gerçekleştiğini, hiçbir itiraz olmadığını, kongrede hesapların incelenmesini bizzat teklif ettiğini hatırlattı. En kritik mesajı ise hükümeteydi:

“Sizinle bir sorunumuz yok.”

Yeni program valilikçe onaylandı. yolsuzluk iddiaları da asılsız çıktı. TKB, 1927 seçimleri için çalışmaya başlamıştı. Bu kez yine Ankara’yı ters köşeye yatıracak bir hamle yapıldı. CHP’den kadın aday gösterilmesi için çalışılacaktı. CHP bu hamleye “Anayasaya uygun değil.” diyerek karşı çıktı. Bu arada Kazım Karabekir Paşa gibi isimler de Kadın Birliği’nin kadın aday göstermesine destek açıklamaları yaptılar.

*atatürk secme hakki kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin gazetesi 31 mart 1930 cumhuriyet

Kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi “Kadınlar meb’us olunca” başlıklı karikatürde seçim hakkı isteyen kadınlarla alay ediyor:

Meb’uslar – Söz isteriz, söz isteriz!

Reis Vekili Hanım – Müsaade buyurun, şu dudaklarımın rujunu süreyim!

KAYNAK: Cumhuriyet gazetesi, 31 Mart 1930.

***

Kadın Birliği bir heyet kuracak, bu heyet Reisicumhur M. Kemal’i ziyaret ederek ondan anayasanın değiştirilerek kadınlara oy hakkı verilmesini isteyecekti. Toplantıdan bir de seçim beyannamesi çıkmıştı. Beyanname CHP’nin “henüz hazır değiliz” savunmasına bir cevaptı:

“Kadınların bütün bu haklarına sahip olması lazım gelen an gelmiştir.”

Kadın Birliği’nin Ankara’da M. Kemal’i ziyaret planı da suya düşmüştü. Kötü bir şeyler olduğunun farkına varan Nezihe Muhiddin önlem almak için seçimlerde milletvekili adayı göstermekten vazgeçtiklerini açıkladı. Ama seçme ve seçilme hakkı için kampanya Temmuz ayı boyunca sürdürüldü. Birlik, kampanyayı tersten esmeye başlayan rüzgara meydan okuyan bir bildiriyle tamamladı:

“Biz ölünceye kadar bu hak uğrunda çalışacağız ve ömrümüz kifayet etmez, bu hakkı alamazsak ahfadımız, torunlarımız, mutlaka alacaktır!”

M. Kemal ve bütün bakanlar Istanbul’daydı. Sesleri artık fazla çıkmaya başlayan Türk Kadın Birliği’ne operasyon için düğmeye basılmıştı.

Önce 25 Ağustos 1927 günü TKB’nin Heybeliada’da düzenlediği yaz kampı polis tarafından basıldı, izinsiz oldukları gerekçesiyle çadırlar söküldü. Birliğin Değirmendere’ye düzenlediği gemi gezisi iptal edildi. Nezihe Muhiddin’in girişimleri hiçbir netice vermedi. Kısa bir süre sonra, daha önce işe yaramayan yolsuzluk iddiaları yeniden sandıklardan çıkarıldı. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, basında Nezihe Muhiddin’i itibarsızlaştırmak için bir kampanya başlatılmıştı. 10 Eylül günü polis dernek binasında arama yaptı. Valilik aramanın ardından basına Nezihe Muhiddin’in birlik kasasından beş yüz lirayı kendisi için harcadığını, dernek merkezini evi gibi kullandığını açıkladı. Birlik idaresinden Doktor Safiye Ali, gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’i suçlayarak istifa etti.

19 Eylül günü polis Kadın Birliği’nin faaliyetlerini geçici olarak durdurdu ve belgelerine el koydu; kadınların siyasal hakları için çalışma maddesinin eklendiği yeni tüzük de lağvedildi.

