Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Hırsızları ifşa ediyoruz – 2: Özden Aydın

Neşrettiğimiz yazıları bizden izin almadan kullanan ve kaynak göstermeyen “hırsızları” bundan böyle sitemizde ifşa edeceğiz. Alakalı kişiler ve/veya kurumlar hakkında suç duyurusunda bulunma hakkımızı ise saklı tutuyoruz.

Özden Aydın denen bir küfürbazın sözde “yazdığı” bütün paçavraların neredeyse tamamı sitemizden çaldığı yazılardan oluşuyor. Bizden çaldığı yazılara “küfür” ve “hakaretler” serpiştirerek güya kitap yazıyor ve bunları “parayla” satıyor.

Biz araştırma yaparak çektiğimiz bunca sıkıntı ve meşakkate rağmen kitabımızı “ücretsiz” olarak dağıtmaya çalıştığımız halde, bu şahıs hiçbir zahmete katlanmadan bizden çalıyor, bir de fütursuzca parayla satıyor. Böyle utanmazlık olur mu?

Hem düşmanımız da olsa bir insana “it”, “köpek”, “fahişe” denir mi? Yazdıkları baştan sona küfür ve hakaret, öyle ki okurken kalbiniz sıkışır. Zaten bu yüzden üç satırdan fazlasını zor okursunuz. Anlaşılan bu şahsın vicdanı öyle kararmış ki, içinde hiçbir sıkıntı duymaksızın bütün bu küfür ve hakaretleri yazabilmiş. Böyle birinin yazılarımızı çalmasından daha tabii ne olabilir ki?..

Bu hırsız, bizden çaldığı yazılarla oluşturduğu paçavraları Kadir Mısıroğlu’na da göndermiş, ancak üstad küfür ve hakaret dolu bu paçavralardan rahatsız olmuştur.

Işte bazı paçavralarının fiyatı:

Özden Aydin kitap atatiran atatürk kamal, m. kemal özden aydin, bücher özden aydin books, siyonizm sabetay özden aydin

*

 

Reklamlar

“İslâm’ın güncelleştirilmesi” ne demek? – Prof. Dr. Yusuf Kaplan

“İslâm’ın güncelleştirilmesi” ne demek? – Prof. Dr. Yusuf Kaplan

*

Yusuf Kaplan Islamda yenilesme reform Tayyip Erdogan Islamda güncelleme.png

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Merkezi Direktörü

Prof. Dr. Yusuf Kaplan…

***

Batılılar, bütün diğer dinleri fosilleştirdiler ama İslâm’ı fosilleştiremediler.

Bu nedenle İslâm’ı içerden “çökertmek” için iki asırdır -özellikle akademide- İslâm’ın protestanlaştırılması projesinin temellerini atıyorlar…

Bu proje, son çeyrek asırdır da, bir yandan Vehhâbîlik / Neo-selefîlik üzerinden hâricî mantığının icat edilmesi, dolayısıyla İslâm’ın terörle özdeşleştirilmesi, buna mukabil olarak, müslüman toplumlara, daha kolayca kabul ettirebilecekleri protestanlaştırılmış, peygambersiz bir İslâm anlayışının yerleştirilmesini amaçlıyor…

Tam böylesi bir zaman diliminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İslâm’ın güncelleştirilmesi” ifadesi, İslâmî kesimlerde büyük bir tedirginliğin oluşmasına yol açtı.

ASIL TEHLİKE: İSLÂM’IN PROTESTANLAŞTIRILMASI

Asıl tehlike, hâricî mantığının icat edilmesi değildir. Bu görülen ve mücadele edilebilecek bir sorundur. Görülemeyen asıl uzun vadeli tehlike, ölüm (hâricî mantığı) gösterilerek, müslüman kitlelerin sıtmaya (protentanize / reforme edilmiş, peygambersiz sahte bir İslâm anlayışına) razı ve mahkûm edilmesidir; böylelikle İslâm’ın dönüştürülmesi ve dize getirilmesidir.

Selefsizlik demek olan neo-Selefilik üzerinden hâricî mantığının, dolayısıyla DEAŞ türü terör örgütlerinin icat edilmesinin nedeni, protestanlaştırılmış İslâm anlayışının zemininin oluşturulması, önünün açılmasıdır. 20 küsur yıldır dikkat çekiyorum bu tehlikeye.

Terörle özdeşleştirilen hâricî mantığına dayalı İslâm anlayışı veya algısı, bütün dünyanın İslâm’dan nefret etmesini sağlamaya dönüktü ve bunu başardı Batılılar.

Protestanlaştırlmış İslâm anlayışı ise İslâm’ı hayattan (hayatın her alanından) uzaklaştırıp bireysel bir inanç meselesine indirgemeyi, ehlileştirmeyi ve hormonlu müslümanlar icat etmeyi hedefliyor…

ERDOĞAN: YÜREĞİ YANGIN YERİNE DÖNEN ADAM

Erdoğan’ı iyi tanıdığımı sanıyorum: Yüreği yangın yerine dönmüş biri o. Bütün mazlumların yükünü sırtında taşıdığı bilinciyle nefes alıp veren biri.

Bu ülkenin, medeniyet coğrafyamızın ne tür büyük travmalarla boğuştuğunun farkında olan biri.

Kendimizi toparladığımız zaman, insanlığı toparlayacak bir büyük yolculuğa soyunabileceğimizin, insanlığın bize, hakikat medeniyetinin hakikatli çocuklarına gebe olduğunun şuûrunda olan biri.

Erdoğan’ın ilk günkü açıklaması, sorunlu bir açıklamaydı, bunu kendisi de görecek ve düzeltecektir, dedim ve ikinci gün, yaptığı konuşmayla meseleye açıklık getirdi.

Tayyip Bey, benim makam-mevki, para-pul gibi düşük hesapların peşinde olmadığımı bilir. O yüzden söylediklerimi, hakikat neyse, o olduğu için söylediğimi de bilir.

*

Yusuf Kaplan Islamda yenilesme reform Tayyip Erdogan Islamda güncelleme Erdogan Dinde reform

***

TEDİRGİNLİĞE YOL AÇTI

İslâm’la hiç bir sahici ilişkisi olmadığı hâlde, uluorta İslâm’ın reforme edilmesi gerektiğini söyleyen sığ ve ezberci kişilerin ağzına pelesenk oldu bu açıklama.

İkinci olarak, toplumun kendisini yürekten destekleyen geniş kesimlerinde, modernistlerin, dolayısıyla protestanlaşma projesinin önü mü açılıyor acaba, diye bir tedirginliğin oluşmasına neden oldu.

Üçüncü olarak, her bakımdan kendisini destekleyen, 15 Temmuz gecesi daha 22.00 sularında meydanları dolduran insanlara öncülük eden ilim adamlarının ötekileştirilmesi, bu geniş kitleleri fenâ hâlde üzdü.

28 ŞUBAT BENZERİ OPERASYON KORKUSU!

Elbette ki, bazı hocaların yaptığı bazı açıklamalar, İslâm’a hiç bir şekilde faydası olmayacak, İslâm’ı ayağa düşüren hatta zarar veren, gençlerin İslâm’dan soğumasına, deizm çukuruna yuvarlanmasına yol açan sorunlu açıklamalar. Erdoğan, bu Hocaları davet edip ikaz edebilirdi. Böylelikle kendisine gönül vermiş kitleleri tedirgin etmemiş olurdu.

Erdoğan’ın da, istikamet üzere olan hocaların da, diyanetin de yıpratılmaması gerekiyor.

Birileri 28 Şubat sürecine benzer bir ortam oluşturmak, operasyon çekmek istiyor olabilirler.

