Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

Osmanlı’nın Adaletini Araplar da itiraf etti

*

osmanli adaleti Osmanli arap ülkelerini fethi Osmanli hosgörüsü Osmanli devleti hosgörü

***

Araplar, Osmanlı Devleti’nin hakimiyetini kabul ettiklerinde kendilerini haklardan yoksun ve baskı altında bulunan halklardan görmüyorlardı. Osmanlı fethini 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yabancıların köleleştirmesi olarak kabul etmiyorlardı. Çağdaş Arap milliyetçiliğinin büyük ideologlarından biri olan Suriyeli tarihçi el-Husri, çalışmalarında Arapların Osmanlı sultanlarının iktidarını doğrudan Islam halifeliğinin devamı olarak gördüklerini ve kendilerini yabancı bir iktidar tarafından fethedilmiş ve ona boyun eğdirilmiş bir halk olarak hissetmediklerini belirtmiştir.[1] Bir başka Arap tarihçisi Zeyn N. Zeyn, Osmanlıların Araplara ait toprakları Arapların elinden almadıklarını, onların Memlukler, Ispanyollar ve Farslar ile savaştıklarını, ancak Araplar ile savaşmadıklarını dile getirmiştir. Yine aynı yazara göre Osmanlılar, iktidara Jön Türkler gelinceye dek Arapların asimile edilmesi ve Türkleştirilmesi yönünde hiçbir girişimde bulunmamışlardır.[2]

Yazımızı Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’den bir alıntı ile noktalayalım:

“Osmanlı döneminde mahkemelerin durumu hakkikaten övünülecek bir haldeydi. Biz bugün bu vasfa sahip mahkemelere mâlik değiliz…

Mahkemeler şeriatın hüküm sürdüğü, davaların süratle neticelendiği kurumlardı. Anlaşamayan taraflar arasında hüküm veren kadı, din hususunda da bilgisi olan müftünün ta kendisiydi, ve ka­pısını çalan herkese dinî, dünyası hususunda bilgi verirdi; ne fetva­dan, ne de kazadan (hakimlik görevinden) para almazdı. Her şehir­deki ve kasabadaki müftü Kahire’deki genel müftüye bağlıydı. Ge­nel müftüyü de Bâb-ı Âli tayin ederdi. Islâm âleminin her yanında­ki genel müftüler şeyhülislâma bağlıydılar. Şeyhülislâm Osmanlı hilafetinde sultandan sonra en önemli ikinci şahsiyetti. Şeyhülislâm başbakan olan sadrazamdan önce gelirdi. Arşivler Müslümanca bir adaletin uygulandığına tanıklık eden belgelerle doludur. Oysa bu­gün çağdaş devletlerin arşivleri karıştırıldığında karşımıza mahke­me bitmeden vefat eden birçok davalı ve davacı buluruz; yahut öy­lesine ciddi ve önemli davalar vardır ki, kesin bir karara kavuşması gerekirken hemen olağanüstü yasalar çıkar ve herşey tersyüz olur!

Sonunda kanunların sadece adı kalır, hepsi yalaka olur! Osmanlı döneminde mütfü ve kadı’nın önünde bir köle ya da cariyeyle paşa, prens, general, hatta sultanın kendisi karşı karşıya gelebilirdi. Bir mahkeme ki, davacı ve davalıdan birinin köle, diğerinin hükümdar olduğunu düşününüz… Kadı böyle bir mahkemede ya bir celse ya da iki celsede işi bitirirdi, daha uzatmazdı. Hem de işler vakar ve ihtimam ile olurdu. Karşılıklı rızanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü adaletin Allah’ın şeriatına uygun biçimde ifasına çalışılıyordu.”[3]

.

**********

.

KAYNAKLAR:
.

[1] el-Husri, el-Biladu’l-Arabiyye ve’d-Devletü’l-Osmaniyye, Beyrut 1960, sayfa 36, 82, 83.

[2] N.Z.Zeyne, The Emergence of Arab Nationalism. With a Background Study of Arab-Turkish Relations in the Near East, Beirut 1966, sayfa 9, 10, 17.

Tafsilat için bakınız; Nikolay Ivanov, Osmanlı’nın Arap Ülkelerini Fethi 1516-1574, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2013, sayfa 270, 271.

[3] Dr. Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, (Tercüme eden: Sadık Ömeroğlu), Insan Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 35 – 38.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

www.belgelerlegercektarih.com

*

Reklamlar

Islam’la yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark

Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark

Gün geçmiyor ki haberlerde, cinayet, hırsızlık, sahtekarlık, dolandırıcılık olaylarına rastlanmasın. Bunun başlıca sebebi hiç kuşkusuz, Allahu Teala’nın insanoğluna Peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu ilahî hükümlerin ülkemizde devre dışı bırakılıp, yerine bayrağı haç olan Isviçre’nin Medeni, Almanya’nın borçlar/ticaret ve Italya’nın ceza kanunlarının alınmasıdır. Oysa insanın fıtratını en iyi bilen; Allah’tır celle celaluhu. Öyleyse Müslüman bir toplumda, Allahu Teala’nın kanunları uygulanmalıdır.

Allahu Teala Kur’ân’da şöyle buyuruyor (Elmalılı Meali) :

“Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüzçevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.

Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (5-Maide Suresi, 49, 50.)

Nitekim Islamî hükümlerle, yani Şeriat ile yönetilen Osmanlı’da cinayet ve hırsızlık gibi menfur olaylara neredeyse hiç rastlanmamaktadır. Bu gerçeği, batılı diplomat ve seyyahların vesair eserlerinden yapacağımız nakillerle ortaya koyacağız. Fakat aktaracaklarımızın kemalist “tarihçiler” tarafından anlatılanlarla çeliştiğini hemen fark edeceksiniz. Çünkü onlar tarihçi değil, kemalist ideolojinin “tarihçi” kılığındaki akademik pazarlayıcılarıdırlar. Zira onlar, kemalist sistemin ayakta durabilmesinin ancak Osmanlı’nın kötülenmesiyle mümkün olabileceğini düşünmektedirler. Hakikaten kemalist sistemi eleştirdiğinizde, kemalist muhataplarınızın sürekli olarak Osmanlı’yı “kötülediklerine” ibretle şahit olacaksınız. Çünkü onlar güdümlü tarihçi, yani yarım tarihçidirler.

“Yarım hoca ‘DIN’den, yarım doktor ‘CAN’dan eder” derler… Biz de bu güzel söze “yarım tarihçi de ‘ECDAD’dan eder” sözünü ilave ediyor ve nakillere başlıyoruz.

Fransız generallerinden Comte de Bonneval, “haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçlar Türkler arasında adeta meçhul cinayetlerdir.” dedikten sonra Hıristiyanların ve özellikle rumların ahlaksızlık içinde yaşadıklarını eserinde yazmaktadır.[1]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

bonneval kitap 1

Comte de Bonneval’ın eseri

***

bonneval sayfa 215

[1] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 215’inci sayfası

***

Baltacı Mehmed Paşa’nın Prut Seferi esnasında bir müddet Osmanlı ordugahında da bulunmuş olan meşhur seyyah A. de la Motraye ise şunları kaydetmektedir:

“Hırsızlara gelince, bunlar Istanbul’da son derece nâ­dirdir: Ben Türkiye’de yaklaşık on dört sene kaldığım halde, bu müddet zarfında hiç bir hırsızın orada ceza gör­düğünü işitmedim. Yol kesen haydutların cezası kazıktır. Ben bu memlekette geçirdiğim müddet zarfında yalnız 6 haydudun kazıklandığını işittim: Onlarda hep Rum cinsindendi. Türkiye’de yankesicinin ne olduğu malum değildir: Onun için ceplerin el çabukluğundan korkusu yoktur.”[2]

18. yüzyılda Ingiltere’nin Istanbul Büyükelçiliği’nde bulunmuş olan Türk ve Islam düşmanı Sir James Porter bile şu itirafta bulunmaktadır:

“Türkiye’de yolkesme, ev soygunculukları ve hatta dolandırıcılık ve yankesicilik vakâları adeta yok gibidir. Harpde olsun, barışta olsun, yollar da evler kadar güvenlidir; özellikle anayolları takib ederek bütün Imparatorluk arazisini en mutlak bir emniyet içinde baştan başa katetmek her zaman mümkündür. Yolcu adedinin çokluğuna rağmen hadisenin fevkalade azlığına hayret etmemek mümkün değildir; bir çok yıllar içinde ancak bir tek hadiseye tesadüf edilebilir.

