Hilafetin kuvveti yok muydu? “Halifeliğin kuvveti, nüfuzu yoktu, Cihad-ı Ekber tesirsizdi” diyenlere cevap

Hilafetin kuvveti yok muydu? “Halifeliğin kuvveti, nüfuzu yoktu, Cihad-ı Ekber tesirsizdi” diyenlere cevap

Çin’in tekstil üretim fabrikalarıyla başa baş rekabet edebilecek durumda olan propaganda ve slogan üretim fabrikası “Milli Eğitim”in Müslümanlara verdiği zarar o denli ciddi boyutlara ulaştı ki, bu slogan ve propagandalar sonucu Müslüman olduklarını iddia edenler bile Islam’ın öngördüğü ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (Allahu Teala hepsinden razı olsun) efendilerimizin oturdukları “Hilafet” makamına karşı çıkıyor ve kaldırılmasını onaylıyorlar.

Adı üstünde, “Milli” Eğitim… Yanlı, taraflı eğitim… Objektif değil, subjektif eğitim.

Doğruları değil, kendine uygun olanı beyinlere nakşediyor.

Hilafete gerek olmasaydı bu mübarekler neden Halife oldular? Haşa, dinde olmayan bir şey mi icat ettiler? Hilafetin dinde yeri olmadığını bu mübarekler -haşa- bilemediler de M. Kemal Atatürk mü bildi?

Türkiye’de çoğunluğun amelde mezhebi Hanefiliktir, itikaddaki mezhebi ise Matüridiliktir. Matüridi alimi Imam Ebû Muin En Nesefi (rahmetullahi aleyh) “Bahrü’l Kelam” isimli eserinde:

“Üzerimizde Islâm devlet başkanı olan imamı görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. Imametin hak olduğunu kabul etmeyen kimse kâfir olur. Çünkü dini hükümlerden bir kısmının edası, imamın varlığına bağlıdır. Cum’a namazı, bayram namazları ve yetimleri evlendirmek ve bunun gibi. Imamı inkâr eden kimse farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur” diyerek, hilafetin önemini ortaya koymuştur.”[1]

Kemalist ideolojiyi yaymakla görevli kılınan okullarda ise Hilafetin gereksiz (!) olduğu tezine ilaveten, Hilafetin kaldırılmasını haklı göstermek gayesiyle birtakım yalanlar uydurulmuştur. “Halifeliğin nüfuzu ve kuvveti kalmamıştı”, “Müslümanlar Hilafeti istemiyorlardı”, “Halife’nin Cihad fetvasına uymadılar”, “Halife’ye isyan ettiler”… gibi birçok zırva üretilmiştir. Halifelik makamının kuvvete malik olmadığı zaman ilgası mı gerekmektedir, yoksa güçlenmesi için çareler mi aranmalıdır?

Halife’ye karşı isyan edilmesi Hilafetin kaldırılmasını mı gerektirir? O halde 3. Halife Hz. Osman (radıyallahu anh) efendimizin isyan sonucu şehit edilmesinden sonra Hz. Ali (radıyallahu anh) efendimizin Halife olması nasıl izah edilecektir? M. Kemal Atatürk ve avenesi mi daha iyi biliyor, yoksa ilmin kapısı Hz. Ali (radıyallahu anh) efendimiz mi? Hilafetin etkisi yoktu diyen M. Kemal yaşasaydı da; “Kurduğun Iş Bankası’nın sermayesi nereden geldi?” diye sorabilseydik. Veya Kurtuluş Savaşı’nda Müslümanları peşine takmak için neden “Hilafeti kurtaracağız” parolasıyla hareket ettiğini…

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

M. Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın başlarında halktan destek alabilmek için Meclis’te yaptığı konuşmada saltanat ve hilafete sadakatini bildiriyor. Ancak daha sonra gerçek yüzünü gösterdi. (KAYNAK: TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11. Meclis tutanakları. Ayrıntılı bilgi icin bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/11/m-kemal-ataturk-tarafindan-aldatilan-din-adamlarinin-kurtulus-savasindaki-rolu/)

***

Kemalistlerin yukarıda sıraladığımız iddiaları uydurmadan başka bir şey değildir. Allahu Teala’nın izniyle konumuzda bu uydurmalara gereken cevabı vereceğiz.

Kemalistlerin iddialarının aksine, Hilafetin öyle kuvvetli bir etkisi vardı ki, Ingilizler Hilafeti, doğrudan doğruya kendileri kaldırmaya cesaret edememişler ve Müslümanların “kendilerinden sandıkları” M. Kemal Atatürk eliyle kaldırmışlardır. Çünkü sömürgeleri altındaki Müslüman ülkelerden gelebilecek tepkiden çekinmişlerdi.

18 Mayıs 1919’da Ingiltere’nin Hindistan Naibi, Hindistan Bakanlığı’na gönderdiği acil ve gizli telgrafta şöyle diyordu:

“Türkiye’nin Hristiyan devletler tarafından tamamen parçalanmış olduğu görünümü, Müslümanları, Islam adına Cihad başlatmada Emir’i (Halife’yi) desteklemeye sevkedebilir. Bir Islam ayaklanması olasılığı ihtimal dışı sayılmamalıdır.”[2]

Bu telgraftan birkaç gün sonra, 23 Mayıs’ta Paris’teki Ingiliz Büyükelçisi Lord Derby, Lord Curzon’a gönderdiği yazıda, Fransız yazar Pierre Loti’nin Barış Konferansı’nda Islam Halifesine karşı girişilecek hareketin Afrika’dan Hindistan’a kadar binlerce Müslüman arasında akislere yol açacağına ve Fransa’nın çıkarlarını büyük ölçüde etikleyeceğine dair bir uyarı yaptığını bildirmiştir.[3]

Mayıs 1919’da Ingiliz Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson bir rapor yayınlamıştır. Raporda şöyle denmekteydi:

“Ingiltere’ye bağlı Islam ülkeleri halkı, Türkiye’ye karşı iyi duygular besliyor. Bu kışkırtıcılar için verimli bir ortam hazırlıyor. Ingiltere’nin Islam aleyhtarı bir siyaset izlemesi çılgınlıktır. Türkiye’ye yardımda bulunalım. Islam aleyhtarı siyasetimiz yüzünden bize dost olması gereken Hindistan, Mısır ve Suriye’de çok sayıda asker bulundurmak zorunda kalıyoruz.’[4]

Bu iki büyük işgalci devletin müşterek kaygısından “Hilafet”in gücünü ve etkisini görmek mümkündür.

Bunun içindir ki, Hilafetin kaldırılması Batı’da özellikle de Ingiltere’de büyük sevinç yaratmıştı.[5]

Akademisyen tarihçi Prof. Dr. Baskın Oran, Hilafetin kaldırılması hakkında şunları yazıyor:

“Doğrudan Musul sorunuyla bağlantılı olmasa da, Musul sorunu sırasında 3 Mart 1924 tarihinde halifeliğin kaldırılması da Türkiye’nin aleyhine olmuştu. Öncelikle bu karar dünyadaki Müslümanların tepkisini çekmişti. Hatta Ingiliz yönetimi de Türkiye’nin din etkenini kullanmasından ve özellikle Mısır ve Ortadoğu’nun diğer bölgeleri ile Hindistan’daki Müslümanların etkisinden çekiniyordu ve bu kararı memnuniyetle karşılamıştı. Hatta Ingiliz yetkilileri kendi aralarındaki yazışmada ‘Türklerin bindiği dalı kestiklerini’ belirtmişlerdi. Ikinci olarak halifeliğin kaldırılması Şeyh Said Isyanı’nın nedenlerinden birini oluşturmuştu.”[6]

Nitekim Ingiliz Dışişleri’nden Randel’in Ingiliz arşiv belgelerindeki ifadesi, Prof. Baskın Oran’ı doğrulamaktadır:

Türkler şu anda Doğu milletlerini peşinden sürükleyecek milletler içinde en sonuncusudur. Halifeliğin kaldırılmasıyla Islam dünyasındaki liderlik mevkilerini bilinçli olarak yıkmışlardır.[7]

Büyükelçi Lindsay’in 8 Mart 1924 tarihinde Londra’ya gönderiği rapor fevkalade enteresandır. Türklerden aldığı bilgilere göre, Türkler Hilafeti kaldırırken, Musul meselesinde bundan yararlanmayı düşünmüşlerdir; Hilafetin kaldırılmasıyla Ingiltere’ye Panislamizm’in öldüğünü göstermek, artık bundan korkması için sebep kalmadığını anlatmak istemişlerdir.[8]

Demek ki, Hilafetin etkisi kemalistlerin iddia ettikleri gibi kaybolmamış, bilakis düşmanlarımızın daima korkulu rüyası olmuştur.

Nasıl olmasın? Gerek sünni ve gerekse şii Müslümanlar Hilafet için ellerinden geleni yapmışlardır. Halife’nin Cihad çağrısının diğer Müslüman ülkelerde beklenen etkiyi gösterememesi, Halife’ye olan bağlılığın zayıflığından veya Müslümanların duyarsızlığından değil; onların da işgal altında bulunmalarından kaynaklanmıştır. Diğer bir sebep ise Ingilizlerin başarılı propaganda faaliyetleridir[9]. Bundan dolayı iletişim araçlarından mahrum kalan Müslümanlara Cihad ilanı gereği gibi duyurulamamış, bu ilandan haberdar olanlarada Ingilizler, Islam’ın kutsal topraklarının ve Osmanlı Devleti’nin paylaşılmayacağı garantisini vermiştir.[10]


Fetva Emini Ali Haydar Efendi, Fatih Camii’nde Cihad-ı Ekber’i okuyor

***

Ingilizler, “Halife’nin Almanlar ve Ittihatçılar tarafından esir alındığını ve onun kurtarılması için savaştıklarını” söyleyerek kandırdıkları onbinlerce hintli Müslümanı Çanakkale’ye göndermişlerdir.[11]

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1921’de Ingilizler tarafından yaklaşık 20.000 Hintli asker Anadolu’ya sevkedilmiştir.[12] Yalnızca Hintli Müslümanlar değil, Türkistan ve Çin’den gelenler de vardı.[13] Ancak gerçeği öğrenen Hintli Müslümanlar büyük bir öfkeye kapılmışlar ve bizim saflarımıza geçmişlerdir.[14] Bunun üzerine ülkelerine gitmeleri için ingilizlerce terhis edilen 10.000’den fazla Hintli Müslüman, Osmanlı Devleti menfaatleri lehinde çalışmak amacıyla ülkelerine gitmeyeceklerini bildirmişlerdir.[15] Hindistan’da bulunan Müslümanlar da Ingilizlerin asıl maksadını görür görmez evvela protesto ettiler, bunun bir netice hasıl etmeyeceğini anlayınca da maddi vasıtalara başvurdular ve Kurtuluş Savaşı için yardım toplamaya başladılar.[16]

[15] no’lu dipnota dair belge. Kandırıldıklarını farkeden 10 binden ziyade Hintli Müslümanın Ingilizlerce terhis edilmelerine rağmen Osmanlı’nın menfaatleri doğrultusunda çalışmak amacıyla ülkelerine dönmeyeceklerine dair belge.

***

Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Islam’ın Bugünkü Meseleleri” adlı kitabında bazı önemli bilgiler var. Güngör, Osmanlı Imparatorluğu’nun 1915 yılında Itilaf Devletleri’ne karşı dünya Müslümanlarına hitaben yaptığı “Cihad” çağrısının aslında sanılandan – veya gösterilenden – çok daha etkili olduğunu anlatıyor. Çeşitli tarihsel kaynakları dipnot vererek şöyle diyor:

“Cihad Fetvası doğurduğu neticeler itibariyle çok defa yanlış anlaşılmıştır. Islam dünyasının bu çağrıya hiç aldırış etmediği, hatta Müslümanların Osmanlı ordularına karşı Ingilizler safında çarpıştığı veya onlar hesabına Türklere ihanet ettikleri söylenir. Meseleyi biraz derinliğine araştıranlar göreceklerdir ki, bu iddialar bazı gerçeklerin yanlış yorumuna dayanmaktadır. Cihad Fetvası’nın istenen tesiri gösteremeyişinin başlıca sebebi, o çağda Islam dünyasının bir mihrak etrafında savaş için organize olabilmesi şöyle dursun, bizzat savaş davetini gereği gibi duyuracak komünikasyon imkanlarından bile mahrum bulunmasıydı. Ingiliz propagandasının Cihad Fetvası’ndan daha tesirli olduğu ve bu propaganda sayesinde fetvanın tam tersine bir maksat için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Çanakkale muharebelerinde bize karşı Ingiliz saflarında çarpışan Müslüman sömürge askerleri arasından alınan esirlerin sorgularından çıkan neticeye göre, bu askerler dinsiz Ittihatçılar’ın Halife’yi hapsettikleri ve Ingilizler’in de onu kurtarmak için Ittihatçılar’a savaş açtıkları propagandasına inandırılmışlardı. Imparatorluk dışında en çok Müslüman nüfus barındıran Hindistan’da da bu hususta çok kesif bir propaganda yapıldığı görülmektedir. Ingilizler savaş sırasında Hint Müslümanlarını “harbin bir mahiyet-i diniyyeyi haiz olmadığına, Osmanlı padişahına ve Islam’ın saltanatına hiç bir zararı dokunmayacağına” inandırmışlardı. Ayrıca Lordlar Kamarası’nda “Hilafet’e ait hiç bir şeye müdahale olunmayacağı, muharebenin ancak Ittihat ve Terakki Cemiyeti’yle olduğu” beyan edilmişti. Nitekim Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kendi isyan hareketinin ‘Halife’nin değil, ancak bozkurda ibadet edecek derecede Turancılıkla meşbu (dolmuş) olan nazırların (Bakanların) aleyhine’ olduğunu bildirmişti.”[17]

Prof. Güngör, I. Dünya Savaşı sonrasında da dünya Müslümanlarının Osmanlı’ya ve Türkiye’ye yönelik süregiden sadakatlerinden şöyle söz ediyor:

“Harbin sonunda Osmanlı topraklarının parçalanması, Istanbul’un ve Halifeliğin Türkler’den alınması veya Halife’nin devlet reisliği sıfatından sıyrılarak papa gibi sırf ruhani bir lider mertebesine indirilmesi fikirleri ortaya çıkınca, Hindli ve Mısırlı Müslümanlar arasında büyük reaksiyonlar görüldü. Hind Müslümanları Ingiliz hükümetine Hilafet’e dokunulmaması ve Türk devletinin parçalanmaması konusunda çeşitli yerlerde ve birçok defa tehdide kadar varan protestolar yağdırdıktan sonra, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesine büyük maddi ve manevi yardımlar yapmışlardır ki, bu yardımların mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir.[*] Dikkati çekecek bir başka husus da, Hilafet’i korumak üzere harekete geçenler arasında Sünni olmayan Müslümanların da (Ağa Han gibi) bulunmasıdır.”[18]

[*] Paranın akıbeti için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/

Hindistan Müslümanları Hilafet’e dokunulmaması için Ingiltere’ye yoğun bir baskı uyguladılar. Işte bunlardan birinin belgesi. (KAYNAK: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Emniyet-i Umumiye Seyrüsefer Müdürlüğü, no: 39–60, 1338.Ra.29.)

***

Orijinal Cihad-ı Ekber ilanının soldan sağa Türkçe, Arapça ve Acemce metinleri

***

Hindistan Müslümanlarının Hilafete bağlılığı o denli kuvvetliydi ki, Hindistan’ı ayağa kaldırdılar… Hint Ulema Cemiyeti, Osmanlı Hilafetine ve Türklere destek için Camilerde örgütlendi. 20 Mart 1919’da Bombay’da 15 bin kişinin katıldığı büyük bir mitingde “Hilafet Komitesi” kurulması kararı alındı… Müslüman olmayan Mahatma Gandhi bile bir bildiri yayınlayarak Hinduların Hilafet Hareketi’ni desteklemesini istedi, kendisi Hilafet Komitesi toplantılarına katılarak açıkça destek verdi, Türkleri ve Hilafet Hareketi’ni desteklemenin Hindular için de bir “dini görev” olduğunu ilan etti.[19]

Nihayet 14 Kasım 1919’da Merkez Hilafet Komitesi kuruldu. Gandhi komitenin bir toplantısına başkanlık yaptı. Hilafet Hareketi, Hindistan’da büyük bir halk hareketine dönüştü.[20]

Mahatma Gandhi’nin Hilafete destek vermesinin sebebi, emperyalistlerin sömürüsünden ancak “Hilafet” ile kurtulabilineceği kanaatine vardığından olsa gerek. Böylece Ingilizlerin neden Hilafeti kaldırmak istedikleri daha iyi anlaşılıyor. Ayrıca bütün Hindistan’da Osmanlı’ya teklif edilen Sevr Barış Projesi protesto edildi ve bu hareket hızla yayıldı… Gandhi de destekledi… Gelişen hareket, Muhammed Ali ve Şevket isimli iki kardeşin liderliğinde “Hint Hilafet Hareketi”ne dönüştü.[21]

Türkiye’ye destek olmak için Hindistan’da “sivil itaatsizlik” anlamında “hicret” ve “boykot” hareketleri hızla yayıldı ve Ingiltere üzerinde ağır bir baskı kuruldu. Yaklaşık 60 bin kişi Afganistan’a hicret etmek için yola çıktı.[22]

Kemalistlerin “nüfuzu yoktu” dediği Hilafet için 60 bin insan evini barkını terk etti…

 Hilafet’in bir faydası olmadığını söyleyenlerin kulakları çınlasın!.. “Boxer Ayaklanması” sebebiyle Çin’e bir “nasihat hey’eti” gönderen Sultan Abdülhamid (rahmetullahi aleyh) merhumun fermanının Çince metni. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 185.)

***

Mütareke döneminde işgal altındaki Istanbullular, 10 Nisan 1919 günlü gazetelerde şu haberi okudular:

“Ingiliz sömürge siyasetine karşı geniş hoşnutsuzluğun bulunduğu Hindistan’da olayların önü alınamıyor. Amritsar şehrinde halk ayaklandı. 5 Ingiliz işadamını öldürdü. Halk şehre hakim oldu. 30 Mart’ta Ingiliz yönetimi boykot edilmiş, 6 Nisan’da da Bombay’da geniş bir protesto hareketi yapılmıştı…”[23]

O günlerde Ikdam gazetesi, Londra’da yayınlanan “Near East” dergisinden bir alıntı yayınlıyor:

“Ingiltere, Islam ülkelerinin Türkiye’ye gösterdiği eğilimi görmezlikten gelemez. Türkiye’nin geleceği meselesi Ingiltere bakımından basit değildir…”[24]

Ingiltere’nin 16 Mart 1920’de Istanbul’u işgal etmesi, Hint Hilafet Hareketini tekrar ateşledi. Protesto için Amritsa şehrinde büyük bir miting yapıldı. Mevlana Ebul Kelam Azad, Müslüman Birliği lideri (Pakistan’ın kurucusu) Muhammed Ali Cinnah ve Mahatma Gandhi’nin katıldığı miting Kur’an okunarak başladı. Istanbul’un işgalinden üç gün sonra Hilafet Komitesi adına Muhammed Ali başkanlığındaki Müslüman heyeti Londra’da Başbakan Lloyd George ile görüştü ve “muhtıra” verdi. Avrupa’da Türkiye lehine lobi yapmakta olan Muhammed Ali liderliğindeki Hilafet Komitesi Heyeti Ingilizlere Türkiye lehine baskı yaparken Hilafeti savundular.[25]

 Hâlâ Hilafet’in bize hiçbir faydası olmadığını iddia edenlere ithaf olunur: Hintli Şeyh Müşir Hüseyin Kaydâvî’nin “Hüddâmu’l-Kâbe Cemiyeti’nce” Londra’da basılan ve Türkiye’nin müdafaasına tahsis edilmiş olan “Türkiye Islâm Imparatorluğu’nun Istikbâli” isimli kitabının kapağı. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 199.)

***

Aynı tarihlerde Hint Hilafet Komitesi, Haydarabad şehrinde Hint kıtasının önemli merkezlerinden ve büyük şehirlerinden delegelerin katıldığı büyük bir konferans topladı. Konferansta Osmanlı Halifesi’ne bağlılık kararı alındı. Konferans adına Gulam Muhammed imzasıyla Sadrazam’a çekilen telgrafta “Peygamber-i zişanımız efendimiz hazretlerinin halifesi ve emirül müminin” sıfatıyla Türk sultanına “biat” ettiklerini, yani dini otorite olarak onu tanıdıklarını bildirdiler. Telgraf Londra’ya da gönderildi, Türk gazetelerinde de yayınlandı. Hilafet Hareketi’nin önde gelen isimlerinden Şeyh Kıdevi’nin bu yöndeki makalesi 19 Eylül 1919’da Akşam gazetesinde yayınlandı. Makalenin “Doğu ideali”ni savunan ve emperyalizme karşı çıkan özelliği dikkat çekicidir:

“Hind, Çin, Acem, Türk, Mısırlı, Sudanlı, özet olarak dünyanın doğusunda ve batısında yasayan 350 milyon Müslüman birleşmiştir… Biricik gayesi zayıf milletlere celallenmek, mağlup milletleri kahır ve zulümle esaret pençelerine düşürmekten ibaret olan Avrupa politikası ne yaparsa yapsın hiçbir tarafta bunu devam ettiremeyecektir. Avrupa sömürgecilik politikası milletleri uyandırmak ve onları esaretten kurtarmak için çalışan insanları felaketlere uğratıyor…”

Hint Hilafet Komitesi, Hilafet ve Saltanat’ın ayrılmayacağını, Istanbul’un mutlaka Türklerin elinde olmasını, Türkiye’nin 1914’teki sınırlarının garanti, Mekke ve Medine’nin de Hilafet sebebiyle Türk egemenliğinde kalmasını (Şerif Hüseyin’e bırakılmamasını) talep etti, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan kurulmasının Müslümanları mağdur edeceğini belirtti. Özetle Hilafet Komitesi dedi ki:

“Türkiye’nin savaş öncesi sınırları restore edilmeli, bunun garantisi verilmelidir. Aksi halde Ingiliz hükümeti bütün Islam dünyasını hatta bütün Doğu dünyasının husumetini çekecektir.”[26]

Şeyh Kıdevi Müslümanların Türkiye’yi desteklemesi için çaba harcadı. Şeyh Kıdevi, ayrıca, Ankara’daki hükümetin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek)’e gönderdiği şifreli telgrafta Hindistan’da Ingiliz mallarına karşı boykot kampanyası başlattıklarını, Ingiltere’nin Hindistan’dan sağladığı pamuk miktarının 300 milyon sterlinden 100 bin sterline düştüğünü bildirdi. Gandhi de bu kampanyayı bütün Hindistan’a yaydı.[27]

Hintli Müslümanlar 23 Haziran 1921’de Londra’da Yunanlıların Anadolu’daki baskı ve katliamını protesto etmek amacıyla bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda söz alan Muhammed Ali Cinnah, Ingilizlere Türkiye’nin paylaşılmayacağı hakkında Hintli Müslümanlara verdiği sözü hatırlattı, bunu unuttuklarından dolayı kendilerini kınadı ve politikalarının iflas ettiğini söyledi. Cinnah bu sözlerle de Ingilizleri vicdan muhasebesine davet etti. “Bir Müslüman’ın canından çok sevdiği o Türk topraklarının Yunanistan’a peşkeş çekilmesine tepkisi ne olur sanıyorsunuz? Hele Istanbul’un Ingiltere ve yandaşlarının silahlarının gölgesinde, müttefiklerin bir çıkar ve güvence aracı haline getirilmesine ne demeli? Şunu iyi bilmelisiniz ki, hiçbir zaman siz Hindistan halkı veya Müslümanların iyi niyetine nail olamazsınız. Ve hiçbir zaman rahat ve huzur bulamayacaksınız.”[28]

Hintli Müslümanlar Hilafet için medyada da Osmanlı lehinde faaliyetlerde bulundu. Muhammed Ali kardeşlerin “The Comrade” gazetesinde Ingiltere aleyhine şiddetli yazılar yazdılar.[29]

The Comrade Gazetesi

***

Hindistan’da Hilafet için çetin bir mücadeleye girişen “Comrade Gazetesi”nin tahrir heyetinden bir grup. Ortadaki paltolu zat Mevlana Mehmed (Muhammad) Ali Han’dır. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 331.)