Fikirlerine katılın katılmayın, İhsan Şenocak’ın ardından Nureddin Yıldız’ın linç edilmeleri, sonra da resmen görevden uzaklaştırılmaları, yargılanmaları “acaba birileri 28 Şubat benzeri bir operasyon mu çekiyor?” kuşkusunu uyandırıyor.

Ayrıca geniş kitlelerde Ehl-i Sünnet’e karşı bir tavır mı, geliştiriliyor, korkusu da var. Erdoğan, “marjinal hocalar” dedi ama birilerinin Erdoğan’a, bu hocaların marjinal değil Ehl-i Sünnet’in, ana omurganın temsilcileri olduğunu, yapılan çıkış’ın Ehl-i Sünnet düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüğünü hatırlatması gerekiyor.

KİMSEYİ ÖTEKİLEŞTİRMEYELİM

Bu tartışmalar, fitne ateşini körüklemekten, bizi asıl meselelerimizle uğraşmaktan alıkor.

Cuma günkü yazımda, düşmanı içerde aramayalım, düşman dışarıda; içerde kenetlenmeye ihtiyacımız var, demiştim. Erdoğan’ın doğal tabanını yabancılaştırması, ötekileştirmesi, bu sahipsiz kitleleri hayal kırıklığına uğratması sonucunu doğurabilir.

Bırakınız İslâmî kesimlerin yabancılaştırılmasını, ötekileştirilmesini, toplumun bütün farklı kesmlerinin kenetlenmesi, kucaklanması gereken kritik ve çok yönlü bir varoluş savaşı veriyoruz içerde ve dışarda.

Hunharca gerçekleştirilen Özgecan cinayeti sonrasında, Özgecan’ın Alevî kökenli babasının şu bilgece sözü hepimiz için kılavuz olmalarıdır: “Anadolu, Nuh’un gemisidir.”

Yerim kalmadı. “İslâm’ın güncellenmesi” meselesini yarınki yazıda işleyeceğim.

Ama yarınki yazıya giriş cümleleriyle bu yazıyı sonlandırayım:

Önce birbiriyle irtibatlı, zihnimizi açacak üç cümle:

1-Çağı tanıyamazsanız, tanımlanırsınız. Tanıyamadığınız bir çağı değiştirme iddiasında bulunamazsınız.

2-Kendi dünyanızı başkalarının kavramlarıyla, başkalarının bakış açılarıyla kuramazsıErdogan Ehlinız.

3-Bütün insanlığı ilgilendirecek evrensel cümleler kurmak zorundayız.

***

Bu mevzuda daha fazla malumat için bakınız;

www.belgelerlegercektarih.net

https://twitter.com/yenisafakwriter

.

Hırsızları ifşa ediyoruz – 1: Ibrahim Sarı, “Bu Ülkede Adalet” isimli kitap, Nokta E-Kitap Yayını

Hırsızları ifşa ediyoruz – 1: Ibrahim Sarı, “Bu Ülkede Adalet” isimli kitap, Nokta E-Kitap Yayını

*

Ibrahim Sari kitaplari, Yazar Ibrahim Sari, Ibrahim Sari Bu Ülkede Adalet, nokta e-kitap intihaller

***

Neşrettiğimiz yazıları bizden izin almadan kullanan ve kaynak göstermeyen “hırsızları” bundan böyle sitemizde ifşa edeceğiz. Alakalı kişiler veya kurumlar hakkında suç duyurusunda bulunma hakkımızı ise saklı tutuyoruz.

Ibrahim Sarı’nın, “Bu Ülkede Adalet” isimli kitabının 23. sayfasından 32. sayfasına kadar yaklaşık 10 sayfa uzunluğundaki kısım, noktasına-virgülüne dokunulmadan olduğu gibi sitemizden çalıntıdır. Yalnızca bir yerde “kemalist” kelimesini çıkardığını tespit ettik. Sözü edilen kitabın başka yerlerinde de çalıntılar olabilir, lakin biz şimdilik sadece bu 10 sayfalık kısmı ilan etmekle yetiniyoruz. Yaptığımız küçük bir araştırma neticesinde bu şahsın üç yüzden (evet yanlış okumadınız: 300!) fazla kitabının olduğunu gördük. Muhteva çalıntı olunca, bu sayının çokluğuna şaşmamalı. Koskoca Kadir Mısıroğlu ve Yavuz Bahadıroğlu gibi usta kalemler bile kitaplarında sitemizi kaynak gösterirken, adı sanı duyulmamış Ibrahim Sarı’yı bundan men eden şey nedir? Üstelik “ADALET”i konu alan bir kitapta yapmış bunu. Insan biraz olsun utanır.

*

İhsan Şenocak hocadan Ahmet Hakan’a tokat gibi cevap

İhsan Şenocak hocadan Ahmet Hakan’a tokat gibi cevap

*

ihsan senocak ahmet hakan1

***

Hakan Bey!

Kürsüde “benim” yerimde -senin gibi- üzerinde Mao’nun kafası olan bir tişörtle poz veren biri olsa ve “Mülkiyet hırsızlıktır.” dese ya da Kelâmullah yerine Das Kapital’i referans alsa “büyük devrimci” olurdu; ondan “özgürlük savaşçısı” diye bahsederdin belki de. Marks, Engels ve Lenin’den oluşan üç ayaklı küfür üçgeni bağlamında biraz proletaryadan bahsetseydi fevkalede “aydın bir hoca” olabilirdi.

Gayr-ı Meşru ilişkilerini gölgelemek için eğlence merkezlerinde tanıştığı dostlarıyla umreye gidip, Metaf’tan bir kaç poz veren -senin gibi- bir “Sebbiye Memuru” için “İşte Adam! Dünyasını da, Ahireti’ni de Mamur etti. Hayatını(!) da yaşıyor, Kabe’ye de gidiyor.” deseydi, kim bilir gelecek Ramazan yazılarında “dinlenilmesi gerekenler” listesine adını yazardın.

Baş Kapitalist

Benim yerime kürsüye çıkan adam, “Kahrolsun Müslümanlar!” diye birkaç slogan atsa, sonra da millet malını gaspetmekle maruf “müseccel İslam düşmanı; baş kapitalist”in gazetesinde magazin yazıları yazsa, nikahsız bir hayatı “çağdaşlık” kabul eden kadınlarla aynı masaya oturup, onun bunun hayatından konuşsa, zinaya “yasak aşk” dese, belki gözünde “büyük kahraman” olurdu. Ne dersin? Bu da, “bizim Che Guevara’mız, onun gibi devrimci doğdu, devrimci yaşıyor.” diye Nişantaşı’nda nara atardın belki.

“Gönüllü Beraberlik”

Kürsüde vaaz eden ben değil de, “İslam” deyince aklına “irtica”, Müslüman deyince “Mürteci” gelen patronunun “maaşlı sebbiyecisi” olsaydı ya da senin gibi, “enses” ilişkiden bahsederken “Tecavüzden, zorlamadan, tasalluttan, aklı ermeyene yönelen cinsel saldırıdan falan söz etmiyoruz.

Cinsel ilişkiden söz ediyoruz.

Gönüllü beraberlikten söz ediyoruz” diyerek fuhşun en menfur şeklini, “Ne var bunda ‘Gönüllü beraberlik’ terkibiyle anlatan, kadın tacirlerinin bile kullanmaktan haya edeceği bir üslupla, “Normaldir” anlamına gelen cümlelerle meşrulaştırma ahlaksızlığına savrulan bir müftü çocuğu olsaydı “Kadın Haklarına Saygılı Hoca” diye yazardın belki de.

