Türkiye’de Laik Sistemden dolayı uygulanamayan bir Ayet

Türkiye’de Laik Sistemden dolayı uygulanamayan bir Ayet

Müslümanların Kitabı; Kur’an

***

Bu Laik düzende, Cenab-ı Hakkın “Farz” kıldığı bütün ilahi emirleri yerine getiremediğimiz bir gerçek…

Bunlardan biri de “Kısas”tır.

Kısas hükmünün tıpkı “Oruç tutmak” gibi üzerimize Allahu Teala  tarafından “Farz” kılındığını bu başlık altında açıklığa kavuşturmanın dini bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Oruç tutmak Bakara Suresi’nin 183. Ayet-i kerimesinde bütün müslümanlara “Farz” kılınmıştır.[*]

BAKARA SURESI
183 – “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de **farz kılındı.** Umulur ki korunursunuz.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumus** sıyâmu kemâ kutibe alellezîne min kablikum leallekum tettekûn.”

Kutibe; “Yazıldı” anlamına gelir. Yazılan şeye kitab derler. “Farz”dır… Yani Allah’ın (celle celaluhu) yazgısı, hükmü manalarına gelir.

***

Bunları açıklığa kavuşturduktan sonra **Kısas** Ayet-i kerimesini inceleyelim;

BAKARA SURESI
178 – “Ey iman edenler! Öldürmede kısas size **farz kılındı**. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.”

ARAPÇA YAZILIŞI:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû **kutibe aleykumul** kısâsu fîl katlâ el hurru bil hurri vel abdu bil abdi vel unsâ bil unsâ fe men ufiye lehu min ahîhi şey’un fettibâun bil ma’rûfi ve edâun ileyhi bi ihsân, zâlike tahfîfun min rabbikum ve rahmeh, fe meni’tedâ ba’de zâlike fe lehu azâbun elîm.”

***

Oruç tutmak gibi “Farz” kılınan “Kısas”, haşa adeta Allahu Teala’ya inat haramlaştırılmıştır. Oysa “Kısas”ta birçok hikmetler bulunduğunu akıl sahibi herkes bilmektedir. Kısas, aynıyla karşılık vermek demektir. İslâm hukukunda ise, kasten ve haksız yere bir kimsenin canına kıyma ya da bedenine veya uzvuna zarar verme suçlarını işleyen kimselerin, verdikleri zararın aynıyla cezalandırılmaları demektir. Bu âyette kısas, “cana can” kuralını ifade etmektedir.

Bu Ayetin hemen ardından gelen 179. Ayet-i kerimede, Allahu Teala “Kısas” hakkında şöyle buyurmaktadır:

179 – “Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.”

***

“Kısas”ın Hz. Ali (radıyallahu anh) Efendimizin katili olan Ibn Mülcem’e de uygulandığını bilmekteyiz.

Ibn Mülcem tarafından yaralanan Hz. Ali (rh.a) şöyle buyurmuştur;

“Eğer ben bu yaradan ölürsem, bir kılıç darbesi ile **kısas yapın** ki, **kanun-u ilâhî** yerini bulsun. Sakın ona beni öldürdüğünden dolayı eza ve cefa etmeyin”.

Bakınız; Taberi, (M.839-923), Tarih-i Taberi, cild 3, E.O. Yay., sayfa 214-217.

Ayrıca bakınız: Ibnü’l-Esir (M.1160-1234), El-Kamil, cild 3, B. Yay., sayfa 397- 402.

***

“Kısas”ın artık geçerli olmadığını iddia edenler varsa, (ki imkansız) Kısas Ayetini yürürlükten kaldıran bir Ayet veya bir Hadis-i Şerif sunmaları gerekir. Üzerimize farz kılınan Allahu Teala’nın bu hükmü yerine Italya’dan ceza hükümleri alan M. Kemal’i sevmek ve onun yolundan gitmek nasıl bir müslümanlıktır?

MAIDE SURESI
44 – (…) İnsanlardan korkmayın, benden korkun, âyetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.

49 – Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.

50 – Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

***

[*] Oruç bütün müslümanlara “Farz” kılınmıştır ancak hasta, yolcu tutamadığı günlerce kaza eder. Devamlı özürlü, iyileşme ümidi olmayan müzmin bir hastalığa yakalanmış bulunanlar üzerinde, yedikleri her oruç yerine bir fidye, yani bir yoksul yiyeceği farzdır.
Allahu Teala ve Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) daha iyi bilir.

***

Bu konuyla alakalı olarak tavsiye ettiğimiz benzer konularımız:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/02/kuran-nizami-hilafetseriathukumkanun-ile-ilgili-bir-kac-ayet-i-kerime/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/09/seriat-hukum-kanun-hakkinda-birkac-hadis-i-serif/

***

Tavsiye ettiğimiz bir site:

http://www.ebubekirsifil.com/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Hilafetin kuvveti yok muydu? “Halifeliğin kuvveti, nüfuzu yoktu, Cihad-ı Ekber tesirsizdi” diyenlere cevap

Hilafetin kuvveti yok muydu? “Halifeliğin kuvveti, nüfuzu yoktu, Cihad-ı Ekber tesirsizdi” diyenlere cevap

Çin’in tekstil üretim fabrikalarıyla başa baş rekabet edebilecek durumda olan propaganda ve slogan üretim fabrikası “Milli Eğitim”in Müslümanlara verdiği zarar o denli ciddi boyutlara ulaştı ki, bu slogan ve propagandalar sonucu Müslüman olduklarını iddia edenler bile Islam’ın öngördüğü ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (Allahu Teala hepsinden razı olsun) efendilerimizin oturdukları “Hilafet” makamına karşı çıkıyor ve kaldırılmasını onaylıyorlar.

Adı üstünde, “Milli” Eğitim… Yanlı, taraflı eğitim… Objektif değil, subjektif eğitim.

Doğruları değil, kendine uygun olanı beyinlere nakşediyor.

Hilafete gerek olmasaydı bu mübarekler neden Halife oldular? Haşa, dinde olmayan bir şey mi icat ettiler? Hilafetin dinde yeri olmadığını bu mübarekler -haşa- bilemediler de M. Kemal Atatürk mü bildi?

Türkiye’de çoğunluğun amelde mezhebi Hanefiliktir, itikaddaki mezhebi ise Matüridiliktir. Matüridi alimi Imam Ebû Muin En Nesefi (rahmetullahi aleyh) “Bahrü’l Kelam” isimli eserinde:

“Üzerimizde Islâm devlet başkanı olan imamı görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. Imametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kâfir olur. Çünkü dini hükümlerden bir kısmının edası, imamın varlığına bağlıdır. Cum’a namazı, bayram namazları ve yetimleri evlendirmek ve bunun gibi. Imamı inkâr eden kimse farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur” diyerek, hilafetin önemini ortaya koymuştur.”[1]

Kemalist ideolojiyi yaymakla görevli kılınan okullarda ise Hilafetin gereksiz (!) olduğu tezine ilaveten, Hilafetin kaldırılmasını haklı göstermek gayesiyle birtakım yalanlar uydurulmuştur. “Halifeliğin nüfuzu ve kuvveti kalmamıştı”, “Müslümanlar Hilafeti istemiyorlardı”, “Halife’nin Cihad fetvasına uymadılar”, “Halife’ye isyan ettiler”… gibi birçok zırva üretilmiştir. Halifelik makamının kuvvete malik olmadığı zaman ilgası mı gerekmektedir, yoksa güçlenmesi için çareler mi aranmalıdır?

Halife’ye karşı isyan edilmesi Hilafetin kaldırılmasını mı gerektirir? O halde 3. Halife Hz. Osman (radıyallahu anh) efendimizin isyan sonucu şehit edilmesinden sonra Hz. Ali (radıyallahu anh) efendimizin Halife olması nasıl izah edilecektir? M. Kemal Atatürk ve avenesi mi daha iyi biliyor, yoksa ilmin kapısı Hz. Ali (radıyallahu anh) efendimiz mi? Hilafetin etkisi yoktu diyen M. Kemal yaşasaydı da; “Kurduğun Iş Bankası’nın sermayesi nereden geldi?” diye sorabilseydik. Veya Kurtuluş Savaşı’nda Müslümanları peşine takmak için neden “Hilafeti kurtaracağız” parolasıyla hareket ettiğini…

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında halktan destek alabilmek için Meclis’te yaptığı konuşmada saltanat ve hilafete sadakatini bildiriyor. Ancak daha sonra gerçek yüzünü gösterdi. (KAYNAK: TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11. Meclis tutanakları. Ayrıntılı bilgi icin bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/)

***

Kemalistlerin yukarıda sıraladığımız iddiaları uydurmadan başka bir şey değildir. Allahu Teala’nın izniyle konumuzda bu uydurmalara gereken cevabı vereceğiz.

Kemalistlerin iddialarının aksine, Hilafetin öyle kuvvetli bir etkisi vardı ki, Ingilizler Hilafeti, doğrudan doğruya kendileri kaldırmaya cesaret edememişler ve Müslümanların “kendilerinden sandıkları” M. Kemal Atatürk eliyle kaldırmışlardır. Çünkü sömürgeleri altındaki Müslüman ülkelerden gelebilecek tepkiden çekinmişlerdi.

18 Mayıs 1919’da Ingiltere’nin Hindistan Naibi, Hindistan Bakanlığı’na gönderdiği acil ve gizli telgrafta şöyle diyordu:

“Türkiye’nin Hristiyan devletler tarafından tamamen parçalanmış olduğu görünümü, Müslümanları, Islam adına Cihad başlatmada Emir’i (Halife’yi) desteklemeye sevkedebilir. Bir Islam ayaklanması olasılığı ihtimal dışı sayılmamalıdır.”[2]

Bu telgraftan birkaç gün sonra, 23 Mayıs’ta Paris’teki Ingiliz Büyükelçisi Lord Derby, Lord Curzon’a gönderdiği yazıda, Fransız yazar Pierre Loti’nin Barış Konferansı’nda Islam Halifesine karşı girişilecek hareketin Afrika’dan Hindistan’a kadar binlerce Müslüman arasında akislere yol açacağına ve Fransa’nın çıkarlarını büyük ölçüde etikleyeceğine dair bir uyarı yaptığını bildirmiştir.[3]

Mayıs 1919’da Ingiliz Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson bir rapor yayınlamıştır. Raporda şöyle denmekteydi:

“Ingiltere’ye bağlı Islam ülkeleri halkı, Türkiye’ye karşı iyi duygular besliyor. Bu kışkırtıcılar için verimli bir ortam hazırlıyor. Ingiltere’nin Islam aleyhtarı bir siyaset izlemesi çılgınlıktır. Türkiye’ye yardımda bulunalım. Islam aleyhtarı siyasetimiz yüzünden bize dost olması gereken Hindistan, Mısır ve Suriye’de çok sayıda asker bulundurmak zorunda kalıyoruz.’[4]

Bu iki büyük işgalci devletin müşterek kaygısından “Hilafet”in gücünü ve etkisini görmek mümkündür.

Bunun içindir ki, Hilafetin kaldırılması Batı’da özellikle de Ingiltere’de büyük sevinç yaratmıştı.[5]

Akademisyen tarihçi Prof. Dr. Baskın Oran, Hilafetin kaldırılması hakkında şunları yazıyor:

“Doğrudan Musul sorunuyla bağlantılı olmasa da, Musul sorunu sırasında 3 Mart 1924 tarihinde halifeliğin kaldırılması da Türkiye’nin aleyhine olmuştu. Öncelikle bu karar dünyadaki Müslümanların tepkisini çekmişti. Hatta Ingiliz yönetimi de Türkiye’nin din etkenini kullanmasından ve özellikle Mısır ve Ortadoğu’nun diğer bölgeleri ile Hindistan’daki Müslümanların etkisinden çekiniyordu ve bu kararı memnuniyetle karşılamıştı. Hatta Ingiliz yetkilileri kendi aralarındaki yazışmada ‘Türklerin bindiği dalı kestiklerini’ belirtmişlerdi. Ikinci olarak halifeliğin kaldırılması Şeyh Said Isyanı’nın nedenlerinden birini oluşturmuştu.”[6]

Nitekim Ingiliz Dışişleri’nden Randel’in Ingiliz arşiv belgelerindeki ifadesi, Prof. Baskın Oran’ı doğrulamaktadır:

Türkler şu anda Doğu milletlerini peşinden sürükleyecek milletler içinde en sonuncusudur. Halifeliğin kaldırılmasıyla Islam dünyasındaki liderlik mevkilerini bilinçli olarak yıkmışlardır.[7]

Büyükelçi Lindsay’in 8 Mart 1924 tarihinde Londra’ya gönderiği rapor fevkalade enteresandır. Türklerden aldığı bilgilere göre, Türkler Hilafeti kaldırırken, Musul meselesinde bundan yararlanmayı düşünmüşlerdir; Hilafetin kaldırılmasıyla Ingiltere’ye Panislamizm’in öldüğünü göstermek, artık bundan korkması için sebep kalmadığını anlatmak istemişlerdir.[8]

Demek ki, Hilafetin etkisi kemalistlerin iddia ettikleri gibi kaybolmamış, bilakis düşmanlarımızın daima korkulu rüyası olmuştur.

Nasıl olmasın? Gerek sünni ve gerekse şii Müslümanlar Hilafet için ellerinden geleni yapmışlardır. Halife’nin Cihad çağrısının diğer Müslüman ülkelerde beklenen etkiyi gösterememesi, Halife’ye olan bağlılığın zayıflığından veya Müslümanların duyarsızlığından değil; onların da işgal altında bulunmalarından kaynaklanmıştır. Diğer bir sebep ise Ingilizlerin başarılı propaganda faaliyetleridir[9]. Bundan dolayı iletişim araçlarından mahrum kalan Müslümanlara Cihad ilanı gereği gibi duyurulamamış, bu ilandan haberdar olanlarada Ingilizler, Islam’ın kutsal topraklarının ve Osmanlı Devleti’nin paylaşılmayacağı garantisini vermiştir.[10]


Fetva Emini Ali Haydar Efendi, Fatih Camii’nde Cihad-ı Ekber’i okuyor

***

Ingilizler, “Halife’nin Almanlar ve Ittihatçılar tarafından esir alındığını ve onun kurtarılması için savaştıklarını” söyleyerek kandırdıkları onbinlerce hintli Müslümanı Çanakkale’ye göndermişlerdir.[11]

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1921’de Ingilizler tarafından yaklaşık 20.000 Hintli asker Anadolu’ya sevkedilmiştir.[12] Yalnızca Hintli Müslümanlar değil, Türkistan ve Çin’den gelenler de vardı.[13] Ancak gerçeği öğrenen Hintli Müslümanlar büyük bir öfkeye kapılmışlar ve bizim saflarımıza geçmişlerdir.[14] Bunun üzerine ülkelerine gitmeleri için ingilizlerce terhis edilen 10.000’den fazla Hintli Müslüman, Osmanlı Devleti menfaatleri lehinde çalışmak amacıyla ülkelerine gitmeyeceklerini bildirmişlerdir.[15] Hindistan’da bulunan Müslümanlar da Ingilizlerin asıl maksadını görür görmez evvela protesto ettiler, bunun bir netice hasıl etmeyeceğini anlayınca da maddi vasıtalara başvurdular ve Kurtuluş Savaşı için yardım toplamaya başladılar.[16]

[15] no’lu dipnota dair belge. Kandırıldıklarını farkeden 10 binden ziyade Hintli Müslümanın Ingilizlerce terhis edilmelerine rağmen Osmanlı’nın menfaatleri doğrultusunda çalışmak amacıyla ülkelerine dönmeyeceklerine dair belge.