Nezihe Muhiddin ise henüz pes etmemişti. Birliği olağanüstü kongreye çağırdı, polisten evraklarının kendisine iadesini istedi. Polis belgeleri vermeyerek kongrenin yapılmasını yasakladı. Cemiyet idaresi gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’in Cihangir’deki evinde toplandı. Savcılığa dilekçe yazıldı, heyet üyeleri gazetelere Nezihe Muhiddin’i destekleyen açıklamalar yaptılar.

Gazeteler ise Nezihe Muhiddin’i çoktan istifa ettirmişti. Milliyet istifa haberini “Yerinde bir karar” başlığıyla duyurmuştu.

Bu arada hükümet yanlısı cemiyetin kadın üyeleri de bir araya geldiler ve imza toplayıp olağanüstü kongre için valiliğe başvurdular. Valilik muhaliflerin kongre başvurusunu hemen kabul etti. Valilik eliyle Türk Kadın Birliği’nde darbe yapılmaktaydı.

Nezihe Muhiddin bu kongrenin yasa dışı olduğunu ve istifa etmeyeceğini açıkladı. Türk Ocağı binasında polis denetiminde yapılan kongreye alınmayan Nezihe Muhiddin’i savunan üyeler sert şekilde susturuldu. Yetersiz sayı olmasına rağmen hemen seçimler yapılarak Nezihe Muhiddin’i valiliğe şikayet eden mektubun sahibi Saime Hanım (Saime Eraslan 1951’de Taha Toros’a yazdığı bir mektupta bunu itiraf etmişti), Latife Bekir ve Sabiha Sertel’in de aralarında bulunduğu yeni bir yönetim kurulu seçildi.

Habere en çok Cumhuriyet gazetesi sevinmişti. Yunus Nadi, Nezihe Muhiddin’in Türk Kadın Birliği yönetiminden düşürülmesi için ertesi günkü köşesinde sevincini gizlememişti:

“Oh diyoruz, aman kurtulduk!”

Yeni TKB’nin ilk icraatı da Nezihe Muhiddin’i ihraç etmek oldu. Birlik yeni amacını da “Türk kadınına hukuk ve vazifelerini göstermek, kadınlığı tekamüle doğru sevk etmek” olarak açıkladı. Birliğin bir hayır cemiyetine dönüştürülmesine tepki gösteren Nezihe Muhiddin, hukuk mücadelesini bir süre daha sürdürdü. Kadın Birliği’ne müdahalesinin hukuk dışı olduğu gerekçesiyle Valilik aleyhine dava açtı. Valilik kendini “Nezihe Muhiddin ihraç edildiği için böyle bir dava açamaz” diye savundu ve hemen taarruza geçti. Valilik de Nezihe Muhiddin aleyhine yolsuzluk ve görevini kötüye kullanmak suçlamalarıyla dava açmıştı.

Iddialar için “iğrenç” diyen Nezihe Muhiddin artık pes etmişti. Gazeteler uzun süre onun adından sadece adliye haberlerinde bahsettiler.

Türk Kadın Birliği’nin yeni başkanı Latife Bekir, gazetecilerin “Siyasetle ilgilenecek misiniz?” sorusuna, “Hayır. Biz Nezihe Hanım gibi hayallerin peşinde koşacak değiliz.” diye cevap vermişti.

Nezihe Muhiddin’in uğruna linç edildiği hayali 1934’te gerçekleşti. 5 Aralık 1934 günü Meclis kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren kanun değişikliğini kabul etti. Nezihe Muhiddin’in on bir sene önce istediği ve bunu istediği için cezalandırıldığı hak, kemalist rejimin “kadınlara büyük hediyesi” olarak bahşedilmişti. Rejimin emrine giren Kadın Birliği yıllardır uğruna mücadele ettiği bu “lütuf” için sokaklara çıkıp M. Kemal’e şükranlarını sundu. Kutlama için düzenlenen toplantıya Nezihe Muhiddin çağrılmadı, kürsüye çıkan konuşmacılar sözlerini “Yaşasın kadınlık, yaşasın Gazi” diye bitiriyordu.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin kitap

Nezihe Muhiddin’in romanlarından birinin kapağı…

***

O günlerde artık köşesine çekilmiş romanlar yazan Nezihe Muhiddin’in “Yedigün” dergisinde, zekice esprilerinin bile onunla alay etmek için kullanıldığı, “Nezihe Muhiddin Hanım Ne Âlemde” başlıklı bir röportaj çıktı.