Adını Yazdım, Kadınlar Çıktı

Bu sabah kardeşlerim ders sonrası, içine beynini kustuğun, dilden, diyalektikten mahrum, ilk mektep talebelerinin kompozisyonlarına rahmet okutan o “sebbiye”nden bahsedince, “bu adam kimdir, ne der?” diye “Google”a adını yazdım, ne varki Kur’an-ı Kerim’in o halleriyle kendilerine bakmayı yasakladığı (Ahzab, 30) kadınlar çıktı. Anlamak zeka meselesidir, lakin senin için bir daha tekrar edeyim; Adını yazdım, kadınlar çıktı, “Acaba isimde mi bir yanlış var” dedim, tekrar yazdım, yine aynı manzara… Her tarafın kadın doluydu. Hepsi de yoldaşlarının, “Kur’an-ı kapat; Kadını aç!” sözü mucibince amel eden türdendi. el-Hasıl suretlerine sana dair hüküm verecek kadar bakamadım. “Bari bir kaç yazısını okuyayım” dedim karşıma ya “sebbiye” çıktı ya da kim, kimin karısıyla beraber olmuş, “neden falan gazeteci, filan namus düşmanı adam değil de, onunla fuhuş yapan filan ünlü kadını eleştiriliyor” nev’inden nikâhsız kadınların faaliyetlerini ya da zinakarları müdafaa eden yazıların vardı. İğrendim, tiksindim, daha fazla okumaya vicdanım müsaade etmedi.

Müftünün Oğlu

“Kiminle, nerede, ne yaptığın”a gelince, onlar üzerinde durmak senin gibi sebbiye memurlarının vazifesi olduğundan bu mevzuda seni, sana havale ediyorum. Fakat bir yazıda iftiharla bahis mevzuu yaptığın müftü oğlu olman, şu noktada beni endişelendiriyor; Acaba bir Anadolu evladı, “bu adam İlahiyat okumuş, ‘babam da müftü’ diyor, lisan-ı hali nicedir”, diye seni Google’da aratır, malum fotoğraflarını görür, “Onlar müftü oğluna caiz de, bize niye haram?” der, sonra da “Uydum bu ünlüye” diye ardından gider, hem kendi hayatını, hem de kadınların hayatını kirletir.

Ihsan senocak hoca ahmet hakan 3

***

Ne Buyurursun Ahlak Yobazı!

Tesettürden bahsetmemden fevkalede muzdarib olduğuna göre neyi, nasıl anlatmama dair bir teklifin de vardır herhâlde. Magazin haberlerinden etkilenen, onlar gibi yaşamak isterken ailesi dağılan insanlara ne söylememi isterdin, mesela? “Aziz cemaat kusuruma bakmayın, bu hususta İslam’ın hükmünü söyleyemem; Hakan Bey üzerine alınıyor!” mu demeliydim? Ya da Hakan Bey’i okuyun, namus telakkinizi güncelleyin diye mi tavsiyede bulunayım? İslam kadınlarına, başlarını örtmeyi ve namahremden sakınmayı emreden Nur Suresi’nin 31. ayetinin artık devri bitti, onunla amel edip, şu malum ve müseccel Namus Yobazı’nı üzmeyin, “sebbiye memuru” bu hususlardan fevkalede muzdarip oluyor mu, demeliydim?! Allah Azze ve Celle’nin, Ahzab Suresi’nde(Ahzab, 59), Peygamber-i Ekber’e(s.a.v.) emir buyurduğu, tesettürün İslam kadınlarına anlatılması hususu, keyfini kaçırıyor, Kur’an’a ittiba eden kadınlar tuzağına düşmüyor, onları kullanıp da atamıyorsun diye, Müslümanlara, eşlerini, kızlarını Allah’ın emrine göre örtünmeye davet etmekten vazgeçmeleri çağrısında mı, bulunayım?!

“Yaşasın Papa, Kahrolsun Müslümanlar!”

Papa, rahibelere tesettür çağrısı yapınca, yine fikir niyetine sebbiye kustun mu? Ya da kusar mısın? Kusmak istesen, sahibin buna müsaade eder mi? Yoksa “benim ihtisas alanım Müslümanlar”, “patronun görev tanımlaması dışına çıkmak vazifeme ihanettir” deyip “Yaşasın Papa için inanç özgürlüğü ve Kahrolsun Sadece İslam, Yalnız İslam” diyen Müslümanlar deyü naralar mı atarsın?

Kim Hayasız?!

Benim için,

“Çıkmış vaaz kürsüsüne… İşleri güçleri kızlar ve kızların giydiği pantolonlar

Üniversiteye giden kızlara ve o kızların babalarına…

Hayâsızca saldırıyor.”

Kafanı tashih etmek “ehem” olduğundan, “mühim” olan cümlelerini tashihi sana bırakıp şunu sorayım, hangi babaya, nasıl saldırdım? Onlara, “Ey İman Edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 6) ayetini hatırlatmak, çocuklarına tesettürü anlatmaları gerektiğini, Allah Rasulü’nün(s.a.v.) aile reisini çobana benzeten hadisi üzerinden tefsir etmek midir saldırmak? Demek senin lügatında kürsülerde Allah’ın tesettürle alakalı ayetlerini okuyarak babalara mesuliyetlerini hatırlatmak, evlatlarını, namus yobazlarının oyuncağı olmaktan korumaya çağırmak, onlara hayasızca saldırmak anlamına geliyor öyle mi? Kur’an’ın, İslam kadınlarına olan şu çağrısı hakkında ne buyurursun, “Evlerinizde vakarla oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın.” (Ahzab, 33). Sence bu da mı kadınlara hayasızca bir saldırıdır? Konuş müftünün oğlu? Eski ilahiyatçı pozlarıyla Müslüman mahallesinde namussuz hayatların reklamını yapan “sebbiye memuru” anlat? Nerde hayasızlık?!

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;

Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Ayık mıydın?

Google adı yazılınca kadınlarla verilen ahalıksız pozlardan başka bir şey çıkmayan biri olarak, “İslam din ve devlettir.” diyen Müslümanlar için, “İşleri güçleri kızlar” cümlesini kurarken ayık mıydın? Hiç mi ayanaya bakmadın?

Seni asıl rahatsız edenin ben değil, Allah’ın tesettür ayetleri olduğunu sen de biliyorsun. Lakin onlarla hesaplaşmaya yüreğin yetmediğinden onları tefsir edene dair “sebbiyeler” kaleme alıyor, maaşının gereğini yapıyorsun. Bir de babalar kızlarına iffet davasını anlatır, onları senin gibi bir hayat yaşayan adamlara karşı uyarırsa artık “kimin dünyasını karartabilirim” diye yese düşüyor, “büyük adam” nutukları atarak vaziyeti kurtarmaya çalışıyorsun.

“Din Elden Gidiyor” diyen bir Ahir Zaman Deisti

Diyorsun ki

“Ve bu İhsan Şenocak denilen adam konuştukça…

Türkiye’de maalesef deizm ve ateizm yükseliyor!

*

Uyanın ey ehli iman!

Bu İhsan Şenocak türü adamlar yüzünden…

Din elden gidiyor din! “

İhsan Şenocak’ın kitaplarını, yazılarını okuyan, konuşmalarını dinleyen tek bir Müslüman gencin deist ya da ateist olduğunu -önceki hayatından- şahitler ve resimlerle ispat edebilir misin? Hakan Bey! Söz namustur! Namusunu çiğnetme! İddianı ispat et!