***

Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Islam’ın Bugünkü Meseleleri” adlı kitabında bazı önemli bilgiler var. Güngör, Osmanlı Imparatorluğu’nun 1915 yılında Itilaf Devletleri’ne karşı dünya Müslümanlarına hitaben yaptığı “Cihad” çağrısının aslında sanılandan – veya gösterilenden – çok daha etkili olduğunu anlatıyor. Çeşitli tarihsel kaynakları dipnot vererek şöyle diyor:

“Cihad Fetvası doğurduğu neticeler itibariyle çok defa yanlış anlaşılmıştır. Islam dünyasının bu çağrıya hiç aldırış etmediği, hatta Müslümanların Osmanlı ordularına karşı Ingilizler safında çarpıştığı veya onlar hesabına Türklere ihanet ettikleri söylenir. Meseleyi biraz derinliğine araştıranlar göreceklerdir ki, bu iddialar bazı gerçeklerin yanlış yorumuna dayanmaktadır. Cihad Fetvası’nın istenen tesiri gösteremeyişinin başlıca sebebi, o çağda Islam dünyasının bir mihrak etrafında savaş için organize olabilmesi şöyle dursun, bizzat savaş davetini gereği gibi duyuracak komünikasyon imkanlarından bile mahrum bulunmasıydı. Ingiliz propagandasının Cihad Fetvası’ndan daha tesirli olduğu ve bu propaganda sayesinde fetvanın tam tersine bir maksat için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Çanakkale muharebelerinde bize karşı Ingiliz saflarında çarpışan Müslüman sömürge askerleri arasından alınan esirlerin sorgularından çıkan neticeye göre, bu askerler dinsiz Ittihatçılar’ın Halife’yi hapsettikleri ve Ingilizler’in de onu kurtarmak için Ittihatçılar’a savaş açtıkları propagandasına inandırılmışlardı. Imparatorluk dışında en çok Müslüman nüfus barındıran Hindistan’da da bu hususta çok kesif bir propaganda yapıldığı görülmektedir. Ingilizler savaş sırasında Hint Müslümanlarını “harbin bir mahiyet-i diniyyeyi haiz olmadığına, Osmanlı padişahına ve Islam’ın saltanatına hiç bir zararı dokunmayacağına” inandırmışlardı. Ayrıca Lordlar Kamarası’nda “Hilafet’e ait hiç bir şeye müdahale olunmayacağı, muharebenin ancak Ittihat ve Terakki Cemiyeti’yle olduğu” beyan edilmişti. Nitekim Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kendi isyan hareketinin ‘Halife’nin değil, ancak bozkurda ibadet edecek derecede Turancılıkla meşbu (dolmuş) olan nazırların (Bakanların) aleyhine’ olduğunu bildirmişti.”[17]

Prof. Güngör, I. Dünya Savaşı sonrasında da dünya Müslümanlarının Osmanlı’ya ve Türkiye’ye yönelik süregiden sadakatlerinden şöyle söz ediyor:

“Harbin sonunda Osmanlı topraklarının parçalanması, Istanbul’un ve Halifeliğin Türkler’den alınması veya Halife’nin devlet reisliği sıfatından sıyrılarak papa gibi sırf ruhani bir lider mertebesine indirilmesi fikirleri ortaya çıkınca, Hindli ve Mısırlı Müslümanlar arasında büyük reaksiyonlar görüldü. Hind Müslümanları Ingiliz hükümetine Hilafet’e dokunulmaması ve Türk devletinin parçalanmaması konusunda çeşitli yerlerde ve birçok defa tehdide kadar varan protestolar yağdırdıktan sonra, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesine büyük maddi ve manevi yardımlar yapmışlardır ki, bu yardımların mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir.[*] Dikkati çekecek bir başka husus da, Hilafet’i korumak üzere harekete geçenler arasında Sünni olmayan Müslümanların da (Ağa Han gibi) bulunmasıdır.”[18]

[*] Paranın akıbeti için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

Hindistan Müslümanları Hilafet’e dokunulmaması için Ingiltere’ye yoğun bir baskı uyguladılar. Işte bunlardan birinin belgesi. (KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Emniyet-i Umumiye Seyrüsefer Müdürlüğü, no: 39–60, 1338.Ra.29.)

***

Orijinal Cihad-ı Ekber ilanının soldan sağa Türkçe, Arapça ve Acemce metinleri

***

Hindistan Müslümanlarının Hilafete bağlılığı o denli kuvvetliydi ki, Hindistan’ı ayağa kaldırdılar… Hint Ulema Cemiyeti, Osmanlı Hilafetine ve Türklere destek için Camilerde örgütlendi. 20 Mart 1919’da Bombay’da 15 bin kişinin katıldığı büyük bir mitingde “Hilafet Komitesi” kurulması kararı alındı… Müslüman olmayan Mahatma Gandhi bile bir bildiri yayınlayarak Hinduların Hilafet Hareketi’ni desteklemesini istedi, kendisi Hilafet Komitesi toplantılarına katılarak açıkça destek verdi, Türkleri ve Hilafet Hareketi’ni desteklemenin Hindular için de bir “dini görev” olduğunu ilan etti.[19]

Nihayet 14 Kasım 1919’da Merkez Hilafet Komitesi kuruldu. Gandhi komitenin bir toplantısına başkanlık yaptı. Hilafet Hareketi, Hindistan’da büyük bir halk hareketine dönüştü.[20]

Mahatma Gandhi’nin Hilafete destek vermesinin sebebi, emperyalistlerin sömürüsünden ancak “Hilafet” ile kurtulabilineceği kanaatine vardığından olsa gerek. Böylece Ingilizlerin neden Hilafeti kaldırmak istedikleri daha iyi anlaşılıyor. Ayrıca bütün Hindistan’da Osmanlı’ya teklif edilen Sevr Barış Projesi protesto edildi ve bu hareket hızla yayıldı… Gandhi de destekledi… Gelişen hareket, Muhammed Ali ve Şevket isimli iki kardeşin liderliğinde “Hint Hilafet Hareketi”ne dönüştü.[21]

Türkiye’ye destek olmak için Hindistan’da “sivil itaatsizlik” anlamında “hicret” ve “boykot” hareketleri hızla yayıldı ve Ingiltere üzerinde ağır bir baskı kuruldu. Yaklaşık 60 bin kişi Afganistan’a hicret etmek için yola çıktı.[22]

Kemalistlerin “nüfuzu yoktu” dediği Hilafet için 60 bin insan evini barkını terk etti…

 Hilafet’in bir faydası olmadığını söyleyenlerin kulakları çınlasın!.. “Boxer Ayaklanması” sebebiyle Çin’e bir “nasihat hey’eti” gönderen Sultan Abdülhamid (rahmetullahi aleyh) merhumun fermanının Çince metni. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 185.)

***

Mütareke döneminde işgal altındaki Istanbullular, 10 Nisan 1919 günlü gazetelerde şu haberi okudular:

“Ingiliz sömürge siyasetine karşı geniş hoşnutsuzluğun bulunduğu Hindistan’da olayların önü alınamıyor. Amritsar şehrinde halk ayaklandı. 5 Ingiliz işadamını öldürdü. Halk şehre hakim oldu. 30 Mart’ta Ingiliz yönetimi boykot edilmiş, 6 Nisan’da da Bombay’da geniş bir protesto hareketi yapılmıştı…”[23]

O günlerde Ikdam gazetesi, Londra’da yayınlanan “Near East” dergisinden bir alıntı yayınlıyor:

“Ingiltere, Islam ülkelerinin Türkiye’ye gösterdiği eğilimi görmezlikten gelemez. Türkiye’nin geleceği meselesi Ingiltere bakımından basit değildir…”[24]

Ingiltere’nin 16 Mart 1920’de Istanbul’u işgal etmesi, Hint Hilafet Hareketini tekrar ateşledi. Protesto için Amritsa şehrinde büyük bir miting yapıldı. Mevlana Ebul Kelam Azad, Müslüman Birliği lideri (Pakistan’ın kurucusu) Muhammed Ali Cinnah ve Mahatma Gandhi’nin katıldığı miting Kur’an okunarak başladı. Istanbul’un işgalinden üç gün sonra Hilafet Komitesi adına Muhammed Ali başkanlığındaki Müslüman heyeti Londra’da Başbakan Lloyd George ile görüştü ve “muhtıra” verdi. Avrupa’da Türkiye lehine lobi yapmakta olan Muhammed Ali liderliğindeki Hilafet Komitesi Heyeti Ingilizlere Türkiye lehine baskı yaparken Hilafeti savundular.[25]

 Hâlâ Hilafet’in bize hiçbir faydası olmadığını iddia edenlere ithaf olunur: Hintli Şeyh Müşir Hüseyin Kaydâvî’nin “Hüddâmu’l-Kâbe Cemiyeti’nce” Londra’da basılan ve Türkiye’nin müdafaasına tahsis edilmiş olan “Türkiye Islâm Imparatorluğu’nun Istikbâli” isimli kitabının kapağı. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 199.)

***

Aynı tarihlerde Hint Hilafet Komitesi, Haydarabad şehrinde Hint kıtasının önemli merkezlerinden ve büyük şehirlerinden delegelerin katıldığı büyük bir konferans topladı. Konferansta Osmanlı Halifesi’ne bağlılık kararı alındı. Konferans adına Gulam Muhammed imzasıyla Sadrazam’a çekilen telgrafta “Peygamber-i zişanımız efendimiz hazretlerinin halifesi ve emirül müminin” sıfatıyla Türk sultanına “biat” ettiklerini, yani dini otorite olarak onu tanıdıklarını bildirdiler. Telgraf Londra’ya da gönderildi, Türk gazetelerinde de yayınlandı. Hilafet Hareketi’nin önde gelen isimlerinden Şeyh Kıdevi’nin bu yöndeki makalesi 19 Eylül 1919’da Akşam gazetesinde yayınlandı. Makalenin “Doğu ideali”ni savunan ve emperyalizme karşı çıkan özelliği dikkat çekicidir:

“Hind, Çin, Acem, Türk, Mısırlı, Sudanlı, özet olarak dünyanın doğusunda ve batısında yasayan 350 milyon Müslüman birleşmiştir… Biricik gayesi zayıf milletlere celallenmek, mağlup milletleri kahır ve zulümle esaret pençelerine düşürmekten ibaret olan Avrupa politikası ne yaparsa yapsın hiçbir tarafta bunu devam ettiremeyecektir. Avrupa sömürgecilik politikası milletleri uyandırmak ve onları esaretten kurtarmak için çalışan insanları felaketlere uğratıyor…”

Hint Hilafet Komitesi, Hilafet ve Saltanat’ın ayrılmayacağını, Istanbul’un mutlaka Türklerin elinde olmasını, Türkiye’nin 1914’teki sınırlarının garanti, Mekke ve Medine’nin de Hilafet sebebiyle Türk egemenliğinde kalmasını (Şerif Hüseyin’e bırakılmamasını) talep etti, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulmasının Müslümanları mağdur edeceğini belirtti. Özetle Hilafet Komitesi dedi ki:

“Türkiye’nin savaş öncesi sınırları restore edilmeli, bunun garantisi verilmelidir. Aksi halde Ingiliz hükümeti bütün Islam dünyasını hatta bütün Doğu dünyasının husumetini çekecektir.”[26]

Şeyh Kıdevi Müslümanların Türkiye’yi desteklemesi için çaba harcadı. Şeyh Kıdevi, ayrıca, Ankara’daki hükümetin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek)’e gönderdiği şifreli telgrafta Hindistan’da Ingiliz mallarına karşı boykot kampanyası başlattıklarını, Ingiltere’nin Hindistan’dan sağladığı pamuk miktarının 300 milyon sterlinden 100 bin sterline düştüğünü bildirdi. Gandhi de bu kampanyayı bütün Hindistan’a yaydı.[27]

Hintli Müslümanlar 23 Haziran 1921’de Londra’da Yunanlıların Anadolu’daki baskı ve katliamını protesto etmek amacıyla bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda söz alan Muhammed Ali Cinnah, Ingilizlere Türkiye’nin paylaşılmayacağı hakkında Hintli Müslümanlara verdiği sözü hatırlattı, bunu unuttuklarından dolayı kendilerini kınadı ve politikalarının iflas ettiğini söyledi. Cinnah bu sözlerle de Ingilizleri vicdan muhasebesine davet etti. “Bir Müslüman’ın canından çok sevdiği o Türk topraklarının Yunanistan’a peşkeş çekilmesine tepkisi ne olur sanıyorsunuz? Hele Istanbul’un Ingiltere ve yandaşlarının silahlarının gölgesinde, müttefiklerin bir çıkar ve güvence aracı haline getirilmesine ne demeli? Şunu iyi bilmelisiniz ki, hiçbir zaman siz Hindistan halkı veya Müslümanların iyi niyetine nail olamazsınız. Ve hiçbir zaman rahat ve huzur bulamayacaksınız.”[28]

Hintli Müslümanlar Hilafet için medyada da Osmanlı lehinde faaliyetlerde bulundu. Muhammed Ali kardeşlerin “The Comrade” gazetesinde Ingiltere aleyhine şiddetli yazılar yazdılar.[29]

The Comrade Gazetesi

***

Hindistan’da Hilafet için çetin bir mücadeleye girişen “Comrade Gazetesi”nin tahrir heyetinden bir grup. Ortadaki paltolu zat Mevlana Mehmed (Muhammad) Ali Han’dır. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 331.)

***

Kurtuluş Savaşı’nda “Hilafet” için “Hint Hilafet Komitesi”nden “sadece” M. Kemal Atatürk’e 781.570 Türk Lirası (122.000 Ingiliz Lirası) ve muhtelif yerlerden de 254.038 Türk Lirası (8.252 Ingiliz Lirası) olmak üzere toplam; 1.035.608 Türk Lirası (130.252 Ingiliz Lirası) yardım gönderildi.[30]

Hindistan’dan gönderilen yardımlar sadece M. Kemal’le sınırlı değildi, halka da gönderiliyordu.

Hint Hilâl-i Ahmer Reisi Emir Ali, Yunan istilası dolayısiyle Türkiye’deki Kızılay’ın atası olan Hilâl-i Ahmer’e Ekim 1921’de 500 Ingiliz lirası gönderildi. Bundan dolayı heyet erkanına teşekkür edildi.[31] Ayrıca, 24 Nisan 1919 tarihli Hadisat gazetesinde, daha evvel Emir Ali Efendinin Hariciye Nazırı Ferit Paşa’ya 1287 lira 25 kuruş gönderdiği yazmaktadır.[32]

Aynı Cemiyet 1921–1922 yıllarında Anadolu’da sıhhiye-i askeriyenin ihtiyacını karşılamak üzere 40.000 parça eşya sevk etti.[33]

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki bir belgeye göre, Darülaceze için de Hilâl-i Ahmer tarafından 76.274 kuruşluk yardım toplatılmıştır.[34] 1921 yılının başlarında Ankara’ya, Hilâl-i Ahmer genel merkezi tarafından toplanan 250.000 lira gönderilmiştir.[35] 1921 yılında, sadece Nisan – Ağustos ayları arasında; öksüzlere, şehitlerin yoksul ailelerine ve Hilâl-i Ahmer’e yardım maksadıyla toplam 58.650 lira gönderilmiştir.[36] Mayıs 1920 ile Ocak 1921 tarihleri arasında Hindistan’ın Bombay şehrindeki Hilafet Cemiyeti’nin yaptığı yardım 33.000 Ingiliz lirasına ulaştı. Istanbul’daki felaketzedeler de unutulmamış ve bu meblağın 2.000 lirası Istanbul’daki felaketzedelere gönderilmiştir.[37]

Hilafet Kuvveti’nin fiili isbatı… Osmanlı’nın hizmetine koşan dindaşlar!.. Oxford Üniversitesi’nde okuyan Hindistanlı (bugünkü Pakistan) tıp talebeleri Kızılay emrinde yaralı subay ve erlerimize hizmet ederken. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 327.)

***

Hilafet ve Cihad çağrısının kuvvet ve etkisi; Hindistan Müslümanlarının özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında ellerinden geldiği kadar maddi-manevi destek sağlamaya çalışmalarından anlaşılmaktadır.[38] Hele M. Kemal Atatürk’ün Saltanat ve Hilafeti birbirinden ayırdığı haberi kendilerine ulaştığında, birçok kişinin, “bu haberlerin Türklerle Hindistan Müslümanlarının arasını açmak isteyen Avrupalılar tarafından uydurulduğunu” düşünmesi[39], Hindistanlı Müslümanların Saltanat ve Hilafete ne kadar bağlı; ve düşmanların da Saltanat ve Hilafetten ne kadar rahatsız olduklarını açık bir surette göstermektedir. Bunu o dönem M. Kemal Atatürk de söylüyordu.

