Atalarımız kim?

Atalarımız kim?

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız


Notaras’ın o meşhur sözünün geçtiği Wikipedia sayfası

***

Fatih Sultan Mehmed (rahmetullahi aleyh) Istanbul’u fethettiğinde, Ortodoks olan halk, Katoliklerle birleşmek hususunda ikiye ayrılmıştı. Bizans Başbakanı Notaras, katolik devletlerden askerî yardım alınması yönündeki teklifler üzerine, “Istanbul’da Latin serpuşu (başlığı) görmektense, Türk (Müslüman) sarığını tercih ederim” demişti.[1]

Binaenaleyh, biz; düşmanının bile kendi dindaşına tercih ettiği Fatih Sultan Mehmed’leri Atalarımız biliriz, gavurun şapkasını müslüman milletin başına zorla geçirenleri değil…

 

**********

 

KAYNAK:

[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Loukas_Notaras (Ingilizce)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Loukas_Notaras (Türkçe)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Reklamlar

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

Bu konu, “Osmanlı Devleti dini kullanıyordu, din özgürlüğü yoktu, özgürlük M. Kemal Atatürk ile geldi,  bu ülkede gayr-i müslimlerden ötürü Şeriat ile yönetilemeyiz” diyenlere cevaptır.

Konuyu 25 bölüm halinde paylaşıyoruz…

***

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 1

(Bir avuç toprakta, bir avuç insanı dahi yönetemeyen kemalizm rejimine ithaf olunur.)

***

Üç kıta üzerinde 10-50 derece Kuzey enlemleri ile 10-60 derece Doğu boylamları arasında uzanan Osmanlı devleti, saha ve genişlik itibariyle bir kıta görünümünde olmasına; çeşitli tabiat ve iklim şartlarıyla; tebaasının (vatandaşının) din, dil, mezhep, ırk gibi çok farklı bünyelere sahip bulunmasına rağmen onları, dünya devletlerinden çok azına nasip olmuş bir adaletle idare edebilmişti.[1]

Osmanlı Devleti’nde gayr-i müslimlerin coğrafi dağılışı için iki ayrı tablo çizmek gerekir. Bunlardan biri, gayr-i müslimlerin din ve mezheb bakımından coğrafi dağılışı, diğeri de etnik bakımdan coğrafi dağılıştır. Birinci grup için şöyle bir tablo çizilebilir:

1. Hıristiyanlar

a. Katolikler

Latinler (ayin ve ibadetlerini Latince yapan Avrupa milletleri)

Katolik Ermeniler

Katolik Gürcüler

Katolik Süryaniler

Kildaniler

Maruniler

Kıptiler

Katolik Rumlar

b. Katolik olmayanlar

Ortodokslar (Pavlaki, Thondraki, Selikian, ve Bogomiller)

Gregoryenler

Nasturiler

Yakubiler

Melkitler

Mandeiler

***

2. Museviler

a. Rabbaniler

b. Karailer

c. Samiriler

***

3. Sabiiler

Osmanlı Devleti’ndeki gayr-i müslimlerin din ve mezheb bakımından coğrafi dağılışlarının tafsilatına girmeden onların, etnik bakımdan olan coğrafi dağılışlarını da sadece isim olarak vermek istiyoruz. Buna göre:

1. Rumlar

2. Yunanlılar

3. Bulgarlar

4. Pomaklar

5. Sırplar

6. Hırvatlar

7. Karadağlılar

8. Bosnalılar

9. Arnavutlar

10. Macarlar

11. Polonyalılar

12. Çingeneler

13. Ermeniler

14. Gürcüler

15. Süryaniler

16. Kildaniler

17. Araplar (Maruni, Melkit vs.)

18. Yahudiler

19. Romenler

20. Türkler (Gagavuzlar)

21. Kıptiler

22. Habeşler[2]

Verdiğimiz bu tablolardan da anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti, gerek din, gerek mezheb gerekse ırk bakımından birbirlerinden farklı pek çok unsuru idare ediyordu. Özellikle ulaşım bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında bunca farklı sosyal ve kültürel yapıya sahip insanı idare etmek ve bir arada insanca yaşamalarını temin etmek zannedildiği kadar kolay değildi.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Geniş Bilgi için bk. Şinasi Altundağ, Osmanlı İmparatorluğunun Vergi Sistemi Hakkında Kısa Araştırma, Ankara 1947, sayfa 189.

[2] Geniş bilgi için bk. Yavuz Ercan, Türkiye’de XV ve XVI. Yüzyıllarda Gayr-i müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu, Belleten (1983), XLVII/188, sayfa 1127- 1130.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 2

Gerek arşiv belgelerinden, gerekse yerli ve yabancı diğer kaynaklardan anlaşıldığına göre Osmanlı Devleti ve onun asil unsuru olan Müslüman tebaası (vatandaşı), Müslüman olmayan tebaasının haklarına riayet ettiği gibi, bu hakların kullanılması esnasında ortaya çıkacak bir müdahale, ister bir Müslüman, isterse başka bir gayr-i müslimden gelsin fark etmiyordu. Bu konuda birçok belge ve kanunname maddesi bulunmaktadır. Bununla beraber konuyu daha fazla uzatmadan bir örnekle yetinmek istiyoruz:

7 Receb 972 (9 Şubat 1565) tarihini taşıyan, Rum Beylerbeyi ile Sivas ve Divriği kadılarına gönderilen bir hükümde, Divriği’ye bağlı bir Hıristiyan köyünden Mehmed ile Himmet adında Müslüman iki sipahinin zimmilere (devletin Müslüman olmayan vatandaşı) haksızlık ettikleri ve köylülerden fazla para aldıkları tespit edildiğinden, bu adamların ellerinden bir daha geri verilmemek şartıyla tımarlarının alınması ve zimmilerin haklarının istirdad edilmesi emrolunmaktadır.[1]

Bu hükümden anlaşıldığına göre, sipahilerin, Hıristiyan vatandaşlara yaptıkları haksızlık, anında ortadan kaldırıldığı gibi, kanun gereği kendilerine de bir daha tımar verilmemek üzere büyük bir ceza verilmiştir. Dönemin sosyal ve ekonomik şartları göz önüne alındığı zaman bu cezanın ne denli büyük olduğu anlaşılır.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, nr. 6. sayfa 305.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 3

Benzer bir hüküm de Çorum Beyi’ne gönderilmiştir. 21 Cemaziyülevvel 972 (25 Aralık 1564) tarihini taşıyan bu hükme göre, 3300 akça tımara tasarrufu olan Veled adındaki sipahi, reayaya (halka) zarar vermek ve onlara haksızlık etmek suretiyle yetkilerini aşıyormuş. Durumu, müfettiş kadılar tarafından sabit görüldüğünden, yaptığı haksızlığa uygun bir ceza olarak, kendisinin İstanbul’a gönderilmesi ve kürek cezası ile cezalandırılması emredilmektedir.[1]

Bu arada Trabzon’da yaşayan Ermeni vatandaşların şikayetleri, muhtemelen bir mezheb farklılığını gündeme getirmiş olmalıdır. Buna göre şikayet sahipleri, eskiden beri kilise ve okullarında hem ayinlerini icra ediyor, hem de çocuklarını okutuyorlarmış. Bu şikayetleri yerinde bulan ilgililer, onların haklarını koruma hususunda gerekenleri yapmaktan geri kalmamışlardı.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, no. 6, sayfa 251.

[2] “Medine-i Trabzon reayalarından haraç-güzar olan Ermeniyan taifelerinden Girg (?) ve keşişleri Evans ve tevabileri bi-isrihim meclis-i şer’-i ile ayinlerimizi icra ve çocuklarımızı ta’lim ve taallum ettirmeye hala medine-i mezburda mütemekkin Ermeni Karabaşısı Kirkor ve Dedeoğlu Kirkor ve terzi Ovak (?) kendi zu’m-i bâtıl ve fasidleriyle hile-i batılalarından bizleri öteden beri ve ma’bedleriniz olan kenise (kilise) ve tamilhanelerimizede ayinlerimizi icradan men’ ve def’ ve fuzuli ızrar ve taleb-i raşvet daiyesinde olmalarıyla ber nehc-i şer’i lede’s-sual taaddilerinin men’ ve ref’i metlubumuz dediklerinde mesfur Karabaş ve tevalilerine lede’s-sual ayinlerini keniselerinde ve talim-hanelerinde rahiblerini ikrar etmeleriyle kenise-i mezkur ve talimhanelerinde ayinleri üzre icra etmeden men ve ref’ etmemeleri ile tenbih olunup, ba’dezin vechen mine’l-vücuh taaddi etmeyüp ayinlerini icar eylemek içün ber mucib-i fetvay-ı şerif izin ve ruhsat verildiği ma-vaka bi’t-taleb ketb ve ita olundu.”

(21 Zilhicce 1243), TSMA, Trabzon 1957, vr, 25b.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 4

***

Gayr-i müslimlere müsamaha, Osmanlı’nın devlet politikasının en önemli özelliğidir. Bu politikaya devletin kuruluşundan itibaren riayet ediliyordu. Bu bakından, Osmanlılar’ı sevmemekle birlikte Gibbons, aşağıdaki sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Evvelki Osmanlıları, Bizanslılar ve Balkan Yarımadası’ndaki sair unsurlarla mukayese ettiğimiz zaman, Osmanlıların da Hıristiyan kitlesini tebaa edinen Orhan, zorla din değiştirme teşebbüsünde bulunmayacak kadar akıllı idi.”[1]

Orhan Gazi, bundan başka türlü de davranamazdı. Zira mensubu bulunduğu din ile babasının uygulamaları, farklı bir muameleye rıza göstermezlerdi.

Aynı müellif, Osman Gazi için de şunları söyler:

“Mutaassıp tabiri dini gayret ile müteheyyic olmak (heyecana gelmek) ve dinini hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak” manasına alınırsa Osman mutaassıptı. Fakat ne kendisinin ne de doğrudan doğruya haleflerinin müsamahakarlığına söz yoktur. Eğer bunlar, Hıristiyanlara eza etmeye kalkışmış olsaydı, Rum kilisesi, yeni bir hayat nefhasına mazhar olacak ve Osman, Osmanlı ırkını meydana getiren yeni mühtedileri kazanamayacaktı.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 58.

[2] Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 38.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 5

Hıristiyan dünyada, değil başka dinden olanlar, aynı dini farklı mezheblerine bağlı olan insanların bile ölümden kurtulamadığı bir dönemde Osmanlı diyarında insanlar, ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı. Nitekim yine Gibbons, bu konuya temasla:

“Yahudilerin toptan öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseler barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz edilemez ki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini (prensibini) temel taşı olmak üzere vaz’etmiş (koymuş) ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı (işkencesi) ve Engisizyona resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve bakış içinde yaşıyorlardı” der.

 

**********

 

KAYNAK: Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, sayfa 63.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 6

Osmanlı dönemi günlük hayatını çok parlak ve canlı tasvirlerle bize aktaran Raphaela Lewis, Osmanlıların, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı olan muamelesini şu ifadelerle dile getirir:

“Osmanlı idaresinin insani yönünü ortaya koyan bir faktör de şudur: Kendi idaresi altında yaşayan Hıristiyan ve Museviler vergilerini zamanında verdikçe ve Müslümanları kızdıracak kışkırtıcı bir harekette bulunmadıkça onlara en güzel bir şekilde muamele etmek”[1]

Bu ifadeler, aslında sadece Hıristiyan ve Museviler için değil, Müslümanlar için de geçerlidir. Zira herhangi bir Müslüman, vergisini vermediği veya başka dinden olan birisine hakaret edip onu rencide ettiği zaman aynı cezaya çarptırılırdı.

 

**********

 

KAYNAK:

[1] Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat, trc. Mefkure Poroy, İstanbul 1973, sayfa 39.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 7

İslam araştırmaları sahasında büyük bir mütehassıs (uzman) olarak kabul edilen Brockelmann ise Osmanlı müsamahasına şu ifadelerle temas eder:

“Müslüman Türkler, fetihleri esnasında isteselerdi Hıristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önce dedeleri, kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse o da eski dini gelenekle tanınmış İslami devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortodoks Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanıdı. Hatta o, Hıristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu arttırdı bile.”

 

**********

 

KAYNAK:

C. Brockelmann, İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, tercüme eden Neşet Çağatay, Ankara 1964, cild 1, sayfa 258.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 8

Osmanlı idaresi, vatandaşı bulunan gayr-i müslimlerin sadece din, gelenek, örf ve eğitim gibi konulara hasredilen hürriyetlerini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onların, ekonomik bakımdan da refah düzeyi yüksek bir yaşantıya sahip olmalarını hedeflemişti. Hatta bu sebepledir ki, Hıristiyanlar çalışmıyor ve alışveriş yapmıyorlar diye Pazar gününe tesadüf eden semt pazarının gününü, başka bir gün ile değiştirmek suretiyle onların mağdur olmalarını önlemeye çalışıyordu.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), C. Belediye, nr. 1592.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 9

Osmanlılar, idareleri altında bulunan milletlerin iç yapılarına (din, örf ve adet) müdahalede bulunmazlardı. Bu yüzden azınlıkların muhtariyeti, günümüz dünya ülkelerindeki azınlıklardan birçoğununki ile mukayese edilmeyecek durumda idi. Herkes kendi dininin icaplarını en ufak bir engelle karşılaşmadan yerine getirebiliyordu. Şark Ortodoks mezhebindeki Hıristiyanların can ve mal güvenliği emniyet altında idi. Onlar, tamamiyle Patriğe bağlı idiler.