“Nezihe Muhiddin gibi siyasi hayallerimiz yok.” diyen Latife Bekir de 1946’da CHP’den Meclis’e girdi. Kadın Birliği 1949’da yeniden kuruldu. Birlik, 1952’de kurucusu Nezihe Muhiddin’e büyük bir sürpriz yaptı. Birliğin Istanbul Şube Başkanı olan feminist gazeteci Iffet Halim Oruz, Nezihe Muhiddin için bir jübile gecesi düzenledi.

Artık tamamen köşesine çekilen Nezihe Muhiddin evinde her ayın ilk cuması kadınlarla çay sohbetlerinde bir araya geliyor, lise öğretmenliği yaparak ve popüler romanlar yazarak hayatını kazanmaya çalışıyordu.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin operet

Nezihe Muhiddin’in sahnelenmiş piyesleri, operetleri, filme alınmış senaryoları, 20 roman ve 300 öyküsü bulunmaktadır…

***

Siyasi faaliyetleri gibi edebi eserleri de yıllarca yok sayıldı. O günlerin tarihini yazanlar, onun açılış konuşması yaptığı toplantıları yazarken bile ondan bahsetmeyi uygun bulmadılar. Bu unutulmaya ve yalnızlaştırılmaya heyecanlı bünyesi ve berrak zihni daha fazla dayanamadı. Kadın arkadaşları onu bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar. Ve 10 Şubat 1958 günü Şişli’deki o akıl hastanesinde yalnız ve unutulmuş bir kadın olarak hayatını kaybetti. Adı o kadar unutulmuştu ki Cumhuriyet gazetesi onun ölüm haberini verirken “Nezihe Muhiddin Araz vefat etti.” diye adını başka bir ünlü yazarla karıştırmıştı.

*m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin (2)

Nezihe Muhiddin’le sağlığında çok uğraşan Cumhuriyet, ölüm haberini verirken adını başka bir kadın yazarla karıştırmıştı…

KAYNAK: Cumhuriyet gazetesi, 12 Şubat 1958.

***

Şişli Camii’nden kaldırılan cenazesinde eşi ve yakın dostlarından başka kimse yoktu. Kurucusu olduğu Türk Kadın Birliği sadece bir çelenk göndermekle yetinmişti. Annesinin ölümünden sonra oğlu Malik de ortalardan kayboldu. Onun da Beyoğlu sokaklarında yatıp kalktığı ve orada öldüğü söylenir.

*

m. kemal secme ve secilme hakki atatürk secimler kadinlar secme ve secilme hakki nezihe muhiddin oglu

Nezihe Muhiddin ve oğlu Malik…

***

Yaprak Zihnioğlu’nun 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yazdığı tezi olmasa Nezihe Muhiddin’in adı çoktan tarihten silinmiş olacaktı. Ama Nezihe Muhiddin, o tezle tarihin tozlu sayfalarından çıkıp yıllar sonra kadınlara haklarını rejimin bahşettiğini söyleyen resmi tezin karşısına dikiliverdi.[6]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Ömer Çaha, Women and Civil Society in Turkey: Women’s Movements in a Muslim Society, Routledge, New York 2016, (ilk baskı: Ashgate Publishing, Londra 2013), sayfa 47, 48.

[2] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1931. Daha fazla kaynak için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[3] Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[4] Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 208 ve devamı.