24 Nisan 1920’de Hükümet kurmanın gerekliliği konusunda M. Kemal mecliste yaptığı konuşmasının bir bölümünde:

“Osmanlı Devleti diğer herhangi bir devlet gibi hükümdarının cismâni nüfuzu etrafında şekillenmiş değildir. Saltanat makamı aynı zamanda Hilâfet makamı olduğundan padişahımız, Islâm toplumunun da başkanıdır. Çalışmalarımızın birinci amacı ise, **Saltanat ve Hilâfet makamlarının ayrılmasını amaçlayan düşmanlarımıza** Milli Irade‘nin buna uygun olmadığını göstermek ve bu kutsal makamı yabancı esaretinden kurtararak ulü’l-emrin (Padişah) yetkisini düşmanın tehdit ve zorlamasından serbest kılmaktır”[40] diyerek **Saltanat ve Hilâfet’i** birbirinden ayırmak isteyen **düşmanlara** karşı çıkılacağını açıklamaktadır. Şimdi sizde benim gibi; “Vay be, adam sonuna kadar haklı” diyorsunuzdur. Buraya kadar herşey normal…

Gelin bir de Nutuk’ta yazdıklarına bakalım:

“Efendiler, belki birtakım kimselere göre. Rauf Bey, üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihi görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım. Ancak, genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa’ nın telgrafları dolayısıyla **saltanatı hilafetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim** zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey’i, Meclis’teki odama çağırmak oldu. Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: **”Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız!** Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!” Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kazım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim.”[41]

Meclis’te yaptığı konuşmada “Saltanat ve Hilâfet makamlarının ayrılmasını amaçlayan düşmanlarımızdır” diyen kendisi, (ki doğru bir teşhis) fakat daha sonra dizginleri ele alınca Saltanat ve Hilafeti ayıran da kendisi.

Şimdi siz karar verin; M. Kemal Atatürk dost mu, yoksa düşman mı ?

Hindistan Müslümanlarının taa Trablusgarp ve Balkan savaşlarından beri elverişsiz koşullarda bize yardım gönderdikleri malumdur.[42] Buradaki Hindistan Müslümanları, günümüzde Pakistan, Bangladeş ve Hindistan sınırları içinde yaşıyorlar.

Balkanlardaki savaş haberleri ulaştığı zaman ortalık bir anda karışmıştı. Yoğun bir ilginin yanı sıra müthiş bir tepki de gösteriliyordu. Savaşın başlamasıyla birlikte bu konuda birçok adımlar atılmıştı. Ekim 1912’de Şevket Ali Comrade’de bir yazı yayımlayarak Müslümanları duygularını daha somut bir şekilde ifade etmeye çağırmış ve Balkanlarda savaşmak üzere gönüllü birlikler oluşturmaya davet etmişti. Öte yandan Hindistan’ın bazı bölgelerinde bütün Avrupa mallarını boykot etmeye yönelik yeni bir kampanya başlatıldı. Etkili gazetelerden Urdu-yu Mualla ‘bir Müslüman millet savaşta iken onun düşmanlarına karşı harekete  geçmek diğer Müslümanlara farzdır.’ şeklinde bir fetva yayımladı. Comrade, Zemindar, El-Hilal gibi gazeteler kendi kampanyalarını başlattılar. Insanı hislendiren gazete ve duvar ilanları ile yapılan yardım çağrıları olağanüstü derecede karşılık görmüş ve adeta yağmur gibi paralar yağmaya başlamıştı.

Gazetelerdeki ilanların birinde şöyle deniyordu: ‘Birçok yaralı Türk sahipsiz yatıyor. Allah aşkına yardım gönderin. Fakirlik korkunç. Müslümanları açlığa ve ölüme terk etmeyin.’[43]

Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin hesabına Hindistan Ulusal bankası tarafından aktarılan paranın makbuzu (KAYNAK: Kızılay Arşivi no: 18 – 27)

***

Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa “tek Osmanlı ve Hilafet yaşasın” diyerek yardım göndermişlerdir. O topraklar o zamanlar Ingiliz hakimiyetindedir. Gelişmeleri takip eden bir Ingiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir:

“Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki.[44] Islam’ın şan ve şerefini muhafaza edecek tek kuvvetin hilafet makamı olduğuna inanmışlardı. Osmanlılara karşı olan bu hissiyatlarını ispat için de büyük bir gayret ile maddi yardımda bulunmuşlardır. Dilencilerin bile bağışa katılmış olmalarına bakacak olursak Osmanlı kardeşlerine olan düşkünlüklerini bir parça olsa anlamış oluruz.”[45]

Prof. Dr. Özcan, Ingiliz arşivinde bu raporu okurken gözyaşlarını tutamadığını yazıyor. Hakikaten, Hint Müslümanlarının bizim için yaptıkları fedakarlıkları bilen vicdan sahibi bir insanın bundan etkilenmemesi mümkün değildir.

Kalküta’da Ingilizce olarak yayınlanan “Müslüman” isimli gazetede Islam’ın haysiyetinin rencide edildiği ve Güney Asya’daki Müslümanların duyarsız kalmamaları gerektiği bildirilir. Gazete, ‘Türkiye’ye asker sağlayamayız ama hiç olmazsa ona savaşın hasarını örtecek yardımda bulunalım’ der. Akabinde bir komite kurularak, Türkiye’ye yardım sandığı açılır. Bu fon büyük ölçüde, Trablusgarp’ta şehit düşen Türk askerlerinin ailelerine verilmek üzere oluşturulur. Toplanan paralar da Türk Kızılayı’na teslim edilir.[46]

Hindistan’da Encümen-i Islam Cemiyeti’nin düzenlediği bir toplantıda konuşma yapan Dr. Ensari’nin “Halife” sözünü telaffuz ettiğinde dinleyiciler ayağa kalkarak Osmanlıların muvaffakiyeti için dua ettiler. Bu tür toplantılar Hindistan’ın birçok şehrinde tertip edilip Osmanlı’ya gönderilen yardımların tesirleri ve önemi hakkında konuşmalar yapıldı.[47]

3 Aralık 1912 tarihli telgrafta Delhi’den Muhtar Ahmet Ensari başkanlığındaki sağlık heyetinin yola çıktığı bildirilmektedir. Ayrıca heyetle birlikte 100 yataklık seyyar hastane ve hastabakıcıların yanı sıra 10.000 Ingiliz Lirasının da gönderilmiştir.[48]

[48] no’lu dipnot ile ilgili… Hindistan’dan Osmanlı Devleti’ne Mukhtar Ahmad Ansari başkanlığında bir sağlık heyetinin gönderildiğini haber veren telgraf

***

Balkan Savaşları uzadıkça Bombay kentindeki Hint Müslümanları Cemiyet’e 80.000 ruble göndermişlerdir; bunu Emasiye’den Ziraat Bankası’na Cemiyet adına gönderilen 90 Osmanlı Lirası ve savaş bağışı olarak gönderilen 15.000 kuruş izlemiştir. Kalküta Hilâl-i Ahmer Cemiyeti veznedarı Hacı Ahmet Abdüllatif Efendi kanalı ile gönderilen 1.700 Ingiliz Lirası Harbiye Nezareti veznesine yatırılırken Lahor kentinin Müslümanları Hilâl-i Ahmer Cemiyeti için Halife’ye 300 liralık bir çek, Rangon’dan da Hilâl-i Ahmer’e verilmek üzere Ingiliz Sefareti’ne 3.500 Ingiliz Lirası gönderilmiştir.[49]

Bir başka belgeye göre de 1912–1913 yıllarında Hindistan’dan Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’ne gönderilen iane 22.399 sterlindir.[50]

[50] no’lu dipnot ile ilgili… 1912-1913 yılları arasında Hindistan’dan Osmanlı Devleti’ne gönderilen yardım miktarları

***

Bu yardımlar sadece Kurtuluş Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Balkan Savaşı’nda mı yapılmıştır? Tabiki hayır.

O dönem Hindistan ve şimdi Pakistan sınırları içerisinde olan Karaçi’nin halkı 1897 Osmanlı Yunan Savaşı sırasında da bize yardım etmişlerdi.

1897 Osmanlı-Yunan savaşında Karaçi halkının Istanbul’a çektiği bir telgraf metninde yer alan şu ifadeler de kayıtlardadır: “Bütün servetimiz, evlerimiz, mülklerimiz, bedenimiz ve ruhumuz büyük Islam hükümetinin yoluna feda olsun.”[51]

93 Harbi (1877-78)’nin en karanlık safhalarında da “Türkler için yapabileceğimiz her şeyi yapmak bizim için farzdır; zira yeryüzünde Müslümanların taşıdıkları haysiyet Türkler yüzündendir.”[52] diyerek başlattıkları yardım kampanyaları ile o tarihler için muazzam sayılabilecek bir meblağı (125.000 Osmanlı Lirası) Istanbul’a ulaştırmışlardır.[53]
Bütün bunlara rağmen Hilafet’in hiçbir etkisi yoktu demek, cehalet değilse; hıyanettir.

Yalnızca Hindistan Müslümanları mı?

Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetine 1912 yılı sonu kadar Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Müslümanlar tarafından gönderilen yardımlar ve yardım miktarları şöyledir[54]:

Hindistan Müslümanları: 157044 Osmanlı Lirası

Rusya Müslümanları: 19464 Osmanlı Lirası

Cezayir: 13804 Osmanlı Lirası

Afrika Müslümanları: 13211 Osmanlı Lirası

Mısır: 9857 Osmanlı Lirası

Bosna Hersek: 6210 Osmanlı Lirası

Romanya Müslümanları: 3255 Osmanlı Lirası

Iran: 2597 Osmanlı Lirası

Batavya: 1599 Osmanlı Lirası

Bulgaristan: 986 Osmanlı Lirası

Kıbrıs: 963 Osmanlı Lirası

Tunus: 612 Osmanlı Lirası

Çin Müslümanları: 372 Osmanlı Lirası

Garbi Avustralya: 294 Osmanlı Lirası

Girit: 75 Osmanlı Lirası

Bingazi: 7 Osmanlı Lirası

***

Hintli Müslümanlardan başka Suriye halkının da Osmanlı ve Hilafet’e bağlılığı o derece güçlü idi ki, bir avuç adamıyla Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin’in oğlu Kral Faysal; Osmanlı’ya bağlı kalmak istediğini M. Kemal’e bildirmek zorunda kalmıştır. Suriye halkının bu yöndeki yoğun talep ve baskısı Kral Faysal’ı harekete geçmeye zorlamıştır.

Şerif Hüseyin’in oğlu Suriye Kralı Faysal M. Kemal Atatürk’e, “Bize hiç bir şekil ve surette istiklâlin lüzumu yoktur, biz halifemiz ve padişahımıza merbut olarak Camiai Osmaniye dahilinde bulunacağız” mealinde bir haber göndermiş, ancak M. Kemal, bunu reddettiğini Büyük Millet Meclisinin açıldığı günün ertesinde, 24 Nisan 1920 tarihli gizli celsede açıklamıştır.[55] Şerif Hüseyin isyanı hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/23/araplar-bize-ihanet-etti-bizi-arkadan-vurdu-yalani-serif-huseyin-meselesi/

***

Sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı.[56]

Sünni olmayan ve daha sonra Yemen Kralı olan Imam Yahya’nın Osmanlı’ya bağlılığını bildiren mektubu

Bu konudaki ayrıntılar ve kaynaklar için şu konumuza bakabilirsiniz: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/23/araplar-bize-ihanet-etti-bizi-arkadan-vurdu-yalani-serif-huseyin-meselesi/

***

Cihad-ı Ekber’in ilan edilmesinden sonra Istanbul’da toplanan Şiîler
***
Öte yandan Sudan’da, 1898 yılında Fur Sultanlığı üzerinde hak iddia edenlerden birisi olan ve Al-Fashir’de kendi yönetimini kuran Ali Dinar da Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber çağrısına uymuştu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlılar’a yakınlaştı. Ingiltere’ye olan düşmanlığı dinî ve siyasî konularda kendini gösterdi. Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa 3 Şubat 1915’te Ali Dinar’a bir mektup yazarak ortak düşman Ingilizler’e karşı Osmanlı güçlerine katılmaları için çağrıda bulundu. Ortak hükümet, Sultan’a karşı, arasında hava araçlarının da bulunduğu bir birlik gönderdi. 22 Mayıs 1916’da yenilgiye uğramasıyla Osmanlı Imparatorluğu ile var olan ilişkiler tamamıyla kesildi.[57]
Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber ilanına uyarak Ingilizler’e karşı savaşırken şehit olan Sudan’ın Darfur bölgesinin son Fur Sultanı Ali Dinar (Allah rahmet eylesin) (Fotoğraf Kaynak: Durham University Library [588/1/159].)
***
Fransa’nın, Tunuslu Müslümanları Osmanlı’ya karşı kendi ordusuna almak istemesi üzerine Tunus’ta karışıklıklar çıktı. Bunun üzerine Enver Paşa, Afrika Grupları Kumandanlığına gönderdiği 02.07.1334 (1918) tarihli şifreli bir telgrafla çıkan anarşinin yayılmasının sağlanmasını emretti.[58]
Enver Paşa’nın [58] no’lu dipnotta bahsi geçen telgrafı
***
Medine-i Münevvere’de Sancak-ı Şerif’in çıkarılması ve Cihad fetvasının okunması münasebetiyle yapılan miting (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 197.
***
Diğer taraftan Nalut’da Halife Beni Asker, Trablusgarp’ta Ahmet es-Senûsî, Fizan’da Muhammed el-Abd, Trablusgarp’ın doğusunda Yusuf ed-Din, Azcarlar’da Sultan Umud Kasım, Mısrata’da Ramazan Süheyli önderliğindeki Senûsîler Osmanlı’yı desteklemişlerdir.[59]14 Kasım 1914 tarihinde yapılan Cihad-ı Ekber çağrısına ilk cevap verenlerden biri Senûsî lideri Seyyit Ahmet idi.[60]
Hindistanlı Müslümanlar başta olmak üzere, diğer Müslüman ülkelerden Hilafet için gönderilen yardımların, zafere ulaşılmasında büyük bir payı vardır. Nitekim M. Kemal, “Hindistan Merkezi Hilafet Komitesi reisi Muhibb-i Hâlisim Seyyid Chotani Hazretlerine” diye başlayan ve kazanılan zaferde Hintli Müslümanların da payı olduğu belirtilen 9.11.1338 tarihli ve “TBMM Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal” imzalı bir teşekkür mektubu göndermiştir.[61]
 Cihad ilanını duyan Fehim Ali ve Sıddıki, 13 Kasım 1914’de Rangun’a gelen Beluci birliğine sızar, Cihan-ı Islam gazetesini dağıtır ve onları Halifeye itaate ikna ederler. 1915 Ocağında ayaklanmaya hazır hale getirirler. Ne var ki 21 Ocak’ta deşifre olurlar ve birlikteki önde gelen ikiyüz kişi Ingilizlerce darağacına yollanır.[62]
1915 şubatında Lahor’daki talebeler mücahidin teşkilatına katılma kararı alırlar. Kabil’e geçip, Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişki kuracaklardır. Fakat Ruslar tarafından yakalanarak, Ingilizlere teslim edilirler. Ingiliz polisinin neden böyle yaptıkları sorusuna, “Padişah böyle istedi!” diye cevap verirler. Rumbold, Türk desteği ile Güney Asya’da 1913 ile 1914 yılları arasında 17, 1915’de 36 ve 1916’nin ilk altı ayında ise 25 ayaklanma çıktığını yazmaktadır.[63]

Kaldı ki, M. Kemal’in gazetesi Hakimiyet-i Milliye’nin 28 Ocak 1920 günlü sayısında şunlar yazıyor:

“Hind Müslümanlarının bizim için yaptıklarını sonuna kadar unutmayacağız. Islam dünyasının yardımı, Avrupa’nın vahşi emperyalizmini korkunç bir kuvvetle sarmış ve uçurumun kenarında bulunan bize bir dayanak meydana getirmiştir. 60 milyon Hind Müslümanı, Mısır, Cezayir, Fas, Afgan, Türkistanlı, Türkiye’nin geleceği ile ilgileniyor.”[64]

Demek ki, Müslümanların Hilafet’i istemedikleri, Hilafet’in güçsüz olduğu yönündeki iddialar, M. Kemal’in kendi sözleri ve gazetesindeki yazısı ile çelişmektedir. O dönem M. Kemal ve gazetesinin yazdıkları doğru, fakat daha sonra yazdıkları ise yaptıkları ihaneti meşru göstermek için uydurulan yalanlardır.

Unutmayacağız dedikleri halde hemen unutuverdiler, ama biz unutmadık, unutmayacağız ve unutturmayacağız…

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Imam Ebû Muin En Nesefi, Bahrûl Kelam, Konya, 1977, sayfa 179.

[2] Ingiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4231/98558.

[3] Ingiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4179/79172: Derby’den Curzon’a yazı, Paris, 23.5.1919.

[4] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne (30 Ekim 1918–22 Temmuz 1919), cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1993, sayfa 227.

[5] Ömer Kürkçüoglu, Türk-Ingiliz Ilişkileri, (1919-1926), Sosyal Bilimler Fakültesi Yayınları, Ankara 1978, sayfa 305, 309.

[6] Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2001, sayfa 267.

[7] Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk-Ingiliz Ilişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 1992, sayfa 170.

