Rıfat Börekçi Neden Diyanet Işleri Reisi Yapıldı? Atatürk ve Din-6
Rıfat Börekçi Neden Diyanet Işleri Reisi Yapıldı? Atatürk ve Din-6

Rıfat Börekçi Neden Diyanet Işleri Reisi Yapıldı? Atatürk ve Din-6

Rıfat Börekçi Neden Diyanet Işleri Reisi Yapıldı? Atatürk ve Din-6

*

M. Kemal’in Diyanet Işleri Başkanlığı’na Rıfat Börekçi’yi getirmesinin sebeplerinden birisi hiç şüphesiz onun Ankara’nın “ileri gelen aileleri üzerinde sevgi ve saygıya dayalı bir otoritesi” olmasındandı.[1] Onun 1907’den, Sultan II. Abdülhamid Han döneminden beri Ankara Müftüsü olarak görev yaptığı göz önünde bulundurulursa hem alimler, hem esnaf ve hem de halk tarafından gösterilen sevgi ve saygının sebebi kolayca anlaşılır. Bundan dolayıdır ki, 6 Ekim 1919 günü, daha M. Kemal Ankara’ya bile gelmemişken, Rıfat Hoca meşru haklarımızı müdafaa etmek gayesiyle milli bir alayın teşkil edilmesine karar verdiğinde[2] gönüllü nefer toplama çalışmaları kısa bir zaman içerisinde tamamlanmış ve 29 Ekim 1919’da Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştu.[3]

*

[2] no’lu dipnot ile ilgili… Irade-i Milliye Gazetesi:

“Evvelki gün mitingi müteakip müftü Efendi (Rıfat Börekçi) Hazretleri’nin delalet ve irşadıyla ledelhace hakk-ı meşrualarını müdafaa zımnında (ihtiyaç görüldüğü takdirde, meşru haklarımızı müdafaa için) milli bir alayın teşkili tensip edilmiş…”

***

Her ne kadar o kendisini alaya “gönüllü nefer” olarak yazdırmak istemişse de, alayın “fahri komutanlığı ve sancaktarlığına” getirilmiştir.[4]

Rıfat Hoca aynı zamanda Nakşibendi tarikatına mensuptu. Bu hususta “Iş Bankası” tarafından yayınlanan “Hemşehrimiz Atatürk” adlı kitapta şu malumat verilir:

“Ankara’da türlü tarikatlara ait tekkeler ve onların şeyhleri mevcut olmakla beraber, nakşi tarikatı bunların belli başlılarındandı; Rıfat Efendi de bu tarikatın bir müntesibi idi. Nakşilerin halk arasında yaygın şefleri vardı; Ankara’ya ilk gelen işgal kuvvetleri Samanpazarı’nda işi azıtıp kadınlarımıza saldırmağa kalkışınca, mütevazı dükkanında ticaret yapan Nakşi şeyhi Sadullah Seyhan, halkı ayaklandırmış, saldırganlığı önlemişti; bu olayın günü kesinlikle tespit edilmiş değildir.”[5]

M. Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya geldiklerinin ilk haftasında Müftü Rıfat Börekçi’nin önderliğinde toplanan 46.500 liralık büyük bir yardımın yanında, Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 13 Kasım 1919 ila 2 Ağustos 1920 tarihleri arasındaki harcama tutarı olan 1.331.487 (Bir-milyon-üçyüz-otuzbirbin-dörtyüz-seksenyedi) kuruşun büyük bir kısmı da yine M. Kemal başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye’ye verilmiş ve diğer Milli faaliyetler için sarfedilmiştir, ki o dönem için bu meblağ oldukça büyük sayılırdı.[6]

Kendisine çok yardımı dokunmuş, halkın kalbinde taht kurmuş ve en mühimi de siyasette gözü olmayan böyle bir profili M.Kemal’in “kullanmak” istemesinden daha tabii bir şey olamazdı. Acaba kullanabildi mi?