Allah’ın tesettür ayetlerinden rahatsız olan, mahremiyeti çiğneyen sen değil misin? Yaratan Allah’ın, yöneten Allah(c.c.) olduğu akidesiyle savaşan biri olarak senden büyük deist mi var? Sen kimi okuyup deist olduysan, etrafındaki deistleri iğva eden de o şeytandır.

Bir Baba Kimden Rahatsız Olur?

Bir babayı, ayet ve hadisler bağlamında “ailene sahip çık” çağrısı mı, yoksa kızının her gece başka bir alemde, başka bir erkekle fotoğraflarının medyaya düşmesi mi rahatsız eder? Mesela mütedeyyin bir baba Google’a, kızının adını yazsa ve karşısına seninle olan fotoğrafları çıksa ne hisseder? Benim tesettürle alakalı konuşmamdan mı, senden mi nefret eder? Ya da şöyle sorayım, “ol kadınlarla” beraber olduğundan dolayı, kaçının babasından “teşekkür” mesajı aldın? Kendini merhum babanın yerine koy ve düşün! Eğer düşünebiliyorsan! Zira düşünmek ve anlamak zeka meselesidir. İnsan kafasını, hayvan kafasından ayıran en temel hususiyet düşünmektir. Patronuna verdiğin beynini bir saatliğine geri al ve sözleri mi bir daha dinle! Anlayamazsan, kendini birlikte olduğun kadınların babaları yerine koyarak dinle! O babalar kime hak verir?

Hadi gel, Che Guevara ol!

Hakan Bey! Bir an patronunun “sebbiye memuru” değil de Allah’ın kulu olduğunu düşünebilirsen, İslam’ın kızlarına, “Üniversiteye Gitme” değil, Ahzab 33’te de buyrulduğu gibi “Açılıp da gitmeyin” dediğimi sen bile anlarsın. Çok zor değil. Dene bak, olacak. Lakin önce özgür olman, kiraya verdiğin beynini geri alman gerekir. Hadi gel, Che Guevara ol! Fakat tişörtünü giyerek değil, efendine karşı cesaretini kuşanarak.

 

ihsan senocak ahmet hakan 2

***

Ne o cümleler, Tacir misin?

Google’daki fotoğrafların gibi, Barzani’yle alakalı yazındaki şu ifadelerin kadına dair kıymet ölçünün aslında bir tacirden -çok da- farklı olmadığını resmediyor… Buyur, şu ifadeler sana ait…

“Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’nin Dilman köyündeki karargâhında çekilmiş bir fotoğraf.

Fotoğrafta önde Molla Barzani var, arkada ise Sophia Loren’e benzeyen bir hanımefendinin duvara asılmış bir posteri var.

Biraz asker dolabı kapağına asılan posterleri, biraz da gurbette bekâr kalmış inşaat işçisi odasına asılan posterleri andırıyor.”

Hakan Bey! “Malum haldeki kadınların asker dolabına ve işçi odasına” cinsel bir tatmin aracı görüldüğünden dolayı asıldığını ima eden/söyleyen biri olarak gazetenin benzer fotoğrafları yayımlamasına sessiz kalman ya da onları bizzat köşende neşretmenden daha başka kadın nasıl aşağılanabilir?!

***

Gayesiz, idealsiz bir hayata mahkum zavallısın sen. Magazin dünyasından başka bir yerde adın geçer mi? Mesela fikir, sanat çevrelerinde irabta mahallin var mıdır? Allah seni ıslah etsin.

***

Biz Ravza’da imam, Bedir’de kumandan, İslam devletinde başkan olan Peygamber-i Ekber’e iman ettik. Kaybedecek ne koltuğumuz, ne patronumuz var. Tek endişemiz Allah’ın rızasını kaybetmek.

Sebbiye Memuru! Allah yolunda bedel ödemek bir şereftir ve o şeref herkese nasip olmaz. Şimdiye kadar Allah Azze ve Celle’den başka kimsenin önünde eğilmedik, ölene kadar da kıvamda ve kıyamda olacağız. Sana, münafıklara ve kubur faresine denk bir hayat yaşan bütün namus yobazlarına ilanen duyrulur.

***

Nisa Suresi’nin 148. ayet-i kerimesinden cesaret alarak bir “sebbiye memuru” ve onun yazısıyla huzurlarınızı işgal ettiğimden dolayı siz mümin kardeşlerimden kusuruma nazar etmemenizi istirham ederim.

***

İhsan Şenocak hocanın sosyal medya hesapları:

https://www.facebook.com/ihsansenocakhoca/

https://www.youtube.com/user/ahmethamzat

https://ihsansenocak.com/

.

 

 

Tarikatlar, laikler ve ötesi – Serdar Tuncer

Tarikatlar, laikler ve ötesi – Serdar Tuncer

*

serdar-tuncer-15-temmuz-laiklik-cemaatler-tarikatler-serdar-tuncer-kemalizm

***

Abdestimizi aldık, namazımızı kıldık, “Ya Allah Bismillah” diyerek meydanlara döküldük. Yaralandık, can verdik, devletin ve milletin namusunu kurtardık. Ülkeyi iç savaşın, işgalin ve kaosun eşiğinden döndürdük.

Sonra bir de baktık ki; Türkiye savaşta Müslümanların, barışta ise Kemalist laiklerinmiş!

Ekranlar, köşeler, kıyılar bizi sevmeyen, dindarlığımızdan rahatsız olan, sloganlarımızı küçümseyen, bizsiz bir ülke hayâl eden adamlarla doluverdi birden. Ülkeyi kurtaranların dindarlığına bakarak bir parça Müslüman olmayı denemek yerine, ülkeye kast edenlerin dindar görünümünden yola çıkarak dine ve dindarlara vurdukça vurdular.

Laik eğitimin önemine vurgular, bütün tarikatların aynı potansiyele sahip olduğunu anlatmalar, “sıradaki FETÖ kim olacak?” gibi imalı sorular, TSK başta olmak üzere bütün devlet kurumlarından herhangi bir intisabı bulunan herkesin tasfiyesini istemeler… Zırvanın bini bir para…

Bir dakika beyler!

Madem öyle, 27 Mayıs’a, 12 Mart’a, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a bakıp, darbelerin arkasında Atatürkçüler var diyerek, ordu başta olmak üzere bütün devlet kurumlarından Kemalistleri azledelim evvela.

Var mısınız?

Hatta bir adım daha ileri gidip, eğitim sisteminden, ordu yapılanmasına, bürokrasiden bilmem nerelere kadar Atatürk’ü ve ilkelerini tartışmaya açalım, ne dersiniz? Sahte dindarlar ayağa kalkınca da dayak hakiki Müslümanlara reva görülüyor, hakiki Atatürkçüler ayaklanınca da… Bu işte bir gariplik yok mu?

Biraz insaf, birazcık izan, bir parça özeleştiri yâhu!

15 Temmuz’da darbeye kalkışanlar dindar değil, dinin aslında ne olduğunu öğrenemediği için, bir şarlatanın hezeyanlarını din zanneden ahmaklar sürüsüydü.

Bunların ışığı nur, laf ebeliğini velayet, üçkâğıdı keramet zannetmesinde sizin payınız Pensilvanyalı’dan daha az değil.

Güzel bir şeyin aslı bilinmediği için sahtesi gerçek zannediliyorsa, aslını yasaklayanın en az sahteyi satan kadar suçu vardır.

14 asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu merdiven altlarına mahkûm ederek takiyye görünümlü münafıklığın kapısını siz açtınız.

Tarikatı yasakladığınız için, o a(l)danmışlar ordusu, tasavvuf büyüklerinden çalıntıyı, kalbin zümrüt tepelerinden sızıntı zannettiler.

Müslümanım diyene kapıları kapatmasaydınız, içeri girebilmek için Müslüman değilmiş gibi yapa yapa İslâm’ı unutan bu müptezeller ülkemize bu terörü yaşatamayacaktı.

Şimdi de bu cürümdeki hata payınızla delikanlı gibi yüzleşmek yerine kalkıp bir de diyorsunuz ki; “tarikatlar da ileride böyle bir şey yapabilir, hepsi aynı, tiz önlem alınmalı” vs.

Varlığını size borçlu bir terör örgütünden sizi kurtaranlara teşekkür edeceğinize bir de kalkıp onları suçluyorsunuz.

İnsanların takım elbise giymesini yasakladığınız ülkede takım elbiseli bir maymun cinayet işledi diye dönüp bütün insanlara potansiyel katil muamelesi yapmaktan daha abes sizinki!

Akıllı olun ve anlayın artık: FETÖ’nün varlığı istikbâlimizi ve istiklâlimizi imhadır; tasavvufun yokluğu mâzimizi ve kendimizi inkâr!

Garibim tasavvuf ehli de, samimi ve safiyâne bir şekilde size bunlar gibi olmadıklarını anlatmak için çırpınıp duruyor.

Yâhu arada benzerlik yok ki farkı anlatasın!

Herhangi bir tekkenin kapısından üç gün evvel girmiş herhangi bir derviş namzedine gidin ve şu üç meseleyi anlatıp, “Bu sözleri söyleyen insan nasıl birisidir?” diye tek bir soru sorun.

Bir adam çıkmış kendisinden bahisle diyor ki:

“Kâbe’deydim, temizliğe o zaman şimdiki kadar dikkat edilmiyordu. Pislik sebebiyle de çok sinek bulunuyordu. Ben on beş gün kadar hiç haremden ayrılmamıştım. Buna rağmen herkesi ısıran sinekler bir kere dahi olsun beni ısırmadı”

“Çocukluğumda kazlarımız vardı. Ben onları çok severdim. Bir gün bu kazlar bir komşumuzun bahçesine gitmişler. O da kızmış, kazları bir güzel dövmüş. Baktık bizim kazlar kan revan içinde. Onları öyle görünce içim sızladı, çok rikkatime dokundu. Çok geçmeden havada bir bulut belirdi. O komşunun tarlasına öyle bir dolu yağdı ki, bahçede ne var ne yok hepsini aldı götürdü. O da biz de şaşırdık, çünkü köyde başka hiç bir yere dolu yağmamıştı.”

“Bir gün arkadaşlardan biri bir rüya görüyor; Hatice validemiz Peygamber Efendimiz’e, ders yaptığımız dört beş kişiyi kast ederek, “Ya Rasûlullah bunlar bizden hoşnut musun diye soruyorlar” diyor. Efendimiz’den cevap geliyor: “Evet hoşnudum. (Beni kastederek) Hele birisi, hele birisi…” diyor.

O derviş namzedinden alacağınız cevap şudur: “Kendisi için bunları anlatabilen adam üçkâğıtçıdır, yalancıdır, şeytanın maskarası olmuştur.”

FETÖ mensupları ise bunları anlatan dünyası küçük şarlatana “Kâinat İmamı” diyorlar.

Farkı anlatabiliyor muyum?

Maneviyatın ne olduğunu bilmeyen insanlara, bu kibir kokulu hezeyanları velayet diye satabilirsiniz. Ancak bir kez tekke eşiğinden girmiş taze bir derviş dahi, bunların yaşansa dahi dile dökülmemesi gereken şeyler olduğunu bilir ve anlatanın makbul bir kimse olamayacağını anlar.

Yani demem o ki; bu türedi ahmağın çakma cemaatinden hareketle bütün tarikatlara potansiyel tehlike muamelesi yapacağınıza, tarikatların önündeki tekke ve zaviye sûretli bütün yasal engelleri kaldırın ki, bir başka şarlatan paralel bir ihanete teşebbüs etse bile kendisine inanacak adam bulamasın.

Böyle bir şey bir daha olur mu, olursa nasıl anlarız?

Ölçü meydanda: “Ben, benden öncekilerin Allah’ın Rasûlü’ne kadar uzanan bir silsile ile bu güne kadar taşıdığı dini, onların tek bir açık nokta kalmayasıya anlayıp yaşadığına inanıyor ve onlar gibi yaşamak istiyorum” diyen zatlardan çevresine, devletine ve milletine bir zarar gelmez.

Bu zatlar eline Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’yi alır ve “haydi bu ikisinin arkasından gidelim” diye çağırır insanları.

“Ben size benden önceki 14 asır boyunca gelenlerin bilmediği, anlamadığı, yanlış anladığı şeyleri en doğru haliyle anlatıyorum” iddiasındaki adamlara gelince, işte orada durun.

Bu adamlar, “Kur’ân’dan başkasını boş verin” der, eline kendi kitaplarını alır, “haydi benim arkamdan gelin” diye nida ederler.

Anlatabiliyor muyum?

Geleneği olmayanlar geleceğin tehlikesidir!

Ötesini söylemeyeceğim.

.
**********

Serdar Tuncer

ALINTI:

http://www.yenisafak.com/yazarlar/serdartuncer/tarikatlar-laikler-ve-otesi-2031414

Bütün yazıları: http://www.yenisafak.com/Yazarlar/serdartuncer/Yazar-Arsiv

Facebook hesabı: https://www.facebook.com/SerdarTuncerResmiSayfasi/

Twitter hesabı: https://twitter.com/Yaziyor?lang=de

Web sitesi: http://www.serdartuncer.com.tr

.

 

Duyuru

Sosyal medyada, özellikle Facebook’ta “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla açılmış sayfalara rastlıyoruz. Halbuki Facebook’ta sadece

https://www.facebook.com/kadir.candarlioglu/

ve

https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu/?fref=ts

adlı sayfalar,

Twitter’da ise https://twitter.com/Tarih_ve_Din

adlı sayfa bize aiddir.

Diğerleriyle hiçbir alakamız yoktur. Bazı sayfalarda ise başka isim kullanılmakla beraber bizden izin alınmadan sitemizden yapılan “ç”alıntılar paylaşılmaktadır. Buna da rızamız yoktur.

.

İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu

İngiliz oyunu hiç bitmez! – Yavuz Bahadıroğlu

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

yavuz bahadiroglu cumhuriyet ingiliz oyunu yavuz bahadiroglu chp yavuz bahadiroglu kitap yavuz bahadiroglu atatürk yavuz bahadiroglu m. kemal
***

Meclisi dağıtmasına bakmayın, tarihsel olarak Batı tarzı (çünkü Osmanlı’nın kendine has danışma meclisleri hep vardır) demokrasi arayışları, Sultan II. Abdülhamid’den beri var…

Bu çerçevede dünya anayasaları incelenmiş, tercüme edilmiş, “bize has” olduğu düşünülen anayasalar hazırlanmış, seçimler yapılmış, parlamentolar kurulmuş, meşrutiyet denenmiş, yumuşak bir geçiş amaçlanmıştı.

O gidişin “demokratik cumhuriyet” çizgisine geleceği aşikârdı. Belki İngiltere tipi bir “demokratik monarşi” olurduk. Ancak hilâfet devam ederdi. Hilafetin devam etmesi, özellikle İslam ülkelerine (ve petrol yataklarına) hâkimiyet hesapları yapan İngiltere’nin işine gelmiyordu. Başkentimizi alelacele işgal etti. Ama bizimle savaşmadı, yayabilecek durumdayken, işgali Anadolu’ya yaymadı. Bunun yerine bir maşa kullandı ve Yunanistan’ın Batı Anadolu’yu işgal etmesini sağladı.