***

Kurtuluş Savaşı’nda “Hilafet” için “Hint Hilafet Komitesi”nden “sadece” M. Kemal Atatürk’e 781.570 Türk Lirası (122.000 Ingiliz Lirası) ve muhtelif yerlerden de 254.038 Türk Lirası (8.252 Ingiliz Lirası) olmak üzere toplam; 1.035.608 Türk Lirası (130.252 Ingiliz Lirası) yardım gönderildi.[30]

Hindistan’dan gönderilen yardımlar sadece M. Kemal’le sınırlı değildi, halka da gönderiliyordu.

Hint Hilâl-i Ahmer Reisi Emir Ali, Yunan istilası dolayısiyle Türkiye’deki Kızılay’ın atası olan Hilâl-i Ahmer’e Ekim 1921’de 500 Ingiliz lirası gönderildi. Bundan dolayı heyet erkanına teşekkür edildi.[31] Ayrıca, 24 Nisan 1919 tarihli Hadisat gazetesinde, daha evvel Emir Ali Efendinin Hariciye Nazırı Ferit Paşa’ya 1287 lira 25 kuruş gönderdiği yazmaktadır.[32]

Aynı Cemiyet 1921–1922 yıllarında Anadolu’da sıhhiye-i askeriyenin ihtiyacını karşılamak üzere 40.000 parça eşya sevk etti.[33]

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki bir belgeye göre, Darülaceze için de Hilâl-i Ahmer tarafından 76.274 kuruşluk yardım toplatılmıştır.[34] 1921 yılının başlarında Ankara’ya, Hilâl-i Ahmer genel merkezi tarafından toplanan 250.000 lira gönderilmiştir.[35] 1921 yılında, sadece Nisan – Ağustos ayları arasında; öksüzlere, şehitlerin yoksul ailelerine ve Hilâl-i Ahmer’e yardım maksadıyla toplam 58.650 lira gönderilmiştir.[36] Mayıs 1920 ile Ocak 1921 tarihleri arasında Hindistan’ın Bombay şehrindeki Hilafet Cemiyeti’nin yaptığı yardım 33.000 Ingiliz lirasına ulaştı. Istanbul’daki felaketzedeler de unutulmamış ve bu meblağın 2.000 lirası Istanbul’daki felaketzedelere gönderilmiştir.[37]

Hilafet Kuvveti’nin fiili isbatı… Osmanlı’nın hizmetine koşan dindaşlar!.. Oxford Üniversitesi’nde okuyan Hindistanlı (bugünkü Pakistan) tıp talebeleri Kızılay emrinde yaralı subay ve erlerimize hizmet ederken. (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 327.)

***

Hilafet ve Cihad çağrısının kuvvet ve etkisi; Hindistan Müslümanlarının özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında ellerinden geldiği kadar maddi-manevi destek sağlamaya çalışmalarından anlaşılmaktadır.[38] Hele M. Kemal Atatürk’ün Saltanat ve Hilafeti birbirinden ayırdığı haberi kendilerine ulaştığında, birçok kişinin, “bu haberlerin Türklerle Hindistan Müslümanlarının arasını açmak isteyen Avrupalılar tarafından uydurulduğunu” düşünmesi[39], Hindistanlı Müslümanların Saltanat ve Hilafete ne kadar bağlı; ve düşmanların da Saltanat ve Hilafetten ne kadar rahatsız olduklarını açık bir surette göstermektedir. Bunu o dönem M. Kemal Atatürk de söylüyordu.

24 Nisan 1920’de Hükümet kurmanın gerekliliği konusunda M. Kemal mecliste yaptığı konuşmasının bir bölümünde:

“Osmanlı Devleti diğer herhangi bir devlet gibi hükümdarının cismâni nüfuzu etrafında şekillenmiş değildir. Saltanat makamı aynı zamanda Hilâfet makamı olduğundan padişahımız, Islâm toplumunun da başkanıdır. Çalışmalarımızın birinci amacı ise, **Saltanat ve Hilâfet makamlarının ayrılmasını amaçlayan düşmanlarımıza** Milli Irade‘nin buna uygun olmadığını göstermek ve bu kutsal makamı yabancı esaretinden kurtararak ulü’l-emrin (Padişah) yetkisini düşmanın tehdit ve zorlamasından serbest kılmaktır”[40] diyerek **Saltanat ve Hilâfet’i** birbirinden ayırmak isteyen **düşmanlara** karşı çıkılacağını açıklamaktadır. Şimdi sizde benim gibi; “Vay be, adam sonuna kadar haklı” diyorsunuzdur. Buraya kadar herşey normal…

Gelin bir de Nutuk’ta yazdıklarına bakalım:

“Efendiler, belki birtakım kimselere göre. Rauf Bey, üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihi görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım. Ancak, genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa’ nın telgrafları dolayısıyla **saltanatı hilafetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim** zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey’i, Meclis’teki odama çağırmak oldu. Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: **”Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız!** Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!” Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kazım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim.”[41]

Meclis’te yaptığı konuşmada “Saltanat ve Hilâfet makamlarının ayrılmasını amaçlayan düşmanlarımızdır” diyen kendisi, (ki doğru bir teşhis) fakat daha sonra dizginleri ele alınca Saltanat ve Hilafeti ayıran da kendisi.

Şimdi siz karar verin; M. Kemal Atatürk dost mu, yoksa düşman mı ?

Hindistan Müslümanlarının taa Trablusgarp ve Balkan savaşlarından beri elverişsiz koşullarda bize yardım gönderdikleri malumdur.[42] Buradaki Hindistan Müslümanları, günümüzde Pakistan, Bangladeş ve Hindistan sınırları içinde yaşıyorlar.

Balkanlardaki savaş haberleri ulaştığı zaman ortalık bir anda karışmıştı. Yoğun bir ilginin yanı sıra müthiş bir tepki de gösteriliyordu. Savaşın başlamasıyla birlikte bu konuda birçok adımlar atılmıştı. Ekim 1912’de Şevket Ali Comrade’de bir yazı yayımlayarak Müslümanları duygularını daha somut bir şekilde ifade etmeye çağırmış ve Balkanlarda savaşmak üzere gönüllü birlikler oluşturmaya davet etmişti. Öte yandan Hindistan’ın bazı bölgelerinde bütün Avrupa mallarını boykot etmeye yönelik yeni bir kampanya başlatıldı. Etkili gazetelerden Urdu-yu Mualla ‘bir Müslüman millet savaşta iken onun düşmanlarına karşı harekete  geçmek diğer Müslümanlara farzdır.’ şeklinde bir fetva yayımladı. Comrade, Zemindar, El-Hilal gibi gazeteler kendi kampanyalarını başlattılar. Insanı hislendiren gazete ve duvar ilanları ile yapılan yardım çağrıları olağanüstü derecede karşılık görmüş ve adeta yağmur gibi paralar yağmaya başlamıştı.

Gazetelerdeki ilanların birinde şöyle deniyordu: ‘Birçok yaralı Türk sahipsiz yatıyor. Allah aşkına yardım gönderin. Fakirlik korkunç. Müslümanları açlığa ve ölüme terk etmeyin.’[43]

Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin hesabına Hindistan Ulusal bankası tarafından aktarılan paranın makbuzu (KAYNAK: Kızılay Arşivi no: 18 – 27)

***

Genç kızlar çeyizliklerini, öğrenciler harçlıklarını velhasıl herkes ne imkanları varsa “tek Osmanlı ve Hilafet yaşasın” diyerek yardım göndermişlerdir. O topraklar o zamanlar Ingiliz hakimiyetindedir. Gelişmeleri takip eden bir Ingiliz görevlinin kaleminden rapor edilen şu ifadeler kelimelerin anlam sınırlarını zorladığı bir vakayı da kaydetmiştir:

“Herkes elindeki her şeyi Osmanlı’ya yardım için getirip bırakıyordu. Bir ara kalabalık telaşlandı, bir hareketlilik görüldü. Kucağında bebek bulunan fakir bir kadın can havliyle sağa sola koşuşturuyor, ‘Yok mudur bir hayırsever, Allah rızası için bu çocuğumu satın alsın, bedelini Osmanlı’ya göndereyim.’ diyordu. Herkes şaşkın, herkes perişandı. Yürekler parçalanmıştı sanki.[44] Islam’ın şan ve şerefini muhafaza edecek tek kuvvetin hilafet makamı olduğuna inanmışlardı. Osmanlılara karşı olan bu hissiyatlarını ispat için de büyük bir gayret ile maddi yardımda bulunmuşlardır. Dilencilerin bile bağışa katılmış olmalarına bakacak olursak Osmanlı kardeşlerine olan düşkünlüklerini bir parça olsa anlamış oluruz.”[45]

Prof. Dr. Özcan, Ingiliz arşivinde bu raporu okurken gözyaşlarını tutamadığını yazıyor. Hakikaten, Hint Müslümanlarının bizim için yaptıkları fedakarlıkları bilen vicdan sahibi bir insanın bundan etkilenmemesi mümkün değildir.

Kalküta’da Ingilizce olarak yayınlanan “Müslüman” isimli gazetede Islam’ın haysiyetinin rencide edildiği ve Güney Asya’daki Müslümanların duyarsız kalmamaları gerektiği bildirilir. Gazete, ‘Türkiye’ye asker sağlayamayız ama hiç olmazsa ona savaşın hasarını örtecek yardımda bulunalım’ der. Akabinde bir komite kurularak, Türkiye’ye yardım sandığı açılır. Bu fon büyük ölçüde, Trablusgarp’ta şehit düşen Türk askerlerinin ailelerine verilmek üzere oluşturulur. Toplanan paralar da Türk Kızılayı’na teslim edilir.[46]

Hindistan’da Encümen-i Islam Cemiyeti’nin düzenlediği bir toplantıda konuşma yapan Dr. Ensari’nin “Halife” sözünü telaffuz ettiğinde dinleyiciler ayağa kalkarak Osmanlıların muvaffakiyeti için dua ettiler. Bu tür toplantılar Hindistan’ın birçok şehrinde tertip edilip Osmanlı’ya gönderilen yardımların tesirleri ve önemi hakkında konuşmalar yapıldı.[47]

3 Aralık 1912 tarihli telgrafta Delhi’den Muhtar Ahmet Ensari başkanlığındaki sağlık heyetinin yola çıktığı bildirilmektedir. Ayrıca heyetle birlikte 100 yataklık seyyar hastane ve hastabakıcıların yanı sıra 10.000 Ingiliz Lirasının da gönderilmiştir.[48]

[48] no’lu dipnot ile ilgili… Hindistan’dan Osmanlı Devleti’ne Mukhtar Ahmad Ansari başkanlığında bir sağlık heyetinin gönderildiğini haber veren telgraf

***

Balkan Savaşları uzadıkça Bombay kentindeki Hint Müslümanları Cemiyet’e 80.000 ruble göndermişlerdir; bunu Emasiye’den Ziraat Bankası’na Cemiyet adına gönderilen 90 Osmanlı Lirası ve savaş bağışı olarak gönderilen 15.000 kuruş izlemiştir. Kalküta Hilâl-i Ahmer Cemiyeti veznedarı Hacı Ahmet Abdüllatif Efendi kanalı ile gönderilen 1.700 Ingiliz Lirası Harbiye Nezareti veznesine yatırılırken Lahor kentinin Müslümanları Hilâl-i Ahmer Cemiyeti için Halife’ye 300 liralık bir çek, Rangon’dan da Hilâl-i Ahmer’e verilmek üzere Ingiliz Sefareti’ne 3.500 Ingiliz Lirası gönderilmiştir.[49]

Bir başka belgeye göre de 1912–1913 yıllarında Hindistan’dan Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’ne gönderilen iane 22.399 sterlindir.[50]

[50] no’lu dipnot ile ilgili… 1912-1913 yılları arasında Hindistan’dan Osmanlı Devleti’ne gönderilen yardım miktarları

***

Bu yardımlar sadece Kurtuluş Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Balkan Savaşı’nda mı yapılmıştır? Tabiki hayır.

O dönem Hindistan ve şimdi Pakistan sınırları içerisinde olan Karaçi’nin halkı 1897 Osmanlı Yunan Savaşı sırasında da bize yardım etmişlerdi.

1897 Osmanlı-Yunan savaşında Karaçi halkının Istanbul’a çektiği bir telgraf metninde yer alan şu ifadeler de kayıtlardadır: “Bütün servetimiz, evlerimiz, mülklerimiz, bedenimiz ve ruhumuz büyük Islam hükümetinin yoluna feda olsun.”[51]

93 Harbi (1877-78)’nin en karanlık safhalarında da “Türkler için yapabileceğimiz her şeyi yapmak bizim için farzdır; zira yeryüzünde Müslümanların taşıdıkları haysiyet Türkler yüzündendir.”[52] diyerek başlattıkları yardım kampanyaları ile o tarihler için muazzam sayılabilecek bir meblağı (125.000 Osmanlı Lirası) Istanbul’a ulaştırmışlardır.[53]
Bütün bunlara rağmen Hilafet’in hiçbir etkisi yoktu demek, cehalet değilse; hıyanettir.

Yalnızca Hindistan Müslümanları mı?

Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetine 1912 yılı sonu kadar Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Müslümanlar tarafından gönderilen yardımlar ve yardım miktarları şöyledir[54]:

Hindistan Müslümanları: 157044 Osmanlı Lirası

Rusya Müslümanları: 19464 Osmanlı Lirası

Cezayir: 13804 Osmanlı Lirası

Afrika Müslümanları: 13211 Osmanlı Lirası

Mısır: 9857 Osmanlı Lirası

Bosna Hersek: 6210 Osmanlı Lirası

Romanya Müslümanları: 3255 Osmanlı Lirası

Iran: 2597 Osmanlı Lirası

Batavya: 1599 Osmanlı Lirası

Bulgaristan: 986 Osmanlı Lirası

Kıbrıs: 963 Osmanlı Lirası

Tunus: 612 Osmanlı Lirası

Çin Müslümanları: 372 Osmanlı Lirası

Garbi Avustralya: 294 Osmanlı Lirası

Girit: 75 Osmanlı Lirası

Bingazi: 7 Osmanlı Lirası

***

Hintli Müslümanlardan başka Suriye halkının da Osmanlı ve Hilafet’e bağlılığı o derece güçlü idi ki, bir avuç adamıyla Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin’in oğlu Kral Faysal; Osmanlı’ya bağlı kalmak istediğini M. Kemal’e bildirmek zorunda kalmıştır. Suriye halkının bu yöndeki yoğun talep ve baskısı Kral Faysal’ı harekete geçmeye zorlamıştır.

Şerif Hüseyin’in oğlu Suriye Kralı Faysal M. Kemal Atatürk’e, “Bize hiç bir şekil ve surette istiklâlin lüzumu yoktur, biz halifemiz ve padişahımıza merbut olarak Camiai Osmaniye dahilinde bulunacağız” mealinde bir haber göndermiş, ancak M. Kemal, bunu reddettiğini Büyük Millet Meclisinin açıldığı günün ertesinde, 24 Nisan 1920 tarihli gizli celsede açıklamıştır.[55] Şerif Hüseyin isyanı hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız; http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/23/araplar-bize-ihanet-etti-bizi-arkadan-vurdu-yalani-serif-huseyin-meselesi/

***

Sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı.[56]

Sünni olmayan ve daha sonra Yemen Kralı olan Imam Yahya’nın Osmanlı’ya bağlılığını bildiren mektubu

Bu konudaki ayrıntılar ve kaynaklar için şu konumuza bakabilirsiniz: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/23/araplar-bize-ihanet-etti-bizi-arkadan-vurdu-yalani-serif-huseyin-meselesi/

***

Cihad-ı Ekber’in ilan edilmesinden sonra Istanbul’da toplanan Şiîler
***
Öte yandan Sudan’da, 1898 yılında Fur Sultanlığı üzerinde hak iddia edenlerden birisi olan ve Al-Fashir’de kendi yönetimini kuran Ali Dinar da Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber çağrısına uymuştu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlılar’a yakınlaştı. Ingiltere’ye olan düşmanlığı dinî ve siyasî konularda kendini gösterdi. Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa 3 Şubat 1915’te Ali Dinar’a bir mektup yazarak ortak düşman Ingilizler’e karşı Osmanlı güçlerine katılmaları için çağrıda bulundu. Ortak hükümet, Sultan’a karşı, arasında hava araçlarının da bulunduğu bir birlik gönderdi. 22 Mayıs 1916’da yenilgiye uğramasıyla Osmanlı Imparatorluğu ile var olan ilişkiler tamamıyla kesildi.[57]
Osmanlı’nın Cihad-ı Ekber ilanına uyarak Ingilizler’e karşı savaşırken şehit olan Sudan’ın Darfur bölgesinin son Fur Sultanı Ali Dinar (Allah rahmet eylesin) (Fotoğraf Kaynak: Durham University Library [588/1/159].)
***
Fransa’nın, Tunuslu Müslümanları Osmanlı’ya karşı kendi ordusuna almak istemesi üzerine Tunus’ta karışıklıklar çıktı. Bunun üzerine Enver Paşa, Afrika Grupları Kumandanlığına gönderdiği 02.07.1334 (1918) tarihli şifreli bir telgrafla çıkan anarşinin yayılmasının sağlanmasını emretti.[58]
Enver Paşa’nın [58] no’lu dipnotta bahsi geçen telgrafı
***
Medine-i Münevvere’de Sancak-ı Şerif’in çıkarılması ve Cihad fetvasının okunması münasebetiyle yapılan miting (Fotoğraf Kaynak: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, genişletilmiş dördüncü basım, Istanbul 2010, sayfa 197.
***
Diğer taraftan Nalut’da Halife Beni Asker, Trablusgarp’ta Ahmet es-Senûsî, Fizan’da Muhammed el-Abd, Trablusgarp’ın doğusunda Yusuf ed-Din, Azcarlar’da Sultan Umud Kasım, Mısrata’da Ramazan Süheyli önderliğindeki Senûsîler Osmanlı’yı desteklemişlerdir.[59]14 Kasım 1914 tarihinde yapılan Cihad-ı Ekber çağrısına ilk cevap verenlerden biri Senûsî lideri Seyyit Ahmet idi.[60]
Hindistanlı Müslümanlar başta olmak üzere, diğer Müslüman ülkelerden Hilafet için gönderilen yardımların, zafere ulaşılmasında büyük bir payı vardır. Nitekim M. Kemal, “Hindistan Merkezi Hilafet Komitesi reisi Muhibb-i Hâlisim Seyyid Chotani Hazretlerine” diye başlayan ve kazanılan zaferde Hintli Müslümanların da payı olduğu belirtilen 9.11.1338 tarihli ve “TBMM Reisi Başkumandan Gazi Mustafa Kemal” imzalı bir teşekkür mektubu göndermiştir.[61]
 Cihad ilanını duyan Fehim Ali ve Sıddıki, 13 Kasım 1914’de Rangun’a gelen Beluci birliğine sızar, Cihan-ı Islam gazetesini dağıtır ve onları Halifeye itaate ikna ederler. 1915 Ocağında ayaklanmaya hazır hale getirirler. Ne var ki 21 Ocak’ta deşifre olurlar ve birlikteki önde gelen ikiyüz kişi Ingilizlerce darağacına yollanır.[62]
1915 şubatında Lahor’daki talebeler mücahidin teşkilatına katılma kararı alırlar. Kabil’e geçip, Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişki kuracaklardır. Fakat Ruslar tarafından yakalanarak, Ingilizlere teslim edilirler. Ingiliz polisinin neden böyle yaptıkları sorusuna, “Padişah böyle istedi!” diye cevap verirler. Rumbold, Türk desteği ile Güney Asya’da 1913 ile 1914 yılları arasında 17, 1915’de 36 ve 1916’nin ilk altı ayında ise 25 ayaklanma çıktığını yazmaktadır.[63]

Kaldı ki, M. Kemal’in gazetesi Hakimiyet-i Milliye’nin 28 Ocak 1920 günlü sayısında şunlar yazıyor:

“Hind Müslümanlarının bizim için yaptıklarını sonuna kadar unutmayacağız. Islam dünyasının yardımı, Avrupa’nın vahşi emperyalizmini korkunç bir kuvvetle sarmış ve uçurumun kenarında bulunan bize bir dayanak meydana getirmiştir. 60 milyon Hind Müslümanı, Mısır, Cezayir, Fas, Afgan, Türkistanlı, Türkiye’nin geleceği ile ilgileniyor.”[64]

Demek ki, Müslümanların Hilafet’i istemedikleri, Hilafet’in güçsüz olduğu yönündeki iddialar, M. Kemal’in kendi sözleri ve gazetesindeki yazısı ile çelişmektedir. O dönem M. Kemal ve gazetesinin yazdıkları doğru, fakat daha sonra yazdıkları ise yaptıkları ihaneti meşru göstermek için uydurulan yalanlardır.

Unutmayacağız dedikleri halde hemen unutuverdiler, ama biz unutmadık, unutmayacağız ve unutturmayacağız…

.

**********

.

KAYNAKLAR:

[1] Imam Ebû Muin En Nesefi, Bahrûl Kelam, Konya, 1977, sayfa 179.

[2] Ingiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4231/98558.

[3] Ingiliz Devlet Arşivi (İDA), FO 371/4179/79172: Derby’den Curzon’a yazı, Paris, 23.5.1919.

[4] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne (30 Ekim 1918–22 Temmuz 1919), cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1993, sayfa 227.

[5] Ömer Kürkçüoglu, Türk-Ingiliz Ilişkileri, (1919-1926), Sosyal Bilimler Fakültesi Yayınları, Ankara 1978, sayfa 305, 309.

[6] Baskın Oran, Türk Dış Politikası, Iletişim Yayınları, Istanbul 2001, sayfa 267.

[7] Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk-Ingiliz Ilişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 1992, sayfa 170.

