Atatürk’ü Samsun’a Vahdettin Gönderdi (Belgelerle)

Atatürk’ü Samsun’a Vahdettin Gönderdi

Yalan ve kan üzerine inşa edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, adeta slogan üretme vazifesiyle mücehhez kılınan mekteplerin, Cüneyt Arkın’ın başrol oynadığı “Dünyayı Kurtaran Adam” adlı sinema filmi tadında anlattıkları masallara göre, -haşa- vatanı satan Padişaha isyan edip yokluk içinde, beş parasız, bütün imkanlardan mahrum bir şekilde kırık dökük, pusulasız bir vapurla gizlice Samsun’a çıkan ve Anadolu’daki kıyamı başlatan M. Kemal Atatürk, 7 düveli vatandan kovmuş ve yere serilmiş, pes etmiş bir milleti yoktan var etmiştir…

Öyle ya, M. Kemal’in kurduğu rejimde M. Kemal’in düdüğü ötmeliydi… Böylece haliyle, “sözde” tarihçilerin yazdıkları kitaplarda, Osmanlı Devletini tarih sahnesinden silen ve yeni bir devlet kuran M. Kemal Atatürk göklere çıkarılacak, Osmanlı ise kötülenecekti. Eğer Sultan Vahidüddin’in temsil ettiği “Saltanat” kaldırılıp, M. Kemal’in temsil ettiği “sözde Cumhuriyet” kurulacak olmasaydı, doğal olarak kimse Sultan Vahidüddin’e hain damgasını basma ihtiyacını duymayacaktı. Süleyman Demirel’in itiraf ettiği gibi, Osmanlı’yı kötülemeye “mecburdular.”[1] Buna göre padişah -haşa-, “vatanı satmış” bir “hain”, M. Kemal Atatürk ise “vatanı kurtarmış” bir “kahraman” olarak takdim edildi. Ancak ne gariptir ki, koskoca vatanı sattığı iddia edilen Padişah yokluk ve borç içinde hayata gözlerini yumarken, “kahraman” yapılan M. Kemal Atatürk -halkın sefaletine rağmen- debdebeli, lüks bir hayat sürmüştür.[2]

Mekteplerden, daha doğrusu slogan üretim merkezlerinden mezun olan sloganzedelere bunların yalan olduğunu kabul ettirmek, ünlü fizikçi Albert Einstein (Aynştayn)’ın dediği gibi “atom parçalamaktan” daha zordur. Ancak, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” Hadis-i Şerif’ine muhatap olmamak için, Kadir Mısıroğlu ve Ahmed Akgündüz gibi büyüklerimizin eserlerinden de istifade etmek suretiyle kendi çapımızda hakikatleri söylemek vazifesini ifa etmek durumundayız. Hele M. Kemal Atatürk’ün partisi CHP’de Genel Başkanlık koltuğunda oturmuş olan Bülent Ecevit’in bile, “Vahdettin Hain değildi”[3] itirafından sonra bizim susmamız düşünülemez.

Evet, Sultan Vahidüddin hain değildi ve Enver Paşa başta olmak üzere birçok kişinin karşı çıkmasına rağmen[4] M. Kemal’i Samsun’a göndermiştir. Bunu söyleyince, mekteplerde yavrularımızı kandırmayı kendilerine şiar edinmiş kemalistlerden akıl almaz derecede komik olan şöyle bir itiraz yükseliyor: “Ama efendim, müfettiş olarak gönderdi.”

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

[4] no’lu dipnot ile ilgili… Enver paşanın, M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesine mani olmak için Sultan Vahidüddin’e gönderdiği mektup

***

M. Kemal Atatürk’e verilen 16 Mayıs 1919 tarihli Ingiliz vizesi

***

E nâmübarekler, ne olarak göndermesini bekliyordunuz? Ingilizlerin kontrol ettiği ve Samsun’a gitmek için Ingilizler’in vizesine muhtaç olunduğu bir bölgede, padişahın; “Ingilizlere ve müttefiklerine karşı kıyam başlatması için M. Kemal’i Samsun’a gönderiyorum” demesini mi bekliyordunuz? Böyle saçmalık mı olur?

Bilindiği gibi, M. Kemal Atatürk’ün Adana’dan Sultan Vahidüddin’e çektiği telgraf[5] üzerine onun önerdiği Izzet Paşa kabinesi teşekkül etmiş ve yine M. Kemal’in önerisiyle kabinede görev verilmiş olan Rauf Bey (Orbay) Mondros Ateşkes anlaşmasını imzalamıştır. Düşmanlarımız, bu anlaşmanın 7′inci maddesine dayanarak Osmanlı Devleti’ni işgal etmiştir. Sultan Vahidüddin, bu feci mütarekenameyi görünce bu kabineden rahatsızlığını ifade etmiş ve O’nu istifa etmek zorunda bırakmıştır.[6] Bu mütarekeye göre Osmanlı Devleti’nin silahsızlanması gerekmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin silah kullanması anlaşmayı ihlal etmek anlamına gelmekteydi. Bu yüzden Sultan Vahidüddin, işgal kuvvetlerini aldatmak için M. Kemal’i suni bir memuriyetle, yani resmi olarak “müfettiş”, fakat gerçekte Anadolu’daki kıyamı örgütlemek için Samsun’a göndermiştir. Başka nasıl hareket edebilirdi?

Bu tıpkı Türkiye’nin -gayri resmi olarak- Suriye’deki Beşar Esed diktatörlüğüne karşı ayaklanan halkı madden desteklemesine, ancak uluslararası anlaşmalar nedeniyle kamuoyundan gizlemesine benzemektedir. Örneğin tıbbi yardım adı altında muhalifleri eğiten subaylar gönderilir. Resmi yazışmalarda “sağlık görevlisi” gönderildiği yazarken, gerçekte “subay” gönderilir. Bu böyle olmak zorundadır, aksi halde uluslararası yaptırımların devreye girmesi kaçınılmaz olur. Işte M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesi de böyle olmuştur.

M. Kemal Atatürk, Samsun’a “gönderildiğini” zaten Nutuk’ta itiraf etmektedir[7], fakat bunu, o sıralarda Istanbul’da birtakım temaslarda bulunmuş olmasından dolayı bundan rahatsız olan muhaliflerinin kendisini Istanbul’dan “nef’yi ve teb’idi”, yani “yola getirmek maksadıyla sürgün” ettikleri şeklinde yorumlamaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Istanbul’da rahat durmadığı ve tehlikeli görüldüğü için uzaklaştırıldığını iddia ediyor.

Eğer Istanbul’daki temaslarından rahatsız olunsaydı ve kendisi mevcut yönetime bir tehlike teşkil etseydi, geniş yetkilerle donatılmış ferman ve külliyetli miktarda parayla Samsun’a değil, diğer tehlikeli addedilen siyasetçiler gibi o da Malta’ya sürülürdü. Nitekim 1919’un Ocak ile Nisan ayları ara­sında Istanbul’da, içinde birçok önde gelen politikacı ve subayın da bulun­duğu toplam 107 kişi tehlikeli görüldüklerinden dolayı tutuklanmıştı.[8]

Mustafa Sabri Efendi, bu konuda; “Nef’yi ve teb’id edilmesi, kendisinden korkulmakta olması manasını ifade eder ki, bu takdirde kendisinden korkulduğu için daha fazla korkulacak bir hale getirilmek üzere avuçlarının içindeyken serbest hareket edebileceği uzak bir yere gönderilmesi üstelik de onu daha kuvvetli kılan, sıfat, selahiyet ve imkanlarla techiz edilmesi idrak ve iz’an dışı bir hareket olur. Binaenaleyh, kendisine verilen sıfat ve selahiyetler nazar-ı itibare alındığı takdirde gösterilen sebeplerin varid olamıyacağı sarahaten ortaya çıkar.”[9] demektedir.

Cambridge Üniversitesi’nde doktora yapmış olan Prof. Dr. Bülent Gökay da M. Kemal’in iddiasını gerçekçi bulmayarak şöyle itiraz ediyor:

“…şüpheli bir subayın, neredeyse sınırsız yetkilerle donatılarak böyle nazik bir göreve atanması pek mümkün değildi. Eğer bir muhalif olarak görülüyorduysa, Istanbul’da Ingiliz denetimi altındaki Türk yetkililer için, başka birçok ulusçu aktivist gibi onu da cezaevine koymak çok daha basit bir yol olurdu.”[10]

[11] no’lu dipnotta bahsi geçecek olan telgraf

***

M. Kemal’in 14 Haziran 1919 günü Sultan Vahidüddin’e Samsun’dan çektiği telgraf, yazdıklarımızı destekler mahiyettedir:

“Huzurdayken Izmir’in işgali karşısında “pek mahzun olan” kalbinizin “bu nokta-i necâta ait ilhamatı”nı, (yani ülkenin sizin öncülüğünüzde millî mukaddes bir kudretle kurtulacağına dair verdiğiniz ilhamları) şu an gibi hatırlıyorum. Sizin “ilkâ”nızdan, (yani Şemseddin Sami’nin “Kamus-i Türkî “sine bakılırsa, “benim fikrimi çelmenizden”) aldığım imanın azmiyle görevime devam ediyorum.”[11]

“Benim fikrimi çelmenizden” diyor, daha ne desin? Kendisi Milli Mücadele’ye “ikna” edilmiş.”

Ikna edildiğine dair başka bir delil ise, M. Kemal Atatürk’ün 13 Mayıs 1919 tarihinde, yani Yunanlılar’ın Izmir’e çıkarma yapmalarından sadece iki gün önce Harbiye Nezareti’ne yazdığı 14 numaralı yazı ile “alelhesap bir miktar meblağın verilmesi”, “en az iki binek otomobil” ile “muhassesat-ı adiyelerinin 3 aylık maaşlarının peşin verilmesi” talebinde bulunmuş olmasıdır. Ve ancak bunlar verildikten üç gün sonra hareket edebileceğini bildirmiştir.[12] Yani bunlar verilmediği takdirde Bandırma vapuruna binip Samsun’a gitmeyecektir! Başka açıklaması var mı?

Işte o belge:

[12] no’lu dipnot ile ilgili… Para ve otomobil talebinde bulunulduğuna dair M. Kemal imzalı belge (Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/17/resmi-tarih-yalanlarina-son-belgeler-konusuyor/)

***

Öte yandan, Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’e verdiği fermana dikkatle bakıldığında, onu gizli bir vazifeyle görevlendirdiği hiçbir şüphe ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde anlaşılmaktadır.

Işte o Hatt-ı Hümayun:

[13] no’lu dipnot ile ilgili… Sultan Vahidüddin’in M. Kemal Atatürk’e verdiği ve Avni Paşa’nın el yazısıyla istinsah ettiği fermanın sureti

***

“Yaveranı şehriyarimden Erkânı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşaya:

Harbi Umuminin müttefikeyn hesabına ziyaı üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdadı izamım mülkünü ve Makam-ı Hilâfet ve Saltanatı müşkil ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden Hükümet-i Seniyemin kararı veçhile tâyin olduğunuz mıntakada asayişi temin ve maraza-i şahaneme mugayir ahvalin hudusünü men ile cümleten def-i saile bezl-i cehd-ü gayret ederek Milletimizin masuniyetini te’yid ve mülkünün eyadi-i mütearrızından tahlisi için yekvücud olarak hareket edilmesini, selâmı şahanemle ‘asker’ ve ‘memurin’ ve ‘ahaliye’ tebliğini irade ettim.”

Mehmed Vahideddin[13]

***

Tarih: 14 Mayıs 1335 (1919). Yani Izmir’in işgalinden bir, M. Kemal’in hareketinden iki gün öncesinin tarihidir.

Bu Hatt-ı Hümayun’daki “…millet ve memleketin saldırıcı ellerden, yani düşmandan korunması için yekvücud olarak hareket edilmesini, selâmı şahanemle birlikte askere, memurlara ve halka tebliğini irade ettim.” ibaresine dikkatinizi çekeriz.

Her ne kadar M. Kemal bu gerçeği kamuoyuna olduğu gibi açıklamaya cesaret edememiş olsa da, özel meclislerde yakın dostlarına itiraf etmiştir.