Yunanistan, tanımadığı denizaşırı topraklarda, yetersiz bir kuvvetle, yirmi yıl aralıksız savaşarak deneyim kazanmış Osmanlı ordusunu elbette ki yenemezdi. Zaten Yunanistan da İngiliz desteğine güvenip, onların daveti üzerine İzmir’i işgal etmiş, yine İngiltere’nin destek taahhüdüne güvenerek işgali Aydın ve Bursa havalisine kadar yaymıştı.

Fakat ne hikmetse, beklediği desteği İngiltere’den alamadı. Osmanlı ordusuyla baş başa bırakıldı. Milis alayları tarafından iyice yıpratıldıktan sonra, son darbeyi Sakarya’da yedi, perişan halde kaçtı.

Böylece kimsenin pek tanımadığı Ankara ekibi (bazı tarihçilere göre Kongre Hükümeti) önemli bir “zafer” kazanmış ve ülke çapında tanınmaya başlanmış oluyordu. Bu “zafer” sonucu Atatürk’le İsmet Paşa’nın yıldızı parlarken, rakip olabileceği düşünülen isimler (en başta da Çerkez Edhem Bey, sonra Karabekir Paşa) bir bir ayıklanacaktı.

Sonra Lozan Konferansı başladı. İngiltere “galip” tarafta, Yunanistan ise “mağlüp” tarafta oturuyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos bu işe çok şaşırmış, Türk Murahhas Heyeti Başkanı İsmet Paşa’ya, “İngiltere masanın galip tarafında otururken, ben İngiltere’nin müttefiki olarak neden mağlup taraftayım?..” diye yakınmaktan kendini alamamıştı.

Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de imzalandı. 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyet ilân edildi. Mustafa Kemal Paşa ölene kadar Cumhurbaşkanı, İsmet Paşa ise Başbakan oldu.

Saltanat 16 Mart 1920 tarihinden geçerli olmak üzere zaten kaldırılmış, Sultan Vahideddin “sade vatandaş”a dönüşmüş, nihayet aldığı tehditlerin de etkisiyle ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştı (17 Kasım 1920).

Saltanatın ve hilafetin devam etmesi demek, Mustafa Kemal Paşa’nın en fazla genelkurmay başkanlığına, İsmet Paşa’nın da kuvvet komutanlığına razı olması demekti. Ama sistem değişir, meşrutiyet yerine cumhuriyet ilân edilirse, Kemal Paşa padişah yetkilerini aşan yetkilerle donatılmış “Ebedi Şef”, İsmet Paşa ise zaman içinde “Milli Şef” olabilirdi.

Neyse, saltanattan sonra, “devletsiz hilafet” de 3 Mart 1924’de kaldırıldı (hilafet kaldırılmadan, İngiltere’nin Lozan Andlaşması’nı imzalamadığını hatırlayalım lütfen)…

Maksat hasıl olmuş, İngiltere’nin çıkarlarına engel teşkil eden hilafet kalkmış, Ortadoğu’da uyduruk devletler kurulmuş, petrol yatakları tümüyle İngiltere’nin kontrolüne girmişti…

Öyle bir şeytanî zekâ kullandı ki, bölge hâlâ toparlanamıyor…

***

Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit

.

Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı – Ali İlbey

Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı – Ali İlbey

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ahmet Doğan İlbey ali ilbey

***

Âkif, Millî Mücadele’den sonra 1923’te İstanbul’a dönmüştür. İlân edilen Cumhuriyet, hayâlini kurduğu cumhuriyete benzemiyordu. Arkadaşlarından Şefik Kolaylı, “Mısır’a gitme kararından vazgeçmesinde ısrar ettik. Büyük bir hüzün ve te’essür içinde ‘Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muâmele görmeye tahammül edemiyorum. İşte bundan dolayı gidiyorum’ dediğini” söyler.

Atatürkçü Cumhuriyet’in yandaşlarıyla M. Kemal’in yakın arkadaşlarının onun hakkında söyledikleri “Arapçı şair” gibi benzeri hakaretlerden de anlaşıldığı üzere Âkif, İstiklâl Marşı’ındaki fikirleriyle de Kemalist Cumhuriyet değerlerine muhalifti. Onun, Cumhuriyet’i övmemesinden dolayı aleyhinde yayınlar hızlanır. Dindarlığına vurgu yapılır. “Şiirlerinde İslâm’a ve ümmete yer verdiği” anlatılır. “İnkılâp muhalifi İslâmcı Âkif’in” karşısında laikçi ve Batıcı yazarları örnek gösteren yazılar basında sıkça çıkmaya başlar. Pozitivist Tevfik Fikret’le mukayese edilmeye başlanır.

Dücane Cündioğlu’nun “Âkif’e Dair” kitabında yazdıklarından onun “İnkılâpçılardan rahatsız olduğu” anlaşılmaktadır. Devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, “İstiklâl mücadelesinden sonra Mehmed Âkif, cemiyette gördüğü değişmelere inanmadı ve inanmadığı için de uymadı. Beş-altı sene memleketten uzak yaşamasının sebebi budur. Çünkü onun cemiyet telâkkisi geri idi” diyerek tezvirat yapar. Kemalistlere yaltaklık eden Âgâh Sırrı Levend de “Sosyal inkilâbları kavrayabilecek bir ufuktan yoksun olduğunu” söyler:

“İstiklâl Savaşı’na feragatlı ve sâdık bir vatanperver olarak katılan Âkif, mücadelenin ilk safhalarında önemli bir yer alacak, ilk Millet Meclisi’nde mebus sıfatıyla bulunacak kadar bu büyük hareketi takib etmiştir. Ancak birbirini takib eden sosyal inkilâblar, onun âleminin üstünden aşacak kadar ileri ve ona uzak idi. Bu his, yabancı diyarların elemine katlanmayı göze alacak derecede ona kuvvetli geldi.”

KEMALİST AYDINLAR: “ÂKİF İNKILÂBIN ESERLERİNİ BEĞENMEDİ”

Devrin koyu Kemalistlerinden Şükûfe Nihal, “Âkif, zâten “hurafelere takılmış bir adamdır. Türk inkilâbına tek bir hizmeti yoktur. O, bilakis, bizim kanımız pahasına yarattığımız inkilâb’ın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiştir. Başından, yine bizim malımız olmadığı söylenen fesi çıkarıp yerine bir başka biçimde bir çuha parçası geçirmeyi bir din, bir ahlâk meselesi yaparak yurdunu, milletini bırakan, hurafelere takılmış bir adam” diyerek aşağılar.

Nurullah Ataç, “Âkif’in, bir insan olarak kıymeti ne olursa olsun, bir şair sayılması hayli zor işlerdendir. Hele onda fikir aramak, fikre hürmetsizlik olur. Din şairi, din filozofu değil, mahalle kahvesi hatibi” diye yazar. Ahmet Hamdi Tanpınar, 60’lı yılların siyasî ortamında kendini “sol” (CHP) olarak görür ve Âkif’i “sağcı”lıkla itham eder: “Mehmet Âkif’le yol arkadaşlığı mı? Asla!” (Tanpınar’la Başbaşa)

Onun, inkılâpçıların zihniyetini tutmadığı o kadar açık ki, Elmalılı Hamdi Yazır hazırladığı Tefsiri, Ahmet Naim ise Hadis kitabını teslim etmişti. M. Kemal aracılar göndermesine rağmen, Âkif, “tamamlanmadı” gerekçesiyle teslim etmiyordu. M. Kemal’in yandaşı hafız Sadettin Kaynak, “Âkif’in yazdığı meali çalmayı bile düşünmüştük…” diyor.