Bütün Imparatorlukta, adalet de sürat ve şiddetle tatbik edilmekte olduğu için, zabıta vukuatının önünü almakta büyük bir dikkat ve itina gösterilmektedir. En ehemmiyetsiz bir şikayet üzerine meseleyi tahkik için Bâb-ı Âlî erkanından biri derhal yola çıkarılmakta ve ilgili inzıbat sahası tahkikat masrafını ödemeye mecbur tutulduğu için, Bâb-ı Âlî temsilcisi son akçasına kadar hepsini tahsil etmeden dönmemektedir.

Ister Türkler hırsızlığı insanlığa yakışmayacak tiksindirici bir hareket sayarak alçaklık ve şerefsizlik addetsinler, ister kanunun pek kahir olmayan şiddetinden hakikaten yılmış olsunlar, her halde şurası muhakkaktır ki, Istanbul’da Türkler tarafından işlenmiş yankesicilik, dolandırıcılık ve soygunculuk vak’aları son derece nâdirdir. Insan bu şehirde Bulgarlardan sakınmalıdır, çünkü onların ekserisi hilekar ve dolandırıcıdır. Bununla beraber, bütün bunlara rağmen Istanbul’da huzur ve emniyet içinde yaşamak ve kapılarını hemen her zaman ardına kadar açık bırakmak kabildir.”[3]

sir james porterJames Porter

***

james porter kitap

James Porter’in eseri

***

sir james porter sayfa 315

[3] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 315’inci sayfası

***

A. Brayer isminde bir Fransız doktoru Istanbul’da yıllarca kalıp çok esaslı tedkiklerde bulunduktan sonra “Neuf années à Constantinople” ismindeki eserinde şöyle demektedir:

“Kur’ân daima kardeşçe geçinilmesini tavsiye etmek­le, az yemeğe kanâat düsturunu koymakla, şarap vesair müskirat gibi insanı baştan çıkaran içkileri ve her türlü hava oyunlarını men etmekle, kadınların evlerinde oturmalarını ve sokağa örtülü çıkmalarını emretmekle cemiyet hayatı için kötü olan bu temayülleri mümkün ol­duğu kadar imha etmiştir. Işte bundan dolayı Istanbul’­un en hareketli sokaklarıyla en kalabalık mahalleleri gündüz az gürültülü olur ve güneş battıktan biraz sonra da derin bir ıssızlık içinde kalır. Tophane’nin büyük meydanıyla emsali yerlerde hangi tabakadan olursa olsun bir Müslüman – Türkün diğer bir Müıslüman – Türke hiddetle baktığı nâdir görülür; fakat küfrettiği yakasına yapıştığı ve dayak attığı hiç görülmez. Ihtiyarlığın eski kahramanlık çağlarında haiz olduğu nüfuz ve tesir Müslüman Türkler arasında hala berdevam olduğu için, aksakallı bir ihtiyar öyle bir galeyanı bir kaç ata sözü ve bir iki âyet iradiyle derhal teskin edip rezalete nihayet verebilir. Düello ve intiharın ne olduğu meçhuldür. Avrupa’nın bazı payitahtlarında çok büyük polis kuvvetleri bulun­duğu halde cinayetleri önleyip canileri yakalamaya kafi gelmemesine mukabil, Istanbul’da polisin hemen hiç bir işi yok gibidir.”[4]

Brayer, aynı eserin başka bir yerinde ise şunları yazmaktadır:

“…Yankesicilik, dolandırıcılık, anahtar uydurma, kırıcılıkla çalma, pencereden girme vesair suretlerle yapılan hırsızlıklara gelince, işte o gibi vak’alar son derece nâdirdir. Ayni bir cürmün ehemmiyetsiz farklarla birbi­rinden ayrılan bu muhtelif şekilleri Avrupa ceza kanun­larının ekserisinden pek ince farklarla tefrik edilip birbi­rinden ayrı cezalara tâbi tutulduğu halde, Türkiye’de bunlar meçhuldür. Ev kapılarının şöyle böyle kapandığı ve esnafın umumî ahlaka itimad edip dükkanını açık bı­rakarak gaybubet ettiği bu muazzam payitahtta her sene azami altı hırsızlık vak’ası olur…”[5]

Fransız seyyahlarından Grelot da söyle demektedir:

“Vaktiyle Romalıların yaptığı gibi halkın hamama gidebileceğini ilan eden çan sesini beklemeye artık lüzum yoktur; Türk hamamları sabahın saat dördünden itiba­ren açılır ve ancak akşam sekize doğru kapanır; bütün bu müddet zarfında hamamda hiç bir zaman hiç bir gürültü ve kavga olmaz, hiç kimsenin elbisesi veya kesesi çalınmaz ve Ovide’in (Latin şairi) elbiselerini muhafaza için kapıda beklemesini istediği bekçiye de gerek olmaz.”[6]

grelot kitap

Guillaume-Joseph Grelot’un eseri

***

grelot sayfa 236

[6] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 236’ıncı sayfası

***

Başka bir eserde ise, “Bu memlekette hemen hiç bir cinayet vak’ası du­yulmaz; eğer bir iki fevkalade vak’a zuhur edecek olursa, onlar da ya ânî bir feveran neticelerinden veya yol kesen haydutların soygunculuklarından ibarettir.”[7] denilmektedir.

Türk ve Islam düşmanı Guer adında bir Fransız avukat bile Osmanlı Devleti’nde hüküm süren emniyet ve asayişten övgüyle bahsetmektedir.[8]

Fransız müelliflerinden A. L. Castellan ise o zamanki Türk Zabıta ve Adliyesinin sürat ve şid­detini gösteren misaller zikrettikten sonra neticeyi şöy­le anlatır:

“…Bu şiddet misallerinin cinayet vak’alarını, gayet nâdir bir hale getirmek gibi büyük bir faydası vardır, Istanbul’da gündüz olduğu gibi geceleyin de insan hiç bir mürettep taarruz korkusu olmadan dolaşabilir. Zaten ahâli bilhassa evlerde hırsızlık vak’aları olmamasına büyük bir bağlılıkla itina gösterir: Çünkü öyle bir vak’a cereyan eden sokağın bütün sakinleri çalınan malın tazminiyle mükelleftir.”[9]

1872’de Istanbul’a gelmiş olan Fransız yazar Paul Eudel’in eserinde şu satırlara rastlamaktayız:

“Insana heyecan veren ulvî bir âdet mucibince cami­ler, seyahate çıkacak kimselerin her türlü ticarî senetleri ve hisseleriyle kıymetli eşyalarını emanet olarak bırakma­larına her zaman âmâde bulunur. En eski devirlerden beri hiç bir zaman bu emanetlerden her hangi bir şey çalınmış olduğu görülmemiştir. Bizim memleketlerde hırsızların bu kadar insaflı davranacaklarını temin edemem.”[10]

Istanbul’da bir kaç sene tedkikatta bulunduktan sonra, 1855 tarihinde “La Turquie actuelle” ismindeki eserini Paris’de yayınlamış olan tarihçi A. Ubicini, Ezan’ın okunmasıyla esnafın Cami’ye gittiğini ve dönüşte her şeyi yerli yerinde bulduğunu yazdıktan sonra şöyle diyor:

“Patronların belli ve önceden bilinen saatlerde dükkanları terk ettiği ve geceleri evlerin kapılarının basit bir sürgüyle kapatıldığı o koca payitahtta, yılda sadece 4 hırsızlık vakası kaydedilmektedir. Buna karşılık münhasıran Hıristiyanların ikamet ettikleri Pera ve Galata semtlerinde gün geçmez ki hırsızlık yapılmasın veya bir cinayet işlenmesin.”[11]

ubicini kitap

Ubicini’nin eseri

***

 A. Ubicini devamında şu hadiseyi naklediyor:

“Bir Ingiliz seyyahının anlattığı şu menkıbeyi lütfen dinleyin. Bugün kendi eşyamla yol arkadaşım olan eski bir Macar zabitinin eşyasını nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, port-mantolar, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Buralarda yatağın hayali bile mevcut olmadığı için, gece üstüne uzanmak üzere ben biraz kuru ot satın almak isteyince son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızla beraber sokağın ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce:

-Burada birisi kalmalı! dedim. Yanımdaki Türk hayretle sordu:

-Niçin?