Mesela Charles H. Sherrill, M. Kemal Atatürk’ün Samsun’a hareket etmeden önce Sultan ile son görüşmesini kendisine şöyle anlattığını yazar:

- “Odaya girdiğim zaman, sultan şurada bir masanın yanında oturuyordu, (odanın çabucak çizdiği krokisinde sultanın bulunduğu yeri kırmızı kalemle işaretlemişti). Ben burada idim (burasıda mavi kalemle noktalanmıştı). Bir pencere vardı (pencerenin bulunduğu yere bir P harfi koymuştu). Sultan benimle konuşurken durmadan pencereden dışarı bakıyordu.”

Heyecanla sormuştum:

- “Acaba pencerenin dışında ne vardı?”

Mustafa Kemal bu sorunun cevabını vermeden önce, önündeki kağıda mavi kalemle gemilerin krokisini çizmiş ve sonra bana dönerek:

-”Yıldız Sarayı’nın hemen karşısında, Boğaz’da demirli duran müttefik donanmasına bakıyordu” demişti.[14]

[14] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal Atatürk’ün Sultan Vahidüddin ile son görüşmesini anlatmak için, General Charles H. Sherrill’e çizdiği kroki. (Fransızca bilmeyenler için not: Krokide görülen “moi” kelimesi, fransızca; “ben” demektir.)

***

Şimdi de yakın dostu Falih Rıfkı Atay’a anlattıklarını dinleyelim:

- “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu. Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayına doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

“Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti: ) tarihe geçmiştir.” O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum:

“Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!”[15]

Durun daha bitmedi…

3 Temmuz 1927′den ölümü olan 10 Kasım 1938′e kadar M. Kemal’in yanından hiç ayrılmayan ve bu müddet zarfında M. Kemal Atatürk’e hizmet eden Cemal Granda’nın anlattıkları da meseleyi aydınlatması bakımından büyük önem arzetmektedir:

“… Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:

- Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

- O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

- Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

- Emredersiniz.

- Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun…

Ve kendisine şu görevi veriyor:

- Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınız. Samsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdır. Şark vilayetleri askeri müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor.”[16]

Atatürk’ün hizmetçisi Cemal Granda’nın M. Kemal Atatürk’ün ağzından aktardığı bu sözler, Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’i Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmesi için Samsun’a gönderdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Farklı kişilerce anlatılanlar arasındaki benzerlik sizin de dikkatinizi çekmiş olmalı.

Milli Mücadele’nin ilk yıllarında M. Kemal’in Erzurum’a birlikte gitme teklifi üzerine; “Ne için gidileceği, Erzurum’da ne kadar süre kalınacağı, görülecek hizmet ve görevin nelerden ibaret bulunacağı, hepsi meçhul olduğundan belirli olmayan bir iş için, gidiş tarafı bilinmeyen bir yöne hareket akla uygun ve mantıklı olmadığını belirterek karşı çıktımsa da, yine ısrar ve ricalarından dolayı, Maraş’ta yaptığım özverilere, millî onur ve haysiyetime, vatan ve millet uğrunda bu fedakârlığı da katmağa söz verdim” diyerek Sivas’tan Erzurum Kongresi’ne M. Kemal ile birlikte giden Sivas vilayeti delegelerinden (Sivas Merkez Sancağı Delegesi) Fazlullah Moral Hoca, M. Kemal Atatürk’ün kendisine şunları dediğini aktarıyor:

“…Cuma tatilinden bilistifade arkadaşım Ziya Bey’le Gazi Paşa’yı (M. Kemal’i) ziyarete gittik. Bize Istanbul’un Müttefik Devletler’in işgal-i askerisi altında bulunduğunu ve Padişah’ın adeta esir olduğunu ve onlar orada bulundukça; idaresi nafiz (geçerli) olmadığından, buna nihayet vermek üzere **kendisini gizlice davet ederek, bu hizmeti ifa etmek için Anadolu’ya gönderdiğini** ve iki ellerini açarak: ‘Aman oğlum! Milletimin yüksek sesini işitmeliyim…’ dediğini yana yakıla anlattı. Harbiye Nezareti’nden (Milli Savunma Bakanlığı’ndan) aldığı şifre ve telgrafları okuyarak bütün askeri kumandanlar kendisiyle hemefkar ve müttefik olduğundan yalnız Kuva-yı Milliye’nin birleştirilmesi mevzuundan ve saireden bahsetmişti.”[17]

Hatta Avni Paşa’nın hatıratında bildirildiğine göre, M. Kemal Samsun’a gitmeden önce Sultan Vahidüddin’in huzurunda yemin etmiştir. Sadrazam Damat Ferid ile Yaver Avni Paşa’nın hazır bulunduğu bir mecliste sağ elini Kur’an-ı Kerim’in üzerine basarak şu yemini etmişti:

“Bakanlar Kurulu’nca düzenlenip Padişah’ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi.”

M. Kemal Atatürk’ün Sultan Vahidüddin huzurunda ettiği yeminin belgesi [solda] ve Sultan Vahidüddin’in el yazısı [sağda]

***

Bunca delilden sonra daha hala hangi vicdan sahibi Sultan Vahidüddin’e hain diyebilir?

Üstelik Sultan Vahidüddin bununla kalmamış ve bu iş için lüzumlu parayı da şahsi atlarını satarak temin etmiştir. Kadir Mısıroğlu, Nihal Atsız’ın kitabını kaynak göstererek Sultan Vahidüddin’in bu suretle elde ettiği 40 bin altını M. Kemal’e verdiğini aktarmaktadır.[18] Bu bilgiyi, “sıkı Atatürkçü” Ismet Bozdağ da doğrulamaktadır.[19]

“Damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar” diyen Cemal Kutay, padişahın M. Kemal’e 25 bin altın verdiğini ve o zaman bu parayla Istanbul’un onda birinin satın alınabileceğini bir mülakatta açıklamıştır.[20] Nitekim dönemin Dahiliye Nazırı (Içişleri Bakanı) Mehmed Ali Bey, Osmanlı Dahiliye Nezaretinin M. Kemal’e 25 bin lira verdiğine dair makbuzun fotokopisini Fransa’da çıkardığı “La Republique Enchainee” isimli gazetede yayınlamıştır.[21] Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, “Iki Devrin Perde Arkası” adını taşıyan anılarında şöyle demektedir:

“Teşkilât-ı Mahsusamız lâğvedilmiş olmasına rağmen, kendi ajanları vasıtasiyle bir taraftan Mustafa Kemal Paşa’nın şarkta bir teşkilât kurmak üzere Anadolu’ya geçtiğini, hattâ Vahideddin’den bunun için 30 bin liraya yakın bir tahsisat aldığını öğrenmiş, diğer taraftan da Enver Paşa’nın Kafkasya’dan ve Şûralar Hükûmeti yolundan Anadolu’ya geçmek istediğini haber almıştı.”[22]

Böylece Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’e birçok defa maddi yardımda bulunduğu anlaşılıyor.

Işte bunlardan birinin makbuzu:

M. Kemal Atatürk’ün, Osmanlı Devleti’nin Içişleri Bakanlığı’ndan para aldığına dair kendi elyazısıyla yazıp verdiği makbuz (Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/17/resmi-tarih-yalanlarina-son-belgeler-konusuyor/)

***

Osmanlı Hanedanı’ndan Mahmud Şevket Efendi ise bu meblağın müteaddid yardımlarla 400 bin altına yükseldiğini ifşa etmiştir.[23]

M. Kemal, Donanma Cemiyeti’nden de 400 bin lira talep ettiğini Nutuk’ta itiraf etmektedir. O zaman Istanbul hükümeti bu talebi de karşılamıştı.[24]

Padişah daha ne yapsın.?

Sultan Vahidüddin’in ingiliz yanlısı görünmesi ve bu yönde beyanlarda bulunması, zaman kazanıp Sevr’i onaylamamak içindi ve buna mecburdu. Nitekim onaylamamıştır da.[25] Zaten bu sebeple, yani şartları ağır bir Barış Antlaşması imzalamamak için M. Kemal’i Anadolu’ya göndermişti…

Yunanistan’ın eski Büyükelçilerinden Konstantinos Sakellaropulu dahi bunun farkına varmış ve şunları yazmıştır:

“Osmanlı Imparatorluğu hükümeti, M. Kemal’i askeri müfettiş olarak Küçük Asya’ya göndermek kararını alınca, inanıldığı gibi, rahat oturmayan bir Generali Istanbul’dan uzaklaştırmak istememiştir. Bu hükümetin amacı, Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak; barış (Sevr) görüşmeleri sırasında Itilaf devletleri üzerinde baskı kullanmak ve Türklerin sert bulacağı barış koşullarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı güçleri kurdurmaktı.”[26]

Bakın, Fevzi Paşa (Çakmak), Sultan Vahidüddin’in Mütareke senesinde, kendisini bir Cuma selamlığından sonra huzuruna kabul ettiğini ve “Paşa, durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu’da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu’da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin.” dediğini söylemektedir.

Yıllar sonra Fevzi Paşa hanımına şöyle diyecektir:

“Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe…”[27]

Padişahın talimatı üzerine Fevzi Paşa listeyi yapıp getirmiş ve sonunda M. Kemal’de karar kılınmıştır, bunun sebebini eski Şeyh-ul Islam Mustafa Sabri Efendi şöyle anlatırmış:

“Sultan Vahdeddin’in veliahdlığı sırasında, bir Avrupa seyahati vardır.. Bu yolculuk sırasında, yaver olarak, yanında M. Kemal bulunmuş. Vahdeddin, Ittihatçılara muhalif, onları sevmez ve yaptıkları, güttükleri siyaseti tasvip etmez. M. Kemal, hazırlıklı, bütün seyahat boyunca, Ittihatçıları tenkit etmiş, veliahdın nabzına göre şerbet vermeyi bilmiş. Vahdeddin, O böyle konuştukça:

‘Aman Paşa hazretleri, siz şimdiye kadar neredeydiniz? Sizin gibi aklı başında, Ittihatçılara aldanmamış bir zabiti ben ilk defa görüyorum…’ dermiş. Paşa’yı hanedana âşık, büyük dost, büyük kurtarıcı gibi kabul etmiş. Kendisi 1918 yılı Temmuz ayında tahta oturunca, mağlubiyet sonrası Anadolu’daki kuvvetleri toplayıp idaresi altına alacak paşayı yollamak istemiş ve tabii olarak M. Kemal’i hatırlamış.”[28]

Fakat M. Kemal Sultan Vahidüddin’e ihanet etmiştir… Bu ihaneti Padişah şöyle anlatıyor (Murad Bardakçı’nın eserinden sadeleştirerek takdim ediyoruz) :

“Mütâlalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütareke (ateşkes) günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan Ittihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve biribirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim. Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilafet merkezinde savaştan galip çıkan itilaf devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz yaverlerimizden M. Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankar tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvayı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedakârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, milli davalara itaatkar kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvayı Milliye’yi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım.. (En sonunda bana ve milletime ihanet için cephe alacaklarından emin olduğum halde, vatanın kurtuluşu için yine de M. Kemal ve arkadaşlarına destek verdim demek isteniyor.)

Anadolu Zaferinin ne gibi tehlikeli şartlar altında tarafımızdan hazırlandığını gösteren belgeler ile Anayasa gereği saltanat makamının korunacağını tasvir eden diğer mühim evrak tesbit edilerek derlenmiş olduğundan, bunların dahi zamanı gelince umumi efkâra (kamuoyuna) açıklanarak, Islam’ın hizmetkarı veyahut yıkıcısı olanların teşhir ve tayin edileceğini temin eylerim”.[29]

mustafa kemal bize ihanet etti vahdettin vahidettin

[29] no’lu dipnotta sadeleştirerek takdim ettiğimiz ve Sultan Vahidüddin’in M. Kemal’i “ihanetle” suçladığını gösteren belge

***

Sultan Vahidüddin’e ihanet edilmiş olması yetmezmiş gibi, bir de Ona hainlik iftirası atılmaktadır.

Oysa Sultan Vahidüddin, M. Kemal’e verdiği paralardan başka, 1921 yılının ortalarına doğru Türk askerlerine verilmek üzere Hilâl-i Ahmer için açılan yardım kampanyasına 10.000 lira bağışlamıştır.[30] Bununla da yetinmemiş ve Büyük Taarruz’un başladığı gün, TBMM Vekiller Heyeti Reisi Rauf Bey’in, orduya yardım edilmesi için halka çağrıda bulunması üzerine açılan yardım kampanyasına da 6.000 lira bağışta bulunmuştur.[31] Hatta yunanlılara karşı kazanılan zaferden sonra Ayasofya’da mevlüd dahi okutmuştur.[32]

Yaptığı bunca fedakarlıklara rağmen hala Sultan Vahidüddin’e nasıl hain denebilir?

