Kemalistlerin Namus ve Ahlak Anlayışı…

Kemalistlerin Namus ve Ahlak Anlayışı…

Cumhuriyetin ilk yıllarında ahlakın nasıl yozlaştırılıp neslin ifsad edildiğine dair hiç şüphesiz birçok misal verilebilir. Mesela tertip edilen “güzel bacak” yarışmaları[1] ve meşhur “Kadeş Rezaleti”[2] bunlardan sadece ikisidir. Her konuda Osmanlı’yı reddi miras yapan Cumhuriyet Türkiyesi’nin kurucuları, halkın inanç ve kültürüne taban tabana zıt olan yeni bir hayat biçimi dayattı. Bir yandan geleneksel aile yapısı tenkid edilirken, diğer yandan balo ve dans teşvik ediliyor, günlük gazeteleri müstehcen içerikli mesaj ve fotoğraflar süslüyordu.

*

kemalizm ahlaksizligi chp Aksam Gazetesi, 26 Eylül 1932, sayfa 6.

– Ayşenin başına gelen felaketi biliyor musun?

– Yo!.. Ne oldu?

– Kocamı ayarttı![3]

***

kemalizm ahlaksizligi chp Aksam Gazetesi, 1 Subat 1932, sayfa 6.

– Gerdanlığını nişanlın mı aldı?

– Hayır, her bir incisini bir nişanlım aldı![4]

***

atatc3bcrk-gc3bczellik-yarismasi-atatc3bcrk-maskeli-balo-cumhuriyet

Cumhuriyetin ilk yıllarında maskeli balo…

***

O dönemde hekimler, bu tür müstehcen sayılabilecek yayın ve baloların, bu hızlı değişime adapte olamayan genç kız ve kadınları bunalıma soktuğunu ve intihara sürüklediğini ifade ediyorlardı.

Nitekim o yıllarda Türkiye’de araştırma yapan Fansız sosyolog Max Bonnafous, bu intiharları, Cumhuriyet Türkiyesi’nde örf, adet ve fikirlerin değişmesine bağlamaktaydı.[5]

*

kemalizm ahlaksizligi chpnin namus anlayisi kadin ve kiz intiharlari

KAYNAK: Max Bonnafous, “Istanbul’da Intihar”, Türk Antropoloji Mecmuası, Teşrinievvel 1927, No. 5, sayfa 19-37.

***

Tabloda da gördüğünüz gibi, 1916’da yani “savaşta” 27 olan intihar vak’aları, 1926 Türkiyesi’nde inkılaplar başlayınca ve güya “kurtuldukdan” sonra 177’ye yükseldi. 10 yılda yaklaşık 7 kat bir artış. Kemalist inkılapların halkı nasıl bunalıma ittiğine dair net bir tablo.

Neslin nasıl ifsad edildiğine ve intihara sürüklendiğine dair iki misal daha zikredelim… Henüz 1924 gibi erken bir tarihte Darülfünunlu (Üniversiteli) kız öğrencilerin başlarının açık bir şekilde Romanya’ya gönderildiğini ve orada erkeklerle dans ettirildiğini dönemin basınından öğreniyoruz. Nitekim Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisi, yaşanan bu rezalete büyük tepki göstermiştir.[6] 

Diğer ve son misalimizi Prof. Dr. Emre Dölen’in “Türkiye Üniversite Tarihi” isimli eserinin ikinci cildinden kısaltarak veriyoruz[7] :

“Darülfünun öğrencilerinden oluşan elli kişilik bir grup Macaristan’ı ziyaret etmiştir. Bu ziyaretin karşılığı olarak içinde Macar Hükumet Naibi’nin oğlunun da bulunduğu altmış kişilik bir Macar öğrenci grubunun Istanbul’a geleceğinin Peşte Orta Elçiliği’nden bildirilmesi üzerine gerekli hazırlıklara girişilmiştir. Türk öğrencilerin Macaristan’da gördükleri misafirperverliğe karşılık verilebilmesi için Maarif Vekaleti’nin 16 Aralık 1924 tarihli talebi üzerine Icra Vekilleri Heyeti’nin 17 Aralık 1924 tarihli toplantısında “masarif-i gayr-i melhuza” [önceden düşünülemeyen masraflar] faslından 3000 lira ödenek verilmesine karar verilmiştir.[8]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 1

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 4

[8] no’lu dipnotta bahsi geçen ödenekle alakalı kararname ve latinize hali…

***

Macar öğrenciler Ocak 1925’te gelmişler ve Darülfünun öğrencileri tarafından gezdirilerek ağırlanmışlardır. Macar öğrencilerin Darülmuallimat’ı [Kız Öğretmen Okulu] ziyaretleri sırasında kendileri şerefine yapılan çaylı toplantıda Darülmuallimat öğrencisi bazı kızlar Macar öğrencilerle dans etmişlerdir. Kızların Macar öğrencilerle dans etmeleri büyük bir sorun olmuştur. Konuyu TBMM’ne taşıyan Trabzon Mebusu Ahmed Muhtar Bey 29 Ocak 1925’te Maarif Vekili’nin sözlü olarak cevaplaması isteğiyle bir soru önergesi vermiştir. Bu önergede dans olayının gerçek olup olmadığı ve eğer gerçek ise Maarif Vekaleti’nin ne gibi bir işlem yaptığı sorulmaktadır.[9]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 8

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 2

[9] no’lu dipnotta bahsi geçen Soru Önergesi ve latinize hali…

***

Darülfünun öğrencileri Macar misafirlerine Beyoğlu’ndaki Splendid Otel’inde bir ziyafet vermek istemişlerdir. Bu ziyafet sırasında sonradan “Splendid Oteli olayı” adı verilecek olan bazı yakışıksız olaylar meydana gelmiştir. Otelin salonunda başkalarının da oturmuş olduğunu gören “Darülfünunlu hanım ve beyler yabancıların bulunduğu bir salonda dans edemeyeceklerini söyleyerek orada bulunanları dışarıya çıkmağa davet” etmişlerdir. (Içeride nasıl bir dans yapmak niyetindelerse artık: K.Çandarlıoğlu) Aileleriyle birlikte salonda bulunan yabancılar çıkmışlar, çıkmamak için direnen bir Isveçli diplomat ise zorla dışarı çıkarılmıştır. Meslek gazetesinde yayınlanan “Darülfünun gençliği- Son hadiseler münasebetile” başlıklı yazıda “Iki üç ay zarfında birbirini takiben üç dört defa Darülfünun talebesi kendisinden bahs etdiriyor” denildikten sonra konunun memleketimizin sınırlarını aşarak, Avrupa gazete ve ajanslarına geçecek kadar önem kazandığı belirtilerek meydana gelen son olay gazetelere göre yukardaki gibi özetlenmektedir. Meslek gazetesi bu konudaki görüşünü,

“Hadisenin çirkinliği, manasızlığı meydanda. Bunu teşhire hiç de ihtiyaç yoktur. Biz Darülfünun gençliğine, bu memleketde müsbet hüküm verebilecek pek az ve müstesna heyetlerden biri nazarile bakıyoruz. Çünkü henüz kendilerini evvelki neslin hastalıklarına tutulmamış ve saf kalmış bir kütle addediyoruz. Nitekim, Tıbbiyeli ve Hukuklu kavgası hakkında da hükmümüzü verirken hadiseyi bu cihedden görmeye çalışmışdık. Bu son hadise tekrar fikrimizi kuvvetlendirdi: hakikaten Darülfünun talebesi her şeyden evvel kendi kendilerini düzeltmeğe, tensik etmeğe ve kafalarını bir mizan içine sokmağa mecburdur”[10] biçiminde açıklamaktadır.

 

Macar öğrencilerin ziyareti sırasında meydana gelen dans ve özellikle Splendid Oteli olayı üzerine TBMM’nde çok sayıda soru önergesi verilerek bunların Maarif vekili Şükrü [Saraçoğlu] Bey tarafından sözlü olarak cevaplandırılması istenilmiştir. Denizli Mebusu Dr. Kazım Bey 25 Ocak 1925 tarihli soru önergesinde gazetelerden “Darülfünun mensuplarının haysiyet-i milliyeyi lekedar edecek tecavüzleri” konusunda bilgi sahibi olduğunu belirterek “Darülfünun’un her gün müessif bir vakaya sahne olması”nın nedenini ve “Darülfünun’un istiklaline hürmet hesabına hükümet hala seyirci midir?” diye sormaktadır.[11]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 5

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 3

[11] no’lu dipnotta bahsi geçen Soru Önergesi ve latinize hali…

***

Eskişehir Mebusu Emin Bey ile Aksaray Mebusu Vehbi Bey 28 Ocak 1925 tarihli ortak soru önergelerinde Macar öğrencilere sadece barlar ve dansların gösterildiğini, onların “bize müessesatınızı [kurumlarınızı], muhacirlerinizi göstermediniz” demelerinin bizleri utandırdığını ve memleketini sevenleri ağlattığını belirttikten sonra Darülfünun yönetimini ve Emin Ismail Hakkı [Baltacıoğlu] Bey’i ad vermeden suçlayarak “evladlarımızın fena bir idareye, gayr-i muktedir ellere tevdi edildiği görülmektedir” demektedir. Darülfünun yönetimi “kendi evinin idaresinden aciz olan bir heyet” olarak nitelendirilerek bunların eline bırakılan ve “bu anarşi-i ahlak ile yetişen evlad-ı vatandan memleket birçok zararlar görmiyecek midir?” diye sorulmaktadır.[12]

*

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 7

chp ahlaksizligi Macar ögrencilerin türk kizlariyla dansi 6

[12] no’lu dipnotta bahsi geçen Ortak Soru Önergesi ve latinize hali…

***

Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisi, tıpkı yukarıda bahsi edilen Romanya ziyaretinde olduğu gibi bu hadiseye de büyük tepki göstermiştir.[13]

*

macar ögrenciler Sebilürresad 22 Ocak 1925 25 cild 635 sayi sayfa 170 Ruhi Milli ve Vicdani Ictimaiye Mugayir Hareketler

[13] no’lu dipnot ile alakalı… Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisi aynı sayfada iki tenkid yazısı birden neşretti… Aynı sayının 161’inci sayfasında Mehmed Akif’in “Vahdet” başlıklı makalesi yer almaktadır…

***

Bütün bu hadiseler, Kemalist kadronun Türkiye’de oluşturmayı hedeflediği namus ve ahlak anlayışının birer yansımasıdır. Bunu kendi yayın organlarında da açıkça ifade etmektedirler.