[8] Bilal Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, cild 5, Türk Tarih Kurumu (tamamı altı cild: 1992-2005), sayfa 413.

[9] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 32 – 34.

[10] Mim Kemal Öke, Güney Asya Müslümanları’nın Istiklâl Davası ve Türk Milli Mücadelesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988, sayfa 26.

[11] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 32 – 34.

[12] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Emniyet-i Umumiye Seyrüsefer Müdürlüğü, no: 37 – 153,  19.Z.1337.

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Meclis-i Vükela Mazbataları, no: 214 – 58, 01.Ca.1337

[14] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 36 – 51.

[15] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Emniyet-i Umumiye Seyrüsefer Müdürlüğü, no: 40 – 1, 04.R.1338.

[16] Ismail Hacıfettahoğlu, Milli Mücadelede Hilâl-i Ahmer-TBMM’nin Teşkilinden Sakarya Zaferi’ne Kadar Icraat Raporu 23 Nisan 1920 – 1923 Eylül 1921, Ankara Nisan 2007, Türk Kızılayı Derneği Yayınları, sayfa 34.

[17] Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 159, 160.

[18] Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 160, 161.

[19] Mim Kemal Öke, The Turkish War of Independence and the Independence Struggle of the South Asian Muslims “The Khilafat Movement”, A Publication of Türkiye Minister of Culture, Ankara 1999, sayfa 65, 66.

[20] Ismail Hacıfettahoğlu, Milli Mücadelede Hilâl-i Ahmer-TBMM’nin Teşkilinden Sakarya Zaferi’ne Kadar Icraat Raporu 23 Nisan 1920 – 1923 Eylül 1921, Ankara Nisan 2007, Türk Kızılayı Derneği Yayınları, sayfa 19.

[21] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 235 ve devamı.

[22] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 240 – 242.

Ayrıca bakınız;  M. Kemal Öke, Güney Asya Müslümanları’nın Istiklal Davası ve Türk Milli Mücadelesi, 1919-1924, 3. baskı, Kültür Bakanlığı, Ankara 1988, Türkiye Diyanet Vakfı Islam Ansiklopedisi, cild 18, sayfa 108 – 111.

[23] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1996, 10 Mart 1919.

[24] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1996, 19 Kasım 1919.

[25] Ömer Kürkçüoglu, Türk-Ingiliz Ilişkileri, (1919-1926), Sosyal Bilimler Fakültesi Yayınları, Ankara 1978, sayfa 83.

[26] Bilal Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, cild 3, Türk Tarih Kurumu (tamamı altı cild: 1992-2005), sayfa 41 – 59.

Ayrıca bakınız; Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 3, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 838 – 839.

Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa  56 – 58.

[27] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 61, 62.

[28] Dr. N. Ahmet Asrar, I. Uluslararası Atatürk ve Türk Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Yıl 2001. (Kültür ve Turizm Bakanlığı).

[29] Yusuf Hikmet Bayur, Hindistan Tarihi, cild 3, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987, sayfa 496.

[30] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 105.

[31] Vakit Gazetesi, 21 Ekim 1921, sayı 1418.

[32] Hadisat Gazetesi, 24 Nisan 1919, sayı 114.

[33] Türkiye Diyanet Vakfı Islam Ansiklopedisi, cild 18, Istanbul 2002, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, sayfa 545.

[34] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Umur-ı Mahsus Vilayet Müdürlüğü Evrakı, nr. 163 – 107, 1338.Z.28.

[35] Orhan Yeniaras, Türkiye Kızılay Tarihine Giriş, Istanbul: Kızılay Bayrampaşa Şubesi, 2000, sayfa 103.

[36] Ali Asgar Khan, Hint Müslümanlarının Türk Kurtuluş Hareketine Mali Yardımı (1919–1923), (tercüme eden: Ahmet Özgiray), Tarih Incelemeleri Dergisi 8, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, Izmir 1993, sayfa 209 – 213.

[37] Mümin Yıldıztaş, Işgal Istanbul’u Yardım Kuruluşları, Toplumsal Tarih, Mart 2007, sayı 159, sayfa 56.

[38] Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, sayı 79, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, sayfa 191.

[39] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 236 – 243.

[40] Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, cild 1, Ankara 1961, sayfa 62.

[41] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 685, 686. (Nutuk: 14. Bölüm: Lozan Barış Konferansı ve Saltanatın Kaldırılmasına Ilişkin Gelişmeler, Hilafet
Meselesi 6. Konu: Meclist’te Saltanatın Kaldırılması Görüşülürken Rauf Bey’e Verdiğim Rol)

[42] Besim Ömer Akalın, Hanımefendilere Hilâl-i Ahmer’e Dair Konferans, Hazırlayan: Ismail  Hacıfettahoğlu, Türk Kızılay Derneği Yayınları Ankara Nisan 2007, sayfa 129.

[43] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 190 – 193.

[44] Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan, Bu yürek parçalayan vakayı Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı “Sızıntı Dergisi”nin 401′inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz.

[45] Kızılay Arşivi, no: 101 – 18, 6 Ocak 1912.

[46] Mim Kemal Öke, Güney Asya Müslümanları’nın Istiklâl Davası ve Türk Milli Mücadelesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988, sayfa 16, 17.

[47] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 126 – 196.

[48] Kızılay Arşivi, no: 18 – 92, 3.KE.1912.

[49] Seçil  Karal Akgün ve Murat Uluğtekin, Hilâl-i Ahmer’den Kızılay’a, Beyda Basımevi Ankara 2000, sayfa 115.

[50] Kızılay Arşivi, no: 98 – 130,  11.05.1917.

[51] Malumat Gazetesi, 5 Haziran 1897

[52] Urdu Ahbar, 17 Ağustos 1876, Enverul-Ahbar, 1 Ağustos 1877.

[53] Osmanlı Arşivi, Defter-i Iane-i Hindiyye, s. 108 – 109.

[54] Osmanlı Hilâl-iAhmer Cemiyeti Salnamesi, Amedî Matbaası, TBTK; 13490, Istanbul 1340, sayfa 311.

[55] T.B.M.M. Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, Içtima: 1, 24 Nisan 1336 (1920), 2 nci in’ikat – 4 ncü celse, sayfa 2, 3. (Meclis tutanakları).

[56] Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 379.

[57] Yusuf Fadl Hasan, Sudan Özelinde Türk-Afrika Ilişkilerinin Bazı Yönleri, Hartum Üniversitesi, Çeviren: Hasret Dikici Bilgin.

[58] Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Arşivi, Birinci Dünya Harbi Koleksiyonu, Klasör: 1866, Dosya: 166, Fihrist 18.

[59] M. Metin Hülagu, Pan-Islamist Faaliyetler 1914 – 1918, Boğaziçi Yayınları, Istanbul 1994, sayfa 160, 161.

[60] Hamit Pehlivanlı, Teşkilât-ı Mahsûsa Kuzey Afrika’da (1914 – 1918), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cild 16, 2000, sayı 47, sayfa 423.

[61] Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.

[62] M. Kemal Öke, Hilafet Hareketleri, Ankara 1991, sayfa 26.

[63] D. Mehmet Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 2. Baskı, Yazar Yayınları, Ankara 2013, sayfa 281.

[64] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 28 Ocak 1920.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal: “Hoca imza et dedim, keyfini bozarım sonra” (Hilafetin kaldırılması)

M. Kemal: “Hoca imza et dedim, keyfini bozarım sonra” (Hilafetin kaldırılması)

Rıfat Börekçi

***

M. Kemal’in has adamlarından Falih Rıfkı Atay, hilâfetin kaldırılması kararının alınışının şâhidi olarak şunları anlatmaktadır.

“Atatürk, o akşam biz devrimcileri sofraya çağırdı. Yemeğin bitimine doğru, ‘Çocuklar, yarın hilâfeti kaldırıyoruz” dedi.

“Çılgınca alkışladık, sevinç içinde ‘Bunu sizden başkası yapamaz Paşam!’ dedik.

“Peki öyleyse, dedi Atatürk. Geçin öbür odaya, yazın bir takrir. Ben onu hocalara imzalatayım. Yani Hilâfetin kalkmasını hocalar istemiş olsun.

“Geçtik yazdık. Sabah Atatürk, eliyle Meclis’e getirdi, odasına çıktı. Hocaların kendi aralarında toparlanarak, bu ‘Hilâfeti ilga takririne’ ateş püskürdüklerini Atatürk’e biz haber verdik. Hocalar aşağıda hâlâ bağırışıp çağırıyorlardı. Gazi, bunun üzerine öfkelenerek:

“Çağırın bana aşağıdan Rıfat Hoca’yı”

“Çağırdılar Hoca hem öfkeli, hem sıkılgandı. Mustafa Kemal yüzüne bile bakmaksızın:

“Hoca şu takriri imza et, dedi.

“Ama paşam, Hilâfetin ilgası gibi ciddi bir konuda, müzakere filan olmaksızın… Sonra biz, din adamları bunu istemi…”

“Hoca imza et dedim, keyfini bozarım sonra..”

“O günlerde İstiklâl Mahkemeleri, her gün birçok kişiyi sallandırmakta zaten… Sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat [Börekçi] Hoca biraz yutkundu, ama mecburen imzaladı. Üzgün, öfkeli bir halde aşağı inince hocalar etrafını sardılar. Onun, ‘Şöyle bağırdı, böyle zor kullandı’ demesine vakit bırakmadan:

“Neee? Yoksa takriri imzaladın mı? Diye bağırdılar. Hoca:

“Canım, imza değil de, ne yaparsın! Şöyle bir boktan Rıfat attık işte”.

Bu anekdotu nakleden Ahmet Kabaklı 15 Ağustos ’90 tarihli tercüman’daki köşesinde şu ilaveyi ve yorumu yapmaktadır:

“Falih Rıfkı, bu olayı kahkahalarla anlatırken: ‘Bu mürteci heriflere, ne demokrasisi be! Dermiş. Nitekim öbür mebus hocalar da birer birer Gazi’nin odasına çıkarak, Hilâfeti kaldıran o takrire boktan imzalarını attılar’.

“Unutulmaması gereken nokta: Bu hocalar da Falih Rıfkı gibi ‘devrimci’ de, tayinle gelmiş olan 2. TBMM’nin mebusları idi. Tayinle gelen milletvekilleri ancak o kadar demokrasi yapabilirler”.

Şimdi milletvekiline “İmza et. Yoksa keyfini bozarım!” diyen birisine demokrat denilebilir mi? Devrimci mahkemelerinin düzinelerle adam astığı bir vasattan istifade ile kafasındakileri gerçekleştirmeye çalışana Cumhuriyetçi denilebilir mi?

Şu “keyfini bozarım” tehdidi, o devirdeki cumhuriyetin ne biçim bir cumhuriyet olduğunu ortaya koymaya kâfidir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

 

Kemalist Falih Rıfkı Atay’dan naklen; Burhan Bozgeyik, Kim Cumhuriyetçi Bediüzzaman mı M. Kemal mi?, Timaş Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 229, 230.

Ayrıca bakınız; Ahmet Kabaklı, Tercüman Gazetesi, 15 Ağustos 1990.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk, inkılâbı; “Milleti `din´ yerine `Türk milliyetçiliği´ etrafında toplamak” şeklinde tanımlıyor (Söylev’den)

M. Kemal Atatürk, inkılâbı; “Milleti `din´ yerine `Türk milliyetçiliği´ etrafında toplamak” şeklinde tanımlıyor (Söylev’den)

***

Ey “Atatürkçü ve müslümanım” diyenler, biz mi uyduruyoruz?

***

5 Kasım 1925 tarihinde Hukuk Fakültesi’nin açılışında konuşan Atatürk Türk Devrimi’nin tanımını da yapar:

“Türk inkılâbı, kelimenin ilk anda akla getirdiği ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi anlatır. Bugünkü devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz olmuştur. Milletin, varlığını devam ettirmek için efradı arasında düşündüğü müşterek bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, **yani ulus, din ve mezhep bağı yerine kişilerini Türk milliyetçiliği etrafında toplamıştır.** Türk milleti, milletlerarası genel savaş alanında hayat ve kuvvet sırrı olacak ilim ve vasıtanın, ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez bir gerçek olarak kabul etmiştir. Inkılâpların normal ve zorunlu gereği olarak genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihtiyaçlardan ilham alınarak yapılmasını bir hayat şartı saymıştır.” [1]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, sayfa 240.

Ayrıca bakınız; Behçet Kemal Çağlar, Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri, Türk Tarih Kurumu (TDK) Yayını, Ankara 1968, sayfa 159.

Milli Eğitimle Ilgili Söylev ve Demeçler, Ankara, 1946, sayfa 5.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Velkanlı Hoca Mehmed Efendi’ye yapılan kemalist zulüm

Velkanlı Hoca Mehmed Efendi’ye yapılan kemalist zulüm

Muş halkının çok sevip saydığı Velkanlı Hoca Mehmed Efendi; “Evinde Kur’an okutuyor” diye şikayet edildi.

Bunun üzerine dönemin Muş valisi, Mehmed Hoca’nın sırtına bir jandarmayı bindirdi ve sakalından da başka bir jandarmaya çektirerek Muş çarşısında dolaştırdı.

 

**********

 

KAYNAK: R. Şükrü Apuhan, Batı’nın Darağacında Isyan, Timaş Yay., Istanbul 1989, sayfa 44.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Ey kemalistler, hani kadın hakları nerde ??

Ey kemalistler, hani kadın hakları nerde ??

Kisve kanunu hükümlerinin tamamiyle tatbik edilmesine çok çalışılması ve alakadarlarının dikkat nazarlarının ehemmiyetle çekilmesi hakkında umumi müfettişliklere ve valiliklere çekilen şifreye dair 1935 tarihli belge 

***

Ahzab Suresi
59 – Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

***

Allah (celle celaluhu) bu ayette kadınların tanınmaması, tanınıp da eziyet edilmemeleri için dış elbiseyi emrederken; bu hain kemalistler yasaklıyor:

C.H.P. Maraş Il Yönetim Kurulu, Maraş’ta “Türk kadının yüksek duygularına ve medeni düşüncelerine taban tabana aykırı olan ve Türk malı olmayan (Türk malı olmayan derken, `Türk kumaşı´ anlamında değil; `Türk’e ait olmayan giysi´ anlamında söylüyor) çarşaf ve peçenin kaldırılmasına” ve bunun için 1 Ocak 1936’ya kadar halka mühlet verilmesine, bu tarihten sonra bu kıyafetlerle gezenlerin men edilmesine karar vermiştir.[1]

Tirebolu Belediyesi 7 Ekim 1926’da aldığı bir kararla ilçede peçe takılmasını yasaklamış, peçesini 48 saat içinde çıkarmayan kadınların cezalandırılacaklarını ilan etmiştir. Trabzon Vilayet Meclisi de Aralık 1926’da kadınların peçe takmasını yasaklamış, 10 günün sonunda peçe takmaya devam edenlerin karakola sevk edileceğini bildirmiştir. Sivas’ta ise 1928 yılı Kasım ayında Türk Ocağı’ndan elli kişi, peçe ile mücadele kampanyası başlatmıştır.[2]

1934 Aralık ayında Bursa Halk Fırkası Kongresi bütün vilayet dahilinde peçe ve çarşafın kaldırılmasını kararlaştırmıştır.[3]

11 Aralık 1934’de ise bu kez Muğla’da Bodrum Kent Kurultayı 1 Ocak 1935 tarihinden itibaren kadınların çarşaf ve peçe giymelerinin yasaklanmasına, yasağa uymayanların belediyece cezalandırılmasına karar vermiştir.[4]

**********

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Fon kodu: 490.01, Yer no: 17.88.1.

[2] Sadık Sarısaman, Cumhuriyetin Ilk Yıllarında Kadın Kıyafeti Meselesi, Atatürk Yolu, 6, sayı 21, Mayıs 1998, sayfa 103.

[3] Akşam gazetesi, 16 Aralık 1934.

[4] Yeni Asır gazetesi, 12 Aralık 1934.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Filistin Cephesi’ndeki Hain M. Kemal Atatürk mü?

Filistin Cephesi’ndeki Hain M. Kemal Atatürk mü?

Kadir Mısıroğlu “Filistin Cephesi’nde bir Hain vardı” diye bas bas bağırıyor, fakat okullarda öğretilen yalan tarih nedeniyle birçok insan Kadir Mısıroğlu’nun yalan söylediğini düşünüyor ve kendisine haksız olarak kin besliyor.

Bizde, “www.belgelerlegercektarih.wordpress.com” sitesi olarak naçizane, Kadir Mısıroğlu’nun söylediklerini destekleyen kaynakları bu davaya hizmet etmek amacıyla istifadenize sunuyoruz.