O, piskoposları azledebiliyor, suç işleyen Hıristiyanları cezalandırabiliyordu. Nitekim 14 Cemaziyelahir 1016 (6 Ekim 1607) tarihli İstanbul, Galata, Haslar ve Üsküdar kadılarına yazılan bir hükümden bu husus açıkça anlaşılmaktadır.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme defteri, no. 76, sayfa 9.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 10

Osmanlı Beyliği, fethettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak ve yaşantılarına karışmayarak vicdan hürriyetine saygı gösterdiği gibi daha önceki idarecileri tarafından ağır vergiler altında ezilmiş bulunan Müslüman olmayan vatandaşından belli bir vergi (cizye) almakla yetiniyordu. Devlet, kanunlara aykırı olan keyfi hiçbir muameleye müsaade etmiyordu. Nitekim 1595-1640 yıllarını ihtiva eden kronolojisinde Kemahlı Rahib Grigor, Sultan I. Ahmed’den bahsederken aynen şu ifadeleri kullanır:

“Sultan Ahmed sulhsever, şefkatli, dindar ve Hıristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi. Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçası vergisin tabi’ kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada (başka), sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah, papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı.”[1]

Bu anlayış ve hareket tarzlarından dolayıdır ki, Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemeleri ve fethedilen bölge halkının bu yeni idareyi kendi idarelerine tercih etmelerine sebep olmuştur. Gerçekten, gerek Sultan II. Murad, gerekse oğlu Fatih Sultan Mehmed zamanında Müslüman olmayan birçok vatandaş, gördükleri hizmet karşılığı birçok vergiden muaf tutularak onların daha az mali mükellefiyetle karşı karşıya gelmelerini sağlamıştı. Nitekim 11 Cemaziyelahir 869 (17 Mayıs 1456) tarihini taşıyan bir ferman, derbent bekleyen yirmi kadar Hıristiyan’ın haraç, ispenç, koyun adeti, konak ve hisar yapmak, ula ve suhreden muaf olduklarını göstermektedir.[2]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hrand D. Andreasyan, “Bir Ermeni Kaynağına Göre Celali İsyanları”, Tarih Dergisi (1962-1963), XIII/17-18, 29.

[2] Topkapı Saray Müzesi Arşivi, no. 10737/1.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 11

(Biz değil, Amerikalı tarihçi söylüyor… O da mı yobaz? Hani özgürlük M. Kemal ile gelmişti?? M. Kemal, bırak müslüman olmayanlara bu hakları vermeyi, müslümanları şapka muhalifi diye asıyordu. Bu mu özgürlük??)

***

Benzer uygulamalarla ilgili, ilk dönem Osmanlı kaynakları (Aşık Paşazade, Neşri gibi) ile arşiv belgelerinde epey bilgi bulunmakla birlikte biz, Hıristiyan bir müellifin bu konudaki sözlerine yer vermek istiyoruz:

“Yirmi muhtelif ırka mensup halk, Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman)’ın hakimiyeti altında, sızıltısız, gürültüsüz, yaşadılar. Reayanın, Müslüman olmayanlar dahil, arazi sahibi olmalarına cevaz verildi. Buna mukabil onlara bazı mükellefiyetler yükledi. Birçok Hıristiyan, vergileri ağır ve adaleti kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Türkiye’ye gelip yerleştiler.”[1]

Osmanlı’nın hoşgörü ve müsamahasını ortaya koyan 17 Cemaziyelahir 1222 (22 Ağustos 1807) tarihli bir arşiv belgesi,[2] bu devletin, Hıristiyan din adamlarının kendi dindaşları arasında faaliyet gösterebileceğine, sadaka toplayabileceğine işaret ettiği gibi, bu insanlardan herhangi bir verginin alınmayacağını da emretmektedir. Tur-i Sina keşiş ve rahiplerinden bahseden bu belgeye göre bunlar, dindaşlarından sadaka toplayabilmek için memleketi dolaşacaklardır. Kendilerinden baç, haraç vs. gibi vergilerin alınmaması gerektiğini ifade eden belgeye göre gerek kadı, gerek mirmiran, gerek mütesellim ve gerekse diğer yetkililerden hiç biri bunlara müdahalede bulunamayacaktır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Fairfax Downey, Kanuni Sultan Süleyman, Tercüme: Enis Behiç Koryürek, İstanbul 1975, sayfa 99.

[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) C. Adliye, no. 125.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 12

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Bosnalı Hırıstiyanların yeni kiliseler inşasına izin verilmesinden dolayı Osmanlı Sultanına gönderdikleri Sırpça teşekkür mektubu görülmektedir.

***

Hani özgürlük yoktu? Hani Osmanlı Devleti’nde din kullanılıyordu?

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 16 Nisan 1853, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 4860_5

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 13

***

***

Bosna’da üç adet manastır müdürünün yeni kiliseler inşasına izin verilmesinden dolayı Osmanlı Sultanına gönderdikleri Sırpça teşekkür mektubu görülmektedir.

***

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 20 Mayıs 1853, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 4860_4.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 14

Bosna’nın Yenipazar şehrindeki kilise inşaatının tamamlanması için hazine tarafından yardım yapılmasını emreden Sultan Abdülaziz Han’ın fermanı

***

“Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki Enmile-pîrâ-yı ta‘zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle evrâk-ı melfûfe manzûr-ı şevketmevfûr-ı cenâb-ı şehinşâhî buyurularak yine savb-ı sâmî-i Sadâret-penâhîlerine iâde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân Hazreti veliyyü’l-emrindir.”

***

Devletçe yapılan yardımdan dolayı Hırıstiyan ahalinin Sırpça teşekkür mektubu

***

 “Atûfetlü efendim hazretleri

Yenipazar sancağında kâin Taşlıca kazâsına tâbi‘ Princan mevki‘inde ahâlî-i Hırıstiyan tarafından inşâ olunan kilisenin ikmâl-i noksânı içün atıyye-i seniyye olarak mahallî mal sandığından verilmiş olan akçadan dolayı teşekkürü mutazammın ahâlî-i merkûme cânibinden tanzîm kılınan mahzar ile kazâ-i mezkûr Meclis-i ıdâresi’nin mazbatası gönderildiğine dâir Bosna vilâyeti vâlîsi devletlü paşa hazretlerinin vürûd eden tahrîrâtı mücerred manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı cenâb-ı cihânbânî buyurulmak üzre mahzar ve mazbata-i mezbûre ile berâber arz u takdîm kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.”

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülaziz Han, 2 Şubat 1872, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) İ. Hâriciye 15049.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 15

Sultan 1. Ahmed Han’in Boğdan voyvodasına vladika, metropolit ve papazların ibadetlerine karışılmaması hakkındaki hükmü

***

 Ey kemalistler, ders alın…

***

Boğdan voyvodasına hüküm ki

Vilâyet-i Boğdan’da vâkı‘ olan vladika ve metropolid ve sâyir papasları kadîmden âyîn-i bâtılları üzre kenîsâlarında ve ol cânibin re‘âyâlarına vâkı‘ olan husûsların göregelmişken ve manastırları dahı zabt edüp âharın alâkası ve müdâhalesi yoğiken hâliyâ âyînleri üzre mâbeynlerinde olan ruhbânlıklarına hâricden dahl olunduğun bildirüp mukaddemâ emrim dahı verilmekle istid‘â-yı inâyet eyledikleri ecilden min-ba‘d kadîmden olagelene muhâlif re‘âyâ ve berâyâya zulm ü teaddî olunduğuna rızâ-yı hümâyûnum yokdur. Olageldiği üzre amel olunmak emr edüp buyurdum ki:

Vardukda, emrim üzre âmil olup min-ba‘d vilâyet-i mezbûrda olan kenîsâlardaki vladika ve metropolid ve sâyir papasları âyîn-i bâtılları üzre düşen husûsların görüp min-ba‘d olagelene muhâlif mâbeynlerinde olan umûrlarına hâricden kimesneyi müdâhale etdirmeyesin ve Rum patrikânı tarafından dahı dahl olunup rencîde ederler imiş onlar dahı kadîmden müdâhale etmemekle min-ba‘d olagelmişe muhâlif kimesneye iş etdirmeyesin.

[Tarih: 1026 / 1617]

***

Günümüz Türkçesi’yle:

Boğdan Voyvodasına hüküm ki:

Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini bu güne kadar yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki:

Bundan böyle vladika, metropolit ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiç bir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.

 

**********

 

KAYNAK:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), Mühimme Defteri 82, hüküm 87.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 16

Osmanlı topraklarında yerleşmek isteyen gayrimüslimlerin Knin, Podgoriye, Lika, Karin ve Bukoviçe’de iskân edilmelerine dair belge

***

Günümüz Türkçesiyle:

Osmanlı topraklarındaki Knin Kalesi yakınlarına gelip, hane başı her yıl devlete vergi vermek ve içlerine subaşı sokulmamak kaydıyla iskân olunmak için yer talep eden gayrimüslimlere Podgoriye, Lika, Karin ve Bukoviçe nahiyelerinde fazladan bulunan yerlerden birer miktar yer verilip iskân edilmeleri için Klis beyine gönderilen hüküm.

***

Eski Türkçe ile:

Klis beyine hüküm ki

Dâru’l-harbden Isterin kâfirlerinden iki yüz hâne gelip Kale-i Knin kurbunda konup hâneden hâneye her yıl mîrîye ikişer filori ve beylere hâneden hâneye otuzar akçe vergi verip; içlerine subaşı girmemek şartıyla yine dâru’l-harbden Kale-i Bihke ovasından ve civarından sekiz yüz hâne gelir deyu temekkünleriyçin yer taleb etdikleri ve Obrovaca Kalesi kurbunda Podgoriye Nahiyesi’nde ve Gradliçe’ye tâbi Lika Nahiyesi’nde ve Karin ve Bukoviçe Nahiyelerinde eski sahiblerinden ziyade olan yerlerden ifrâz olunup mezbûrlara verilmek münasib olduğu ilâm olunmağın buyurdum ki

Vusûl buldukda, zikrolunan nahiyelerden vâki olan yerlerden eski sahiblerine kifâyet mikdarı yer tayin edip ol dâru’l-harbden gelenlere şart-ı mezbûr üzere birer mikdarı yer verip ve hırâset etdirip temekkün etdiresin.

Fî 21 Ca. sene 976/ [11 Kasım 1568]

 

**********

 

KAYNAK:

A. DVNS. MHM. d [Mühimme Defterleri], no: 7, hüküm no: 2468.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 17

 İrlanda’da meydana gelen kıtlık sebebiyle Osmanlı Devleti’nin (Sultan Abdülmecid Han) yaptığı yardımdan dolayı ülkenin soyluları, ileri gelenleri ve halkının gönderdiği teşekkür mektubu [solda]. Drogheda United futbol kulübünün Ayyıldız’lı amblemi [sağda]

***

 Mektup:

“Bizler İrlanda’nın soyluları, ileri gelenleri ve halkı olarak; Osmanlı Padişahı’na, yaşadığımız kıtlık felaketi sebebiyle yaptığı cömertçe yardımdan dolayı şükran ve minnetlerimizi sunuyoruz. İçinde bulunduğumuz ölüm ve açlık tehdidinden kurtulmak için diğer ülkelerin yardımına başvurmamız kaçınılmaz olmuştur. Osmanlı Padişahı’nın bu yardım çağrısına verdiği cömertçe cevap Avrupa devletlerine de örnek olmuştur. Bu isabetli davranış sayesinde pek çok kişi ferahlamış ve ölümden kurtulmuştur. Onlar adına teşekkürlerimizi sunuyor ve bizlerin başına gelen bu sıkıntıların, Osmanlı Padişah’ı ve ülkesinin başına gelmemesi için dua ediyoruz.”[1]

Lozan’da bizimle alâkalı müzakereler yapılırken Yahya Kemal de orada imiş. Avrupalı bütün delege ve temsilciler bizim aleyhimize oy verirken, sadece İrlanda temsilcisi her oylamada bizim lehimize parmak kaldırıyormuş. Bu durum şairimizin dikkatini çekmiş ve bir fırsatını bulup kendisine; “Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullanıyorsunuz; bunu niçin yapıyorsunuz?” diye sormuş. İrlandalı Yahya Kemal’in yüzüne şöyle bir bakmış ve; “Böyle yapmaya mecburum. Benim gibi her İrlandalı da buna mecburdur. Biz bir yandan açlık ve kıtlıktan kırılıp, bir yandan salgın hastalıkla boğuşurken (1845-1849) diğer Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin Osmanlı dedeleriniz, yardım olarak hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdiler. O zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. Siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu çok iyi hak ediyorsunuz!” diye cevap vermiş… Ayrıca Drogheda’nın Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey de, şehir ambleminin Osmanlı hilâl ve yıldızı olduğunu hatırlatarak “Şükran plâketimiz, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır, ümidindeyim. Dostumuz Türkiye’yi en kısa sürede Avrupa Birliği içinde görmek istiyoruz.” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk halkına ve Osmanlı Devletine minnettar olduklarını vurguladı.[2]

İrlanda’ya Osmanlı yardımının etkisi öylesine büyük olmuş ki Şehrin ve ülkenin ünlü futbol kulübü Drogheda United’ın simgesinde de ayyıldız kullanılmış.[3]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sultan Abdülmecid Han, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, (BOA.), İ. Hâriciye, Millî Emlak’tan Devralınan Belgeler, No:12, [1847], Fotoğraf (solda).