Hakikaten M. Kemal’in kontrolündeki Cumhuriyet gazetesinde, üstelik o daha hayatta iken, “Namusun manası nedir?” başlıklı bir yazı neşredilir. Yazıda, “bir kadının sevdiği bir adamla nikahsız yaşaması”nın dahi onu namus dairesi dışına çıkarmayacağı ve bu “daireleri genişletmek lazım” geldiği belirtilmektedir.[14]

*

kemalizm ahlaksizligi chpnin namus anlayisi Cumhuriyet Gazetesi, 11 Nisan 1930.

[14] no’lu dipnotta sözü edilen yazı…

***

1930 yılında Cumhuriyet gazetesinde neşredilmiş olan bu yazıyı okurken ağzınız açık kalmış olabilir ve hatta “vay anasını!” demiş de olabilirsiniz. Lakin bendeniz inanın artık şaşırmıyorum. Zaten M. Kemal de, Kazım Karabekir Paşa’ya, “Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”[15] demiyor muydu?

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] “Güzel Bacak” yarışması hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/31/dr-riza-nur-m-kemal-ataturke-iftira-mi-atiyor-guzel-bacak-yarismalari-neydi/

[2] “Kadeş Rezaleti” için ise şu yazıya bakabilirsiniz;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/06/chpnin-canakkale-rezaletinin-belgeleri-kades-rezaleti/

[3] Akşam Gazetesi, 26 Eylül 1932, sayfa 6.

[4] Akşam Gazetesi, 1 Şubat 1932, sayfa 6.

[5] Max Bonnafous, “Istanbul’da Intihar”, Türk Antropoloji Mecmuası, Mart 1928, No. 6, sayfa 19-28.

Intiharlarla alakalı neşriyat için bakınız;

Fahreddin Kerim Gökay, Türkiye’de Intiharlar Meselesi, Istanbul 1932.

Fahreddin Kerim Gökay, “Memleketimizde Intihar Salgınına Karşı Ne yapılmalıdır?”, Resimli Ay, Şubat 1926, No. 12.

Cemal Zeki, Genç Kız ve Kadınlarda Intihar, Kader Matbaası, Istanbul 1927.

Tafsilat için bakınız; Rüya Kılıç, Erken Cumhuriyet Dönemi Istanbulu’nda Intihar: Toplum – Ferd – Siyaset, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, sayı 3, cild 10, Eylül 2013, sayfa 100-117.

[6] Sebilürreşad Dergisi, “Darülfünunlu Talebe ve Talebatın Romanya’daki Ihtisasatı”, 23 Ekim 1924, sayı 622, cild 24, sayfa 382.

[7] Emre Dölen, Türkiye Üniversite Tarihi, cild 2, Cumhuriyet Döneminde Osmanlı Darülfünunu 1922-1933, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 118-123, 421-428.

[8] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Kararname no: 1260; Fon kodu: 30.18.1.1/Yer No: 12.62.10.

[9] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya no: 6501; Fon kodu: 30.10.0.0/Yer No: 7.40.38.

[10] Meslek Gazetesi, sayı 7, 27 Kanun-ı sani 1341 [27 Ocak 1925], sayfa 4.

[11] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya no: 6494; Fon kodu: 30.10.0.0/Yer No: 7.40.31.

[12] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Dosya no: 6500; Fon kodu: 30.10.0.0/Yer No: 7.40.37.

[13] Sebilürreşad Dergisi, “Ruh-ı Milli ve Vicdan-ı Ictimaiye Mugayir Hareketler”, 22 Ocak 1925, sayı 635, cild 25, sayfa 170.

Ayrıca bakınız; Sebilürreşad Dergisi, “Darülfünun’da Şayan-ı Teessüf Bir Hadise”, 22 Ocak 1925, sayı 635, cild 25, sayfa 170.

[14] Cumhuriyet Gazetesi, “Namusun manası nedir?”, 11 Nisan 1930, sayfa 2.

[15] Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına hazırlayan; Uğur Mumcu, 5. Basım, Tekin Yayınevi, Istanbul 1993, sayfa 83, 84.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

CHP’liler Neden Kapattıkları Türbeleri Ziyaret Ediyorlar?

CHP’liler Neden Kapattıkları Türbeleri Ziyaret Ediyorlar?

*

Murad Hüdavendigar türbesi Kosova, M. Kemal atatürk türbeleri kapatti,

Kosova’da bulunan Sultan I. Murat Türbesi… Sultan Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan türbe ve bu yer “Meşhed-i Hüdavendigar” olarak adlandırılır…

***

CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem Ince’nin, CHP’li M. Kemal tarafından kapatılan Hacı Bayram-ı Veli türbesini ziyaret etmesi, meşhur yazar Münevver Ayaşlı’nın hatıratında Murad-ı Hüdavendigar türbesiyle alakalı anlattıklarını getirdi aklıma.

Malum olduğu üzere Sultan I. Murad 1389 yılında Kosova Savaşını kazandıktan sonra harp meydanında dolaşırken şehit edilmiş ve iç organları oradaki mezara, naaşı ise Bursa’da Külliyesinin kuzey batı kısmında yer alan türbesine defnedilmiştir.

Türkiye’deki türbesi diğer bütün türbelerle birlikte 1925’de kapatılıp harabiyete terk edilmişken[1], Kosova’daki türbe açık ve tertemizdi. Bursa’daki türbeyi ziyaret eden Münevver Ayaşlı, hatıratında şunları yazmış:

“Bir ay müddetle bir atlı araba kiraladık. Her gün geliyor, bizi alıyor, gezdiriyordu. Arabacıya ‘Sen bizi gezdir,’ diyor, hiç karışmıyorduk. Daracık sokaklara giriyor, çıkıyor ulu ulu camileri ziyaret ediyorduk. Çekirge’de, Murad-ı Hüdavendigar Camii’ni ve karşısındaki türbesini ziyaret ettik. Türbe sıkı sıkı kapalı idi. Camların kirinden içerisi görülmüyordu. Perdeler yırtık, türbe toz toprak içinde idi. Biz türbenin içini görmeye çalışırken, küçük adımlarla, ürkek ürkek bir yaşlı adam yanımıza yaklaştı. Selam verdi, selamını aldık. Kendisine biraz olsun emniyet gelmişti ki bizimle konuşmaya başladı.

Kendisi, türbenin eski türbedarı imiş. O zamanlar türbe tertemiz imiş. Diğer türbedar arkadaşlar ile her gün türbeyi temizlerler imiş. Temizlerler ve Topkapı Sarayı’nda Emanet-i Mukaddes Dairesi’nde olduğu gibi, türbeyi hiç Kur’an’sız bırakmazlarmış. Gece gündüz hiç ara vermeden, münavebe ile Kur’an okurlarmış, ta ki 1925 senesinde türbeler kapanıncaya kadar.

1925 senesinde türbelere kilit vurulmuş ve harabiyete terk edilmiş. Türbedarlar yalvarmışlar, ‘Biz para pul istemeyiz, bırakınız, yine türbeye biz bakalım, temizleyelim,’ demişler. ‘Yok olmaz!’ demişler ve bunları kovmuşlar.

O zamandan bu zamana kadar türbe hep kilitli, bizi zinhar içeriye sokmuyorlar. Biz, kimse görmeden, pencerelerden Kur’an okuyoruz.

Yugoslavya başbakanı geldiği zaman, Bursa’ya gelmek ve türbeyi görmek istemiş. Türbeyi gizlemek istemişler. (Bizim yetkililer, harabeye dönen türbeyi göstermekten utanmış olacaklar: K. Çandarlıoğlu) Bursa’da otellerde rakı ziyafeti çekmek istemişler; fakat Başbakan Stoyadinovic, ille türbeyi görmek istemiş. Naçar türbeye götürmüşler. Stoyadinovic, Bursa valisine, ‘Ayıp, ayıp. Türbe bu halde bırakılır mı?’ demiş. ‘Gelin bizdeki Kosova’daki türbeyi görün, türbe açık ve tertemizdir,’ demiş.”[2]

Yani Yugoslavya Başbakanı Stoyadinovic, bizimkilere insanlık dersi vermiş. Halbuki Osmanlı devrinde bütün dünyaya bu dersi biz veriyorduk…

*

tekke zaviyelerle ve türbelerin kapatilmasina dair kanun, atatürk tekke ve türbeler, m. kemal tekke ve türbeler

30.11.1925 tarih ve 677 numaralı Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair kanun, Resmi Gazete’de böyle yayınlandı… 

***

Peki CHP’liler şimdi neden -hiç utanmadan- türbeleri ziyaret ediyorlar? Bu sualin cevabını da hemen biz verelim: CHP’nin adayı Muharrem Ince’nin seçim startını Anıtkabir’den değil de, M. Kemal’in kapattığı türbeden vermesi; Curhurbaşkanları’nın artık “halk” tarafından seçilecek olmasından kaynaklanıyor. Artık halkın ayağına gitmek mecburiyetindeler…

Ince’nin bu hareketi, tıpkı M.Kemal’in Milli Mücadele’nin başında halkı peşine takabilmek için bu türbeyi ziyaret edip camide namaz kılması gibidir.[3] Ama M. Kemal’in sonradan türbeleri kapattırıp camileri yıktırdığını da gördük.[4] Yani kısacası, Muharrem Ince istediği kadar türbe ziyaret etsin, camide namaz kılsın, farketmez. Biz bu oyuna bir daha gelmeyiz…

Eğer Muharrem Ince, hiçbir kanuni mecburiyeti olmadığı halde takıyye yapmışsa, millete hakaret etmiş demektir. Yok eğer hakikaten böyle inandığı için ziyaret etmişse, bu sefer de M. Kemal’e hakaret etmiştir.

Fakat neticede M. Kemal de, Mekke müşriklerinin acıkınca yedikleri “helvadan putları” ile aynı kaderi paylaşmış oldu. Allah’ın izniyle bu iş bitmiştir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] 30.11.1925 tarih ve 677 numaralı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapatılmasına dair kanun. Resmi Gazete, 13.12.1925, sayı 243. Düstur: Tertip 3, cild 7, sayfa 113.

[2] Münevver Ayaşlı, Geniş Ufuklara ve Yabancı Iklimlere Doğru, Timaş Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2016, sayfa 175, 176.

[3] M. Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele’nin başında din adamlarını ve halkı nasıl aldattığına dair tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

http://belgelerlegercektarih.com/2018/03/06/m-kemal-ataturk-dini-ve-hocalari-kullanarak-halki-aldatti/

M. Kemal Atatürk’ün ne zaman Islami söylemlere başvurduğu hakkında bir Analiz;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/13/m-kemal-ataturkun-ne-zaman-islami-soylemlere-basvurdugu-hakkinda-bir-analiz/

[4] M. Kemal Atatürk döneminde satılan ve ahır yapılan Camiler:

http://belgelerlegercektarih.com/2016/02/04/ataturk-doneminde-satilan-ve-ahir-yapilan-camiler-sinan-meydana-cevap/

http://belgelerlegercektarih.com/2018/02/26/ahmet-hakana-cevap-8-ataturk-doneminde-camiler-yikilmadi-mi-fuhus-yapilmadi-mi/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Neşrettiğimiz yazıları bizden izin almadan kullanan ve kaynak göstermeyen “hırsızları” bundan böyle sitemizde ifşa edeceğiz. Alakalı kişiler ve/veya kurumlar hakkında suç duyurusunda bulunma hakkımızı ise saklı tutuyoruz.