Sultan Vahidüddin (rahmetullahi aleyh) dua ederken

***

Zor durumda olmasına rağmen ihtiyaç sahiplerine yardım elini uzatan ve kendisi yokluk içinde vefat eden Sultan Vahidüddin “hain” ilan edildi… Ancak Hindistan’lı Müslümanların Milli Mücadele’de sarfedilmek üzere kendisine gönderdikleri paraları bir kenarda tutup daha sonra Iş Bankası’na sermaye yapan ve lüks bir hayat süren M. Kemal Atatürk “kahraman” sayıldı.[33]

Hey gidi yalan dünya!

Son sözümüz, Necip Fazıl Kısakürek’in kitabına verdiği isimdir:

“Vatan Haini değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin.”

***

NOT: Ruhuna El-Fatiha.

***

Benzer yazılarımız için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/20/sultan-vahiduddin-m-kemal-ataturk-ve-kurtulus-savasi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/01/ataturk-olmasaydi-halk-dusmana-karsi-savasmayacakti-yalani-izmirin-isgali/

https://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/28/m-kemal-ataturk-osmanliya-darbe-yapmistir-osmanli-devletini-kemal-ataturk-yikmistir/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/31/kadir-misiroglu-kurtulus-savasinin-perde-arkasini-anlatiyor/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/22/turk-tarih-kurumu-m-kemal-ingiliz-valisi-olmak-istedi/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/19/milli-mucadeleyi-m-kemal-ataturk-baslatti-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/16/osmanliyi-kim-yikti-osmanliyi-ataturk-yikmadi-yalani/

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/17/milli-mucadelede-sadece-yunanlilara-karsi-savastik-5-bolum/

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Türkiye Gazetesi, “Baba’dan tarih dersi”, 9 Ekim 1999.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/10/ataturkcu-baba-bile-itiraf-etti/

[2] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

[3] Bülent Ecevit’in demeci için bakınız; Zaman Gazetesi, 16 Temmuz 2005.

[4] Kadir Mısıroğlu, Osmanoğulları’nın Dramı, Sebil Yayınevi, 6′ıncı basım (ilk basım 1974), Istanbul 1992, sayfa 84 – 86.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/04/23/144/

[5] Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Kaynak Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 232.

[6] 30 Ekim 1918′de Mondros Mütarekenamesi’ni imzalayan delegeler, “arz-ı ta’zimât” için geldiklerinde onları kabul etmemiştir. Ali Fuad Türkgeldi, Görüp Işittiklerim, Ankara 1951, sayfa 172.

Ayrıca bakınız;

Ibnü’l Emin Mahmud Kemal, Son Sadrazamlar, Istanbul 1964, sayfa 1989.

[7] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Ankara 1927, sayfa 7.

[8] Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, cild 1, Ankara 1970, sayfa 24.

[9] Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-akl ve’l-İlm ve’l-Alem min Rabbi’l-Alemin ve İbadihi’l-Mürselin, Kahire 1950, cild 1, sayfa 468.

[10] Bülent Gökay, Bolşevizm ve Emperyalizm Arasında Türkiye: (1918-1923), (Tercüme: Sermet Yalçın), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 62.

[11] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 1, Der. Nimet Arsan, Ankara 1963, sayfa 15-17.

Ayrıca bakınız;

Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, cild 1, Devre 1, İçtima 1, İnikat 2, sayfa 10, 11. (Meclis tutanakları)

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/11/19/milli-mucadeleyi-m-kemal-ataturk-baslatti-yalani/

[12] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, sayı 1, vesika 11.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/15/m-kemal-ataturkun-padisah-vahiduddinden-para-ve-otomobil-talebinde-bulunduguna-dair-belge/

Bu konuda daha fazla belge için şu konumuza bakılabilir:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2013/04/17/resmi-tarih-yalanlarina-son-belgeler-konusuyor/

[13] Mevlânzade Rıfat, Türk inkılâbının içyüzü, Halep 1929, 2. Fasıl, sayfa 36.

Ayrıca bakınız;

- Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 214.

- Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahidler, Sebil Yayınevi, 9. basım, Istanbul 1992, sayfa 55.

[14] General Charles H. Sherrill, Mustafa Kemal’in Bana Anlattıkları, Örgün Yayınevi 2007, sayfa 107.

[15] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, sayfa 187, 188.

[16] Cemal Granda (Çelebi), Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Hazırlayan: Turhan Gürkan, Istanbul 1971, Fer Yayınları, sayfa 166.

[17] Vehbi Cem Aşkun, Sivas Kongresi, Sivas 1945, sayfa 80.

[18] Nihal Atsız, Türk Ülkesi, Istanbul 1956, sayfa 86.

[19] Sabah Gazetesi, 13 Haziran 1995, sayfa 26.

[20] Sabah Gazetesi, 13 Haziran 1995, sayfa 26.

Ayrıca bakınız;

Mehmet Altan, “Vahdettin Atatürk’e kaç para verdi?”, Sabah Gazetesi, 23 Temmuz 2005.

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/19/vahdettin-ataturke-kac-para-verdi-mehmet-altan-yaziyor/

[21] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 135.

[22] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, kaleme alan: Samih Nafiz Tansu, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 199.

[23] Tercüman Gazetesi, 5 Temmuz 1967.

[24] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Ankara 1927, sayfa 206.

[25] http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/17/padisah-vahdettin-sevri-imzaladi-yalani/

[26] Konstantinos Sakellaropulu, İ Skia Tis Diseos – İstoria Mias Katastrofis (Batı’nın Gölgesi – Bir Felaketin Tarihi), Atina 1961, sayfa 56.

[27] Vehbi Vakkasoğlu, Son Bozgun, cild 1, Timaş Yayınları, Istanbul 1990, sayfa 134.

[28] Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar – 2, sayfa 197, 198.

[29] Murad Bardakçı, Şahbaba, Osmanoğullarının Son Hükümdarı VI. Mehmed Vahidüddin Han’ın Hayatı, Hatıraları ve Özel Mektupları, Istanbul 1998, sayfa 413, 416.

[30] Metin Ayışığı, 30 Ağustos Zaferi ve Istanbul’daki Yankıları, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1992, sayı 105, sayfa 171.

[31] Metin Ayışığı, 30 Ağustos Zaferi ve Istanbul’daki Yankıları, Tarih ve Toplum Dergisi, Eylül 1992, sayı 105, sayfa 172.

[32] Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, Istanbul 1967, sayfa 367.

Ayrıca bakınız;

Gotthard Jaeschke, Türk Inkılabı Tarihi Kronolojisi, cild 1, Istanbul 1939, sayfa 135.

Tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/06/20/sultan-vahiduddin-zaferi-ayasofyada-kutladi-hain-diyenler-utansin/

[33] Hintli Müslümanların Milli Mücadele için M. Kemal’e gönderdikleri paralara ve akıbetine dair tafsilat için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürk’e verilen idam fetvasından dolayı Sultan Vahidettin’e hain denilemez

Atatürk’e verilen idam fetvasından dolayı Sultan Vahidettin’e hain denilemez - Dürrizâde Fetvası Ingiliz baskısıyla verilmiştir

Sultan Vahdettin’i (rahmetullahi aleyh) -haşa- “hain” ilan edenlere cevap… Yazıyı 4 bölüm halinde yayınlıyoruz.

Atatürk’e verilen idam fetvasından dolayı Sultan Vahidettin’e hain denilemez - Dürrizâde Fetvası Ingiliz baskısıyla verilmiştir – 1

Temelinde şeriat olan Osmanlı’da dine uygun mudur diye Şeyhülislâm’ın görüşü alınır, yani fetvası istenirdi… Şeyhülislâm’ın bir fetvası Padişah’ı dahi tahtan indirebilirdi. Anadolu’da Milli Mücadele’ye katılanların önde gelen isimlerini idam edebilmek için Şeyhülislâm fevasına ihtiyaç vardı.

Bu konuda o tarihlerde İstanbul’da Sebilürreşad Mecmuası’nı çıkartan Eşref Edip Bey;

“…Şeyhülislâm, Haydarızâde İbrahim Efendi idi. Anadolu’daki harekata taraftar idi. İngilizler, Hükümeti tazyik ederek (baskı yaparak) fetva istiyorlardı. Şeyhülislâm bu fetvayı vermeyerek görevinden ayrıldı. Yerine Dürrizâde Abdullah Efendi geçti. (…) Şeyhülislâm, istenen bu fetvaları, işgal kuvvetlerinin haddi aşmış zulüm ve baskıları altında verdi” diyordu.[1] Zira maksat, Istanbul hükümetini ve Padişahı Milli Mücadele’ye karşıymış gibi göstermek ve halkın gözünden düşürmektir. Şayet ingilizler M. Kemal’i öldürmek isteselerdi, ordularını Ankara’ya gönderirler ve iç isyanları bile bastırmakta zorlandığı için cephedeki Çerkes Ethem’i yardıma çağıran M. Kemal’i kolaylıkla öldürebilirlerdi.

Dürrizâde Fetvası ve ikinci bir fetvaya göre idam edilmeleri şart ve uygun olanlar şunlardır:

“M. Kemal Paşa, Ali Fuat Cebesoy, Kara Vasıf, doktor Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar, İsmet İnönü, Bekir Sami Bey, İsmail Fazıl Paşa, Celalettin Arif Bey, Hamdullah Suphi Bey, Rıza Nur Bey, Yusuf Kemal Tengirşek, Cami Baykut, Ankara müftüsü Rıfat Börekçi…”

Neticede Kuva-yı Milliye’nin devlete ve Padişah’a asi olduğuna dair Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi Fetva verdi. Ve “Fetva-yı Şerife” adıyla 11 Nisan 1920 tarihinde Devlet’in resmi organı olan Takvim-i Vekayi ile o tarihlerde İstanbul’da çıkan Peyam-ı Sabah gazetelerinde yayınlandı.[2]

Sultan Vahidettin’i “hain” ilan edenler, bu fetvayı gerekçe gösteriyorlar, oysa bu fevtanın İngilizlerin baskısı ve zorlamasıyla verilmiş olduğunu ileri sürenlerin sayısı bir hayli fazla.[3]

Tamamı beş fetvadan oluşan Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi’nin Fetva-yı Şerife’si bugünkü dille şöyledir:

“Dünya düzeninin sebebi olan ve kıyamet gününe kadar Ulu Tanrı’nın daim eyleyeceği İslâm Halifesi Hazretleri’nin veliliği altında bulunan İslam memleketlerinde bazı kötü kimseler anlaşarak ve birleşerek ve kendilerine elebaşılar seçerek Padişah’ın sadık uyruklarını hile ve yalanlarla aldatmakta, yoldan çıkartmaktadırlar. Padişahın yüksek buyrukları olmaksızın asker toplamaktadırlar. Görünüşte askeri beslemek ve donatmak bahaneleriyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla, şeriata uymayan ve yüksek emirlere aykırı bir takım haksız ödemeler ve vergiler koymakta ve çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyalarını zorla almakta ve yağmalamaktadırlar. Böylece insanlara zulmetmekte, suçlamakta ve Padişahın ülkesinin bazı köy ve şehirlerine saldırmak suretiyle tahrip ve yerle bir etmektedirler. Padişahın sadık tebaasından nice suçsuz insanları öldürmekte ve kan döktürmektedirler. Padişah tarafından atanmış bazı dini, askeri ve sivil memurları istedikleri gibi memuriyetten çıkarmakta ve kendi yardakçılarını atamaktadırlar. Hilâfet merkezi ile Padişah ülkesi arasındaki ulaştırmayı ve haberleşmeyi kesmekte ve devletin emirlerinin yapılmasına engel olmaktadırlar.

Böylece, hükümet merkezini tek başına bırakmak, Halifenin yüceliğini zedelemek ve zayıflatmak suretiyle yüksek Hilafet katına ihanet etmektedirler. Ayrıca Padişah’a itaatsizlik suretiyle devletin düzenini ve asayişini bozmak için düzme yayımlar ve yalan söylentiler yayarak halkı azdırmaya çalıştıkları da açık bir gerçektir. Bu işleri yapan yukarıda söylenmiş elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar, hala kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak dince yapılması gerekli olup, Allah’ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır” Beyan buyrula?