-Eşyalarımızı beklemek için.

Müslüman Türk şu cevabı verdi:

-A! ne lüzumu var? Eşyanız bir hafta gece-gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.

Ben bu sözü kabul ettim ve dönüşümde her şeyi yerli-yerinde buldum. Şu noktayı da unutmamalı ki o sırada Islam askerleri sürekli gelip geçmekteydi. Bu vakıa bütün Londra kiliselerinden Hıristiyanlara ilan edilmelidir; içlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!”[12]

ubicini sayfa 329

[11] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 329’uncu sayfası

***

ubicini sayfa 330

[12] no’lu dipnotta bahsi geçen eserin 330’uncu sayfası

***

A. Ubicini’nin aynı eserinin başka bir yerinde ise şu sözlere tesadüf edilmektedir:

“…Padişain Bâb-ı-Âlîsi o devirlerde hakikaten (Cihanın sığınağı) haline gelmişti. Katolikliğe nisbetle râfızî diye Avrupa’nın sinesinden söküp attığı bedbahtlar padişahın misafirleri olunca emâna mazhar olup kendi vatanlarında mahrum oldukları hürriyet ve emni­yete kavuşuyorlardı; aynı himaye bütün dinlerle mezheplere teşmil edilmiş ve Türkleri barbar sayan Garp milletleri onlardan müsamaha ve insaniyyet dersleri al­maya başlamıştı. 16’ıncı asrın ağırbaşlı bir müellifi şöyle diyordu:

— Inanılmaz şey! Barbarlar diyarında ve muazzam bir şehrin o muazzam batakhanesinde ne cinayet, ne ce­bir ve şiddet oluyor; herkesin hukuku eşitlik esasına göre temin ediliyor; bütün bedbahtlar emin bir sığınak buluyor ve büyük küçük, müslüman hıristiyan hep aynı adalete tabiî tutuluyor!”[13]

***

Evet, gördüğünüz gibi yabancılar, hatta Türk ve Islam düşmanı olanları bile Şeriat ile yönetilen Osmanlı toplumunu övmektedirler. Bugün memleketimizde meydana gelen cinayet, hırsızlık ve benzer menfur olayları burada zikretmeye gerek görmüyoruz ve sadece şu suali sormakla iktifa ediyoruz:

Allahu Teala’nın emrettiği Şeriat ile yönetilen bir Osmanlı mı, yoksa Allah’ın emir ve yasaklarını devre dışı bırakan ahlaksızlığın, asayişsizliğin ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü dinsiz kemalist bir devlet mi?

Karar sizin…

**********

 

ŞERİAT HAKKINDA BİRKAÇ YAZI:

(Medya’nın bize anlattığının aksine, Şeriat Iran değil; Kur’ân’dır, Sünnet’tir.)

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri – KISAS (Katilin hükmü)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/

***

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri (Hırsızlık)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/14/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-hirsizlik-hirsizin-hukmu/

***

– Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – ŞAHITLIK: BIR ERKEK IKI KADIN

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/21/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-sahitlik-bir-erkek-iki-kadin-2/

***

– Kemalistlerin mi yoksa Allahu Teala’nın kanunları mı?

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/

***

– Şeriat hükümleri ve hikmetleri – TAADDÜD-Ü ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK)

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/03/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-taaddud-u-zevcat-cok-evlilik/

***

Şeriat hükümleri ve hikmetleri – Mirasta Erkeğe iki Kadın payı

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/06/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-mirasta-erkege-iki-kadin-payi-ama-sor-bi-niye/

***

– İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a) Şeriat hakkında ne dedi?

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/imam-i-azam-ebu-hanife-rh-a-seriat-hakkinda-ne-dedi/

***

– Kur’an Nizamı (Hilafet/Şeriat/Hüküm/Kanun) ile ilgili bir kaç Ayet-i Kerime

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/02/kuran-nizami-hilafetseriathukumkanun-ile-ilgili-bir-kac-ayet-i-kerime/

***

– Şeriat, Hüküm, Kanun hakkında birkaç Hadis-i Şerif

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/09/seriat-hukum-kanun-hakkinda-birkac-hadis-i-serif/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Comte de Bonneval, Anecdotes Venitiennes et Turques ou Nouveaux Memoires du Comte de Bonneval, Londra 1740, cild 1, sayfa 215.

[2]  A. de la Motraye, Voyages en Europe, Asie et Afrique, Lahey (La Haye) 1727, cild 1, sayfa 258.

[3] Sir James Porter, Turkey: Its History and Progress – the journals and correspondence of Sir James Porter – Londra 1854, Hurst and Blackett, cild 1, sayfa 315.

[4] A. Brayer, Neuf années à Constantinople, Paris 1836, cild 1, sayfa 196, 197.

[5] A. Brayer, Neuf années à Constantinople, Paris 1836, cild 1, sayfa 234, 235.

[6] Guillaume-Joseph Grelot, Relation Nouvelle d’un Voyage de Constantinople, 1680 Paris, sayfa 236.

[7] Du Loir, Les voyages du sieur Du Loir, Paris 1654, sayfa 188.

[8] Jean-Antoine Guer, Moeurs et usages des Turcs, leur religion, leur gouvernement civil, militaire et politique, avec un abrégé de l’histoire ottomane, Paris 1747, cild 2, sayfa 188.

[9] A. L. Castellan, Lettres sur la Grece, I’Hellespont et Constanti­nople, Paris 1811, cild 2, sayfa 221.

[10] Paul Eudel, Constantinople, Smyrne et Athenes, Paris 1885, sayfa 190.

[11] J.H.A. Ubicini, Ubicini, La Turquie Actuelle, L. Hachette et C. Kitabevi, Paris 1855, sayfa 328, 329.

[12] J.H.A. Ubicini, Ubicini, La Turquie Actuelle, L. Hachette et C. Kitabevi, Paris 1855, sayfa 329, 330.

[13] J.H.A. Ubicini, Ubicini, La Turquie Actuelle, L. Hachette et C. Kitabevi, Paris 1855, sayfa 437.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlı pasaportunun itibarlı olduğu günler! – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Osmanlı pasaportunun itibarlı olduğu günler! – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Şimdi Amerikan vatandaşı olmak için insanlar yarışıyor. Vaktiyle Osmanlı vatandaşı olmak böyle itibarlıydı.

İnançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanlar için Osmanlı vatandaşlığı bir can simidi vazifesi görürdü.

Günümüzde Osmanlı Devleti’nde halkın teb’a olduğunu söylemek moda oldu. Teb’a ile modern vatandaşlık arasında mühim farklılıklar varmış. Cumhuriyetten sonra teb’alıktan vatandaşlığa geçilmiş. Halbuki tâbiyet ile vatandaşlık arasında fark yoktur. Teb’a ile vatandaş da aynı mânâya gelir. Vatandaş, bir devletin kanunlarına uyma sözü veren; mukabilinde temel hak ve hürriyetleri üstün otorite tarafından korunan kimsedir.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

1912 senesinde Singapur Konsoloshanesi’nden verilen Osmanlı pasaportu

***

Teb’a=Vatandaş

Vatandaşlıktan kasıt, seçme, seçilme ve hükûmeti kontrol ise, bu demokrasi demektir. Ayrı bir mevzudur. İmparatorluklarda tâbiyet kriterleri, bir ırkın hâkim, diğerlerinin azınlık görüldüğü ulus-devlete benzemez. Hangi ırk ve dine mensup olursa olsun, halk hükümdarın çocukları sayılır. Nasıl bir baba çocukları arasında ayrım yapmazsa, imparatorluk vatandaşları da kanun önünde eşittir.