*

[6] no’lu dipnot ile ilgili… Ankara Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti Heyeti Merkeziyesinin makbuzat ve masarifatını mübeyyin defterden rastgele seçilmiş birkaç sayfa…

***

Bütün bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Rıfat Börekçi öyle basit, şahsiyetsiz, dirayetsiz ve tavizkar bir yapıya sahip olmadığı gibi yüksek mevki, makam, mansıp ve şan, şöhret peşinde koşan bir menfaatperest de değildi. Buna rağmen onun aleyhinde ortaya atılan 3 hadise vardır. Buna itham da denilebilir… Nereden bakıldığına bağlı… Bu bölümde bütün ithamların yersiz olduğunu ispatlayıp gelecek bölümlere sağlam bir zemin hazırlamaya çalışacağız. Itham da sayılabilecek iddialardan birini daha evvel biz de web sitemizde paylaşmış ve fakat kaynağını tetkik etme imkanı bulamadığımız için hiçbir yorum yapmamıştık.[7] Burada ilk olarak bu konuyu masaya yatıracağız…

Birinci hadiseyi değerli bir araştırmacı büyüğümüz Burhan Bozgeyik’in dört ayrı kitabında tespit edebildim. Hadisenin nakledildiği kaynak ise Ahmet Kabaklı’nın 15 Ağustos 1990 tarihli Tercüman gazetesinde çıktığı belirtilen yazısıdır. Onun kaynağı ise şifahi yani sözlüdür ve şöyle başlar: “Falih Rıfkı Atay, aralarında Prof. Tahsin Banguoğlu’nun da bulunduğu bir grup milletvekiline Hilafetin nasıl kaldırıldığını şöyle anlatırmış…”

Buna göre M. Kemal’in has adamlarından Falih Rıfkı Atay, hilafetin kaldırılması kararının alınışının şahidi olarak şunları anlatmaktadır:

“Atatürk, o akşam biz devrimcileri sofraya çağırdı. Yemeğin bitimine doğru, ‘Çocuklar, yarın hilafeti kaldırıyoruz’ dedi.

Çılgınca alkışladık, sevinç içinde ‘Bunu sizden başkası yapamaz Paşam!’ dedik.

Peki öyleyse, dedi Atatürk. Geçin öbür odaya, yazın bir takrir. Ben onu hocalara imzalatayım. Yani Hilafetin kalkmasını hocalar istemiş olsun.

Geçtik yazdık. Sabah Atatürk, eliyle Meclis’e getirdi, odasına çıktı. Hocaların kendi aralarında toparlanarak, bu ‘Hilafeti ilga takririne’ ateş püskürdüklerini Atatürk’e biz haber verdik. Hocalar aşağıda hala bağırışıp çağırıyorlardı. Gazi, bunun üzerine öfkelenerek:

‘Çağırın bana aşağıdan Rıfat Hocayı.’

Çağırdılar. Hoca hem öfkeli, hem sıkılgandı. M. Kemal yüzüne bile bakmaksızın:

‘Hoca şu takriri imza et’, dedi.

‘Ama paşam, Hilafetin ilgası gibi ciddi bir konuda, müzakere filan olmaksızın… Sonra biz, din adamları bunu istemi…’

‘Hoca imza et dedim, keyfini bozarım sonra..’

O günlerde Istiklal Mahkemeleri, her gün birçok kişiyi sallandırmakta zaten… Sonradan Diyanet Işleri Başkanı olan Rıfat [Börekçi] Hoca biraz yutkundu, ama mecburen imzaladı. Üzgün, öfkeli bir halde aşağı inince hocalar etrafını sardılar. Onun, ‘Şöyle bağırdı, böyle zor kullandı’ demesine vakit bırakmadan:

‘Neee? Yoksa takriri imzaladın mı?’ Diye bağırdılar. Hoca:

‘Canım, imza değil de, ne yaparsın! Şöyle bir boktan Rıfat attık işte.”[8]