Cevap: Allah bilir ki olur.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Böylece Padişahın ülkesinde savaşma kabiliyeti bulunan müslümanların adil Hâlifemiz Sultan Mehmet Vâhdettin Han Hazretlerinin etrafında toplanarak savaşmak için yapacağı davet ve vereceği emre uymak suretiyle adı geçen asilerle çarpışmaları dince gerekir mi? Beyan Buyrula.

Cevap: Allah bilir ki gerekir.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Halife Hazretleri tarafından sözü edilen asilerle savaşmak üzere görevlendirilen askerler, çarpışmazlar ve kaçarlarsa büyük kötülük yapmış ve suç işlemiş olacaklarından dünyada şiddetle cezayı, ahirette de çok acı azâbı hakk ederler mi? Beyan Buyrula.

Cevap: Allah bilir, ederler,

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Halife askerlerinden asileri öldürenler gazi, asilerin öldürdükleri şehit sayılırlar mı? Beyan buyrula.

Cevap: Allah bilir ki, sayılırlar.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah

Bu takdirde, Padişah’ın asilerle savaşmak için verdiği emre itaat etmeyen müslümanlar, günahkar ve suçlu sayılıp şeriât yargılarına göre cezalandırılmayı hak ederler mi? Beyan buyrula.

Cevap: Allah bilir ki, ederler.

Dürrizâde El-Seyid Abdullah”.[4]

**********

KAYNAKLAR:

[1] Eşref Edip, Sebilürreşad, C.10, Sayı: 238, sayfa 202.

[2] Takvim-i Vekayi, 11 Nisan 1336/1920, No: 3824; Peyam-ı Sabah, 11 Nisan 1336/1920, No: 493. Ayrıca bkz., ATASE Arş., Kl: 525, D:129, Fh: 1-1.

[3] Hayrettin Abidin, Tarihte Ankara İstiklal Harbi ve Bursa Hatıratı, Suhulet Kütüphanesi, Ankara, 1934, s. 43; Yunus Nadi, Birinci Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı ve İsyanlar, İstanbul, 1955, s. 239; Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, İstanbul, 1978, s. 239; Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1983, s. 162; Tevfik Bıyıkoğlu, Atatürk Anadolu’da, Ankara, 1955, sayfa 57.

[4] Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, İzmir, 1987, C.I, sayfa 369-370. Ayrıca sadeleştirilmemiş şekli için bkz., Ek: I.

 

********************

********************

********************

 

Atatürk’e verilen idam fetvasından dolayı Sultan Vahidettin’e hain denilemez - Dürrizâde Fetvası Ingiliz baskısıyla verilmiştir – 2

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci ve son mareşali, ilk Milli Savunma Bakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Cumhuriyet dönemindeki ilk Genelkurmay Başkanı olan ve Istanbul’un işgalinden (16 Mart 1920) sonra Ankara’ya kaçan[1] ve 27 Nisan 1920 günü TBMM’de bir konuşma yapan Fevzi (Çakmak) Paşa da Dürrizâde Fetvası hakkında Ingiliz baskısını doğrulayarak şunları söylemektedir:

“Ancak tâbii malumatınız var, bu kabinenin (Damat Ferit Paşa Hükümeti) teşekkülü ile beraber temasa geldiğim gerek o kabine erkanından olan zevattan, gerekse Harbiye Nezaretinde bulunan bazı arkadaşlardan aldığım malumata nazaran o kabineye tazyik icra ettiler (baskı uyguladılar). Fetvayı veriniz diye. Nihayet o fetvayı aldılar. Malumunuz vechile o fetva Ingiliz süngüsü ile alınmış, Islamı sinesinde birbirine düşürmek için ilk defa yazılmış acı bir vesikadır. Milletin hissi hakikat beyni (milletin gerçeği kavrayan hissi), ümit ederim ki, bundaki feceati görecek ve bunun ehemmiyeti sıfıra inecektir (Meclis’te Milletvekillerinin `Şüphesiz´ Sedaları).”[2]

Fevzi Çakmak’ın bu açıklamaları ve verilen diğer bilgiler fetvanın Ingiliz baskısıyla alındığı yönündedir. Bu arada Damat Ferit de fetvanın Ingiliz istek ve baskısıyla hazırlandığını belirtmektedir.[3]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Fevzi Paşa’nın Ankara’ya kaçışı ile ilgili bilgi için bkz., Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, Vatan neşriyatı, Istanbul, 1955, sayfa 367-372.

[2] TBMM Zabıt Ceridesi, C.I, sayfa 92. (Meclis tutanakları)

[3] Gotthard Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşıyla Ilgili Ingiliz Belgeleri, 2. Baskı, Ankara, 1956, sayfa 153.

 

********************

********************

********************

 

Atatürk’e verilen idam fetvasından dolayı Sultan Vahidettin’e hain denilemez - Dürrizâde Fetvası Ingiliz baskısıyla verilmiştir – 3

Birinci ve ikinci bölümde yaptığımız açıklamalardan başka şu üç delil de Ingiliz baskısını doğrular mahiyettedir:

1 – Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne Ingiliz baskısıyla yazdırılan bu fetva, yine Ingiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya dağıtılmıştır.

2 – Bu konuda önemli bir delil de M. Kemal Paşa’nın kurdurttuğu Anadolu Ajansı’nın yayınladığı haberdir. Kazım Karabekir Paşa’nın belgelediği bu haber şöyledir:

“Ingilizlerin Istanbul’da ve emirleri altında bulunan hükümet (`hükümet´ diyor, Sultan Vahidettin değil) marifetiyle teşkilatı milliye aleyhine bazı fetvalar çıkartmak üzere istimal-i cebir ettikleri (zor kullandıkları) istihbar olunuyor (haber alınıyor). Işgali vuku bulan Millet Meclisi bir takım tevkifat ile mefluç bir hale getirilmeden Zat-ı Şahane’nin (Padişah’ın) ve Millet Meclisi’nin müzahiri itimad olan bir heyet-i vukela iş başında iken böyle fetvalar elde etmeye muvaffak olamayan Ingilizlerin işgal ile Zât-ı Şahane’yi (Padişah’ı) esir ve Salih Paşa kabinesinin cebren iskat ettikleri (zorla susmaya mecbur bırakma) ve Millet Meclisi’ni keenlemyeküm (yok) hükmüne koyup ve Ferit Paşa gibi sırf kendilerinin emrine tabi bir adamı sedarete çıkardıktan sonra efkar-ı umumiye’yi (kamuoyunu) iğfal maksadıyla bu gibi teşebbüslerde bulunmaları ve sırasıyla bir takım fetva ısdar etmeleri (yayınlatmaları) ihtimalden baidi (uzak) görülmez”.[1]

3 – Amerikan gizli belgeleri, yayınlanan fetvanın Itilaf devletlerince dikte ettirildiği ve akıllıca olmadığını belirtiyor.[2]

Görüldüğü üzere, fetvanın Ingiliz baskısıyla Şeyhülislâm’dan alındığı aşikardır. Başka aşikar olan bir husus da, Ingilizlerin destek ve baskısıyla dördüncü defa Sadrazamlık koltuğuna oturan Damat Ferit Paşa’nın[3] birinci derecede rol oynadığıdır.

Ayrıca son zamanlarda akademisyenlerce yazılan kitaplarda da fetva konusunda Damat Ferit Paşa suçlanırken, Sultan Vahideddin’in bu fetva ile ilişkisi bulunduğuna dair ifadelere yer verilmemektedir.

Mesela Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Açık Öğretim Fakültesi için hazırlanan, Atatürk Ilkeleri ve Inkılap Tarihi I, adlı eserinde (sayfa 87), **sadece** Damat Ferit Paşa’yı suçlamaktadır.

Aynı şekilde Prof. Dr. Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, (C.I, Izmir, 1987) adlı kitabında (sayfa 195-196) **sadece** Damat Ferit Paşa’yı suçlamaktadır. Tüm arşivlerin açılmasından sonra muhtemelen Damat Ferit Paşa’yı da suçlamaktan vazgeçeceklerdir herhalde. Bekleyip göreceğiz.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Kazım Karabekir, Istiklâl Harbimiz, Istanbul, 1988, sayfa 595.

[2] Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş Yılları, Istanbul, 1978, sayfa 88.

Ikinci dipnota kadar olan kısmı (biz kısalttık) aktaran: Mehmet Kafkas, Milli Mücadele’de Öncüler I, Nil Yayınları, Izmir, 1991, sayfa 163-164.

[3] Mehmet Kafkas, Milli Mücadele’de Öncüler I, Nil Yayınları, Izmir, 1991, sayfa 157-159.

 

********************

********************

********************

 

Atatürk’e verilen idam fetvasından dolayı Sultan Vahidettin’e hain denilemez - Dürrizâde Fetvası Ingiliz baskısıyla verilmiştir – 4

M. Kemal Atatürk ve avenesine verilen idam fermanından dolayı Sultan Vahideddin’e hain diyenler, M. Kemal ve Fevzi Çakmak’ın padişahı savunduklarını biliyorlar mı? Bu fetvayı verenler kınanamazlar, çünkü Ingilizler, fetvayı alana kadar müslüman halka zulmediyordu.

Şimdi, M. Kemal Atatürk ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın mecliste padişahı nasıl savunduklarını göreceksiniz.

*

**M. Kemal Atatürk’ün Sultan Vahidettin’i savunması**

M. Kemal, 24 Nisan 1920 tarihli gizli oturumda Meclis kürsüsünde Sultan Vahidettin’i savunuyor ve özetle şöyle bir konuşma irad ediyor:

“Bu fetva Padişah’ımıza iftiradır, kendi ağzıyla bana bu fetvayı okusa dahi bunun ona baskı ve zorla söylettirildiğine inanırım… Fevzi Çakmak’ın aramıza katılmadan önce Milli Mücadele aleyhindeki emirleri de Ingiliz süngüsü altında yazılmıştır ve biz de Istanbul’da bulunmuş olsak, başka türlü davranamazdık.”

Son paragrafın Türkçe sadeleştirilmiş şeklini hemen orijinal metnin altına ekliyoruz.

“Efendimiz Hazretleri (Padişah) edayi salât (Namaz) için Camiye gittikleri zaman kendilerini muhafaza eden kıtaatı askeriye İslâm askeri değildir. İngiliz askeridir. Bu şeraiti elimeye duçar olmuş olan Padişahımızla hususî temas dahi mümkün olamaz. Sureti umumiyede bir şey arzedeyim:

Farzedelim ki resmî ve hususî her türlü temas mümkündür. Ne anlamak istiyoruz? Bu temastan millet; istiklâlini, tamamiyeti mülikiyesini Makamı Hilâfet ve Saltanatın müstakil ve masun olmasını vicdanî bir emel telâkki etmiştir. Bunun için burada çalışıyoruz ve çalışacağız. Halifei müsliminin bundan başka bir şey düşünmesine imkân tasavvur ediyor musunuz? Ben şahsan hiç bir şey düşünmem. Zati Şahanenin (Padişah’ın) ağzından işitsem mutlaka bunun icbar ve tazyik (zorlama ve baskı) altında olduğuna hükmederim. (…)

Daha dün okuduğumuz sâniadan (iftiradan) ibaret olan fetva cümlenizin malûmudur. Hürriyetine, serbestisine malik olan böyle bir Halife verdirir mi? Cümlenin malûmu olan Hükümetin evamiri muhtacı tefsirdir.