[2] Aylık ilim ve kültür dergisi “Sızıntı”, Safvet Senih, İrlandalıların Osmanlılara Teşekkürü, Ekim 2007, Yıl: 29, Sayı: 345.

[3] Fotoğraf (sağda).

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 18

Cava hükümdarının Osmanlı vatandaşlığına geçme talebi üzerine, talebin yerinde araştırılması için güvenilir bir memurun görevlendirilmesi ve yapılan araştırmanın sonucuna göre isteğin değerlendirilmesi hakkında karar

***

(Yabancı “Hükümdar” bile Osmanlı devletine vatandaş olmak ister, bizim kemalistler de (haşa) ağız dolusu söver)

Cava hükümdarının Osmanlı vatandaşlığına geçme talebi üzerine, talebin yerinde araştırılması için güvenilir bir memurun görevlendirilmesi ve yapılan araştırmanın sonucuna göre isteğin değerlendirilmesine karar verilir.

Atûfetlü efendim hazretleri

Bilâd-ı Cava hükümdarı tarafından atebe-i ulyâ-yı hazreti Hilâfet-penâhîye olarak vârid olan arîza iktizâ-yı emr u irâde-i seniyye-i cenâb-ı pâdişâhî üzre terceme etdirilerek ve getiren âdemin ifâdâtı dahi kaleme aldırılarak Meclis-i Vâlâ’ya havâle olunmasıyla ol bâbda kaleme alınan bir kıt‘a mazbata melfûf kâğıd ile beraber manzûr-ı âli buyrulmak içün takdîm kılındı. Me’âl-i mazbatadan müstefâd olduğu vechile hükümdâr-ı müşârun-ileyh sâye-i ihsân-vâye-i hazreti şâhânede tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyye şerefine mazhariyyet emel ve arzûsunda bulunmasıyla is‘âf-ı niyâzı muvâfık-ı şân-ı şevket-nişân-ı hazreti pâdişlâhî olup ancak böyle bir hükûmet hakkında şu derece iş‘âr ve ifâde ile icrâ-yı levâzım-ı metbû‘iyyet muvâfık-ı usûl olamayacağından işbu arîzasına îcâbı vechile cevâb sûretiyle tahrîrât yazılarak gelen âdemleri Yemen vâlisi devletlü paşa hazretlerine terfîkan Yemen’e gönderilip ve oradan dahı devletce sıfât-ı resmiyyesi olmayarak yanlarına bir münâsib me’mûr katılup hükümdâr-ı müşârun-ileyh cânibine irsâl ile keyfiyyât-ı mevcûdesi ve derece-i maksad ve niyeti lâyıkıyla öğrenilip iş‘ârı vechile cihet-i irtibât ve tâbi‘iyyete niyet-i sahîhası anlaşıldığı hâlde onun üzerine şerâyit-ı tâbi‘iyyete dâ’ir ruhsat-ı lâzıme ve kâfiye ile bir mu‘teber ve mu‘temed âdemi alınarak bu tarafa vürûd ile

keyfiyyetine ma‘lûmât-ı yakîniyye istihsâl olundukdan sonra iktizâ-yı hâlin icrâsı ve me’mûr-ı merkûma i‘tâsı lâzım gelecek ta‘limât bu tarafda kaleme alınarak manzûr-ı âli buyruldukdan sonra müşârunileyh hazretlerine verilmesi ve gelen âdemlerinin hîn-i avdetlerinde yevmiyeleri kat‘ olunacağından buna mukâbil masârif-i seferiyyelerine medâr olmak üzre cânib-i Hazîne-i Celîle’den münâsibi mikdâr harc-ı-râh ihsân buyrulması tezekkür olunmuş ve bu adam vâlî-i müşârun-ileyh hazretlerini götürecek vapura irkâben Mısr’a gönderilmek üzre yanında bulunan on bir nefer tevâbi‘iyle kendisine yol harclığı olarak on beş bin guruş mıkdarı atiyye-i seniyye ihsân buyrulması ınâyet-i cihân-şumûl-i cenâb-ı

Hilâfet-penâhîye şâyân olacağı tahattur kılınmış ise de ol bâbda her ne vechile emr u fermân-ı Hazreti cihân-bâni müte‘allik ve şeref-sudûr buyurulur ise mantûk-ı celîli üzre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.

Fî 16 Safer [12]68.

***

Marûz-ı çaker-i kemineleridir ki

Enmile-zîb-i ta‘zîm olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikr olunan mazbata ve kâğıd manzûr-ı şevket-mevfûr-ı hazreti pâdişâhî buyrulmuşdur. İstîzân-ı sâmi-i Sadâret-penâhîleri vechile arîza-i mezkûreye cevâb sûretiyle tahrîrât yazılarak gelen adamlar vâlî-i müşârun-ileyh hazretlerine terfîkan Yemen’e gönderilip ve oradan dahi devletce sıfât-ı resmiyesi olmayarak yanlarına bir münâsib me’mûr katılıp hükümdâr-ı müşârun-ileyh cânibine irsâl ile ber-minvâl-i muharrer keyfiyyetine ma‘lûmât-ı yakîniyye istihsâl olundukdan sonra iktizâ-yı hâlin icrâsı ve me’mûr-ı merkûma i‘tâsı lâzım gelecek ta‘lîmât bu tarafda kaleme alınarak manzûr-ı âlî buyruldukdan sonra müşârun-ileyh hazretlerine verilmesi ve gelen adam vapur-ı mezkûra irkâben Mısr’a gönderilmek üzre yanında bulunan tevâbi‘iyle

kendüsine ol mikdar atiyye-i seniyye i‘tâ olunması müte‘allik ve şeref-sudûr buyrulan emr u irâde-i seniyye-i cenâb-ı şehinşâhî muktezâ-yı münîfinden olarak mezkûr mazbata ve kağıd yine savb-ı âli-i âsafîlerine i‘âde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’l-emrindir.

Fî 17 Safer [12]68 / [12 Aralık 1851], Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), İ. Meclis-i Vâlâ 7706.

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 12 Aralık 1851, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), İ. Meclis-i Vâlâ 7706.

Belge; Fotoğraf. Bizdeki belgenin kalitesi düşük olduğundan pcteknik.net’ten aldığımız aynı belgeyi yüksek kaliteli olarak istifadenize sunduk.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 19

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ kararı

***

(Emirde, “müslüman muhtaçlar” denilmeyip sadece “muhtaçlar” ibaresinin yer alması, yardımda müslim ve gayr-i müslim ayrımı yapılmadığını göstermektedir.)

***

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ’da karar alınmıştır.

***

Meclis-i Vükelâ müzâkerâtına mahsûs zabıtnâme

Tarihi: 17 Cumâde’l-ûlâ sene [1]335

11 Mart sene [1]333

Hulâsa-i Meâli Kararı

Beyrut ve Cebel-i Lübnan’ın muhtâcîn ahâlîsini it‘âm ve eytâmhâneleri idâre içün umûmî matbahlar küşâdı ve erzâk tevzî‘i zımnında seferberlik tertîbinden Beyrut Vilâyetine iki bin ve Cebel-i Lübnan’a sekiz bin lira verilmesi ve keyfiyetin Harbiye ve Dâhiliye nezâretlerine tebliği tezekkür kılındı.

[12 Mart 1917], Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), MV 207/17

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan V. Mehmed Reşad Han, 12 Mart 1917, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), MV 207/17.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 20

Kırım’ın Kerc şehrinden hicret edip sığınma talebinde bulunan yahudilerin, Osmanlı Devleti’nde yaşayan diğer yahudilerle mezhep farkllıklarından dolayı, hahamları kendilerinden olmak üzere kabullerinin uygun görüldüğüne dair ferman

***

 Atûfetlü efendim hazretleri

Kerc’den bu tarafa hicret etmiş olan Yehûd cemâ‘atinin teba‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları ve umûr-ı mezhebiyyece bura Yehûdîlerinden farkları olduğundan ayrıca bir sınıf i‘tibâr olunmaları istid‘âsına dâir i‘tâ etmiş oldukları arzuhâlin tercemesi meşmûl-i nazar-ı şevket-eser-i hazreti şehriyârî buyrulmak içün arz u takdîm kılındı. Cemâ‘at-i mezkûrenin burada bulunan Yehûd milletiyle mezhebce farkları olduğundan hahamları kendülerinden olmak ve mu‘âmelât-ı sâ’irede Zabtiye müşîri devletlü paşa hazretlerinin taht-ı idâresinde bulunmak üzre kendülerinin tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları muvâfık-ı emsâl görünüyor ise de yine her ne vechile emr u irâde-i seniyye-i hazreti mülûkâne müte‘allik ve şeref-sünûh buyrulur ise ana göre hareket olunacağı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim.

Fî 4 Z. sene [12]72

***

Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Enmile-zîb-i ibcâl olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikr olunan terceme manzûr-ı âlî-i cenâb-ı mülûkâne buyrulmuş ve istîzân buyurulduğu vechile cemâat-i mezkûrenin hahamları kendülerinden olmak ve mu‘âmelât-ı sâ’irede müşîr-i müşârun-ileyh hazretlerinin taht-ı idâresinde bulunmak üzre kendülerinin tâbi‘iyyet-i saltanat-ı seniyyeye kabûl olunmaları müte‘allik ve şerefsudûr buyrulan emr u irâde-i seniyye-i hazreti pâdişâhî iktizâ-yı celîlinden bulunmuş ve mezkûr terceme yine savb-ı sâmî-i âsafîlerine i‘âde kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’lemrindir.

Fî 5 Z. [12]72 / [7 Ağustos 1856], BOA. I. Hâriciye 6857.

 

**********

KAYNAK: Sultan Abdülmecid Han, 7 Ağustos 1856, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), I. Hâriciye 6857.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 21

Kırım’ın Gözleve, Sivastopol ve Kerc şehirlerinde bir kısım halk Rusya korkusuyla Osmanlı Devleti’ne iltica etmek isteyen mültecilerin ulaşımı ve yerleştirilmelerini düzenlemek için oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan mazbata

***

(Dünya’ya, bilhassa kemalistlere insanlık dersi)

Kırım’ın Gözleve, Sivastopol ve Kerc şehirlerinde bir kısım halk Rusya korkusuyla Osmanlı Devleti’ne iltica etmek niyetindedirler. Mültecilerin ulaşımı ve yerleştirilmelerini düzenlemek için oluşturulan komisyon tarafından hazırlanan mazbatada şu görüşler yer almaktadır:

“Bu halkın iltica taleplerinin kabulü uygundur. Mülteciler memleketlerindeki emlak ve varlıkları nı terk edeceklerinden, hangi milletten olursa olsun, kendilerine yeni mesken, ziraat aleti ve yiyeceklerinin sağlanması için Dobruca ve başka yerlerde arazi ve emlaklar ücretsiz tahsis edilecektir.”