[8] Bilal Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, cild 5, Türk Tarih Kurumu (tamamı altı cild: 1992-2005), sayfa 413.

[9] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 32 – 34.

[10] Mim Kemal Öke, Güney Asya Müslümanları’nın Istiklâl Davası ve Türk Milli Mücadelesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988, sayfa 26.

[11] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 32 – 34.

[12] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Emniyet-i Umumiye Seyrüsefer Müdürlüğü, no: 37 – 153,  19.Z.1337.

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Meclis-i Vükela Mazbataları, no: 214 – 58, 01.Ca.1337

[14] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 36 – 51.

[15] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Emniyet-i Umumiye Seyrüsefer Müdürlüğü, no: 40 – 1, 04.R.1338.

[16] Ismail Hacıfettahoğlu, Milli Mücadelede Hilâl-i Ahmer-TBMM’nin Teşkilinden Sakarya Zaferi’ne Kadar Icraat Raporu 23 Nisan 1920 – 1923 Eylül 1921, Ankara Nisan 2007, Türk Kızılayı Derneği Yayınları, sayfa 34.

[17] Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 159, 160.

[18] Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 160, 161.

[19] Mim Kemal Öke, The Turkish War of Independence and the Independence Struggle of the South Asian Muslims “The Khilafat Movement”, A Publication of Türkiye Minister of Culture, Ankara 1999, sayfa 65, 66.

[20] Ismail Hacıfettahoğlu, Milli Mücadelede Hilâl-i Ahmer-TBMM’nin Teşkilinden Sakarya Zaferi’ne Kadar Icraat Raporu 23 Nisan 1920 – 1923 Eylül 1921, Ankara Nisan 2007, Türk Kızılayı Derneği Yayınları, sayfa 19.

[21] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 235 ve devamı.

[22] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 240 – 242.

Ayrıca bakınız;  M. Kemal Öke, Güney Asya Müslümanları’nın Istiklal Davası ve Türk Milli Mücadelesi, 1919-1924, 3. baskı, Kültür Bakanlığı, Ankara 1988, Türkiye Diyanet Vakfı Islam Ansiklopedisi, cild 18, sayfa 108 – 111.

[23] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1996, 10 Mart 1919.

[24] Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1996, 19 Kasım 1919.

[25] Ömer Kürkçüoglu, Türk-Ingiliz Ilişkileri, (1919-1926), Sosyal Bilimler Fakültesi Yayınları, Ankara 1978, sayfa 83.

[26] Bilal Şimşir, Ingiliz Belgelerinde Atatürk, cild 3, Türk Tarih Kurumu (tamamı altı cild: 1992-2005), sayfa 41 – 59.

Ayrıca bakınız; Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 3, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 838 – 839.

Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa  56 – 58.

[27] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 61, 62.

[28] Dr. N. Ahmet Asrar, I. Uluslararası Atatürk ve Türk Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Yıl 2001. (Kültür ve Turizm Bakanlığı).

[29] Yusuf Hikmet Bayur, Hindistan Tarihi, cild 3, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1987, sayfa 496.

[30] Mustafa Keskin, Hindistan Müslümanlarının Milli Mücadele’de Türkiye’ye Yardımları (1919–1923), Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, 1991, sayfa 105.

[31] Vakit Gazetesi, 21 Ekim 1921, sayı 1418.

[32] Hadisat Gazetesi, 24 Nisan 1919, sayı 114.

[33] Türkiye Diyanet Vakfı Islam Ansiklopedisi, cild 18, Istanbul 2002, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, sayfa 545.

[34] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dâhiliye Nezaret-i Umur-ı Mahsus Vilayet Müdürlüğü Evrakı, nr. 163 – 107, 1338.Z.28.

[35] Orhan Yeniaras, Türkiye Kızılay Tarihine Giriş, Istanbul: Kızılay Bayrampaşa Şubesi, 2000, sayfa 103.

[36] Ali Asgar Khan, Hint Müslümanlarının Türk Kurtuluş Hareketine Mali Yardımı (1919–1923), (tercüme eden: Ahmet Özgiray), Tarih Incelemeleri Dergisi 8, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, Izmir 1993, sayfa 209 – 213.

[37] Mümin Yıldıztaş, Işgal Istanbul’u Yardım Kuruluşları, Toplumsal Tarih, Mart 2007, sayı 159, sayfa 56.

[38] Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, sayı 79, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1995, sayfa 191.

[39] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 236 – 243.

[40] Atatürk”ün Söylev ve Demeçleri, cild 1, Ankara 1961, sayfa 62.

[41] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 685, 686. (Nutuk: 14. Bölüm: Lozan Barış Konferansı ve Saltanatın Kaldırılmasına Ilişkin Gelişmeler, Hilafet
Meselesi 6. Konu: Meclist’te Saltanatın Kaldırılması Görüşülürken Rauf Bey’e Verdiğim Rol)

[42] Besim Ömer Akalın, Hanımefendilere Hilâl-i Ahmer’e Dair Konferans, Hazırlayan: Ismail  Hacıfettahoğlu, Türk Kızılay Derneği Yayınları Ankara Nisan 2007, sayfa 129.

[43] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 190 – 193.

[44] Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan, Bu yürek parçalayan vakayı Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı “Sızıntı Dergisi”nin 401′inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz.

[45] Kızılay Arşivi, no: 101 – 18, 6 Ocak 1912.

[46] Mim Kemal Öke, Güney Asya Müslümanları’nın Istiklâl Davası ve Türk Milli Mücadelesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1988, sayfa 16, 17.

[47] Azmi Özcan, Osmanlı Devleti Hindistan Müslümanları ve Ingiltere (1877–1924), Isam Yayınları, Ankara 1997, sayfa 126 – 196.

[48] Kızılay Arşivi, no: 18 – 92, 3.KE.1912.

[49] Seçil  Karal Akgün ve Murat Uluğtekin, Hilâl-i Ahmer’den Kızılay’a, Beyda Basımevi Ankara 2000, sayfa 115.

[50] Kızılay Arşivi, no: 98 – 130,  11.05.1917.

[51] Malumat Gazetesi, 5 Haziran 1897

[52] Urdu Ahbar, 17 Ağustos 1876, Enverul-Ahbar, 1 Ağustos 1877.

[53] Osmanlı Arşivi, Defter-i Iane-i Hindiyye, s. 108 – 109.

[54] Osmanlı Hilâl-iAhmer Cemiyeti Salnamesi, Amedî Matbaası, TBTK; 13490, Istanbul 1340, sayfa 311.

[55] T.B.M.M. Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, Içtima: 1, 24 Nisan 1336 (1920), 2 nci in’ikat – 4 ncü celse, sayfa 2, 3. (Meclis tutanakları).

[56] Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 379.

[57] Yusuf Fadl Hasan, Sudan Özelinde Türk-Afrika Ilişkilerinin Bazı Yönleri, Hartum Üniversitesi, Çeviren: Hasret Dikici Bilgin.

[58] Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı Arşivi, Birinci Dünya Harbi Koleksiyonu, Klasör: 1866, Dosya: 166, Fihrist 18.

[59] M. Metin Hülagu, Pan-Islamist Faaliyetler 1914 – 1918, Boğaziçi Yayınları, Istanbul 1994, sayfa 160, 161.

[60] Hamit Pehlivanlı, Teşkilât-ı Mahsûsa Kuzey Afrika’da (1914 – 1918), Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cild 16, 2000, sayı 47, sayfa 423.

[61] Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1995, sayı 79, sayfa 221.

[62] M. Kemal Öke, Hilafet Hareketleri, Ankara 1991, sayfa 26.

[63] D. Mehmet Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş, 2. Baskı, Yazar Yayınları, Ankara 2013, sayfa 281.

[64] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 28 Ocak 1920.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*

Reklamlar

Osmanlı hakimiyeti ve himayesi altında kalmış ülkeler ve süreleri

Osmanlı hakimiyeti ve himayesi altında kalmış ülkeler ve süreleri

 

Konuya geçmeden önce bir şiir:

 

KİMDİM?

A’sâra sorarsan, beni söyler sana kimdi?

Bir başka denizdim, kürenin rub’u benimdi!..

Mermiler, alevler beni bir kal’a sanırdı,

Efserlerin enkazı uçar, dalgalanırdı…

Cevval atımın kanlı, kıvılcımlı izinde,

Bir umk idi aksim ebediyyet denizinde.

Çarpardı göğün kalbi hilâlin avucunda

Titrerdi yerin tâlii mermimin ucunda…

A’sâr elimin çizdiği mecradan akardı,

Üç kıt’ada mağrur atımın izleri vardı…

Fevkinde uçarken o neşîbin, bu firâzın

En şanlı buruşanına arzın

Tek bir nazarım berk-ı inayetti, keremdi

İklîli hediyyemdi, ekaalîmi hibemdi…

………

Dünyâ bilir iclâlimi, “ben böyle değildim!”

“Ben altı asırdan beri bir defa eğildim!.”

***

Osmanlı hakimiyeti ve himayesi altında kalmış ülkeler ve Osmanlı’ya bağlı kalma süreleri şu şekildedir:

Avrupa

Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyılda Lehistan krallığını himaye altına alarak, Belarus, Letonya, Litvanya ve Estonya topraklarına kadar olan bölgeyi himayesine almış, Baltık Denizi’ne kadar uzanmıştır. Fakat 30 yıl içinde doğal sınırlarına yani Slovakya gerisine çekilmek zorunda kalmıştır.

1.Türkiye
2.Bulgaristan (545 yıl)
3.Yunanistan (363 yıl)(1458-1821)
4.Sırbistan (539 yıl)
5.Karadağ (539 yıl)
6.Bosna-Hersek (539 yıl)
7.Hırvatistan (539 yıl)
8.Makedonya (539 yıl)
9.Slovenya (250 yıl)
10.Romanya (490 yıl
11.Slovakya (20 yıl) Osmanlı adı:Uyvar
12.Macaristan (160 yıl)
13.Moldova (490 yıl)
14.Ukrayna (308 yıl)
15.Azerbaycan (25 yıl)
16.Gürcistan (400 yıl)
17.Ermenistan (20 yıl)
18.Güney Kıbrıs (293 yıl)
19.Kuzey Kıbrıs (293 yıl)
20.Rusya’nın güney toprakları (291 yıl)
21.Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adı: Lehistan
22.İtalya’nın güneydoğu kıyıları Otranto ve çevresi(20 yıl)
23.Arnavutluk (435 yıl)
24.Belarus (25 yıl) -himaye-
25.Litvanya (25 yıl)-himaye-
26.Letonya (25 yıl) -himaye-
27.Kosova (539 yıl)
28.Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adı: Banat

Asya

29.Irak (402 yıl)
30.Suriye (402 yıl)
31.İsrail (402 yıl)
32.Filistin (402 yıl)
33.Ürdün (402 yıl)
34.Suudi Arabistan (399 yıl)
35.Yemen (401 yıl)
36.Umman (400 yıl)
37.Birleşik Arap Emirlikleri (400 yıl)
38.Katar (400 yıl)
39.Bahreyn (400 yıl)
40.Kuveyt (381 yıl)
41.İran’ın batı toprakları (30 yıl)
42.Lübnan (402 yıl)

Afrika

43.Mısır (459 yıl)
44.Libya (394 yıl) Osmanlı adı:Trablusgarp
45.Tunus (308 yıl)
46.Cezayir (313 yıl)
47.Sudan (397 yıl) Osmanlı adı: Nübye
48.Eritre (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş
49.Cibuti (350 yıl)
50.Somali (350 yıl) Osmanlı adı: Zeyla
51.Kenya sahilleri (350 yıl)
52.Tanzanya sahilleri (250 yıl)
53.Çad’ın kuzey bölgeleri (313 yıl) Osmanlı adı: Reşade
54.Nijer’in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adı: Kavar
55.Mozambik’in kuzey toprakları(150 yıl)
56.Fas (250 yıl) -himaye-
57.Batı Sahra (250 yıl) -himaye-
58.Moritanya (250 yıl) -himaye-
59.Mali (300 yıl) Osmanlı adı: Gat kazası
60.Senegal (300 yıl)
61.Gambiya (300 yıl)
62.Gine Bissau (300 yıl)
63.Gine (300 yıl)
64.Etiyopya’nın bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş

Hilafeten bağlı yerler

65.Hindistan Müslümanları -Pakistan-
66.Doğu Hindistan Müslümanları -Bangladeş-
67.Singapur
68.Malezya
69.Endonezya
70.Türkistan Hanlıkları
71.Nijerya
72.Kamerun

Osmanlı Donanması’nın değişik sürelerde bulunduğu ülkeler

73.Fransa
74.İspanya
75.İngiltere
76.Monako
77.Hollanda
78.Norveç
79.İzlanda
80.İrlanda
81.Cebelitarık
82.Danimarka
83.İskoçya
84.Myanmar
85.Japonya

Osmanlı Ordusu’nun değişik sürelerde bulunduğu ülkeler

86.Almanya
87.Liechtenstein
88.San Marino
89. Çek Cumhuriyeti

**********

KAYNAKLAR:

KİTAPLAR Ahmet KAVAS, Geçmişten Günümüze Afrika, İstanbul 2005, 202 s. Ahmet KAVAS, Osmanlı-Afrika İlişkileri, TASAM Yayınları, İstanbul 2006, 224 s. Numan HAZAR, Küreselleşme Sürecinde Türkiye – Afrika İlişkileri, Yeni Türkiye Yayınları; 14X21, 136 sayfa, Türkçe, K.Kapak. ISBN No: 9756782803 Hatice Uğur, Osmanlı Afrikası’nda Bir Sultanlık: Zengibar, İstanbul: Küre Yayınları, 2005. http://www.kureyayinlari.com/Icindekiler.aspx?KID=23 Türkiye Gazetesi Osmanlı İmparatorluğu Ansiklopedisi 1970 Hayat Ansiklopedisi Erhan Afyoncu Sorularla Osmanlı İmparatorluğu İlber Ortaylı Osmanlılar DERGİLER Ahmet KAVAS makaleleri; “Osmanlı Devleti’nin Afrika Kıtasında Hakimiyeti ve Nüfuzu”, Yeni Türkiye Dergisi Osmanlı Özel Sayısı, I, 421-430 (2000). Aynı makalenin İngilizce tercümesi. “The Dominance and Influence of the Ottoman Empire on the African Continent”, The Great Ottoman, Turkish Civilisation, Ankara 2000, I, s.248-258. “Osmanlı Devleti’nin Müslüman Harar Emirliğiyle Münasebetleri ve Hrıstiyan Habeşistan (Etiyopya) İmparatorluğu İle Yakınlaşmasına Etkisi”, Pax Ottomana Studies in Memoriam Prof. Dr. Nejat GÖYÜNÇ, Sota-Yeni Türkiye Yayınları, Haarlem-Ankara 2001, s.443-464. “Afrika’da Türkler’in Hakimiyeti ve Kurdukları Devletler”, Yeni Türkiye Dergisi Türkler Özel Sayısı, Ankara 2002, IX, s. 575-588. “İki Kardeşe Bir Kitap: Trablusgarp. Mehmed Nuri ve Mahmud (Naci) Beylerin Hayatları”, Müteferrika, 16,111-127 (Güz 1999-2). “Büyük Sahra’da Gat Kazasının Kurulması ve Osmanlı Tevarik Münasebetleri”, İslam Araştırmaları Dergisi, 3, 171-196 (1999). “Osmanlı-Tîbû Münasebetleri: Büyük Sahra’da Reşâde (Çad) ve Kavar (Nijer) Kazalarının Kurulması”, İslam Araştırmaları Dergisi, 4, 69-104 (2000). “Fransa’nın Kuzey ve Bati Afrika’da Uyguladığı İslam Siyaseti: Sultan Reşad’ın Yayınladığı Cihad Çağrısının Reddi Meselesi”, Dini Araştırmalar, 6, 23-50 (Nisan 2000). “Afrika’nın Sömürgeleştirilmesi Öncesinde Rabih b. Fazlullah’ın Kurduğu Son Biladu’s-Sudan Devleti ve Fransa’yla Mücadelesi”, Osmanlı Araştırmaları, XX, 9-35, (2000). “Kuzey Afrika’da Bir Osmanlı Nesli: Kuloğulları”, Osmanlı Araştırmaları, sayı XXI, yıl 2001, s.31-68. “Doğu Afrika Sahilinde Osmanlı Hakimiyeti: Kuzey Somali’de Zeyla İskelesinin Konumu (1265-1334/1849-1916), İslam Araştırmaları Dergisi, sayı: 5, 2001, s.109-134. “Türk Akademik Araştırmalarında Fakir Bir Alan: Osmanlı Afrikası”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi (Talid), Cilt:1, Sayı: 2, 2003, Bilim ve Sanat Vakfı Türkiye Araştırmaları Merkezi, İstanbul, s.513-528. “Türk Dış Siyasetinin Yeni Açılımı: Afrika”, Stratejik Öngörü, sayı:5, yıl: 2005, s.101-114. “Türkiye-Libya İlişkileri”, Stratejik Öngörü, sayı:6, yıl: 2005, s.46-56. KONGRELER Osmanlı Afrikası araştırmacısı ve bilim adamı Doç.Dr. Ahmet KAVAS’ın Kongreleri: “L’activití© des Turcs au Tchad et au Niger de 1850 í 1913”, La civilisation islamique en Afrique de l’Ouest – Communications du Symposium International, 27-30 Dí©cembre 1996, Dakar, Sí©ní©gal, s.283-299. “Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da Yerli Halkla Münasebetleri”, Osmanlı Dünyasında Bilim ve Eğitim Milletlerarası Kongresi, İstanbul, 12-15 Nisan 1999. “La mí©dersa moderne au Mali”, L’Islam politique en Afrique subsaharienne, Universití© Paris 7 / Denis Diderot ve CNRS, 28-29 Ekim 2002, Paris-Fransa. “XXI. Yüzyılda Afrika Havzası”, XXI. Yüzyılda İslam Dünyası ve Türkiye, Milletlerarası Tartışmalı İlmi Toplantı, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV), 28-30 Mart 2003 – İstanbul, İstanbul 2003, ss. 205-220. L’attitude des Ottomans en face du colonialisme europí©enne en Afrique de l’Est”, The International Symposium on Islamic Civilisation in Eastern Africa, 15-17 Aralık 2003, Kampala-Uganda. (7 sayfa) “Afrika’da Sömürgeciliğin XIX. Yüzyılın İkinci Yarısına Kadar Kurulamamasında Osmanlı Devleti’nin Rolü”, I. Uluslararası Türk-Afrika Kongresi, 23-24 Kasım 2005, İstanbul-Grand Cevahir Kongre Merkezi. I. Uluslararası Türk-Afrika Kongresi Sonuç Raporu/The 1est International Turkish-African Congress Final Repport, TASAM-Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi, Stratejik Rapor No:8, Aralık 2005, 24 s.

 

ALINTI: turkcebilgi.com

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Hey gidi günler hey… Yabancıların gözüyle Osmanlı

Hey gidi günler hey… Yabancıların gözüyle Osmanlı


Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce 700 yıl kadar yaşamış, dünya üzerinde hakimiyet kurmuş, geniş çaplı toprakları ve bu topraklarda barındırdığı yüzlerce değişik ırka mensup insanlarıyla bir efsanedir Osmanlı.

(…)

Osmanlı devrinin Türkler için en parlak dönem olmasına vesile olmuş Müslüman Türkleri bu defa yabancı yazar, gezgin ve müelliflerinin kaleminden okuyalım.

Fransız müellif Motray, 1700’lerdeki Osmanlı Müslümanlarının harama karşı duyarlılığını şöyle anlatıyor:

“Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”

***

Yine bir Fransız müellifi olan Dr. Brayer bu konuyla alakalı olarak 1830’lu yılların İstanbul’unu anlatıyor bize:

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vaka’sı görülür.”

***

Ubicini, Dr. Brayer’i şöyle doğruluyor:

“Bu muazzam payitahtta dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz.”

***

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, ecdadımızın doğru ve dürüstlüğüne ithafen şu hükmü veriyor:

“Haksızlık, murabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür… Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”

***

Bir zamanlar Londra Ticaret Odası’nın en görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılı olduğu da rivayetler arasındadır:

“Türklerle alışveriş et, yanılmazsın.”
İtalyan gezgini Edmondo de Amicis, 1880’lerin “biz”ini anlatıyor: “”İstanbul Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadiren işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki; ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz.”

***

Atalarımızın hayırseverliği ile bağlantılı olarak Comte de Marsigli’nin şu sözlerine dikkat edelim:

“Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklarına şahit oldum.”

Aynı müellif, ceddimizin hayırseverlikte fazla ileri gittikleri kanaatindedir. Şöyle diyor:

“Fakat şunu da itiraf etmeliyim ki, bu dindarane hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine haşretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler.”

***

Bu tespiti, İslâm ve Türk düşmanı avukat Guer misallendiriyor:

“Türk şefkatı hayvanlara bile şamildir” dedikten sonra şu örneği zikrediyor: “Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar… Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…” “kaçık”lığın sebebini de açıklıyor: “Birçokları da sırf azad etmek (özgürlüğüne kavuşturmak) için kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk’e bir gün yaptığı işin neye yaradığını sordum. Baktı ve şu cevabı verdi: Allah’ın rızasını tahsile yarar.”

Görüldüğü üzere, 7 asır boyunca dünyanın en büyük imparatorluğu olmuş Osmanlı’nın bu büyük başarısı yalnızca aziz padişahlarının değil, İslamiyet’i layıkıyla yaşayan Müslüman milletinin de eseridir. Bu millet yüzyıllar boyunca birlik ve beraberlik içerisinde yaşamış ve düşmanına dahi zulmetmemiş bir ümmettir. Ve yine görüldüğü üzere suç oranı her geçen gün artmakta olan ve dünya ülkeleri arasındaki nüfuzunu yitirme eşiğindeki ülkemizin, dirliği ve birliği yeniden sağlaması için uzaklara değil, kanından geldiği o mübarek ecdadına bakması kafidir.

Yahya Kemal’in bu konu hakkındaki tespiti yeni jenerasyon Türkiye için en güzel tavsiyeyi vermiştir:

“Eski Türklerin bir dini hayatları vardı, dini hayatları olduğu için de çok şeyleri vardı; yeni Türklerin de dini hayatları olduğunda çok şeyleri olacak.”

 

**********

 

KAYNAK: Tefekkür Dergisi, Sayı: 10, Aralık 2006, Osmanlı Gibi Yaşamak, Nazlı Gençcan.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Atatürkçü BABA bile itiraf etti

Atatürkçü BABA bile itiraf etti

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

13’üncü Türk Tarih Kongresi’nin kapanışında konuşan (dönemin) Cumhurbaşkanı Demirel, Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresinden dersler alınması gerektiğini söyledi…

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Osmanlı İmparatorluğu’nun 624 yıl ayakta kalmasının sırlarını öğrenmenin herkese lazım olduğunu belirtti.