Daha fazla para teklif edildi. Cevabı yine “hayır” oldu. Meali teslim etmemesinin sebebi, tefsirin dışında ayrı bir meal kitabı olarak basılacağını duymasıydı. Ayrıca Kemalist hükümetin dinde reform çalışmalarını başlatmış olması, anayasadan “Devletin dini, din-i İslâm’dır” maddesini kaldırması ve “Dini Islahat Beyannamesi” hazırlamasından sonra, Âkif tavrını netleştirmişti. “Benim mealimi Kur’an’ın yerine okutacaklar, ben yarın mahşerde Allah’a ve Resûlüne ne cevap veririm” diyerek meali teslim etmediği gibi, diyanetle yaptığı sözleşmeyi de feshederek aldığı avansı iade etmiştir.

1925’de Takrir-i Sükun Kanunu ile Kemalistler, Âkif’in çizgisinde bir dergi olan Sebilürreşad dergisini kapatır ve Eşref Edip idamla yargılanır. Rejimin, İslâm düşüncesi taraftarlarına karşı olduğunu anlamıştı Âkif. Atatürkçü Cumhuriyet’e karşı olduğunu, onu en iyi bilen M. Ertuğrul Düzdağ’ın yazdıklarından anlamak mümkün. Hülâsası şöyle:

Millî Mücadele’yi destekleyen Âkif’in, M. Kemal’in isteği ile milletvekili seçilmesi, dindar kimliği ve irşadıyla isyanları yatıştırması, Millî Mücadele hakkında vaazlar vermesi, M. Kemal’le arasında uyum olduğu intibaını veriyor. Oysa gerçek böyle değil. M. Kemal’in sekreteri Yusuf Hikmet Bayur, Âkif’in M. Kemal’e sempatisi olmadığını söylüyor. Millî Mücadele sona ermeden 1922 yılı sonrasına doğru ilk Meclis’teki İslâmî tavrın yerini Batılı bir rejimin alacağını hissediyordu. Bunun için münakaşa ediliyor, Avrupa devletlerinden telkinler yapılıyordu. Ali Şükrü Bey öldürülünce anlamıştı rejimin değişeceğini. İslâmî değerler adına konuşan ve yazan kim varsa hepsinin başına bir şeyler gelmesi, onun umutlarını kırmıştı. Arkadaşı Eşref Edip’in de idamla yargılandığı bir ortamda Âkif’in Mısır’a gitmekle isabetli bir karar vermiştir.

Emsallerine1923’ten itibaren emekli maaşı bağlandığı halde, Kemalist rejime karşı olduğundan16 yıl emekli maaşı bağlanmadı. Bazı paşaların tavassutuyla vefatından 6 ay 26 gün önce Haziran 1936 tarihinde bağlanmıştı ancak.

ÂKİF, KEMALİST CUMHURİYETİ TASDİK ETMEDİ

“Medeniyet denen tek kişi kalmış canavar”ın kanunlarından yapılma Kemalist Cumhuriyet’i tasdik etmedi. “Hakk’a tapan milletin”dâva adamıydı Âkif. Eyvallah etmedi zorba Cumhuriyet’in cellâtlarına. İstiklâl Savaşında Müslümanca bir Cumhuriyet vaat edip sonra aldatan Kemalist rejimin şeflerine yaltaklanmadı. İstiklâl Marşı’nın fikirlerine sonuna kadar bağlı kalarak, “Devrimci Cumhuriyetin” emir kulu olmadı. Rejimin nimetlerine perestij etmedi. Zaruret içindeki yıllarını kanaatle geçirdi.

M. Kemal’in çok beğendiği ve reform düşüncelerinden tesir aldığı şair olan “milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-i zemin” diyen pozitivist Tevfik Fikret’i “en büyük Cumhuriyet şairi” olarak ilân eden ve İstiklâl Savaşı sırasında Avrupa şehirlerinde bohem hayatı yaşayan agnostik (Allah’ın varlığına ve İslâm’a inanmayan) Abdülhak Hamid’i milletvekili yapan Atatürkçü Cumhuriyet oligarşisi, Âkif’e İslâmcı fikirlerinden dolayı “irticacı” diyerek “takibat” altında tutmuşlardır. Bununla kalmayarak, “din-i İslâm üzere” yapılan Millî Mücadele şartlarında kabul ettikleri İstiklâl Marşı’nın fikirlerine karşı olmuşlardır.

“Şeriatçı, gerici, hilafetçi avının” ve Kemalist devrimlere karşı olan her şeyin tepelenmeye başlandığı bir zamanda aldatan Cumhuriyetçilerin kanlı inkılâplarına karşı, “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem / Hak namına haksızlığa ölsem tapamam” diyerek, “Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ / Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ” dediği vatanından “gönüllü sürgün” olarak gitti.

İstiklâl Marşı yazdırdığı insanını polise takip ettiren, “çember sakallı” ve “gerici” diyen bir başka ülke var mıdır?

ÂKİF’E SALDIRAN GENERALLER ATATÜRKÇÜ CUMHURİYETİN ÜRÜNÜDÜR

Eylül 1999’da koyu Atatürkçü Tabip Tuğgeneral Yalçın Işımer’in sözleri Âkif düşmanlığının bir tezahürüdür :

“Mehmet Âkif denen adam Arap hayranı. İstiklâl Marşı’nın yazarı olması dışında ülkeye ne faydası olduğu gerçekten tartışılır. Cumhuriyet ilân edilip devrimler birbiri ardına yapılmaya başlayınca Mısır’a kaçtı. Tam bir devrim karşıtı… Onun düşünce evreni Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş. Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmedi. Atatürk’ün ricasını yerine getirmedi diye onu aziz kılanlar, şimdilerde Mehmet Akif Üniversitesi kurma çabasındalar. O üniversiteden çıkan kafalar, bilinmelidir ki El Ezher kafalı adamlar olacaktır. Arap milliyetçiliğinin adamı olacaklardır. Arap’ın adamı olacaklar. Arap’ın adamı olmak adamlık değildir. Ulusun adamı olmak yakışır adam olacak adama. Bu adamlara ‘adam sen de’ demeyeceğiz. Son zamanlarda, Atatürk’e… dil uzatanları bir şekilde belleyeceğiz.”

Âkif düşmanlığında bununla kalmaz, “Bedir şehitleri ile Çanakkale şehitlerini mukayese eder. “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi…” mısraına hakarette bulunuyor: “Bedir Savaşı’nda 500 kişiyle çarpışan 250 bedevî Arap’la, dünya uluslarına karşı destanlar yazan Mehmetçiği bir tutuyor da ‘o kadar şanlı idi’ diyor. Onun düşünce evreni, Bedir Savaşı’nın ötesine gidememiş.”

“Niçin seni bekliyor Atatürk” değil de, “Seni bekliyor Peygamber” dedi diyerek Âkif’i “Arapçılıkla” suçluyor. Atatürkçü general Işımer ve benzerlerinin “Arabın adamı olmak” sözüyle Hz. Peygamberimize hakaret ettiği yüzlerine söylenmelidir. Âkif’i, Müslüman kimliğinden dolayı başta CHP’liler olmak üzere bütün Atatürkçüler sevmezler. Bu tavırlarıyla Âkif’in şahsında İslâmî değerlere sahip çıkan millete karşı olduklarını da göstermiş oluyorlar.