Özden Aydın denen bir küfürbazın sözde “yazdığı” bütün paçavraların neredeyse tamamı sitemizden çaldığı yazılardan oluşuyor. Bizden çaldığı yazılara “küfür” ve “hakaretler” serpiştirerek güya kitap yazıyor ve bunları “parayla” satıyor.

Biz araştırma yaparak çektiğimiz bunca sıkıntı ve meşakkate rağmen kitabımızı “ücretsiz” olarak dağıtmaya çalıştığımız halde, bu şahıs hiçbir zahmete katlanmadan bizden çalıyor, bir de fütursuzca parayla satıyor. Böyle utanmazlık olur mu?

Hem düşmanımız da olsa bir insana “it”, “köpek”, “fahişe” denir mi? Yazdıkları baştan sona küfür ve hakaret, öyle ki okurken kalbiniz sıkışır. Zaten bu yüzden üç satırdan fazlasını zor okursunuz. Anlaşılan bu şahsın vicdanı öyle kararmış ki, içinde hiçbir sıkıntı duymaksızın bütün bu küfür ve hakaretleri yazabilmiş. Böyle birinin yazılarımızı çalmasından daha tabii ne olabilir ki?..

Bu hırsız, bizden çaldığı yazılarla oluşturduğu paçavraları Kadir Mısıroğlu’na da göndermiş, ancak üstad küfür ve hakaret dolu bu paçavralardan rahatsız olmuştur.

Işte bazı paçavralarının fiyatı:

Özden Aydin kitap atatiran atatürk kamal, m. kemal özden aydin, bücher özden aydin books, siyonizm sabetay özden aydin

*

 

CHP’nin kurduğu İlahiyat Fakültesi’nin gayesi ve günümüze yansıması; Sünnet inkarcılığı

CHP’nin kurduğu İlahiyat Fakültesi’nin gayesi ve günümüze yansıması; Sünnet inkarcılığı

*

hasan tahsin banguoglu ilahiyat fakültesinin kurulus gayesi atatürk din, inönü din, mehmet okuyana reddiye, caner taslamana reddiye, mustafa islamogluna reddiye, sözde hocalar,

***

CHP, Batının zorlamasıyla Çok Partili hayata geçip[1] halktan oy almak mecburiyetinde kalınca, baskıcı ve yasakçı din anlayışından göstermelik de olsa birtakım tavizler vermeye başladı. Mesela hacca gitme yasağını kaldırdı[2], yeniden okullara din dersleri koymayı ve İlahiyat Fakültesi açmayı kararlaştırdı.[3] Ancak bunları sinsice yaptığını, dönemin CHP’li Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu’nun, “İlahiyat Fakültesi”nin kuruluş gayesine dair Meclis’te yaptığı bir konuşmasında görebiliyoruz. Işte Banguoğlu’nun bu konuşmasının dikkat çeken kısımları [parantez içindekiler ve vurgular bize aid] :

“Biz memleketimizde eski medrese tarzındaki tedrisatı yeniden canlandırmak ve onun yetiştirdiği tarzdaki adamları (alimleri) yeniden yetiştirmek dü­şüncesinde değiliz.”

“Bu ilmi camia içerisinde teşekkül edecek bu müessesenin yetiştireceği yüksek din adamları sivil ve asker bütün mü­nevverlerimizle aynı zihniyette, aynı emelde insanlar olacaklardır. Buna kuruluşunda dikkat ettiğimiz gibi, müessesenin işleyişinde, devamında da daima dikkat edeceğiz. Millî Eğitim Bakanlarınız bu işin başında bu cihetten daima nigehban (bekçi) olacaklardır. Bu itibarla İlahiyat fakültesi müspet bir ilmî camia içerisinde kurulacak ve bâzı irticai (gerçek dinî) hareketlere cesaret vermek şöyle dursun, onları menetmek, onları selbetmek ve onları yok etmek fonksiyonunu icra edecektir.”

“..İlâhiyat Fakültesi de bir meşale olacaktır ve hurafeciler bu meşaleden yarasalar gibi kaçacaklardır.”[4]

*

hasan tahsin banguoglu ilahiyat fakültesinin kurulus gayesi atatürk din, inönü din, mehmet okuyana reddiye, caner taslamana reddiye, mustafa islamogluna reddiye, sözde hocalar, sün

[4] no’lu dipnota ile alakalı… Meclis’te yapılan konuşmanın tutanağı…

***

 

Meclis’te Banguoğlu ile sık sık karşı karşıya gelen dönemin Van milletvekili Ibrahim Arvas ise İlahiyat fakültesinin kuruluş gayesini Büyük Doğu dergisinde şöyle ifşa etmiştir:

“Maksatları umumi cereyan karşısında daha fazla mukavemet edememek yüzünden Islamiyetle doğrudan doğruya alakasız bir ‘din felsefesi’ ocağı kurmak ve böylece Islamiyeti büsbütün körleştirmek şeklinde tahakkuk etti.”[5]

Günümüzde ekran ekran dolaşan sünnet inkarcısı sözde hocaların nerden ilham aldıkları ve kimin değirmenine su taşıdıkları sanırım şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Çok Partili hayata batının zorlamasıyla geçildiğine dair kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/06/cok-partili-sisteme-m-kemal-ataturk-ile-gecildi-yalani-tek-parti-rejimi-chp/

[2] M. Kemal döneminde Hacca gitmek yasaktı… Bununla alakalı kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/15/kemalist-rejimin-hakim-oldugu-turkiyede-hacca-gitmek-yasakti/

[3] M. Kemal İlahiyat Fakültesi’ni kapatmakla kalmadı, din derslerini de kaldırdı. Kaynaklar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/14/m-kemal-ataturk-din-derslerini-ve-imam-hatipleri-kaldirmadi-yalani/

[4] TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem 8, Cild 20, Içtima 101, 4 Haziran 1949, sayfa 283.

[5] Büyük Doğu Dergisi, sayı 20, 17 Temmuz 1959, sayfa 8.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

*

osmanli adaleti Osmanli arap ülkelerini fethi Osmanli hosgörüsü Osmanli devleti hosgörü

***

Araplar, Osmanlı Devleti’nin hakimiyetini kabul ettiklerinde kendilerini haklardan yoksun ve baskı altında bulunan halklardan görmüyorlardı. Osmanlı fethini 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yabancıların köleleştirmesi olarak kabul etmiyorlardı. Çağdaş Arap milliyetçiliğinin büyük ideologlarından biri olan Suriyeli tarihçi el-Husri, çalışmalarında Arapların Osmanlı sultanlarının iktidarını doğrudan Islam halifeliğinin devamı olarak gördüklerini ve kendilerini yabancı bir iktidar tarafından fethedilmiş ve ona boyun eğdirilmiş bir halk olarak hissetmediklerini belirtmiştir.[1] Bir başka Arap tarihçisi Zeyn N. Zeyn, Osmanlıların Araplara ait toprakları Arapların elinden almadıklarını, onların Memlukler, Ispanyollar ve Farslar ile savaştıklarını, ancak Araplar ile savaşmadıklarını dile getirmiştir. Yine aynı yazara göre Osmanlılar, iktidara Jön Türkler gelinceye dek Arapların asimile edilmesi ve Türkleştirilmesi yönünde hiçbir girişimde bulunmamışlardır.[2]

Yazımızı Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’den bir alıntı ile noktalayalım:

“Osmanlı döneminde mahkemelerin durumu hakkikaten övünülecek bir haldeydi. Biz bugün bu vasfa sahip mahkemelere mâlik değiliz…

Mahkemeler şeriatın hüküm sürdüğü, davaların süratle neticelendiği kurumlardı. Anlaşamayan taraflar arasında hüküm veren kadı, din hususunda da bilgisi olan müftünün ta kendisiydi, ve ka­pısını çalan herkese dinî, dünyası hususunda bilgi verirdi; ne fetva­dan, ne de kazadan (hakimlik görevinden) para almazdı. Her şehir­deki ve kasabadaki müftü Kahire’deki genel müftüye bağlıydı. Ge­nel müftüyü de Bâb-ı Âli tayin ederdi. Islâm âleminin her yanında­ki genel müftüler şeyhülislâma bağlıydılar. Şeyhülislâm Osmanlı hilafetinde sultandan sonra en önemli ikinci şahsiyetti. Şeyhülislâm başbakan olan sadrazamdan önce gelirdi. Arşivler Müslümanca bir adaletin uygulandığına tanıklık eden belgelerle doludur. Oysa bu­gün çağdaş devletlerin arşivleri karıştırıldığında karşımıza mahke­me bitmeden vefat eden birçok davalı ve davacı buluruz; yahut öy­lesine ciddi ve önemli davalar vardır ki, kesin bir karara kavuşması gerekirken hemen olağanüstü yasalar çıkar ve herşey tersyüz olur!

Sonunda kanunların sadece adı kalır, hepsi yalaka olur! Osmanlı döneminde mütfü ve kadı’nın önünde bir köle ya da cariyeyle paşa, prens, general, hatta sultanın kendisi karşı karşıya gelebilirdi. Bir mahkeme ki, davacı ve davalıdan birinin köle, diğerinin hükümdar olduğunu düşününüz… Kadı böyle bir mahkemede ya bir celse ya da iki celsede işi bitirirdi, daha uzatmazdı. Hem de işler vakar ve ihtimam ile olurdu. Karşılıklı rızanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü adaletin Allah’ın şeriatına uygun biçimde ifasına çalışılıyordu.”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] el-Husri, el-Biladu’l-Arabiyye ve’d-Devletü’l-Osmaniyye, Beyrut 1960, sayfa 36, 82, 83.

[2] N.Z.Zeyne, The Emergence of Arab Nationalism. With a Background Study of Arab-Turkish Relations in the Near East, Beirut 1966, sayfa 9, 10, 17.

Tafsilat için bakınız; Nikolay Ivanov, Osmanlı’nın Arap Ülkelerini Fethi 1516-1574, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, sayfa 270, 271.

[3] Dr. Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, (Tercüme eden: Sadık Ömeroğlu), Insan Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 35 – 38.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Islam’da Modernleşme?

Islam’da Modernleşme?