Cumhurbaşkanı Demirel, 13’üncü Türk Tarih Kongresi’nin kapanışında yaptığı konuşmada, Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresinden dersler alınması gerektiğini anlatarak, tarihçilerden, gerçekleri ve doğruları ortaya çıkararak, barışa ve dostluğa katkıda bulunmalarını istedi. Osmanlı’nın 500 sene idare ettiği Balkanlar’da bugün problemler yaşandığını, yine Osmanlı’nın 400 sene hiç ses çıkmadan yönettiği Ortadoğu’nun bugün problemli bölgeler arasında olduğunu anlatan Demirel, şunları söyledi:

“Osmanlı devletinin postundan 35 tane devlet çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bugünkü sınırları içinde, bu büyük imparatorluğun içinden çıkmış devletlerden sadece biridir. Osmanlı devleti deyince, ister tarihten husumet taşıyalım ister taşımayalım, bir gerçektir ki bu kadar sene birçok ülke, bugün devlet olan birçok halk bu devletin idaresinde yaşamıştır. Bu devletin tebası olmuştur, reayası olmuştur. O devirlerde pek çok şey almış, o devletin ayakta durması için de pek çok katkıda bulunmuştur.”

Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla ortaya çıkan devletlerin, kendi rejimlerini ayakta tutabilmek için önceki yönetimleri kötülediğini belirten Demirel, Osmanlı’yı kötülediklerini şöyle itiraf etti:

“Osmanlı’yı biz de kötüledik…”

 

**********

 

KAYNAK:

Demirel’in bu sözleri 09 Ekim 1999 tarihli “Türkiye” Gazetesi’inde, “Baba’dan tarih dersi” başlığıyla yayımlanmıştır. Biz haberi özetledik.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Alman Profesör’ün müthiş itirafı

Alman Profesör’ün müthiş itirafı

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Ord. Prof. Fritz Neumark

***

Alman profesör Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark’a, (Avrupa bizi neden sevmez?) diye sorar. Prof. Neumark şu cevabı verir:

Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir.

Sebeplerine gelince:

1 – Müslüman olduğunuz için sevmez.

2 – Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3 – Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.

4 – En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5 – Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6 – Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.

7 – Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam ettirdi.

8 – Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.

9 – Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]

10 – Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

11 – Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.

***

[Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir.

20 Temmuz 1936’da kurulan ve 1937 yılı yaz sömestresinde faaliyete geçen İktisat Fakültesi’nde (Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 1952’de döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde rektörlük yapmıştır.]

 

**********

 

KAYNAK:

Raşid Erer, Türklere Karşı Haçlı Seferleri, [Tarih/Anı/İnceleme Dizisi], Bilgi Yayınevi, Birinci Baskı: 1947, İkinci Baskı: Mayıs 1993.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Yunanlılar Osmanlı’nın adaletini itiraf etti, darısı kemalistlerin başına

Yunanlılar Osmanlı’nın adaletini itiraf etti, darısı kemalistlerin başına


Rastgele seçilmiş bir To Vima gazetesi

***

Yunanistan’ın To Vima gazetesi, tarih kitaplarında yer alan
Osmanlı’ya yönelik 10 büyük yalanı ilan etti.

İŞTE GAZETENİN YAYINLADIĞI 10 BÜYÜK YALAN:

NE DİN NE DİL BASKISI
1. Osmanlı, Yunan’a İslam baskısı yapmadı.
2. Aileler çocuklarını kendi isteğiyle yeniçeri yaptı.
3. Yunanca yasaklanmadı.
4. Kilise’nin asıl düşmanı Katoliklerdi.
5. Bağımsızlık ayaklanma ile gelmedi.

TEK BAŞIMIZA KAZANMADIK
6. Yunan tek başına bağımsızlık elde etmedi.
7. Sırplar da ayaklandı.
8. Diğer devletler çıkarı için yardım etti.
9. Türkler de topraklarından oldu.
10. Mübadelede dönenler Anadolu’ya gidenlerdi.

Sabah gazetesinden STELYO BERBERAKİS’in haberine göre, Her Balkan ülkesinde -hatta Avrupa ülkesinde- okutulan tarih kitaplarında olduğu gibi, Yunanistan’ın da tarih kitaplarında kahramanlık öyküleri ve mit’leri yer alıyor. Yunanistan’ın 1821’de bağımsızlığını kazanmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanması, tarih kitaplarının en önemli bölümünü oluşturuyor.

Mücadele yıllarında Yunan milletinin kahramanlıklarını konu eden tarih kitaplarını inceleyen TO VİMA gazetesi, Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasının 185’inci yıldönümünde Yunanistan’ın “10 büyük yalanı”nı yayınladı..

Gazetenin yazarlarından Andreas Pappas’ın yaptığı araştırmaya göre işte Yunanlılar’ın yalanları:

1. YALAN: 400 yıllık Osmanlı yönetimi sırasında Osmanlılar, Yunanlılar’ı şiddet yoluyla İslamiyet’i kabul ettirmeye çalıştı:

– Osmanlılar İslamiyet’i kabul etmeleri için Yunanistan’da kimseyi zorlamadı. Bosna ve Arnavutluk gibi ülkelerde fazla vergi ödememek ya da Osmanlı’da memur olarak çalışabilmek için kendi istekleriyle İslamiyet’i kabul edenler oldu.

***

2. YALAN: Hıristiyan çocuklar ailelerinden zorla koparılarak ve İslamiyet’i kabul ettirildi ve yeniçeri ocaklarına kapatıldı:

– Osmanlı ordusu güçlendikçe bir çok Hıristiyan aile çocuğunu yeniçeri kampına teslim etti.

***

3. YALAN: Yunanlılar, Osmanlı döneminde gizlice dillerini ve Hıristiyanlığı öğrenmek için ‘gizli okul ismiyle’ okullara gidiyordu:

– Osmanlı döneminde herkes istediği dilde eğitim görebiliyor, dinini özgürce yaşıyordu.

***

4. YALAN: Yunan kilisesi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı sert bir mücadele verdi:

– Osmanlı’ya karşı mücadeleye, bazı din adamları da katılmıştır. Ancak çoğu din adamı İstanbul’un alındığı 1453’ten Yunanlılar’ın 1821 yılındaki ayaklanmasına kadar Osmanlılar’dan çok Katolikler’i düşman olarak görüyordu.

***

5. YALAN: Yunan ulusu 1821’de Osmanlı’ya karşı ayaklanıp bağımsızlığını kazandı:

– Ayaklanma anında bastırıldı. 1827’de Fransa, İngiltere ve Rusya bağımsız Yunan devletinin çıkarlarına hizmet edeceğini düşünerek savaşa müdahale etti. Yunanlılar da bağımsız oldu.

***

6. YALAN: Ayaklanma sayesinde 1881’te Tesalya (orta Yunanistan) bölgesi Yunan topraklarına katıldı. 1897’de Osmanlılar’ın Atina’yı kuşatma operasyonu başarısızlıkla sona erdi. (…)

– Bunlar Yunanlılar tarafından değil yabancı devletler tarafından sağlandı.

***

7. YALAN: Osmanlı’ya karşı sadece Yunanlılar ayaklandı:

– Bu bölgede yaşayan Arnavut, Sırp, Blah ve Slav kökenliler de ayaklandı.

***

8. YALAN: Yabancı devletler Yunanlıları çok sevdiği için destek oldu:

– Bağımsız bir Yunan devletinin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine dair aldıkları güvencelerden sonra savaşa müdahale ettiler. Yunanistan bu nedenle 1910-1920 arasındaki Balkan Savaşları’nda yapılan paylaşmalardan karlı çıkmış; ahalisinin yüzde 40’ı Yahudi, yüzde 25’i Türk ve sadece yüzde 20’si Yunanlı olmasına rağmen Selanik kenti Yunan topraklarına katılmıştır.

***

9. YALAN: Sadece Yunanlılar vatanlarından oldu:

– Bir çok halk ve millet kendi yurtlarından olmuş; göç etmek zorunda kalmıştı. 19’uncu yüzyılda Girit’in yalnız Rethimno bölgesinde yaşayan Müslüman (Türk) ahalinin sayısı Hıristiyanlardan çok daha fazla olduğunu; Yanitsa (Yenice) kentinin o dönemde Müslüman Osmanlılar’ın en kutsal kentlerinden biri olduğunu; 1913’te Kuzey Yunanistan’daki Kilkis kentinde yaşayan Yunanlılar’ın sayısının toplam ahalinin ancak yüzde 5’ini oluşturduğu gösterilebilir.

***

10. YALAN: 1. Dünya Savaşı’nda Anadolu’dan Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Yunanlılar Helen topraklarından kopartıldı:

– Bu insanların ezici bir çoğunluğunun anadan-babadan Anadolulu değil; 19. yüzyılın ortalarında kendilerine daha iyi yaşam koşulları aramak için Yunan adalarından ve kuzey Yunanistan’dan Anadolu’ya göç etmiş Helen kökenlilerden oluştuğunu anımsatmakta yarar vardır.

 

**********

 

KAYNAK: Yunan “To Vima” gazetesi, 9 Mart 2006.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Batı Islam’a koşuyor, kemalistler ise kaçıyor – Bernard Shaw’ın Islam ile ilgili görüşü

Batı Islam’a koşuyor, kemalistler ise kaçıyor – Bernard Shaw’ın Islam ile ilgili görüşü

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

George Bernard Shaw

***

Dünyaca ünlü yazar, siyasetçi ve aynı zamanda “Oscar” ile “Nobel” (Edebiyat) ödüllerinin sahibi George Bernard Shaw “The Genuine Islam” isimli eserinde şöyle yazmıştır:

“If any religion had the chance of ruling over England, nay Europe within the next hundred years, it could be Islam.”

Türkçesi:

“Eğer önümüzdeki yüzyıl Ingiltere’yi -değilse Avrupa’yı- bir din yönetecekse, bu Islam olabilir.[1]

Adam “yönetim” diyor… Islam ile yönetmek ne demek? Tabiki Kuran/Sünnet “kanunları” ile yönetmek demek, yani “Şeriat” ile yönetmek demektir. Bunlar böyle derken, bizim kemalistler Islam’dan kaçıyor… Fesuphanallah.

Devam ediyoruz…

1950 senesinde vefat eden Bernard Shaw, ölümünden bir müddet evvel, bir dünya seyahatine çıkmıştı. Bombay’dan geçerken “THE LIGHT” gazetesi “İslâmlaşmak” tabiriyle ne kastettiğini bizzat kendisinden öğrenmek üzere, meşhur yazardan bir röportaj talep etti. Bu husustaki görüşlerini Bernard Shaw The Light muhabirine, şu şekilde izah etti:

“– Hayret verici bir canlılığa sahip olduğu için, Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) dinine karşı öteden beri yüksek bir hürmet beslerim. Bana öyle geliyor ki, daima değişmekte olan hayatın değişik safhalarında ve her devre uyacak bir görüntüsü olan yegâne dindir. (Kemalistler ise çağdışı diyor haşa) Benim gibi, oldukça şöhret kazanmış kimselerin gelecek hakkındaki kanaatlarına önem vermek gerekir. Ben İslâmiyet için, yarınki Avrupa tarafından kabûl edileceğini söyledim. Nitekim bugünkü Avrupa, İslâmiyeti böyle görmeye başlamıştır. Ortaçağda kilise, tabilerine, taassub veya cehalet yüzünden İslâmiyeti karanlık renklerle tasvir etmişti. Onlar Muhammed’den (sallallahu aleyhi vesellem) de, dininden de nefret etmek üzere yetiştiriliyorlardı. Onların nazarında Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) “Ante-Christ” (İsa aleyhisselam aleyhtarı iblis -haşa-) idi.

Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) bu harikulâde adamın hayatını inceledim. O İsa (aleyhisselam) aleyhtarı değil, bütün insanlığın kurtarıcısı olarak bilinmelidir. Onun gibi bir adam, bugün dünyanın idaresini eline alsa, eminimki dünyayı, hasretini çektiğimiz barış ve saadete kavuşturur.

Sırasıyla söyleyelim. Ondokuzuncu yüzyılda Charlyle, Goethe, Gibbon gibi namuslu düşünürler, Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) dininde hakiki bir kıymet gördüler ve bu sayede Avrupa İslâmiyete karşı daha müsait bir vaziyet almaya başladı. Bugünkü Avrupa bu yolda daha ileri gitti. Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) dinine aşık olmaya başlıyor. Gelecek yüzyılda daha da ileri gidecek. Avrupa içine düştüğü zorluklardan kurtulmak için, bu dinin ne kadar kıymetli bir vasıta olduğunu takdir edecektir. Bemin iddiamı bu yolda anlamalısınız. Halihazırda bile vatandaşlarımdan ve diğer Avrupalılardan bir çok kimseler, Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem) dinini kabul etmişlerdir. Sorunuzdaki “İslâmlaşmak” tabiriyle ne demek istediğimi izah etmiş olduğum kanaatindeyim.”[2]

Başka söze ne hacet ?

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Sir George Bernard Shaw, The Genuine Islam, 1936, cild 1, sayfa 8.

[2] Es’ad Fuad Tugay, Zafer dergisi, Ocak 2000, sayı 277.

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Tavsiye edilen kitap: Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Islâm Hukuku, Arı Sanat Yayınevi, 1. Bas., Istanbul 2006, 216 sayfa

Tavsiye edilen kitap:

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Islâm Hukuku (Umumî Esaslar), Arı Sanat Yayınevi, 1. Basım, Istanbul 2006, 216 sayfa.

Üstad Kadir Mısıroğlu, Talha Hakan Alp hocamız ve Ebubekir Sifil hocamız tarafından çalışmaları takdir edilen Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci hocamızın bu eserini okumanızı tavsiye ediyoruz.

***

İslâmiyet miladi altıncı asrında Arabistan’da doğdu. Getirmiş olduğu prensipler, bu arada kurduğu yeni hukuk düzeni kısa bir zamanda üç kıt’aya yayıldı. Asırlar boyu çok çeşitli milletlerde uygulandı. Hâlâ da varlığını devam ettiriyor. İslâm Hukukunu bir anda dünyaya yayan hususiyetler nelerdir? Hangi esaslar üzerine bina edilmiştir? Hukuk kaideleri nasıl elde edilmektedir?….

Bütün bunların cevabını bu kitapta bulacaksınız:

http://www.arisanat.com/product_info.php?cPath=0&products_id=36

***

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

***

***

***

***

***

***

 

**********

 

Kadir Çandarlıoğlu

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlı Devleti’nde Vakıflar

Osmanlı Devleti’nde Vakıflar

(M. Kemal ve avenesinin neden Vakıfları tarumar ettiklerini merak edenlerin, bu yazıyı mutlaka okumalarını tavsiye ederiz)

Osmanlı Vakıf seneti

***

Vakıf müessesesi, asırlarca Islam devletlerinde büyük önem kazanmış, sosyal ve iktisadi hayat üzerinde derin tesirler bırakmış dini-hukuki bir müessesedir. Bütün Türk-Islam devletlerinde adeta bir yarış halinde gelişen vakıflar, bilhassa Osmanlı Devleti’nde tekamülünün zirvesine ulaşmış ve Islam hukukunun en zengin ve etkili müesseselerinden biri, hatta birincisi haline gelmiştir.[1] Zira dini ve sosyal hizmetlerin görülmesinin yanısıra, fethedilen ülkelerde Türk kültürünün yerleştirilmesi, ordunun teçhiz edilmesi, donanmaya yardım, öğrenci yurtları tesisi, Orta Asya’daki Türklerle münasebet sağlanması gibi hususlarda da önemli bir yer kazanmıştır.

Osmanlı Devleti’nin daha kuruluşundan itibaren başlayan ve devletin siyasi ve mali kudretinin artmasiyle orantılı olarak gelişen vakıflar iki kısımda ele alınabilir.[2]

Bunlardan birincisi “aynıyla intifa olunan”, yani bizzat kendisinden yararlanılan vakıflardır. Bu tür vakıflara “müessesat-ı hayriyye” adı verilmekteydi. Bu gurup içerisine camiler, mescidler, medreseler, mektepler, imaretler, kervansaraylar, zaviyeler, hastahaneler, kütüphaneler, sebiller ve mezarlıklar girmektedir.

Ikinci kısım ise “aynıyla intifa olunmayan”, fakat birincilerin sürekli ve düzenli bir şekilde işlemesini temin eden bina, arazi, nakit para vs. gelir kaynaklarının teşkil ettiği vakıflardır ki, bunlara Osmanlılarda “asl-ı vakf” ismi verilmiştir. Birbirini tamamlayan bu iki tür vakfın bilhassa Osmanlılarda büyük bir gelişme içine girdiği görülür. Nitekim 1540 senelerinde yalnız Anadolu Eyaleti’nde bu şekilde vakıf yoluyla 45 imaret, 342 cami, 1055 mescid, 110 medrese, 626 zaviye ve hankah, 154 muallimhane, bir kalenderhane, bir mevlevihane, 2 darulhuffaz, 75 büyük han ve kervansaray işletilmekte, 121 müderris, 3756 hatib, imam ve müezzin ile 3299 şeyh, şeyhzade, kayyum, talebe veya mütevelliye maaş verilmekte idi.[3]

Yine Kastamonu, Alanya, Teke, Hamid ve Karahisar-ı Sahip sancaklarından meydana gelen Anadolu Eyaleti’nde 1530-1540 seneleri arasında toplam 79.784.960 akça olan gelirin % 17’si, yani 13.641.684 akçası vakıfların geliri olarak görülmektedir.[4] Bulgaristan’da ise 3339 Türk vakfı bulunduğu ve bunlardan 2356’sinin cami ve mescid, 142’sinin medrese, 273’ünün mektep, 174’ünün tekke ve zaviye, 42’sinin imaret, 24’ünün köprü, 16’sinin kervansaray, diğerlerinin de hamam, türbe, çeşme, sebil, kütüphane gibi hayır eserleri olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır.[5] 18. asırda ise bugünkü Türkiye sınırları içinde, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nden tesbit edilebildiğine göe 6000 vakıf bulunmaktaydı.[6]

Türk-Islam kültürünün gelişmesinde çok önemli olan vakıflar, bunun yanısıra hayat şartları bakımından insanlar arasında büyük ölçüde sosyal adaletin sağlanması ve farklılıkların kaldırılması açısından da mühim bir role sahiptir. Ayrıca bugün belediyelerin görevleri arasında bulunan hizmetler, vakıflarca gerçekleştirilmiştir. Bunların başında şehirlerin su ihtiyacının karşılanması gelmektedir. Bunun için su bendleri, su kuyuları, çeşme ve sebiller vs. yaptırılmıştır. Yine, sokakların aydınlatılması, temizlenmesi ve şehirlerin güzelleştirilmesini gaye edinen vakıflar bulunduğu gibi, yol, köprü, konak yerleri tesisi için de vakıflar kurulmuştur. Bilhassa Osmanlı Devleti’nin sosyal refah düzeyini en iyi biçimde bize gösteren imaret sistemi, vakıf müesseselerinin en dikkate değer olanıdır. Zira bunlar, çevrelerinde yer alan külliyelerle, Türklerin imar hususunda olduğu kadar, ilim, sanat, sosyal yardım ve dini müesseseler yapmaktaki maharetlerini ve üstünlüklerini bütün dünyaya göstermiştir.[7] Bu tesislerde vakıf hizmetlerine, mektep ve medrese talebelerine, tekke ve zaviye dervişlerine, fakirlere, yolculara vs. ye, vaziyete göre üç öğüne kadar yemek verilirdi. Yalnız yirmi imaretin bulunduğu Istanbul’da günde sayıları binlerle ifade edilen pekçok kişinin yemek yediği göz önüne alınırsa, ehemmiyetleri hakkında bir fikir sahibi olunabilir.

Müslüman olsun, müslüman olmasın bütün insanlığa tahsis edilmiş hastahanelerde (bîmarhane, darüşşifa) ise, bedeni ve ruhi hastalıkların tedavisi yapılmaktaydı. Yine fakir, vergilerini ödeyemeyecek kişiler için kurulmuş “Avarız Vakıfları” da Osmanlı sosyal hayatının güzel bir nümunesidir. Dolayısiyle vakıflar, beledî ve sosyal hizmetlerin halka en iyi şekilde götürüldüğü, köy ve kasabaların kurulması ve fethedilen yerlerde kültürümüzün benimsenmesinde oynadığı rol bakımından vazgeçilmez bir müessesedir.[8]

 

**********

 

KAYNAKLAR:

[1] Islam dünyasında vakıf müessesesinin önemi hakkında bakınız; Fuat Köprülü, Vakıf müessesesinin hukuki mahiyeti ve tarihi tekamülü, Vakıflar Dergisi, Ankara 1942, cild 2, sayfa 1 – 32.

[2] Bahaeddin Yediyıldız, Vakıf, IA, cild 22/2, sayfa 156.

Ayrıca bakınız; Şakir Berki, Imparatorluk ve Cumhuriyet Vakıf Hukukunda Vakıf Şartları, Vakıflar Dergisi, cild 10, sayfa 73 – 77.

[3] Ö. L Barkan – E. H. Ayverdi, 953 (1546) tarihli Istanbul Vakıfları Tahrir Defteri, Istanbul 1970, sayfa 17.

Ayrıca bakınız; Ö. L. Barkan, Edirne ve Civarındaki Bazı Imaret Tesislerinin Yıllık Muhasebe Bilançoları, Belgeler, sayı 2, Ankara 1969, sayfa 236, 237.

[4] Ö. L. Barkan, Edirne ve Civarındaki Bazı Imaret Tesislerinin Yıllık Muhasebe Bilançoları, Belgeler, sayı 2, Ankara 1969, sayfa 236.

[5] Bahaeddin Yediyıldız, Türk Kültür Sistemi içinde Vakfın yeri, Türk Kültürü, sayı 281, Ankara 1986, sayfa 539.

[6] Bahaeddin Yediyıldız, Vakıf, IA, cild 22/2, sayfa 156.

[7] Yusuf Halaçoğlu, 14. – 17 Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı, Türk Tarih Kurumu basımevi, Ankara 1991, sayfa 143, 144.

[8] O. L. Barkan, Osmanlı Imparatorluğu’nda Bir iskan ve kolonizasyon metodu olarak Vakıflar ve temlikler, Vakıflar Dergisi, Ankara 1942, cild 2, sayfa 354 ve devamı.

 

**********

 

`K. Çandarlıoğlu´

 

**********

 

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

*

*

Osmanlı Devleti’nde Fabrikalar, Matbaa – Osmanlı geri kaldı yalanı

Osmanlı Devleti’nde Fabrikalar, Matbaa – Osmanlı geri kaldı yalanı

(Yazıya fotoğraf ve belgeler ekledik, ancak daha fazla fotoğraf ve belge için yazının sonundaki “Diğer Fotoğraflar ve Belgeler” bahsine bakabilir ve yazıya dair kaynakları da bu bahisten sonra görebilirsiniz. Unutulmamalıdır ki, buradaki fotoğraf ve belgeler Osmanlı’daki fabrikalara ve teknik gelişmelere dair fotoğraf ve belgelerin tamamı değildir, sadece bir kısmıdır)

Benzer bir konumuz için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/14/sultan-ikinci-abdulhamid-han-doneminde-yapilan-bazi-eserler/

***

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Osmanlı’da Askeri Üniforma Fabrikası

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri koro halinde Osmanlı’ya (haşa) sövmek adeta bir milli marş haline getirilmiş ve Padişahların gerici, barbar, vatan haini olduklarını haykırmak da bu ülkede aydın olmanın sanki temel koşulu sayılmıştır… Iş o raddeye vardırılmıştır ki, bunlara ilaveten, halka bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam, aptal, cahil, yobaz diye hakaret edenlere aydın sınıfının baş köşesinde yer verilir olmuştur.