Son paragraf:

Bu kabineden evvel Harbiye Nazırı Fevzi Paşa Hazretleri namus ve haysiyet ve şerefi itibarile kendisini yakından tanıyan arkadaşlarımızın tahtı tasdikında olduğu üzere şüphe ve tereddüt edilmiyecek evsafı güzideye maliktir. Bir emirde İngilizlere hürmet edeceksiniz, İngilizlerin emrini dinliyeceksiniz, böyle hareket etmediğiniz takdirde mahvolacağız, bu tarzı hareketi hamiyeti vataniyenizden rica ederim diyor ve bazı zaif muhakemeli insanlar ihtimal ki vaziyet başka türlüdür, bu kadar muhterem bir arkadaş böyle desin. Fakat biz böyle bir teeniye lüzum görmedik ve bunun düşman tarafından not edildiğine hükmettik. Kaçırdığı yaveri Salih Bey buraya geldi ve aman dedi. Harbiye Nazırı süngü altında dır ve zorla imlâ ve imza ettiriyorlar, o emre ehemmiyet vermemesi lüzumunu bildirmek için beni gönderdi dedi ve bu gün o zati şerif tahlisi giriban ediyor, Geyvede bulunuyor. Bir saat evvel kendisile kezalik Dahiliye Nazırı Hazim Bey ayni tebliği ediyor. Rüesayı memurini mülkiyeye rica ediyor. Bütün hissiyatı vataniyesine müracaat ederek aman ingilizlere bir şey yapmayınız diyor. Beyefendiler; şimdi İstanbul muhitine nasıl emniyet edeceğiz ve Istanbulun o tazyiki elimi muvacehesinde biz dahi olsak insanız, bizim karşımıza gelen sözün düşmanlarımız tarafından işidilmiyecek ve işidildiği takdirde duçarı mehalik olmıyacağımıza emniyet ederek nasıl söyliyebiliriz?[1]

***

Son paragrafın sadeleştirilmiş hali:

Savaş Bakanı Fevzi Paşa namus, şeref ve haysiyetinden şüphe etmeyeceğimiz bir arkadaşımızdır. Bize gönderdiği bir emirde “İngilizlere saygı göstereceksiniz, emirlerini dinleyeceksiniz, böyle hareket etmezseniz mahvolacağız” diyordu. Bazı zayıf düşünceli kişiler muhtemelen tereddüde düşüyorlardı. Fakat biz bunun düşman tarafından not edildiğine hükmettik. Yaveriyle haber gönderdi, “Aman, Fevzi Paşa süngü altında, o emre önem vermeyin” diye. İstanbul’un acı baskısı altında biz dahi olsak, insanız, işitildiği takdirde mahvımıza sebep olacak bir sözü nasıl söyleyebiliriz?”

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

[1] no’lu dipnot ile ilgili… M. Kemal Atatürk’ün Sultan Vahidettin’i Meclis kürsüsünden, özetle, “biz dahi olsak o baskıya dayanamazdık” şeklinde savunduğunu gösteren meclis tutanağı

***

**Mareşal Fevzi Çakmak’ın Sultan Vahidettin’i savunması**

FEVZİ Pş. — Evvelemirde İstanbul’un esaret muhitinden kurtularak Ankara’nın hür muhitine geldiğimden dolayı Cenabıhakka hamd ve şükürler ederim (Alkışlar) ve beni lütfen karşılayan arkadaşlarıma amik şükranımı takdim ederim.

Efendiler, gerek padişahımız hazretleri ve gerek bendeniz 500 senelik baki payitahtımızın ilk defa düşman tarafından işgali faciasını görmek bedbahtlığına uğramış felaketzedelerdeniz. Üç gün evvel İstanbul’un işgal edileceği haberi alındı. bunda bilhassa İslam kanı dökmek ve bilhassa dökülen İslam kanlarıyla yine İslamları mahkum etmek cihet hainanesi düşmanlarımızca düşünülmüştü. Bunun için gereken emir ve tebligat yapıldı ve ben bizzat harbıye nezaretinde gece gündüz mevcut bulundum. o gece ingilizler otomobillerle İstanbul, üsküdar, beyoğlu muhitine bahriye efradı çıkararak lazım gelen noktaları tuttular ve sırf fesat başlangıcı olmak üzere şehzadebaşı’ndaki 10. Kafkas Fırkası Karargahında bulunan karargah efradı üzerine hücum ederek mızıkacı erleri şehit ettiler.(kahrolsunlar sadaları) Mızıkacı erleri meydana çıkararak birer birer öldürdüler. bir kısmı pencereden aşağı atıldı, bir kısmı yataklarında öldürüldü, bunların resimlerini fransızlar çıkarıp Avrupa’ya gönderdiler.(Allah rahmet eylesin sadaları) Ancak evvelce verilen talimat ve daha sonra yapılan yayınlar sayesinde erler silahlı olarak sokaklarda bulunmadı. Kışlalara çekildi. hiçbir tarafta kimsenin burnu kanamaksızın ingilizlerin fesatçı maksatla hazırladıkları tertip ve teşebbüsleri tanrıya şükürler olsun yalnız beş on neferin şehadetiyle neticelendi. O sırada İngilizler harbiye nezaretini işgal ederek benim nezaret odasına kadar süngülü neferlerini soktular. Lazım gelen emirleri vermekliğimi tebliğ ettiler. Zaten evvelce emir verildiği için ben kendilerini sükutla karşıladım. Ancak göğüsüne düşman süngüleri dayanmış bir harbiye nazırı istanbul’un artık hür ve hilafet makamı meziyetini görmüş bir harbiye nazırı sıfatıyla pek üzgün bulunuyordum. Derakab sadrazam’a malumat verdim. Kabinenin toplanmasını emretti. O sırada 400′den fazla iki sıraya dizilmiş süngülü İngiliz eratı arasından geçerek kapılara birikmiş ermeni ve rum ahalinin hakaretli nazarları arasında( kahrolsunlar sadaları ) geçerek sükûnetle babıâli’ye gittim. Hükümet lazım gelen protestoyu herhalde milletin şerefine lâyık bir surette yazmakta kusur etmedi ve o sırada gerek milli meclis’e karşı yapılmakta olan ve gerekse meclisi milliye karşı yapılmış ahvali, gerek askerlerimizin uyurken öldürülmesini protesto etti. Bilhassa harbiye nezaretine karşı yapılmış tecavüzü protesto etti.

Ancak İngilizlerin maksadı etrafı korkutmak için nezaret makamında bulunmuş bir takım zevatı ellerine kelepçe vurarak yalın ayak, başı kabak, yük otomobillerine atarak hareketle şuradan buradan toplattıklarını haber aldım. Sebebi sorulduğunda hiçbir cevap alamadım. Mesele münevverlere karşı büyük bir tehdit savurmak ve İstanbul’da hakimi münferit kesilmek istedikleri anlaşılıyordu.

Cuma selamlığına gittiğim sırada zâtışâhane’nin selamlığa çıkıp çıkmamasını ingilizlere sormağa mecbur olduk. çünkü efendiler silahlı bir neferin dışarı çıkmasına müsade etmiyorlardı. Halbuki zatışahane ve makamı hilafet şimdiye kadar tabii kuvveti cismaniye göstererek silahlı bir askeri kıta arasından adet olduğu üzere camii şerife teşrif buyurmaları lazım geldiğinden biz buna şüphesiz cesaret edemedik. Böyle bir vaziyette ingilizlerin gelip silahları toplaması suretiyle hilafet makamını büsbütün hakir mevkiye düşürmesini istemedik. Böyle bir vaziyette taviz vermeye mecbur olduk, asker göndermeye yalnız denizcilerden 50 kişilik bir müfreze gitti. Daha sonra İngilizler müsaade istediler, sırf maiyeti seniyede bulunan biraz asker geldi. Onlarından arasından zatışahane çok üzgün olarak geçerek camii şerife teşrif buyurdular.

İsmail Fazıl Paşa* - Hangi camiye paşam?

Fevzi Paşa – (devamla) Yıldız’da Hamidiye Camiine efendim. Namazdan evvel beni kabul ettiler, fevkalade müteheyyiş bulunuyorlardı. Buyurdular ki ben böyle azabı elim içinde camiye gitmek istemiyordum. Fakat vazifei diniyedir. Vazifeyi diniyeyi geri bırakmayı münasip görmedim. Cenabı hakka karşı bir ibadettir, ancak elli senelik mesainin gerek benim ve gerekse sizin kabinenin üzerine yıkıldığını görmekle fevkalade üzgünüm. Enkazın altında ezildik, diyerek teessüf buyurdular. Ayağa kalktılar, birkaç defa büyük üzüntü ile bendenize hitap ettiler. Teselli verecek hiçbir şey yoktu. Birkaç defa ingilizler harp gemilerinin toplarını çevirmişler, güya uzaktan atılamazmış gibi köprüye kadar sokularak zırhlıların bir kısmıyla her türlü tehditleri yapmakta kusur etmemişlerdi. Oradan çekildik, hergün yeni tevkifler ve tehditlerle karşılaşıyorduk. Zatışahane ertesi günü selamlıkta bendenizi tekrar kabul buyurdular. Dediler ki; aman anadolu ile irtibatı temin ediniz, bendeniz dedim ki; irtibat müheyyadır, ancak ingilizler mani oluyorlar. Her bir telgrafımızı kontrole tabi bulunuyorlar. Şüphesiz her bir suhuleti gösteriyoruz, ancak ingilizler tarafından duçar olduğumuz güçlük bizi büyük bir tazyik içerisinde bulunduruyor. Bu maruzatın üzerine; sakın siz çekilmeyiniz ve anadolu ile irtibat tesis ediniz buyurdular. Bendeniz bu ferman üzerine yaverimi göndermek hususunda teşebbüs ettiğim gibi kabine de bazı zevatın gönderilmesine teşebbüs etti. İngilizler muvafakat ettiler. Gönderildiğini ve her bir taraftan da bazı kolordularla irtibatlarımız arzettiğim vakit fevkalade memnun oldular. Ve bu suretle meselenin hüsnü suretle hallolacağını ve İstanbul’un işgalinden ingiltere’nin beklediği gayenin artık kaybolmak üzere bulunduğu hissolunuyordu. Biz de memnunduk. Bu sırada efendiler, bendeniz, üzerinde vaki olan tazyikler de kaldırıldı. Çünkü samimiyetle ingilizlere diyordum ki; tehdit ile birşey yapamazsınız. Siz bizi tatmin ederseniz hayat bahşedersiniz, biz herşeyi yapmaya hazırız ve bu tatmin de benimle olmaz, belki kabineyi tatmin ediniz, bu ricamız aksi tesir yaparak hergün kabineye nota bombardımanı başladı, gece gündüz şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş gibi en ufak şeylerle kabineyi taciz ederek çekilmeye icar ettiler.

Filhakiki kabine de bir iki hafta müddetle baskıya dayandı. Bu tazyiklerin esasını efendiler kuvayi milliye’nin red ve kabahatlendirilmesi teşkil ediyordu. Kuvayi milliyeyi reddediniz diyorlardı. Bizce kuvayi milliyenin haksız işgallerden ortaya çıktığını, izmir’in işgalinde yunanlıların birçok zulüm yaptıkları Avrupa’nın bitaraf devletler tarafından tasdik olunduğu görünürde iken bizim kuvayi milliyeyi ve bu tazyikten doğmuş cepheyi reddetmemiz doğrudan doğruya milletimize bir ihanet olurdu. Biz bunu yapamayız.( alkışlar) İzmir’in bununla beraber şark vilayetlerinin tecavüzüne uğrayacağına dair sık sık rivayetlerin ortaya çıkması ve bir pontus hükümetinin trabzon, samsun havalisinde karadeniz sahillerinde zuhur etmek üzere bulunduğuna dair pek çok havadislerin dolaşması, büsbütün milleti heyecana getirdi ve bu suretle kuvayi milliye teşekkül etmiştir. Bu teşekkülden maksat milletin haksız olarak duçar olduğu saldırılara karşı ırz ve namusunu meşru bir surette savunma ve muhafaza etmek istiyordu. Orduyu kullanamıyoruz, millet bunu görüyor. tabii meşru nefis müdaafasında bulunuyor, milletin bazı harekâtı vardır. Biz bunu reddedemeyiz. Ancak şunları reddederiz. Kuvayi milliyenin namına bazı taşkınlıkların harekatı vardır, millete bazı yerlerde fenalık yapanlar bazısını öldürür, bazısını kaldırır, bu harekat milletin arzusu dahilinde değildir. Keyfi bir takım ticaret yapanları reddetmek istiyoruz. Fakat umumiyet itibariyle kuvayi milleye namına bir reddiye yazmak doğrudan doğruya kendisini iskât etmek demektir. Hükümet ancak milletin arzusu ile ve millete faydalı olmak için iktidar mevkiine gelir. Milletin zararı için mevkii iktidarda duramaz. Bizim bu nota teatisi esnasında tekrar bir olay oldu. Dediler ki nerde Kuvayi Milliye köprüleri bozdu ise oradan İstanbul’a erzak gelmiyor.