***

Düşman Ordusu, 19 Eylül 1918’de Nablus güneyinde batıdan-doğuya doğru 8, 7 ve 4. Orduların savundukları mevzilere karşı büyük bir taarruz harekâtı başlatmıştır. M. Kemal’in başında bulunduğu 7. Ordunun kabul edilemez bir şekilde 8. ve 4. Ordulara haber vermeden ani bir surette geri çekilmesi, 8. ve 4. Orduların imhasına sebep olmuştur. Neticede Nablus Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen bu çatışmalarda; Mareşal Liman Von Sanders’in Yıldırım Ordular Grubu bozguna uğramış, Cevat Paşanın 8. Ordusuyla kuruluşundaki Albay Refet (Bele)’in 22.Kolordusu imha olmuş, M. Kemal’in 7.Ordusuyla kuruluşundaki Ali Fuat Paşanın (Cebesoy) 20.Kolordusu ve Albay Ismet (Inönü)’in 3.Kolordusu ağır zayiat vermiştir.[1]

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Nablus Meydan Muharebesi, 19-21 Eylül 1918. KAYNAK: Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 55.

***

M. Kemal’in Şam’a 29 Eylül 1918 akşamı ulaştığı Osmanlı Başkomutanlık Kurmay Başkanlığına yolladığı rapordan anlaşılmaktadır.[2]

M. Kemal, 1 Ekim 1918’de Şam’ın düşmanın eline geçmesinden sonra, Şam-Rayak (Riyak) hattında savunmanın devam edemeyeceğini değerlendirerek, birliklerine Halep istikametinde çekilme emri verirken, Mareşal Liman Von Sanders ise bulunulan mevzilerde savunmaya devam edilmesini bildirir.[3] Ancak M. Kemal, Liman Von Sanders’in verdiği emrin altına: “Gördüm. Benim emrimden başka türlü hareket etmek mümkün değildir” şeklinde not yazmıştır.[4] Yani M. Kemal komutanın emrini dinlememiştir.

Kendi kafasına göre hareket eden M. Kemal, 5 Ekim 1918’de Halep’e gelmiş[5], 7 Ekim 1918’de Istanbul’daki bir arkadaşına barıştan başka yapılacak bir şey kalmadığını bildirmiştir.[6] Ekim sonuna doğru Karargâhını tren istasyonunun iki kilometre kadar kuzeyinde bulunan tepeye almış ve Halep şehrini boşaltmıştır.[7]

M. Kemal’in Filistin cephesinden ağır zayiat verip Şam’a (Riyak), Şam’dan Halep’e ve nihayet Halep’ten de kaçması takriben “40 gün” gibi kısa bir süreçte olmuştur.

Şam’dan Halep’e çekilme, 30 Eylül–26 Ekim 1918. KAYNAK: Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 62.

***

Bu süreci General Allenby’nin yazdıklarından okuyalım…

General Allenby 7. ve 8. Orduların (7. Ordu M. Kemal’in Ordusu) çekilme yollarını süvari birlikleriyle tıkayarak her iki Orduyu da büyük ölçüde imha veya esir ettiğini savaş raporuna yazmıştır.

Işte General Allenby’nin 19-20 Eylül günleriyle ilgili yazdıkları:

“36 saat zarfında 8. Ordu’nun büyük kısmı mağlup edildi. 7. Ordu kıtaları da Samariye tepelerinden geri çekilmeye zorlandı. Piyadelerimiz geri çekilen düşmanı süratle takip ederek süvari kıtalarımızın arasına sürdü. Bunun sonucunda 7. ve 8. Türk orduları `bütün silah ve malzemeleriyle´ elimize düştü.”

Allenby 24 Eylül’de `kalan son birliklerin de esir alınarak´ her iki ordunun varlığına son verildiğini yazıyor. Toplam `57 bin esir´ alınmış, bunların 5.500’ü subaymış. Raporda 360 top ve üç Türk ordusunun (4., 7. ve 8. orduların) silah ve malzemelerinin ele geçirildiği de belirtiliyor.[8]

Ingiliz Ordusu Komutanı General Allenby, Şam’a kadar olan Türk Ordusunun harekatını da şöyle anlatmaktadır:

“Eylülün 26. günü, Şam’a doğru ileri harekete geçildiği zaman, 45.000 Türk ve Alman Şam’da veya Şam’a doğru çekilme halinde bulunuyordu. Bütün düşman birlikleri intizamlarını (düzgün dizilme) kaybetmekle beraber, kendilerine vakit kazandırıldığı takdirde ileri hareketimizi geciktirecek bir kuvvet meydana getirebilirlerdi. Fakat 4.Ordunun geri kalan kısmının imhasıyla, 20.000 kişinin esir alınması, buna imkân bırakmadı. Filistin ve Suriye’deki Türk Ordularının, 4.000’i silahlı olmak üzere 17.000’i bulan bakiyesi (geriye kalanı) her türlü teşkilattan, nakil (ulaştırma) vasıtalarından, hatta savunma için bile olsa, faaliyette bulunmaya elverişli her çeşit malzemeden yoksun bir insan kalabalığı halinde, kuzeye doğru kaçmaktaydı…” [9]

***

19 Eylül 1918’den 26 Ekim 1918 tarihine kadar geçen ve takriben`40 gün´ devam eden geri çekilme süresince verilen zayiat

19 Eylül 1918’de başlayan Nablus Meydan Muharebesi’nden itibaren, 26 Ekim 1918’de Halep kuzeyinde Katma’da yapılan son muharebeye kadar geçen ve takriben `40 gün´ devam eden geri çekilme süresince, Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığının: `75.000 esir, 360 top, 800’den fazla makineli tüfek, 200 kamyon, 44 otomobil, 89 lokomotif, 468 yük ve yolcu vagonu´ zayiatı olmuştur.[10]

Bir “geri çekilme” sürecinde bu kadar zayiat verilir mi?

Birinci Cihan Harbi’nde esir düşenlerin sayısı 202 bin kadardır. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, en çok esiri, 75 bin kişiyle M. Kemal Paşa’nın kumanda ettiği Filistin cephesinde verdiğimizi yazmaktadır.[11]

Bu gelişmelere oldukça kızan Harbiye Nazırı Enver Paşa, Fevzi Paşa’ya “M. Kemal Paşa ordusunu bırakıp kaçmış, hemen kurşuna dizilmesi için emir vereceğim”[12] demiş ise de kısa bir süre sonra mütarekeye (Mondros) karar verildiğinden Enver Paşa ülkeden kaçmak zorunda kalmıştı.[13]

Daha da garibi, M. Kemal bu hezimetten sonra Ingilizlerle barış yapmak istemektedir.

11-13 Ekim 1918’de Halep’ten Sultan Vahidettin’e çektiği “çok gizli” telgrafta şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta:

“Müttefiklerle olmadığı takdirde (Ingilizlerle) ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır.”[14]

Orijinali: “Müttefiken olmadığı takdirde (Ingilizlerle) münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.”

Yani, kimin hain olup olmadığına siz karar verin…

Ayrıca, kemalistlerin; “M. Kemal ne yapsın düşman çoktu” vs. gibi savunmalarına da bir cevap verelim. O cephede sadece Ingiliz birlikleri vardı… Hani ATA’nız 7 düveli yenmişti? Bir Ingiliz Ordusuna karşı mı galip gelemedi? Ayrıca Liman Von Sanders Paşa Alman olduğu halde altı buçuk ay nasıl dayanmış? M. Kemal elin Almanı kadar olamamış mı?

Enver Paşa, Alman Genelkurmay Başkanlığının komutayı değiştirmek istemesi üzerine, 27 Eylül 1918’de Yıldırım Orduları Kurmay Başkanı Kazım Paşaya (Diyarbakırlı), bir telgraf çekerek, Mareşal Liman Von Sanders’in durumunu sormuş, Kazım Paşa Enver Paşaya şu cevabı vermişti:

“Son çekilmeler (ricatlar) Liman Paşayı sarsmamıştır. Fakat çok üzgündür. Durumdan ümitsiz olmamak için elinden gelebilir her cehdi (çalışmayı) ve kuvveti sarf ediyor ve etmektedir. Egemenliğini, özellikle komutanları arasındaki saygılı mevkiini kaybetmemiştir. Sağlık durumu iyidir. Liman Paşanın değiştirilmesini lütfen kabul etmeyiniz. Vaktiyle devamlı bir ricat (geri çekilme) halinde bulunan bir ordunun emir ve komutasını verdiğiniz bu zat, kuvvetinin her halde on kat üstünde bulunan düşmanı altı buçuk ay önünde tutmuş ve sözü geçen orduyla düşmanın büyük küçük yirmi kadar saldırısını püskürtmüştür…[15]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Nablus Meydan Muharebesi, 19-21 Eylül 1918. Genelkurmay ATASE Başkanlığı, Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi, cild 4, Klasör 2, Sina-Filistin Cephesi, Kroki 55.

[2] Genelkurmay ATASE Başkanlığı Arşivi, Birinci Dünya Harbi Koleksiyonu: Klasör 3705, Dosya 28, Fihrist 21;21-1.

Ayrıca bakınız; Şükrü Mahmut Nedim, Filistin Savaşı, 1914-1918, çev. Abdullah Es, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1995, sayfa 157, 158.

Yusuf Hikmet Bayur, Türk Inkılabı Tarihi, 1914-1918 Genel Savaşı, Bunların Siyasal Tepkileri, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1957, cild 3, Klasör 3, sayfa 456, 457.

[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar, Pozitif Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 121.

[4] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, cild 1 , 4. baskı, Burçak Yayınevi, Istanbul 1968, sayfa 29.

Ayrıca bakınız; Yusuf Hikmet Bayur, Türk Inkılabı Tarihi, 1914-1918 Genel Savaşı, Bunların Siyasal Tepkileri, Türk Tarih Kurumu Yayını, cild 3, Klasör 3, Ankara 1957, sayfa 461.

[5] Necati Çankaya, Atatürk’ün Hayatı, Konuşmaları ve Yurt Gezileri, Tifduruk Matbaası, Ankara 1995, sayfa 22.

Ayrıca bakınız; Vamik D. Volkan ve Norman Itzkowitz, Ölümsüz Atatürk, Bağlam Yayınları, Ankara 1998, sayfa 152.

[6] Murat Bardakçı, M. Kemal’in Kaleminden: Orta Doğu’yu nasıl kaybettik?, Hürriyet gazetesi, 12 Ocak 2003, sayfa 18.

[7] Ayfer Özçelik, Ali Fuat Cebesoy Hayatı ve Faaliyetleri, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü, 1989, sayfa 119.

Ayrıca bakınız; Güngör Cebecioğlu, Atatürk ve Güney Cephelerimiz, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü, 1991, sayfa 56.

Ve bu hususta diğer kaynaklar: Liman Von Sanders, Türkiye’de Beş Yıl, çev. M. Şevki Yazman, Burçak Yayınevi, 1968, sayfa 352.

– H.C. Armstrong, Bozkurt, Kemal Atatürk’ün Yaşamı, 5. baskı, Çev. Gül Çağalı Güven, Arba Yayınları, Istanbul 1997, sayfa 75, 76.

– Ismail Hilmi Danişmend, Izahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, Istanbul 1955, cild 4, sayfa 449, 450.

– Kemal Arı, Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1997, sayfa 391.

– Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, çev. Necdet Sander, 14. baskı, Altın Kitaplar Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 157.

[8] General Fahri Belen, 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti. Aktaran: Mustafa Armağan.

[9] Sabahattin Selek, Ismet Inönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985, cild 1, sayfa 27.

[10] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Istanbul, Burçak Yayınevi, 1968 cild 1, sayfa 31.

[11] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı’nın Çöküşü, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 76.

[12] Murat Sertoğlu, Mareşal Çakmak’ın Hatıraları, Hürriyet Gazetesi, sayfa 3, 11 Nisan 1975.

[13] Dr. Hasan Gümüşoğlu, Intikalinden Ilgasına Osmanlı’da Hilafet, Kayıhan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 260.

[14] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Istanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.

[15] Karal Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Ikinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı, 1908-1918, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1996, cild 9, sayfa 538, 539.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk Batı Trakya’yı ve oradaki kardeşlerimizi düşmana bırakmış

M. Kemal Atatürk Batı Trakya’yı ve oradaki kardeşlerimizi düşmana bırakmış

(Ey kemalistler, kim Vatan Haini??)

***

Koyu Atatürkçü Cemal Kutay bile masa başında verilen topraklarımızdan dolayı Lozan Antlaşmasına isyan ediyor:

“Tarih bir gün, hisler yerine hakikatler hakim olduğu zaman, Türk murah­has heyetinin, karşısındakilerden daha çok fedakarlığa katlandığını, sarih ve meşru Türk haklarından daha ağır ve elemli fedakarlıklarda bulunulduğunu kaydedecektir ve tarih şu hükme varacaktır ki, Lozan, Türk zaferinin, o on binlerce şehidin kanı ile yazdığı zaferin gerçek bedeli değildir: Hatalıdır, ek­siktir, kusurludur ve milli misakdan sayısız fedakarlıkları Türk milletinin çile­si haline getirmiştir.”

Cemal Kutay, Lozan Antlaşmasına böyle isyan ettikten sonra sözü, M. Kemal Atatürk’ün Yunanlılara bıraktığı Batı Trakya’ya getiriyor:

“Bu acı hakikatin safhalarından birisi olan Batı Trakya’nın Yunanlılara bıra­kılacağının bir kara haber halinde, Balkan’larda Türklük adına ne varsa hepsi­nin üzerine çökmesi günlerinde, üç adam, Balkan Türklüğünün son aydın ve cesur kafalarından üç’ü, Ethem Ruhi, Fuad Balkan ve Dr. Hikmet Feridun, Türk Murahhas Heyeti Reisi Ismet Paşanın yanına çıktılar. Paşanın yanında, Dr. Rıza Nur, Münir ve Haşan Beyler vardı. Uzun ve zaman zaman sert geçen bir konuşma oldu. Gelenler, son cümleler olarak şunu söylediler:

‘ – Garbi Trakya da Şarki Trakya kadar Türk’tür. Biz, on üç sene evvel, Gar­bi Trakya Türk Hükümeti’ni kurmuştuk, işte tarih ortada… Siz bizi Yunanlı­lara terkedebilirsiniz, fakat biz günaha iştirak etmeyeceğiz ve hakkımızı sonu­na kadar koruyacağız.’ “[1]

Aslında Lozan’daki Türk Heyeti M. Kemal Atatürk’ün emirlerini yerine getiriyordu.

Zira M. Kemal Atatürk, 15 Ocak 1923 tarihinde Izmit’te gazetecilere sonradan sansürlenen şu sözleri söylemişti:

“Bana göre Batı Trakya’nın bize geçmesi zaaftır. Orasını elde tutmak için sarf olunacak kuvvet oradan elde edilecek istifadeye tekabül etmez. Anavatanın selameti için Batı Trakya’dan vazgeçmemiz gerekir. Sorunun gerçek hal çaresi, burasını Yunanistan’a bırakmaktır.”[2]

Yani yuh olsun diyorum…

Vatan toprağı satmak bu kadar kolay mı? Hani Vatan bölünmezdi? Hani Vatan toprağı kutsaldı? Ne oldu da bize geçmesi kesin olan Vatan toprakları düşmanımıza “satılıyor” ? Orada yaşayan müslümanlar da mı hiç düşünülmedi?

Halbuki M. Kemal Atatürk, Lozan öncesinde Misak-ı Milli hududlarımız hakkında yabancı ve yerli basın mensuplarına farklı açıklamalarda bulunuyordu. Örneğin, Izmir’de 13 Ekim 1922 tarihinde Richard Danin’e; zaferden sonraki projeleri ve Türk topraklarından ne kastettiği sorulduğunda;

“Avrupa’da Istanbul ve Meriç’e kadar **Trakya**, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı, Makedonya’yı ve Suriye’yi terk ettik. Fakat artık arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmağa azm ettik ve kurtaracağız”[3] demişti.

Daha önce 2 Eylül 1921’de Associated Press’e demecinde ise;

“Doğu Trakya Türk ekseriyetine sahiptir ve vazgeçilmez hinterlandımızdır. Trakya’nın diğer bölümü için halk oylamasını kabul edeceğiz (ki orası da Türk ekseriyetine sahiptir: K. Çandarlıoğlu). Istanbul bizimdir. Mamafih (bununla birlikte) Marmara ve Boğazların ve Istanbul’un (payitaht) emniyeti temin edilmek şartıyla bir hal tarzı kabul etmeye hazırız”[4] ve 13 Ekim 1922’de Velit Ebuzziya’ya da “Müstakbel hudutlarımız bizce 30 Ekim 1918 tarihinde Mütareke aktedildiği (Mondros Mütarekesi imzalandığı) günde fiilen sahip olduğumuz huduttur”[5] diyordu.