Modernizm, ateizme köprü müdür?… Batı’da bilimin kurucuları ateistler miydi yoksa dindarlar mı?… gibi suallerin cevaplarını aşağıdaki linke tıklayıp okuyabilirsiniz:

http://belgelerlegercektarih.net/modernizm-ateizmin-koprusu-mudur/

 

Mehmed Akif Şeriatçı mıydı yoksa Laik mi? Ümmetçi miydi yoksa Milliyetçi mi?

Mehmed Akif Ersoy Şeriatçı mıydı yoksa Laik mi? Ümmetçi miydi yoksa Milliyetçi mi?

*

Mehmet Akif Atatürk, Mehmed Akif M. Kemal, Mehmed Akif seriatci mi, Mehmed Akif laiklik, Mehmed Akif Ümmetci, Mehmet Akif Hilafet fesli Akif

***

Mehmed Akif Ersoy Hilafetçi, Şeriatçı ve Ümmetçi idi. Türkçülük ve Turancılık fikirlerine karşıydı.[1]

Çetin Özek, “100 Soruda Türkiye’de *Gerici* Akımlar” isimli kitabında Akif ve arkadaşlarına da yer verir ve haklarında şunları yazar:

“Islamcı Türkçülük akımı, Mehmet Akif, Ahmet Naim tarafından eleştirilmiştir. Din, ‘ırk, renk, lisan, muhit, iklim itibariyle büsbütün yabancı unsurları aynı milliyet içinde cem’eden yegane rabıta’dır. Osmanlı Imparatorluğu yüceliğini dinin sağladığı birleştirici unsura dayanarak bulmuştur. Çeşitli milletler Imparatorluk içinde ve Osmanlılık adı altında kardeşçe yaşamışlardır. ‘Kavmiyet’ davasının güdülmesi, bu kardeşliği ve birliği çökertirken, Türkler de aynı yola girmekle ‘Ittihadı Islâmın’ ortadan kalkmasına yol açmaktadırlar…. Bakışlar ‘Kabe’den ‘Turan’a çevrilmemelidir.”[2]

M. Kemal’in kalemşörü Falih Rıfkı da Mehmed Akif’e “gerici” der:

“Mütareke yıllarında gericilik Istanbul’da da Anadolu’da da alıp yürümüştü. Ankara’daki Maarif Vekili resim dersini çizgi dersine çevirmiş, alabildiğine yeni medreseler açmıştı. Şair Akif, sarıklı hocalardan çoğu, Trabzon milletvekili Ali Şükrü bu gruptan idiler. 26 yaşında Meclise gelen Ali Şükrü bir sağlık kanununun tartışılması sırasında: ‘- Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!’ diye haykırmıştı. Şair Akif Mecliste bir tek defa ağzını açmıştı: Neden sivil gazete ‘Hâkimiyet-i Milliyye’ye ödenek verilmiş de şeriatçı ‘Sebil-ür-Reşad’ dergisine verilmemiş. Bu yardımı esirgeyenlere, ‘- Dalkavuklar!’ diye bağırmıştı.”[3]

Said Halim Paşa’nın vefatından sonra Fransızca neşredilen “Islam devletinin siyasi yapısı” adlı mühim eseri, Mehmed Akif tarafından tercüme edilmiştir. Mehmed Akif, eserin takdiminde Said Halim Paşa için; “Islam ümmetinin en büyük mütefekkiri (düşünürü)” ifadesini kullanır.

Akif’in beğenerek ve tasvip ederek tercüme ettiği bu eserde şöyle yazmaktadır:

“Islam’ın sosyal yapısı bütünü ile, Şeriat’ın tam hakimiyeti esası üzerine kurulmuştur.(..) Şeriat, ahlaki ve sosyal, birtakım tabii gerçeklerin bütünüdür. Insanlığın mutluluğu, Peygamber tarafından, Yaradıcımız adına bizlere tebliğ edilen bu gerçeklere bağlıdır. O halde Şeriat’ın hakimiyeti demek, tabii ve insan yaradılışına uygun olan, fakat insanların arzu ve iradelerine bağlı olmayan ve değişmeyen, ahlaki ve sosyal kanunların hakimiyeti, demektir.”[4]

1923’de Ikinci Meclis kurulunca, Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı Sebilürreşad dergisinde, yeni Meclis’in hangi hareket tarzını takip etmesi gerektiği, şu sözlerle ifade edilmekteydi:

“Acaba bu Meclis nasıl bir hareket tarzı takip edecektir? Milletin ruhuna, hissiyatına, akaidine(inancına), temayüllerine uygun bir yol tutacak mıdır? Yoksa Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinde olduğu gibi milletin içtimai (sosyal) bünye ve ruhi ahvaline aykırı birtakım çorak yollara mı süluk edecektir? Tabiatıyla bunu zaman gösterecektir. Maamafih bizim görüş ve tahminimiz şu merkezdedir ki, siyasi vahdet ve istiklalimizi temin ve memleketi muhakkak olan izmihlalden kurtarması itibariyle milli tarihimizde en parlak bir mevki ihraz eden Büyük Millet Meclisi, devletimizin esas tabiatına ve Islami mizacına muhalif olarak hariçten getirilen yabancı te’sis ve nazariyetlerden (laiklik) de milleti kurtararak hakiki bir ‘Islam Devleti’ tesis ile Islam Tarihi’nde büyük bir sayfa açacaktır. Zannediyoruz ki bütün milletin arzu ve temennisi bu merkezdedir.”[5]

Işte Mehmed Akif’in düşüncesi böyleydi.

“Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı atanlar, acaba Mehmed Akif’e de “gerici yobaz” diyecekler mi? “Laiklik, adam olmaktır, sen adam değilsin” diyerek ona da hakaret edecekler mi? Zaten yukarıdaki nakillerden de görüldüğü üzere, o dönem “mürteci” ve “gerici” gibi ithamlara maruz kaldığı açık.

Mehmed Akif, Eşref Edip ve Said Paşa Islamcıydılar. Islamcılık cereyanı, son yüz yıl içinde Osmanlı Toplumuna yön vererek onu kurtarmak amacında olan iki ana cereyandan biridir. Diğeri Batıcı-laik cereyandır. Idris Küçükömer’e göre Islamcılar, Batıcı laiklerden daha tutarlıdırlar:

“…Sait Halim Paşa, Mehmet Akif gibi Islamcılar kendilerine ilerici denen Batılaşma yolunu seçenlere (Tanzimatçılara, Yeni Osmanlılara ve Jön Türklere, C.H.P.’ye vs. ye) göre daha tutarlı görünüyorlar.”[6]

Yani M. Kemal ile Mehmed Akif karşı cephelerde yer alıyorlardı.

Nitekim Akif, M. Kemal’in Başkumandanlık kanununu üçüncü defa uzatmak istemesine Meclis’te karşı çıkmıştı.[7]

Dolayısıyla Mehmed Akif gibi Islamcı-ümmetçi bir şairin yazdığı Istiklal Marşı’nı, milliyetçiliğin takviyesi için kullanmak, ona yapılmış büyük bir haksızlık olduğu gibi, hakarettir de. Mehmed Akif dini mevzularda çok hassastı. Hakikaten Dar-ül Hikmet-il Islamiye Cemiyeti baş katipliğinde iken[8] Antalya’da Dar-ül-Muallimin’de Islam’ın esaslarına dil uzatan 3 öğretmene “mikrob” demiş ve devlet hizmetinden acilen atılmalarını ve Divan-ı Harbe sevkedilmelerini talep etmişti:

*

Mehmet Akif Atatürk, Mehmed Akif M. Kemal, Mehmed Akif seriatci mi, Mehmed Akif laiklik, Mehmed Akif Ümmetci, Mehmet Akif Hilafet

[9] no’lu dipnot ile alakalı… Mehmed Akif’in Fetvahane’ye gönderdiği yazı… 

***

“Fetvahane’nin Yüce Huzuruna,

Antalya Darü’l-Muallimin müdür muavini Avni, fenn-i terbiye muallimi Nahid ve ulum-i Tabiiye muallimi Hayri Beyler tarafından Yüce Islam Dini’nin yüce esaslarına ve akaidine karşı pek şeni bir surette ve açıktan açığa vuku bulan tecavüz ve tahkirlerini açıklayan Antalya Müftülüğünden gönderilen dört parça vesikanın tasdikli suretlerinden istinsah edilen ikişer adedi merbut olarak Şeyhülislamlığa takdim olunmuştur. Müslümanların çocuklarına muallim ve mürebbi yetiştirmek maksadıyla vücuda getirilen bu kabil Islami müesseselerin masum ve saf harimine her nasılsa girmeye fırsat bulan ve çirkin mahiyetlerini izhar suretiyle adeta bulaşıcı bir hastalığın muzır mikrobları mesabesinde bulunduklarını isbat eden bu gibi şahısların bundan sonra değil yalnız talimi (eğitim) vazifelerde, aksine devlet hizmetlerinin hiçbirisinde istihdam olunmamak şartıyla acilen ve katiyyen azledilmeleri için Maarif Nezaretine ve Din-i Celil-i Islamın Kanun-i Esasi ile teyid edilmiş bulunan mukaddes hukukuna karşı alenen ağıza almaktan çekinmedikleri galiz ve şeni lafızların hesabını vermek üzere bir an evvel Divan-ı Harbe tevdi olunmaları zımnında Harbiye Nezaretine birer kıta tezkere yazılması ve takdim olunan vesaik suretlerini ilave olarak gönderilmesi büyük bir ehemmiyetle arz ve istirham olunur. Ol babta emir ve ferman emir sahibi (Padişah) Hazretlerinindir. 24 Şubat 1336 (1920) (imza ve mühür.)”[9]

Mehmed Akif, Hilafet müessesesinin devamına taraftar olduğu gibi, medreselerin devamına da son derece taraftardı. Bunu gerek kendi yazdıklarından ve gerek başyazarı olduğu Sebilürreşad dergisinin yayınları dolayısıyla çok iyi biliyoruz.

Akif’in Safahat’ta yer alan şiirlerinde Hilafet ve Halife kelimelerinin defalarca geçtiği halde bütün bu kelimeler, Safahat ciltlerinin 1928’de yapılan eski harfli son baskılarında, başka kelimelerle değiştirilmişlerdir, yani sansürlenmişlerdir.

