Duyuru

Sosyal medyada, özellikle Facebook’ta “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla açılmış sayfalara rastlıyoruz. Halbuki Facebook’ta sadece

https://www.facebook.com/kadir.candarlioglu/

ve

https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu/?fref=ts

adlı sayfalar,

Twitter’da ise https://twitter.com/Tarih_ve_Din

adlı sayfa bize aiddir.

Diğerleriyle hiçbir alakamız yoktur. Bazı sayfalarda ise başka isim kullanılmakla beraber bizden izin alınmadan sitemizden yapılan “ç”alıntılar paylaşılmaktadır. Buna da rızamız yoktur.

.

Reklamlar

Sadece Kur’ân ile Amel Edilemez

Sadece Kur’ân ile Amel Edilemez

sadece kuran yeter mi, sadece kuran diyenler, sünneti inkar edenler, sünnet inkarcilari, hanifler, peygamberin görevi teblig mi, beyan ne demek, tu beyyine, sünnet kuranin aciklamasi mi, peygambersiz din olmaz

***

http://belgelerlegercektarih.net/sadece-kuran-ile-amel-edilemez/

***

Tavsiye edilen başka bir yazı:

Resul ve Nebi Farkı… Resul’e itaat Nedir?

http://belgelerlegercektarih.net/resul-ve-nebi-farki-resule-itaat-nedir/

.

Islam’da ve Osmanlı’da Kadın

Islam’da ve Osmanlı’da Kadın

Bilgi bombardımanının nasıl bir şey olduğunu merak edenler, bu programı mutlaka izlemelidir. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci hocamız, başta Islam ve Osmanlı’da kadın hakları olmak üzere, muhtelif birçok konu hakkında değerli bilgiler verdi. Allah Teala, hocamıza sağlıklı, sıhhatli, uzun ve hayırlı bir ömür ihsan eylesin.

Iyi seyirler…

 

.

Tavsiye Edilen Kitap: Ebubekir Sifil, İdrak ve Tasdik, Rıhle Kitap, 278 sayfa

Tavsiye Edilen Kitap: Ebubekir Sifil, İdrak ve Tasdik, Rıhle Kitap, 278 sayfa

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 1***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 2***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 3***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 4***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 5***

tavsiye edilen kitap ebubekir sifil idrak ve tasdik sünnet hadis mezhepler gerekli mi, hadisler gerekli mi, uydurma hadis var mi, indirilen din, kurandaki din söylemi dogru mu 6***

https://ebubekirsifil.com/

http://rihledergisi.com.tr/

https://twitter.com/EbubekirSifil

https://www.facebook.com/E.Sifil?ref=ts&fref=ts

http://sahniseman.org/

 

.

Hüküm’den Leman’a Osmanlı Tokatı

Hüküm’den Leman’a Osmanlı Tokatı

hukum dergisi

***

Hüküm yazarlarından Ahmet AÇIKGÖZ, önceki sayılarında Yavuz Sultan’ı kapağına taşıyıp onunla alay eden ve muhtevasıyla da toplumu ifsad eden Leman’a ne olduğunu ve nereye ait olduğunu hatırlattı.

Leman’ı tarif ederken “Irsi Soysuzluk Marazı” tanımını kullanan Açıkgöz yazısında şu ifadelere yer vermekte; Küfür cenahın yazar-çizer tayfası, İslam hangi istikameti gösterirse zıddına gitmeyi çağdaşlık kabul eden, İslam gündüz dediyse gece, nikah dediyse zina demeyi maharet zanneden, gazetecilik etiketiyle de “baldırbacak komisyonculuğu” yapan fuhşiyat tacirleridir. Dönme dedeleri Sabatay Sevi’den, ona da İbn Sebe’den tevarüs eden asıl meslekleri “ahlaksızlık komisyonculuğu” yaparak milletin mukaddesatına tacavüz etmektir. İslam korkusu idrak melekelerini öylesine iptal etmiştir ki, küçücük beyinlerini saran kocaman kafalarında fikir ve sanat istidadı kalmadığı gibi, seçme, zevk ve beğeni yetenekleri de yok olmuştur. Bu yüzden patlayan öfkeleri fikir ve sanat mecrasından değil, şehvet damarlarından akıyor.

Tam bir cinnet hali yaşıyorlar. Bunlara kızmak, tedavi esnasında elini ısıran hastayı darp eden ruh doktorunun ameliyesinden farksızdır. Doktor hastaya, ehl-i insaf da bunlara kızamaz. Zira İslam, istikamet olarak yolu gösterdi diye uçuruma koşan yolsuzlara, merhamet nazarıyla bakmak insanî bir ödevdir. Bunlara lanet okumak, Allah’ın bize ihsan ettiği akıl ve haya nimetine nankörlük olur.

İslam karşıtlığıyla sanat istidatları körelen bu zavallılar, hayli zamandır müptelası oldukları “irtica ile mücadele” marazının etkisiyle, sanki umumhaneleri dergi sayfalarına taşıdılar. Bu haliyle pravdalarını ne otobüste, ne trende, ne de umuma açık bir başka yerde elde saklamak mümkündür. Zira en mütesahil kadın bile, göz ucuyla bakması durumunda, tedirgin olacak, belki, “Ben nereye düştüm” diye çığlık atacak, ahlak polisi çağıracaktır.

Eski İstanbul sokaklarında müşteri arayan Rum aşuftelerinin kıyafetinden farksız sayfalarıyla okurun karşısına çıkan malum cenahın Leman’ını en son tugaydaki koğuş helasının kapısına asılan sayfalarıyla hatırlıyorum. Bu yüzden Leman ve müştemilatı yayınların çıktığından haberdar olmadığım gibi kapandıklarından da bilgim olmaz. Muhal farz bir gün seferberlik hali zuhur eder, tekrar askerlik vazifesi söz konusu olursa, yine görmek zorunda kalırım diye hayıflandığım bu “Pravda” için bir gün bu satırları karalayacağım hiç aklıma gelmezdi.