Bu zihniyet bununla da yetinmemiş ve, “herşey Cumhuriyet ile başladı”, “Osmanlı’dan borç dışında hiçbir şey devralmadık”, “matbaa hocalar yüzünden ülkeye geç girdi” gibi sloganları okullarda yavrularımızın beyinlerine adeta nakşetmiştir. Insanlara gelişmenin önündeki tek engelin (haşa) hocalar, dolayısıyla Allahu Teala’nın kanunları (Şeriat) olduğunu empoze eden kemalist devrimbazlar, böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin, Kur’an ve Sünnet’te yer alan kanunlar ile yönetilmemesine bir gerekçe üretmişlerdir.

Halbuki Osmanlı teknik gelişmeye karşı olmak şöyle dursun, teknik terakkiyi teşvik bile etmiştir. Matbaa’nın ülkeye girişinin gecikmesiyle de hocaların bir alakası olduğu söylenemez. Kaldı ki, bu gecikme kemalistlerin iddia ettikleri gibi 300 yıl da değildir. Matbaa, Gutenberg’in icadından 33 yıl sonra Osmanlı’ya girmiştir ve bu da o dönemin şartları göz önüne alındığında gayet normal sayılabilir. O dönemin şartlarını gözetmeden, üstelik abartılı rakamlarla Osmanlı’ya yüklenen kemalistlerin, “ilerici, yenilikçi” olarak niteledikleri Türkiye Cumhuriyeti’ne televizyonun 40, internetin ise 20 yıl gecikmeyle girmiş olmasına hiç değinmemeleri oldukça dikkat çekicidir.

Zaten o dönem Osmanlı’nın matbaaya ihtiyacı yoktu ki… Dolayısıyla bekleyen yolcusu olmayan durağa, otobüsün geç veya erken gelmesi ne ifade eder ki?

Müslümanlar, insandan insana, ya da öğretmenden öğrenciye veya bilenden bilmeyene aktarılan sözlü bilgiye daha çok güvenirler. Bu bakımdan Müslüman topluluklarında bilgi ağız-kulak yoluyla dolaştığı için kitapların basma teknolojisi yoluyla çoğaltılmasına uzun zaman ihtiyaç duyulmamıştır. Bilgisayar kullanmayı bir kitaptan mı öğrenmek isterdiniz, yoksa birebir uzmandan mı? Elbette çoğunluk ikinci şıkkı tercih edecektir. Bir insanın bilgiyi doğrudan bilenden alması; bilenin kitabından almasından çok daha faidelidir.

Bu yüzden geçmişte olduğu gibi bugün de zengin ve asil aileler çocukları için özel ve meşhur hocalar tutarlar. Adetullah da böyle değil midir? Allahu Teala gökten herkesin evine Kur’an-ı Kerim yağdırmaya kadir değil midir de Peygamber göndermiştir? Oysa, “Alın size Kitap, okuyun ve uygulayın” denebilirdi. Allahu Teala bir Peygamber göndererek bizden, Ona bakarak, Onu dinleyerek, meselelerin nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini öğrenmemizi istemiştir.

Demek ki en iyi yöntem budur, zira yazılı metinlerin fikirleri yansıtması yetersizdir. Bilgiye ulaşmaktaki en iyi seçenek bileni bizzat dinlemektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimizin; “Ilim Çin’de de olsa, gidip alın” Hadis-i şerifi de bunu teyid etmektedir. Kur’an-ı Kerim’deki “oku” ayetinden sadece yazı okumak anlaşılmamalıdır, ve zaten bu ayetle “Ümmî”, yani okuma – yazma bilmeyen “Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimize hitap edilmiştir. Allahu Teala, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’in okur – yazar olmadığını pekâlâ biliyordu, bu durumda okuma bilmeyen birisine oku demek muhaldir, Allahu Teala da muhal olan bir şey yapmaktan münezzehtir. Demek ki burdaki “oku” ; alemi, kainatı, evreni veya kendini oku olarak da anlaşılabilir.

Sakın bu yazdıklarımızdan matbaaya karşı olduğumuz sanılmasın, matbaadan da istifade edilir ancak ağız-kulak yoluyla bilgi aktarımın daha istifade edilebilir bir yöntem olması hasebiyle ve daha başka faktörlerden dolayı, ülkeye girmiş olmasına rağmen, matbaaya ihtiyaç duyulmaması; asla gericilik değildir.

Matbaa ile ilgili -inşaallah- müstakil bir yazı kaleme alacağımız için şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz.

(Matbaa ile ilgili müstakil yazımız yayınlandı, okumak için tıklayın: http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/31/matbaa-osmanliya-ne-zaman-geldi/)

***

Yazının girişinde de belirttiğimiz gibi, kemalistlerin; “Osmanlı’dan borç dışında hiçbir şey devralmadık” sözü, kendilerinin iktisadi alandaki başarısızlıklarına ürettikleri gülünç bir mazeretten başka bir şey değildir. Osmanlı’dan miras kalan nakit para, kalan borçtan çok daha fazladır. Bununla beraber Osmanlı’dan cumhuriyete birçok fabrika intikal etmiştir.

1813’de, yani Osmanlı Devleti’nde Beykoz yakınında Selviburun’da kağıt fabrikasının yanı başında eski bir değirmenin yerinde kurulan bir tabakhane vardı. Bu tabakhane harpten sonra Sanayi ve Maadin Bankası ve 1933’te Sümerbank’a bağlandı[1] ve hala faaliyettedir.

Osmanlı’da Kağıt Fabrikası

***

Osmanlı’da Kağıt Fabrikası

***

Hani Osmanlı’dan bir şey kalmamıştı?

Dahası var…

Osmanlı döneminde kurulan Defterdar Fabrikasında halen yünlü kumaş[2] imâl edilmektedir.

Bakırköy’de, pamuk ipliği ve dokuma tezgahları da askeri ihtiyaçlar için çalışmış ve imalâta hala devam etmektedir.[3]

Halk arasında Basmahâne olarak bilinen Bakırköy Bez Fabrikası halen Türk hükümeti tarafından işletilmektedir. Bu dört müessesenin sonuncusu Hereke fabrikasının yüksek evsaflı ipek ve yün mamulleri bugün Sümerbank vasıtası ile halka satılmaktadır. Orijinal planların en verimli neticesi, küçük endüstrinin halen devam etmesidir. Çeşitli Osmanlı fabrikaları, makineleri ve çalışanları ile bir tecrübe kaynağı ve örnek olarak Türkiye Cumhuriyetine miras kalmıştır. Türkiye 1929’da ithalat-ihracat vergilerini kontrolü altına aldığı zaman özel teşebbüsler dahili ihtiyaçları karşılayamıyacak kadar zayıftı. Neticede, yeni kurulan devlet bir hal çaresi olarak eski fabrikalara döndüğü zaman, yenilikler getireceğine geleneksel usulde hareket ediyordu. Mevcut tecrübeli idareciler ile işçiler ilerideki gelişmeler için hazırlanan kadronun bir parçasını teşkil etmekteydiler.[4]

Osmanlı’da Hereke Dokuma Fabrikası

***

Osmanlı’dan cumhuriyete miras kalan fabrikalar arasında 1884’te Paşabahçe’de kurulan cam fabrikasını unutmamak gerekir. Bu fabrika, o zamanın modern standardlarına uygun donatılmıştı. Hala aynı yerde büyük başarı ile faaliyettedir.[5]

Türkiye Cumhuriyeti’nde şeker imalathanelerin kurulması bile Osmanlı Devleti’nin eski bir tasarısıydı. Bu proje 1840 yılında mevcuttu.[6]

Binaenaleyh, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne hiçbir şey kalmamıştır sözü; slogandan ileri gitmemektedir.

Osmanlı’da kurulan Beykoz Kundura Fabrikası

***

Hem Osmanlı’dan bir şey kalmadı diye hakaret ettiler, hem de Osmanlı’dan kalan fabrikanın parasını yediler…

***

Kemalist rejim, hem “Osmanlı’dan bir şey kalmadı” diye hakaret etti, hem de Osmanlı’dan kalan fabrikanın parasını afiyetle yedi…

***

Kemalist rejim, hem “Osmanlı’dan bir şey kalmadı” diye hakaret etti, hem de Osmanlı’dan kalan fabrikanın parasını afiyetle yedi…

***

Merkantilizm ile birlikte batıda ulusal sermaye birikimlerinin güçlenmesi sanayileşmeyi kolaylaştırmıştır. Oysa aynı dönemde Osmanlı Devleti’nde merkantilizm karşıtı uygulamalar sanayileşmeyi yavaş gelişmeye itmiştir.[7] Yine bu dönemde Osmanlı merkezi idaresinin zayıflaması sanayileşmeyi olumsuz etkilemiştir. Ancak yine de 1839’dan sonra yenileşme hareketlerine paralel olarak sanayileşmede önemli mesafeler alınmıştır.[8]

***

** Avrupa Sanayi Devrimi Öncesinde Osmanlı’da Sanayi **

15 – 17. Yüzyıl’da Istanbul’daki Büyük Sınaî tesislerinin vaziyet planı

***

Istanbul’da 1718’lerden sonra önemli ölçüde devlet teşebbüsü sanayi işletmeleri kurulmuştur. Örneğin bu asırda, Istanbul’da, biri çuha ve diğeri ipekli kumaşlar yapmağa mahsus iki fabrika vardı. Bir ara, yani 1720 senesinde, bu çuha imalathanesinde ipekli kumaş dokutturulması takarrür ederek ipekli tezgahları da kurulmuş ve Sakız adasındak ipekli kumaş işleyen ustalar getirtilerek kırk tezgah üzerinden işe başlanmıştı.[9]

Halkın bu yerli ipeklilere rağbet göstermesi üzerine ayrıca bir ipekli kumaş imalathanesi de vücuda getirilmiş, fakat çuha fabrikasında yapılan dîba, hatayî ve sair ipekli kumaşların yapılmasına da devam olunmuştur.[10]

Bu ipekli kumaş imalathanesinde de bir dîba (kalın canfes), on adet ağır telli hatayî, beş adet sade hatayî, beş telli kanaviçe, beş hare ve beş adet atlas tezgahı varken 1724 senesinde bunların miktarı arttırılarak 17 ağır telli hatayî, 8 dîba, 2 nakışlı yastık, 12 sade hatayî, 1 kanaviçe, 2 keremsud, 8 adet atlas ve 4 adet sandal (bir nevi ipekli kumaş) tezgâhı konulmak suretiyle fabrika genişletilmiştir.[11]

Bundan başka, Bursa’da da ayrıca ipekli kumaş ve çatma da yapılıyor ve yine burada kutnici (ipekçi) kuşakçı ve sandalcı esnafı da bulunuyordu.[12]

Diyarbekir merkezinde de alaca, kutnı vesair kumaşlar dokunmakta idi.[13]

Şam’da şukka bend denilen güvez zemin üzerine nakışlı sarı ve beyaz kılaptan yollu ve som saçaklı muayyen eb’adda bir kumaş ile yeşil zemin üzerine satrançlı, nakışlı sarı kılaptan yollu som saçaklı zenbuş ismi  verilen kadın elbiseliği ve yine som ağır şamî didik adındaki muhtelif renklerde kumaşlar yapılırdı.[14]

Avrupa’da muhtelif, sanayide inkişaf olurken Osmanlı sanayiinin düştüğü görülmekte ise de, bazı imalâtın henüz bu XVIII. asırda üstünlüğünü muhafaza ederek, hariç memleketlere ihraç edildiği görülmektedir.[15]

Ayrıca Ipek imalathaneleri (Üsküdar’da), kağıt fabrikası (1744-1745’de Yalova’da), top dökümhaneleri (Hasköy’de), barut fabrikası (Bakırköy ve Yeşilköy arasında), tüfek fabrikası (Levent çiftliği ve Dolmabahçe’de), cam ve porselen imalatı (Incirköy’de), kağıthane kağıt fabrikası bu sanayi işletmelerinden bazılarıdır.[16]

Osmanlı Devleti’nin askeri, madencilik, saat yapımı ve diğer mekanik sanayi alanlarında da batıdan çok da geri olmadığı ancak hammadde temininde güçlük çektiği görülmektedir.[17]

Bu konuya ileride “Madenler” bahsinde ve Prof. Dr. Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun “Osmanlılar ve Batı Teknolojisi” isimli kitabından bir alıntıya yer vereceğimiz Dipnot [82]’den dipnot [99]’a kadar ki kısımda temas edilecektir.

Osmanlı’da Çuha Fabrikası

***

** Avrupa Sanayi Devrimi Sonrasında Osmanlı’da Sanayi **

19. Yüzyıl’da Istanbul’da Endüstri Bölgelerinin bulunduğu yerler

***

Osmanlı Devleti’nin sanayileşme çabası XIX. yüzyıldan itibaren farklı bir nitelik kazanmıştır. Bu farklılığa yol açan temel unsurlardan en önemlisi 1750’lerden itibaren ortaya çıkan ve tüm dünya devletlerini olduğu gibi Osmanlı’yı da etkileyen Avrupa sanayileşmesidir. Hariçten gelen eşyaların dayanıklı ve nefaset itibariyle yüksek olmamakla beraber göz alacak derecede cazib olması cihetiyle fevkalâde rağbet görüyordu; hatta bayramlarda padişaha ve saraya ve büyüklere takdim edilen bu ipekli eşyaya karşı gösterilen rağbet neticesinde memleket dışına külliyetli para çıkmasına sebeb olduğundan, Sultan III. Mustafa bu halin fena neticelerini ve memleket iktisadiyatına yaptığı tesiri görerek, yerli malına rağbet edilmesini ve Avrupa ayarında yerli kumaş imal olunmasını emretmişti. Bunun için, 1759’de ilk nazarda parlak ve cazib olup biraz kullanıldıktan sonra çabuk bozulan Avrupa ipeklisinin yerine dibayı rumî denilen Türk ipeklisi yapılmağa başlamış ve padişaha takdim edilen numune matlûba muvafık düştüğünden, badema herkesin bu ipekli kumaşı kullanması takarrür etmişti.[18] Lakin yabancı mallar yine de rağbet görmekte devam etmiştir. Bu durum tıpkı bugünkü ucuz ve kalitesiz Çin Halk Cumhuriyeti mallarının yok satması ve tüketicinin ihtiyacını karşılamasıyla Avrupa’nın ekonomik anlamda sıkıntı yaşamasına benzemektedir.

Karşılaşılan bu menfî tablo üzerine XIX. yüzyılda devlet öncülüğünde başlayan ve modern anlamda sanayileşme, fabrikalaşma diyebileceğimiz girişimler başlatılmıştır. Osmanlı’da ekonominin her alanında hissedilen ve mali olduğu kadar iktisadi düşünceleri de içeren “Imar-ı Mülk”  çalışmaları devletin ekonomideki ağırlığını ve kontrolünü arttırmıştır. Yapılan tüm bu çalışmaların finansmanı ise padişaha ait gelir ve giderlerin yürütülmesinden sorumlu olan Hazine-i Hassa tarafından karşılanmıştır. Devlet Hazine-i Hassa’dan oldukça büyük meblağlarda kaynak transferini yeni sanayi kuruluşlarına aktarmıştır.

Sadece 1847-1848 yıllarında Hazine-i Hassa’dan iktisadi amaçlı teşebbüslere 71 milyon kuruşu aşan harcama yapılmıştır. Aynı yıllar içerisinde toplam devlet gelirlerinin yaklaşık 1/6’sını aşan kısmının bu yatırımlara harcandığı görülmektedir.[19]

Bütçenin bu kadar büyük bir oranının sanayi yatırımlarına ayrılması devletin sanayileşme amacı doğrultusunda nasıl bir çaba içerisinde olduğunu açıkça göstermektedir.

Diğer taraftan sanayiyi teşvik için ve fabrikalar kurmak maksadıyla 1851 ve 1873 yıllarında alınan kararlarla fabrika kuracaklara gümrük ve vergi muafiyetleri tanınmıştır. 1888 yılında bu muafiyetler fabrika inşasına lüzumlu maddeleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve 1897’de yeni fabrikalara on yıl müddetle vergi muafiyeti getirilmiştir. Öte yandan şeker, dokuma, cam, porselen, kağıt, kibrit, kauçuk gibi alanlarda faaliyette bulunan bir takım fabrikalara belirli süreler ve bölgeler için sınırlı kapsamda imtiyazlar verilmiştir. Özellikle büyük fabrikalar kurulurken Avrupa’dan ilk defa getirtilecek makine ve alet, edevat için gümrük muafiyetleri tanınmıştır. Yine bu fabrikalarda imal edilen mamuller için ihraç ve iç gümrük muafiyetleri de tanınmıştır.[20]

Buna örnek olarak, 1898’de Sivas’ta Kemer adlı yerde iplik gaytan, akmeşe ve bez imalatı için Niyazi Bey’e bir fabrika kurması için elli sene müddetle imtiyaz verilmesi gösterilebilir.[21]

Süreli imtiyazlarla ilgili oldukça çok arşiv belgesi bulanmaktadır.[22] Ancak bazı durumlarda imtiyaz verilmesi uygun görülmemiştir.

Örneğin 1864 senesinde Manisa’da Hacı Murat Zade Mehmet adlı bir kişi yeni cami civarında kendi tapulu bahçesi içinde iki taş has un değirmeni ve yirmi çark pamuk fabrikası yapmak için Saruhan Kaymakamı’na bir dilekçe ile başvurmuştur. Ancak yapılan yazışmalar neticesinde Meclis-i Vâlâ hiçbir şekilde imtiyaz istenmemesi koşulu ile fabrika kurulmasına izin verilebileceğini belirtmiştir.[23]

Aynı şekilde yine 1864’de Siroz’da Mosieur Tod adlı Ingiltere vatandaşı pamuğu temizlemek (tathir), zeytinyağı çıkarmak, un yapmak ve ağaç biçmek amaçlarıyla dört ayrı fabrika kurmak için müracaatta bulunmuştur. Bu müracaat incelenmiş bir takım şartlar yanında hiçbir şekilde imtiyaz ve tekel istenmemesi koşulu ile fabrikaların kurulmasına izin verilmiştir.[24] Belgelerde bu tür örneklere oldukça yaygın bir şekilde rastlanılmaktadır.[25]

[25] no’lu dipnotta bahsedilen belgelerden bir örnek

***

Sanayileşmede özel teşebbüs alanında kurulan Turgutlu, Kırkağaç, Biga, Tekirdağ ve Balıkesir’deki pamuk fabrikaları, Izmir’de susam fabrikası, Van aba fabrikası, Malkara, Midilli ve Çanakkale’de un fabrikası, Beyrut’ta kağıt fabrikası ve Trabzon’da kumaş, elbise fabrikası bu tür özel girişimlere örnek gösterebileceğimiz türden fabrikalardır. Bunların dışında 1840-1881 yılları arasında bini aşkın örnek bulunmaktadır. Osmanlıdaki devlet ve özel girişim sanayileşme çabaları sonucu kurulan fabrikaların bir çoğu cumhuriyet dönemi Türkiye’sine devrolmuştur. Özellikle büyük çaplı devlet fabrikaları 1960’lara kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bu fabrikalar 1927’lerden itibaren başlatılan sanayileşme çabalarına ışık tutmuştur. Öte yandan özellikle küçük çaplı teşebbüsler şeklinde gerçekleştirilen özel girişim fabrikaları iç talebin karşılanmasında önemli etkiye sahip olmuştur. Ayrıca, bu tür özel girişimler, girişimcilik ruhunun Türkiye’de yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Sanayileşme bir süreçtir, dolayısıyla Osmanlı döneminde gösterilen çabalar bu sürecin ilk aşamalarını oluşturmaktadır. Günümüz Türkiye’sinde gelinen noktada bu sürecin katkısı azımsanamayacak düzeydedir.[26]

***

** Osmanlı’da Sanayi Parkı **

1800 – 1875’lerde Istanbul ve yakın civarında Endüstri ve Imalathanelerin bulunduğu yerler

***

XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde sanayileşmeye dönük yapılan girişimler neticesinde döneme damgasını vuran önemli sanayi kuruluşları inşa edilmiştir. Bu kuruluşlar yapılan çalışmaların sözde kalmadığını göstermektedir. Bu devrede Osmanlı devlet adamlarının dikkate değer ziraî ve sınaî “birlikler kurmuş, bir nevi’ “sanayi parkı” tesis etmişlerdir.