Atûfetlü efendim hazretleri

Gözleve ahâlîsinden ekseri ve Sivastopol ve Kerc taraşarından dahi ba‘zıları, mesele-i hâzırada Rusyaluyu dil-gîr etmiş olmalarıyla yerlerinde kalmakdan havf u telâş ederek hicret emelinde bulundukları ve bu bâbda düvel-i müttefika taraşarından dahi ifâdât vukû‘ bulduğu cihetle bunların sûret-i nakl ü iskânı husûsuna dâ’ir mahsûs komisyon akdiyle kaleme alınan mazbata Meclis-i Meşveret’de kırâ’et olunup melce’ ü penâh-ı hâcet-mendân olan sâye-i Hilâfetpîrâye-i hazreti pâdişâhîye ilticâ arzûsunda bulunan ahâlî-i merkûmenin kabûlü meşmûl-i cihân olan merâhim ve eşfâk-ı seniyyeye muvâfık olacağından ve bunlar mahallerinde bulunan akâr ve emlâk ve sermâyelerini terk ile hicret edecekleri cihetle haklarında her dürlü müsâ‘adât-ı celîle ve a‘tâf-ı aliyye-i hazreti mülûkâne bî-dirîğ ve şâyân buyrulmak lâzım geleceğinden, hicret edecek ahâlî her ne milletden olur ise olsun âsâr-ı merhamet ve ınâyet-i seniyye-i cenâb-ı şehinşâhîden hisseyâb olmak ve sâye-i mekârim-vâye-i milkdârîde yeni başdan mesken ve me’vâ tedârikiyle esbâb-ı zirâat ve ta‘ayyüşleri tanzîmkılınmak içün Dobruca’da ve sâir münâsib yerlerde kendülerine lüzûmu olan arâzî ve emlâkin taraf-ı Devlet-i Aliyye’den meccânen tahsîs ve i‘tâ ve hayvânâtca ve tohumca ve sâ’ir levâzımâtca dahi mu‘âvenât ve müsâ‘adât-ı sâ’ire-i muktezıye icrâ olunmak üzre ahâlî-i merkûmeden bu arzûda bulunanların bir ân evvel hüsn-i tedbîr ile Balçık Iskelesi’ne nakl ü ihrâcları sûretinin ve ber-mûceb-i mazbata müteferri‘âtının sür‘at-i icrâsı beyne’l-huzzâr dahi tasvîb kılınmış olup çünki mu‘âhede-i umûmiyye tasdîknâmelerinin mübâdelesi zamânı takarrüb ederek ahâlî-i merkûmenin ise ondan sonraya bırakılması münâsib olmayacağından vaktin ziyâde darlığı cihetiyle bunlar tasdîknâmelerin mübâdelesinden evvel mahallerinden çıkarılmak için mahâll-i merkûmeden naklolunacak Asâkir-i Şâhâne ile berâber ahâlîden istekli olanların birlikde gelmeleri esbâbının mukaddemâtına teşebbüs olunmuş olmağın gerek esâs-ı mâdde ve gerek teferruât-ı meşrûhası hakkında her ne vechile emr u fermân-ı merâhim-beyân-ı cenâb-ı mülûkâne müte‘allik ve şerefsudûr buyrulur ise muktezâ-yı âlîsi icrâ olunacağı ve mezkûr mazbata berâber olan evrâk ile manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı hazreti şehinşâhî buyrulmak için arz u takdîm kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîmine mübâderet olundu efendim.

Fî 18 fi. sene [12]72

***

Ma‘rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki

Resîde-i dest-i i‘zâz olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle zikrolunan mazbata ve evrâk manzûr-ı me‘âlî-mevfûr-ı cenâb-ı pâdişâhî buyrulmuşdur. Gerek esâs-ı mâdde ve gerek teferru‘ât-ı meşrûha münâsib ve yolunda görünmüş olmasıyla tasvîb ve istîzân buyurulduğu üzre iktizâlarının sür‘at-i icrâsı müte‘allik ve şeref-sudûr buyrulan emr ü irâde-i seniyye-i hazreti mülûkâne muktezâ-yı

münîfinden olarak mârru’l-beyân mazbata ve evrâk yine savb-ı âlî-i âsafîlerine iâde ve tesyîr kılınmış olmağla ol bâbda emr u fermân hazreti veliyyü’l-emrindir.

Fî 19 fi. sene [12]72 / [25 Nisan 1856], BOA. I. Meclis-i Mahsûs 266

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan Abdülmecid Han, 25 Nisan 1856, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), I. Meclis-i Mahsûs 266.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 22

Hıristiyan memleketinden kalkıp, Osmanlı’ya iltica eden 3 Rum hakkında belge

***

Bulgaristan’ın Göklen köyü halkından ve Rum milletinden üç kişi, Bulgarlardan gördükleri mezâlim ve baskı sebebiyle Dolen mıntıkasında bulunan Ayvaztepe Karakolu’na giderek Osmanlı Devleti’ne iltica etmişlerdir.

***

Başkitâbet’e Dokuzuncu Fırka-i Hümâyûnları Kumandanlığı’ndan şifre Bulgaristan’ın Göklen karyesi ahâlîsinden ve Rum milletinden üç şahsın emâret Bulgarlarından gördükleri mezâlim ve tazyîkâta binâ’en hatt-ı imtiyâzın Dolen mıntıkasında kâ’in Ayvaztepe karakoluna ilticâ ve zîr-i cenâh-ı müstelzimü’l-felâh-ı saltanat-ı seniyyeye arz-ı dehâlet etmeleriyle hükûmet-i mahalliyeye teslîm olundukları ma‘rûzdur. Fermân.

Fî 12 Şa‘bân sene [1]324 ve fî 17 Eylül sene [1]322

Müşîr

Ibrahim

Bir sûretinin Müşîr Edhem Paşa kullarına tevdî‘ kılındığı ma‘rûzdur. Fermân.

Fî 18 Eylül sene [1]322

Kulları

Asım

[1 Ekim 1906], BOA. Y. PRK. ASK 241/80_1

 

**********

 

KAYNAK:

Sultan II. Abdülhamid Han, 1 Ekim 1906, Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.), Y. PRK. ASK 241/80_1

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 23

Islam hukukuna göre zimmîlerin bulundukları ülkede adlî otonomileri vardı. Daha çok özel hukuka giren belirli bir takım davalarını kendi ruhânî liderlerinin önünde çözümletebilecekleri gibi, kadılar huzuruna da götürebilirlerdi. Bir başka deyişle Islam hukuku zimmîleri bu konuda serbest bırakmıştır.[1] Osmanlı Devleti’nde de aynı esaslar geçerli olmuştur. Gayr-i müslim Osmanlı teb’asının, nikah, talak, drahoma*, cihaz, nafaka, vakıf, vasiyet gibi ahvâl-i şahsiyye denilen ve daha çok şahıs, aile ve miras hukukuna ilişkin dâvâların ruhânî meclis de denilen cemaat mahkemeleri bakıp çözmüştür.[2] Zimmîlerin üst dereceli din adamlarının dünyevî suçlardan yargılanması ise Divan-ı Hümâyun’da olurdu.[3]

***

*Drahoma: Hristiyan ve Musevilerde gelinin damada verdiği para veya mal.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Gülnihal Bozkurt: “Islam Hukukunda Zimmîler”, DEÜHFD, cild 3, sayfa 1-4; Ahmed Özel, Islam Hukukunda Ülke Kavramı, Istanbul 1982, sayfa 200; Fahreddin Atar, Islam Adliye Teşkilatı, 3.b, Ankara 1991, sayfa 226.

[2] Mehmed Şevki, Cabirzâde: Tayin-i Merci, Istanbul 1322, sayfa 225; Gülnihal Bozkurt: Gayrımüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu, Ankara 1989, sayfa 23; Bilal Eryılmaz, Gayrımüslim Teb’anın Yönetimi, Istanbul 1990, sayfa 41; Sir Charles Eliot, Avrupa’daki Türkiye, Tercüme: A. Sınar/Ş. S. Titret, Istanbul tsz, 1/80-153, sayfa 217.

[3] Örn. Bir metropolidin davasının burada görüleceğini bildiren vesika (Belge) : Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet-Adliye, no: 1137, t: 27 S (Safer) 1211/1796.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 24

Böyle bir Devlet ve yönetim dururken, bayrağı haç olan Isviçre’den; “Medeni kanunu”, Diktatör Hitler’in Nazi Almanya’sından; “Borçlar/Ticaret kanunu”, Diktatör Mussolini’nin faşist Italya’sından “Ceza kanunu” aldılar ve müslüman millete zorla dayattılar. Kötüledikleri Osmanlı, bu barbarlığı bırakın müslümanları ; gayr-i müslimlere dahi yapmamıştır. Ecdad tarih yazmış, evlat okumaktan aciz.

***

Gayr-i Müslimlerin Hak ve Sorumlulukları

Müslümanlar tarafından fethedilen bir memlekette gayrimüslimlerin hakları, oranın fethediliş şekline bağlıdır. Ülke savaşarak fethedilmişse orada yaşayanlar köle, malları da ganimet olur. Ancak, savaş yapılmadan teslim edilirse o zaman anlaşma hükümlerine uyulur ve zimmet ahkâmına göre muamele edilir. Istanbul savaşarak alınmış olmasına rağmen Fatih, yağmayı durdurmuş, esirleri serbest bırakmıştır. Bazılarına da vergi muafiyeti sağlamıştır.[1]

Osmanlı Imparatorluğu’ndaki bu uygulama sadece Fatih’e mahsus değildir. Özellikle Balkanlarda birçok bölgede bu siyaset izlenmiştir. Idaredeki hoşgörü, imtiyazlar verilerek halka yansıtılmıştır. Reâyâya can ve mallarını koruma garantisi verilmiştir. Gayrimüslimlerin, askerlik hizmeti karşılığı olarak cizye ödeme mecburiyetleri vardır.[2] Bu vergi dışında, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir fark yoktur. Farklı hukuklara tabi olsalar da Devlet, tebaasının tamamına eşit koruma sağlamış ve eşit muamele etmiştir.[3]

Hıristiyan tebaanın âyinlerini yerine getirmelerine, kitap ve ikonlarını taşımalarına ve bayramlarını açıkça kutlamalarına karışılmamıştır.[4] Ana dillerini kullanmaları serbest olup,[5] kendi mülkiyetlerinde istedikleri gibi tasarruf etme, ticari faaliyetlerde bulunma ve seyahat etme özgürlükleri garanti edilmiştir. Birçok manastır ve dinî gruba imtiyazlar verilerek bunlar fonksiyonel hale getirilmişti.[6]

Hıristiyan ve diğer uyruklardan devlet memuru atanabiliyor, atananlar Müslüman meslektaşlarıyla aynı maaşı alıyorlardı. Hıristiyanlar devlet tarafından verilen hizmetlerden de istifade ediyorlardı. Çocuklarını kendi arzularına göre eğitme hakları vardı.[7]

Her Hıristiyan malının üçte birini kiliseye, manastıra, metropolite veya piskoposa vasiyet edebilir, bu konuda gayrimüslimlerin şahitlikleri de kabul edilirdi. Manastır, kilise veya fakirler için yapılmış vakıflara kimsenin müdahale hakkı olmayıp, bunlar devlet tarafından muhafaza edilir, vakfın bozulmasına müsaade edilmezdi. Hıristiyanlar da Müslümanlar gibi vakıflarını, vilayet ve kazalarda bulunan şeriat mahkemelerinde tescil ettirmişler, kadınlardan da mütevelli seçebilmişlerdir. Anlaşmazlık durumunda üst mahkeme olan Istanbul kadılığına müracaat edilmiş, burada da çözülemezse Divan-ı Hümayun’da görüşülerek sonuç ilgililere bildirilmiştir. Vakıfların yozlaştırılması ve kötü amaçlarla kullanılmasını engellemek için, hesapları devamlı kadılar tarafından kontrol edilmiştir.[8]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Halil Inalcık, The Policy of Mehmed II Toward the Greek Population of Istanbul and the Byzantine Buildings of the City, Dumbarton Oaks Papers, C. 23-24, 1969-70, sayfa 231-232.

[2] Devlet için doğancılık, şahincilik, derbentlik vb. görevlerde çalışan gayrimüslimler Müslüman meslektaşları gibi vergiden muaftılar. Ayrıca, özellikle Bulgaristan’ın bazı bölgelerde bulunan gayrimüslimler yolların güvenliğini sağladıkları, köprüleri tamir ettikleri; bazı bölgelerin insanları (devletin yoğun olarak ihtiyaç duyduğu) metal sanayi ile uğraştıkları için vergiden muaf tutulmuşlardır. Diğer taraftan gayrimüslim kadınlar, çocuklar, çalışma gücü olmayan erkekler, yaşılar ve köleler cizye vermekle mükellef değillerdi. Dolayısıyla Osmanlı idaresinde yaşayan her gayrimüslim cizye vermekle mükellefti gibi bir sonuca varmak imkanı bulunmamaktadır. Bakınız; Kemal H. Karpat, “Millets and Nationality: The Roots of the Incongruity of Nation and State in the Post-Ottoman Era”, Christians and Jews in the Ottoman Empire: the Functioning of a Plural Society, (Ed. Braude, B., – Lewis, B.), New York and London, 1982, cild 1, sayfa 150.

[3] Halil Inalcık, “The Turks and the Balkans”, Turkish Review of Balkan Studies, cild 1, 1993, sayfa 18-19.

[4] Machiel Kiel, Art and Society of Bulgaria in the Turkish Period, Maastricht, 1985, sayfa 147.

[5] Osmanlı devletinde resmi dil Türkçe olmakla beraber, gayri Türk unsurların kendi dillerini kullanmalarına da müdahale edilmemiş hatta devlete yapmış oldukları resmi müracaatlar da bile kendi dillerini kullanabilmişlerdir. Osmanlı arşivlerinde resmi makamlara sunulmuş yüzlerce Arapça, Farsça, Grekçe, Sırpça vb. dillerde yazılmış arzuhal ve mahzarlar bulunması bunun en açık delilidir. Ayrıca Divan-ı Hümayunda ve taşradaki Osmanlı mahkemelerinde tercüman bulundurmanın zorunlu olduğu bilinmektedir. Bakınız;. Mehmet Ipşirli, “Osmanlı’da Mensubiyet ve Kıyafetler”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 166.