Küfür cenahı, İslam’ı en bayağı şeytandan daha bayağı görür. Bu yüzden içlerinde biriktirdikleri muzahrafatı İslam’a kusmak için fırsat ararlar. Fakat her defasında müslümanın istikamet rüzgarı, tükürüğü geri çevirip alınlarına yapıştırır. Menemen hadisesinden bu tarafa cereyan eden hadiseler, yüzlerini adeta muzahrafat lavabosuna çevirmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde, mülevves ruhlarla, yüzlerdeki fuhşiyat çizgileri bu adamlarda olduğu gibi imtizaç etmemiştir. Ne var ki bunlarda soysuzluk, irsi bir maraz halini aldığından mide tiksindiren manzaraları, hâlâ “parlak espriler”miş gibi görüyorlar.

Taksim olayları da gösterdi ki, bunların dünyada tenezzül edemeyecekleri sefil bir iş, çizemeyecekleri ilkel ve iğrenç bir karikatür, uyduramayacakları bir yalan yoktur. Küfür, ruhlarını öyle kirletmiş, akıllarını o derece iğdiş etmiştir ki, en namuslu kadını iffetsiz, fahişeyi de “namus âbidesi” olarak gösterebilirler. Müslümanlarla alakalı yaptıkları haberlerin yalan çeşitliliği, Türkiye’deki her üniversiteye birkaç doktora malzemesi olacak yoğunluktadır.

Arslan Yeleli Kediler

Yiyor, içiyor, istediği semtte ayyaş oluyor, Taksim’de nara atıyor, dans ediyor, zurna çalıyor, tencere-tava dövüyor, ayartıcı, pespaye çıplak resimler çizerek genç kuşakları aptallaştırıyor, bütün bunlara rağmen rahatsız olduklarını söylüyorlar.

Beyler neden rahatsızsınız?

Ezanları susturamadığınızdan, müslüman kadınların başlarından örtülerini alamadığınızdan, camileri yıkıp, bütün Kur’an’ları yakamadığınızdan, İslâm’ın izini silemediğinizden ve Müslümanların kökünü kurutamadığınızdan mı rahatsızsınız?

Ne oldu size? Fuhşiyat albümü pravdalarınız mukaddesata hakaretten dolayı kapatıldı da bizim mi haberimiz olmadı? “Bu kadar da olmaz” diye Müslüman gençler barlarınızı basıp boynuzlarınızı mı arşınladı? Evlerinizin önünde ayyaş olup olmadığınız mı kontrol edildi; ayyaşlarınıza, “bu halde sokağa çıkamazsın” mı dendi? Domuz eti yemeniz ya da çıplaklar plajında pozisyon almanız mı yasaklandı?

Bu panik niye? Yoksa Sabatay Sevi’nin ağzından Osmanlı hikayeleri mi dinlediniz? Bu yüzden mi fare tıkırtısını, Yavuz’un azametli ordusunun gelişi zannettiniz? Siz değil miydiniz, daha düne kadar askerin bacakları arasında mevzi alıp Müslümanlara naralar savuran? Ne oldu size? Arslan yeleli kedilerinizi kurtlar mı yedi?

Neden Yavuz Sultan?

Leman, fikir öfkesi, sanat istidadı ve tarih hassasiyetinden en küçük bir paya sahip olmadığına göre neden Yavuz Sultan’ı kapak yaptı? Baldırbacak komisyoncusu bir pravdanın, iman ve irade abidesi olan Yavuz’la ne alakası olur? Yoksa Yavuz Sultan’ın hesaba çektiği Şah İsmail’e bağlı katiller arasında bunların dedeleri mi var? Yavuz Sultan’dan, Şah İsmail’in Ehl-i Sünnet’i çökertme hareketine, İslam şehirlerini işgal etmesine, can ve mal korkusuyla masum halkın rafizileştirilmesine engel olduğundan dolayı mı rahatsızlar? Şah İsmail’e, Sünnî alim ve devlet adamlarına hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği şekilde işkence yapmasının, Şah Şirvan’ı canlı canlı büyük bir kazanda pişirip etini askerlere yedirmesinin, Trabzon’un nüfusunun on bin olduğu bir zamanda Anadolu’da elli bin Müslüman katletmesinin hesabını sorduğundan, Osmanlı-İslam ordusunu iaşesiz bırakmak için güzergah üzerindeki her şeyi yakıp-yıkıp harabeye çeviren Kızılbaşları muhakeme etmesinden, İslam aleminde ki Şia tehlikesine son verip, İslam birliğini yeniden tesis etmesinden dolayı mı Yavuz Sultan’a saldırıyorlar?

İslam’ı tezyif ve tahkir manivelası olma özelliğini diğer pravdalara kaptırmamak için muzahrafat üretim kapasitesini artıran bu dergi, ciddi bir sanat tetkik heyeti tarafından incelendiğinde, “Leman ve müştemilatına mizah dergisi demek, Anadolu insanın mizah zekasına hakarettir. Bütün nüsha ve müsveddeleriyle kağıt fabrikasına gönderilmesi millet zekasının muhafazası için zorunluluk arz etmektedir.” şeklinde bir hüküm giyecek olan bu pravdanın şenaatleri karşısında, “Bu bir maraz halidir.” deyip sukütü anıtlaştırmak gerekirdi. Aslında hususi dünyamda böyle de yaptım. Yavuz Sultan’ı tahkir eden sayıya bakarken yanıma gelen oğluma, “Evladım! Bundan uzak dur. Zira fare zehiri bundan daha az zararlıdır, bundaki zehir, insanda ne şahsiyet, ne haya, ne de irade bırakır. Dolayısıyla yakılarak imha edilmesi gereken bir pravdadan uzak durduğun oranda selamette olabilirsin.” Çocuk, “Peki neden bu kadar zararlı?” diye sorunca, bir dönmenin Üstad Necip Fazıl’a, bir başka dönme Ahmed Emin Yalman’la alakalı söylediği ifade hatırıma geldi, fakat çocuğun zihnini kirletmemek için söylemedim: “Başı hiçbir vincin kaldıramayacağı kadar boynuzla dolu meşhur ve müseccel d….”

Nerede güleceklerini ancak içlerinden biri gülünce fark edebilen, sonrasında ise neden güldüklerini bilmeden gülme krizine giren Leman okurları, bir gün keskin idrak sahibi bir müslümanın, “bu saçmalıklara gülene gülmek gerekir”, dediği anda sanat müsveddelerini gerçek kimliğiyle tanıyacak ve o zaman bu pravda tek bir adet satamaz hale gelecektir.