Istanbul aç kalırsa kuvayi milliye evvela sorumludur. Sonra da siz sorumlusunuz, çünkü Kuvayi Milliyeyi reddetmediniz, ve bu devirde şunu da söylemekten çekinmediler ki biz Amerika’dan un getireceğiz, fakat bunu hristiyanlara vereceğiz, İslamları düşünmeyeceğiz.(kahrolsunlar) Maksat bize tazyik edip, illaki Kuvayi Milliye’yi red ve tel’in ettirmekti. Tekrar bendeniz bunu üzerine telgraflar yazdım. Aman köprüleri bozmayınız, erzak gönderiniz buraya, biliyordum bunların tesiri olamazdı. Nihayet efendiler bir nota yazdık. Şimdiye kadar arzettiğim hususatı tafsilatlı olarak hikaye ettik, çünkü bu arzettiğim maddelerin bir kısmı hariciyemize giriyor, şifahi notalarla, şifahi takrirlerle anlatılıyordu. Bunlar tarih sayfalarına geçmeyecek ve inkâr edecekler diye bunları tafsilatlı olarak yazdım. Bir nota yazdık ve bu notada dedik ki bizim maksadımız sulhü sağlamaktır ve bu sulh ile biz bizzat osmalıların memleketini kurtarmak değil, dünya sulhûnü temin edeceğiz. Millete kabul ettireceğiz ve sizin bize bahşedeceğiniz adilane şartlarla sulh yapacağız. Ve millete ayrılık gayrılık olmama hissini bizim kabine tekeffül ediyor, bu kadar sulhe istekli ve kendisini ortaya atan bir kabineyi ne yolda telakki edecektir?

Düşmanlarımıza bunu anlatmak istiyorduk, madem avrupa sulh istiyor, sulh yapıldıktan sonra açıklanacaktır. Biz bunu tekeffül ediyoruz. Biz yapacağız diyoruz, bu gayet ağır, belki altından çıkamayacağımız müşkülata vatan aşkıyla giriyoruz. Fakat acaba ingilizlerin fikri nedir? İngilizlerin teklifi nedir? Bunu anlamak efendiler, ingilizler bu teklifimizi kabul etmediler.(hay hay sadaları) Ve bunun üzerine bir mazbata yazdırdık. Babıâli’de kabinenin sulhçü siyaseti ingilizlerce kabul olunmuyor ve İngilizlerin maksadı bizim içimize nifak sokarak birbirimize düşürmektir. ( kahrolsunlar sadaları) Maalesef bir heyet de bulmuşlar, harb istiyorlar. Fakat böyle bir harb ki kendilerinin burnu kanamaksızın birbirimize düşürmek ve harbetmek istiyorlar. Yine maatteessüf zatışahane tazyik içinde bulunduğu için biz durduk, tahammülün fevkinde baskıya uğradık, en nihayet bize dediler ki, efendiler… Gayet ağır muameleye duçar olacaksınız, yani bizi babıali’den süngü ile atacaklar, bunu ihsas ettiler. Biz buna tahammül edecektik. Ancak o zaman hükümet merkezi istanbul’da kalamazdı. Biz çekildik, bizden sonra kabine bir iki gün kurulamadı, ancak tabi malumatımız var. Bu kabinenin teşekkülü ile beraber benim temasa geldiğim gerek o kabine erkânından zevatın, gerekse harbiye nezaretinde bulunan arkadaşlarımdan aldığım bilgiye nazaran kabineye tazyik icra ettiler, fetvayı veriniz diye. Nihayet o fetvayı aldılar. Malumunuz olduğu üzere o fetva ingiliz süngüsü ile alınmış İslâmı sinesinden birbirine düşürmek için, ilk defa yazılmış acı bir vesikadır. Milletin hakikat hissi ümit ederim ki bu fecaatı görecek ve bunun ehemmiyetini sıfıra indirecektir. ( şüphesiz sadaları )

Refik Bey* - Zaten yoktur, inmiştir.

Fevzi Paşa (devamla) - Efendiler, bendeniz İstanbul’dan daha evvel çıkmak istiyordum. Ancak temasım evvela ingilizlerin siyasetini anlamak hususuna matuf idi. Anladım. bunda hiç şüphem kalmamıştır. Saniyen ingilizlerin askerlikçe ne yapacaklarını tedkik etmek idi. Bunların en büyük arzuları içimizdeki bazı hayinleri teşvik ederek millet arasına kan düşürmek ve bu kan ne kadar genişlerse işleri o kadar kolaylaşacaktır. Ve bunu söylemekten de çekinmiyorlardı. Yani en ağır ne olursa olsun bizi mahvedecek, sulhü imza etmeye rıza göstermiyoruz, biz buna rıza gösterecek bir heyet bulacağız, fakat rıza gösterecek heyet millet namına olsun, buraya dikkat isterim.

Müşfik Bey* - Kabul etmez millet.

Fevzi Paşa (devamla) - Yani diyorlar ki, sulhü milletle yapacağız, bunun için siz milleti elinize alınız, millet elimizde deyiniz, ondan sonra biz sulhü yaparız. bu ne demektir efendiler? Birbirinizle boğazlaşınız, kuvvetsiz ve zayıf kalınız, biz de bir ingilizin burnu kanamadan Anadolu’yu istila edelim, sizi esir edelim demektir.( kahrolsunlar sadaları) Allah’ın lutfundan kuvvetle umud ederim ki ingilizler şimdiye kadar bir çok şeylerde aldandıkları gibi – Çanakkale hücumunda olduğu gibi – bu meselede de aldanacaklardır.( alkışlar ) Bunları aldatan efendiler birkaç haindir. Ve bu hainler içimizde ne kadar az olursa, biz birbirimizle nifak halinde ne kadar azimkârane hareket edersek, ingiliz planı tamamıyla ve o kadar çabuk suya düşecektir. Bizde bir fenalık ortaya çıkarsa, derakab bastırılır ve ingilizler görürlerse Türkler tek bir kitle halinde kendi hayat haklarını istiyorlar, bunu görürlerse efendiler, istikbalimizi kurtardık demektir. (alkışlar)(inşallah sadaları) Bendenizin hissiyatı bundan ibarettir, hürmetlerimi arz ederim efendiler.(teşekkür ederiz sadaları)

Reis Paşa* - Paşa hazretlerinin verdiği bu izahatı bastırıp yayınlasak.(hay hay sadaları) Çelebi Hazretleri İstanbul’da bir heyetin izamı hakkında verdikleri takriri bu izahattan sonra geri alıyorlar.(alkışlar)[2]

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

[2] no’lu dipnot ile ilgili… Mareşal Fevzi Çakmak’ın Sultan Vahidettin’i Meclis kürsüsünden savunduğunu gösteren meclis tutanağı

***

M. Kemal Atatürk ve avenesine verilen idam fermanından dolayı, Sultan Vahideddin’e artık kimse hain diyemeyecek… Diyenler müfteri olurlar.

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] T.B.M.M. Gizli Celse Zabıtları, 24 Nisan 1336 (1920), Devre: 1, İçtima: 1, 2 nci in’ikat – 4 ncü celse, Cilt : 1, sayfa 9.

[2] T.B.M.M., Zabıt Ceridesi, Devre 1, İçtima senesi 1, İçtima 5, 27.4.1336 Salı, ikinci celse, cild 1, sayfa 90-93. (Meclis Tutanakları)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Sultan Vahidüddin, M. Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı

Sultan Vahidüddin, M. Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

( 2 adet fotoğraf: Üstteki; M. Kemal’in şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Inebolu’dan geri çeviren telgrafın sureti [dipnot: 5] ve alttaki; M. Kemal’in geri çağırılmasının “Ingiliz baskısından” ileri geldiğini bildiren “çekilmemiş” telgrafın sureti [dipnot: 11] )

***

Sultan Vahidüddin’in (rahmetullahi aleyh) vatanından ayrılmak zorunda kalışını “korkudan kaçmak” şeklinde yorumlayan kemalistler, sultana iftira atmaktadırlar. Oysa sultanın bu hareketi bize göre, tıpkı Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) Mekke’den Medine’ye hicret etmesi gibidir. Zaten M. Kemal dönemindeki Tarih kitabında haşa Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) hicreti dahi “kaçmak” olarak tavsif edilmiştir.[1] Meseleye bu açıdan bakacak olursak, padişahı kaçmak ile suçlamaları aslında sürpriz sayılmaz. Peygambere saygısı olmayan bir rejimden, padişaha saygılı olması beklenemez. Madem Sultan Vahidüddin gittiği için eleştiriliyor, o halde kundaktaki çocuklara varıncaya kadar bütün Hanedan üyelerini sürgün edip ölüme terk eden M. Kemal de eleştirilsin. Sanki M. Kemal ve avenesi Sultan Vahidüddin’nin hicret etmemesi halinde O’na dokunmayacaktı… Neyse.

Padişahın vatanından ayrılmak zorunda kalışının yanı sıra Anadolu’ya, Milli Mücadele’nin başına geçmemiş olmasını da kemalist kalemşörler işlerine geldiği için (haşa) “hainlik” veya “korkaklık” olarak değerlendirmişlerdir.

Oysa bu da iftiradan öteye gitmemektedir.

Şimdi size kısaca Sultan Vahidüddin’in cesaretine ilişkin iki vak’a zikredip, daha sonra M. Kemal Atatürk ve Ingilizlerin oynadıkları oyuna temas etmek istiyoruz.

Bilindiği gibi, Sultan Vahidüddin şehzadeliği döneminde Almanya’ya gitmişti. Cephede siperleri gezerken umulmadık bir tehlikeye karşı başını eğmesi ihtar edildiği zaman şu cevabı vermişti:

“Türk başı düşman karşısında eğilmez.”[2]

Diğer hadise…

Ittihat ve Terakki’nin despotluğunu ve zalim yönetimini tenkid ettiği için takibe alınan Mülâzım Şaban Efendi, o dönem şehzade olan Vahidüddin’in köşküne sığınmıştı. Polislerin, Mahmud Şevket Paşa’nın “yakalama” emriyle gelmelerine rağmen Sultan Vahidüddin şöyle rest çekmişti:

“Bana mensup olan, sarayıma iltica eden, masumiyeti de bence malum olan bir adamı garezkar düşmanlarına teslim edemem. Zorla içeri girmek isteyenleri vururum… Beni öldürmedikçe Şaban Efendi’yi alamazlar.”[3]

Bu iki misalden Sultan Vahidüddin’in cesur biri olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Işgal yıllarındaki tutumu ise cesaretsizliğinden değil; fedakarlığındandır.

Bundan dolayıdır ki, Sultan Vahidüddin’in işgal ve Kurtuluş Savaşı sürecindeki tutumu ve Anadolu’ya geçmemesi hakkında insaflı bir tarihçi şöyle demektedir:

“6′ıncı Sultan Mehmed Vahidüddin için ‘ Vatan haini ‘ derler, ben küçük bir ilave yapacağım: ‘ vatanına ihanet ile idama mahkum olup, yaşının çok ilerlemiş olması, Fransa’ya eski hizmetlerinin hatırlanması ve Fransa’yı sevdiğinden şüphe edilmemesi dolayısiyle ölüm cezası, müebbet kalebentliğe çevrilen Mareşal Peten gibi ‘ diyeceğim.

Mazileri çok temiz olan ve memleketleri felaket girdabına düştükten sonra işbaşına geçen, ağır mes’uliyetler yüklenen, yeni milletlerini daha fazla çiğnetmemek için nefret edilen, galip düşmanlara dostane el uzatmak durumunda kalan, o kara bahtlı insanlar, milletlerin tarihlerinde sigorta lambalarına benzerler. Kendilerinin yanması büyük tesislerin kurtulmasını temin eder.

6′ıncı Sultan Mehmed Vahidüddin’in tuttuğu yol, başta Topkapı Sarayı hazinesi ile, müzelerimizde ve milli kütüphanelerimizdeki kıymetlerine baha biçilmez, en küçük bir parçası yerine konulmaz hazinelerimizin kahhar düşmanlar tarafından yağmasını önledi.”[4]

Dolayısıyla eğer Sultan Vahidüddin Istanbul’da oturmayarak Anadolu’daki milli hareketin başına geçseydi, şüphesiz işgalciler, Istanbul’a bir daha çıkmamak üzere tamamen yerleşirlerdi.