Buna dair şiirlerinden birkaç misal verelim…

mehmet akif safahat sansür

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 269’uncu sayfasının dipnotunda şöyle yazıyor; “Şiirin ilk dört neşrinde, son iki mısrada bulunan ‘Hilafet’iniz’ ve ‘Hilafet’ kelimeleri, 1924 baskısında ‘Bu kudretiniz’ ve ‘Bu kudret’ şeklinde çıkmıştır. Şiirin ilk dört neşrinde bulunan ‘Hilafet’in’ kelimesi, 1924 baskısında ‘Hükümetin’ şeklinde çıkmıştır.” Yani “Hilafet” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş…

“Zavallı âlem-i İslâm eğer salîbe henüz
Sarılmıyorsa, kolundan çeken: Hilâfet’iniz.
Hilâfet olmasa: Dünyâ tanassur eyleyecek…
O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek.
Yetişmiyor mu ki dünyâ evinde çektiğimiz,
Yarın da yüklenelim âlemin günâhını biz?
Hem intihâra özenmek ne sermedî hüsran!
Bucak bucak savuşun, müslümansanız, bundan.
Hayâta karşı nedir, söyleyin, bu yılgınlık?
Reîs-i âilenin intihârı: Çılgınlık!
Hilâfet’in, o henüz pâyidâr olan arşın
Sükûtu müdhiş olur… Düşmesin aman, yapışın!”[10]

***

*

mehmet Akif safahat sansür 1

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 3 no’lu dipnotunda (sayfa 206) şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bu şekilde çıkan mısra, 1928 baskısında şu şekilde çıkmıştır: Ne hükümet kalıyor ortada billahi, ne din!” Yani “Hilafet” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş, yerine ise “Hükümet” kelimesi eklenmiş…

“Türk Arapsız yaşamaz, kim ki ’ yaşar’ der delidir,
Arab’ ın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.
Veriniz baş başa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:
Ne hilafet kalıyor ortada billâhi, ne din!”[11]

***

*

mehmet akif safahat sansür 2

mehmet akif safahat sansür 3

Safahat’ın 2009 yılı baskısının 327’inci sayfasının dipnotunda şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bulunan ‘Halife yurdunu’ ifadesi, 1928 baskısında ‘Zavallı yurdumu’ şeklinde çıkmıştır.” Yani “Halife” kelimesi M. Kemal döneminde sansürlenmiş, yerine ise “Zavallı” kelimesi eklenmiş… 328’inci sayfanın dipnotunda ise şöyle yazıyor; “Şiirin ilk üç neşrinde bulunan ‘Halife ordusunun’ ifadesi, 1928 baskısında ‘Muazzam ordumuzun’ şeklinde çıkmıştır.”

“Sen ey Boğaz ki, uzattın da âhenin kolunu,
Halîfe yurdunu tehdîd eden deniz yolunu,
Cihâna karşı asırlarca bağladın durdun;
Açık değil ya henüz rehgüzâr-ı mesdûdun;
Yerinde kaldı ya kıblem, harîm-i îmânım?
Hudâ rızası için söyle, pek perîşânım!

Bakın: İlerledi… Asker! Hudâ bilir, asker!
Evet, gözüm seçiyor şimdi bir bir efrâdı:
Halîfe ordusunun en muazzam evlâdı,
Ki pâk alınları İslâm için son istihkâm.”[12]

***

*

Gördüğünüz gibi, Kemalist rejimin kurulmasından sonra bu şiirlerde geçen “Hilafet” ve “Halife” kelimeleri; “Hükümet”,  “Kudret” vs. gibi kelimelerle değiştirildiler… Böylece Safahat okuyucuları, onun Hilafetçi olduğunu bilmeyecekti…

Mehmed Akif, bazı yazı ve şiirlerinde Medreselerin içinde bulunduğu durumu tenkid etmiş olsa da, aşağıdaki mısralarında görüldüğü üzere kapatılmasına katiyyen razı değildi:

“Yıkılır bir gün olur mahkemeler, ma’bedler;
En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;
Beşeriyyet yeni bir din tanıyıp ilhâdı,
Beşerin hâfızasından silinir Hakk’ın adı;
Gömülür hufre-i târihe me’âlî… Lâkin
Yine tek bir taşı düşmez şu Hudâ lânesinin.”

Akif bu mısralarında, “Bir gün medreseler, camiler yıkılsa, insanoğlu Allah’ı unutsa ve yüksek hisler geçmişe gömülse de, şu Allah Evi’nin tek taşı bile düşmeyecektir…” demektedir. Mehmed Akif’in, düşüncesinde medrese ve camiye, ilim ve iman yuvaları olarak yan yana yer verdiğini görmekteyiz.[13]

*

 

Mehmet Akif Inkilaplar, Mehmed Akif Inkilaplar, Mehmet Akif harf inkilabi Mehmet Akif M. Kemal, Mehmet Akif Atatürk

Mehmed Akif Ersoy, M. Kemal’in harf inkılabına rağmen Osmanlı Türkçesi ile yazmaya devam etti[14]

***

Fatih Camii’nde, Vefa yolundan gitmekte olan şair Ekmekçioğlu Medresesi ile karşısındaki okulu görünce, din ile dünyayı ayırıp, dinin kendi kendisine yıkılıp gitmesi için onu ihmal edenlerin, millet hayatında ne kadar derin yaralar açtığını ifade eden şu mısraları söyler:

Zavallı milleti vahdet-cüdâ eden “ikilik”,
Sırıtmıyor mu? O pis dişleriyle karşında?
Nasıl tükürmesin insan şu hâle baksın da?
Yıkılmamış, ne kadar yıkmak istesek, îmân;
Ayırmak istemişiz sonra dîni dünyâdan.
Ayırmışız, ederek Şer’i muttasıl ihmâl;
Asıl ikincisi olmuş, şu var ki, berzede-hâl!
Evet, bu sıska vücûdun yarın durur nefesi;
Fakat şu gördüğün “Ekmekçioğlu Medresesi”
Yaşar, demir gibi göğsüyle, belki on bin yaş…
Ya her kaburgası: Kurşunla bağlı yalçın taş!
Olaydı koskaca millete bir beyinli kafa;
“Vücûdu bir yana atmak, dimâğı bir tarafa,
Akıllı kârı değil!” der de böyle yapmazdı.
Ne oldu, sor bakalım? Milletin öz evlâdı,
Yabancıdan daha düşman kesildi birbirine!

Bu satırlarda, Mehmed Akif’in, dinsiz bir eğitim verilmesi ve din ile dünyayı ayırmak (yani laiklik) aleyhindeki fikirleri, çok açık olarak görülmektedir.[15]

Hasan Özsan’a göre Akif, laiklik ilkesini ve kemalist inkılapları Şeriat’a aykırı gördüğü için Mısır’a gitmiştir:

“Kurtuluş Savaşı sonrası ülkemizde oluşan yeni toplumsal ve siyasal yaşamın şeriat kurallarına uygun olmayışını hoş karşılamamış, laiklik ilkesini tepkiyle karşılamıştır. Sosyal devrimlere daha fazla dayanamamış ve 1926 yılında Mısır’da yaşamaya karar vermiştir.”[16]

Mehmed Akif Ersoy, Türkiye’de Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklandığı ve Türkçe “Tanrı uludur” şeklinde bir şeyler uydurulup ulutulduğu yıllarda, Mısır’da yaşıyordu. Ancak yine de Kemalist rejimin yakın takibatından kurtulamamıştı.

Kemalist rejim, Mehmed Akif’i fişlediği, takibe aldığı ve tehdit gördüğü yazışmaları “Irtica 906” isimli dosyada biriktirmişti. Muharrem Coşkun’un arşivden elde ettiği dosyada, Mehmed Akif Bey’in Mısır’a gittikten sonra adım adım takibi, söyledikleri, görüşmeleri, yurda döndükten sonra yine kimlerle görüştüğü vs. hepsi mevcut.

Mesela 28 Ağustos 1935 tarihli “117” kodlu istihbarat raporunda, Mehmed Akif’in Türkiye’de hayata geçirilen devrimlerle alakalı görüşlerine şu ifadelerle yer veriliyordu:

“Bir zamandan beri Mısır’da ihtiyar-ı ikamet eyleyen (oturmayı seçen) Islam şairi unvanı ile maruf Safahatçı Şair Akif, üç haftadır Antakya ve civarında dolaşmaktadır. Şair Akif, Antakya’da hep eşraf ile düşüp kalkmaktadır. Antakya eşrafının hemen hepsi ya Arap millicisi veya Fransız uşağıdır. Şair Akif, bu içtimalarda (toplantılarda) ulu orta hilafetten, hilafetin lüzum-u şer’i ve akli ve siyasisinden (akli, şer’i ve siyasi açıdan gerekliliğinden) bahsetmektedir… Şapka ve Türkçe Ezan hakkında çok kimseler Şair Akif’ten reyini (görüşünü) sormuş, o da ‘Şapka giymek, doğrudan doğruya Avrupalıya benzemek maksadı ile yapıldığı için tamamen küfürdür. Türkçe Ezan ise kat’iyyen mekruhtur. Namaz caiz değildir. Latin hurufatı (harfleri) ise, Kur’an-ı Kerim’i tağyir eylediği (değiştirdiği) cihetle Şer’an mekruhtur. Aynı zamanda Türk Müslümanlarla Arap Müslüman’ı bir birinden ayıran bu üç bidat… haram, mezmum (kötü, ayıp) ve mekruhtur’ cevabını vermiştir.”[17]

*

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 1

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 2

m. kemal atatürk mehmed akif mehmet akif hilafet seriat laiklik irtica 906 3

ScreenHunter_358 Mar. 22 07.28

[17] dipnot’ta bahsi geçen ve “Irtica 906” isimli dosyada bulunan Mehmed Akif Ersoy ile alakalı istihbarat raporları…

***

Raporlardan da anlaşılacağı üzere Mehmed Akif’e göre zaruret olmaksızın şapka giymek “küfür”dür. Yani kafir olunur… Akif, Hilafet’in lüzumuna, Türkçe Ezan ile kılınan namazın caiz olmadığına ve Latin harflerinin de Kur’an-ı Kerim’i değiştirmek manasına geldiğine inanacak kadar Şeriatçı idi.

Hatta Prof. Dr. Zafer Toprak’ın “Doğan Kitap”tan çıkan eserine bakılırsa, çokeşliliği bile savunuyordu:

“Avrupa’yı körü körüne taklit eden Batıcı bazı düşünürler ulusal nitelikteki kültürü görmezden gelmişlerdi. Gelenekten yana olanlar ise alışılagelmiş eski aile yapısının çözülmesi ve kadın-erkek ilişkilerindeki değişiklikler sonucu oluşabilecek kaos korkusuyla her türlü farklılığa karşı çıkmışlardı. Bu nedenle mütedeyyin düşünürler, Mustafa Sabri, Mehmet Akif ve Said Halim gibi gelenekçi yazarlar hem çokeşliliği hem de örtünmeyi, mahremiyeti savunmuşlardı.”[18]

Uzun lafın kısası; bugün Türkçülük yapan kesimin Akif ile uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur, olamaz. Eğer bu kesim Akif’e zerre saygı duyuyorsa, artık onu istismar etmekten derhal vazgeçmelidir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] Ahmet Kabaklı, “Istiklal Marşımızın Büyük Şairi Mehmet Akif”, Toker-Milliyetçi Fikir ve Edebiyat Dergisi, sayı 3, Aralık 1976, sayfa 9.