*

Haya sahibi alimler arasında geçtiği ileri sürülen, “…oktan imza attık” gibi inandırıcılıktan uzak ve edep sınırlarını zorlayan muhabbeti paranteze alıp bir yana bırakmamız halinde bile bu vak’anın yaşanmış olma ihtimali çok zayıftır. Zira Falih Rıfkı ve Ahmet Kabaklı’nın kitaplarında böyle bir bilgiye tesadüf etmedim. Ayrıca Rıfat Börekçi’den “hangi sıfatla” ve “hangi takrire” imza atması istenmektedir? O sırada henüz Diyanet Işleri Başkanlığı kurulmadığından Rıfat hoca Reis değildi… Milletvekili de değildi. Bu sebeple de bir takrire imza atması söz konusu olamazdı. Acaba bu takririn yani kanun teklifinin TBMM’de görüşülmeden evvel şer’iyye encümenine havale edilmesinden ve bunun üzerine yaşanan bir münakaşadan mı bahsediliyor? Öyle ise o sırada Şer‘iyye ve Evkaf Vekili Mustafa Fevzi Efendi idi… Dahası, Meclis’te okunan takrirde onun zaten imzası bulunmaktaydı. Çünkü Milletvekiliydi. Rıfat hoca ise Şer‘iyye ve Evkaf Vekaleti Heyet-i Iftaiyye üyesiydi. Kaldı ki, Hilafetin kaldırılmasıyla ilgili kanun teklifi TBMM’nin 3 Mart 1924 tarihli içtimaında -Kastamonu Milletvekili Halit Bey’in itirazına rağmen- encümene havale edilmeden derhal müzakereye konularak kabul edilmişti.[9] Dolayısıyla bu takririn Rıfat hocanın önüne gelmesi teorik olarak mümkün değildir.

*

[9] dipnot ile ilgili… Hilafetin ilgasıyla ilgili kanun teklifinin encümene havale edilmeden derhal müzakereye konulduğunu gösteren Meclis tutanağı…

***

Bu nakil daha başka cihetlerden de tenkide tabi tutulabilir fakat biz buna lüzum görmüyoruz. Son tahlilde nakledilen söz konusu bilginin bu haliyle kabul edilmesi mümkün görünmemektedir.

Gelelim ikinci hadiseye…

“Iletişim Yayınları” tarafından neşredilmiş olan “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce” serisinin “Kemalizm” başlıklı ikinci cildinde yer alan Hasan Ünder’e ait “Atatürk Imgesinin Siyasal Yaşamdaki Rolü” adlı makalede “kaynak belirtilmeden” nakledildiğine göre; “Şapka devrimi günlerinde bir gün, Ankaralı din adamları Rıfat Börekçi’yi ziyaret ederek:

‘Seninkini gördün mü? Nihayet bize şapkayı da giydirdi’ diye şikayette bulunmak isterler. Rıfat Börekçi’nin verdiği cevap şudur:

‘- Efendiler, onun her yaptığı doğrudur. Eğer dininizi değiştirin derse, tereddüt etmeyin, onda da bir hikmet vardır.”[10]

Evvela hiçbir alimin “Eğer dininizi değiştirin derse, tereddüt etmeyin, onda da bir hikmet vardır” gibi bir lakırdı etmeyeceği izahtan varestedir. Fakat daha da garibi, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi böyle ciddi bir yayında bile konuya dair herhangi bir kaynağın zikredilmemiş olmasıdır. Ancak söz konusu hadise ile ilgili bir kaynak mevcuttur, lakin “şifahen” yani sözlü olarak ve bir kişiden gelmektedir. Bu da hiç şüphesiz kesin bir hüküm vermemize mani teşkil eder. Uzun yıllar Türk Tarih Kurumu Genel Müdürlüğü yapmış olan Uluğ Iğdemir bu hadiseyi “Yılların Içinden” adlı hatıralarında “Saffet Arıkan’dan işitmiştim”[11] diye nakleder. Saffet Arıkan ise şapka inkılabı günlerinde CHP Genel Sekreteri’ydi. Ancak onun bu hadiseye bizzat şahit mi olduğu yoksa başkasından mı duyduğuna dair herhangi bir malumat verilmiyor. Bize göre şahit olmasına imkan ve ihtimal yoktu. Zira hocaların CHP Genel Başkanı M. Kemal’i, CHP Genel Sekreteri’nin yanında, “Seninkini gördün mü? Bize şapkayı da giydirdi” diye şikayet edeceklerini düşünmek saflıktan da öte bir anlayışsızlık olur. Üstelik şapka karşıtlarının dar ağaçlarında sallandırıldığı günlerde…

Kaldı ki kitabın ilk baskısı 1976 senesinde gerçekleşmiş. Fakat kitap, Uluğ Iğdemir’in daha evvel yayınlanmış yazılarının bir araya getirilmesinden oluşuyor. Bahse konu olan bilginin yer aldığı yazı ise ilk olarak “Sümerbank Dergisi”nin 29 sayılı ve 1963 tarihli nüshasında yer almıştır.[12] Halbuki Rıfat Börekçi 1941, Saffet Arıkan ise 1947’de vefat etmişler… Teyit veya tekzip etme imkanına sahip değildiler.