Bu fabrikalar güçlü Avrupa sermayesi ile üretilen mallar karşısında rekabet etmek zorunda kalmış, bazen maliyetlerinin altında mal satarak zarar dahi etmişlerdir. Ancak, kısa dönemde de olsa güçlü Avrupa mallarının Osmanlı pazarını kontrolü engellenmiştir. Dönemi itibari ile sanayileşme çabasına paralel olarak kurulan bazı devlet fabrikaları arasında Feshane-i Amire, Izmit Çuha Fabrikası, Veliefendi Basma Fabrikası, Hereke Kumaş Fabrikası, Bursa Ipek Fabrikası, Yeni Darphane, Zeytinburnu Demir Fabrikası ve Yıldız Çini Fabrikası’nı saymak mümkündür. Istanbul’da Eyüp civarında 1827’de[27] bir iplik eğirme fabrikası inşa edilmiş, 1830 başlarında da Beykoz’daki deri tabakhanesi ve ayakkabı imalathaneleri geliştirilmiştir. Hünkâr iskelesindeki kağıt fabrikası aynı sene elbise imalathanesine dönüştürülmüş,[28] 1835’te el imalatı olan yeni feslerin yapımı için Feshane ihdas edilmiş,[29] 1836’da Balkan dağlarının güneyinde Islimiye’de bir yün ipliği ve kumaş fabrikası işletmeye açılmıştır.[30]


Osmanlı’da Yıldız Çini Fabrikası

***

Osmanlı’da Fes ve Askeri Üniforma Fabrikası

***

Osmanlı’da Fes Fabrikası

***

Aynı devrede Tophane civarında yeni bir bıçkıhane ve bakır levha imalathanesi kurulmuş ve 1830’larda da hayvan gücüyle çalışan Tophane top döküm fabrikası ile Dolmabahçe tüfenk imalathaneleri buharla işler duruma getirilmiştir.[31]

Zeytinburnu civarındaki imalat merkezinde bir izabe ve makina imalathanesi bulunmaktaydı. Burada demir boru, çelik ray, sapan, parçalar, üzengi, kilit, mızrak başları, top, kılıç, bıçak, ustura ve diğer dövme ve dökme parçaları istenilen mükemmellikte ve miktarda imal edilmekte idi. Bir bölümde kumaş ve pamuklu çorap dokunmakta idi. Işçiler iki katlı, 650 kadem boyunda barakalarda ikamet etmekte idi ve bu muazzam merkez aşağı yukarı yarım mil uzunluğunda duvarlarla çevrili idi. Civarında da bir teknik okul kurulmuştu.[32]

Yine Istanbul’da diğer bir sanayi merkezi Zeytinburnu’nun batısında Bakırköy civarında (bazı yabancılar tarafından Makriköy diye bilinirdi) tesis edilmiş bulunuyordu. Bunun içinde bir pamuk eğirme, dokuma ve basma fabrikası, bir fırını ve iki ocağı bulunan bir demir imalathanesi, buharla işleyen bir makina atölyesi, küçük buharlı gemi inşaatı için de bir tersanesi vardı. Fırın evvelce mevcut bir barut imalathanesinin bitişiğinde bulunmaktaydı. Bu durum alaycı müşahitler tarafından geniş, hatta patlamaya hazır bir istikbalin habercisi olarak tanımlanıyordu.
[33]

Aynı kompleks içinde bir de çiftlik projesi bulunmaktaydı ve daha batıya doğru, Yeşilköy (Ayastefanos) istikametinde kurulmuştu. Fransız prototipine göre kurulan bu çiftlik yeni hayvan soyları, tecrübe edilmekte olan değişik mahsul, ve binlerce ağaç fidanlarıyla donatılmıştı. Bir çok öğrenci çiftliğin giriş kısmında yeni inşa edilen ve en ileri ziraatî teknik eğitiminin verildiği okulda toplamış bulunuyordu.[34]

Istanbul kompleksinin batı sınırında Küçük Çekmece yakınlarında evvelce mevcut ikinci bir barut fabrikası bulunmaktaydı. Bu imalathaneler, evvelce yukarıda zikredilen merkezî yerleşme alanı ve bir de doğu hududunun en ucunda, Yedikule’de bulunan tuzla[35] Istanbul kompleksinin belli başlı unsurları idi. Dört üniteyi bir araya getirecek olan bu projeyi bazıları Türk “Manchester ve Leeds”i ve Türk “Birmingham ve Sheffield”i olarak görüyorlardı.[36]

1840’ta bütün bölgelerin seçimi ve bu sahalarda yapılan inşaat, her türlü alım, kira işi, işçi tutulması ve imalat bir yerden idare edilmekteydi. Aynı idare 1843’te Izmit civarında Marmara denizine nâzır, doğudan 60 mil uzaklıkta büyük bir devlet fabrikası inşa etmişti. Bina ileri Avrupa inşaat tekniği ile yapılmıştı, makinalar mevcut olanların en iyisi idi ve fabrika da kısa zamanda Avrupanın en iyi kumaşları ile boy ölçüşecek yün dokumalar imal etti.[37]

Aynı idare Istanbul’a daha yakın Marmara denizinin kuzey kıyısında Hereke’de bir pamuk ipliği fabrikası inşa etti. Bu fabrika 1840’ın sonlarına doğru sarayda kullanılmak üzere fantezi ipek kumaş imalâtına yöneldi.[38]

1840 devlet programının bir bölümünde de başka idarelerce işletilen bir çok yeni imalâthâneler bulunmaktaydı. Bunların arasında 1841’de Selvi Burnunda (Beykoz) kurulmuş bir tabakhane.[39] 1843’te Istanbul Feshâne’sine ilave edilen yün dokuma kısmı[40], Darphâne’ye aynı sene yerleştirilmiş buharlı baskı makinaları[41], Istanbul’un kuzeyinde Beşiktaş’ta 1844’te kurulan demir döküm fabrikası[42], ve aynı sıralarda Boğaziçinde inşa edilecek bir porselen fabrikası[43] vardı. Bildirildiğine göre Istanbul’dan uzakta Balıkesir’de 1842’den itibaren bir devlet fabrikası kaba yün kumaşları imal ediyordu.[44] 1844’te Izmit’te bir kağıt fabrikası kurulmuştu[45] ve 1840 başlarında Bulgaristan’da Samako’daki gülle dökme fabrikalarının geliştirilmesi hususunda tedbirler alınmıştı.[46] Bağdat’da 1842-47 senelerinde yeni bir barut fabrikası inşa edilmişti[47] ve bu on senenin sonuna doğru Tokat’ta bakır eritme makinaları ile fırın tedariki için büyük miktar ilave para harcanmıştı. Bakır cevherinin teksifi için de Dicle nehri üzerinde devlet madenlerinin yakınında benzer tesisler islah edildi.[48]

Buraya kadar verdiğimiz liste herhalde tam değildir.

***

** Osmanlı’da Madenler **

Söğüt, Domaniç, Inegöl ve Yenişehir kasabalarının ortalarında yer alan Maden köyünün Lipodoma ismiyle tespit edildiğine dair belge. Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet Tasnifi, Maliye,
No. 7078)

***

XVII. asır sonuyla XVIII. asır başlarında Istanbul’dan başka Bosna hududunda Banaluka (Banyaloka) madeninde top yuvarlağı yani gülle dökülüyordu. Bu tarihlerde eski mülkî teşkilâtımızda Serez sancağına bağlı Pravişte kazasında zuhur eden Helcm madeninin demirle karıştırılarak gülle yapılması münasip görülüp 1697’den itibaren orada da bir top dökümhanesi tesis olunmuştur.[49]

Kastamonu’nun Bakırküresi bakırları ile Keban, Ergani, gümüş ve bakır ve Çaniçe namı diğer Gümüşhane’nin gümüş ve bakır madenleri ve daha aşağıda isimlerini kaydettiğimiz madenler faaliyetlerine devam ediyorlardı. Işleyen madenler mukavele ile Maliye tarafından madenciliğe vakıf mültezimlere verilirdi. Mesela Gümüşhane’den çıkarılan gümüş ve bakır hükümet tarafından satın alınarak gümüş kısmı darphaneye ve bakır da tophaneye[50] ve fazla bakır da memleket dışına gitmemek üzere dahilde sarf olunurdu.

Bununla beraber, Çaniçe ve diğer ismiyle Gümüşhane, Keban ve Ergani madenlerinin 1787’de hükümet tarafından işletildiği de görülmektedir.[51]

Malatya, Erciyeş, Maraş, Akdağ, Içel, Karaman, Niğde, Mısır ve diğer bazı yerlerdeki güherçile madenlerinin bir kısmı faaliyette ve bir kısmı da tatili faaliyet etmişlerdi. Bu güherçile, fazla ihtiyaç zamanında harice satılmıyarak baruthane için mubayaa olunurdu.[52]

XVIII. asırda aşağıda yerleri gösterilen madenler işletilmekte idi:

Bereketli madeni (Niğde’de): Kurşun ve gümüş cevherlerinin çokluğu sebebiyle zengin madenlerden sayılmıştı. Bu madene on saat mesafede Yahya köyünde de simli kurşun bulunup o da işletilmeğe başlamıştı.

Bozkır madeni: Çoğu kurşun ve bir miktar da altın ve gümüş bulunmak suretiyle işletilmiştir. Bir ara tatil edilerek tekrar faaliyete geçmiş ise de, 1786’da terkedilip on sene sonra tekrar işletilmiştir.

Ergani madeni: Bol miktarda bakırla bir miktar altın ve gümüş hasıl olurdu. Buradan çıkarılan bakır Tokat’a sevk edilerek orada tasfiye olunurdu. Bundan dolayı Tokat bakırı denilirdi.

Gediz şap madeni: Faaliyeti asırlarca devam etmişti.

Gerger ve Şiru (Malatya’da): Zuhur eden simli kurşunun işletilmesi için 1792’de hükümetçe emir verilmiştir. Gerger tarafında altın ve gümüş madenlerini havi bir de Tevfik madeninden bahsediliyor.

Gümüşhane madeninde: Bakır, gümüş, altın.

Giresunda Espiye madeninde: Bakır, gümüş, altın.

Keban madeninde: Bakır, gümüş, kurşun.

Inegöl madeninde: Gümüş.

Kastamonu’da, Bakır küresi madeninde: Bakır.

Kigi madeninde: Demir.

Nif (M. Kemalpaşa) madeninde: Simli kurşun.

Şarki (Şebin) Karahisar’da: Şap ve Milas mevkiinde simli kurşun.

Kosova vilâyetinin Üsküb sancağında Kratova’da: Kurşun ve gümüş.

Gömülcine civarında Maroniye madeninde: Şap.

Samako (Bulgaristan’da Sofya’nın güneyinde): Demir.

Selanik taraflarında Sidrekapısı madeninde: Kurşun, gümüş.

Taşoz adasında bulunup 1720’de işletilmesine emir verilen gümüş madenleri.

Bosna’da Kamengrad’da: Bakır[53]

Madenlere dair olan bu toplama Başvekâlet (Başbakanlık) arşivindeki “Cevdet tasnifi” vesikalarında iktisad ve darphane vesikaları arasından alınmıştır.[54]

***

** Osmanlı’da Baruthaneler **


 Osmanlı’da Baruthane Fabrikası

***

XVII. asırda Istanbul’da Kağıthane ile Şehremini taraflarında ve Gelibolu, Izmir ve Selanik’te ve Macaristan’da Tamışvar’da baruthaneler vardı; görülen ihtiyaca binaen bunlardan Şehremini baruthanesi 1678 senesinde yaptırılmıştı. Kağıthane ve Şehremini baruthanelerinde her sene üç bin kantar siyah barut işlenir[55] ve burada kullanılacak bin ikiyüz kantar rumî güherçile Mısır’dan gelirdi.[56] Selanik baruthanesi güherçilesi Serez, Iştip, “Koçana ve Köprülümden, Gelibolu’nun güherçilesi de Üsküp, Filibe ve Tatarpazarçığı taraflarından getiriliyordu.[57]

Şehir içinde baruthane bulunmasının mahzuru düşünülerek Istanbul dışında halî bir mahalde yeni bir baruthane yapılması münasip görülmüş ve bunun için Yedikule dışında deniz kenarında kemalistlerce gerici gösterilen Osmanlı hükümdarlarına ait bahçelerden Iskender Çelebi bahçesinde yirmi dokuz yük akçe sarfiyle halen meşhur ve malûm olan yerde baruthane yapılmıştır (1698).[58] Hükümet, Türkiye barutlarının Ingiliz perdahtı barut gibi yapılmasına ehemmiyet vermekte idi.[59]

***

** Osmanlı Devleti’inde bir fabrika nasıl kurulur? Ruhsat nasıl alınır? **

Bu bölümde, 1849’da bir Osmanlı vatandaşının meyan balı* üretmek için bir fabrika inşa etmek maksadıyla valiliğe mürcaatı ile başlayan ruhsat alma süreci belgeler ışığında ele alınacaktır:

1849’da bir Osmanlı vatandaşı Kuşadası’na yakın Söke’de bazı şartlar karşılığında meyan balı imal etmek için Aydın Valiliği’ne başvurur.[60]

Aydın Valiliği Ticaret Nezareti’ne konuyla ilgili görüş sorar. Ticaret Nezareti’nin olumlu görüş belirtmesi üzerine evraklar merkeze gönderilir.

Öncelikle merkezden Söke Kaza Meclisi’ne “fabrika inşasıyla meyan balı imalinde mevkice ve halk tarafından bir mahzurun olup olmadığı” görüşü sorulur.[61]

Söke Kaza Meclisi, gerekli çalışmayı yaparak ilgili fabrikanın mevkiye ve halka zararı olmayacağının anlaşıldığını merkeze bildirir. Söke Kaza Meclisi’nin görüşü alındıktan sonra Hariciye Nezareti’nin (Dışişleri Bakanlığı’nın) konuyla ilgili görüşü sorulur.[62] Merkezle valilik arasındaki yazışmalardan sonra (fabrika kurmak isteyen şahıs vefat ettiği için fabrikayı bir yakını kurmak ister ve) Ticaret Nezareti’ne bir başvuru yapar. Ticaret Nezareti gerekli iznin verilmesi için dilekçe üzerine not düşerek konuyu Nafia Meclisi’ne havale eder.

Nafia Meclisi, Ticaret Nezareti’nden gelen yazıyı inceler ve bir takım kararlar alarak konuyla ilgili görüşlerini bildirir.[63]

Daha önceki yazışmalardan Aydın valisi ve kaza meclisinden gelen yazılar üzerinde durularak bu işin yapılmasında devletin menfaatinin olacağının anlaşıldığı belirtilir.

Fabrikayı kurmak isteyen Osmanlı vatandaşının bu işi yapabilecek düzeyde olduğunun anlaşıldığı, dolayısıyla gerekli iznin verilebileceği söylenir. Ancak izin, gerekli resim ve harçların ödenmesi, eğer meyan balı ihraç edilecekse, ihracat için gerekli vergilerin ödenmesi, bölge halkının tarlalarına zarar verilmemesi, daha önce bu işle uğraşanlara dokunulmaması, hazineye yıllık 3000 kuruş ödenmesi ve bu fabrikada istihdam olunacak amelenin Osmanlı vatandaşı olması şartlarıyla uygun görülür. Nafia Meclisi’nden de izin çıktıktan sonra yazı, Meclis-i Vâlâ’ya karar için takdim edilir.[64]

Meclis-i Vâlâ tüm yazışmaları inceler ve bir karara varır…

Meclis-i Vâlâ, meyan balı ilaç yapımında kullanıldığı için Mekteb-i Tıbbiye Nazırı (Tıp Fakültesi Yöneticisi) ile bir yazışma yapar ve yapılacak olan fabrikadaki ürünlerin tıp açısından bir sakıncası olup olmadığını sorar. Tıbbiye Meclis’i konuyu görüşmüş ve meyan balı ilaç yapımı için kullanıldığından zararlı bir şey olmadığını belirtmiştir. Yine Tıbbiye Meclisi meyan balının halk arasında alım, satım, imalat ve kullanımında tıbben bir sakınca olmadığını, ancak içine başka bir şey karıştırılmadan halis olarak imal edilmesinin şart koşulmasını istemiştir.

Tıbbiye Meclisi kurulacak olan fabrikanın imalatından olduğu belli olması için bu fabrikaya mahsus bir “damga” yapılmasının ve üretilecek kapların üzerine bu damganın basılmasının eklenmesini şartlara ilave ederek Meclis-i Vâlâ’ya görüşünü bildirmiştir.

Bunun üzerine Meclis-i Vâlâ Tıbbıye Meclisi’nden alınan kararları da uygulanacak şartlar listesine ekleyerek olumlu görüşle konuyu sadrazama sunar. Sadrazam bir üst yazıyla konuyu Padişah oluruna arz eder.[65] Padişah da ruhsat verilmesini uygun bulur.[66]

Işte böyle titizlik ve mükemmelikte işleyen bir ruhsat alma süreci.

* Meyan; Aydın’da oldukça bol yetişen bir bitkidir. Eczacılıkta öksürük kesici, idrar söktürücü ve ilaçları tatlandırıcı plak olarak kullanılmaktadır.

***

** II. Abdülhamid dönemindeki gelişmeler (Mustafa Armağan’dan naklen) **

BayezidŞişli metrosu taslağı

***

II. ABDÜLHAMID’IN projecilik yönü, siyasi dehasının gölgesinde kalmıştır ama günümüze gönderdiği mesajlar bakımından ihmal edilmemesi, hatta örnek alınması gereken özelliklerinin başında gelir.

Mesela II. Abdülhamid Han’ın 20. yüzyılın başlarında Istanbul’da Halic’e, dahası Boğaziçi’ne birer köprü yaptırmayı düşündüğünü ve dahi bunun için de çeşitli projeler hazırlattığını biliyor muydunuz? Fernidan Arnoden adlı Fransız mimarın 1900 tarihinde bir, Boğaziçi Demiryolu Kumpanyası’nın iki Boğaz köprüsü projesi, gerçekleştirilememiş olsa da, en azından belgeleri, çizimleri, resimleri elimizde bulunmakta ve o devirde Istanbul’un geleceğini öngören yoğun altyapı çalışmalarına girildiğinin işaretlerini almaktayız. Ancak Boğaziçi’ne bir köprü yapılması için 73 yıl daha sabretmesi gerekecektir Dersaadet’in.[67]

Gerçekleşemeyen ama projesi çizdirilen, fizibilitesi çıkartılan ve ihalesi yapılarak inşasına başlanan projelerden birisi de Yemen Demiryolu’dur. Raporu 1898’de o zamanlar Yemen Valisi olan (sonradan Sadrazam) Hüseyin Hilmi Paşa vermiş ve 1913 yılında inşasına başlanmıştır. Ancak Italyan kuvvetlerinin Yemen’deki Cibana limanını topa tutmasıyla çalışmalar durmuş ve proje iptal edilmiştir.[68]

Büyük ölçüde gerçekleşen projelerden birisi ise Hicaz Demiryolu’dur. Bu proje Almanların finanse edip Haydarpaşa-Ankara arasında gerçekleştirdikleri Bağdat Demiryolu’nun tersine, finansmanıyla, inşaatıyla, tasarımıyla, Islam âleminden toplanan ianeleriyle tamamen yerli bir girişimin eseri olup Avrupa kamuoyuna, ‘Öldü, ölüyor derken yoksa Hasta Adam diriliyor mu?’ sorusunu ciddi ciddi sordurmuş görünüyor.[69]

Nitekim Ingiliz yazar R. Tourret, bu projeyi, “dünyada belki de borçsuz, faiz ödemesi olmayan ve tamamlandığında kâra geçmiş tek demiryolu” olarak selamlamaktaydı. Bu yüzden bazı araştırmacılar, “Abdülhamid döneminin bu yoğun altyapı yatırımları olmasaydı Türkiye, Konya gibi büyükçe bir bölgeden ibaret kalacaktı” yargısını vermekten çekinmeyeceklerdir.[70]

Telefon ise Avrupa’da kullanılmaya başlandığı tarihten (1876) sadece 5 yıl sonra, yani 1881’de Istanbul’a getirilmiş ve sınırlı da olsa istifadeye sunulmuştur. Telgraf hatları döşenmesine onun zamanında hız verilmiş, hatta bu hatların her birinde meteorolojik gözlemler yapılması için talimat verilmiştir. Böylece telgraf hatlarının yaygınlaşmasıyla birlikte, hatların ulaştığı noktalardaki hava durumunun merkeze bildirilmesi imkân dahiline girmekte, böylece bu çabalar çağdaş ‘hava durumu’ raporlarımızın başlangıcını oluşturmaktadır.[71]

1879’dan sonra, yani ikinci Abdülhamid Han döneminde halkın katılımıyla 5 bin kilometre yol yapıldı. Nitekim “Gidemediğin yer senin değildir” sözünün patent hakkını elinde bulunduran Halil Rifat Paşa da Abdülhamid’in acar valilerinden biriydi ve Sivas Valiliği sırasında mesaisinin mühim bir kısmını yol yapım çalışmalarına teksif etmişti. Bir başka deyişle, Kuzey ve Doğu Anadolu’yu birbirine bağlayan bugünkü yollarda onun hatırı sayılır bir emeği vardır.[72]

Hamidiye Boğaz Köprüsü Projesi

***

Gümüşhane-Bayburt-Erzurum-Doğubeyazıt-Iran kara yolu (1879) haricinde 12 bin kilometrelik bir güzergâha sahip Samsun-Bağdat şosesi 1895 yılına kadar tamamlanmıştı. Açılan yollar Samsun’a göçü başlatmış ve bu şirin Karadeniz şehrimiz inkişafını Abdülhamid devrine borçlanmıştı.[73]

Bursa, büsbütün böyleydi. Hem şehir içi, hem de şehirler arası yollar sonucunda Bursa, yeniden bölgenin önemli bir kara yolu kavşağı haline gelmişti.

Ancak sonraki yıllarda, yaptırdığı yollara dikilen kitabelerden onun ismini silen zavallılara da rastlanmıştır.[74] Bu da elbette görkemli “Abdülhamid gerçeği”nin örtme çabasının zavallı bir tezahürü olarak tarihe geçecektir.


Bursa Türk-Islam Eserleri Müzesi’nde bulunan ve üzerinden Sultan Abdülhamid’in isminin kazındığı Mihaliç Caddesi’ne ait mermer kitabe. Silinen kısım, manzumenin ilk satırıdır. (Fotoğraf: Mehmet Gülgönül)

***

Abdülhamid’in özelliklerinden birisi olarak şunu da zikretmek gerekir ki, cami yaptırdığı her köye bir mekteb-i iptidai, yani ilkokul yaptırmışta.[75]

Abdülhamid döneminde Bursa’da öğretmen yetiştirmek üzere açılan Hamidiye Medrese-i Muallimîn’i (Kitabın yazarı, o zamanlar adı Çelebi Mehmet Ortaokulu olan bu kurumda orta öğrenimini tamamlamıştır. Belki de Sultan Abdülhamid’e duyduğu ilgi ve sevgi, onun açtığı bir okulda okuduğundandır.)

***

Abdülhamid devrinde yılda ortalama 400 yeni ilkokul açılmıştır ki, bu, gerçekten de o zamana göre bir rekordur.[76]

Bugün Deniz Harp Okulu’nun temeli olan Deniz Mühendislik Okulu,

GATA’nın atası olan Askeri Tıp Okulu,

Harp Okulları’nın temeli olan Mekteb-i Harbiyeler,

Askeri Baytar Okulu,

Kurmay Okulu,

sonradan adı Siyasal Bilgiler Fakültesi olan Mekteb-i Mülkiye,

bugünkü Istanbul Üniversitesi tıp fakültelerinin çekirdeği olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye Abdülhamid dö-neminde geliştirilen ve bugünkü modern kimliklerine ulaşan eğitim kurumları olarak karşımıza çıkmaktadır. Tabii bir de bu dönemde tasarlanıp açılan yüksek okullardan bahsetmeliyiz.

Bunlar arasında Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin temelini teşkil eden ve Mecelle müellifi Cevdet Paşa’nın nutkuyla açılan Mekteb-i Hukuk (1880),

şimdi Ankara’ya taşınmış olan Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi (1887),

öğretmen okulları (Darülmuallimînler),

sonraları adı Yüksek Mühendis Mektebi olan Hendese-i Mülkiye Mektebi,

Osmanlı ve Cumhuriyet sanatkârlarının çoğunun bünyesinde yetiştiği Sanayi-i Nefise Mektebi (1882; bugünkü Güzel Sanatlar Fakültesi’nin başlangıcıdır),

yakın zamanlara kadar varlığını koruyan Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi’nin çekirdeği olan Hamidiye Ticaret Mektebi (1884),

Arap ve Kürt aşiretlerinin çocuklarını okutmak ve Osmanlılık fikriyatını bedevi kabilelere yaymak için düşünülen ve dahice bir fikir olduğu kabul edilen Aşiret Mektebi (1892),

Bursa’da Ipekböcekçiliği Enstitüsü’nün temeli olan Harir Darütta’limi ve Harir Darüttahsili mektepleri (1886-1889),

Bağcılık ve Aşıcılık Okulu,

Orman ve Madencilik Okulu,

Polis Okulu ve Uygulama Okulu gibi son derece zengin bir okul zinciri kurulmuş, 20. yüzyıla girilirken bu okullardan yetişenler Türkiye’de Cumhuriyet’i, diğer bölgelerde ise Osmanlı’dan kopan diğer devletleri kurmuşlardır.