Hem Ankara Meclisi’nde Batı Trakya için oylama kararı alınıyor, ki M. Kemal de zaten bunu belirtiyor, üstelik “bunları alacağız” diyor, hem de daha sonra bundan vazgeçiyor. Eğer bir oylama yapılsaydı, Batı Trakya kesin olarak Türkiye’ye geçecekti.

Şimdi gelelim bunun delillerine…

Şemseddin Sami’nin 1896 yılında basılan Kâmûs’ül Âlâm adlı eserine göre, Gümülcine, Sultanyeri, Ahiçelebi, Robçoz, Eğridere, Darıdere ve Iskeçe olmak üzere yedi kazaya ayrılan Gümülcine Sancağı’nda toplam 245.072 kişi yaşamaktadır. Milliyetlere göre ise nüfus sayısı şöyledir[6] :

Türk (Müslüman) : 206.914

Bulgar: 20.671

Rum: 15.241

Çingene: 912

Ermeni: 360

Israilî (Yahudi) : 339

Ecnebi: 235

***

Görüldüğü gibi, 19. yüzyılın sonlarına doğru diğer bütün unsurları bir tarafa topladığımız zaman bile, Müslüman Türkler ezici çoğunluğu oluşturmaktadır.

Garbî Trakya Cem’iyeti tarafından, Batı Trakya üzerinde (Batı Trakya’nın Bulgaristan idaresinde kalan Razlog, Nevrekop, Dövlen, Paşmaklı, Eğridere, Kırcaali, Darıdere, Koşukavak, Ortaköy gibi yerleşim birimleri dahil olmak üzere) yapılan tetkiklerin sonuçları, 1922 yılında kamuoyuna duyurulmuştur.

Batı Trakya’da Türk, Rum, Bulgar, Ulah, Musevi ve Ermeniler olmak üzere altı milletin yaşadığı, bunların da toplam sayısının 977.644 olduğu görülmektedir.

Milliyet durumlarına göre ise nüfus sayısı ve oranları şu şekildedir[7] :

Millet Adı – Nüfus Sayısı – Nüfus Oranı:

Türk: – 747.628 – % 76.5

Bulgar: – 110.741 – % 11.3

Rum: – 110.041 – % 11.2

Yahudi, Ermeni ve Ulah: – 9.234 – % 1

Toplam: 977.644 – %100

***

Batı Trakya’nın toplam 23.592 km olan arazisinin milletlere göre taksimatı ise şöyledir[8]:

Millet Adı – Arazi Miktarı (km2): Arazi Oranı

Türkler – 19.586: %84

Bulgarlar – 2.481: %10

Rumlar – 1.258: %5

Diğerleri – 266: %1

Kaynaklara göre 1920’li yıllarda, Batı Trakya’da taşınan ve taşınmayan malların % 86’sı Türkler’e, % 7’si Bulgarlar’a, % 6’sı Rumlar’a ve %1’i diğer unsurlara; hayvan ve ziraat aletlerinin % 86’sı Türklere, % 8’i Bulgarlar’a ve % 6’sı Rumlar’a aitti

Ayrıca Batı Trakya’da Müslüman Türkler’in 1774 okulu, 78 medresesi, 1499 camii ve 86 tekkesi; Rumlar’ın 148 okulu, 141 kilisesi ve 16 manastırı; Bulgarlar’ın 196 okulu, 185 kilisesi ve 19 manastırı; Museviler’in 6 okulu ve 5 havrası; Ermeni ve Ulahlar’ın 7 okulu ve 7 kilisesi vardı. Dolayısıyla Batı Trakya’da okulların % 84’ü ve mabedlerin % 81’i Türkler’e aitti. Buna karşı Bulgarlar’ın % 9 okulu ve % 10 mabedi, Rumlar’ın % 6 okulu ve % 8 mabedi ve diğer unsurların % 1 oranında okul ve mabedi bulunuyordu.

Belgelerde verilen bilgilerin ışığı altında değerlendirme yapıldığında, 20’inci yüzyılın başlarında Batı Trakya’da nüfusun ezici çoğunluğunu Türkler’in teşkil ettiği, arazinin, taşınan ve taşınmaz malların ve kültür eserlerinin de yine ekseriyeti Türkler’e ait olduğu görülmektedir.

Buna rağmen sonuç? Ne oylama, ne şu, ne bu: Batı Trakya Yunanistan’ın ellerinde, daha evvel kararlaştırdığımız gibi oylamaya razı olduğumuz takdirde Batı Trakya bizim sınırlarımız içerisinde olacaktı.

Nitekim Yunanlı M.Venizelos’un Batı Trakya’ya ilişkin olarak Müttefik Devletlere 30 Aralık 1918’de verdiği mémoire’lardaki istatistikler bile lehimizdeydi[9]:

“Dedeağaç’ta Türkler 10.670, Rumlar 7.371, Bulgarlar 11.358.

Sofulu’da Türkler 32.140, Rumlar 17.880, Bulgarlar 5.380.

Gümülcine’de Türkler 50.000, Rumlar 9.160, Bulgarlar 10.550.

Iskeçe’de Türkler 22.000, Rumlar 10.275, Bulgarlar 1.695.”

Batı Trakya her ne kadar 22 Mayıs 1920 tarihinde Yunanlı general Zımvrakakis komutasındaki kuvvetler tarafından işgal edilmişse de “Batı Trakya Milli Hükümeti” varlığını 24 Temmuz 1923 Lozan antlaşmasının imzalanmasına kadar devam ettirmiştir![10]

Şimdi bazı kemalistler, “ama Atatürk Musul’u istemişti, vatan satmak isteyen Musul’u ister miydi?” diye itiraz edebilirler.

Evet, M. Kemal Atatürk Musul’u istedi ancak Vatan toprağını sevdiği veya “kutsal” saydığı için mi istedi?

– Hayır, “petrol” yani “para” için istedi:

“Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır… Ikincisi, onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. (…)”[11]

O paraları da daha fazla alim ve mazlum insan asayım-keseyim diye istemiş olmalıdır.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Cemal Kutay Külliyatından Seçmeler: Yazılmamış Tarihimiz, Milliyet Gazetecilik, cild 1, Istanbul 2002, sayfa 281.

[2] M. Kemal, Eskişehir-Izmit konuşmaları (1923), Kaynak yayınları, 1993, sayfa 90.

[3] Rahmi Doğanay, Misak-ı Milli’ye göre Lozan, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, cild 11 sayı 2, sayfa 285. Benzer ifade için bakınız: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 3, sayfa 67, 68.

[4] Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 5, Ankara, 1981, sayfa 83.

[5] Ataürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 5, Ankara, 1981, sayfa 79.

[6] Şemseddin Samî, Kâmûs’ül Âlâm, cild 5, Istanbul 1314 (1896), sayfa 3926.

[7] Garbî Trakya Cem’iyeti, Dersaâdet 338, (Garbî Trakya Nüfûs Grafikleri Tablosu): Comite de la Thrace-Occidentale, Cons/ple 1922, (Carte Ethnographique de la Thrace-Occidentale).

Ayrıca bakınız; Ilker Alp, Batı Trakya Türkleri, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 33, cild 11, Kasım 1995.

[8] Garbî Trakya Cem’iyeti, Dersaâdet 338, (Garbî Trakya’da Arazinin Anâsır Üzerine Nisbetleri Haritası); Comite’ de la Thrace-Occidentale Cons/ple 1922 (Carte de la Thrace-Occidentale).

[9] Seha L. Meray, Lozan Baris Konferansi, Tutanaklar Belgeler, Ankara 1970, takim 1, cild 1, kitap 1, sayfa 63.

[10] Metin Ayışığı, Belgelerin Işığında Milli Mücadele Tarihimiz, Sentez Yayıncılık, Istanbul 2012, sayfa 297.

Ayrıca bakınız; Ahmet Aydınlı, Batı Trakya Faciasının Iç Yüzü, cild 1, Akın Yayınları, Istanbul 1971, sayfa 233-238.

[11] M. Kemal: Eskişehir-Izmit Konuşmaları 1923’ten aktarılarak, Cumhuriyet gazetesi, 7 Haziran 1991, sayfa 10 (D. Perinçek, bu sözleri aktarırken 1. bölümü vermez. Bakınız: Teori Dergisi, Şubat 1995.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

M. Kemal Atatürk’ün inkılâblarından biri olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ilgili bir karikatür

M. Kemal Atatürk’ün inkılâblarından biri olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ilgili bir karikatür

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

Kız ve erkek mekteplerinin tevhidinden (birleştirilmesinden) sonra:

Öğretmen: Söyle bakalım evlad, abdesti bozan şeyler nedir?

Talebe: Tevhid-i Tedrisat hoca efendi!!

 

**********

 

KAYNAK: Akbaba Dergisi 3 Temmuz 1924, sayı 165, sayfa 2.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Dr. Rıza Nur’a atılan iftiralara cevap

Dr. Rıza Nur’a atılan iftiralara cevap

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Tarih boyunca insanlar, kendi putlarını red edenleri, eleştirenleri çeşitli iftiralarla sindirmeye çalışmışlar… Onlara “deli, mecnun” gibi ithamlarda bulunmuşlardır. Aslında bu, gerçek ve doğruların ortaya çıkmasını kabullenememekten kaynaklanan aciz bir yöntemdir. Maalesef Peygamberler de (selam olsun onlara) bu tür suçlamalara maruz kalmışlardır.[1]

Son dönemde bu suçlamalardan ve iftiralardan, Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı yapmış olan Dr. Rıza Nur da nasibini almıştır… Kendisi M. Kemal Atatürk’ün yaptıklarını, icraatlarını, karakterini eleştirmiş ve bazı gizli kalmış gerçekleri ortaya çıkarmıştır. Elbette bu, M. Kemal Atatürk’ü ilah mertebesine çıkaran ve doğrulara cevap veremeyenleri rahatsız etmiştir… Dolayısıyla karalama kampanyası başlatılmış ve çarşaf çarşaf iftiranameler basında yayınlanmıştır.

Bu çalışmamızda, Dr. Rıza Nur’un yazdıklarına cevap vermek yerine, ona “deli, mecnun” diyerek ve hatıratından bazı cümleleri cımbızlayarak manayı tahrif edenlere cevap verilecektir.

Aynı zamanda bu çalışmamızda, kemalistlerce ülkemizde 90 yılı aşkın bir süredir, yapılagelen suçlamaların, iftiraların, karalamaların, saptırmaların, sindirmelerin, belge tahrifinin, çamur atmaların, aşağılamaların hangi boyutlara vardığının adeta bir özetini bulacaksınız.

Bu iftiranameyi kaleme alan şahsın ismini bilmiyoruz, ancak kendisine Dr. Rıza Nur’un M. Kemal Atatürk’e taktığı “NERON” ismini takıyoruz.

NERON sözlerine şöyle başlıyor:

“Hayatım ve Hatıralarım” adlı 2005 sayfalık baştan sona iftira ve uydurma ile dolu kitabında…”

Kitabın baştan sona “iftira ve uydurma” olduğunu söyleyen Neron, her nedense bu iftiralara cevap ver(e)mez.

Neron, “Saldırganların pek çok kaynak dediği de bu kitaptır” diyerek M. Kemal Atatürk’e yönelik eleştirileri münferit bir vak’a gibi göstermeye gayret eder ve okuyucuya M. Kemal’in başka muhalifinin olmadığını telkin etmeye çalışır. Öyle anlaşılıyor ki, Rauf Orbay, Refet Bele, Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Mustafa Sabri vs. gibi muhalifleri okuyucudan gizlemek istemektedir. Halbuki M. Kemal Atatürk’e yakınlığı ile bilinen General Fahrettin Altay bile M. Kemal’in Türk kadınını çırıl çıplak soyarak Iran Şahı’na takdim ettiğini hatıralarında yazıyor. Ayrıntılı bilgi için şu konumuza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/19/kemal-ataturk-olmasaydi-baban-kim-olurdu-o-namusumuzu-kurtardi-diyenere-ithaf-olunur/

Neyse…

Neron, Dr. Rıza Nur’un “Türk Tarihi” adlı kitabında “M. Kemal’in hakkını teslim ettiğini” söyler, ancak Rıza Nur’un hatıratında bunun gerekçesini açıkladığından hiç bahsetmez. Rıza Nur, “Türk Tarihi” isimli eserin basımının M. Kemal’i övmekten geçtiğinin altını çizer ve buna rağmen aynı eserde üstü kapalı olarak M. Kemal’i eleştirdiğine vurgu yapar.

Neron, Dr. Rıza Nur’un Paris’e yerleşmesini hastalığına bağlar, oysa hatıratında defaatle, M. Kemal’in diğer muhalifler gibi kendisini de yok edeceğinden endişelendiği için Paris’e yerleştiğini beyan eder. Ayrıca M. Kemal ve avenesinin gerçek yüzünü yazmanın ancak yurtdışında mümkün olduğuna değinir.

Neron, Rıza Nur’un hatıralarını çeşitli kütüphanelere 1960 yılına kadar okuyuculara sunulmamak şartıyla teslim etmesini; “olay tanıklarının ölmesini beklemek” şeklinde yorumlar… Halbuki herkesce malumdur ki, M. Kemal’in idaresi diktatörlüktür ve muhaliflerini en şiddetli biçimde susturmuştur.

Buna dair birkaç misal vermekte fayda mülahaza etmekteyiz…

Zekeriya Sertel 5 yıl süren Takrir-i Sükun Kanunu dönemini şöyle anlatır;

“Basın sıkı bir baskı altında yaşıyordu. Telefonla gazete başyazarlarına verilen emirlerin dışına çıkılamazdı. En ufak bir hata yüzünden, gazete haftalarca kapatılır, sorumlular mahkemeye verilirdi. Yani tek kelimeyle halk nefes alamıyordu. Havasızlıktan ve hürriyetsizlikten boğuluyordu.”[2]

14 Ocak 1923 günü M. Kemal, Karabekir ve Fevzi Paşa ile trenle İzmir’e gider. M. Kemal o gün çok öfkelidir. Öfkesinin nedeni de Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in çıkaracağı gazete için Ankara’ya matbaa makinası getirmesidir.

Karabekir o gezide yaşadıklarını şu sözlerle anlatır:

“Gazi M. Kemal pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, (Ankara’ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz) diye yaveri Cevat Abbas Bey’e verdi; veriştirdi. Ve **(yakın, yıkın)** diye çıkıştı. Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.”[3]

1931 Matbuat Kanunu’nun ilginç ve hukuka aykırı maddesi:

“Her gazete ya da derginin yayınından doğan sorumluluk genel yayını fiilen yöneten kişi ile bu gazete ya da dergi sahibine aittir.” (madde 27) [4]

Yani bir yazarın yazdığı yazıdan üç kişinin, yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmeni ve gazete sahibinin de sorumlu tutulması, özellikle yalan haber yazan bir muhabirin cezasına diğer üç kişinin de ortak olması hem basın özgürlüğüne hem de hukuka aykırıdır.

8 Ağustos 1931’de yürürlüğe giren 25 Temmuz 1931 tarih ve 1881 sayılı bu yasanın 27. maddesinin basın özgürlüğü ve temel haklar açısından en çok eleştirilen madde olduğunu Çetin Özek [5] ve Remzi Balkanlı [6] kitaplarında yazmışlardır.

Son olarak Kazım Karabekir’in daha basılamadan toplatılıp yakılan[7] “İstiklal Harbimiz” adlı eseri, o dönemin diktatörlük olduğunun en bariz delilidir. Bu durumda Dr. Rıza Nur’un isabetli bir karar verdiğini söyleyebiliriz.

Basın sansürü ile ilgili ayrıntılı bilgi için şu konumuza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

Kaldı ki Rıza Nur’un hatıralarının yayınlandığı zaman Ismet Inönü hayatta idi ve bu kitapta yer alan iddialara cevap ver(e)medi. Dr. Rıza Nur’un, hatıralarını çeşitli kütüphanelere 1960 yılına kadar açılmamak şartıyla teslim etmesini; “olay tanıklarının ölmesini beklemek” şeklinde yorumlayan kemalistler, M. Kemal’in “Nutuk”u 1927’de Izmir suikasti bahanesiyle bütün muhaliflerini temizledikten sonra yazdığını unuttular galiba… Veya hatırlamak işlerine gelmiyor.