[2] Çetin Özek, 100 Soruda Türkiye’de Gerici Akımlar, Gerçek Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 48.

[3] Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, Istanbul 1980, sayfa 39.

[4] Sebilürreşad Dergisi, cild 19, sayı 493-496, Şubat-Mayıs 1922.

[5] Eşref Edib, Hakimiyet-i Milli Devrinde Hükümetin Takip Edeceği Yol, Sebilürreşad, cild 22, sayı 551/552, 16 Ağustos 1339 (1923), sayfa 42.

[6] Idris Küçükömer, Batılılaşma-Düzenin Yabancılaşması, Profil Yayıncılık, 5. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 21.

[7] TBMM Gizli Zabıt Ceridesi, cild 19, 4 Mayıs 1922, sayfa 329.

[8] Nesimi Yazıcı, “Cerîde-i Ilmiyye”, Türkiye Diyanet Vakfı Islam Ansiklopedisi, cild 7, sayfa 408.

[9] Bab-ı Fetva Mektubi Kalemi, karton: 277, dosya nu: 57193.

Bakınız; Sadık Albayrak, Türkiye’de Islamcılık Batıcılık Mücadelesi, Iz Yayıncılık, Istanbul 2013, sayfa 27, 28.

[10] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 269.

[11] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 206.

[12] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2009, sayfa 327, 328.

[13] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 4. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 186-189.

[14] Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Akif, Tarih Yayınları, Istanbul 1963, sayfa 183.

[15] M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar, cild 2, Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 4. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 187, 188.

[16] Hasan Özsan, “Akif’in Ulusculuğu”, Cumhuriyet Gazetesi, 22 Ocak 1990.

[17] Muharrem Coşkun, Kod Adı: Irtica-906 Mehmed Akif Ersoy, Yeditepe Yayınları, Istanbul 2015, sayfa 51-56.

[18] Zafer Toprak, Türkiye’de Yeni Hayat, Doğan Kitap, Istanbul 2017, sayfa 50.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

“İslâm’ın güncelleştirilmesi” ne demek? – Prof. Dr. Yusuf Kaplan

“İslâm’ın güncelleştirilmesi” ne demek? – Prof. Dr. Yusuf Kaplan

*

Yusuf Kaplan Islamda yenilesme reform Tayyip Erdogan Islamda güncelleme.png

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi Direktörü

Prof. Dr. Yusuf Kaplan…

***

Batılılar, bütün diğer dinleri fosilleştirdiler ama İslâm’ı fosilleştiremediler.

Bu nedenle İslâm’ı içerden “çökertmek” için iki asırdır -özellikle akademide- İslâm’ın protestanlaştırılması projesinin temellerini atıyorlar…

Bu proje, son çeyrek asırdır da, bir yandan Vehhâbîlik / Neo-selefîlik üzerinden hâricî mantığının icat edilmesi, dolayısıyla İslâm’ın terörle özdeşleştirilmesi, buna mukabil olarak, müslüman toplumlara, daha kolayca kabul ettirebilecekleri protestanlaştırılmış, peygambersiz bir İslâm anlayışının yerleştirilmesini amaçlıyor…

Tam böylesi bir zaman diliminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İslâm’ın güncelleştirilmesi” ifadesi, İslâmî kesimlerde büyük bir tedirginliğin oluşmasına yol açtı.

ASIL TEHLİKE: İSLÂM’IN PROTESTANLAŞTIRILMASI

Asıl tehlike, hâricî mantığının icat edilmesi değildir. Bu görülen ve mücadele edilebilecek bir sorundur. Görülemeyen asıl uzun vadeli tehlike, ölüm (hâricî mantığı) gösterilerek, müslüman kitlelerin sıtmaya (protentanize / reforme edilmiş, peygambersiz sahte bir İslâm anlayışına) razı ve mahkûm edilmesidir; böylelikle İslâm’ın dönüştürülmesi ve dize getirilmesidir.

Selefsizlik demek olan neo-Selefilik üzerinden hâricî mantığının, dolayısıyla DEAŞ türü terör örgütlerinin icat edilmesinin nedeni, protestanlaştırılmış İslâm anlayışının zemininin oluşturulması, önünün açılmasıdır. 20 küsur yıldır dikkat çekiyorum bu tehlikeye.

Terörle özdeşleştirilen hâricî mantığına dayalı İslâm anlayışı veya algısı, bütün dünyanın İslâm’dan nefret etmesini sağlamaya dönüktü ve bunu başardı Batılılar.

Protestanlaştırlmış İslâm anlayışı ise İslâm’ı hayattan (hayatın her alanından) uzaklaştırıp bireysel bir inanç meselesine indirgemeyi, ehlileştirmeyi ve hormonlu müslümanlar icat etmeyi hedefliyor…

ERDOĞAN: YÜREĞİ YANGIN YERİNE DÖNEN ADAM

Erdoğan’ı iyi tanıdığımı sanıyorum: Yüreği yangın yerine dönmüş biri o. Bütün mazlumların yükünü sırtında taşıdığı bilinciyle nefes alıp veren biri.

Bu ülkenin, medeniyet coğrafyamızın ne tür büyük travmalarla boğuştuğunun farkında olan biri.

Kendimizi toparladığımız zaman, insanlığı toparlayacak bir büyük yolculuğa soyunabileceğimizin, insanlığın bize, hakikat medeniyetinin hakikatli çocuklarına gebe olduğunun şuûrunda olan biri.

Erdoğan’ın ilk günkü açıklaması, sorunlu bir açıklamaydı, bunu kendisi de görecek ve düzeltecektir, dedim ve ikinci gün, yaptığı konuşmayla meseleye açıklık getirdi.

Tayyip Bey, benim makam-mevki, para-pul gibi düşük hesapların peşinde olmadığımı bilir. O yüzden söylediklerimi, hakikat neyse, o olduğu için söylediğimi de bilir.

*

Yusuf Kaplan Islamda yenilesme reform Tayyip Erdogan Islamda güncelleme Erdogan Dinde reform

***

TEDİRGİNLİĞE YOL AÇTI

İslâm’la hiç bir sahici ilişkisi olmadığı hâlde, uluorta İslâm’ın reforme edilmesi gerektiğini söyleyen sığ ve ezberci kişilerin ağzına pelesenk oldu bu açıklama.

İkinci olarak, toplumun kendisini yürekten destekleyen geniş kesimlerinde, modernistlerin, dolayısıyla protestanlaşma projesinin önü mü açılıyor acaba, diye bir tedirginliğin oluşmasına neden oldu.

Üçüncü olarak, her bakımdan kendisini destekleyen, 15 Temmuz gecesi daha 22.00 sularında meydanları dolduran insanlara öncülük eden ilim adamlarının ötekileştirilmesi, bu geniş kitleleri fenâ hâlde üzdü.

28 ŞUBAT BENZERİ OPERASYON KORKUSU!

Elbette ki, bazı hocaların yaptığı bazı açıklamalar, İslâm’a hiç bir şekilde faydası olmayacak, İslâm’ı ayağa düşüren hatta zarar veren, gençlerin İslâm’dan soğumasına, deizm çukuruna yuvarlanmasına yol açan sorunlu açıklamalar. Erdoğan, bu Hocaları davet edip ikaz edebilirdi. Böylelikle kendisine gönül vermiş kitleleri tedirgin etmemiş olurdu.

Erdoğan’ın da, istikamet üzere olan hocaların da, diyanetin de yıpratılmaması gerekiyor.

Birileri 28 Şubat sürecine benzer bir ortam oluşturmak, operasyon çekmek istiyor olabilirler.

Fikirlerine katılın katılmayın, İhsan Şenocak’ın ardından Nureddin Yıldız’ın linç edilmeleri, sonra da resmen görevden uzaklaştırılmaları, yargılanmaları “acaba birileri 28 Şubat benzeri bir operasyon mu çekiyor?” kuşkusunu uyandırıyor.

Ayrıca geniş kitlelerde Ehl-i Sünnet’e karşı bir tavır mı, geliştiriliyor, korkusu da var. Erdoğan, “marjinal hocalar” dedi ama birilerinin Erdoğan’a, bu hocaların marjinal değil Ehl-i Sünnet’in, ana omurganın temsilcileri olduğunu, yapılan çıkış’ın Ehl-i Sünnet düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüğünü hatırlatması gerekiyor.

KİMSEYİ ÖTEKİLEŞTİRMEYELİM

Bu tartışmalar, fitne ateşini körüklemekten, bizi asıl meselelerimizle uğraşmaktan alıkor.

Cuma günkü yazımda, düşmanı içerde aramayalım, düşman dışarıda; içerde kenetlenmeye ihtiyacımız var, demiştim. Erdoğan’ın doğal tabanını yabancılaştırması, ötekileştirmesi, bu sahipsiz kitleleri hayal kırıklığına uğratması sonucunu doğurabilir.

Bırakınız İslâmî kesimlerin yabancılaştırılmasını, ötekileştirilmesini, toplumun bütün farklı kesmlerinin kenetlenmesi, kucaklanması gereken kritik ve çok yönlü bir varoluş savaşı veriyoruz içerde ve dışarda.

Hunharca gerçekleştirilen Özgecan cinayeti sonrasında, Özgecan’ın Alevî kökenli babasının şu bilgece sözü hepimiz için kılavuz olmalarıdır: “Anadolu, Nuh’un gemisidir.”

Yerim kalmadı. “İslâm’ın güncellenmesi” meselesini yarınki yazıda işleyeceğim.

Ama yarınki yazıya giriş cümleleriyle bu yazıyı sonlandırayım:

Önce birbiriyle irtibatlı, zihnimizi açacak üç cümle:

1-Çağı tanıyamazsanız, tanımlanırsınız. Tanıyamadığınız bir çağı değiştirme iddiasında bulunamazsınız.

2-Kendi dünyanızı başkalarının kavramlarıyla, başkalarının bakış açılarıyla kuramazsıErdogan Ehlinız.

3-Bütün insanlığı ilgilendirecek evrensel cümleler kurmak zorundayız.

***

Bu mevzuda daha fazla malumat için bakınız;

www.belgelerlegercektarih.net

https://twitter.com/yenisafakwriter

.

Ahmet Hakan’a Cevap 9 – Mehmed Âkif ve Ictihad!

Ahmet Hakan’a Cevap 9 – Mehmed Âkif ve Ictihad!