Tabii bu okul zincirine 1898 yılında Ankara’da Numune Çiftliği’nin içinde açılan bir Çoban Mektebi’ni de eklememiz gerekir. Anlayacağınız, çobanların dahi okullu olmasının arzulandığı bir dönemdir Sultan II. Abdülhamid’in iktidar yılları.[77]

GATA’ya dair yazdıklarımızı GATA’nın Resmi Web sitesinden teyid edebilirsiniz: http://www.gata.edu.tr/anamenu/anamenu/gata-tarihcesi-53.asp

***

Büyük Sancağın Gölgesinde adlı kitabından tanıdığımız Kienitz’e göre, Osmanlı saat kuleleri daha Kanuni Sultan Süleyman döneminde, yani 16. asırda yapılmaya başlanmıştır.[78]

1577 yılında yaptırılan Banyaluka Ferhatpaşa Cami-i saat kulesi ve Üsküp saat kulesi, ilk örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin varlığından söz ettiği ve halen ayakta olan Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey saat kulesi (sayfa 296) ile Travnik’deki 2 saat kulesi[79] çarpıcı örnekler olarak karşımıza çıkar. Bir de 1602 yılında Şumnu’da (bugün Bulgaristan sınırları içinde kalmıştır) bir caminin yanında saat kulesi yapıldığını bize yine Evliyamız haber vermektedir.

Evliya Çelebi 1660-1661 tarihlerinde geldiği Üsküp’deki bu ilginç saat kulesinden şöyle söz etmektedir:

Yukarı kale önünde Hünkâr Camii yanında minare gibi bir saat kulesi var. Saat çanının sesi bir konak yerden duyulur. Sesi o kadar kuvvetlidir. Kulesi de görülecek bir şeydir.[80]

Abdülhamid tahta çıkışının, yani cülusunun 25. sene-i devriyesinde (1901) valilere, vilayetlerine birer saat kulesi yaptırmalarını ferman eylemiştir. Ancak bu tarihten kısa bir süre önce yine Sultan Abdülhamid’in isteği üzerine Istanbul’da Yıldız (1890) ve Dolmabahçe (1894) saat kuleleri yükselmeye başlamıştır bile.

Bu saat kuleleri Çorum’dan Amasya’ya, Balıkesir’den Çankırı’ya, Kütahya’dan Adana’ya, Ladik’ten Izmir’e, Niğde’den Gerede’ye, Safranbolu’dan Aydın’a, Gümüşhacıköy’den Bursa’ya, Göynük’den Ankara’ya, Merzifon’dan Bilecik’e, Sungurlu’dan Tokat’a, Vezirköprü’den Yozgat’a, Edirne’den Çanakkale’ye kadar Anadolu’nun belli başlı yerleşim merkezlerinde şehirlerin ayrılmaz parçaları olarak yerlerini almışlardır.[81]

II. Sultan Abdülhamid, küçük yaşta ölen kızı Hatice Sultan adına “Hamidiye” çocuk hastanesini yaptırmıştı. Resim 1899 yılında tamamlanan hastaneyi gösteriyor (Bugünkü Şişli Etfal Hastanesi).

Sultan II. Abdülhamid’in yaptırdığı “Hamidiye” Çocuk Hastanesi (Bugünkü Şişli Etfal Hastanesi)

Hastanenin Resmi Web sitesinden teyid edebilirsiniz: http://www.sislietfal.gov.tr/index.php?b=sayfa&id=1

***

** Şimdi sözü Prof. Dr. Ekmeleddin Ihsanoğlu’na bırakıyoruz… **

Osmanlıların, geleneksel Islamiyet’in yasaklarından kaynaklanan bir toplum psikolojisiyle yeniliklere karşı koymuş olduklarına dair sık sık ileri sürülen görüşlerin aksine[*], Osmanlı endüstrisinin gerilemesinde en önemli faktörlerin “ekonomik” faktörler olduğuna inanıyorum.

Aşağıda belirteceğimiz üç sahadaki gelişmeyi sürekli destekleyen müşterek faktör malzeme ve insan gücü tedariki olmuştur:

I. Askeri alandaki yenilikler, II. Madencilik, III. Saat yapımı ve diğer işlerde mekanik hareketlerin uygulanması. Endüstri için gerekli olan malzemenin ikmali iki ana kısıtlamadan etkilenmiştir:

Insanlar tarafından sunî olarak uygulanan ambargo, merkantirist ekonomi ve ticaret politikaları ve diğer kısıtlamalar ve jeolojik çevre ve diğer tabii sebeplerden ortaya çıkan kısıtlamalardır. Osmanlılar bu iki kısıtlamanın ekonomilerine aynı zamanda tesir etmesiyle başa çıkamadılar. Insan gücü eksikliğinin tesirleri kısa vadeliydi ve Osmanlıların yayılmasının sonu olan 1606’dan sonra dahi pek çok alternatif kaynaklar mevcuttu. Onun için biz dikkatimizi, Osmanlı teknolojik ve endüstriyel gelişmesini tayin eden bir faktör olarak, hammadde eksikliklerinin ekonomik tesirleri üzerinde toplayacağız.

[*] Bu çok tekrarlanan müşahadeler, Osmanlı Imparatorluğu topraklarını kendi hristiyan bağnazlıklarından doğan çarpıklıklardan ıstırap çeken ilk Avrupalı seyyahların raporlarında yer alır.

I. Askeri alandaki yenilikler

Bu sahadaki incelememizde belirlenecek en kritik nokta, Osmanlıların Batıdaki değişikliklere ayak uydurmakta güçlük çekmeye ne zaman başladıklarıdır. Avrupa’da askerî ilimler sahasındaki teknolojik devrim 1550-1650 arasındaki yüz yıllık devirde olmuştur ve Osmanlılar bu devrimin ilk sarsıntısını muvaffakiyetle atlatmışlardır.

Gerek “wagenburg” veya “tabur” askeri düzenini benimsedikleri geçmiş yüzyıllarda, gerek ağır topları çok avantajlı şekilde kullanıp geliştirdikleri 15. ve 16. asırlarda olduğu gibi, 1550 ve 1650 yılları arasında da tüfekle teçhiz edilmiş piyade birliklerini Avrupa’da olduğu gibi başarı ile kullanmışlardır. Gerçekten de Marsigli[82] dahil birçok çağdaş Avrupalı gözlemci tarafından kaydedildiği gibi, 17. asırda Osmanlılar yeni silahlar, mermi gibi mühimmatı kullanmayı çabuk öğrenmişler ve inceliklerini benimseyerek bunları geliştirmişlerdir. 1680 Avusturya harplerinde Türk askerleri tarafından kullanılan tüfeklerin, Avusturya ordusundaki tüfeklerle aynı kalitede hatta bazı yönlerden, mesela atış menzilindeki tesiri bakımından daha üstün oldukları görülmüştür.[83]

Osmanlı deniz ve askerî gücünün azalmaya başladığı tarihin tespitinde Tietze’nin[84] verdiği tarihler, en kabul edilebilir tarihlerdir. 1645 ve 1669 tarihleri arasında Venedik’le Girit adası sebebiyle yapılan uzun harpte Osmanlı kuvvetleri eşit savaşmış ve neticede berabere kalmışlardı. Viyana’nın 1683’deki ikinci kuşatmasında, Türk kara kuvvetlerinin şansının döndüğü daha da aşikârdı. Bu gerilemenin, Avrupa’daki teknoloji devriminin başlamasından sonra, yüzyıl gecikmeyle ortaya çıkmasının sebeplerini, Türklerin uyguladıkları taktiklerin zayıflığında veya yeniliklere karşı psikolojik engellerde değil, Imparatorluğu tesiri altına alan “malzeme tedarikindeki değişiklikte” aramak gerekir.

Vermor Parry’nin, Osmanlıların temel mühimmat ve harp malzemesi bakımından kendilerine yeterli oldukları fikri genel olarak doğrudur[85] fakat 1520 ve 1807 seneleri arasında malzeme tedarikinde mühim bir değişiklik olmadığı şeklindeki iddiası pek kolay kabul edilemez.[86] Bizzat Parry tarafından verilen, Osmanlıların mühimmat ve en iyi kalite kalay ile barut temininde Avrupa’ya bağımlı olduklarına dair deliller[87] yanında, bir de Türk kaynaklarından aldığımız delillere bakalım. Naima, 1630 (H. 1040)’daki Bağdat kuşatmasında kötü kalite baruttan dolayı, topların falya deliklerinde açılan yumruk kadar yarıklardan bahseder.[88]

Hüseyin Hezarfen 1660 (H.1070) yılında Girit harbi sırasında donanmaya yollanan malzemenin arasında bulunan ve Mısır barutun çok harafsız (terbiyesiz) olduğunu ve mermileri uzağa atmak şöyle dursun ağır topları mahvettiğini anlatır.[89] Osmanlılar barut temininde kendi kaynakları yanında, Ingiltere ve Hollanda ile alış-veriş yollarının açık olmasına da bağımlıydılar. Daha önceleri Papa’nın ve Avusturya Imparatoru’nun Türkiye ile yapılan harp malzemeleri alış-verişinin kısıtlanması hakkındaki isteklerine aldırmayan bu memleketlerin açık pazar politikaları, 17. asrın sonunda dinî inançlardan dolayı değil, millî ekonomik politikasından dolayı daha az serbest hale gelmiştir. Avrupa’da merkantilist politikanın dönüm noktası olarak şu iki tarihten birini alabiliriz; 1664’de Fransız Doğu Hindistan Şirketinin (French East India Company) kuruluşu veya 1688’deki ingiltere’deki anayasa devrimi.

Bunlar, 1669’da Osmanlı deniz kuvvetlerinin ve 1683’de kara kuvvetlerinin çökmeye başlama tarihlerine yakın tarihlerdir. Böylece, Osmanlıların harp kabiliyetinin azalması, geri teknolojinin ya da zayıf taktiklerin değil, “malzeme teminindeki sıkıntının” sebep olduğu tezi kuvvetleniyor. Bu tezin açıklanması için araştırılması gereken konu 1660 ve 1700 yılları arasındaki Levant ticaretinde meydana gelen değişikliklerdir.

II. Madencilik

Osmanlılar maden teknolojisinin, Agricola’nın De Re Metallica’da (1557) anlattığı gelişme durumundan haberdardır. 1580 yıllarına doğru Trakya’da Sidrekapısı’ndaki (Siderokastron) belli başlı Osmanlı madenlerinden birini gezen seyyah ve coğrafyacı Mehmed Aşık’ın ayrıntılı bir tarifinden, Osmanlılar’ın Batılılarla aynı teknikleri uyguladıklarını anlıyoruz. Aşık Çelebinin tarifine göre[90], Sidrekapısı’ndaki maden kuyusu ancak 115-155 metre (150-200 zira) derinliğe inmekteydi. Bu Orta Avrupa’daki maden ocaklarının ortalama derinliğinin yarısı kadardı.[91]

Bununla beraber, çarkla dönen kovalarla ve ilave el pompalarıyla su boşaltma metodları, drenaj için toprak sathında yeraltı sularına paralel olarak açılan hava deliklerine bağlı mekanik olarak çalışan çarklar ile havalandırma sistemi, hepsi Agricola tarafından detaylı olarak tarif edilen metodlara çok benzemekteydi.

Maden cevherinin eritilmesine gelince, Aşık Çelebi, genellikle galen ve diğer kurşun sülfür çeşitlerinin tasfiyesi için, maden ocaklarında kullanılan fırınların körüklerini çalıştıran su çarklarının (ziraatte kullanılan eski Iran su çarklarından ayırdetmek için) frenk çarkı olduklarını özellikle belirtmiştir. Sırbistan’daki Osmanlı gümüş madenleri baştan beri Saxon maden kanunlarına uygun olarak işletilmekle ve buna uygun hukukî ve teknik terminoloji kullanılmakla kalmamış, madenler çoğu zaman, Devlet tarafından istihdam edilen ve madenlerin kârından bir hisse alan Sakson madencilik uzmanlarının nezareti altında işletilmişlerdir.

Bu tedbir, maden işçilerinin üretimi yüksek tutmalarını teşvik mahiyetindeydi; gerçekten de, 1640’lara kadar Osmanlı Rumelisindeki gümüş madenlerinde çıkartılan maden miktarı sabit kalmıştır[92]. Bu tarihten sonra Sidrekapısı gibi daha önceleri önem taşıyan madenlerin vergi kıymetlerinin azalması, üretimde bir düşüş olduğuna işaret eder. Bu düşüş ise, daha ziyade erişilebilen maden damarlarının tükenmesi gibi tabii sebeplere dayanır[93]. Böylece, hayatî önem taşıyan cephane için lüzumlu kurşunun temininde 1680’lerdeki Osmanlı askerî krizi esnasında gittikçe artan sıkıntıyı açıklamak mümkündür. Bu tabii kıtlığa bir de suni olarak tatbik edilen ambargoları ve merkantilist politikaları ilave edersek, toplam tesirin önemi artar. Ticaretin tesirini saymazsak, yalnız malzeme kaynaklarının azalmasına bakarak bile, Osmanlıların mühimmat konusunda kendi kendine yeterliliğinin ondokuzuncu asrın başlarına kadar değişmediğini öne süren tabloyu bir dereceye kadar yeniden çizmeliyiz.

III. Saat yapımı ve diğer işlerde mekanik hareketlerin uygulanması

Osmanlılardaki yaratma gücü eksikliğinin ekonomik gerilemenin en büyük sebeplerinden biri olduğu tezine dönecek olursak, mekanik hareketler ve saat yapımı bakımından çok ilgi çekici bir durum ortaya çıkar. Müslümanlar eski Yunanlı mühendislerin unutulan başarılarını Ortaçağ Avrupa’sına yeniden tanıtmalarına ve saat tayininde öncü olmalarına rağmen, 1300’lerde mekanik saatlerin imalatının başlamasıyla, Avrupalılar bu endüstride öne geçmeye başlamışlardı.[94]

Bu, Osmanlıların icatlara ilgi duymadıkları anlamına gelmez. Mühendis, zanaatkâr ve yapı mütehassıslarının Osmanlı Imparatorluğu ile Rönesans Italya’sı arasında devamlı gidiş-gelişlerini inceleyen Franz Babinger ve diğerleri, muhacir ya da müşavir konumundaki bu kalifiye zanaatkârlar sayesinde Osmanlıların, devrin en yeni gelişmelerinin çoğunu izleyebildiklerini göstermişlerdir.[95] Fakat Osmanlıların katkılarının yalnız taklitlerden ya da hazır, geliştirilmiş tekniklerin benimsenmesinden ibaret kalmadığı, Takiyüddin (1525-1585) gibi rasatçıların çalışmalarından anlaşılmaktadır.

Otto Kurz tarafından yapılan yeni bir çalışmaya göre, Takiyüddin ağırlık ve zemberekle çalışan saatler hakkında 1550’lerde yazdığı ilmî makale onaltıncı asır Avrupasında bu konu hakkında yegâne makaledir.[96] Bu teknolojinin saat yapımındaki pratik uygulaması, Istanbul’un Galata semtinde 1630-1700 tarihleri arasında gelişen bir saatçi loncası tarafından gerçekleştirilmiştir. Kurz, bu saatçilerin ürünlerinin, bu sanatı öğrendikleri Isviçreli ve Ingiliz ustalarınınki kadar iyi olduğuna işaret eder.[97]

Galata’daki saatçiler loncasının çöküş tarihinin onyedinci asrın son birkaç onyılına rastlaması ise, askerî alandaki problemlere yol açan malzeme kısıtlamalarının bu sahada da etkili olduğunu gösterir. Bu tarihlerde Isviçreli ve Ingiliz saat yapımcıları, Türklerin saatlere olan ilgilerini farkederek, özellikle Türk pazarı için saatler imal etmeğe başladılar. Ayrıca, 17. asır süresinde yerli imalatçılara komple saat mekanizması ve parçalar satan Avrupa devletleri, bu tarihlerden sonra merkantilist politika yüzünden bunları temin etmekten kaçındılar. Yüzyılın başlarında saat tekniğinde pandüllü saatler ve zemberekli kol saatleri gibi ilerlemelerin olduğu inkâr edilemez[98], fakat Takiyüddin örneğinin isbat ettiği gibi bu değişikliklerin Galata’daki atölyelerde tatbik edilmesi için hiç bir önemli sebep yoktu. Ancak merkantilist zihniyet, bitmiş ürünün ihracını öngörüyor ve yeni teknolojinin kontrolsüz olarak yayılmasını istemiyordu.

Netice olarak bu makalede anlatmak istediğim, tarihinin en erken dönemlerinden beri Osmanlı toplumunun esas yapısı itibariyle yeni fikirleri benimsemeye, tatbik etmeye ve yabancı teknolojiyi mükemmelleştirmeye hevesli açık bir toplum olduğu, fakat ekonomik ve teknolojik alış-veriş ve temas yollarının onyedinci asrın sonlarına doğru tedricî olarak kapandığıdır. Bu kapanma kısmen, ekonomik gelişmenin devamlılığı için gerekli minerallerin, kereste ve diğer maddelerin tabii kaynaklarının gittikçe azalmasından doğmuştur. Fakat kaynaklardaki bu eksilmenin tesirleri, Imparatorluğunun Kuzey Atlantik ekonomileri tarafından kasti olarak dışlanmasıyla daha da artmıştır. Immanuel Wallerstein’e göre, bu bağımlı hale getirme ve tedricî olarak sistemle bütünleştirme sürecinin başlangıcı, onaltıncı asrın sonlarına dayanmaktadır.[99]

** Diğer Fotoğraflar ve Belgeler **

1600 – 1630’larda Tersane-i Amire’nin rekonstrüksiyonu

***

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız

Tersanenin 19. Yüzyıl ortalarındaki durumunun rekonstrüksiyonu

***

1827 Osmanlı’da Dikimhane-i Amire

***

1860 civarında Osmanlı’da Seraskerlik Ana Binası bugün Üniversitenin ana binası olarak kullanılmaktadır

***

Cennet Mekan Sultan II. Abdülhamid döneminde denizaltılar

***

Sultan II. Abdülhamid’in Tüp Geçit Projesi (Tünel-i Bahri)

***

Sultan II. Abdülhamid’in Tüp Geçit Projesi (Tünel-i Bahri)

***

Sultan II. Abdülhamid’in Haliç Köprüsü Taslağı

***

Sultan II. Abdülhamid döneminde Hamidiye Suları Pompa Tesisi

***

Adana pamuk ziraatinin arttırılması maksadıyla teşekkül edip merkezi Mersin’de bulunan Deutsche Levantinische Baumwoll-Gesellschaft namındaki Alman şirketinin hiçbir menfaat gözetmeksizin ziraatçilere dağıtmak üzere getireceği Amerikan ve Türkistan pamuk tohumlarının gümrüklerden vergisiz geçirilmesine müsaade edilmesi hakkındaki belge.

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA),  DH. MKT. 1231/9, 1/M/1326 (Hicri), (Miladi 4 Şubat 1908)

***

Bağdat demiryolunun Almanlar tarafından inşasının kabulüne dair belge.

 Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Y. PRK. BŞK. 24/36, 28/R/1309 (Hicri), (Miladi 1. Aralık 1891)

***

Bağdat demiryolunun Helif’e kadar uzatılması mukavelesinin imzalanmasından dolayı Alman imparatorunun padişaha teşekkür ve iyi niyet temennileri hakkındaki belge.

 Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Y.PRK. NHM. 10/68, 4/Ca/1326 (Hicri), (Miladi 04 Haziran 1908).

***

Osmanlı’da Askeri Üniforma Fabrikası’ndan bir görünüm

***

Osmanlı’da Askeri Üniforma Fabrikası’ndan bir görünüm

***

Osmanlı Beykoz Akbaba demiryolundan kalan ray parçası

***

Osmanlı dönemi Imar planı (Beykoz)

***

Davud Paşa Hayvan Hastanesi

***

Osmanlı’da Zeytinburnu Demir Fabrikası

***

Osmanlı Arşivlerinde Zeytinburnu Demir Fabrikası’na ilave olarak Sirkeci Iskelesi yakınında ekbina yapılması hakkında bir irade

Kaynak: İ.Dh, Dos. No:334, Göm. No:21909, 08 R 1272.

***

Harbiye Askeri Müzesi’nde bulunan Zeytinburnu Demir Fabrikası İmali İlk Seri Atışlı Sahra Topu

***

Bağdat ve Musul petrolleri hakkında Graskof’un hazırlamış olduğu rapor 1

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), HH. THR. 239/60, 18/Ra/1318 (Hicri), (Miladi 15 Temmuz 1900), Lef 1

***

Bağdat ve Musul petrolleri hakkında Graskof’un hazırlamış olduğu rapor 2

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), HH. THR. 239/60, 18/Ra/1318 (Hicri), (Miladi 15 Temmuz 1900), Lef 2

***

Bağdat ve Musul petrolleri hakkında Graskof’un hazırlamış olduğu rapor 3

Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), HH. THR. 239/60, 18/Ra/1318 (Hicri), (Miladi 15 Temmuz 1900), Lef 3

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası Marangozluk atölyesi

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Demirhane Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Kuzey bölümü çalışma tezgahları

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Metal İşleme Atölyesi

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Montaj Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Namlu Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Tetik İşleme Bölümü

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nın Torna Makinaları

***

Osmanlı’da Tophane Top ve Silah Fabrikası’nda Tamamlanmış Toplar

***

Osmanlı Kibritleri Anonim Şirketi’nden bir görünüm

***

Osmanlı Yalı Köşkü Makina Fabrikası’nın Vaziyet Planı

***

NOT: Bazı resimler osmanlidonemi.blogcu.com’dan alıntılanmıştır. Yöneticisine teşekkür ederiz.

Benzer bir konumuz için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/10/14/sultan-ikinci-abdulhamid-han-doneminde-yapilan-bazi-eserler/

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] Deutsche Levantezeitung 2 (1912) ve Yurt Ansiklopedisi (Istanbul 1983) 3945.

[2] Sümerbank Aylık Endüstri ve Kültür Dergisi (Istanbul), cild 1, no: 1 (Temmuz, 1961), sayfa 24.

[3] Ömer Alageyik, Türkiye’de mensucat sanayinin tarihçesi, Istanbul Sanayi Odası Dergisi 2, 1967, sayı 16, sayfa 9.

[4] Z.Y. Hershlag, Turkey, The Challenge of Growth, Leiden 1968, sayfa 91; Yazarın Türkiye’de mülâkat sureti ile elde ettiği bilgiler, Şubat 1967’den Mart 1968’e kadardır.

[5] Reichsamt des Inneren, Berichte über Handel und Industrie (BHI) 7 (1904) Heft 4, sayfa 320 ve devamı, ve Deutsche Levantezeitung 2, 1912, 9.

Ayrıca bakınız; Yurt Ansiklopedisi, Istanbul 1983, 3941.

[6] Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, Istanbul 1938, sayfa 80.