*

riza nur atatürk dr riza nur m. kemal riza nur deli mi riza nur akil hastasi mi riza nur ruh hastasimi riza nur gay mi

Dr. Rıza Nur’un mezarının kitabesi.

Üstte Rıza Nur’un adının Orhun alfabesiyle yazılmış olduğu bu mezar taşı meşhur Türkçü Nihal Atsız tarafından yaptırılmıştır. Demek ki M. Kemal’i tenkid etmek “Türk düşmanı” olmak manasına gelmemektedir…

***

Yazımızın başında, gerçekleri ortaya çıkaran insanların “deli, mecnun” diye yaftalandığına dikkat çekmiştik.

Işte Neron’ların, Dr. Rıza Nur’un hatıratından yola çıkarak, koyduğu teşhisler:

– İzolasyon
– depresyon
– homoseksüel eğilimli
– Obsesif- kompülsiv sendrom
– depersonelizasyon (aşağılık duygusu)
– agresif ve hostil (saldırgan ve kızgın)
– psikopat
– mitomani (yalan söyleme)
– fabulasyon
– fanteziler
– megalomani
– narsisizm
– paranoid reaksiyon
– egosantirizm

***

Dr. Rıza Nur’a cevap vermek yerine, ona bütün bu teşhisleri koymak, bir nevi; “biz bu adama cevap veremiyoruz, en iyisi mi siz bu adamın dediklerini dinlemeyin, inanmayın çünkü bu adam delidir” demekten farksızdır. Akıl ve vicdan sahibi bir insan, buradaki kastı kolayca anlayabilir.

Islam tarihini okuyanlar, bunun Mekkeli müşriklerin metodu olduğunu teyit edeceklerdir.

Diğer taraftan Neron, şöyle der: “işte yeni Rıza Nurların peşinden gittiği, hep kaynak gösterdikleri kişi bu.”

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, okuyucular, M. Kemal Atatürk’ü bu hasta ruhlu (!) adamdan başka kimsenin eleştirmediğine ve bunun münferit bir vak’a olduğuna inandırılmak istenir, ancak nafile.

Telkinat devam ediyor. Rıza Nur’a bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalık teşhisi koyan Neron, hıncını alamaz ve ilmen cevap veremeyenlerin belirgin özelliği olan “belden aşağı vurma” yöntemine başvurur… Rıza Nur’un cinsel yönden sağlıklı olmadğını, tecavüze uğradıgını vs. yazar. Ancak biz bu iddianın temelsiz olduğunu kanıtlayacağız.

Şimdi Rıza Nur’un hatıratından cımbızlamak suretiyle kasten manası tahrif edilmek istenen cümlelere gelelim:

Neron’un cımbızlaması:

“Yataktan fırladım. Adam da derhal kaçtı. Baktım ki donum kesilmiş. Artık uyuyamadım.”

Cevabımız:

Burada okuyucuları aldatma amacı güdülmüştür. Okuyucusuna saygısı olmayan, onu kandırmaya çalışmaktan utanmayan birisine cevap verdiğim için kendimden utanıyorum desem yalan olmaz. Lakin herşeyi bir yana bırakıp cevabımızı vereceğiz.

Rıza Nur bu vak’ayı hatıratında şöyle anlatır:

“Son sınıfa geldik. Sınıfta Anadolulu bir çocuk vardı; fakirdi. Babası pansiyona koymuş, gitmiş. Buna acıdım. Çok iyi ahbap olmuştuk. Harçlığımdan buna da verirdim. Bir aralık çamaşırı da kalmamıştı. Çamaşırlarımdan da bir kısmını getirip verdim. Bu çocuğu hakiki ve saf bir sevgi ile severdim. Benden bir-iki yaş büyüktü. Bir gün beni evine çağırdı. Gece kalmağa da zorladı. Halamdan korktuğum halde nasılda uydum, kaldım. ‘Rakı içelim’ dedi, içtim. Bana bir yatak yaptılar, yattım. Uyumuşum. Bir aralık birden uyandım. Anladım ki; karanlıkta biri yatağımdan donumu çekiyor ve kesiyor. Yataktan fırladım. Adam da derhal kaçtı. Baktım ki; donum kesilmiş. Artık uyuyamadım. Giyindim. Bu işi yapan o çocuktu. Bereket versin ki, uyandım. Bu hakarete uğrayışım aklımı başımdan aldı. Şunu bulayım, boğayım dedim. Evindeyim, korktum. Pencereyi de açtım. Bir şey olsa bağıracağım. Hem de düşündüm, aklım başıma geldi: ‘Bu adi çocuk bana istediğini yapamamıştır. Bunu dallandırmaktansa kapatmak evladır’ dedim.” (cild 1, sayfa 78, 79.)

Başka söze ne hacet?

***

Neron’un cımbızlaması:

“Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar, iğrendiğim şeylerdir. (s.1531)”.

Cevabımız:

Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar iğrendiğim şeylerdir… Derken ne anlamda söylediği önemlidir. O dönemde M. Kemal Atatürk ve Ismet Inönü gibi yalancıların-dolancıların çevresinde olmasından dolayı, o tip insanları sevmiyorum şeklinde anlamak lazım. Zira bu sözlerin ardından; “manevi bir insaniyete meftunum (gönül vermişim)” der.

Öte yandan; “zalime, müstebide, haksıza, namussuza karşı sertimdir. Fakat mazlumlara karşı gönlüm pek yufkadır. Ağlarım. Hele üç şey bana pek dokunur, mutlaka gözlerimden yaş getirir: Perişan dilenci, bir ağızdan şarkı söyleyen mektep çocukları, talimle yürüyen asker alayı”

şeklindeki açıklaması, anlamak isteyenlere çok şey anlatır.

Kaldı ki, kendisine hediye edilen bir attan bahsederken atı sevdiğini, mahallenin köpekleriyle oynadıklarını ve köpeklere sevgi beslediğini, kuşlar ile meşgul olduğunu, kafes yaptığını ve onları çok sevdiğini ifade eder. Binaenaleyh, zararlı hayvan ve insanları kastettiği ortadadır. (cild 4, sayfa 1532.)

***

Neron’un cımbızlaması:

“Kadın, erkekten aşağı bir mahluktur. (s.1530)”

Cevabımız:

Rıza Nur bu konuda “aşağı” gibi bir kelime kullanmaz. Altta da görüleceği üzere “zayıf” kelimesini kullanır. Söz konusu bölümü aynen alıntılıyoruz:

“Şimdi kadınların mebus, vekil gibi yüksek mevkilere çıkması moda. Akıllarına şaşarım, sökmez bir iştir. Yine eski hale geleceksin. Eğer onlar bu kabiliyette olsalardı, asırlardan beri sosyetede erkeklerle beraber yürürlerdi. Vakıa erkekler kanunları kendi lehlerine yapmışlardır. Fakat bu onların kusuru değil, kadınların aczidir. Mani olamamışlar, kadın zayıf bir mahluktur. Tabiat böyle yapmış. Sinirleri zayıf, aybaşları gelir, hastadırlar. Gebe kalırlar, bir yıl karınlarında yük taşır, kımıldayamazlar.” (cild 4, sayfa 1530.)

Bu sözlerde ne gibi bir yanlışlık var? Bu görüşün birçok delili mevcut. Özellikle kadınlara Peygamberlik vazifesi verilmemiş olması; insanları sevk ve idarede kadınların yeterli olmadığının delili değil midir? Aynı zamanda dindar olmadığını hatıratında söyleyen Dr. Rıza Nur’un yapmış olduğu tespitlerin Adetullah’a uygun düşmesi, “aklın yolu birdir” atasözünü hatırlatmaktadır. Kaldı ki, Türkiye’de ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran ruh ve sinir hastalıkları uzmanı Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman’da farklı şeyler söylemez:

“Kadınla erkeğin tabiat farklılığı daha küçük yaşta başlar ve gittikçe artar. Evvelâ, kadının esas mizacı heyecanlılık (emotivite)dir. Bütün kadın psikozlarında bunun izlerine tesadüf olunur. Heyecanın hakim olduğu psikozlar, meselâ, cinnet-i mania-i inhitabiye kadınlarda daha çoktur. Vahşi kavimlerden en yüksek medeni milletlerin kadınlarına, pek asrî terbiye görmüş bir mini mini hanımla, köyde doğup büyümüş bir köy kızına varıncaya kadar kadınların müşterek hisleri, birbirinden farklı olmayan jestleri vardır. Her kadın, ayının yarısını hazırlanma, âdet, âdetten sonra gayri tabilikle, adeta hasta olarak geçirir. Tenasülde erkeğin rolü beş dakikalık bir birleşmeden ibaret ve ondan sonra aşka kayıtsız ve hatta müteneffirken, kadın, aşkın mahsulünü dokuz ay karnında, iki sene göğsünde taşır; hamilelik, doğum ve nifas hallerine ait bir çok ruhi değişiklikler, tabii ve mutad sayılan asabiyetler gösterir. Erkekle kadın nasıl birbirine müsavi olur.? Ruh tıbbında tetkikler ilerledikçe, ruhiyet ve zihniyetler arasındaki farkı daha açık göreceğiz. Kadın heyecanıyla yaşar, erkek muhakeme ile temayüz eder.”[8]

Bugün, kadının erkeğe nazaran, ruhen daha heyecanlı olduğu, hadiseler karşısında daha çok heyecanlandığı psikolojik bir gerçektir. Gutteyman da bu konuda şöyle der:

“Kadında idrak, tahayyül, düşünce, isteyiş ve hareket gibi cihetlerin hep umumiyetle heyecanlılığa uygun düşen ve sadece bu zaviyeden anlaşılması mümkün olabilen, karakteristik hususiyetler vardır. Nitekim bu âmil gözetilmeden yapılacak etüdlerde, kadın ruhu, mühim bir kısmı itibarıyla muamma kalır.”[9]

Neron’un bu mevzuyu kasten saptırması, “zayıf” kelimesi kullanıldığı halde “aşağılık” kelimesini yazması, kadınların bu konudaki hassasiyetini istismar etmek istemesinden olsa gerek. Halbuki kadınlara değer vermeyen birisi varsa, o da M. Kemal Atatürk’tür. Bunun en açık delili ise zevcesi Latife hanımla boşanma şeklidir. M. Kemal Atatürk, “Biz Latife Hanım ile boşanmaya karar verdik.” der, ancak yazının altında tek imza var. Ifade çoğul; ama imza tek. M. Kemal Atatürk, zevcesi adına kararı daha doğrusu kendi kararını deklare eder. Oysa boşanmak, iki tarafın rızasıyla, veya onun mucip sebebi mahkeme hükmü ile olmalıydı.

***

Neron’un cımbızlaması:

“Yaşlı adam tabancasını çekti ve bana, ‘Çöz! Yoksa öldürürüm!’ dedi… Boğuşma başladı… Nihayet bayılıp kalmışım… Gözümü açtığım vakit yanımda kimse yoktu (s.84).”

Cevabımız:

Bu iddianın da aslı yoktur, yani kurgulamaya çalıştığı gibi değildir. Neron, hatıratta yer alan cümleleri işine geldiği gibi kesip-biçmekte ve bu suretle sanki Rıza Nur’a tecavüz edildiği intibaını uyandırmak istemektedir. Lakin olayın aslı şöyle… Rıza Nur avcılığa merak sarar ve bazı kimselerle ava gider. Gerisini kendisinden dinleyelim:

“Varınca yanlarına oturduk. Tüfenk’i yanıma koydum. Çırak tüfenki birden kaptı. Hepsi birden üşüşüp kamalarımı aldılar. Ben böyle şeylerden korkar, ihtiyat olmak üzere belimde büyük bir kama ile kaputumun sol kolunun yeninin içinde küçük bir kama taşırdım. Bunu komşumuz olan çocuk bilirdi. Bunları aldılar. Demek bu iş tertipti ve o çocuk benim nerelerimde kama saklı olduğunu da onlara söylemişti. Sonra yaşlı adam tabancasını çekti ve bana: ‘Çöz! yoksa öldürürüm!’ dedi. Ve küçük çırakla hısmımız çekilip gittiler. Ben derhal yerimden fırladım. Tabancaya bakmayıp herifin üstüne atıldım. Herif bana müthiş bir tokat attı. Gözlerimden şimşek çaktı. hala aklımdan gitmez. Ben üstüne atıldım. Herif tabancası ile ateş edemedi. Tokat, boğuşma başladı. Yaşlı çırak da onlarla beraber. Bu iki kişi ile bilmem ne kadar uğraştım. Herhalde uzun bir savaş oldu. Nihayet bayılıp yere yıkılmışım, ağzımdan köpükler fışkırmış, cansız kalmışım. Öldü zannedip bunlar da kaçmışlar. Gözümü actığım vakit yanımda kimse yoktu. Kendime baktım. Bende de hiç bir şey, hiç bir fena alamet yoktu. Ne yara, ne bir şey. Kalktım. Etrafa baktım, kimse yok. Allah’a bin şükür edip Sinop’a geldim.” (cild 1, sayfa 83, 84.)

Rıza Nur’un bunları anlatması, onun kompleksiz, samimi ve dürüst bir kişiliğe sahip olduğunu gösterir.

***

Neron’un cımbızlaması:

“Ahlak ve temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terke mecbur oldum. Yalanda söyledim (s.105).”

Cevabımız:

Bu nokta tamamen saptırılmıştır. Aslında tam tersi anlatılmak istenir. Neron, Rıza Nur’un yalancı olduğunu, dolayısıyla M. Kemal Atatürk hakkında söylediklerinin “uydurma olduğu” tezini temellendirme maksadıyla açıkça tahrifat yapmaktadır. Hatırattan ilgili bölümü “aynen” iktibas etmeyi ödev biliyorum:

“Mektep hayatı insanın en saf ve pak zamanıdır. Hak için kükredim, haksızlıklara hücum ederdim. Biri haksızlık ettimi ona diri ve ağır sözler söylerdim. Bunu mukaddes bir vazife bilirdim. Ve: ‘Hak mevzuubahis olunca akan sular durur ve de durmalı zannederdim’. Fakat maatteessüf iş hiç te öyle değilmiş… Mektepten çıkınca, hayata girince sosyal ve pratik hayatın ne çirkinlikler ile meşbu olduğunu gördüm. Bu nice emekle hasıl ettiğim ahlak ve pürüzsüz temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terk etmeğe mecbur oldum”

der ve gerekçesini de şöyle ifade eder:

“Mesela ilk doktorluğum zamanımda kimseye ‘bendeniz’ ve ‘zatıaliniz’ demiyordum. Karşımdakiler irkilir gibi oluyor, suratını değiştiriyordu. Anlıyordum ki; beni terbiyesiz buluyorlardı. Nihayet onlar gibi demeye mecbur ve terbiyeli oldum. Işte muhite (çevreye) uymak kanunu, zaruri ve kat’idir.” (cild 1, sayfa 105.)

Şimdi anlaşılmıştır umarım. Yani karşısındakilerin yanlış anlamasını ve incinmesini önlemek gayesiyle, içinden gelmeyerek de olsa, mübalağalı saygı ifadeleriyle hitap ettiğini yazar. Yani bir nevi diplomatik dil kullanmış diyebilirz buna. Yoksa milleti kendi menfaati doğrultusunda kandırmak, dolandırmak veya çıkar sağlamak kastedilmiş değildir.

***

Neron’un cımbızlaması:

“Bu çocuğu (Harbiyeli) herkesten ziyade sevmeye başladım… Görmesem aklımdan hiç çıkmıyor, görsem yüzüne bakamıyor, içimde heyecan duyuyordum… Anladım ki bu çocuğa aşık olmuştum… Böyle bir aşkın sonu livata (sapık cinsel ilişki) demektir. (s.22)”

Cevabımız:

Rıza Nur bu konuda, “Ben sonra anladım ki, bu çocuğa aşık olmuştum; fakat bir gün dahi bir kötü şey hatırıma gelmemiş, ona bir kötü söz söylememişimdir. Bu, tabii, saf ve pak bir sevgi idi. Ancak bu bir kız değildi. Kız olsaydı kim bilir nasıl severdim veya yine bu kadar severdim” (cild 1, sayfa 93.)

der ve bunun “anormal” bir durum olduğunu şöyle dile getirir:

“Işte bu ‘gayri tabii’ hal Türk sosyetesinin bir yarasıdır. Böyle bir aşkın sonu livata demektir. Bu sebeple elbet mezmumdur (ayıplanmıştır).”