Osmanlı Devleti, ulus-devlet değil; imparatorluktur. Vatandaş telâkkisi, azınlık hakları bakımından çağdaşlarından daha ileridir. Osmanlı vatandaşları çeşitli dinlere mensup olmakla beraber, hukuken eşittir. Sadece gayrı müslimlerin amme hizmetine girme imkânı Tanzimat’tan sonra genişletilmiştir. O devirde dünyanın hiçbir yerinde hâkim unsur dışındakilere bu hak tanınmamıştır.


Kars’ta yaşayan Molokanlar’dan bir grup

***

Ne olursan ol gel!

Müslüman veya gayrımüslim, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden herkes vatandaş statüsündedir. Devletten din, vatan ve milleti koruma vazifesini bekler. Modern telâkkiye uygun olarak devlet ile teb’a arasında hukukî münâsebet bahis mevzuudur. Başka ülkelerde yaşayan Müslümanlar da Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, dârülislâm olmak hasebiyle, devlet, kendisini, sınırlarını açmak ve gelenlere vatandaşlık vermek mecburiyetinde hissetmiştir. Hangi ülkede yaşarsa yaşasın, dünya Müslümanlarına Osmanlı vatandaşı muamelesi yapılmıştır. Hatta Osmanlı ülkesine sığınan gayrımüslim mültecilere de karşılıksız teb’a statüsü tanınmıştır.

1848 ihtilâlinden sonra giriştikleri istiklâl mücâdelesinden mağlup çıkan Macar ve Leh vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın elinden kaçıp Osmanlı ülkesine sığındı. Bâbıâli, kendisini çok kritik siyasî vaziyete düşüren bu mültecileri her ne pahasına olursa olsun iâdeye yanaşmadı. Bu hâdise, İngiltere ve Fransa gibi hürriyete düşkün ülkelerde çok müsbet karşılandı. Hatta Londralı gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp kendileri çekerek tezahürat gösterdi. Bu mülteciler, Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi.

18. asırda Rus Çarı Deli Piyotr’un sakal yasağına karşı çıktıkları için Osmanlı ülkesine sığınan Hıristiyan Kazaklar, Manyas’a yerleştirildi. Bazı inançlarında Ortodoks Ruslardan ayrılan Molokanlar Kars’ı yurt tutmuştu. Kazaklar ve Molokanlar, cumhuriyetten sonra Anadolu’yu terk etmek zorunda kaldı. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler de birer birer hayattan sıyrıldı. Ulus-devletin, farklı renklere tahammülü yoktur.

Rusya, XIX. asırda Anadolu’dan göçen her Hıristiyan’a para ve toprak verdiği halde, Rusya’ya göçenler, Rusya’dan Anadolu’ya gidenlerin yanında çok ehemmiyetsiz sayıda kalmıştır. Başka Endülüs olmak üzere Avrupa’dan kaçıp Osmanlı ülkesine sığınan yüzbinlerce Yahudi de hatırlanmalıdır.

Manyas’ta yaşayan Kazaklar’dan bir grup

***

Şimdi yüzümüze bakan yok!

Eskiden Osmanlı ülkesine gelenlere Osmanlı hükümeti sınırda pasaport yerine geçen bir mürur tezkeresi verirdi. XIX. asırda bu usul değişti. Pasaportu, yolcunun kendi devleti verir oldu. 1838 tarihinde yurtdışına çıkacak olan Osmanlı vatandaşlarına Hâriciye Nezâreti tarafından Avrupa’daki teamüle uyarak pasaport verilmeye başlandı. Osmanlı ülkesine girecek ecnebiler de Avrupa şehirlerindeki Osmanlı konsolosluklarından vize alacaktı. Osmanlı vatandaşı olmak itibarlıydı. Yaşlı Arablardan, “Eskiden Osmanlı pasaportunu görünce ecnebiler selâma dururdu. Şimdi yüzümüze bakan yok” sözünü çok işittim.

Yafa’dan verilen mürur tezkeresi

***

1869 tarihinde de Osmanlı Tâbiyet Kanunu çıkarıldı. Artık reâyâ, zimmî, müstemen, harbî yerine, Teb’a-yı Devlet-i Aliyye (Osmanlı vatandaşı) ve Ecnebi tabirleri kullanılmaya başlandı. Babası Osmanlı teb’ası iken dünyaya gelen çocuklar, Osmanlı teb’asındandır. Anne ve babası ecnebi olduğu halde, Osmanlı ülkesinde doğan çocuklar, reşid olduktan sonra üç sene içinde Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Reşid olduktan sonra fâsılasız beş sene Osmanlı ülkesinde oturan ecnebiler de Hâriciye Nezâreti’ne istidâ verip Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Osmanlı teb’ası iken, izinle ecnebi tâbiyete geçenler, bu tarihten itibaren ecnebi sayılır. İzinsiz terkedenlerin yeni tâbiyeti hükümsüzdür. Osmanlı ülkesinde ikamet edenler, aksini isbat etmedikçe Osmanlı vatandaşı sayılır.

 1918 tarihli bir Osmanlı pasaportu (İsmail Semuh Bey’e ait)

***

 

ALINTI: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, “Osmanlı pasaportunun itibarlı olduğu günler!”, Türkiye Gazetesi, 07 Kasım 2012.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk bizi Padişaha kul olmaktan mı kurtarmıştır?

Atatürk bizi Padişaha kul olmaktan mı kurtarmıştır?

M. Kemal Atatürk, 1937’de Adana’da heykelinin başında… (Sanki mason nizam duruşuyla)

***

Kemalist cenahın en popüler sloganlarından biri hiç şüphesiz, “Atatürk sizi Padişaha kul olmaktan kurtardı” sloganıdır. Halbuki tam tersi olmuştur.

Meydanlara heykellerini diktiren Padişahlar değil, M. Kemal Atatürk idi. M. Kemal Atatürk, Isviçre, Almanya ve Italya’dan aldığı kul yapımı kanunları müslüman millete dayatmıştır. Asıl kula kulluk bu değil midir? Buna mukabil Padişahlar, müslümanları Allahu Teala’nın emirleriyle (Şeriat)[1] yönetiyor ve kendileri de bu emirlere uyuyordu.Bütün Islâm devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı devletinde de padişah, devleti şeriata göre idare etmek zorunda idi. Bu sûretle şahsî ve keyfî idaresi şeriatle sınırlandırılmıştı. Zaten pa­dişah, devletin her türlü yetkilerini nefsinde toplamakla bera­ber, onları bizzat yürütmeyerek mutlak vekil olarak kabul ettiği Sadrazama devretmiştir. Sadrazam, devleti; şeriata ve kanun­nâmelere göre ve padişahın tasvibi ile idare etmek zorundadır. Şeriatla ilgili meselelerde yine padişah tarafından tâyin edilmiş olan Şeyhülislâm’ın fetvasını almaya mecburdur. Bu sûretle iktidarın icâbları padişah, sadrazam ve şeyhülislâm tarafından yürütülmekte, fakat iktidarı padişah temsil etmektedir.[2]

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci bu mevzuda şöyle yazmaktadır:

“Aslında Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman Avrupa’daki emsalleri gibi bir mutlakiyet olmamıştı. Çünkü idareyi kısıtlayan kanunlar vardı. Din ve geleneklerden kaynaklanan bu kanunları hükümdar bile değiştiremezdi. Padişah, her istediğini yapmaktan mahrumdu.”[3]

Bütün bunlara rağmen padişah şeriatın dışına çıkarsa ne yapılması gerektiği Kanunî Sultan Süleyman’ın koy­duğu şu kanunnâmede zikredilmektedir:

“Devlet idaresi ulemâ ile vükelâya tevdî edilmiştir. Padişah’ın doğru yoldan sapması halinde, ulemâ ve vüke­lâ ordu reislerini keyfiyetten haberdar ederek padişahı tahtdan indirip yerine hanedan erkânından diğerini seçecektir.”[4]

Kemalistlerin, “Padişaha kulluk ediliyordu” iftirasını attıkları Osmanlı Devleti’nde, Allahu Teala’nın emirlerine uymayan Padişahın tahtdan indirileceğine dair kanun vardı. Ancak kemalistlerin övdükleri Atatürk döneminde bakın M. Kemal ne diyordu:

“Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.[5]

M. Kemal bu sözleri Mecliste söylediğini Nutuk’ta kendi yazıyor… Milletvekillerini, kafalarını kesmekle tehdit eden adamın rejiminde, “Hakka” kulluk; ama Allahu Teala’nın emirlerine uymadığı takdirde padişahın tahtdan indirileceğine dair kanun yapan Osmanlı Devleti’nde, “Padişaha” kulluk yapılıyordu, öyle mi?