*

Ahmet Hakana cevap fesli Kadir Mehmet Akif Ersoy Islami dönüstürmek asrin idrakine söyletmeliyiz Kurani

Fesli Mehmed Akif…

***

Ahmet Hakan yine algı operasyonu yapmaya çalışmış. PKK’ya terör örgütü diyemeyen Selahattin Demirtaş’a programında saz çaldıran bu müptezel, şimdi de kalkmış Fesli Mehmed Âkif’in şiirinden dizeler cımbızlayarak “Islam’ı dönüştürme”nin kodlarını verme cüretinde bulunuyor. Neymiş, Mehmed Âkif; “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı, Asrın idrâkine söyletmeliyiz Islâm’ı.” demiş. Işine yaradığını düşündüğü birini, “fesli” de olsa kullanmaktan, projesine malzeme yapmaktan imtina etmiyor.

Dinimizle alakalı herkesin ilk bakışta anlayamayacağı meseleleri cımbızlayarak gündeme getiren bu müptezel, ardından da; “işte bunların dini böyle” propagandası yaparak bizi, “dinimizi dönüştürmeye” icbar etmek istiyor. Ama hava alır… Aynısını ateistler de aşağıdaki Nisa Suresinin 34’üncü ayetini vererek yapıyor:

“Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkar olanlar ve Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.” (Elmalılı Hamdi Meali)

Ateistler bu ayetin gerekçelerinden, tefsirinden haberi olmayan insanları “Kur’an’da kadına şiddet var” diyerek aldatıyorlar. Işte Ahmet Hakan da ateistlerin bu metoduyla hareket ediyor.

Tıpkı Ehl-i Sünnet hocaların yıllar evvel halkın suallerine verdikleri cevaplardan, dört-beş kelime cımbızlayarak algı operasyonu yaptığı gibi, bu sefer de hiç utanmadan o batının seküler zihniyetiyle Mehmed Âkif’in şiirini istismar ediyor.

Fakat gelin bir de bu şiirin tamamını okuyalım, bakalım mealcilere, modernistlere, reformistlere, Ahmet Hakan gibilerine ekmek çıkacak gibi bir mana var mıymış görelim;

Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.
Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü?
İbn-i Sînâ niye yok? Nerde Gazâlî görelim?
Hani Seyyid gibi, Râzî gibi üç beş âlim?

En büyük fâzılınız: Bunların âsârından (eserlerinden),
Belki on şerhe bakıp, bir kuru ma’nâ çıkaran,
Yedi yüz yıllık eserlerle bu dînin hâlâ,
İhtiyâcâtını kâbil mi telâfı? Aslâ.

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.

Kuru da’vâ ile olmaz bu, fakat ilm ister;
Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster?
Koca ilmiyyeyi aktar da, bul üç tâne fakîh:
Zevk-ı fıkhîsi bütün, fıkri açık rûhu nezîh?
Sayısız hâdise var ortada tatbîk edecek;
Hani bir tane “usûl” âlimi, yâhu, bir tek?

Hayır, taassup eden yok…Şu var ki: icâbı
Tahakkuk etmeli bir kerre, bir de erbabı
Eliyle olmalı matlûb olan teceddütler

Bakın ne günlere kaldık: Ya beş ya altı kopuk
Yamaklarıyla beraber ki hepsi kılkuyruk,
Utanmadan çıkıyor, ictihada kalkışıyor!
Bu hâle karşı tahammül hakikaten zor.

Kilitlidir kapı “ümmî duhât” için amma
Kıyâm-ı haşre kadar ictihad eder “ulemâ”
Evet şeraiti (şartlar) mevcud olunca insanda
Ne kaldı men’edecek ictihadı meydanda?
İle’l-ebed yetişir müçtehid bu ümmetten
Şu var ki: Çıkmalı ferdâ-yı nura zulmetten

Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müçtehid geçinen
Zamanın olacak muktedası irfanen.
Kitab’ı, Sünnet’i, icmâ’ı sağlam anlayacak
Hilafı yoklayacak, ihtiyacı kollayacak

Durum böyle iken, sormak gerekmez mi?
Ya ictihada nasıl kalkıyor bu sersemler?
O ictihada ki: Dünya kadar ulûm (ilimler) ister!

İşin recülleri kimlerse çıksın orta yere;
Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse bir kerre
Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakih;
Sular karardı mı pek yosma bir edib-i nezih;
Yarın müverrih, öbür gün siyasetin kurdu;
Bakarsın ertesi gün ictihada pey vurdu…
Hülâsa, bukalemun fitratinde züppelerin
Elinde maskara olduk… Deyin de hükmü verin!

Mehmet Âkif ERSOY

***

Evet, Mustafa Islamoğlu’nun kankisi Ahmet Hakan! Söyle bakalım; “Medresemiz” var mı? Bir Gazâlî, bir Râzî’miz var mı? Doğru dürüst bir Usul alimi var mı? Zevk-ı fıkhîsi bütün, fıkri açık rûhu nezîh bir Müctehid var mı? Kitab’ı, Sünnet’i, icmâ’ı sağlam anlayacak bir alim var mı?

Yok!

O halde nasıl yapacaksın ictihadı? Yoksa Mehmet Âkif’in söylediği o “Bukalemun fıtratındaki züppeler” ile mi?

Sana da o yakışır zaten.

Neymiş, Islam’a güncel bir bakış açısıyla bakmalıymışız?

Peki bu çağı kim kurdu?

Tabii ki Emperyalist batılılar…

Islam’a, batılıların bakış açısıyla, onların algısıyla mı bakacağız?

Böyle bir şey olabilir mi? Laik devlette yetişen elemanlarla dinde Ictihad yapılır mı?

Evvela kendi çağımızı kurmalıyız… Anladın mı?

Batı, bu projeyi FETÖ’ye ihale etmişti, ona yaptıracaktı… Vaktinde çok uyardık. Fakat onlar deşifre olunca, şimdi de bazı taşeronlar aracılığıyla bize yaptırmaya çalışıyor. Ahmet Hakan’ın çalıştığı medya grubunun “ne” olduğunu zaten söylememe gerek yok… Bilen biliyor.

Allah bizi, çağın avanakları uğruna züppelere Ictihad yaptırmaya çalışan hödüklerden korusun… Allah bizi, Ictihad adı altında dinimize “darwinizmi” sokmaya çalışan batı uşaklarından korusun!

Şimdi ikile bakalım… Erbakan hocanın dediği gibi;

Hadi ordan, Hadi ordan!..

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

M. Kemal-Enver Paşa ilişkisi ve Turancılık

M. Kemal-Enver Paşa ilişkisi ve Turancılık

*

Enver Pasa ve M. Kemal

***

M. Kemal’in Enver Paşa hakkındaki suçlamaları:

“(Enver) hesapsızdır, fikir ve kararların nasıl tatbik edileceğini düşünmeyi teferruat sayar; askerlikte genel bakımdan bilgisizdir, çünkü tabur, alay vs. gibi birliklere sıra ile komuta etmeden, en çok Makedonya ile Bingazi’de çete ve aşiret vuruşmalarında bulunduktan sonra sırf siyasal destekle en yüksek makamlara erişmiştir… Bu yüzden Enver, bir tümen veya bir kolorduya herhangi bir hareketi emrettiği vakit, o hareketin yapılabilmesi ve beslenebilmesi için nelerin gerektiğini hiç düşünmezdi ve bu emirleri âdeta bir çavuşa 40-50 kişi ile bir tepeyi tutması emrini verir gibi verirdi. Sarıkamış yıkımı bu biçim kıt anlayıştan doğmuştur.”[1]

Zaten Birinci Dünya Harbi’nde yaşanan hezimetten de Enver Paşa’yı mesul tutuyordu:

“Harbi sevk ve idare edenler, harb-i umumide kendi mevcudiyetimizi unutarak tamamen Almanların esiri olmuşlardır… Bu sebeple idare-i harbte tadad olunamayacak (sayılamayacak) kadar hatalar vardır. Bu hataların mesul-i yeganesi (biricik sorumlusu) Enver Paşa’dır. Enver Paşa’dan başka mesul aramak lazım gelirse, milletin kendisidir. Enver Paşa vefat etmiştir. Onun emriyle hareket eden kumandanları mesul tutmak doğru değildir.”[2]

Gördüğünüz gibi yalnızca Enver Paşa’yı değil, “milleti” de mesul tutuyor. Ancak Enver Paşa’nın emriyle hareket eden kumandanlara (yani kendisine) toz kondurmuyor…

Milleti mesul tutması bir dil sürçmesi falan değildir. Nitekim Fatih Sultan Mehmed Han’ın peşinden giden bu millete “serseri” demişliği bile vardır:

“Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zaptolunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.”[3]

Ancak tarihi ya yanlış okumuş ya da çarpıtıyor… Zira Osmanlı devleti durduk yere bir yeri fethetmezdi. Yerli halklara zulmedildiğinde müdahale eder ve halkları korurdu.

16. Yüzyılda Osmanlı’nın prestiji çok yüksekti. Doğu’da olduğu gibi, Batı’da da Osmanlı’nın özellikle de ezilen ve sömürülen sınıflar arasında hayranı çoktu. Ezilen ve sömürülen insanlar, Osmanlı Devleti’nin kendi ülkelerini fethetmesini istiyordu. Bu hamaset değil, hakikattir. Nitekim Ukraynalı yazar A. Krımskiy’e göre, “Balkanlar, Macaristan, Batı Avrupa ve Rusya’da farklı düşünce ve sebeplerden dolayı çok sayıda insan, muhtemel bir Türk istilası tehlikesinden hem korkuyor, hem de açıkça bunu istiyordu.”[4]

*

osmanlini hosgörüsü osmanlinin adaleti gibbons the foundation of ottoman

[6] no’lu dipnot ile alakalı… Tarihçi Gibbons’un kaleme aldığı kitabın ilgili sayfası…

***

Tarihçi Gibbons da bu gerçeği şu sözlerle itiraf eder:

”Balkanlar’daki her halk, komşularından ziyade Osmanlı’nın hakimiyetini tercih etmiştir. Osmanlı’nın hakimiyeti, Macar veya Italyanların hakimiyetinden daha çok tercih edilirdi.”[5]

Aynı kitabın bir başka yerinde ise, “Osmanlılar yeni çağda dinî özgürlük ilkesini temel taşı olarak vazetmiş ilk millettir.” der.[6]

Lakin bu halklar daha sonra Fransız Ihtilaliyle ortaya çıkan milliyetçilikten etkilenmiş ve büyük devletlerin kışkırtmasıyla isyan etmiştir. Burada suçlu olan taraf insanlık yapan Osmanlı değil; nankörlük yapanlardır.