Bu durumu Leman da bildiğinden olsa gerek, İslam düşmanlığını varlık sebebi olarak görüyor, fuhşiyyatı elden bırakmıyor. Milletin küfür lügatını genişleten bu tugay helası kapı arkası derginin kilidi ise, Ekşi Sözlük’tür. Allah Resulü’ne hakaret ederek itibar göreceğini zanneden bu sözlük de “Edeb Ya Hu!” ifadelerinden anlamaz.

Bunlara karşı esaslı yazılar yazmak, “cinsellik sömürücüleri”yle iffet üzerine konuşmaya benzer. Küfür cenahının anladığı tek bir hal vardır ki o da birkaç Müslümanın bir sabah yazıhanelerine gidip, “sizi ziyarete geldik” demesidir. Bunlarda ki soysuzluk marazının tek ilacı budur.

HÜKÜM: YENİDEN İSLAM

İdeolojilerin sorun ürettiği, sistemlerin sarsıldığı, İslam’a hizmet vasıtalarının gaye haline getirildiği, farklı zarflar içerisinde onun bunun yorumunun İslam olarak arz edildiği bir zamanda HÜKÜM, “sadece İslam”, “yeniden İslam” diyen diğer yazılarıyla okunması ve yaşanması gereken bir dergi. Yazar kadrosunun önemli bir bölümünü, bir ilim, fikir ve dava mektebi olarak temayüz eden “İlmi ve Fikri Araştırmalar Merkezi”‘nin (İFAM) genç ilim yolcularının oluşturduğu Hüküm, unuttuklarımızı hatırlatan bir nezir-i uryan.

 

**********

 

http://www.hukumdergisi.com/index.asp

http://www.ifam.org.tr/Default.aspx

.

Kadir Çandarlıoğlu kimdir ?

Kadir Çandarlıoğlu kimdir ?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Kadir Candarlioglu, Kadir Çandarlıoğlu kimdir, Dördüncü Murad, Sultan Murad, Padisah Murad

***

Takipçilerimden aldığım sayısız maillerde kendimle ilgili bilgi vermem isteniyor. Her ne kadar sizi tatmin etmeyeceğini bilsem de kısaca bir şeyler yazmayı gerekli görüyorum; Bendeniz, tarihini ve dinini araştırmaya ve incelemeye çalışan bir Müslümanım. Adil bir dünyanın ancak Allahu Teala’nın Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz vasıtasıyla gönderdiği Islâm dini ile mümkün olabileceğini bilen ve bu doğrultuda insanları şuurlandırmak ve de Allah’ın rızasını kazanmak gayesiyle imkanlarım nispetinde, elimden geldiğince -Allahu Teala kabul ederse- cihad eden birisiyim.

Sitemizde yer alan konular, Facebook’ta “Muhteşem 15 yıl”, “Şeriat-ı Muhammediye”, “Anti CHP Arşivi” ve “Tarih ve Din Araştırmaları Merkezi” isimli sayfalarımda (bazı sayfalarım kapanmıştır) paylaştığım ve sonradan “Belgelerle Gerçek Tarih” adıyla internet ortamında okunabilmesi için e-kitap şeklinde yüklediğim kitaptaki konulardan ibarettir. Birçok konuyu ilaveler yapmak ve bazı hataları düzeltmek suretiyle güncelledim. Güncelleme işlemi hala devam etmektedir.

Facebook’ta faaliyette bulunduğum müddet zarfında yaptığım paylaşımlara tepki gösteren, hatta ağza alınmayacak küfürler eden yüzlerce kemaliste rastladım. Bazılarının evvela Müslümanmış gibi yorum yaptığına ancak daha sonra Müslüman olmadığını itiraf ettiğine hayretle şahit oldum. Bunlar genelde dinsiz veya sabetayisttir, yani aslen yahudi olduğu halde Müslüman gibi görünenlerdir… Zaten laikliğin en hararetli savunuculuğunu bu kesim yapmaktadır… Bilgisiz Müslümanları Islâm hukukuna düşman edenler işte bunlardır.

Özellikle “Atatürk olmasaydı” diye başlayan cümleler kurmakla marufturlar. Ne hazindir ki, bu arkadaşların çoğu üniversite talebeleridir… Türkiye’nin geri kalış sebebini şimdi daha iyi anlıyoruz, değil mi? Ingiltere kralının M. Kemal’in elini öptüğüne inanan birisinden memlekete ne hayr gelir? Veya, “kullandığın parada Atatürk’ün resmi var” diyen bir üniversiteli gencin millete ne faydası dokunabilir? Yani parada resmi olan birisi, Allahu Teala’nın emirlerine karşı gelmeye ve milleti de buna zorlamaya hak mı kazanmış oluyor? Bir insanın “iyi” olup olmamasının “ölçüsü” paradaki resmi midir? O halde bu söze muhatap olanın; “Iyi ya, ATA’nı bozdurup bozdurup harcıyorum” demesi galip geldiğini mi gösterir?

Neyse sözü fazla uzatmayalım. Hakkımızda verdiğimiz kısacık malumat vesilesiyle buradan bir duyuru yapma ihtiyacı hissediyorum.

Maalesef üzülerek görüyoruz ki, bazı kimseler, bizden yaptıkları alıntılarda sitemizi kaynak göstermiyor. Anlaşılmaz bir şekilde, yayınladığımız fotoğraflardan sitemizin ismi siliniyor ve başka sitelerde paylaşılıyor. Buna kesinlikle rızamız yoktur. Bunu iyi niyetle bağdaştırmamız mümkün değil. Sitemizi kaynak göstermeden alıntı yapanların rızamıza uygun hareket etmediğini bütün okuyucularımızın bilmesini isteriz.

Ayrıca son zamanlarda bizim adımıza siteler açıldığını ve bu sitelerde bazen davamıza zarar veren paylaşımlar yapıldığını esefle görüyoruz. Bazı haber siteleri de yazılarımızı bizimle alakasız bu tür siteleri kaynak göstererek yayınlıyor.

Şunu bilmenizi isteriz ki, “www.belgelerlegercektarih.com” sitesinden başka hiçbir siteyle bağımız yoktur.

***

Facebook ve Twitter hesaplarımızda yaptıkları birbirinden değerli paylaşımlarla bize destek olan Hıdır, Bünyamin, Serdar, Serhat, Murad, Reyhan, Zeki, Dursun ve Abdurrahman kardeşlerimi burada takdirle anmayı vicdani bir borç bilirim.