Kimi kandırıyorsunuz siz?

Sadece bu kadar mı? Kendi kul yapımı kanunlarına bile uymayacağını M. Kemal Atatürk şöyle ifade ediyordu:

“Hedefimize varmak için kanunlarımız müsait değilse o kanunları değiştiririz, yeni kanun yaparız. En nihayet lüzum ve mecburiyet görürsek bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte, asla tereddüt etmeyiz.”[6]

Diktatörlüğünü ne de güzel anlatmış… Devlet, kanun ve millet kendisinin oyuncağı olmuş… Keyfine, hırsına, intikam hissine göre değişir durur. M. Kemal’in sözünün özeti; “Sade keyfim hüküm sürer” demektir. Hele şu kısım: “…bu yolda her şeyin üstüne çıkarak…”

Yani bu demektir ki;

“Sıkışırsam kanun da tanımam, çalarım, asarım, keserim…”

Ayrıca Osmanlı Padişahlarının adıyla Ezan okunduğunu bilmiyoruz ama M. Kemal Atatürk döneminde Yusuf Ziya Ortaç, “Atatürk’e Ekber!” diye saçmalayabilmiştir:

“Atatürk’e Ekber!
Atatürk’e Ekber!
ancak O var: Atatürk!
Evliya odur, peygamber odur, sanatkâr Atatürk,
Tarihe hakim, zekâya önder, doğma serdar Atatürk,
Bunları geçti insan büyüğü: Kendi kadar Atatürk!”[7]

*


***

Aka Gündüz’ün şu yazdıkları ise, Atatürk döneminde kul kültürünün ne denli yaygınlaştığını göstermesi bakımından, son derece önemlidir:

“Atatürk’ün tapkınıyız! […] Her şeyde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Denizde O! var da O! yok da O! her şeyde O! Atatürk! […] Yerdedir, göktedir, sudadır, alandadır, diktedir, pusudadır. Görünmezi görür! Bilinmezi bilir! duyulmazı duyar! Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer! Her şeyde Atatürk! Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz. Biz sana tapıyoruz! Biz sana tapıyoruz! […] Varsın, Teksin, Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın!”[8]

Şimdi bazıları, “onlar yazdıysa Atatürk’ün bunda ne suçu var” diyebilir. Ancak, sudan bahanelerle birçok yayının yasaklandığı[9] yıllarda bu şiirlere müdahale edilmiş midir?

Ne gezer!

Tam tersine, ödüllendirilmiştir.

Milletvekillerini M. Kemal Atatürk’ün belirlediği bir dönemde[10] Aka Gündüz’ün, yazdığı bu şiirden sonra Atatürk tarafından Milletvekili olarak atanması[11], bu methiyelerin “ödülü” değil de nedir?

Aka Gündüz’ün bu şiirinin M. Kemal Atatürk’ün gazetesi “Hakimiyet-i Milliye”de yayınlanmış olması da mı bize hiç bir şey anlatmıyor?

Demek ki, M. Kemal Atatürk’ü putlaştıranlar bizzat M. Kemal tarafından ödüllendiriliyordu. Dolayısıyla “kula kul olmak” Osmanlı Devleti’nde değil, aksine, Atatürk döneminde vaki olmuştur.

Bu kemalistler ne garip; “Bizi padişahlara kul olmaktan kurtardı” dedikleri M. Kemal’in heykellerini -milletin parasıyla, tüyü bitmemiş yetimin hakkı ile- yapıp sabah akşam tapınıyorlar ama farkında değiller. Oysa Padişahlar, Allah’a kul olmaya çağırmışlardı; bu yüzden heykellerini değil, Cami yaptırmışlardı… M. Kemal gibi Allah’a ibadet edilen Cami’leri yıkmamışlardı.[12]

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Şeriat hakkında malumat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/25/m-kemal-ataturk-neyi-kaldirmis-turk-dil-kurumu-cevaplasin/

[2] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, (Birinci Meşrutiyet ve Istibdat Devirleri. 1876-1907), 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, cild 8, sayfa 194.

[3] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı’nın Çöküşü, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 21.

[4] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, (Birinci Meşrutiyet ve Istibdat Devirleri. 1876-1907), 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1983, cild 8, sayfa 196.

[5] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 691.

[6] (1931) Ayın Tarihi, cild 25, sayı 82, 83.

[7] Yusuf Ziya Ortaç (1933), derleyen Behçet Necatigil, Atatürk Şiirleri, Türk Dil Kurumu Yayınları 1963.

[8] Aka Gündüz, “Yürekten Sesler”, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 4 Ocak 1934. Aktaran Ismail Beşikçi, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, Yurt Kitap-Yayın, Istanbul 1991, 2.basım, sayfa 188.

[9] Atatürk döneminde yasaklanan yayınlar için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/08/m-kemal-ataturkun-yasakladigi-kapattigi-gazeteler-basin-sansuru/

[10] Milletvekillerinin M. Kemal Atatürk tarafından atandığına dair tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/09/08/hakimiyet-kayitsiz-sartsiz-milletin-mi-yoksa-ataturkun-mu/

[11] Aka Gündüz, M. Kemal Atatürk tarafından milletvekili olarak atanmıştır; TBMM Albümü (1920 – 2010), cild 1 (1920-1950), TBMM Basın ve Halkla Ilişkiler Müdürlüğü Yayınları, sayfa 187.

[12] Tek Parti döneminde satılan Camiler ile alakalı M. Kemal Atatürk imzalı birkaç belge için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/27/tek-parti-doneminde-satilan-camiler-ile-ilgili-m-kemal-ataturk-imzali-birkac-belge/

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlının Sırrı Neydi? – İsmail Çolak

Osmanlının Sırrı Neydi? – İsmail Çolak

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Osmanlı Devleti; kuruluşu, idarî yapısı ve anlayışı, hızlı ve sağlam bir büyümeyle sınırlarını kıtalara ve okyanuslara dayandırması ve daha da önemlisi bu uçsuz bucaksız coğrafyada kanatları altında tuttuğu farklı milletler-dinler topluluğuna insanlık, adalet ve hoşgörüyle hükmedip cihanın en kudretli ve uzun ömürlü devleti mevkisine yükselmesi gibi açılardan, çeşitli otoritelerce tarihin “en mucizevî” devletlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Araştırmacılar, bu harikulade yapının temelinde yatan “sırları” çözmek için dünya çapında bir gayret ve merakla, Osmanlı’nın geride bıraktığı miras üzerinde çok yönlü keşifler yapmaya hâlâ hummalı bir şekilde devam etmektedirler.

Biz de burada bir keşfe çıkacak ve “Osmanlı Dehası”nin sırrını çözmede, tarihçilere yol gösteren ve hayrete sevk eden başlıca hususlardan biri olan, “Balkanlardaki hızlı ilerleyişin sonunda, burada kalıcı ve uzun soluklu ‘mucizevî’ bir hakimiyetin kısa müddet içinde nasıl kurulduğu ve buna imkan tanıyan mükemmel politikanın/anlayışın hangi temellere dayandığı ya da hangi kaynaklardan beslendiği” üzerinde duracağız.

Balkanların Ortodoksluğu ve Osmanlı ‘Hoşgörüsü’

Osmanlı’nın kuruluş döneminde, siyasî nüfuz mücadeleleri, mezhep çatışmaları, saltanat kavgaları, ağır vergi yükü ve angarya işlerden fevkalade daralan Balkan milletleri huzur, emniyet ve sükûna susamışlardı. Aradıkları refah ve saadete kavuşabilmek özlemiyle, bir kurtarıcı el ve âdil düzen beklentisi içerisinde iken, İslâmiyet’in ananevî müsamaha anlayışı ve uygulamasından beslenen engin hoşgörüsü, (veya tesamuhu) insanca muamelesi, din ve vicdan hürriyeti, can, mal ve ırz güvenliği tanıyan yönetim şekliyle istediklerinin ve umduklarının fevkinde haklar vaat eden Osmanlı’yı tercih etmişler ve çoğunlukla da kendi davetleri ve gönül rızalarıyla itaat etmişlerdi.