Hal böyleyken yine de yapması gerekeni yapmış ve şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Anadolu’ya göndermişti. Ancak şehzade Ömer Faruk Efendi, 27 Nisan 1921′de M. Kemal Atatürk tarafından geri çevrilmiştir.[5]

Sahi, M. Kemal Ömer Faruk Efendi’yi neden geri çevirdi?

Sultan Vahidüddin’in Anadolu’ya geçmemesini (ki yukarıda sebebini yazdık) eleştiren kemalistler, bu soruya bir cevap verseler ya.

Ne var ki bu tür sorulara kafa yormak yerine -hiç düşünmeye gerek bile duymadan- Sultan Vahidüddin’in neden M. Kemal’i geri çağırdığını soruyorlar.

Bu suale cevap verebilmek için evvela meselenin geniş mikyasta ele alınması icab eder. O halde dilimiz döndüğünce özetlemeye çalışalım…

Yunanlı yazar Hristos Angelomati’nin, Yunan Generali Dimitri Vakka’nın “Savaş Önderi Venizelos” başlıklı Yunanca yapıtından aktarmış olduğuna göre, “M. Kemal Istanbul’dan Samsun’a hareket edeceği günlerde, Yunan istihbarat servisi bunu haber almış ve Istanbul’daki Yunan askeri kurulu şefi Albay Yeoryios Katethakis bu konuyu Ingiliz işgal gücü Başkomutanı General George Milne’nin dikkatine sunarak onun tutuklanmasını istemişti.

!!! Ancak General Milne bu isteğe müspet (olumlu) cevap vermemiştir. !!! [6]

Yunan istihbaratı bile M. Kemal’in müfettişlik değil de, Kurtuluş Savaşı için gönderildiğini biliyordu, ki bunu anlamak için M. Kemal’in geniş yetkilerle donatılmış olduğunu gösteren Padişah fermanını okumak kâfi idi.

Yunan istihbaratı, Ingiliz istihbaratından daha mı üstündü?

Tabi ki hayır.

Peki, Ingilizler M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı başlatacağını bildikleri halde neden Samsun’a çıkabilmesi için vize verdiler?

Çünkü Ingilizler, M. Kemal’in Kurtuluş Savaşı adı altında kendileriyle işbirliği yaparak Osmanlı Devleti’ni tarihe gömeceğini pekâlâ biliyordu. Eğer M. Kemal gerçekten Kurtuluş Savaşı için gitmiş olsaydı, bunu Yunan istihbaratından daha ziyade dünyanın en iyi istihbarat teşkilatına sahip olan Ingiltere bilir ve gereğini yapardı.

Yunanistan’ın eski Büyükelçilerinden Konstantinos Sakellaropulu dahi bunun farkına varmış ve şunları yazmıştır:

“Osmanlı Imparatorluğu hükümeti, M. Kemal’i askeri müfettiş olarak Küçük Asya’ya göndermek kararını alınca, inanıldığı gibi, rahat oturmayan bir Generali Istanbul’dan uzaklaştırmak istememiştir. Bu hükümetin amacı, Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak; barış görüşmeleri sırasında Itilaf devletleri üzerinde baskı kullanmak ve Türklerin sert bulacağı barış koşullarına karşı davranmaya hazır olacak silahlı güçleri kurdurmaktı.”[7]

Yukarıda da belirttiğimiz gibi daha evvel Yunan makamlarınca uyarılmasına rağmen M. Kemal’in Anadolu’ya geçmesine izin veren General Milne; bu sefer Haziran’da, Osmanlı yönetiminden, M. Kemal ve yanındakilerin derhal Istanbul’a çağrılmalarını talep etmiştir.[8] Böylece Sultan Vahidüddin’in Kurtuluş Savaşı’na “karşı olduğu izlenimi” verilmek istenmiştir. Ancak Sultan Vahidüddin bütün baskılara rağmen Ingilizlerin bu talebine menfi (olumsuz) cevap vermiş ve kararında direnmiştir.

Bu gelişmeler kaydedilirken, 8 Haziran günü, sabaha karşı Yıldız Sarayı’nda, Padişahın kaldığı dairede yangın çıkmış ve daire büsbütün yanmıştı. Yangında Padişahın bütün eşyaları, para ve mücevherleri yanmış; kendisi zor kurtulmuştu. Istanbul’daki Ingiliz Yüksek Komiseri Sir Arthur Calthorpe, bu olayla ilgili yazısında, ortada “suikast” söylentileri dolaştığını bildirmişti.[9] Bu iddiayı, 8 Haziran’da Ingiliz Generali Deedes’le görüşen Sait Molla’nın, ona, yangının “dışarıdan çıkarılmış” olduğunu söylemiş olması teyit etmektedir. Ayrıca Deedes, başka bir kaynaktan da aynı şeyi işitmiş olduğunu belirtmiştir.[10] Öyle anlaşılıyor ki, direnmesinden ötürü Sultan Vahidüddin’e gözdağı verilmiştir.

Ingilizleri bir müddettir oyalamış bulunan Istanbul Hükümeti, artık yapılan baskılara daha fazla dayanamayarak M. Kemal’i geri çağırmak zorunda kalmıştır. M. Kemal’in geri çağırılmasının “Ingiliz baskısından” ileri geldiğini bildiren “çekilmemiş” telgraf suretini[11] yazıya eklediğimiz fotoğrafta görebilirsiniz. Söz konusu çekilmemiş ve müsvedde halinde kalmış telgraf, “Harp Tarihi Vesikaları Dergisi”nin 21 no’lu belgesi olarak yayınlanmıştır. Aynı derginin 22 no’lu belgesinde ise davetin “hükümet kararı” olduğu bildirilmektedir. Ingilizler gerçekten M. Kemal’i tevkif etmek isteselerdi, kendi kontrollerinde bulunan Samsun’da bunu rahatlıkla yapabilirlerdi.

(Yazının sonunda M. Kemal’in Istanbul’a geri çağrılmasıyla ilgili uzunca bir NOT bulacaksınız, mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.)

Ingilizlerin böyle bir oyuna başvurmalarının sebebine gelecek olursak…

Ingiltere, Hilafeti elinde bulunduran Osmanlı Devleti’ni savaşla ortadan kaldırmaktan ve Hilafeti ilga etmekten çekinmiştir. 18 Mayıs’ta (1919) Ingiltere’nin Hindistan Naibi, Hindistan Bakanlığı’na gönderdiği acil ve gizli telgrafta şöyle diyordu:

“Türkiye’nin Hristiyan devletler tarafından tamamen parçalanmış olduğu görünümü, Müslümanları, Islam adına cihad başlatmada Emir’i (Halife’yi) desteklemeye sevkedebilir. Bir Islam ayaklanması olasılığı ihtimal dışı sayılmamalıdır.”[12]

Bu telgraftan birkaç gün sonra, yani 23 Mayıs’ta Paris’teki Ingiliz Büyükelçisi Lord Derby, Lord Curzon’a gönderdiği yazıda, Fransız yazar Pierre Loti’nin Barış Konferansı’nda Islam Halifesine karşı girişilecek hareketin Afrika’dan Hindistan’a kadar binlerce Müslüman arasında akislere yol açacağına ve Fransa’nın çıkarlarını büyük ölçüde etikleyeceğine dair bir uyarı yaptığını bildirmiştir.[13]

Bu iki büyük işgalci devletin müşterek kaygısı, neden böyle bir oyunun oynandığını açıkça göstermektedir.

Akademisyen tarihçi Prof. Dr. Baskın Oran, halifeliğin 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılmasıyla ilgili şunları yazıyor:

“Doğrudan Musul sorunuyla bağlantılı olmasa da, Musul sorunu sırasında  da Türkiye’nin aleyhine olmuştu. Öncelikle bu karar dünyadaki Müslümanların tepkisini çekmişti. Hatta Ingiliz yönetimi de Türkiye’nin din etkenini kullanmasından ve özellikle Mısır ve Ortadoğu’nun diğer bölgeleri ile Hindistan’daki Müslümanların etkisinden çekiniyordu ve bu kararı memnuniyetle karşılamıştı. Hatta Ingiliz yetkilileri kendi aralarındaki yazışmada ‘Türklerin bindiği dalı kestiklerini’ belirtmişlerdi.”[14]

Ingiltere ve Fransa, ellerinin altındaki müslüman ülkeleri gelecekte de rahat bir şekilde sömürebilmek için Hilafetin kaldırılmasını bu yüzden çok istiyorlardı. Işte M. Kemal gibi Hilafet, dolayısıyla Islam düşmanının Kurtuluş Savaşı adı altında Osmanlı Devleti’ne yapacağı darbe, işgalcilerin bütün sorunlarını çözmekteydi.

Böylece Ingilizler, Osmanlı gibi çetin bir düşmandan kurtulmakla kalmayacak, aynı zamanda Osmanlı saltanatından bağımsız bir kurum olan Hilafet makamından ve Kur’an nizamından da kurtulacaklardı. Üstelik “görünürde” Osmanlı Devleti’ni kendileri yıkmadıkları için, gelecekte de kimse onlardan hesap sormayacaktı.

Ayrıca Ingilizler, yine “görünürde” Hilafeti kendileri kaldırmadıklarından dolayı; hakimiyetleri altındaki müslüman ülkelerin vatandaşları Ingiltere’yi sorumlu tutup huzursuzluk çıkarmayacak ve başlarında Halife olmayan bu başı boş ülkelerin başına M. Kemal gibi başka ajanlar yerleştirip sömürmeye devam edebileceklerdi.

Hakikaten M. Kemal ve avenesi, “kurtulduk” yani kaybedilmiş bir şey yok diyerek Ingilizlerden hesap sorulmasının önünü tıkamış ve “yurtta sulh, cihanda sulh” parolasıyla bize ait olan eski topraklarımızı talep etmeyen bir nesil yetiştirilmesinin alt yapısını oluşturmuştur. Bu propaganda, telkin ve bulandırmalar o raddeye gelmiştir ki, eski topraklarımızı talep eden bizler; “Hain”, topraklarımızı Lozan masasında peşkeş çekenler ise “Kahraman” ilan edildiler.

“Yurtta sulh, cihanda sulh” aslında “Yurtta katliam, cihanda sus pus”tur.

***

NOT:

M. Kemal’in Istanbul’a geri çağrılma meselesi…

M. Kemal’in Sultan Vahidüddin tarafından geri çağırılması, onun Ingilizlerin kontrolünde bulunan Samsun’dan ayrılmasından “sonradır”. Bunu iyi anlamak lazım. Yani Sultan Vahidüddin, bütün baskılara rağmen, M. Kemal’in Samsun’dan ayrılıp güvenli bir şehir olan Erzurum’a vasıl oluncaya kadar Ingilizleri oyalamıştır. Dikkatinizi çekerim, M. Kemal’in askerlikten istifa ettiği yer “Erzurum”dur, Samsun değil. Zaten artık buna ihtiyacı da kalmamıştı. M. Kemal’in Erzurum’a vardıktan sonra geri çağrılmasının hiçbir hükmü, anlamı ve dezavantajı yoktur. Binaenaleyh, Sultan Vahidüddin üstüne düşen görevi yapmıştır.

Öyle zannediyorum ki, M. Kemal ve Sultan Vahidüddin Saray’daki görüşmelerinde bütün bu konuları enine boyuna müzakere etmişlerdi.

Aksi takdirde, M. Kemal daha Samsun’da iken Kurtuluş Savaşı hakkında telgraflar çekip, beyanda bulunması üzerine derhal Padişah tarafından geri çağrılırdı. Öyle ya, bir müfettişin haddine mi düşmüş Kurtuluş Savaşı’na ilişkin beyanda bulunmak?

Kolay anlaşılmasını sağlamak amacıyla M. Kemal’in Samsun’a çıkışından başlayarak askerlikten istifa etmesine kadarki gelişmelerin bir kronolojik özetini çıkaralım:

M. Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkmıştır.

26 Mayıs 1919′da Havza (Samsun) ileri gelenlerine yaptığı konuşmadan yalnızca bir cümle:

“Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız!”[15] Bir müfettişin böyle bir konuşma yapması nasıl düşünülebilir?