Neyse mevzumuza dönelim…

M. Kemal’in yukarıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, Enver Paşa’dan hoşlanmıyordu. Milli Mücadele döneminde Ali Fuat Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta, Cemal Paşa ile Enver Paşa’nın arasını açmaya çalıştığı, ancak bu takdirde Cemal Paşa’ya yardım edebileceğini söylediği görülmektedir.[7]

*

ali fuat cebesoy moskova hatiralari m. kemal enver pasa

[7] no’lu dipnot ile alakalı… M. Kemal’in Ali Fuat Paşa’ya gönderdiği telgraf…

***

Enver Paşa’nın Turancı fikirlerine de uzak duruyordu. Ilber Ortaylı, M. Kemal ile Enver Paşa ilişkisi hakkında şunları yazıyor:

“…Anadolu hükümeti (M. Kemal), Rusya’nın Müslüman topraklarında faaliyet göstermek isteyen ve bunda kısmen başarılı olabilen Enver Paşa’ya karşı onaylayıcı davranmadı…”[8]

Yani M. Kemal, Orta Asya Türklerinin özgürlüğü için mücadele veren Enver Paşa’ya yardımcı olmadı. Dolayısıyla M. Kemal’in Turancı olduğunu ve bir Türk Birliği kurmak istediğini söylemek mümkün değildir…

Alman “Weltbild” yayınlarından çıkan 2 cildlik “Islam” tarihinin 2. cildinin 150. sayfasında, M.Kemal’in Pantürkizm yani Türk Birliği için hiçbir harekette bulunmadığı, 149. sayfada ise Harf inkılabı ile Türk gençliğini “Osmanlı Kültür Mirası”ndan uzak tutmaya çalıştığı belirtilir.[9]

Bu konunun uzmanı Günay Göksu Özdoğan ise şunları yazar:

“Türkiye Cumhuriyeti ulusal devletinin kuruluşuyla ülkeyi yöneten Kemalist kadro tarafından Pantürkçülük tamamen reddedildiği gibi devletin resmî ideolojisi olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan Kemalist Türk ulusçuluğu da Türkçü görüş ve örgütlenmeleri siyaset dışına itti.”[10]

M. Kemal’in temel dış politika ilkelerini 14 başlık altında toplayan siyaset bilimci Hüner Tuncer, M. Kemal’in Pan-Islam, Pan-Türk ve Turancılık hareketlerine iltifat etmediğini belirtir.[11]

Murat Kılıç, M. Kemal’in milliyetçilik anlayışını gayet açık bir şekilde hülasa etmiş:

“Cumhuriyet yönetimi bu harekete olumsuz baksa da cumhuriyetin ilk yıllarında Pantürkist hareketlerin tamamen yokluğundan da söz edilemez. Bu dönemde pantürkist harekete mensup bazı kişiler Türk ocakları bünyesinde faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Türk Ocakları her ne kadar 1924 kongresinde esas amacının Türk kültürü koruma ve cumhuriyet inkılâplarını savunma ve Cumhuriyet Halk Fırkası ile işbirliği olduğunu belirterek CHF (CHP) çizgisinde bir milliyetçilik anlayışına doğru yönelmişse de, Turancılığı benimseyenler için ortak bir platform olma işlevini devam ettiriyordu. Bunun farkında olan tek parti yönetiminin müdahalesi ile Türk Ocaklarının etkinlik alanının ancak Türkiye sınırları içinde olması gerektiğine dair bir tüzük değişikliği yapıldı. Ancak bu pantürkist taleplerin önüne geçemeyince Türk Ocakları 1931 Martında tamamen kapatıldı.”[12]

Prof. Dr. Erel Tellal ise “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin “Dış Türklerle ilgilenmiyorum” manasına geldiğini ifade eder:

“Türkiye yeni siyasal yapısını kurarken iki etkenden özenle soğuk durdu: Komünizm ve politize olmuş Islam dini. Birincisinden uzak durma çabaları çerçevesinde gerçekleştirilen 1923 ve 1929 komünist tutuklamaları, SSCB’de olumsuz tepkilere yol açtı. Buna karşılık, statükocu ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesi ‘Dış Türklerle, bu arada SSCB’deki Türklerle de ilgilenmiyorum’ anlamına geldiği için ilişkileri düzgün tuttu.”[13]

Prof. Dr. Çağlar Keyder, “Türkiye’de Devlet ve Sınıflar” isimli eserinde; “Doğu’daki Türki halkları etrafında toplamayı amaçlayan Turancılık, Sovyetler Birliği’yle yapılan antlaşmayla son bulmuştu.”[14] der. Keyder, aynı eserin 253. sayfasında, Kemalistlerin, Turancılık kalıntılarını reddedip cezalandırdığını belirtir.

Şimdi bazıları hemen Ziya Gökalp kartını oynamaya kalkacaktır, fakat M. Kemal’in Turancı Ziya Gökalp’e karşı da bir hayranlığı olduğu söylenemez. Her ikisini de tanıyan bir aydın bu hususta şöyle diyor:

“Gazi M. Kemal’in Gökalp’a karşı; ihtimal ki Gökalp’ın Ittihatçılık bağlantısı ve Enver Paşa hayranlığı ile Turancılık çabaları dolayısıyle, fazla bir ilgisi görülmemiştir. Özel konuşmaları sırasında Gökalp hakkındaki görüşlerinin de hayranlık ifade etmediği anlaşılmaktadır.”[15]

Ilber Ortaylı da aynı kanaattedir; “(Kemalist) inkılablarımızda Ziya Bey’in (Gökalp) rolünü büyütmek doğru değildir.”[16]

Meşhur Türkçü Turancı Zeki Velidi Togan’ın, Turancılığa taraftar olmayan M. Kemal yüzünden 1932’de Türkiye’yi terk ettiği ve M. Kemal’in ölümünden hemen sonra tekrar yurda döndüğü biliniyor.

Uzun lafın kısası M. Kemal Turancı falan değildir, zaten Bozkurt destanıyla da alay etmiş biridir.[17] Enver Paşa ile M. Kemal’in aynı yolun yolcuları olduğunu sanmak büyük bir gaflettir. O dönemin Türkçü’leri bile cumhuriyetçi değildiler. Bunu M. Kemal’in kalemşörü Falih Rıfkı hatıralarında samimi bir şekilde anlatır:

“Müslümanlıkta din ile dünyanın birbirinden ayrılmıyacağını iddia eden hocalar, Halifenin Padişah da olması lazım geldiği fikrinden caymamışlardır. Muhafazakar Osmanlı ve sağ temayüllü Türk’çüler de hala meşrutiyetçidirler. M. Kemal hilafeti padişahlıktan ayırmakla ve devlet merkezini Ankara’ya nakletmekle bütün hüküm ve nüfuzu kendi şahsında toplamak isteyen bir zorlama yapmıştır.”[18] 

 

Atay, aynı eserin bir başka yerinde ise şöyle der:

“Ileri Türk’çüler, dedim. (Batıcı demek istiyor: K.Çandarlıoğlu) Gerileri de vardır. Içlerinden Tanzimatçı ve gelenekçidirler. Bunlar köklere kadar inen inkılap kararlarını sevmiyeceklerdir. Çoğu saltanatın kaldırılışını hazmetmemişlerdir. Bir kısmı hilafetin kaldırılmasından memnun olmıyacaklardır. Fakat hiç biri yeni yazı ve dile, Türk milletini gerçek kültür hürriyetine (!) kavuşturucu inkılaplara kadar bizimle beraber kalmıyacaklar, M. Kemal’den de ayrılmayacaklardır. Bunlar ‘Kerhen’ (istemeyerek) Kemalisttirler. Şimdi de aynı kimseleri Türk’çülük devrindeki geri cereyanlara saplanmış olarak görmekteyiz.”[19]

Demek ki neymiş, gerçek Milliyetçiler, Kemalci ve Cumhuriyetçi değil; Meşrutiyetçi imişler… Dolayısıyla Milliyetçilerle M. Kemal aynı safta olamaz. Enver Paşa ile M. Kemal de aynı safta olamaz.

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

 

[1] M. Kemal, Eskişehir-Izmit Konuşmaları (1923), sayfa 86.

[2] Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Atatürk Kültür ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 1990, cild 1, sayfa 55, 56.

[3] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. Izzet Öztoprak, Türkiye Iktisat Kongresi’ni Açış Söylevi Izmir 17 Şubat 1923.

[4] A. Krımskiy, “O Turkofilstve Evropı i Moskovskoy Rusi XVI Veka”, Istoriya Turtsii i Eye Literaturı, Moskva 1910, sayfa 151. Türkçesi: “Türkiye’nin Tarihi ve Literatürü.”

[5] H. A.Gibbons, The Foundation of Ottoman Empire, Clarendon Press, Oxford 1916, sayfa 133.

[6] H. A. Gibbons, The Foundation of Ottoman Empire, Clarendon Press, Oxford 1916, sayfa 81.

Daha fazla malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

[7] Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, (Yayına Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu), Temel Yayınları, Istanbul 2002, sayfa 309.

[8] Ilber Ortaylı, G.M.K. Atatürk, Kronik Yayınları, Istanbul 2018, sayfa 78. (Bu kitapta maalesef tarihi hakikatlere aykırı yorumlar, kaynaksız iddialar ve usandırıcı tekrarlar mevcuttur.)

[9] Weltgeschichte, Der Islam, Die Islamischen Reiche nach dem Fall von Konstantinopel, cild 2, Weltbild Yayınları, 1998, sayfa 149, 150, (Bölümün yazarı: Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Stanford Shaw.)

[10] Günay Göksu Özdoğan, “Dünyada ve Türkiye’de Turancılık,” (Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik, cild 4) içinde, 3. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2008, sayfa 398.

[11] Hüner Tuncer, Atatürkçü Dış Politika, 2. Baskı, Kaynak Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 23.

[12] Murat Kılıç, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliğinin Tipolojisi, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, sayı 16, Aralık 2007, sayfa 133, 134.

[13] Erel Tellal, “1923-1939 SSCB’yle İlişkiler”, Baskın Oran, ed., Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, 15. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2009, cild 1, sayfa 314.

[14] Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, Iletişim Yayınları, 19. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 94, 253.

[15] Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: M. Kemal, 1922-1938, cild 3, Remzi Kitabevi, Istanbul 1988, sayfa 175, 176.

[16] Ilber Ortaylı, G.M.K. Atatürk, Kronik Yayınları, Istanbul 2018, sayfa 79. (Bu kitapta maalesef tarihi hakikatlere aykırı yorumlar, kaynaksız iddialar ve usandırıcı tekrarlar mevcuttur.)

[17] M. Kemal’in Bozkurt destanıyla alay ettiğine dair yazı için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2014/08/19/m-kemal-ataturk-bozkurt-armasiyla-alay-etti-mi/

[18] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 2, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 317. (Sansürsüz baskı).

[19] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cild 1, Dünya Yayınları, Istanbul 1958, sayfa 258. (Sansürsüz baskı).

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*