O kadar ki, Osmanlı’nın meydana getirdiği kuşatıcı tolerans ve “din kalkanı” sayesinde Balkan milletleri, Macarlar ve Venediklilerin “Katolik olma mahkumiyetinden” kurtulmuş; müntesibi bulundukları Ortodoks mezhebini yaşatma imkânını elde etmişlerdir. Osmanlıların, koyu Ortodoks olan Balkan halkı üzerindeki Katolik baskısını önlemesi ve Ortodoks kilisesine karşı gösterdiği müsamaha, Türk idaresinin bir kurtarıcı olarak karşılanmasına sebep olmuş; “Ortodoks mezhebi Balkanlardaki varlığını Türklere borçlu” hale gelmişti.

Macar Tarihçi Sandor Takats (1860-1932), sadece Ortodoksluk değil; Protestanlığın da varlığını Osmanlı’ya borçlu olduğunu, “Macaristan-Türk Aleminden Çizgiler” adlı eserinde şöyle savunmaktadır: “Hıristiyan Almanya İmparatorluğunda mezhep harplerinde kan gövdeyi götürürken Müslüman Türk idaresinde bütün dinlere saygı vardı ve mezhepler yan yana yaşayabiliyorlardı. Ortodokslar gibi Protestanlar da Osmanlı’ya çok şey borçludurlar. Çünkü Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther, Katolik zulmü karşısında Kanuni Sultan Süleyman’a mektup göndermiş ve şunları yazmıştır: “Putperest Katoliklere, Papa denilen ve Hz. İsa’yı tanrı yapan dinsizlere ve onları destekleyen Alman İmparatoru Şarlken’e haddini bildiriniz ve bize yardımlarınızı sürdürünüz.”

Barış ve İnsanlığın “Son Kalesi”

Devlet-i Ali Osman, bir şemsiye gibi hükümranlığına aldığı cemaat ve kavimleri ortak bir meşruiyet temelinde; “Osmanlı Barışı”nda buluştururken, “Millet Sistemi” çerçevesinde her birinin kendi kimliğini, inancını ve varolma hakkını elinden almıyor; hatta buna saygı duyulmasını diğer kavimlerden istiyor ve onları buna zorluyordu. Millet sistemi hakkında İlber Ortaylı şu açıklamayı yapmaktadır: “Millet sistemi bir kompartıman sistemidir ve insanlar kendi dinî kompartımanının üyesi olarak en alttan üst çizgiye yükselme imkânına sahiptir ve bunun için mücadele ederler. Milletlerin idarî teşkilatı onların merkezle antlaşma, müzakere ve istimâlet sisteminde olduğu gibi bir tür akitle dinî hürriyet, kültürel muhtariyet ve idarî işbirliği statüsünü vermesidir.”

Osmanlı sisteminin, mevcut yapıyı zorlamadan, ona saygı duyarak ve sürekli toplumsal nabzı tutarak yürüdüğü bariz biçimde göze çarpmaktadır. Lowry’ye göre, Osmanlı varlığı, yöneticileriyle pek az ortak tarafı olan bir halkı kazanabilmek için daha önce var olan yapının üzerine “ince bir tabaka” halinde serilmekle sağlanıyordu.

Osmanlı idaresinin uzun ömrünün sırrı; kaskatı değil, esnek durmasını bilmiş olmasında yatmaktadır. Osmanlı muhayyilesi, kendisini yeryüzünde mazlumların sığındığı “son kale” olarak görüyordu. Osmanlı, azgın emperyalist dalgaların surlarını dövdüğü “mazlumların koruyucusu” yalçın bir kale gibiydi. Dahası, Osmanlı “devlet-i ebed müddet” sloganını hiç terk etmemek üzere benimsediğinden ötürü; Bab-ı Ali ketebesinden, sokaktaki cahil adama kadar hiç kimse o cemiyetin varlığı ve işlevinin kalkacağına inanmamış görünüyordu.[1]

Tarihçileri bile hayrete sürükletip şaşkınlığa sevk edecek ölçüde, Rumeli ve Balkanlarda, çok kısa sürede bu denli geniş bir coğrafyaya Osmanlı’nın, mucizevî bir hızla yayılarak hâkimiyet sınırlarını genişletmesi ve fetihlerini kalıcı hale getirmesi; zannedildiğinin aksine kılıç ve kalkanla değil yukarıda izah ettiğimiz şekilde insanlık, hukuk ve adâlete dayanmak sayesinde mümkün olmuştur. Bundan sonra onların nezdinde Osmanlı idaresi, huzur ve istikrarın özdeşi ve yegâne adresi haline gelecektir.[2]

Söğüt’te, 400 çadırlık küçük bir beylikten cihan devleti seviyesine erişen Osmanlı Devleti’nin doğuşu ve amudî bir yükselişle doğu-batı istikametinde hızla büyümesi karşısında şaşkınlığını gizleyemeyen batılı tarihçi Fernard Grenard bunu şu ifadelerle dile getirmiştir: “Bu yeni imparatorluğun kuruluşu, insanlık tarihinin en büyük ve en şaşılacak vak’alarından biridir. Onların kaderlerindeki en büyük fevkaladelik başlangıçları oldu; böylesine büyük bir netice için pek küçük olarak işe başladılar. Ama bir defa iktidarı yayılıp sağlamlaştıktan sonra, girdabın içinde tek sabit nokta oldular. Onlar yarımadada rüzgarın tesiriyle oradan oraya dalgalanan muhtelif unsurları etraflarında toplayan bir cazibe çekirdeğiydiler.”[3]

Osmanlı Barışının Temel Dinamikleri

Devlet-i Ali, kısa zamanda çeşitli din, ırk, dil ve mezhebe mensup sayısız milleti şemsiyesi altında toplayıp Osmanlı potasında meczederek “çok dinli ve çok milletli bir dünya devleti” haline gelmişti. En küçük beldesinden pâyitahtına kadar cami, kilise ve havra yan yanaydı.

Sultan II. Mahmud, bunu şu veciz ifadeyle âdeta bayraklaştırmıştı: “Tebaamdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Musevileri de havrada görmek isterim.” Osmanlı’yı, bu nev-i şahsına münhasır vasfından dolayı İlber Ortaylı, “Müslüman Üçüncü Roma” olarak tavsif etmektedir: “Osmanlı İmparatorluğu, tarihteki üçüncü ve “Müslüman Roma”dır… Ortadoğu-Akdeniz imparatorlukları içinde klasik Roma’ya en çok benzeyenidir ve orijinal, son derece renkli bir cemiyettir… Ama bu yapıya rağmen ideolojisi İslâm’dı ve İslâm için savaşıyordu… Osmanlı devlet idaresi, herkesin dinî vecibesini yerine getirmesi ve hayatını yaşaması için asayiş kuvveti rolünü üstleniyordu.”

Osmanlı’yı ayakta tutan temel unsurlardan biri de Osmanlı idarecilerinin kendilerini, ümmetin işlerini yapmak için Allah-u Tealânın onların başına koyduğu bir hizmetçi olarak bilmeleridir. Kanunî Sultan Selim’in ifadesiyle; “Reaya devletin efendisidir.”

İnsana saygı ve adalet

Bu bapla ilgili Piri Paşa, Yavuz Sultan Selim’den şöyle söz etmiştir: “Kendilerini padişah bilmezlerdi. Hak Tealânın kemine-kemter bendesi…” Olarak kabul ederlerdi. Devlet, kendi himayesine girmiş Zımnilerin her türlü hak ve hukukunu garanti altına almıştı. Yıldırım Beyazıd, Semendere kadısına gönderdiği bir adaletnâmede, halkın kendisine Allah’ın bir emaneti (Vediatullah) olduğunu belirttikten sonra, kanuna ve tahrir defterine aykırı olarak, sancak beylerinin ve diğer görevlilerin onlardan fazla bir şey almalarını zulüm saymış ve bunu şiddetle yasaklamıştı. Ayrıca, bu emri yerine getirmede ihmali ve kusuru görülenlerin derhal cezalandırılmalarını emretmişti. Çünkü Osmanlı, -Halil İnalcık’ın da belirttiği gibi- her fethettiği toprağı hakiki manada bir “Osmanlı Memleketi/Vatanı” olarak telakki ediyordu.[4]

Diğer yandan, Osmanlıların takip ettikleri adil vergi sistemi, Türk idaresinin geniş halk kitleleri ve köylü sınıfı tarafından benimsenmesinde başlıca rolü oynamıştı. Heath W. Lowry, bunu şöyle belirtir: “Osmanlıların büyüklüğünü şuradan da anlıyoruz: Her şeye açık, yeni fikirlere açık ve insanlara açık. Osmanlıları 600 sene ayakta tutan şey, vergi sistemi ile adalettir.”[5]

Alman Türkolog F. Giese, “Die Velt Des Islam” dergisine 1914 yılında yazdığı “Türkiye’deki Dinî Müsamaha” başlıklı makalesinde şunu dile getirmiştir: “Tolerans mefhumu, Hıristiyan memleketlerinde 16. Yüzyıldaki reformlardan sonra ortaya çıktı, son iki asırda hayli yerleşerek, bilhassa 1848’den sonra herkesçe kabul edildi… Gerçek şudur ki, batıda kilise başka inançtakilere karşı oldukça katı ve müsamahasız davranırken Müslümanlar, kendi ülkelerindeki Gayri Müslimlere tam bir tolerans gösteriyorlardı… İslâm hukukunun Gayri Müslimlere karşı bu müsamahalı tutumu, Türkler tarafından da tarih boyunca uygulanmıştır. Hatta, Osmanlı Devleti’nde zaman zaman Gayri Müslimlerin şartları, Müslümanlarınkinden bile daha iyi olmuştur.”[6]

Fransız Tarihçi Fernard Grenard, aynı hususta fikirlerini şöyle ifade etmektedir: “Osmanlı idaresinin, fethedilen memleketler için son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı… Türk hakimiyetinden yerli Hıristiyanlar bu bakımdan da memnundular ki, vaktiyle, Türkler gelmeden önce, ülkeleri devamlı asayişsizlik ve tahribat içindeydi. Şimdi ise sükun hüküm sürüyordu… Viyana bozgunundan sonra Venedik, geçici olarak Sakız’ı ve Mora’yı işgal etti. O kadar zulüm yaptılar ki, Sakız ve sonra Mora’ya Türkler dönünce yerli Rumlar, onları büyük sevinçle karşıladılar.”[7]

Osmanlı’nın sırları

Raphaela Lewis de, Osmanlı’nın uzun ömre sahip olmasının ve uzun vadeli bir hükümranlık sağlamasının sırrını şu üç temele dayandırır: “Osmanlı Devleti’nin sırrı, mükemmel yetiştirilmiş bir mülkî idareyi, İslâm’ın kutsal kanunlarına dayandığı için bütün Müslümanların saygısını kazanacak bir adlî sistemi ve yırtıcı olduğu kadar sâdık ve disiplinli bir orduyu birleştirmesindedir. Devlet, kuvvetine rağmen karşı koyması tehlikeli, hatta imkânsız olan eski ve yerleşmiş mahallî geleneklerle karşı karşıya geldiği vakit çatışmamayı çok iyi biliyordu. Osmanlılar, fethettikleri ülkelerdeki Hıristiyan halkı kendi haline bırakacak kadar insanî ve hayal gücü zengin bir idare tarzı güdüyorlardı. Gerçekten de, birçok bölgede halkın büyük bir kısmı, kendilerini idare eden Osmanlılardan ırk ve din bakımından çok değişik oldukları halde, baş kaldırma ve ayaklanmalar çok nadir oluyordu. Savaş zamanı, devletin âsayişi korumakla görevlendirdiği kuvvetler de tebaanın başında sadece birkaç idareci bırakarak cepheye gittikleri zaman bile bu gibi hâdiseler olmuyordu. Mahallî şartların çerçevesi içinde bazı kavimlerin isyankârlığı hariç, yıllar boyu itaat ve her türlü değişikliğe karşı koyma geleneğine bağlı olarak yaşamışlardı.”[8]

İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliğinde Ateşe olarak çalışan politikacı, yazar ve seyyah Aubrey Herbert, 1900’lü yılların İstanbul’unda bile özgür atmosferin hâlâ canlılığını koruduğunu şu takdirkâr ifadelerle dile getirmiştir: “Türkleri ve hükümetlerini acımasızca tenkit eden bütün İngilizler, İstanbul’da ve Anadolu’da rahatsız edilmeden hayatlarını sürdürdüler. Belki İngiltere hariç, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde, eleştirilere bu kadar müsamaha edilmez. İrlanda’da, düşmanlığından şüphe dâhi edilen kişiyi öldürüp parçalarlar. Fransa, İtalya ve Almanya bütün muhaliflerini sınır dışı eder. Lakin bugüne kadar, ömür boyu Türkiye aleyhinde bulunmuş olanlar bile Türkiye’de sükûnet içinde yaşar ve saygı görerek ölürler.”[9]

 

**********

 

 

Dipnotlar – Kaynaklar:

[1] Heath W. Lowry, Fifteenth Century Ottoman Realities: Christian Peasant Life on the Age on Island of Limnos, Istanbul 2002, s.176; Mustafa Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, İstanbul 2004, 44-45; İlber Ortaylı, Osmanlı Barışı, İstanbul 2004, s.11-12, 54, 158.

[2] Halil İnalcık, The Ottoman Empire, London 1973, s.13; Erhan Afyoncu, “Balkan Ortodoksluğu Osmanlı’ya Borçlu”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs 1998, Sayı: 50, s.20; Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul 1980, s.193; Ömer Lütfü Barkan, Kanunlar, Yeni İl Kanunu, s.81, mad.19, tarih 1583; Başbakanlı Arşivi (BA), Mühimme Defteri, No: 3, s.447, vesika no: 1024; İsmet Miroğlu, “Osmanlı Yönetiminde İnsana ve Hukuka Saygı”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ocak 1999, Sayı: 58, s.16; Mücteba İlgürel, “İstimalet”, DİA, XXIII, s.362; İnalcık, “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğu’na XV. Asırda Rumeli’de Hıristiyan Sipahiler ve Menşeileri”, Osmanlı İmaparatorluğu Toplum ve Ekonomi, İst.1996, s.70; Bilgehan Pamuk, “Osmanlı Fetihlerinin Stratejik Sırrı”, Tarih ve Düşünce Dergisi, Nisan 2004, Sayı: 48, s.30; Mümtazer Türköne, Osmanlı Modernleşmesinin Kökleri, İstanbul 1995, s.45.

[3] Nak. İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru, C.3, İstanbul 1999, s.17.

[4] Celal-zade, Selim-name; nak. Ahmet Uğur, “Osmanlı’nın Sırları”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ekim 1998, Sayı: 55, s.35; Miroğlu, agm, s.18; İnalcık, “Arnavutluk’ta Osmanlı Hakimiyeti’nin Yerleşmesi ve İskender Bey İsyanının Menşei”, Fatih ve İstanbul, C.1, Sayı: 2, İst.1953, s.155; “Türkleri ve Balkanlar”, Balkanlar, İst.1993, s.15; Ortaylı, age, s.45-46; Pamuk, agm, s.25.

[5] İnalcık, “Osmanlıda Raiyyet Rüsumu”, Belleten XXIII (1950), s.575-581; Miroğlu, agm, s.16; İdea Politika, Sayı: 4, Güz 1999, s.46; Armağan, age, s.19.

[6] Erdal İlter, “Ermeni Kilisesi ve Terör”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi (Özel Sayı), Nisan 2003, Sayı: 38, s.78-79.

[7] Grandiur et Decadance de I’Asie, Paris 1939, s.126-128; Naima, Naima Tarihi s.4; Miroğlu, agm, s.16, 19.

[8] Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiye’sinde Gündelik Hayat, Çev: Mefkure Poray, İstanbul 1973; Tarih ve Düşünce Dergisi, Aralık-Ocak-Şubat 2005, Sayı: 55, s.34.

[9] Aubrey Herbert, Ben Kendim, Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler, Ankara 1999, s.233. Bu makale kapsamında ayrıntı için bkz. İsmail Çolak, Modern Zamanlarda Osmanlı’yı Aramak, 2. Baskı, İstanbul 2005, Lamure Yayınları.

 

**********

 

ALINTI:

İsmail Çolak, Osmanlının Sırrı Neydi?, Gülistan Dergisi, 76. Sayı, Nisan 2007.

http://www.gulistandergisi.com/dergi_oku.php?id=347

***

Tavsiye edilen konularımız…

Şeriat ile yönetilen Osmanlı’nın Gayr-i Müslimlere Hoşgörüsü:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/

***

Osmanlı Devleti’nin Dünya Medeniyetine katkılarını böyle anlattılar:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/05/osmanli-devletinin-dunya-medeniyetine-katkilarini-boyle-anlattilar/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’nin kaleminden Osmanlı Devleti’nin Adaleti

Mısırlı Dr. Fehmi Şinnâvî’nin kaleminden Osmanlı Devleti’nin Adaleti

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Dr. Fehmi Şinnâvî’nin “Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi” adlı eserinin kapağı

***

Osmanlıları zalim diye vasfettiler ve bu mevzuda bir halk ede­biyatı geliştirdiler. Nice tiyatroları gösterildi, kitaplar yazıldı, fıkra­lar anlatıldı, programlar yapıldı. Bununla iki hedefi gerçekleştiriyorlardı. Birincisi Türklere karşı Arapların beynini yıkamak, ikinci­si de birinci amacın gerçekleşmesinden sonra Arapların toprakları­na ve zenginlik kaynaklarına el koyabilmek… Böylece onları zulme uğramaktan koruyacak güçlü bir müttefikleri de olmayacaktı!

Söyle bana, Allah için, yeryüzünde hangi devletin hakimi Kanunî (Sultan Süleyman) diye isimlendirilmiştir? Tek başına bir devlet başkanının Kânunî diye isimlendirilmesi dahi o yöneticinin adaletine dair en büyük tarihî kanıt değil midir? Oysa aynı tarihi açıp karıştırdığımızda Rusya hükümdarının karşımıza Deli Petro ismiyle çıktığını görüyoruz. Veya başka bir hâkimin sapık ve günahkâr lakaplarıyla meşhur olduğunu müşahede ediyoruz. Andığımız bu tarihî kanıtların hiçbiri de mi inandırıcı gelmiyor?

Osmanlı devleti şeriatı kanunlaştırmıştı. Yüzlerce sene boyun­ca şeriatle yönetti. Onu sonunda Mecelletü’l-Ahkâm diye bilinen kalıba döktü. Bu ilim dünyasında Mecelle diye bilinir. Söyleyin bakalım, Islâm dünyasının neresinde bir halk meclisi ya da senato meclisi kalkıp şeriatı tek tek, madde madde kanunlaştırmaya çalışmış ve bu kadar düzenli bir mecmua derlemiştir? Bugün ne yapılı­yor, habire ertelenip duruluyor! Hemen bir söylenti çıkıyor, kanunların şeriata muhalif maddelerden arındığı belirtiliyor. Ardından şu an yürürlükte olan kanun maddelerinin şeriatın bizzat ken­disi olduğu söyleniyor. Niyeymiş, çünkü hiçbirisi şeriata muhalif değilmiş! Söyleyin hangisi daha zalim? Şeriat kanunlarını genelleştiren ve tek tek maddeler haline getiren araştırmacı bir devletin kendisi ve hukukçuları mı daha zalimdir, yoksa şeriatı uygulamaktan aciz olan ama öte yandan burnu havada gezen ve kibirlenen diğer devlet yöneticileri mi? Mısır’da görev yapmış olan Lord Cromer 1902 tarihindeki raporunda şunları belirtir:

“Mısır’a yerli mahkemelerin Ingilizler tarafından sokuşturulması son derece esef verici neticelere sebep olmuştur. Çünkü yerel mahkemelerin kurulmasından sonra cinayetler artmış, bu suçlarla baş edilemez hale gelmiştir.”

Cromer bu sözlerinden sonra açıkça itiraf eder ki, Ingilizlerin gelmesiyle kurulan mahkemelerden önce hadiseler hakikaten pek azmış. Osmanlıların üslubu ile kurulan mahkemeler de adlî işlerin süratle tamamlandığını ve toplumda suç oranının çok az olduğunu belirtmiş. Çünkü Osmanlı mahkemelerinde ne geciktirme, ne de davayı uzatma vardı. Orada avukatların birbirleriyle oynaması da yoktu. Ya da üst üste gelen yalancı şahitler de yoktu. Çünkü orada genel bir örf hâkimdi. Örften amacımız insanlar arasındaki güvendir. Halk şuna kesinlikle inanıyordu ki, bu mahkemeler hakkı batıldan ayırır, suç işleyene cezasını verir.

Işte Islâm’ın düşmanları bile Osmanlı mahkemelerini böyle tavsif ediyor. Onlar kendilerinin de böyle bir şeriata sahip olmala­rına kimbilir ne kadar temenni etmişlerdir? O dönemde gayrimüslim olan birçok kimse şer’î mahkemelere sığınıyordu. Müslüman­ların kendi adlî meselelerinde hüküm vermelerini istiyorlardı. Ama ah şu siyaset, ah şu siyasî basın… Ama şu Araplar ki, şair Şevki Bey’in de vasıflandırdığı gibi, akılları kulaklarındaydı!

Osmanlı döneminde mahkemelerin durumu hakkikaten övünülecek bir haldeydi. Biz bugün bu vasfa sahip mahkemelere mâlik değiliz:

Mahkemeler şeriatın hüküm sürdüğü, davaların süratle neticelendiği kurumlardı. Anlaşamayan taraflar arasında hüküm veren kadı, din hususunda da bilgisi olan müftünün ta kendisiydi, ve ka­pısını çalan herkese dinî, dünyası hususunda bilgi verirdi; ne fetva­dan, ne de kazadan (hakimlik görevinden) para almazdı. Her şehir­deki ve kasabadaki müftü Kahire’deki genel müftüye bağlıydı. Ge­nel müftüyü de Bâb-ı Âli tayin ederdi. Islâm âleminin her yanında­ki genel müftüler şeyhülislâma bağlıydılar. Şeyhülislâm Osmanlı hilafetinde sultandan sonra en önemli ikinci şahsiyetti. Şeyhülislâm başbakan olan sadrazamdan önce gelirdi. Arşivler Müslümanca bir adaletin uygulandığına tanıklık eden belgelerle doludur. Oysa bu­gün çağdaş devletlerin arşivleri karıştırıldığında karşımıza mahke­me bitmeden vefat eden birçok davalı ve davacı buluruz; yahut öy­lesine ciddi ve önemli davalar vardır ki, kesin bir karara kavuşması gerekirken hemen olağanüstü yasalar çıkar ve herşey tersyüz olur!

Sonunda kanunların sadece adı kalır, hepsi yalaka olur! Osmanlı döneminde mütfü ve kadı’nın önünde bir köle ya da cariyeyle paşa, prens, general, hatta sultanın kendisi karşı karşıya gelebilirdi. Bir mahkeme ki, davacı ve davalıdan birinin köle, diğerinin hükümdar olduğunu düşününüz… Kadı böyle bir mahkemede ya bir celse ya da iki celsede işi bitirirdi, daha uzatmazdı. Hem de işler vakar ve ihtimam ile olurdu. Karşılıklı rızanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü adaletin Allah’ın şeriatına uygun biçimde ifasına çalışılıyordu.

 

**********

 

KAYNAK:

Dr. Fehmi Şinnâvî, Hilafet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, tercüme eden: Sadık Ömeroğlu, Insan Yayınları, Istanbul 1995, sayfa 35 – 38.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*