[7] Şevket  Pamuk, Osmanlı-Türkiye Iktisat Tarihi 1500-1914, Iletişim Yayınları, 2005, Istanbul, sayfa 72-74.

Ayrıca Halil Inalcık, Ticaret Editörler; Halil Inalcık ve Donald Quataert, Osmanlı Imparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi cild 1, sayfa 1300-1600 Çev: Halil Berktay, Eren Yayıncılık, Istanbul, 2004, sayfa 47-53.

[8] Rhoads Murphey; Osmanlılar’ın Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları: Efrenci Teknisyenlerinin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar, Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, 1992, sayfa 7, 8.

[9] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, cild 6, sayfa 572.

[10] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 1290, sene 1142 Safer.

[11] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, cild 6, sayfa 498, 499.

[12] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 183, sene 1174.

[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 199.

[14] 1698’de Iran şahına gönderilen hediyeler dolayisiyle (Nâme defteri 5, sayfa 308).

[15] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, cild 6, sayfa 502.

[16] Wolfgang Müler-Wiener; XV.-XIX. Yüzyıllar Arasında Istanbul’da Imalathane ve Fabrikalar, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar, Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, Istanbul, 1992, sayfa 54-73.

[17] Rhoads Murphey; Osmanlılar’ın Batı Teknolojisini Benimsemedeki Tutumları: Efrenci Teknisyenlerinin Sivil ve Askeri Uygulamalardaki Rolü, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar, Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, 1992, sayfa 9-17.

Ayrıca Ahmet Tabakoğlu, Türk Iktisat Tarihi, Dergah Yayınları, Istanbul, 1986, sayfa 431, 440.

[18] Vasaf Tarihi, cild 1, sayfa 164.

[19] Tevfik Güran, Tanzimat Döneminde Devlet Fabrikaları, 150.yılında Tanzimat, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi Sayı: 142, Yayını Hazrlıyan; Hakkı Dursun Yıldız, Ankara, 1992, sayfa 235, 236.

[20] A. Gündüz Ökçün, XIX. Yüzyılın Ikinci Yarısında Imalat Sanayi Alanında Verilen Ruhsat ve Imtiyazların Ana Çizgileri, SBFD, cild 27, No:1, Mart 1972, sayfa 157-167.

Ayrıca bakınız; Vedat Eldem, Osmanlı Imparatorluğu’nun Iktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, VII. Dizi, Sayı: 96, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1994, sayfa 59.

[21] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Ticaret (I. MT), Nr: 2, M-1, sayfa 1, Yıl: 1314 (1898).

[22] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Ticaret (I. MT), Nr: 2, M-2, sayfa 1, Yıl: 1314 (1898).

Ayrıca bakınız; Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Ticaret (I. MT), Nr: 3, sayfa 1, Yıl: 1318 (1904).

Ve; Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 69, Yıl: 1261 (1845).

[23] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Dahiliye (I.DH), Nr:23534-4, yıl:1281 (1864), “….Saltanat-ı Seniyye’nin bu missüllü fabrikalar hakkında mevzû olan Nizâmat-ı Hâliye ve müstakbelesine teb’id kılınmak şeraitinin derci ve bir gûne imtiyaz ve inhisar iddia olunmamak şartının dahi ilavesi ile bir fabrika inşasına ruhsatı hâvi….”.

[24] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Dahiliye (I.DH), Nr: 23561-3, Yıl: 1281 (1864),  “….  Kendüsüne teb’a-i devlet-i aliyye mu’âmelesi olunmak ve bir gûne zarar ve ziyân ve imtiyâz ve inhisâr iddia kılınmamak şartlarının dahi Meclis-i Mu’abirim ta’yin etdiği şerâ’ite ilâvesiyle ruhsatı hâvi….”.

[25] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 23530, sayfa 2, Yıl: 1280 (1863), “…. ve bir gûne imtiyâz ve inhisâr iddi’asına selâhiyeti olmayacağının dahi ilavesiyle ….”.

[26] Sefer Şener, Osmanlı Sanayileşme Süreci ve bu Süreçte Özel Girişimin Rolü, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi cild 9, sayı 3, 2007, sayfa 83, 84.

[27] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, cild 6, Ankara, 1951, sayfa 241.

[28] James E. Dekay, Sketches of Turkey in 1881 and 1832, New York 1833, sayfa 118-124.

[29] Julia Pardoe, The City of the Sultan, cild 3, Londra 1838, sayfa 177-184.

Ayrıca bakınız; Sümerbank Aylık Endüstri ve Kültür Dergisi, Istanbul Temmuz, 1961, cild 1, no. 1, sayfa 24.

[30] Ami Boue, La Turquie d’Europe, cild 3, Paris 1840, sayfa 100-102.

Ayrıca bakınız; Odalar Birliği, Türkiye’de Pamuk Ipliği ve Pamuklu Dokuma Mensucat Sanayii, Ankara 1958, sayfa 4-9.

[31] John Reed, Turkey and the Turks, Londra 1840, sayfa 272-276.

[32] Charles MacFarlane, her ne kadar Osmanlıların sanayileşme teşebbüslerini iyi karşılamıyor idi ise de, MacFarlane 1847-1848 senelerinde şahsen Istanbul-Izmit-Bursa bölgelerinde ekseri fabrikaları ziyaret etmişti. Bunların yeri, büyüklüğü, işçileri ve istihsalleri hakkında müşahhas raporları doğru çıkmıştır. Burada mukayeseli bilgiler bulunmaktadır. Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 603-608.

[33] MacFarlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850 sayfa 219 ve devamı.

[34] A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 324.

Ayrıca bakınız; MacFarlane, Turkey and Its Destiny, cild 1, Londra 1850, sayfa 60 ve devamı, cild II, sayfa 606 ve devamı.

[35] Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 220.

[36] Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 1,Londra 1850, sayfa 58.

[37] Public Record Office, Londra Foreign Office Archives (FO) 195/208, Sandison’dan Comming’e, Bursa, 9 Aralık 1843.

Ayrıca bakınız; Journal de Constantinople et des Interets Orientales (Istanbul), (JC), Kasım 1843, sayfa 2.

Ve; Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 450 ve devamı.

[38] Pamuk ipliği makinaları Istanbul’a nakledilmişti. Bakınız; Ömer Alageyik, Türkiye’de Mensucat Sanayiinin Tarihçesi, Istanbul Sanayi Odası Dergisi, cild 2, no. 16 (Haziran 1967), sayfa 9.

Ayrıca bakınız; Mac Farlane, Turkey and Its Destiny, cild 2, Londra 1850, sayfa 342 ve devamı.

[39] Anna Naguib Boutros-Ghali, les Dadian, tere. Archag Alboyadjin, Kahire 1965, sayfa 79.

[40] Ömer Alageyik, Türkiye’de Mensucat Sanayiinin Tarihçesi, Istanbul Sanayi Odası Dergisi, cild 2, no. 16 (Haziran 1967), sayfa 9.

[41] Archives des Affaires Etrangeres, Paris, Division commerciale, Bourgueney’den Guizot’ya, Istanbul, 6 Ocak 1844, JC, 1 Aralık, 1843.

[42] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 6 Haziran 1844, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 342.

[43] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 6 Şubat, 1848, sayfa 2.

[44] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 26 Haziran 1844, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 343.

[45] Journal de Constantinople et des Interets Orientales, Istanbul, 6 Ocak 1844, 26 Haziran 1844, sayfa 2.

Ayrıca bakınız; A. Ubicini, Letters on Turkey, trc. Lady Easthope, cild 2, Londra 1856, sayfa 343.

[46] Public Record Office, Londra Foreign Office Archives (FO) 195/206, Canning’den Hariciye Nazırına, Istanbul, 2 Cemazielahır 1258.

[47] Anna Naguib Boutros-Ghali, les Dadian, tere. Archag Alboyadjin, Kahire 1965, sayfa 105.

[48] Warrington W. Smyth, A Year with the Turks, Londra 1854, sayfa 87, 104, 156, 157.

[49] Defterdar Sarı Mehmed paşa, Zübdetü’l-vekayi, varak 329b ve Raşid, cild 2, sayfa 395.

[50] Ahmed Refik, Osmanlı Devrinde Türkiye Madenleri, sayfa 20, 21.

[51] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Darphane vesikaları, No. 876.

[52] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 11, sene 1183.

[53] Ahmed Refik, Osmanlı devrinde Türkiye madenleri, sayfa 49, sene 1714.

[54] Ibrahim Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, cild 6, sayfa 577-579.

[55] Asır sonlarına doğru Kağıthane’de ayda üçyüz ve şehir kârhanesinde ayda yüzelli kantar barut işlenilmekte idi (12 nci asrı hicride Istanbul Hayatı, sayfa 152, sene 979).

[56] Mühimme 180, sayfa 41, sene evahir-i Rebiulâhır -1095 (1684 Nisan).

[57] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Askerî vesikalar, No. 12600 ve aynı tasnifin iktisat vesikaları, No. 879.

[58] Defterdar Sarı Mehmed paşa, Zübdetü’l-vekayi, varak 351b ve Raşid, cild 2, sayfa 441.

[59] Onikinci asrı hicride Istanbul Hayatı sayfa 74, sene 1133 ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet tasnifi, Iktisat vesikaları, No. 997, sene 1137.

[60] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-1, Yıl: 1266 (1849).

[61] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-2, Yıl 1266 (1850).

[62] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-4, Yıl 1266 (1850).

[63] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-6, Yıl 1266 (1850).

[64] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-7, Yıl 1267 (1850).

[65] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-8, Yıl 1267 (1850).

[66] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Irade Meclis-i Vâlâ (I.MVL), Nr: 5794-9, Yıl 1267 (1850).

[67] Mimar Fernidan Arnoden köprü için iki ayrı yer tespit etmiştir. Birincisi Sarayburnu-Üsküdar arasındadır ki, halen yapımı devam eden Tüp Geçit’in güzergâhıdır, ikincisi ise Rumelihisarı-Kandilli arasındadır ki, yaklaşık olarak 1986’da hizmete açılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün bulunduğu yerdedir. Ancak ikinci projede demiryolunun geçmesi ve Bakırköy-Bostancı istasyonları arasında bir gidiş geliş tasarlanmıştı. Adı, Hamidiye Köprüsü olacaktı. Bakınız; Hayri Mutluçağ, “Boğaziçi köprüsünün yapılması yolunda ilk çabalar”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 4, Ocak 1968, sayfa 32, 33 (3 adet resim ve çizim, 3 adet de belge mevcut). Ayrıca bakınız; Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, Istanbul 1991, Risale Yayınları, sayfa 309.

[68] Ufuk Gülsoy, Yemen Demiryolu projesi, Tarih ve Medeniyet, sayı: 41, Ağustos 1997, sayfa 44-49.

[69] Osmanlı Devleti’nin kendi sermayesiyle yaptırıp işlettiği tek hat olan ve emperyalizme bir tür meydan okuma diyebileceğimiz Hicaz Demiryolu’nun inşa sürecine ilişkin fotoğraflar için bakınız; Hicaz Demiryolu: Fotoğraf Albümü, Istanbul 1999, Albaraka Türk Yayınları. Bu demiryolu hakkında çıkan Ingilizce kitaplardan tespit edebildiklerimiz şöyle sıralanabilir: Paul Cotterel, The Railıvays of Palestine and israel, Touret Publishing, 1983; R. Tourret, The Hedjez Railmay, Tourret Publishing, 1989; VVilliam Ochsenvvald, The Hijaz Railroad, University Press of Virginia, Charlottesville, 1980; ve en son olarak da geçen yıl çıkan kitap: James Nicholson, The Hejaz Railmay, Stacy International, 2005. Türkçede çıkmış önemli bir çalışma için bakınız; Murat Özyüksel, Hicaz Demiryolu, Istanbul 2000, Tarih Vakfı Yurt Yayınlar.

[70] Prof. Engin Akarlı II. Abdülhamid: Hayatı ve Iktidarı, Osmanlı, cild 2, Istanbul 1999, Yeni Türkiye Yayınları, sayfa 253-265.

[71] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, Istanbul 1991, Risale Yayınları, sayfa 410.

[72] A. Semih Tepeciklioğlu, Türkiye karayollarının tarihine bir bakış: ‘Gidemediğin yer senin değildir!’, Hayat Tarih Mecmuası, sayı 1, Şubat 1970, sayfa 41-45. Halil Rıfat Paşa’nın, Şebinkarahisar-Giresun yolu üzerinde insan gücüyle meydana getirilen ilk karayolu tünelini açtıran yönetici olması, zikre değer bir hususiyetidir.

[73] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, Istanbul 1991, Risale Yayınları, sayfa 304 ve devamı.

[74] Fotoğrafa görülen Yeşil semtindeki Bursa Türk-Islam Eserleri Müzesi’nin bahçesinde bulunan Miha-liç’ten getirilmiş bir cadde kitabesi bunun en canlı kanıtı olarak gelip geçenlere, Abdülhamid düşmanlığının bir zamanlar hangi boyutlara ulaşmış olduğunu belgelemektedir. Keza Eskişehir’in Mahmudiye ilçesinde Abdülhamid’in yaptırdığı bir caminin kitabesi de 27 Mayıs devriminden sonra kazınmıştır. Onvell’ın tarihi silme operasyonlarının bir taklidi belki…

[75] Nadir Özbek, Osmanlı Imparatorluğunda Sosyal Devlet: Siyaset, Iktidar ve Meşruiyet, 1876-1914, Istanbul 2003, Iletişim Yayınları, sayfa 166. Benjamin Fortna da Oxford Üniversitesi tarafından basılan kitabında Abdülhamid’in iktidar yıllarında devlet okullarının sayısının olağanüstü derecede arttığını söyler ve ekler: Tarihçiler onun eğitim programını sanki eskinin hafiften revize edilmiş bir devamı sayarlar. Oysa Abdülhamid döneminde hem teşhis, hem tedavide değişim olmuş, özellikle de okulların “kalitesi” artmıştır. Bakınız; Benjamin C. Fortna, Imperial Classroom: Islam, the State, and Education in the Lale Ottoman Empire, Oxford University Press, New York 2002, sayfa 9.

[76] Mustafa Armağan, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı, 2. Baskı, Istanbul Temmuz 2006, sayfa 240.

[77] Buradaki bilgiler esas olarak Bayram Kodaman’ın “Abdülhamid devrinde eğitim ve öğretim” başlıklı makalesine dayanmaktadır. Bakınız; Doğuştan Günümüze Büyük Islam Tarihi, cild 12, Istanbul 1993, Zaman + Çağ Yayınları, sayfa 455-490. Bu makale, yazarın kitap halinde basılan araştırmasının özeti mahiyetindedir. Bakınız; Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Istanbul 1980, Ötüken Neşriyat.

[78] Friedrcih-Karl Kienitz, Büyük Sancağın Gölgesinde: Anadolu ve Balkan Yarımadası Şehirlerinin Tarih ve Kültürü, Tercüman 1001 Temel Eser: 45, XVI. Bölüm.

[79] Bu iki saat kulesi hakkında müstakil bir kitap için bakınız; Enver Sujoldzic, Tranvnicke sahat-kule/The clock-toıver’s of Travnik, Travnik 1999, Sediment Yayınları. Ayrıca şu Boşnakça kitapta da bilgiler ve çeşitli fotoğraflar bulunmaktadır: Mustafa Gafic, Derviş M. Korkut: Kazivanja o Travniki, Travnik 1998.

[80] Evliya Çelebi Seyahatnamesi, cild 5, Sadeleştiren: Mümin Çevik, Istanbul tarihsiz, Üçdal Neşriyat, sayfa 385.

[81] Kulelerin tam envanterini ve fotoğraflarını görmek için bakınız; Hakkı Acun, Anadolu Saat Kuleleri, Ankara 1994, Kültür Bakanlığı Yayınları.

Ayrıca bakınız; Kemal Özdemir, “Osmanlı’da Batılılaşma’nın kentsel simgeleri: Saat kuleleri”, Art Decor, sayı 18, Eylül 1994, sayfa 88-94.

Dipnot [67]’den dipnot [81]’e kadar ki kısım Mustafa Armağan’ın, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı (2. Baskı, Istanbul Temmuz 2006) isimli kitabından iktibas edilmiştir.

[82] V.J. Parry, Barud, Encyclopedia of Islam, New Edition, cild 1, sayfa 1064.

[83] Peter Jaekel, Die Ausrüstung und Bewaffnung der Türkischen Heere, H. Glasner (ed.), Kurfürst Max Emmanuel: Bayern und Europa um 1700, München 1976, cild 1, sayfa 373-376.

[84] A. Tietze and H. ve R. Kahana, The Lingua Franca in the Levant: Turkish nautical terms of Italian and Greek Origin, U. of Illinois Press, Urbana 1958, sayfa 29, 30.

[85] V.J. Parry, Materials of War in the Ottoman Empire, M.A. Cook (ed.) Studies in the Economic History of the Middle East, London 1970, sayfa 219-229.

[86] V.J. Parry, La Maniere de Combattre, V.J. Parry ve M.E. Yapp (eds.) War, Technology and Society in the Middle East, London 1975, sayfa 253-254.

[87] V.J. Parry, Barud, Encylopedia of islam, New Edition, cild 1, sayfa 1053.

[88] Mustafa Naima, Tarih, Istanbul 1865 (H. 1282), cild 3, sayfa 52: “Barutun alçaklığından top falyaları cümle açılıp yumruk sığar mertebesi vasi olmuş idi.”

[89] Hezarfen Hüseyin, Telhis al-Beyan, (Barkan’ın “1070-71/1660-61 tarihli Osmanlı Bütçesi ve bir Mukayese”, Iktisat Fakültesi Mecmuası, 17, 1955-1956, sayfa 342’deki makalesinden iktibas): “ve barutun ekserisi Mısır’dan gelir, lâkin terbiyesiz olmakla dane’yi çok sürmez ve top falyasın sakat eder.”

[90] Aşık Çelebi, Menazır al-Avalim, Topkapı Sarayı Kütüphanesi III. Ahmed Yazmaları Nr. 1578, varak 357a-358b.

[91] Agricola (C.N. Bromehead, Mining and Quarying to the Seventeenth Century, C. Singer (ed.) A History of Technology Oxford, cild 2, sayfa 15’den iktibas) ortalama derinliği 200 adım veya 1200 fit olarak vermektedir.

[92] 1530 civarında Orta Avrupa’daki maden ocaklarında senede toplam 3.000.000 ons ile gümüş üretiminin en üst noktası için bakınız; J. Nef “Silver Production in Central Europe” Journal of Political Economy, 49, 1941, sayfa 575-591. 1640’a kadar Osmanlı maden ocaklarında, Avrupa maden ocaklarının toplam hacminin yaklaşık yarısı kadar olan yüksek üretimin devamı hakkında bakınız; R. Murphey, “Silver Productlon in Rumelia According to an Official Report circa 1600” Südost-Forschungen, 39 (1980), sayfa 75-104 ve bilhassa sayfa 78-80.

[93] Kolay ulaşılabilen damarların tükenmesindeki tabii sebepler bir yana daha derin madenler kazılmasında daha yüksek üretim maliyeti ile karşı karşıya kalınması, işin sürdürülmesinin yararlı olup olmayacağını belirleyen bir faktördü. Kullanılabilen elde mevcut teknoloji Avrupa’daki ve Türkiye’deki üreticiye sınırlamalar getiriyordu. Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da, onsekizinci asrın ikinci yarısında buhar makinasının geliştirilmesine kadar kullanılan teknoloji, üreticiye kısıtlamalar getiriyordu. Bu sürecin Ingiltere ve Fransa’da bile yavaş şekilde ilerlediği hakkında bakınız; F. Braudel, Civilisation Materielle, economie et capitalisme XV-XVIIIem siecles, Paris 1979, cild 1 sayfa 381.

[94] Otto Kurz, European Clocks and Watches in the Near East, Studies of the Warburg Institute Nr. 34, London 1975, sayfa 101.

[95] F. Babinger, “Mehmed II der Eroberer und Italien” Byzantion, 21, 1951, sayfa 127-170; F. Babinger “Vier Bauvorschläge Leonardo da Vinci’s an Sultan Bajezid II (1502-1503)” Göttingen, Nachrichten der Academie der Wissenschaften, Phil.-Hist. Klasse 1952, Nr. 1. Babinger bu makalesinde Leanardo’nun Haliç üzerinde bir yüzer köprü veya başka projeler için sürtünmeyi azaltmak maksadı ile özel olarak dizayn edilmiş dişli takımına sahip bir yel değirmeni için çizdiği taslakları anlatır.

[96] Bu çalışmanın Ingilizce tercümesi için bakınız; Sevim Tekeli (ed.), Clocks in the Ottoman Empire in the Sixteenth Century: Taqi al-Din’s ‘ The Brightest Stars for the Construction of Mechanical Clocks’. Ankara 1966.

[97] Otto Kurz, European Clocks and Watches in the Near East, Studies of the Warburg Institute Nr. 34, London 1975, sayfa 54-60.

[98] Otto Kurz, European Clocks and Watches in the Near East, Studies of the Warburg Institute Nr. 34, London 1975, sayfa 101.

[99] Immanuel Wallerstein, The Modern World System, New York 1974, Ayrıca bakınız aynı yazar, “The Ottoman Empire and the Capitalist World-Economy: Some Questions for Research”, O. Okyar and H. Inalcık (eds.), The Social and Ecomomic History of Turkey 1071-1920, Ankara 1980, sayfa 117-122; I. Wallerstein bu makalesinde daha önceki çalışmalarının neticelerini değerlendirir. Kapitalist sistemle tam bütünleşmenin onsekizinci yüzyılın sonundan önce olmadığı sonucuna varır. Braudel gibi başkaları ise, Batı’nın kesin iktisadi hakimiyetinin daha geç bir tarihte başladığını ileri sürerler: Braudel, Civilisation Matérielle, économie et capitalisme XV-XVIIIem siècles, Paris 1979, cild 3, sayfa 408: “Done, si les portes de l’économie ottomane sont forcées depuis longtemps, cette économie, au XVIII siècle encore, n’est ni conquise ni absolument marginalisée” (Eğer Osmanlı ekonomisinin kapıları uzun zamandan beri zorlanıyor ise, demek ki bu ekonomi XVIII. yüzyılda ne ele geçirilmiş ne de tamamen sistemden dışlanmıştır. Braudel, Civilisation Matérielle, économie et capitalisme XV-XVIIIem siècles, Paris 1979, cild 3, sayfa 415: “A mon avis, il n’y aurait eu décadence franche de L’Empire turc qu’avec les premières années du XIXe siecle” (Benim fikrime göre, Türk Imparatorluğunun asıl gerilemesi ancak XIX. yüzyılın ilk senelerinde başlamıştır).

Dipnot [82]’den dipnot [99]’a kadar ki kısım Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun, “Osmanlılar ve Batı Teknolojisi” isimli kitabından iktibas edilmiştir. (Ekmeleddin Ihsanoğlu, Osmanlılar ve Batı Teknolojisi, Yeni Araştırmalar Yeni Görüşler, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 3692, Istanbul 1992.”

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu

.

**********

.

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.com

*

*