[6] N. Pantazopoulos, “Community, Laws and Customs of Western Macedonia under Ottoman Rule”, Balkan Studies, cild 2, 1961, sayfa 5.

[7] Yavuz Ercan, “Türkiye’de XV. ve XVI. Yüzyıllarda Gayrimüslimlerin Hukuki, Içtimai ve Iktisadi Durumu”, Belleten, cild 47, sayı 188, 1983, sayfa 1144. Ayrica bakınız; Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Tebaanın Yönetimi, Istanbul, 1990, sayfa 44-45.

[8] Ziroyevic, Olga, “Osmanlı Dönemi Hıristiyan Vakıfları”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 212-213. Istanbul şer’iyye mahkemesince Istanbul’un fethinden sonraki yaklaşık beş asırlık dönemde (1483-1924), tescil edilen gayrimüslimlere ait vakıf sayısı 50’den fazladır. Bakınız; Ismail Kurt, “Müzakere Metni”, Osmanlı Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti, (Ed. Azmi Özcan), Istanbul, 2000, sayfa 217-218.

 

********************

********************

********************

 

Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü – 25 ve SON

***

Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt şöyle bir itirafta bulundu:

“Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum. Ülkemiz Türkler değil de başka bir millet tarafından alınsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyeceklerdi, biz de asimile olacaktık. 150 yıl boyunca Macaristan Türkler için stratejik bir yer oldu.”

 

**********

 

KAYNAK: Hürriyet Gazetesi, 25 Ocak 2011.

***

Osmanlı’nın insana verdiği değeri 25 bölümde anlatmaya çalıştık, ancak değil 25; “2555” bölümde dahi anlatılamaz. Onlarca belge ve delil sunduk ve daha onlarcasını da sunabiliriz, lakin bu kadarla iktifa ediyor ve yazımızı noktalıyoruz.

Daha fazla bilgi ve belge için “Belgelerle Gerçek Tarih” isimli eserimizin 789’uncu sayfasında ücretsiz indirebilmeniz için “Belgelerin Diliyle Osmanlı Hoşgörüsü” isimli 4 cild kitabın bağlantıları bulunmaktadır.

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli eserimizi üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

Ayrıca Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci‘nin, “Islâm Hukuku” (Umumî Esaslar), “Osmanlı Hukuku”, “Osmanlı Mahkemeler”i ve “Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle”  isimli 4 eserini tavsiye ederiz.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Islam ne diyor, M. Kemal ne diyor ??

Islam ne diyor, M. Kemal ne diyor ??


***

M. Kemal Atatürk; “Güç birdir ve o milletindir.”

Cevap;

Fussilet Suresi
15 – Âd kavmine gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: «Bizden daha kuvvetli kim vardır?» dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.

***

M. Kemal Atatürk; “Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmağa mahkûmdurlar.”

Cevap;

Tevbe Suresi
32 – Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.

En’am Suresi
122 – Ölü iken hidayetle dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nûr verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları, böyle süslü gösterilir.

***

M. Kemal Atatürk; “Millî egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

Cevap;

Al-i Imran Suresi
32 – De ki, Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.

***

M. Kemal Atatürk; “Yeni Türkiye Hükümetinin öz cevheri millî hâkimiyettir. Milletin kayıtsız ve şartsız hâkimiyetidir.”

Cevap;

Bakara Suresi
107 – Bilmez misin ki, hakikaten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır, hepsi O’nundur. Size de Allah’dan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

Ahzap Suresi
36 – Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne âşi olursa açık bir sapıklık etmiş olur.

***

M. Kemal Atatürk; “Ne mutlu Türküm diyene!” …. “Bir Türk dünyaya bedeldir.” …. “Türk milleti kahramanlıkta olduğu kadar, istidat ve liyakatte de bütün milletlerden üstündür.”

 

 

Cevap; ALEMLERE RAHMET OLARAK GÖNDERILEN HZ. MUHAMMED (sallallahu aleyhi ve sellem) EFENDIMIZDEN:

“Milliyetçiliğe davet eden bizden değildir!.. Milliyetçilik için çarpışan bizden değildir!.. Ve milliyetçilik uğrunda ölen de bizden değildir…” (Ebu Davud)

“Bu nesepleriniz, küfür tarlanız değildir, hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Hiç kimsenin, diğerine din ve takvadan başka bir şeyle üstünlüğü yoktur.” (Ahmed b. Hanbel)

“Bütün insanlar Âdem ile Havva’nın çocuklarıdır… Allah kıyamet gününde soy ve neseplerinizden dolayı sizi sorguya çekmez. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Taberi)

Hz. Peygamber (s.a.v.) baba ve atalarıyla övünen kimselere çok ağır ifadelerle öfkelerini yağdırmış ve şöyle buyurmuştur:

“Öyle milletler gelecek ki, ölmüş babaları ile övüneceklerdir. İşte onlar cehennemin kömürleridir. Ve onlar, Allah katında pisliği burnu ile yuvarlayan böceklerden daha basittir!.. Allah sizden cahiliyet devrinin övünmesini ve babalarla büyüklenmeyi kaldırmıştır. İnsanlar iki gruptur: ya muttaki mümin ya da perişan kafir! Bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır. Âdem de topraktan yaratılmıştır.” (Tirmizi, Beyhaki, Ebu Davud)

Veda haccında, haram ayda ve haram beldede binlerce insan, İslam Peygamberini dinlerken Rasulullah (S.A.V.) Veda hutbesini irad etti. Orada ilan edilen esaslardan birisi şu idi:

“Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Dikkat ediniz. Hiç bir Arabın arap olmayana, arap olmayanında araba, Hiçbir kızıl derilinin, beyazın siyaha; siyahın da kızıl deriliye ve beyaza takvadan başka bir şeyle üstünlüğü yoktur. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Beyhaki)

***

Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve M. Kemal Atatürk’ün sözlerine ayrı ayrı bakacak olursak, rahatlıkla şu değerlendirmelerde bulunabiliriz:

Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) Sözleri

– Insanın Ruhunu okşuyor

– Insana tevazuyu aşılıyor

– Hoşgörü

– Birlik, Kardeşlik

– Dünya hayatını düzenleyici

– Ahiret hayatını hatırlatıcı

– Insani duyguları açığa çıkarıyor

***

M. Kemal Atatürk’ün sözleri

– Insanın nefsini okşuyor

– Insana büyüklük ve kibir aşılıyor

– Taassup

– Irkçılık, Kafatasçılık

– Dünya hayatına zarar verici

– Ahiret hayatını unutturucu

– Hayvani duyguları açığa çıkarıyor

***

“Güneş balçıkla sıvanmaz” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında bu tür bir karşılaştırma yapmak hiç hoş değil, zira Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yerini hiç kimse tutamaz, ancak söylenen sözlerin insanlar üzerindeki etkisi tartışılmazdır ve benim bu karşılastırmadan maksadım, söylenen sözlerin insanlara neyi aşıladığına, neye yönlendirdiğine ve insanlarda hangi duygu ve düşünceleri açığa çıkardığına ışık tutmaktır.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

M. Kemal Atatürk, inkılâbı; “Milleti `din´ yerine `Türk milliyetçiliği´ etrafında toplamak” şeklinde tanımlıyor (Söylev’den)

M. Kemal Atatürk, inkılâbı; “Milleti `din´ yerine `Türk milliyetçiliği´ etrafında toplamak” şeklinde tanımlıyor (Söylev’den)

***

Ey “Atatürkçü ve müslümanım” diyenler, biz mi uyduruyoruz?

***

5 Kasım 1925 tarihinde Hukuk Fakültesi’nin açılışında konuşan Atatürk Türk Devrimi’nin tanımını da yapar:

“Türk inkılâbı, kelimenin ilk anda akla getirdiği ihtilâl anlamından başka, ondan daha geniş bir değişmeyi anlatır. Bugünkü devletimizin şekli, yüzyıllardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş tarz olmuştur. Milletin, varlığını devam ettirmek için efradı arasında düşündüğü müşterek bağ, yüzyıllardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, **yani ulus, din ve mezhep bağı yerine kişilerini Türk milliyetçiliği etrafında toplamıştır.** Türk milleti, milletlerarası genel savaş alanında hayat ve kuvvet sırrı olacak ilim ve vasıtanın, ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez bir gerçek olarak kabul etmiştir. Inkılâpların normal ve zorunlu gereği olarak genel yönetiminin ve bütün kanunlarının ancak dünyevî ihtiyaçlardan ilham alınarak yapılmasını bir hayat şartı saymıştır.” [1]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2, sayfa 240.

Ayrıca bakınız; Behçet Kemal Çağlar, Bugünün Diliyle Atatürk’ün Söylevleri, Türk Tarih Kurumu (TDK) Yayını, Ankara 1968, sayfa 159.

Milli Eğitimle Ilgili Söylev ve Demeçler, Ankara, 1946, sayfa 5.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Milletimiz Kuran’dan tiksinir mi haşa ? Peki M. Kemal Atatürk ne diyor?

Milletimiz Kuran’dan tiksinir mi haşa ? Peki M. Kemal Atatürk ne diyor?

Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan sözkonusu haber

***

M. Kemal Atatürk, “Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman “tiksineceğini” söylüyor

(Dikkatinizi çekeriz sözkonusu eser ilki 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi ve M. Kemal müdahale etmedi… Demek oluyor ki bunları gerçekten M. Kemal söyledi. Ayrıca “Radikal” ve “Milliyet” Gazetesi’nde de yayınlandı… Ben Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan haberin resmini çektim ve buraya yükledim.)

***

Atatürk’ün din hakkındaki görüşlerine ışık tutacak yeni bir belge ortaya çıktı. 1932-1933 yıllarında Ankara’da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill’in hazırladığı ve Atatürk’ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali’nin hazırladığı yazıda yayımlandı.

Büyükelçi, Ankara’da görev süresi boyunca Atatürk ile yaptığı görüşmelere ve gözlemlere dayanarak “A Year’s Embassy to Mustafa Kemal” adlı bir kitap hazırlamıştı. Eser ilki, 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi. Kitabın en ilginç bölümü Atatürk’ün dine bakışını içeren kısımdı. Bu bölümde yazar, Atatürk’le yaptığı uzun bir mülakata yer vermiş ancak Atatürk’ün sözlerinin bir kısmını kitaba almamış bunu da “Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamını burada vermek hiç doğru olmaz” satırlarıyla dile getirmişti.

Ancak Sherill, kitaba sadece bir bölümünü aldığı görüşmeyi özetleyerek bir rapora döktü ve ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdi. ABD Dışişleri Arşivi’ndeki bu raporu, Rıfat N. Bali Türkçeye çevirip Toplumsal Tarih’e yazdı. Aşağıda, raporun tam metni yer alıyor.

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ
Sayı:423
Ankara, 17 Mart 1933
Konu: Türkiye’de din
MÜNHASIRAN MAHREM
Saygıdeğer Hariciye Vekili
Washington
(…)

Arapça neden yasaklandı?

“Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor.

Kuran’dan alınan Arapça bir bölüm okudu. Bu surede Hz.Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gidecekleri yazıyor. (Tebbet Suresi)

‘Düşünen bir Türkün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?’ dedi.

Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran’ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum. Daha sonra umumi ve şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, aralarından camilere giden az sayıda kişinin alışkanlıktan veya yüksek sesle söylenen duaların cezbine kapılarak camiye gittiğini ileri sürdü.”

 

**********

 

KAYNAKLAR:

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ, Sayı: 423, Ankara, 17 Mart 1933, Konu: Türkiye’de din, MÜNHASIRAN MAHREM, Saygıdeğer Hariciye Vekili, Washington.

ABD Dışişleri Arşivi’ndeki bu raporu, Rıfat N. Bali Türkçe’ye çevirip “Toplumsal Tarih”e yazdı. Ayrıca Milliyet Gazetesi’nde haber olarak yayınlandı, bakınız: Milliyet, 7 Eylül 2006.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yabancı Gözüyle M. Kemal Atatürk Inkılapları

Yabancı Gözüyle M. Kemal Atatürk Inkılapları

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

“Ayın Tarihi” resmi bir yayındır. Üstelik 1930’larda, çok “koyu devletçi” devletin resmi yayını. Fotoğrafta da görebileceğiniz gibi, kapağında şu bilgiler yer almaktadır:

“Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından her ay neşredilir.”

Yani, “Iç Işleri Bakanlığı Basın-Yayın Genel Direktörlüğü tarafından her ay yayımlanır.”

“Ayın Tarihi”nin “Ikinci Teşrin 1934” tarihli nüshasında bir yazı yayınlanıyor…

Yazıda, New York Times’da yayınlanmış bir makaleye yer veriliyor… Makalenin konusu Ayasofya’dır. Ayasofya’nın tarihi uzun uzadıya anlatıldıktan sonra makalenin bir yerinde şöyle yazıyor:

“Kemal (Atatürk) Kur’an’ı istihfafla (küçümseyerek) yere atmış, kendi heykelini diktirmiş, fesi ortadan kaldırmış ve kadınların yüzlerindeki peçeyi yırtmıştır. Sultanların sarayı olan Yıldız köşkü bugün müzedir. O halde sultanın camii de (Ayasofya) niçin bir müze olmasın?”[1]

Işte, yabancı gözüyle M. Kemal Atatürk Inkılabı:

“Kemal (Atatürk) Kur’an’ı istihfafla (küçümseyerek) yere attı.”

Yani, kemalistlerin iddia ettikleri gibi sadece “biz yobazların” görüşü değildir bu.

Üstelik söz konusu makale, M. Kemal’in en güçlü olduğu dönemde ve devletin resmi yayın organı tarafından yayınlanmıştır. Iftira olarak algılansa, gerçeği yansıtmadığı düşünülse; bunu yayınlamak bir yana, New York Times’ın haberi yalanlanmaz mıydı? Hele böyle mühim bir mevzuda.

Kemalistler, “yabancılar ATA’mızı övüyor” diye böbürleniyorlar… Islam düşmanları böyle birisini övmesin de ne yapsın?

Mesela Adolf Hitler, M. Kemal Atatürk’ü şu sözlerle övmüştür:

“Mustafa Kemal Atatürk’ün din adamlarından kurtulmak konusundaki hızı tarihin en dikkate değer bölümlerinden biridir. 39 tanesini astı, diğerlerini aşağıladı, ve Istanbul’daki Ayasofya şimdi bir müze!”[2]

Hitler’in sözlerinin yer aldığı “Hitler’s Table Talk” adlı kitabın kapağı

***

Hitler’in sözlerinin yer aldığı “Hitler’s Table Talk” adlı kitabın 607. sayfası

***

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Ayın Tarihi, 1934 No: 11, sayfa 495-497.

[2] Hitler’s Table Talk 1941 – 1944 His Private Conversations, (Almanca’dan tercüme eden Norman Cameron ve R.H. Stevens) Enigma Books, New York City 2000, sayfa 607.

Almanca yayın için bakınız; Henry Picker, Hitlers Tischgespräche im Führerhauptquartier 1941–1942, Athenäum Yayınları, Bonn 1951.

Adolf Hitler’in, M. Kemal’i övücü başka sözleri için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/22/adolf-hitlerin-milliyette-manset-olan-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-sozu/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Tarihçi Mehmet Ö. Alkan: Atatürk dini kullandı

Tarihçi Mehmet Ö. Alkan: Atatürk dini kullandı

(Ey kemalistler, biz mi uyduruyoruz? Işte size tarihçi)

***

Taraf gazetesinden Neşe Düzel’in İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı olan tarihçi Mehmet Ö. Alkan ile yaptığı röportajdan:

NEŞE DÜZEL: Birinci Meclis dualarla açılıyor. Atatürk neden Birinci Meclis’i camide dualar ederek açtı?

– MEHMET Ö. ALKAN: Cuma namazından sonra, dualarla açıldı Meclis. Zaten 1925’e dek Mustafa Kemal’in konuşmalarında hep İslam yer alır. Çünkü din, aynı zamanda iktidarı meşrulaştırmanın çok iyi bir aracıdır. Şu unutulmamalı, Mustafa Kemal çok iyi bir siyasetçi. Toplumun Osmanlı’dan beri dinî söyleme çok alışık olduğunu biliyor. Oysa o, Mustafa isminden de hoşlanmıyor.

NEŞE DÜZEL: Neden hoşlanmıyor?

– MEHMET Ö. ALKAN: Peygamber’in ismi de Mustafa aynı zamanda. Muhammed Mustafa (Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve ala ali seyyidina Muhammed)…

Mustafa Kemal’in en erken aktardığı, hepimizin bildiği bir anısı vardır. Öğretmeni, “Senin adın Mustafa, benim adım Mustafa, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun” der. Sizce bir öğretmenin verdiği isim kayıtlara nasıl geçer? O, bu ismi, M. Kemal olarak Harbiye’den itibaren kullanmaya başlıyor. Çünkü Mustafa ailesinin verdiği isim. Gazi Paşa ise ikinci kez evlendiği için anneye tepkili. Askerî okulda yatılı okuyor. Ve Milli Mücadele’ye kadar ismini M. Kemal diye kullanıyor. Ama Milli Mücadele’yle birlikte ismini “Mustafa” Kemal olarak kullanmaya başlıyor.

NEŞE DÜZEL: Niye?

– MEHMET Ö. ALKAN: Milli Mücadele’ye İslami bir destek ve meşrulaştırma arandığı çok açık. Milli Mücadele’nin en baştan beri tezi, bunun kısmen dinî bir savaş olduğudur. İlk baştan itibaren, “Biz Hilafet’i, Saltanat’ı ve Başkent’i kurtaracağız” denmiştir.(…)

Gazi Paşa’nın, Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal ismini kullanmasına tekrar dönersek…

Bunu yaparak, toplumun din hassasiyetini dikkate alıyor. Daha sonra nüfus kâğıdında ise “Mustafa ismini atıyor” artık Kemal Atatürk oluyor.

NEŞE DÜZEL: Peki, Atatürk ismini ona kim veriyor?

– MEHMET Ö. ALKAN: Atatürk ismini de kendisi seçiyor. “Ona, Atatürk ismini Meclis verdi” denir. Bu teknik olarak doğrudur ama Çankaya’daki sofraya soyadı Türk atası mı olsun yoksa Atatürk mü olsun önerisini kendisi getiriyor. “Atatürk olsun” diyorlar ve durumdan vazife çıkartılıp bu bir kanun haline getiriliyor.

 

**********

 

KAYNAK: Taraf Gazetesi, 16 Kasım 2011.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Kemal Atatürk’ün eseri: Kuran ve Ezan’ın yasaklanması

Kemal Atatürk’ün eseri: Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 1 

Kurtuluş Savaşı sonrası, 3 Mart 1922 de, Büyük Millet Mecılsi’nin üçüncü toplanma yılını açış konuşmasında, Mustafa Kemal, sözü camilere getirdi. Burda Türkçe Ezan ve Kaemat gerçekleştireceği işaretini verdi.[1]

1924 Yılında Cumhuriyetin en büyük laik aşaması yapıldı: Halifelik kaldırıldı. Dolayısıyla Şeriye ve Evkaf Vekaletleri de (Osmanlı’da kanunların şeriata uygunluğunu denetleyen bakanlık/Şeyhül Islamlık) kalkıyordu.

3 Mart 1924 tarihli kanunun birinci maddesi, Türkiye Cumhuriyetinde halkla ilgili bütün işlemlerin yürütülmesini Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümete bırakıyordu. Ancak dinsel sorunları halledebilmek için Başbakanlığa “bağlı” Diyanet Işleri Reisliği kuruldu. Camiler, medreseler, tekke ve zaviyelerin idaresi[2], imam, hatip vaiz, şeyh, müezzin ve kayyumların atanmaları, il ve ilçelerdeki müftülük örgütleri de bu kuruluşa bağlandı. Diyanet Işleri Reisliğinin bir de Danışma Kurulu vardı.

Amacı “Cumhuriyet ve laikliğe hizmetti”. Bu kurul, ezan ve salatın Türkçeleştirilmesi, hutbelerin Türkçe okunmasını ele aldı. Ayrıca, hutbelerin konularının siyasi, sosyal, askeri, mali içtimai ve iktisadi sorunları kapsamalarının da üzerinde duruldu.[3]

(Yani Diyanet dini laikliğe uydurmak ile görevli kılındı.)

1928’de Latin harflerinin alınması sırasında izinsiz olarak okul ya da kurs açılarak Arapça öğretilmesi yasaklandı. Bu yaklaşım, aynı yıl devletin bir dini olduğu maddesinin Anayasa’dan çıkarılmasıyla devam etti.

Diyanet Işleri Reisi Rıfat Börekçi zamanında alınan bir kararla Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini takiben namazların Türkçe olarak eda edilmesi uygulamasının başlatılacağı ve diğer Kur’an-ı Kerim’lerin satışlarının men edileceği açıklanmıştı. Diyanet Işleri’nin yetki alanındaki bu değişiklikleri hazırlama görevi Ilâhiyat Fakültesi’ne verilmişti.[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Vatan gazetesi, 13 Haziran 1922.

[2] Tekke ve Zaviyeler, 2 Eylül 1925 tarihli kararnamelerle kapatıldı (T.C. Tarihi, 4. Cild, sayfa 238.)

[3] Osman Ergin, Maarif Tarihi, 1. Cild, sayfa 243.

[4] Cihan Aktaş, [1991] 2005, Tanzimat’tan 12 Mart’a Kılık-Kıyafet ve Iktidar, Istanbul, Kapı Yayınları, sayfa 228, 229.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 2

“M. Kemal Atatürk’ün kurduğu ülkede dinimizi yaşayabiliyoruz” diyenlere kapak olsun. (Kur’an okutmak bile yasaktı)

***

4 Ocak 1932 tarihinde yayınlanan bir talimatnamede; Harf Devrimi Kanunu’na aykırı olarak Arap harfleriyle eğitim yapmak için gizli veya aleni dershane açanların ve bu dershanelerde eğitim verenlerin, Türk Ceza Kanunu’nun 526’ıncı maddesi gereğince üç aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılacağı belirtilmiş.[1]

1 Kasım 1935 ve 30 Kasım 1936 tarihleri arasında çeşitli illerde 35 kişi gizli bir surette Arap harfleri ile tedrisat (öğretim) yapmak suçundan yakalanıp adliyeye sevk edilmişlerdir.[2]

1937 yılında Gaziantep’te 50 yaşlarındaki bir kadının kendi evinde gizlice eski usül Arap harfleri ile çocuk okuttuğu haber alınmış ve suçüstü (!) yakalanarak, aramada ele geçen kitaplarla birlikte mevcuden mahkemeye sevk edilmiştir.

Ele geçen ve M. Kemal’in döneminde “suç” teşkil eden kitaplar ve bazı eşyalar ise şunlardır:

3 adet Mevlüt, 5 Tebareke Cüz’ü, 25 Amme Cüz’ü*, 1 Kadesemiallah, 7 Kur’an-ı Kerim, 10 Elif Cüz’ü, 2 Minder, 1 sıra, 1 sopa.[3]

Benzer şekilde, Arapça namaz sûresi okutmak veya Arapça tedrisatta (öğretimde) bulunmak suçundan 1938 yılı içerisinde; Çankırı’da bir şahıs[4], Kastamonu’da bir kadın,[5] Isparta’da muhtelif şahıslar,[6] Bursa’da bir şahıs,[7] Rize’de,[8] Erzurum’da[9] ve Çorum’da[10] bazı şahıslar hakkında işlem yapılmıştır.

Kayseri’de Bedestan Camii’nde 16 yaş üstü gençlere hafızlık dersi veren Nurioğlu Mehmet, Arap harfli kitapları kullandığı gerekçesiyle tutuklanarak mahkemeye sevk edilmiştir.[11]

Teyyare Ş ehitlerini anma merasimi sırasında Posof Kaymakamı’nın Arapça dua ettirilmesine müsaade etmesi üzerine söz konusu kaymakam bu hareketinden dolayı uyarılmıştır.[12]

1936’da kahvehanelerde radyodan Kur’an dinlenmesi bile yasaklanmıştır.[13]

***

*Amme Cüz’ü: Namaz Sureleri denilen kısa Sureleri içinde bulunduran Kur’an-ı Kerim’in son 20 sayfasına verilen isimdir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Halim Alyot, Türkiye’de Zabıta, Tarihi Gelişim ve Bugünkü Durum, Kanaat Basımevi, Ankara, 1947, sayfa 937.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Ankara, Dosya. 13217–11, Kardeks 1964; Dâhiliye Vekâletinin (Içişleri Bakanlığının) Maarif Vekâletine (Eğitim Bakanlığına) yazdığı 12.1.1937 tarih ve 368 sayılı yazı.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–3, Kardeks 596; Gaziantep Valiliğinin Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) yazdığı 31.12.1937 tarih ve 1481 sayılı yazı.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–3, Kardeks 595; Çankırı Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 3.1.1938 tarih ve 21 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–5, Kardeks 597; Kastamonu Vali Vekili N. A. Keskin imzası ile Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 10.1.1938 tarih ve Em.1/37 sayılı yazı.

[6] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–8, Kardeks 906; Isparta Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 10.1.1938 tarih ve 26837/48 sayılı yazı.

[7] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–12, Kardeks 287. Bursa Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 20.1.1938 tarih ve 175 sayılı yazı.

[8] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–13, Kardeks 3109; Rize Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 29.1.1938 tarih ve 1087 sayılı yazı.

[9] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–15, Kardeks 3118; Dâhiliye Vekâleti (Içişleri Bakanı) Şükrü Kaya imzasıyla Maarif Vekâletine (Eğitim Bakanlığına) gönderilen 21.2.1938 tarih ve 7872 sayılı yazı.

[10] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–14, Kardeks 3119; Dâhiliye Vekâleti (Içişleri Bakanı) Şükrü Kaya imzasıyla Adliye ve Maarif Vekâletlerine (Adalet ve Eğitim Bakanlığına) gönderilen 25.2.1938 tarih ve 8778 sayılı yazı.

[11] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA.), CHP Kataloğu, Nr: 490.01, Yer No: 590.38.1, belge no: 88.

[12] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA.), CHP Kataloğu, Nr: 490.01, Yer No: 590.38.1, belge no: 79.

[13] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA.), CHP Kataloğu, Nr: 490.01, Yer No: 590.39.1, belge no: 33.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 3

Haşa Kur’an; mikrop mu? Okuyalım – paylaşalım

Ikinci bölümde M. Kemal Atatürk döneminde Kur’an’ın (haşa) “suç” sayılan eşyalar arasında zikredildiğini ve Kur’an öğreten bazı şahıslar hakkında işlem yapıldığını yazmıştık. Inönü döneminde de benzer “suçları” işleyen şahıslar hakkında işlem yapılmaya devam edilmiştir.

1939 yılında Erzurum’un köylerinde[1] bazı şahıslar yakalanarak adliyeye sevk edilmişlerdir. Içişleri Bakanı, 3’üncü Umumi Müfettişliğine gönderdiği bir yazıda, çocuklara Arapça tedrisat (öğretim) yaptıranlarla ilgili olarak “kanunlarımıza ve rejime aykırı olan bu vak’a faillerinin fenalıklarını yerinde bastırmak ve `sari mikroplar´ gibi yurda dağıtmamak başlıca esastır. Binaenaleyh Halk Partisi ve evleri cihazı ile harekete geçilerek bu kötü propagandalar önlemek ve kötüleri adaletin pençesine vermek lazımdır. Bu yoldaki iyi çalışmalarınızı memnuniyetle takip ediyorum.”[2] sözleriyle görevlileri uyarmıştır.

Ancak bu uyarıya rağmen Arapça tedrisat (öğretim) yaptıran birçok insan yakalanarak adliyeye sevk edilmiştir. Urfa’da dükkânında Arapça harflerle basılmış Elifba, Amme, Tebareke cüzleri satan bir şahıs,[3] Giresun’da Arapça tedrisat yaptıran şahsın yanı sıra kanuni vazifesini yapmamaktan muhtar ve ihtiyar heyeti üyeleri,[4] Konya’da bir köyimamı,[5] Rize’de bir mahalle imamı[6] adliyeye sevk edilerek muhtelif cezalara çarptırılmışlardır.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–146, Kardesks 26563; Erzurum Valisi Hilmi Balcı imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 2.3.1939 tarih ve Em.430/159 sayılı yazı.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–148, Kardeks 26602; Dâhiliye Vekâletinden 3’üncü Umumi Müfettişliğine gönderilen 24.1.1939 tarih ve 6647 sayılı şifre.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13219–107, Kardeks 27219; Urfa Valisi Kazım Demirer imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 5.2.1940 tarih ve Ş.1.3–151 sayılı yazı.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13219–103, Kardeks 26941; Giresun Valisi Muhtar Akman imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) 17.7.1940 tarih ve 379 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–102, Kardeks 22892; Konya Valisi Nizamettin Ataker imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 5.4.1940 tarih ve Ş.I.509 sayılı yazı.

[6] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–133, Kardeks 26572; Rize Valisi Hüsnü Uzgören imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 6.10.1941 tarih ve 2681 sayılı yazı.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 4

(Kur’an öğretmek yasak… Kasketleri ters giymek bile yasak, aman Ya Rabbi bu ne yobazlık.)

Bu tür olayların artması üzerine Diyanet Işleri Reisi M. Şerafettin Yaltkaya 1942 yılında Istanbul Müftülüğü’ne bir yazı göndererek bu tür faaliyetlerin yasak olduğunu belirtmiştir:

“Bazı Kur’an öğreticilerinin ilk tahsil çağındaki çocukları kursa devam ettirdikleri istihbar edilmiştir. Bu gibi usulsüz hareketlere meydan verilmemesi lüzum ehemmiyetle beyan olunur.”[1]

Polisin takip ettiği bir diğer konu ise, kadınların peçe, çarşaf ve peştamal giymesinin yasaklanması olmuştur. 1935 yılında Içişleri Bakanlığınca yayınlanan bir tamimle bu giysilerin giyilmesinin yasaklandığı bildirilerek kolluk kuvvetlerinin gerekli tedbirleri alması istenmiştir.[2] Bu yasak Inönü döneminde de devam etmiş ve Emniyet Umum Müdürlüğü, 1940 yılında `Medeni kıyafete aykırı kisve taşıyanlar hakkında´ bir emir[3] yayınlayarak, devrimlere aykırı ve belli bir maksada yönelik olarak kasketlerini ters giyen erkekler ile peştamal giyen, yüzünü örten, peçe takan kadınların takip edilip bunlara müsaade edilmemesini istemiştir.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] 19.8.1942 tarih ve 3254 sayılı yazı. Bkz.: Sadık Albayrak, Türkiye’de Din Kavgası, Istanbul, Şamil Yayınevi, 1984, sayfa 34.

[2] Içişleri Bakanının imzası ile Umumi Müfettişliklere ve Valiliklere gönderilen 22.7.1935 tarih ve 6936 sayılı yazı, Belge No: 13216-7/1, bkz., 150’likler, Kubilay Olayı, Çarşaf-Peçe-Peştemalla Örtünme Sorunları: Polis Arşiv Belgeleriyle Gerçekler, Polis Dergisi, Yayın No: 129, Eminyet Genel Müdürlügü (EGM) Yayınları, Ankara, 1998, sayfa 89, 90.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından illere gönderilen 20.4.1940 tarih ve EUM- Ş.I.C.18007 sayılı genelge, D.13216–7.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 5

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

(Fotoğraflar: Birinci fotoğraf 1 no’lu dipnota dair Gazete haberi, ikinci fotoğraf ise [6] no’lu dipnota dair belgedir)

***

(M. Kemal Atatürk döneminde; “Allahu Ekber” diye “tekbir” getirmek yasaktı)

Türkçe ezan-kamet uygulaması daha ilk günlerden itibaren çeşitli direnmelerle karşılaşmıştır. Bu uygulamaya ilk kitlesel tepki 1 Şubat 1933’te Bursa’da görüldü. Bir grup halk sokağa dökülerek valilik önünde gösteri yaptı. Olaya çok sert tepki gösteren M. Kemal Atatürk bizzat Bursa’ya gitti.[1] Olaydan sonra Nakşibendî şeyhi Kozanlı Ibrahim yakalanarak ağır bir cezaya çarptırıldı. Güvenlik kuvvetleri, bazı kişileri tutukladı, ihmali görülen memurlara işten el çektirildi.[2]

Bursa’da Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanmasını protesto eden 19 kişi hapis cezasına mahkum edildiler. Cumhuriyet Gazetesi bu haberi, “19 yobaz hapis cezasına mahkum edildiler” manşetiyle okuyucularına duyurmuştur.[3]

[3] no’lu dipnot ile ilgili… Işte Cumhuriyet Gazetesinin söz konusu manşeti

***

Kendilerini “Müslümanım ama Atatürkçüyüm” diye tanımlayanların, “Atatürk olmasaydı Ezan-ı Muhammedi olmayacaktı” yönündeki iddialarına bakacak olursak, bu kardeşlerimiz de bizim gibi Ezan-ı Muhammedi’nin yasaklanmasına karşıdırlar. Ancak Atatürk döneminde yasaklandığından haberleri bile yok. O dönemde yaşamış olsalardı, kendilerine de “yobaz” denilecekti… Hatırlatalım istedik. Inşaallah artık gerçekleri görürler.

Devam edelim…

Bundan sonraki süreçte ezann Türkçe okunması için çok sıkı tedbirler alınmasına rağmen ülkenin bazı yerlerinde fedakar ve cefakar insanlar ezanı yine Arapça okumaya devam ettiler, fakat çeşitli cezalara çarptırılmaktan da kurtulamadılar.

Emniyet Genel Müdürlüğü arşiv kayıtlarında ve basın organlarında hakkı haykıranlar hakkında yapılan işlemlerle ilgili birçok olaya rastlamak mümkündür. Ilk uygulamaya geçildiği tarihten itibaren yani M. Kemal Atatürk’ün döneminde başlayan yasak karşıtı eylemlerden ötürü birçok insan hakkında işlem yapıldığı görülmektedir.

Örneğin, Isparta’da Uzun oğlu Ahmet Usta’nın evinde okutulan bir mevlit esnasında “Arapça tekbir” alan Hilmi Alâeddin isimli şahıs adliyeye sevk edilmiştir.[4]

Bayburt ilçesi Ulucami müezzini hasta olması dolayısıyla 15 Şubat 1938 günü sabah namazına gelen cemaatten mezkûr ilçeden Şükrü Yıldız, Arapça ve Türkçe karışık olarak kamet getirdiğinden dolayı savcılığa şikâyet edilmiştir.[5]

Yine M. Kemal Atatürk döneminde Kırşehir’de “Allahu Ekber” şeklinde tekbir alan bir müezzin hakkında işlem yapılıp Adliyeye teslim edildiği 10.1.1936 tarihli bir resmi belgede görülmektedir:

“10.1.1936 gün ve 3/14 sayılı yazıya:

Kırşehir vilayetinin Kaman nahiyesinde arapça tekbir (yani: “Allahu Ekber”) alan müezzin Yusuf oğlu Hüseyin hakkında yapılan incelemede bilmeyerek tekbiri Arapça okuduğu anlaşılmış ve Adliyeye teslim edilmiş olduğu vilayetin bildirisinden anlaşılmıştır.

Saygılarımla arz ederim.

Başvekalete, Riyaseticumhur Umumi Katipliğine de sunulmuştur.

Dahiliye Vekaleti Vekili

(Imza)” [6]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hadiseyi manşetten duyuran dönemin Vakit Gazetesi.

[2] Ilhami Soysal, “Mezhepler Tarikatlar”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 5, Iletişim Yayınları, Istanbul, 1983, sayfa 1366.

[3] Cumhuriyet Gazetesi, 5 Mayıs 1933.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–13, Kardeks 3109; Isparta Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 6.1.1938 tarih ve 26426/12 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217-17, Kardeks 3111; Gümüşhane Valisi N. M. Tosun imzasıyla Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 18.2.1938 tarih ve Em.I-47 sayılı yazı.

 [6] Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA), 490 01/590 38 1 (Belge için ikinci fotoğrafa bakınız).

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 6

(Mücahidlerimiz bütün cezai yaptırımlara, tehditlere, baskılara ve sindirmelere rağmen “ALLAH” ismi şerifini haykırmaktan ve yüceltmekten vazgeçmediler… Allah (celle celaluhu) da, güzel isimleri hürmetine bu mücahidlerimizden gani gani razı olsun… Amin.)

***

atatürk ezan yasakladi mi kemal ezan-i muhammedi

Akşam gazetesi, [1] no’lu dipnottaki gelişmeyi okuyucularına böyle duyurdu

***

Arapça ezan okumak meselesinden dolayı tutuklu bulunan Çarşı Meydanı ve Ortahisar camileri müezzinleri Hamdi, Musa, Halil Efendilerin evrakları ile birlikte Çorum’a gönderilmiştir.[1]

Çorum’da Bayram namazından sonra Arapça ezan okuyan bir vatandaş “ağır cezada” yargılanmıştır.[2]

Erzurum Vilayeti Hınıs kazasında Ramazanda imamlık yapmış olan Molla Ahmed Arapça sela verdikten sonra kaçmış ve aranmasına başlanmıştır.[3] Arapça tekbir almaktan suçlu Şarkîkaraağaç ilçesi inhisarlar takip memuru Hilmi Aydın (o dönemde) 3 lira hafif para cezasına çarptırılmıştır.[4]

M. Kemal’den sonra Ismet Inönü döneminde de yasağa rağmen ezanı Arapça okumaktan vazgeçmeyen mücahidler olduğu görülmektedir. Arapça ezan yasağına karşı gelen birçok insan tutuklanarak muhtelif cezalara çarptırılmıştır. Örneğin, Silivri kazasının Seymen köyünde ziraat memuru Behçet, Arapça kamet getirmekten “1 gün hapis” cezasına çarptırılmıştır.[5]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Akşam Gazetesi, 1 Mart 1933.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13219–133, Kardeks 36252; Çorum Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 10.5.1933 tarih ve 180 sayılı yazı.

[3] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–21, Kardeks 3395; Dâhiliye Vekâleti Şükrü Kaya imzasıyla Maarif Vekâletine (Eğitim Bakanlığına) gönderilen 24.2.1938 tarih ve 8510 sayılı yazı.

[4] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–7, Kardeks 593; Isparta Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 18.4.1938 tarih ve 28791/630 sayılı yazı.

[5] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 13217–111, Kardeks 23756; Istanbul Valiliğinden Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 14.2.1939 tarih ve 2431/2664 sayılı yazı.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 7

***

***

(Fotoğraflar: Sırayla 1 – Haberin yer aldığı Cumhuriyet gazetesi. 2 – Gazete haberinin zoom, yani büyütülmüş hali. 3 – Olayın Meclis tutanağına geçtiği yer.)

***

M. Kemal Pilavoğlu şeyhliğindeki Ticani tarikatı mensupları, resmi zevatın bulunduğu ortamlarda ezanı Arapça olarak okuyor ve bu Arapça Ezan yasağına direniyorlardı. Arapça ezan eylemcisi Ticaniler değişik ortamlarda da, örneğin bir millî maçta Dolmabahçe Stadı’nda, Ankara valisinin huzurunda ve ülkenin değişik şehirlerinde, Arapça ezan okuma eylemi yapıyorlardı.

Bu tarikat üyeleri en çarpıcı eylemlerini, 4 Şubat 1949 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclis’inde gerçekleştirdiler. Meclis müzakerelerinin devam ettiği sırada dinleyici locasında bulunan tarikat mensubu iki kişi ayağa kalkıp yüksek sesle Arapça ezan okuyarak yasağı protesto etti.[1]

Dış basına da yansıyan bu olayı, gazeteler “görülmemiş hadise”[2] olarak yorumladılar. Eylemi gerçekleştiren Muhittin Ertuğrul ve Osman Yasin adlı mücahidlerin daha önceleri çeşitli kereler Arapça ezan okumak suçundan (!) mahkum oldukları anlaşıldı. Her iki şahıs hakkında da soruşturma açıldı.[3]

Fotoğrafta da göreceğiniz üzere olay, tutanaklara şöyle geçti:

“Bütçe Komisyonunda ve Mecliste, Bütçe Kanunu huzurunuza geldiği zaman konuşursunuz. Heyeti Umumiye de böyle arzu ediyor. (Dinleyiciler locasından Arapça ezan okunmaya başlandı).

(Bu ne sesleri?).

BAŞKAN: Samiinden birisi. Çıkarınız onu dışarı.

Müzakereye devam ediyoruz.”[4]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Hürriyet Gazetesi, 5 Şubat 1949.

[2] 5 Şubat 1949 tarihli Cumhuriyet, Milliyet, Kader gibi gazeteler olayı manşetten verdiler.

[3] T.B.M.M. Tutanak Dergisi, cild 16 , Dönem: 8, 1949, sayfa 37.

[4] T.B.M.M. Tutanak Dergisi, Kırk birinci Birleşim, cild 16, Dönem: 8, Toplantı: 3, sayfa 20.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 8

Savcıya verilen bir ihbarname şöyle; “Dün öğle namazında camiye gittim, müftü camide idi, müezzin Türkçe kameti getirdikten sonra müftü namaza başlamadı, dikkat ettim dudakları kıpırdıyor, Arapça kamet getiriyordu.”

Savcı, bunun üzerine takibata başlamıştır.[1]

Bu ve benzer tüm yaptırımlara karşın, yasağın çiğnenmesi devam etmiş, özellikle güvenlik güçlerinin ulaşmakta zorluk çektiği yerlerde Arapça ezan okunmaya devam etmiştir. Örneğin 1945 yılında doğu illerinde teftiş yapan bir polis müfettişi, Bingöl’de köylerde hâlâ Arapça ezan okunmaya devam edildiğini söylemektedir.[2]

Benzer bir durum, dönemin bir tanığı tarafından “Köyde eski Türkçe [Arapça] ezan okurlardı. Böyle Allahüekber, Allahüekber… Eski Türkçe ezan okumak yasaktı o zamanlar. Ezan zamanı, candarmalar gelirdi, ki bakalım bunlar nasıl okuyorlar ezanı diye. Candarmaları gördükleri zaman bizimkiler yeni ezanları okurlardı, `Tanrı uludur, Tanrı uludur´ diye”[3] şeklinde dile getirilmektedir.

Bunların halkımıza yaptıkları zulüm saymakla bitmez.

 

**********

 

KAYNAKLAR

[1] Hürriyet Gazetesi, Ezan 18 yıl Türkçe okundu, 16 Haziran 2000.

[2] Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivleri (EGMA), Dosya 11215–1, Kardeks 56857; Emniyet Polis Müfettişi Ziya Oral tarafından Dâhiliye Vekâletine (Içişleri Bakanlığına) gönderilen 8.5.1945 tarih ve 231 sayılı yazı.

[3] Milliyet-Pazar, Tarihe Bin Canlı Tanık, “Taş taşa değmeyince duvar olmaz”, Içimizden Biri Ahmet Kaya, 10 Ağustos 2004.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 9

18 Temmuz 1945 tarihinde Millî Kalkınma Partisi’nin kuruluşuyla başlayan çok partili hayatla birlikte Türkçe ezan ve diğer uygulamalara karşı girişilen hareketler hemen bütün toplum katmanlarına yayılmaya başladı.[1]

1946 yılında ezanın Türkçe okunması açıktan eleştirilmeye başlandı. Adalet Bakanı Fuat Sirmen’in bir bildirisine göre 1947 yılında Arapça ezan okumak suçundan 29 kişi tutuklandı.[2]

18 yıl aralıksız süren[3] Arapça Ezan ve kamet yasağı, 1950 yılında Adnan Menderes Hükümeti tarafından çıkarılan 5665 sayılı yasayla kaldırıldı.

Ezanın Türkçeleştirilmesi çalışmaları ile birlikte yine M. Kemal Atatürk tarafından başlatılan Kur’an’ın Türkçe okunması yönündeki çalışmalar, Ismet Inönü döneminde tekrar gündeme gelmiştir. 9 Ocak 1942 tarihinde Türk Dil Kurumu yeni bir Kur’an çevirisine karar vermiştir.[4] Gürtaş’a göre Inönü’nün, Türkçe Kur’an ile namaz kılınması yönünde teşebbüsleri olmuş, ancak siyasi atmosfer bu amacın gerçekleştirilmesine engel olmuştur.[5]

 

**********

 

KAYNAKLAR

[1] Tarık Zafer Tunaya, Islamcılık Cereyanı, Baha Matbaası, Istanbul, 1962, sayfa 191.

[2] Gotthard Jaeschke, Yeni Türkiye’de Islamcılık, (Çeviren: Hayrullah Örs), Bilgi Yayınevi, Ankara, 1972, sayfa 110.

[3] Altan Öymen anılarında, Türkçe ezan deneyimin öyküsünü ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Bakınız: Altan Öymen, Değişim Yılları, Doğan Kitapçılık, Istanbul, 2004, sayfa, 483–496.

[4] Gotthard Jaeschke, Türkiye Kronolojisi (1938–1945), (Çeviren: Gülayşe Koçak), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1990, sayfa 69.

[5] Ahmet Gürtaş, Atatürk ve Din Eğitimi, Diyanet Işleri Başkanlığı (DİB) Yayınları, Ankara, 1982, sayfa 39–41.

 

******************************

******************************

******************************

 

Kuran ve Ezan’ın yasaklanması – 10 ve SON

Evet değerli kardeşlerim… Bu yazı dizimizin de sonuna geldik. Elbette burada zikretmediğimiz daha çok vakalar vardır, fakat elimizden bu kadar geldi. Bunca delile rağmen hala bir kemalist, bu çirkin uygulamanın M. Kemal Atatürk tarafından başlatıldığını inkar edebiliyorsa, bilin ki onun beyni yıkanmıştır.

***

Namaz’ın aslından çıkarılıp “Türkçeleşmesi” konusunda hem M. Kemal, hemde Ismet Inönü mutabıktır, ancak Inönü bu adımların yavaş ve kademe kademe atılması taraftarıydı… M. Kemal ise bu noktada daha hızlı hareket etme düşüncesindeydi.

Falih Rıfkı Atay’ın kitabından yaptığımız aşağıdaki alıntıda bunu net bir şekilde göreceğiz:

“Atatürk ibadet devrimine ezan ve namazı Türkçeleştirmekle başlamıştı. Gerçekte verdiği ilk emir ezan ve namazın Türkçeleşmesi idi. Muhafazakârların sözcülüğünü yapan Inönü, Atatürk’e yalvarmış, önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir, demişti. Arkadan dil ve Kur’an metni meseleleri çıkıp namazın Türkçeleşmesi gecikti idi. Atatürk sağ kalsaydı ibadet reformu olacağında da şüphe yoktu.”

 

**********

KAYNAK; M. Kemal’in yakın arkadaşlarından ve onu göklere çıkaran birisi:

Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Istanbul 1984, sayfa 394.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

Neden Müslüman Milletin başına şapka geçirmek istediler?

(Fotoğraf: Lozan anlaşmasından sonra Ismet Inönü’nün şapkayı başına geçirdiği görülüyor)

“M. Kemal Atatürk olmasaydı” diyenlere sesleniyorum, eğer M. Kemal Atatürk sayesinde kurtarılanlar varsa, bunlar; Kur’an nizâmından M. Kemal eliyle kurtarılan şeytanî – siyonist nizâmın kurucularıdır. Dünyanın haline bir bakın; her yerde müslümanlar eziliyor. Bunun temelini kim attı sanıyorsunuz? Başımızda bir Halife olsa böyle mi olurdu?

“Efendim, müslümanlar eziliyor ama Atatürk olmasaydı ibadetimizi bile yapamazdık” diyenlerin dünyadan haberleri olmadığına hükmetmek lazım gelir. Zira işgal yıllarında dahi müslümanların ezanına, namazına, kitabına, giyimine-kuşamına karışılmamıştır. Eğer işgal kuvvetleri M. Kemal’in yaptıklarının onda birini yapsalardı, bu argümanı öne sürenler dahil, herkesin karşı çıkacağından, en azından buğz edeceğinden adım gibi eminim.

Keşke ibadetlerimizi yapamasaydık da şuurumuzu kaybetmemiş olsaydık. Çünkü zihnî işgal, fiilî işgalden daha tehlikelidir. Bu yüzden kolumuza zincir, ayağımıza pranga vurmadılar da başımıza şapka geçirdiler. Bizi “fiilen” değil, “zihnen” işgal ettiklerinin sembolüdür bu. Ibadetten zorla men ettikleri takdirde ters tepeceğinin farkındaydılar. Eğer zorla olsaydı, biz; “esir” olduğumuzun “bilincinde” olacak ve dinimize daha sıkı sarılacaktık. Lakin şimdi, “kurtulduk zannıyla”, “dost” (!) Batı’nın verdiği bütün ahlaksızlıkları; “bizden sanılan” ve bizi “kurtardı” denilen adamın eliyle aldık ve böylece dinî hislerimiz zayıfladı. Bunun neticesinde (bedenen) “hür” olduğumuz halde; “zihniyetimiz değişti” ve artık ibadet “etmiyoruz”. Bunun yerine Batı çalıyor ve biz bir çingene ayısı misali zihnimize ne empoze edilirse onu oynuyoruz, zira zihnimiz işgal altında. Bazıları ise çalmadan oynuyor, çünkü onlar zaten o zihniyetteydiler. Ancak isimleri Mustafa, Kemal, Türkan, Reha, Uğur, Ismet, Şemsi Efendi olduğu için “bizden” olduklarını zannediyorduk ve maalesef hala zannedenler var. Yine “bizden sanılanın” eliyle Ezan’dan “Allah” isminin çıkarılması bu zihin işgalinin bir tezahürüdür. Bunu gördüklerinden dolayı karşı çıkan din kardeşlerimiz asılmıştır. “En büyük cehalet, cahil olduğunu bilmemektir” derler, fakat ben bunu değiştiriyorum ve; “En büyük esaret, esir olduğunu bilmemektir” diyorum.

Binaenaleyh, Yunan harbinde yunanlılar için, “şapkalı gavurlar geliyor” diye bağıran müslüman millete zorla şapka giydirmek; kazandığımızın değil, kaybettiğimizin ilanıdır. Zira bir yer fethedildiği zaman, bir fetih sembolü belirlenir… Tıpkı Fatih Sultan Mehmed Han (rahmetullahi aleyh)’ın fetih sembolü olarak Ayasofya’yı Camii’ye çevirtmesi gibi. Düşmanlarımız fetih sembolü olarak Yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başımıza geçirdiler.

Yalnız bir farkla…

Bunu “bizden sanılan” birisinin eliyle yaptılar ve böylece bir taşla iki kuş vurdular.

1 – Bizi yendiler (bunu itiraf edelim).

2 – Bizi birbirimize düşürdüler.

Böylece en çetin düşmanları olan bizi, birbirimize kırdırarak kendileri bizden kurtulmuş oldular.

Fotoğrafta (yukarıda) da gördüğünüz gibi, Ismet Inönü, Lozan antlaşmasından sonra yahudi dininin nişanesi (sembolü) olan şapkayı başına geçirdi…

Yani, yenilgi kabul edildi ve halka da zorla giydirerek kabul ettirdiler.

***

Şapka; yahudi dininin sembolüdür ve bu bakımdan Hristiyanların sembolü olan “haç”tan hiçbir farkı yoktur. Müslüman milletin başına zorla “şapka” geçirmek; boyunlarına “haç” takmaktan farksızdır.

“Şapka”nın yahudi dininin sembolü olduğuna dair birkaç adet fotoğraf:


***

***

 

**********

 

KAYNAK:

Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih, kitabı üctetsiz indirebilirsiniz: http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez , sayfa 55, 56 ve  kitabın “giriş” kısmı. (Birleştirilmiştir)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*