“Devrimci Cumhuriyetin” canlandırılmasını isteyen general Doğu Silâhçıoğlu da 21 Şubat 2008’de Cumhuriyet gazetesindeki yazısında Âkif’e kötü sözler sarfediyor ve evvelce puta tapan Arapların, Müslüman olduktan sonra, Şaman inancındaki Türklere soykırım uygulayıp onları Müslüman olmaya zorladıklarını, sonra İslâm’ı gönüllü olarak kabul ettiler yalanını uydurduklarını iddia ediyor, ardından “şeriatçı ümmetçi” dediği Âkif’e ve İstiklâl Marşı’na hakaret ediyor: “İstiklâl Marşı metnine Hak, ezan, cennet, iman gibi sözcükleri ustalıkla yerleştirdiğini, bir tek Türk sözcüğü için yer bulamamış bir ümmetçi.”

Milliyetçiler ve dindar kitleler arasında derin bir anlayış farkı olduğunu savunan Kemalist general Silahçıoğlu, “Bu fark Türk milliyetçisi Nihal Atsız’la, şeriat ümmetçisi Mehmet Âkif’in düşünce yapısındaki fark kadardı. Ümmetçi Mehmet Âkif’in yeni ardılları, onun Türk Arapsız yaşayamaz. Kim ki yaşar der delidir! ‘Arabın Türk ise, hem sağ gözü hem sağ elidir!’ dizelerinde belirttiği yoldan giderlerken, beraberlerindeki milliyetçiler gerçekleri göremediler” diyerek hayıflanıyor ve ardından Âkif’in “Cumhuriyet’i benimsemediğini” söylüyor:

“Emperyalizme karşı kazanılan zaferin üzerine kurulan Kemalist cumhuriyeti kendisine ne kadar yabancı hissetmiş olmalı ki, onun ‘şerrinden’ ülkesini terk ederek ‘darülislâm’ olarak seçtiği Mısır’a göç edecek. Âkif, ulusal kurtuluş savaşına İstiklâl Marşı ile katılıyor ama, cumhuriyeti görmüyor, göremiyor, benimsemiyor. Cumhuriyetin kurucusu ondan Kur’an’ı, Türkçe’ye çevirmesini istiyor. O, ‘küfre hizmet’ saydığı için olacak ki reddediyor.”

Yukarıdaki satırların anlattıkları doğrudur. Âkif için Kemalist rejim bir küfür rejimidir. O, Türkiye İslâm Cumhuriyeti dâvâsı olan bir şahsiyetti. Atatürkçü Cumhuriyet yandaşları, Âkif’in milletçe sevilmesini “hegemonyalarına” karşı olarak görüyorlar.

 

**********

 

KAYNAK:

Ali İlbey, “Atatürkçü Cumhuriyet, Mehmet Âkif’e Karşıydı”, Habervaktim.com, 28 Aralık 2013.

.

Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu

Yaşam tarzına müdahale – Yavuz Bahadıroğlu

yavuz bahadiroglu Yaşam tarzına müdahale

***

“Hükümet yaşam tarzına müdahale ediyor” diye celâllenmeden önce, ideolojik devlet yapısının 90 senedir müdahale etmediği “yaşam tarzı” bırakmaması karşısında neden sus-pus oturduğumuzun hesabını hepimizin vermesi lâzım.

Mesela, laiklik uğruna yıllar boyu inançlı kesime baskı yapılırken (komünistler de bu baskıdan nasibini çokça almıştır), bugün mangalda kül bırakmayan gazeteler, yazarlar, üniversite kodamanları ve memleketin entelektüel kesimi neden “özgürlük” demedi, “hak” demedi, “hukuk” demedi, “Yaşam tarzına müdahale ediliyor” demedi?

Benim köy evim, “Gizli âyin yapılıyor” ihbarı üzerine 1960’da jandarma tarafından basıldı. İlk kez kelepçe bileklerime geçtiğinde 14 yaşın sonlarındaydım henüz. Kapıyı ve pencere panjurlarını tüfek dipçikleriyle kırarak içeri girdiler. Her tarafı köşe-bucak aradılar. Kur’an dâhil, Osmanlı alfabesiyle yazılı ne buldularsa çuvallara doldurup götürdüler. Gazetelere haber olduk. Zamanın gazeteleri (bazıları hâlâ yayında) “Bir irtica evi basıldı, çok sayıda yasak yayın ele geçti” diye verdiler bu haberi.

“Suç”umuzu da onlardan öğrendik. Meğer biz, yani evdeki beş kızla üç kadın, bir de çocuk, yani ben, “Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek” propaganda yapmışız, telkinde bulunmuşuz…
Öngörülen cezayı yine gazetelerde okuduk: “Beş yıldan on yıla kadar hapis.”

Ne diyorsunuz siz? O günlerin darbe havası (27 Mayıs darbesi), bugünlerin demokrasi havası gibi değildi. “Hükümet-i cumhuriye”yi yıkmaya çalıştığımız söylentisi bile çıkmıştı bizim ilçede. Kaç ay “idamlık” gözüyle bakılmış, vebalı gibi bizden kaçılmıştı.

Bu ülkede bu türden envai çeşit baskılar yaşandı. Çok fazla gerilere gitmeye de gerek yok; 28 Şubat sürecinde atılan manşetler, yazılan yazılar, oynanan medyatik oyunlar, yapılan uygulamalar ortada…

Sonuç olarak şunları söylemek mümkün ki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olmaya hakkı vardı, ama lâik olmama hakkı yoktu (Yaşam tarzının sı­nırlarını devlet belirlemişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Allah’a ve Peygamberlere inanmama­ hakkı vardı, ama Kemalist olmama hakkı yoktu (İnancın sınırlarını devlet çizmişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının dinsiz olma hakkı vardı, fakat “tarikatçı” olma hakkı yoktu (Vicdanî kanaatin sınırlarını devlet oluşturmuştu)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bir yere kadar “dindar” olmaya hak­kı vardı, ama dinini istediği yerde, istediği gibi öğrenmeye, öğretmeye ve yaşamaya hakkı yoktu (İmam hatiplerle ilâhiyat kapalı, özel din eğitimi ise yasaktı)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının başını açmaya, mi­ni etekle yahut şortla dolaşmaya hakkı vardı, ama başını örtmeye ve çarşaf giymeye hakkı yoktu (Modayı bile devlet belirlerdi)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının şapka giymeye hak­kı vardı, ama fes, kalpak, takke giymeye hakkı yoktu (Kılık-kıyafet devlet tarafından tanzim edilmişti)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Fransızca, İngilizce, Flamanca, Hintçe, Sanskritçe v.s. okuyup yazmaya, bu dillerde şarkı söylemeye hakkı vardı, ama Kürtçe/ Lazca okuyup yazmaya ve şarkı mırıldanmaya, hatta Kürt, Laz, Arnavut, Romen olmaya hakkı yoktu (Hangi ırkın ahfadı olduğumuzu devlet belirlerdi: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her lise mezununun askeri okullara girmeye hakkı vardı, ama imam-hatip lisesi mezunlarının hakkı yoktu (Meslek tercihini bile devlet yapıyordu)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının öz babasını, öz annesini sevme­meye, beğenmemeye ve bunu özgürce açıklamaya hakkı vardı; ama Atatürk’ü sevmeme, beğenmeme hakkı yoktu (Kimi seveceğimizi devlet söylerdi)…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının “devrim nikâhı” da denilen nikâhsız beraberliğe hakkı vardı, ama dini nikâh kıydırmaya hakkı yoktu (Devlet nikâhımıza karışırdı)…

Daha kimin evini soruyorsunuz?

 

**********

 

KAYNAK:

Yeni Akit gazetesi, 9 Kasım 2013.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

*