Dolayısıyla nakledilen bilginin ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Ayrıca Rıfat hocanın M. Kemal’i kastederek “onun her yaptığı doğrudur” minvalinde bir söz sarfetmeyeceğini gelecek bölümlerde delilleriyle ortaya koyacağız. Hatta bu yazıda vereceğimiz bir misalde bile görülebilir.

Rıfat Börekçi aleyhindeki ithamların üçüncüsü ise kıymetli büyüğümüz, baş tacımız Sadık Albayrak’tan gelmektedir. “Şeriat’ten Laikliğe” namlı kitabının 331’inci sayfasında isim vermeden din ve diyanette reform yapmak isteyen devlet otoritesinin arayıp bulduğu ilmi kariyere sahip “uşak”lardan bahseden muhterem ağabeyimiz, bir sonraki sayfada 26 Nisan 1926 tarihli Akşam gazetesinde çıktığı ve Rıfat Börekçi’ye ait olduğunu iddia ettiği şu beyanata yer verir:

“Arapçaya vukuf ve rusuhu olan ulemadan mürekkeb bir heyet Kur’an-ı Kerim’i terceme edecek. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercemesinden sonra namazlar da Türkçe olarak eda edilecek ve diğer Kur’an-ı Kerim tercemelerinin satışı men olunacaktır.”[13]

Yalnız kitapta gazetenin küpürü verilmemiş… Biz de söz konusu nüshaya ulaşamadık, fakat Rıfat Börekçi’nin “Türkçe Namaz”a asla taraftar olmadığı, bilakis şiddetle karşı çıktığı bilinmektedir.

Nitekim 3 Mayıs 1926 günlü Vakit gazetesinde çıkan ve; “Diyanet Işleri Reisi namazın Türkçe kılınamıyacağını söylüyor” başlığıyla verilen mülakatında gayet açık ve net ifadeler kullanmıştır:

Muhabir; “Namaz Türkçe kılınacak mıdır?”

Rıfat Börekçi; “Namaz Türkçe kılınamaz ve namazda elfaz-ı Arabiyye’nin telaffuz edilmemesine imkan yoktur.”

Muhabir; “Kur’an-ı Kerim Türkçe’ye tebdil edildiği zaman da mı kılınmayacaktır?”

Rıfat Börekçi: “Namaz meselesi başkadır. Namazda Arapça lafz-ı kıraati okumaya memuruz. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe’ye tercümesinden sonra da biz yine Arap kıraatiyle namaz kılmaya mecburuz. Hutbede okunacak bir-iki surenin manasını Türkçe ezberleyip söylemek mümkündür. Lakin namazda gayri mümkündür ve Arapça okunacaktır.”[14]

*

Rıfat Börekçi’nin [14] no’lu dipnotta bahsi geçen mülakatı: “Namaz Türkçe kılınamaz ve namazda elfaz-ı Arabiyye’nin telaffuz edilmemesine imkan yoktur…”

***

Istanbul Göztepe camii imamı Cemalettin Efendi’nin 19 Mart 1926’da Cuma namazını Türkçe olarak kıldırması üzerine onu görevden alan Rıfat Börekçi, gazeteye verdiği mülakatta ne kadar samimi ve kararlı olduğunu bu vesileyle göstermiş oluyordu.[15]

*

[15] no’lu dipnot ile ilgili… Rıfat hocanın, Türkçe namaz kıldıran imamı görevden alma kararı…

***

Rıfat Börekçi’nin yoğun bir baskı altında verdiği bu karar, gerçekten her türlü takdirin üstündedir. Zaten kararın duyulması üzerine hemen M.Kemal’in kalemşörleri tarafından hedef haline getirilecek, ancak hiçbir şekilde geri adım atmayacaktır. O dönem Diyanet’in içinde bulunduğu kötü şartları ve maruz kaldığı kemalist baskıyı Prof. Dr. Cemil Koçak şöyle özetler:

“O dönemde Diyanet Işleri Başkanlığı’nın denetiminin sorun olduğu anlaşılıyor. Diyanet Işleri Başkanlığı laik uygulamanın önemli bir aktörüdür. Zaten Diyanet Işleri Başkanlığı da dinsel muhalif çıkışları dikkatle izliyor. Ama öbür yandan kurum da şiddetli bir gözetim altında… Onun da kendine göre problemleri var. Mesela kadro talep ediyor. Vaizlerin maaşları düşük, mekanları yetersiz… Daha çok örgütlenmek istiyorlar. Tüm bunlara karşı merkezi iktidarın Diyanet Işleri Başkanlığı’nı nasıl denetlemeye çalıştığını ve onun genişleme ihtiyaçlarına karşı nasıl set vurduğunu görüyoruz.”[16]

Prof. Dr. Ejder Okumuş ise bu konuda şunları yazar:

“Diyanet, kurulduğu 1924’ten 1950’ye kadar geçen sürede, yani tek partili dönemde genel olarak devletin din politikasının yansımalarının görülebildiği katı bir dini dönemi tecrübe etmiştir. Tek partili dönem, Türkiye’de halkın dindarlığına, Diyaneti de aşacak şekilde belki de en çok müdahale edildiği bir dönemdir.”[17]

“Laiklik Teorileri Açısından 1938-1950 Dönemi Türkiyesi’nde Laiklik Anlayışı“ adlı kitapta geçen aşağıdaki sözler kurulan baskının boyutunu göstermesi bakımından zikre değer:

“Kemalist yönetim dinin eğitsel, sosyal ve kültürel boyutlarını yasaklamanın da ötesine geçmiş, bizatihi Islam dinini reforme etme ve dini tatbikata müdahale etme gayretinde olmuştur. Mesela Başbakanlık, vaazların içeriğini bir müddet sıkı denetime tabi tutmuştur.”[18]

Bütün bu baskılara göğüs geren Diyanet mensupları, toplumu rejimin zulmünden korumaya çalışmıştır. Dr. Necmi Uyanık ve Okt. Serdar Kara’nın birlikte hazırladıkları eserden naklediyorum:

“Ezan konusunda idare tarafından açılan bu davalara ve açılan soruşturmalara, Diyanet Işleri Başkanlığı’nın pek sıcak bakmadığı, mümkün mertebe bunları engellemeye çalıştığı söylenebilir. Diyanet Işleri Başkanlığı, bireyin ibadet alanına müdahale eden katı laiklik uygulamalarından rahatsız olan halkla, yine bu konuda titiz davranan bürokrat kadro arasında arayı bulmaya çalışan bir kurum olmuştur.” Bu satırların devamında, Diyanet’in, “idari baskıya karşı durmaya çalıştığı” yazar.[19]

Devlet ile Diyanet arasında yaşanan bu gizli çatışmaya 1929’da Istanbul Çemberlitaş Imam-Hatip Mektebi’ne kaydolmuş olan Muhittin Ergüneş’in gözünden bakalım:

“Atatürk ‘Dinde Reform’ istiyordu. Babama teklif geldi. Darü’l-Hilafe’de müderris olanlardan birisi Atatürk’ün yakın adamlarından biriydi. Babamla bağda komşuydu. Atatürk o zaman Ankara Müftüsünü (Rıfat Börekçi’yi) Diyanet Işleri Başkanı yaptı. O da Atatürk’ün isteklerini kabul etmiyor.”[20]

Rıfat Börekçi yeri geldiğinde kemalist rejimin idari kadrosuna tatlı dille ricalarda bulunur, yeri geldiğinde ise basına tavizden uzak kararlı açıklamalar yapar ve bazen de rejimi oyalar ve böylelikle geri adım attırırdı.