Yazarın Özet Kaynakçası: Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar, Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri, Imge Kitabevi, 2012, (Osmanlı döneminin özeti için: bianet.org/bianet/siyaset/142597-soke-soke-aldilar#.UL9gz-qFYv1.twitter); Aynur Demirbilek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi, Imge Kitabevi, 1993; Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen: Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006; “Kadın Dosyası”, Hazırlayan: Hülya Balcı Akarlı, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 6-57; Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız Inkılâp, Metis Yayınları, Istanbul 2003; Ayşegül Yaraman-Başbuğu, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili, Bağlam Yayınları, 1999.

[5] Serbest Cumhuriyet Fırka Programının 11. maddesinde, “Fırka bir dereceli intihap usulünün tesisini ve siyasi hukukun Türk kadınlığına da teşmilini (genişletilmesini) müdafaa edecektir” deniliyordu.

Bakınız;

Cemil Koçak, Belgelerle Iktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 199.

[6] Yıldıray Oğur, Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 177-201.

Yaprak Zihnioğlu’nun master tezi; “Kadınsız Inkılâp: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği” adıyla Metis Yayınları (Istanbul 2003) tarafından neşredildi.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Meclis’te Kur’an üzerine yemin etmek Hz. Peygamber’e hakaret edilerek yasaklandı

Meclis’te Kur’an’a yemin etmek Hz. Peygamber’e hakaret edilerek yasaklandı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

osmanlida-kurana-el-basilirdi-tc3bcrkiye-de-laiklik-ladinilik-avrupada-laiklik-batida-laiklik-fransada-laiklik-atatc3bcrk-laiklik

***

Bir yazımızda Samsun Milletvekili Ruşeni (Barkın) imzasını taşıyan ve M. Kemal tarafından okunarak yanına çeşitli işaretler ve notlar konmuş olan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir paçavradan söz etmiştik.[1]

Işte bu hezeyan mahsulü paçavranın “yemin”le alakalı bahsinde dinimize ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize edilen hakaretler:

Yalan ve efsane üzerine kurulmuş olan dinler kimbilir, kaç bin seneden beri insanları yalan söylemeye ve yalana inandırmaya alıştırmışlardır. Dinin verdikleri terbiye ile insanda yalanın “asıl” ve “doğru”nun “fer’i” olduğunu kabul etmişlerdir.

“Yemin” dinlerin bir rüknü gibidir. Muhammed kendi Kur’an’ında, birçok bahislerde kendi Allah’ına bile yemin ettirmiştir. Bu suretle kendi Allah’ına karşı ağır bir ithamda bulunmuş oldu. Çünkü yemin eden bir ferdin yalan söyleyebilmesi de tabiidir. Esasen yalan söylemeyen bir adam kendini yeminden müstağni görür. Ve yemini kendisine hakaret bilir.

En çok din maskarası olan akvam-ı şarkiye (Doğu milletleri), Ezmine-i atikadan beri daima yalan söylemeyi ve bunun için sözlerini birçok yeminler ile tahkim etmeyi adet edinmişlerdir. Bugün de Araplar, çok yalan söylerler ve çok yemin ederler. Hele Acemler, diyebilirim ki dünyanın en yalancı insanlarıdır. Çünkü ağızlarından çıkan her cümleyi akla hayale gelmeyen yeminler ile tevsik ederler. Iran’da yemin ve yalan son dereceyi bulmuştur, bir halde ki; Acemler Kur’an’a el basmayı kafi görmeyerek Kur’an’ı mühürlemek suretiyle de çirkin bir yemin icad etmişler ve buna rağmen her yeminden sonra mutlaka hulf etmişlerdir. Şahlar, çok defa millet huzurunda böyle yeminler etmişler ve çok geçmeden yeminlerini çiğnemişlerdir. Dinlerin insanlara mirası olan bu yemin usulü, insanlık için büyük bir lekedir.

Bir mahkemenin önünde insandan doğruyu işitebilmek için ona efsane kitabına el bastırmak; milletin hakimiyetini temsil eden insanları efsane kitabı ile sadakate davet etmek ve en nihayet bir milletin en muhterem siması olan Reisicumhurunu yine din merasimile efsane kitabı huzurunda rukua davet etmek ve efsaneye yemin ettirmek insanlık için ne sefil vaziyet ve ne ağır hakarettir.”[2]

*

m. kemal ve din, atatürk ve din, rusen barkin rusen din yok milliyet var, cankaya atatürk kitapligi, atatürk dinle ilgili sözleri, atatürk islamla ilgili sözler, atatürk peygamber, m. kemal dinle ilgili sözleri

Yukarıdaki hezeyanların yer aldığı paçavra…

***

Görüldüğü gibi sayfanın kenarına M. Kemal’in yazdırdığı not: “Türkiya müstesna.” Itiraz falan yok.

Bu paçavra “Ruşenî” imzasıyla, 1926 Ekim ayında Istanbul Erenköy’de kaleme alınmış ve M. Kemal Atatürk tarafından okunarak bazı yerlerine “alkışlar” bazı yerlerine “bravo” veya “aferin” şeklinde işaret ve notlar konulmuştur. Paçavranın yazarı IV, V ve VI. dönemlerde Samsun milletvekilliği yapmış olan Ruşenî Barkur’dur. Hatırlayalım, o tarihlerde milletvekilleri M. Kemal tarafından atanmaktaydı.[3] Yani yazar Islam’a ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize hakaret ettiği halde ödüllendirilmiştir.

Merak ediyorum, bu adamları bize karşı savunanlar, ahirette Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yüzüne nasıl bakacaklar?

Bu paçavranın kaleme alınış tarihinden -çok değil- yalnızca iki yıl sonra Cumhurbaşkanının “Kur’an üzerine” yemin etmesi laiklik ilkesi gereği kaldırılmış ve yerine başka bir yemin metni konmuştur. Bu yeni yemin metni; “Reisicumhur sıfatile Cumhuriyetin kanunlarına ve hakimiyeti milliye esas­larına riayet ve bunları müdafaa… vs. etmekten ayrılmıyacağıma namusum üzerine söz veririm.”[4] şeklindedir. Yemin etmek “yalancılık”tan kaynaklanıyorsa, o halde niçin Cumhurbaşkanı “namusu üzerine yemin” ediyor? Demek ki mesele basit bir “yemin” meselesi değildir. Mesele; “Din düşmanlığıdır.” Halbuki bazı Batılı ülkelerde bile Devlet Başkanları kendi kutsal kitapları üzerine yemin ederler.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Din Yok Milliyet Var Safsatası:

http://belgelerlegercektarih.com/2013/04/02/ataturk-ve-din-yok-milliyet-var-safsatasi/

[2] Çankaya Atatürk Kitaplığı No: 2. Kitap sayfa 113.

[3] O dönem Milletvekillerini halk değil, M. Kemal seçiyordu. Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/18/m-kemal-ataturkle-cok-partili-sisteme-gecildi-yalani-7-bolum/

[4] 10 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı kanun. Resmi Gazete, 14 Nisan 1928, sayı 863.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Duyuru

Duyuru

Mail kutumuza çok sayıda tebrik, dua, tavsiye ve eleştiri mesajları geliyor. Ayrıca sualler soruluyor, belgeler gönderiliyor. Ancak araştırmalarımız yoğun bir şekilde devam ettiği için maalesef bütün mesajlara cevap vermek mümkün olmuyor. Bununla birlikte vaktimiz elverdiğince bütün mesajları okumaya çalışıyoruz. Eleştirenler dahil herkese teşekkür ederiz.

.

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli

Islam’da Devlet ve Hükumet Şekli – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, islamda yönetim sekli, islamda laiklik var mi, islamda idare sekli, atatürk laiklik, ekrem bugra ekinci laiklik,

***

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Türk ve Islam Hukuk Tarihi Profesörü Ekrem Buğra Ekinci, “Hukukun Serüveni” isimli kıymetli eserinde Islam’da Devlet ve Hükumet şeklini yazdı. Tıpkı Prof. Dr. Ilber Ortaylı gibi[1] Islam devletiyle laikliğin bağdaşmayacağını ifade eden Ekinci, Islam devletinin meşruti monarşiyi andırdığını belirtti:

“Devletin idaresinde tek kişi hayat boyu söz sahibidir. Bu bakımdan mutlakiyete benzer. Bu tek kişi, iradesi dışında konulmuş hukukî esaslarla bağlıdır. Bu bakımdan da meşrutiyete benzer. Ancak hükümdarın uyması gereken prensipleri koyanlar halk ve aristokratlar değildir. Şûrâ prensibine verilen ehemmiyet bakımından da cumhuriyete benzer. Ancak halkın tamamının idareye iştiraki mevzubahis değildir. Hz. Peygamber ve halifeleri icraatlarında halkın tamamının reylerini (oylarını) almış ve çoğunluğun fikrine göre hareket etmiş değildir. Islam hukukunda, başta kimin olduğu ve devletin nasıl idare edildiği değil; adaletin tatbiki mühimdir. Ekseriyetin görüşüne değil, hukukun ne dediğine bakılır. Devletin monarşi veya cumhuriyet olmasının bir önemi yoktur. Bununla beraber, Islam devletinin meşrutî monarşiyi andırdığı söylenebilir.

Bununla beraber ideal halifelik seçimle olduğuna göre, Islam devleti, demokrasiye çok da yabancı bir sistem değildir. Halifenin, bazı hak ve salahiyetlerini, seçilmiş vekiller vasıtasıyla yerine getirmesi (en son kendi tasdikine tâbi olmak şartıyla) mümkündür. Nitekim Osmanlı devleti, 1840’tan itibaren mahallî, 1876’dan itibaren de kesintilerle de olsa merkezî idarede böyle bir tecrübe yaşamıştır.

Islam devletiyle laikliğin bağdaşmaması gayet tabiîdir. Islam devletinde hükumetler ve hukuk sistemi, meşruluğunu dinî esaslardan alır. Islam dini, insanların inanç ve ibadetlerinden başka, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunlara imkan tanımamak, dinî vecibelerin ifasına engel teşkil eder. Mamafih laiklik, demokrasi ile din ve vicdan hürriyetinin ön şartı değildir. Nitekim günümüzde laik olmadığı halde demokratik ve insan haklarına saygılı devletler bulunduğu gibi, laik, ama otoriter ve insan haklarının askıya alındığı devletler de çoktur. Şer’i hukuk, Müslümanlığı üstün tutan dini karakterine rağmen, Müslüman olmayanların din ve vicdan hürriyetlerini tam olarak teminat altına almış; hatta onlara kısmî bir hukukî ve adlî muhtariyet tanımıştır.

Bununla beraber Islam devletini, teokrasi olarak vasıflandırmak da doğru değildir. Çünkü Islam devletinin başındaki kimse, her ne kadar ruhanî ve dünyevî iktidarı uhdesinde birleştirmiş bir pozisyonda ise de; papa gibi masum olmadığı gibi, insanları dine alma veya dinden çıkarma, günahları affetme, dinî emirler koyma, mevcut dinî hükümleri değiştirme ve kaldırma salahiyetine de sahip değildir. Avrupa’daki ruhban sınıfı mefhumu, Islamiyete yabancıdır. Dini ayinlerin mutlaka hükümdar veya muayyen bir kimse tarafından idare edilmesi gibi bir şart yoktur.”[2]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

[2] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Hukukun Serüveni, Arı Sanat Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 319, 320.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*