28 Mayıs 1919 tarihinde ise Havza’dan 3′üncü, 15′inci ve 20′inci Kolordu Komutanlıklarına içinde şu cümlenin geçtiği bir telgraf çekiyor:

“…Milletin esaretten Kurtuluşu, hâkim ve müstakil olarak topraklarımızda yaşayabilmesi…”[16]

6 Haziran günü General Milne, M. Kemal’in Istanbul’a çağrılması için Harbiye Nezareti’ne yazı gönderiyor.[17]

12 Haziran’da ise M. Kemal Amasya’ya geliyor ve aynı gün Hükumet Konağı’nda bir konuşma yapıyor. O konuşmadan da bir cümle alıntılayalım:

“Hep beraber aziz vatanımızı ve bağımsızlığımızı kurtarmak için bütün gücümüzle çalışacağız!”[18]

Iki hafta sonra yani 26 Haziran’da Amasya’dan Tokat’a hareket ediyor.[19]

Nihayet 28 Haziran günü Sivas’tan Erzurum’a doğru yola çıkıyor[20] ve 3 Temmuz’da Erzurum’a ulaşıyor.[21]

Harbiye Nazırı’nın M. Kemal’i Sultan Vahidüddin adına Istanbul’a çağırdığı telgraf ise “5 Temmuz” (1919) tarihlidir.[22]

M. Kemal’in Mayıs ayında Kurtuluş Savaşı ile ilgili telgraflar çekip beyanlarda bulunması ve Ingiliz Generali Milne’nin 6 Haziran’da M. Kemal’in geri çağrılmasını talep etmesi nerde; M. Kemal’in Erzurum’a vardıktan 2 gün sonra yani 5 Temmuz’da Sultan Vahidüddin tarafından geri çağrılması taa nerde.

Padişah bütün baskılara ve hatta kendisine yönelik suikast girişimine rağmen M. Kemal’e zaman kazandırmış ve nihayet Erzurum’a vardığını öğrenince “göstermelik” olarak geri çağırmıştır. Zira kendisi de çok iyi bilmektedir ki; “Atı alan Üsküdar’ı çoktaaan geçmiştir.”

M. Kemal, beklenen bu gelişme üzerine artık ihtiyacı kalmadığı askerlikten 8/9 Temmuz 1919 tarihinde istifa etmiştir.[23]

1918 sonuyla 1919 ortasına kadar Anadolu’ya tayinleri yapılan Cafer Tayyar, Mersinli Cemal ve Kazım Karabekir paşaların ardından M. Kemal’i de Anadolu’ya gönderen Sultan Vahidüddin, böylece Kurtuluş Savası’nın temellerini atmış ve üzerine düşen vazifeyi fazlasıyla yapmıştır.

Eğer Sultan Vahidüddin M. Kemal’in yakalanmasını isteseydi, Kazım Karabekir Paşa’ya tevkif ettirirdi. Bu noktada şayet birisi “Kazım Karabekir paşa M. Kemal’e sadık kalmıştır” derse, o halde biz de, “Padişah, emrini dinlemeyen Kazım Karabekir paşayı neden görevden almadı?” diye sorarız.

Kısaca ifade etmek gerekirse, Sultan Vahidüddin; “M. Kemal’i geri çağırmak için göndermemiştir!..” Ama M. Kemal, kendisine bu görevi veren Sultan Vahidüddin’e ihanet etmiştir.

**********

KAYNAKLAR:

[1] Tarih II, Ortazamanlar, Devlet Matbaası, Istanbul, 1931 yılının Lise Tarih kitabı, sayfa 90.

[2] Nihal Adsız, Türk Ülküsü, Istanbul 1956, sayfa 85.

[3] Ahmed Reşit Rey, Gördüklerim, Yaptıklarım, Istanbul 1945, sayfa 263.

[4] Reşad Ekrem Koçu, Osmanlı Padişahları, Istanbul, sayfa 439.

[5] Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, cild 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 400. M. Kemal’in şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Inebolu’dan geri çeviren telgrafın sureti için fotoğrafa (2 adet fotoğraftan üstteki), Türkçesi için yazının sonuna bakınız.

Ayrıca bakınız; Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türk Devrimi Kronolojisi, Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1973, sayfa 176.

[6] Hristos Angelomati, Hronikon Meğalis Trağodias [Büyük Felâketin Kroniği], Atina, sayfa 85.

Ayrıca bakınız; Dimitri Vakka, O Venizelos, Polemikos İğetis (Savaş Önderi Venizelos), Atina, 1949, sayfa 29.

[7] Konstantinos Sakellaropulu, İ Skia Tis Diseos – İstoria Mias Katastrofis (Batı’nın Gölgesi – Bir Felaketin Tarihi), Atina, 1961, sayfa 56.

[8] Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile ilgili Ingiliz Belgeleri, cild 2, tercüme eden: Cemal Köprülü, Cumhuriyet, Istanbul 2001, sayfa 54.

[9] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4142/87757: Calthorpe’dan Ingiltere Dışişleri Bakanlığı’na yazı, İstanbul, 10.6.1919.

[10] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4158/94940.

[11] Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Ankara 1952, sayı 1, vesika no: 21. Telgrafın sureti için fotoğrafa bakınız. (2 adet fotoğraftan alttaki)

[12] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4231/98558.

[13] İngiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4179/79172: Derby’den Curzon’a yazı, Paris, 23.5.1919.

[14] Baskın Oran, Türk Dış Politikası – Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, cild 1: 1919-1980, Iletişim Yayınları, 15. Baskı, Istanbul 2009, sayfa 267.

[15] Havzalı Zübeyroğlu M. Fuat, Vatan Matbaası, 1925, sayfa 36.

Ayrıca bakınız; M.Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, Birinci Kitap, Türkiye Iş Bankası Yayını, Ankara, 1959, sayfa 141.

[16] Nurettin Peker, 1918-1923 Istiklal Savaşı’nın Vesika ve Resimleri (Inönü, Sakarya ve Dumlupınar Zaferlerini sağlayan Inebolu ve Kastamonu havalisi deniz ve kara harekatı ve hatıralar), Gür Basımevi, Istanbul, 1955, sayfa 26.

Ayrıca bakınız; Naşit Hakkı Uluğ, Atatürk Biyoğrafisinin Esasları ve Belgeleri, Atatürk Devrimleri Milletlerarası Sempozyumu Bildirileri (10-14 Aralık 1973), Istanbul Üniversitesi Atatürk Devrimleri Enstitüsü Yayını, 1975, sayfa 117.

Ve; Kazım Karabekir, Istiklal Harbimiz, Türkiye Yayınevi, Istanbul, 1969, sayfa 35.

[17] Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı Yayını, Ankara, sayı 19 vesika 494.

Ayrıca bakınız; Afet Inan (Atatürk’ün manevi kızı), Kemal Atatürk’ü Anarken, Atatürk’ten Hatıralar cild 2, Ikinci Baskı, Ankara 1956, sayfa 83.

Ve;

- Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk’ün Hayatı ve Eseri, Güven Basımevi, Ankara, 1963, sayfa 305.

- Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, Vatan Neşriyatı Istanbul, 1953, sayfa 82.

- Hüsnü Himmetoğlu, Kurtuluş Savaşında Istanbul ve Yardımları, cild 2, Ülkü Matb., Istanbul 1975, sayfa 230.

[18] Ahmet Demiray, Resimli Amasya (Tarih, Coğrafya, Salname, Klavuz ve Kazalar), 1954, sayfa 135, 136.

Ayrıca bakınız; M.Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, Birinci Kitap, Türkiye Iş Bankası Yayını, Ankara, 1959, sayfa 142.

Ve; Necip Güngör Kısaparmak, Milli Eğitim Cephesiyle Amasya, Kardeş Matb., Ankara 1966, sayfa 9.

- M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 22.

- Mehmet Önder, Atatürk’ün Yurt Gezileri, Türkiye Iş Bankası yayını, Ankara, 1975, sayfa 41.

[19] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 40.

Ayrıca bakınız; Halis Asarkaya, Ulusal Savaşta Tokat, Tokat Basımevi, Tokat, 1936, sayfa 18.

[20] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 43.

Ayrıca bakınız; Türk Istiklal Harbi, cild 2 (Batı Cephesi), Kısım 1, T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi, 1963, sayfa 118 – 120.

[21] Naşit Hakkı Uluğ, Atatürk Biyoğrafisinin Esasları ve Belgeleri, Atatürk Devrimleri Milletlerarası Sempozyumu Bildirileri (10-14 Aralık 1973), Istanbul Üniversitesi Atatürk Devrimleri Enstitüsü Yayını, 1975, sayfa 120.

Ayrıca bakınız; Mahmut Goloğlu, Erzurum Kongresi, Nüve Matb., Ankara 1968, sayfa 63.

Ve; M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 43.

[22] Türk Istiklal Harbi, cild 2 (Batı Cephesi), Kısım 1, T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi dairesi, 1963, sayfa 119.

Ayrıca bakınız; Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi Başkanlığı Yayını, Ankara, sayı 2, vesika 29.

[23] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 1961, cild 1, sayfa 47.

Ayrıca bakınız; TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 1, sayfa 15. (Meclis Tutanakları)

- Türk Istiklâl Harbi, cild 2 (Batı Cephesi), Kısım 1, T.C. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi dairesi, 1963, sayfa 119.

***

5′inci dipnota ek olarak, M. Kemal’in şehzade Ömer Faruk Efendi’yi Inebolu’dan geri çeviren telgrafın Türkçesi:

6/497 Makine başında

Inebolu’da şehzâde-i necâbetpenah Ömer Faruk Efendi Hazretlerine:

Anakara: Bilâ 27 Nisan 1337 16/15 Abdi.

“Telgrafnâme-i necâbetpenahilerini kemâli memnuniyetle aldık. Zatı fahimânelerinin Anadolu’yu teşrif buyurmaları, emsâli müessife-i tarihiyye delâleti ile sâbit olduğu üzre erkân-ı saltanat-ı seniyye arasında bazı sû-i telâkkiyata mahal verebileceğine ve vahdet-i milliyeyi yeniden teşevvüşe düşürmek suretiyle de fevkalâde dâi-i mahâzır olacağı muhakkak olduğundan vatan ve milletin bütün Hanedân-ı Saltanat-ı Seniyye erkânının hizmetlerinden istifade edecekleri zamanın hulûlüne intizaren şimdilik Istanbul’da temdid-i ikâmet buyurmaları meftûr oldukları muhabbet-i vataniyye iktizasından görüldüğü maalihtiram arzolunur efendim.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi

M. Kemal

27 Nisan 1337 (1921)

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

Benzer konular için “Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık kitabımızda yer alan şu konulara bakılabilir:

- Milli Mücadele’yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı – 1 (14 Bölüm) (sayfa 154)

- Vahdettin Atatürk’e kaç para verdi? – Mehmet Altan yazıyor (sayfa 184)

- Dürrizâde Fetvası Ingiliz baskısıyla verilmiştir (4 Bölüm) (sayfa 185)

- Tarihe ışık tutan Avni Paşa’nın hatıratı çıktı (sayfa 196)

- Sevr; “Proje”dir ve onaylanmamıştır, benimsenmemiştir (13 delil) (sayfa 199)

- Vahidüddin zaferi Ayasofya’da kutladı – Sultana Hain diyenler utansın (sayfa 203)

- M. Kemal Atatürk tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü (4 Bölüm) (sayfa 204)

- Milli Mücadele’de sadece Yunanlılara karşı savaştık (5 Bölüm) (sayfa 215)

- M. Kemal dost mu, yoksa düşman mı ? Cevabı kendisi versin (sayfa 324)

- M. Kemal’in Milleti ve Meclisi aldattığının delili (Nutuk’tan) (sayfa 353)

- Kim Ingiliz dostu? Vahdettin mi, yoksa M. Kemal mi? (sayfa 355)

- Ve M. Kemal dini kullandığını itiraf ediyor (Türk Tarih Kurumu kaynaklı) (sayfa 357)

- M. Kemal kendini ele veriyor (Bu kadar da olmaz) Cuma günü tatil günü meselesi (sayfa 377)

- Osmanlı’yı Atatürk yıkmadı yalanı (sayfa 419)

- Vahidüddin (rh.a.) : “M. Kemal bize ihanet etti” (sayfa 432)

- M. Kemal Atatürk Osmanlı Devleti’ne darbe yapmıştır (13 Bölüm) (Mutlaka okunmalıdır) (sayfa 433)

 

**********

 

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*