Dücane Cündioğlu’na göre Türkçe ibadet reformu meselesinde, “siyasi merkezin harekatındaki tutukluğun, her defasında geri adım atmak zorunda kalmasının” en temel sebebi “Rıfat Börekçi’nin şahsında Diyanet Işleri Reisliği’nin bu tür reform teşebbüslerine karşı takip ettiği ‘ince siyaset” neticesinde oluş(turul)an “gizli muhalefet”ti.[21]

Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı genelde Diyanet Işleri mensuplarının, özelde ise Rıfat Börekçi’nin tenkid edilmesini doğru bulmuyoruz. Çünkü onlar, binlerce insanı gözünü kırpmadan dar ağaçlarında sallandıran, acımasız ve amansız din düşmanlığı yapan bir rejime karşı mücadele etmek gibi bir yükün altına girdiler. “Artık din bitti” diyerek bazıları gibi ümitsizliğe kapılıp köşelerine çekilmediler… Tam tersine, taşın altına ellerini değil, başlarını koymaktan dahi çekinmediler. Halkın imanını korumaya çalıştılar… O yıllara ait hatıraları okuyan bir kimsenin göz yaşlarını tutabilmesine imkan yoktur. Bu öyle bir dönemdi ki, Islam’da laiklik olur mu, din ile devlet ayrılır mı, şeriat hükümlerinin tenfizi veya halifenin nasbı gibi konu, kuram ve kavramlara girecek ne vakitleri ne de takatları vardı. Teşbihte hata olmaz… Yaşadıkları dönem, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin Devlet kurduğu “Medine” devri ile değil, Mekkeli müşriklerin zulmüne maruz kalındığı ve “Kur’an okumanın” bile yasaklandığı “Mekke” devriyle kıyaslanabilir.

O yüzden hüküm verirken bütün bu gerçekleri göz önünde bulundurarak verelim.

Allah Teala izin verirse gelecek bölümlerde “Devlet-Diyanet” veya özelleştirirsek; “M. Kemal-Rıfat Börekçi” çatışmasına dair daha muşahhas somut deliller ortaya koymaya çalışacağız.

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Abdurrahman Kaplan, Kurtuluş Savaşı’nın Manevi Reisi Mehmet Rıfat Börekçi, Hitabevi Yayınları, Ankara 2014, sayfa 282. Gazeteci Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu’na göre de Rıfat hoca, “pek büyük bir siyasi önem”de ve “halk üzerindeki nüfuzu ile oradaki Kolordudan mutlaka daha çok kudretli bir rol oynıyan muhterem bir zat” idi. Bakınız;

Yeni Istanbul Gazetesi, 12 Kasım 1967 tarihli nüshadan “tenkidsiz” nakleden; Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahidler, Sebil Yayınevi, Istanbul 1969, sayfa 218-220. Kadir Mısıroğlu’na göre Rıfat Börekçi, M.Kemal’i, “maddi olarak Sultan Vahideddin’den sonra ilk ciddi surette destekliyenlerden biri olmuştur.” (sayfa 218)

[2] Irade-i Milliye Gazetesi, 7 Ekim 1919.

[3] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadelede Din Adamları, cild 1, Diyanet Işleri Başkanlığı Yayınları, 6. Baskı, Ankara 2012, sayfa 146.

[4] Recep Çelik, Milli Mücadele’de Din Adamları, cild 1, Emre Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 274.

[5] Hazırlayan: Naşit Hakkı Uluğ, Hemşehrimiz Atatürk, Iş Bankası Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 1973, sayfa 39.

[6] Hazırlayan: Naşit Hakkı Uluğ, Hemşehrimiz Atatürk, Iş Bankası Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 1973, sayfa 91, 307. Ankara Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti Heyeti Merkeziyesinin makbuzat ve masarifatını mübeyyin defterin tamamı için bakınız; sayfa 290-317.

[7] Bahsi geçen yazının kaynaklarını o dönem tetkik etme imkanı bulamadığımız için web sitemizde “yorumsuz” olarak paylaşmıştık: https://belgelerlegercektarih.com/2012/06/30/m-kemal-hoca-imza-et-dedim-keyfini-bozarim-sonra-hilafetin-kaldirilmasi/

[8] Tespit edebildiğimiz kadarıyla Burhan Bozgeyik bu hadiseyi şu 4 kitabında nakletmiştir:

-Islam Birliği Üzerine Oynanan Oyunlar, Timaş Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 50-51.

-Kim Cumhuriyetçi Bediüzzaman mı M. Kemal mi?, Timaş Yayınları, Istanbul 1993, sayfa 229-230.

-Bize Nasıl Zulmettiler, Çile Yayınları, Istanbul 1994, sayfa 66-67.

-Işte Zulmün Belgesi, Erhan Yayın Dağıtım, Istanbul 1999, sayfa 45-46.