Neron, cımbızladığı bu bölüm ile Rıza Nur’u eşcinsel imiş gibi sunma gayreti içerisindedir. Ancak Rıza Nur’un bu durumu “gayri tabii” yani “anormal” olarak tanımlaması ve ilaveten ayıplaması, kendisinin eşcinsel olmadığının göstergesidir.

Anladığımız kadarıyla kalbine vesvese gelmiş ve bunun “yanlış” birşey olduğunu anlamıştır. Insan, kuvveden fiile çıkarmadıkça kalbine gelenden mesul tutulmaz. Insanın kalbine derece bakımından bundan daha kötüsü, yani (haşa) “Allah yok” şeklinde vesvese de gelir… Ancak bu insanı kafir etmez. Kalpler, Rahmân’ın iki (kudret) parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir.”[10] Önemli olan yanlış olduğunu bilmektir.

Nitekim Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şöyle demiş: Resulüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ashabından bazı kimseler gelerek ona şunu sordular:

“Gönüllerimizden öyle şeyler geçiyor ki, her hangi birimiz onları söylemeyi bile büyük (bir suç) sayıyor.” Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. Oradakiler Evet! deyince: “İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez) dedi.[11]

Eğer Rıza Nur buna “meşru” deseydi, işte o zaman kınanabilirdi. Ayrıca bunu hatıratında anlatması, iddia edilenin aksine aşağılık duygusuna sahip olmadığı, bilakis gayet cesur olduğu açıkça görülür. Hakikaten şöyle baktığımızda, kendine son derece güven duyan biri var karşımızda. Bununla birlikte, aklı başında olanlar takdir eder ki, bir insanın eşcinsel olması, onun yalancı olduğu anlamına gelmez. Aksini iddia edenlerin sağlıklı bir düşünce yapısına sahip olmadıklarını düşünüyorum.

***

Neron’un cımbızlaması:

“Karımdan şu mektubu aldım: ‘Ben burada kendime bir hayat arkadaşı buldum. Bunu başkasından duyarak üzülmene imkan bırakmıyorum.’ Namussuz karı! Sonunda bana boynuz da taktı (s.1785). Galiba bu işte (M. Kemal’in) ve İsmet’in (İnönü) de parmağı var (s.1786).”

“(Karımın) ahlakı da bozuldu. Evdeki kızları benden gizli çırılçıplak soyuyor, dans ettiriyor (s.1346)”

“Bir Rus doktor, zampara mı zampara. Karının sözüne göre de bizim karıya da sataşmış (s.1410).”

Cevabımız:

Bu sözler Rıza Nur’un ne gibi bir yanlış yaptığını gösterir? Morfin bağımlısı zevcesinin yaptıkları, Rıza Nur’u nasıl bağlar? Hatıratı okuyanlar, Rıza Nur’un zevcesini defalarca hastaneye yatırdığını ve tedavisi için elinden gelen gayreti sarf ettiğini görürler. Hanımı ile ilgili meselelerin zikredilmesi, Rıza Nur’un yanlışlarının bulunamadığının itirafıdır… Başka bir ifadeyle; “çaresizliğin dışa vurumudur.”

Rıza Nur’un M. Kemal’i eleştirdiği noktalara itiraz var mı? Ondan bahsedin siz. Öyle ya, M. Kemal’i eleştiren bir adamın eleştirilerine cevap verilmesi gerekirken; “deli, sapık” demek, aynı zamanda morfin bağımlısı hanımıyla ilgili konulara girmek; “Rıza Nur’un M. Kemal’i eleştirdiği noktalara dair bir cevabımız yok” demekten başka bir şey ifade etmez. Demem o ki, sadede gelin sadede… 90 yıldır milleti kandırıyorsunuz, artık bitmiştir. Bu rejim yok olmaya mahkumdur ve bunu asla aklınızdan çıkarmayın.

***

Neron’un cımbızlaması:

“Arnavutları isyana teşvik ettiğimi ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir (s.37. Bugün de bununla iftihar ederim. Bana büyük şereftir. (s.1305)”.

Cevabımız:

Bu mevzuda Rıza Nur’a vatan haini denmek istenir. M. Kemal Atatürk Nutku’nda, Rıza Nur’un Arnavutları ayaklandırdığına değinir ve böylece onu kötülemek ister. Halbuki sadece Ittihadcılara karşı ayaklandırmıştır. Hem bu zaten bilinen bir şeydi. Madem vatan hainiydi, o halde neden Vekillik ve Bakanlık verdi? Bunları da geçtik… Bir vatan haini, vatanın menfaatleri riske atılarak Moskova ve Lozan antlaşmalarına gönderilir mi? Bu durumda gönderenin vatan haini olması gerekmez mi? Demek ki amaç farklı… Kurtuluş Savaşı’nda payı olanları gözden düşürmek… Başka açıklaması yok. Ancak biz Rıza Nur’un bu konuda yazdıklarına da yer verelim:

“Devletin mühim işlerinde bulundum, devletin muahedeler (anlaşmalar) gibi en mühim işleri bana havale edildi. Niye edildi? Buna bir de Sıhhiye Vekaletini (Sağlık Bakanlığını) kabul etmeyince, M. Kemal’in bana Sinop’a çektiği telgrafa bakan şaşar kalır. Ben Türk aleyhinde hareket edeyim?!.. Bu mümkün mü? Bunu yanındaki bir Arnavut bile sarahaten söyleyemiyor da, Selanik’li biri, Arnavudun sözünden bir ‘Türk aleyhine’ sözü ilave ederek söylüyor. Felek ne tersine dönmüş!.. Ben ki, ikiyüz yıldır Sinop’lu, ailesi malum, ne anadan, ne babadan kanına hiç bir damla başka unsur kanı karışmamış bir Türk’üm… M. Kemal’in babası malum değil… Hem Arnavutluk isyanının Rumeli’nin elimizden gitmesiyle hiç bir alakası yok. bu ne muğalata?!.

Işte bu adam her şeyde böyledir. Esasen Rumelini elimizden gideren Balkan Harbidir. Balkan Harbi Arnavutluk isyanının bitip, her şeyin hal-i tabiisine avdetinden nice zaman sonra olmuştur. Bu isyan Ittihadcı Hükümetin yolsuzluğuna karşı olmuş, asla Türklüğe karşı yapılmamıştır. Nitekim Meşruiyetten beri Arnavutlar Ittihadcılara birçok isyanlar yaptılar. Ittihadcıların Dahiliye Nazırı Hacı Adil’in yaptığı teskin seyahatinde az kaldı öldürülüyorlardı. Arnavut’ların isyanı bu Hükümete karşı, bir değil, bir çok ve çok zamandan beri geliyordu. O vakit ve sonra kimse de bunları Türklük aleyhine dememişti. Şimdi bunu M. Kemal uyduruyor. Dahası var, ben bu isyanı körükledim, Istanbul’da da halaskarları yaptık. Selanik’te de Galip Paşa ile M. Kemal Halaskarlara dahil oldular. Umumi ve aleni ve askeri bir içtima yaptılar. Hükümet aleyhinde, asiler lehinde bulundular. Demek M. Kemal de Arnavutlarla teşriki mesai etti.

Neticeten o da benim gibi Türklük aleyhine hareket etmiştir ve Rumelinin elimizden gitmesine sebep olmuştur. Bu içtimada M. Kemal bizzat ispatı vücut etmişti. Zaten her böyle vak’ada o, külah kapmak için, Enver Paşa’nın dediği gibi hazırdır. Sonra yine Enver’in Moskova’da bana dediği ve benim de Ankara’ya avdetimde aynen M. Kemal’e tebliğ ettigim ve alemin de bildiği gibi M. Kemal daima orduyu siyasete sokmağa, isyan ettirmeğe çalışmıştır. Hem bunu o vakit yaptığı gibi, daha vahim Harb-i Umumi gibi bir tehlike zamanında da yapmıştır. Asıl hiyanet budur. Hem de sonunda komployu arkadaşlarını yakmak için Enver’e haber vermiştir. Adi casusluk etmiştir.

Ben birçok mücadelata iştirak etmiştim. Buna rağmen bana milli hizmet verilmiş… Demek ki, itiraf ediyorsun ki, mazimde leke ve hizmete mani’ bir şey yoktur… Bu halde bunları nasıl söylüyorsun?!. Belki de bu sözleri ile siyasi mazimi, hayatımı lekeli göstermek istiyor… Öyle ise, hizmet vermek haltını nasıl yaptın, hem ben Arnavutları, Rumeli’ni düşmanlar alsın diye isyan ettirmedim ki. Zalim bir hükümeti devirmek için yaptım ve muvaffak oldum. Bugün de bununla iftihar ederim. Bana büyük şereftir. Demek Türk Milleti için çalışmışım… Hem de canımı dişime alarak. Harb-i Umumi akıbeti Ittihadcıları izale için benim gayretlerimin ne kadar yolunda olduğunu ve benim ne kadar Türkçü ve vatanperver bulunduğumu göstermiştir. Keşki o vakit ki gibi, genç olsaydım da, şimdi de eskilerden daha kanlı zalim ve pek namussuz olan M. Kemal aleyhine milleti isyan ettirseydim, muvaffak olup onu devirseydim. Milleti kurtarsaydım. (…) o vakit Arnavut’lar ecnebi (yabancı) değildi ki, bu devletin teb’ası idi. Alem bilir ki, Arnavut’lar Türk aleyhine kıyam etmediler, istiklal istemediler. “Zalim hükümet istemeyiz. Ittihadcılar çekilsin” dediler. Ve Ittihadcılar devrilince dağılıp evlerine gittiler. (…)

Teşekkür ederim ki, bana müfrit milliyetperver diyor. Iftihar ederim. Kendisi Türk aleyhindedir. Milli Hareket zamanında benim Türkçülük icraatımdan pek sıkılıyordu. Bir şey de demiyordu. Bugün kendisi Türk’ün dinini, dilini, yazısını, adetini, milli müesseselerini, an’anesini her şeyini yıkmakla meşguldür. Bunlar harstır, bir milletin hayatıdır. Bu mu onun milliyetperverliği?!. Hani Türk’ün dinine, edebiyatına, folkloruna, mimari abideleri olan camilerinin ihya ve muhafazasına dair henüz ne yaptı? Soruyorum. Sade hüneri, gayreti, milleti baştan aşağı, fahişe, meful, sarhoş ve mürtekip soyguncu yapmak…

Bu satırları (M. Kemal’in Nutuk’ta yazdıklarını) okuduğum vakit önce kızdım, sonra güldüm. Birgün Paris’te (dönemin Paris Büyükelçisi) Fethi (Okyar) ile konuşuyorduk. Bundan bahsettim. Dedi ki: “Sevinsene… Demek aleyhine ithamlar yapmak istemiş, aramış, taramış, bunu bulabilmiş… Bu nedir ki…” Düşündüm, doğrudur.” (cild 4, sayfa 1303-1306.)

***

Eğer bir hain aranıyorsa, M. Kemal Atatürk’ün komünist Ruslara yazdığı şu mektuba bakmamız yeterli olacaktır:

“Bolşevik kuvvetleri Gürcistan üzerine askeri harekat yapar veyahut takip edeceği siyaset ve göstereceği tesir ve nüfusla Gürcistan’ın da Bolşevik ittifakına dahil olmasını ve içlerindeki İngiliz kuvvetlerini çıkarmak üzere, bunlar aleyhine harekata başlamasını temin ederse Türkiye Hükümeti de emperyalist Ermeni Hükümeti üzerine askeri harekat icrasını ve **Azerbaycan Hükümetini de Bolşevik (Komünist) devletler zümresine ithal etmeyi taahhüt eyler (garanti eder).**”[12]

Sadece Azeri kardeşlerimize mi ihanet edildi?

Batı Trakya’da ezici çoğunluğun Türk olmasına rağmen,

“Bana göre Batı Trakya’nın bize geçmesi zaaftır. Orasını elde tutmak için sarf olunacak kuvvet oradan elde edilecek istifadeye tekabül etmez. Anavatanın selameti için Batı Trakya’dan vazgeçmemiz gerekir. Sorunun gerçek hal çaresi, burasını Yunanistan’a bırakmaktır”[13]

diyen M. Kemal Atatürk’ün, vatan toprağını peşkeş çekmesi bir yana, müslüman kardeşlerimizi Yunanlıların kucağına atması, kimin hain olup olmadığı hususunda bize bir fikir verecektir.

Umarız bu cevap size yeterlidir.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Örneğin; Zariyat Suresi 51/52, Saffat Suresi 37/36.

[2] Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, 3. Baskı, İst. 1977, sayfa 191-192.

[3] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 68.

[4] TBMM ZC, C:3, D:4, 25 Temmuz 1931 (Meclis Tutanakları).

[5] Çetin Özek, Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu, İ.Ü. Yayınları: 1795, Hukuk Fakültesi yayınları: 397, Istanbul 1972, sayfa 128-131.

[6] Remzi Balkanlı, Matbuat Hürriyeti, Yeni Mat. Ankara 1951, sayfa 57-62.

[7] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 134.

[8] Bekir Topaloğlu, İslâm da Kadın, sayfa 241.

[9] Mehmet Dikmen, İslâmda Kadın Hakları, sayfa 204.

[10] Tirmizî, Kader 7, (2141).

[11] Müslim, İman 209 (132); Ebu Dâvud, Edeb 118 (5110).

[12] Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivi: 132/19543, sayfa 13.

Ayrıca bakınız; Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 318.

[13] M. Kemal, Eskişehir-Izmit konuşmaları (1923), Kaynak yayınları, 1993, sayfa 90.

.

**********

.

Son olarak Dr. Rıza Nur’un eserleri

Basılmış olan eserleri:

Fenn-i Hıtan
Serbin Verem Kâzib-î Iltihabisi
Cerhı Unük
Hıtan ve Emrazı Zühreviye
Yeni Usul Hıtan ve Yeni Kıskaç
Hıtanın Hiss-i Tenasüli üzerine te’siri
Sünnetçiler ve Doktorlar
Hıtanda Ibtal-i His
Hıtanda Kan Gelmesi
Fenn-i Cerrahi-i Ortopedi
Sıhhî, Tıbbî makaleler
Belsoğukluğu ve Firengiye Yakalanmamak Caresi Ikinci tabı
Sun’î Nebat ve Hayatın Hıkemî Esasları
Serveti Şahane ve Hakk-ı Millet
Meclisi Mebusanda Fıkralar
Tıbbiyeli Hafiye
Gurbet Dağarcığı
Hürriyet ve Itilaf Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü? Içyüzü
Samson ile Dalile
Janet’in Düğünü
Türkiye’nin Sıhhî Içtimaî Coğrafyası
Sıhhiye ve Muaveneli Içtimaiye Vekâletine Rapor
Türk Tarihi (14 cild)
Şecere-i Türk
Arap Şiirbiliği (El arûz)
Zone Turque etc
Oughouz-Nâmé. (Oğuznâme)
Réponse à M. Pelliyot
Revue De Turcologie
Historie Du Croissant
Şehnâme ve Firdevsi (Şehnâmenin Hulâsası)
Ali Şir Nevâl
Insan, Tesrih, Fizyoloji, Hıfzıssıhha Ikinci tabi, Orta mektepler için

***

Henüz basılmamış olan eserleri (O dönem itibariyle)

Ermeni Tarihi
Türk Şiirinin Evolüsyonu Tarihi ve Analitik Tedkiki
Türk Şiir Biliği Tretesi
Fransız Şiir Biliği
Faust
Minyon
Lâkme
Karmen
Özdemirle Dolun
Hekim Mall Efendi yahu Alafranga mı, Alaturka mı?
El-eczaciyü-n-Nasıh (Usta Eczacı
Leblebici Horhor
El-eczaciyü-n-Nasih Üzerine Izahat
Janet’in Düğünü Partisiyonu
Sinop’da Rıza Nur Kütüphanesi
Paçi Ili Ançi
Ebrece (muhtasar) Türk Tarihi
Ebrece (muhtasar) Türk Şiir Biliği
Namık Kemal Divanı ve Diger Şiirleri
Ikibuçuk Asır Evvelki Türküler ve Notları
Şuküfe-i Muhabbet
Apoşka Na’tı
1919 da Meclisi Mebusan Intihabı, Sinop’da Intihap Dolaşması
Viyana Mektupları
Ikinci Murad Divanı
Şiirlerim (Rıza Nur Divanı)
Gazetelerde Nesredilmiş Makalelerimden Birkaçı
Oğuz Kağan Destanı
Şiir ve Nesir Bütün Eserlerim Hakkında Malumat
Hayat ve Hatıratım
Türkiye’nin Ihyası
Cehennemde Celse
Rıza Nur Zafernâmesi
Rıza Nur Tercii Bendi
Topal Osman

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*