Facebook hesabımız; https://www.facebook.com/TarihVeDinArastirmalariKurumu

Twitter hesabımız; https://twitter.com/Tarih_ve_Din

***

Kadir Çandarlıoğlu

Belgelerle Gerçek Tarih | Gerçek Tarih’in Müstesna Adresi

.

Belgelerle Gerçek Tarih on Twitter

Belgelerle Gerçek Tarih on Twitter

https://twitter.com/Tarih_ve_Din

.

Şefaat Nedir? Ayetlerde ve hadislerde şefaat

Şefaat Nedir? Ayetlerde ve hadislerde şefaat

***

***

***

1. Videonun Metni:

Asrımızın mühim bir hastalığı: Kendi sapık fikirlerini yaymak için Ehl-i Sünnet âlimlerine muhalefet ederek ve Ehl-i Sünnet itikadına zıt görüşler ortaya koymaktır. Birçok kişi bu hastalığın sevkiyle delilsiz ve mesnetsiz olarak Ehl-i Sünnet âlimlerine muhalefet etmekte ve adeta onlara karşı savaş açmaktadır. Asıl acı olan ise, itikadının delillerini bilmeyen avamın bu kişilere inanmaları ve bilmeden de olsa Ehl-i Sünnet dairesinden çıkmalarıdır. Bu öyle bir zarardır ki, hayal tasavvurundan acizdir.

Bizler Marmara Eğitim olarak, Ehl-i Sünnet itikadını delilleriyle öğretmeyi kendimize hedef ve bir vazife yaptık. Bu eserdeki amacımız ise: Bidat ehlinin inkâr ettikleri şefaat meselesinin hakkaniyetini delilleriyle ortaya koymak ve şefaatin hak olduğunu ispat etmektir. Bu sayede, şefaati inkâr edenlerin cehaleti ortaya çıkacak ve onların şerrinden Ümmet-i Muhammed muhafaza olacaktır. Yardım ve inayet Allah’tandır.

Şefaat: Bir kimsenin suçunu affettirmek ve kendisinden cezayı kaldırmak için o kişi hakkında yapılan bir istek ve bir istirhamdır. Fıkhi manası ise şudur: Ahiret günü, bir kısım günahkâr müminlerin affedilmeleri ve itaatkâr müminlerin yüksek mertebelere ermeleri için başta peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer büyük zatların Allah-u Teâlâ’dan niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.
Şimdi şefaatin hak olduğuna dair bazı ayetlerin beyanına geçiyoruz. Bu ayetler ile şefaatin hak olduğunu, iki kere iki dört eder katiyetinde ispat edeceğiz:

1. AYET
مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ
Allah’ın izni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? (Bakara/255)

Bu ayet-i kerimede, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği beyan buyrulmuştur. “Allah’ın izni olmadan kimse şefaat edemeyecektir” ifadesi, “Allah’ın izni olduğunda şefaat edebilecektir” manasına gelmekte ve bu da şefaatin hak ve hakikat olduğu neticesine ulaştırmaktadır. Zira eğer Allah’ın izni ve müsaadesi dairesinde şefaat olmasaydı, ayette geçen “Allah’ın izni olmadan” ifadesi gereksiz olurdu. Kuran’da ise gereksiz bir ifadenin bulunması mümkün değildir. O halde, Allah’ın izni dairesinde şefaat haktır, gerçektir ve ayetin beyanıdır.

2. AYET
مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ
O’nun izni olması müstesna, şefaat edecek yoktur. (Yunus/2)

Bu ayet-i kerimede şefaat, Allah’ın iznine hamledilmiştir. Demek Allah’ın izni dairesinde şefaat vardır ve haktır. Ayette geçen “O’nun izni olması müstesna” ifadesi, açık bir şekilde şefaatin hak olduğunu ve Allah’ın izni dairesinde şefaatin gerçekleşeceğini ispat etmektedir. Ayetin bu kadar açık beyanı karşısında şefaat nasıl inkar edilir, buna şaşılır!

3. AYET
وَلاَ يَشْفَعُونَ إِلاَّ لِمَنِ ارْتَضَى
Onlar, Allah\’ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. (Enbiya/28)

Bu ayet-i kerimenin açık ifadesiyle, Allah’ın razı olduğu kullara şefaat edilecektir. Zira ayette geçen “Allah\’ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler.” ifadesi, Allah’ın razı olduğu kullara şefaatin yapılabileceği hakikatini netice vermektedir. Demek şefaat, sadece Allah’ın razı olmadığı ve izin vermediği kullara yapılamayacak; diğerlerine ise Allah’ın izni ve rızası dairesinde yapılabilecektir. Bu, ayetin çok açık bir beyanıdır. İzaha dahi ihtiyaç yoktur.

4. AYET
يَوْمَئِذٍ لاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً

O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat fayda vermez. (Taha/109)

Şimdi ayet-i kerimeye bakarak soralım:
Şefaat kime fayda vermeyecektir?
Cevap: Allah’ın izin vermediği ve sözünden hoşnut olmadığı kimselere…
Peki, şefaat kime fayda verecektir?
Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselere…
Demek ayetin açık ifadesiyle: Rahman olan Allah’ın izin verdiklerine ve sözünden razı olduklarına şefaat fayda verecek, bunların dışındakilere ise şefaat fayda vermeyecektir. Ayetin bu kadar açık beyanına karşı gözünü kapayarak şefaati inkâr edenlere şaşırıyoruz!

5. AYET
لاَ يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلاَّ مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا

(O gün) Rahman (olan Allah)\’ın katında bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır. (Meryem/87)

Şefaati inkâr edenlerin o kör gözlerine bu ayeti de sokuyoruz. Bu ayet-i kerimenin açık ifadesiyle, Allah’ın katında bir ahd alanlar, o gün şefaat etme hakkına sahip olacaklar ve Allah’ın izni ve rızası dairesinde bu yetkiyi kullanacaklardır. Ayet o kadar açıktır ki izaha ihtiyaç yoktur.

6. AYET
يَوْمَ لاَ يَنْفَعُ مَالٌ وَلاَ بَنُونَ إِلاَّ مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

O gün ne mal fayda verir ne de oğullar! Ancak Allah\’a selim bir kalple gelenler müstesna! (Şuara/88-89)

Bu ayet-i celilenin açık ifadesiyle, mal ve evlat, ahirete selim kalp ile gelmeyenlere fayda vermeyecek; selim bir kalp ile gelenlere ise fayda verecektir. Şimdi şefaati inkâr edenlere soruyoruz: Evladın kişiye fayda vermesi, şefaatten başka ne olabilir? Selim bir kalp ile o güne kavuşanlara evladının fayda vermesi, şefaat inkâr edildiğinde ne ile izah edilebilir? Elbette hiçbir şey ile… Zira o gün beklenilen tek fayda, ateşten kurtulmak ve cennete girmektir. Evladın bu cihetteki faydası da şefaattir.

7. AYET
وَلاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلاَّ لِمَنْ أَذِنَ لَهُ

Allah\’ın huzurunda şefaat fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna! (Sebe/23)

Ayetin ifadesiyle şefaat kime fayda vermez? Allah’ın izin vermediklerine…
Peki, şefaat kime fayda verir? Allah’ın izin verdiklerine…

Ayet bu kadar açıkken şefaat nasıl inkâr edilir? Ve şefaati inkâr edenler, acaba bu ayetleri de inkâr etmiş olmazlar mı?

8. AYET
وَلاَ يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلاَّ
مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Onların Allah\’ı bırakıp da taptıkları putlar, şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefaat edebilir. (Zuhruf/86)

Şimdi yine ayet-i kerimeye bakarak soralım: Kim şefaat etme hakkına sahip değildir?
Cevap: Putlar.

Peki, kim şefaat etme hakkına sahiptir?
Cevap: Bilerek hakka şahitlik edenler.
Demek ayet-i celile açık bir şekilde, putların şefaate malik olmadıklarını; şefaate sadece “Bilerek hakka şahitlik edenlerin” malik olduğunu bildirmektedir. Merak ediyoruz, acaba şefaati inkâr edenler bu ayetleri hiç mi görmüyorlar? Ayet açık bir şekilde, “Bilerek hakka şahitlik edenlerin” şefaate malik olduklarını bildirirken şefaati inkâr etmek, ayeti inkâr etmek değil de nedir?

9. AYET
وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِى السَّمَاوَاتِ لاَ تُغْنِى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاءُ وَيَرْضَى

Göklerde nice melekler vardır ki, Allah dileyip izin vermeden ve razı olmadan önce onların şefaatleri hiç bir fayda vermez. (Necm/26)

Şimdi yine ayeti göstererek soruyoruz: Gökteki meleklerin şefaati ne zaman fayda vermez?

Cevap: Allah izin vermeden ve razı olmadan önce.

Peki, meleklerin şefaati ne zaman fayda verir?

Cevap: Allah izin verdikten ve razı olduktan sonra.

Evet, ayetin açık beyanıyla melekler şefaat edeceklerdir. Bu şefaat, Allah’ın dilediğine ve razı olduğu kullara geçerli olacaktır. Allah’ın dilemediği ve razı olmadığı kullara ise şefaat yoktur ve fayda vermeyecektir. Zaten Kuran’daki şefaatin olmadığını beyan eden bütün ayetler, Allah’ın razı olmadığı ve izin vermediği kulları ifade etmektedir. Ama “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” sözü sırrınca, Kuran’ın sadece bir bölümüne bakan bir kısım cahiller, zikrettiğimiz ayetlere ve zikredeceğimiz hadislere göz kapamakta ve Kuran’da güneş gibi gözüken şefaati inkâr etmektedirler. Buna gerçekten hayret ediyoruz!

10. AYET
وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ

Ey Muhammed! Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahının bağışlanmasını dile.” (Muhammed 19)

Bu ayet-i kerimeyi göstererek şefaati inkâr edenlere soruyoruz: Ayet-i celilede Peygamber Efendimize (sav), mümin erkekler ve mümin kadınların günahlarının affı için istiğfar etmesi emredilmiştir. Eğer Peygamberimizin (sav) müminler için af dilemesinin bir faydası olmayacaksa bu ayetin manası nedir? Ve eğer Efendimizin af dilemesinin bir faydası yoksa, niçin Allah-u Teâlâ Peygamberimize bu emri vermiştir. Eğer şefaat kabul edilmezse -hâşâ- bu emrin manasız ve faydasız bir emir olduğu kabul edilmek zorunda kalınmaz mı? Şefaati inkâr edenler, neyi kabul etmek zorunda kaldıklarına baksınlar ve bundan utansınlar!

Şefaatin hak ve hakikat olduğu meselesi güneş gibi zahir olduğundan dolayı on ayet ile iktifa ediyor ve daha başka ayetleri zikretmeye gerek görmüyoruz. Aslında zikredilen ayetlerden bir tanesi bile şefaatin hak olduğuna dair yeterli bir delildir. Lakin bizler, inatta ısrar edenler olabileceğini düşündüğümüzden sözü bu kadar uzattık.

***

Şefaatin hak olduğuna dair bir kısım hadis-i şerifler ise şöyledir:

عَنْ اَنَسِ بْنِ مألِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ شَفَاعَتِى لِاَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ اُمَّتِى

Enes İbn-i Malik (r.a) rivayet etti. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Benim şefaatim, ümmetimin büyük günah sahiplerinedir. (Tirmizi, Kıyame:11, İbn-i Mace, Zühd:26, Ahmed İ. Hanbel: 3/113)

عَنْ زَيْدِ بْنِ اَرْقَمَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ فَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهَا لَمْ يَكُنْ مِنْ اَهْلِهَا

Zeyd İbn-i Erkam (r.a) rivayet etti. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Benim kıyamet günündeki şefaatim haktır. Ona inanmayan ise, onun (şefaatimin) ehlinden olmayacaktır. (El-Mutteki, Kenzü-l Umman: 14/399)

عَنْ عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثٌ اَلْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْعُلَمَاءُ ثُمَّ الشُّهَدَاءُ

Osman İbn-i Affan (r.a) rivayet etti. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Kıyamet gününde şu üç zümre: Peygamberler sonra âlimler ve daha sonra da şehitler şefaat edeceklerdir. ( İbn-i Mace, Zühd:37, 2/1443)

Ebu Hureyre(r.a) rivayet etti. Resulullah (sav) buyurdular ki: \”Her peygamberin müstecab (Allah`ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı ahirete bıraktım). Ona inşaallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri nail olacaktır.\” (Buhari, Da\’avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur\’an 26, (1, 212); Tirmizi, Daavat)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer hadislerinde Kuran’ın, hafızların, velilerin de Allah’ın izniyle şefaat edeceklerinden haber vermektedir. Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konudaki hadislerini, hadis kitaplarına havale ederek, üç hadisle iktifa ediyoruz.

***

Netice:

Zikrettiğimiz on ayetin ve üç hadisin açık ifadeleriyle şefaat haktır ve gerçektir. Allah’ın dilediği kulları, Allah’ın izni ve rızası dairesinde şefaat edeceklerdir. Kuran’da şefaatin olmadığını bildiren bütün ayetler; kâfirler, müşrikler ve Allah’ın razı olmadığı kullar hakkındadır. Bu kullar hakkında, bütün insanlar ve cinler bir araya gelse, şefaatleri yine onlara fayda vermeyecektir. Yani şefaat, Allah’ın razı olmadığı kullar hakkında asla mümkün olmayıp, izni ve rızası dairesinde meydana gelecektir.

Bununla birlikte, kıyamet hengâmında öyle dehşetli sahneler vukua gelecektir ki, bu makamlarda peygamberler bile sadece kendilerini düşünecekler, “Allah’ım bana selamet ver, Allah’ım bana selamet ver” diyerek kaçışacaklardır. İşte şefaatin olmadığını beyan eden ayetlerin bir kısmı da bu dehşetli halleri kastetmektedir.

***

2. Videonun Metni:

Şimdi şefaati inkâr etmeye çalışanların öne sürmeye çalıştıkları bazı sözde delillere cevap verelim:

1-Zümer suresi 44. ayette: “De ki: Bütün şefaat Allah’ındır.” buyrulmuştur. Şefaati inkâr edenler bu ayeti öne sürerek şefaati reddetmektedirler. Onlara göre bu ayet şefaatin tamamını Allah’a vermekle diğer şefaat edicilerin vücudunu reddetmektedir.

Biz de deriz ki:

Nisa suresi 139. ayette “Bütün izzet ve şeref Allah’a aittir.” buyrularak -bütün şefaatin Allah’a verilmesi gibi- bütün izzet de Allah’a verilmiştir. Münafikun suresi 8. ayette ise “İzzet ancak Allah’a, O’nun Resulüne ve Müminlere mahsustur.” buyrularak, Peygamber Efendimizin ve diğer müminlerin de izzet sahibi olduklarından bahsedilmiştir. Yani Nisa 139’da bütün izzetin Allah’a ait olduğundan, Münafikun 8’de ise Allah’ın Resulünün ve Müminlerin de izzet sahibi olmasından bahsedilmiştir. Demek izzetin Allah’a mahsus olması, Peygamberimizin ve Müminlerin o izzetten mahrum olması neticesini vermemiştir.

Birbirine zıt gibi görünen bu iki ayetin vech-i tevfiki şudur: İzzet tamamıyla Cenab-ı Hakk’a mahsustur. Peygamberimizin ve Müminlerin izzeti ise, Allah’ın onları aziz kılması iledir. Cenab-ı Hakk’ın izzeti zatî iken, diğerlerinin izzeti Allah’ın aziz kılması ile olmuş ve onların izzeti, bütün izzetin Allah’a ait olması hakikatini değiştirmemiştir.

Şefaat durumunda da durum aynıdır. Bütün şefaatin Allah’a mahsus olması, başka kimsenin şefaate malik olmayacağı manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah’a mahsustur. Diğerlerinin şefaati ise ancak Allah’ın izni ve rızasına bağlıdır. Yani Allah’ın izni ve iradesi dışında kimse şefaat edemez.

Bu şuna benzer:

Bizden başka kimsenin parası olmasa ve biz bu paradan bazı insanları istifade ettirsek, bu durumda desek ki: “Bütün para bize aittir.” Bu söz, bizim parayı kimseye vermeyeceğimize değil; başkalarında bulunan paraların da aslında bize ait olduğunu ve bizim vermemizle onların buna malik olduklarını beyan etmektedir.
“Bütün şefaat Allah’ındır” demek de aynen bunun gibidir. Yani kim şefaate yetkili kılındıysa, Allah’ın izni ile olmuştur ve ancak Allah’ın izin verdiği kişiye şefaat edebilecektir.

2- Bakara suresi 48. ayette: “Öyle bir günden korkun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat de kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da edilmez.” buyrulmuştur. Şefaati inkâr edenler bu ayet-i kerimeyi delil göstererek şefaati reddetmektedirler.

Biz de deriz ki:

Kuran ayetlerini, nüzul sebeplerini bilmeden tefsir etmek büyük bir hatadır. İlk önce ayetlerin iniş sebepleri bilinmeli ve ayetler ona göre izah edilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde, bu ayette olduğu gibi yanlış anlaşılmalar ortaya çıkacaktır. Bu ayetin iniş sebebi, Nesefi ve Ruhu-l Beyan tefsirlerinde zikredildiğine göre şu hadisedir: Yahudiler: “Biz İbrahim ve İshak’ın (aleyhimesselam) torunlarıyız. Bu sebeple Allah-u Teâlâ, onların bizim hakkımızdaki şefaatlerini kabul eder. Onlar bizi ateşten korur…” dediklerinde, Yahudilerin bu iddialarını reddetmek için bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Demek bu ayet-i kerime kâfirler hakkında indirilmiştir. Yani kâfir olarak ölenlere şefaat edilmesi mümkün değildir. Mesela Hz. Nuh, kâfir olarak ölen oğluna; Hz. Lut, kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyeceklerdir.

Demek ayetteki “kimseden şefaat kabul edilmez” ifadesinin Müslüman olarak ölenler ile hiçbir alakası yoktur. Buna rağmen ayetin iniş sebebini bilmeyenler, ayetin zahirine bakarak yanlış yorumlar yapmakta ve bu yorumları sebebiyle de hakkında birçok ayet ve hadis olan şefaati inkâr etmektedirler.

3- Müddesir suresi 48. ayette: “Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” Mümin suresi 18. ayette “O gün zalimler için müşfik bir dost ve sözü dinlenecek bir şefaatçi de yoktur.” buyrulmuştur. Şefaati inkâr edenler bu manada ki başka ayet-i kerimeleri de öne sürerek şefaati reddetmektedirler.

Biz de deriz ki:

Bu ayet-i kerimelerin şefaati red değil, aksine ispat etmektedir. Zira “Şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” demek, şefaat edicilerin varlığını ispat etmektedir. Demek ortada şefaat ediciler vardır ki, onlardan bahsedilmiştir. Eğer şefaat ediciler olmasaydı, onlardan bahis yersiz olurdu. Kuran’da ise yersiz bir tek harf bile yoktur. Ayrıca, “Kâfirler için dost ve şefaatçi yok” demek, “Müminler için dost ve şefaatçi var” demek manasına gelir.

O halde bu ayetlerin manası şefaatin varlığını red değil, şudur: Yani ey kâfirler! Siz öyle kötü ve zor bir durumdasınız ki, herkese faydası olan şefaatin bile size yararı olmaz. Küfrünüz sebebiyle şefaat edicilerin şefaatlerinden mahrumsunuz…

Bu şuna benzer:

Kansere yakalanmış ve hayatından ümit kesilmiş birisine işaret ederek, “Doktorlar buna fayda vermez” desek, bu sözde doktorları reddetmek değil, hastalığın şiddetini beyan etmek ve artık bu hastaya doktorların fayda veremeyeceğini kabul etmek vardır. Yani artık hastadan ümit kesilmiştir ve hiçbir doktor onu iyileştiremez. Bu sözün manası budur.

“Şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” Ya da “O gün zalimler için müşfik bir dost ve sözü dinlenecek bir şefaatçi de yoktur.”demek de böyledir. Bu beyanda şefaat ediciler reddedilmemiş, kâfirlerin küfründen dolayı o şefaat edicilerin şefaatinden mahrum olacakları ve faydalanamayacakları beyan buyrulmuştur. Zaten bizler, kâfirlere ve Cenab-ı Hakk’ın razı olmadığı kullara şefaat edilemeyeceği hususunda hemfikiriz. Bu ayetlerde zikredilen kullar da bu zümreye ait olan kullardır.

Netice olarak bu ayet-i kerimeler şefaatin yokluğuna değil, bilakis varlığına delildir. Zira şefaat ediciler vardır ki ayette onlardan bahsedilmiştir. Eğer bu grup hakikatte olmasaydı, elbette zikirleri geçmezdi. O halde bizler bu ayet-i kerimeleri, yukarıda şefaatin varlığına dair naklettiğimiz on ayete ilave ediyor ve bu ayetleri şefaat edicilerin vücuduna delil yapıyoruz.

Buraya kadar olan beyanlarımızı şöyle maddeleyerek meseleyi toparlayalım:

1. Naklettiğimiz bütün ayetlerin ve hadislerin delaletiyle şefaat haktır ve hakikattir.

2. Şefaat ancak Allah’ın izni ve rızası dâhilinde olacaktır. “Bütün şefaatin Allah’a ait olmasının” manası budur. Hiç kimse kendinden şefaat etme hakkına sahip değildir.

3. Kâfirlere ve Allah’ın razı olmadığı kullara şefaat fayda vermeyecek ve bu kullar Allah’ın bu nimetinden mahrum kalacaklardır. Kuran’da şefaatin olmadığını bildiren bütün ayetler, bu kullar hakkındadır.

4. Kişinin farzlarda tembellik yaparak şefaate güvenmesi ve haramları işlediği halde kurtuluşunu şefaate bağlaması asla doğru değildir. Kişi şefaati umabilir; ama ona dayanarak farzları terk edemez. Şefaat bir reca makamıdır.

5. Cenab-ı Hakk’ın bazı kullarına şefaat etme hakkını vermesi ve günahkâr kullarını cehennemden o kişilerin eliyle kurtarması, o kişilerin dünyadaki yaşantılarının hürmetinedir. Onların dünyadaki takvaları, ibadetleri, zühdleri, muhabbetleri ve diğer sıfatları bu makama ulaşmalarının sebebi olmuştur.

Cenab-ı Hak, başta Peygamber Efendimiz (sav) ve Kuran olmak üzere diğer şefaat edicilerin şefaatinden istifade etmeyi bizlere nasip etsin. Şefaati inkâr ederek şefaatten mahrum olan kullar zümresine girmekten de bizleri muhafaza eylesin.

Âmin.

***

ALINTI: http://www.seyrangah.tv/index.php

Kadir Mısıroğlu Kimdir?

Kadir Mısıroğlu Kimdir?

Şanlı Davamızın Kılıçlaşan Kalemi ÜSTAD KADİR MISIROĞLU!

***

Kadir Mısıroğlu (d. 24 Ocak 1933, Akçaabat, Trabzon), Tarihçi, Yazar, Şair, Hukukçu.

***

***BiYOGRAFi***

1933 yılında Trabzon’un Akçaabat İlçesi’nde doğdu. İlk ve orta tahsilini Akçaabat’ta, liseyi Trabzon’da tamamladı. 1954 senesinde İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu.[1] Fakülte hayatı gayet hareketli ve mücadeleli ve -daha o yıllarda- dava açısından gençlerle alakadar olmanın ehemmiyetini idrak ederek talebeliliği müddetince birçok yurt açıp çalıştıran Mısıroğlu, fakülte yıllarından itibaren hukukçuluktan çok tarihçiliğe meylederek yakın tarihimiz ile alakalı araştırmalara başladı.[2] Vasıl olduğu kanaatleri, izhar ve ifadenin kaanuni güçlüklerine rağmen yazıp söylemekten geri kalmayan Mısıroğlu, 1964 yılında, ilk eseri olan Lozan; Zafer mi, Hezimet mi?! nin birinci cildini kaleme aldı ve aynı sene Sebil Yayınevini kurdu.[3] 1970 Yılının ocak ayında Milli Türk Talebe Birliği’nde Harf Inkılabı ile alakalı verdiği bir konferansı dava mevzuu yapılarak hakkında Eşkişehir Örfi İdare Mahkemesi’nce mahrumiyet kararı verildi. Bu hapsedilme macerasından sonra yine doğru bildiği yolda yılmadan devam ederek 1976 yılı başından itibaren -İslami mücadelede çok büyük boşluğu dolduran haftalık Sebil Dergisi’ni çıkarmaya başladı.[4] Bu dergideki bir takım yazılarından dolayı kısa bir müddet sonra hakkında M. Kemal Paşa ile ilgili mahud 163. maddeye istinaden sayısız dava açıldı. 1980 ihtilali ile kendisininde vazifeli bulunduğu M.S.P Merkezi Umumi Heyeti hakkında tevkif kararı verilince, hakkında daha evvel açılmış olan davaların, MSP davasıyla birleşmesinden doğacak ağırlıktan dolayı bazı arkadaşlarının ısrarı ile yurt dışına çıktı.[5] Gayet sıkıntılı geçen 11 yıllık gurbet hayatından sonra 1991 yılında vatana avdet edebilen Kadir Mısıroğlu,[6] eser telifine ve inandığı dava yolunda çalışmalarına devam ediyor. Yazar, yurt içinde ve yurt dışında onbinlerce konferans verdi, evli ve üç çocuk babasıdır. Şuan da Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı’nın da reisidir.

***

***ESERLERi***

***Araştırmaları***

Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi? C. I (1965)
Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi? C. II (1974)
Lozan Zafer Mi, Hezimet Mi? C. III (1977)
Macar İhtilali ( 1966 )
Yunan Mezalimi ( Türk’ ün Siyah Kitabı ) ( 1967 )
Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahidler ( 1967 )
Amerika’da Zenci Müslümanlık Hareketi ( 1967 )
Moskof Mezalimi C. I ( 1970 )
Moskof Mezalimi C. II ( 1970 )
Musul Mes’elesi ve Irak Türkleri ( 1972 )
Osmanoğulları’nın Dramı ( 1974 )
Ali Şükrü Bey ( 1978 )
Bir Mazlum Padişah / Sultan Vahideddin ( 2005 )
Bir Mazlum Padişah / Sultan Abdülaziz ( 2006 )
Bir Mazlum Padişah / Sultan II. Abdülhamid ( 2007 )

***

***İlmi – Fikri Eserleri***

İslamcı Gençliğin El Kitabı ( 1981 )
Hicret ( 1990 )
Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet ( 1993 )
Üstad Necip Fazıl’a Dair ( 1993 )
İslam Yazısına Dair ( 1993 )
Doğru Türkçe Rehberi Yahud Bin Uydurma Kelimeyi BOYKOT ( 1993 )
Geçmiş Günü Elerken C. I ( 1993 )
Geçmiş Günü Elerken C. II ( 1995 )
Aşıklar Ölmez!.. ( 1994 )
Üç Hilafetçi Şahsiyet ( 1995 )
Gurbet İçinde Gurbet ( 2004 )
Filistin Dramı’nın Düşündürdükleri ( 2004 )
İthaflı Fıkralar ( 2005 )
Hayat Felsefesi Yahud Yaşamak Sanatı ( 2005 )
İslam Dünya Görüşü ( 2008 )
Muhtasar İslam Tarihi C. I ( 2009 )
Muhtasar İslam Tarihi C. II ( 2010 )
Muhtasar İslam Tarihi C. III ( 2012 )
Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri C. I ( 2010 )
Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri C. II ( 2011 )
Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri C. III ( 2012 )

***

***Romanları***

Kanlı Düğün ( 1972 )
Kırık Kılıç ( 1973 )
Uzunca Sevindik ( 1973 )
Kavuklu İhtilalci ( 2005 )
Düzmece Mustafa ( 2005 )
Zağanos Paşa ( 2006 )
Cem Sultan’ın Papağanı ( 2006 )
Veli Beyazıd’ın Bedduası ( 2008 )
Makbul ve Maktul İbrahim Paşa ( 2008 )
Barbaros Hayreddin Paşa ( 2009 )
Sokollu Mehmed Paşa ( 2009 )
Mimar Koca Sinan ( 2011 )
Zoraki Asi ( Şehzade Bayezid ) ( 2012 )

***

***Şiirleri***

Cemre ( 1992 )
Hikâye-i Hal

***

***Cüneyd Emiroğlu Takma Adı İle***

Perili Köşk ( Masal ) – ( 1972 )
Yahudi ( İngilizceden Terc.) – ( 1974 )

***

***DIŞ BAĞLANTILAR***

Kadir Mısıroğlu Resmi web sitesi: http://www.kadirmisiroglu.com/

Sebil Yayınevi Resmi web sitesi: http://www.sebilyayinevi.com/

Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı Resmi web sitesi: http://www.osmanlilarvakfi.org/

***

***KAYNAKLAR***

[1] Türkçe’nin Müdafaası hzl. Abdurrahman Acer Kadir Mısıroğlu, Sh. 307 vd.

[2] Tükçe’nin Müdafaası hzl. Abdurrahman Acer Kadir Mısıroğlu, Sh. 307 vd.

[3] Tükçe’nin Müdafaası hzl. Abdurrahman Acer Kadir Mısıroğlu, Sh. 307 vd.

[4] Tükçe’nin Müdafaası hzl. Abdurrahman Acer Kadir Mısıroğlu, Sh. 307 vd.

[5] Tükçe’nin Müdafaası hzl. Abdurrahman Acer Kadir Mısıroğlu, Sh. 307 vd.

[6] Tükçe’nin Müdafaası hzl. Abdurrahman Acer Kadir Mısıroğlu, Sh. 307 vd.

***

ALINTI: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kadir_M%C4%B1s%C4%B1ro%C4%9Flu

***

Kadir Mısıroğlu’nun Sitemizde Paylaştığımız, Birkaç Kitabının Tanıtımı:

Kadir Mısıroğlu, Yunan Mezalimi (Türk’ün Siyah Kitabı), Sebil Yayınevi, 16. Baskı, Istanbul 2009 (1. Baskı 1966), 409 sayfa

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/12/kadir-misiroglu-yunan-mezalimi-turkun-siyah-kitabi-sebil-yay-9-baski-istanbul-1976-1-baski-1966-409-sayfa/

***

Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahidler, Sebil Yayınevi, 399 sayfa.

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/22/tavsiye-edilen-kitap-kadir-misiroglu-kurtulus-savasinda-sarikli-mucahidler-sebil-yayinevi-399-sayfa/

***

Kadir Mısıroğlu, İslam Dünya Görüşü, Sebil Yayınevi, 480 sayfa.

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/27/tavsiye-edilen-kitaplar-kadir-misiroglu-islam-dunya-gorusu-sebil-yayinevi-480-sayfa/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*