[9] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 2, Cild 7, Içtima 2, 3 Mart 1924, sayfa 17-18.

Ayrıca bakınız; M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 849.

[10] Hasan Ünder, “Atatürk Imgesinin Siyasal Yaşamdaki Rolü”, (Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce cild 2 / Kemalizm) içerisinde, Iletişim Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2009, sayfa 155, dipnot 5.

[11] Uluğ Iğdemir, Yılların Içinden, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1976, sayfa 29.

[12] Uluğ Iğdemir, “Devlet Adamı, Düşünür ve Insan Atatürk’ten Bazı Anılar”, Sümerbank Dergisi, cild 3, sayı 29, Ankara 1963.

[13] Sadık Albayrak, Türkiye’de Islamcılık Batıcılık Mücadelesi / Şeriat’ten Laikliğe, Sebil Yayınevi, Istanbul 1977, sayfa 231-232.

Aynı ifadeler 36 sene sonra yapılan baskıda da geçmektedir. Bakınız; Sadık Albayrak, Türkiye’de Islamcılık Batıcılık Mücadelesi / Şeriat’ten Laikliğe, Iz Yayıncılık, Istanbul 2013, sayfa 273-274.

[14] Vakit Gazetesi, 3 Mayıs 1926, sayfa 1 ve 4.

[15] Halil Altuntaş, Kur’an’ın Tercümesi ve Tercüme ile Namaz Meselesi, 4. Baskı, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2006, sayfa 105-106, 191.

[16] Cemil Koçak, Resmi Tarihe Meydan Okuyorum, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 123-124.

[17] Ejder Okumuş, “Tek Parti Dönemi Dini Tanzim Stratejisi”, Türkiye’de Tek Partili Yıllar (1923-1950) Bir Dönem Panoraması içerisinde, Pınar Yayınları, Istanbul 2021, sayfa 379.

[18] Emrah Şimşir, Laiklik Teorileri Açısından 1938-1950 Dönemi Türkiyesi’nde Laiklik Anlayışı, Ekin Yayınevi, Ankara 2017, sayfa 87-88.

[19] Diyanet Işleri Başkanlığı Müşavere Heyeti Kararları, 24.9.1945, 17.7.1946 ve 26.12.1947 tarihli kararlardan nakleden; Necmi Uyanık-Okt. Serdar Kara, Birinci Cumhuriyet Dönemi Din-Siyaset ve Toplum Ilişkileri Üzerine (1923-1960), Palet Yayınları, Konya 2016, sayfa 35.

[20] Yusuf Güney, Şu Imam Hatipler / Olaylar-Belgeler-Tanıklar, Akçağ Yayınları, Ankara 2016, sayfa 29.

[21] Dücane Cündioğlu, Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe Ibadet 1, Kitabevi Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 75-76.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

https://www.instagram.com/kadir_candarlioglu_gercektarih

https://instagram.com/belgelerlegercektarihcom

.

Paylaşım Şartı:

Paylaşmak istediğiniz bir yazı, görsel vs. varsa, alakalı yazıya gidin ve yukarıdaki adres çubuğunda görülen linki kopyalayıp paylaşmak istediğiniz yere yapıştırın. Yani YALNIZCA LİNK PAYLAŞIMINA MÜSAADE EDİYORUZ. Ayrıca yazının sonunda “facebook” veya “twitter”ın sosyal medya paylaşım butonları var. O butonlara tıklayarak da paylaşılabilir. Başka türlüsüne hiçbir surette rızamız yoktur.

*

6 yorum

  1. yusuf857

    Selamün Aleeyküm Abi sosyal medyada M. Kemal ile alakalı eleştiri yapınca, bana yorum yazan kemalistler hemen bizi ata ayrımı yapmak ile suçluyor, onlara ne cevap verilebilir saygılar.

      1. yusuf857

        yani abi şöyle demek istiyorlar, abi güya biz böyle yapınca Osmanl’yı kabul edip M.Kemali reddetince ata ayrımı yapmış oluyormuşuz çünkü onların (ki bazı kemalistlere göre) Osmanlı’da bizim M.Kemal’de bizim. Bu anlayışlarından dolayı bizi Ata ayrımı yapmakla suçluyorlar.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: